Page 1


Bu Kitabın

İ(0İ, yeni

dengeleri

fAbamza Huzur meniz

bîlffı

İTaytn

Amacı...

ve sev£(i hissettiğiniz

her

keşfetme,

ve

destek

^eliftirme

ulundu, pa-ylaşma

olmaktır.

ve neşe if inde

kendinizi

£erf

ekleştir­

dileğiyle...

imyaytn tasartm


ilkçağ ve Ortaçağ

felsefe Tarihi

Ord. Prof. Dn Ernst von Aster

Günümüz

Diline Vural

v/v/vı

Uyarlayan Okur

imbooks.net

^liûşiiııcebii-İm

lıitapiarıl iriYw.tA'a tmcetul. ''nbooiıs.ı\e t


YayfRBVf

tSflna/

İ'T: yayın

İbrahim Emir

Yayın Yönetmem

dOşOncebil

DiziAdf

Dizi Ysytn

tasafim

- im

kitaptarı

Yönetmeni

Dizi Adresi

Kitap

İlHçsğ ve Ortsçağ Felsefe Tarihi

Adı

1 ^

Yazar

Günümüz

DSÎne

ve Kapak

im yayın tasarım

©

im yayın tasarım

Tasanm

tSBN

Rank Aynm

Vural Okur

Uyaıtayani

Yayın Haklan

Sayfa

Ord. Prof. Dr. Emst von Aster

ve Film

1

975-7270-09-1

Seval Gf3iii<:

Çıkıç

Barış Matbaası

Baskı

Yaym

Tarihi

Şubat 2005-3.

>ft^ H TEL FAKS DATA SMS ICO E-MA İL WEB

im yayftt CC 237 34650 -

Basiii

tfnavtm ACİBADEM İSTANBUL

0 532 213 99 Î7 0.533 219 C1 37 0.532 2lâ 51 32 *90^3S21393.l 7 5 5 6 7 3 3 7 3 infotSiımbocks net tvtvw imbaoksnel


tfindekiler


Yazar Hakkında

13

Önsöz

3/

Girfş

1) İfkçağ Felsefesi

47

Felsefe Nedir?

47

Felsefenin Alanı

49

Felsefe Tarihi Nedir?.

5i

Hint Felsefesi Mısır ve Mezopotamya'da

53 Felsefe

55

İran'da Felsefe

57

Yunan Felsefesinin Doğuşu

56

Milet Okulu Miletli Thales Anaksfmandras Anaksimenes

-

Milat Okulu Sonrası Yunan'da Düşünce Dionysios ve Orphik Din Pisdgor (Pythagoras) Pisagorculuk Ksenofanes ve Elaa Okulu Efesli Heraklit (Herakleitos)

64 B4 -67 72 76 78 - 79 -SO Ö7 90

Elea Okulu Devam Ediyor: Parmenides Zenon. Empedakles Anaks^goras Demokrit

96 96 102 108 ' 14 123

Tahtı Felsefecileri HeredCt Thukydidss Hesiod.

134 ^34 135 137


XVin. Yüzyif Aydtnfanma Felsefesine Kısa Bir Bakış ... Ve Son Pisagorcular. Archytas Sofistler. Protagoras Gorglas -

139 uo 140 144 148 tSI

Yunan Dramacılan ve Sofistler Aiskhylos SopfîOkles Euripides -

155 155 156 '56

Devlet Teorileri ve Son Sofistler

158

... VeSokrat

166

Kyrene Okulu.

130

Arisüppos Kynikler (Kelöiler) Okulu Antishenes

180 132 184

... Ve Eflâtun (Platon)

190

... Ve Aristo (Aristoteles)

244

Peripatos Okulu Theophrast. Slraton Aphrodisias'lı Alehsandros Aristo Sonrası Yunanda Felsefenin Konumu Stoa Okulu ve Epikürcüler Kıbrıslı Zenon Kleanttıes Chrysippos

273 273 279 230 281 283 285 287 287

Stoa Okulu

283

Bpihur. Septisizm (Şûpheciiik-Kuşkuculuk) Pyrrhon (Piron) Timon Arkesilaos Karneades İskenderiye'de Felsefe Ainesidemos Sekstus Eıvpirîkus (Sextus Empricus)

292 302 303 304 305 305 308 309 313


ona Stoa Okulu CicBra Panaitios

317 317 313

Roma Stoası Seneca Epiklet Marcus Aurelius Poseidanios Apollonios Philon....

320 320 320 320 322 327 329

Yeni EHâtuncufuk Plotinos Jamblikos (Jambiichos) Prokios Hıristiyanhk Felsefesi Paulas Tertuifianus (Tenuflian) İskenderiye'n Clemens

332 332 343 345 347 352 355 356

Kiüse Babalan (Patristİk) Dönemi Origenes Augustinus

357 359 361

2) Ortaçağ Feisefesi(Skû!astih

Felsefe)

Johannes Enugena

379 384

İslâm Felsefesi Farabi İbniStna Gazan. hniRûşö. Moses Maimuni (Maimonides. İbnİ Me'mun) İbni Haldun Anseimus....... Roscelinus (Roscelin) Abelard Gilöerl de la Porrâe Fransisken ve Domîniken'ler Brabant İl Siger Bonaventura Aquino'lu Thomas Duns Scolus Occam'lı William

387 388 388 390 39) 393 394 397 403 403 405 407 406 409 4W 415 416

9


Tdzar Hfikktnda


Felsefe Arkivi Der^isi'nde Ölümü Hakkında Çıkan Yazt

Dergimizin kurucularından

İstanbul Üniversitesi

Felsefe Ord. ProfesÖrii Ernst von Aster 22 Ekim 1 9 4 3 günü Stockiıolm'de hayata gözlerini kapamıştır. Yurdumuzda bulunduğu on iki yıl İçinde yalmz öğretici vc düşünür olarak değil, İnsan olarak da genç Türk felsefesine unutulmaz bir örnek olan E m s r von Astcr'in aramızdan ayniması, geriye doldumlmasj güç büyük bir boşluk bırakmıştır. E u boşluk onun düşün­ ce mirasını ileriye doğru geliştirerek doldurulabilir. B u n u sağlamak. Felsefe Arkivi için dc bir ödev olacaktır. Felsefe Arkip% Haziran 1949 Çıkaranlar; K Por^Astcr, W. Krtınz, Macİt Gbkberbf T^kiyettin Men^ü^oğlu, Mazhur Şevket Ip^iroğlıt

13


İLKÇAĞ Vft ORTAÇjiıC F E I . 5 E F E TARİHİ

İstanbul Üniversitesi Rektörü'nün Konulması

üniversitemiz çok değerli ve sevimli bir öğretim üyesini Ordinaryüs Profesör von A s t e r ' i kaybetmiş bulunuyor. Astcr'in çalışmaları yalnız bağlı olduğu Edebiyat Fakültemiz ile sınırlı kalmamış, H u k u k v c İktisat Fa­ kültelerimiz dc bu saygıdeğer hocanın nuru ile aydın­ lanmıştır. Bugün Edebiyat Fakültemizde olduğu gibi İktisat ve H u k u k Fakültelerinde de yctij-tirdİği genç öğretim üyeleri onun yolunda yürümektedirler. Ernst von Aster'in aziz anısı Üniversitemizin kal­ binde daima yaşayacakar. Ord. Prof. Stddık

14

Sami

Onar


Edebiyat Fakültesi Dekam'ntn Konulması

O n be^ yıldan beri, İstanbul Üniversitesi ile uzakran ya da yakından ilgisi olup da, Aster admı tanıma­ yan bir kimseyi ben tasavvur edemiyorum. Aster, fikir hayatınm olgunluk çağını Üniversitemize ayırmış bu­ lunan bir profesördü. S o n günlerinde, yetişmekte olan genç insanlardan güç alarak yaşıyormuş gibi b i r iıâli vardı. A g ı r hasra olduğunu hepimi?, biliyorduk. Yalnız öğrencisine bu­ nu inandırmak m ü m k ü n olamıyordu. Sınıfe girdi mi, öğrencinin karşısında, gür ve sıcak sesi, zayıf bedeni­ nin çektiği maddî acıyı hiçbir zaman belli etmiyordu. Hiçbir otorite iddiasında bulunmadığı halde, da­ ima onun fikrini sorar, daİma ondan yararlanır, ona danışmadan bir şeyi yapmak istemezdik. Aramızdan ayrılması ile Fakültemizin bünyesinden bir t e m c i taşı­ nın koptuğunu

duyuyoruz.

H e r zaman hazır ccvap^ zarif, şakacı, özel görüş­ melerinde tadına doyulamayan bir İnsandı. O n u ya­ kından tanıyanlar, başka bir şeyin daha farkına varır­ lardı, ahlâkının dürüstlüğü ve ruhunun içtenliği.

15


ILKÇftĞ va OflTAÇAÖ F E L S E F E TAflIHİ

O son derece yumuşak, sevgiye ihtiyacı olan bir insandı. Kendisine karşı gösterilen her ilgiye, insanı âdeta mahcup bırakacak şekilde teşekkürle karşılık ve­ rirdi. Vrof. Dr. Mitzhar

1$

Şevket

îpfiroğlu


VAZAR HAKKI I^DA

Ernst von Aster'in Kişiliği

Ernst von Aster'in en yakın meslek vc b ö l ü m ar­ kadaşlarından birine, t^mın kişiliğini canlı olarak gös­ termek gibi güzel bir görev düşüyor. Rize göründü­ ğ ü , içimizde yaşayadurduğu şekliyle onu hayalimizde canlandırırsak bİr eski H e l e n bilimcisi vc bilgesi ile aym zamanda bir "philosophos"

vc bir "sophos'id.

karşr

karşıya olduğumuzu düşünebiliriz. Aster, kendisinin bir bans insanij daha yüksekteki bir görüş nokrasından zıtlıkları uzlaştırnuya çalışan bir sentcz'in insanı olduğunu söylemekten hoşlanırdı. Bir Demokritos ile bir Aristo, bir H o b b c s ile bir Spinoza, bir Freud ile bir Brentano gibi birbirlerin­ den pek ayn, hatta birbirine zıt filozoflan tasvir yete­ neğinin kaynağı, o n u n zekâsının uyma y e t e n e ğ i vc eğilir-bükülürlüğü

idi; söyledikleri daima

birleşip

canlı bir tablo oluştururdu. Bütün bİr donemin ka­ rakterini göstermek, ya da mantığın, ahlâkın, bilgi te­ orisinin öğretileri üzerine toplu bir bakış vermek gibi daha büyük ve güç bir görev ile karşılaştığı zaman, zekâsının aydınlığı ona ana çizgileri seçmek vc iyice anlaşılır şekilde tasvir etmek için gerekli gücü vcriyor-

t7


İLKÇAĞ we O R T A Ç A Ğ PELSEFE TARİHİ

du, Astcr: "Her filozofun rünebilirim^ rılmam"

düşüncelerine

bü­

nokramdan

ay­

derdi. Sık kullandığı sözlerden bİri şuydu:

"Amacımız^ diğince

kipliğine,

yine de kendi felsefî ^örüf yalnızca,

feptli^orii/

apık-sepih olarak

ortaya

noktalarının

olabil­

ptkmandır."

Kendisinin yapısına tabiat bilimi g ö r ü ş ü uygun düştüğü haldc^ onun İstanbul'daki Protestan Kilisesi­ ne içtenlikle bağlı olmasa, ayinlerine gitmcsme ve son günlenne kadar para yardamlannda bulunmasına şaş­ mamalıyız. Dindar bir insandı^ yalnız bundan söz et­ mezdi. T ı b b ı n yardımıyla yeniden güçlenmek için, kendi­ si için tehlikeli hava yolculuğunu göze alıp eşinin ya­ nına gitmiş, onun yakınında ölmüştür. Profesör Dr. Wftlther

18

Kranz


VAZAfI HAKKIhPA

Ernst von Aster'in Felsefedeki Teri

Aster "Şimdiki

Zaman

Felsefesi"

adlı eserinin ön­

sözünde, felsefeyi nasıl anladığını şöyle dile getiriyor: "Gerpek felsefe bı, daima,

bir konulma,

bir soru ve cevaptır;

en derin yerinden

yen bir

yakalayıp

ceva­

pürütmek

iste­

şüphedir."

Astcr, bir filozof olarak, nasıl bir diyalog yapmış* tır? Neler sormuş, ne gibi cevaplara varmış, başkaîannın vermiş oİduğu cevaplardan hangisini b e ğ e n m e ­ miştir? 1 8 8 0 yılında d o ğ a n E r n s t von A s t c r , yirminci yüzyılın hemen başlarında M ü n i h Üniversite sı ^nde felsefe ile tanışıyor. B u yy\\?ız, felsefenin yeniden

ketzandtğt,

say^tnlığtnı

X I X , yüzyıhn ortalannda yıkılan

Alman İdealizm felsefesinin geride bıraktığı boşluğun yeniden doldurulmaya başlandığı dönemdir. A s t c r bu dönemi şöyle anlatıyor: "XIX. yüzyılın daki pllarda

felsefe say^tnhğmt

lim ideali£epmi}ti. manlarımızı kıyorlar; yıyorlardı. pikiiğin

Filozofa,

penlendiren

kötü niyetliler He^el nedeni

bir şair,

ve sonucudur, 19

yarısın­

Terine

İyi niyetli kimseler bir sanatpt

ise onu, gereksiz

Okulu'nun

ikinci

yitirm^tİ.

diye

bir uğraşı

hızla pözülmesiy

bi­

hop za­

bu

H'e£fel Okulu'nun

ba­ sa­ değiba-


İLKÇAĞ ve DRTAÇAÛ F E L S E F E TARİHİ

ğimstz

düşünen son kafaları

cepheye^Efiyordti. sefesini

baft üstüne oturtuyorlardı.

ayakları

üstünde

felsefenin

ysrine

Felsefeyi çeyreğinde limi

Feuerhach^

manya'nın

tabiat

bilimini karfi

TeniKantcılık olan

hâkim

Evreni

durduruyorlardı.

aşağılamaya

ile ilcisi

Marx da

Bunlar^, kendi deyifleriyU,

de

Bu

tepki,

XIX.

son filozoftu.

yeniden istiyordu.

yüzyılın

Kant,

son

tabiat

Teni-Ka^ntfihk

bir felsefe dönemi

fel­

materyalizm,

^ftfirmek

ile hakladı.

karfi

He^ei

bi­ Al­

olmuşu."

Aster'in aktardığı bu durum, Yeni Kantçılığın Al­ man fe İse fesi nd eki bu hâkimiyeti X X . yüzyıhn hemen başlarında gevşemeye başlamıştır. E d m u n d

Hus-

scrl'in felsefî görüşü. Alman felsefesinde, hâkimiyeti g ü n ü m ü z e kadar süren F c n o m c n o l o j i için bir çıkış noktası olmuştur. Önceki felsefeler K a n t ' a dayandık­ ları halde, Fcnomenoloji Eflâtun, Aristo vc Skolastiğe geri döner, İşte Astcr felsefe çahşmalanna başladığın­ da, böyle bir durum ile karşılaşmıştı. Aster noloji

Fenome-

ile olan tartışmasında, Fenomcnolo)i ile hiç uz­

laşmayan bir düşünür olarak felsefe tarihinde ycrİnİ alır. Derslerinde "değerler"

konusunu işlerken, de­

ğerlerin ayrı bir varlığı olmadığını, bunların insan ta­ rafından o b j e l e r e e k l e n m i ş birer sıfat olduklarını, '^Msei"diyc ayrıca bir şeyin olmadığını, yalnızca "^Üzel bir resimin"

ya. da "^üsiel

bir manzaramn"

ol­

duğunu öyle ısrarcı bir tutum ile vurgulardı ki, genç­ liğinde Fenomenoloji'ye karşı yapmış olduğu pt>lemiğin ateşinin o n d a hâlâ tüm canidığı ile sürdüğünü duyar gibi olurdum. Şimdi dc "felsefe tarihçisi"

olarak yaptığı çalışma­

ların karakteristiğini sergilemek İsliyorum. O n u n ça20


VAZAR

HAKKİNDA

Jışmalannın ağırlık merkezini felsefe tarihi çalışmaları o l u ş t u r u r . O n u n I . D ü n y a Savaşı'nda yayımladığı eserleri hep "tarih"

çahşmalarıdır ve yanılmıyorsam,

o n u n gerçek değerini de bu "r^W*" çalışmasında ara­ malıyız. Nitekim

"Teni

Bilgi

Teorisinin

Tarihî"

(Descartcs'dcn H c g e l ' c kadar) adlı yapırının bugün için değerinin eşsiz olduğunu söyleyebilirim. Aster, felsefe tarihindeki çalışmaJannda ne gibi bir "metod"

kullanıyordu? B u , felsefe sistemlerini tarih

Çevresine yerleştiren, bir felsefe görüşünü, İçinde yetiş­ tiği d ö n e m i n manevi dokusundan türetmek isteyen "kültür

tarihi

metodu"

değildir. Sonra.: D ü ş ü n ü r ü

ağırlık merkezi olarak alıp o n u n kendi alın yazısını, dünya görüşünü ve felsefi yaratmalarını anlamaya çalı­ şan "biyografik

bir metod"

da değildir. B u , daha çok,

larih içinde şekillenen felsefî yöneldiğij isteyen

bunları

£eliştne

bir meîoddur.

sek: "Felsefe tarihi, kâyelerinij. dirmek

değildir.

gelişmesini kavrar.

Bundan

sefe disiplinidir. nu, insan necibi

bilinç üzerine

birtakım

ardarda

yürümek

ve kültürünün 0'sterir.

gelişmesinde

bir felsefe yapmak

düzenini

kendisi de bir

bİze, felsefenin Bununla

hibil­

problematiğinin

mantıksal

böyle felsefe tarihinin Felsefe tarihi

hayat

sıralayarak

felsefe

ve bu gelişmenin

yeri olduğunu

hiy felsefe

olayları,

görü/leri

Felsefe tarihi,

gösterir

kendisine

boyunca

Astcr'in kendi deyişiyle söyler­

birtakım

hirtaktm

düşüncelerin fizsisi

ne

olduğu­ felsefenin

da felsefi: olur."

fel­

tari-

Göriildüğü

gibi Astcr için felsefe tarihi, günümüzde bazı kimsele­ rin sandığı gibi, gerçek felsefenin dışında kalabilecek bir şey değildir; aksine: O felsefenin tam içindedir. Astcr felsefenin tarih içindeki gelişme çizgisini b c 21


İLKÇAĞ

lirlerken "objektif"

V9 OFlTAÇAG FELSEFE

olmayı

TAPİHİ

kendisine başlıca kaygı bil­

mektedir. Ancak bu da bir" filozof için kolay bir şey değildir. Ç ü n k ü filozofun kendine göre bir görüşü vardır; bu görüşü de fîlozofij tek yanlı yapabilir, ona bir felsefe anlayışım çarpık ve yanlış gösterebilir. Filo­ z o f bu tehlikeden, ancak^ objektif kalarak kurtulabilir. Bu objektiflik, Aster'in dediği gibi "yalmzca aractmn,

ttttkusuz

anlama

isteğidir.'^

objektifliği

olmayıp,

bir

kaytt

tutkulu

bir

V o n Aster bu m e t o d u nasıl k u l l a n d ı ğ ı m şöyle açıklar: "Tarihi "^Örüfümiin da,

anlamğtm

ğince

ipten

adtmlarım kayıt

tasvir filozofun

yaşayarak, birlikte

aracının

objektifliğin",

pizilmiş

kendi

olabildiğince,

kurtulmaya problemi böylece

yürüyerek

objektifliği

"tarihi ne

ederken,

" etkisinden

Bunu

koyusunu, onun

olabildi­ düşüncesinin

side etmeye çahfttm.

ile hiçbir sımrlan

"görüşümüz"

kendi

palı^tım.

Bir

ilgisi olmayan

acık

ile pekâlâ

ve kesin

bu olarak

uzlaşabileceği­

inanıyorum." V o n Aster'in bu "objektiflik"

ve "açıklık"

idealini

büyük bir başarıyla gerçekleştirmiş olduğuna, yapıtla­ rı da, dersleri de, bu derslerini dinlemiş olan yüzİcrcc ö ğ r e n c i s i de tanıktır. O n u n bu o b j e k t i f l i ğ i , g e n ç T ü r k felsefecilerine ışık tutacak güçteydi. G ü n ü n bi­ rinde felsefede, Türk İnsanının da söyleyebileceği birşey olursa, o zaman Aster'in adı içten bir şükran duy­ gusuyla anılacaktır. Macit

22

Gökberk


YAZAR HAKKIMDA

Öğrenci Gözüyle Ernst von Aster

B e n onu, uzun yıllar yanında çalışmış bîr öğrenci­ si olarak görmeyi vc göstermeyi deneyeceğim. Öğrenciye göre hoca, ya çok şey bilen, ya da bil­ gisi kendi alanı içinde bile sınırlı olan bîr kimsedir. Profesör von Astcr, bize hiçbir zaman bilgisi sınırlı bir hoca olarak görünmemiştir. Kendisine ne sorsak, mutlaka cevap alacağımızı bilirdik. B u y ö n d e n o, öğ­ rencilerinin tam güvenini kazanmış bir Öğretici idi. ikinci olarak öğrenci, hocasının öğretme yetene­ ğine dikkat eder. Ç o k şey bilen, fakat öğrencisine pek az şey veren hoca vardır. Oysa öğrenci, az ş e y bİldİği halde, bilgisini kendisine ustalıkla veren hocaya daha çok değer verir. Profesör von Aster bu y ö n d e n eşine az rastlanır bir öğretici idi. Hemen her zaman bİr hoca, az ya da ç o k sayıda, fakat yalnızca bir kısım öğrenci tarafmdan sevilir ve tutulur, Ya karakteri, ya verdiği dersin kotlusu ya da başka nedenlerden ötürü, mutlaka öğrencilerinden bir kısmını kendisinden uzaklaştmr. Oysa Aster, hemen her hocadan daha çok öğrencisine uzak durduğu hal­ de, her öğrencinin kendisini o n a yakın duyduğu vc 23


İLKÇAĞ Y6 O B T A Ç A â F E LS E F E T A Fil. 11

mutlaka sevdiği bir hoca idi. En çok yararlandığımız ve haz duyduğumuz seminerler onun seminerleri idi. Ülkesinin k o r k u n ç yenilgiye uğradığı

günlerde

derslerini biraz daha isteksiz anlatsa, seminerlerinde biraz hırçınlaşsa, ya da bir gün gelmese onu elbette haklı bulacaktık. Fakar o her ders, odasından içeri gi­ rişinde, yine aynı Astcr olarak kaldı. Bedia

24

Akarsu


VAZAR

H,\«INDA

Ernst von Aster'den Antlar

Ernst von Asicr vc b e n aynı alın yazısını paylaştık. 1 9 3 3 yılının siyasal devrimi s o n u n d a

Almanya'da

profesör]üklerimizi kaybettik. Bizi birbirimize yaklaş­ tıran rastlantı bir mektuplaşma oldu. İstanbul Ünİvetsitcsi'ndc o n bir yıl birlikte çalıştık. Aster'in kansı Dixelius tsvcç'li bir yazardır. Biri müzikçi, öteki sekreter olan iki kızı vardı. Bana bazen kızlarmın mektuplarından parçalar okurdu. Kendisi Frusya'lı bir asker ailesinin ç o c u ğ u olup, büyük dedesi S a k s o n y a o r d u s u n d a n d ü ş m a n t a r a f olan Prusya cephesine geçmiş. Ailesinin

Prusya'da

asalet kazanan { "von" asalet sembolüdür) b o l ü m ü İle, Saksonya'da kaybolan asil (soylu) olmayan

bölümü

arasında, sürekli bir sürtüşme yaşamıştır. B ü t ü n bun­ lar onun bana anlattığı anılandır. Astcr bilgi teorisİcİ olarak psikolojizmi temsil eder. O n u n incelemelerinin psikolojik nitelik taşımasında şaşılacak bir şey yoktur. Siyasal devrimin kurbanı olan A s t c r Almanya vc İsveç'teki çalışmalarla, mektuplaşmalarla vc yabancı ülkelerde konferanslarla dolu üç yıl daha geçirdi. Al25


llJÇÇAĞua ORTAÇAĞ F E L S E F E TARİHİ

manya'da kovuşturmaya uğrayan b i r ç o k profesörü konuk eden İngiltere'ye Aster'in getirilmesi tasarısı bit rastlantı sonucu gerçekleşemedi. O sırada İstan­ bul Üniversitesi'nce davet edildi. Berlin^n pozitif bi­ limler felsefesi eski profesörü H a n s R e i c h e n b a c h ' ı n yanında felsclc tarihi okutacaktı. İki yıl sonra R c i c hcnbach Amerika'ya gidince Aster sistematik

fcisefe

derslerini dc üstlendi. Hukuk Fakültesinin daveti so­ nunda H u k u k 1-elsefcsi derslerini okutmaya başladı. İstanbul Ünivcrsitcsi'ndeki yabancı profesörler ara­ sında en verimlisi oldu, Ancak onun sıkıntıları vardı. Ö n e m l i meslek dergilerini vc Idtaplannı içeren bir kü­ tüphanesi yoktu vc olamazdı. Batı üniversitelerindeki yüzyıllardır toplanmış yayımlar biraraya getirilemezdi. O n u n çok sayıdaki öğrencilerinden doktoraya kadar gidebilen ancak iki kişi çıkmıştır. Bunun nedeni ye­ tersiz çevre ve okul eğitimiyle gelen yanlışlardır. ŞöyIc ki; Okul, öğrencilerin eksiklerini gidermiyor. O k u l genç insanları yalnızca öğretilenleri almak içİn eğiti­ y o r , fakat öğretilenleri işlemek ve b u n u n üzerinde düşünmek için eğitmiyor. O k u l , öğrencileri İçinde Üniversitedeki ö ğ r e t i m için bir fikir o l g u n l u ğ u n a erinmiş olanları ayıklayanııyor. Bunlara: Öğrencilerin çoğunun Üniversiteyi yalnızca lisenin bir uzantısı ola­ rak görmeleri, orada olduğu gibi, burada da öğretile­ ni cn az çalışarak "öğrenmek"

İstemeleri vc yaygın ya­

pıtları okumayı güçleştiren ana dillerine yeterince hâ­ kim olamayışları, y e t c r h yabancı dil b i l m e m e l e r i , Türkçe kaynakların yetersizliği dc eklenmelidir. Böy­ lece yalnızca ders kitaplarında yazılan vc derslerde an26


YAZAR HWKIN:JA

latılanları bilim olarak görüyorlar. Bunların ders ki­ taplarına niçin vc nasıl girdiği onları ilgilendirmiyor. E Q nedenle araştırma yapmak için gerekli tüm koşul­ lar yetersiz kalıyor. Sağlık durumu kötüleştiği ve aynca eski bir kalp hastas] olduğu anlaşılınca, üniversiteyle olan sözleş­ mesini ancak kısa bir süre için yenileyebildi. Almanya^nın yıkılmasıyla sona eren savaş sonrasında Alman üniversitelerinde görev almayı düşünüyordu. İkİ yıl ö n c e , Berlin Üniversitesi'nden davet aldı. Sağlık ne­ deniyle istemeye istemeye daveti reddetti. 1 9 4 8 yaz sömestrinin sonunda uçakla İsveç'e gittiği zaman yol­ culuğu sağlıkla bitirebilmesi kuşkuluydu. Yolculuğu yaptı fakat, ekim ayında S t o c k h o l m ' d e n uçakla îstanbuPa dönmek istediği sırada ölüm onu yakaladı. Şim­ di, şu anda, Ernst von Astcr'in Rcichcnbach ve arka­ daşları Nusret Hızır vc M ü m t a z T u r h a n

tarafinda.n

istasyonda nasıl karşılandığı çok canlı olarak gözüm­ de canlandı. Prof. I^r. Walter

27

P^urs


İLKÇAĞ v s ORTAÇAĞ F E L S E F E TARİHİ

Ernst von Aster ve Bil^i Teorisi

üniversitemizde on iki yıldan fezla felsefe, felsefe tarihi, ahlâk, hukuk felsefesi dersleri o k u t m u ş olan Ernst von Aster'in bilgi teorisi konusundaki düşünce­ lerini aktaracağım. Alman yeni Kantçı felsefe geleneğine bağh olarak yetişmiş bir filozoftur. O ülkemize geldiği zaman fel­ sefe derslerini Hans Reichenbach okutmaktaydı. Yaşamınm büyük kısmını feJsefe tarihi araştırmalarına vermiş olan Aster son yıllarda yeniden sistematik fel­ sefeye dönmüştür. O n u n bilgi tcorisinia cn ö n e m l i sorunu "hakikat"

sorunudur. Doğru ve yanlış bizim

önermelere verdiğimiz sıfatlardır, Esiddenberi haki­ kat, uygunluk diye tanımlanmıştır. B u uygunluk ya bir ö n e r m e n i n bir objeye uygunluğudur, ya da bİr önermenin başka önermelere uygunluğudur. Bu iki görüş tüm felsefe tarihinde tartışma konusu olarak sürüp gitmiştir. Yakın zamanlarda Carnap vc Neurath gibi yeni pozitivistler bu ikİncİ görüşü inceleyerek protokoler önermeler dedikleri bir görüşü ileri sür­ mektedirler. Bunlar güzleyicilerin d u r u m u n a bağlı­ dırlar ve ancak iğreti olarak bazı kayıdar ile doğru

ol­

dukları kabul edilir. Protokol önermelere dayanarak 28


VAİrtH HAKKINDA

genel önermelere ulaşılabilir. H e r önermenin hakikati öteki önermelerle olan tuîarhğindan ibarettir. O hal­ de doğru oİan tek bir önerme değil, büım diliyle formüllenmiş olan bütün önermelerin mantıksal sistemi­ dir. İğreti olarak doğru diye kabul edilen bir protokol önerme başka protokol önermelerin çoğunlukla uzlaştınlmadığı ortaya çıkmca, yanlış olabilir. V o n Aster'e göre b u teori değersiz değildir. V o n Aster hakikat ile ilgili görüşünü şöyle açıklar: Bir önermeyi

ampirik

mektir?

bana

doğru

Biri

olarak

olup olmadijğmi

den bakıyorum: na gibi

"evet doğru-, yağıyor" menin

doğrulanması

lanmasîdîK lemeler"

zaman Doğru

yağiyor"

öğrenmek

Gökyüzünü,

parladtğmı,

yor" dediğim

doğru çıkarmak

"yağmur

ne de­

diyor t

bunun

istiyorum.

Pencere­

bulutları,

kaldırımın

ay­

açık şemsiyeleri

görüyorum

ve

diyorum.

"Evet, yağmur

bir feyUr bekiiyorum. daima

yağı­

Bir

bir beklemenin

re yanlış çıkanlar

daima

öner­ doğru-

bu

"bek­

dir.

H e r önerme algılanan bir işarettir. B u işaret da­ ima olacak olan b i r şeyi, b e k l e n e n gelecek

b i r şeyi

gösterir. Burada önerme tıpkı yoldan geçmeyi işaret eden kırmızı ya da yeşil ışık gibidir. O , bu işareti an­ layana b i r şey bekletir. A n l a m a , b e k l e n e n işaretin d o ğ r u o l d u ğ u n u gösterir. Y a n i , işaretin anlamı bu bcklcmclerdir. E e k l e m c nedir^ V o n Aster'e göre: 1) Bir yapının cephesine bakarız. B u cepheyi biz bir obje

oX^iskgörürüz.

2 ) D ü n gördüğüm bu cepheyi / j m j J ı hatırlanın. B u 29


İLKÇAÛ va ORTAÇAĞ f ELSEF& TARİHİ

rada obje değil, onun imajı,

ammsajımast

var­

dır. 3 ) Binanın cephesini ararken, onu hayal g ü c ü m l e ta­ sarlarım. Gelecekte \^â\^ym\

beklerim.

ovtzy2^ çıkacak olan şeyİ, tasarB u bekleme g e r ç e k l e ş i r . B u

gerçekleşme tasarladığım ile algıladığım arasında bir uyuşmazdır.

Biz bilinçsiz olarak birçok şeyler

beklemekteyiz. Bunların bir kısmı bilinçte ortaya çıkar. Beklenmedik bir şey karşıma çıkınca yanıldı­ ğımı anlanm. Doğru diye kabul edilen her işaret h a r e k e t l e r i m i z i d o ğ r u d a n y ö n e t e n ç o k sayıda "beklemeler"\

uyandırır. Düşünerek beklediğimizi

tahmin edebiliriz. Beklemelerimiz davranışlanmızı yönetir. H e r bekleme bir davranışa bağlıdır. S ö z ­ gelişi dışan çıkmak istediğimde, ıslanmamak için havanın açık olmasını beklerim. B e k l e m e l e r i m i z yargılanmızı ya d o ğ m l a t ya da yanlışlar. D o ğ r u ya da yanlış demek için bir önermenin doğrulanabilir ve yanlışlanabilir olması gereidr. Bu

"doğrulama"

şimdi uygulanamayabilir. Ancak o n u n m ü m k ü n vc hayal cdilcbihr olması yeterlidir. B i r bekleme­ nin ortaya çıkması daima tek bir beklemenin ger­ çekleşmesidir, V o n Astet'e göre tek b i t bekleme­ nin çıkışı hiçbir zaman bir önermenin tam doğru­ lanması değildir. Çünkü biliyomz ki h e r önerme yalnızca iğreti olarak d o ğ m d u r . Bununla birlikte her önerme "fi!ö^rw" olabilir. Haklı olarak denilebilir kİ bilimin tüm önermeleri d o ğ m değildir; yalnızca mümkündür. Onlar hakikat değil olasılık ifade ederler. Ancak bu yeni görüş Ait c r ' c göre hakikat problcmindcki ana fikri değiştir30


YA^AR HAKKINDA

m c z . M ü m k ü n önermeler dc doğru önermeler kadar doğrulanmaya muhtaçtırlar ve doğrulanma cmpirikür. Biricik farkı, mümkün bir önermenin

doğrulan­

ması biraz daha karmaşıkEir. D o ğ r u bir ö n e r m e aynı deneyde doğru ya da yanlış çıkabilir. Gerçi h e r doğ­ rulama önermenin doğruluğunu

kanıtlamaz. Ancak

mümkün bir önermenin doğrulanması ya da yanlışlanması için b i r ç o k d e n e y l e r , istatistikler g e r e k i r . Ç ü n k ü mümkün ö n e r m e bir ölçüde, bir olgunun fre­ kanslarından bilgi verir. M ü m k ü n önerme de ötekiler gibi doğrulanmaya muhtaç olan bİr önermedir. Yanİ O da bir "he&leme"nm gerçekleşmesidir. Aster'e göre felsefede problemleri birbirinden ayı­ ran önemli "simr

kavmmlart"

lerden en önde geleni "varltk'Xii.

vardır. B u problem­ "Bir fey nifin

var­

dır?" sorusuna cevap veremeyiz^ onu olduğu gibi ka­ bul etmek zorundayız. S ö z gelişi "Bilinç dır?",

"Bilincimizin

özü nedirV

iouAzn^ıhi.

nifin

var­

B i z süje

vc o b j e ikiliğinin ancak bilinç yoluyla tasavvur edildi­ ğini biliyoruz. Ancak bilincin kendisini çözemiyoruz. Von

Aster'e göre insanda doğuştan olan biricik

şey insanın geleceğe dönük "bekleme" gücüdür. T ü m düşünce yolları buradan yaşama geçer. B u y c ı c n c k , yalnız uygar insanbrda değil, çocukta ve hayvanlarda da ortak olarak var olan bir yetenektir. Aster'in bİlgi teorisinde "bekleme" psikolojik vc tarihsel bir deneyle elde edilmiş bilinç verileridir. B u veriler deneyin doğ­ rulanmasını vc önermeler arasındaki mantıksal tutarlı­ lığı açıklar. Aster'in şüpheci yapısı, felsefesinin birçok problemlerde tam d ö n ü m noktasında durmasına ne­ den olmuştur. 31


İ L K Ç A C ve ÖHTAÇAĞ F t L S E F E TAHJHJ

V o n Aster'in bilgi teorisinde yer alan konulardan biri de "sebepîiHk

problemieleştirisidir.

O n u n bu

konuda, bilimsel felsefede, Kant'a karşı yapılan eleşti­ rilerden üzüntü duyduğunu biliyoruz V o n Aster bu konuda "bafkastntn

bilinci"

ile il­

gili aşın görüşü eleştirmekle birlikte, birbirine karşı kapaE; olan bilinçlerin ancak benzeyişler ve analoji yo­ luyla ve yapılacak yorumlarla anlaşılabileceğine inanır. V o n Aster'in bilgi ve ahlâk felsefesi t ü m yenileş­ melerine karşın Kantçı geleneğin genel eğilimleri dı­ şına çıkmamıştır. Bir yandan m o d e m bilimin yeni ge­ lişmelerini izlerken, öte yandan zengin bir felsefe kül­ türüne sahip olan Aster, bütün problemlere ölçülü ve şüpheci adımlarla yaklaşmıştır. A u g u s t c C o m t c ve Herbert Spencer felsefelerine karşı dirsek çevirmiş, bu sîstemci ve soyut "soy^oloji"[crt

karşî olumsuz tutum

almıştır, Ord. Prof. Hilmi

32

Ziya

Ülken


YAZAB HAKKINDA

Von Aster'in Tuytmlart

1) Prinzipien der Eckcnntnisiclırc (Vcrsuch zu cincr Ncubcgründung Leipzig dcs Nominalismus) 2) Immanucl Kant 3) Geschiclite derAntiken Philosophic 4 ) Geschichtc der neucrcn Erkennmistheorie ( V o l i Descartes bis He gel) 5) Einfühmng in die Philosophic Descanes 6) Raum und Zeit İn der Geschichtc der Philosophic 7) Grossc Denkler (Lockc vc Hume makaleleri) 8) Die Französische Revolııdon in der EnnvickJung ihrer politischcn İdcen 9 ) Gcschichre der Hnglischcn Philosophic 10) Marx und die Gegcnwact 11) Naturphilosophie 12) Geschiclite der Philosophic 13) Die Philosophic dçr Gegcnwart *• Bi±

L I S T T TATFL

Leipzig Berlin ıı. Leipzig

1913 1918 1920

Bedin u, Leipzig

1921

Müııchen

1921

Mlinchcn

1921

Leipzig

1923

Leipzig Bielefeld u. Leipzig Tiirbingen Berlin l^cipzig Leiden

1926 1927 1929 1932 1932 193S

dtğilılir. Ancak elde bulunaci vc hjtırla.nabiİL-n

z e m e y e g ö r e düzenlenıııişTir.

33

MAL­


İLKÇAĞ vo O R T A Ç A Ğ F E L 3 E F 6 TAR^Kİ

14) Bilgi Teorisi vc Mantık, Çcv. Macİî Gökberk

İstanbul

1945

Die Türken in der Geschichtc der Phüosophie {Felsefe Tarihinde Türkler) (Belleten 5-6) İstanbul

1938

Felsefe ve İstanbui Üniversitesinde Felsefe Tedrisatı (Vtlitft Seminer Dergisi)

İstanbul

1940

Felsefe Tarihinde Tekâmül Mefhumu (Feliefe Semineri Dergisi) İstanbul

1940

4}

Philosophise El e Anthropologie (Zum dcnktn an den früh gestorbcncn Professor der Ethik, Mclımct İzzet) (îf 23-24)

İstanbul

1940

5)

Mimesis (Felsefe Arkivi, Cilt 2, Sayı I) Bİfejnim ve Uyum FilOSûfiı I^ibniz (Leibniz, der Philosoph der Synthcse und der Harmonic) (Felsefe Arkivi CİU 2, Sayt 2)

İstanbul

1947

İstanbul

1947

Makaleleri 1}

2)

3}

6)

Ko nferansla 1)

rt

Hcgcl Sisteminin Felsefe Tarihindeki Yeri,

1936 1937

2)

Zamanımızın Felsefi Cereyan ve Doktrinleri,

1937 1938

3}

Nietzsche

1937-1938

4)

Aristoteles vc Galilei,

193S1939

5)

Faust,

1939-1940

6)

Felsefe Tarihinde Ölüm Meselesi,

1940-1941

7)

Kant'ın Ahlakı,

1941-1942

8}

İrade Hürriyeti,

1942-1943

9)

Sokrat,

1943-1944 34


รถnsรถz


insan ve Dünya

Felsefe evreni bir bütün olarak kavramak için ya­ pılan bir denemedir. B u d e n e m e her yerde, evreni kuşatan derin bİr zıthktır. Bu zıtlığın ortaya çıkardığı sorun şudur: Biz onda aşılamaz bir zıtlık mı görece­ ğiz, böylece evren ikiye mi ayrılacak; yoksa b u görü­ nen zıtlığın arkasmda bİr birlik mi saklıdır. T ü m zıthklar süje ile obje zıtlıklarıdır. Felsefenin evreni bir bütün olarak kavramak İçin yaptığı denemede ortaya konulan temel soru şudur: Ben ile evren, süje ile obje, iman

ite eşyanın arasındaki

ilişki

nedir?

B u üç teorinin (düali:;m, materyalizm v e ide­ alizm) zıtlığı, felsefe tarihini bugüne kadar meşgul et­ miştir. Eski çağda en büyük zıtlık, canlı tabiatla can­ sız tabiat arasındaki zıtlıktır. XVTI, ve X V I i l , yüzyıl­ lar için ise; bilinçli tabiat ile bilinçsiz tabiat arasındaki zıtlıktır. X I X . yüzyılda Fichte ve Maine de Biran ile üçüncü bir zıtlık öne geçiyor. Şimdi ele aldığımız zıt­ lık, süje obje zıtlığı, süjelcrin çokluğu zıtlığıdır. Bu, h e r süjcnin kendini "ben" olarak bildiği, Öteki süjcyi "sen" olarak gördüğü ve içinde "biz"\\n

algılayan, is­

teyen, iş gören süjdcr olarak birbirimize bağh oldu­ ğ u m u z ortak obje evreninin zıtlığıdır. 37


İLKÇAÛ va ORTAÇAĞ F E L S E F E TARİHİ

Felsefe konularındaki sorunlar hiç dc sonu gelen, kanıttanmış sorunlar değildir. Bunlar d o ğ r u çözümü bulunmayan, bizi daima birçok mümkün çözümlerle karşı karşıya bırakan sorunlardır. İnsan nedir? B u , felsefenin daima üzerinde yeni­ den durduğu bir sorundur. Kuşkusuz bu somya bir yanıt verebiliriz; İnsan, tan vazgeçmeyen

kendi

kendini

sorun

yapmak­

varlıktır. Ord. Prof. Ernst

36

pon

Aster


Girif


Modem Fizik ve Felsefe

Tabiat biliminin, daha doğrusu teorik fiziğin, son elli yılda şaşılacak bir gcHşme gösterdiğini bilirsiniz. Relativite vc Kuant teorileri, bu konulara y a b a n c ı olanlardan belki de daha büyük bir çaba istemektedir. B u teorilerin bize getirdikleri altüst edici yenilikler­ den ç o k , bunların fizik vc felsefe tarihinde nasıl haztrlandîklarmî

dile getirmek istiyorum.

Fizikte, diyor Newton,

üç şey kabul edilmelidir:

1) S o n s u z ve her yerde aynı, üç boyutlu mekân, 2 ) Aynı şekilde akan, sonsuz zaman ve, 3 ) Mekâna yayılmış, boş mekân İçinde birbirlerini belli bir güçle çeken somut noktalar. B ü temel üzerine Newton, yıldızların hareketi ka­ nunu ile Galİle'nin düşme kanununu aynı ilkeye bağ­ lamak olanağı veren mekaniğini kuruyor. Leibniz,

N e w t o n ' u n benimsediği mutlak mekân

ve mutlak zamana hücum ediyor. Mutlak mekân ile mutlak zaman var ise, mutlak bir hareket dc vardır. Ancak güneşin, dünyanın, insanın mekâna g ö r e hare­ ket edip etmediğini belirleyemeyiz. B e l i r l e n e n h e r hareket relativ'Ğit,

bir cisme 41

göredir, mekârıa göre


İLKÇAĞ ve OflTAÇAĞ F E L S E F E TARİHİ

değildir. Böylece bir cismin bulunduğu yeri, mekân­ da bir yer olarak belirleyemeyiz, ancak öteki cisimlere göre belirleyebiliriz. Oysa mtıîlak mekan her cisme mekânda böyle mudak bir yer belirleme olanağı verir. Einstein's,

dönelim: H e r hareket belirlemesinde

relatİvite ilkesi, tüm fizikte değil, yalnız mekanikte geçerlidir. Mutlak bİr hareket hiçbir zaman belirlcnem e z yargısı, tüm fizik alanında doğrudur. Bundan şu sonuç çıkar: H e r yer için geçerli zaman ölçüleri yok­ tur, belki de yalnızca belli bir nokta için geçerli olan zaman ölçüleri vardır. Evren zamanı y o k t u r , yalnız her yerin bir zamanı vardır. Zamanımızda şaşılacak bir yenilik sayıUn ikinci fi zik teorisine, kuant teorisine gelince: [şık, zamanda mekân boyunca yayılan b i r hareket­ tir. Fakat ne çeşit bir harekettir? Daha başlangıçta iki teori bu noktada birbiri ile karşılaşmış bulunuyor. Newton emission

teorisini

ileri sürdü; bu teoriye gö­

re, ışık veren cisimden küçük parçaların saçılmaları gerekiyordu; Hollandalı H u g g h e n s dal^n

îeorisVm

ortaya attı. B u teoriye göre ışık, ışık veren cisimden çıkan bir dalga hareketi idi. B u iki teoriden zaman içinde benimseneni dalga

teorisi

o l d u . Işık ile ışık

birbirine rastlayînca, yalnız daha parlak b i r ışık halin­ de birbirini kuvvetlendirmekle kalmaz, bcİki kararta­ bilir, söndürebilir dc. D a l g a tepesi dalga tepesine rastlaymca, dalgalar birbirini kuvvetlendirir, dalga te­ pesi dalga çukuruna rastlaymca birbirlerini giderir, X X . yüzyıhn başmda, dalga teorisinin kesin üstünlük kazanmış gibi göründüğü bir sırada emission

teorisi

ile anlaşılması m ü m k ü n olan başka olayların da var 42


GİRİŞ

olduğu keşfedildi. Bazı cisimler, sözgelişi alü^or duru­ muna gelen gazlar ışık saçarlar vc ışığı emerler. Işık saçmalan vc emmeleri ilk kuantum tam kadarı şeklin­ de sıçramalardır, sürekli değişmeler değildir. İki te­ oriden de vazgeçemeyiz; bunu mümkün yapan bîr deney olmadıkça, bİri ya da öteki lehinde karar ver­ menin olanaksızlığını modern fizik dc kabul etmiş bulunuyor. H e r iki teori -cisimcikler

teorisi

ile dalga

teori­

si- aynı ölçüde gereklidir. Fakat onları birbirine nasıl bağlamalı? B i r hareket aynı zamanda nasıl hem parça­ lardan hem dalgalardan oluşabiliyor? B i z y a l n ı z c a şöyle söyleyebiliriz: Iftmalar

bazen

parpalardan,

zen dalgalardan

hareket

ediyor,

olufmupğibi

Mach doğru bir şeyi sezmiştir: Atomların, antumların biteceği

^erpekten

bir sınır vardır,

örneğinde

bugeperli

di özelliklerini ile

fakat

hareket

olmuyor, pünkü

de eklemek

eden parçacığın imap

henüz gösterilebileceği

ıpıma

imajı

ilk kuv£

eden

bu parpacığa

zorundayız^ ile değil,

ba­

bunlar ancak

ölpüleparpacık ken­ hareket dal^a

anlatılahilir.

M o d e m fizik bİze, içinde yaşadığımız vc tanıdığı­ mız evrenin, yani tabiatın; bizim kendi evrenimiz ol­ d u ğ u n u , merkezinde, araçlarıyla gözlem yapan, öl­ çen, ölçü sonuçlarını toplayan insanın bulunduğunu açıkça gösteriyor. Nasıl her hayvan kendi evreninde, duyularmın kurduğu ve içinde organlarının çalıştığı evrende yaşıyorsa, insan da böyledir, İ n ş a m a evreni, içinde yaşadığımız vc tanıdığımız bu evren, çeşidilik gösterir. Bize has büyüklük oranları evreni, bize her tarafinda aynı görünen mekân evreni vc aynı şekilde 43


İLKÇAĞ vfl O R T A Ç A Ğ F E L 5 E F E TARİHİ

akan bîr zaman içinde görünebilen ve dokunulabilcn cisimler evreni. B u evren moleküîler evreninden yıl­ dızlar evrenine kadar uzanır. B u e v r e n b i r yanda atom biiyüldüklcn oranı evreniyle, öte yanda astro­ nomik büyüklükler oranı evreniylc sınırlanır. Ord. Prof. Entst

44

von

Aster


tlkpaÄ&#x; Felsefesi


Felsefe Nedir?

BiJgelik sevgisi, hakikat sevgisi anlamına "phİlosopkİe"

gelen

YunAr\.Q^ bir kelimedir. Philosophic ke­

limesinin ilk kez ortaya çıktığı zaman diliminde iki düşünür tipi vardı: Bunlardan bir bölümü

"philosop­

hos" bilgeliği anyor vc hakikati elde etmeye çaJışıyordu; ötekiler "sophos"

İse, bilgeliğe ve hakikate sahip

olduklanna inanıyorlardı. O halde ^philosophos^',

keli­

mesi insanın hakikate ulaşmak İçin çaba göstermesi gerektiğini ifade eder. B u özel anlamını bir yana bıra­ kırsak, felsefe genelde bilim anlamına gclir. Yalnız bu görüşü belli bir biçimde smırlamak gerekir. H e r bilimin meydana gelmesinde belli başlı iki se­ bep etkili olur: Birinci sebep, bİr şeyİ bilmeye çahşmamız, yani evrenin yapısmm nasıl olduğunu bilmek için gösterdiğimiz çabadır. A m a c ı yalnızca b i l m e k olan bu teorik birinci sebepten başka bir dc pratik bir m o t i f olan ikinci bir sebep vardır. Biz yalnızca evreni bilmek istemek ile yetinmeyiz, ayrıca bîr de o n a hâ­ kim olmak isteriz. Eski Yunanlılar felsefe kelimesinin karşıtı olarak "teknik"

kelimesini kullanıyorlardı, h'clsefc, evreni 47


İLI^ÇAtS ve QRTACAO f e l s e f e TAflİHi

kavramaya çalışan teorik araştırmalanmızın bir bütü­ nüdür. Teknik ile tüm zcnaat vc geleneklerdcki fhürfetlerdcki)* pratik yetenekler ve metotlar anlaşılır. Fel­ sefe evreni kavramak çabası, teknik İse eşyaya pratik amaçlarımıza yarayacak bir biçim vermek çabasıdır. G ü n ü m ü z d e felsefe daha özel ve de daha sınırh bir

anlam kazanmıştır. Btıgün bİr yandan felsefe ile

felsefe disiplinlerini, öte yandan da bağımsız bİlimScrin her birini tek tek diğerinden ayırıyoruz. Felsefe d e n i l i n c e , evreni bir b ü t ü n olarak anlama çabasını kastedeceğiz. Evreni bir bütün olarak anlama çaba­ sından, daha İlkçağda var olan bir felsefe disiplini, "Metafizik"

d o ğ m u ş t u r . Metafiziği ilk kez kuran

Aristo'dur. Aristo metafiziği kurmuş olduğu halde, o , bu kelimeyi kullanmamıştır. Aristo, bu felsefe disipli­ ninin kendisine konu olarak aldığı alana "İlk

Felsefe"

adını vermiştir. İlk felsefe tüm varlıkların özünü, son nedenlerini araştınr ve özellikle de evtenitı yapısmı ve ö z ü n ü bilmek ister. Evrenin özünü bir bütün olarak kavramak isteği^ tarihin başlangıcından beri vardır. B u g ü n , metafiziğe ya da A r i s t o ' n u n ilk felsefesine karşılık, evrenin çeşitli alanlarını kendilerine k o n u alan bağımsız bilimler vardır. Evrenin özü ve aslı probleminde, metafizik, zaman bakımından bağımsız bilimlerden daha öncedir. Ö z e d e : Ö n c e felsefe var­ dır, bağımsız bilimler sonradan felsefeden ayrılarak ayrı birer bilim dah haline gelmişrirlcr.

Hürfet KELIMESIRIIR t a m karşıl!.ğını b u l m a k liim ç a ö a l a r a r a ğ m e n mümkün OLMATİJ.tV.Ûkjr)

48


İLKÇAÖ F E L S E F E S İ

Felsefenin Alam

Evreni bİr bütün olarak kavramak çabası yanmda, filozofları sürekli ilgilendirmiş olan başka problemler de vardır; Evrenin na-sıldtr? Evrenin

aslı nedir? Evrtnin

Ben kimim? yaslısı

insanın

nedir? insanın

ya-pısı ve

aslı ve anlamı yaslısı

nedir?..

tipimi nedir? Görül­

düğü gibi, felsefede; başlangıcından bugüne^ evreni bilmek problemi yanmda bİr de kendimizi bilmek, ta­ nımak problemi yer almıştır. Aynca, felsefenin meta­ fizik disiplini yanında, ö t c d c n b c r i , bir dc (etik)

"ahlâk"

disiplini bulunur. Metafizik var olanı, hakikat

olanı bilmek ister, bunlann kaynağını araştırır. Ahlâk ise olanı değil, olması gerekeni araştırır, İyİ ve kötüyü kendisine konu yapar. Şöyle de denilebilir: Evrenin kaynağını ve iç yüzünü bilmek isteyen teorik felsefe yanında, bir de insanın yürüyeceği yolu gösteren pra­ tik felsefe, yani ahlâk vardır. Buradaki "pratik" mesi, sözünü ettiğimiz "teknik"

keli­

kelimesinden tama­

men farklı bİr anlam taşır. T e k n i k , İnsanın kendisinin koyduğu birtakım amaçlara ulaşmak için hangi yolları izlemesi gerektiğini gösterir. Pratik felsefe ise yaşamın anlamını vc kendimize ne gibi amaçlar koymamız ge­ rektiğini araştırır. ^'7yj" kavramından başka bu kavrama yakın olan bir de "güzel"

kavramı vardır. îyi ve kötünün ne olduğu 49


İLKÇAÖ ve O R T A Ç A Ğ F E L S E F E TABİHİ

yanında güzel ve çirkinin ne olduğu da sorgulanır. Böylelikle, '^ws*/'l kendisine konu atan "estetik",

ah­

lâk disiplini içinden ayrılarak bağımsız bir disiplin olufFelscfcnin bu iki ana disiplini -metafizik lâk-

ve ah-

yanında bİr üçüncü disiplini daha vardır; B u da

"manttk"

(îqgik)x.\v. Mantık doğru olan bilginin bili­

midir. Metafizik ve ahlâk da dahil her bilgi mutlaka hakikate ulaşmak ister, h e r bilim sürekli olarak doğru bilginin peşindedir. Burada "hakikat sıl elde ederiz'?" "acaba

hakikate

mdir,

bunu

na­

problemi ortaya çikar. Yine burada, ulaşmak

bizim

için

mümkün

mü­

dür'?" sorusunu kendimize sorarız. Felsefe denilen düşünüş, sözünü ettiğimiz bu ana problemlerden oluşan bir dokumaya b e n z e r . Acaba felsefeyi oluşturan bu üç ana problemin arasmda ne türden bir bağ vc İlişki vardır? B u soruyu bize yalnız­ ca tarihi bir gözlem açıklayabilir. Yani ancak düşünce tarihinin akışını izleyerek felsefenin bu üç ana disipli­ ni arasındaki ilişkiyi açıklamak m ü m k ü n d ü r . Felsefe b a ğ ı m s ı z bilimlerden özellikle bir n o k t a d a ayrılır; herhangi bir bağımsız bilim ile, bu bilimin tarihi geli­ şimi dikkate ahnmaksızm, bu bilim disiplini içinde ça­ lışmalar yapmak m ü m k ü n d ü r . S ö z gelişi matematik ile uğraşan İnsanın, matematiğin tarihini, dc bilmesi gerekmez. Kuşkusuz bununla, bağımsız bilimlerin ta­ rihînin gereksizliğini söylemek istemiyoruz. Bağımsız bilimlerin tarihî gelişimini araşurmak ve bilmek elbet­ te yararlıdır. Ancak felsefede bu tarihi gelişmeyi bil­ m e k yalnızca yararlı değil aynı zamanda zorunludur. Çünkü felsefede derinleşmek isteyen, felsefe tarihi ile uğraşmak zorundadır. Felsefe 50

tarihsiz

felsefe

olmaz.


I L K Ç A S FELSEFESI

Felsefe Tarihi Nedir?

Felsefe problemlerinin anlamını kavrayabilmek, bu problemlerin tarihini izlemeyi gerektirir. Bunun içindir ki, felsefe tarihi bir felsefe disiplinidir, hem dc felsefenin çok önemli bir disiplini!.. Felsefe problem­ leri tarihi akışları içinde dikkate ahnır. B ö y l e c e on­ ların birbirine ne kadar bağh olduğunU;, birinin öteki­ lerden nasıl çıktığım g ö r m e k mümkün olur. Felsefe tarihi bize bağımsız bilimlerin felsefe çerçevesi içinde nasıl oluştuğunu ve sonradan felsefenin ana kucağın­ dan ayrılarak nasıl bağımsız bir disiphn oluşturduğu­ nu gösterir. B u nedenledir kİ felsefe tadhi, felsefeye girişi çok kolaylaştırır. Felsefe tarihînin Özünü daima felsefe problemlerinin kendisi oluşturmuştur, F e b e f c tarihi konusuna böylece değinince karşı­ mıza şu soru çıkacaktır: Felsefe man

ve nerede

tarihi

acaba

ne za­

başladt?

Felsefe; insanın evrenin yazgısı, evrenin yapısı ve bir de kendisinin aslı ve anlamı üzerinde düşünmeye başlaması ile ortaya çıkmıştır. İnsan bu problemleri düşünmeye başlayınca bunların en azından bir kısım cevaplarının var olduğunu hemen sezinler. Bu cevaplar insanın bağlı olduğu dinde ve bu dinin efsanelerinde 51


İLKÇAĞ ve ORTAÇAĞ F E L S E F E TARİHİ

(mitos) vardır. Bu nedenledir ki din, söziinü ettiği­ miz problemler üzerinde düşünürken her zaman fel­ sefeye öncülük eder. Felsefe insanın bİlİnçlİ düşün­ melerinin ürünü olduğu halde, din insanın bilinç dışı yaşamının, fantezilerir^in bir yaratmasıdır. Felsefe, başlangıcından günümüze, daima eleştiricidir. Felsefe bir sorunun cevabım daima eleştirici bir g ö z l e araştınr, oysa dindeki fanteziler (mitler) her şeyden önce bir inanç konusudur, dînde yalnızca İnanılır. Olaya felsefenin eleştirici düşüncesi karışınca, bu efsaneler­ den ( m i t l e r d e n ) kuşku duyulmaya başlanır. Felsefe din^ efsane (mit) ve törelerin eleştirisi ile başlamışur.

52


İLKÇAÛ F E L S E F E S İ

Hint Felsefisi

Sözünü ettiğimiz eleştiriyi çok eski zamanlardaki bir örnek ile açalım. Ru örnek Hİnt felsefesinden ola­ cak. Eski bir H i n t dini olan "Brahma" lan "veda"

dininin kural-

denilen kitaplarda toplanmıştır, V e d a ' l a r ,

farklı zamanlarda yazılmış olan çcşİriİ eserlerden olu­ şan bir çeşit ansiklopedidir. Bn din kitabının daha es­ kiye ait bölümleri binakım ilâhilerden vc beyitlerden oluşur. D a h a yenİ bölümleri ise bu ilâhi ve beyitlerin felsefi yorum ve açıklamalandır. Fakat "B.İ£vedft"

de­

mlen cn eski bölümlerinde bİlc bazı felsefi düşüncele­ re rastlanır. S ö z gelişi bu en eski bölümlerde bLilunan ünlü bir beyitte "Tanrılar

vs ınsanlur

hu evrende

sorusu sorulur. Beyiri ya­

acaba

ne vardt?"

h^Tiüz

yokken

zan. Tanrıların varlığından hiçbir zaman kuşkulan­ maz, fakat Tannlan evrenin bir parçası olarak kabul­ lenir vc onları evrenin yapısına dahil eder. Tanrıların da içinde bulunduğu bu evrenin elbette bir başlangıcı olacaktır. Acaba ilk sebep nedir? Bu soruyu Rigveda'nın yazarı, açık olmayan bulanık birtakım fikirler öne sürerek, şöyle cevaplar: "Evren var olmazdan ce ne var olan ve ne de yok olan, yani varhk arasmda

bir feyin bulunması S3

gerekir.

ön­

ile yokluk

Bu ne var ve ne


İLKÇAĞ «9 ÛRTAÇAÛ F E L S E F E TARİHİ

de yok olan şeyin yaratıcı

bir güp olman gerekir.

" Ya­

zar bu gücü doğanın yaratıcı g ü c ü ile karşılaştırdıktan sonra beyit şöyle son bulur; "Herhalde duğunu yok

bilen bir kimse vardır.

evrenin

Yoksa bunu

ne ol­

bilen

biri

mu?.." Bu türden düşünceleri i!k felsefî açıklamalar olarak

benimseyebiliriz. Bunlar felsefe alanındaki İlk adım­ lar, ilk denemelerdir. B u sorular ile evrenin başlangıcı problemine bir biçimde cevap aranmış oluyor. Görül­ düğü gibi b u türden konular üzerinde

düşünmeye

başlayan insana artık dinin kuralları yetmemektedir. İnsan bunları cicşürmck, bunların dsşına çıkmak ge­ reksinimi duyar İlk kez Veda'larda belirsiz ve bulanık bir biçimde ortaya çıkan bu anlayış, ilk felsefe anlayı­ şıdır. Felsefi düşünce her yerde dinin inanç vc mit'lcrindcn, tıpkı VedaUarda karşılaşıldtğı biçimde, ayrıl­ maya başlar. "Felsefi düşünce lamıştır?"

nerede ve ne zaman

baş­

sorusunun cevabı ancak şu olabilir:

insan

nerede kendi düşüncesiyle dinsel inanpiara karşı bir re­ aksiyon göstermiş vc inancın dışına

mi duymuşsOy o anda pek anlamda,

pıkmak

orada felsefî düşünce,

gereksini­

saf ve ger-

başlamış olur.

Hint felsefesiyle ilgili b u örneklemeyi yctcrii say­ malıyız. G e r ç i H i n t felsefesi ç o k dikkat çekicidir. H i n t felsefesi hiçbir zaman kendisini dinden tam an­ lamıyla soyutlayamamıştır. B u n u n içindir kİ Hint fel­ sefesi, özellikle bir rahip felsefesi o l a r a k kalmıştır. Kendisini dinden tamamen soyutlayarak bilimsel bir biçimde gelişen felsefe, eski Yunan felsefesidir.

54


İLKÇftfi F £ L S E F £ S İ

Mtstr ve Mezopotamya'da Felsefe

T ü m tarihi araştırmaların asıl amacı kendimizi an­ lamak, bizi vc zamanımızı oluşturan nedenlere açıklık kazandırmaktır. B u n u n içindir ki, her tarihi araştır­ manın kültür tarihi çerçevesi içinde yapılması gerekir. Yalnızca birtakım bağımsız tek tek uluslar ve ırklar yoktur, bir de uluslann ve ırkların ait oldukları kültür çevreleri vardır. Bizim mensubu o l d u ğ u m u z

kültür

çevresi Avrupayı, batı Asyayı ve kuzey Afrikayı kapsar. Bizim kültür çevremizden başka öteki kültür çevreleri de vardır. Söz gclişİ H i n t ve Çin kültür çevreleri gibî. Ancak bunlar bizim kültür çevremiz ile yalnızca gev­ şek bir ilişki içindedir. Bizim kültür çevremizin tarihi milâttan aşağı yukan 4 - 5 bin yıl önce Mezopotamya'daki Dicle ve Fırat nehirleri boyunca, öteki de Mısır'da Nil nehri vadisin­ de kurulmuş olan S ü m e r ve Mısır devletleri ile başlar, Külrür tarihimizin başlangıcında bulunan b u iki dev­ l e t , e k o n o m i k , siyasal ve b i l i m s e l b a k ı m d a n ç o k ö n e m l i şeyler yapmıştır. B u iki devletin e k o n o m i k alanda en büyük başarılan, kıyılarında yaşadıktan ne­ hirleri iyileştirmeleri, büyük bir kanal sistemi ile bataklıklan kurutmalan, böylelikle daha çok ürün alarak 55


İLKÇAĞ V 9 ORTAÇAĞ f E L S E f E TaRJJHİ

daha çok nüfusu beslemek olanağına kavuşmuş olnıalandır. Siyasal alanda ise bunlar, t a m a m e n kapalı ve tekdüze olan tutarlı bir devlet sistemi kurmuşlardır. Eu tutarlı sistem, her şeyden ünce, başta hükümdann bulunduğu bir bürokrat sınıfına dayanıyordu. Bu İki devletin ekonomik alandaki başanlajı bu güçlü birliğe dayalı devlet yapısıyla mümkün olmuştur. Matematik, geometri vc astronomi bilimleri bu devletlerde oluş­ muştur. İlk kez bu devletlerde görülen rasyonelleşmİş ranmm, sözünü ettiğimiz bilimler yardımıyla oluştu­ ğunu söyleyebiliriz. Yıldızlann gözlemlenmesi takvim açısmdan önemlidir. Takvim İse tanmda ç o k önemli­ dir. Kapalı ve düzenli devlet sistemi, bürokradar smıfimn oluşmasma neden olmuştur. Bürokradar sınıfı ra­ hipler ile sıkı ilişki içindeydi. Sümedcrin ve Babİllilerin tapınakları aynı zamanda birer gözlem evi (rasathane) idi. B u tapınaklarda ilk kez güneş vc ay tutulmalanmn çizelgeleri düzenlenmiştir. Buradaki astronomi henüz din ile sıkı bir bağlılık içindedir ve daha ç o k astroloji niteliği taşır. B u nedenledir ki bu eskİ toplumlarda g e r ç e k anlamda bilim ve felsefeden söz e d i l e m e z . Çünkü her türlü bİlgi din etkİsindcdir. Özellikle Mısır geometriyi yaratan ülkedir. Mısır'da geometri doğal gereksinimlerden oluşup gelişmiştir. Bu gereksinimle­ rin başında Nil'İn her yıJ su taşnıalanna sebep olması gelir. Su taşkınlanndan sonra bataklık haline gelen ta­ rım alanlarım yeni baştan düzenlemek

zorunluluğu,

Mısır'da geometrinin ortaya çıkmasının başlıca nedeni sayılır. Mısır'da pratik gereksinimlerden doğan bu bi­ lim tamamen yöneticilerin tekelinde idi. Mısır ve M e ­ zopotamya ilkçağın İkİ muhteşem iş alanıdır. Bu iş alanları sıkı bir disiplinle örgütlenmiş olup, görevler arasında işbölümü vardır. 56


İLKÇAÛ F E L S E F E S İ

İran 'da Felsefe

ilkçağın bu en eski kapalı devletlerinden, büyük imparatorluklar d o ğ m u ş t u r . B u n l a r ı n ilki İ r a n ' d ı r . İran hükümdarları İran'dan başka M ı s ı r , M c z o p o tamya ve Küçük Asyaya hakini olmuştur. İran topraklannda ç o k özel bir din olan Zerdüşt dinİ d o ğ m u ş ­ tur. B u din, sürekli bir çelişki içinde bulunduğu var­ sayılan iyi ile kötünün çatışmasına dayanır. B u dinle ahlâkî motifler birer metafizik güç haline gelmiştir. Evren ise büyük bir dramatik olay olarak algılanır. T ü m insanlık tarihî kötü güç ile iyi gücün, karanhkla aydınlığın çatışmasından oluşur ve b u çatışmanın ya­ pıldığı alan ise insan ruhudur. B u çatışmanın sonun­ da iyi k ö t ü y e , aydınlık karanlığa üstün g e l e c e k t i r . İran dinindeki bu evren görüşü çok çarpıcıdır, ancak yalnızca rahiplerin malı olarak din çerçevesinde sıkışıp kalmıştır.

57


İLKÇA5 va O R T A Ç A 6 FELSEFE TARİHİ

Yunan Felsefesinin Doğuşu

Milâddan 5 0 0 - 6 0 0 yıl ö n c e l e r i n d e İ r a n devleti Avrupayı da hâkimiyeti altına alıp etkinliğini yaymaya çaba harcamıştır. B u girişimleri, özgürlük âşığı küçük bir ulus olan Yunanlıların direnişi ile karşılaştı. Yunanhlar İranhiann çok güçlü, donanmasını yok etmeyi vc ordusunu denize dökmeyi başardı, Böylece kültür çevremizin tarihinde yeni bir ulus olarak Yunanlılar sahneye çıkmış oldu. Yunanlıların İranhian bozguna uğratmaları, ulusal birliklerini belgeleyen tek görüntü olarak kalmıştır. Çünkü bu özel karakterli ulus, Babil, Mısır vc İranh­ iann aksine, sürekli olarak dağınık bir yaşam sergile­ miştir, Yunanhlar tarihlerinin hiçbir döneminde sis­ temli ve bütüncül bir devlet kuramamışlardır. Sürekli biri ötekiyle çatışmış ve iç savaşlar ile kendilerini yıp' ratıp bitirmiştirler. Y u n a n c a d a "polis"

kelimesinin

hem kent hem de devlet anlamına gelmesi dikkat çe­ kicidir. Yunanda her kent bağımsız bir devletti, Çaüşmalar yalnızca bu bağımsız kent devletleri arasında olmaz, aynı kent içindeki sınıflar ve bireyler arasında da sürdiiriilürdü, Eski Yunanlılar tam anlamıyla sen-ben çekişmesi içinde yaşayan insanlardı. Onlann örgüdü ve 56


İ L K Ç A C FELSEFESİ

sistemli bir devlet kuramamış olmalannm ö n e m l i ne­ denlerinden biri bu kişilik yapılarmdan kaynaklanır. Siyasal açıdan büyük sakıncalar taşjyan bu özellikleri, bir bakıma olumlu sonuçların da hazırlayıcısı olmuşrur. Şöyle ki; Yunanlılarda rahipler sımfinın oluşması bu karakter yapjlanmn bJr sonucu sayılmalıdır. Yuna­ nistan'da zamanla rahipler sınıfının yerini düşünürler topluluğu almıştJr, Yunan dinini rahipler değil şairler yaratmıştır. B u dinin babasının H o m e r

olduğunu

söyleyebiliriz. B u sanat çeşnili dine karşı, daha dinin kuruluşunda, fikir eleştirileri başlatılmıştır. Eski Yunanlılar üç büyük kabileden oluşnrıuştur; Köy kökenlilerin oluşturduğu EoHa'hlar,

güneyde

oturan vc asker kökenlilerin oluşturduğu

Doria'hlar

(Ispartablar bu boydandır), tüccar ve denizci kökenli­ lerin oluşturduğu Jonia'Hlar.

Denizci ve tüccar her

ulus gibi İ o n i a ' l ı l a r da meraklı vc araştırıcı idiler. Aristo'nun dediği gibi, bilimin temelinde m e r a k ve araştırmacılık ruhu ve yeni bir şey karşısında duyulan şaşkınlık vardır. G e r ç e k felsefenin yaratıcısı Yunanlı­ lardır. A n c a k felsefeyi İ o n i a ' l ı Yunanlar yaratmıştır demek daha doğru olur. ionia'lılar çeşitli yerlerde vc dc özellikle Anadolu sahillerinde koloniler kurmuş­ tur. Yunan kültürünün yüksek düzeyli ürünlerini ilk kez M . Ö . 6 0 0 yıllarında bu İonia kolonileri oluştur­ muştur. B u gelişme uzun sürmemiş, kuruluşlarından yarım yüzyıl sonra kolonileri İranldar işgal ermiştir. Bundan sonra Iranlılann Yunanistan'ın Avrupa yaka­ sına saldınlan başlar. Bilindiği gibi, Yunanlıların bir­ leşmesiyle bu Saldın sonuçsuz kalmıştır. Zafer ile so­ nuçlanan İran savaşları Yunanistan'ın gerek siyaset, 99


İLKÇA6 tfaOHTAÇA<^ F E L S E F E TAHİHİ

gerek kültür bakımından yükselmesine yol açmıştır. Söz gelişi M Ö - 4 0 0 - 3 0 0 yıllan arasında Atina'da Ef­ latun vc Aristo gibi iki büyük düşünürün yaşamasına tanık oluruz. Fakat Atina'nın siyasal üstünlüğü fazla sürmemiştir. Atina ile İsparta arasında » t u z yıl süren bir savaş Atina'nın siyasal üstünlüğünün y o k olmasına neden olmuştur. M . O . 3 0 0 yıllannda Yunanistan'ın kuzeyinde yeni bir güç ortaya çıkmıştır; Makedonya. H ı z l a gelişen bu devlet sonralan İskender'in yönetiminde büyük ve efsanevi Asya seferlerine başlamıştır, iskender'in Asya seferleri kültür tarihi bakımından ö n e m l i sonuçlar doğurmuştur.

B u seferler sayesinde D o ğ u ve Batı

kültürleri arasında karşılıklı diyalog kurulmuştur. B u iki kültürün karşılaşmasında "Hellenizm"

adı altında

bir akım oluşmuştur. HcUcnizmin karakteristik özel­ liği, bir yandan Yunan kültür ve düşüncesinin o za­ manki Doğuya yayılması, öte yandan D o ğ u n u n dini düşüncelerinin Batıya girmesidir. Hellenizm, b u kar­ şıt yönlerden gelen akımların birbiriyle karışıp birleş­ mesinden oluşmuştur. Hellenizm çağının siyasi alandaki cn büyük olayı. R o m a imparatorluğunun

kurulmasıdır. R o m a batıda

güçlü bir devlet sistemi kurmayı başarmıştır. R o m a , kültür çevremiz için çok önem taşıyan "Romu kuku"nun

Hu-

yaratıcısıdır. R o m a ' n m büyümesi sonunda

Yunanistan, M . Ö . 1 4 6 yılında, siyasi bağımsızlığını yitirmiş ve bir R o m a eyaleti durumuna gelmiştir. An­ cak Yunanistan kültür rehberliğini korumuş, Romah1ar kültür yönünden Yunanlıların öğrencisi olmaktan kurtulamamıştır. Dini etkiler konusunda D o ğ u hem 60


İLKÇAĞ F E L S E F E S İ

rehber ve hem de hâkim olmuştur. Nitekim b u Hellenistik dönemde Doğudan gelen çeşitli din etkileriy­ le büyük monoteist dinler d o ğ m u ş , ö n c e Hıristİyanhk, sonra da İslâmiyet görülmüştür. Böylece kültür çevremizin ilk dönemine ait tarihin ana hatlanm belirlemiş olduk. Yunan felsefesi de bu tarihî çerçeve içinde yerini almış vc sonraları niştik felsefe

Helle-

adını alarak oluşumunu sürdürmüştür.

A c a b a Y u n a n felsefesini ve onun tarihini

hangi

kaynaklardan öğreniyoruz? Yunan felsefesini, öncelik­ le bize kadar kalan çok sayıdakj meünferden öğreni­ yoruz. Söz gelişi bugün Eflatun'un eserlerinin h e m e n tamamı, Aristo'nun eserlerinin ise büyük bir b ö l ü m ü ehmizde bulunuyor. Eflatun'dan önceki vc sonraki fi­ lozoflardan da pek çok bilgiler bize kadar ulaşmıştır. Bu bilgilerin sentezi dc hemen hemen yapılmış du­ rumdadır. Yunanlîlar özellikle Aristo'dan beri, felsefe tarihi ile ilgilenmişlerdir. Yunanlı felsefe tarihçilerini iki kümede toplamak gelenek olmuştur: ve dûksograflar.

Bİyograflar inceledikleri

Biyograftar filozoflann

özellikle ö z geçmişlerini tasvir ederler. B i z e kadar ulaşan biyografik yapıtların önemlilerinden b i r i de, M . S . I I . yüzyılda yazılan Laerî'li

Diogenes'inkSâ'n.

Diogenes bu yapıtında bildiği filozoflan sırası ile sa­ yar ve bunlann ö z geçmişleri ve yapıtlan ile ilgili bilgi verir. D i o g e n e s ' i n söz konusu yaptığı tüm yapıtları kendisinin g ö r m ü ş olabileceğini var saymak oldukça güçtür. Olsa olsa o , bugün bizim tarafimızdan bilin­ meyen bazı felsefe tarihi kaynaklarından yararlanmış olabilir. Doksograflar ise, sözgelişi evrenin ya da yaşa­ mın başlangıcı gİbİ, yalnızca belirli tek bir felsefe 61


İLKÇAĞ vfl ORTAÇAĞ F E L S E F E TARfHİ

problemini ele alır ve bu problem ile ilgili çeşidi filo­ zofların görüşlerini, kanaatlerini (doksa) tasvir eder­ ler. D o k s o g r a f l a r m başında Arisîo^d3.n

söz e t m e k

haklı bir davranıştır, i l k bilimsel çalışmayı başlatan Aristo, ele aldığı konu ile İlgili olarak kendinden ön­ cekilerin neler söylediğini, neleri b u l d u ğ u n u ortaya koymaya özen göstermişrir. Bunun içindir ki Ansto, Yunan felsefe tarihi açısından, çok önemli doksografık bir kaynaktır. Aristo'dan sonra da doksografik araştırma yapanlar olmuştur. Bunlann içinde, özellik­ le, Aristo'nun takipçisi olan Theophrastos

öncmMır.

Theophrastos'tan sonra yazılmış olan bazı doksogra­ fik yapıtlar bize kadar ulaşmış ise dc bunların hangi kaynaklardan yararlanılarak yazılmış olduklarını kesin olarak bilememekteyiz. Antik felsefe konusundaki bil­ gilerimizi işte bu sözünü ettiğimiz kaynaklardan elde etmiş bulunmaktayız. Biz özellikle Aristo'nun verdiği bilgüerden hareket edeceğiz. Aristo, haklı olarak, felsefede ilk kez evrenin kay­ nağı konusunu ele almıştır, O , "evrenin

kaynağı"

konusunun, kendisinden önce, yalnızca teolojik açı­ dan ele alındığmı haber veriyor. Daha sonralan İse te­ ologlara karşı olan fizikçilerin ortaya çıktığından sÖz ediyor. Teologlar törelerle gelen Mitolojiden hareket ettikleri halde, fizikçiler gözlemleri t e m e l almıştır. Teologlardan da ö n c e şair Hesiod

bu konuyla ilgilen­

miştir. M . Ö . yaklaşık 7 0 0 yjlında yaşamış olan, Hesi­ o d , kuzey Yunanistanlı bir çiftçi ailesinin çocuğudur. Kendisinden bize "Teogoni"

adlı yapıtından birkaç

bölüm kalmıştır. Hesiod bu yapıtında eski Veda yazıtlannda ortaya atılan soruyu yineler: Tanrüar yokken 62


İLKÇAâ FELSEFESİ

actfbtf

m rardt?

Tanrıların

kaynağı

nedir?

Hesİod'a

göre hcrşcyin başlangıcında kaos vardır. Buna yaraucj gücün sembolü olan Eros ve toprağı simgeleyen Gaia katılır. Hcsiod'un herşcyin başlangıcına yerleştirdiği bu ilk güçler hem somut vc h e m de soyutlaşarılmış şeylerdir. H e s i o d evrenin başlangıcında ne tam anlamıyla somut ve ne de tam anlamıyla soyut olan, fakat bu ikisi arasmda aracılık yapan variıklan kabul etmekle, T a n n l a n n yalnızca somut olarak benimsenmesi görü­ şünden uzakîaşır, bunlan kavram olarak anlamak yo­ lunu benimser. B u tür düşünen, Hcsiod'dan başkalan da vardır. Biz onlan dikkate almayacağız ve yalnız­ ca A r i s t o ' n u n "fizikfi"

dcdİğİ d ü ş ü n ü r l e r d e n söz

edeceğiz. Fizikçiler, T a n n l a n n kaynağı ve onlann var oluşla­ rı İle ilgili efsanelerden ve problemlerden değil de doğrudan yapılan gözlem ve deneysel olaylardan ha­ reket ederler. H e s i o d ' u n yapıtının adı olan ni'\

"Teogo-

Tanrılarm meydana gelişi anlamım taşır. Fizikçi­

lerin yapıtlan ise "Doğa

Konusunda"

idmı

taşar. T e ­

ologlar T a n n l a n n kökünü araştırdıklan halde; fizikçi­ ler, doğaran nereden geldiğini, doğanın kökünün ne olduğunu araşürir. Bunlarla ügilİ sorular sorar, Onla­ rın d o ğ a dedikleri İse hepimizin bildiği denizlerin, karaların, bitkilerin, hayvanlarm ve insanların dünyası olan doğadır.

63


ILKÇAĞ

QHTACAQ FELSEFE

TARIHI

Milet Okulu

MHet'İi Thates (M.Ö, 640 - 550) Aristo bu fizikçilerin, ilki olarak MiletMi T h a l c s ' t c n söz eder. Eskİ bir İonia kolonisi olan M i l e t , Batî AnadoJu kıyilanjiın zengin bİr ticaret kentidir. Bir söylen­ tiye göre Tlıales M . Ö . 5 8 5 yılında güneşin tutulaca­ ğını önceden haber vermiş. Eğer söylenti doğru ise, Thales'in düşünüş biçimiyle ilgili bir kaynak bazı ge­ ometri konularmı Thales'İn bulmuş olduğunu haber verir. B u söylenti, bizi Thales'in Mısırlılann g e o m e t ­ risini bildiği vc belki de Mısır'da bulunduğu düşün­ cesine götürüyor. T ü m bu bildirilenlere inanmak ge­ rekirse; Thales'i, pek çok geziler yapmış ve bu gezile­ ri rastgcle değil de bİlgi edinmek için yapmış bir in­ san olarak benimsemek gerekir. Belki de bu gezilerin­ de Thales, zamanının İki büyük bilim merkezine, yani geometrinin vatam olan Mısır'a ve zengin astronomi gözlemleri olan Babil'e de gezi yapmış olabilir. Mısır­ lılann geometrisi ile BabiUilerin astronomisi. Yunanlı­ ların eski D o ğ u kültüründen miras olarak aldığı iki önemli bilimdir. Yunan düşüncesinin bu iki bilimin çok büyük etkisi vardır. 64

gelişmesinde


T h a l e s ' i n felsefesi ile ilgili olarak Aristo tek bir yargıdan söz eder: "Herfcyin

kaynağı

su'dur."

Bir

başka deyişle: Herşey ıslak bir maddeden çıkmıştır. T h a l e s acaba bu yargıya nasıl ulaşmıştır? A r i s t o bu konuda bazı taluninlerde bulunuyor. Çünkü o T h a ­ les'in yapıtlarını kendisi görmüş değildi. A r i s t o ' n u n tahminine göre Thales b u tezini doğanın gözlemle­ rinden çıkarmış olsa gerekir. Aristo'nun bu tahmini büsbütün yanlış sayılmaz. Çünkü Thales, bliyük bİr olasılıkla, Mısır'da bulunmuştur, Mısır'daki t ü m yaşam, bilineceği gibi, her yıl yinelenen NiPin raşkınlanndan etkileniyordu. Belki dc Thales Nil'in taşkınla­ rından sonra bitki ve hayvan yaşamlanmn nasıl bir­ denbire fışkırdığına kendisi tanık olmuştur, işte bu gözlemdir ki Thales'e suyun yaratıcıhğım ilham etmiş olabilir. Ayrıca T h a l e s ' i n kendisi de bir sahil kenti olan Milet'lidİr. Bu vc benzeri tezlerin eski d ö n e m ­ lerden beri var olduğunu da dikkate almak zorunda­ yız. Nitekim Homer,

herşeyin temelinde

b u l u n d u ğ u n u savunuyordu.

okyanusun

B a ş l a n g ı ç t a y a l n ı z su

vardı, karalar sonradan oluşmuştur. İşte eskiden beri var olan bu düşüncelere, Mısır'daki gözlemlerini de eklersek Thales'in herşeyin ashnın "su " olduğu tezine nasıl ulaştığını anlamak daha bir kolaylaşır. Burada şu noktaya dikkat etmelidir: T h a l e s tüm varlığı, temel görevim üstlenen tek bir temel unsura "Archeyc,

yani suya dayandırmaktadır. B u t e m e l un­

sur yalnızca herşeyin başlangıcında b u l u n m a z , aynı zamanda tüm varhkları da oluşturur. T h a l e s ' c göre herşeyin başlangıcı belirli bir unsurdur. Gerek sonra­ ları ve gerekse g ü n ü m ü z d e bu m a d d e , bu unsur, 65


İ L K Ç A Ğ v e Q R T A C A 5 F E L S E F E TARİHİ

edilgen bifşey olarak, anlaşılmaktadır. Edilgen madde­ nin karşîU olan etken maddeyi, "cflw/i" olarak benim­ seyebiliriz. Ancak Thales için maddenin karşısına ko­ nacak başka birşey yoktur. Çünkü ona g ö r e , madde­ nin kendisi, doğal olarak canlıdır. Nasıl canlı bir var­ lık hareket eder ve biçimini dcğişdrirsCj canh olan bu madde de hareket eder ve değişim halinde bulunur. Bunun içindir ki 'l'hales; "Nasıl

oluyor da sudan

varlıklar

sorusunu sorma ge­

meydana

gelebiliyor?"

reksinimi duymaz. Çünkü temel olan unsur

tüm

"su"dur

vc dc su canhdır. H e r canlı gibi o da ö t e k i varlıkları kendisinden yaratmak gücüne sahiptir. D a h a sonrala­ rı bu maddeyi canlı vc yaratıcı var sayma görüşüne "Hylosoİzm"

denmiştir. Aristo'nun aktardığına göre

b u görüş, aynı zamanda, her şeyde Taunların gizli ol­ duğuna da inanır. Yani herşey Tanrılarla d o l u demek, herşey canh demek oluyor. Thales'de farklı olan şey; birtakım g ö z l e m ve dü­ şüncelere dayanarak evrenin kaynağını açıklamak için, bir denemeye girişmiş olmasıdır. B u açıklama, suyun organik yaşam İçin gerekli ligiyle ilgili g ö z l e m vc de­ neylere dayanır. B u dönemde yapılan gözlemlerden başka, Thales'in kendine ait, tümüyle teorik olan dü­ şünceleri vardır. B u teorik görüşler, evrenin bir baş­ langıcı olması gerektiği d ü ş ü n c e s i n d e n "Hiften

hifbirşey

meydana

gelmez"

hareketle:

kuramına dayanır.

H i ç t e n hiçbir şey meydana g e l m e y e c e ğ i n e göre bu evrenin başlangıcında yaratıcı bir varlığın bulunması gerekir. Thales'in evrenin oluşumu ile ilgih başhca görüşleri bunlardır. O n u n bu görüşlerini b i r yana bira kirsak, Thales'in evren düşüncesi eski şairlerinldndcn 66


ILKÇAĞ

FELSEFESI

pek farkİL değildir. Thales'te de, aynı eski şairler gibi, evreni bir okyanusun kapladığı ve dünyanın b u okya­ nus ortasında düz bir tekerlek (kurs) gibi y ü z d ü ğ ü görüşü, güçlü bir olasılık olarak vardır.

Anahifnandros

(M.Ö. 610 - 54S)

Yunan felsefesinin başlangıcında yaşamış olan ikin­ ci düşünür Anaksimaııdros ile felsefe ileri bir adun at mıştır. Aristo'nun anlattığına bablırsa, Anaksîınandros ThaJes'in öğrencisidir. Aristo Anaksimandros'un eserini g ö r m ü ş

ve b u e s e r i i n c e l e m e

imkanı

bulmuştur. Anaksimandros'un coğrafyaya a ş ı n ilgi duyduğunu, dünya ve gûk>lizünün haritasını yapmayı denediğini, dünyanın büyüklüğünü ve yer ile gÖk ara­ sındaki uzaklığı belirlemeye çalıştığını biliyoruz. B u ­ nun için, Anaksimandros'un yapıtına "Doğaya

Dair"

adını vermesini çok haklı buluyoruz. Ç ü n k ü o n u n öğrenmek istediği doğamn kendisidir, Anaksimandros ile Babİllilerin d o ğ a görüşleri arasındaki farklılığa özellikle dikkat e t m e k gerekir. EabİUiler kuşkusuz mükemmel astronom idiler. Güneş vc ay tutulmalanna ait çizelgeleri çok dikkadi gözlem ve hesaplar so­ nunda düzenlemişlerdi. Fakat Eabilliler hiçbir zaman evrenin yapısı vc biçimi İle ilgili bir görüş elde etmeye çaba göstermediler. G ö z l e m ve hesap konusunda B a biUi astronomlar kesinkes Yunanlılardan çok ileridey­ diler, Ancak Yunanlılara göre eksiklikleri ve yetersiz kalışları; bu gözlem ve hesaplardan evrene ait b i r gö­ rüş çıkarmamaları vc bunlardan yararlanma y o l u n a gitmemiş olmalarıdır. Oysa Yunanlılar sürekli olarak


İ L K Ç A Ğ VB O R T A Ç A A F E L S E F E

TAJ1IHI

evren konusunda somut vc canlı bir görüş cidc etme­ ye çalışmışlardır. Yunan düşünüşünün özelliği de burada gizlidir. Babillilcrde matematik bilgisi yalnızca bir hesap ola­ rak kalmış olmasına rağmen, Yunanlılarda matematik bilgisi geometri biçimine dönüşmüştür. B u konuda Yunanlılar kuşkusuz M]5irhlardar> ç o k yararlanmışlar­ dır. Ancak Mısırlılarda geometri pratik gereksinimlere bağlı olan bir teknik olmaktan öte gidememiştir. O y ­ sa Yunanlılar geometriyi teorik bir bilim haline getir­ mişlerdir, A n a k s i m a n d r o s ' u n felsefesine ait bilgileri Aris­ to'dan ö ğ r e n i y o r u z . T h a l e s her şeyin temeline "su"y\ı^ okyanusu koymuştu. O n u n bu düşüncesinde, kuşkusuz denizin büyüklüğü ve uçsuz bucaksız olma­ sı önemli rol oynamıştır. Okyanus sonsuz ve sınırsız olduğundan sonsuz sayida yenİ varlıklar yaratmak gü­ cüne sahiptir. Anaksimandrus okyanusun b u özelliği­ ni ele alıyor ve özellikle bu niteliğinden yararlanıyor. O n a göre herşeyin başlangıcında bitmez sınırsız birşeyin, "Apeiron"un

bulunması

tükenmez gerekir.

Herşeyin kendisinden çıktığı temci madde, hiçbir za­ man soyut birşey olarak düşünülmemelidir; onun lek bir özelliği vardır: Sonsuz ve sınırsız olması. Anaksimandros'un bu görüşü bİr başka görüş ile ilgidir: Spinoza'ya

göre birşeyİ tam olarak belirlemek

istersek, sürekli bu şeyin olumsuzu İle karşılaşırız. B u durumu somut bir örnekle açıklayalım: B i r şeye kır­ mızıdır derken, bu şeyi yeşilden ve sarıdan ayırmış oluruz. B i r şeyin sıcak olduğunu söylemek^ onun so­ ğuk olmadığını da söylemek demektir. S o n u ç olarak, 66


İLKÇAâ

FELSEFESI

bir şeyi belirlemeye kalkıştığımızda karşımıza sürekli olarak onun karşıtı çıkar, B u şeyin olumsuz olarak da belirlenmesi gerekir. B i r başka deyişle; H e r nitelik zorunlu olarak karşıtı bir niteliğin de varlığını gerekli kılar. Yanİ bir şeyin var olabilmesi için bunun karşıtı­ nın da var olması gerekir. Anaksimandros felsefesinin kaynağını İşte bu göriiş oluşturur. O n a göre: Suyun var olması için mudaka kara parçasının da var olması gerekir. Çünkü bunlar karşıttırlar. B u nedenledir ki h e r şeyin başlangıcında var olan temel maddenin son­ suz olması gerekir. Aksİ halde bu t e m e l m a d d e n i n kendisi de bir nitelik olarak kalır vc her nitelik gibi onun da bir karşıtı bulunur. Anaksimandros'a Apciron'u ana madde olarak ka­ bul ettiren, bu türden soyut düşünceler o l m u ş t u r . Çeşidi maddelerin Apciron'dan nasıl meydana gcldi^ ğini de A n a k s i m a n d r o s açıklamak d u r u m u n d a d ı r . O n a g ö r e : T e k tek şeylerin meydana gelmesi için Apeiron o şeylerin karşıtlarına bölünür. B u b ö l ü n m e olayından önce karanlık ile soğuk olanlar ve aydınlık ile sıcak olanlar ayrılmıştır. T o p r a k karanlık ve soğuk, hava aydınlık vc sıcaktır. Anaksimandros'a göre dün­ ya evrenin merkezindedir. Dünya durgun ve düz ol­ mayıp, eni boyundan daha büyük olan bir silindir bi­ ç i m i n d e d i r . H a v a b o k l u ğ u n d a h i ç b i r şeye dayan­ maksızın yüzer. Evrenin merkezini oluşturan şeyin h i ç b i r şeye dayanmaması g e r e k t i r . Aristo A n a k s i mandros'u fizikçilerden saymakta, onu eski din bilim­ cilerin karşıtı bir düşünür olarak benimsemekte haklı­ dır, Anaksimandros'un yapıtlanndan pek azı bize ulaş­ mıştır. Yine dc onun evren konusundaki görüşünün 69


ILKÇAĞ

ORTAÇAĞ FELSEFE

TARIHI

deneye dayandığını düşünmek m ü m k ü n d ü r . O n u n evren görüşü içinde eski dinî düşüncelerden hemen hiçbir iz yoktur. Dünyanın haritası İle birlikte g ö k ­ yüzü biçiminin bir modelini yapmaya çalışan AnaJ<simandros aym zamanda ilk kez şimşeğin, yer sacsınularının, ay ve güneş tutulmalarının n e d e n l e r i n i de bulmaya çalişmişUr. O n u n zamanına kadar şimşek. T a n r ı tarafindan firlatılıp aulan bir silah, yer sarsıntı­ sı ise T a n r ı n ı n kızmasıyla oluşan bir c e z a l a n d ı r m a olarak algılanıyordu. Ay ve güneş ise birer Tanrı ola­ rak kabul görüyordu. Anaksimandros güneşi, ayı ve yıldızlan havanın sıkışmasından oluşan, içleri ateş ile dolu birer tekerlek olarak düşünmüştür. B u hava te­ kerleklerinde İçinden ışık vc ateş fışkıran delikler bu­ lunur. E u delikler tıkandığı zamanlarda güneş vc ay tutulmaları olur. Anaksimandros'un b u görüşü basit ve ilkel düşünüştür. Aitcak d o ğ a olaylarını bilimsel olarak açıldamak açısından ileri bir adım sayılır, çün­ kü bu düşünceye mitoloji hiç mİ hiç karıştırılmamıştır. Bir silindir gibi olan vc hava boşluğunda hiçbir şe­ ye dayanmaksızın özgürce yüzen dünya, başlangıcın­ da tümüyle sularla kaplıydı. Bu düşünceden hareketle Anaksimandros yürekli bir sonuca ulaşır: Başlangıçta tüm yaratıklar, suda yaşayan varlıklardı. Sonradan su­ ların çekilmesi, kara parçalanmn oluşması ile b u su­ larda yaşayan yarauklar karada yaşayan canhlat biçi­ minde değişim geçirdi. B u teori, evrim teorisinin ilki ya da başlangıcı sayılabilir. Nitekim Anaksimandros'a göre insan başlangıcında bu suda yaşayan hayvanlara dönüştürülebilir. İnsanın tüm öteki hayvanlara göre 70


ILKÇAĞ

peLStFESI

e n son gelişimde ortaya çıkmış olması, evrimin en son yaranğı olduğunun kamL sayılmalıdır. Görüldü­ ğü gibi bu d ü ş ü n c e dinî bİr d ü ş ü n ü ş t e n t ü m ü y l e farklıdır, bunun içindir kİ, haklı olarak, bilimsel düşü­ nüşün başlangıcı sayılabilir. Anaksimandros'un metafizik düşüncelerine gelin­ c e , bunlar arasında özellikle iki tanesi önemlidir; B i ­ rincisi, herşeyin Apeiron belirli

vardtr, bir madde

başîangıctnda

sonsuz

ikincisi, bu Apeiron olamaz.

olan

bîr şey,

belirli

birşey,

Çünkü bu belirli şey olur­

sa, zorunlu olarak karşıtının da olmasını gerektirir. B u n u n içindir ki başlangıçta, tüm niteliklerden annmiş birşey vardır. Ancak sonralan bu belirli olmayan şeyden zıtlar halinde tüm varlıklar ve nitelikler oluş­ m u ş t u r O bu düşünceleriyle, oluş halinde bir evren kavramı elde etmek istemiştir. Evrenin bu oluş aşamasında ilk basamak; karanlık ile soğuk olanın ve aydınlık ile sıcak olanın ayrılması­ dır. Anaksimandros'un karanlık vc soğuk dediği şey toprak, aydınhk vc sıcak dediği şey havadır. Karanlık ve soğuk olan toprak, aydınlık ve sıcak olan hava ile çepeçevre kuşatılmıştır. Bunun içindir ki dünya evrenin merkezinde yer alır ve bir ateş küresi ile kuşatılmıştır. Dünya üzerindeki toprak vc su sonradan birbirinden ayrılmıştır. Sulardan yayılan buharlar dünyayı kuşatan ateş küresine de sokulmaya olanak bulur vc böylece onu çeşidi parçalara böler. Gökteki cisimler böylece oluşurlar. Anaksimandros'un bu düşüncelerine, ken­ disinden günümüze kadar ulaşan bir yazıtta bulunan görüşicrini de eklemeliyiz, Apciron'un

oluşturduğu

hcrşcy günün birinde yok olmak zorundadır. Ancak 71


İ L K Ç A Ğ Vfl

oniaÇAĞ

FELSEFE

TARIHI

bazı varlıkların ApeironMan oluştuktan s o n r a yok olmalan belirli bir yasaya göredir. Anaksimandros b u görüşünü açıklamak İçin devletin yapısıyla ilgili dikkat çekici bir karşılaştırma yapmıştıt: Sup işleyen biri ^örür,

pünkü

tir. Nasıl vardır,

zorunlu

yin yine Apeiron

bunu böyle

varsa^ evrenin

ceza

belirlemiş­

de bir

yasası

var olmuş ne varsa hepsi yok olur ve

zorunlu

"kosmos",

mos'da

yumlan

devlette yasalar

Evrende

Apeiron'a bir

devletin

olarak

yani

yeniden^eri

düzenli

bir bütündür.

olan yasa, Apeiron'dan 'a^eri

Anaksimandros'un

döner.

dönmek

zorunda

Evren Bu

oluşan

koz-

her şe­

olmasıdır.

felsefesi, aslında bİr fiziktir.

O n u öncelikle ilgilendiren şeyler fizik v c astronomi problemleri olmuştur. Aynı ilgiyi A r i s t o ' n u n M i l e t okulunun üçüncü önemli düşünürü olarak sunduğu Anaksimcncs'tc de görüyoruz.

Anaksimenes (M.Ö. 550 - 495) * M . O . 5 0 0 yılından biraz önce ölen A n a k s i m c n c s , Anaksimandros'un öğrencisidir vc Miler Okulunun sonuncu

filozofudur.

Ondan sonta İranlılar tarafın­

dan alınarak yakılıp yıkılan Milet ( M , O . 4 9 4 ) İle bir­ likte Y u n a n felsefesinin bu en eski d ü ş ü n ü ş ü sona ermiştir. Anaksİmenes'in kendisinden sûnrakLIcrc ulaşan yapıtı, fizikçilerin geleneğine uygun olarak: Üzerine"

"Doğa

adını taşır. A r i s t o ' n u n aktardığı bilgilere

göre, Anaksİmenes'in düşünceleri daha ç o k T h a l c s ' c

Daria yeni bilgilere göre {H.Ü. 535-525). Bki. fiSorome Cemil Sana, Ram^i Kllabavi, 1974, C'\K 1, Sayfa 55.

72

AnslktopeHlat.


İLKÇAĞ

FELSEFESI

yakındır. B u durum, Anaksimandros'a göre b i r geri­ leme sayılabilir, T h a l c s ' r c olduğu gibi, Anaksimencs de dünyanın düz bir tekerlek (kurs) olduğunu varsa­ yar. Ancak Anaksimencs'e göre, dünya hiçbir şeye dayanmaksızm havada durmaktadır. Ayrıca T h a l e s ' i n ana maddesinin yerini Anaksimenes'te

"hava"

alır. Böylece Anaksimandros'un aksine, ana maddeyi Sınırlandırır, yani b e l i r l i b i r m a d d e ile b i r t u t a r . Anaksimenes'in, T h a l e s ' t e k i su yerine neden havayı koyduğunu anlamak güç değildir. Thales'in ana mad­ de olarak suyu alması, su^oın yaşam açısından taşıdığı ö n e m d e n kaynaklanır. Aynı şeyler ve hatta daha da çok, hava için de söylenebilir. E i r kere havanın kapla­ dığı alan sudan daha geniştir. Havanın fırtınalan suyunkindcn daha şiddetlidir. S o n olarak, yaşayan var­ lıklar için hava sudan ç o k daha önemli ve gereklidir. Anaksimenes havayı suyun yerine koymakla ana mad­ deyi yine bclirh bir şeye dönüştürmüş oluyor v c Thales'e yaklaşıyor. Bununla birlikrc öreki bazı noktalar­ da Anaksimandros'tan da ileride olduğunu söyleyebi­ liriz. "Ruh" kavramı ile ilk kez Anaksimencs'tc karşı­ laşıyoruz. "Tüm canlıların

ruhu vardır"

6Xyzı\ Anak­

simenes, doğada canlı-cansız ayırımım ilk kez yapan düşünürdür. O n a göre canlı olanı ayakta tutan ruh­ tur. R u h bedenden ayrılınca bedenin çürümesi bu­ nun kanıtıdır. Ruh ncdİr? Ruh solunan havadır. S o n nefes ile birlikte m h bedenden ayrılır. B u görüşü ilk kez Anaksimenes bulmadı, ç o k önceleri biliniyordu. Eski dillerin çoğunda ruh ile soluk aynı anlamdadır, İnsan yaşadığı sürece solunum yapar. Solunum yapıldı­ ğı sürece ruh bedende kalır. İnsanın sokık alışı bitince 73


İ L K Ç A Ğ v e O R T A Ç A C F E L S E F E TARİHİ

ruh ve yaşam o n u t c r k e d e r , o n d a n ayrılır. B u n u n içindir ki hava yaşatan, yaşamı sağlayan unsurdur. Anaksimandros varhklann Apeiron'dan çıkışlannı be­ lirsiz bir biçimde açıklamıştı, yalnızca zıt niteliklerin oluşumuna dikkat çekmişti. Oysa Anaksimtncs doğa­ nın oluşumuyla ilgili çok daha somut, ç o k daha açık olan düşünceler üretmiştir. O n a göre herşey havadan oluşur. Hava hem gevşeyen ve hem de sıkışabilcn bir şeydir. Hava gevşeyince yukarıya doğru yükselen ateş olur. Hava sıkışınca önce buhar ve d u m a n olur. B u duman ve buhar bulutları daha çok sıkışırLca yağmur olur, su olur. Suyun sıkışması sonunda Önce çamur, sonra toprak, cn sonra da taş olur. O halde ateş-sutoprak öz olarak hava ve onun gevşeyip sıkışmasının dereceleridir. Böylece Anaksimenes, Anaksimand­ ros'un doğa olumuşunu belirsiz ve yetersiz açıklayışı yerine s o m u t ve net bîr açıklama şeklİ getirmiştir. Doğanın oluşumunun bir yasaya bağlı olduğu nokta­ sında ise iki düşünür de aynı görüştedir. Anaksimcn c s ' e g ö r e d e , tek tek m a d d e l e r i n ana

maddeden

oluşması ve belirli bir biçim kazanması olayı bir yasa­ ya uygun olarak tamamlanır, Anaksİmenes'in düşünceleri İlkçağda ç o k etkili ol­ muştur. O n u n düşüncelerinin izlerini, kendisinden sonraki pckçok düşünürde görüyoruz. B u düşüncelerin geniş bir alana yayılmasında, Milet'in İranlılarca alınması ve tahrip edilmesi sonucu öğrencilerinin her yöne dağılmaları etkili olmuştur. Anaksimcncs, aynı Anaksimandros gibİ bir fizikçi, bir doğa bilginidir, O n u n da öncelikle d o ğ a olaylarıy­ la ilgilendiğini görüyoruz. O da doğa olaylarım, bir 74


ILKÇAÛ

FELSEFESI

doğa bilimcisi gibi açıklamak istemiştir. B u n u n için­ dir ki, onun açikİamalannda da dİnî yorumlara rast­ lanmaz. O da eserim, ölçülü ve yansız bir anlatımla yazmıştır. B u n d a n sonra g ö r e c e ğ i m i z filozoflar ise özellikle bu açıdan farklıdırlar. B u n l a n izleyen dö­ nemlerdeki filozofların, özellikle mitolojik ve dini dü­ şüncelere yöneldiğine, dim ve mitolojik düşünceye büyük önem verdiklerine tanık oluyoruz. Milet Okulunun üç filozofuna Aristo, haklı ola­ rak, "fizikçiler"

adını vermiştir. Çünkü bu üç düşü­

nür de, yalnızca doğa ile ilgili konulara eğilmiştir. U ç düşünür, doğa olaylarım yine doğaİ nedenlere bağlı kalarak açıklamak istemiştir. Kuşkusuz bunlar zaman zaman Tanrılardan da söz etmişlerdir. Onlar Tanrılar ile doğadaki yaratıcı ve yapıcı gücü anlamıştır. Gerçi A n c k s İ m c n e s ruhtan da s ö z etmiştir, fakat o n d a k i ruh, yaşamı ayakta tutan^ yaşamı sürdüren

"nefes\f:.n

başkası değildir. B u üç düşünürde din ve ahlak prob­ lemleri önemli yer tutmaz. Nitekim bunlann yapıdannda şiirsel bîr anlatım yerine ölçülü bir düzyazı kullanmalan bunu doğrular.

75


I L K Ç A Ğ VS Q R T A C A 6 F E L S E F E TARtHİ

Milet Okulu Sonrası Tunan 'da Düzünce

M . Ö . V. yüzyılda dikkat çekici bir değişme olur. Bu yüzyılda din, ahJâk, psikoloji problemlerine büyük İlgi duyulur. Aym zamanda ifade biçiminde de bir de­ ğişme başlar. Fizikçilerin kuru ve ölçülü difi, yerini edebi bir deyiş bİçimİnc, düşüncede şiirsel bir anlatı­ ma ya da Heraklit'tc görülen karanlık

aphorizm'icr

biçimine dönüşür, B u d o n e m , Yunan edebiyatında dram sanatının doruğa ulaştığı bir dönemdir. Yunan dram sanatının en büyüklerinden olan Aischylos,

din

vc ahlâk konularını işlediği yapıtlarını b u d ö n e m d e yazmıştır. AischyEos, H o m c r ' d c karşılaştığımız, T a n nlar konusundaki eski görüşleri derinleştirerek bunla­ ra boyut kazandırmayı amaçlayan bir sanatkârdır. Ni­ tekim H o m c r ' i n Tanrıları insan niteliklerinden pckçoğunu üzerlerinde taşır. B u Tannfar gerek iyi ve g e ­ rekse k ö t ü olmaları ile insanlara çok benzer. Ancak Onlann insanlardan daha güçlü, daha mutlu vc dert­ siz bir yaşamları vardır. T a n r ı l a r ı n b a ş k e n t i olan "Olymp'\

bir Yunan sarayından pek de faridı değildir.

Eir Yunan sarayında d ö n e n tüm dalavereler, hileler aynen burası için dc geçerlidir. MÖ,

V , yüzyılda Tanrılar üzerine b u basit dü76


ILKÇAÛ

FELSEFESI

şünceleri derinliğine İşlemek;, bunlara ahlakî b i r temel vc boyut kazandırmak eğilimi uyanmıştır. Bu yüzyıl­ da Tanrılar kötülüklerden uzak, ahlâklı ve erdemli varlıklar olarak algılanmaktadır. İşte Eşilos'un

dramla­

rı da bu yüzyılın eğilimine uygun nitelikte kaleme ahnmıştır. B u yüzyılın fılozoflannın düşünüşleri de bu eğilime uygun olmuştur. Fakat bu yüzyılda bu konulara bir başka k o n u da­ ha eklenmiştir. B u da; ruhun anlamı, niteliği vc özel­ likle ö l ü m Sonrasındaki durumudur. H o m e r , ölüm­ den sonra ruhun var olmaya devam ctdği görüşünü bcnimscmişür. Ancak H o m e r ' e g ö r e , insanlar öldük­ ten sonra ancak gölge türünden yarı bilinçli bir yaşam süreder. Ölülerin ruhlan karanlık yeni yederindc, ya­ ni ö b ü r yaşamları olan ahircttc, birer gölge gİbİ yan bilinçli yaşariar ve ölüm öncesi yaşamlannın yalnızca silik bir gölgesini burada devam ettirirler. O n u n için­ dir ki, H o m e r ' e g ö r e , gerçek yaşam bu dünyadaki bİr bedene bağımh olarak yaşananlardır. H o m e r ; dünyada şullarda

tir kral palışan

olacağıma^ bir i/fi olmayı

bu dünyada yeğlerim"

"öbür

en a^tr ko­ diyerek, bu

görüşünü vurgular. M . Ö . V. yüzyılda tümüyle yeni olan bir düşünce akımının ortaya çıkışma tanık oluyoruz. H e r yerde geçerli olmasa bile, sınırlı ortamlarda geçerli sayılan: "Beden

ruh ifin

bir zindandır",

görüşü taraftar bul­

muştur. Bunun İçindir kİ b u yüzyıl; ruhun amacını, bedenden bağımsız yaşama çabasında g ö r m e k ister. Eskilerin tam aksine bu yüzyıl, bu dünyadaki yaşamı; eski bir yaşamda işlenmiş suçların cezalarının çekildiği yer olarak düşünür. Ruh göçü olayı, yanİ ruhun gerek 77


İLKÇAĞ «9 C f l T A Ç A Ğ F E L S E F E

TARIHI

doğum öncesi ve gerekse doğum sonrası birtakım bi­ çimlere girdiği görüşü, bu yüzyıl düşünürlerinin baş­ lıca pr()blemi olmuştur. Ruh gÖçü kuralı H i n t felsefe­ sinde de önemli rol oynamıştır. Ruh g ö ç ü kuralı ol­ maksızın H i n t dinlerini anlamak ç o k z o r d u r , hatta mümkün değildir-

Dionysos ve Orphik Din Ruh g ö ç ü Yunanistan'da "Orphik"

denilen dini

bir akıma paralel olarak ortaya çıkmıştır. Orphik keli­ mesi efsanevî bir şarkıcı olan Orpheus'un adından ge­ lir. Ancak bu akımın adından ç o k , asıl kendisi dikkat çekicidir. Orphik dininin Tanrısı Yunanistan'a kuzey­ den, Trakya'dan gelmiş olan Dionysos'tur.

Tanrı hu­

zurunda, bağ kütüğü (asma) kutsaldır. B J r başka de­ yişle: Dionysos kendinden g e ç m e ve sarhoşJuk dunımlannı kutsar. E u dinin inananlan kendinden geç­ me ve sarhoşluk durumunda Tannya tapınırlar. Oysa H o m e r döneminin Tanrıları, herşcyden ö n c e , karşı­ mıza ideaUcştirilmiş insan biçimlerinde

görünürler.

B u klâsik d ö n e m d e Tanrılara tapınmak için muhte­ şem ve aydınlık tapmaklar yapılır ve tapınmalar ölçülü törenler biçiminde olurdu. Yunanistan'ın klâsik dö­ nemindeki tapınma biçimleri ile Dionysos dininin ta­ pınma biçimleri, biri ötekinden kesinkes ayndır. Dionysos'a özellikle geceleri fener alayları düzenlenerek büyük bir coşku ile tapınılır. B u tören sırasında özel­ likle kadınlar kendilerinden geçer (cezbe hali). Bu di­ nî inanışa göre, insan ancak kendinden geçerek D i ­ onysos ile bİrleşebilir. 78


ILKÇAÛ

FELSEFESI

Orphik dinin bu tipik niteliğine birşey daha ekle­ meliyiz: Mythos'a göre Dionysos ölmüş ve sonra da yeniden ditilmiş olan bİr Tanrıdır. Yani D i o n y s o s , Önce ölüme baş e ğ e n , sonra da ölümün kucağından yaşam fışkırtan bir Tanndır. Ölen vc yeniden dirilcn T a n r ı kavramına tarih boyunca sürekli tanık oluyo­ ruz. Ayrıca, dinler tarihinde bu kavram ile birlikte, böyle ölüp diriİen bir T a n n y a inanan kişilerin, kendi­ lerinin de Tanrının ulaştığı sona ortak olacağı görüşü hâkimdir. Yani, bu kişilerin dc öldükten sonra yeni­ den, dirileceği inancı vardır. İşte bu inanç Orphik di­ ninin ana kavramını oluşturur. B u din aynı zamanda ruhun evrimine dc İnanmayı gerektirir. Ç ü n k ü İnsan ölümden sonra yeniden dirildiğinde; İnsan, hayvan, bitki olarak çeşitli kılıklarda dünyaya gelebilir.

Pisa^or (Pythagoras) (M.Ö. 570 496) Bizi Orphik dininin Tanrılar ve ruh konusundaki görüşlerinden ç o k , zamanındaki felsefe akımla.n üze­ rinde yaptığı etkiler ilgilendirir. B u etkileme gerçek­ ten derin olmuştur. B u etkiyi, c n belirgin b i ç i m d e , özellikle Pisagor (Pythagoras)'da buluruz. Pisagor'un yaşamı vc kişiliği konusunda pek az şey biliyoruz. Bil­ gilerimiz yarı efsane biçimindedir. Gerçi b u g ü n eli­ mizde Pisagor'un adını taşıyan bazı yapıtlar bulun­ maktadır. Fakat bunlar, Pisagor'un yapıdan olmayıp, özellikle M . S . aynı görüşü izleyenlerce yazılmış yapıt­ lardır. Pisagor ile İlgili kesİn bİrşey bile mey işimiz, ki­ şiliğinin gerek kendi sağlığında vc gerekse öldükten sonra bir efsane biçimine dönüşmüş olmasındandır. 79


İLKÇAĞ v e O B T A Ç A S F E L S E F E TARİHİ

Nitekim onun ölümünden uzun zaman sonra, Milat­ tan sonraki ^-üzyıUarda Pisagor'un kişiliği vc düşünce­ leri yeniden güncelleştirilerek dinî bir akimin cemcli yapdmıştır. Pisagor'un yaşamıyla ilgili kesin bilgilerimiz şun­ lardır: Pisagor Sisam adasında doğmuştur. G e n ç ya­ şında güney İtalya'ya göç etmİşrir, O sıralarda güney İtalya'da bakımlı ve zengin Yunan ktjlonilcri bulunu­ yordu. Pisagor güney italya kentlerinden bİr koloni olan K r o t o n ' d a yedeşmiş ve burada tarikatını kur­ muştur. Onun okulu Mifet okuluna b e n z e d l e m c z , onun kurmuş olduğu okul daha çok bir tarikattır, bir din cemaatidir. Bu cemaat taraftarları belli bir yaşam biçimini garanti ederler. Bunlar et y e m c z , keren elbi­ se giyer vc kurban kam sunmazlar, yani hayvan öldür­ mekten kaçınırlar Bu yasak, ruh göçü kuralı ile ilgili­ dir. Nedeni ise, kesilen hayvanın bu kılığa girmiş bir akraba ruhu olasılığı taşımasıdır. Böylece bilmeyerek bir akrabanın kanına girilmemiş olunur. Bununla bir­ likte cemaat üyelerinin kesinlikle dikkat etmeleri ge­ reken birtakım ahlâk kuralları vardır. Sözgelişi somut bazlardan olabildiğince kaçınmak, temiz v e namuslu bir yaşam sürmek, somut gereksinimlerden sakınarak ruhun bedene olan bağımlılığını önlemek gİbi...

Pisagorculuk Pisagorculann amacı; insanın kendisini, beden ve ruh g ö ç ü n e k ö l e o l m a k t a n kurtarmaktır. İnsan nc denli kötü vc günahkâr bir yaşam sürerse, öldükten sonra ruhunun aşağılayıcı bir hayvan bedenine girme olasılığı o denli yüksek olur. BO


ILKÇAÛ

FELSEFESI

Pisagorcu cemaat yalnız dini nitelik taşımakla kal­ mamış aynı zamanda siyasî bir nirdik sergilemiş ve si­ yasî amaçlar belirlemiştir. Bu anlamda Pisagorculuk, K r o t o n ve öteki bazı güney ttalya kentlerinde uzun zaman iktidarı elinde tutmuştur. Pisagor siyasette c c maati ile uzlaşabilmrş değildir. Belki dc o K r o t o n ' d a n bu nedenle uzaklaştı vc gittiği yerde de Öldü. Pisagorcuların siyaset ile ilgilenmeleri kendilerinin felake­ ti olmuştur. Çıkan bir isyanda cemaatin merkezî yıkı lıp yağmalanmış ve cemaat dağılmıştır. Buna rağmen bu okulun bilim vc sanal alanındaki etkileri daha uzun bir zaman kendini hissettirmiştir. Pisagorcular özellikle bilim ve sanattan yararlanmışlar, bir başka deyişle belli bİlim vc sanat çeşitleriyle, yanİ matematik vc müzik İle ç o k yakından İlgilenmişlerdir, Pisagor'un bunlarla ne ölçüde İlgilenmiş olduğunu, ona aİr oldu­ ğu söylenen fikirierin gerçekten onun olup olmadığı­ nı belirlemek güçtür. B ü t ü n bunlara rağmen Pisagor tarikatının bir felsefe, bir bilim vc bir sanat o c a ğ ı ol­ duğundan kuşkulanamayız. Pisagor konusundaki bilgilerimiz yetersizdir. O nun ile İlgili bilgilerden; o n u n filozoftan çok b i r din adamı, bir din iyileştiricisi olduğunu biliyoruz. Aristo bile hiçbir zaman bir Pisagor felsefesinden söz e t m e z , sürekli Pisagorculann felsefesinden s ö z eder. T ü m bunlara karşın Pisagorun zamanında etkili olduğunu vurgulamalıyız. O n u n din yenilikçiliğinin temelinde, ruhun ölüm sonrasındaki durumu problemi vardır. O n a göre ruh bedene zinciricnmiştir, beden ruh için bir hapishanedir. Ölüm sonrası ruh başka bir b e d e n e g ö ç eder. Bu g ö ç , ruhun dünyadaki yaşamına bağlı 81


\LKÇAĞ

ve O R T A Ç A Ö J ^ E L S E F E T A R I H I

olarak sonuçlanır. İyi vc temiz, bir ruh yüksek bir be­ dene g ö ç eder. Fakat ruhun gerçek çabası; özgür )'aşamak, yani bedene bağımlı olmaksızın mutlak ruh durumuna ulaşabilmek olmalıdır, Bu amaca ulaşabil­ m e k için, Pisagor öğrencilerine bazı yollar gösterir; E t y e m e m e k , yalnızca bitkisel gıdalarla beslenmek, kanlı kurbanlardan kaçınmak. Ruhun annması ve be­ denden ayn bir yaşama ulaşabilmesi içİn bilim v c sa­ nattan yararlanılır. Pisagorculann öncelikle uğraştıkları sanat

"musi­

ki"^ bilim ise "matematik'Wr.

Bir g e o m e t r i proble­

minin, "FİSASorprobîemi"nyn,

haklı ya da haksız Pi-

sagüi'a dayandırıldığı herkesçe bilinir. Pisagorcular müzik ile matematik arasında sıkı bir bağ kurmuş ve bu iki bilimde önemli buluşlar yapmışlardır. Özellikle telli sazlaria uğraşan Pisagorcular, telin u/-unluğu ile sesin yüksekliği arasında belli bir oran bulunduğunu ortaya koymuşlardır. Teli uzatıp kısaltarak sesin çeşidi perdelerini yakalamışlardır. Uyumlu ses telin uzunlu­ ğu ile, yanj bir takım sayısal oranlarla ilgilidir. Felsefe tarihinin başlangıcındaki fılozotlann ge­ nelde ortak noktalan vardın B u n l a r başlangıçta tek tek birtakım gözlemlerden yararlanırlar vc sonra da bunlan gcnellcştirirlcr. Sözgelişi Thales, suyun gerek bedensel ve gerek beden dışı doğa içİn taşıdığı değe­ rin büyüklüğünü görmüş ve böylece herşeyin sudan oluştuğu sonucuna varmıştır. Anaksimenes havanın d:.ğeri ve ö n e m i n i , gözlemlerden hareketle belirle­ miş, herşeyin temelinin hava olduğu s o n u c u n a var­ mıştır. Pisagorcular uyumlu seslerle sayısal oranlar 62


ILKÇAĞ

FELSEFESI

arasındaki bağlantıdan harekede ederek^ herşeyin te­ melinin sayı olduğu, evrendeki tüm oranlann sayısal olduğu sonucuna ulaşmEşür. Böylece Pisagorctılar da hilj daha önceki fdozoflarda, arche

(maddenin

asit)

kavramına tanık oluyoruz. Pisagorcular arche olarak sayıyı b e n i m s e m e k l e ileri bir adım atmış o l d u l a r . Çünkü onlar maddenin aslının, su vc hava gibi somut birşey değil d e , tam tersine, soyut bİrşcy o l d u ğ u n u ileri sürmüştür. Pisagorcular başka bakımdan da öteki fdozoflardan aytıhriar. Pisagorculara gelene kadar m a d d e n i n kaynağı olarak tek bir ilke benimseniyordu. Pisagor­ cular ise maddeye biçim veren, maddeyi sayılabilir ya­ pan ilke yanında bir de bu ilkenin, üzerinde etkili ola­ cağı biçimi o l m a y a n birşeye gereksinim d u y a r l a r . Böylece Pisagorcular, Milet okulu fdozollari g i b i mo­ nist (tekçi) olmayıp dualisttirler (ikici). Yanİ hcrjcyin başlangıcına bir ikilik koyarlar. Sözkonusu o l a n bu iki ilkeden birisi biçim verendir, ikincisi ise sınırsız ve biçimsiz olandır. Pisagorcular evrenin her yerinde; bir yanda sınırsız bir ilke ile Öte yanda belirleyici b i r ilke­ nin arasındaki zıtlığı bulmuşlardır. B u zıdık sayılarda da vardır; Tck-çift sayılar gibi. Aynca bu ikilik öteki birçok oranlarda da vardır. Sözgelişi sağ-sol, kadınerkek, karc-dikdörEgen gibi. Pisagorcular, yaptıkları analojilerle ( b e n z e t m e l e r ) bu görüşlerini sonunda bir uyun şekline getirmişlerdir. Nitekim "adalet" re saytlar"m

ile "ka­

ilişkili görülmesi oyundan başka ne ola­

bilir? B u , düşünce tarihinin garip oluşumlanndan yalmzca biridir. Sayılar ile uğraşanlar, bu uğraşılarının çok sınırlı olmasına rağmen, bunlardan gizemli (mistik) bir 83


I L K Ç A Ö VB O R T A Ç A Ğ F E L S E F E

TARIHI

sonuç çıtanriar. Gerçi insanlarda, madde'nin arkasın­ da gizennli bİr oranın gİzlı olduğuna inanma eğilimi çok güçlüdür. Sözgelişi bugün bile içinde yaşanılan savaşın" ne kadar süreceğini matematiksel olarak he saplamak isteyenler vardır. Batının düşünce tarihinde sayı gizemciliğini (misdsizmini) en ilen götürenler Pisagorcular olduğu hal­ de, sayılarla ilgili bilime kesinlik kazandıranlar da on •ardır. Yunan bİhmindc matematik biliminin gerçek kuruculan Pİsagorculardır. Onların matematiği kur­ muş olmaları ç o k ilgi çekicidir. Ç ü n k ü bu buluşla. Yunan düşüncesinin karakteristik bİr yanı da açığa çıkmıştır. Bugün sayı denilince aklımıza sayılar dizisi gelir. Oysa Pisagorcular sayı dizisiyle hiç ilgilenmemişler­ dir. Zaten onlar "bir"

"stftr"\

bilmiyorlardı. Sayı dizisini

ile başlanyorlardı. Sıfirı sonradan Hintliler bul­

du vc onlardan Araplara g e ç t i . M a t e m a t i k t e sıfırın bulunması önemli bir ileri adımdır. B u n u n l a sayıları basit bir biçimde göstermek olanağı sağlanmıştır. Pi­ sagorcular sayılan birtakım geometrik küreıelerc ayıra­ rak inceliyorlardı. B u g ü n böyle kullanılan sayılann "kare"

ve "kiip"ü

deyimleri Pisagorculara aittir. O n ­

lar sayıları h e p g e o m e t r i k ş e k i l l e r e g ö r c kıyas­ lıyorlardı. Sözgelişi: Kare sayılar dedikleri 4^ü (::) ile, 9 ' u (::•) ile gös­ teriyorlardı. Daha da ileri götürerek dikdörtgen sayılar diye bir küme kabul ediliyordu. Çünkü, sözgelişi 6 sa­ yısı ancak şu şekilde gûstcriiebiiiyordu: ( : : : ) . Aynca pi­

li. Dünya savaşından SÖZ ediliyor. (V. Okur}

84


1LKÇAĞ

FELSEFESI

ramit sayılar vb. söz konusuydu. İşte Pisagorcular ka­ re, dikdörtgen, piramit vb. sayılar dedikleri sa)T dizile­ rinin özellitderinİ bu sayılara karşdık geometrik şekille­ rin özelliklerinden çıkarmaya çalışıyorlardı. Böylelikle sayıların özelliklerini geometrik bİr biçimde canlandır mak ya da matematik bilimim doğrudan doğruya ge­ ometriye dayandırmak istemişlerdi. Pisagorculann bu girişimi bize Yunan düşüncesi­ nin ç o k belirgin bir niteliğini açıklar: Yunanlılar herşcydcn ö n c e gözlemci insanlardır. O n l a r herşeyi can­ lı şekiller halinde görür, bu konuda ç o k y c t c n c k ü bir ulustur. Sözgelişi Anaksimandros'un evren düşünce­ si, evrene en yüksek derecede s o m u t bİr b i ç i m ka­ zandırmış bir tasarımdır. Buna karşın, her türlü şekil vc somutluktan yoksun olan soyut bir düşünce biçi­ mi Y u n a n karakterine hiç uymaz. İşte bu y ü z d e n tam anlamı ile soyut olan ve somutlaştınlamayan sıfir sayısını Yunanlılar bulamamışlardır. Yine bu

neden­

le. Yunan düşüncesi sayıları geometrik şekiller biçi­ m i n d e anlamak yolunda ilerlemiştir. Oysa X V I . X V I I . yüzyıldan bu yana modern matematik bunun tam aksi yönde gelişmiştir. M o d e r n matematiğin ba­ şında yer alan analitik matematik, özellikle d e , g e ometriyi aritmetik şekline dönüştürmek ister. S ö z g e ­ lişi daireyi analitik geometriye, düz doğrulara ve bir­ takım matematiksel eşitliklere dönüştürmeye çalışır. Kısacası m o d e r n m a t e m a t i k , g e o m e t r i k şekillerin özelliklerini belirlemeye çaba gösterir. Yani, Yunan­ lıların aksine, geometriyi matematiğe dayandırır. Yi­ ne m o d e r n matematiğin temelini sayılar sistemi vc bunun genişletilmesi oluşturur. Oysa Yunanlılar, ta... BS


İ L K Ç A Ğ «eOFlTAÇAiS F E L S E F E T A R İ H İ

başlangıcından bu yana, sürekli somut b i r gcomctrİci katâsına sahiptirler. Pisagorcular sayılann özelliklerini geometrik vc so­ mut bir yolla incelerken, özellikle dc bİr noktada bü­ yük güçlükle karşılaşmışlardır. Bu güçlük, onlann keş­ fedip de sonuna kadar götüremedikleri irrasyonel ran

dm)

(o-

sayılardan kaynaklanıyordu. B u keşİf Pisa­

gorculann lüm düşüncelerini altüst etmiştir. Çünkü onlara göre maddenin özü olan sayılar, tam sayılardır. Oysa, özellikle geometri alanında bu düşünüş her za­ man d o ğ r u çıkmıyordu. Karenin k e n a r l a n m n köşe­ genlerine olan oranırıı araştırırken, Pisagorcular bu oranın, bir tam sayıyla belirtilebileceğini var sayıyor­ lardı. Karenin kcnan ' 7 " olsun, köşegenleri ' V 2 " o l u r , Pisagorcular b u "'^2"

ifadesini henüz bilmiyorlardı.

Bugünkü matematik dilinde bu " ^ 2 " , irrasyonel bİr sayıdır. Yani» hiçbir tam sayı ya da kesir ile, bu kesir ne kadar büyükte olsa, ifade edilemeyen ve Sıkat sonsuz bir ondalık kesir sistemi ile yaklaşık olarak ifade edile­ bilen bir niceliktir. B Ü gerçek, Pisagorculann düşün­ celerini çıkmaza sokmuştur. Zira bu yüzden karenin kenarlannm köşegenlerine olan oranın, bİr tam sayı ile ifade etmenin olanaksızlığı ortaya çıkmışor. E u güçlü­ ğü aşabilmek için Pisagorcular matematiğe

"sonsuz

j&ü^uj^" kavramını sokmuştur. Onlar: Karenin köşege­ nini vc kenannı sonsuza bölerek, bu işlemin sonunda, bir yerde uyumlu sona ulaşacaklarına İnanıyorlardı. Oysa böylece yeni birtakım güçlüklere yol açan bir kavram işin içine kanşmış oluyordu. Sonsuz küçük ve sonsuz büyük kavramlannda gözlenen çatışkılarla (antİnomiUr),

sonradan özellikle Z c n o n uğraşmıştır. 86


İLKÇAS FELSEFESI

Siyaset alanından çekilerek cemaaüeri dağılan Pi­ sagorcular çeşitli yerlere dağılarak oknllannı, bilimsel etkinliklerini sürdürdüler. B u sonraki Pisagorcular daha ç o k astronomi ile uğraşmıştır. Dünyanın evre­ nin m e r k e z i n d e o l m a d ı ğ ı n ı , b i r yıldız ç e v r e s i n d e döndüğünü var saymakla Kopernik'itı

görüşüne yak­

laşan ileri bir hamle yaptılar. B u son Pisagorculann en önemlilerinden birisi, Eflâtun zamanında yaşayan ünlü matematikçi "Archytos"

ile hekim olaıa

"Alkma-

ion" dur. Alkmaion'un önemli tıbbî bİr kcşİf yaptığı var sayılır. Söylentilere göre: Beyin ve sinirlerin öne­ mini ve algının oluşması için dıştan gelen bir uyarıcı­ nın sinirler aracılığı ile beyne aktarılması gerektiğini keşfetmiştir.

Ksenofanes (Xmophams) (M.O. 575-490) ve Elea Okulu Pisagor, Anaksimandros vc A n c k s İ m c n e s ' i n g ö ­ rüşlerini Anadolu'dan Y u n a n i s t a n ' a ve g ü n e y İtal­ ya'ya taşıyanlardan biridir. Pisagor'un yurdu olan Si­ sam adasından ayrılarak Güney İtalya'ya yerleşmesine, Anadolu'nun İranlılar tarafından işgal edilmesi sebep olmuştur. Pisagor gibi yurdunu terkedenler arasında, çağdaşı olan filozoflardan Ksenofanes de vardır. Kse­ nofanes Ban Anadolu kıyılarında doğmuş ve g e n ç yaşmda yurdundan ayrılmak zorunda bırakılmıştır. Bize kadar ulaşan yazılarından anlaşıldığına g ö r e ; o da Anaksimandros ve Anaksimenes gİbi filozofların ya­ pıtlarını biliyordu. Ksenofanes aynı Pisagor gibi, bîr bilgin olmaktan çok bir yenilikçidir. Yaşamı konusunda 87


tLKÇAC v e O R T A Ç A Ğ F E L S E F E TARİHİ

bildiklerimiz ise: Güney İtalya'da çok gezmiş ve gitti­ ği yerlerde öğretici vc eğitici nitelikteki şiirlerini oku­ yarak dikkadcri üzerine çekmiştir. Yaşammm sonlanna d û ğ m , günümüze ancak yıJsıntıları kalmjş olan " £ lea" kentine yerleşmiştir. B u Elea kenti sonradan ün­ lü bir felsefe okulunun merkezi olmuştur. Herşcyden ö n c e bir din yenilikçisi olarak tanıdığı­ m ı z Ksenofanes, özellikle, kökleri H o m c r ve H e s i o d ' a kadar i n e n , halkın T a n r ı kavramı ile savaşır. H a l k dini, Tanrıları insanlaştırıyordu. B i r yazısında Ksenofanes, H o m e r ' d e n şikayet eder. Çünkü H o m c r Taunlara İnsanlann çirkin ve kötü davran ısların t yük­ lemiştir. H o m c r ' i n şiirlerindeki Tanrılar biri ötekini aldatır, entrikalar çevirir, hırsızlık yapar, ö z e t l e insan­ lardaki tüm kötülüklere sahiptir. Buna karşı Ksenofa­ nes T a u n kavramına ahlâki bir temel kazandırmak is­ ter. O n a g ö r c ; bir yandan Tanrılara saygı duymak, öte yandan onlar için bu tür çirkin masallar uydur­ m a k , biri öteki ile uyuşmaz. Aynca Ksenofanes, T a n ­ rıyı insan biçiminde tasarlamaya da karşıdır.

Onun

verdiği ö r n e k ile b u d u r u m u açıklarsak: Z e n c i l e r T a n n l a n n siyah renkli, kıvırcık saçlı, kalın dudaklı ol­ duğunu düşünür. Güney Trakyalılar ise T a n r ı l a n n ı mavi g ö z l ü , sarı saçlı olarak tasavvur e d e r . Şayet öküzler de resim yapmasını bilebilselerdi T a n n l a n n ı herhalde öküz şeklinde çizeceklerdi, O halde herkes T a n n y ı kendi biçiminde ta sar Uyacaktır. G e r ç e k t e ise T a n r ı ne insan vc ne de hayvan biçiminde olamaz. Tanrı birdir, her şeyi görür, her şeyi işitir, hareket er­ m e z . Sabittir, değişmez, ölümsüzdür, soyut gücüyle evrendeki tüm davranışları ve değişmeleri düzenler. 86


fUKÇAÖ F E L S E F E S İ

B u düşünceleri ile Ksenofanes daha sonralan Eflâtun ve Aristo'da gördüğümüz T a n n kavramınm hazırlayı­ cısı olmuştur. Görüldüğü gibi Ksenofanes monoteist

(tek

Tanrı)

bir görüşe sahiptir. Ancak ondaki monoteizm Hristiyanlık ve M ü s l ü m a n l ı k t a n farklıdır. Ç ü n k ü Tanrı kavramı, aynı zamanda panteisttir evreni

özdeftirmek).

(Tanrı

onun ile

Yani Hrİs ti yanlıktaki ya da Müs­

lümanlıktaki gibi, T a n n bir yaratıcı olmayıp evren ile aynıdır, özdeştir, evrene eşittir. Tanrıya bir biçim ver­ mek gerekseydî^ her halde evren biçiminde, yanı küre gibi düşünmek gerekirdi. Hareketini kendinden yara­ tan b u evren. T a u n u m kendisidir. D e m e k ki, Kseno­ fanes bir yandan T a n n kavramına ahlâkî bir ö z kazandınrkcn, halkm kaba görüşlerinden arındırır, ö t e yan­ dan T a n n ile evreni aynı vc özdeş sayar. Ksenofancs^in üzik anlayışında, ondaki bu panteist dini görüş etkili olmuştur. Ksenofanes"ten b i z e ula­ şan yazılardan o n u n Anaksimandros vc A n a k s i m c nes'teki doğa kavramını bildiğini görüyoruz. Bu yazı­ larında, evrendeki en ö n e m l i unsurun hava olduğu, ruhun insan bedenini kavrayan canlı bir soluk oldu­ ğu, güneşin ise yanan bİr bulut olduğu vurgulanır. B u anlayış Anaksimenes'i anımsatır. Ksenofanes Anaksimondros gibi dünyanın başlangıçta t a m a m e n sularla kaph olduğunu ileri sürer. B u n a kanıt olarak da, dağlarda gezinirken rastlanan balık fosillerini gös­ terir. Başlangıçta bir bütün olan bu evren sonradan zıtlıklara ayrılmıştır. B u zıdıklar bize kendisini unsur­ lar halinde tanıtır. Kscnofanes'in yaşamının sonlanna doğru yerleştiği 89


İ L K Ç A Û v s O R T A Ç A Ğ F E L S E F E TARİHİ

E l c a kentinde sonradan kurulmuş o l a n bİr felsefe okulu Yunan felsefesi tarihinde ilk gerçek felsefi tar­ tışmayı başlatmıştır. Bu taruşmayı başlatan Efcs'li Heraklit'ûe.

Heraklit; okulun kumcusu Parmenides'ten

yaşlı, onun çağdaşı Ksenofones'ten gençtir.

Bfes'li Heraklit (Herakhitos) (M.Ö. 540-475) Ban Anadolu'da kurulmuş olan ancak bugün yı­ kıntıları oldukça içerlerde kalan Efes, Heraklit'in za­ manında, aşağı yukarı M . Ö . 5 0 0 yıllarında zengin bir kıyı kentiydi. O zamanlardaki bu tür ticaret kentleri­ nin çoğu gibi Efes'te dc siyasî bir huzursuzluk ortamı vardı. O dönemin tüm Ban Anadolu'daki Yunan ko­ lonileri, batı yönünde genişleyen Iranlılann sürekli tehdidi vc baskısı altındaydı. Kent içinde ise rat Parti

İle Demokrat

Parti

Aristok­

arasında b i r tüdü sonu

gelmeyen tartışmalar yaşanıyordu. Bİr süre Efes H e raklit'in yakın dostlarından bir aristokrat

tarafından

yönetildi. Bu aristokrat yönetimin, demokratlarca zor kullanılarak dciTİlmcsi Heraklit'in İç yaşamında derin izler bırakmıştır. Hcrafclit'ien bİzc kalan b i r yazısında onun demokrat yönetimi şiddetli bir şekilde eleştirdi­ ğine tanık oluyoruz. B u devrimden sonradır ki H e ­ raklit'in yaşamı içe kapalı bir g ö r ü n ü m almış vc bu durum onun düşüncelerini etkilemiştir. Öyle ki, bu durumu onun yapıdannda açık bir şekilde görebiliyo­ ruz, Heraklit'in yaptülatında g u r u d u , İnsanları kü­ çümseyen, kendine aşırı güvenen, kcndİ yeteneklerine İnanmış bir tutum sergilenir. Yapıdarım özellikle güç anlaşılacak biçimde yazmıştır. O , küçümscdiği halk 90


İLKÇAĞ

FELSEFESI

tabakası tarafından anlaşılmak istemiyordu. Yalnızca kendi düzeyindeki insanların yapıtlarını anlayabilme­ sini istiyor vc onlar için yazıyordu. B u durumu o ka­ dar ileri götürmüştür ki, sonunda kendisi

"karanhk"

t a k m a adıyla anılır o l m u ş t u r . O , yapıtını A n a k s i ­ mandros ve Anaksimcncs gibi k u m bİr düz yazı biçi­ minde değil, kısa vc anlamlı vecizeler biçiminde kale­ me almıştır, Hcraklit yapıtında "cokşey

bildiği"ni

yazdığı Pisa-

gor'dan da söz etmiştir. Gerçi Pisagor matemadk ve müzik alanlannda başarılı olmuştur fakat, uğraşılması gereken konu; evrenin temeli ve anlamı problemleri olmalıdır. Eu anlamda Heraklit Milet okulu fılozoflan ile aynı görüşü paylaşır. Hareket noktası onlannkin e parelcUik g ö s t e r i r . Yalnız Heraklit ana m a d d e (Arche)

olarak "atef'\

alır. M a d d e n i n var oluşu vc

yok oluşu probleminde dc Milet okulu ile uyum için­ dedir. O n a göre tüm evren ateşten var olmuştur vc bir süre sonra yine ateşe dönecektir. Evrenin var olu­ şu vc yok oluşu olayı periyodik olarak sonsuz kere yi­ nelenecektir. Evren, belirli dönemlerde var olan vc yine belidi bir dönemde yok olan bir olgudur. H c raklit'te yeni olan taraf; evrenin

birden

yok oluş olcusu oturak^örulmesidir.

bire bir oluş ve

Milet okulvma g ö ­

re evren özü somut olan bir şeyden^' sudan ya da dan yapılmıştır, nur

her şeyin özünde

Heraklit İse ateşi ana madde

rın özde bir madde çekmiştir.

bu maddeler yapmakla^

değil-, bir ol^u olduğunu

hava­ bulu­ varlıkla­ dikkat

Heraklit'e göre sabit bir şey yoktur, her şey

aynı ateş gibi, sürekli bir değişim içindedir. Gerçi ona ait olduğu var sayılan "Herşey 91

akıyor" cümlesini onun


I L K Ç A Ğ vfl O R T A Ç A Ğ F E L S E F E

TARJHİ

yapıdannda bulamayız. Heraklit'in görüşünü, sonraki dönemlerde, bu cümle ile çok güzel bir biçimde dile getirmişlerdir. Heraklit'in evren olgusu dediği şey; bir yandan ateşe, öte yandan da bir nehirİn akışına benzer. Onun ünlü deyişiyle; "Bir nehirde kanüamaZy fünkü aym nunla

nehir

değildir,

birlikte

nı sayarız."

dün girdiğim dünkü

biz dünkü

nehir

sular

nehiri

İki kez yî-

bugün

artık

akıp gitmiştir.

bugünkü

mhir

Bu­ ile ay­

A c a b a g e r ç e k böyle midir? Kesinlikle

böyle değildir. Biz nehirin dış görünüşüne aldanıyoruz. Heraklit'e göre: Nerede inanırsak,

bu inancımız

aldanmaya

dönüşecektir.

bir sabit fey

her zaman

olduğuna

bir kuşkuya,

bir

Nitekim, her şey gibi, İnsa­

nın kendisi de, bedeni de, mİıu da sürekli değişim içindedir. Çünkü bugünkü bedenim, dünküne görc tümüyle başka unsurlardan oluşmuştur. Çevresinde­ kilere dikkatle bakmayı bilen kişi, h e r şeyin sürekli değiştiğini görecektir. Ancak yüzeysel bakış ile bu de­ ğişim kavranamaz, Gök cisimleri dc bu değişimin dı­ şında olamaz. Anaksimandros'un "güneşin dünya resinde döndüğü"

çev­

görüşüne karşı çıkar. Heraklit'e g ö ­

rc güneş kendisini her gün yeni baştan yaratır. Ak­ şamları sönen bu ateş sabahları yeniden yakıhr. S ü ­ rekli hareket ve değişim içinde olan evrende, sabit kah n bir şey, bir yasa vardır. Sabit kalan, değişmeyen şey "madde" değil, tüm değişimi yöneten "yasa"<ivt. Anaksimencs'e göre dc evrendeki yasaya

bağh

olarak

meydana

tüm oiaylctr belli bir

gelirler.

B u görüş H e ­

raklit tarafından daha net, daha kesin bir biçimde ileri sürülmüştür. B u yasa anlayışını aydınlatmak için H e ­ raklit alışverişi örnek verir. Biz para verir karşılığında 92


İLKÇAÛ

FELSEFESİ

mal alırız. Soxira bu mail, dilersek, yeniden satara.k paraya dönüştürebiliriz. Paranın mala, malın paraya dönüşmesi olayı sonsuz kez yinelenebilir. B u deği­ şimde tek sabit kalan şey, para karşılığı mal ve mal karşılığı para edinebilme "yasa"sıd\T.

Aynen bunun

gibi, evrendeki oluşu yöneten bir yasa vardır: E u ya­ sa, maddenin karşıtına dönüşümü yasasıdır. Sıcağın soğuğa, sıvının katıya vb. dönüşü. B u düşünce şekli Anaksimandros içİn de gcçeriidir. Milet okulunun gelişmesi M . Ö . V L

V . yüzyıllar

arasında olmuştur. Heraklit'in olgunluk çağı da M . Ö . 5 0 0 yıllanna rastlar. Heraklit de Milet okulu gibi, ev­ renin yaratılışı probleminden hareket etmiştir. Ancak o , ana madde olarak atcşİ almıştır. A n a k s i m a n d r o s ise, her şeyin sonunda

ashna

döneceğim

savunur. He­

raklit de b u k o n u d a Anaksimandros gibi d ü ş ü n ü r . Ateşten meydana gelen her şey, en sonunda, dönüp dolaşıp yine ateş olacaktır. Sonra ateş, yeniden her şe­ yi yaratacaktır. Bir "devri

daİm",

bir kısır d ö n g ü olan

bu oluş ve yok oluş sonsuz bir olgudur. Heraklit'in ana madde olarak aldığı ateş de, su ve hava g i b i , du­ ran bir şey değildir. Sürekli değişen bir unsurdur, sü­ rekli değişen bir oluştur, sürekli değişen bir olgudur. B u nedenle, evren de sürekli bir değişim içindedir. Bu evrende sabit oian, aynı kalan bir şey arayan yanı­ lır. Sabit sanılan h e r şey yalnızca bir görünüşten baş­ kası değildir. Evrendeki bu sürekli oluşum, maddenin karşıtlarma dönüşmesi biçimindedir: Sıcağın değişerek soğuk olması, sıvının değişerek katı olması gibi. Oluş, karşıdarın var olmasını gerekli kılar. H e r a k l i t ' e göre her şeyin başlan^ıctnt,

varUklar 93

arasındaki

karştthk


İLKÇAĞ v e O H T A Ç A Û F E L S E F E T A R İ H İ

oluşturur.

B u sürekli mücadele, variıklan n var olma

nedenidir. Evrende var olduğunu

gözlemlediğimizi

sandığımız şeyler, aslında varlıkJar arası zıtlığın bir sü­ re İçin var olmayışıdır. Heraklit bu zıtlığın, evrenin her yerinde etkili olduğunu savunur. D ü n y a vc onu çevreleyen ateş küresi arasında da zıdık vardır. Canlı­ lık ilkesi olan erkek ve dişi arasında da zıtlık bulunur. B u zıtlıktan evrendeki sürekli oluş doğar. Evrende her şey akış halindedir. T ü m varlıklar bir nehrin akışı­ na benzetilebilir. Bir nehirc iki kez girilemez, çünkü sular her an akıp gitrnekledir. Bunun için evrende sa­ bit bir şey aramaya kalkarsak hata ederiz. Bu görüş bizi ilk kez Heraklit'tc rastlanan önemli bir düşünüşe ulaştırır; "Görünüş (reel)

evren"\n

evreni"

ile

"gerçek

birini ö t e k i n d e n ayırma gerekliliği.

Görünüş evreni, duyularımızla algıladığımız evrendir. Eu evrenin gerisinde gizlenen gerçek (reel) evreni ise ancak akıl ile kavrayabiliriz. Görünüş evreni sabit ve sürekli maddelerden oluşuyor gibi görünür. Oysa ger­ çek evren sürekli akış halindedir. Duyulanmız bize bir nehiri hep aynı nehir olarak gösterir vc bizi yanıltır. Fakat akıl bize gerçeği, evrenin gerçek görünüşünün nasıl olduğunu gösterir. B u n u n İçİndİr ki her zaman alda uymalı, duyumlanmızın bizi aldatmalanna kendi­ mizi kap t ırm amaliyiz. Bu evrendeki sonsLiz değişme­ ler içinde tek sabit kalan şey, bu değişmeleri yöneten yasadır. H e r değişme, bir ölçüye göre olur, B u n u n içindir ki "Epfende

hipbirşey

kaybolmaz'\

her şey yal­

nızca belli bir oran İçinde yeniden oluşur. Bu genel yasaya Heraklit "logos" adını verir. L o g o s ; söz, kelime demektir. Kelime, harflerin birbirlerine bağh olmadan yanyana duruşlannın aksine, ilişkili vc anlamh bir söz 94


İLKÇAĞ

FELSEFESİ

oluşturmasıdır. O halde logos anlamk ve ilişkili bir S Ö 7 . , daha genel anlamda olmak üzere de, cümle ya da nutuk anlamına gelir. B u kavrama daha geniş bîr an­ lam verilerek,

anlamında da kullananlar olmuş­

tur. Bir kitap birçok cümlelerden oluşur vc arka arka­ ya gelen bu cümleler arasında bir ilişki vardır. B i r ki­ tap gibi ya da bir nutuk gibi, evren dc anlamlı ve iliş­ kili bir varlıktır. Evrendeki tüm olaylara l o g o s (akıl) hükmeder. B u akılın bir parçası da insandaki akıldır. İnsandaki akıl, Heraklit'in Tanrı dediği ve ateş ile eş saydığı, evrendeki oluşu yöneten "tümel

aktl

"in bir

parçasıdır. B u görüşü daha açık bir duruma getirmek istersek, diyebiliriz kİ: Evren,

ipinde aklın

duğu

Sanki

canh bir organizmadır.

ma gibi bu evren de belli bir amaca^öre maksızın

yeniden

yaratır.

Biz insanlar

ma olan bu evrenin pocuklarıyız. lımız,

evrenin kutsal aklının

bir

sgcmen

canlı bir kendisini ise bir

ol­

organiz­ dur­ organiz­

Gerpeğİ kavrayan

ak­

parçasıdır,

Dine karşı aşın bir İlgİ gösteren filozoflara Heraklit'İ de katabiliriz. B u filozoflar, içinde yaşadıklan ça­ ğın ahlâkî ve dinî görüşlerini düzeltmeye çahşmışlardır, Ksenofancs'te olduğu gİbİ, Tanrıların insanlara benzetilmesi ile savaşmışlardır. Heraklit'in T a n n anla­ yışı, Ksenofanes gibi, monoteisttir. Ancak yinc dc aralannda önemli aynlıklar vardır, Ksenofanes tüm evrene egemen olan kutsal gücün, sabit vc değişmez bİr varhk olduğuna inanır. T a n n ile evreni aynılaştırarak panteist bir görüşün savunucusu olur, O n a göre T a n n da ev­ ren gibi, küre biçimindedir. Heraklit'te de panteizm vardır. Fakat Heraklit, Kscnofanes'in aksine, T a n n n ı n değişmeyen sabit bir varlık değil, evrendeki tüm değiş­ melerin düzenleyici yasası olduğunu savunur. »5


f L K Ç A Ğ v e O R T A Ç A Ğ F E L S E F E TARİHİ

Elea Okulu Devam Ediyor:

Parmenides (M.Ö. 529 - 440)* Ksenofanes'in yerleştiği g ü n e y İtalya'daki Elea kentinde, Heraklit'e karşıt bir görüş ortaya koyan ün­ lü bir felsefe okulu kurulmuştur. Elea o k a l u denilen bu okulun ünlü temsilcisi ise Parmcnidcs'tir. Parme­ nides Heraklit'tcn daha gençtir. Ö l ü m tarihi konu­ sundaki görüşler aym olmamakla b i d i k c c , Amerika M . Ö . 4 5 6 yılını benimsemiştir. O bize kadar ulaşan eğitsel (didaktik) yazdarındaj adını söylemeden H c raklit'i cleşühr. Heraklit ile Parmenides ya da Hcrakütçilcr île E lea okulu arasındaki tanışma, felsefe tarihinin gerçek anlamda ilk vc de bilinçli görüş aynhğı sayılır. Nite­ kim Eflâtun kendinden önceki felsefenin tarihini ya­ zarken; bu iki ekol arasındaki karşıtlığı önemli ilk fikir ayrılığı olarak gösrcrir. Parmenides, o zamanlar töre olduğu İçin, görüşle­ rini şiirsel olarak yazmıştır. O n u n yapıtı eğitsel (di­ daktik) nitelik taşır. B u yapıtın bize kadar da ulaşmış olan önsözünde Parmenides, bir araba ile T a n n y a nasıl

Yen görüj (M.Ö.

540-450)

96


ILKÇAĞ

FELSEFESI

girtiğİni vc ondan felsefi düşüncelerini nasıl öğrendi­ ğini anlatır. B u sanatsal girişin aksine yapıtın kendisi çok soyut düşünceler içerir. Parmcnidcs felsefe taritıİnin İlk ve gerçek mantıkçısı dır. Öteki filozoflar, Mİlet okulu ve Pisagor, öncelikle deneyimlere ö n e m verir­ l e r Parmenİdes ise, evren konusundaki düşüncelerini yalnızca akıl yoluyla elde etmeyi deneyen ilk düşü­ nürdür. O felsefe tarihinin ilk rasyonalist

filozofudur

{Rasyonalizm Empirİzmin karşıtıdır. Empirist felsefe yalnızca deneye, rasyonalist felsefe ise yalnızca akıla dayanır), Parmenİdes felsefesinin temeline, öteki t ü m

dü­

şüncelerin kendisinden türetilcbilcceği kilit nitelikteki şu kuralı yerleştirmiştir: "Variık

vardır^

yokluk

y&k-

tur". O n a göre bu kurala aykırı olan, var olmayanı var yapmaya kalkışan her felsefe daha ilk adımda yanhş yola sapmış olur. Kir başka deyişle: B u kurala karşıt bir düşünceye yer veren her felsefe mantıksal b i r yan­ ks yapmış olur. Var olmayan bir şeye var demeye kal­ kışmak çelişkidir. H e r çelişkili düşünce ise yanhştır. O halde, doğru düşünmek istiyorsam, çelişkisiz düşün­ meliyim, çelişkisiz düşündüğüm sürece düşüncelerim d o ğ r u d u r . D e m e k ki çelişki, yanlış d ü ş ü n d ü ğ ü m ü n bir göstergesidir. Çelişkisiz düşünmek, var olanı dü­ şünmektir. Var olmayanı düşünmek ise çelişkinin tâ kendisidir, Parmenides'e göre, kendisinden önceki rüm filo­ zoflar bu ilkeye ters düşmüşlerdir. B u konuda c n bü­ yük suçlu da Heraklit'tir. Çünkü Heraklit değişmeyi vc hareketi ana ilke yapmıştır. Oysa böyle bir ilkeyi


İ L K Ç A Ğ ve O R T A Ç A Ğ F E L S E F E

TARİHİ

benimseyen çelişkiye düşer. Değişmeyi ilke olarak be­ nimsemek demek; bİr şcyİn önce belirli bir şey, sonra da başka bir şey olduğunu düşünmek demckLİr. Eu ise İmkânsızdır. Çünkü bir şey hem var hem de yük olamaz. Değişmeyi, çelişkiye düşmeden

düşüneme­

yiz. Değişme olmadığı için hareket de yoktur, çokluk da yoktur. Diyelim ki çokluk, bir şeyin kısımlarından oluşsun. O zaman bu kısımlar hem var olacaklar, hem de birbirlerinden ayrı oldukları için, var olmaya­ caklardır. Böyle düşünmek bir çelişkidir. B u yüzden değişme ve hareket kavramları gİbi, çokluk kavramını da çelişkisiz düşünmek imkânsızdır. Parmcnides'in b u anlayjşmı ters çevirirsek, onun bir ana ilkesini or­ taya çıkannz: Var olan hiçbir zaman kendi

kendisiyle

ayni kakr.

dsğifmcz,

sürekli

Böylece Parmenides Ksc-

nofanes'in Tanrı vc vadık anlayışına d ö n m ü ş oluyor. B u n u n içindir ki, geleneklerin onu Kscnotancs'in ö ğ ­ rencisi olarak göstermesi haklıhk kazanır. Biz değişmenin^ hareketin ve çokluğun olduğuna inanınz. Eu inancımız nereden kaynaklanıyor? Parmenidcs'c güre bu İnancımızın kökünde bizi sürekli yanıltan duyumsal algılarımız bulunur. B u görüşüyle o , karşı olduğu Heraklit İle aynı uokcada buluşmuş oluyor. Heraklit dc gerçek (reci) evren ile görünüş­ teki evreni birbirinden, ayırmıştı. H e r a k l i t için d e , görünüşteki evren bize duyımılarımızın tanıttığı ev­ r e n d i r Gerçek evren i&c akıl yokıyla kavradığımız ev­ r e n d i r B u görüş, Heraklit ile Parmcnides'in buluş­ m a noktasıdır. Ancak bu İki evrenden hangisinin ger­ ç e k hangisinin görünüşten ibaret olduğu 98

konnsunda


İLKÇAÛ FELSEFESİ

İki filozofun görüşleri blrbirindcQ kesinlikle farklıdır. Heraklit'e göre aldatıcı olan evren, içinde varlıklann sabit kaldığını sandığımız evrendir. Oysa Parmenİdes farklı görüş sergiler. O n a göre aldatıcı olan evren, de­ ğişme durumundaki evrendir. Değişmeyen, sabi: du­ ran vc bir olan evren gerçek evrendir. B u gerçek olan evreni Parmenİdes, Ksenofanes gibi, küre biçiminde düşünmüştür, Heraklit ile Elea okulunun başı olan Pamnenidcs şu iki noktada birleşiyor: İkisi dc evreni gerçek vc g ö ­ rüntü evren olarak ikiye ayırıyor. İkisi de gerçek evre­ ni akıl ile, görünüşteki evreni duyumlarla tanıdığımızı görüş olarak paylaşıyor. Ancak bu iki evrenden hangi­ sinin gerçek evren, hangisinin gerçek varhk olduğu konusunda zıt görüşleri savunuyorlar. Gerçek evren İle görünüşteki evren arasındaki bu ayırımı, ilk kez bu ikİ filozofta görürüz. H e r a k l i t ' e g ö r e , İçinde varlıkların bulunduğu evren görünüşten başka birşey değildir. Gerçek evren sonsuz b i r değiş­ me ve hareket hali gösterir. "Hiçbir durmaz,

çey kalmaz

her şey bir ohtç vc bir akıç içindedir"

ve

anlayışı

Heraklir^n temel fikridir. Parmenİdes böyle düşün­ m e z . B u n u n karşın bİr g ö r ü ş ü savunur. P a r m e n i ­ des'e göre değişen, tıcıdır

ve gerçek

mez ve bütünlük £erçek

akan,

çokluğa

bölünen

değildir.

Gerçek

evren sabittir,

içinde

varlığı çelişkiye

bulunur.

düşmeksizin

evren

Bİz ancak düşünebiliriz.

alda­ değiş­ işte bu Par-

manides'e göre kendisinden öncekilerin büyük yanıl­ gısı, var olmayan bir şeyi var olarak göstermeye kalkışmalandır. E u yüzden onlar çelişkiye, mantıksal bir yanılgıya düşmüşlerdir. Oysa, yalnızca çelişkisiz bir 9»


İLKÇAĞ V E OFlTflÇAĞ F E L S E F E t A R İ H I

düşünüş g e r ç e ğ i kavrayabilir, çelişkili d ü ş ü n ü ş ü n gerçeği kavraması imkânsız olup mutlaka bizi yanıl­ gıya düşürür. Parmenides kendisinden önceki tüm felsefelerin çelişkiye nasıl düştüklerini g ö s t e r m e y e çalışır. O n a göre nesnenin değiştiğini kabul etmekle, b u nesnenin hem kendisi ve hem de kcndisindetı başka b i r ş e y ol­ duğu kabul edilmiş olunacaktır. E u karşı çıkışında Parmcnides'in, Anaksimcncs'i h e d e f aldığım düşüne­ biliriz. Çünkü Ajıaksimenes, su ve toprağın yoğunlaş­ mış hava olduğunu savunuyordu. Böyle b i r düşünüş Parmenides'e göre çelişkidir. Çünkü; hava hem hava, hem de su vc toprak gibi kendisi olmayan, yani ken­ disinden başka bir şey oluyor. Aynı şekilde; belli bir yerde bulunan nesne, bulunduğu yeri değiştirmekle başka bir nesne olacaktır. O halde yer değiştirmeyi kabullenmek bizi zorunlu ularak çelişkiye götürür. B u n u n içİn, gerek değişme ve gerekse hareket yalnız­ ca aldatmacadır. Bu nedenledir ki bunlan

düşünmek

çelişkidir. Heraklit bunları evrenin ilkesi olarak dü­ şünmüş olmakla büyük yanılgıya düşmüştür. Aynı şe­ kilde, çokluk, parça, bütün kavramları da insanı çeliş­ kiye götürür. Çünkü bİr nesne bİr yandan parçalar­ dan oluşmuştur^ öte yandan da bir b ü t ü n d ü r demek, bu nesne hem kendisi ve hem dc kendisinden başka bir şeydir demek ile aynıdır. B u ise açık seçik bir çe­ lişkidir. Bu görüşü sonunda Parmenides, felsefesini bir tek kurala bağlamak z o n m d a kalmıştır; Değişme­ yen, hareket etmeyen, bölünmeyen şey varlıktır. D e ­ ğişmeyen vc bölünmeyen "BİR" Tanrıdır, Tanrı ile özdeştir. O n u n dışındaki her şey yalnızca bir görünüş, 100


İLKÇAĞ

FELSEFESİ

yalnızca bir aldatmacadır. Parmenides bu aldatmaca­ nın nasıl oluştuğuna ise değinmez, Oysa Parmenides'e kadarki filozoflar evrenin nasıl o l u ş t u ğ u n u açıklamaya çaba g ö s t e r d i l e r . S ö z g e l i ş i Anaksimandros dünya ve yıldızlann oluşumunu, yer sarsıntılarının n e d e n i n i , A n a k s i m e n e s ise havadan toprak ve suyun nasıl oluştuğunu açıklamak için çaba harcamışlardı. Elca okulu için İse bu tür açıklamalann n c bir anlamı ve ne dc bir Önemi vardır. Ç ü n k ü onla­ ra g ö r c evren bir görünüşler evrenidir. EvrcJi açıklamalannı uzun süre ortadan kaldırmak çabası boşa çık­ tı vc Parmenides bile tclsctcnin bu gidişinden hoş­ n u t s u z l u k duydu. N i t e k i m eğitici şiirsel yapıcının ikinci b ö l ü m ü n d e , açık seçik bir biçimde, b i r görü­ nüşler evreninin varlığından ve bu görünüşler evreni­ ni de dikkate almak gerekliliğinden söz eder. Eu ko­ nuda Parmenides, kendinden önceki filozofların. Özellikle dc Pisagor'un yolunu izler. Aydınlık ile ka­ ranlık, gündüz ile gece arasındaki zıtlıktan yararlana­ rak, görünüşler evreninin oluşumunu açıklamaya ça­ lışır, Elca okulunun doğa açıklamalan özel b i r önem taşımadığı için sonradan gelenler tarafından

önem­

s e n m e m i ş ve izlenmemiştir, Elca okulunun

gerçek

ö n e m i , mantık açıklamalarında saklıdır. Sözgelişi Par­ menides önemli manük kavramlarını bulmuştur. Elea okulu mantığa verdikleri önem vc mantığa yaptıkları katkılardan ötürü, kendinden sonra gelenler üzerinde etkili olmuşlardır. B u okulun, mantıksal düşünceye verdikleri önem yanında, bir başka dikkat çekici yan­ lan ise, kendilerinden önceki hlozoflan eleştirmeleri­ dir. Özellikle mantık konusunda yaptığı eleştiriler ile 101


i l KÇA(5 ve O R T A Ç A Ğ F E L S E F E

TARİHİ

Parmcnides'in öğrencisi olan Z e n o n , hocasmı geride bırakmıştır.

EleaU Zenon (M.Ö. 495 - 430) Eflatun'un diaJoglanndan, Parmcnides'in vc 2 e n o n ' u n M . Ö . 4 5 0 yıllarmda Atina'ya geldiklerini, Parmcnides'in o zamanlar epeyce yaşlı, Z e n o n ' u n ise 4 0 yaşlannda olduğu anlatılır. Z e n o n hocası Parmcnides'İ daha ç o k yapıtlarından t a n ı m ı ş t ı r . Z e n o n önemli bölümleri bize kadar ulaşan yapıtlannda, do­ ğa açıklaması yapmak yerine eleştirici bir yorum yap­ mayı yeğlemiştir, Z e n o n ' u n yapıtı ç o k keskin bir m a n n k yaklaşımı olup, düşünceleri geliştirerek ç o k kesin sonuçlara ulaşmıştır. Z e n o n yapıtında çelişkiye ç o k yatkın olan

"son­

suz" kavramını araştırır. S o n s u z kavramına ilk kez Anaksimandros'ta rastlamıştık. Anaksimandros son­ suz ve sınırsız olan "Apeiron"u

evrenin temel ilkesi

olarak düşünmüştü. Aynı şekilde, matematik çalışma­ lar yapan Pisagorcular sonsuz kavramı ile tanıştılar. Pisagorcular özellikle; sonsuz da bir düzlemin

kiipük

sonsuz bölünebilmesi

ile bir doğru

ya

ile ilgilendiler.

İ ş t e Z e n o n , Pisagorculardaki bu s o n s u z küçük ve sonsuz bölünebilme kavramlarını eleştiri konusu yapmışur. Bu kavramlarda gözlenen güçlülcleri göster­ meye çalışmıştır. S o n s u z kavramının içinde taşıdığı "aporİe"

vc "antonomie'lcn

ilk kez Z e n o n bulmuş­

tur. O günden bu güne felsefe tarihi b u kavramlar ile ilgisinden bir şey yitirmiş değildir. M o d e r n matema­ tik, sonsuz küçük kavramı ile çelişkiye düşmeden he­ saplamalar yapabilmiştir. Ancak, b u n a rağmen bu 102


İLKÇAĞ FELSEFESİ

kavramlardaki güçlükler çözüm! en em em iştir. B u kavramlardakİ güçlükleri İlk kez Elea'lı Zenon bulmuş­ tur. Z c n o n bunları hocası Parmenİdes'in

fikirlerini

doğrulamada kullanmıştır. S o n s u z b ö l ü n m e , değiş­ ine, hareket, çokluk gibi kavramlann, kendilerinin dc aporieler içeren yer ve zaman kavramlan yardımı ile açaklanabileccğini öne sürmüştür. Yer ve zaman, biri ötekinden ayrılmayan parçalardan oluşmuştur. B u n u n içindir ki sonsuz bölünme çclişlöli bir kavramdır. Ni­ tekim hareket ve değişme kavramlan da ancak yer vc zaman içinde düşünülebilir. Çünkü hareket, zamanın içindeki yerde olan bİr değişmedir. D e ğ i ş m e ancak zaman içinde olabilir. Çokluk da yer içinde b İ r dağıl­ ma olduğundan, zorunlu olarak yer ile ilgili filmak durumundadır. Yer ve zaman kavramlarınm kendileri, çözümsüz güçlükleri içlerinde taşıdıkları İçin; onlara bağlı olan sonsuz bölünme, değişme, hareket v c çok­ luk gibi kavramlarda birtakım çelişkiler olması doğal­ dır. Bu çelişkiler yüzünden, bu kavramların t ü m ü bir gerçeklik olmayıp birer görünüştür. Z c n o n , hocası Parmenidcs'İ doğrulamak İçin yapoğı açıklamalarda şu kanıtlan öne sürer: ki bir cisim parpalardan başka parpalardan palara

sun. Biz bundan iki olanak

Bu durum

şu sonucu

da yeniden

böyle devam

ptkarmiş

küpük parpalar

ya uzayda

da bir yer kaplamaz. er kaplamıyorsa,

Bu sonsuza

kadar

bir yer kaplar

bunlardan 103

ne kadarım

par­ Uzayda

Böyle

Şayet bu parpalar

da

ediyor ol­

olaitm:

her cisim sonsuz bölünebilir. söz konusudur:

Varsuyakm

ve bu parpalar

oluşuyor ve bunlar

bölimebiliyor.

yer kaplayan

oluşuyor

olunca hölünen

ya da

uzay­

uzayda

bir y-

bir

araya


İ L K Ç A Ğ IFFL O R T A Ç A Ğ F E L S E F E

^stirirsem olmaz.

^erireyint) Gerpekten

rı toplamaktan

yine de bir şey meydana

de parpaların

ne kadar

bilen parpalardan

O halde oluşmuş

yer kaplamak

suz büyüklükte ye

uzayda

gelmiş

stftr İse,,

bir yer kaplıyorsa,

ha­

büyüklük-

bir cismi sonsuz saydığımızda,

bakımından,

olacaktır.

sıfırla­

0 + 0+ 0 + ... + 0^

küpük olursa olsun, sonsuz

te bir pey oluşacaktır. uzayda

hacmi

bir sonup pıkmaz:

0. Tok payet bu parpalar cimleri

TAHİHİ

bölüne-

bu

cisim,

ya sıfır ya da son­

Her iki durumda

da

pelişki-

düşülür. Z e n o n ' u n , hareketin gcrçcidiğine yaptığı eleştiri,

bunun için verdiği örnek önemlidir ve ç o k da önlü­ dür. Zamanındaki en hızh koşucu olan Aşil

(Arschy-

los) Yunan ordusunda görevliydi. Aşil bir kaplumbağa ile yansır. Ancak Aşil kaplumbağaya bir miktar avans verir ve yanş başlar. Ö n c e Aşil'in kaplumbağaya avans olarak verdiği uzaklığı koşması, yani kaplumbağaya yetişmesi için bir zamana gereksinim vardır. Fakat Aşil koşarken kaplumbağa da durmamış, o da belli bir yo­ lu yürümüştür. Şimdi AşiI'İn kaplumbağanın bu geri­ de bırakuğı uzaklığı koşması için yemden bir zamana ihtiyacı vardır. Fakat bu arada kaplumbağa yeniden İlerlemiştir,.. B u n u dilediğim kadar u z a t a b i l i r i m . Aşil'in kaplumbağaya hİçbİr zaman yetişemiycccğİnİ kavrarım. A ş i l ' i n k a p l u m b a ğ a y ı g e r ç e k t e g e ç m e s i manüğa aykındır. Z c n o n bu kanıtı ile, uzay ve zamamn sonsuz bölünebileccğr tezinin İçinde taşıdığı çeliş­ kileri eğlenceli bir biçimde sergilemek istemiştir. Z e n o n ' u n tüm kanıdarımn tek bir amacı vardır: Değişme, hareket, çokluk kavramlannın çelişkiye dü­ şürdüğünü göstermek. Bunun içindir ki Z e n o n sonsuz 104


İLKÇAÛ FELSEFESİ

kavramının içinde taşıdığı aporie ve a n t i n o m i e l e r i keşfetmiş o l a n ilk d ü ş ü n ü r d ü r . B u k a v r a m l a r d a k i mantıksal güçlüklere s o n r a k n ilgi duyulmaya devam edilmiştir. N i t e k i m K a n t da bunlarla İlgilenmiştir. Hatta û kadar kİ günümüzde de bu ilgi sürmektedir. Gerçi modern matematik sonsuz küçük kavramı ile bazı matematik işlemleri yapma olanağına kavuşmuş­ tur. Yani, sonsuz kavramındaki güçlükleri teknik yön­ den y e n m i ş t i r . S ö z gelişi m o d e r n m a t e m a t i k , İlkçağ'da kısmen bilinen, sonsuz dizi kavramını oluştur­ m u ş b u l u n u y o r . B u n a r a ğ m e n s o n s u z kavramının içerdiği felsefi güçlükler tümüyle ortadan kaldınlabiİm i ş değildir. İşte Z e n o n ' u n ö n e m İ , bu g ü ç l ü k l e r e dikkat çekmiş olmasıdır. Z e n o n ' u n kanıtlarından ö t e k i ikisini aktaralım. Bunlardan birisi şu paradoks ket eden

ok durgunluk

ile gösterilmişür:

halindedir.

Hare­

Z e n o n b u tezini

şöyle temellendirmiştir: U ç a n b i r oku ve b u okun çizdiği doğrunun her noktasını ayrı ayn gözlemler­ sek, okun hareketi sırasmda h e r an hedefe y ö n e l e n yolun bir noktasında bulunduğunu görürüz, Yani bu ok h e r an belli bir noktada bulunur, başka bir nokta­ da bulunmaz. Uzayın bir noktasında bulunan ve fa­ kat öteki noktalarda bulunmayan bir cisim sabit du­ rumda olacaktır. Hareketinin belli bir anında durgun durumda olan ok, hareketin t ü m anlarında da dur­ gun durumda bulunur. O halde uçan bir ok durgun durumdadır, Z e n o n ' a göre, hareket kavramını düşü­ nürken zorunlu olarak böyle güçlüklerle karşılaşılır. İlkçağ için fazla dikkat çekici bulunmayan ikinci kanıt daha da Önemlidir: 105


İ L K Ç A Ğ v ^ O R T A Ç A Ğ F E L S E F E TAHİHİ

a b c d,

a(l) b(ı) c(ı) d(l)

vc

a(2) b(2) c(2)

d ( 3 ) nesnelerinden oluşan üç dizi olsun. B u diziler­ den birincisi ve üçüncüsü zıt yönlere doğru hareket e t m e k t e olsun, ikincisi İse durgun durumda bulun­ sun. Birinci diziye yüklenecek

^

hız, ikinci ya da

üçüncü dizi ile yapılacak olan karşılaştırmalara göre değişecektir İkinciyi değil de öteki dizilerden birini durgun var sayarsak, dizinin hareket oranı ycnİ baştan değişecektir. Nitekim bir nehirdeki g c m İ üzerinde yürüyen bir insanın hareketi dc bunun gibidir. B u in­ sanın hareketi; geminin, dünyanın, güneşin vc geze­ genlerin hareketlerine göre farklı oranlarda olacaktır. O halde hareket görelidir. B i r başka şeye oranla an­ lam kazanır. Mutlak bir hareket olmadığına göre vc her şeye dilediğimiz hareketi yüklediğimize göre, ha­ reketi düşünmek çelişkiden başka bir şey değildir. M o d e r n fizikte de güncel bir sorun o l a n hareketin göreliliğini ilk kez ve de kesin olarak algılamış olan düşünür Zenon'dur. T ü m bu anlatımlardan Z e n o n ' u n n c kadar keskin zekâlı bir düşünür olduğunu anlıyoruz. Yunan felse­ fesinde gerek Parmcnidcs, gerekse öğrencisi Z e n o n özellikle keskin zekâlan ve mantık anlayışları ile ünlü­ dürler. İkisinin dc tek amaçları vardır: Çelişkisiz, açık seçik, kesin kavramlar elde etmek. Çünkü onlara göre çelişkili düşünme ile yanılma aynı şeydir. Nerede bir yanılma varsa, orada kcsin bir çelişki söz konusudur. Kavramlann kesin vc çelişkisiz olmasını istemekle Elea okulu, düşünce tarihine kuşkusuz büyük katkılarda bu­ lunmuştur. Bununla bidiktc bu okulun önemli bir ku­ suru olmuştur. Gerçeği açıklayabilmek için; verimsiz, 106


İLKÇAÛ

FELSEFESİ

kjSjr ve çıkmaz b i r yol izlemişlerdir. N i t e k i m Elea okulu değişme, hareket, çokluk gibi kavramlara karşı Çıkmış vc "var alurî vardır,

yok olan yoktur"

diyerek

tüm gerçekleri tek ve soyut bİr kuraEa sıkıştırmış. Oy­ sa Yunan felsefesi gerçeği anlaşılır bir şekle getirmek tedirginliğinden doğmuştur. Elea okulu ise gerçekleri aydınlatmaya yanaşmak şöyle dursun onu yok sayma­ ya kalkmış, onu bir görünüş olarak düşünmüştür. Fa­ kat bu görünüşün nasıl oluştuğu konusunu

ortada

bırakmıştır. Elea okulundan sonraki felsefelerin ger­ çekleri aydınlatma konusunda yeni girişimlerde bu­ lunması doğal sayılır. T ü m bunlara karşm Elea okulu­ nun felsefeye katkıları yadsınamaz. Elea okulu, felse­ fenin ileri aşamalarında etkili olmuştur. Özellikle de M . S . 4 0 0 - 4 5 0 yılları arasındaki tüm felsefeler vc filo­ zoflar, açık biçimde, Elea okulundan etkilenmiştir. E lea okulu sonrası filozofları, verimli bir doğa felsefesi­ ne döndüler ve Milet okulunun bıraktığı yerden yeni­ den işe koyuldular. B u dönemin filozofları arasında özellikle üçü önemlidir: Empedokles, Demokritos.

Anakm^ûrus

ve

Milet okulunun törelerine dönen bu üç

filozof, Pisagor^ Fîcraklit vc Parmcnidcs'ten b i r nok­ tada aynhrlar. Milet okulu öncelikle doğayı k o n u al­ mıştır. B u okulun ünlülerinden Anaksimandros vc Anaksimenes özellikle meteoroloji ile ilgilendiler. O zamanlar "meteor"

kelimesiyle yer ile g ö k arasındaki

şeyler; ay, güneş, yıldızlar, bulutlar, hava dile geririliyordu. Anaksimandros vc Anaksimcncs öncelikle işte bu meteorları bilmek istiyordu. Buna karşın Pisagor, Heraklit ve P a r m e n İ d e s daha ç o k din ile i l g i l e n i ­ yordu, Sözgelişi ruh göçü kurah ve mhun ölüm sonrası 1D7


İLKÇAĞ v a ORTAÇAĞ F E L S E F E T A R f U l

konulan Pisagor'un ilgi odağı olmuştur. Ksenofanes, H e r a k l i t vc P a r m e n i d e s ö n c e l i k l e din

düzenleyi­

cileridir, Bu düşünürler halk dinini monoteist görüş­ lere göre düzenlemek istemişlerdir.

Empedokles (M.Ö. 490 - 430) E m p e d o k l e s , A n a k s a g o r a s ve D e m o k r i t o s aym Milet okulu filozofları gibi, doğa bilginidirler. Ancak bunlar dİnî konularla da ilgilenmekten geri durmadı­ lar. Bu bilginlerden özcllikJe Empedokles tam anla­ mıyla bir geçiş fılozofhdur. Empedokles, Elealılar gi­ bi, güney tcalya'daki Yunan kolonilerinden birinde, Sicilya'nın güney kıyılarında yaşamıştır. D e m o k r a t Partinin başkanı olarak ülkesinin siyasî yaşammda önemli bir rol ü&ticnmiştir. Kendisi hekim idi. Bize kadar ulaşabilen şiirsel iki yapıtından birisinde o n u Pisagor'a yakın bir f ı b z o f olarak görebiliriz. B u yapı­ tında o , Pisagor'da görüldüğü gibi, b u n d a n önceki yaşamını bildiğini; kuş, balık vb. olduğunu hatırJadığını savunur. Yine Pisagor gibi, ruh için cezaevi olan bedenden kurtulmayı salık verir ve bunun için yapıl­ ması gerekenleri sıralar. Pisagor gibİ o n u n da dinde yeniden yapılanma denemesi olmuştur. E t yemeye ve kanlı kurbanlara o da karşıdır. Yunanistan'da o za­ manlar din düzenleyicilcn fezlaca önemsenmemiştir. Nitekim bunlann nerede öldükleri bile bilinmemek­ tedir. Yandaşları ise bunlann Allah tarafından

göğe

alındığına inanırlar, B u inanç Empedokles için de ge­ çerlidir. E m p e d o k l e s ' e karşı olanlar ise yalnızca ün kazanma düşüncesi ile onun "£twa" yanardağına atıl­ dığım savunurlar. 108


İLKÇAĞ

FELSEFESİ

E m p e d o k l c s ' i yalnızca bir dİn düzenleyicisi, bir peygamber olarak g ö r m e k yanlıştır. Çünkü o aynı za­ manda bir doğa bilginidir. Nitekim kendisinin Sicilya'daki bir tıp okulunun kurucusu olduğunu vc doğa üzerine kendine Özgü görüşleri olduğunu biliyoruz. Bu üç filozof doğa bilginidir ve fakat Elea okulu­ nun da etki sindedirler. B u n u n böyle o l d u ğ u n u , iıcr üç filozoftın da aynı görüşü paylaşnğj şu varsayımda g ö r e b i l i r i z : Evrende özünde sonu

değişmeyen^ olmayan

soyut bir oluş yoktur. sürekli

sabit kalan,

bir unsur vardır.

Evrenin

başlangıcı

ve

B u görüş Elealıların

görüşüdür. Fakat bu görüşten sonra, bu üç düşünür, Elealılardan ayrılıriar. Onlara g ö t e ; Evrende oluş, soyut bir değişme dır.

Yani

miş olan

evrende

başlangıcından

ve de hip değişmeyecek

vardır.

Bu unsurlar

rasında

ya birbirleriyle

ayrılırlar.

yoktur., fakat

hareket

bu yana

derişme­

ve hareketleri

ya da

geliyor

unsur sı­

birbirlerinden

Bunun içindir ki biz; bazı şeyler yok

bazı şeyler meydana

bir var­

olan pek pak

ederler

birleşirler

soyut

bir hareket

oluyor,

gibİ bir yanılgıya düşeriz.

B u durumlar gerçek değildir. Ancak başlangıcı ve so­ nu olmayan unsurlar gerçektir. Bir nesnenin y o k ol­ ması, onun sonsuz küçük parçalara ayrdması, görün­ meyen roz tanecikleri olacak bİçİmde dağılması de­ mektir. Meydana gelmesi ise, bu sonsuz küçük par­ çaların birleşerek s o m u t bir varlık oluşturmasıdır. Nedir evrenin birleşimini oluşturan bu unsurlar? Ya da nelerdir? B u noktada üç filozof da biri ötekilerden farJdı görüşlere sahiptir. E m p e d o k l e s k e n d i n d e n ö n c e k i filozofların bu yönde öne sürdülderi görüşleri ele alır. Kendisinden 1 0 9


İ L K Ç A Ğ Ve O R T A Ç A S F E L S E F E

TARİHİ

Önceki dönemde ö n e sürülen ana unsurlar: Su,

hava,

flffjf'tir vc bunların toprak ile ilişkileri araştuılmıştır, Empedokles ise bunlara bİr de "toprak"

ana unsuru­

nu ekler, Böylece onda ana un&ur sayısı dörde ulaşır: Su, hava,

ateş, toprak.

E u dört unsur baştan beri var­

dır. Bunlar n c değişir vc nc dc yok olur. Yani başlan­ gıcı ve sonu yoktur, Evrende bunlann nicelikleri, sa­ yıları vc miktarları, hep aynı kalır. H e r şey bu dört unsurun belirli birleşmelerinden oluşur. S ö z gelişi insanın yaratılışındaki katı yanı olan et ve kemiğin ö z ü topraktır. İnsanın sıvı yanı ise kandır, B u n u n içindir ki insanın bileşiminde su bulunur. Sonra so­ lunum yoluyla insanın bileşimine hava da katılır. Son olarak insan bedeninde bulunan ısı, onun bileşimin­ de ateşin dc var olduğunu doğrular. Empedoklcs'in tıp varsayımı da bu düşüncesine dayanır. Hastalık, bu dört unsurdan birinin bedende azalması ya da çoğalmasıdır. Empedokles'e göre, tüm evren bu d ö n unsurun birleşmesi vc ayrılmasından oluşur. Ancak Empedok­ les çok yeni bir soru ortaya atar: Acaba run

birleşme

nelerdir^

ve ayrılmasını

Önceki

sağlayan

filozoflardan

bu dört sebepler,

umu­ ^iifler

T h a l e s , yalnızca ana

unsurun hangisi olduğu konusunu araştırmış ve bu­ nun "su" olduğunu söylemekle yetinmişti. Aynı şe­ kilde Anaksimcncs'e göre ana unsur "hava"â\T.

Öte­

ki şeylerin havanın sıkışması vc gevşcmesiylc oluştu­ ğunu ileri sürer. Ancak o, maddenin oluşumunda et­ kili olan sebebi araştırıp soruşturmustur. Empedokles ise önce ana unsuru araştırır, bunun sebebini dört unsurda belirler, Aynca evrenin oluşumunun nedenini 110


İLKÇAâ

FELSEFESİ

araştırır vc bunu dört unsurun sıkışması vc gevşeme­ si ile açıklamaya çalışır. Empedokles o zamaria kadar hiç işlenmemiş bir konuyu ele almıştır: Evrendeki oluşumun

nedeni

vegüflerin

ne olduğu.

bu

Cevap olarak

da Empedokles, açıklamasına iki yeni kavramı, sevgi (sempati) ve nefret (antipati) kavramlarını sokuyor. Sevgi, uttsurlan den

birleştirir,

nefret ise bunlan

birbirin­

ayırır. Empedokles ç o k yönlü bir kişiliktir. O bir yandan

Pisagor ve Ksenoftıncs gibi bir din yenilikçisi, ruh gö­ çüne inanmış bir düşünür, öte yandan da d o ğ a île İl­ gili görüşleri bilen, bunları ileri götüren doğa bilgini­ dir. S ö z gelişi güneş ve ay tutulması konusunda doğ­ ru bir gözlem yapmış, ayın ışığını güneşten aldığını kanıtlamıştır. S o n u ç t a tüm evren ile ilgili metafizik bir açıklamada bulunmuştur. Nesnenin özündeki ana unsurlar konusunda Empeklodes, toprağı ana unsur olarak benimseyerek^ "dört unsur teorisi

"ni kurmuş­

tur. Elealı düşünürler ile birlikte, gerçek bir var oluş ve yok oluşun olmadığını savunur. E m p e d o k l e s ' e g ö ­ re evrende

soyut bİr değişme

yoktur.

özü olan dört unsur sayıca sürekli ne var olur^ ne de yok olur, yalnızca birleşerek bu dört

peşitli nesneleri unsurun

dir. Her türden

oluşturur.

birleşmesi hareket

Tüm

nesnelerin

aynı kalır.

Bunlar

belirli

oranlarda

Evrendeki

her oluş,

ya da ayrılması

uzay içinde oluşur.

hareketi­ Empedok­

les'e göre bu dört unsur uzayı tamamen doldurur, boş yer bırakmaz. Yani boşluk yoktur. Umurları birine yaklaştıran

ya da uzaklaştıran

güçler

bir­ nelerdir?

B u soru Empedokles'in felsefesinin orijinalliğidir. Bu güçler Empedokles'e göre sevgİ vc nefretedir. 111

Sevgi


İ L K Ç A Ğ VB O R T A Ç A Ğ F E L S E F E

TARİHİ

insanlan birlcşrirİr, nefret ise uzaklaştırır, İnsanlar için geçerli olan bu kuraî, tüm varlıklar için de geçerlidir. Böylelikle E m p e d o k l e s t ü m doğaya, b i r anlamda, "cff-n" ve "ruh" ekliyor. Böylece sevgi vc nefret gibi iki psikolojik etkeni felsefesine yerîeştirmiş oluyor. E m p e d o k l e s ' i n bu açıklayış biçimine şaşmamak gerekir. Çünkü her amatör görüş doğayı canlandır­ mak eğilimi taşır. Bu eğilime tüm tarih akışı içinde rastlanabilir. Öyle ki bugün bile sebep-sonuç ilişkisin­ den ya da doğadaki güçlerden söz e d e r k e n , kendi­ mizde duyduklanmjzı doğaya da yaymak İsteriz. D o ­ ğa bilimleri doğayı İnsanlaştırma eğiliminden ancak uzun bir evrim sonunda kurtulmuştur. Doğayı insanlaştırmak eğilimi İle h e r şcyi maddclcştirinek eğilimi hep yanyanadır. Amatörce yapılan doğa açıklamaları, h e r şeyi madde ile açıklama eğilimindedir, B u neden­ ledir ki ilk Yunan filozoflarının rümü, bir anlamda, maddecidir. Yani onîar tüm gerçekleri maddî bir şey olarak anlamak isterler. O kadar ki, Pisagorcular sayı­ lardan bölünebilen cisimîeri oluşturmak ister. Aynı şekilde Ksenofanes başlangıcı ve sonu olmayan tek Allahı küre b i ç i m i n d e düşünür. Yani K s e n o f a n c s ' e g ö r e , Allah madde olan evren biçimindedir. E m p e dokles'te ise sevgi vc nefret dc maddîdir. Empedokles'e göre unsurları birleştiren ve ayıran sevgi ile ncfi'et her zaman aynı şiddette etkili değildir. Aksine evrende sevginin ya da nefretin hâkim olduğu dönemler vardır. Evrende periyodik bir akışın olduğu düşüncesini Anaksimandros ve Heraklit'te de görü­ rüz. Şayet evrende yalnız sevgi egemen olsaydı^ evren 112


İLKÇAĞ FELSEFESİ

kapalı ve birlikte bir küre olurdu. E m p e d o k l e s ' e g ö r e , evren başlangıçta gerçekten de böyle tekli bir durum sergilemekteydi. Evren sevginin e g e m e n o l d u ğ u bir d ö n e m d e başlamıştır. Eakat sonraları, her şeyin birlik içinde ve uyumlu olduğu bir zamanda, işin içine nef­ ret karışarak h e r şeyi biribirinden ayırmaya başladı. Ç o k uzun bir zaman aralığında evrene nefret hâkim oldu. B ü yüzden başlangıçta birleşik olan dört unsur birbirinden ayrı düştü. Nefretin egemenliği tam ve mutlak biçime ulaşınca yeniden bir sevgİ d ö n e m i n e olanak doğdu. S o n u ç olarak evrende bu iki d o n e m sı­ rasıyla birbirini izler. Empedokles kendi yaşadığı dö­ n e m i , nefretin hâkim olduğu bir d ö n e m olarak de­ ğerlendirir. Bu düşünceler, kuşkusuz, metaRzİğin iskeleti sayı­ lır. Ç ü n k ü evren konusunda salt fanteziye (hayale) dayanan bir görüş elde edilmek istenmiştir. Felsefe­ nin bu ilk amatör döneminde fantezi ürünü olan bu tür görüşlerin, eleştirsel araştırmalardan üstün tutul­ masına şaşmamak gerekir. Empedokles, ayrıca, hem gözlem ve hem de hayal gücüne dayanan özel açıkla­ malar da yapmıştır. O , "nasü ötekine

etki edebiliyor?" nesnelerden

nesnelerin

nasıl ıpklar

de birtakım

bu tşmlart

deni gibi, gözeneklere

sahip

kir.

Tani

gözeneklerine

girebilecek

yayılır.

be­ nesne­

işin, bu iki

nesne­

ışınlar,

konumda 113

Ancak

Bir

uyum içinde

çıkan

aym

için, aynı insan

olmast gerekir.

birbiriyle

bir nesneden

yaytltyorsa^

îşmlur

yayabilmesi

nin bir başka nesneye etki edebilmesi nin gözeneklerinin

biri

sorusunu soruyor ve yanıtım

şöyle açıklıyor; Güneşten şekilde

oluyor da nesneler

olması

öteki

gere­ nesnenin

bulunmalıdır.


İ L K Ç A Û v f l ORTAÇAÖ F E L S E F E TARİHİ

Empedokles algı olaylarını da bu görüşe daya.narak açıklamak ister. S ö z gelişi, gözün gözenekli olması ve dışardakİ nesnelerden yayılan ışınların, g ö z ü n göze­ neklerine kadar gelerek içeri girmeleri sonucu görme olayı meydana gel İr. Ancak, gözden de birtakım ışmlar çıkar, ç ü n k ü g ö z ateşten yapılmıştır. Nasıl ki bir nesnenin sertliğini algılamak için parmaklan m ızın da sert olması gerekir­ se, bunun gibi bir nesneyi görebilmek için, gözün dc nesneler ile birlikte ışınlar yayması gerekir. Daha ge­ nel bir deyişle: Biz evreni aynı yaptdaytz. tuğumuz

biliriz^ çünkü

Biz ds hava,

toprak,

ipin, aym umurlardan

biz de evrenU

m vc ateşten

oluşan evreni

oluş­ algıla­

yabiliyoruz. Empedokles'in bİr de solunum olayı

konusunda

görüşü vardır. Gerçi bu açıklama yanlıştır, fakat iyi bir gözlemin ifadesidir. Empedokles kanın bedenimizdcki dolaşımında gösterdiği ritmi nabız üzerinde gözlemlemiştir. O , solunumun da

ritmik

olduğunu

gözlemlemiştir. B u iki oİay arasında ilişki olduğunu savunur. Ona göre kan, son derece ritmik denin

İçine doğru gider

dan yüreğe içinden

doğru

dışan

ve döner. Kan, bedenin

akarsa

doğru

biçimde

soluk alırız.

akarsa,

Kan

soluk veririz.

be­ dışın­

bedenin

B u açıkla­

ma yanlıştır. Ancak bedendeki iki olay arasında bir İlişki kurması ç o k önemli vc dikkat çekicidir.

Anaksagoras (M.Ö. 500 - 429) Sözünü cidğİmiz dönemin İkinci önemli

filozofu

Anaksagoras'tır. Empedokles güney İtalya'daki Yunan kolonilerinden birindendi. Anaksagoras ise İonya'lı, 114


İLKÇAĞ

FELSEFESİ

yani Batı Anadoluludur. B u filozof İonyah düşünür­ ler arasında özellikle düşüncelerindeki netlik, açıklık ve bİJimscliik ile ö n e çıkrnıştır. S ö z gelişi ( o r p h i k inançlara dayanan) ruh göçü kııralı onda yoktur. Yal­ nız bunun için bile onun Antik dünyanın ilk gerçek bilgini olduğunu söyleyebiliriz. Ayrıca o dikkatleri felsefe açısından ilk kez Atina'ya çeviren filozoftur. Geleneklere uyarak o , M , Ö , 4 6 2 yılında Atina'ya ge­ lerek yerleşti. A t i n a ' d a o t u r d u ğ u sıralarda, büyük devlet adamı Perikles'in

yakın çevresinde b u l u n d u .

Perikles, Yunanhiarın zaferiyle sonuçlanan I r a n seferi­ ni izleyen dönemde Atina'nın gerek siyaset v c gerek­ se kültür açısından yükselişini sağlayan devlet adamla­ rının başında yer alır. BLI devlet adamı, Atina'yı gü­ zelleştirmek için, çevresine, aralannda ünlü heykeltraş Fidiashn

da bulunduğu değerli sanatkârları toplamış­

tı. Ayrıca zamanın ünlü bilgin ve düşünürlerini

dc

Atina'ya davet etmişri. Bunların içinde Anaksagoras da vardı. Perikles Atina'yı Yunan dünyasının

kültür

merkezi yapmaya çalıştı. Kendisi büyük b i r devlet adamı olduğu kadar, değerli bir hatip ve üst kültürlü bir insandır. Böyle bir insanın düşmanlarının olması doğaldır. Nitekim Perikles'in yaptığı yeniliklerden ve getirdiği olanaklardan rahatsız olan Muhafazakâr Par­ ti, yeni kültür akımlarını Atina törelerine ters ve top­ lum için tehlikeli buluyordu. Atina oldum olası, mu­ hafazakâr bir parti ile ilerici bİr pardnin sonu gelmez çekişmelerine sahne olmuştur. İşte bu kez d e Muha­ fazakâr Parti, d o ğ r u d a n Perikles'in kendisiyle baş edemediğinden, hep onun yakın çevresindeki eri e uğ­ raşmış vc hep onları eleştirmiştir. Bu cümleden olarak 115


iLKÇA5 ve ORTAÇA6 F E L S E F E T A R I H I

Anaksagoras^ dİnc aykın hareket etmekle suçlanan ve hakkında dava açılan İlk filozof olmuştur. Sonraları Sokrac'ın başına gelen sona o da sürüklenmek isten­ miştir. Şunu unutmamak gerekir ki, Antik dönemde dine aykın davranmak devlete karşı gelmekle aynı sa­ ydırdı. Yani dini suçlar aynı zamanda siyasî suç sayılı­ yordu. Bir kişinin taşıdığı eğilim Atinayı p e k ilgilen­ dirmezdi, fakat din, tam anlamıyla siyasî bİr uğraştı. Çünküj Tannlar, aynı zamanda devletin d e Taunları idi. Bunun içindir kî dine karşı davranışta bulunan ki­ şi, aynı zamanda devlet varlığının temellerini de sars­ mış sayılıyordu. En güçİü yaklaşıma göre, Anaksagoras'ı mahkeme huzuruna çıkaran sebep, güneşin yan­ makta olan bir taç kitlesi ile kaplı olduğunu savunmasıydı. Anaksagoras'ın bu görüşüne neden olan şey, o sıralarda Atİna yakınlarına düşen bir gök taşının araş­ tırılması olduğu sanılmaktadır. Oysa o sıralarda Yu­ nanlılar güneşi bir Tanrı sayıyordu. Tanrı sayılan bİr şeyin, yani güneşin, bir taş kitlesi olarak anlaşılması siyasî bir suç sayılmıştır. B u dava, Anaksagoras'ın Ati­ na'dan aynimasına vc yaşamının geri kalanını başka bir yerde geçirmesine neden olmuştur. Anaksagoras'ın felsefesine g ö r e : Kendisinde d e , Empedoktcs'te de görülen düşünce şudur; bu dey^erfek nünden dır.

anlamıyla, bir değişme

evren-

bir olm, bir yok oluş, nicelik yö­ yoktur, yalmzca

bir hareket

var­

Bu konuda Anaksagoras, E m p e d o k l e s ' e oranla

ileri bir adım atmıştır, Empedokles, nesnelerin dötl temel unsurdan oluştuğunu düşünür, Oysa Anaksa­ goras, unsurların dört tane olduğu görüşüne karşı­ dır. O n a g ö r e , ne kadar varhk varsa o kadar da unsur 116


İLKÇAĞ

FELSEFESİ

vardır. S ö z gelişi c t yalnızca ettir, hiçbir zainan dört unsurdan o l u ş m u ş değildir. Aynı şekilde a l t ı n da, yalnızca aJtmdır, çeşitli unsurlardan o l u ş m u ş değil­ dir. Aksi halde etin ct olmayan, altının altın olmayan şeylerden oluştuğu nasıl açıklanabilir? A n c a k unsur­ lar sonsuz sayıda parçalardan oluşmuştur vc bu par­ çacıklar görünmeyccck kadar küçük olana d e k bölü­ nebilir. Bunların görünür bir durum kazanabilmeleri için bir araya gelmeleri, birleşmeleri gerekir. Ancak bu şekilde algılanmalarına olanak sağlanır. B u parça­ cıklar evrenin her yerinde vardır. İnsan besin alır ve bu besinle bedeni oluşur. Bu besinde insan bedeni­ nin h e r yanını oluşturacak unsurların bulunması ge­ r e k t i r . S ö z gelişi b e s i n d e , b e d e n i n c t k ı s ı m l a r ı n ı oluşturan et unsurlarının, saçları oluşturacak saç un­ surlarının bulunması gerekir. O halde her şeyde her şey içcrilmiştir. Evrenden bir parçayı ayırarak bunu en son parçalarına kadar ayırabil şeydik, b u n u n evreni oluşturan tüm unsurları içerdiğini görürdük. Görün­ meyen sonsuz küçük parçacıkların başlangıcı ve sonu yoktur, n c var olmuşturlar vc ne dc yok olacaklardır. Evren b u sonsuz küçük parçacıkların birtakım nesne­ ler b i ç i m i n d e b i r l e ş m e l e r i n d e n oluşur. E v r e n d e k i oluş, ateş atomlarının ateş olarak, et atomlarının et olarak vb. birleşmeleri ile oluşur. Evrenin başlangı­ cında her şey karmaşa içindeydi. Yani b u parçacıklar arasında bir kaos d u m m u bulunuyordu. B u durum, parçacıkların bir araya gelerek evreni oluşturmalarına engel oluyordu. Şimdi şu somyu sormamız gerekir: btf. ko-rmafft

nusU oldu da düzenli 117

Başlangiftaki

bir evrene

dönüfe-


İ L K Ç A Ö VB O R T A Ç A Ğ

FELSEFE

TARİHİ

^ 7 ^ 1 ? Bir başka deyişle: Bir kaostan kosmoz

(düzenli

evren)

P/MJJJM?

nasıl

oldu da bir

Anaksagoras'ın bu so­

rusunu E m p e d o k l e s de s o r m u ş t u . O da evrendeki düzeni oluşturan sebepleri araştırmıştı. Ancak bu so­ ru Anaksagoras'ın gözünde çok özel bir önem taşı­ yordu: Acaba bir miktar çamurdan, kendi kendine bir heykel oluşabilir mı? Kuşkusuz bu olanaksızdır. Birheykclin olması için, bir heyfccitraşın bulunması ve onun bu çamura^ belli bir plâna g ö r e , bir biçim verme­ si gerekir. B i r taş yığımndan cv yapabilmek için, mi­ marın bu [aşları, bir plâna göre, birleştirip şekillendir­ mesi gerekir, işte, aynı bunun gibi, evrenin başlan­ gıçtaki karmaşadan bir düzene geçebilmesi, bir kaos tan bir kosmoza dönüşebilmesi için, bunu düşünebi­ len bir yaratıcının varolması gerekir. S ö z ü n ü e t t i ğ i m i z üç

filozofun;

Empedokles^

Anaksagoras, D e m o k r i t ' İ n ortak yanları şunlardır; Ö n c e onlar Elealılar gibi, var olanın bir ve değişmez olduğunu, gerçeğin özünde; yaratılmamış, yok olma­ yacak vc dc değişmeyen bir şeyin bulunduğunu kabul cdcHer. Daha sonraki filozoflann kullandığı bir de­ yimle söylemek istersek: Onlara göre gerçeğin özün­ de değişmeyen, aynı kalan unsurlar vardır. Cevher ya da unsur kavramım b u anlamda ilk kez Elcahlar kul­ lanmıştır. Elcahlar gibi düşünen bu üç filozofa göre, n e s n e , g ö r ü n m e y e n s o n s u z k ü ç ü k parçacıklardan oluşmuştur. Nesnenin oluşumu vc yok oluşu yalnızca bir görünüştür. Bir şeyİn yok olması d e m e k , kendisini oluşturan sonsuz küçük parçacıkların dağılması d e ­ mektir. Nesnenin oluşması ise görünmeyen parçacık ların yeniden, bir biçime g ö r e birleşmesi demektir. 118


İLKÇA6 F E L S E F E S İ

Bir başka deyişle; Aynı cinsten parçacıkların b i r araya gelerek bir bütün oluşturmasıdır. S ö z gelişi büyük öl­ çüde su unsurlartnm birleşmesiyle nehirler, denizler oluşur. Ç o k sayıda ateş unsurlarmın birleşmesiyle, yan yana g e l m e s i y l e , s ö z gelişi g ü n e ş o l u ş u r . E t atomlannın bir araya toplanmasıyla bedensel yaşam, söz gelişi insan bedeni var olur. U ç filozofun birleştikleri ikinci nokta, üçünün de bu unsurlan birlcşdren vc ayıran güçlerin ne olduğu­ nu aramalan, bununla ilgili soruyu ortaya koymuş ol­ malarıdır. Ü ç ü dc bu güçlerin s o m u t olduğunu savu­ nur. B u d ö n e m Y u n a n felsefesinde gerçek, s o m u t olarak düşünülmüştür. E m p e d o k l e s oluşun

nedeni

olan güçleri sevgi ve nefret olarak ele alır. Anaksago­ ras birleştirici gücü başka türlü düşünmüştür. Evren bir kaostan bir düzene, bir kosmoza doğru gelişmiş­ tir. Acaba kör ve kendiliğinden hareket

eden güçler

yalnız başlanna bu düzeni sağlayabilirler mİ? Anaksagoras'a g ö r c böyle bir şey olanaksızdır. Nasıl ki bir taş yığını kendiliğinden bir ev; bir çamur yığını ken­ diliğinden bir heykel d u r u m u n a gelemezse, b u n u n gibi evren de kendi başına kaostan k o z m o s a geçe­ m e z . Bir taş yığınının bir bina şekline gelmesi içİn bir mimara, bir m e r m e r kayasının heykel haline gelmesi için bir heykeltraşa, yani bİr plâna görc çalışan yaratıcı bir zekâya gereksinim vardır. Bir atomlar karmaşasın­ dan düzenli bir evrenin oluşması için, bu evrende plâna göre hareket eden ve etkili olan bir g ü c ü n var olması zorunludur. Anaksagoras evrenin bir rür miman olarak değerlendirdiği bu g ü c e "Nus" adım verİr. Nus ruhtur; yalnız düşünen ve bir plâna göre hareket 119


İ L K Ç A Ğ «s O H T A Ç A C t^ELĞETE TAflJHİ

eden bir ruhtur. B u N u s , Anaksagoras'ın g ö z ü n d e kutsal varhktır, Tanrıdır. Yalnız onun Tanrısı, evrenin bir miiTiarı ve yapıcısı olup, yaratıcısı değildir. Ç ü n k ü evreni oluşturan ana unsurlar, b u yapıcı g ü ç olan Nus kadar geçmişe sahiptirler. Anaksagoras Nus'u somut vc de nesnel bir şey olarak düşünür. Nasıl ki Empe­ dokles'in sevgi vc nefretinin de s o m u t olması gibi. Yalnız Nus variıkların en ince vc en hassas olanıdır. Öteki tüm şeylerin karışık olmalarına karşın, Nus salt andır. T ü m hareketler Nus'tan çıkmıştır. Nus tüm atomlara hareken kendisi gönderir. Anaksagoras'tan kalan yazıların incelenmesinden, o n u n Nus'u evrendeki oluşun başlangıcı için gerekli ilk vuruş etkisi yapan güç olarak düşündüğünü anla­ rız. Yani Nus başlangıçta evrendeki t ü m olayları bir vuruş ile h a r e k e t e g e ç i r m i ş t i r . O bu ilk vuruştan sonra sahneden çekilmiş, artık işe karışmayarak evre­ nin oluşunu kendi haline bırakmışnr. N u s ' u n nesne­ ye kattığı hareket, birbirine benzeyenlerin birbidcrine yaklaşmasını, birbirlerine zıt olanların uzaklaşma­ larım sağlayan bir harekettir. Böyle bir hareketi, an­ cak plân sahibi bir güç yaratabilir ve bu hareket bir kez başlayınca artık kendiliğinden devam eder. B u ­ nun içindir ki Anaksagoras, özel olayların açıklanma­ sında bu N u s ' t a n yararlanma g e r e ğ i d u y m a m ı ş t ı r . O n a yalmzca ilk hareketi yaratmış o l m a k niteliğini vermekle yetinir. Anaksagoras evreni dinsel bir görüşle açıklayanla­ rın İlki sayihr. Yunancada "uhs" kelimesi; amaç, he­ d e f anlamına gelir. Evreni teolojik açıklamak demek, evrenin b a ş l a n g ı c ı n d a n g ü n ü m ü z e b e l l i bir a m a ç 120


ILKÇAĞ

FELSEFESI

doğrultusunda hareket ettiğini kabul etmek d e m e k ­ tir. B u açıklama şekline göre; evrende, belli amaçlar yönünde ilerleyişini sağlayacak birtakım sebepler bu­ lunmaktadır, işte Nus, evrenin ve nesnenin bclH bir amaca gÖre ilerlemesi İçin İlk vuruş etkisi yapmışür. B u vuruştan sonra evren ve nesne, kendiliğinden, bu amaca doğru ilerler, Anaksagoras'ın bir amaca doğru etki eden doğal nedenlerden yeterince söz etmemesi Eflâtun vc Aris­ t o ' n u n kendisini eleştirmelerine ortam hazırlamıştır. G ü n ü n birinde Sokrat'ın eline Anaksagoras'ın yapıtı geçmiş. Sokrat evrenin yeterli bir güç tarafindan yönctiidiğiyle ilgili açıklamalara ilk kez burada tanık ol­ muş. Sokrat'ın öğrencisi olan Eflâtun'a göre Anaksa­ goras bu görüşüyle kendisine kadar ki d ü ş ü n ü r l e r İçinde tek g e r ç e k düşünür sayılabilir. Y a l n ı z , diyor Eflâtun, Anaksagoras bu düşüncesini yalnızca söyle­ mekle yetinmiş, b u n u n uygulanışına hiç d e ğ i n m e ­ miş. O y s a o n u n , h e r olayda bu yeterli varlığın, etkin­ liğini göstermesi gerekirdi. O bunu yapacağına, aynı kendinden önceki filozofların yaptıkları g i b i , birta­ kım kasırga olaylarından filân s ö z ediyor. Anaksago­ ras'ın eksik bıraktığı noktadan işe başlayan Eflâtun vc ArisKî, evrenin gerçek ceolojik açıklamasını yapmaya çalışmışlardır. Anaksagoras'ın görüşleri ile ilgili çok az şey biliyo­ ruz. Ancak bize ulaşan belgelerden, onun çok dikkatli bir d o ğ a gözlemcisi olduğunu anlıyoruz. O n a göre, düz vc yassı (kurs biçiminde) bir daire biçiminde olan dünya, toprak atomlannın sıkışmasından meydana gel­ miştir ve kendisini taşıyan bir hava tabakasına dayanır. 121


İLKÇAÛ v a O f l T A Ç A Ğ F E L S t F E T A H İ H İ

G ö k , her biri birer ateş küresi olan yıldızlan ile dün­ yayı çevreler. Anaksagoras bu konuda bir d c şu soru­ yu soran Nasıl oluyor da bu g ö k yüzü yıldızları ile bidikte dünyanın üstüne düşmeden durabiliyor? O n a göre bunun nedeni, gökyüzünün çevresinde sürekli hareket halinde olmasıdır. S ö z gelişi, içi s u dolu bar­ dağı bir ipe bağlayarak hızla çevirirsek su dökülmez. Bunun gibi gök dc dünyanın çevresinde hızla döndü­ ğünden dünyanın üzerine yıkılmaz ve yıldızlar dün­ yanın üzerine düşmez. Anaksagoras'ın b u konudaki birtakım kişisel gözlemlerini, evrenin açıklamasında nasıl kullandığına tanık oluyoruz. Empedokles'in organizmalan araştırdığım biliyo­ ruz. Aym konuyla Anaksagoras da uğraşmıştır. O da algının, işitmenin, görmenin vb. kaynağının ne oldu­ ğunu araştırır, Ancak Anaksagoras bu konuda E m p e dokles'ten tamamen farklı bİr sonuca varmıştır. E m ­ pedokles'e göre bız, ancak bizimle aynı yapıda olan şeyleri görebiliriz. Süz gelişi ateşi g ö r ü y o m z , çünkü g ö z ü m ü z dc ateştendir. Oysa Aııaksagoras, b u n u n tam karşıtını savunur. O n a göre her algı bir seçme, bir ayırma olgusudur. Nesneyi, benden ayrı, benden tamamen farklı oldukları İçin algılayabiliyorum. O halde biz, bize benzeyen şeyleri değil d e , aksine biz­ den farklı olan, bizden ayırabildiklerimizi algılarız. Anaksagoras^ın cn büyük başansı, hiç kuşku yok ki, doğayı açıklarken kullandığı teolojik görüştür. Bu görüşün tam zıddım ise D e m o k r i t o s savunmuştur.

122


İLKÇAÛ

FELSEFESİ

Demokrit (M.O, 460 - 371) D e m o k r i t ( D e m o k r i t o s ) teolojlk g ö r ü ş ü n

zıddı

bir evren açıklamasının tipik temsilcisidir. R u h s u z vc hareketli evren görüşüyle; evrende yalmzca kör vc ruhsuz, ancak hareketli güçlerin e g e m e n

olduğunu

benimseyen bir varsayım anlaşılır. B u ruhsuz vc hare­ ketli ancak kör güçlerin kendisi de nesnelerin birbiri­ ne çarpmasından oluşan baskı güçleridir. D e m o k r i t evrendeki tüm olaylan, nesnelerin birbirine çarpması ve bu çarpma sonunda birbirlerine yaptıklan baskı ile açıklar. Bu kör, ruhsuz ve de harekeüı güçlere karşı, belli bir amaca çevrilmiş, beUi bir plâna görc hareket eden ve etki yapan güçler vardır. E u güçler, ruhsuz­ dur, hareketlidir ve de geçerli z o r u n l u l u k t u r .

De-

mokrit'in çok ünlü bir sözü vardır: Bu evrenden

iki

şeyi kaldtrmukgerekir-, ne bir amaf, suz ve hareketli "ruhsuz

"amaç

m de bir rastlantı bir zorunluluk

ve hareketli"

ve rastlantı"-

Evrende

vardır; yalm:sca vardtr.

ruh­

D e m o k r i t , bu

kavramlarıyla, doğa açıklamala-

nna son derece önemli bir ilke getirmiştir. Geleneklerin vc dc Aristo'nun aktardıklarına gö­ re, D e m o k r i t Leukippos

adındaki bir

filozoftan

ders

almıştır. Leukippos Milet'liymiş ve ç o k genç yaşta E ica'ya gelmiş. Bunların doğruluk derecesini bilemi­ yoruz. Ancak şunu kesin olarak biliyoruz: Leukippos ve öğrencisi D e m o k r i t , bir yandan Milet okulunun ö t e yandan Elea okulunun etkisinde kalmıştır. L e ­ ukippos Trakva'daki Abdcra'ya gelmiş vc bu

kentte

kendi okulunu kurmuştur. Anaksagoras da Atina'ya gelmiş ve yaşamının önemli bir kısmını burada geçir­ miştir. Böylelikle Anadolu'nun bau kıyüannda başlayan 123


İ L K Ç A Û V9 O R T A Ç A Ö F E L S E F E

TARİHİ

felsefe, ö n c e güney İtalya'ya sonra da Y u n a n i s t a n ' a geçmışür D e m o k r i t , L e u k i p p o s ' u n yerleştiği ve de kendi okulunu kurduğu Abdera kentinde d o ğ d u , bu okulda yetişti. Dalıa ilkçağda bile b u iki filozofiın yapıda nnı ve düşüncelerini birbirinden ayırmamak kural olmuşmr. Ancak D e m o k r i ı ' i n , hocası Leuldppos'u ün olarak gölgede bıraktığmdan kuşku duyulmaz. D e mokrit'İn yapıdanndan bize ancak bazı parçalar ula­ şabilmiştir. Bununla biriiktc kendisinin tipik bir bilİm adamı olduğunu ve pek ç o k gezi yaptığını biliyoruz. Bu gezilere, yabancı ülkelerdeki bitkileri, hayvanlan ve insan yaşamını incelemek için çıkmış olduğunu sa­ nıyoruz. B u gezilerden birinde Demokrit Atina'ya da uğramıştır. Atina'da kendisini hiç kimsenin tanıma­ ması onu hoşnut etmiştir. Anaksagoras da tipik bir bilgindi, fakat bu konuda D e m o k r i t ondan ilerdedir. B u iki bilginin ilkçağın en büyük bilgini olan Aristo'yu hazırlamış olduklarına inanıhr. Leukippos ve D e m o k r i t , g ü n ü m ü z e kadar ö n e ­ mini koruyan vc bugün de yeniden ö n e m s e n e n bir teoriyi, atom teorisini ilk kez ortaya koyan düşünür­ lerdir. Gerçi Empedokles ve Anaksagoras da evreni birtakım en son parçacıklardan oluşmuş saymışlardı. Anaksagoras bu parçacıklann sonsuz küçük olduğu­ nu bile dile geürmİşti. A n c a k , b u g ö z l e görüleme­ yen, sonsuz küçüklükteki unsurlara, m o d e r n anlam­ da, "fltûm" özelliğini kazandıran D c m o k r i t ' t i r . O n a göre atomların, yani nesnelerin artık bölünemeycn en son unsurlarının birtakım özellikleri vardır: Bunlar 124


JLKÇAÖFELSEFESİ

Öncelikle kandırlar. Yani kendisine (nüfuz e d i l e m e z ) etkide bulunulamaz, biçimleri ve büyüklükleri söz k o n u s u d u r . A n c a k a t o m l a r ı n rengi ve sesi y o k t u r . Bunlar sıcak vc soğuk da değildirler. Çünkü renk, ses, sıcaklık, soğukluk duyumsallığı olan olgulardır. B u n ­ lar, atomlar duyulanmıza etki cttİği zaman oluşan ni­ telikleridir, atomların doğrudan kendilerine ö z g ü ni­ telikleri değildir. R e n k yalmzca görcn bir g ö z içİn, ses ancak işiten bir kulak için, sıcak ile soğuk da doku­ nan ve duyan bir el için vardır. B u unsurlar insanın ve hayvanın duyu organlarına bağlıdırlar ve ancak bunlar aracılığıyla var oluHar. Oysa belli bir biçim, büyüklük ve serdiğe atomlar kendiliğinden sahipdrlcr. B u n l a n n başlangıcı da sonu da yoktur, yani başlangıçtan bu yana vardırlar. Ne var olmuşlardır ve nc de y o k ola­ caktırlar. Bunlar d e ğ i ş m e z l e r vc yalnızca b o ş uzay İçinde h a r e k e t e d e r l e r . B ö y l e l i k l e D e m o k r İ t d o ğ a açıklamasına yeni bir unsuru, "boş uzfty"

unsurunu

eklemiştir. Anaksagoras'ın 4 6 2 yılında Atina'ya geldiği yıllar­ da Demokrit'İn doğduğu varsaydır. D c m o k r i t , Anaksagoras'a göre bir sonraki kuşağa aİcrir. Dcmofcrit ba­ zı filozoflardan etkilenmiştir. B u n a rağmen kendisin­ den öncelikle söz edeceğiz, çünkü onun düşünceleri "Ptat'itfî" adı verilen filozofların sınıfına girer. D e m o k r İ t bazı yönlerden Anaksagoras ile karşıt görüştedir. S ö z gelişi Anaksagoras, evreni b İ r plâna göre hareket eden ve etkin olan bir T a n n n m yaraiüğına inanır. D e m o k r i t ' e göre ise, evrende h e r şey kendiliğinden kör bir zorunlulukla oluşur. Baskı ve vuruş ( d a r b e ) , evrendeki her şeyi var eden tek güçtür. 125


İLKÇAĞ v e Û f t T A Ç A Ğ f e l s e f e

tarihi

Evrende ne bir amaç vc ne de bİr rastlantı vardır. Ev­ rene, h e r yerde aynı olan, kendiliğinden ve kör bir zorunluluk hükmeder. Evrende kesin bir zorunluluk bulunduğu vc olaylara s e b e p - s o n u ç İlişkisinin e g e ­ men olduğu görüşü, açık bir biçimde ilk k e z D e m o k ­ rİt tarafindan ileri sürülmüştür. Demokrit'İn ayrıca Elcalılann etkisinde kaldığını da açık-seçik bilmekteyiz. D e m o k r İ t ve hocası L e ukippos atom teorisini ortaya atmış ilk düşünürlerdir, Onlara göre nesne, artık bölünemez olan sonsuz kü­ çüklükteki parçacıklarda]! oluşur. Nasıl ki dİldc her kelime birtakım harflerin b i r l e ş m e s i n d e n meydana geliyorsa, bunun gibi, nesne de atomların birleşme­ sinden meydana gelir. Ayrıca bir kelimedeki harfler, şekil vc yer olarak bin ötekilerden ayrılabilir. Aynı şe­ kilde atomlar da, şckİl ve durumlan bakımından bir­ birlerinden ayrılırlar. Ancak atomların b i r dc ortak yanlan vardır: B u da sertlikleri ve hareket halinde olmalandır, Evrendeki tek değişme atomların bu hare­ keti olup başkaca bir değişme söz konusu değildir. Evrendeki rek değişme olan atomların hareketi için b o ş bir uzayın var olması gerekir. Ç ü n k ü atomlar ancak boş bir uzay içinde hareket edebilirler. D e m o k ­ rit'e göre evrende, başlangıcından bu yana boş ve do­ lu şeyler vardır. D o l u olanlar a t o m , boş olan ise uzay­ dır. B u boş uzay düşüncesine ilk kez D c m o k r i t ' t e rastlanır. Gerek Elealılar için, gerekse Demokrİt için boş

bir uzay vardır. Ancak, Demokrİt bu boş uzayın

gerçek olmadığmı, bir "hip" olduğunu kabul ediyor. Başka bir deyişle boş olan uzay, bİr varlığa sahip de­ ğildir. Dcmokrir bu görüşünü böyle açık olarak ortaya 126


I L K Ç A Ğ FELSEFESİ

koymaz, Vılnızca; "Bir yanda öte yanda

yokluk, yani

varUk, yani

bûş uzay vardır"

atomlar;

diyor. Böyle­

likle yalnız atomlara değil, boş uzaya da varlık veril­ miş oluyor. Elealıların düşüncelerine karşı olan D e ­ mokrit, yokluğun da var olduğunu bilinçli olarak sa­ vunmuştur. Burada özel bir durumla karşılaşıyoruz: D e m o k r i t kendisine kadar olan filozofların en maddecisi (matcryalisd)dir. Ondan önceki fılozoflann hepsi az ya da çok maddecidir. S ö z g e l i ş i , E m p e d o k l e s ; nesneyi oluşturan iki ana g ü ç olan sevgi ve nefreti madde ola­ rak düşünür. Aynı şekilde Anaksagoras, bir plâna gö­ rc çalışan yapıcı gücü, "Nus"u

maddî bir güç olarak

anlar. Ancak bu filozoflardan hiç biri D e m o k r i t kadar bilinçli bir maddeci sayılamaz. Ç ü n k ü

Demokrit'e

göre gerçek, madde olan atomlardan oluşur. D e m o k ­ rit tek gerçek olarak benimsediği maddeyi, maddî ol­ mayan bir Şeye, boş uzaya bağlar. Bit maddeci (ma­ teryalist) için ancak s o m u t olan bir şey gerçektir, so­ mut olmayan şey gerçek değildir. Demokrit, somut olan atomların varlığı içİr, somut olmayan b o ş bir uzayı gerekli g ö r m e k l e , garip bir d u r u m yaratmış olur. Buna bir dc şunu eklemek gerekdr: Z c n û J i ; "ev­ renin

bölünmesinin

zümlenmesi

karşılaşacağımızı" "evren

sonsuz olduğunu

olanaksız

sınırsızdır

bulunan ^zyunnv.

benimsersek,

mantıksal

çö­

güçlüklerle

B u n a karşı D e m o k r i t ;

ve bölünmez",

diyor. Ç ü n k ü o n a

görc evren; sınırh olan son unsurlardan, yani atom­ lardan meydana gelir. Nesnelerin içinde bulunduğu uzay ise, sonsuz bölünebilcn bir şeydir, Böyle olun­ ca, boş uzay, çok garip bir anlam kazanmış oluyor. U z a y bir yandan bir "hiç" tir, varlıktan 127

yoksundur,


İ L K Ç A Ğ ve Û R T A Ç A S F E L S E F E

TARİHİ

Öte yandan gerçek olanın var oluşunun

koşuludur,

Bu garip durum, bundan sonraki felsefe tarihinin sü­ rekli ilgi odağı olmuş vc Kant'a kadar p c k ç o k düşü­ nürü uğraştırnuşor. Demokrit atom teorisi ile modern teorilerden bi­ rini daha Öne süren ilk düşünür olma sıfatım kazan­ mıştır. Gerçi Anak&agoras'da bir atom teorisi ileri sürmüştür, fakat onun atomlarının nitelikleri vardır: Bu atomlar ncak, sojuk, ise baştan beri; sıcaklığın, atomlarla

bipbir bağlantısı

renkli

ve seslidir.

soğukluğun, olamaz,

Demokrit

rengin

ve sesin

der. T ü m bunlar,

ancak atomlar duyu organianna bir etkide bulununca var olurlar, Heraklit gerçek evren İle görüntü evreni­ ni birbirinden ayırır, Değişme ile hareketin, gerçek evrene mİ yoksa duyu organlarımıza m ı bağlı olan durumlar olduğunu sorgular, Demokrit b u ayırmaya daha kcsİn bir biçim kazandırmış vc gerçekten bize ait olan nitelikler ile evrene ait nitelikleri tam olarak birini ötekinden ayırmaya çalışmıştır. O n a göre sıcak­ lık, soğukluk, renk, ses vb. şeyler yalnızca görünüşte olan, olgusal (fenomenal) evrene ait olan şeylerdir. B u atom teorisi ve atoma ait niteliklerin öznel (süb­ jektif) olduğu düşüncesi, modern felsefe tarafından da kabul edilmiştir. Oysa Ortaçağda hiç kimse bu gö­ rüşe ilgi duymanuştır. Çünkü bu düşünüş, bu çağın en büyük otoritesi kabul edilen Aristo tarafindan be­ nimsenmemişti. Demokrit'in bu görüşü Epikür tara­ fından beğenilmiş, Epikür aracıhğı ile dc Yeniçağ bu teoriden haberdar olmuştur. S o n u ç olarak, D e m o k ­ rit'in attım teorisi ile modern atom teorisi arasında doğrudan bir bağlantı vardır. 128


IIKÇAC FELSEFESİ

D e m o k r i t ' İ n ; sıcağın, s o ğ u ğ u n , rengin, sesin vb. şeylerin öznel durumlar olduğu sonucuna nasıl ulaştı­ ğını tam olarak anlamış değiliz. O n u n , bu gibi du­ rumların kişiye bağlı oldukiarmı gözlemleyerek, bu düşünceyi öne sürmüş olması mümkündür. Nitekim aynı su bir kişiye sıcak, başka birine ise soğuk gelebi­ lir. Aynı g ö z , ışığa bağlı olarak, nesneleri başka başka renklerde görebilir. O y s a bir nesnenin ö l ç ü l e b i l e n kısmı sabit kalıyor. İşte D e m o k r i t ' e öznel (sübjektif) ve nesnel (objektif) durumlan ayırt ettiren, b u göz­ lem olsa gerektir. B u ayırma bizi Demokrit'İn bilgi teorisine ulaştı­ rır. Heraklit ve Parmenİdes, evreni duyumlarımızla mı yoksa akıl ile mi kavradığımızı araşürmişlardı. D e ­ m o k r i t ' İ n bu iki filozofun görüşleri arasındaki ara yerde bulunduğunu söyleyebiliriz. O n a göre bilgileri­ miz duyu organlarımız aracılığı ile bize ulaşır, fakat duyu organlarımızın ulaştırdığı bu bilgilerin güvenir­ liği konusunda bizi ancak akıl aydınlatır, akıl yönlen­ dirir. Aklın en ç o k güvenilir bulduğu duyum, dokun­ ma duyumudur. Demokrit'İn evreni, her şeyden ün­ ce, dokunma duyumuzun bİzc tanıttığı evrendir. Bu evren atomlardan oluşur. Atomlar sertür, şekli vardır ve uzayda yer kaplar. B i z nesnelerin sertlik vc şekille­ rini dokunarak aİgilanz. D o k u n m a duyumu bLze nes­ nelerin gerçek niteliklerini lanstır. G ö r m e v c işitme duyumlarımız bize ancak görünüşler evrenini tanıurlar. G ö r m e duyumu konusundaki Demokrit'İn ortaya koyduğu varsayım Ortaçağın önemli bir bölümünde etkili olmuştur, Demokrit; gözde, dışındaki nesnelerin görüntülerinin oluştuğunu görmüş vc bu görüntünün 129


İ L K Ç A Ğ v e O R T A Ç A Ğ F E L 5 E F E TARJIIı

nesnelerden ayrılarak göKc girdiği kanısına varmıştır. Nesnelerin kendisinden koparak göze gelen şey, nes­ nelerin imajı (haya!İ)dır. Oysa d o k u n m a d u y u m u z doğrudan nesnelerin kendisini algılar. G ö r m e duyu­ muz ise, nesnelerin kendisini değil dc ancak onlann görüntülennİ algılamamızda aracılık yapar. Demokrit'İn en önemli varsayımı, d o ğ a d a kendili­ ğinden bir Zûrunluğun geçerli o l d u ğ u d u r . Evrenin oluşumu konusunda aynı Anaksagoras g i b i , şu soruyu sorar; Ea/langıçtaki da bir diizen^

kargaşadan,

kaostan

bir kozmos oluşmuştur?

nasti

oluyor

Bir başka konu­

da da Demokrİt Anaksagoras ile aynı görüşü paylaşır: H e r şey aynı cinsten parçalardan oluşmuştur, güneşin ateş. Suyun su atûmlanndan oluştuğunu kabul eder. Anaksagoras, evrenin olmaz,

bir düzen

düzene

sağlayıcı

kavuşması ^üş

kendiliğinden

olmalıdır,

diyordu.

D e m o k r i t ' e göre bu düzenin kendiliğinden oluşması mümkündür. Demokrit bu tezini savunurken şu ör­ neği verir: Harman ayırmak

istersem

yaparken

havaya

duklarından,

buğday

rı ifin saman

tanecikleri

buğdayı

savururum.

taneleri

samandan

Böylece, ağır

bir yana,

başka bir yana

hafif

ol­

oldukla­

ayrılırlar.

İş­

te, diyor D e m o k r i t , evrendeki her şey b ö y l e kendi kendine olan bir yasaya göre olur. Ağır atomlar aşağı düşer, hafif olanları yukarıya yükselir, Ya da deniz kı­ yısındaki dalgaları izleydim: B u dalgalar bazı taşlan kıyıya atar. Bu sırada dikkat edilince aynı cinsten taşlann, söz gelişi düz taşların hep bir araya yığıldığı g ö ­ rülür. B u olay da gösterir ki, aynı cinsten şeyler ken­ diliğinden daima bir yerde toplanırlar. O halde evreni düzenleyen bir gücün aynca gerekliliğini savunmaya 130


İ L K Ç A Û FELSEFESİ

gerek, yoktur. K e n d i l i ğ i n d e n yasalar aynı şeylerin, kendiliğinden bir yerde toplanmasını sağlar. D e m o k ­ rit organik yaşamın da kendiliğijıden oluştuğunu sa­ vunur. Canlılarda küre şeklinde vc ç o k h ı z l ı olan atomlar vardır. Yaşamı sağlayan, ruhu oluşturan bu atomlardır. E u atomlar dağıldığında, bedenden aynldığında ölüm söz konusu olur. T ü m bu açıklamalardan da anlaşılacağı gibi D e ­ m o k r i t , kendisine kadar adı geçen lüm filozofların hepsinden çok daha bilinçli bir maddecidir (materya­ list). Demokrit'in bir çok konuya değindiğini, çeşitli olayların açıklamasına giriştiğini düşünebiliriz. Ancak kendisinden bize yeterli belgeler kalmadığı için bu konudaki bilgilerimiz eksikur. Eizc kadar ulaşan yazı­ larından ahlâk ile ilgili olanlar vardır. Ahlâk konusu ile kendisinden önceki filozoflar da uğraşmıştır. An­ cak bu dönemde ahlâk problemleri dİn içinde işlen­ miştir. Ayrıca ahlâk görüşlerini özdeyişler şeklinde formu 11 end irmek yaygındı. Demokrit de ahlâk anlayışmın büyük bir bölümünü özdeyişler şeklinde kaleme almıştır. Fakat bunların içinde kendisinden sonraki dönemin ahlâk problemlerine olanak sağlayın görüş­ ler vardır. D e m o k r i t ' t e n sonraki Yunan felsefesinde ahlâk İle İlgili düşüncelerde özellikle bit kc>nu etkili olmuşmr: B u da gerçek mutluluk kavramıdır. pekun

mutlu, saytiactık

birystşam

le bir yaşam nerede bulunabilir?"

netsii kaznnütr?

"GerBöy­

Daha sonraki Yunan

felsefesinin ahlâk konusundaki temel s o r u n u , temel kuşkusu bu soruda düğümlenmiştir. T ü m Öteki ahlâk konuları daima bu ana konuya dönüştürülmüştür. B u d ö n e m d e ahlâk, mutlu bir yaşama ulaşmak için bir 13t


İLKÇAÛ v a O R T A Ç A Ğ F E L S E F E

TARİHİ

araç, bir yol gösterici olarak algılanmıştır. B u anlayışı Demokrit'ten kalan yazılarda da görebiliyoruz, ikinci özellik ise, mutluluğa götüren yola ancak tutkulara egemen olmakla ulaşılabileceğinin benimsenmesidir. Tutkularına tutsak olan, tutkularını kendisine üstün tutan insan, er ya da geç mutsuz olacaktır diye düşü­ nülüyordu. Aynca böyle b i r insan akıllı da saydamaz, çünkü akıl ile tutkular biri ötekine zıt olan yetilerdir. Ancak tutkulannı aklı ile dizginleyebilcn, ölçülü yaşa­ yabilen kimse mutlu olabilir. Yunan felsefesi ölçülü olmayı, serinkanlı olmayı dalma cn yüksek erdem say­ mış ve bu nedenle tüm istekleri; insanın kendine hâ­ kim olmak, ölçülü bir yaşam sürmek gereksinimine dönüştürmüştür. Demokrit'İn ahlâk anlayışını da bu çizgiler içinde İrdelemek gerekir. D e m o k r i t ikİ insan tipini karşılaştırır: B i r yanda tutkularının arkasında sürüklenen insan^ ö t e yanda ılımlı vc sakin yaşayan insan. B u sakin yaşam, yani öl­ çülü yaşam, yaşamı ve ruhu oluşturan atomların fizikî ve fizyolojik durumları ile aynilcşir. D c m o k r i t ' t e iki kavram ahlâkın temelini oluşturur: B u n l a r d a n biri zenginlik, yani para tutkusudur. Demokrit, "zenginlik P£yoksulluk nedir?" diye so­ ruyor. Zenginlik bİr fazlalık, yoksulluk ise bir yokluk­ tur. Zenginlik, elde edilmesi gereken şeylerin aşırı de­ recede olması demektir ki, bunun için çaba harcama­ ya değmez. Yoksun olmakla yoksul olunur, fakat bİr şeyden yoksun olmak, yalnız dışardaki nesnelere bağlı olmayıp, bana da bağlı olan bir şeydir. B e n kendimi bîr şeyden yoksun b ı r a b r ı m ya da bırakmam. Şayet yoksunluğa katlanmayı bilirsem, dışardaki belli nesneler 132


İLKÇAĞ F E L S E F E S İ

eksik diye kendimi hiçbir zaman yoksul saymam, De­ mokrit'in vurguladığı ablâkm temelini oluşturan ikin­ ci kavram, genel çıkarların Özel çıkarlardan ö n c e gel­ mesidir. O bunu şu örnekle açıklar; Bir inmntn rumu man

kötü ise, ötekilerin mümkündür.

Ancak

kimse kimseye yardım genel pozum

olması bulmak

daha

ona yardım herkesin

edemez

kötüdür.

etmesi

durumu

kötü

olur. O halde Felâket

if in her zaman

İse,

felaketin

özel oluna,

olanaklar

du­

her za­

buna

vardır.

So­

nuç olarak, D e m o k r i t ' i n ahlâk İle ilgili düşünceleri bir sistem halinde toplanmış değildir. Daha çok, birta­ kım erdemli, özlü sözler ve muduluğa nasıl ulaşılaca­ ğını gösteren yol gösterici açıklamalar şeklindedir.

133


İLKÇAĞ V 9 O H T A Ç A Ğ F E L S E F E TARİHİ

Tarih Felsefecileri

Beredot (M.Ö. 484 - 424) Antik felsefenin ilk dönemi, her şeyden ö n c e , bir d o ğ a felsefesidir. B u d ö n e m i n felsefesi, ö n c e l i k l e , nesneler evrenini tanımak ister. B u n u n için olacak, bu dönemde sorulan başlıca sorular şunlardır: B M ev­ renin

yapîst

olaylar

nnîtldır?

ortaya fikar?

leyen şeyler nelerdir? nelerdir?

Bu nesneler Bu olayların Olayları

evreninde ortaya fikışım

doğuran

sebepler,

ne

tür etki­

güçler

Bu d ö n e m d e felsefe, insana vc o n u n tarihi­

ne ait konularla geçici olarak ilgilenmiştir. Nitekim Demokrit'ten kalan yazılardan yalnızca birinde insan­ lık tarihi konusu ele alınmıştır. Eski Yunan'da tarih ile ilgilenme çok eskilere ka­ dar gider. Yunan tarihçilerinin gerçek babası dof^wr.

Here-

Çeşitli geziler yapan H c r c d o l , gictiği yerlerin

İnsanları ve tarihleri ile ilgilenmiştir. O , daha çok bir öykücüdür. Dolaştığı yerlerde gördüklerini, kendisine anlanlanları aktanr ve bu yerlerin insanlarını, onların özelliklerini, tarihlerini tasvir eder. H e r e d o t ' a bugüne kadar bir eleştiri yapılmamıştır, çünkü o yalnızca ak­ tarmıştır. 134


I L K Ç A 6 FELSEFESİ

Thukydides (M.Ö. 460 - 400) H e r c d o t ' t a n sonra Yunanlıların ikinci büyük ta­ rihçisi Thukydidcs'tir. O , Atina ile İsparta arasındaki 3 0 yıl süren ve M . O . 4 0 4 yılında sona eren ünlü Pelopponncs savaşları sırasında yaşamış ve b u savaşlan tasvir etmiştir. Thukydidcs, tarihi her şeyden ö n c e , si­ yasî açıdan inceler ve tarih ile bunun İçİn ilgilenir. "Peloppones

Savafİartnın

Tarihi"

adlı yapıtında, özel­

likle bu savaşların nedenlerini ve sonuçlanın ele alır. O bu yapıtını, vatandaşlarına siyasî bir eğirim kazan­ dırmak, onlan siyasî açıdan bilgilendirmek için yaz­ mıştır. Görüleceği gibi Thukj'didcs, H e r e d o r ' a göre, ç o k farklı bir tarihçidir. Hercdût yalnızca bir öykücü­ dür, oysa Thukydides tarihi, siyasî açıdan ele alan bir tarihçidir. Aralarındaki farklılığa rağmen, her İkisi de tarihçidir ancak tarih filozofu değildir. Bir başka de­ yişle, her İkisi dc tarihî olaylarla ilgilenmişler, tarihin anlamı vc amacım, insanın tarih içindeki rolünü dik­ kate almamışlardır. Oysa Demokrir tam b i r tarih filozofudur.

Onu

öncelikle, İnsanı tarih çerçevesinin, bütünü içine yer­ leştirmek konusu ilgilendirir. Demokrit'İn bilmek is­ tediği: İnsanhk nasıl bir başlangıçtan bugünkü dunıma gelmişdr, yani insanlık tarihinin evrimi nasıl oluş­ muştur? D o ğ a filozoftan, doğa olaylarının başlangıcı­ nı, doğanın özünü, doğanın yapısını öğrenmek iste­ mişlerdi. D e m o k r i t ise, tarih filozofu olarak, ayrıca insanlık tarihînin başlangıcını vc bu tarihe temel olan gerçekleri de bilmek istemiştir. Demokrit'İn b u konu­ yu gözlem vc deneylere dayanarak cevaplandırması, kabul edilemez. O , insan toplumunun ilk durumuyla 135


İ L K Ç A Ğ v e O R T A Ç A Ğ F E L S E F E TARİHİ

İlgili olarak, yalnızca bir tasavvur öne Sürer; iman, rihin başlan^mnda müştür. lenmiş,

Doğanın mağara

hayvanlam sunduğu

benzer bir yaşam

meyveleri

ya da ağaç kovukiannda

toplayarak

ta­ sür­ bes­

bannmtşttr

Özetle; Başlangıçta insanların bir kültürü y o k t u . Kül­ tür, yani insanların aletler yapması ancak sonraki bir gelişimin ürünüdür. Hastalık ve ölüm konusunda da insanlar bu İlk dönemde aynı hayvanlara benzer bir yaşam sürmüştür. Hastahblar karşısında çaresizdiler. T o p l u m u n bu ilk ve ilkel şcklİnİ yaşayan insan çare­ sizlikler, korkular içindeydi. Çaresizlikler içinde yaşa­ mak, insana bu çaresizliği ç ö z m e y e , bunut^ için bİr şeyler bulmaya yöneltti. Başka bir deyişle çaresizlikler İnsanı buluşlar yapmaya zorladı. S ö z gelişi insan top­ ladığı mey\'eleri, bu meyvelerin bulunmadığı zamana kadar koruyup, saklamak zorunda kaldı. S o ğ u k t a n vc sıcaktan korunmak için evler yapıldı. D e m o k r i t ' e gö­ re bu buluşlar yapılırken, hayvanların yaşamlanndan çok fazla şeyler öğrenilmiştir. S ö z gelişi kuşlar da )aıva yaparlar. Hay\'anlara korunmaları için doğanın ver­ diği silahlar, insanda korunmak için silah yapma dü­ şüncesini doğurmuştur. B u türden çaresizlikler vc sı­ kıntıların neden o l d u ğ u buluşlar yardımıyla insan, hayvan yaşamını andıran ilkellikten kendini kurtar­ mış, kültür yaşamına geçmiştir. B u gelişmede insanın en büyük başarısı sayılması gereken buluş kuşkusuz V J 7 " olmuştur. Dil aracılığı ile insan ö t e k i insanlarla anlaşabilme olanağına kavuşmuştur. Demokrit'e göre tanh, insan kültürünün, insan bu­ luşlarının tarihinden ibarettir. İcaüar tarihi sürekli ola­ rak artan bir gelişmeyi belgeler. Demokrit, gelişmeyi^ 136


İLKÇAS

FELSEFESİ

tarihin odak noktası yapan düşünürdür. O , ttıtumuyla, kendisine kadar olan Yunan düşüncesine ters düş­ müştür. Pek çok ulusun efsanelerinde, tarihin başlang ı c m d a bir m u d u d ö n e m yaşandığı, t o p l u m u n bir c e n n e t yaşamı sürdüğü görüşü yaygındır. Eski Yuna­ nistan'da bu görüşü ilk kez Hesiod belirlemiştir.

Hesiod (M.Ö. VIII. yüzyıl) Yukardaki s ö z ü e d i l e n g ö r ü ş ü n Y u n a n d a k i ilk temsilcisi şair H e s i o d ( M . Ö . 8 0 0 ya da 7 0 0 ) ' d u r . Sonradan E m p e d o k l e s bu görüşe katılmıştır. O da başlangıçta insanlarm mutlu bir yaşam sürdüklerine inanır. Hesiod'a görc insanlar altın d ö n e m i n d e basit ve tekdüze bir yaşam sürdüler, fakat buna rağmen ç o k mutiuydular. B u mutluluk döneminde henüz çe­ lişme vc savaş yoktu. İnsanların başkalarına baskısı da söz k(îmısu değildi. B u d ö n e m , insanlar arasında tam bir sessizliğin hüküm sürdüğü, doğa nimetlerinden rahatlıkla yararlanıldığı altın bir dönemdir. Hesiod'a g ö r e , bu başlangıç dönemi, tam anlamıyla bir barış vc huzur dönemidir. Dcmûkrit ise bu ilk d ö n e m i n bİr sıkıntı ve çaresizlik d o n e m i o l d u ğ u n a inanır. Hesi­ od'a g ö r e , İnsanın en tehlikeli buluşu ve icadı olan para, yani s e n c t i n ortaya çıkması, insanların güçlügüçsüz diye iki sınıfa ayrılmasma neden olmuştur. Al­ tın dönem sona ermiş, demir dönemi yani çekişme ve kavga dönemi başlamıştır. Bundan sonra insanlar ara­ sında para, servet, güç uğruna bir çekişme başlamış­ ur. Böylece adaletin bulunmadığı, bir baskı, bir zor­ lama dönemi yaşanır oldu. Fakat zamanla insanda ilk duruma gcrİ dönme, o mutlu dönemi yeniden yaşama 137


İLKÇAĞ ve ORTAÇAĞ F E L S E F E TARİHİ

İsteği doğdu. İnsanlık, şimdi yaşadığı k ö t ü koşullar­ dan kurtularak ilk mutlu döneme döncbilnne tutkusu­ nu sürekli içinde taşıdı. Hesiod'un bu g ö r ü ş ü , D e ­ mokrit'in gelişme görüşü ile çatışır. D e m o k r i t ' e göre insanlık tarihi, sürekli bir gelişimdir. İ n s a n , tarihinin akışt içinde, başlangıçtaki hayvan yaşamından sürekli uzaklaşarak daha iyi bir yaşama kavuşmuştur. Hesi­ od'a göre tarih, sürekli bir dönüşüm harekcridir. Yani tarih, altın dönemden başlayarak demir döneminden geçtikten sonra yeniden altın dönemine d ö n e n bir yol izler. Empedokles bu altın dönemi pek parlak, pek hayalci bİr biçimde canlandırır: B u döne mdc insan­ larla hayvanlar arasmda bile düşmanhk y o k t u , doğa canlılara nimetlerini bol bol sunuyordu. Tarihin ak(şıyla ilgili birbiriyle çatışan bu iki görüşe, felsefe tari­ hinin akışı içinde sık sık rastlayacağız. B u n u doğrula­ mak için büyük bir sıçrama yaparak X V I I I . yüzyıla bir göz atalım.

136


İLKÇAĞ FELSEFESİ

XVIIL Tüzyti Aydınlanma. Felsefesine Kısa Bir Baktf

XVin. ma"

yüzyılın yaygın felsefesi olan

"Aydınlan­

akımı gelişime inanır. İnsanlık tarihinin sürekli

bir gelişme olduğunu., tarih boyunca İnsanın sürekli ilerlediğini savunur. B u felsefe, özü dikkate almınca, D e m o k r i t ' i n görüşlenni yineler. Rousseau, Aydınlan­ m a felsefesinin, insan tarihinin sürekli gelişmeyi i û d c ettiği görüşüne karşı çıkar. Rousseau, Aydınlanmacılann aksine, İnsanlığın uygar durumundan duyduğu rahatsızhğı dile getirir ve insanlığın doğal durumunu över. Doğal durum İnsanın altın dönemidir. Uygarlı­ ğın gelişmesi ancak baskı ve zorlamanın artmasına neden olmuştur. Kültür ve uygarhğı bu şekilde suçla­ yan Rousseau'nun n c denli bü^mk bir etkiye sahip ol­ duğunu biliyoruz. Yeniçağda ç o k etkili olan b u birbi­ rine karşı iki tarih anlayışına, çekirdek halinde, ilkçağ­ da rastlıyoruz. D e m o k r i t , insan ve İnsanlık tarihini, kendine ana kuşku konusu yapmış bir d ö n e m i n düşü­ nürüdür. Ancak özellikle insan ile ilgili olan bu done­ me geçmeden önce zamanın doğa felsefesine bir kez daha döneceğiz.

139


İLKÇAĞ

ORTAÇAĞ F E L S E F E lAFtİHİ

,„ve Son Pisagorcular

Demokrit'İn, İlkçağın en büyük d o ğ a bilginlerin­ den biri olduğuna hiç kuşkn yoktur. Fakat, onun bize kadar pek az yapıtı ulaşabilmişdr. Bu donemin doğa bilimi alanında Demokrit'İn yanında ö t e k i bİr kısıra düşünürler vardır ki, bunlar özellikle İlkçağın astro­ n o m i İ n c e l e m e l e r i n d e ö n e ç ı k m ı ş t ı r . B u n l a r daha sonraki Pisagorculardır. Bunların içinde c n önemlile­ rinden biri matematikçi Archyras'nr.

Archytas (MA 430 - 34S) Pisagorculann cn önemli basanlarının, evreni ma­ tematiksel düşüncelerle açıklama çabası olduğunu bi­ liyoruz, Ancak, hatırlanacağı gibi, Pisagorcular mate­ matiği sonunda bir sayılar sezgiciliği (mistiği) haline getirdi. Onlara göre nesneler arasındaki t ü m oranları sayılarla göstermek olasılığı vardır vc dc b u gereklidir. Pisagorcular sayılar evreninin gerçek evrenin örneği olabileceğine İnanırlar. Bu gerçek örneği incelemekle, onun bir görüntüsü olan doğayı da kavramış oluruz, E u anlayış, kuşkusuz abartılıdır. Ancak ilk düşünme­ lerde bu tür abartılara her zaman rastlanır. Gerçekte 140


İLKÇAâ FELSEFESİ

doğru vc yararlı olan bu düşünüş, hemen abartılarak her alana uygulanmak istenmiştir. Pisagorculann bir başka özelliği dc ikicilikleridir (düalizm). O n l a r ev­ rende biri ötekine zıt İki öğenin geçerli olduğunu be­ nimser. B u öğelerden biri "smtrstz" ise b u sınırsız alanda bir "stnır"

alandır. Ötekisi çizendir. Sınırsız

olan uzaydır. B u uzayda aralık yoktur, bİüşiktir. S ı ­ nırh olan, bu uzay içine konmuş olan noktalardır. İş­ t e b u görüşten hareket eden Pisagorcular D e m o k rit'inkinin tam karşıtı bir evren görüşüne ulaşırlar. Demokrit'İn boş bir uzay varsaydığını biliyoruz. Oysa Pisagorcular uzayı madde ile aynilcştirirler. Başka bir deyişle, uzayın aynı cinsten olan sıvı bir madde oldu­ ğuna vc sıvı içinde dönüşüm yapan hareketlerde bu lunduğuna inanırlar. Demokrit İse boş uzayda atom­ ları hareket ettirir. Pisagorcular ile D e m o k r i t arasın­ daki bu karşıtlığın yeni zaman felsefesinde yeniden günceli eştiğine tanık oluyoruz.

XVn.

ve

XVIIL

yüzyıldaki

iki karşıt

fizik

anlayı­

şından biri, D c m o k r i t ' t e n hareket eder, öteki ise daha ç o k Archytas'tan

(Descartesfiziği).

Archytas ve yandaşlan Demokrit'İn, özellikle do­ k u n m a duyumunu t e m e l alışını eleştirir. G e r ç e k t e n Demokrit'e göre bize nesnenin gerçek yapısını tanı­ tan d o k u n m a d u y u m u z d u t . Ö t e k i d u y u m l a r

bize

nesnenin yalnızca görünüşlerini tanıtırlar. Oysa Pisa­ gorculara göre dokunma duyumuz da bizi, öteki du­ yularımız gibi, yanıltır. S ö z gelişi dışardaki şeyler gö­ zümüzde renk etkisi oluşmrur. Bir şeye dokununca da elimizde sertlik etkisi oluşur. Bunun içindir ki dokun­ ma duyumuz, görme duyumuzdan kesinkes ^rksızdır. 141


İ L K Ç A Ğ V B ÛFITAÇAĞ F E L S E F E TARİHİ

Şayet nesne gerçek yapısı yönünden renkten uzak-ara yoksun ise, aynı zamanda sertlikten dc yoksundur. Nesnenin yapısına dönük gerçek niteliği; uzayda yer tutması, yer kaplamasidır. Sonraki Pisagorcularla ilgili olarak özellikle Efla­ tun'un "Tİmmos"

diyalogundan bilgi ediniyoruz. Bu

Pisagorculann gerçek başansı astronomi alanındadır. Onlann astronomisi, temelde, modern astronomiye, yani Kopernİk'in astronomisine ç o k yaklaşır. Pisagor­ cular, her şeyden ö n c e , dünyayı evrenin sabit merkezi olmaktan çıkaran^ o n u kendisi de hareket eden bir yıldız olarak anlayan ilk astronomlardır. Pisagorcular evrenin merkezinde bir ateşin bulunduğunu ve dün­ yanın da bu merkezdeki ateş çevresinde döndüğünü kabul ederler. B u merkezî ateş çevresinde dünyadan başka güneş vc beş gezegen dc dönmektedir. Oysa İlkçağın ve özellikle de Aristo'nun bunun tam karşın bir görüşü benimsediğini biliyoruz. Aristo'ya göre evrenin merkezinde dünya vardır. Güneş vc öteki yıl­ dızlar dünyanın çevresinde hareket ederler. Pisagor­ culara g ö r e , dünyanın bir yüzü sürekli olarak merkez­ deki ateşe dönüktür. B u n u n içindir ki biz merkezdeki ateşi göremeyiz ve dünyanın bu ateş çevresindeki ha­ reketi sırasında güneş ile yıldızlarm sanki dünya çev­ resinde döndüğünü sanınz. Oysa bu, dünyanın hare­ ketinden o l u ş a n , tamamiyle yanlış bir izlenimdir. B u n d a n sonra dünyanın kendi ekseni etrafında da döndüğünü kabullenmek İçin ancak b i r adım daha atmak yeterli olacaktı ki, bil adım son Pisagorcular tarafından atılmıştır. Sonunda Eflatun'un Akadcmisi'nden olan b i r Pİsagorcu b i l g i n , g ü n e ş i evrenin 142


İLKÇAâ FELSEFESİ

merkezi yapmış vc böylece Kopernik'e tümüyle yak­ laşmıştır. Kopernİk'in İlkçağın astronomi varsayımlarına ya­ bancı olmadığım, bunları bildiğini, kendi varsayımına öncülük edenleri ciddî bir şekilde incelediğini biliyo­ r u z . G e r e k İlkçağda, gerek O r t a ç a ğ d a ,

Aristo'nun

Otoritesinin egemen oluşu yüzünden, Pisagorculann astronomi alanında vardıklan sonuçlar ilgi görmemiş, her iki çağda dünya evrenin merkezi sayılmış ve öteki tüm yıldızlann dünyanın çevresinde döndüğü görüşü benimsenmiştir- Böylece Yunan felsefesinin İlk bölü­ m ü n ü , yani bu fcJsefcnİn doğa olaylarıyla İlgili olan ilk bölümünü noktalamış oluyoruz. Bu ilk dönem filozoi^lan Özellikle doğa konusuyla ilgidendiler. B u n l a n n belirgin niteliği, doğa filozofu olmalandır, Şimdiye kadar sözünü ettiğimiz filozoflar gerçekte doğa bilginleri olup, biraz da din alanında yenileşme yanlısı düşünürlerdir. Bunlann h e m e n hep­ si, yalnızca bir konuya ilgi duymamıştır: Bu k o n u İn­ san ve insanın yaratılışı konusudur. Yalnız Demokrit için, tarih konusunun bir problem oluşturduğunu bi­ liyoruz. D e m o k r i t bu kuşağın son örneğidir. Ancak bu ilk doğa filozoflan ile D e m o k r i t arasında şimdi ele alacağımız bİr düşünürier topluluğu vardır ki, bunlar öncelikle insan konusu ile ilgilenmişlerdir. B u filozof İar topluluğunu

belli bir isimle anmak g e l e n e k o l ­

muştur: BunJara "Softst'lcr

denir.

143


İLKÇAĞ V 3 OHTAÇAĞ F E L S E F E TABİHİ

Sofistler

Sofist kelimesinin öteden beri, biri gcnİş öteki dar iki anlamı vardır. B u kelimenin geniş anlamıyla: İlk­ çağda, sofist denilince, genellikle şair vc filozof kişiler anlaşılır. Dar anlamı ise: Belli bir filozoflar topluluğu­ na, yani M . O . 5 0 0 ' d e yaşamış olan filozoflar toplulu­ ğuna verilen isimdir. Bundan, başka

"sofist"

kelimesi,

özellikle Efiâtun'un etkisiyle özel bir anlam kazan­ mıştır. B u kötü anlamın haklılığı savunulamaz, çünkü b u ismi taşıyanlar, felsefe tarihi b a k ı m ı n d a n hiç de önemsiz kişiler değildir. Bundan önce tanıttığımız filozoflar, ö z d e , doğayı araştıran bilginlerdi. Sofistler ise birer bilgin, birer araştırmacı olmayıp^ her şeyden önce birer Öğretmen­ dirler. S o f i s t l e r e , özellikle İran savaşından s o n r a , İranhiann yenilip Atina'nm siyasal vc kültürel alanda büyük bir gcfişmc gösterdiği d ö n e m d e

rastlıyoruz.

B u d ö n e m d e Atina'da vc ona uyan öteki Y u n a n kent­ lerinde köklü (radikal) bir demokrasi iktidara gelmiş­ ti. B u demokrat idare şimdiye kadarkilerden çok daha fazla insanın devlet yönerimine katılmasını sağlamış­ tır. İşte bir yandan kültürel gelişim, öte yandan demok­ rasi yönetiminin özellikleri o d ö n e m Yunanistan'da 144


[LKÇAÛ FELSEFESİ

eğitim yönünden geniş ölçüde bir gereksinimi o m y a çıkarmıştır B u gereksinim, o zamana kadar ö z e l olan ve daha çok kölelerce yönetilen eğitimin daha bir genclleşip genişlemesine neden olmuştur. Yeni siyasal vc sosyal koşullar, özellikle, siyasal eğitimi sağlayan genel bir öğretim gereksinimi doğurmuştur. Nerede böyle bir gereksinim doğarsa, orada bu gereksinimi karşılayacak birtakım kimselerin ortaya çıkması doğal­ dır. İşte Sofistler dc böyle bir gereksinimin ortaya çı­ kardığı öğreticilerdir. B u n u n içindir ki Sofisüer, ön­ celikle öğretmendirler. B u n l a r Y u n a n i s t a n ' ı n çeşitli kcnderindc dolaşırlar, uğradıkları yerlerde para karşı­ lığında ders verirler. Ders vermeyi bir meslek haline getirmek, hele derslerin para karşılığı verilmesi, o za­ m a n a kadar Y u n a n i s t a n ' ı n t a n ı m a d ı ğ ı bir o l a y d ı . Özellikle tutucu çevreler için para karşılığında ders vermek pek çirkin bir davranış sayılıyordu. B u döne­ mi Antik dönemden ayıran en büyük farklardan biri. Antik dönemin işe az ö n e m vermiş olmasıdır. Eski Yunan'da beden gücü ile çalışmak aşağılanan b i r dav­ ranış sayılıyordu. Beden işlerinde ancak köleler çalıştınlır. Aynı şekilde, mesleğiyle geçinen zcnaatkârlann da toplumda saygınlığı y o k t u . İşte Sofistlerin ders vermeyi bir meslek yapmaları ve derslerin para kaı^ılığı verilmesi, o dönemdeki Yunanistan'da hiç mi hiç hoş karşılanmamıştır. Sofistlere karşı olanların başında yer alan Eflâtun, "Protagoras"

adlı diyalogunda Sofistlerin ne biçim in­

sanlar olduğunu ve bunların çalışma biçimlerini çok canlı olarak tasvir ermiştir. Protagoras Sofistlerin en eskilerinden vc en büyüklerin dendir. D i y a l o g şöyle başlar: Eflatun'un hemen tüm diyaloglaanda birinci 145


İLKÇAĞ V B O R T A Ç A Ğ F E L S E F E TARİHİ

konuşmacı olan Sokrat'ı bir gün sabah erkenden bîr delikanl] yatağından uyandırır vc kendisine ünlü Protagoras'ın geldiğini coşkuyla anlatır, Dclikanh Protagoras'tan mudaka ders almak istediğini dile getirir. Sokrat delikanlıya isteğinin erişilmez bir şey olmadı­ ğmı, yeterli parası varsa isteğinin kolayca yerine gele­ bileceğini söyler. Sonra kalkıp birlikte Protagoras'ın konakladığı eve giderler. Burada Protagoras'tan baş­ ka bir kaç Sofist daha vardır. Eflâtun, Sokrat ile deli­ kanlının eve girdikleri zaman gördüklerini çok canlı bir biçimde anlatır. Protagoras büyük bİr salonda bir aşağı bir yukan dolaşıyor, arkasında öğrencileri ken­ disini saygıyla izlemektedir. Aynı salonun bir köşesin­ de öteki bir Sofist, Hippias

g ö k y ü z ü n ü göstererek

astronomi dersi vermektedir. Salona, bitişik odadan birrakım sesler gelmektedir. B u odada da bir başka. Sofist, Prodikos

y^XW'gi yerden d e r s veriyor, Salona gi­

ren S o k r a t ile delikanlı P r o t a g o r a s ' a yaklaşırlar ve kendisine delikanlının isteği iletilerek ders verİp vere­ meyeceği, verebilecekse bunun hangi konuyla İlgili olacağı sorulur, Protagoras delikanlıya: Benden alirken

günden

^ünc

daha

erdemli

olduğunu

ders görecek­

sin, ben sanu yararlı

olacak şeyler, işine yardımcı

cak şeyler öğreteceğim

der. Bununla da astronomi öğ­

ola­

reten Hippias'a taş atmış olur. Delikanlı dersin konu­ sunu sorunca, Protagoras bunun her şeyden önce bir vatandaşa siyaset alanında gerekli olan şeyler konu­ sunda olacağını, kendisine her vatandaşın bu konuda bilmesi gereken şeyleri öğreteceğini söyler. O zamanki Atina'da her vatandaşın bilmesi gere­ ken şeylerin başında hitabet geliyordu. Sofistlerin eği­ tim uygulamalarının ağırlık merkezini hitabet oluştu146


ELKÇAâ P E L S t F t S i

ruyûrdu- B u da belli nedenlere dayanıyordu; O za­ manki Atina'da hitabet sanaünı bilmek kişiye ç o k bü­ yük saygınhk kazandırıyordu. Çünkü devlet ile ilgili önemli kararların alındığı "Halk

Mcclisi"ı\dc

hitabet

çok etkili oluyordu. Ayrıca hitabet yargılama için çok gcrckJiydi, çünkü davacı ile davalının yargı ö n ü n d e söyledikleri nutuklar, yargıçların kararları üzerinde et­ kili oluyordu. T ü m bunlar söylenen sözlerin güçlü olmasını gerekli kılıyordu. Ancak bu hitabet sanatının bazı sakıncalı yanları da yok değildi. Sofistlerin yaptı­ ğı gibi, istemli bir biçimde öğretilen konuşma sanatı, yalnızca karşısındakini inandırmayı temel alır. İ ş t e S o ­ fistlerin karşıtları onları özellikle b u yönden eleştir­ mekte vc sorgulamakla haklıdırlar. Sofistlerin kötü ünlerinin başlıca nedenlerinden biri dc b u hitabet an­ layışlarıdır. Sofistlerin öteki bir özelliği ise, özellikle insan konusuyla uğraşmalarıdır. O n l a r bu konuyu ele aldıkları zaman, kuşkusuz, bazı şeyleri biliyorlardı. Kendilerin­ den öncekilere yabancı olmayan Sofistler, insan ile il­ gilendikleri için, tarih konusuna da yabancı değildi­ ler. B u konuda da kendilerinden önceki felsefe okul­ larından hiçbirine katılmadılar, onlar arasmda yalnız­ ca karşılaşnrmalar yapmakla yetindiler. B u karşılaşnrmalar sonunda şu sonuca vardılar: Şimdiye felsefe,

evren konusunda

tutarlı

bir anlayış

kadar elde

ki

edeme­

miştir. S ö z gelişi Heraklit ile Elealılar arasında b i r zıt­ lık vardır. Heraklit her şeyi oluş durumunda g ö r ü r vc bu oluş içinde sabit olan, kalıcı bir şeyin var o l d u ğ u ­ nu reddeder. Elealılar ise, tam tersine, oluşu redde­ d e r G e r ç e k varlığın başlangıcı vc sonu olmayan bir 1 4 7


HKÇaĞ V4 O R T A Ç A Ğ

L 5 5 F E T*RJJHI

süreklilik, bir kalış olduğunu İleri sürerler. Unsurlar konusunda da filozoflar bir uzlaşmaya varabilmiş de­ ğildir. Birisi ana unsurun su, birisi hava, bir başkası ise ateş olduğunu savunur. E n sonunda bir

filozof

bunlara toprağı da katarak dört unsurun d a ilke oldu­ ğunu öne sürmüştür. Anaksagoras ile D e m o k r i t ara smda da bir anlaşmazlık söz konusudur: Anaksagoras'a göre evrenin başlangıcında, belli bir plâna görc yaratan bir ruh vardır. D e m o k r i t ise d o ğ a d a ancak makina işleyişi cinsinden (mihaniki) bir zorunluluk olduğunu savıuıur. Sofistlere göre: "Ne kadar varsa, evrenin

yapısı hakkında

o kadar görüş

filozof vardır."

Bu yüzdendir ki, bu filozoflar gerçeği Öğretemezler. H e r filozof kendi düşüncelerinin doğru, başkalarınınkilerin yanlış olduğunu s a ^ n u r . Burada şu soru öne çıkar: "Acaba^gerpek rüşlerden

herbiri

diye bir şey kalır

diye bir şey var mıdır?

ötekiyle çeliştiğine

göre, geriye

Tümgögerpsk

mt?" Kanıtlanabilir bir gerçek karşı­

sında duyulan kuşku ile hitabette karşıdakini inandır­ mayı amaçlayan kuşku arasında bir uyum vardır. Fel­ sefe tarihinde, bilgi teorisi açısından, ilk şüpheciler Sofisderdir. Sofistler, tümel bir gerçeğin varlığından ilk şüphelenenlerdir. Sofistler teorik alanda şüpheci, uygulama alanında öğretmen ve hitabet öğredcîleridir. Aynca onlar özellikle insan konusu ile İlgilenirler, doğa konuları, bunların ilgi alanının dışında kalır.

Protagoras (M.Ö. 480 ^ 410) Sofistlerle ilgili aktardığımız bu bilgiler, özellikle, Sofısderin ilklerinden ve de en ü n l ü l e r i n d e n olan Protagoras için uygun diişer. Protagoras Atina'nın 14B


ILKÇAĞ FELSEFESI

büyük devlet adamı Psrikk^'m

çevresinde olanlardan­

dır. O da, Anaksagoras gibi, Tanrıları reddetmekle suçlanmıştır. Gerçekte o , T a n n l a n n varlığını reddet­ memiş, ancak düşüncesindeki genel şüpheci karakter­ den dolayı, "Tanrtlar

var tnj., yok Jnu, bilemeyiz"

de­

miştir. Bundan dolayı tutuklanmış, ancak yargı uygu­ lanmadan önce kaçmış ve Sicilya'ya giderken yolda boğulmuştur. Geleneğe göre Protagoras'ın,

"Gerpek"

adında bir kitabı varmış, bu kitabın başında ç o k ünlü şu kural bulunuyormuş: 'Tnsan

her peyin

ölpürüdür."

Bu kuralın anlamı: Protagoras için tümel geçerli bir gerçek yoktur. Olsa olsa h e r insanın kendisine has İnançları, görüşleri vardır. K e n d i l i ğ i n d e n o l a n b i r g e r ç e k t e n söz e d i l e m e z , bir İnsanın k e n d i n e g ö r c gerçek saydığı şeyler olabilir. Eflatun'un aktardığına göre, Protagoras bu varsayımını duyumlarımızın bizi yanıltmasına dayandırıyormuş. O , duyum ve algıların Öznel (sübjektif) vc göreli (rclatifl olduklarına ilk kez değinen düşünürdür:* Biri sıcak, öteki soğuk, üçün­ cüsü dc ılık su ile dolu üç kap olsun. O n c c bir elimi sıcak. Öteki elimi de soğuk suya sokayım, s o n r a da her iki elimi birlikte ılık suya koyayım. S o n u ç t a aynı ılık su, bir elime daha soğuk öteki elime olduğundan daha sıcak gelecektir, Acaba haklı olan elim hangisi­ dir? Acaba haklılık konusunda iki elimin kavgaya tu­ tuşmalarının bir anlamı var mıdır? Şüphesiz bir anla­ mı yoktur, olmamalıdır. Çünkü b u ılık SLL, yalnızca cic geldiği gibidir. İşte sıcak ve soğuk İçin s ö z konusu olan bu durum, her şey İçin dc böyledir. S o n r a du-

'

Bu gözlem bu9L;n modern psikolojide de geçerliliğini aynen sürdürüyor. (V. Okur)

149


İ L K Ç A Ğ v e O R T A Ç A Ğ F E L S E F E TARİHİ

yumlara bağlı algılarımızdaki bu durum, t ü m bilgile­ rimiz için de geçerlidir. Yunan felsefesinin ilk dönemindeki filozoflar ger­ ç e ğ e ulaşmak için uğraşıyorlardı. Heraklit, Elealılar, Pisagorculann tümü; tümel olarak geçerli olan kendi­ liğinden bir gerçeğin var olduğuna vc bu g e r ç e ğ i n in­ san tarafindan bilinebileceğine inanıyorlardı. Fakat ilk kez Sofistler gerçeğe ulaşma çabasından caymış vc yalnızca gerekli vc yaradı bilgiler edinmeyi kendileri­ ne amaç edinmişlerdir. Sofistleri öncelikle, İnsan vc insanın evreni ilgilendirir. Onların gerçek amaçlart b u evrene yararlı olmaktır. B u nedenle onlar kendilerin­ den önceki filozofların amaç bildikleri gerçeğe yaban­ cı kalmışlardır. E u gerçek kavrammı ilk kez Protagoras eleştirmiş­ tir. Ona göre kendiliğinden gerçek diye bir şey söz konusu olamaz, ancak insan içİn yararlı olan bazı bil­ giler vardır. Protagoras bu görüşünü şöyle temcllendİrir: Bilgilerimizi bize duytımlanmız sağlar. Duyumlanmızm oluşturduğu bu bilgiler, evreni birine bir bi­ çimde bir başkasına bîr başka biçimde gösterirler. Ay­ nı bir ısı bir İnsana sıcak öteki bİr insana soğuk gele­ bilir. Acaba bunlar üzerinde tartışmanın bir anlamı var mıdır? Yoktur, çünkü evren, herkese kendi du­ yumlarının gösterdiği bİçİmdc vardın B u n u n içindir ki bana böyle görünen bir şey, bir başkasına başka türiü görünür. O halde herhangi bir şey konusunda birbirinin tam karşıtı olan iki görüş öne sürmek olasıhğı her zaman vardır. B u karşıt görüşlerin hangisinin doğru olduğunu kanıtlamak olanaksızdır. Bu karşıt görüşlerin hangisinin d o ğ r u o l d u ğ u n u g ö s t e r m e k 150


^LKÇAĞfELEEFES[

İçin, olsa olsa bir tek yol vardır. B u da, bu görüşlerin birinin daha doğru olduğunu karşımızdaki n e telkin vc inandırma (ikna) yolu ile benimsetmektir. S o n u ç olarak doğru ve yanlış düşünce yoktur, ancak insamn düşüncesini karşısındakine beccrikülik göstererek be­ nimsetmesi vardır. Önemli olan, insanın kendi görü­ şünü savunma biçimidir, Bunun için tek araç vardır, hitabet. Bunun içindir ki Sofısdcr düşüncenin dış gö­ rünümü ile yani dil İle ilgilenmişlerdir. Onların dil konusundaki araştırmalan bize kalan başanlı çalışmalanndan biridir. Nitekim Sofistler dilbilgisi ( g r a m e r ) bilimini ilk ortaya koyanlardır. S ö z gelişi c ü m l e n i n analizini yapmak, bazı dilbilgisi kurallarının konulma­ sı SoHstlere aittir, B u n a karşı tüm metafizik konular­ da, söz gelişi yer İle gökyüzünün ilişkisi, evrenin nite­ liği vb, konularda, Sofistler şüpheci bir görüşü sirngclerlcr. Protagoras'ın Tanrılar konusundaki düşüncesi­ ni anımsayalım: "Ona göre mîlamak Tanrılar

ipin elimizde var olabilir

Tanrıların

varhğtm

ka-

bunun

ipin

bir arap yoktur,

de, olmayabilir

de."

Gor^ias (M.Ö. 483 - 376 ?) Şüphecilikte çok ileri giden Sofist filozoflardan bi­ ri de Gorgias'tır. Gorgias Antik dönemin ünlü hariplerindendir vc tanınmış biçim sanatkândır Eflâtun onun adını taşıyan bir diyalogunda bize Gorgias'ı her türlü felsefi;nin karşıtı olarak sunar. Anlatıya göre G o r g i a s ' ı n "Doğa Konusunda"

Konusunda

ya da Var

Olmayan

gibi acayip isimli bir yapıtı varmış. B u

yapıtta üç kökten görüş ileri sürülmüş: "Bir pey yok­ tur,

olsa bile bunu

bilemezdik, 151

bilsek

bile

bankasına


İLKÇAĞ v s OBTAÇAĞ F£LSEF£ TARİHİ

aktammazdtk."

Göcüldüpi

gibi, bilimin olanaklarım

yok etmek için Gorgias'îan daha ileri gidilemez. G o r gias birinci tezinde, 'fe^f^iV/^y_>iöj^fMr''diyerek Elcalılara yandaş o l u y o r . B u tezini İse şöyle savunuyor: E ğ e r bir şey gerçekten var olsaydı; bu şey ya sınırsız, oluşmamış, başlangıçsız vc sonu olmayan bİr şey ola­ caktı; ya da smırh, oluşmuş bir şey o l a c a k t ı . Şayet ikinci şıkkı benimsersek, yani var olanı bir çokluk, sı­ nırlı ve oluşmuş oian bir şey olarak anlarsak, bu du­ rumda varlık sürekli kendisinden başka bir şey olacak­ tır. B u da bizi Elcalılann gösterdikleri İçinden çıkıl­ maz güçlüklere götürür. Çünkü bu şekilde, bir şeyin hem var hem dc yok olduğunu benimsemek gerekir. Fakat birinci şıkkı; yani var olanın uyumlu, sınırsız, var olmamış bir şey o l d u ğ u n u d o ğ r u buinrsak^ bu durumda böylc bir varlığın tüm uzay vc zamanı dol­ durması gerekecektir. Uzay ve zamanı dolduran bir şey, aynı uzay ve zaman gibi, b ö l ü n e b i l e n bir şey o l u r d u . Artık uyumlu olmaktan çıkar, parçalardan oluşmuş olurdu. S o n u ç olarak konuyu hangi açıdan düşünürsek d ü ş ü n e l i m , her zaman bazı çelişkilere düşmek zorunda kahrız. Gorgias'm bu şıkları savun­ ma şekli, kendisinin sağlıklı bilimsel araştırma ile pek ilgisi olmadığını gösteriyor. O n u n yaptığı, daha çok, kavramlar ile oynamadır. "Bilim değil

midir?"

mümkün

müdür,

konusu sağlıklı olarak araştırılacağına,

konu yalnızca bir oyun d u m m u n a sokuluyor. İkinci şıkka geçelim: Bir şey var olsa da, bunu bilemezdik. Çünkü biz evreni iki araç ilc^ yani ya algılarımızla ya da aklimiz ile biliriz. Duyumlarımıza dayanan algıla­ rımız bizi tümel bir gerçeğe g ö t ü r e m e z ,

duyumlar

herkese evreni bir başka türlü gösterir. B u n u zaten 1&2


İLKÇAĞ F E L S g F g S l

Protagoras da göstermiştir. Akim işlevi olan düşün­ meye gelince: H e r çeşit şeyi düşünmek olasıdır. B e n hiç var olmayan bİr İnsanı düşünebildiğim g i b İ SLI üzerinde yürüyen bir arabayı da düşünebilirim. Dü­ şünme, aranılan şeyi bulmak açısından yüksek bir ye­ tenektir. D ü ş ü n m e , bize tasarlanan şeyin d o ğ r u olup olmadığını anlamak için, kesin bir bilgi veremez. O halde algılanmız olsun, düşünmemiz olsun btzi ger­ çekten benimsenen bir gerçekliğe ıılaşnramaz, Üçün­ c ü şık; Şayet b u şeyi bilseydik, b u d u r u m d a bunu başkalanna bildiremezdik. Çünkü bildirme kelimeler ile olur. Fakat bir kelimenin benim anladığım anlamı­ nı, başkalarının da anladığını nereden bilebilirim? Ke­ limelere yüklediğim anlamı ancak ben bilirim. Başka­ larının kelimelere yüklediği anlamı ben nasıl bilebili­ rim? Gorgias burada çok önemli bir konuya, oluyor İiyor?"

da bir bilgi

bir insandan

ötekine

"nasvl

aktıtrılabi-

konusuna değiniyor. B u üzerinde gerçekten

ö n e m l e düşünülmesi gereken bir konudur. G o r g i a s bu konuya kesin bir cevap bulmaya çalışmak yerine, yalnızca konunun güçlüğüne değiniyor, ç ö z ü m ü n ü n olanaksızlığını söyleyerek konuyu geçiştiriyor. Gorgias'm yapıtı Sûhst düşüncenin tipİk bLr örne­ ğidir. Burada konunun tiriz bir çözümü için girişim­ ler yerine, yalnızca zekânın zengin g ö r ü n ü m l e r i n i sergilemek içİn olanak ve nedenler bulmak istendiği­ ne tanık oluruz. B u türden yapıtların titiz d ü ş ü n e n kişilerce eleştirilmesi doğaldır. Nitekim Yunan kentle­ rinin tutucu çevrelerinde Sofısderin felscfclcrînc karşı bir karşı çıkışın başladığını görüyoruz. B u tutucu çev­ reler genellikle zaten felsefeye karşıdır. Sofistlerin or­ taya çıkışı, bu karşı çıkışı güçlendirmiştir. 153


İ L K Ç A Û V B O R T A Ç A Ğ F E L S E F E TARİHJ

T ü m bunlara karşm Sofisrlerin külrür tarihi açısın­ dan önemleri büyüktür, Bunların kültür tarihine yap­ tıkları en büyük katkı, insanı ve insan toplumlarını in­ celemiş olmalarıdır. Sofistlerin yaşadığı d ö n e m e , yanİ M . Ö , V , yüzyıla, Yunan Aydınlanma

Çajı

denir.

Nitekim X V l l - X V l l I . yüzyılda özellikle Batı Avru­ pa'da karşılaşnğunız bir düşünce akımına da lanma"

Aydın­

denildiğini biliyoruz. B a t ı Avrupa'daki bu

aydınlanma akımının karakteristik yanı, b u a b m ı n ge­ leneklere karşı açtığı savaşnr. B u akım dinsel, ahlak­ sal, siyasal, sosyal tüm törelerin insanın eseri oldukla­ rını kanıdamaya çalışmıştır. İşte Sofi^sderîn dc amacı budur. Onlar da rüm törelerin insan eseri olduğuna inanırlar. B u konuda Sofistler bir farklılığı vurgula­ maya özel önem vermişlerdir: Toplumsal kurumlarda insanın yaptığı ile doğanın yaptıklan hangileridir? S ö z gelişi, ahlâk ve hukuk yasalarımızın kurallarının hangi yanı insanın^ hangi yanı doğanın eseridir? Bu vc ben­ zeri konularda hangi düşünceler doğal, hangileri in­ sanın yaratmasıdır? B u tür ayırımlardan sonra İnsan tarafindan yapılan bir şeyin, yine insan tarafindan de­ ğiştirilebilmesi kabul edilir. B u yönleri ile Sofistler ye­ nilikçidir. Özellikle bu tarafları ile Sofistler, o zaman­ ki Yunan aydınları üzerinde çok etkili olmuştur. Bu etkileme özellikle sanat üzerinde çok belirgindir.

154


ILKÇAS

FELSEFESİ

Tunan Drama'ctlart ve Sofistler

Yunan sanat çevrelerinde özellikle dramaııın bü­ yük rolü olduğunu biliyoruz. Şİmdİ ele aldığımız dö­ nemde M . Ö . V . yüzyılda. Yunan tiyatrosu e n parlak dönemini sergilemiştir. B u dönemde üç büyük drama yazarıyla karşılaşırız: Aischyloi,

Sophokks,

Ett-ripİdes.

Bunlann ilk ikisi Sofistlerin önceki döncmincic yaşa­ mıştır. Euripides İse Sofistlerin çağdaşıdır ve tüm eserlerinde Sofistlerin etkisi görülür. B u sanatçdarı il­ gilendiren konulara bakarsak, özellikle de ilk ikisinin, insan ile "kader"

^ra.sında.ki ilişkileri çözmeye çalışnk-

lannı görürüz.

Aiskhylos (M. Ö. 525 - 456) Aiskhylos^un en büyük yapın "Orestes

Telâketi"dır.

Orcstcs'in annesi, babasını öldürmüş ve sevgilisi ile evlenmiştir. O r e s t e s , babasının ö c ü n ü annesinden a l m a k ve kaderin kendisine yüklediği bu görevi yapmış olmak için annesini öldürüyor. Fakat bu kez de annesini öl­ dürdüğü için günaha girmiş oluyor. Aisklıylos'un bu­ rada işlediği konu bİr efsaneden alınmıştır. İşlenen 155


İ L K Ç A Ğ v a O R T A Ç A Ğ F E L S E F E TARİHİ

konuda yapıtın ana teması kolayca görülebiliyor: İn­ san kaçamayacağı bir kader İlc karşı karşıyadır. E ğ e r takdir edilmişse, insan istese de istemese d e bu kade­ rin onu suçlu yapacağı kesirdir. Ancak T a n n n m el koyması ilc insan kaderin kendisine yüklediği kor­ kunç sondan kunulabilir.

Sophûkles (M.Ö. 496 - 406) Sophokles'İn büyük dramı Ödipus'u

g ö z d e n geçi­

rirsek yine aynı şeyle karşılaşınz; Ödipus da kaderin ağır yüklemesi akındadır. Kâhinler Ödİpus'a bir gün babasını öldürüp annesi ile evleneceğini söylemişler. Ödipus bu korkunç sondan kurtulmaya çalışır, fakat başaramaz, sonuçta kaderin dediği olur. E u yapıtta da irasan ve kader ilişkisi araştırılır. Burada da insan kaderin dileğine terkedilmiş halde bırakılır.

Euripides (M.Ö. 484 - 406) Kendisinden daha yaşh olan iki dram yazanmn ele aldıkları konular, daha ç o k , din ve metafizik prob­ lemlerdir. Oysa Euripides'e gelince, tümüyle başka bir evrene geldiğimizi görürüz. E u r i p i d e s , bugün, anladığımız şekilde karakter drammi yazan ilk sanat­ kârdır, O n u n dramında belirli karakterleri temsil edcn insanlar vardır. B u insanları artık kaderleri değil, kendi karakterleri yönlendirir. Bunlar yalnazca karak­ terleri gereği felâkete sürüklenir ya da akıllan yardı­ mıyla kurtulurlar. Akıl burada karakteri düzeltici bir rol oynar. Eurİpîdes'in dramlarında insan üstü bir gücün etkisini bulmak, hemen hemen olanaksızdır, 1S6


İLKÇAĞ F E L S E F E S İ

O n u n dramlarında tüm ölçüleri insanî olan bir dünya İle karşılaşînz. B u dramlarda iyilikleri, kötülükleri vc dc didişmeleri ile "İnsan"ı

buluruz.

Bu düşünüş, İlk olarak Sofısdcrce ortaya k o n m u ş , onlar sayesinde özel bir ilgi görmüştür. Sofistlerin görüşlerine görc kader vc tüm Tanrılar evreni^ yalnız­ ca İnsanın bulduğu şeylerdir. T ü m Sofısderin çahşmalarmda Protagoras'ın şu dpik cümlesi hâkimdir: "İnsan herşeyin

Ölfiisiidiir."

157


İLKÇAÛ v e O R T A ç ; \ Ğ F E L S E F E TARİHİ

Devlet Teorileri ve Son Sofistler

Sofistler öncelikle devlet, toplum vc hukuk alanlarmda insanm karşısına çıkan sorunlarla

uğraştılar,

insanlar topluluk hâlinde, bir devletin sınırları içinde ve birtakım hukuk kurallarına uyarak yaşarlar. Sofist­ ler, sosyal koşulların, hukuk düzenlerinin, devlet şe­ killerinin zaman içinde değiştiğini vc b u n l a n n

her

devlette başka başka o l d u ğ u n u kavramışlardı. B u g ö z l e m l e r d e n s o n r a Sofistler devlet v c h u k u k u n Tannlarca yaratılmadığı, bunların insan eseri olduğu sonucuna varmışlardı. Acaba insanları devlet ve hu­ kuku oluşturmaya zorlayan sebep ne olabilir? B u so­ runda birbirine karşıt iki görüş ile karşılaşıyoruz ki, bunlann daha sonra felsefe tarihi boyunca sürdürül­ düğüne tanık oluyoruz. B u karşıt görüşlerden birine bugünkü bir deyiş ile "sözleşme teorisi"

diyebiliriz.

B u görüş, devletin bir sözleşmeyle kurulduğunu var sayar. Bunun karşıtı olan teoride ise devletin güç uğ­ runa yapılan bir çatışmadan doğduğu ve g ü c e dayan­ dığı savunulur. Birinci teoriyi açıklayabilmek İçin P r o t a g o r a s ' ı n yine karakteristik bir görüşünden yararlanabiliriz. Ef­ latun'un Protagoras adlı diyalogunda bir efsaneye yer 150


İLKÇAÛ FELSEFESİ

veriliyor. B u efsanede Protagoras, insanlann hayvan­ lardan bir özellikle ayrıldığını anlatır. B u , i n s a o m hayvana göre ç o k g ü ç s ü z ve çaresiz bir d u r u m d a doğduğudur. T ü m hayvanlar yaşam kavgasında, ayak ta kalabilmek için doğa tarafindan bazı araçlar i l c do­ natılmışlardır. S ö z gelişi yırtıcı hayvanlann pençeleri, keskin dişleri, güçleri vardır. Geyik hızh koşabilir. Ba­ zı hayvanlar kışın dehşetine dayanabilmek i ç i n kalın posdar ilc donanmıştır. Oysa doğa insana bu araçlar­ dan hiçbirini vermemiştir. İnsamn ne gücü, n e hızı, ne pençesi, ne de keskin dişleri vardır. İnsan hiçbir hayvan ile karşılaş tınlamayacak biçimde kışın s o ğ u ğ u na çırılçıplak bir şekilde bırakılmıştır. O halde insan, yaşam kavgası ile başedebilmek için, tüm hayvanlara oranla daha güçsüz vc daha eksik bir durumdadır. İş­ te bu nedenle insan yavrusu tüm hayvan yavruların­ dan daha ç o k korunmaya vc bakıma gereksinim du­ yar. Fakat yaşam kavgasmdakı bu eksikliklerini gider­ mek için insanların da başvuracakları bir ç ö z ü m var­ dır: Birlikte yaşayıp birbirlerini desteklemek, karşılıklı olarak birbirlerini korumak. "Devlet

ve hukuk

nasıl

oluşmuştur'?"

sorusunu ilk

kez Sofistlerin öne sürdüğünü görmüş ve bu soruya birbirine karşıt iki cevabın verildiğini aktarmıştık. B u cevaplardan biri devlet ve hukukun, insanlann birlikte yaşamak için aralarında yaptıkları bir a n l a ş m a d a n doğduğunu varsaymışlır. Bu düşünceyi Protagoras'ın bir efsaneye dönüştürerek açıkladığını biliyoruz. İn­ san yaşam kavgasında cn eksik yaratılmış bir yaratıkür. D o ğ a , hayvanlara doğuştan bağışladığı araçlardan irîsanı yoksun bırakmıştır. B u n u n içindir ki însun hay­ vanlann doğarken dünyaya birlikte geürdikleri araçlara 159


İLKÇAĞ V e O R T A Ç A Ğ F E L S E F E TARİHİ

cş değerdeki şeyleri, sonradan, yapay olarak yapmak zorunda kalmıştır. Protagora&'tan ö n c e k i dan Anaksagtjras, insanın hay\'anlarda

filozoflar­

bulunmayan

üstün bir araca sahip olduğunu söylemiştir. Bu araç insanın elidir. El yardımı ile insan alet yapma olanağı bulmuştur. İnsanm yaptığı araçlardan yararlanabilme­ si, ancak öteki insanlarla birlikte yaşaması İle müm­ kündür. İnsan her hay\-'andan çük daha fazla sosyal yaşama gereksinim duyar. Çünkü, insaıı i ş bölümüne uygun yaratılmıştır. İnsanlann bİr b ö l ü m ü n ü n silahla­ rı, öteki bölümünün toprağı işleyecek a_raçlan üret­ mesi, bir başka bölümünün evleri yapması, bir bölü­ münün dc giysileri dikmesi gerekir. Bunlardan başka toplumun dış düşmanlara karşı korunmasını üstlenen insanların da bulunması gereklidir. Ayrıca birlikte ya­ şamak ve biriikte çalışmak için düzeninin sorumlulu­ ğunu yüklenen, bu düzeni kurumayı kendisine görev sayan insanlara da gereksinim vardır. P r o t a g o r a s ' a göre insan tüm bunlar içİn hiçbir hayvanda olmayan olanaklara sahiptir ki bunlar; birlikte yaşamanın anla­ mını vc değerini kavrama yeteneği ile karşılıklı anlaş­ mayı sağlayan bir dile sahip olmaktır. O halde insanlann birlikte yaşama gereksinimin­ den oluşan bu düzenin amacı nedir? Kısaca: Herkesin düzenden yararlanmasıdır. Çünkü bu düi^en olmadan insan yaşayamaz. B u n u n içindir ki insan, devlet ve hukuku yaratmıştır. Devler vc h u k u k u n , bireylerin karşılıklı olarak yararlanmaları sonucu oluştuğunu sa­ vunmak bizi zorunlu bir sonuca götürür; Acaba dev­ let vc hukuk herkesin yararlanması için m İ kurulmuş­ tur? Gerçekten böyleyse, o zaman herkesin devlet ve hukukun sağlayacaklarından aynı şekilde yaradanması 160


İLKÇAâ FELSEFESİ

gerekmez mi? Böylece devlete katılan herkes eşit hak­ lara sahip olur, toplum nimederinden eşİt olarak yararlanır ya da yararlanması gerekir. Bu sözü edilen eşitlik doğal bir haktır. Çünkü h e r insan dünyaya aynı şekilde gelir, yani h e r İnsan aynı olanak ve araçlardan yoksun olarak doğar. B u açıdan insanlar arasında hiç­ bir fark yoktur. Birhkte yaşamaya, bİr toplum oluş­ turmaya her insan gereksinim duyar ve h e r insanda topluluğun değerini kendisine tanıtacak bir yetenek bulunur. İnsanlar arasındaki tek fark; bu bütünlüğü sürdürmek ıçın birinin şu, ötekinin bu yönde çalışma­ sıdır. İşte tüm bu düşüncelerden, Sofistlerin g ö z ü n d e d o ğ a l devlet biçiminin demokrasi o l d u ğ u s o n u c u , kendiliğinden görülecek kadar açıktır. Herkesin dev­ let düzenine bizzat katılması gerekir. Herkesin ortak yaşamın ürünlerinden, nimetlerinden aym şekilde ve aynı düzeyde yararlanması gerekir. Tamşması günümüze kadar süregelen devletin bir sözleşme sonucunda oluştuğu teorisini Sofistler açık bir biçimde temsil etmişlerdir. Onlara göre, insanlar yalnız başlanna yaşamanın güçlüğünü, tek başlarına doğa ile kavgalannın olanaksızlığını gördüklerinden, aralarında bir sözleşme yaparak, birlikte yaşama so­ rumluluğunu kabullenmişlerdir. B u sözleşme teorisi b i z e h i ç de yabancı d e ğ i l d i r . B u deyimin au'nun

Roaîse-

adıyla anıldığını biliyoruz, F a k a t R o u s s c -

au'nun "Toplum

Sözleşmesi"

devletin kuruluşunu bir

sözleşmeye dayandıran tek kitap değildir. X V I I - X V I I I . yüzyılların tüm devlet felsefeleri, bu düşünceyi sa­ vunur. Aynca bu teori ilk kez X V I I - X V T I I . yüzyıl da ortaya çıkmış değildir. Anımsanacağı gibi bu görüşü 161


İL KÇf:C-, yv O ^ T A Ç A Ğ F E L S E F E TARİHİ

İlkçağdaki Sofistlere kadar götürebiliriz. S ö z l e ş m e te­ orisini ilk kez ortaya atan Sofist düşünürler, bu teori­ den ç o k köklü birtakım sonuçlar çıkarmaktan geri kalmamışlardır: Sözleşme teorisini temsil eden ve bu nedenle kökten (radikal) demokrasiye taraftar olan Sofistler, köleliğin doğal olmayan bir kurum olduğu­ nu savunmuşlardır. S ö z gelişi Antiphon

adlı bir S o ­

fistten günümüze kadar kalabilen bir yazıda, açık bi­ çimde; insanlann temelde eşit oldukları, tıüm insanla­ n n devlet içinde aynı haklara sahip oldukları savunu­ lur ve bundan da köleliğin doğal olmayan bir kurum olduğu sonucu çıkardır. Zira aynı devlet çerçevesinde bir kısım insanlann özgür, öteki kısım insanlann köle olması, bazılarının devletin n i m e t l e r i n d e n rahatça, bazılarının ise smırh olarak yararlanması doğa[ olma­ yan bîr durumdur. Sofistler tüm sosyal kurumlarda doğal olan ile insanî olanı, yani bunlann hangi kısım­ larının doğadan geldiğini ve hangi kısımlarının da in­ sanlar tarafindan yapıldığını ayırt etmeye ö z e n göster­ mişlerdir. Hangi devlet şekli insanın eseridir? Hangi devlet şcidl doğaldır, idealdir yani her yerde, her za­ man ve her dönemde geçedidir?.. Ö t e yandan İlkça­ ğın tüm ekonomik yaşamının kölelik kurumuna da­ yandığını da biliyoruz. İlkçağın ekûnonnik yaşamın­ dan köleliği soyudayamayız. Çünkü tüm b e d e n işleri­ ni köleler üstlenmiştir. Bunun içindir ki b u dönemde köleleri olmayan bir devlet, yalmzca bİr ütopya, yani temelleri havada asılı olan bir devlet sayılacaktır. O d ö n e m i n tutucu çevrelerinin Sofistlerin b u kökten (radikal) değişimci görüşlerine karşı çıkmaları, bu g ö ­ rüşlerini hayalci saymalarını doğal karşı la malıyız. As­ lında Sofistlere karşı olan bu tutucu çevrelerin karşı 162


İLKÇAÛ

FELSEFESİ

çıkmaları, Sofistlerin b u kökten değişimci görüşleri yüzünden daha da güçlenmiştir. S ö z ü n ü ettiğimiz sözleşme teorisi yanında, yine Sofisdcrden bir bölümünün savunduğu, bir başka te­ ori daha vardır. B u teori, bir öncckirıe zıttır.

"Dep­

ict" adlı ünlü yapıtının birinci kitabında Eflâtun, ç e ­ şitli Atina vatandaşlarını devletin temeli üzerine ko­ nuşturur. Burada "adalet

nedir?"

sorusu ü z e r i n d e

durulur. K o n u ş m a sırasında Eflâtun

Thrasymachos

adlı bir Sofiste d c söz verir. B u Sofist, o zamana ka dar bu konudaki tüm söylenenlerin anlamsızlığını sa­ vunur. O n a g ö r e adalet, yalnızca b o ş b i r s ö z d ü r . Adalet diye bir şey yoktur, ancak iktidar içİn yapılan bîr kavga vardır. B u n u n için d e ; adaletli insanlar, adaletsiz insanlar yoktur, yalnızca daha güçlü ve da­ ha zayıf insanlar vardır, insanlar için en güçlü zorla­ ma, öteki insanları buyruğu altına almak ıçİn yapılan zorlamadır. Adalet de yasalara uymaktan başka b i r şey değildir. Yasa dcnİlcn şeyler, yalnızca hâkimlerin tutuklulara karşı kullandıkları kendi güç ve iradeleri­ dir. O halde devlet, iktidar olma uğruna yapılan b i r kavganın ürünüdür. Aynı görüşü Eflâtun Gor^ias

adlı diyalogunda bir

başka Sofistin ağzından dile getirir. Devletin b i r ikti­ dar, bir güç göstermesinden başka bir şey olmadığını, ünlü Sofist G o r g i a s ' m öğrencisi Kallikles

savunur.

Kallikles d c , T h r a s y m a c h o s g i b i , insanlar arasında adaletli olanlar vc adaletli olmayanlar diye b i r sınıf­ landırma yapılamayacağını, olsa olsa, İnsanlarrn kur­ nazlar vc budalalar diye İki sınıfa ayrılabileceğini ileri sürer vc görüşünü şöyle savunur: Ahlâk, 163

yalmzca


İLKÇAĞ ve Ü R T A Ç A Ğ F E L S E F E TARİHf

güfsüüerin mak

güflüleri,

ipin buldukları

sonunda

üstün olmak

ri yetersizdir. başvururlar: şey olduğu ve ahlâk ahlâk, yapılan

güplerini

içindir

Güçlerini

ahkcty-

güçsüzler

ki güçsüzler

güçlüleri

da böylelikle

ortaya

insanlar

arasında

bitmez

tükenmez yeterince

çıkmıştır.

kavgada

çalıprlar Böyle

re üstünlük

olunca uğrunda

güçsüzlerin

bir hileden akıllı

hileye

ve kötü bir

kandırmaya

iktidar

de güçle­

bir

kuilanmanmçirkin

konusunda

Güçlüler

Çünkü

isterler, ancak bu konuda

Bunun

lere karşı ileri sürdükleri ğildir.

kuilanmaktan

bir araptır.

başka

güçlü­ bir şey de­

iseler bu hileye

kan­

mazlar. Görüldüğü gibi devlet ve hukukun kaynağı konu­ sundaki bu görüş, sözleşme teorisine karşıttır. Eu gö­ rüş devlet vc hukukun doğuşunu, birlikte yaşamanın nimetlerinden eşit olarak yararlanmak için yapılmış olan bir sözleşmede değil, aksine acımasız bir kavgada bulmaktadır. Böyİc bir hareket noktası oJan bu teori­ nin; dcvlen, herkese eşit haklar sağlayacak bir örgüt­ lenme olarak değil dc, aksine, güçlünün güçsüze her zaman hükmetmek İsteyeceği bir örgütlenme olarak algılaması doğaldır. B u görüşe taraf olanlar, herkesi ortak yaşamın nimetlerinden aynı ölçüde yararlandır­ mak isteyen demokrasi yönerimini reddeder. Devlette ancak güçlünün güçsüzü bazı haklardan yoksun bırak­ ması söz konusudur ve bundan da bir "efendi"

tİpi

hayat bulur. Güçlü olan kİşi efendidir vc efendiliğin tüm haklanndan yararlanır. Güçsüz olan, efendi olma­ yan kişi, bu haklardan tümüyle yoksundur. Bu ölçüsüz güç kaygısı vc baskı düşüncesinin uy­ gulanmasına Atina özellikle tanık o l m u ş t u . Bu da, 1G4


İLKÇAĞ

FELSEFESİ

Atina'nın Peieponncs savaşlan sonunda İsparta'ya ye­ nilmesi yüzünden iktidarda kısa bir süre kalabilen Aristokrat y ö n e t i m i n başında yetenekli bir sayılan Kritias

bulunuyordu. "Dinin

filozof

kaynAği"]X^ ait

bir teorisi bulunan Kritias'a göre; yüce jjüflerc ödül ya da ceza veren Tanrıların san düşüncesinin disine baskı

uymalarını uygulayan

devletin

başındaki

ürünüdür. sağlamak devlet

daha rahat yönetebilmesi

Tanrılar, ifin,

adamlarını

süslülerin,

varlığı,

tapma,

tümüyle

kullarının

anlara

sağlam

türetmiştir.

güçsüzleri

için bulunmuş

daha bir

in­ ken­ bir Dm;

kolay ve görüştür.

Görüldüğü gibi, son Sofist kuşak aşın varsayımla­ ra saplanmıştır. Oysa Ük Sofistler görüşlerinde ç o k daha ılımlıydılar. B u aşın görüşlere Yunanistan'ın tu­ tucu çevrelerinin şiddetle karşı çıktıklannı düşünebili­ riz. Nitekim tutucuların bu tür aşın görüşlere karşı olduklarının bir göstergesi olarak, bu dönemdeki fel­ sefenin belli başlı temsilcilerine karşı bir dİzi dava aç­ tıklarına tanık oluyoruz. B u cümleden alarak Anaksa­ goras T a n r ı l a r ı r e d d e t m e k l e suçlanarak A t i n a ' d a n kaçmak zorunda bırakılmışnr. Yine Sofisdcrin en es­ kilerinden ve en ünlülerinden olan P r o t a g o r a s da Tanrıların varlığından kuşkLilandığı için aynı son ile karşılaştı vc Atina'dan kaçmak zorunda kalcii. Sicil­ ya'ya kaçarken yolda (suda) boğularak öldü. B u tür davalann en önemlisi kuşkusuz, Sokrat'a karşı açılmış olandır. M . Ö . 3 9 9 yılında görülen bu dava, Sokrat'm ölüm cezasına çarpnnlması ile sonuçlanmıştır. B u da­ va, tutucu çevrelerin Sofistlere karşı bir tepkisidir. Öğrencisi Efiâtun'un da çok iyi gösterdiği gibi, Sok­ rat bîr Sofist değildir. T a m tersine, Sohstlcrc karşı ol­ duğu halde aym sona Lığramıştır. 165


İ L K Ç A Ğ v a O F Î T A Ç A Ğ F E L S E F E TARIHI

(Sokrates) (M.Ö. 470 - 399)

,,,ve Sokrat

Sokrat ile Yunan felsefesi, tarihinin Önemli bir aşa­ masına ulaşmıştır. Buraya kadar sözü edilen fdozollara öteden beri, "Sokrat'tan

öncekiler"

d e m e k alışkanlık

olmuştur. B u deyiş bile Sokrat'ın Önemini vurgulamak için yctcrii bir katut sayılabihr. Gerçekten dc Sokrat, Yunan felsefesi tarihinin akışından ayırmaya olanak bu­ lunmayan bir kişiliktir. Bundan sonraki felsefe akımla­ rının ana konusunu "Erdem likleri nelerdir?"

nedir? Erdem-liliffin

nite­

sorulan oluşturur. B u konuyu yakın­

dan incelersek g ö r ü r ü z ki, bu okulların vc felsefe akımlarının tümü erdemli kişi İdealitie m o d e l olarak hep Sokrat'ı gösterirler. Erdemli olan insajı, yaşamını aklı İle yöneten, tüm karar ve davranışlarına aklı ile yön veren insandır. E u ideali, benzersiz bir şekilde, ancak Sokrat'ın gerçekleştirdiği kabul edilir. Bunun içindir ki Yunan felsefesinin bundan sonraki akışından Sokrat'ın kişiliğini vc insanlığım ayırma olanağı yok­ tur. Sükrat^n yaşamı vc ölümü ile ilgili ç o k net bilgile­ rimiz var. Ancak, düşünceleri konusundaki bilgilerimi­ zin böylesine net vc zengin olduğunu söyleyemeyiz. Sokrat'ın yaşamına ait yapıtlanndan o n u n kişiliği konusunda açık bir bilgi edinebiliyoruz. S ö z gelişi 166


İLKÇAĞ F E L S E F E S İ

Öğrencisi Efiâtun'un kaleminden çıkmış olan

Phaidon

diyalogunda ölümü ile ilgili geniş bilgi vardır. Buna karşılık düşünce vc görüşüyle ilgili çok az şey bilin­ mektedir. O kadar ki; "Sokrat'm belli bir g'ârüşü filozoftan

var mtdır?

çok bir ahlâk

Acaba

felsefe

konusunda

o belli bir

Öğreticisi sayılmaz

görüşteki

mı? " soru­

lan bile öne sürülebilir. Buna rağmen S o k r a t ' a belirli bir görüş yakıştıran bir yapıtı elimizde bulunmakta­ dır, Ancak S o k r a t i n ölümünden 2 5 yıl önce yazılan bu yapıt onu yalnızca karikatürize etmiştir. Ü n l ü ko­ medi yazan Aristophanes^\t\ "Bulutlar"dır.

b u konudaki yapıtının adı

Aristophanes bu yapıtında. Sofistlerin

kişilikleri vc görüşleri ilc alay eder ve bunların elebaşı olarak da Sokrat'a rol verir. Kitabın konusu şöyledir: D o ğ a konusunda bazı garip düşünceleri olan bir S o ­ fist vardır. B u Sofiste göre her şeyin sebebi bulutlar­ dır. - B u göndermenin, havayı her şeyin ana maddesi varsayan ilkenin savunucusu Anaksİmenes'in (>ğrencilerindcn biri için yapılmış olması güçlüdür.- İ ş t e Sok­ rat olarak tanıtılan bu garip düşünceli Sofiste g e n ç bir adam başvuruyor. Ondan beyazı siyah, siyahı beyaz yapma sanatını öğrenmek istiyor. Bu delikanlı Sokrat'tan bazı hilelerle bİr şeyin tam zıddına nasıl çevrİ lebileceğini öğrenmeyi amaçlar. Onun böyle bir be­ ceriye gereksinimi vardır. Ç ü n k ü babasına karşı bir dava açmak istemektedir. Sokrat babasına saygısızlık eden delikanlıyı haklı bulur. Sokrat'm, Sofisdcrin ö ğ retim biçimlerinden ahnmış olan metodlaHa, b u deli­ kanlıya ders anlauşı karikatürize edilir. Yapıtın sonun­ da, bunlardan canı sıkılan dclikanhnın babası sahne alır ve Sofisdcrin oturduğu yeri ateşe verir. Dikkat edilirse Aristophanes'in karikatürize ettiği 167


İLKÇAĞ ve OFITAÇAĞ f E L S E F ^

TAFİHİ

tipin Sokrat ile hiçbir ilgisi yoktur. Burada Sokrat'ın yalnızca adı kullanılmıştır. Fakat onun gerçek kişiliği ortada yoktur. Eflâtun, hocasına, yakıştınlan bu duru­ m u reddeder. Sokrat'ın doğa ile hiç uğraşmadığını, doğa kanunlanyla İlgilenmediğim, aynca para karşıhğı hiç ders vermediğini anlatır. Onunla İlgili böyle bir karikatürün çizilmesi, S o k r a t ' ı n ö l ü m ü n d e n 2 5 yıl önce de Atina'da ünlü bir kişi olduğunu gösterir. Atinalîlar Sokrat'ı çevresi hep öğrencileri i l e çevrilmiş olarak görüyorlardı, Fakat onlar, Sokrat'ın çevresin­ dekilere neler öğrettiklerini bilemiyorlardı. B u n u n için olacak Sokrat'ın bu çalışmalanm, Sofisderin bili­ nen belli çahşmalanna benzetiyorlardı. Ötekİ Sofist­ ler, arasıra ortalıklarda görünüyor, ders veriyor vc sonra da başka ülkelere gidiyorlardı. Oysa Sokrat sü­ rekli Arina'da kalmış ve yetmiş yıllık ö m r ü n ü hep Ati­ na'da geçirmişti. Sofistlere yapılan karşı çıkışın, ne yaptığı pek belli olmayan Sokrat'a çevrilmiş olmasını doğal karşılamak gerekir, Sokrat'ın çevresinde toplanan öğrencileri, kendisi­ ne karşı büyük bir saygı vc tavır sergiliyordu. Bu öğ­ rencilerin içinde her tipten, her çevreden insanlann bulunması dikkat çekicidir. S ö z gelişi Antisthenes

gibi

yan yabancı ve yan kölenin yanında yüksek aristokra­ siye ait bir Eflâtun da bulunabiliyordu. B u farklı kay­ naktan öğrencilerin birleştikleri nokta, hocalanna kar­ şı duyduidan engin saygıdır- Nitekim öğrencileri ara­ sındaki bu uyum ancak hocalarının ö l ü m ü n e kadar sürmüştür. Sokrat'ın ölümü ile birlikte "iistad"ın

ger­

çek fikrinin ne olduğu konusunda öğrencileri arasın­ da tartışma başlamıştır. B u kavga yazı çalışmalarına 168


İLKÇAĞ FELSEFESİ

yansımışür. Sokrat'ın kendisi hiçbir şey yazmamıştır. Aynca uzun uzun nutuklar da söylemiş değildir. O ders venrkcn, kendisine özgü olan diyalog m e t o d u n u kullanmıştır. İşte Sokrat özellikle bu noktada Sofist lerdcn aynlır. Sofistlerin çalışmalarında uzun nutuklar söylemek esastır. Sokrat ise öğretiminde yalntzca bazı sorular sorar ve karşısmdakinin bunları yanitlamastm isterdi. B u arada, kendisinin hiçbir şey bilmediğini, kendisinde yalnızca başkalannm bildiklerini b i l i n ç ' e çıkarma yeteneği olduğunu söylerdi. Yani Sokrat çev­ resindekilere, her şeyden ö n c e , kendilerini tanımayı, kendileri üzerinde d ü ş ü n m e y e çalışmalarını telkin ederdi. Sokrat'ın bu metodundan, belli bir yazı biçi­ mi, Sokratib

âiya Loğlar

doğdu. O n u n ölümün­

den sonra öğrencilerinden bir çoğu Sokrat'ın kullan­ dığı metodu örnek alarak diyaloglar yazmayı denedi­ ler. B u Sokratik diyalogların t ü m ü n d e başrol S o k rat'ındır. Ele alınan b İ r k o n u üzerinde tartışma yapılır vc konuşmayı Sokrat yönetir. B u diyaloglarda Sok­ rat'ın öğrencilerinin tek amacı, üstadın düşüncelerini kendi anladıkları biçimde yorumlamaya çahşmalandırAncak bu diyalogiann ulaşukları sonuçlann birbirle­ riyle uyum içinde olmadıklannı görüyoruz. Sokrat'ın düşüncelerini anlamada uyum sağlanamamıştır. B u d u r u m öğrencileri arasında büyük bir t a r t ı l m a n ı n başlamasına sebep olmuştur. B u yönüyle S o k r a t bü­ yük bir din kurucusuna b e n z e r . D i n kurucularının d u r u m u da aynen böyledir: Onların da çevresinde müritler toplanır, onlar da çevresindekiler üzerinde, h e r şeyden ö n c e , kişilikleriyle, yaşam vc ölüm biçim­ leri ile etkili oludar. O n l a n n da kişlhklcri yanında dü­ şüncelerinin etkinliği hep ikinci planda kalmıştır. Dİn 169


ILKÇAĞ ve O R T A Ç A Ğ FELSEFE

TARIHI

kurucusu ölüncede, çevresindekiler arasmda bir tar­ tışma başlar, Onlann her biri, din kurucusunun şu ya da bu yönde düşünceler taşıdığını savunurlar. Sokrat'm kişiliği ve düşünceleri çevresindeki tar­ tışmalardan d o ğ a n diyaloglardan bize kadar ancak pek azı ulaşabilmiştir. Bize ulaşan diyaloglar arasında özellikle Efiâtun'un diyalogları önemlidir, B u n l a n n İçinden dc Sokrat'm ölümünün hemen ardmdan ya­ zılmış olanları, üstadın yaşamı v c kişiliği yönünden ö n e m l i birer belgedir. Bir de K s c n o f a n e s ' i n lar"ı,

"Anı-

bu konuda önemli sayılmalıdır. Ksenofanes ön­

celeri askerdi. Sonradan yazarlığa başlamış, tanm ve eğitim konulannda yazmıştır. B u yazann Anzlar

adlı

yapıtında Sokrat içİn tipik konuşmalara yer verilmişür. Önceleri bu konuşmaların, gerçekten Sokrat tara­ fından yapılmış konuşmalar olduğu kabul edilmişti. B u yargı doğru olamaz. Çünkü Ksenofanes de, aynı Eflâtun gibi, bu konuşmaları sonradan kaleme almış­ tır. O kadar kİ, Ksenofanes bu konuşmalan yazarken, Eflatun'dan daha ö n c e yazılmış olan diyaloglardan b i l e yararlanmıştır. B u n u n içindir k i , g e r e k Efiâ­ tun'un vc gerekse Kscnofanes'in Sokrat İle ilgili yaz­ dıklarını yazarların kendi görüşleri olarak algılamak zorundayız. H e r ikisi de Sokrat'm çeşidi nedenlerle yaptığı konuşmaları esas alarak, kendi anlayışlarına göre özgürce yorumlamışlardır. Sokrat savaşlara katılmış, asker olarak yararlık gös­ termiş, savaş sıkıntılarına katlanmakta özellikle dik­ katleri üzerine çekmiş biridir, O sİyasaİ yaşama karış­ mamış, siyasetten sürekli uzak durmuştur. Fakat için­ de yaşadığı siyasal yapı, yani Atina demokrasisi onun 170


İLKÇAfi FELSEFESİ

da bir vatandaş olarak, zaman zaman bir t u t u m alma­ sın] gerektirmiştir. Nitekim Peloponnes savaşlarının felâketle sonuçlanmasından h e m e n ö n c e Atinalılar düşmanlarına karşı parlak bir deniz zaferi kazanmış­ lardı. Ancak çıkan bir firtına Atinalıların zaferin mey­ velerinden yeterince yararlanmasını engellemışd. Fır­ tına ölülerin toplanıp götürülmesine izİn vermemişti. B u olay Atina'daki tutucuları kışkırtnuş vc bunların sorumlusu komutan aleyhine dava açmalanna sebep olmuştu. Zaten heyecan içiııdeki batıl inançlara bağlı Halk Meclisi ölüleri kaldırmayan kûmutanlann tutuk­ lanmasına karar verdi- Halk Meclisinde komutanları savunan, onları haklı bulan tek İnsan Sokrat olmuş­ tur. B u olayda Sokrat'ın korkusuzluğu açık seçik gö­ rülmüştür. Korkusuzluğunu kanıtlamak için Sokrat başka bir sebep dc bulmuştu. P c l o p o n n e s savaşları kaybedilince Atina'da aristokrat b i r y ö n e t i m kurul­ muştu. B u yönetimin başındakiler, ki b u n l a n n içinde Sokrat'ın öğrencisi de olmuş olan KrUias

da vardı,

hak vc yasayı gözetmeksizin diledikleri gibi hareket etmişlerdi. E u baskıcı hükümetin haksız yere el attığı kişilerden biri de Sokrat idİ, B u yönetim S o k r a t ' ı tu­ tuklamak istemiş, fakat Sokrat yaşamını riske sokarak tutuklanmayı önlemişti. Aynı Sokrat, baskıcı yöneti­ min yerine ikddara gelen demokrasiyi de aynı cesaret­ le eleştirmekten geri kalmadı. A t i n a ' n ı n d e m o k r a t bünyesindeki bir noktayı, memurluğun kur'a ile dağı­ tılmasını, Sokrat hoş karşılamadı, O n a g ö r c makamlan n dağıtılması basideştirilmemclidir. Herkes ehil ol­ duğu makama geçmelidir. Sokrat, hiçbir çalışma biçi­ mini çirkin ve aşağılayıcı g ö r m e z . İnsanın işİ hiçbir 171


İLKÇAĞ v e O R T A Ç A Ğ F E L S E F E TAHİHİ

zaman kendisi için bir ayıp sayılamaz. Sokrat, namus­ lu bir insamn zenaatlarım, ortalıkta boş boş dolaşan, ara sıra HaJk Meclîsinde nutuklar atan politikacılar ilc karşılaştırır ve blrincisimn çok daha saygın bir [ş yap­ tığını savunur. İşte M , Ö . 3 9 9 yıhnda Sokrat'm aley­ hine açılan davanın bu sebeplerden açıldığını düşünebilinz. Sokrat; Tanrıları reddetmek ve dine karşı davra­ nışlar içinde bulunmakla suçlanmış ve yargı önüne çı­ karılmıştı. Bilindiği gibi İlkçağda dine aykırı davran­ mak devlere karşı davranmakla eş sayılıyordu. Bir baş­ ka deyişle, dinsel suç aynı zamanda siyasal suçtu. Sok­ rat'm Tanrıları reddetmekle suçlanması, özellikle bir noktaya dayandınlıyordu.

Sokrat, yaşamının önemli

anlarında sürekli İçinden bir ses işittiğini vc bu sesin kendisine şu ya da bu şekilde davranmasını emrettiği­ ni söyler. Bu uyarıcı içten duyduğu sese, bu alikûvucu duyguya, Sokrat, "benim

Daimon'um"

adını verir.

Acaba bu sesin arkasında gizli olan nedir? Uyaran, alıkoyan, doğnı yolu gösteren bu ses, Sokrat'a göre, Tanrının sesidir, kutsal bİr sestir. Sokrat, Tanrının se­ sini kendi içinde duyduğunu söyler. T a n n l a r bizimle konuşurlar, onların söylediklerini biz de ].şİtebllİriz. T a n n l a r bize yalnızca dışardaki araçlarla yani yalnız rahiplerin ve falcıların dili İle değil, doğrudan doğru­ ya kendi içimizden, bilinçaltımızin scsi ilc seslenebilir. Sokrat'm özellikle din konusundaki tutumu, tüm S o ­ fisti erin kinden ve özel olarak Protagoras'ın'finâzn

tü­

müyle başkadır, Protagoras'a göre, T a n n l a n n varlığını bilemeyiz, belki dc Tannlann var olduğunu, belki de var olmadıklanm söyleyebiliriz. Sokrat ise tam anlamıyla 172


İLKÇAÛ FELSEFESİ

dindar bir insandır, ü yaşamın yüksek bir g ü c ü n elin­ de olduğuna, yaşamın bu yüitsek g ü ç tarafindan yön­ lendirildiğine ve yönetildiğine sağlam bir inanç vc bifinçle inanıyordu. Sonraları Eflâtuncular ve Stoacılar bu çeşit bir dindarlığa bağlanmışlar, onlar da din ko­ n u s u n d a böyle bir görüşü temsil e t m i ş l e r d i r . İşte Sokrat bu yönden de kendisinden sonraki bazı fclscf'c okullanna örnek olmuştur, Sokrat, Atina'ya yenİ Tanrılar sokmak ve bir de gençliği bozmakla suçlanmıştır. B u suçlamalarda Sok­ rat'ın arasıra içinde sesini işittiğini söylediği imon"

"Da-

büyük rol oynamışür. B u uyaran, yol gösteren

ve içten gelen sesi, Atinalılar Sokrat'ın yeni T a n n s ı sanmıştır. İsteseydi bu suçlamalardan Sokrat kendisi­ ni kurtarabilirdi. Ayrıca o, Atina'yı da terkedebilirdİ. S o n u ç t a yargılamalarda alışılagcldiği gibi, yargıçlar­ dan bağışlanma dileseydi cezası daha azaltılabilirdi. Fakat Sokrat bunların hiç birini yapmamış, aksine du­ ruşmada yargıçlara meydan okumuş, böylece cezalan n en ağınna çarpılmayı kendisi hazıdamıştır. Sokrat bu sonu, içinden duyduğu sese uyarak sağlamıştır. B u ses ona düşünceleri uğrunda ölmenin kendisi için İyi olacağını uyarmıştı. Gerçekten de Sokrat düşünceleri ve yaşam biçimi uğruna olmescydi, sonraki d ö n e m ­ lerdeki etkisi bu denli güçlü olmazdı, Sokrat, kendisi­ ne yüce bir güç tarafindan belirlenmiş olan ve gerçek­ leştirilmesi îstenen bir görevi ( m i s y o n u ) o l d u ğ u n a inanmış ve bu görev u ğ m n d a ölüme gitmişrir. B u yü­ ce kutsal g ü ç o n u n dışında d e ğ i l , o n u n içindedir. Uyancı ses onu yaşamının belli anlannda davranışları ile ilgili hesap vermekle yükümlü saymıştır. t73


İLI^ÇAĞ v e O R T A Ç A Ğ F E L S E F E T A H İ H İ

Efiâtun'un "Küfüh

Kriton"

isimli diyalogu bizi

bu konuda ç o k iyi aydmlatmaktadır; D i y a l o g Sok­ rat'm ölümünden birkaç gün önceki cezaevini konu alır. Sokrat'a çok bağlı olan cn eski öğrencilerinden Kriton erkenden cezaevine gelir ve S o k r a t ' ı uykuda bulur. Sokrat uyanınca Kriton kendisine cezaevinden kaçabileceğini, bu konuda gerekli tüm önlemlerin almdığını ve gardiyanlann göz yumacağını söyler. Fa­ kat Sokrat kaçmaya yanaşmaz. Ç ü n k ü içindeki ses, D a İ m o n , onu kaçmaması konusunda uyarmıştır. B u uyanyı ciddiye alan Sokrat düşüncelerini şöyle savu­ nur: T ü m yaşamımı Atina'da sürdürdüm. İsteseydim bu kenti bırakıp gidebilirdim. A t i n a ' d a n ayrılmam için hiçbir engel yoktu, &kat bunu yapmadım. Yetmiş yıllık yaşamım boyunca Atina yasalannm korumasına sığındım, bu yasaların tüm koruyuculuğundan yarar­ landım. Böylc davranmakla i ç i m d e n g e l e n b i r yü­ kümlülük altma girdim. B u yükümlülük, t ü m yaşamı­ mı bağladığım yasalara uymaktır. Şimdi b u yasaların cam hakkımda uygulayacaklan {yasalar ister âdil olsun ister olmasın) bir karara uymazsam, içimden vermiş b u l u n d u ğ u m sözde d u r m a m ı ş o l u r u m . Başka bir kente gitsem bu kentin insanlan bana, haklı olarak, Atina'nın yasalarını bozduğum İçin bu kez kendi ya­ salarına uymayacağımı söyleyecekler vc bana iyi gözlc bakmayacaklardır. Burada Sokrat'm özellikle önemsediği şey, insanın kendisine karşı dürüst olması, kendisiyle uyum içinde olmasıdır, Atina yasalarına uymaya kendi kendine söz veren Sokrat, bunları bozarsa kendisiyle çelişkiye dü­ şeceğinden çekiniyordu. Sokrat'm bu tutumunda İki 174


LLKÇAfi FELSEFESİ

Önemli

nokta,

vardır: Öncelikle insan her yaptığı şey­

de kendi kendisine hesap vermelidir. Sokrat^ın içinde duyduğu ses, o n u yaşamınm her anmda kendine he­ sap vermesini buyuruyor. Sokrat'ın D a i m o n ' u tüm yaşamı boyunca amacının ne olduğunu,

ondan h a n g L

değerlere yöneldiğini sorgulamakta, ondan hesap sor­ maktadır. Demokrit'in

bir ahlâk yasasından söz ederken, Yu­

nan ahlâk felsefesi içİn başlıca sorunun mutluluk so­ runu olduğunu görmüştük. Acaba mutluluk

nedir?

Muduluk, tüm çabalarımızın en son amacını oluştu­ ran en yüksek şeydir. Mutluluk nelerden oluşur? S o ­ fistlere göre bu sorunun doğru ccvaplanabilmcsi için insanlann neye ulaşmak, neyi elde etmek istediklerine dikkat etmek gerektir. Sofistlerin bazılanna g ö r e in­ sanların ulaşmak istedikleri amaçlan incelersek, bun­ ların her şeyden önce gücü yakalamak istediklerini görürüz. O halde Sofistlerin bakış açısından

mutlu­

luk, olabildiğince güçlü olmaktır Öteki bazı Sofistler ise mutluluğu, gereksinimlerin giderilmesiyle eşdeğer saymıştır; Sokrat tüm bu görüşlere vc mutluluk için izlenen yollara karşı çıkar. O n a göre muduluğun ne olduğunu ve ona nasıl ulaşıldığını kavramak için tek tek insanlann davranış ve çabalarını g ö z l e m e k yet­ m e z . "Mutluluk

nedir?"

sorusuna cevap verebilmek

İçin, bunun cevabım öncelikle kendimde aramam, bu soruyu öncelikle kendime sormam gerekir- A c a b a ge­ reksinimlerim tamamen gidcrilsc, ya da yeterince güç sahibi olsam, gerçekten mutlu olur muyum? Kendimi gözlem altına aldığımda, kendime dikkatimi çevirdi­ ğimde, bu amaçlar gerçekleşse bile yine dc yeterince 1 7 5


İ L K Ç A Û v& O R T A Ç A Ğ F E L S E F E TARİHİ

mutlu olmadığımı, aksine pekçok kes düş kınklığına tanık olduğumUj ancak kendimde uyum içinde oldu­ ğum zaman gerçekten mutlu oldLiğLimu görürüm. Kendisi ile uyum içinde olmayan bir insan hiçbir za­ man, tam anlamıyla, mutlu olamaz. Sokrat'm mutluluk ilc ilgili görüşü böyledir. Yal­ nız o bu anlayışını bir görüş olarak değil dc, bizzat yaşadığı yaşamı ilc anlatmıştır. Zaten Sokrat bir filo­ zoftan ç o k eğitimcidir. O n u n büyük etkisi, öncelikJc, b u eğitici kişiliğinden kaynaklanmıştır, Sokrat'm ger­ çek gücü, düşüncelerini yaşamına uygulayış biçimin­ den gelir. Onun öğrencilerinde vc sonraki dönemler­ deki etkinliğinde bu yaşam biçimi yön vcricİ olmuş­ tur. Nitekim öğrencilerinin hocalannm kişilikleri ko­ nusunda birleşmeleri ve fakat onun düşünceleri ko­ nusunda birbirlerinden ayrılmaları bunun içindir. Sokrat'a ait olduğundan kuşku duyulmayan yal­ nızca İki görüş vardır: Bil^î

erdemliliktir

bilerek

Sokrat erdem bilgidir di­

kötülükte

bulunmaz.

ve hip kimse

yor. Oysa genel yargı, erdemin bİr davranış biçimi ol­ duğudur, Sokrat hiç kimsenin bile bile kötülük yap­ mayacağını söyler. Fakat yine genel yargıya göre kö­ tülük, ancak bilerek yapılınca kötülük olur şeklinde­ dir, Acaba Sokrat'm bu ild görüşünde saklanan anlam nedir^ Öncelikle bu İki görüşten biri ötekinden ayrıl­ m a z . Bunlardan biri ötekinin mantıksal sonucudur. F,rdem gerçekten bîr bİlgi ise, erdemsizlik de gerçek­ ten bilgi noksanhğından, yani hatadan kaynaklana­ caktır. Ö t e yandan kimse bilerek, isteyerek hata yap­ mayacaktır. Hata her zaman bilmeyerek yapılır. Katil suçunu bilerek değil, istemeyerek işler. S o n u ç t a bu iki 176


İLKÇAĞ FELSEFESİ

görüşten biri ötekine bağlanır. Kötülük bir hatadan, bilgisizlikten doğar. Kötülüğü yapan nc çeşit b i r hata yapmıştır.^ Sokrat'a görc kötülük, kişinin mutluluğu yanlış yerde aramasından kaynaklanır. Kötülük yap­ mak, yani yanılmak, gerçek değerlerin yerine yalancı değerleri koymaktan kaynaklanır. Değerlerin sahtele­ rini görüp anlayan vc bunların yerine gerçek değerleri koyan insan hiçbir zaman kötülük yapamaz. İnsanı erdemli yapan, aklını doğru kullanmış olmasıdır. Baş­ ka türlü söylersek; Gerçekten istenmesi g e r e k e n ile kaçınılması gereken şeyi ya da korkulmayacak şeyle korkulması gereken şeyi birbirinden ayırmayı bilmek gerektir. Bu görüşü aydınlatmak için karakteristik bir örnek verelim: İnsanın tüm yaşamı boyunca süren korkulan vardır, ölüm korkusu böyledir. Sokrat'ın ö l ü m konu­ sundaki görüşlerini Eflatun'un iki yapıtından, (Sokrat'ın

Savunması)

ve Phaidon

Apoloji

diyaloglarından

öğreniyoruz, Apologİ'dc Sokrat, yargıçların ölüm ce­ zasına çarptırmasıyla kendisine hiçbir kötülükte bulunmadıktannı kanıdamaya çalışır. Ö l ü m korkulacak bir şey değildir; çünkü ölüm ya bir hiç olmaktır, yani yaşamın sona ermesidir. Böyle olunca ölüm, derin bir uykuya dalmak türiinden bir şey olur. Ya da ölüm ye­ ni bir yaşama başlamak demektir. Böyle olunca yeni yaşamımız bize yeni bazı görevler yükleyecektir ki bunlann yerine geririlmesi başlı başına bir ıtıutluluk sayılabilir. O halde ölüm ister hiçe d ö n ü ş m e k , ister yeni bir yaşama başlamak olsun, korkulacak bir şey olamaz. Aklımız bize bu gerçeği gösterir göstermez artık ö l ü m d e n k o r k m a z o l u r u z , ölüm 177

korkusunu


İLKÇAÛ

O R T A Ç A Û F E L S E F E TAHİHİ

yenmiş oluruz. Phaidûn diyalogu da bize Sokrat'm ölümünden önceki son saatlerini anlatır. Eflâtun b u yapıtında Sokrat'a ruhun Ölmezliği konusunda bazı kanıüardan söz ettirir. B u kanıüann t ü m ü n ü Sokrat'a maletmek çok güçtür. Bunları daha ç o k Efiâtun'un kendi düşünceleri olarak anlamak daha doğru olur. Fakat Sokrat'm da ruhun ölmezliğine inandığım bü­ yük bir olasıhkla kabuUenmcliyiz. Bu konuda Sokrat için karakteristik olan düşünce, ruhun beden karşısın­ da bağımsız vc güçlü bir durumda bulunduğu şeklin­ dedir. R u h , beden İle ilgili gereksinim v c zorluklann baskısından kendini kurtarabilir ve bedene hükmede­ bilir. Gerçek mutluluk da ruhun beden karşısında ba­ ğımsız ve üstün durumda olmasıdır. Sokrat bu dü­ şüncesini bir varsayım olarak öne sürmüş değildir. Aksine bunu tüm ömrü boyunca yaşamışnr. Sokrat'm kişiliği konusunda tam bİr bilgiye sahi biz. Oysa onun düşüncelerini açık seçik bilemiyoruz. O n u n ö l ü m ü n d e n sonra öğrencileri değişik çeşitli yollar izlemiştir. Kendi aralarmda çeşitli kümelenme­ ler olmuştur. B u kümelere aynima sonunda geniş öl­ çülü bir edebiyat akımı doğmuştur, S o k r a t ' m öğren­ cilerinden pek ç o ğ u aynı hocalarının yaptığı konuş­ malar biçiminde diyaloglar yazmıştır, S o k r a t ' m konuşmalari özellikle iki ana konu üzerinde toplanmışnr: Sokrat, "erdem bilgidir" da: "Bi(0İ nedir?",

"insan

diyordu.

B u varsayımdan

neyi bilebilir?"

sorulan çı-

kartılabİlİr. B u genel bilgİ sorunu içinde S o k r a t ' ı özellikle ilgilendiren özel sorun, insanın kendi kendi­ ni bİlmcsidir. Bilgide önemli olan dışanyı yani evreni bilmek d e ^ l , kendimizi bilmek ve tanımaktır. Bu bakış 178


İLKÇAĞ FELSEFESİ

açısından S o k r a t Sofistler ile aynı görüşü paylaşmış olur. Sokrat, eski doğa filozoflarının aksine, insanı in­ celeme konusu yapmıştır. Ancak buna rağmen S o k ­ rat'ın Sofistlerden kesinlikle ayrıldığmı vurgulamalıyız. Sofistlere göre insanı bilmek, çcşiüi insanlann amaç ve davranışlarını incelemekle gerçekleşir. Oysa Sokrat için, İnsanm kendini bilmesi, kendini tanıması önemlidir. B u durum Sokrat'ın öğrencileri için de ana konu olmaya devam etmiştir. Öğrencilerinin ho­ calarına uyarak, ç ö z ü m l e m e k istedikleri ikinci konu İse muduluk sorunudur. Sokratçıların tüm düşünce­ lerinin bu iki noktada yoğunlaştığını, yani bilgi vc muduluk sorunlarına odaklandığını biliyoruz. Bu ilgi nedeni ile Sokratçılar bir başka yönden de Sofistlere yaklaşırlar: Onlara g ö r c dc her şey aklın eleştirisine sunulmalıdır, aklın yargılaması sonunda yan bir şey benimsenmemelidir.

179

doğrulanma­


İLKÇAâ va ORTAÇAĞ FELSEFE TABİHİ

Kyrene Okulu

Sokrat'm ölümünden sonra ö ğ r c n d l c r i Mcgara'ya girdicr. Burada kurulan Megam

Okulu ilc ilgili ycrcrli

bilgilerimiz yok. SokratçLİarm kurdukları felsefe okul­ ları içinde bir dc Kuzey Afrika'daki K y r c n c kentinde yerli bir filozof olan Arİstippos'un kurduğu

Kyrene

Okulu vardır.

Arîstîppos (MÖ. 435 366) Aristippos S o k r a t ' m düşüncelerinden ç o k ustalık­ lı bir sentez oluşturmuştur. Bu f i l o z o f "mutlu yaşam

ne demektir?"

dığı düşüncesini, "mutlu ğince fazla,

bir

sorusunu ortaya koyarak başla­ bir yaşam;

elemi olabildiğince

hazzı

olabildi­

az olan bir

yaşamdır"

cevabını v e r e r e k k o n u y u a ç ı k l a m a k t a d ı r . Yaşamı mutlu kılmak; yaşamımıza elimizden geldiğince faz­ la haz, olabildiğince az acı katmaktır. B u n u n için ya­ pılması gereken, gereksinimlerimizi azaltmak, yani sınırlı gereksinimlerle yaşama alışmaktır. Çünkü ge­ reğinden fazla haz insanı düş kınklığına uğratır. O halde elimizdekîlerlc yetinmek gerektir ve ancak bu koşulla yaşamın tüm bazlarından yararlanılabilir. B u 130


İLKÇAÛ FELSEFESİ

düşünceleri ile Arisüppos, bize akıllıca yaşanması g e ­ reken bir yaşamı, bir çeşİt yaşam sanatını öneriyor. B u yaşam sanatı ancak insanın kendisini tutkularının köİcsi olmaktan kurtarmak İle kazanılır.

181


I L K Ç A â v e O R T A Ç A Ğ F E L S E F E TARİHİ

Kynikler (KelbiUr) Okulu

Sokrat'ın ölümünün h e m e n ardından öğrencileri bazı okullara aynidılar. B u okullardan birisi olan Ku­ zey Afrika'daki Kyrcnc kentinde Aristoppos'un kur­ d u ğ u Kyrene okuluna kısaca değinmekle yetinmiş • k . B u okulun yanmda bir de yine Sokratçı olan Ati­ n a ' d a k i Antisthenes'ın okula Kynikler

(Kelbiler)

okulu bulunmaktadır.

Bu

Okulu d e m e k alışkanlık ol­

muştur. Sokratçıların ilgilendikleri başlıca iki k o n u vardı: Sokrat'ın öğrencileri öncelikle mutluluğun ne oldu­ ğ u n u ve n e r e d e b u l u n d u ğ u b i l m e k i s t e m i ş l e r d i . Hepsinin gözünde hocaları Sokrat bilge ve mutlu bir insan modelidir. Fakat Sokrat'ın kendisinin yaşadığı yaşam biçimiyle ulaştığı bu muüuluğun özelliği ne­ dir? Sokratçıların birinci ana sorunu budur, S o k r a t gerçek mutluluğa erdem yolundan ulaşmıştı. O hal­ de erdem, bİr başka deyişle mutluluk gerçek bilgiye dayanır. B u nedenle mutluluk, g e r ç e k t e n neyin is­ tenmesi ve neyin istenmemesi ya da gerçekten neden korkulması vc neden korkulmaması gcrckriğini bil­ mektir. İşte Sokratçıları ilgilendiren ikinci konu da bu bilgi sorunudur. 102


İ1.KÇAÛ F E L S E F & S İ

Aristippos ve Antisdıencs'in okulları bu iki soruyu hemen hemen aynı yönde cevaplandırırlar: Evreni de­ ğil de insanı kendisine konu yapan bilginin gerçek bil­ gi olduğu görüşü, her iki okul tarafindan da benim­ senmiştir. H e r iki okul "kendini

&t/" varsayımını ken­

dilerine rehber edinmiştir. H e r iid okul için. dc mutlu­ luk, ancak bireyin muüuluğudur. Bir şeye bağlı olma­ yan, yalmzca kendine dayanan bir insan, gerçek mut­ luluğa ulaş:r. H e r iki okula göre de üstad Sokrar bu İdeali kendi kişiliğinde tam anlamıyla gerçekleştirmiş­ tir. Öteki konularda bu iid okul biri ötekinden farklı düşünür. S ö z gelişi Arisuppos mutluluğun, hazzı elde etmek ve elemden kaçmakta bulunduğuna inanır. An­ cak bu sorunun kritik bir yani vardır Haz vc elemin sınırlan birbirine çok yakındır. Bİr haz belli b i r dere­ cede hemen eleme dönüşebilir. O halde sonuçta ele­ m e dönüşmeyen, pişmanlık yaratmayan hazlan elde etmeye çalışılmalıdır. H e r tutkuyla yaşanmış haz, so­ nunda eleme dönüşür ve böyle bir haz insanı eninde sonunda tutkuya köle yapar. Bunun içindir ki erdemli bir insanın ulaşmak istediği amaç, akıllıca yaşama be­ cerisidir. Sokrat'm yaşamı, bu ustalıklı yaşam sanatının en canlı Örneğidir. Böylece Kyrene okulu S o k r a t ' m mutlulukçuluğundan (Hedonizm)

(Eudaimonİztn)

bir hazcılık

çıkarmıştır, Kyrene okulunun bu hazcılık

anlayışı sonradan Epikür tarafından da beniniscnnıİşdr. Dikkat çekici olan şey, Aristippos'un öğrencileri­ nin, s o n u ç t a hocalarının ulaşmak istediği amaçtan kuşkuya düşmüş olmalarıdır. Nitekim Aristippos^un öğrencileri arasında "Hsga-sias"

adlı birisi vardır ki,

ona ölümü bile inandırdığı için, "kandıran et)"

(kandın-

ismi takılmıştır. Bu Hcgasias'ın hareket noktası

193


İLKÇAft v& OnTAÇAıS FgLŞgPg TARİHİ

şudur; Sonunda eleme dönüşmeyecek hiçbir haz yok rur. Mutlu olmak için elemden fcaçm, hazza ulaşmaya çaiışm. Fakat bunu sağlamaya olanak yoktur. Çünkü yaşam böyle kurulmuştur. Bunun için yapılması gere­ ken tek şey, gerek hazza ve gerekse e l e m e karşı, mut­ lak bir duyarsızlık durumuna geçmeye çalışmaktır.

Antîsthenes (M.Ö. 455 - 365) Aristoppus'u izleyen yandaşlannm ulaştığı bu k ö ­ tümserliğe, Antisthencs ve okulu da katılır. Anüsthcnes, Aristippos'un haz varsayımıyla ilgili şiddeüi bir kavgaya girişmiştir. Antisthenes'e göre insan gerçek mutluluğu, içindeki bağımsızlık ve özgürlük isteğin­ de aramalıdır. Gerçek mutluluğa gerçekten ulaşan in san, gerek haz ve gerekse elem karşısında tam anla­ mıyla duygusuz, ilgisiz kalmayı bilir. H a z vc elem karşısmda ilgisiz kalabilmek insana içten gelen özgür­ lüğü kazandınr. Antisthenes'in indinde dc Sokrat bu ideali canlı biçimde yaşamıştır. Fakat nasıl Aristippos okulunda bir Hegasias çıkmışsa, Antisthenes'in oku­ lundan da bir Diyojen

(Diûgenes)

yetişmiştir. Diyojen

felsefe tarihinin en p o p ü l e r kişilerindcndir. O n u n kendisini nasıl her türlü gereksinimlerden uzaklaştırd]ğma ait öyküleri hemen herkes bilir. SÖz geliş: onun birgün fiçısında otururken İskender ile karşılaştı­ ğını, İskender kendisinden n c dilediğini sorunca: " Gölge etme

başka

ıhan

(yardım)

istemem"

dediğini

biliyoruz. İlkçağ bu tür öykülerden ç o k hoşlanıyor­ du. B u öykülerin anlattıklan gerçek olmasa bİle, bu tür öykülerin ortaya çıkışı bu dönemde bunlara gös­ terilen İlgiyi kanıtlar. Ancak Diyojen'i yalnızca garip

ıa4


İLKÇAÛ FELSEFESİ

bîr insan olarak algılamak d o ğ m dcğİldİr. O , aynı za­ manda çok dikkat çekici düşüncelere de sahip bİr dü­ şünürdür. Diyojen özellikle sonrald Kynikler için çok karakteristik bir örnektir. B u son d ö n e m Kynikler, bir çeşit Rousseau^cuhiğu

simgelerler. Bunlar, tıpkı R o ­

usseau gibi, doğaya dönmekten yanadırlar. D o ğ a ilc birlikte olmanın iyiliklerinden söz ederler. Kültür vc uygarlığın insanlar üzerindeki kötü etkilerine dikkat çekerler. Rousseau'nun, gereğinden ç o k ince bir uy­ garlık çocuğu olduğunu biliyoruz. Rousseau X V I I I . yüzyıl Fransasınm aşın derecede incelmiş kültür ve uygarlığına karşı çıkan bİr düşünürdür. B u aşırı uy­ garlaşmaya karşı çıkışlan yalnızca Rousseau'da değil, kültür tarihimizin çeşidi dönemlerdeki

düşünürlerin­

de de g ö r ü y o r u z . B u çeşit karşı çıkışlara R o u s s e au'culuk denilirse, bu akımın ilk işaretlerini Kyniklerdc buluruz. Bunlann ortaya atuğı doğallık ve basidik idealine, Antisthenes'den itibaren hemen t ü m İlkçağ boyunca tanık o l u m z . Kynikler aslında gezici vaizler­ dir. Ç o k basit yaşamları vardır. Partal giysilerle dola­ şırlar. Bunlara vaiz dememizin nedeni, filozof olmak­ tan ç o k sürekli konuşmalannda, dinsel temalan işle­ meleridir. B u vaizlerin sonradan. Özellikle R o m a İm­ paratorluğu döneminde, yani Romanın olduğundan daha çok uygarlaştığı bir dönemde yeniden sahneye çıktıklarını görüyoruz. Gerek Kyreneciler ve gerekse Kynikler tam anla­ mıyla filozof sayılmazlar. Ancak bu iki okulun kuru­ cuları olan Aristippos vc Antisthenes için aynı şeyler söylenemez. B u ikisi dikkat çekici düşünürlerdir. Ni­ tekim her ikisinin de bilgi teorisi konusunda önemli 185


İLKÇAĞ v a O H T A Ç A Ğ F E L S E F E TARİHİ

görüşleri vardır, H e r iki filozof da gerçek bilginin, in­ sanı kendisine konu yapan bİLgİ o l d u ğ u n u savunur. Bu görüşte Sofistlerin de etkili olduğunu bir derece­ ye kadar kabullenmek gerekir. Nitekim Eflâtun bu iki düşünürün tam Sokratçı olmayıp biraz da Sofist olduklanna inanır. Aristippos bilgi teorisiyle ilgili olarak şu soruyu surar: Acsba nıyabilir

biz nesneleri

olduk lan gibi

ta­

miyiz? B i r başka deyişle evrenin kendisini

bilmemize olanak var mıdır? O n a göre bİz evrenin kendisini değil, ancak bize görünen şeklini algılarız. Söz gelişi balın kendisinin tadı olup olmadığını bile­ mem. Bildiğim, balın yalnızca benim için tadı oldu­ ğudur. Acaba nesneler gerçekte renkli midirler? B u n u bilemeyiz, yalnızca nesnelerin bana renkli olarak gö­ ründüğünü bilirim. Bunun için bizim nesnelerin ken­ disini değil, ancak onların bilincimizde oluşturdukları imajları b i l m e m i z e olanak vardır, tşte b u n u n için Aristippos, insanın ancak bilincini, bilincinin içeriğini bilgi konusu yapabileceğine inanır. Antisthencs ise bİlgİ konusunda farklı düşünür. Ona güre de evrenin kendisini bilmemiz olanaksızdır Ancak Antisthencs bilgimizin nelerden oluştuğu ko­ nusunda, Aristippos'tan farklı düşünür. O n a göre bil­ mek, objeleri son parçalanna kadar ayırmak demektir, O halde saf bilgi ancak basit olan şeyler konusundaki bilgiler olabilir. Yani artık bölünmesine olanak bu­ lunmayan objeler ile ilgili olursa bilgi g e r ç e k vc saf bilgidir. Bilgi birçok parçalardan oluşur. Parçalar ara­ sındaki oranları açık seçik bilip ayıramadığımız nesne­ lerin ram bir bilgisi olamaz. Bunun içindir ki bilgi, bir belirsizlikten, yani nesnelerin parçalarının birbirine 1&G


I.KÇAĞ

FELSEFESİ

g i r m e s i n d e n oluşur. Bilgi konusundaki şekline X V I I . yüzyılda Descartes*â^ı

b u anlayış

da rasdanz. An­

tisthenes bu düşüncesinin uygulama alanında da ge­ çerli olduğunu düşünür. Tutkulanna uyan kişi, ahlik alanında belirgin olmayan vc kanşık bir değere kendi­ ni bağlamış olur. O halde gerek tcorİk ve gerekse pratik yaşamda ancak basit, açık seçik olan şeyler bİzc g e r ç e k olan, s a f olan bilgiyi garanti edebilir. Fakat n e s n e n i n bu basit olan son unsurlarını b i l e m e y i z , bunları yalnızca gözlemleyebiliriz. B i r nesneyi son unsuruna kadar ayırabilsek, en sonunda, bu son par­ çadır diyebiliriz, başka bir şey söyleyemeyiz. Aristip­ pos bilgiyi yalnızca algılarla elde edilenlerden ibaret saymaktadır. Oysa Antısthenes'c göre gerçek bilgiye ulaşabilmek için, bir dc algıda verilenleri son unsurlanna kadar ayırmak gereği vardır. Eflâtun bilgi konu­ sunda bu iki okul arkadaşın] da eleştirmekten kendini alamamıştır. S o k r a t ç ı l a r l a Eflâtun arasında d a h a ö n e m l i bir farklılık vardır. G e r e k Aristippos'un ve gerekse Antisthenes'in tam anlamıyla bİrcr indüvidualist

o\-

duklarını biliyoruz. B u n l a n n ikisinde dc aslolan bi­ reydir. Devlet, toplum, tarih gibİ bİrcy üstü olgularla ikisi de ilgilenmez. Dahası, bunlara göre insan genel yaşamdan, siyasal yaşamdan olabildiğince uzak olma­ lıdır. İnsan gerçekten mutlu olmak isliyorsa, yalnız başına kalabilmcli, başka insanlara bağlı o l m a k t a n kendisini kurtarabilmeÜdir, B u noktada Eflâtun, her iki okul arkadaşından ayrılır. B u konuda Eflâtun ile Sofisdcr arasında bir görüş çatışması vardır. Eflâtun'a g ö r e insan hiçbir zaman tek başına olamaz, sürekli 187


İ L K Ç A Ğ ye O P T A Ç A Ğ F E L S E F E

TARİHİ

Öteki insanlarla birlikte yaşar, onda; "insan siyasal hayvandır"

bir

düşüncesi, ana düşüncesidir. Eflâtun'a

g ö r c bireyin devlete karşı o r a n ı , aynı b i r yaprağın ağacına, bir organın bedene olan oram gibidir. Yap­ rağı ağacından koparırsak bu yaprak kurumaya, b e ­ denden koparılan bir el ölmeye m a h k û m d u r . Aynı şekilde bireyi içinde yaşadığı toplumdan ayırırsak, bu bireyi kendi kaynaJdanndan yoksun bırakmış oluruz. Aynca devlet denilen kuruluş, büyük çaptaki bir in­ san gibidir. Sosyal b ü t ü n n c d u r u m d a y s a , b u n u n içinde yaşayan birey dc aynı d u r u m d a d ı r . B u n u n içindir ki insanın kendisi ile ilgili bilgisi aynı zaman­ da, içinde yaşadığı devletin bir bilgisidir. O halde in­ sanı anlamak için, bu insanın ait olduğu devlete bak­ mak gerekir. İnsanı tanımaya yarayan tek yol budur. TnsanJar bir devletin sınırları içinde yaşadıklan için, birtakım sorumluluklar taşır. Zaten insanın varlığının nedeni de budur. B u n u n içindir ki Eflâtun, Sokratçılann Sokrat ile ilgili düşüncelerini reddeder. O n a gö­ r c , Sokrat yalnızca yaşama becerisinde ustalık göster­ mekle kalmamış, toplumsallaşmayı temel alan bir ah­ lâk idealinin dc ilk örneği olmuştur. B u n a Eflâtun ile öteki iki Sokratçı arasındaki İkinci bİr ferkhhğı da ekJcyebilİrİz: Aristippos vc Antisthenes'e g ö r e dışımız­ daki evren ile ilgili bir bilgi edinmemiz olanaksızdır. Eflâtun ise dış evrene ilgi duyar, B u evrende, yıldız­ lar evreni onun dikkatini çeker. Eflâtun gökyüzünde­ ki nesnelerin hareketlerinde ö n c c s i z vc sonrasız bir düzenin ifadesini bulmak İster. D o ğ a , parlayan yıl­ dızların öncesiz ve sonrasız olan düzenli

harekeden

ile güzlerimizin önüne güzellik vc yüceliğin ne olduğu 1&&


İLKÇAĞ FELSEFESİ

konusunda mükemmel bir t a b l o sergiler. B u yıldızlar evreni iyiliğin ve güzelliğin evrerüdir. Eflâtun iyi vc güzel :1e düzenli vc yasalı olanı anlar. O n a g ö r e insan toplunilannın da iyİ ve güzel olabilmesi için, doğa­ nın yıldızlar evreni ile bize gösterdiği öncesiz ve son­ rasız bir düzene sahip olan modelini g ö z l e m l e m e k gcrckur.

1 8 9


I L K Ç A Ğ «e Û R T A Ç A Ğ F E L S E F E T A H İ H I

.ve Eflâtun (Platon) (M.Ö. 427-347)

Eflâtun M . Ö . 4 2 7 yılında A t i n a ' d a

doğmuştur.

Kendisi Atina'nın eski aristokrat ailelerinden birine mensuptur. İlk hocalarından biri H c r a k l i t ç i

Kraty-

/ ö j ' t u r . B ö y l e c e E t l â t u n g e n ç yaşında eski felsefe akımlarından birini tanımış oluyordu. Öğretimi sıra­ sında Efiâtun'un P a r m c n i d c s ' i n yapıtlarını da oku­ muş olduğunu varsayabiliriz. Ayrıca diyaloglarından o n u n Anaksagoras'ın evrenin varoluşu ile ilgili dü­ şüncelerini dc tanıdığını görüyoruz. Anaksagoras'ın, evrenin oluşumunu belli plâna göre çalışan bir güç İle açıkladığını biliyoruz. Bu görüşü Eflâtun çok benim­ semiş vc uygun görmüştür. Evrenin oluşumunu (mihaniki) makina işleyişi gİbi nedenlerle açıklamadığı için, Anaksagoras'ı kendinden önceki

filozofların

en

akıllısı olarak nitelemiştir. Yalnız, ona g ö r e , ne yazık ki Anaksagoras bu düşüncelerini mantıksal sonuçlara kadar götürmüş değildir. Şayet bu düşünüşünü sonu­ na kadar g ö t ü r m ü ş olsaydı, ayrıntılarına kadar

uy-

gulasaydı, evrenin var olan evrenlerin en iyisi olduğu sonucuna kolayca ulaşırdı. Eflâtun yirmi yaşında Sok­ rat'^

öğrenci o l d u ğ u zaman felsefeyi yeterince bili­

yordu. Fakat S o k r a t ' m öğrencisi olmak, kuşkusuz Ef­ iâtun'un yaşamında d ö n ü m noktasıdır. O ' n u n yaşam


İLKÇAÖ FELSEFESİ

ve kişiliği üzerinde Sokrat'ın ne kadar büyük bir ctlû yaptığını anlamak için, eserlerinde Sokrat'a verdiği ö n e m vc değere dikkat etmek yeterlidir. Eflatun'un hemen tüm diyaloglarında başrol Sokrat'ındır. Aynca Eflâtun Sokrat'ın kendi düşüncelerini söyletmekten dc geri kalmaz. Zaten, Eflâtun doğal ve de mantıksal

devamı

kendisini

Sokmt'm

sayar.

3 9 9 yılında, yani S o k r a t ' ı n ö l ü m ü n d e n

sonra,

Sokrat'ın ö t e k i öğrencileri gibi. Eflâtun da ö n c e M e gara'ya gitmiştir. D a h a sonra Eflatun'un b ü y ü k bir inceleme gezisine çıktiğını biliyoruz. Bu g e z i , büyük bir olasıhkla, Eflâtun'u ö n c e Kuzey Afrika'ya sonra Mısır'a götürmüştür. Mısır o zamanki ülkeler arasın­ da c n tutucu olanıdır, Mısır'ın her yerde bilinen, ün­ lü dinsel bilgeliği binlerce yıldan b u yana tıep aym şekliyle korunmuştur. O halde Mısır ölü ve donmuş bir gelenek bakımından dikkat çekicidir. A n c a k Eflâ­ tun, bugün bizim bu geleneği ölü vc d o n m u ş göster­ memize katilmaz. O , aksine, Mısır'da değişmezliğin kendini g ö r m e k ister. Eflatun'un b u isteğini, onun gelişme düşüncesine pek sıcak bakmayışı, aksine yıl­ dızlar evreninin değişmeyen düzenini yeryüzünde de görmek isteyişi ile açıklayabiliriz. Eflâtun Mısır'dan Güney İtalya'daki Yunan kolo­ nilerine gitti. Burada Mısır'daki koşuHann t a m tersini buldu. Mısır sonsuz bir değişmezlik içindeydi. Güney İtalya ise sürekli bir değişim yaşıyordu. Mısır bir köy­ lü ve tanm ülkesiydi. Oysa Güney İtalya zengin kent­ leri olan bir ticaret merkeziydi. B u n u n için Yunan ko­ lonilerinde zenginliği ve iüksek kültürü bulmak ç o k kolaydı. Bununla bidikte, bir de, siyasal koşullann hiç 191


İ L K Ç A Û VB O H T A Ç A Ö F E L S E F E TARİHİ

Önemsenmemesi de söz konusuydu. G ü n e y Italya'daki bu ticaret kenderi devrimlerin, ayaklanmaların aris­ tokratlar ile demokratlar arasmdaki bitip tükenmek bilmeyen bölücü çekişmelerin de merkeziydi. Bunun içindir ki Eflâtun buralarda zenginlik ve yüksek kül­ türün d o ğ u r d u ğ u sakıncaları inceleme olanağı bul­ muştur. Eflâtun bu gezilerinde bilİm ve düşünce ya­ şamı ile ilgili İncelemeler yapma olanağı da bulmuş­ tur. Bu cümleden alarak; Kuzxy Afrika'da Kyrene'dc, Sicilya ve T o r o n t a ' d a : C e b i r , doğa ve tıp ilc uğraşan bilginlerle tanışmayı, ilişki kurmayı unutmamıştır. O zamanlar Güney italya'da özellikle cebir ve astrono­ mi ile ilgilenen Pisagor okulunun son temsilcileri ya­ şamaktaydı. Efiâtun'un bu Pisagorcn bilginler İle sıkı bir ilişki kurduğunu kabul e t m e k zorundayız. Nite­ kim pek çok eserinde b u Pisagorcu la rdan edinilmiş bilgilere rastlamaktayız. Eflâtundun G ü n e y İtalya'da b u l u n d u ğ u d ö n e m d e Orphik

kurallar v c e r d e m l e r

canlı bir şekilde yaşamaktaydı. Orphik dininin özcilikJe ruh g ö ç ü n e , yani ruhun ö l ü m d e n sonra başka şekillere girdiğine İnandığını biliyoruz. E f l â t u n ' u n G ü n e y İtalya'da karşılaştığı O r p h i k kurallar, S o k rat'tan öğrendiği ruhun ölmezliği düşüncesinin özel bir şeklini tcmsİt ediyordu. Yani Orphik kurallar nıhun bazı şekillerden geçerek temizleneceğine inanı­ yordu. Ayrıca Efiâtun'un Sicilya'da Syrakusa'ya da gitmiş olması ve burada kralın kayınbiraderi Dion ilc yakın bir dosduk kurması, Eflâtun'a siyasette etkin rol alma olanağı saglamışnr. Eflâtun'un gençlik dönemine dönersek: M . O . 4 2 7 yılında doğduğuna göre, d o ğ u m yılı Atina ile İs­ parta arasında h c m c n hemen o t u z yıl süren ( M . Ö . 192


İLKÇAĞ FELSEFESİ

4 3 1 - 4 0 4 ) Pclaponncs savaşlarına rastlar, Eflatun'un ait olduğu ailenin sosyal düzeyi, aldığı ö ğ r e n i m vc eğitim dikkate alınınca kendisi İçin cn doğal meslek alanının siyaset olması gerekir. Ancak o siyasal yaşama heveslenmem iştir. B u n u n da sebebi gençlik yıllannın savaş içinde geçmesi vc demokrasi y ö n t e m i n d e n hoşlanmamasıdır. O d ö n e m d e Anna bir Halk Meclisi ta­ rafından yöncüliyordu vc bu meclis usta dcmagoglan n elinde kolayca oyuncak durumuna getiriliyordu. Eflâtun böyle bir y ö n e t i m e sürekli karşı ç ı k m ı ş t ı r . Aüna'nın ünlü devlet adamlarının dış gösterişe, şata­ fata ö n e m verdiklerini, halkın manevi değerlerini ta­ mamen unuttuklarını eserlerinde dile getirmiştir. Ati­ na Pelaponnes savaşları sonunda yenilmiş, İsparta'nın korumasında olan bir aristokrat yönetim iktidan ele geçirmiştir. Yöneticilerinin içinde yakın akrabalannın da bulunduğu aristokrat iktidara Eflatun'un yardımcı olması çok doğaldır. Ancak Eflâtun bu yönetimin iz­ lediği adaletsiz ve baskıcı politikası n e d e n i y l e , de­ mokratik yönetimden farklı olmadığı s o n u c u n a vardı. B u nedenle yeni baştan özel yaşamına d ö n d ü . Nite­ kim b u yönetim kısa bir süre sonra devrildi. Yerini jlımlî bir demokratik yönteme bıraktı. Eflâtun bu ye­ ni d ö n e m d e de siyasal etkinliklerde bulunmak iste­ miş, fakat bu kez de Sokrat'ın idam işine karışmak z o m n d a kalmıştı. Hocası Sokrat'ı idam eden bir hü­ kümet ile Eflatun'un işbidiği yapması olanaksızdı. B u olaydan sonra Eflâtun siyasal bir etkinlikte bulunma hevesini tam olarak terkctmişiir. D o ğ a l siyasal yaşam, onun yine ilgi alanı olmaya devam etmiştir. Ancak bu ilgi, yalnızca teorik alanla sınırlı kalmıştır. Gerçi Eflâtun 193


İLKÇAâ ve OPTAÇAĞ FELSEFE TARİHİ

İdeal bir devlet plânı belirlemiş, fakat b u İdeal devle­ tin kendi ülkesinde uygulanabileceğine hiçbir zaman inanmamıştır. Ö t e yandan, d o ğ u p büyüdüğü kente karşı kavgayı sürdürmeyi de doğru bulmamıştır. Eflâtun bir yandan siyasete girmek için uygun bir ortam bulamamış, öte yandan bu alanda bir kavgaya taraf olmak İstememiş, bu nedenle Atina'da etkjn si­ yasetten uzak bir yaşamı tercih etmiştir. Buna karşı Syrakus'ta D i o n île kurduğu yakın d o s t l u k , kendi­ sinin orada etkili siyasal rol oynamasına olanak sağla­ mıştır. Ancak Eflâtun Syrakus'taki siyasal girişimlerin­ de başarılı olamamıştır. Kral onu tehlikeli bir yenilikçi gibi davrandığından

tutuklamış ve ülkesinden kov­

muştur, Atina'ya d ö n e r k e n yolda uğradığı Aigina kentinde, Aigİna İlc Atina savaş durumunda oldukları için esir alınmış ve köle olarak satılmıştır. îyi bir rast­ lantı sonucu kendisini Kyrcneh bir filozof satın almış vc Atina'ya dönmesini sağlamıştır. Sonradan Eflâtun, Kyreneli fılozoiâ kendisim satın alırken ödediği parayı geri vermek istemişse de, o bu parayı geri almamıştır. Eflâtun da b u geri alınmayan para ile üıılü

"Aka.de-

»i("sinİ kurmuştur. Daha sonraları Eflâtun yine siyasal etkinliklerde bulunabilme ümidiyle Syrakus'a iki gezi daha yap­ mış, ancak b u iki gezi dc ümidinin gerçekleşmesine yetmemiş, Syrakus'u yeniden terkctmck z o m n d a kal­ mıştır. E n sonunda bir gün dostu D i o n Syrakus'a tek başına hükümdar olunca. Eflâtun hiç değilse dostu­ nun kendi düşüncelerini gerçekleştirmesini ümit et­ miş, ancak dostu bir akademi öğrencisi tarafindan öl­ dürülmüştür. Ola ki bu acınm etkisiyle Eflâtun bildiri 194


İLKÇAĞ FELSEFESİ

n i t e l i ğ i n d e bir yazıyı k a l e m e almıştır, E f l a t u n ' u n '^£pîjfö/fli" (Mcktup!ar)mdan yedincisi olan b u mek­ tup, D i o n ' u öldürerek iktidan ele geçirenler için ya­ zılmıştır. B u mektubunda Eflâtun Syrakusa'nın yeni yöneticilerine şimdiye kadar Syrakusa^da izlenen siya­ sal metûdlarn^ artık terkcdilmesini salık verir, Artık idamlardan, yendikleri insanlara işkence yapmaktan vazgeçilmeli, yargıcı da tutukluyu da aynı derecede koruyan yasaların geçerli olduğu bir y ö n c r i m kurul­ malıdır. Herkesin çıkarlannı gözeten yasalar kişilere güven verebilir ve bir süreklilik sağlayabilir. Bu dü­ şünceler, Eflatun'un son yapıtı olan "Nomoi"

{YiS2.-

Iar)'nın temelini oluşturur. Eflâtun bu gezilerinden d ö n d ü k t e n vc b i r daha siyasete karışmamaya karar verdikten sonra kendini tümüyle eğirim çalışmalanna ve yazı yazmaya vermiş tir, Eflatun'un kurduğu Akcıdemi'cıin

İlk

üniversite

olduğunu söyleyebiliriz. Gerçi Eflâtun'dan ö n c e sö­ z ü n ü e t t i ğ i m i z filozoflar da S o k r a t ' ı n ö ğ r e n c i l e r i olan düşünürlerdi. Ancak onlann hiç birisi b i r yüksek okul kurucusu değildi. Sofistler dc ders veriyordu. Fakat onlar gezici hocalardı. K e n t kent dolaşırlar ve karşılarına çıkanlara ders verirlerdi. Oysa Akademi ile Örgütlü bir ö ğ r e t i m k u r u m u ortaya ç ı k m ı ş t ı r , İlk yüksek okul sayabileceğimiz Akademide çeşitli konu­ larda belli bir plâna göre dersler veriliyordu. Burada felsefe, dialektik, müzik ve matematik ö ğ r e t i m i yapı­ lıyordu. A k a d e m i d e ders veren yalnız E f l a t u n de­ ğildi, onun görüşlerine az ya da çok uyan başka ho­ calar da öğretime katılıyorlardı. Akademi ile ilk kez, k u m c u s u n u n ö l ü m ü n d e n sonra da devam e d e n bir 195


İLKÇAĞ ve O R T A Ç A Ğ F E L S E F E

okul ilc karşıla|iyoruz. Akademi serveti ile kurduğu bir vabff

TARİHİ

E f l â t u n ' u n kendi

idi. Ö l ü m ü n d e n sonra,

vasiyeti üzerine, yönetimi yeğeni Speuiippos

ele aldı.

Bundan sonra çeşitli müdürlerin yönettiği Akademi yüzyıllarca varlığını sürdürdü. Eflâtun seksen yaşına kadar Akademinin başında kalmıştır. Eflâtun Akademide hocalık yaparken sürekli yaz­ mıştır. Kendisinden önceki fîlozoflarm yapıtlarından ancak pek azı bize kadar ulaşabilmiştir. Oysa Eflâ­ tun'un yapıtları konusunda ç o k mutlu b i r durumda­ yız. Çünkü bunların hcmcn h c m c n tamamı bİze ka­ dar ulaşmıştır. A n c a k E f l â t u n ' u n yapıtları arasına sahteleri de karışmıştır. Eflâtun'un yapıtları arasında sahtelerinin de bulunduğu daha i l k ç a ğ d a bile anla­ şılmıştır. B u nedenle "Eflatun'dan

bize kadar

gelen

yapıtların

hangileri

sahte­

ipinde

dir?" sorunu

hangileri

gerpek,

o n a y a çıkmıştır. Ayrıca yapıtların tarih

sıralanmasında da sorun vardır. KuHanıUn bazı öl çütler yardımı ile bugün bu iki sorunda hemen he­ men uzlaşma sağlanmıştır. S ö z gelişi Eflâtun'un Öğ­ rencisi olan Aristo'nun bu yapıttan söz etmesi» sağ­ lam bir kanıt sayılıyor. Böyle bir yapıtın gerçekliğin­ den kuşku duyulmaz. Yapıtın yazıldığı tarih konu­ sunda da Aristo'nun tanıklığı, en güvenilir kanıt sa­ yılıyor. S ö z gelişi Aristo bize "Tasalar"

adlı yapıtın

Eflâtun'un en son yapıtı o l d u ğ u n u bildiriyor. Ayrıca bu yapıtta, doğal olarak, Eflâtun'un yaşlılık dönemi­ ne ait dili bulmak olasıdır. S ö z gelişi yapıttaki anla­ tım dilini bir ölçü olarak alıp, öteki son dönem ya­ pıtlarını da belirlemekte kullanabiliriz. E f l â t u n ' u n bir yapıtında, başka bir yapıtından söz etmesini de, 196


İLKÇAĞ FELSEFESİ

sözünü ettiği yapıtının daha önceden yazılmış oldu­ ğ u n u n kanın sayabiliriz, Eflatun'un yapıtlarının h e m e n tajuamına sahibiz. Yalnız bunların arasında doğrudan Eflatun'un kale­ minden Çıkmamış olan bazı yapıtlar da bulunmakta­ dır. Acaba E f l â t u n u n gerçek yapıtları hangileridir? Bu taruşma kadar, hatta bundan da önemlisi; ların

yazım

tarihlerine

görc

sıralanması

"yapıt­ nasıldır?"

sorunudur. Çünkü yapıtların yazım tarihlerini doğru olarak bilirsek, Eflâtun'daki düşünce gelişimini sapta­ yabiliriz. Eflatun'un yapıtları dil, deyiş ve içerik yö­ n ü n d e n incelenmiş vc inandırıcı bazı sonuçlara da ulaşılmıştır. Ulaşılan sonuçlara dayanarak, Eflatun'un yapıtlarını dört kümede toplamak alışkanlık olmuştur. Birinci küme Eflâtundun gençlik yapıtlarını kapsar. Bu yapıdannda Eflâtun tümüyle Sokrat'ın öğrencisi­ dir. Eflatun'un, Apologİe'den

başka, tüm yapıriannm

diyalog biçiminde yazıldığını vc "Tasalar"

dışında,

tüm diyaloglarda konuşmayı Sokrat'ın yönlendirdiği­ ni biliyoruz. Kuşkusuz bu konuşmalardaki görüşlerin tümünün Sokrat'ın görüşleri olması gerekmez. Eflâ­ tun, kendi görüşlerini dc Sokrat'a söylermiştir, Eflatun'un düşünce yönünden açık seçik Sokrat'a bağlı bulunduğu gençlik dönemi yapıriannm tik diyaloglar)

(Sokra­

bir özelliği, özellikle dc ahlâk ile ilgili

konulan ele almasıdır. Bu diyaloglartla her zaman er­ dem ya da bazı erdemlerin içeriklerinin neler olduğu sorulur. Bunun yanında bir de erdemin öğrenilip öğrcnilcmeycccği,^ öğrenilirse hangi yollardan öğrenile­ bileceği sorunu da dikkate ahnır. Sokrarik diyaloglann bir başka özelliği dc izlediği mctodlardır. B u yapıdarda 197


İLKÇAÖ ve ORTAÇAĞ FELSEFE TARİHİ

Sokrat'ın metodu kullanılır. Sokrat karşısındakine ba­ zı sorular yöneltir vc onun cevaplamasını ister, bu sı­ rada kendisi hİç anlaşılmadan, karşısındakini belli bir sonuca doğru ilerletir. Karakteristik olan nokta, hiç­ bir zaman açık vc keskin bir sonuca varılmamasıdır. Gençlik diyaloglanmn hiçbirinde kesin bİr sonuç bu­ lunmaz. Ancak bu görüntü aldatıcıdır. S o n u c u , diya­ logda amaçlananı, oku^oıcuya bırakır. B u metod her halde, özellikle Sokrat tarafindan kullanılmış olan bİr metodun taklidi olsa gerekir, Eflatun'un gençlik yapıtlarının başına

"Apologia"

(Savunma) vc "Xnfoft" diyaloglarını koyabiliriz. B u iki yapıtın Eflatun'un İlk yapıtları o l d u ğ u n u ve hemen Sokrat'ın ölümünden sonra yazılmış olduklarını, bü­ yük bir olasılıkla, kabullenebiliriz. Cesareti inceleyen "Lakhsi"

ile s e r i n k a n l ı l ı k ve n a m u s u

"Kharmides"

k o n u alan

diyalogları sıralanmadaki yerlerini alır­

lar. Bunlan dindarlık denilen erdemi aynı metod ile inceleyen "Euthyphron"

diyalogu izler. "Devlet" { P o -

litda)'in birinci kitabını da gençlik diyaloglan küme­ sine sokmak gerekir. Çünkü, bu kitapta da bir erdem olan "adalet"

aynı metod ile İncelenmektedir. B u kü­

meye bir de "Küçük riz. "Büyük Hippi(ts"m

Hippias"

diyalogunu ekleyebili­

Eflâtun a ait olup olmadığı ise

henüz tartışılmaktadır. Hippias, bir Sofist İsmidir, B u diyalogda b u Sofist, hiç de şerefli olmayan bir küme­ nin temsilcisi olarak sahneye çıkar. Son olarak gençlik diyaloglan kümesine "Protagoras"

diyalogunu da ek­

lemek gerekir. Yapıta adını veren vc diyalogun başlıca kişilerinden olan Protagoras, bilinen en ünlü Sofisttir. B u diyalogda geneUiklc: Erdem 1 9 8

nedir?

Acaba

erdem


İLKÇAĞ F E L S E F E S İ

Öğretilebilir

m»? konulan incelenir. Eflâtun'un g e n ç l i k

yapıtlanndan oluşan birinci kümeye daha başka bazı diyaloglar da dahildir, Bunlan aynca ele almaya gerek görmemekteyiz, Eflâtun'un yapıtlannın İkinci kümesine bizi "Gorgias"

diyalogu götürür. Gorgias ünlü Sofîsderden bi­

ridir. Gorgias bu diyalogda pek de şerefli olmayan bir rol ahr. Bundan önceki diyaloglarda ele alman konu­ lar bu diyaloglarda da söz konusu edilir ve özellikle dc adalcdn yapısı İncelenir, Gorgias diyaloguma bun­ dan öncekilerden ayıran şey, bu yapıtta sonucun kesin vc açık oluşudur. Sonuç artık okuytıcunun isteği­ n e bırakılmaz. S o n u ç okuyucuya açıkça verilir. B u açık sonuçta, hitabetin şiddetle eleştirilmesi ve Sofist­ lerin eğitim biçiminin suçlanması yer alır. A n c a k G o r ­ gias diyalogu bundan önce sözii edilen diyaloglardan öteki bir özellikle de ayrıhr; Yapitm sonunda ruhun ö l ü m d e n sonra nasıl yargılanacağına ait bir efsane ( M i t h o s ) anlaülır. Ruhun ölmezliği düşüncesine da­ yandırılan bu efsanenin O r p h i k kaynaklı o l d u ğ u n u Eflâtun açık biçimde vurgular. Yalnız Eflâtun b u efsa­ nenin uydurma bir masal olmayıp gerçek olduğuna İnanır. Eflâtun bu efsanenin tüm ayrmtılan ile felsefî bir önemi olduğunu savunmak istemez, fekat efsane­ nin mecazi anlamının doğruluğuna inanır. Gerçekten bi:r benzetme İle bir se m b o l İle anlatılabilecek bazı g e r ç e k l e r vardır. G o r g i a s ' t a bazı d ü ş ü n c e l e r i n bir s em b o l çerçevesinde anlatılmasıyla, Eflâtun belli bir kümeye ait yapıdan için karakteristik bir metoda baş­ vurmuş oluyor. Gerçekten dc Eflâtun'un ikinci kü­ meye ait yapıdan, hep belli felsefi gerçeklerin, mecazî 199


İLKÇAĞ v e ORTAÇAĞ F E L S E F E TABİHİ

bir anlatımı olan efsaneleri kapsar. Ru efsanelerin an­ latılışı bize Efiâtun'un büyük sonatını göstermek ola­ nağını da sağlamış oluyor. Doğrusu Eflâtun yalnızca bir düşünür değil, aym zamanda bir sanatkârdır da. B u n u n içindir ki Gorgias diyalogu bizi

Eflâtun'un

gelişiminde ikinci bir sonuca ulaştırmışur. Gorgias ile başlayan bu ikinci d ö n e m d e Eflâtun, karşımıza yal­ nızca bir filozof olarak değil, aynı zamanda büyük bir sanatkâr olarak çıkmaktadır. Gorgias'tan sonra, büyük bir olasılıkla,

"Menon"

diyalogu kaleme alınmıştır. Eflâtun'un kendine has bir görüşü olan "İdeler

Metafiziği"

ilc ilk kez bu di­

yalogda tanışıyoruz. Şu anda tahtaya tebeşir ilc çizdi­ ğim üçgen değil, aynı zamanda matematikçilerin anla­ dığı anlamda genel bir üçgen kavramı da vardır. Yal­ nızca güzel olan birtakım tek tek objeler değil^ bir de tümel güzellik İdesi vardır. Aynı şekilde insanların iyİ davramşlanndan başka, bir de tümel iyilik idesi vc ide­ ali vardır. Acaba genellikle tümel olan bir üçgen kav­ ramı olmasaydı, tek başına somut üçgen alabilir miy­ di? Bir ide olarak güzelliğin kendisi olmasaydı, güzel şeylerin var olması mümkün olur muydu? Kuşkusuz bunlar var olamazdı. Çünkü tek objeler ancak genel kavramların var olması vc bu tümel kavramlara katıl­ maları ilc bir varlık kazanırlar. Tikel şeylerin oluştur­ duğu evren yanında bir de idelerin oluşturduğu bir evren vardır. Bilmek de, bu ideleri bilmek dcmckür. Zaten bilgi hiçbir zaman bireylere değil, her zaman tümellere yöneliktir. İşte ilk kez Menon

diyalogunda

karşılaştığımız bu ide varsayımı, Eflâtun'un sonraki tüm diyaloglarında az ya da çok bir yer tutacaktır. 200


İLKÇAĞ FELSEFESİ

M e n o n ' d a n sonra Eflatun'un büyük diyalogları gelir ki, bu diyaloglarda Eflatun'un sanatkâr kişiliği­ nin cn parlak örneklerine tanık oluruz. Bu diyaloglar dan olan "Phcıiciros"t:i yeniden ruhun ölmezliği ve ru­ hun esasının ne olduğu sorulan ile birlikte aşk sorunu incelenir Fakat bu aşk sorunu, özellikle bundan son­ raki diyalogun, "Symposion" konusunu oluşturur. Şökn

(Ziyafet, ş ö l c n ) ' n u n ana Eflatun'un en güzel diya-

loglarmdan biridir. Diyalog bir şölen sahnesi île baş­ lar. H e n ü z genç bir ozan olan Agathon

ilk basansın:

kudamak için bİr şölen verir. Davediler arasmda Sok­ rat da bulunmaktadır. Sokrat'ın orada bulunması, ko­ nuşmaların dönüp dolaşıp felsefi bir niteliğe dönüş­ mesine neden olur. Şölene katılanlardan h e r birinin aşk (Eros) konusunda bir söylev vermesi kararlaştınhr. Bu söylevlerde anlatılan efsaneleri bize Eflâtun sanat­ kârlığının tüm zenginliği ile aktanr. E u efsanelerin birini dc komedi yazan Aristophanes

kendine özgü

tuhaflığı ile anlatır: insanlar başlangıçla d ö n kollu ve dürt bacaklı imişler; aynı zamanda ters yönlere bakan iki de başlan varmış. Fakat sonralan Tannlar b u yara­ tıkları kendileri için tehlikeli bulduklarından,

onları

ikiye bölmüşler. İ ş l e o g ü n d e n b u g ü n e b u ayrılan parçalar tekrar birbirini bulmaya, tekrar birbiriyle bir­ leşmeye arzu duyarlarmış. Bundan sonra sıra Sokrat'a gelince sohbet felsefî bir nitelik kazanıyor. Sokrat an­ lattığı efsanede aşkı, insanda en derin zorlamanın bir ifadesi olarak gösterir. Aşk, D a i m o n ' c a bir şeydir. Sokrat'ın Daimon'dan anladığı anlam hatırlanırsa; aşk insanın içinde bulunan bir Daimon'dur. Fakat içimizde­ ki bu güçlü zorlama çeşidi şekillerde kendini gösterir; 2Q1


İ L K Ç A Ğ Vfl O f l T A Ç A â F E L S E F E TARİHİ

Bazen ç o k somut, bazen tümüyle soyutlaşmış şekiller alabilir. B u zorlama somut olduğunda belirli bir insa­ na karşı duyulan aşk şeklinde görülür. F a k a t , öte yan­ dan, kendiliğinden iyiye ve güzele karşı duyulan bir aşk olarak da görülür ve bu yüce aşk, felsefe ilc aynı­ dır. Çünkü İyinin ve güzelin kendileri, var olan idele­ rin en yücesidir vc felsefenin ana amacı ideler evrenini bümektİr. Aynî şeJdlde bu görüşler de efsane şeklinde anlatılmıştır. Sokrat bu efsaneyi kendisinin uydurma dığmı, b u n u Diotitna

adındaki falcı b i r kadîiı (kâ-

hİn)'dan öğrendiğini söyler. Diyalog Sokrat'm kendi­ siyle Jlgiİi dramaEİfc bir öykü ile sona e r e r : Şölende bulunanlar fazla içtiklerinden sızmışlar, geride ayık olarak yalnız Sokrat Üe komedi yazan Aristofanes kalmışUr, Sokrat Aristofanes'e iyi bir komedi yazanmn aynı zamanda iyi trajediler de yazması gerektiğini, ya­ ni "gUseVm

ister komedide ister trajedide olsun^ hep

aynı '[^»zf/"olduğunu anlatır. İçkinin verdiği reha­ vetle Aristofanes de gevşediğinden, S o k r a t tüm şö­ lendeki tek ayık insan olarak, şölen yerini terkcderek evine gider. Şölende yaşamasını bilen, insanlarla canh ilişkiler kuran Sokrat'ı buluruz. Oysa "Phaidon"

dıys.-

logunda, artık ölümün eşiğinde vc etkisi altında olan Sokrat ile karşılaşınz. Phaidon diyalogu S o k r a t ' m idam edileceği gün tutuklu olduğu yerde geçer. Böyle bir g ü n d e Sokrat, ç o k doğal biçimde, öğrencileriyle "Ruhun

Ölmezli­

ği"

Varsayt-

konusunda konuşur. B u arada 'İdeler

w*"na da değinir. E s e n n sonunda biz, S o k r a t ' m bü­ yük bir cesaretle zehir kadehini nasıl s o n u n a kadar içerek boşalttığına tanık oluruz. 202


Eflatun'un ikinci dönem eserlerine siyaset felsefesi üzerine olan büyük eseri "Foletia"

{DcvlctYyı

da ek­

leyebiliriz. Ç o k detaylı olan bu diyalogun uzun yfllatda yazılıp tamamlanmış olması m ü m k ü n d ü r , Efla­ tun'un devlet felsefesini gösteren Poletia, düşünce ta­ rihinde

"İdeal

devlet"

konusunda yazılan eserlerin il­

kidir. Bu diyalog, özellikle ideal bir devlet imajım, bir toplum ütopyasını içermesi bakımından, sonraki dö­ nemler üzerinde ç o k etkili olmuştur. B u eserde ayn­ c a ; İdeler varsayımı ve ruhun ölmezliği, y a n i Efla­ tun'un işlediği "ana konular"

da bulunmaktadır.

Eflatun'un csericrİnİn tarihsel sınıflamasında eser­ lerini iki öbekte toplamıştık. Bİrincİ öbekteki eserler, Etlâtun'un doğrudan Sokrat'ın etkisinde yazdıkları, yani Sokratik diyaloglardır. İkinci öbekte ise; Varsaytmv",

"ruhun

ölmezliği",

"devlet

idesi"

"İdeler gibi

Eflatun'un kendisine aİt olan görüşler yer ahr. Aynca bu öbekteki eserler Eflatun'un sanat y ö n ü n d e n en parlak düzeyli eserleridir vc bunlarda felsefî görüşler bir imaj biçiminde açıklanmıştır, Ü ç ü n c ü d ö n e m diyaloglarında, görüşlerini tam anlamıyla bilimsel "Theaitetfls"

bir biçimde anlatır. B u ö b e k t e k i

diyalogunda sensüalizme ve empirizmc,

yani bilginin temelini duyumlarda ve deneyde kabul eden görüşlere karşı cleşrirsel bir tutum takınılır, adlan anılmaksızın Aristippos ile Antisthencs eleştirilir. E n sonunda Heraklit ve Empedokles İle de hesaplaşılır. Yine aynı öbekten "Parmenides"

atili diyalogda Eflâ­

tun, Elca Okulu karşısındaki durumunu belirler, bu okulun uyumlu vc farklı yanlannı gösterir. Heraklit ile Parmcnides'i, Eflâtun kendisinden önceki felsefelerin 2 0 3


İ L K Ç A Ğ we O R T A Ç A Ğ F E L S E F E TARİHİ

cn büyük iki fiJozofu olarak kabul eder. Eflâtun'a gö­ rc felsefe tarihi genellikle bu İki filozof arasındaki kar­ şıtlık ile başlamişür. Ü ç ü n c ü öbeğe ait olan ötekİ iki Önemli eser "Sophistes" (Sofist) ve "Politikos"

(DevJct

Adamı) diyaloglarıdır. D ö r d ü n c ü ve son d ö n e m E f l a t u n ' u n

"yofhhk"

eserlerini kapsar. E u öbeğin eserleri arasında: W 5 " , eksik kalan "Kritias"

"Tima-

vc "iV^owo*" (Yasalar) diya­

loglan bulunur, i l k iki diyalogda Pisagorculann ma­ tematik ve biyoloji ile ilgili görüşlerini

detaylarıyla

anlatan bİr Fisagorcu ile karşılaşînz. Eflâtun, Pisagor­ culann birçok görüşlerine karılır. B i z Eflatun'un G ü ­ ney İtalya'da Pisagorculan ziyaret etriğini, onlara ko­ n u k o l d u ğ u n u ve onların etkisinde kaldığını biliyo­ ruz Yaşammm son yıllannda ise Pisagorculuğa tüm­ den yaklaşmıştır. Aristo'nun anlattığına g ö r e Eflâtun son yıllarında bir çeşit "suyv mistisizmi"r\c

yatkın gö­

rüşlere sahip o l m u ş t u r . A n c a k bİr p a r ç a halindeki Kritias

diyalogunun konusu tarihtir. G e n i ş ve hacim­

li bir eser olan Nomûi

(Yasa]ar)'dc devlet konusu ye­

niden işlenir. Yasalar^

S o k r a t ' ı n sahneye çıkmadığı

Eflatun'un tek eseridir. Yaşlılık dönemi eserlerinin bir özelliği de, diyalog biçiminin artık yalnızca bir şekil olarak kalmış olmasıdır. Eflatun'un gençlik eserleri Sokrat ile ilgili konuları kapsar. Bunlarla ilgili bilgi sahibi olabilmek içİn iki ti­ pik diyalogunu ele alalım: "Lakhes" diyüogGndA "ce­ saret"

kavramı İşlenir. Diyalog ö n c e S o k r a t ' ı n pazar­

da tanıdık iki general ile nasıl karşılaştığını tasvir eder. Gençlere silah eğitimi veren bir e ^ t i c i Atina'ya gclmişrir. Sokrat ile karşılaşan iki general L a c h e s ve Nİkias, 204


İLKÇAÖ FELSEFESİ

onlara oğulhnnın bu adamdan ders almalanmn doğ­ ru olup olmayacağını sorar. Sokrat: E ğ e r yalnızca tek­ nik bir beceri elde etmek söz konusu ise, sorun olma dığım söyler. Fakat burada yalnızca bir silah eğitimi değil, bütünüyle bir eğitim sorunu vardır. H e r eğiü m , bir ruh ve erdem eğitimi olmak zorundadır.

O

halde bu konudaki a m a ç ; gençlerin herşeyden ö n c e bir e r d e m , bir cesaret edinmeleridir. A c a b a erdem öğrenilebilir mi? B u kuşkudan sonra cesarcrin n c ol­ d u ğ u konusuna geçilir. Generallerden biri, Laches, cesareti "düfmana

karş% direnmek"

olarak tanımlar.

Sokrat bu tanımı ç o k dar, ç o k kısıtlı bulur.

Çünkü

cesaret yalnız savaş için değil, yaşamın değİşİk alanlan için dc söz konusudur. S ö z gelişi ahlâk açısından da bir cesaret söz k o n u s u d u r . O halde cesaretin t ü m alanlarda geçerli olacak bir tanımını bulmak gerektir. Eflâtun'un gençlik dönemi diyaloglan hep b u şekilde başlar. Bİr kavramın tümel özelliği belirlenir; bunun için de kavramın İlgili olduğu tüm durumlann aralaundaki ortak yan bulunmak İstenir. B u tanım anlayı­ şı, Eflâtun'un ide varsayımının oluşması

yönünden

karakteristik özellik taşır. Laches de çeşitli durumlar için cesarette ortak noktayj bulmak ister. L a c h e s cesa­ retin, genelde ruhun bir direnci olduğunu

savunur.

B u defa S o k r a t yeni tanımı fazla k a p s a m l ı

bulur.

Çünkü ruhun yalnızca bir inat niteliğindeki ve de ce­ saret sayılamayan bir direnci söz konusudur. O halde İnat ile cesareti birbirinden nasıl ayıracağız.* Bunun üzerine Laches, cesaret dayanıklılığın ölçülü durumu, inat ise sınırsız biçimdeki durumudur yanıtını verir. B u tanıma da Sokrat karşı çıkar: Karşıhklı savaşan iki 205


İLKÇAÖ VB OHTAgAfi FELSEFE TARİKİ

askerden birincisi kendi olanaklarının üstün olduğa düşüncesiyle düşmanına karşı direnç gösteriyor, daya­ nıyor; ikincisi ise hiçbir şey düşünmeden yerini koru­ yor. Acaba bunlardan hangisi cesurdur? Ölçülü bİr düşünceyle davranan mı, yoksa hiçbir şey düşünme­ den dayanan mı? Elbette sonuncusu cesurdur. Laches'in şaşırması üzerine öteki general, Nikias, konuya başka bir açıdan yaklaşır ve cesaretin bir bilgi olduğu­ nu, nelerden korkulup nelerden korkulmayacağım bilmekten başka bir şey olmadığını söyler. Burada ko­ nuya, görünüşle, yeni bir m o t i f eklenmiş gibidir. Oy­ sa diyalogun birinci b ö l ü m ü n d e n ikinci b ö l ü m ü n e manüklı bir amaç güdülerek geçiliyor. Eflâtun burada cesaret denilen erdemin nelerden oluştuğunu araştırı­ yor: Kendi olanaklarının, karşısındakinden daha elve­ rişli olduğunu düşünerek direnen, dayanan değil; ak­ sine ölümün korkulacak bir şey olmadığım, yaşamdan daha değerli şeylerin olduğunu bilen insan daha ce­ surdur. Fakat bu durumda arslan ve kaplan gİbi hay­ vanlara cesur diyemezdik, diyerek karşı çıkan L a c hes'e; "Zaten hayvaniurtn maz,

ancak

ne türden

bilen ve hu tehlikelere

cesur olması söz konusu

bir tehlike karşısında karşı direnen

insan

ola­

olduğunu cesur

olabi­

lir" yamtı veriliyor. Böylece cesaret; istenilen şeylerle, sakınılması gereken şeylerle ilgili bir bılgİ, yani gerçek ve görünen değerler hakkında bir bilgi oluyor. Acaba bu tanım da ç o k kapsamlı o l m u y o r mu? B u tanım yalnız cesareti değil her t ü r d e n e r d e m i kapsıyor, çünkü cesaret için kullanılan "değerlerin dizisini bitmek, korkulacak birinden

ayırmak"

ve korkutmayacakş^ieri

sıralanma bir­

tanımı, h e r erdeme uygulanabilir. 206


İLKpAâ FELSEFESİ

O halde cesaret konusunda yapılan bu araştırma ile görünüşte bir sonuç elde edilmemiş gibi görünüyor. Ancak gerçekte, diyalogun varmak istediği s o n u ç da buydu. Diyalog bize bir erdemin yalnız başına göstcriİemiycccğİni,

çeşidi erdemlerin değil de tek bir er­

demin olduğunu, bununla da nelerin istenildiğini vc nelerden kaçınılması gerektiğini bilmenin cesaret ol­ duğu anlatılmak istenir. A n c a k bu istek diyalogda açıkça vurgulanmayıp, sonuç çıkarma okuyucuya bı­ rakılır. B u tutum Sokrat'ın kullandığı m e t o d u n bir özelliğidir. S o n u c u ö ğ r e n c i bulup çıkarmalıdır. Bu yöntemin amacı, insanı düşünmeye ve bulmaya yö­ neltmektir. Eflâtundun gençlik yazılannın özelliklerini göster­ m e k için örnekleyeceğimiz ikinci eser ise diyalogudur. Esere adını veren Hippias,

"Hippias"

ünlü b i r S o ­

fisttir. Pek onurlu olan ve kendisine çtjk inanan S o ­ fist, Sokrat'ın da dinlediği parlak ve tantanalı b i r söy­ lev vermiştir. Hippias bu söylevinde Homer'in kahramanı olan Odysseius

ile Archilleus'M

iki

birbiriyle

karşılaştmr. Odysscius kurnazdır, dolambaçlı yollar izler. Archilleus ise dürüsttür, dosdoğru bir yol izler. İlki kötülüğü bilerek yapar, ikincisi hİç farkında ol­ maksızın kötülük yapar. O halde Archilleus, Odyssius'c kiyasla daha iyi ve daha karakter sahibi bir insan­ dır. Söylev bitince Sokrat Hippias ile konuşmaya baş­ lar. Sokrat görünüşte söyleve hayran olmuştur, fakat bir noktayı anlayamamıştır. Gerçekten bilmeyerek kö­ tülük yapana görc, bilerek kötülük yapan daha mı kö­ tü bir insandır? Hippias'm görüşünü yeniden evetlemesi üzerine Sokrat ona: "Biri 207

iyi öteki kötü olan

ikİ


İLKÇAĞ v e Û R T A Ç A Ğ F E L S E F E TARİHİ

koşucudan

iyisi bikrek

zıyla koşuyor, acaba cudur?" şan"

yavaş koşuyor, öteki bunlardan

hangisi

diye sorar. Hippias: "Elbette

ise tüm

hı­

dstha iyi koşu­ bilerek

yavaş ko­

der. Aynj şekilde iyi bir okçu hedefe bilerek isa­

bet ettirmiyor, beceriksiz bir okçu ise İstediği halde hedefi bir türlü vuramıyor. Bunlardan hangisi daha iyidir? E l b e t t e usta olan o k ç u . B u sonuçlar insanlann davranjş alanlanna uygulanmca, kötülüğü bilerek ya­ panın, bilmeyerek yapana göre daha iyi bir insan ol­ duğu anlaşılıyor. Fakat bu sonucu ne Hippias ve nc dc Sokrat kabul ediyor. Böylece diyalog h i ç b i r sonu­ ca ulaşamamış gibi görünür. Oysa gerçekte sorunun ç ö z ü m ü n e , önemsiz gibi görünen bir c ü m l e Üe deği­ nilmiştir. Acaba bilerek kötülük yapmak İsteyen bir İnsan var mıdır? Sokrat bunu kabul e t m e z , o n a göre kimse bilerek kötülük yapmaz. Bilerek yavaş koşan koşucu, bilerek hedefi vurmayan okçu n e d e n bunu böyle yapar? Çünkü onların hızlı koşmaktan, oku he­ defe isabet ettirmekten daha yüksek oJan bazı amaç­ lan vardır. İşte, bunun gibi, kötülüğü bilerek yapan bir insanın g ö z ö n ü n d e bulundurduğu d a h a yüce bir amacı vardır. Değerlerin gerçek dereceler sıralaması­ nı bilen insan, buna bağlı kalmaktan başka bir şey ya­ pamaz. O halde kötülüğü tüm anlamı ile bilerek ya­ pan bir insan olamaz, çünkü kötülük b İ r hatadan, değerlerin dereceler sıralamasını bilmemesinden kay­ naklanan bir hatadan doğar. Eflâtun'un b u diyalogda savunduğu görüşün, S o k r a t ' m en tipik görüşü oldu­ ğunu biliyoruz. Eflâtun'un doğrudan Sokrat'm etkisinde olduğu gençlik dönemini gördükten sonra, şimdi onun asıl 208


İLKÇAĞ F E L S E F E S İ

kendi felsefesine geçelim. Eflatun'un kendine özgü görüşleri içinde; "İdeler metafiziği",

"ruhun

vffrsaytmt"

ölmezliği"

yA da

görüşü ve

"İdeler "Devlet"

konusundaki düşünceleri yer aiır. Ö n c e E f l a t u n ' u n t ü m felsefesi için t e m e l olan "bilgi"

ile ilgili görüşlerini görelim: "Bi^i nedir?"

so­

rusu Sokrat'ın bağlı olduğu tüm okullarda önemli et­ kinliğe sahiprir. Eflâtun bilgi konusunu özellikle Theaitetas adlı diyalogunda ele alır. Diyalog Önce Arİsrippos'un bilgi konusundald sensualist anlayışmı incele­ yerek işe başlar. Arisrippos'a g ö r c bilgilerimizi du­ yumlar oluşturur. O halde bilgi; görmek, duymak, koklamaktan ibarettir. B u n a karşı Eflâtun, şayet bu görüş doğru olsaydı, yani bilgi yalnızca algılann bil­ dirdiklerinden başka bir şey olmasaydı, o zaman san her şeyin ölfüsüdür"

"in­

diyen Protagoras haklı olur­

du, diyor. B u durumda o b j e k t i f bir bİlgi olamazdı, çünkü algılarımız görelidir; b u nedenle aynı suyun bir ele sıcak öteki cîe soğuk gelmesi, aynı şarabın biri­ sine ekşi öteki birine tadı gelmesi cinsinden güvenilir olmayan bir bilgiye sahip olacakuk. Bunun içindir ki, algılann oluşturduğu bilgilerle kesin bir yargıda bulu­ namazdık. B u tür bilgilerde "bana

öyle geliyor"

de­

mekten öte gidemezdik. Ç ü n k ü bana Öyle gelen bir şey bir başkasına farklı görünebilecektir A y n c a Eflâ­ tun'a göre bilginin b u sensualist yorumunda yalnız Protagoras değd, aynı zamanda Heraklit dc haklı ola­ caktır. Çünkü Heraklit'e görc evren sürekli değişmek­ tedir, evrende sabit bir şey yoktur. Algılanmız bize sü­ rekli hareket eden, içinde hiçbir şeyin düzenli ve sü­ rekli olmadığı, her şeyin yok olduğu vc de var olduğu 209


İLKÇAĞ ve O B T f t Ç A Û F E L S E F E TftRİHi

bîr evreni bildirmelc durumundadır. O halde duyum­ larımla elde ettiğim bir şey ile ilgili olarak

"huşudur"

diye kesin bir yargıda bulunamam. Ancak, "huşey na göre

ve şu anda

böyledir"

ba­

diyebilirim. Çünkii bu

şey bir başkası için aynı anda başka türlü olabilir. Şa­ yet bilgilerimiz gerçekten yalnızca bizim algılanmıza dayansaydı, o zaman objektif ve sürekli bir bilgi ola­ mazdı. Fakat Eflâtun'a göre gerçek bilgi, ancak ob­ jektif olan bilgidir ve böyle bir bilgi vardır. Yalnız gö­ reli, sübjektif ve sürekli değişme durumunda olan bir bilginin değil, aynı zamanda objektif bir bilginin de var o l d u ğ u n u anlamak için, yalnızca matematiksel objelere dikkat etmek yeterli olur. S ö z gelişi ya da "bir üçgenin tir"

İç açıları

toplamı

"2x2=4"

iki dik açıya

eşit­

şeklindeki matematiksel gerçekleri ele alalım:

Bunlar genel olarak geçerli olan, kişiye ve zamana gö­ re değişmeyen, herkes ve her an için doğru olan bir­ takım bilgilerdir. Bu gerçekler, önce var olan ve sonra yok olan objelere ait bilgiler de değildir. Matematiğin konusu olan o b j e l e r yer vc zamandan soyutlanmış öncesiz ve sonlu olmayan objelerdir. S ö z gelişi 2 vc 4 sayıları herhangi bir yerde ve zamanda var olan vc sonra da yok olacak objeler olmayıp öncesiz vc sonlu olmayandır ve birbiriyle öncesiz vc sonlu olmayan bir ilişki İçindedir. Ancak, söz gelişi bir d e ğ n e k ile kum üzerine çizdiğim bir üçgen, kuşkusuz, var olmuş vc yok olacak objelerdir. Aym şekilde bir kağıda çizdi­ ğim daire de böyledir. Ancak, matematikçinin incele­ diği, bu türden tek tek şeyler değildir. O , genellikle üçgen ve daireden söz eder. Benim şu anda çizdiğim bir daire, tam vc gerçek bir daire olmayıp ancak gerçek 210


İLKÇAĞ FELSEFESİ

daireye bir ölçüye kadar yaklaşmış bir dairedir. B u ­ nun için matematikçinin öne sürdüğü bir varsayım, benim bu dairem İçin yalmzca yaklaşık olarak geçerli olabilir. Ya da Eflatun'un deyişiyle; Çizdiğimiz şekil ancak matematikçinin "daire idesi"nc katıldığı ölçü­ de bir dairedir. B u n u n içindir ki Sokrat'ın öteki iki Öğrencisine, Aristippos ve Antisthenes'e bir kez daha kulak vere­ lim: Aristippos'a göre bilgi duyumlarla kazanılan algı­ lardan başkası değildir. Aynı şekilde Antisthcnes İçİn d c objelere ait bilgilerimizde algılardan hareket ede­ riz. Yalnız, ona göre biİgİ, objeleri cLemanlanna ayır­ maktır ve bir objeyi son elemanına ayınnca artık bil­ giden söz edilemez, bundan öte gidilemez. O y s a Ef­ lâtun'a göre gerçek bilgi, tam Antisthenes'in bilgide bundan öte gidilemez dediği yerde başlar. E i r objeyi bilmek için sorulacak İlk soru "bu Me^ıri"'sorusudur. B u soruya bir cevap vermek, bu objeyi bİr kavrama dahil etmek Lİemcktir. S ö z gelişi bu insandır, bu attır gibi. O halde bilgi, karşımızdaki objelerle ilgili yargı­ da bulunmaktır. Yargıda beİİi b i r objeyi genel b i r kavram İçine koyanz. Eflâtun'a göre bilgi, h e r şeyden ö n c e , genel ( t ü m e l ) kavramlar oluşturmak demektir. Algılarımız bize yalnızca tek tek objeleri gösterir, fa­ kat algı karşısında düşünce yardımıyla bu tek tek o b ­ jeler genel bir kavram içinde toplanır. S ö z gelişi bu sıcaktır, bu soğuktur, bu insandır derken, b u yargı­ larda karşımıza çıkan objeleri belli kavramlara dahil etmiş oluruz.

"Bu insandır"

"İJM^yu "insan"

kavramı içine koymuş oluruz. Bu gibi

dediğimiz

zaman,

genel kavramları d ü ş ü n m e d e n hiçbir bilgi oluşmaz, 211


İLKÇAĞ VB ORTAÇAÛ FELSEFE TARİHİ

her biJgi zorunlu olarak gene] kavramları

düşünmek

demektir. İnsan iıayvandan fazla olarak düşünme ye­ teneğine, yeni kavramlar oluşturma yeteneğine sahip­ tir. S o n u ç olarak bilgide İlk adım genel kavramları oluşturmaktır. Bilgide atdan ikinci adım İse, genel kavramlar ara­ smdaki ilişkileri belirlemektir. ( 2 ) tahta parçası ( 4 ) tahta parçası olabilir, fakat bunları birleştirip ( l ) tahta parçası da yapabiliriz, B u n l a n bölerek çok sayıda tah­ ta parçalan da yapabilirim. Ya da ( 2 } sayısı hiçbir za­ man ( 2 ) rakamından başka bir şey olamaz. Bu ( 2 ) sa­ yısı, söz gelişi ( 4 } rakamı ile hiç değişmeyen, öncesiz ve sonrasız bir ilişkiye sahiptir. Aynı şekilde, sıcak olan belli sayıdaki obje bİr süre sonra soğuyabilir. An­ cak sıcaklığın kendisi ile soğukluğun kendisi arasmda hiç değişmeyen, sabit ve belli bir ölçü vardır. Eflâtun'un doğadan seçtiği bir örnek ilc görüşünü nasıl açıkladığını görelim: Phaidon diyalogunun so­ nunda Eflâtun kendisinden önceki tabiat felsefesinin bir eleştirisini yapar. S ö z gefişt kar ateş ile karşılaşınca neden erir? Şimdiye kadarki tabiat filozofları bu olayı ateşten çıkan atomların kar atomları arasına girerek onları birbirinden ayırması, bunun sonucu kann su­ lanması biçiminde açıklamışlardı. Oysa Eflâtun için bu açıklama anlamsızdır. Çünkü öncelikle kar ve ate­ şin ne olduğunun açıklanması gerekir. Böylelikle ka­ rın yapısının soğuk olduğu, yani soğuk kavramına da­ hil edilen bir obje olduğu, ateşin de yapısı gereği sı­ cak olduğu ve sıcak kavramına dahİI bir o b j e olduğu anlaşılır. Bundan başka bir de b u ikî obje, yani sıcak­ lık ilc soğukluk arasındaki ilişkiyi araştınrsak, bunların 212


İLKÇAĞ F E L S E F E S İ

biri öteki ile anlaşamayarij biri ötekini dışlayan iki o b ­ je olduklannı görürüz. S o n u ç olarak; birİ ötekini dış­ layan, yapısı gereği soğuk olan kar ile yapısı gereği sı­ cak olan ateşin yan yana gelemeyeceği bilgisine vann z . Eflâtun bu örneği, bir doğa olayının, kendi anla­ dığı anlamda nasıl açıklanması gerektiğini g ö s t e r m e k için vermiştir. B u örnekte de görüleceği g i b i , ö n c e tek tek olaylardan hareket edilerek, yavaş yavaş genel kavramlar olan idelere yükseliriz. Ancak ideler arasın­ daki bu ölçüler tek olay için dc aynen gcçcriidir. Yani tek olay idelere katıldığı ölçüde, bunların arasındaki oranları taşır, Phaidon diyalogundan, başka bir örnek daha ala­ rak incelemeyi sürdürelim: B u diyalogda Eflâtun'u çok ilgilendiren "ruhun

ölmezliği"

konusu işlenir.

Eu konuyu kanıtlamak içİn özellikle şu ö n e m l i fikir ileri sürülür: "Kıth "Ruh yaşumm

nedir?"

ilkesidir"

sorusuna yanıt olarak

denilir. Beden ancak ruha sa­

hip olması, ruh tarafindan canlandırılması durLimunda yaşayabilir. O halde ruh ve yaşam biri ötekinden ayrılmaz, bİri ö t e k i n e bağh kavramlardır, B a z ı ide­ lerin biri ötekini dışlar. S ö z gelişi sıcaklık ve soğukluk ideleri gibi. Eazı ideler ise ayrılmaz biçimde biri öte­ kine bağlıdır. Yaşam ve ruh ideleri böyledir. İ ş t e bun­ dan da ruhun daima bİr yaşama sahip olduğu, hiçbir zaman ölmeyeceği sonucu çıkar. Görüldüğü gibi Eflâtun ıçİn bilmek, her alanda rek tek olaylardan hareket ederek İdelere )âikselmek ve ideler arasındaki değişmeyen ölçüleri bulnn aktan ibarettir. Bu ideler başlangıçsız ve sonu olmayandır, n c meydana getirilmiştir ve ne de yok olurlar. İki tahta 213


I _ < Ç A C « e O F l T f l Ç A Ğ F E L S E F E TARİHİ

parçası meydana gelebilir vc bir süre sonra da y o k olabilir. Fakat ( 2 ) ve ( 4 ) sayıları meydana da gelmemişür, yok da olmayacakur, Bunlar başlangıcı vc so­ nu olmayan, yani düşünülen varlıklardır. Çizdiğim bir daireyi biraz sonra silebilirim, fakat daire idesini yok etmeye olanak yoktur; bu daire idesi, yapısı gere­ ği başlangıçsız ve sonu olmayandır, i d e l e r aralarında belli ölçülere sahip olduklarından^ belli bir düzeni bulunan bu evrene, yani ideler evrenine yaşam verirJer. Eflâtun özellikle yaşamının son yıllarında, sayılar evrenini ideler evrenine gerçek bir m o d e l olarak seç­ miştir, o kadar ki ideleri sayı olarak anlamaya yönel­ miştir. S o n u ç olarak Eflâtun'a göre b i l m e t , ideler ev­ renini vc b u evrende hüküm süren yasalan tanımakür. Duyular evrenini dc ancak İdeler evrenine katıldı­ ğı ölçüde bilmek mümkündür. Bİz bir objeyi, kendi­ sinde, idesinin varoluşu ölçüsünde biliri?., Çizdiğim bir daire tam ve m ü k e m m e l olmayan, daire idesine ancak bİr ölçüde yaklaşan bİr dairedir. Aynı şekilde, algıladığım tek ve somut at da tam vc m ü k e m m e l ol­ maktan uzak ulan ve pekçok eksiklikleri olan bir attır. Oysa at İdesi mükemmeldir, eksiksizdir v c bu açıdan tek atın aynı zamanda idealidir. T ü m yaşayan atlar için bir mükemmellik modeli olan bu ideye, tek at az ya da çok yaklaşır. Böylece Eflâtun için ide, aynı za­ manda eşyanın da idesi oluyor. T e k eşya, bu idelere göre, az ya da çok mükemmel olan biçimler kazanır. Aynca ideler insanların isteklerine güre düşünüp bul­ duğu şeyler de değildir. İdeler kendiliğinden vardır. S o n u ç olarak Eflâtun için iki evren vardır ve bu iki evren gerçek evrendir. B u iki evrenden biri: Sürekli 2 1 4


İLKÇAÛ FELSEFESİ

var oian ve yok olan, algılanabilen, tek tek objelerin sürekli değişmek zorunda olduğu evren; ötekisi baş­ langıcı vc sonu olmayan idelerin ya da ideallerin evre­ ni. Bu noktada üflâtun özellikle Aristippos

vc

Arttist-

henes ile tam bir karşıtlık içindedir. Anristhenes Eflâ­ tun'a karşı çıkarak, İdelerin İnsan düşüncesinin buluş­ larından başka bir şey olmadıklarım savunur. Eflâ­ t u n ' u n ideleri reci saymasına da karşıdır vc Antisthe­ nes ideleri yalnızca bir "ad"dzn

ibaret sayar, bunlann

aynca b i r realiteye sahip olduklarını r e d d e d e r . S ö z gelişi tüm tavşanlar birbirine b e n z e r ve bu n e d e n l e biz bunlan aynı "ad" ile anarız. Antisthenes'e göre ayrıca bir "top/flw" idesi yoktur, yalnızca bir

"tavşan"

kelimesi vardır, bu kelimeyi aynı cinsten o l a n tüm hayvanlar için isim olarak kLilamnz. Antisthcncs'in bu görüşüne "nominalizm"

(İsİmcilik) denir. N o m i n a ­

lizmin ana fikri, idelerin birbirine benzeyen canlılara ve eşyaya verilen adlardan, kelimelerden ibaret olduk­ larıdır. Oysa Eflâtunca göre ideler birer kelime olma­ yıp^ reel birvarhğa sahip olan gerçeklerdir. Biz ideleri düşünceyle görür ve kavrarız. İdelerin g ö r ü n ü p kav­ ranması, bilginin temelini oluşturur. Aynı şekilde bil­ gilerimizin ana konusu idelerdir. T e k objeler evreni, ancak İdelerin silik bir kopyası olması y ö n ü n d e n bi­ linmeye, bilgimizin konusu olmaya lâyıktır. Biz objeyi nasıl biliriz? Bilginin esası nedir? Eflâ­ tun'a göre bilgi öncelikle "obje nedir?"

sorusuna ce­

vap verir. Bilgi öncelikle algıdan hareket eder, fakat algılananda kalmaz daha ileri giderek kavrama ulaşıhr. "Bu bir insandır",

"bu bir tebeşirdir" 2 1 5

derken, algı ladığım


İLKÇAÛ v e ORTAÇAĞ F E L S E F E TARİHİ

şeyleri bir kavram içinde toplamış o l u r u m . dairedir"

"Bu bir

dediğimde, karşımdaki kişi algıladığım o b ­

jeyi genel daire kavramına katıyor d e m e k t i r . Fakat bilginin tam olarak oluşması İçin bundan sonra atıla­ cak bir adım daha vardır: Kavramlar arasındaki ölçü­ leri kurmak- S ö z gelişi ( 2 ) vc ( 4 ) kavramları arasmda çok belirli bir ölçü vardır ve bu ölçüyü bİz ( 2 x 2 - 4 ) bilgisi ile dile getiririz. S o n r a sıcaklık ve soğukluk kavramlan arasında da ç o k belirli bir ö l ç ü vardır: Sı­ caklık vc soğukluk biri ötekini dışlayan kavramlardır. Aynı şekilde yaşam vc ruh kavramlan arasında çok behrli bir ölçü vardır; bu iki kavramdan biri ötekini çe­ ker, çünkü ruh mutlaka yaşama sahip bir varlıkta bu­ lunur. Duvıımlanmıza konu olan objeler sürekli bir değişim İçindedir, bu objeler için Heraklit'in.

görüşü,

yani eşyanın bir akış vc oluş içinde bulunduğu varsa­ yımı doğrudur. B u n a karşılık tümel kavramlar başlangıçsız ve sonu olmayan bir evreni oluşturudar. B u ev­ ren ne meydana getirilmiştir ne de yok olacaktır. Ge­ nel kavramlar evreninde, aynı zamanda, son derece belirli ölçüler, bir başka deyişle, başlangıçsız ve sonu olmayan bir düzen geçerlidir. Genel kavramlar dü­ zenli bir sistem oluştururlar ve bu sistemde her kavra­ mın ötekine olan ölçüsü son derece kesin ve açıktır. Eflâtun işte bu genel kavramlara "ideler"

adını verir.

İdeler arasındaki bu belirli ölçülerden bİr düzen doğ­ duğu için, bir "ideler

kosmom"nun

var olduğundan

söz eder. İdeler, mükemmel olan varlıklardır. S ö z ge­ lişi daire idesi, yani dairenin genel kavramı, kendili­ ğinden mükemmeldir Bu ide; çizilen, s o m u t daircJerdcn sürekli daha mükemmeldir, çünkü s o m u t daireler, 216


İLKÇAĞ FELSEFESİ

daire idesine ancak aşağı yukarı yaklaşabilirler. Aynı şekilde, güzel olan rck şeyler, güzellik idesi karşısında sürekli eksik ve çirkindir ve ancak güzelliğin tendlsine az ya da çok yakın olabilirler. S o n u ç olarak ideler, aynı zamanda objelerin dc ideleridir. Bunun içindir k: bir ob)eyi bilmek, o objenin idesini bilmek, dolayısıy­ la da idealini bilmek demektir. Eflâtun'a göre ideler arasında ç o k belirli ölçüler bulunduğundan, düzenli bir evreni, yani ideler koz­ mosunu oluştururlar. B u ideler sistemi bir piramide benzetilebilir. Bu piramidin tepe noktasında e n genel olan "Varlık

İdesİ"

bulunur. Eflâtun ideler sistemi­

nin bu cn yüksek İdesini "îyi"

İdcsİylc aynılaştırir.

Çünkü ona göre, kelimenin tam anlamıyla var olan bir şey, aynı zamanda mükemmel olan, { ! ) olan şey­ dir. M ü k e m m e l olan bir şey ise, aynı z a m a n d a iyi olan bir şeydir. İdeler evreni düzenli, sistemli bİr ev­ rendir, bir kozmosdur. Düzeni olan bîr şey kaos ha lindc olana oranla daima daiıa iyidir, O zaman düze­ nin olduğu her yerde, aynı zamanda iyilik d c bulu­ nur. Bu nedenle düzenli olan ile iyi olanın sınırları bir ve aynıdır. İdeler evreni de mükemmel bir d ü z e n e sa­ hip olduğu için, aynı zamanda iyinin dc güzelin de evrenidir. Eflâtun'a g ö r e , ideler

evreni

cansız, kaskatı v c

duran bir evren değildir. B u evreni Etlâtun E/cülılann "Bir"\

gibi hareketsiz ve sabit olarak değil, aksine

"canlı pe yaratıcı"

bir evren olarak algılar, İdeler

tüm varlıklann sonu olmayan modelleridir ve bu ne­ denle tek tek objeleri sürekli etkilerler. S o n d o n e m e s e r l e r i n d e n o l a n Timaios 217

diyalogunda

Eflâtun,


İLKÇAĞ v e O R T A Ç A Ğ F E L S E F E

"madiie"nm

TARİHİ

bir hiç olduğunu söyler. Aslında madde

h e r tür özellikten yoksundur. O n a var olandan çok, var o l m a y a n d e m e k daha d o ğ r u o l u r . "raifl^i^e" dediği "hoş mekân

(uzay)"d\T.

Eflatun'un Nasıl güneş

ışıklarını uzaya gönderiyorsa, bunun g i b i , ideler evre­ ni dc etkilerini boş uzaya gönderir vc eşya bu etkilere göre şekillenir. Eflâtun bu diyalogunda

"Demiurg"

adını verdiği evrenin bir yaratıcısından s ö z eder. B u Tanrı

(mimar),

bir hcyfceltraşm ç a m u r d a n şekiller

yaratması gibi, eşyalan idelerin modeline göre yarat­ mıştır. Onun bu D c m i u r g ile neyi vurgulamak istedi­ ği, bunun gerçekten evrenin yaratıcısı b i r Tanrı mı, yoksa yalnızca bir sembol vc mitos m u olduğunu tam olarak anlamak güçtür. Eflâtun'da bu gibi durumlara sıkça rastlarız. Onun sanatkâr ve bilgin yanları ç o k kez biri ö t e k i n e karışmıştır. Böyle d u r u m l a r d a şa irliğinin nerede sona erdiğini, bilginliğinin nerede başladığını ayırt etmek gencide olanaksızdır. Eflatun'un İki evren ayınmı yaptığında kuşku yok­ tur. Bir yanda başlangıçsız, sonu olmaysn, mükem­ mel olan bir ideler evreni; öte yanda ölümlü olan, mükemmel olmayan eşyaların oluşturduğu bir evren vardır. Eşya evreninin ideler evreni ile o l a n ilişkisi, ay­ nen bir şeyin gölgesi ile olan ilişkisi gibidir bu görüşünü, Politeia'diki anlatır: înmnlar mağaranın Bu insanlar ğaranın insan

bir mağarada

kapısına

dönük

ancak

önlerindeki

kapısını

neş vardtr

ünlü "mağara

göremezler.

ve herbiri

mağaranın

oturan

ve

duvarı

2T3

geçerler.

benzer.

görürler,

Mağaranın

dışında olan Bu

\İq

arkaları

olan tutuklulara

bir şeyler taşımakta

kapısından

Eflâtun

örneği"

ma­ gü­ pekşok

insanlann


İLKÇAĞ F E L S E F E S İ

herbirinin ğara

gölgeUri

ifindekif

ancak

mağarnnm

yüzleri

bu gölgeleri

duvara

görürler.

duvanna dönük

olan

yamtr,

Ma­

tutuklular

E f l â t u n ' a göre insanın

içinde bulunduğu ortamı, bu mağara benzetmesi çok güzel anlatmaktadır. B i z insanlar gerçek şeyler evre n i n d c değil, gölgeler evreninde yaşarız. A n c a k yine de biz gerçek bir evrenin de var olduğunu biliriz, his­ sederiz vc bu gerçek evren ile ilgili az çok bir bilgi sa­ hibiyiz. Böylece Eflâtun'un insan ile ilgili, b i r başka deyişle, insan ruhu ile ilgili görüşlerine ulaşmış bulu­ nuyoruz. İnsan ya da insan ruhu, başlangıçsız ve s o n u ol­ mayan ideler evreni ile ölümlü olan eşya evreni ara­ sında bulunur. A n c a k insan, idelerin var o l d u ğ u n u acaba nereden biliyor? Eflâtun bu sorunun yanıtını çeşidi örnekler üzerinde araştmr. S ö z gelişi karşımda duran bir objeyi güzel buluyorum. Acaba daha önce­ den güzelliğin n c olduğunu bilmeseydim, şimdi onu, yani güzeli, tanıyabilir miydim? Şayet bende bir gü­ zellik ideali bulunmasaydı ve karşımda duran bu o b ­ jeyi bu ideale göre ölçmescydim, onun güzel olduğu­ nu kavrayabilir miydim? T e k tek eşyanın güzel oldu­ ğunu kavrayabilmem için mutlaka güzelin ne olduğu­ nu daha önceden bilmem gerekir, JCarşımdaki obje bende güzellik düşüncesi uyandırabilir. Fakat bunun için, benim daha önceden, uyku durumunda bile ol­ sa, güzellik idesini tanımam gerekir. İkİ objenin bir­ birine eşit olduğunu, birbirine benzediğini ya da bir­ birinden farklı o l d u ğ u n u söyleyebilirim. A c a b a bu "eşitliği,

benzerliği

vefarkithğt"

objeleri g ö r d ü ğ ü m

gibi görebilir mİyim? Kuşkusuz g ö r c m c m , bunlan 219


İLKÇAĞ VB O R T A Ç A Ğ F E L S E F E T A R İ H İ

yalnızca bilirim. Ancak bu îki objenin eşit, benzer ya da Farklı olduklarını kavrayabilmek için, daha önce­ den eşitlik, benzerlik ya da farklılık k o n u s u n d a b i r fikre sahip olmam gerekir. Bu tür bilgiler dışımızdaki objeler tarafindan uyanlabilirler, fakat bunların zihni­ mizde canlandırılabilıncsi için, bizde ö n c e d e n var ol­ maları gerekir. Sonra objeleri ( 2 ) ya da ( 1 0 ) diye sa­ y a r ı m . S a y a b i l m e k için de Ö n c e d e n ( 2 ) ' n i n ve ( l O ) ' u n nc olduğunu bilmem gerekir. Ş a y e t bende önceden sayılar ile ilgili bir imaj bulunmasaydı, say­ mama imkân olmazdı. S o n u ç olarak her türden bil­ me, bende bilinç dışında bİlc olsa, birtakım bilgilerin var olmasını şart koşuyor. Güzelin vc çirkinin, iyinin vc kötünün n e olduklarını b i l m c s e y d i m , bir değer yargısında bulunamazdım. Eşitliği, benzerliği, farkhlığı bilmcseydim, karşılaştırma yapamazdım. ( 2 ) ' n i n , { 1 0 ) ' u n nc olduğunu

bilmcseydim, sayamazdım.

Böylece her türden bilgi için, belirli ka\Tamlar]n içeri­ ği konusunda önceden bilinçdışı da olsa bir bilgiye sahip olmamız gerekir. Çünkü bilgide, algıladığımıza başka bir şey ekleniyor; bu eklenen bizim de taftdtğtmız"

Efiâtnn, doğuştan getirdiğimiz bilgiyi, bil^i"y'\,

"kendimiz­

şeydir. "doğupan

bilgi problemine temel yapan ilk düşünür­

dür. Eflâtun'a göre doğuştan bÜgi vardır. Şayet bu tür bilgilerimiz olmasaydı, bilgi de o l m a z d ı . Efla­ tun'dan bugüne bu doğuştan bilgi konusu felsefe ta­ rihinde sürekli tarüşilmıştır. B u konuda fa.rklı iki eği­ lim daha vardır: Bilgiyi yalnızca algılardan ibaret sa­ yanlar, algılanana ya da deneye bir de doğuştan olan şeyleri ekleyenler. 220


İLKÇAĞ FELSEFESİ

Eflâtun'daki b u doğuştan bilgi konusu, başka bir konuyla, "ruhun duğu"

önceden

hofka

hir yaşama

sahip

el-

konusuyla, yakından ilgilidir. Efîâttın'a g ö r e ,

ruhun doğuştan getirdiği bilgileri başka bir zamanda edinmiş olması gerekir. İnsan ruhunun iyi v e güzel konusundaki bilgiyi, bir zamanlar iyi ve güzeli sej'retmesi sonunda kazanmış olması gerektir. R u h u n do­ ğarken birlikte getirdiği bilgi, idelere aİt b i l g i d i r . R u h , İdeler evreninde yaşamış vc ideleri bizzat seyret­ miş olmalıdır. Ancak bu dünyadaki yaşamında ruhta yalnızca karanhk ve bilınçdışı bir düşünce, bir duygu kalmıştır. Ruh çevresindeki tek tek objeleri h e r görü­ şünde, kendisinde ideler ile ilgili birtakım sisli imajlar uyanır. B u nedenle bilgi bir "hanrlama

"dır. R u h ,

çevresindeki tek tek objeler nedeniyle, sürekli ideler evrenini hatırlamaktadır. B u hatırlama bize ruhun bundan önce de yaşadığını kanıdar vc ruhun önceki bir yaşama sahip olması, ölümden sonra da yaşamaya devam edeceği görüşüne olanak verir. R u h u n ölmezliği konusu Eflatun'un felsefesinde önemlidir. Phaidon

diyalogunda ve ötckİ diyaloglarda

Eflâtun ruhun ölmezliği konusunda çeşitli kanıtlar ileri sürer ve bu konuda "hatırlama"

önemli bir ka­

nıt olarak eserlerinde yerini ahr. Eflatun'un yaşam öy­ küsünde, onun Pisagorcularm vc bazı Orphik kuralla­ rın etkisi altında kaldığını vurgulamıştık. Pisagorcula­ ra g ö r c , ruh sürekli şekil değiştirir. S o n u ç olarak ruh g ö ç ü (tenasüh)

ruhun ölmezliği için esastır. Beden

ise ruh için bir cezaevidir. Bunun İçindir ki ruh be­ denden sıynimayı ve bedenden uzaklaşmayı diler. İşte Pisagorculann vc Orphik dinin ruh konusundaki bu 221


İLKÇAĞ VB OFrTAÇAĞ F E L S E F E TflUilrlİ

düşüncelerini Eflâtun, ideler varsayımında birleştir­ miştir, O n a göre ruh, bir zamanlar bedenden ayn bir yaşam sürmüştür. Ruhun bu önceki yaşamı ideler ev­ reninde olmuştur. Sonradan ruh ideler evreninden bu dünyaya düşmüştür. Bir tutuklanma olan b u durgun­ luk yüzünden ruh, bir bedene bağlanmaya, bir beden içine sıkışıp kalmaya zorlanmıştır. İnsanın bedensel sıkıntılara direnmesi, günün birinde ruhun bedenden kurtulacağı umudunu güçlendirir. B ö y l e c e Eflâtun felsefesinin ö n e m l i bİr k o n u ­ suna, "psikolojisi

"nt gelmiş bulunuyoruz. Eflâtun'a

g ö r e ruh b ü t ü n c ü l ( v a h d e t l i ) bir varlık d e ğ i l d i r . R u h ; "aktty irade

ve zorlama"

olmak üzere üç b ö ­

lümden oluşur. Eflâtun ruh konusundaki Phaidon,

Phaidros

vc Potiteia

görüşünü

( D e v l e t ) diyalogların­

da sergilemiştir. İde varsayımı Eflâtun'un sağhğında tartışmaya ne­ den olmuştur. Bu varsayıma o zaman en çok karşı çı­ kanlardan biri dc Kynikler okulunun kurucusu tisthenes'ûr.

An-

O n a göre, ancak bireysel olan, gerçek bir

varlığa sahip olabilir. S ö z gelişi tek daire gerçekte var­ dır, fakat daire idesi yoktur. Genel kavramlar, birbiri­ ne benzeyen objelere bir ad koyma s o n u c u oluşur Söz gchşi çeşidi atlar, bir şekilde birbirine benzediği için biz bunlara "aî" adını veririz ve sonra da bu adın varlığı olan genel bir kavram olduğu düşüncesine kapılınz. Eflâtun'un genel kavramlann varlığını kabul etmesine karşm Anristhenes, bunlann isimden başka bir şey olmadığım savunmakla, tam b i r nominalist olur. Nominalizm "geneV'i., dilin bir yaratması olarak kabul eder. Oysa Eflâtun'a göre genel kavramlar reel 222


birer varlık olarak vardır ve bunlar ayn bir evreni, "İdeler

eprem"ni

oluşturur. İde varsayımı, Eflâtun'u

iki ayn evreni kabui etmek zorunda bırakmıştır. B i r yanda mükemmel olan ve eşyanın ideallerini oluştu­ ran başlangıçsız, sonu olmayan idelerin evreni vardır; ûtc yanda eksik vc gelip geçici olan eşya evreni bulu­ n u r . B u İki evren ayırımı klâsik açıklamasını Efla­ tun'un "mağara

benzetmesi"ndc

bulur. İdeler, eşya­

nın yalnızca asıl modelleri olmayıp, aym zamanda ya­ ratıcı gücüdür dc. İdelerden boş uzayın i ç i n e giren etkili ışınlar, maddeye bir bİçim kazandınr. Ancak eşyanın idealleri olan idelerle tek tek eşya arasında insan ruhu bulunur. İnsan doğarken, hiç ol­ mazsa belirli ideler ile ilgili bazı bilgileri dünyaya be­ raberinde gerirmîş olmalıdır. Bilgi; insanın sahip ol­ duğu bir olanaktan yaradanması, yani bir zamanlar seyrettiği idelerin kendisinde yeniden uyanması, hatırlanmasıdır. insanda gerçekten doğuştan b İ r bilgi vardır. Bu bilgi ö n c e bilinçdışıdır, sonra çeşitli etki­ lerle bilince çıkabilir. Bundan, Eflatun'un ruhun ön­ c e d e n var o l d u ğ u n u b e n i m s e d i ğ i s o n u c u çıkıyor. Ç ü n k ü , madem ki biz bazı ideleri hatırlayabiliyoruz, o halde bu bilgilerin bundan önceki bir yaşamımızda elde edilmiş olmaları gerekir, Ruh, ideler evreninde yaşamış vc İdelerin pekçoğunu görmüş, seyretmiş olmahdır. Ancak ruh biz doğmadan i'^arsa; bu durumda onun biz öldükten sonra da var olacağını düşünebili­ riz demektir. B u dünyada bİr beden içinde tutuklu bulunan ruh, ideler evreninde yaşarken, b e d e n d e n tam anlamıyla bağımsızdı ve bu yüzden asıl gerçekleri o zaman "soyut bir göz ile" tam olarak görebiliyordu. 223


İLKÇAĞ VB ORTAÇAĞ FELSEFE TARİHİ

B u yüzden m h , beden zindanından kurtulup yeniden saf ruh durumuna dönebilmek için, hİç tükenmeyen vc sonu olmayan bİr hasret içindedir. B a ş l a n g ı ç u k i bedenden bağımsız durumu ile, sonunda yine bu saf durumuna yeniden d ö n e n e kadarki z a m a n d a , ruh birçok "varhk

pekill£ri"ndtn

geçer. R u h bedene ne

kadar bağımh kalırsa, günün birinde saf durumuna ulaşmak ümidini o ölçüde yitirebilir. Eflâtun burada, ide varsayımına Orphiklerden aldığı ruh ^öçü

(tena­

süh) görüşünü ekler. B u etkiyle olacak, ruhta çeşidi güdülcnmcicr olduğunu düşünür. Daha açık bir de­ yişle; ruhta ancak tek bir ana güdülenme vardır: İyi­ ye, güzele, m ü k e m m e l e ve mutluluğa olan eğilim. Fakat bu güdülenme yanılabilir dc; yani insan, ruhu­ nun ana güdüsü olan iyiyi, güzeli somut şeylerde bu­ labileceği kuşkusuna kapılabilir. S ö z gelişi ruhsal tut­ kuların kölesi olabilir; bu durumda İnsan kendisini ölümlü olan eşya evrenine bağlamış olur. Ruh tutku­ lara uydukça, kendisini bedene köle olmaktan hiçbir zaman ahkoyamaz ve sürekli yeniden b i r bedene ba­ ğımlı olarak dünyaya gelmek zorunda kalır. Tutkula­ ra hükmedilirsc, ruh sonraki dünyaya gelişinde, be­ dende tutuklu kalmaktan kendisini kurtarır. Ruh varsayımı, Eflâtun'un "devlet"

konusundaki

görüşleriyle sıkıdan sıkıya ilgilidir. Kyrene Kymkler

okulunun

okulu

ile

açık olarak, indüvidualist oldukla-

nnı biliyoruz. B u Sokratçı okullar yalnızca birtakım insanı, yani "birey"İ

esas alır vc b u n u n içİn İnsana

kendisini devletten, toplumdan uzak tutmasını, her­ şeyden önce kendisini koruyup, kollamasını salık ve­ rir. Eflâtun bu görüşe karşıdır. Eflâtun'a göre 224

"insan


İLKÇAĞ F E L S E F E S İ

sosyal bir hayvandır."

Sonradan öğrencisi Aristo tara­

findan şekillendirilen bu görüşe göre uisan; öteki in­ sanlar ile birlikte yaşamak ve toplum oluşturmak zo­ rundadır. Eflâtun dalla da ileri giderek, insanın ancak smırlan İçinde yaşadığı devlet ile tanımlanabileceğini Savunur, insamn esası vc insanın amacı; ancak içinde yaşadığı sosyal bütün ile kavranabilir. Tıpkı, bir ağa­ cın yaprağının anlamını, ağacı kavramışsak anlayabile­ ceğimiz gibi. Eflatun'un devlet teia

(Devlet)

varsayımı,

tam anlamıyla,

Foli-

diyalogunda yer almıştır, Çeşidi kitap­

lardan oluşan bu ünlü eser, Eflatun'un Sokratik dİyaloglannı hatıriatan bir konu ile başlar. B u diyalogun başında da V r ^ m ' l n , "adalet"İn

ne olduğu sorgula­

n ı r İlerde görüleceği gibi Eflâtun için adalet, erdem­ lerin cn yücesidir. Yani adalet, tüm erdemleri kendi­ sinde toplayan cn yüce erdemdir. Kendisinde adalet denilen erdemi gerçekleştiren İnsan, cn m ü k e m m e l insandır, insan idesine cn ç o k yaklaşandır, nedir?" makos

sorusunu, "Devlet"

diyalogunda ö n c e

adlı bir Sofist yanıtlar. E u adam ç o k

(köktenci)

"Adalet Trasyradikal

bir Sofisri temsil eder. Trasymakos adalet

denilen erdemin var olmadığını, bunun insanlar tara­ findan

uydurulduğunu, gerçekte yalnızca

"iktidar"

için bir kavga yapıldığmı savunur. Eflâtun b u görüşe karşı çıkar ve böyle bir toplumun yaşama şansının bu­ lunmadığını kolaylıkla kanıdar. İnsan, ötcfcİ insanlarla birlikte yaşama gereksinimi duyar. Başkalarına yar­ dımcı olan insan, böylelikle başkalarının da kendisine yardım etmesine o n a m hazırlamış oEur. İnsanlann bir­ likte yaşaması, iş bölümünü gerekli kılar, [ş bölümü, 225


İ L K Ç A C v e O R T A Ç A Û F E L S E F E TAnlHl

çeşidi işlerin ve çeşitli görevlerin değişik kişilerce pay­ laşılmasına neden olur. T o p l u m yaşamı^ kişilerin bir­ birlerine güvcnmcJerini de gerekli kılar. Karşılıklı gü­ ven duygusu, öncelikle kişilerin yek diğerine karşı âdil olduklan inancım zorunlu tıâle getirir. S o n u ç t a top­ lum yaşamı için, bireylerin adalet denilen erdeme sa­ hip olmaları gerekir. Ancak T r a s y m a k o s ' u n radikal varsayımının böylece çürütülmesindcn sonra geriye bir sorun kalır: Acaba adalet, yalnızca insanların bir­ birlerine güvenerek yaşayabilmeleri için mi gereklidir? Adaletin a m a c ı , yalnızca güven d u y g u s u yaratmak mıdır? Şayet böyle olsaydı, yani adalet y i i n ı z sosyal yaşamda güvenin doğmasının nedeni olsaydı, bu du­ rumda yalnızca amaç olmaz aksine araç olurdu. T o p ­ lum olanaklarından yararlanma aracı olup kalınca, kişi inanmadığı hâlde yapmacık davranışlarla inanıyormuş gibi yaparak, toplum olanaklarını kullanabilirdi. As­ lında bunun böyle olmaması gerekir; adalet hiçbir za­ man yalnızca güven yaratan bir araç olarak düşünüle­ mez; aksine, o başlı başına bir amaçür. Adalet duygu suna sahip olan ruh, kendiliğinden iyi vc güzel olan bir ruhtur. Ancak bunun d o ğ m olmadığını anlamak için insa­ nı ait olduğu bütünün İçinde düşünmek gerekir. B i z insanı en iyi şekilde "devîet"tcn hareket ccicrek tanı­ yabiliriz. Devlet dcnİlcn kuruluş, birlikte yaşayan in­ sanlann bir toplamı değildir, aksine o bir organizma­ dır. Bir organizma olan devlet, insan ilc aynı yapıda­ dır, yani devlet büyük çapta bİr insandır. Aynı şekilde insan da, küçük çapta bir devlettir. B i r d e birey ilc devlet belirsiz bir ilişki içindedir: Yalnızca bireyler 226


İLKÇAÛ FELSEFESİ

devleti oluşturmaz, devlet dc bireylere "şekil"

verir.

Birey, içinde yaşadığı devlete benzer; devletin görü­ nüşü nasılsa, bireyin görünüşü de odur. M ü k e m m e l devlet mükemmel bireyler oluşturur, eksik ve yapma­ cık bir yapıya sahip devlet ise kusurlu ve eksik yapılı bireyler oluşturur. Eflâtun bu görüşünü kanıriamak için yanlış devlet şekillerinden örneklemeler yapar. "Yanitş

devlet

şekiileri"vidcf\

biri asker

(milita­

rist) devlet, yani askerler sınıfının e g e m e n olduğu devlettir. B u devlet şekline Eflâtun

"tİmokratie"

nı verir, O n a göre btı devlet şeklini İsparta'da gör­ mek mümkündür, İsparta gerçekten askeri b i r sınıfin yönetiminde olan militarist bİr devlctü. G e r ç i Eflâ­ tun Ispartahların yüksek özelliklerini hiçbir zaman yok saymaz, aksine onların cesaret ve disiplinlerini takdir edcr_ Bununla birlikte Eflâtun, Ispartahların devlet yöneümİndeki sakmcalarım görmezlikten gel­ m e z , o bu devletin kaba ve haşin bir yanı o l d u ğ u n u çok İyi belirlemiştir. Eflâtun'a göre böyle bir devlette "şan

ve şeref"

doğal olarak, c n yüksek e r d e m , c n

yüksek değer olarak yorumlanır. Bu devlet

ripinde

savaş kendiliğinden bir amaç olur, çünkü e n yüksek şan ve şerefe kİşi ancak savaş durumunda ulaşabilir. Bu devlette bireylerin ruhlannda şan ve şeref gereksi­ nimi tüm öteki şeyleri İkinci plâna iter. B ö y l e olunca bu devlet ç o k belirli bir insan tipi yaratmış olur; B u insanda şan ve şeref tutkusu öteki t ü m değerleri göl­ gede bırakmıştır. Yanlış devlet şekillerinden bir başkası, ö z ü n d e "servet'\ı\

e g e m e n olduğu bİr devlettir

(plutokrasi).

Eflâtun'a görc bu devlet şcklİ, güney İtalya'daki zengin 227


İ L K Ç A Ğ v e Û f l T A ç A Û F E L 5 E F E TARİHİ

Y u n a n kolonilerinde görülür. Eflâtun'un

yakından,

gözlemlediği bu devletteki karakterisdk özellik, zen­ ginler ilc yoksullar arasmdaki nefrettir. Bir yanda çok zengin olanlar, bir yanda İse zengin o l m a k isteyen yoksullar vardır. B u ikİ sınıf arasında çok keskin bir zıtlık vc kin vardır. Böylc bir devlette her şey servet ve zenginliğe yönelmiştir. B u amaç, hem devlet ve hem dc tek tek bireylerinde vardır. Bireyin ruhu içİn tek değerli şey vardır, servet. Otckİ tüm değerler, ser­ vet karşısında ikinci plândadır. İşte bu devlette dc, devlerin insana belli b i r şekil verdiğini görüyoruz. Üçüncü yanlış devlet şeklini Eflâtun kendi mem­ leketi olan Atİna^da buluyor. Aüna bir "demokrasi"

İ-

di ve demokrat devletin tüm kaderini Halk

Meclisi vc

b u mecliste esen hava belirlemekteydi.

Demagoglar

tarafmdan ustalıkla yönetilen vc diledikleri yöne sü­ rüklenen bu Halk Mcclİsi'nin sürekli değişen görüş­ leri yüzünden Atına çok zarar görmüştür. C3 kadar ki, bu Mcclis'in dizginsiz heyecanı Atina'yı b i r keresinde s o n u felâket olan bir savaşa sürüklemişti. Yinc bu Halk Meclisi'nin yersiz heyecanlara kapılması, haksız davalann açılmasına neden olmuştur. Nitekim Sok­ rat'm da böyle bir davaya kurban gittiğini biliyoruz. Böyle bir devlette yetişen vatandaşlar da, zorunlu ola­ rak, belirli bir tİp oluştururlar. B u şekildeki bir devlet sürekli dalgalanan heyecan ve tutkulann elinde peri­ şan olduğu İçin, vatandaşlanna akıl değil, heyecan ve tutkular egemen olur. Eflâtun'a göre devlet, bireylerce kurulmuş yapay bir kurum olmayıp, aynen bir canlı varhk g i b i bir or­ ganizmadır. Nasıl bir yaprağın ağaca, b i r organın

22a


İLKÇAĞ F E L S E F E S İ

organizmaya bağlı olmaksızm yaşamasını düşütıemezsck, bireyin de devlet dışmda var olabileceğini düşü­ nemeyiz. Bunun içindir ki birey, letin

karakter

ve doğasını

içinde

taşır.

yaçadiği

dev­

Devletin bireyler

üzerindeki etkisine karşılık, bireyin de devlete etkisi olabileceğini düşünebiliriz. Devlet ile birey arasmdaki İlişkiyi, Eflâtun yanlış devlet şekilleri üzerinde açıkla­ mıştır, S ö z gelişi tek yanlı bir devlet şekli olan ratie"

"timok-

{askeri devlet)'de bireyin ruhuna, tek yanlı ola­

rak, şan ve şeref tutkusu hükmeder, tüm öteki değer­ ler bu tutku karşısında geri plâna çekilirler. Paranın egemen olduğu devlet şeklinde birey için yalnızca ka­ zanç tutkusu tek ölçüdür. Bu tutku tüm öteki değer­ leri y o k eder. Sürekli değişen heyecanlarla yönetilen bir devletin vatandaşlan da değişken ruhlu, esen rüz­ gâr yönünde değişebilen insanlar olur, Eflâtun'a göre sonuncu yanlış devlet şekli, tek yanlı devlet şckdİ olan despotik

(müstebit-îyrannie)

devlettir, D e s p o t i k (ri-

ran) yönetimler ya zalim ya da köle tipi insanlar yetiş­ tirir. Çünkü zalim ruhlu ya da köle ruhlu olmak, biri ötekine sıkı sıkıya bağlı bir doğadır. H e r köle zalim bir ruh taşır; köle kölelikten kurtulur kurtulmaz he­ men bir zalim kesilir. Aynı şekilde zalimin de elinden olanakları alınınca hemen köle ruhlu oluverir. olarak

yanhş

has yanlış

devlet

bir insan

şekillerinden tipi

oluşturur.

herbiri

Sonuç kendine

Eflâtun^ a göre

tek yanlı devlet şekillerinin aynca, sürekli

hükümet

darbeleri vc sürekli devrimlere neden olmak gibi bir sabncası da vardır. Yalmz asker sınıfimn e g e m e n oldu­ ğu bir devlette günün birinde bir darbe ile zenginler iktidarı ele geçirirler. Zenginlerin devleti, bir devrin 229


İ L K Ç A Ğ Yfl O R T A Ç A Û F E L S E F E

TARİHİ

sonunda yoksullann eline geçer, Ölçülü olmayan, yal­ mzca esen rüzgâra göre şu ya da bu yönde sürüklenen demokrasi bir gün zalimin eline düşebilir. İşte bu ne­ den ilc tek yanlı devlet şekilleri sürekli olmazlar, her an değişme tehlikesi içindedirler. Acaba bu yanhş devlet şekilleri karşısında doğru olan devlet şekli hangisidir? B u soru ile Eflâtun'un "Pûlitda%m\n

asıl konusuna gelmiş oluyc»ruz. Çünkü

bu diyalog öncelikle "ideal

devlet"

düşüncesini geliş­

tirir. Eflâtun'un amacının, her şeyin idesini, idealini göstermek olduğunu biliyoruz. Ona göre bilimin gö­ revi, eşyanın şeklini değil idelerini, ideallerini göster­ mektir. Bihm bir şeyi olduğu gibİ değil, olması ge­ rektiği gibi göstermelidir. Devlet görüşünde de bu il­ keden hareket eden Eflâtun, bİzc devletin ideal şekli­ ni gösterir. Devlet, öncelikle vatandaşlar arasında yaşanan bîr "if bölünıü"nc

dayanır. Çeşitli organlann organİzma-

nm emrinde birtakım görevleri olduğu g i b i , bireyle­ rin de devlet e m r i n d e birtakım görevleri vardır ve devlet içindeki görevlerin yerine getirilebilmesi için birtakım sınıflar oluşur. Acaba devlette n c gibi züm­ reler vardır? Yani devlet denilen yapının devamı için ne gibi önemli görevlerin yerine getirilmesi gerekir? Öncelikle, yaşamımızın sürebilmesi için zorunlu işleri yapacak "işfiler"

sınıfina gereksinim vardır. İşçiler sı­

nıfı; işçiler, köylüler vc zenaatkâdardan oluşur. Bun­ lar, aslında bedenleri ile çalışırlar vc işlerinin ürünü i k maddi g e r e k s i n i m l e r i m i z i karşılarlar. İ k i n c i sınıf, "bekfiler"

ya da "savaşfilar"

sınıfıdır. B u sınıf, içte

huzur ve güvenliği sağlar, dışardan gelecek tehlikelere

230


[L.KÇAG FELSEFESİ

karşı devletin varlığını korumakla görevlidirler. Eflâ­ t u n ' a g ö r e b e k ç i l e r sınıfı, işçiler s ı n ı f ı n d a n daha önemlidir. Köylüler, işçiler ve zenaatkârlardan

oluşan

sınıfin üzerine düşen görevi yapmalan, aynca bekçile­ rin buyruklarına uymalan yeterlidir. B u sınıfin

erdejn-

leri:

hekfikr

"Çaltfkanitk

sinıh "bütün"ii

ve itaat

(uyma)"tıv.

Oysa

g ö z önünde tutmak zorundadır. B u ­

nun için devletin yapısını yakından bilmeleri gerekir. B ü ise bekçiler sımfi üyelennin iyi bir eğitim ve öğre timden geçmelerini gerekli kılar. B u sınıfin erdemi "cesaret"\ix.

ise

Aııcak cesur olmak uğruna bu sınıf üye­

lerinin vahşi ve kaba olmaması gerekir. Bekçiler hal­ kın koruyucusu olacaktır, fakat efendisi değil. T ü m bunların sağlanabilmesi için bu sınıf üyelerinin yeterli eğitim ve öğrcrim görmeye gereksinimleri olacaktır. O y s a işçiler sınıfinın okur-yazar olması yeterlidir. Bekçiler sımfi uzun süren bir eğirim ve öğretim dö­ neminden geçmelidir. Bekçilerin ciddi olarak yetişti­ rilmesi iki açıdan önemlidir: Birincisi beden eğitimi vc buna bağh olarak irade eğirimi, ikincisi ise müzik eğitimi, yani teorik disiplinlerin eğirimi. Jimnastik, yalnızca beden eğitimi değildir. Aynı zamanda ruh eğitimini de şart koşar. M ü z i k eğitimi insanm tüm ruhunu eğitip yetİşrirİr vc kişiye görev­ lerini yeterince başarma olanağı sağlar. J i m n a s d k İn­ sanı cesaret y ö n ü n d e n eğitir, müzik ise elde edilen cesaretin g ü n ü n birinde kabalığa ya da vahşete dö­ nüşmesini engeller. Eflâtun müzik ile, hem bugün­ kü dar anlamıyla müziği ve hem dc edebiyatı anla­ maktadır. O n a göre musiki vc şiir başlı başına bit am a ç olmaktan çıkarılmalı, eğitimin emrinde bir araç 231


İ L K Ç A Û VB O R T A Ç A Û F E L S E F E TARİHİ

olmalıdır, Sanatın amacı estetik hazzı yaratmak ol­ mayıp, aksine ruhu eğitmektir. Kendisi sanatkâr ol­ masına r a ğ m e n sanat k o n u s u n d a böyle: bir g ö r ü ş e sahip olan Eflâtun, sanatı b u g ü n k ü

anlayışlarımıza

g ö r e çok dar olan sınırlar içine sıkıştırmak ister. S ö z gelişi dar anlamındaki musiki e ğ i t i m i n d e , açık olma­ yan vc rahatsızlık veren zevkleri y a r a t a n her çeşit musiki yasaktır. B u noktada Eflâtun'un,

zamanında­

ki belli modern musiki akımlarından rahatsızhk duy­ d u ğ u n u sezmek mümkündür. G ü n ü m ü z ü n deyişiyle söylersek: E t l â t u n sanatta klâsik akımdan yana tu­ t u m almıştır. A n c a k E f l â t u n e d e b i y a t

konusunda

büsbütün radikal (köklü değişimci) davranır. H e r türden naturalist edebiyatı yasaklayan, kötü­ yü sanki iyi gibi tasvir eden ya da korkak İle cesur olanı aynı duygusallık ile anlatan bir sanatın ideal devlette yeri yoktur, E u sanat anlayışı Efiâtun'u, Yunanhlığın manevî eğitimine katkılan olan sanatkarlar ilc, söz gelişi Hûmeri\c

kavgaya itmiştir. Eflâtun H o -

m c r ' i n şiirlerine özellikle bir noktada karşıdır: O n a g ö r e bu şiirler Tanrılara yeterli saygıyı g ö s t e r m e z , Tannlar bu şiirlerde aynı bir insan gibi gösteriliyor, o kadar kİ gereğinden ç o k insana benzetiLiyorlar. B u anlayış Tanrılara karşı b o r ç l u o l d u ğ u m u z saygı ve ululamaya tümden aykındır. T a n n l a n n insan şeklinde değil d c , kesinkes gereken saygıya uygun b i r biçimde tasvir e d i l m e l e r i g e r e k i r d i . T ü m b u n l a r d a n Eflâ­ t u n ' u n sanatı bir amaç olmaktan çıkararak yalmzca eğirimin emrinde bir araç olarak benimsediğini açık seçik görüyoruz. 232


İLKÇAÖ F E L S E F E S İ

Eflâtun'a güre hekfil&re, görevlerine uygun olabil­ mesi için yalnızca eğitim vermek y e t m e z ; b u s m ı f üyelerinin bir dc çok İyi "sepilmeîeri"

gerektir. B u

n o k t a d a E f l a t u n ' u n devlet v a r s a y ı m m m b i r başka kökten (radikal) görüşüne daha değinmiş oluyoruz. Bu görüş "evlenme"

konusudur. İdeal devlette köy­

lüler, işçiler, zenaatkârlar kendi aralarında diledikleri gibi evlenip çocuk sahibi olabilirler. Bekçiler ise an­ cak devletin izniyle evlenebilccckrir. Bekçiler sınıfinda evlenecek kimselerin her yönden birbirlerine uygun olmalanna, tümüyle birbirlerinin dengi olmalarma iti­ na edilecektir. Bunlardan doğacak çocuklarm da her yönden "seçme insanlar"

olması gerekir. S o n u ç ola­

rak bedence güçlü ve sağlıklı, ruhça yetenekli vc de­ ğerli çocuklar ycüştirilcbilmek için, bu sınıf içi evlilik­ lerin seçerek yapılması gerekir. Eflâtun, bu seçim evli­ liğinin ürünü olan çocukların ailelerine bırakılmaları­ na karşıdır. Bu çocuklar doğar doğmaz anne ve baba­ larından alınarak devlet eliyle eğitilir. Eflâtun bekçiler sınıfı için bir aile yaşamını gereksiz bulur, B u sınıf üyeleri için ancak ortak bir yaşam söz k o n u s u d u r ; bunlar bir çeşit ordugâh yaşamı sürdürecektir. Bekçi­ lerin kişisel çıkarlarından uzaklaşarak, kendilerini dev­ let çıkarlarına adamaları gerektir. Kendilerini tümüyle devlete adamış olan bu ana-babamn niteliklerini, on­ ların çocuklan da sürdürecektir. Sonuçta Eflâtun bek­ çiler sınıfını kalıplaşmış bir ^^j&fl.rt^^ durumuna sokuyor. O n a g ö r c , bu dışa kapah kast'a köylülerden, işçiler­ den ve zenaatkârlardan uygun olanlann katılması için bir engel de olmamalıdır. İdeal devlette bekçilerin aile yaşamı sürdürebilme olanağının bulunmayışı yanında 233

"özel

mülkiyet"

ve


FLKÇAÛ v e O H T A Ç A Û F E L S E F E T A H İ l i

servete sahip olmaJanna da izin verilmez. Bekçiler için özel aile çıkarlan benimsenmcdiği gibi, bunlann para ve mal yönünden özel istekleri de giderilmeyecektir. Bu bekçiler, devletteki en üst basamak olan üçün­ cü bir sınıfij "yöneticiler"

smifim oluşturur. Devletin

zorunlu uygulamalan ktjnusunda bu sınıf karar verir. Bu kararlara öteki sınıfların boyun eğmesi doğaldır. Sayıca az olan yöneticiler sınihnın tüm üyeleri özenle ve titizlikle eğitilirler. Y ö n e t i c i l e r , bekçilerin aldığı eğitim vc öğretimden başka felsefe öğrenimi dc göre­ cektir. Eflatun "felsefe"

ile, "İyi" idesinde sembolle-

şcn varsayımını vurgulamaktadır. Y ö n c d c i k r sınihnın üyeleri, İdeler varsayımında ve diyalektikte uzun yıllar alan ciddi bir öğrenimden geçirilirler. Eflâtun'a göre ancak, "filozoflar gerçeklepr."

hükümdar

olduğu gün

ideal

devlet

Eflâtun'un ideal devletini tek hükümdar

değil, bir "aristokratlar

zümresi"

yöneür. Yönetici­

ler gibi bu aristokratlar zümresi de, doğal olarak, özel çıkar ardından koşmayıp kendilerini yalmzca devlete adarlar. Böylece onların da ne aileleri, ne özel mülki­ yetleri ve n c de servederi olmayacaktır. S o n u ç olarak Eflâtun ideal devletinde üç sınıhn varlığını kabullenir. B u üç sınıftan onu c n az birinci sınıf ilgilendirir. B u sınıfln görevi vc ona yakışan er­ dem, yalnızca ve tüm gücüyle çalışmak, "bof (itaat)"tir.

eğmek

Bekçiler sınıfının sahip olması gereken cn

önemli erdem "cesaret"tir. erdem "hilgi"dir.

Yöneticiler sınıfına has ana

Her sınıfın kendine ö z g ü erdemle­

rinden başka, bir dc her üç smıfa birden gerekli olan bir erdem vardır: B u da herkesin üzerine düşen "j[erev"\

yapmasıdır. 234


İLKÇAĞ FELSEFESİ

Eflâtun devleti, bireyin bü^Titülmüş şekli ve bireyi dc devjciin küçültülmüş modeli olarak düşünür. B u ­ nun için Eflâtun insan ruhunu devlet ile karşdaştınr. Çünkü insan ruhunda da üç yan vardır: R u h t a baş­ langıçta "zorlama

(ilea)"

vardır. Eflâtun'a g ö r e be­

denin alt kısmında toplanan bu "zorlama"\ar^

bireyi

her an kendi istekleri ardından koştururlar. A n c a k ruhta bu zorlamalara yön veren, onlan ayarlayan, dü­ zenleyen vc merkezinde yüreğin bulunduğu b i r de" vardır. Ruhta ü ç ü n c ü olarak "akil"

"ira­

vardır. Akıl

iradeye hükmeder vc başta bulunur, İnsan mhutıdakı bu üç kısım, devletteki üç sınıfin karşıLğıdır. Eflâtun, ideal devletindeki bekçilerin sayısını bin kişi kadar olarak düşünür. Eflatun'un bu ideal devleti ç o k küçüktür. Eflatun'un bu ideal devleti, o zamanki Yunanistan'ın siyasi gerçeği olan, kent (şehir) devleti­ nin ctkisindedir. BLinun için olacak, ideal devlette vatandaşlann sayısı belli bir sayıdan öte geçmemelidir. Devlet nüfiisu belli sayıyı aşma tehlikesi gösterirse, o zaman koloniler kurmak gerekir. D e v l e t h i ç b i r za­ man, bütünüyle gözden kaçan vc bİr bakışta kavrana­ mayan bir büyüklüğe ulaşmamalıdır. Özellikle bekçiler sımfi için ortak bir yaşam dü­ zenleyen Eflatun'un bu ideal devleti, aym zamanda bir anlamda sosyalist

bir devlet

sayılır. Ancak b u dev­

let aristokrasi ile yötıetilmektedir. Çünkü ideal devle­ ti, sayıları kısıti: olan bir zümre yönetir ve tüm karar­ lan bu küçük aristokrat zümre verir. Eflâtun en büyük eseri olan Politeia'da.

ideal devleti

bcliricrkcn gerçek (rcalhe) bir devletin nasıl olduğunu 235


İ L K Ç A Ğ y e O R T A Ç A Ğ FELSEFE T A R İ H İ

hiç dikkarc almamış, yalmzca hayalgücünü kullan­ mıştır. Yalnızca akı] ve fantazinin ürünü tılarak sunu­ lan bu devlet kavramına, sonraları Yunancada ya" zd\ veriJmişîir. Ütopyanın anlamı "hip bir

"Ütop­ yerde

ûlmaya-rt" AcmcVAÂı. Felsefe tarihinde Eflâtun'un kine benzeyen birçok ütopyalara rastlarız, insanlar devlet ve toplum konusunda h e r zaman İdeal düşüncelere sahip olmuş, bu konuda hayalı plânlamalar yapmak­ tan kendini alamamıştır. İşte Eflâtun'un "İdeal leîi"\^

Dev-

felsefe tarihinde sonraları rasüayacağımız bir­

çok ütopyaların ilkİ vc dc cn etkili olanıdır. Eflâtun, kendi devlet varsayımının bir fantazi ürünü oİduğunu hiçbir zaman kabullenmemiş, İdeal devletini, uy­ gulanabilir bir iyileştirme projesi olarak salık vermiş­ tir. Zamanla bu projenin uygulanabilirliği konusun­ da kuşkulan olmuştur. B u n a rağmen projenin doğ ruluğundan kuşku duymamış, bunun olsa olsa mü­ k e m m e l insanlardan oluşan bir toplumda

uygulana­

bileceğine inanmıştır. Eflâtun ideal devlet ile ilgili kuşkularının etkisiyle yaşamının sonralannda yazdığı "Tasalar Nofnoî)"

(Kanunlar,

eserinde, devlet anlayışında bazı değiş­

meler yaparak ycnİ bir devlet projesi önerilir. Yasalar­ da ideal devlet terkedİlerek yerine, hİç değilse olanla­ rın cn iyisi dciîcbilccek bir devlet şekli önerir. Eflâtun bu son eserinde İdeal devlet anlayışını özellikle iki ko­ nuda yeniler: Öncelikle sosyalist devlet anlayışını terkeder. İdeal devlette; bekçiler ve yöneticiler aile, özel yaşam ve servete sahip olmayacak, o n a k bir yaşam sü­ recekler ve kendilerini tümüyle devlete adayacaklardı. Sonradan bu görüşün, insanın doğasına ve yapısına 236


İLKÇAÛ FELSEFESİ

tamamen aykın olduğunu ve uygulanabilidiğinin bulunmadLğmL anlayan Eflâtun, "Tamiar"d:ı

bu devlet

sosyalizmini tümüyle rerkcdcr. Ancak ona g ö r c , her­ kesin toplum çıkarlannı kendi özel çıkarlarından üs­ tün tutmayı bilmesinin, eğitim aracılığı ile sağlanma­ sından yanadır. Ayrıca özel mülkiyetin y e t e r i n d e n fazla genişlemesinin engellenmesini de ister Eflâtun yeni devlet projesinde, devletin temeline g e n i ş b i r "orta

sınıf"

yerleştirir, Ayrıca ö z g ü r b İ r

köylü sımfi da bu devlette önemli etkinliğe sahip ola­ caktır. T i c a r e t konusu ile, devlette sürekli o t u r m a hakkı bulunmayan yarı vatandaşlar uğraşacaktır. Altın ve g ü m ü ş paraya özel kişiler değil, yalnızca devlet .sa­ hip olacaktır. H e r devletin kendine özgü bİr parası olmalı ve bu para yalnız bu devletin sınırları içinde geçerli sayılmalıdır. Dış ticaret, devletin t e k e l i n d e olacaktır, Eflâtun "Tasalar"d3i^

Politeia'ya o r a n l a ,

e k o n o m i k yaşama daha fazla yer ayırmıştır.

"Dep-

lei"d<: Eflâtun her şeyin tepeden yöneulmesinc taraftı ve bu yüzden ekonomik yaşam özel bir önem taşımı­ yordu. Zamanla Eflâtun ekonomik yaşamın ö n e m i n e , yeni denetimlerini eklemek gereksinimi d u y m n ş m r . Yasalar'ı Dcvlct'ten ayıran ikinci önemli değişiklik ise, devletin yönetim biçimiyle ilgili görüşlerinde o l ­ muştur. Politeia'da devletin yönetimi, özel olarak ye­ tiştirilmiş belli bir sınıfın eline bırakılmış vc b u küçük sınıfı bağlayan hiç bir yasa vc kural da konulmamıştır. E f l â t u n u n ilk devlet projesinde "yöneticiler"

kuralsız

vc koşulsuz (kayıtsız şartsız) bir egemenliğe sahiprir. O n l a r uygun görecekleri b i ç i m d e karar v e r m e k ve davranmak yetkisine sahiptir. Onların bu k3.rar ve 237


İLKÇA5 ve ORTAÇAI5 FELSEFE TAHİHİ

davranışlarını düzenleyecek yasalar da yoktur. Eflâ­ tun, hükümeti elinde bulunduranların doğru vc ciddi bir e ğ i l i m ile yetiştirildiklerinden

sorumluluklarını

kötüye kullanmayacaklanna inanılmasını ister. Bekçi­ ler sımfi, kuralsız ve koşulsuz e g e m e n olan yöneticile­ rin elinde güvenle işleyen bİr araç görevini üstlenirler. Eflâtun, daha sonraki gözlem ve deneyimleri sonun­ da, yöneticilere mutlak bir egemenlik yetkisi tanıma nın türlü sakıncalar doğuracağmı görmüştür. B u de­ neyimler sonrası da Eflâtun şöyle düşünüyor; Şayet insanlar bİr T a n n ya da melek olsaydı, ideal bir devlet düşüncesi gerçek olabilirdi. Oysa insan ne Tanrıdır n c de melek. B u yüzden, iktidar makamının kötüye kullanılmasını önlemek için, yöneticileri belli yasalar ile kontrol altında tutmak doğru olacakur. Eflâtun'un devlet ile ilgili iki eseri arasındaki görüş ayrılığını, son eseri olan "Titsaİitr"m

adından da çıkarmak m ü m

kündür. B u son eserinde "Tasa"

düşüncesi üzerinde

özellikle durur: H ü k ü m e t , yasalann üstünde değil, al­ tında olmahdır vc her tür kararda, her tür uygulama­ da kesinkes yasalara uygun davranmalıdır. Kuşkusuz bu da birtakım adaletsizliklere neden olacaktir; çünkü yasa denilen şey, katı vc geneldir, saptırılmaz bir gö­ rünüş sergiler. H i ç b i r zaman yaşamın t ü m incelikleri­ ni ve renkİenni kapsamaz. Yasalar nc kadar katı olsa­ lar da, bunlara uygun biçimde devleti yönetmek, ko­ şulsuz kuralsız hükümetten daha yararlıdır. Son olarak "Tasalar"m

iki karakteristik durumuna

daha değineceğiz: Eflâtun'un bu son eserine derinliği­ ne bir dinsel duygu egemendir. Sofisdcrin ileri gelenle­ rinden Protogoras, "insan herşeyin 238

öîpüsüdür"

demişti.


İLKÇAĞ FELSEFESİ

Eflâtun "TfîJiî/flîrMa, Protogoras'ııı aksine, "hsr şeyin ölfüm

insan değil^ Allah'tır"

der. İnsan her şeyden ön­

ce, Allah'a karşı saygı vc ululama içinde olmalı ve in­ san üstü bir güce saygı duyacak biçimde yetiştirilmeli­ dir. Bu nedenle Eflâtun ycnİ devlet projesinde dinsel duygulara ve törenlere geniş yer ayırmıştır. Dinsel duyguların gelişiminde, k o z m o s u n g ö z ­ lemlenmesi ve bilinmesinin etkili olduğu kabul edilir. Politeia'da, Eflâtun, bireyin içinde yaşadığı devlete benzediğini söylemişti. Şayet devlette düzenin geçer­ liliği söz konusuysa, bireyin ruhu da düzenlidir. Kişi ruhunda, içinde yaşadığı devleti yansıtır.

"Yitsalar"

da Eflâtun buna ikinci bir görüş daha ekler: Devletin kendisi dc "Kozmas"M

yansıtan bir görüntü sergile­

melidir. Çünkü kozmos öncesiz ve sonu olmayan bir düzenin ifadesidir. Yıldızların düzenini, öncesiz ve sonu olmayan yörüngelerini gözlemleyerek, gökyü­ zünde her şeyin kesin yasalara bağlı olduğunu

görür

ve böylelikle tüm evrendeki düzen ve güzellik düşün­ cesine ulaşabiliriz. B u nedenle yasa kavramım, en iyi şekilde yıldızlar evreninin yasasından anlayabiliriz. İn­ sanların kurduğu devler için de, gökyüzünün bu dü­ zeni bir m o d e l oluşturmalıdır. İ n s a n l a n n kurduğu devlette de yıldızlar evreninin yasalarına benzer yasa­ lar geçcrii olmalıdır. O halde devlet, göksel evrenin yeryüzündeki bİr yansıması olmalıdır ve devlet İçinde yaşayan insan ruhunda bu düzeni yansıtmalıdır. Şimdi dc Eflâtun'u öteki Sokratçılar ile ka.rşılaştiralım: "Tek yanh

Sokratçılar"

denilen kimseler, tam

anlamıyla individualist'tirler. Nitekim bir kısım Scifıstlerin dc individualist (bircyselci) olduğtinu biliyoruz. 2 3 9


İLKÇAÖ va O R T A Ç A Ğ F E L S E F E T A R İ H İ

T e k yanlı Sokratçılar için aslolan bireydir, reel bir var­ lığa sahip olan yalnızca bireydir. Bireyin içinde yaşa­ dığı devlet, bu düşünürleri hiçbir şekilde İlgilendir­ mez. Ayrıca bu tip Sokratçılar, dış evren

konusunda

bir bilginin mümkün olamayacağına inanırlar. Biz an­ cak bilincimizde olanları biliriz; bu yüzden, mümkün olan bilgi, İnsanın kendisini bllmesidir, b u n u n dışın­ da bir bilgi mümkün değildir. O halde yapılması ge­ reken tek bir şey vardır, insanın kendini tanıyıp düzcltmcsidlr. Bu noktada Eflâtun, böylc düşünen Sokratçılaria aynı görüşü paylaşır; o n u n için de insantn kendini bilmesi vc düzeltmesi çok önemlidir. Ancak öteki Sokratçıların individüalizmi karşısında, Eflâtun karşıt bir görüşü savunur. O n a göre insanı bilmek ve iyileştirmek için, onu bir sınıf içine yerleştirmek vc o n u , bu sınıfin çalışan canlı bir organı olarak, anla­ m a k gerekir. İnsanların aİt o l d u ğ u sınıfı anlamak önemlidir. İnsanlann aİt olduğu sınıft anlamak ve iyi­ leştirme yapmak İçin, b u sınıfa g ö r e d a h a hacimli olan uzaysal (astronomik) kozmosu inceleyerek tanı­ mak gerekir. Uzaysal kozmos, başka bir deyişle önce­ siz vc sonu olmayan düzene sahip bulunan gökyüzü evreni, ideler evreninin aynasıdır. Işsk saçan yıldızlanyla g ö k k u b b c , görülebilen bir evrendir. Görülebilen evrenin arkasında görülmeyen bir evren gizlidir. Bu da, "i^ı"nin, ' ^ ü s f / ' i n vc dc eşyanın g e r ç e k modelle­ rinin bulunduğu ideler evrenidir. İdeler vasayımı, Eflâtun'un orta yaşlannda yazdığı eserlerinde önemli bir yer tutar. Eflâtun ideler varsa­ yımını tüm yaşamı boyunca hiç terke tm e m iştir. Bu varsayım onun düşünce yapısının özünü

oluşturmuş

tur. Yaşamının sonlarına doğru Eflâtun'un ilgisini bir 240


İLKÇACS F E L S E F E S İ

bilim, gittikçe artan bir tutkuyla, kendisine çekmeyi başarmıştır. B u bilim "matematikWt.

Eflâtun'a bu

konuda, özellikle Güney İtalya'da tanıştığı Pisagorcu­ lann etkili olduğunu söyleyebiliriz. Eflatun'un mate­ matiğe gösterdiği yakın ilgi nedeniyle son zamanlarda "Aka'demi"yc

girmek isleyenlerden bazı m a t e m a t i k

bilgilere sahip olmaları şart koşulmuştur. E f l â t u n ' a göre matematik ve astronomi, gerçek bilimin varlığı­ nı belgeleyen sağlam vc canlı kanıtlardır. B u n u n için­ dir ki felsefe ve dialcktiğin d e , gerçek bilim modeli olan matematik gibi, bir bİlİm olması gerekir, B u konuyla ilgili Eflâtun ile Protagoras arasında geçen bir tartışma ç o k dikkat çekicidir. Protagoras da matematik ile ilgilenmiş, fakat bu bilime karşı tam bir güven duyamamış, matematiğin sonuçlarım her za­ man kuşku ile karşılamışür. S ö z gelişi bîr daireye çizi­ len teğetin, b u daireye ancak tek bir noktada temas ettiğini savunan geometri görüşüne Protagoras karşı çıkar: T e ğ e t olan doğrunun daireye tek bir noktadan temas ettiğini savunmak, g ö z ile görüneni y o k saymaktir. Çünkü dikkat edilirse, teğet d o ğ r u n u n daire ye tek noktadan değil, aksine birçok noktalardan te­ mas ettiğini görürüz. D e m e k oluyor ki varsayım, ma­ tematik algılarımıza ters düşmektedir. O halde teorik matematik denilen bilim, tümden yanlış bir bilimdir. E.flâtun'da da teorik matematiğin sonuçlan du3TJinlanmızla ve algıladıklarımızla uyum içinde değil aksine bunlarla çelişki içindedir. Gerçekten d c , dikkade ba­ kan bir göz, teğet doğrunun daireye birçok noktalar­ dan temas ettiğini görür. A n c a k Eflâtun, b u nokta­ dan hareketle matematiğin yanlış bir bilim olduğu 241


İLKÇAĞ VB O f l T A Ç A Ğ F E L S E F E T A B İ H İ

görüşünü reddeder. O n a göre, bizi yanıltan duyumlarımızdır. Nitekim teorik matematik h i ç b i r zaman duyumlanmız aracdığı İle elde edilenlerle ilgilenmez. B u bilim her zaman "ideal"

olan şeylerle ilgilenir.

B e n i m şimdİ çizdiğim şu daire ve teğet, hiçbir zamar: matematikçinin dairesi ve teğeti değildir. Matematik­ çinin düşündüğü daire ve teğet tamamıyla ideal otan şekillerdir. B u ideal şekiller olmasaydı, algılanmızm hiçbir şeyi bilmesi mümkün olamayacakti. Şayet ma­ tematiğin ideal şekillerini yok sayarsak, geriye ne say­ ma vc nc dc ölçme kalır. Bunun içindir ki Önce "ma­ nevi

(timel)

gözümüz"

ile ideal şekillerin bulunduğu

evreni görmek, sonra da orada gördüklerimizi s o m u t şeylere uygulamak gerekir, Efiâtun'un matematiğe ilgisiyle karakteristik nitelik kazanan son zamanlanndaki felsefesi konusunda fazla­ ca bir şey bilmiyoruz. B u konuda kendi eserlerinden çok hocasmı eleştiren, onunla tartışan Aristo'dan bilgi edinmekteyiz. Aristo'dan edindiğimiz bilgilere göre. Eflâtun felsefi çalışmalanmn son döneminde ile "saytlar"

"ideler"

arasında ilişki kurmuştur Sayılar dizisini;

ideler evrenini cn güzel yansıtan, İdeler evreninin ilk basamağmı oluşturan evren olarak düşünüyormuş. Ya­ şamının son yıllannda ise tüm ideleri sayılara dönüştü­ rebilecek kadar konuyu yönlendirmiş ve ideler birer sayı olmuş. Böyle olunca Eflâtun Pisagorculara çok yaklaşmış oluyor. B i z onun matematik ile olan İlgisin­ de Pisagorculann ctkifi olduğunu biliyoruz. P i s a g o r c u l u k E f l a t u n ' u n ö l ü m ü n d e n sonra da Akademi'ye egemen olmayı sürdürmüştür. Akademi bir "vaktf

idi, kendine ait serveti ve geliri vardı. Bunun 242


İLKÇAĞ F E L S E F E S İ

için b u kunım, kumcusu olan Eflâtun'un

ölümünden

sonra da çalışmalannı sürdürmüştür. Yunanistan için yeni bir okul, yeni bir cemaat tipini

oluşturmuştur.

Akademi bir çeşit üniversite idi. Burada çeşitli dereler okutuluyordu. Yalnız tüm dersler birbiriyle birlik ve beraberlik ruhu içinde bulunuyordu. Yani, aynı felse­ fi bir görüş çeşitli açılardan yorumlanıyordu. Felsefe konularından başka matematik ve müzik dersleri dc gösteriliyordu. Akademi yönetiminin başında bİr mü­ dür bulunuyordu. Ölen müdürün yerine yenisi seçim ile işbaşına geüriliyordu. Eflâtun'un ölümünden son­ ra ilk müdürlüğü Spraizp^MJ yapmıştır, Bundan sonra Akademi, çeşitli kişilerin yönetiminde taaa!.. İlkçağın sonlarına kadar varlığını sürdürmüştür.

243


İLKÇAĞ v e O R T A Ç A Ğ F E L S E F E TARİHİ

...ve Aristo (Aristoteles) (M.Ö. 384- 322)

Yunan felsefesinin klâsik dönemindeki ilk büyük düşünür Eflâtun, İkinci büyük düşünür Aristo'dur. Eflâtun'un etkisi İlkçağ ilc sınırlı kalmamış; Ortaçağ­ da, Yeniçağda vc zamanımızda da kendisini hissctdrmiştir. Aristo'nun etkisi İse Eflâtun'unkindcn çok da­ ha güçlü olmuştur. Denilebilir ki Aristo'nun düşün­ celeri 2 0 0 0 yıl süre ile Batı uygarhğına hâkim olmuş vc bu uzun zaman kesitinde, Batı uygarhğmın temel görüşlerini oluşturmuştur. A r i s t o ' n u n etkisi yalnız Batı uygarlığı ilc sınırlı değildir; Aristo'nun temel g ö ­ rüşlerini göz önünde tutmaksızın büyük İslâm filo­ zoflarım da anlamaya olanak yoktur. Aristo felsefesi­ nin düşünceler üzerine koyduğu hâkimiyetin kırılışı çok sonra, ancak X V E yüzyılda R ö n e s a n s ilc müm­ kün olabilmiştir. Aristo Eflâtun'un öğrencisidir, A k a d c m i ' n i n ye­ tiştirdiği en dikkat çckicİ öğrenci Aristo'dur. Güçlü bir şekilde Eflâtun'un etkisinde kalan Aristo'yu, Eflâ­ tun olmaksızın düşünmek olanağı yoktur. Buna rağ­ m e n Aristo kendisine ö z g ü bir felsefesi olan düşü­ nürdür. M . Ö . 3 8 4 yılında Kuzey Yunanistan'da, bu­ günkü Selanik yakmlanndaki StagcLra'da doğmuştur. 244


İLKpAÖ FELSEFESİ

Aristo'nun Ölüm yılı M . Ö . 3 2 2 M i r . Sülâlesinde ç o k sayıda "hekim"\crm

bulunuşu dikkat çekici o l d u ğ u

kadar, önemlidir dc, Aristo hekimlik mcsleğmi sanki kendilerine gelenek yapmış bîr ailenin üyesidir. H e ­ kim olmak; doğayı, hastalıkları, bedensel olayları ve ilaçların etkilerini "gözlem "liycn

bir İnsan olmak de­

mektir. B u nedenle Aristo, içinde yeriştiği aile gele­ neğine uyarak, küçük yaşlarda gözlem yapmaya alış m ı ş , c a n l ı d o ğ a karşısında dikkat e t m e alışkanlığı edinmiştir. A r i s t o her şeyden ö n c e , bir "doğa

bilgini"<Xıı.

Eserlerinde doğa üzerine yapılmış çok dikkat çekici gözlemler yer alır. Aristo doğayı "olduğugibi",

yani

duyumlarımıza göründüğü biçimiyle bilmek ister. Bu yönüyle Aristo, Eflâtun'dan lam anlamıyla ayrılır. Ef­ lâtun'a göre bilmek, eşyanın ideal şekillerini tanımak demektir. S ö z gelişi, insanı incelerken; insanın nasıl o l d u ğ u n u değil, nasıl olması gerektiğini araştırmak gerekir. Aynı şekilde devleti kavramak, o n u n ideal görünüşünü çizebilmek demektir. Yani Eflâtun için bir şeyi bilmek İie bu şeyin İdesini bilmek cş değerde­ dir. Eşya, İdelerin silik birer kopyasıdır. Oysa Aristo, tam tersine, özellikle de "tek tek (münferit)

peyler"

ile ilgilenir. Ancak b u n a r a ğ m e n o , yine de Eflâ­ tundun öğrencisidir. Onsckiz yaşında Akademi'ye gir­ miş ve Eflatun'un ölümüne kadar burada kalmıştır. Aristo, hocasından özellikle önemli bİr şey öğrenmiş­ tir: "Kavramlar"m

bilgi yönünden önemi. Bilmek,

yalnızca objeleri tek tek tanımak olmayıp, bu tek ob­ jeleri bir de "genel bir kavram

altında

toplamak"

de­

mektir. Eflâtun gibi Aristo da bilginin, genel birtakım 245


İLKÇAĞ

v 9 O R T A Ç A Û F E L S E F E TARİHİ

bilgiler elde etmeye yönelmiş bir çalışma olduğuna inanır, Aristo: "Bilgi mesi, öte yandan toplanmasidir"

bir yandan

da bu objelerin

objelerin

gözlemlen­

kavramlar

altmda

d e m e k l e , bir sistem kurucusu

olur.

Yani bilimin başlıca amaçlarından biri olan objeleri "stmflara

ayırma"yı,

sonra bu sındlan bir

"sistem"

halinde toplamayı keşfetmiş ve dc uygulamıştır. Aris­ to, sınıflandıran ve sİstemleştiren bİlginİn en büyük üstadıdır. O n u n sınıflandırma ve sistemleşrirmc çalış­ ması özellikle bitkiler ve hayvanlar dünyasında ç o k önemli olmuş, o bu konuda nasıl büyük bir sistcmcİ olduğunu açık seçik kanıtlamıştır. O n u n sistemleştir­ me çalışması aynı zamanda bir "manttk"

çalışmasıdır.

Çünkü mantık ilkeleri bizi eşyayı sınıflara ayırmaya, bu smıfları da bir sistem içinde toplamaya yöneltir. Bunun içindir ki Aristo "manîtk"\n.

gerçek

sudur. Aristo aynı zamanda büyük bİr

kurucu­

"toplayıcı"dır

da. Objeleri birtakım sınıflara ayırmadan ö n c e , bunla­ rı o l a b i l d i ğ i n c e t o p l a m a k g e r e k i r A r i s t o , p e k ç o k alanda toplayıcı olarak çalışmalar yapmıştır. S ö z geli­ şi, kendisine kadarki felsefi görüşleri sistemli bir şekil­ de toplamaya başlayan ilk düşünürdür. Aristo felsefe­ de herhangi bir konuyu ele ahnca, kendisinden önce­ kilerin bu konuyla ilgili ne düşündüklerini tek tek sa­ yar. Böylece o, ilk felsefe çisid\r.

tarihçisi

ilk bilim

tarih-

Aristo'nun felsefe tarihçisi olarak gösterdiği

çaba bizim için ç o k değerlidir. Çünkü b u g ü n ondan önceki filozofların eserleri tam olarak elimizde bulun­ mamaktadır. Aristo daha Eflâtun'un öğrencisiykcn de yazılar yazmıştır. O n u n gençlik dönemine ait diyaloglanndan 246


İ L K Ç A â FELSEFESİ

bize ancak birkaç parça kalmıştır. Aristo'nun gençlik eserleri üzerinde, yapılan araştırmalar; onun b u dö­ n e m d e , Eflatun'un etkisinde kaldığını gösterir. B u ilk d ö n e m i n d e Aristo, İdeler varsayımına ve r u h u n öl­ mezliğine inanır. Ancak, kendi felsefesi yönünde ge­ liştikçe, Eflâtun felsefesinin özellikle dini karakterde olan yanlarını dışlamıştır. S ö z gelişi Eflâtun'a g ö r c yjldızlar kutsal (İlâhî) bir ruh taşıyan varlıklardır. Efla­ t u n ' u n etkisinde olduğu sürece Aristo da böyle düşü­ nüyordu. Oysa sonraları bu düşüncesinden uzaklaş­ mış, yıldızların yörüngeleri üzerinde m ü k e m m e l ha­ reketlerde bulunan somut yapıda varlıklar olduğu g ö ­ rüşüne ulaşmıştır. Eflatun'un ölümünden sonra Aristo Anadolu kıyılanndaki bir kente gider. Burada Akademi'nin şubesi gibi çalışan bir okul bulunuyordu. Aristo burada ya­ şarken, Makedonya Kralı Phİlipp'in oğlu

"İskender"]

e ğ i t m e k için Makedonya'ya davet edildi, Aristo İs­ kender'i yetiştirmek için yıllarım harcadı. Aristo'nun e ğ i t i m c i l i k görevi bittikten sonra da h o c a ö ğ r e n c i arasındaki dostluk ve ilişki uzun yıllar sürdü. İskender o d ö n e m d e dünyayı fethetmeye kalkıştı. İran'ı işgal ederek sınırlarını Hindistan'a kadar genişletti. B u As­ ya seferlerinde İskender; coğrafva, biyoloji... bilginle­ rinden

oluşan bir bilimsel kurulu da sürekli yanında

bulunduruyordu. Bu kurula, seferler sırasında rastla­ nan yenilikleri belirlemek görevi verilmişti, işte Aris­ t o ' n u n eserlerindeki coğrafyaya, bitkilere vc hayvanla­ ra ait birçok bilgiler, b u kurul tarafindan

toplanan

malzemelere dayanır. Aristo gibi büyük bîr toplayıcı vc büyük bir gözlemci için, İskender ile yakın b i r iliş­ kiye sahip olmak, özellikle bu yönden, büyük bir şans 247


İLKÇAÖ veORTAÇAĞ FELSEFE TAHİHİ

oluşturmuştur. B u n u n l a birlikte İ s k e n d e r ' i n siyasal eğilimleri ilc tam bir uyum

İçinde o l d u ğ u n u düşün­

mek çok g ü ç t ü r Gerçi Aristo da Yunanidann siyaset olarak birleşmelerine olumlu bakıyordu ve bu birleş­ menin İskender'in eliyle olmasına elbette karşı değil­ di. Ancak İskender'in amaç olarak, içinde ulusal özel­ liklerin eriyip yok olduğu, bir dünya İmparatorluğu düşüncesiyle Aristo banşık olamazdı. Aristo kent dev­ letlerinin aralarında kuracaklan bir federasyona taraf olabilirdi. Aristo, Makedonya sarayı ilc olan ilişkileri yüzünden, Atina'dakİ Makedonya karşıtı parti tarafın­ dan kuşkulu biri sayılmış ve İskender^in ölümünden sonra Atina'dan uzaklaşmak zorunda bırakılmıştır. İ s k e n d e r ' i yetiştirdikten sonra A t i n a ' y a d ö n e n Aristo, ö l ü m ü n d e n on İki yıl ö n c e k e n d i

okulunu

kurdu. Bu okula, kurulduğu kentin adına saygı olarak "Lykeion"

3.dı verilmiştir. Bugünkü 'Xwe " kelimesinin

kaynağıdır, Nitekim bugün kullanılan "Akad&mi" limesi

dc Eflâtun'un Akademi'binden

ke­

gelmektedir.

Ancak Aristo'nun okuluna bir başka ad d a h a verilmiş­ tir: "Peripatos

Okulu".

Okula bu adın verilmesi, ders­

lerin ve bilimsel tartışmaların okulun gölgeli, ağaçlıklı yollannda "gezinerek,

(/o/ff^ffrajb" yapılmasından kay­

naklanır. Atina'daki siyasal karşıtları Aristo'yu, ahşılageldiği gibi, dinsizlik ile suçlamışlardır. A n c a k Aristo mahkemeyi beklemeden Atina'dan aynlmış vc göç et­ tiği Chalkis'rc bir süre sonra ö l m ü ş t ü r .

Aristo'nun

ölümünden sonra okul dağılmamış, aym

Eflâtun'un

Akademi'si gibi, yüzyıflarca bir bilim merkezi olmayı sürdürmüştür, Aristo eserlerini, büyük bir olasılıkla, yaşamının son on iki yılındaki öğretim çalışmalan sırasında yazmışnr 248


HKÇAĞ

FELSEFESİ

A r i s t o ' n u n eserleri k o n u s u n d a , Eflatun'un eserleri k o n u s u n d a k i o l u m l u d u r u m a sahip d e ğ i l i z . Aris­ t o ' n u n bazı eserleri kaybolmuştur, elde kalanları da, Eflâtun'unkilere göre çok daha kötü bir durumdadır. Bugün Aristo'ya ait olduğu ileri sürülen eserlerin ço­ ğu; öğrencilerin tuttuğu notlardan, Aristo'nun ders­ lerinde kullandığı metinlerden vc de sonradan yapılan eklemelerden oluşmaktadır. A r i s t o ' n u n

eserlerinin

Eflâtun'unkilede karşılaştırılması bize bu iki düşünür arasındaki dikkat çekici bir ayrılığı g ö s t e r i r Eflâtun aynı esennde metafizik, ahlâk, siyaset vb. konularla il­ gili çeşitli sorunları hep birlikte ele alır. S ö z gelişi "Devlet"

diyalogu bİr ahlâk sorunuyla başlar, siyaset

sorunlanna geçilir, ideler varsayımı vc ruhun Ölmezli­ ği gibi metafizik sorunlardan uzun uzadıya söz edilir. Buna karşın Aristo'nun eserleri tam bir düzen v c tutaHılığa sahip bilimsel öğretici eserlerdir. Evreni çeşit­ li alanlara ayırıp her alan için ayrı bir ders kitabı su­ nan ilk insan Aristo'dur. Bunun içmdir kî Aristo ile birlikte bilimde "uzmanlaşma"

başlamıştır.

Bilimde iş bölümünün ilk kez uygulandığı Peripa­ t o s okulunda A r i s t o ' d a n s o n r a k i l e r ç o k l u k l a man"

"uz­

bilginlerdir.

Aristo'nun eserleri arasında ilk sırayı

"mantık"

konusu alır. Çünkü Aristo için mantık, bilimin bir çe­ şit girişi niteliği taşır. "Organon"

adı altında toplan­

m ı ş olan mantığa ait yazılar i ç i n d e en ö n e m l i l e r i , Aristo'nun ünlü "kıyas varsayımı Analitik"

ile "İkinci

Analitik"xir.

ç ı k l a r h a l i n d e o l a n "Kategoriler" önemlidir. 249

"t\\

"Birinci

Ayrıca küçük kitap­ i\c

"Topika"d^


İLKÇAâ va ORTAÇAÛ FELSEFE TAHİHİ

Aristo'nun d o ğ a bilimlerine ait ö n e m l i eserleri: Doğadaki elemanlardan, bunlann etkinliğinden s ö z eden "Fizik"; "Var Olmak

astronomi ile ilgili olan "Göğe ve Sonra

"Meteoroloji"dır,

Bozulmak

(Kevn

Dttir"y

ve Fesat)"

vc

Doğa bilimlerine aynlan yazılar ara­

sında ayrıca hayvanlar ile ilgili eserleri vardır. Bunla­ rın içinde özellikle "Hayvanlar

Tarihi"

önemlidir,

Aynca hayvanların yaşam olaylarını inceleyen küçük yazılar da yazmıştır. Hayvanlar Tarihi kadar değerli vc ünlü olan "Bitkiler",

Aristo'nun kendisince değil

de, kendisinden sonrakilerden Theophrast

tarafından

kaleme alınmıştır. Aristo'nun bir çeşit psikoloji olan, ancak daha çok karşılaştırmalı bir anatomi ve hzyolojiyi içeren "Ruha

Dair"

adh üç kitabı daha vardır.

Ahlâk ile ilgili üç eserinden en önemlisi machos Ahlâki"dn,

"Niko-

Nikomachos Aristo'nun oğludur

vc eser Aristo'nun ölümünden sonra, g ü ç l ü bir olası­ lıkla, oğlu tarafindan yayınlandığı için bu adı almışnr. Aristo'nun "Devlet "Politik"

Felsefesİ"nc

ait düşüncelerini

^dh eserinde buluruz. Buna bir d c 1 5 8 dev­

letin temel kuruluşlarını içeren eseri ekleyebiliriz: An­ cak bu eserden bize kalan yalnızca Atina'nın örgütüy­ le ilgili bölümüdür. Aristo'nun "S^^fffff" konusunda bet) ve "Poeîik"

"Retorik"

(Hita­

(Şiir) adında ild eseri bulunmaktadır.

Aristo yapıtlarında, h c m c n hemen t ü m bilgi ko­ nularım ele alıp incelemiştir. B u kadar büyük bir ça­ lışma, kuşkusuz büyük bir çaba ve aşın okuma ile m ü m k ü n d ü r . A r i s t o ' d a n sonra artık h i ç kimsenin böylesine olağan üstü çalışma yapamayacağı, bilgi ala­ nını böylesine toptan kavraya m ayacağı açıktır. 2 5 0


İLKÇAĞ FELSEFtSt

A r i s t o ' n u n felsefî içeriği olan kitabı, kendisinin "ilk Felsefe"

adını verdiği eseridir. Evrenin ilk vc son

nedenlerini araştırır. B u eser sonradan bir rastlantı s o n u c u "Metafizik"

adını almıştır. E u isim, eserin

içeriğine dc uygundur. Aristo'nun kitaplan düzenle­ nirken "İlk felsefe" dan "sonra"Y3 "Metafizik"

kitabının, fİzİk İle ilgili kitaplar­

konulması, bu kitabın fizikten sonra

adıyla anıirnasına neden olmuştur. Ö n ­

celeri bir rastlantı ile ortaya çıkan bu isim ile, sonra­ dan, fiziğin "ötesinde"^

evren ile İlgili görüşler anla­

şılır olmuştur. Fizik, görülebilen, dokunulabilcn doğa ile ilgile­ nir. Aristo'ya görc bu görülebilen, dokunulabilcn do­ ğanın gerisinde bir dc görünmeyen ve de dokunula­ mayan bir d o ğ a vardır. İşte ilk felsefe, ya da daha sonraki adıyla "Metafizik"

bu sonraki doğa ile ilgile­

nir, onun ilk vc son nedenini araştırır. A r i s t o ' n u n Metafiziğinin bizim için ayrı bir önemİ daha vardır: Eserin ilk başlarında "felsefe

tarihi"

ile karşılaşırız.

Aristo bu eserinde öncelikle ikİ şeyi; hayvanın yaptığı denemeler ile İnsanin yapuğı gerçek deneyi birbirin­ den ayınr. O n a görc bir ilacın çeşitli hastalan iyi etri­ ğini gözlemlersem, b u ilacı öteki hastalara da uygula­ ma yetkisine sahip olurum. B u , bir deneydir ve ger­ çek bilginin ancak ilk basamağını oluşturur. A n c a k bu ilk basamakta durmayıp daha İlerilere gidilir, yani bu ilâçtan şifa bulan çeşitli hastalar arasında ma"

yapûir.

yargı"y^ yakalanan

"karşılaştır­

Ancak; bu karşılaştırma sonunda

varmak mümkündür. S o n u ç t a "şu hastalara

şu ilaşlar

İyigelir"

"genel hastalığa

şeklindeki ge­

nel yargıya ulaşılır, İşte gerçek bilgi bu türden genel 251


İ L K Ç A Ğ ve O R T A Ç A Ğ F E L S E F E TARİH»

yargılara dayanır. Gcrçİ hayvanlar da birtalam dene­ meler yapar, ancak bunlar denemeden öre geçemez­ ler. İnsanj hayvandan ayıran en belirgin ferk, insamn deneylere dayanarak genel yargılar kurabilme yetene­ ğine sahip olmasıdır. Aristo'nun bu bilgi anlayışında hocası Eflâtun'un etkisi çok açık bir şekilde görül­ mektedir. Çünkü Eflâtun için dc gerçek bilgi genel olan bilgidir. Yalnız bu noktada Eflâtun ile aynı gö­ rüşte olan Aristo, bundan sonra ondan farklı düşü­ nür. Aristo görüşünü şöyle sürdürür: A c a b a genel yargılan neden kurarız? B u tür yargıların Önemi ne­ dir? Genel yargıların Önemi, bize kendilerinden ka yargılar

türetme"

"baş­

olanağı vermesidir, Genel bir

yargı, yalnızca kendisinde durulacak bir yargı değil­ dir, aksine akıl yürütmeler için temel görevi yüklenen bir yargıdır. S ö z gelişi "şu Hap şu çeşit bir babalığa gelir"

iyi

temel yargısından, bu ilacın ilerde rastlayaca­

ğım bu gibi hastalan da iyileştireceğini çıkarabilirim. Eflâtun'a göre idelerin bilinmesi gerektir. İdeler ger­ çek objelerdir, rck rck sonıut eşya idelerin yalnızca solmuş bir kopyasıdır. Oysa Aristo için reel olan, ke­ sinkes "bireysel

olan"dır.

Yani tek tek insan vc tek tek

hastahk recidir. Aristo'nun genç yaşlarda tek tek eşya­ yı gözlcmletne eğidmİ kazandığını biliyoruz. B u ne­ denle genel varsayımlarla ilgili olarak }-^pılan araştır­ manın başında hastalık örneğinin seçilmesi bİr rast­ lantı değildir. Gerçi Aristo Eflatun'dan bilgide genel kavramlar vc varsayımlar oluşturmanın esas olduğunu öğrenmişti. Fakat o , Eflâtun'un aksine, g e n e l kav­ ramların bir realitesi olduğu vc başh başına bir alan oluşturduğu görüşüne katılmaz. Aristo'ya göre genel kavramlar rck objelerin kendisinde gizlidir. 252


İLKÇAĞ F E L S E F E S İ

Aristo için bilgide asıl rolü akli yürütme o y n a r . B u n u n içindir ki akıl yürütme vc kıyas konusu Aris­ t o ' n u n bilime giriş olarak benimsediği mantığın en önemli konusunu oluşturur Şimdi Aristo mantığının başlangıç bölümünü biraz tanıyalım: Aristo'ya g ö t e gerçek bilgi genel varsayımlar ile kurulur. Varsayım nedir, varsayımda neler bulunura Ö n c e her varsayım­ da ikt d e ğ e r y e r ahr; B i r i n c i s i , o b j e y e İşaret eden "kavram"j

ikincisi dc bu o b j e ile ilgili

"anlattm".

Kendisi ile ilgili bir anlatımda bulunan o b j e ; Aristo'ya g ö r e , her zaman tek başına olan bir olaydır. Kendisi­ nin şu ya da bu hastalıktan şikâyetçi olduğunu söyle­ diğim insan, hep tek insandır. Bir madde için ölüm­ lüdür derken, sürekli tek bir maddeyi dile getiririm. Acaba tek bir o b j e konusunda neler söyleyebilirim? Öncelikle bu objenin belli bir genel kavrama katılabi­ leceğini söyleyebilirim. Karşımdaki bir obje için "hu bir insandtr,

hayvandır,

yddtzdtr"

derim. B u n u n l a ,

b u tek objenin özü (cevheri) ile ilgili bir yargıda bu­ lunmuş oluyorum. İkinci olarak bir objenin gu"

"poklu-

ile İlgili bir şeyler söyleyebilirim; S ö z gelişi bu

o b j e sayısal olarak şu kadar büyük ya da şu kadar kü­ çüktür derim. Ü ç ü n c ü olarak bir objenin ne gibi ni­ telikleri olduğunu söyleyebilirim. S ö z gelişi b u obje serttir, kırmızıdır, sıcaktır vb. Dördüncü olarak o b j e ­ nin öteki objeler ile olan "oram"

ile ilgili bir şeyler

söyleyebilirim. Beşinci olarak objenin "uzafd^

bu­

lunduğu k o n u m u belirleyebilirim. Altıncı olarak o b ­ jenin "sffwian" içindeki yerini saptayabilirim, Yedinci olarak objenin ne yaptığmı, yani "harek£t"'m\ açıkla­ yabilirim. Sekizinci olarak objenin "ne ile gt"nı

karştlaştt-

(infial) dile getirebilirim. D o k u z u n c u 253

olarak


İ L K Ç A Ğ VB O f l T A Ç A Ğ F E L S E F E

objenin "durumtı"nu objenin "neye sahip

TARİHİ

belirtebilirim. S o n olarak da ol4uğu"Tiu

gösterebilirim, işte

Aristo'ya göre bir obje ile ilgili ancak b u "10 yargıda bulunabilir. Aristo bunlara

adını verir. Yunanca da kategori, "anlatmak, mek, i/srfe

(on)"

"Kategoriler" söyle­

anlamına gelir. Anlam ile ilişkili bir

varsayımda obje ilc ilgili ancak bu on kategoriye göre bir şey söylenebilir, yani obje konusunda ancak bu kategorilerin kapsamı içine giren sorular sorulabilir. Kategoriler, Aristo mantığının en ö n e m l i bölümlerin­ den biridir. Dikkat edilirse Aristo'nun b u açıklamalarında be lİrli bir şeyden, yani ''dil"<\cn

hareket ctriğİ görüle­

cektir. Gerçekten de Aristo kategorilerin üstesini ya­ parken dildeki belli kelime çcşidcrine dayanmaktadır. Söz gelişi birinci kategoriyi, dilde objelere işaret eden adlara, ikincisini sayılan gösteren kelimelere, üçüncü­ sünü ise sıfatlara dayandmr. Ayrıca davranışı dile getiren kategoriler; dildeki davranışı gösteren kelime çe­ şitleri ve aktİf-pasif fiillere karşıhk olarak scçilmişdr. Aristo mannğı, dile göre düzenlcmişrir. Başka bir de­ yişle; Aristo mantığı; "konuşma"

ile

birinin ötekine "karştlîk

(tekabül)",

olduğu

"düfilnme"nin birinin

ötekine uygun olduğu görüşünden hareket eder. Aris­ to'ya göre dil, düşünmenin elbisesidir. Bunun içindir ki elbisenin biçiminden, elbise İçindeki bedenin biçi­ mini çıkarmak; dilin kalıbından ( f o r m ) ,

düşüncenitı

kalıbını çıkarmak mümkündür. Buna şunu da ekleme­ liyiz; Düşünme objenin akılda yansıtılmalıdır. Konuş­ ma, düşünmeye uygun olduğuna göre diJ, eşyayı yan­ sıtmak için düşünmenin buyruğunda olan bir araçtır Bunun içindir kl Aristo, dil vc düşünce kahplarının 254


İLKÇAĞ FELSEFESİ

aynı zamanda "eşyanın

da kalıpları"

olduğuna ina­

nır. Dilde neden adlar, sıfatlar ve fiiller (yüklem) vaıdır? Çünkü objeler bİrer t ö z (cevher)dür

Eşyada da

nitelikler vc harckcder vardır. S o n u ç olarak dil vc dü­ şünce eşyaya g ö r c düzenlenmiştir ve bize eşyanın bi­ çimlerini çıkarır. Bu konu ile ilgİlİ Yeniçağ felsefesinin görüşlerine kısaca değinelim: Aristo'nun düşünme, dÜ ve realite­ nin ilişkileri ile ilgili görüşleri tümüyle i l k ç a ğ a ege­ men olmuştur. Buna karşı Yeniçağ felsefesinde, özel­ likte dc Kant'm

felsefesinde, Aristo'nun bu görüşüne

karşı bir görüş benimsenmiştir. Kant'a g ö r e düşün­ mek, eşyayı düzenleme davranışıdır. D ü ş ü n m e obje­ leri yansıtmaz, aksine onları düzenler. Aklın b u fonk siyonu belirli "düzen

kahpİart"rk^

göre oluşur. B u

düzen kalıpları eşyanın kendisinde bulunmaz, aksine bunları "biz" eşyaya ekleriz. B u görüşü b i r örnek Üzerinde açıklayalım: Coğrafyacı dünyayı

birtakım

enlem vc boylamlara ayınr. Acaba coğrafyacı bu en­ lem ve boylamdan dünyanın

"kendisinde"

bulabilir

mi? S ö z gelişi dünyanın kendisinde gerçekten bir ek­ vator var mıdır? Kuşkusuz coğrafyacı dünyanın ken­ disinde böyle bir şey bulamayacaktır. E n l e m ve boy­ lam smıflandırması, coğrafyacının "kendisinin"

dun-

yaya eklediği bîr düzen kalıbıdır. İşte K a n t ' a g ö r e tüm ana kavramlar için aynı şey söylenebilir. Aklın ana kavramlan eşyada yoktur, bunlar bizİm kendimizin eşyaya eklediği düzen kalıplarıdır. Biz evreni bir töz olan, birtakım nitelikleri olan ve de davranışlarda bu­ lunan objelerin toplamı olarak algılanz. Acaba bunu neden böyle yaparız? Aristo bu soruyu şöyle cevaplar; 253


ll^ÇrtĞ va O R T A Ç A Ğ F E L S E F E TARİHİ

"Eşyanın yapısı böyhdirde

onun ipin." Kant ise karşıt

görüştedir-. "Akim yapısı, mıza zorlar."

evreni bizim böyle

algılama­

Kant da kategorilerden söz eder. Ancak

Kant'ta kategoriler, Aristo'ya göre, tümüyle ayn bir anlam kazanırlar. Aristo'nun kategorileri o b j e n i n gö­ rünüşünü yansıtır. Eşya, kategorilerin kendisini gös­ terdiği biçimdedir. Kant İçİn kategoriler yalnızca dü­ şünce kalıplarıdır. Biz eşyanın kendisinin nasıl oldu­ ğunu bilemeyiz, ancak objeyi aklın kalıplarına yani kategorilere göre düşünmek zorundayız. Yeniden Aristo'ya dönersek: B i r o b j e karşısmda sorduğumuz İlk soru, "bu nedir?"

sorusudur. E u so­

ruya cevap verebilmek için, bu objeyi genel bir ram"

"kav­

içine koymak gerekir. Karşımdaki o b j e İçin "bu

bir insandır"

derken, bu objeyi bir kavrama dahil et­

miş ol*'rum. Buradaki genel kavrama Eflâtun'un de­ yişiyle "ide'dc

diyebiliriz. Yalnız Eflâtun'a g ö r e ide­

ler, tek başına olan şeylerin "dışında"

ayrı bir evren

oluşttîran varhklardır. Aristo Eflâtun'un etkisinden kendisini kurtarınca, bu görüşten uzaklaşmıştır. O n a göre kavramlar ayrı bir evren oluşturmazlar; İdeler tek başına olan şeylerin "kendisinde"

buİLinur. B i r

objede, söz gelişi bir insandı ikİ şeyi ayırt e t m e k ge­ rekir: Birincisi, bir insanı İnsan yapan yanı, yani onun öteki insanlar ile "ortak öteki insanlardan

olan yam"; ikincisi, b u insanı

"ayıran

yani

". Aynı şekilde her

o b j e d e , bu o b j e n i n genel olan yapısını vc bireysel olan yanını kesinlikle göstermek gerektir. Cjcrçektc lıcr objenin bir genel yanı, bir de bunu çevreleyen bi­ reysel yanı vardır. S ö z gelişi akıllı oluşu, insanın saçı­ nın sarı ya da siyalı oluşu, boyunun kısa ya da uzun 256


İLKÇAĞ

FELSEFESİ

oluşu, tümüyle geçici olan bireysel özelliklerdir. Yıl­ dızın gökle parlayan bir cisim olması, o n u n g e n e l ya­ pısını dile getirir, oysa şu anda gökyüzünün şu ya da bu yerinde bulunuşu, bireysel olan yanını gösterir. Aristo'ya göre bir objenin genel yapısını bilmekle, onun öteki objelere göre sahip olduğu belirli nitelikleri ortaya çıkarmak şansı elde edilir. Karşımdaki objenin bir insan olduğunu bilirsem, onun aym zamanda dü­ şünebilen bir yaratık olduğunu da bilirim, O halde herhangi bİr obje için "zorunlu"

olan hareket biçim­

lerini, bu o b j e n i n ait olduğu kavramdan çıkarmak mümkündür.

B u n u n içindir ki genel kavram ya da

ide; bir görünüş, bir neden olarak, objenin içinde bu­ lunan bir şeydir. Oysa o b j e n i n bireysel yanları, zo­ runlu olmayan, tümüyle rastlantısal ve g e ç i c i olan yanlarıdır. B u noktada Aristo'nun Demokrit'ten

dc

ayrılmakta olduğunu görüyoruz. Demokrit evrende her şeyin zorunlu olarak oluştuğunu savunur. O n a görc, evrende rasdantı diye bir şey yoktur, ç ü n k ü bu­ rada her şey zorunlu olarak yasalara uyar. B i z ancak nedenini bilmediğimiz bir şeyin bir rastlantı sonucu olduğunu söyleriz. Oysa Aristo'ya görc evrende bir yanda zorunluluk alanı, öte yanda ise rastlantılar alanı vardır. Nitekim her objenin başka türlü o l m ı s ı n a ola­ nak bulunmayan zorunlu bir yanı, bir dc başka türlü de olmasına olanak bulunan rastlantılı vc geçici bir yanı vardır. Aristo'ya göre bir objeyi bilmek İçin yapılması ge­ reken ilk iş, bu objeyi bir sınıfa dahil etmek olmalıdır. O b j e y i b i r sınıfa y e r l e ş t i r m e k , o n u n ait "cins'\

olduğu

belirlemek demektir. S ö z gelişi bir atın hay257


İ L K Ç A Ğ v a O f l T A Ç A Ğ F E L S E F E TAFtİHİ

van, bir kişinin insan, belli bİr cismin alun

olduğunu

bilmek gibi, Pakat bu sırada objenin sınıfını

"doğru"

olarak belirlemek çok önemlidir- B u d o ğ r u sınıflama görüşünü Aristo Eflatun'dan almıştır. Ç ü n k ü Eflâ­ tun'a göre de bir objeyi bilmek, bu o b j e n i n hangi obje cinsine aİt olduğunu belirlemekle miâmkündür. Aynca hem Eflâtun ve hem de Aristo için b i r objenin sınıfını belirlemek, aynı zamanda onun yapısını da öğrenmek demektir. S ö z gelişi bİr yaratığın insan ol­ duğunu belirleyince, b u yaratığın akıllı bir yaratık ol­ duğunu da bilmiş olurum. Aynı şekilde, bİr cismin ağır olduğunu belirlemem, bana onun serbest bıra­ kınca yere düşeceğini de öğretmiş olur. Ç ü n k ü ser­ best kalınca yere düşmek; tüm ağır cisimlerin yapısı gereğidir. O halde bir objenin cinsini araştırmak, bu objenin yapısını belirleyen nedenin dc ne olduğunu araştırmak demektir. Ektiğim t o h u m u n n c cins bir tohum olduğunu bİlirsem, bundan çıkacak bitkinin de cinsini önceden bilmiş olurum. Buraya kadar Aristo Eflâtun İle aynı görüştedir. Buraya kadar anlatılanlar Aristo'nun o l d u ğ u kadar, Eflâtun'un da olabilirdi. Fakat bundan s o n r a Aris­ to'yu Eflatun'dan ayıran önemli bir durumla karşıla­ şıyoruz; Eflâtun'a göre bireylerin aİt oldukları cİns, onların dışında "başh

başına"

bir varlığa sahiptir.

Yalnızca tek rek adar yoktur; bir de bu atlann ait ol­ duğu genel bir "at idesi"

vardır. Yalnızca cck tek üç­

g e n l e r değil, aynı zamanda bu tek tek ü ç g e n l e r i n kendilerine az ya da çok yaklaştıkları bir "üfgen si" vardır. Bircylcnn dışında, aralannda "ayn bir

ide­ evren"

oluşturan ideler, boş uzay içindeki varlıklın içlerine 25a


İLKÇAĞ FELSEFEEf

alarak, kendilerine az ya da çok benzeyen tek tek var­ lıklara etkili olurlar. İşte Aristo, Eflatun'un bu yaklışımma, idelerin bireyler dışında kendiliğinden bir varlı­ ğa sahip olduklan görüşüne "karpdtr".

Ona göre ide

ya da cins, bireyin dışmda değil, aksine bireyin disinde"

bulunur.

"ken­

S ö z gelişi tek rek her ar, at idesine

sahiprir, yani atın cins kavramı atın kendisinde gizli­ dir. H e r kan ve dc ağır cisimde, katı vc ağır olmak idesi ya da cins kavramı gizli olarak bulunur. B u ne­ denle her bir objede, biri ötekine karşıt olan, iki yanı ayırmak gerekir: Öncelikle "genel"

olan yanı, yani bu

tek başına ofan varlığı kendi cinsinden olan bireyler ile "birleştiren"

yanı, sonra da b u bireysel varlığın

yalmzca kendisine aİt özellik olan "bireysel"yanı.

Söz

gelişi her ağacının tüm öteki çınar ağaçlan İle ortak olduğu bir yanı vardır ki, bu yanı onun "cins" İcavramını oluşturur. Buna karşılık, yine her çınar ağacının bireysel özellikleri vardır. Çınar ağacının bu yanı onu, öteki çınar ağaçlarından ayırt etmemizi sağlar. H e r "tekil"

o b j e d e b u l u n a n "genel"

nitelikler

"zorun-

/«^durlar. B i r çınar ağacının çınar ağacı olabilmesi için, başka türlü, olmalanna olanak bulunmayan nite­ liklere mutlaka sahip olması gerekir. Oysa bir çmar ağacını öteki çınar ağaçlanndan ayıran nitelikler zo­ runlu olmayıp tamamen rastfanndır. Bunların başka türlü olması da mümkündür. İşte Aristo'ya g ö r c bil­ giye düşen en önemli görev, her tekil varlıkta bulu­ nan genci-zoruniu vc tikcl-cklcnrilİ (arızî) yanları bir­ birinden

"aytrma-k"uc.

Aristo'nun bu görüşünü daha yakından tanıyalım: Bir çmar ağacı belli bir tohumdan var olur. Ekilen çınar 259


İ L K Ç A Ğ va O f l T A Ç A Ğ F E L S E F E T A R İ H İ

t o h u m u ; hava, su vc çcşİtH besinlerle beslenir. Za­ manla bu t o h u m d a n g ö v d e , yaprak v e mey^'clcrin oluşması, tohumun kendisinde var olan b i r olanaktan kaynaklanır. Ancak bLi t o h u m d a n şöyle ya da böylc bireysel özellikleri olan; söz gelişi yapraklarının sayısı şu kadar olan, gövdesi cğrİ ya da d o ğ r u ; bir çınar ağacının ortaya çıkması; çevre şartlanna, tohumunun toprak altından aldığı suya, gıdaya ve havaya az ya da çok bağhdır, O halde bir şeyin oluşumunda iki etken rol alır: Biri bu şeyin yapısı, cinsinde gizli bulunan et­ ken; öteki dc onun dışındaki etkenlerin sentezi olan bir etken. Birinci etken bu şeyin genel niteliklerini "zorunİH

olarak" belirler. S ö z gelişi b i r çınar tohu­

mundan hiçbir zaman çınardan başka b İ r şey ycdştirilemcz. Fakat ikinci nedenin etkisi, birincisi gibi "sorMMİM" değildir. B u iki nedenden birincisine Aristo "bifimlendiren"

neden, ikincisine dc "jowMf" neden

der. Evrendeki her oluş, Aristo'ya göre, zorunlu ola­ rak yaratıcı bir gücün maddeyi biçimlendirmesi İle var olur, S ö z gelişi bir tohumun içinde o n a biçim vere­ cek bir güç gizlidir. B u n u n içindir ki t o h u m toprağı ekilir ekilmez, ondaki gİzU güç harekete geçer vc to­ humun çevresinden aldığı hava, su ve besinler onun üzerinde etkili olur. Bitki, tohumun içindeki gücün, çevreden aldığı etkilere göre tohumu biçimlendirmesi sonunda var olur, Aristo doğanın canlı bölümüyle özellikle İlgilenmiş­ tir. Ancak, cansız doğada bulduğu özellikleri "tüm" evren için geçerli saymış ve evrendeki "her" oluşu "bir

canhmngelişmesi"

ûhyınA benzetmiştir. Bir başka de­

yişle: Cansız doğadaki "her" olayı, biç imi en dinci bir 260


İLKÇAĞ FELSEFESİ

gücün bir hammaddeyi etkilemesi olarak algılar. B u ­ nun içindir ki "çanlt

olmayan

doğa"d2.Vl

Aristo'nun kendi deyişiyle "unsurların

h&r olay, doğasx"rA3^

her olay, zorunlu olarak biçim veren bir g ü c ü n mad deyi ctfcilemcsİyle oluşur. S ö z gelişi ateş bİr tahta par­ çasını yakar. B u olayı nasıl açıklayacağız? T a h t a yanar­ ken ateş tahtaya kendi biçimini vermektedir, yani tah­ ta ateş olmaktadır, O halde yanma olayı, ateşin İçine konulan bir şeyin ateş biçimini almasıdır. Aynı şekilde suya atılan tuzun erimesini acaba nasıl açıklayabiliriz? T u z u n suda erimesi, bir ana eleman olan suyun, tuzu kendi biçimini almaya zorlaması, yani katı o l a n tuza kendi sıvı biçimini vermesi demektir. Yalnız cansız doğadaki unsurlar bazen biçim veren akrif güç^ bazen de pasif gereç ( m a l z e m e ) olabilirler. S ö z gelişi ateşe atılan bir tahta parçası yanar. Burada ateş etkin neden durumundadır. Ancak, aksine bazen aynı tahta parça sı ile ateşi söndürmek dc mümkündür. Cansız doğa­ daki aynı unsur gcrckdğindc biçim veren bir g ü ç , ge­ rekliğinde de biçim alan bİr madde o l a b i l i r . Oysa canlı doğada organik g ü ç , t o h u m d a saklı o l a n g ü ç , her zaman aktif olan kısımdır^ unsurlar ise sürekli pa­ siftirler, yani ancak gereç ( m a l z e m e ) olabilirler. G ö ­ rüldüğü gibi Aristo tüm evreni bir "orgunih

olay"

olarak düşünür. Aristo bu konuyla ilgili açıklamalarına başka bİr görüşü de ekler: Aristo'nun gözünde doğa bİr "heykeltraş",

bir "mimar"

gibidir. Heykeltraş b i ç i m s i z

bir çamur yığınından belirli bir formu ( k a l ı b ı ) olan heykel oluşturur. M i m a r biçimsİz taş yığınından be­ lirli bir düzene sahip vc belli bir biçimdeki evi yapar.

261


İ L K Ç A Û v« O H T A Ç A Û F E L S E F E TARİHİ

Doğadaki canh güçler, aynı hcykeltraş ve mimar gibi, doğanm biçimden yoksun kısımları üzerine biçimLendirici bir cüd yapar. Aristo'nun canh g ü c ü açıklar­ ken hcykeltraş ve mimar b e n z e t m e s i n d e n yararlan­ masının

"özel" bir

anlamı daha vardır: G e r e k heykelt-

raş ve gerekse mimar belli bir plân ve amaca göre çahşır. M i m a r , nasıl bir ev yapmak istediğini evİ yap­ madan ö n c e bilir, yani yapacağı evin imajına ö n c e ­ den sahipdr. Kuşkusuz bir çınar t o h u m u , mimarın imajı gibi, bilinçli bir imaja sahip değildir. Buna rağ­ men çınar t o h u m u n u n gelişimi, belli bir amaca d o ğ ­ ru gider, yani bir heykeİtraş, bir mimar g i b i belli bir amaca dönük olur. Böylece Aristo'nun doğayı açıkla­ ması, tümüyle teolojik bİr açıklama kimliğine bürü­ nür. A r i s t o , d o ğ a n m belirli amaca g ö r e çalışan bir süreç olduğuna inanır. Eu "amaf"cı

görüşü ile Aristo, Demokrit'e

tam

karşıt bir düşünce içindedir. Demokrit d o ğ a açıkla­ masında canh doğadan değil de cansız doğadan yola Çıkar. O n a göre doğadaki her oluş, cansız olan atom­ ların harekedndcn başka bİr şey değildir. Atomlar tü­ müyle "kendilisinden"

olan yasalara g ö r e birleşir,

aynlîr ya da dönmeye başlar. Bunun içİn doğada "kör ve kendiliğinden"

bir zorunluluk yasası geçerlidir.

D e m o k r i t ' e göre doğa aç ıkJa mal arımızın yapıcı (müs­ pet) olmasını istiyorsak, iki kavramı; yani ve "amap"

"rttstİantt"

kavramlarını hiç dikkate almamamız gere­

kir. D o ğ a d a b i r olayın rastlantı sonucu

oluştuğunu

söylemek, gerçekte bu olayın nedenini bilmemek de­ mektir. Oysa doğada rastlantıya yer yoktur, her şeyin kesinkes bİr nedeni vardır. E u nedeni bilmediğimiz 262


İLKÇAĞ FELSEFESİ

zaman, olayın rastlantı sonucu olduğunu söyleyerek işin içinden çıkmak İsteriz. Görüldüğü gibi D e m o k ­ rit, Aristo'dan ç o k ftrklı düşünüyor. Çünkü Aristo'ya g ö r c her varlığın kesinkes iki yanı vardır: Biri genel vc zorunlu, öteki bireysel ve rastlantısal yanı, D e m o k ­ rit'in aksine Aristo "amnf"

kavramına ç o k ö n e m ve­

rir. Demokrit için doğa açıklamalarında amaç kavra­ mını kullanmak, doğa olaylarını

"imtıntaşttrmak"

demekrir. Ona göre canlı doğaya bile yalnızca kör vc kendiliğinden bir zorunluluk egemendir. O y s a Aristo için doğanın her yerinde olaylar belli amaçlara göre oluşurlar. B u , bir a m a c a yönelen olayları, t>zcllikle canlı doğada açık biçimleri ile görebiliriz. B u oluşlar cansız doğada da vardır. İşte olaylann bir amacı ol­ ması, bize tüm doğanın tek bir "akit"

tarafınelan yö­

netildiğini gösterir. Aristo^ya göre, gerçekte

doğada

"son" olan en yüksek bir nedenin bulunması gerekir. T ü m olaylann, "hareket\

bu ilk nedenden almış ol-

malan mümkündür, Yani doğadaki tüm olaylan "İlk kez" harekete geçiren bir nedenin var olması gerekir. Aynca "hareketi

sağlayan

ne(kn"'m

yalmzca lıarckcd

aktaran değil, hareketi doğrudan "yaratan"

bir ne­

den olması da gcrekrir. Hareket veren n e d e n , aynı zamanda, belirli bir amaca ulaşmak isteyen bir neden, yani anlaşılır ve kutsal bir neden olmahdır. T i i m evre­ ne şekil veren bu en yüksek nedende artık sumut bir şey, bir madde bulunamaz, o maddeden tümüyle soyutlanmışür, bİr s a f form'dur. B u saf form olan cn yüksek nedenin karşısında ise "madde"

bulunur.

Eski Yunan dininin monoteist dinlere g ö r e farklı bir Allah anlayışı vardır. M o n o t e i s t dinlerde, Allah 263


İLKÇAĞ ve ORTAÇAĞ FELSEFE TAHİHİ

evreni "yok"t3n lah'ı "maddeye

yaratmıştır. Oysa eski Yunanlılar Al­ biçim

p^rett" bîr varhk olarak anlarlar.

Yunanhlann Allah'ı, evreni yoktan yaratan bir AJlah olmayıp, evrenin "yaptcm"vc

"tnimar'ıdtr,

Allah'ın

evreni yaratmak için kullandığı g e r e ç ( m a l z e m e ) ; kendisi gibi, öncesiz olarak vardır; Allah bu gereçlere yalnızca bİr form vermiştir. Aristo her doğa olayında, biri ötekine sıkıdan s ı b ya bağlı bulunan "dort neden"varsAyât.

Öncelikle her

doğa olayında biçim almaya hazır bir g e r e ç (malze­ me) vardır. B u oîaym "somut"

nedenidir. S ö z gelişi

bitkilerin gelişimini ele alırsak, buradaki somtît ne­ den; bitkinin büyürken çevresinden aldığı hava, su, ısı, gıda gibi unsurlardan oluşur. İ k i n c i olarak h e r olayda "biçim

veren"

bir neden vardır; b u neden ör-

ncğimizdeki bitkinin t o h u m u n d a gizlidir. Ü ç ü n c ü neden, "hareket

ettiren"

nedendir. H a r e k e t ettirici

neden, gerçekte, t o h u m u var eden d a h a önceki bir bitkidir. S o n olarak h e r olayın ulaşmak istediği bir "amap"

vardır. S ö z gelişi örneğimizde aldığımız bit­

kinin belli bir yönde büjaımcsİnİ bu amaç sağlar Ni­ tekim doğadaki her olay, belli bir amaca doğru yön lenmiş olan bir olaydır. Aristo'nun dört nedeni: S o ­ mut neden, biçimlendiren neden, hareket ettiren ne­ den vc bir dc amaç nedenidir. S o n üç nedenden her biri ötekine dahil edilebilir. Çünkü t o h u m u oluşturan bitki İle bu tohumdan yaşam kazanan bitki aynıdır. T o h u m d a gizli olan biçim verici g ü ç , sonradan bu bitkiyi oluşturan güçtür. Aristo bu görüşünü tüm evrene uygular. Tüm evren, bu bitki gibi, bir "gelİfİm

süreci" 2G4

içinde yer almıştır,


İLKÇAÛ FELSEFESİ

Evrendeki b u oluşta ö n c e s o m u t bir unsur

vardır.

Ancak s a f maddeyi bulmak olanaksızdır. Ç ü n k ü b i z sürekli bciii bir biçim aJmış bulunan madde ile karşı­ laşırız. S a f m a d d e , ya da A r i s t o ' n u n deyişiyle matUle"

"ilk

her tür biçimden yoksundur. M a d d e n i n kar

şısmda evrene "bipim

veren"

güç bulunur. T ü m ev­

rende etkili olan bu bİçim verici güç, aynı z a m a n d a , evrenin oluş sürecinin "hareketine"

de n e d e n olan

g ü ç t ü r Evrene biçim veren g ü ç , evrendeki oluşu ilk iıarcket ettiren güç "Allah"l\x.

Çünkü her şeyin baş­

langıcında bulunan bu yapıcı ilk güç, aynı zamanda, her şeyin sonunda da bulunur. Evrendeki h e r şeyin amacı yine Allah'tır. O halde evrendeki oluş, Allah'a doğru yönelmiş bir oluştur. Evrenin tüm a m a c ı en sonunda yeniden "Allah'a

ulafmak"tır.

Evren, amacı olan Allah'a doğru giderken birta kim "basamaklar"

söz konusudur. Yalnızca b i r

"ola­

nak"

olan, hiçbir zaman gerçekl eşe meye n "ilk

de'Yı

bir yana bırakırsak, evrenin cn alt basamağında

"canstz

mad-

doğa"^ yani su, hava, ateş, toprak ana unsur-

lanndan oluşan "unsurlar

basamagt"

vardır.

Bunun

üstünde, daha yüksek bir basamak olan, sırası ile; bit­ kiler, hayvanlar vc insanları içine alan "canh

doja"

evreni bulunur. Ö n c e unsurlar b a s a m a ğ ı n ı biraz açalım: A r i s t o

"dört

unsur

parsayımt"nı

kendisinden ö n c e k i filo­

zoflardan, özellikle de Empedokles'tcn

almıştır. Ancak

A r i s t o , bu görüşünde kendisinden ö n c e k i l e r d e n vc özellikle dc Empedoklcs'ten çok açık bîr biçimde aynhı: Empedokles'e göre ana unsudar ne var olmuştur ve ne de yok olacaktır, onlar yalmzca biri ötekiyle: birleşir 265


İ L K Ç A Ğ va O R T A Ç A Ğ F E L S E F E

TARİHİ

ya da biri ötekinden ayrılır. Oysa Aristo'da bu dört unsurdan hcrbiri ötekine "dönüşür";

yani her bir un­

surda, öteki unsurlar ilc birleşme yetcneğıi vardır. S a f maddeler yanarak ateş olabilir. Aristo'nun deyişi ilc; Toprak, ateş; su, toprak olabilir. O halde dört unsu­ run kendileri son değildir. Gerçekte b u niteliklerden hcrbiri ötekine dönüşmek yeteneğinde d ir. Söz gelişi ateş; kuru, sıcak ve hafif olan unsurdur. Euna karşı toprak; kuru, soğuk ve ağır bir unsurdur. Hava, yaş, sıcak ve göreceli oJarak da hafiftir. Ç ü n k ü , arcşe göre daha ağır, su ilc toprağa göre ise daha hafiftir. Su ise, yaş, soğuk ve biraz da hafif olan bir unsurdur. S u , ha­ fiflik yönünden hava ilc toprak arasında y e r alır. İşte bunlar, Aristo'ya göre, unsuriann son nitelikleridir. S o n nitelikleri esas olarak alması y ü z ü n d e n Aris­ to'nun fiziği "nİîclikfi"

bir fizikür. Bu nitelikçi (kali-

tatif) yapısı, Aristo fiziğini, Pisagorculann ve Eflâ­ tun'un fiziğinden kesin bir biçimde ayırır, Pisagorcu­ lar unsurları 'geometrik

şekiller"

île nitelendirmeye

çalışır. Çünkü her unsur birtakım atomlardan oluşur ve bu aromJar da kendi aralannda belli geometrik şe­ killer ahr. B u n u n İçindir ki Pisagorculann fiziği, bir çeşit matematiksel, geometrik fiziktir. Buma karşı sı­ caklık, soğukluk, yaşlık, hafiflik gibi nitelikleri Pİsagtjrcular yalnızca geçici nitelikler olarak düşünürler. Aynı şekilde Pisagorculara göre ses vc renk dc doğru­ dan objeye ait olmayan, duyu organlanmizin oluştur­ duğu şeylerdir. Bu konuda da Aristo, Pisagorculara ters düşer. Aristo'ya göre renk vc ses dc eşyanın

"objektif"

niteliklerindendir. Pisagorculann Aristo'ya göre m o ­ dern fizik anlayışına daha yakın olduklanm görüyoruz, 266


İLKÇAÛ

FELSEFESİ

B u n a rağmen Aristo'nun fizik anlayışı Ortaçağın so­ nuna kadar hâkim olmuştur, A r i s t o ' y a g ö r e ana n i t e l i k l e r ayrıca u n s u r l a r ı n "hareket

bif imleri"nİ

dc belirler. H e r unsunın ken­

dine has bir hareket şekİi ve uzayda özel bir yeri var­ dır. S ö z gelişi ağır olan u n s u n m hareket bİçİmi "daşmek'Yir,

Ağır bit cisim serbest bırakılırsa düşer. B u

düşme olayı nedir* Ağır cisimler evrenin merkezi yö­ nünde hareket eder, O halde ağır olan unsurun, yani toprağın uzaydaki yeri evrenin "merkezİ"d\r.

Buna

karşılık hafif bir unsur olan ateşin hareketi, yukanya doğru bir "yükselme

hare keti "âir. O n u n içindir ki

t ü m yanan ve ışıldayan cisimler, yıldızlar e v r e n i n merkezinde değil de çevresinde yer alır. B u g ü n biz, ağırlığın ve hafifliğin tümüyle inanırız, Aristo ise unsurların

"göreceli"

olduğuna

"kendiliğinden"

ağır

ya da hafif olduklarını varsayar. Yalnız su vc hava g ö ­ reli olarak ağır ya da hafifÜr, Oysa ateş kendiliğinden hafif, toprak kendiliğinden ağırdır. B u n u n İçindir ki hafiflikleri vc ağırhklan g ö r e c e l i olan su ile hava, ağırhk ve hafiflikleri kesin ( m u t l a k ) olan toprak ile ateş arasında yer alır. S o n u ç olarak Aristo b u d ö r t unsura, unsur olarak "toz (esir)"ü

"beşinci"

ckiemİşrir. Evrenin merke­

zinde bulunan ve sabit olan dünyanın çevresinde ge­ zegenler bulunur vc bunlar hareket ederler. B u ge­ zegenlere görülmeyen küreler (felekler) bağlanmış­ tır. B u küreler, beşinci ımsur olan tözden oluşmuş­ tur. T ö z e ö z g ü hareket şekli; aşağıya d ü ş m e k , ateş için ise yukarıya yükselmektir. Bunlann ikisi d c doğ­ ru ( m ü ş t e k i m ) harckeücrdir. Aristo'ya görc t ö z 2S7

"en


İLKÇAÛ «9 ORTAÇAĞ FELSEFE TARİHİ

mükemmel

unsur"duT.

Nitekim bu unsura has hare­

ket biçimi olan dairesel hareket de cn m ü k e m m e l harcketür. T ö z d e , öteki unsurlarda olduğu gibi, başkalarma dönüşme yeteneği bulunmaz. O başlı başjnadır vc bağımsız olarak bulunur. İlkçağda "astronomi"

alanında cn ö n e m l i sorun­

lardan biri, "gezegenlerin

hareketleri"

sorunudur,

Gezegenlerin gökteki harekedcrini gözlemlersek, bu harekcderin en azından güneşte, oldukça eğri hare­ ketler olduğunu görürüz. Çünkü gezegenler bazen ileri, bazen geri, b a z e n hızlı, bazen yavaş hareket ederler vc ara sıra da duruyorlarmış gibi g ö r ü n ü r l e r Bunun için gezegenlerin hareketlerinin birlik içinde gösterilebileceği bir plâna dönüştürmek z o r gibi gö­ rünür. İlkçağdan itibaren astronomi u z ı y ı n bir za­ man diliminde, gezegenlerin çizdiği yörüngeleri "da­ iresel"

olarak anlama eğilimindedir. B u astronomi

anlayışına göre, sabit olan dünyayı tözden oluşan bir küre çevreler, Hareketleri tutarlı ve düzgün olan sabit yıldızlar evrenini de böyle bir kürenin çevrelediğini varsaymak gerekir. Aynca gezegenler için de

"çeşitli"

küreler varsaymak gerektir. Böylelikle gezegenlerin düzenli dairesel hareketten görünüşteki sapmaları, birbirlerine g e ç m i ş kürelerin dairesel hareketlerine dönüştürülmek isteniyordu. Gezegenlerin yörüngele­ rinin elipsrik olduğunu benimsemek çarpık bir sistem oluşturuyordu. O kadar ki, gezegenin yörüngesini açıklamak İçin, bazen yüzlerce küreyi işin İçine kat­ mak gerekiyordu. Ancak böylece gezegenlerin hare­ keti dairesel hareketlere dönüştürülebiliyordu. Pisa­ gorculann daha sonraki temsilcileri vc Eflâtuncular 2ee


İLKÇAĞ FELSEFESİ

b u çapraşık açıklama yerine ç o k daha basit bir açıkla­ mayı devreye soktular: Evrenin merkezinin güneş ol­ duğunu ve dünya ile birlikte öteki gezegenlerin gü­ neşin çevresinde d ö n d ü ğ ü n ü benimseyerek, bugün bizim "Kopernik

sistemi"

adıyla andığımız sisteme

yaklaşmış oldular. A n c a k bu varsayım

gözümüzün

gördükleriyle pek u>T4m!u olmadığı için benimsen­ medi. B u açıklama biçimini X V Î . yüzyılda

Kopernik

ilk kez matematiksel formülle kanıtlayın caya kadar Aristo sistemi hâkim oldu. Aristo gezegenlerin hare­ ketlerinin sonu olmayan bir düzgün daire ha.reketi olduğunu Öngörür, G ö k t e tüm harekcdcr kesin olan bir düzen içinde olur. B u düzende en küçük bir sap­ ma olmaz. Kopernik sisteminin b e n i m s e n m e s i n d e , göksel hareketlerin kesin bir düzgünlük içinde olmadığımn vc bilinmeyen bazı yıldızların var olduğunun g ö z l e n m e s i etkili olmuştur. B u n u n l a birlikte daha X V I . yüzyılda bile, Aristo yanhian, gökteki düzene ayktn bir hareketin var olabileceğine şiddcdc karşı çı­ kıyorlardı. Evren basamaklarındaki unsurlar alanı ü s t ü n d e "canh

doja"

yükselir. Bitkileri, hay\'anları, insanları

içine alan bu evren, unsurlar alanına göre daha yük­ sek bir basamaktır. Canlılar, unsurlardan özellikle bir "ruh"'^ sahip olmak, yani canlı olmak yönünden ayrı­ lırlar. Aristo'dalu ruh kavramı bugün bizim anladığı­ mızdan tümüyle başka anlam taşır. Aristo'nun Dair"

"Kuka

3.dh bir eseri vardır. B u eser incelendiğinde bu­

gün bizim psikoloji dediğimiz bilimden çok fizyoloji­ ye girmesi gereken snrunlan kapsadığı görülür. S ö z ­ gelişi bu eserde solunumdan, beslenmeden vb... söz 269


İ L K Ç A Ğ ver O F l T A Ç A G F E L S E F E T A R İ H İ

edilir ve tüm bu gibi olaylarm ruhun y ö n e t i m i n d e meydana geldiği söylenir. Ö z e t olarak diyebiliriz ki: Aristo'ya g ö r c tüm önemJı olaylar kesinlikle ruhun y ö n e t i m i n d e m e y d a n a gelir. Ç ü n k ü c a n h yaşamı, maddesel olan doğadan ayıran ana neden

"rM^"tur.

A r i s t o ' j ^ göre "ruh", canlıyı canlı yapan, onu can­ sızdan ayıran başlıca nedendir. Genellikle İlkçağ fel­ sefesinde "yafam"

ve "ruh" kavramları biri ötekiyle

sıkı bir ilişkj içindedirler. Bunun içindir ki Aristo da solunum, beslenme gibi fizyolojik hareketleri birer psikolojik görev olarak benimser. Ayrıca ruh, canlıya canlılığını vermekle ona "hipim"

dc kazandırmış olur.

Nitekim ölüm ile birlikte ruh bedeni terkedince, be­ den dc biçimini yitirir vc dağılır. O halde ruh aynı za­ manda bedene biçimini kazandıran görünüşteki

"ne-

rfenMır. B e d e n ile ruh ilişkisi, biçim veren aktif ne­ den ile biçim kazanan pasif madde ilişkisi ile aynıdır. Böylece Aristo felsefesinin evrenin her aİanına uygu­ landığını, görünüşteki neden ile maddesel neden kı­ yaslamasının bcden-ruh ilişkisinde dc geçcrii olduğu­ nu görüyoruz. Bunun içindir ki Aristo ruh için, bir şeyin olgunlaşmasını gerçekleştiren akrif ilke anlamı­ na gelen "Entelekya"

deyimini kullanır. Entelekya,

varlığın ulaşmak içİn yöneldiği olgunluk durumudur Eflâtun ruhu; zorlamalar, irade vc akıl olmak üzere üçe ayırmıştı. Aristo başka bir sınıflama yapar; o, Eflâ­ tun gibi ruhu "üp ktsma"

değil de "üp

basamağa"

ayınr: Ruhun alt basamağı; tüm bitkilerde, hayvanlar­ da ve insanlarda ortaklaşa bulunan "bitkisel

rH&"tur.

Bİrkiscl ruh, m h u besleyen yani bitkisel yaşamı sağla­ yan basamaktır. İkinci basamak "hayvansal 270

ruh"x.\ıı.


İLKÇAĞ FELSEFESİ

Hayvansal ruha hayvanlar vc insanlar ortaklaşa sahip­ tirler. Bu ikinci basamak ruh "hareket",

"güf" ve "ft-

jfenr" özelliği taşır. Bitki yalnızca beslenir, oysa hayvan vc insan hem beslenir hem de hareket etme becerisini g ö s t e r i r , ayrıca çevrelerindeki etkileri algılayabilir. Ü ç ü n c ü basamakta "insan

ruhu"

bulunur. B u basa­

maktaki ruh yalnızca insanda bulunur vc b u ruhun Özelliği "flj&jr'yeteneğine sahip olmasıdır, İnşam bitki vc hayvandan ayıran belirgin özellik, insanın hareket­ lerini aklı sayesinde belli bir amaca göre düzenlemek yeteneğine sahip olmasıdır. Aristo^ya göre ruhun bu üç basamağının aralanndaki iUski, maddenin,

görün­

tüsü ile ilişkisi gibidir. Hayvansal ruh bitkisel ruha, in­ san ruhu ise hayvan ruhuna hâkimdir. A k ı l ' a sahip olan insan ruhu, aynı zamanda, "bilen"

bir ruhtur.

Aristo'ya göre insanı hayvandan ayıran başlıca fark, in­ sanın bilen bir yarauk olmasıdır. İnsan kavramlar oluş­ turabilir, yani insan yalmzca çevresindekileri algıla­ makla kalmaz, bir de bunlann "neden"

böyle olduğu­

nu belirler. Aristo, Eflâtun ile; insan ruhunun akılcı ve bilen bir ruh olduğu görüşünde aym düşünceleri pay­ laşır. Eflâtun olsun Aristo olsun insanın algılarda du­ rup kalmadığını, daha ileri giderek düşünce ile kav­ ramlar oluşturduğunu kabullenirler. Kavramlarımızın kaynağı konusunda bu iki filozofun görüşleri ise farkhdır, Eflâtun'a göre ruh doğum öncesinde d c vardır, ölümden sonra da var olmaya devam edecektir. Ruh, kavramlan d o ğ u m öncesi yaşamında bilmektedir ve bunları doğarken dünyaya beraberinde getirmiştir. O halde nıh İçin kavramlar "doğuftan'dıt.

Aristo ise Ef­

lâtun'un bu görüşüne karşıdır. Çünkü ona göre tüm 271


İ L K Ç A Ğ ıa

ORTAÇAĞ FELSEFE

TARİHİ

kavramlanmjz, kesinkes "deneme"Icr

iie ve aJgılaria el­

de edilirler. Akdda, aJgıiann izin vermediği hiçbir şey buİLinmaz. Yalmz kavramların oluşmasj için, algılann getirdiği şeyleri akün a k ü f bir şekilde İşlemesi, gerekli olanlan gereksiz olanlardan ayıklaması gerekir. Bunun İçindir ki akıl, algıya göre, ruhun dalıa a k d f uzmanlık dalıdır. Aristo^ya görc ruhun çeşidi basamaklan birbi­ rinden "aktîflik"

dcıccdtn

İle dc aynhrlar. Ruhta aşa­

ğıdan yukanya doğru çıkıldıkça aktiflik artar. Hayv^an ruhuna göre bitki ruhu çok pasiftir; oysa haj-van ruhu­ na göre insan ruhu İleri boyutta akriftir. İnsan ruhu en yüî;sck derecesinde bİr çeşit akrivitc (mahs faaliyet)yc dönüşür. B u en yüksek akrivite derecesinde ruh, aynı zamanda, "ö/wwîKa"leşir, Aristo'nun süzlüğü"

"ruhun

ölüm­

konusundaki bu görüşü pek açık değildir.

Yani Aristo bununla yalmzca "bireysel sa "insunltjtn

ruhu'nu

rwj&w^mu, yok­

m u kastettiği pek açık değil­

dir. Nitekim bu konu Aristo yorumculan için de uzun tartışma ve çekişmelere neden olmuştur.

Ortaçağda

bir ara Aristo felsefesi, Hıristiyan kilisesinin resmî fel­ sefesi yapılınca; Aristo'nun, bireysel ruhun da ölmezli­ ğini kabul ettiği savunulmuştur. Aynı şekilde Ortaçağ; Aristo'nun Allah'ım da, evreni yoktan yaratan bir Al­ lah olarak anlamak istemiştir. Oysa Aristo; Allah'ı, ev­ renin bir mimarı olarak düşünmüştür. B u n u n gibi, Aristo'nun bireysel ruhun ölmezliğine de inandığını savunmak; o n u n felsefesinin genel karakterini g ö z önünde btJİundurunca, pek doğru görünmemektedir. A r i s t o ' n u n psikolojisinden sonra "ahlâk"\ T ü m İlkçağ, insamn yaşamındaki "en yüksek

dejer"'m

"son amuç"m

gelİr. ve

ne olduğunu sorgular. Yunan 272


İLKÇAĞ FELSEFESt

felsefesi insan yaşamının son amacının

"mutluluk"

olduğunu benimsemiştir. Ancak mutluluğun duğu"

"w^ ol­

konusunda birbirinden ayniıriar. Mutluluğun

ne olduğunu tek bir neden ile açıklamak olanaksız görülür. Aristo başka bir yol izler; H e r varlığın kendi­ ne ö z g ü bir "(iktivite"si

vardır. Ayrıca kendisinde do­

ğanın belirlediği bir "olgunluk

gayesi"

bulunur. O

halde bir varlığın kendine ö z g ü aktivitcsini bilirsek, bu varlığın doğal amacını da keşfetmiş oluruz. İnsa­ nın özel aktivitesini bilmek, bize onun nc g i b i bir amaca ulaşmak istediğini gösterir. Bunun yardımıyla da İnsan için "gerpek

mutluluk"un

ne olduğunu öğ­

r e n m i ş o l u r u z . A r i s t o ' y a g ö r e insan yapısı g c r c ğ İ "akil"

sahibidir, O halde b u akılcı varlık ne kadar

akılcı vc ölçülü davranırsa, o ölçüde doğasına uygun davranmış olur. Bununla şu sonuca varıyor; mek"

\Q "^j/mejfe" insanın en yüksek

"Düfün-

"etkinlik"\d\r.

Böylelikle teorik yaşam, Aristo'ya g ö r e , pratik yaşam­ dan üstündür. Nitekim Allah da, Aristo İçin, evreni yalnızca seyreden bir varhktır. T e o r i k yaşamı pratik yaşama üstün tutması nedeniyle Aristo Yeniçağ felse­ fesinden aynlır. O n a göre akla pratik yaşamda d a &zlaca yer verilmelidir. Pratik yaşam ne kadar akıl tara­ findan yönctilirsc, o kadar yüksek bir düzeye ulaşır. Ancak aklın pratik yaşamdaki aktivitcsi n c olabilir? H e r erdem, iki "apırılik"m

ortasıdır, ortalamasıdır.

S ö z gelişi cesaret dediğimiz erdem, korkaklık ile körü körüne ataklık arasında bulunan doğru bir ölçüdür. Cömertlik; cimrilik ile savurganlık (müsriflik) arasın­ daki orta yerdir. Aynı şekilde adalet dc bencillik ile kendi çıkarlarını hiçe saymak arasındaki orta yerdir. 273


İ L K Ç A Ğ VB O R T A Ç A Ğ F E L . S E F E T A R İ H İ

Aristo'nun b u "doğru

olan ortak

yer" dediği şey, ma­

tematik orta olmayıp, akılla bulunan bİr sınırdır. Bu "orta yer" kavramı lıem Aristo felsefesi, h e m de tüm Y u n a n düşüncesinin karakteristiğidir. Y u n a n ruhu hiçbir zaman aşınhğı sevmez, sürekli "uyum"u

arar.

Aristo'nun kendisi de her türden aşınlığm düşmanı­ dır. Bu nedenle Aristo dünya nimetlerini reddeden akımların karşısındadır. Maddî gereksinimlerin hİç değeri olmadığına inanan Kyniklef'm

cn çok (azamî)

gereksinimsizlik içinde yaşamayı salık verdiklerini bili­ yoruz. Fıçı içinde yaşayan Diyojeny gereksınimlcn en aza indirmenin sembolüdür. B u gibi aşırılıkları red­ d e d e n A r i s t o , dünya n i m e t l e r i n i n g ö r e c e l i değeri üzerinde özellikle durur. Ölçülü kullanmak şartıyla maddî değerler, yaşamımıza bir anlam vc değer bile ka2andınrlar. Aristo'nun bir başka özelliği dc, tutkulan tümden dışlamamış olmasıdır. Tutkulan tümüyle yok etmeye çalışmamak, ancak bunları sürekli aklın denetimi altında tutmalıdır. Sözgelişi ara sıra kızgınlı­ ğa kapılarak bağırıp çağırmak hiç de k ö t ü bir şey de­ ğildir, çünkü yaşamda kızmanın da bir yeri vardır; an­ cak kızgınhğı akıl ile sürekli denetlemek gerektir. Aşk ve tüm öteki tutkular için dc aynı şey söylenebilir. Bu noktada Aristo Scoalıların ahlak anlayışına tam anla­ mıyla karşıdır. Stûahlar tutkuların tümüyle susturul­ masını isterler; onlara göre "üstün" c\AT\

bir insan, n c

sevgi ve nc de kin duymaz. O halde Stoahlar gusuzluk"i3tn^

Aristo ise "ölçülü

duygululuktan

"duyya­

nadır. Ayrıca Stoalıların sert vc disiplinh ahlâk anlayı­ şına karşı^ Aristo ahlâkta ıhmh vc yumuşak bir görüş sergiler. 274


İLKÇAĞ FELSEFESİ

Aristo ahlâkına temel olan "doğru ramı, onun siyaset anlaytştna "ahlâk"ıan

olan orta"

kav

da hâkimdir. Aristo'da

sonra, devlet felsefesi sıralamada yerini

ahr. Çünkü Aristo da, Eflâtun gibi, insamn bir top­ lum içinde yaşamaya zorlandığı inancındadır. O n a göre de birey, gerçek varhğmr devlet İçinde algılar. Buraya kadar aynı görüşte olan Eflâtun ve Aristo'nun yolları, bundan sonra birbirinden aynlır. Eflâtun ger­ çek ilc ilgisi olmayan bir devlet varsayımı ö n e Sür­ müştü. Oysa Aristo devlet varsayımını her şeyden ön­ ce tarihsel 'ğerfek"tcn

çıkarmaya çalışır. O n a göre

yalnızca aklın ürünü olan ideal bİr devlet örgütü dü­ şünmenin hiç anlamı yoktur. Yapılması gereken tek doğru davranış, gerçeklikten hareket etmektir. Gerçe­ ğe bakıldığında, belli başlı "üp devlet pekli" şınz: Monarşi,

aristokrasi

ve demokrasi.

île karşıla­

Aristo ^ya gö­

re bu üç devlet şeklinden her biri, "kendince"

haklı

dır. Başka bir deyişle, bu devlet şekillerinden h e r biri, kendine göre haklıdır. B u üç devlet şekli sağlıklı da olabilir, sağlıksız da olabilir. S ö z gelişi

"monarpi"dic,

yani tek kişinin egemen olduğu devlette, hükümdar sürekli kendi çıkarını dikkate alırsa, bu devlet şekli kötüdür. Aynı şeyleri "aristokrasi"

İçin de söylemek

mümkündür. Devleri yöneten aristokrat kesim herkesin çıkarını kendi çıkarlarından üstün tutarsa, bu devlet şekli sağlıklıdır, aksi durum söz konusu ise devlet sağhksızdır, dağılır ve çöker. "Demokrasi"nin

de iyi bir

devlet şcklİ olması için, sağlam ve yüksek siyasal eğitim almış bir halk meclisinin bulunması zorunludur. Halk meclisi siyasal ahlaktan yoksunsa, dilediği gibi davranı­ yorsa, böyle bir devlet bozulmaya mahkûmdur. Sonuç

275


İ L K Ç A Û Y» O R T A Ç A Û F £ L S E F £

TARİHİ

oJarak devletin şekli o kadar önemli değildir, önemli olan

"uygulamaşekli"dvc,

Aristo EOâtun'un ideal devletindeki

"komünist­

lik" eğilimlerini reddeder. Aristo^ya g ö r e ; Eflatun'un öngördüğü gibi, devlette bir sınıfa, özellikle yönetici­ ler sınıfına aile ve mülkiyeti yasaklamak doğal değil­ dir. Çünkü aile sosyal sınıflarm "temeli^dn.

Aristo;

birbiri üzerine kümelenmiş olan üp sosyal sınıf v^vs,z yar: Bunların ilki ve cn doğal olanı Vt/e"dir, Aristo aile ile yalnızca ana-baba ve çocuklan anlamaz, aynı zamanda hizmetçi vc köleleri dc aileden sayar. Çeşİriİ ailelerin birleşmesiyle ikİncİ bir sınıf olan, ürerim ile değişimi yönlendiren, "jfeöjy/H/er" sınıfı oluşur. Çeşitli köylü sınıflannın birleşmesiyle, sosyal sınıflann sem­ bolü olan "devlet"

oluşur. Devlet kapalı bir birliktir.

Dışarıya karşı kendini savunmak, içeride dc düzeni sağlamak görevidir. Aristo'ya göre aile, devletin do­ ğal temelidir. Aynı, hayvan ruhunun, t ü m ruhlar için doğal bir temel olması gibi. Aristo'nun köleleri de ailenin İçine alması, köleliği çok doğal bir kurum saymasından kaynaklanır. Bazı Sofisder.^ insanların eşit olduğunu öne sürerek, köleli­ ği reddeder. Aristo bu görüşü çok aşın bulur. Aristo, o zamanın toplumunda tüm bedensel işlerde çalışan kölelerin olmadığı bİr devlet düşünemez. B u konuda­ ki görüşünü şöyle açıklar: G ü n ü n birinde dokuma tezgâhları dokuma işini "kendiliğinden"

dokumzyy

başarırsa, ancak o gün kölcHk ortadan kalkabilir. Aris­ to bunun gerçekleşmesini olası saymaz. Bununla, kö­ leliğin kalkınmasının olanaksızlığını anlatmak ister. Olaylar Aristo'nun bu görüşünü çürütmüştür. Çünkü 276


İLKÇAĞ FELSEFESİ

kölelik gerçekten tezgâhlann kendi kendine çalışma­ sıyla, yani fabrikaların ortaya çıkmasıyla kalkmış bu­ lunuyor. Aristo aileyi kölc olmaksızın düşünemediği gibi, devleti dc ancak o dönemdeki Yunan devleti olarak düşüncbilmiştir. Bu nedenle, Aristo'ya g ö r e , isken­ der'in kurmaya çalıştığı dünya devletî yalnızca bir ütopyadır. Görüldüğü gibİ Aristo tüm konularda bİr "rea-lite

insani"diî.

Onun için ancak görebildiği şey­

lerin bir realitesi vardır.

277


İLKÇA5 va ORTAÇAĞ FELSEFE TARİKİ

Peripatos Okulu

A r i s t o ' n u n ö l ü m ü n d e n sonra P e r i p a t o s O k u l u eğitim ve öğretime devam ctmİş ve Eflâtun'un Aka­ demi'si gibi, yüzyıHarea varlığını sürdürmüştüt.

Theophrast (M.Ö. 372 - 287) Aristo'nun ölümüyle okulun y ö n e t i m i T h c o p h rast'ın eline geçmiştir, Theophrast her şeyden önce bir "bilgin"d\r.

Aristo okukmdan böyle bir bilginin

ycnşmcsi doğaldır. T h e o p h r a s t İlkçağın en büyük "botanikf("sidir.

Aristo hayvanlar dünyasını sİstemlİ

olarak sınıflandırmıştı, Theophrast ise bu klasik sınıf­ landırmayı bitkiler dünyasına uygulamıştır. O n u n "Bitkiler"inden

başka, metafizik görüşlerini içeren,

bazı tanıtma yazılan günümüze kadar gelebilmiştir. Bu yazılarda, Aristo İçin de Önemli bir konu olan, "Doğada

bir amaca

yönelengüpltr

var mtdtr?"

soru­

suyla ilgili çalışmaları yer alır. T h e o p h r a s t ' ı n ayrıca küçük ancak dikkat çeken bir psikoloji kitabı vardır. Eu küçük kitapta Theophrast insan

"karakterler"ini

sınıflandınr ve bunlar için model örnekler gösterme­ ye çalışır. Ü s t a d ı Aristo da Poetik 278

adlı kitabında,


İLKÇAĞ FELSEFESİ

dramcjlardan söz etmiş vc karakterler konusuna de­ ğinmişti. Başka bir konuda da T h e o p h r a s t ,

üstadj

Aristo'nun izinden gider: O da değerli bir felsefe ta­ rihçisidir. Aristo bir felsefe konusunu incelerken, bu konuyla ilgili kendinden öncekilerin neler düşündü­ ğünü belirlemeye çalışmıştı. Theoprast da aynı m c t o du uygulayarak bir felsefe tarihi yazmıştır. B u felsefe tarihinde filozofların çeşitli konularla ilgili görüşleri sistematik bir biçimde düzenlenmiştir. İlkçağda bu eser ç o k kullanılan bir "kaynak"

görç.\ı

üstlenmiştir.

Yunan felsefesinin belli bir dönemi İîe ilgili görüşleri­ mizin pek ç o ğ u ve şİmdi o k u d u ğ u n u z bu

kitaptaki

bilgilerin

bir bölümü,

Tarihine

dayanır.

Ancak onun eserine ait bilgilerimiz dolayh

Tbeophrast'm

Felsefe

yollardan elde edilmiştir. Çünkü onun eseri bize ka­ dar ulaşmış değildir. Biz ancak b u eserden yararlan­ mış olan öteki kaynakları tanıyoruz. Kaynak konu­ sunda eski Yunanlılar günümüze g ö r c farklı davran­ mışlardır. Eski Yunan metinlerinde kaynaklar genel­ likle belirtilrnez. Nitekim sonralan yazılan um (Sepme Çipekler)"

"Florileqi-

denilen felsefe seçkileri doğru­

dan asıl merinlerdcn değil de, Tbeophrast't^n

ve on­

dan yararlanmış olan kaynaklardan derlenmiştir.

Straton (M.Ö. ? - 268) Theophrast'ıan sonra Peripatos okulunun yöneti­ m i n e , kendisine "Fizikçi"

unvanı verilen Straton geti­

rilmiştir. Doğada gayeci nedenlerin varlığından kuşku duyan S t r a t o n , A r i s t o ' n u n gayeciliğinden ayrılarak daha ç o k Demftkrtfm

sebepHHk 2 7 9

ilkesine

yaklaşmıştır.


ILKÇAĞ " 6 ORTAÇAĞ F E L S E F E T A R İ H İ

Aphrodisipts'h Aleksandros (Alexandras) (M.Ö.

iti.

T

T

- i l

T T )

Sonraki dönemdü Peripatos o k u l u n d a özellikle "tarihsel

bilimler"t

önem verilmiştir. ELL dönemden

din ve müzik tarihine ait bazı metinler günümüze kadar gelebilmiştir. Daha sonraki dönemde ise, M . O . I. yüzyılda, Pcripatos'çular Aristo'nun eserlerinin top­ lanması, bunlann açıklamaları ve yorumlan ile ilgilen­ mişlerdir. Özellikle dil çalışmalarını büyük bir dikkat­ le yapmışlardır. Aristo'nun bugün elimizde bulunan eserlerini, bu Peripatos çuların titiz vc tutarlı çalışma­ larına borçluyuz. B u yorumcuların en ünlüsü disias'lz

Aphro-

Alekmndrcs\ur.

Çeşitli yöndeki çalışmaları sayesinde Peripatos o k u l u . Özellikle "bilim

dallart"

alanında yapılan

araştırmaların temelini oluşturmuştur. Aristo, Yunan bilim ve felsefesinin gelişiminde bir dönüm noktası­ dır. Aristo'ya gelinceye kadar bilim ve felsefe birbiriy­ le kaynaşmış durumdaydı, Aristo ile birlikte bağımsız bilimler, o zamana kadar genel bilim niteliğindeki fel­ sefeden ayrılarak, birer "uzmanUk

dah"^tVlmAt

ge­

lişme göstermiştir. Bu gelişme cn yüksek noktasına Arina'da değil de iskenderiye'de ulaşmıştır. İlkçağın sonlarına doğru İskenderiye bilimsel araştırmaların merkezi olmuştur. O zamanki Mısır hükümdarının yardım ve katkıları sonunda tüm bilimler atılım yaptı 1ar, ancak bu konuda aşırılığa kaçıldı, Uzmanhkra o denli uç noktalara gidildi ki, sonunda "bütün"

göz­

den kaçınidı, bir sürü önemsiz ayrıntılar arasmda bo­ ğulup kalındı. 280


İLKÇAĞ

FELSEFESİ

Aristo Sonrası Yunan'da Felsefenin Konumu

Aristo'nun ölümünün hemen ardmdan felsefenin durumunu incelemeyi yeniden sürdüreceğiz, Bilimle­ rin bir uzmanlık dalj biçimindeki gelişmesine paralel olarak, bu dönemde felsefe, günümüzdeki felsefeden anladığımız gerçek anlama sahipdr. B u felsefe üç ana disiplinden oluşur; Mantık, "Mantık";

fizik

(metafizik),

ahlâk.

felsefî düşüncenin izlemesi gereken doğru

yolu gösteren bir disiplin, felsefeye bir giriş, bir baş­ langıç olarak algılanıyordu. Fizik ( o zaman

henüz

metafizik kavramı yoktu) ise doğayı bütüncül olarak kavrayan ve doğa içinde etkili olan güçleri irdeleyen disiplin olarak düşünülmüştür. Bunun içindir ki Tan­ rıların var olup olmadığı konusu da fiziğin konusu içinde sayılıyordu. Ahlâk ise, insan ile evren ilişkilerini araştıran bir felsefe dalı olarak algılanıyordu. Ahlâk, "İnsanın anlamı

evrendeki nedir? İnsan

ipin gelmiştir?"

konumu dünyaya

nedir?

insan

yaşamının

hangi görevleri

yapmak

gibi sorulara yanıt arayacakü. Ahlâk,

o zamanki bir deyişle "en yüksek

iyi'yı

kendisine ko­

nu yapacak, yani; "En yüksek İyi nasıl elde ediliri'

so­

rusunun yanıtını arayacak vc yavaş vavaş gelişerek, 2S1


İLKÇAĞvfl ORTAÇAĞ FELSEFE

TARİHİ

felsefenin temel disiplini olacaktı. İnsanın yaşam kar­ şısında n c gibi bir tutum alması gerektiği, ne gibi gö­ revleri olduğu konularmı bilmek İçin felsefe ile uğra­ şılır olmuştu. Böylelikle ahlâk, felsefenin ^^flwacj" ol­ du, felsefe ahlâk ile olgunluğu yakalayabildi. Fizik İse, felsefenin ana disiplini durumuna gelen ahlâka, yal­ nızca temel olma görevini üstlendi, Ç ü n k ü , insanın evren karşısında nasıl bir tutum içinde olacağını bil­ mek için, öncelikle evrenin yapısını b i l m e k gerekir. M a n n k ise, evreni bilmek İçİn, ne gibi bir yolun iz­ lenmesi gerektiğini gösterecekti. Ancak, asıl amacını ahlâkta bulan felsefe, zamanla, yavaş yavaş bir "din görüşü"

durumuna

dönüşmüş­

tür. Çünkü eski Yunan dinİ, Tanrıları, mitologyası ve gelenekleri ile amk aydınları tatmin etmiyordu. İşte o dönemin kültürlü insanları İçin gelenek vc dinin "baş bırakttgt"

yeri felsefe doldurmuştur. B u gelişme, fel­

sefenin birbirine karşıt birtakım okullara ayrılmasına neden olmuştur. Bu dönemin felsefesinin karakteristik yanı: Kafalan uğraştıran ahlâk konulanna özellikle "ö7wwı" konu­ su eklenmiştir. Eski Yunanhlar ölümü ç o k doğal bir olay olarak algılar. Ancak bu sözünü ettiğimiz dö­ nemde ölüm artık doğal bîr olay olmaktan çıkmış, bir "sorun" karşısında

olmaya başlamıştır. B u n e d e n l e ; nasıl bir tutum

bir de "Ölüm karşısında

almalıyız?" nasıl

"Tasam

sorusu yanında

bir tutum

almalıyız?"

sorusu ortaya atılmıştır. Böylece zorunlu olarak, ölü­ mü de içinde taşıyan hayat karşısında "en ttygun tumun

ne olacağı".,

tu­

bu d ö n e m felsefe okullarını ilgi­

lendiren başhca konulardan biri olmuştur. 282


İLKÇAĞ FELSEFESİ

Stoa Okuhi ve Epikürcüler

B u dönemdeki "felsefi tun'un

Akademi'si

okulla-rt"^^

gelince; Efla­

ile Peripatos o k u l l a r ı n a , M . Ö .

yaklaşık 3 0 0 yıllannda, iki okul daha katılmıştır: Stoa ve Epikür okulları. S t o a okulu, duvarları resimlcrie süslü sütunların oluşturduğu için, "Sütuntu

galeri"

bir yerde kurulduğu

anlamına gelen Stoa adını al-

mışur. Öteki okul ise kurucusu olan Epiküros'un adı­ nı taşır. Bu iki okul, yaşam vc bilgi konusunda karşıt görüşleri savunur. B u biri ötekine karşı olan okullara, bu dönem İçin üçüncü bir akım sayılan,

"pUphecilik"i

de eklemeliyiz. Açikİamalannda mudak şüpheden ha­ reket eden Ş ü p h e c i l e r e , M . Ö . I I . yüzyılda Eflâtun Akademisi^nin dayanak olması dikkat çekicidir, M . Ö . I I I . yüzyıldan itibaren bu üç okul, aralanndaki "sürtüpme"yi

sürekli canlı tutarak varhklarını

sürdürmüşlerdir. Yine de bu üç okulun ortaklaşa paylaştıklan bazı görüşler vardır. Ü ç ü n ü n de birleştikle­ ri ilk nokta, her üçü insanı felsefenin konusu saymış­ tır. H e r üç okul, öncelikle, "üstün

m j « n " ı n portresi­

ni çizmiştir. Ancak "üstün tip'\ her üç okulda değişik yorumlanmıştır. Stoahlar için üstün insan, t ü m tutku vc isteklerini yenmiş olan, yaşam karşısında olduğu 233


İLKÇAâ ^e O R T A Ç A Ğ FELSEFE TAFtİHİ

gibi ölüm karşısmda da İlgİsİz kalmayı bilen insandır. Onlar "duygusuzluk

"u (apethie) insana amaç olarak

gösterirler. Buna karşL Epİkürcüler ve şüpheciler İnsa­ m n amacını "ruh derinliği"ndc

(atamksie)

buimhr.

Ancak dikkat edilirse mh dingiııliği durumu ilc duy­ gusuzluk d u m m u arasında pek büyük bir fark olma­ dığı görülür. B u ü ç okul yaklaşımlannı farklı temelle­ re dayandırmış bulunuyor. Stoacılar ile Epİkürcüler arasında ortak olan bir başka nokta, h e r iki okulun da E f l a t u n ' d a n ö n c e k i felsefeye ' ^ ^ n rfJ'Mi^" yapmalarıdır. Bilindiği gibi, Ef­ latun'dan önceki felsefenin karakteristik yanı, evrenin temeli olarak "maddi" bir şeyi benimsemesidir. S o ­ m u t olmayan b i r evren anlayışını, ilk k e z Eflâtun, "ideler"\ ile ortaya koymuştu. Stoacılar vc Epİkürcü­ ler Eflatun'dan önceki felsefeye d ö n m e k l e , her şeyin ö z ü n ü n maddi olduğunu yinelemiş oldular. E u görü­ şü savunan İki okulun dayanmak istedikleri temeller birbirinden farklıdır. Stoacılar için Eflatun'dan önceki felsefelerin cn büyük otoritesi "Heraklit"x\T.

tieraklİt

felsefesinin karakteristik görüşü, her şeyin bİr değişim vc bir oluş içinde bulunduğudur, O n u n felsefesinin ikinci karakteristik yanı, oluşun bir yasaya bağlı oldu­ ğu, akıl "logos" tarafindan yönetildiğidir. T ü m evrene egemen olan akıl "logos", Heraklit'e göre maddî bir şey olan "atef'ûv.

Heraklit bir panteisttir. B u görüş

Stoacılarca da benimsenir, Heraklit için bir başka ka­ rakteristik düşünce, her şeyin "sürekli devir" hareketi içinde olduğudur. Gelmiş geçmiş bir şeyin bir süre sonra yeniden görüleceğine inanılır. Stoacılar Herak­ lit'in bu görüşünü de sahİplcnmişür. Onlara göre de 2S4


İLKÇAÛ F E L S E F E S İ

evrenin evrimi sürekli yükselen doğru bir çizgi yerine, dönüp dolaşıp aynı noktaya gelen dönüşümlü bir yol izler. Oysa Epikürcüler Demokrit'in atom varsayımı­ nı felsefelerine temel alır. D e m o k r i t ' e göre gerçek, boş uzay içinde hareket eden atomlardan

ibarettir.

Evrende her olay kor vc kendiliğinden (mihanikîruhsuz) olan yasalara göre olur. H e r şeyin, kendili­ ğinden olan zorunluklara göre oluştuğu bir evrende. Tanrıların gereksiz variıklar olduğunu rahmin etmek kolaydır. D e m o k r i t ' e bağlı kalan E p i k ü r c ü l e r , tam anlamıyla, bir "din diişmanı

"âırhr.

Stoacılar pante­

isttir, yani evrenin dışardan değil d e , içten yönetildi­ ğini, Allah ile evrenin bİr vc d c aynı olduğunu varsa­ yar. Stoacılar ulusal din karşısında olumlu bir tutum sergiler. Onlara görc halk dini bir gerçekliği içinde taşır ve bu gerçeklik halka has bir biçimde dile geririlmiştir. T ü m dinlerin birtakım "sembolik"

imaj]an ol­

duğunu benimsemek gerekir. T a n n l a r birer sembol­ dür. B u sembollerin gerisinde doğa güçleri gizlidir. Stoacılarla Epikürcüler din konusunda biri ö t e k i n e karşı görüşler öne sürer. Bu iki karşıt görüş arasında şüpheciler yer alır. Şüphecilere g ö r c ; Tanrılar mıdır,

yok mudur?

Evrenin

özü nedir?

par

gibi sorulara

yanıt vermek, ilke olarak m ü m k ü n değildir.

Ktbrıs'h Zenon (M.Ö. 336 - 264) Stoa okulunun kurucusu Kıbrıs'lı Z e n o n ' d u r . Bu Kıbrıs'lı Z e n o n ' u bundan ö n c e k i sözünü e t t i ğ i m i z Eleah Z e n o n ile karıştırmamak gerekir. Bir rivayete göre Zenon zengin bir tüccarmış, tüm malını yükledi­ ği gemi Atrika kıyılannda batmış, Kendisi kurtularak 2 8 5


k K Ç A Ğ ve O R T A Ç A Û F E L S E F E TARİHİ

Atina'ya gelmiş, Atina'da ö n c e bir Kynik

filozoftanj

sonra da Eflâtun Akadcmisi'nc bağlı bir filozoftan fel­ sefe öğrenmiş, Felsefe öğrenimi ona servetini yitirme­ nin acısını unutturmuş. Geçirdiği kazadan sonra Ze­ non, "insan ifin önemli olan, basma gelenler ranılan

kaza

ve talihsizliklere

dayanmaktır"

değil,

uğ­

dermiş.

Yani dışımızdaki koşullar, kaza vc kader değil de, tam tersine, İnsamn bunlann karşısında takınacağı tutum, kendisini mutlu ya da mutsuz yapar. E n hikâyenin doğruluğunu burada tartışacak değiliz. Nitekim bu türden hikâyelere İlkçağda sıkça rasdanır. Eu hikâye­ nin bizim için önemi, Zenon'un görüşlerini yansıtmasıdjr. Dikkat edilirse bu düşünce biçimi bize Kynikleri haürlalır. Kynikler ilc Stoacılar arasında bazı bağlantı­ lar bulunur. O kadar ki; bir bakıma, KynikJcrin okulu­ nun daha dcnnleşnrilmiş vc bilimsellcştirilmiş bir şekli gibidir S t o a okulu. Bu iki okulu birbirine yaklaşüran temel noktalardan biri; her iki okulun da erdemi, in­ san ruhunun "özgürlüğü"nd^ bi. Stoacılar da "gerpek"

atamasıdır. Kynikler gi­

ve "sahte değerler"

arasında

bir ayınm yapar. İnsanın bağımsız ve ö z g ü r olması gerçek değildir. Tutku ve isteklerine kölc olan insan, biçimsel değerlere sahip bir yaranktır. E r d e m ; insanın tutkulanna tam anlamıyla egemen olması, tutkularını yok edebilmesidir. Erdemin dışında kalan, tutku ve acılarımıza bağlı olan hiçbir değer gerçek değildir. Ya­ şam ve ölüm; karşısında "ilgisiz"

kalınabİlecek şeyler­

dir. Aristo'dan sonraki felsefe ölüm konusuyla ilgilen­ miş, insanın ölüm karşısında nasıl bir tutum alması gerektiği konusu üzerine eğilmiştir. Stoacılar ölümün korkulacak birşey olmadığından emindir. Bu görüşün 28e


İ L K Ç A Ğ FELSEFESİ

nasıl teme İlen diril dig i konusu ilerde ele alınacağı için, şimdi üzerinde durmayacağız. Z e n o n , kurduğtı oku­ lun yöneriminde yaşamının sonlanna kadar kalmış ve jnühar ederek Ölmüştür.

Kleanthes (M.Ö. 331 - 232) Okul yönetimi Zcnon'dan sonra Klcanthes'e geç­ miştir. B i r rivayete g ö r e , Klcanthes köleymiş. G e c e l e ­ ri efendisinin işinİ görür, gündüzleri de Z e n o n ^ u n derslerini izlcrmİş. İlkçağda beden işinin aşağılandığı­ nı biliyoruz. Bunun için, şimdi sözünü ettiğimiz dö­ nemde b i r düşünce değişimi olduğuna tanık o l u y o ­ ruz. Nitekim Stoacıların gözünde bu gibi ayırımlar artık bir anlam taşımaz. Onlar, insanlar arasında yal­ nızca akıllılar ve budalalar diye bir ayınm yapar.

Chfysippös (M.Ö. 280 - 206) Klcanthes'ten sonra Stoa okulunun yönetimi Chrysippos'a geçmişrir. T ö r e l e r , C h r y s i p p o s ' u Z e non'dan sonra ve onun yanında Stoa okulunun ci kurucusu"

"ikin­

olarak gösterir. Chrysippos Stoa^nın

özellikle bilgi teorisini işleyerek tanımlamış vc ç o k sa­ yıdaki eserlerinde özellikle septikleri clcşrirmİş, onlara karşı tutum belirlemİşrir.

287


İLKÇAÛ va OSTAÇAÛ FELSEFE TAHİHİ

Stoa Okulu

G ü n ü m ü z e S t o a c ı l a r d a n ç o k az e s e r kalmıştır. S o k r a t öncesi

filozofların

eserlerinde o l d u ğ u g i b i ,

bunların eserlerinden dc bazı sayfalar günümüze ka­ dar korunabilmiştir. B u belgelere dayanarak Stoa fel­ sefesiyle ilgili oldukça açık bir yargıya ulaşabiliyoruz. Aristo'dan sonraki felsefelerin birbirlerine karşı olan birtakım okullara ayrıldığını biliyoruz. B u okulların ortak yanı, tümünde, bugün olduğu gibi, felsefenin; mannk, fizik (metafizik) ve ahlâk olarak ü ç ana disip­ line ayrılmış olmasıdır. Mantık; "Doğrtf

bilginin

todu nedir?

gibi sorulara

Bilgimizin

sımrlan

nedir?"

me­

yanıt arar. Fizik, evrenin yapısı ve ana yasalan ile İlgili SOrunlan çözümlemek çabasındadır. Ahlâk ise; nı, mutluluğa

götüren

yol nedir? iman

ya.samtmn

ve ölüm karşısındaki

"insa­ an­

lamı nedir? insamn

yaşam

mu ne olmalıdır?"

soruları ile ilgilenir. Aristo'dan

tutu­

sonra ahlâk, felsefenin bir numaralı disiplini, bir çeşit baş tacı olmuştur. B u n u n İçindir kİ, b u

dönemde

mantık ve metafizik yalnızca ahlâka bir giriş, ahlâka bir yardımcı olarak algılanıyordu. B u iki felsefe dalına yalnızca bu açıdan bir ilgi duyuluyordu. Ancak Özel­ likle Stoacılar, insan yaşamının anlamını ö ğ r e n m e k 2â8


İLKÇAĞ FELSEFESİ

îçin, bu yaşamı kesinlikle evrenin çerçevesi içinde dik­ kate almanın gerekliliğine inanıyorlardı. Bu nedenle fiziğin Stoa felsefesinde her zaman önemli bir yeri ol­ muştur. Stoacılara göre fizik önemliydi, çünkii; onlara g ö ­ re gerçek olan, kesinlikle "maddi

ola.n"âır.

Eflâtun'un

ideler varsayımına karşı olan bu anlayışa başka bir dü­ şünce daha eklenmiştir: Stoacılara göre; maddî ve so­ mut olan gerçeklik, "canh"

bir bütün oluşturur, tıpkı

bir organizma gibi. T ü m maddi varlıklara etki eden bir "evren

ruhu"

vıtdıc.

Maddî bir şey olarak tasav­

vur ettikleri bu evren ruhunu Stoacılar, "gerçek

ate/"

olarak kabul ederler. Ateş en hassas unsurdur v c tüm eşyayı etkisine alma yeteneğine sahiptir. Gerçek ateş­ len oluşan evren ruhu, evreni bir bütün olarak birleş­ tiren bir güçtür. Evren ruhu, sonradan tüm canhiarda etkili olan bireysel ruhlara bölünür. Bitki, hayvan vc insanda etkili olan yaşam gücü, gerçekte evren ru­ hundan kopup ayrılmış olan güçlerdir. Stoacüar ren ruhuna, Heraklit

^\h\,

"Logos"

ev­

zdmv verir. Biline­

ceği gibi logos; "ws", daha genel anlamda, anlamh ve tutarlı bir cümle demektir. Tutarlı bir cümle, anlamh bir s ö z gibi, evren dc anlam ve tutarlılığa sahiptir. Stoacılar tüm evrene egemen olan logos yanmda, bir de tek tek varlıklara dağılmış olan ve onlarda etkili olan " Z ^ p i ' l a r d a n söz ederler. Nasıl ki ayrı ayrı can­ lılarda etkili olan ruh, tek bir evren ruhunun ları"

"parça­

ise, bunun gibi, tek tek İnsanda bulunan akıl da

tek bir "tümel

aktl"m

parçasıdır. Aynı şekilde, insan

bedeni dc evren bedeninin bİr parçasıdır. Bu düşüncelerden Stoacılar şu sonuçları çıkarırlar: 2S9


İLKÇAĞ VB ORTAÇAĞ FELSEFE TARİHİ

Stoacılara göre "ölüm";

bedenin ve ruhtın, evrenin

beden ve ruhuna dönmesidir. B u n u n içindir kİ ölüm korkulacak bir şey olamaz. Çünkü ölümle, beden ve ruh aslına dönmüş olur- Bir evren ruhu ve bİr evren bedeni kabul etmekle, Stoa metafiziği t a m anlamıyla "panteist"

olmuş bulunuyor.

StoacLİann panteizminden başka bir sonuç daha çıkar: Onlara göre h e r şey, ölçülü bir "amaf"^

göre

yapılmıştır vc bu amaca görc hareket eder. Öncelikle, olan h e r ş e y ^'zorawii*" olarak olur. B u evrene zorun­ luluk hâkimdir. Evrende rastlantıya yer yoktur. Ancak bu zomnluluk kendiliğinden bir zorunluluk olmayıp, içten ve canlı bir zorunluluktur B u , tohumdan bir bitkinin yetişip meyve vermesi türünden, bir zorunluluktur B u canlı zorunluluk tek tek insanlann yaşamına da hâkimdir. H e r insanın ka­ çınamayacağı, yaşamma zorunlu olarak hakim olan bir "yazgısı"

(kader) vardır. Yaşamın şekli, insan için

Önceden belirlenmiştir. Nasıl kİ bir t o h u m u n vereceği meyve önceden belidenmişse. B u n u n için insan yaz­ gısını (kader) olduğu gibi kabullenmelidir. insanm yazgısından kaçmaya kalkışması t ü m ü y l e hatalı ve yanlıştır. Ç ü n k ü yazgı, insan yaşamına zorunlu olarak egemendir, İnsanın yazgısından şikayet etmesi, tıpkı bir meşe ağacının "neden da^ herhangi

bir başka

benim

meyvelerim

meyve değil"

palamut

diye şikayetçi ol-

masma benzer. İnsanın yazgısı ile ilişkisi, meyvenin ağacıyla İlişkisi gİbİdir. Bunun içindir ki, insanın yaz­ gısından şikayet etmesi d o ğ r u değildir. Şikayet ç i ­ mekle dc insan yazgısından herhangi bir şeyi değişti­ remez. E u nedenle insan için tek "ötpülü 290

hareket"


İLKÇAĞ FELSEFESİ

(maktil) bİçimij yazgısını olduğu gibi kabullenmcsidir. Aksi lıaldc, elden bİr şey gelmeyeceği İçin, tü­ müyle üzüntü vc sıkıntıya düşülecektir. B u tutum, özellikle her canlı içİn kaçımimaz olan, "ölüm"

için gereklidir. Ölüm en genel bir yazgıdır.

Ö l ü m her canlı içİn kaçınılmazdır. B u n e d e n l e , en genel yazgı olan ölüme karş] koymaya kalkışmak an­ lamsızdır. Sonraki

StoacıhrdaLn

zü ç o k ünlüdür, "Tıpkt

olan Epikür'ün

olgunlaşmtf

ve Ölürken de seni var eden ağaca

şu sö­

bİr meyve gibi teşekkür

etl.J'

öl

Sto­

acıların ahlâk görüşlerine temel aldıklan bir başka il­ keye göre dcj insan "doğaya

göre"

y^^Ami[vdı<c,

Yani

insan, bedeni ve m h u ile bir parçası olduğu evren ko­ n u s u n d a bir bilince sahip olmalıdır. İnsan evrenin bütünü içindeki yerini nc kadar kesin olarak belirler­ s e , o derece uyumlu bir yaşama kavuşur. S t o a ahlâkı aslında, bu okulun fizik anlayışına dayandırılmıştır. T e m e l d e panteist bir görüşe sahip olan S t o a ahlâkı, insanın doğru vc anlamlı bir yaşam sürebilmesi için, öncelikle bu evren içindeki yerini belirlemesini ister. Stoacıların dİn anlayışına da yine b u açıdan bakıl­ malıdır. Stoacılar halk dinini olumlu karşılar. Ancak onlara göre halk dinindeki birçok Tanrıları ö n e m s e ­ m e m e k , bunlan, dinin gösterdiği gİbİ değil d c , felsefî bir yorumla anlamak gerekir. S ö z gelişi eski Yunan dininin en büyük T a n n s ı Zeus, Stoacılara g ö r e

"Ev­

ren rMAM"ndan başka bir şey değildir. Öteki Tanrılar da "Evren

ruhv"Tiun

çeşitli oluşumlarını dile getirir.

Stoacıları o dönemdeld halk dini ilc buluşturan asıl nokta, onlann da, halk dini gibi, evrene bİr kutsal er­ demin hâkim olduğuna inanmalarıdır. Her şeyin evren 291


İLKÇAĞ VB O R T A Ç A S FELSEFE TARJHl

ruhunca yönetildiğini kabul eden Stoacılar, evrendeki her oluşumun "zorunlu"

\'c "ö/f«/M" olduğuna İna­

nırlar, Stoacıların bu inancı, onlan sonunda yüzcysei bir tcolojik görüşe götürmüştür. B u bakımdan Stoa felsefesi bize X V I I I . yüzyıl felsefesini hatırlatır X V I I I . yüzyıl felsefesi de, insan da dahil olmak üzere, ev­ rendeki her şcyİn "mükemmel"o\i\u%\nıu

kanıtlamak

ister. Gerek eski Yunan dininde, gerekse R o m a dininde "kehanet"

(bilinmezi

bilmek)

büyük rol oynamıştır.

Eski Yunanlılar kesilen kurbanlardan, yıldızlardan, rü­ yalardan geleceği okumaya çalışırdı. Her önemli karar ve uygulamadan ö n c e , özellikle devlete ait konularda, atılacak adımın doğruluğunu anlamak için bazı sem­ bollere başvurulurdu. Stoacılar kehanete d e olumlu yaklaşırlar. O kadar ki, ona bilimsel bir temel kazan­ dırmaya bile çalışırlar. Çünkü onlara g ö r e evrende hiçbir şey tek başına değildir. H e r şey birbirine bağlı­ dır, her şey "bütün"

İle ilgilidir. Bu nedenle kurban

hayvanlarının bağırsaklan, kuşlann uçuşu v b . ile iler­ de olacak olaylar arasında bir ilişki vardır. B u n u n için­ dir ki, bunlardan yararlanarak geleceği okuyabilmek mümkündür. Stoacılar astrolojiye de inanırlar, yani yıldızlann insan yaşamı üzerinde büyük rolleri oldu­ ğu görüşüne coşkuyla katılırlar.

Epikür (Epiküros) (MÖ. 341 - 270) Sokrat'ın izi ild okul tarafindan sürdürülmüştür; b u n l a r Kynikler vc K y r e n e okuludur. B u iki okul "ifhlâk"

k o n u s u n d a karşıt görüştedirler. 292

Kynikler


İLKÇAâ FELSEFESİ

"kahramanca"

bir yişam idealini temsil ederler. O n ­

lara göre ahlâk açısından ö n e m l i olan, tutkularımız üzerinde tam bir hâkimiyet elde ctmckür. Ö n c e d e n Kyniklerin ö n e sürdüğü bu ideal ahlâkın, sonradan S t o a okulunda yinelendiğini görürüz. Stoacılar içİn de heyecanlarımıza hükmetmek erdemi önemli sayıl­ mıştır. Çünkü bu erdem bize yaşam ve ölüm karşısın­ da ilgisiz kalabilme olanağı kazandırır. S o k r a t ' t a n esinlenen Kyrene okulu, yaşamın gerçek amacını acı­ lardan k a ç m a k ve hazzı yakalamak olarak a l g ı l a r . Kyrene okuluna göre felsefe; akıllı bİr yaşam becerisi­ dir, mümkün olduğunca acılardan uzaklaşma tekniği­ dir. Bu sanat yardımıyla insan ustaca yaşamayı, sonu acılara gitmeyen vc de gelip geçici olmayan sürekli bazlarla nasıl ilgilenmesi gerektiğini öğrenir. Sokrat'tan sonra Kynikler ve Kyrene okulu arasın­ daki bu görüş aynlığı, sonradan Stoacılar ve üpikürcülcrdc dc görülür. Sisamh olan Epiküros 270),

(M.O. 341 -

Atina'ya gelerek ycrieşmİş vc burada 3 0 6 yılın­

da okulunu kurmuştur. Stoacıların ahlâk anlayışı gibi, Epikür'ün ahlâk anlayışı da "fizik"<ı lar üzlktc

Herakliî'tcn

ğinde Demokrit'e

dayanır.

hareket eder. Epikür

Stoacı­ İ&e fizi­

dayanır, f i e r iki okul da Eflâtun'a

karşı çıkarak, recli ( g e r ç e k ) maddî olarak düşünür. Stoacılar gerçeği maddesel olarak düşünmekle birlik­ te, bir d c gerçeği panteizme bağlar, evrene bİr yaşam ve ruh ekleyerek tüm evreni canh ve bütün bir orga­ nizma olarak görür. İnsan da bu canlı organizmanın bir parçasıdır. Buna karşı Epikür, gerçeklerin (realite­ n i n ) sayıca sınırsız olan ve görünmeyen küçük kısım­ lardan oluştuğunu, ayrıca bunların boş uzay içinde 293


İLKÇAĞ

ÛRTAÇAĞ

FELSeFE TAPİKJ

hareket ettiklerini kabul eder. B u görünmeyen parçacLİdar^

yani "atom'1ar, birbiriyle birleşirler, çarpışırlar,

birbirine rakılıriar ya da birbirlerinden aynhriar. Böy­ lelikle atomların ilişkilerini tümüyle olan"

"kendiliğinden

yasalar belirler. S o n u ç olarak S t o a evreni bir

birlik, bir bütün olarak anlar, oysa Epikür evreni son­ suz sayıda küçük parçacıklara böler. Stoaya göre ev­ rendeki herhangi bir olay; tıpkı bir t o h u m u n belli bir bitkiyi var etme amacı taşıması gibi, belli bir amaca yönelir. Oysa Epikür'e göre evren cansızdır. Evren içindeki h e r şey "kendiliğinden

bir

zor^nluluk"un,

atomların birbirine çarpışmasının vc birbirine takıl­ masının bir ürünüdür. Epikür, temelde kabullendiği D e m o k r i t ' i n a t o m varsayımını bir noktada değiştirir. Demokrit'e atomlar, başlangıçtan

beri

sonu olmaj^n bir hareket

halindedir. Oysa, atomların boş uzay İçinde olarak düştüklerini kabul eden Epikür; "düfey"

göre "diişey"

atomlann bu

düşme hareketinden, çok güç hesaplanabile­

cek kadar küçük sapmalar yaptığını savunur. Epikür dc Demokrit gİbi, evrendeki her şeyin kendiliğinden olan bir zorunluluğa bağlı olduğuna inaııır. O n a gö­ r c ; bu kendiliğinden olan zorunluluk, D e m o k r i t ' i n savunduğu gibi, kesin ve mudak değildir. B u zorun­ lulukta küçük sapmalar olur vc bu küçük sapmaların tümüyle ölçülü olmasına olanak y o k t u r . Böylelikle Epikür, "rastlantv"yi

bir dereceye kadar kabul et­

mekle, insanın davranışlarında belli bir

"özgürlük"

olmasına olanak bırakıyor Gerçi Stoacılar da evrende bir zorunluluk olduğunu kabul eder. A n c a k onlara göre bu zorunluluk, kendiliğinden olmayıp, canlıdır. 294


İLKÇAĞ FELSEFESİ

T ı p k ı ; bir tohumda ilerde oluşacak bİtkiyİ saklayan cinsten bir zorunluluktur. Oysa canlı zorunluluk gö­ rüşünü reddeden Epİkür, yalnız kendiliğinden olan bir ztırunluluğu ve b u n u n yanında

zorunluluktan

kurtulan küçük sapmaları, yani hesaplanması müm kün olmayan rasüantılan kabul eder. Stoacılar ile Epikür'ün doğa konusundaki bu karŞit görüşlerinden "ahlâk"

için dc bazı sonuçlar çıkar.

Stoacılara göre ilk ilke, insanın kendisini evren deni­ len b ü t ü n ü n b i r organı olarak anlaması gereğidir, ikinci ilke, her şeyin en mükemmel biçimde oluştuğu bu evrende insanın kendi ycrinİ bilmesi, yani kendisi­ ne uygun görülen yazgıyı benimsemesi gcrekdğidir. Epikür'c göre İse evren kör ve kendiliğinden bir zorunluğa göre işler. Yazgı, bir yandan bu kör zorunluğun, öte yandan hesaplanamayan bir rastiantınm so­ nucudur. M a d e m ki insanın yazgısını, kendiliğinden olan bir zorunluk ilc, önceden görülemeyen rasüantı1ar belirler, t ) halde insan kendi iradesinin ürünü olan şeylere ilgi duyabilir. Bu n e d e n l e insan yaşam vc ölüm karşısında ilgisiz kalacak ve akıllı davranarak çevresindeki bİr yığın şeyden mutluluk verenleri ayırt etmeyi bilecckür. Epikür Kyrcnc okuluna uyarak, ahlâkta ideal ola­ rak, hazzı elde etmeyi vc elemden kaçmayı benimser. Ancak Epikür'e göre İnsan bunu "aktlUca"

yapmalı­

dır. S o n u , elem getirecek şiddetli bazlardan kaçınma­ lıdır. Kuşkusuz insan bazı temel gereksinimlerim gi­ derecek biçimde davranacaktır. Böylc olmaksızın in­ sanın yaşamını sürdürmesi olanaksızdır. Ancak insan hiçbir şeyde "gereğinden

f(izlası"n.ıı 295

ilgi duymamalıdır.


İ L K Ç A Û YB ORTAÇAĞ F E L S E F E TARİHİ

Çünkü aşınlık sürekli e k m e ncd.cn olur. Aynca insan şan ve şeref gibi aldatıcı vc geçici değerlerden uzak durmayı da bilmek zorundadır. Geçici değerler insanj daha çoğunu elde etmeye yönlendirir. Bunlara hiçbir zaman yeterince sahip olunamayacağı için, sonunda İnsan sürekli bir huzursuzluk içine düşer, O halde so­ nu doyumsuzluk vc tiksinti yaratmayacak olan "ma­ nevi Afl^'lara ilgi duymalıdır. İnsan bir de uyuşabile­ ceği, kendisiyle aynı görüşte olan, benzer karakterde­ ki insanlar ile dosduklar kurmalıdır. B u görüşleri so­ nucu Epikürcüler, İlkçağda eşine gerçekten güç rast­ lanan, bir arkadafhİi

cemaati

(komiınote)

kurmuş­

lardır. Epikür^c g ö r c mutlu olmak için; ölçülü yaşa­ mak, insanı ruhen ve manen sürekli haz içinde bulun­ duracak şeylere yönelmek vc bunlara uygun düşecek davranışlar İçinde olmak gerekir. Aristo^dan sonraki felsefe okullarını ilgilendiren ana konulardan biri dc, İnsanın "ölüm"

karşısında n c

gibi bir tutum içinde olması gerektiğidir. Ölümün bir "sorun"

olarak İnsanın karşısına çıkması Aristo'dan

sonra olmuştur, Stoa vc Epİkür okulları ö l ü m konu­ sunda da farklı görüştedirler. Stoacılar ölümü

"doğal"

bir şey gibi düşünür. Onların g ö z ü n d e ö l ü m , h e r canlı için doğal bir sondur. B u yüzden insanın ölüm d ü ş ü n c e s i n e "alıfması",

bu d ü ş ü n c e y i y a ş a m ı n ı n

normal sınırlan içine katmayı bilmesi gerekir. Ölüm düşüncesine insanı alıştırmak isteyen Stoacılar bu ko­ nuda çok aşın davranmışlardır. S ö z gelişi B o m a h Sto­ acılardan "Epiktet"^

h e r davranışımızda h e r zaman

ölümlü olduğumuzu, sonunda öleceğimizi hiçbir zaman akhmızdan çıkarmamayı salık verir, Ç o k haz 2SE


İLKÇAĞ FELSEFESİ

duyulan bir heykel karşısında, onun bir g ü n kırıhp dağılarak yok olacağını hep düşünmek gerekir ve an­ cak böylelikle gerçekten heykel kınldığında acı duy­ mamaya ö n c e d e n hazırlanmış oluruz. Aynı şekilde ç o c u ğ u m u z u okşarkcn, onun ölümlü bir yaratık ol­ duğunu hiç akıldan çıkarmamak gerekir. Ancak böy­ lelikle çocuğumuzun ölümünden acı duymayız. Sroacılar ölüm konusunu anlamada aşırılığa kaç­ mıştır. Aynı aşırılıktan Epİkürcüler

de kendilerini kur-

taramamıştır. Onların ölüm konusundaki düşünceleri şöyledir: Yaşadîğtm

sürece ölüm yoktur.

tık ben var değilim.

B u görüşün sonucu olarak: ÖKi-

Ölünce de ar­

mü "düfünmemek"

gerekir. Zaten ölümü düşünme­

ye n c gerek var? Yaşadıkça ölüm yok, ölünce dc, öl­ düğümüzün farkına varmayacağız. Ancak akla şöylc bir soru geliyor: Acaba akıldan

çıkarmaya

tüm yafam

olanak

boyunca

acılara şöylc karşı çıkılabİlir: Her an Ölümü yaşayan

bir insan,

normal

ölümü

var mt? O t c yandan S t o ­ bir yaşam

düşünerek

sürmüş

olabilir

mi? Stoacılarla Epİkürcüler başlangıçta karşıt görüş­ lerden hareket ettikleri halde, sonuçta aynı düşünce­ de birleşirler; H e r iki okul için de ölüm konusunda kazanılması istenilen tutum, ö l ü m d e n k o r k m a m a k , ölüm karşısında ilgisiz kalmaktır. Ancak bu sonuca giden yollar, bu iki okula göre başka başkadır. Stoacılar ile Epikür V i n " konusunda da tipik bi­ çimde biri ötekinden ayrı düşünür. Stoacılar halk di­ nine karşı olumlu bir tutum içindedir. Onlar halk di­ nini felsefi yönden "tcmellendirme"

girişiminde bu­

lundular. Söz gelişi Stoacılar kehaneti kabulleniyor vc bunun açıklamasını yapmaya çalışıyorlardı. Oysa Epikür 297


İ L K Ç A Ğ va Û R T A Ç A Ğ F E 1 _ S E F E

bu gibi şeyleri "boş inanç"

TARİHİ

sayar, Epikür v c ona bağlı

olanlar için genellilde din boş inançtan başka bİr şey değildir. Dinin en büyük sakıncası, insanı sürekli ola­ rak "korku"

içinde bulundurmasıdır.

D İ n ; insanı Al­

lah'tan, ölümden, öteki dünyadan sürekli

korkutur,

durur. B u korkudan kurtulmak gerektir. B u da an­ cak, din ile her tür İlişkiyi kesmekle mümkün olur. Ancak Epikür

"Tanrılar""in

var o l d u ğ u n u

kabul

eder. Epikür'e göre, Tanrıların dünya ile, hele d c İn­ sanlar ile hiçbir İlişkisi yoktur. Tanrılar, "Ara

evren-

/fr"de yaşayan mutlu varlıklardır ki, dünya İşleri ile hiç İlgilenmezler. Epikür'ün bu yaklaşımı Tanrılara saygı vc onlara tapınmaya uygun değildir. içindir ki Epikürcüler^ nımaz)

haklı olarak, ateist

Bunun

(Tanrı

ta­

sayılmıştır.

Stoacıların ve Epikür okulunun

"devlet"

konu­

sundaki görüşlerine gelince: Eflâtun ve Aristo için insanın yapısı gereği, bir devlet içinde yaşamını sür­ dürmesi kaçınılmazdır. Eflâtun olsun A r i s t o olsun devlet ile. Yunan şehir devletini g ö z ö n ü n d e tutar, başka türden bir devlet düşünemezler. B u iki filozofa göre her vatandaşın siyasal yaşama katılması gerekir, bu katılım her vatandaşın görevidir. Aristo dönemin­ de Yunan şehir devletleri çökmeye başlamıştı. îskendcr'İn İmparatorluğunu kurması sonunda tüm Yuna­ nistan bu imparatorluğun

bİr eyaleti durumuna gel­

mişti. Böylece Yunanistan'ın siyasal ö z g ü r l ü ğ ü , bir daha geri gelmemek üzere kaybedilmiş oldu. Nite­ kim İskender imparatorluğu dağıldıktan sonra Yuna­ nistan bu kez R o m a ' n ı n eline geçti. İşte bu tarihsel görünüş, gerek Stoacıların ve gerekse Epikürcülcrin 298


İLKÇAĞ FELSEFESİ

devler felsefesini etkilemiştir, Stoacılar devlete karşı değildir. Bireyin siyasal yaşama katılmasına engel ol­ mayı d ü ş ü n m e z l e r . A n c a k o n l a r k o z m o p o l i t t i r l e r . Yani t ü m dünya için geçerli olan bir dünya devleti düşünürler. Nasıl ki tek bir evren varsa, insamn da kendini bu tek evrenin bir organı olarak algılaması gerekiyorsa, bunun gibi dünya üzerinde dc "tek" bir devlet olmalı ve insan da kendisini bu tek devletin bir "vatandaş"^

olarak algılamalıdır.

G ö r ü l d ü ğ ü gibi, S t o a c ı l a n n devlet felsefesi için belirgin olan şey, bu felsefenin "dünya ği"n\

vatandafU-

( k o z m o p o l i t ) ileri sürmesi, dünyayı "tek" bir

devletten ibaret sayması ve tüm insanları bu t e k dev­ lerin "£^0^3^'halklan olarak göstermesidir. Oysa Eflâ­ tun vc Aristo için devlet, öncelikle kendilerinin de içinde doğup yaşadığı "şehir

devleti"

demekti. S t o ­

acıların zamamnda bu bağımsız şehir devleri, Yunanistan'nın ö n c e Makedonya'nın, sonra da R o m a ' n ı n bir eyaleti durumuna düşmesiyle yok olmuştur. Dün­ ya devleri düşüncesi Stoanm bir başka kolu olan "Or­ ta Stoa"

tarafından farklı bir yönde sürdürülmüştür.

R o m a ' n ı n baskısıyla Orta S t o a , dünya ma İmparatorluğu

devletini

Ro­

ile aynileşririr. Bunun içindir ki

Eski S t o a n m ö n e sürdüğü dünya devleti, artık bir ideal olmaktan çıkmış ve R o m a imparatorluğu örgü­ lüyle gerçekleşmiştir. Oysa Eski Stoacılar, Eflâtun vc Aristo ile birleşe­ rek, insamn bir devlete aİt olmasını zorunlu bulurlar. Ancak bu devlet, tüm insanları aynı çatı altında topla­ yan bir dünya devleri olacakür. Buna karşıhk Epikür İçin devlet, yalnızca "büyük 299

kütle"

için yapılmış bir


İLKÇAÛ ™ O H T A Ç A Û F E L 3 E F E TARİHİ

Örgütlenmedir, B u n u n içindir ki üstün olan insan kendisini siyasal yaşamdan uzak tutar. Ç ü n k ü üstün insan, yığınlara has olan h e r tür çalışmadan, b u n a b e n z e r bir yığın uğraşısı olan siyasetten kendisini uzak tutar. Hpikürcülcrin ideali, sevilen vc uyumlu arkadaşlar ile sınırh bir yerde birlikte sürdürülen bir yaşamdır. Hpİkürcülcr dosduk ilişkisine çcjk değer ve­ rir. Eski Sfortcıların kozmopoliû'ığ^ıac 1er tam anlamı ile

karşı,

Epİkürcü-

bireycidxtXcr.

Bu iki akımın "bilgi

teorisi"

konusundaki görüş­

lerine g e l i n c e : H e r iki okul da "bilginin ğt"n\r\

"deney"

o\Au^

kayna-

konusunda görüş birliği için­

dedir. Eflâtun'un düşündüğü gibi doğuştan bilgileri, yani önceki bİr yaşamda bilgilere sahip o l d u ğ u m u z görüşünü, bu iki okulun ikisi dc reddeder. A n c a k bilgiyi deneyden çıkarma biçimmdc iki okul birbirin­ den ayrılır. Epİkürcüler

k e l i m e n i n tam a n l a m ı y l a

"deney-

cj"dirler. Onlara göre her tür bilginin kaynağı

"al-

^ ı ' l a r d ı r . Ancak biz bu algıları, sonradan daha tutarlı bir düzen içinde birleştirerek, bİlgİyi, bir bütün ola­ rak oluşturabiliriz. O halde bilgi, algılardan hareketle bilinçte genel varsayımlara vüLselmc çabasıdır vc bu nedenle bir bilgideki gerçekliğin ö l ç ü s ü , deneyden gelen gerçeklerin derecesine bağlıdır. S o n u ç olarak, Epikürcülere göre bİlgi elde etmenin yolu: O n c e algı­ lamak, sonra algılan dikkatle vc de düzenli bir biçim­ de birleştirmektir. Stoacılar bilginin oluşunu farklı düşünür. Gerçi onlar da deneyden hareket eder; fakat onlara g ö r e , bilgiden sonra "tümel"

birtakım inançlar kendiliğinden 300


İLKÇAĞ FELSEFESİ

oluşur. Kendiliğinden oluşan bu inançlar, bize kendi­ lerini "oftk-sepik"

bir biçimde zorla kabul ettirirler.

B u n u n içindir ki, bu tür genel inançlara her insanda, her toplumda rastlanz. S ö z gelişi hiçbir insan, kendi dışmda bir eşya evreninin var olduğunu reddedemez. Bu hem deneye dayanan ve hem de bizde kendiliğin­ den doğmuş bir inançtır. Aynı şekilde Taunlara inan­ mayan hiçbir toplum yoktur. Acaba deneyden

mi meydana

gelmiştir?

Allah

havramı

B u somya h e m evet

ve h e m dc hayır diye cevap verilebilir. Kuşkusuz Al­ lah kavramının deneyden çıkarılması, bir sesİn, bir rengin deneyden cidc edilmesine benzemez; belki de evrende yaptığımız gözlem ve deneyler bize

Allah

kavramını, genel bîr inanç olarak ve dc "zorunlu

ö/a-

raife"

kabul ettirir. Dış evren vc Allah gibi kavramlara

Stoacılar "ortak "ortaklaşa"

kavramlar"

der. Bunlar insanların

sahip oldukları kavramlardır. Ancak S t o

acıların ortak kavramlan, Eflâtun'un anladığı gibi do­ ğuştan kavramlar değillerdir. Ortak kavramlar dene­ yin meiodlu ve bilinçli bir genelleştirmesi olmayıp, h e r insan ve toplumda "kendiliğinden

ve apık

seçik"

meydana gelen kavramlardır. Stoacılara göre d c bilgi lerimizin sağlam temelini b u ortak kavramlar oluştum r . Ortak kavramlar öyle açık seçik olarak kendilerini bize kabul ettirirler ki, bizim bunları reddetmemiz olanaksızlasın Ortak kavramlann her insanda vc her toplumda bulunması, bunların gerçekleri taşıdığının c n sağlam kanıtıdır. Stoacıların ahlakı da b u ortak kavramlara dayanır. İşte özcHiklc bu noktada, Stoa okulu çağdaşı olan öteki felsefe okulu ilc, Septikler (Şüpheciler) ile, tam bir karşıtlık içindedir. 301


İLKÇAĞ VB ORTAÇAĞ FELSEFE TARİHİ

Septisizm

(Şüphecilik-Kufkuculuk)

M . Ö . 3 0 0 - 2 0 0 yılları arasındaki d ö n e m . Stoacılar ile septikler (şüpheciler) arasında geçen felsefi tartjşmalarla doludur. Septikler Stoa okulunu dogmauklik ile suçlamışlardı. Onlara göre Stoa okulunun temelle­ rinin rümü dogmatiktir. Septikler bu suçlamalarında haklıdırlar, çünkü bir çeşit dogmatizm, S t o a felsefesi için gerçekten karakteristiktir. S ö z gelişi Stoa okulu, savunduğu panteizm'in (Tanrı ile evreni özdcşicşti ren felsefe) tek doğru dünya görüşü olduğunda dİrc nirler. Septikler öncelikle bu dogmatik görüşe savaş açmışur. Sonra da. Stoacıların bir kavramın tüm top­ lumlarda bulunmasının, bu kavramın gerçekliği ko nusunda bir kanıt olduğu yargısını eleştirirler. Onlara göre ç o k yaygın gerçekler olduğu g i b i , ç o k yaygın "hatft'l^c

da vardır.

Septik felsefe denince, bilginin ke alarak

şüphelenen"

imkânından

"il­

bir felsefe anlaşılır. Septik eği­

lime Yunan felsefe tarihinin ilk dönemlerinde rastla­ nır. S ö z gelişi Sofisüer, açık açık, septiktider. Protago­ ras'ın "insan her şeyin ölfüsüdür" bir gerpek

yoktur"

^'arsayımını,

"genel

anlamında anlamak pekâlâ müm­

kündür. Gorgias ise düşünmeyi, hoş zaman geçirten 302


İLKÇA&F^LSEf^Sl

eğlenceli bir çaba olarak düşünmüştür. Septisizmin bir "sistem"

olarak ortaya çıktığı M . Ö . I I I . yüzyılda,

yaygın olarak ahlâk sorunlarıyla uğraşıldığını, evren karşısında insanın nasıl bİr tutum alması gcrektiğin.in ana konu yapıldığını görüyoruz. Septikler İle birlikte ahlâkın temeline "şüpheyi

yerleştiren bir felsefe oluş­

muştur.

Pyrfhon (Piron) (M.Ö. 365

275)

Şüpheyi bir sistem olarak ortaya koyan düşünürler­ den ilki Pyrrhon'dur.

Bu ilk gerçek septiğin adına bir

saygı ifadesi olarak septik felsefeye "Pyrrhonizm-"

de

denilmiştir. Pyrrhon şu düşünceden yola çıkar; H e r konuda biri ötekine tamamen karşı olan iki görüş öne sürülebilir. S ö z gelişi evrenin tümüyle maddî olduğu da savunabilir, ideal unsurlardan oluştuğu da savunu­ labilir. B u biri ötekinin karşıtı olan İki savunmadan hangisinin gerçekten doğru olduğunu kanıdama ola­ nağı yoktur. Aynca Tannlann hem varbğı ve hem de yokluğu savunulabilir. Bu yargılann h a n e s i doğrudur, biJcmcyiz. O halde cn doğru davranış, bİr konu üze­ rinde herhangi bİr "yargıda mek"ûr.

bulunmaktan

fekin-

Biz ancak yakın bir gelecekte olabilecek şey­

leri, az ya da çok bir olasılıkla biliriz. B u da pratik ya­ şam İçin yeterlidir. Bunun dışında kalan şeylerin bİIÎnmesİylc ilgili hiçbir güvenirlik ve kesinlik yoktur. O halde yapılacak cn doğru şey, bir yargıda bulunmak­ tan Sakınmaktır. S ö z gelişi herkes evren konusunda her tür yargıda bulunmaktan kaçınmalıdır. P y n h o n ' dan bu yana, yargıdan kaçmaya, derin düşünmekten kaçınmaya, özel bir deyişle "epohe" 303

denilmiştir.


JLKÇAĞ

"Epohe"

va

OarAÇAĞ

FELSEFE

TARİHİ

ne kadar tam uygulanırsa^ huzursuzluk­

tan o kadar uzaklaşılıt ve "ruh h»zuru"v.a

o ölçüde

yaklaşılır. Üstün insan, bilmediği şeyler konusunda her türlü yargıdan kaçınan İnsandır. E p o h e , aym za­ manda her türlü şeye, yani yazgısının hazırladığı her şeye hazırhktı olmak demektir. Üstün insan, her şeyin mümkün olduğunu, hiçbir şeyin kesin olmadığmı bi­ lir. Bu anlayış! kendisine rehber yapan İnsan, şansının tüm oluşlannı olduğu gibi benimser ve böylece bü­ yük bir ruh huzuruna kavuşur. Epohe'yİ kullanan bir kişiyi dünyada hiçbir şey, sarsmaz, ç ü n k ü o her şeye hazırlıklıdır ve razıdır. S o n u ç olarak Septiklere göre m h huzuruna raxu)

(ata-

kavuşmak için tek doğru yol epohe'dir. Bura­

da yadırgadığımız bir durumla karşılaşmış bulunuyo­ ruz: Stoacılar, Epİkürcüler vc Septikler ruh huzuru­ na ulaşmanın şart olduğu ve bunun için d e yazgının oluşmasına razı olacak bir ruh yapısına gereksinim duyulacağı görüşünde birleşirler. Fakat Stoacılar in­ sanın iç huzuruna ulaşabilmesi için, evren konusun­ da belli bir bilgiye sahip olmayı şart koşarlar. Oysa Septikler b u görüşe tamamen karşıdırlar. Onlara g ö ­ re ruh, tam bir "hilgUisHk"

ile ancak huzura ulaşa­

bilecektir.

Timon (M.Ö. 320 - 230) Bir başka scptİk dc Pyrrhon'un öğrencisi olan T i mon'dur. T i m o n Atina'ya gelmiş vc Eflâtun'un Akademisi'nde büyük bir saygınlık kazanmıştır. O kadar ki, T ı m o n ' u n etkisiyle Akademi bir süre şüpheci bİr yol izlemiştir. B u ise garip bir görünümdür. 304

Çünkü


İLKÇAĞ

FELSEFESİ

Eflatun'un Akademisi, hiçbir zaman şüphecilik eğili­ mi göstermemiştir. Eflatun'un kendisi dc hiçbir şckİl de şüpheci sayılamaz. Aynca Eflâtun\ı İzleyenler şüp­ heci değil, daha ç o k mistik bir yola sapmışlardır. Fa­ kat Eski Akademinin Akademi

şüpheci

"sayt misti$İzmi"nc

(septik)

karşı,

Orta

bir yol izlemiştir.

Arkesilaos (M.Ö. 316 - 241) O n a Akademi düşünürleri

arasında, asd yapısı

septik olan önemli bİr düşünür Arkesilaos't\xr,

Orta

Akademide yöneticilik de yapmış olan bir düşünür­ dür. Yönetim ç o k daha sonra Karneades'ç

geçmiştir.

Karneades (M.Ö. 214 -129) Karneades

O n a Akadcmİ'nin en ünlü yöneticisi

vc düşünürüdür. O n u aynı zamanda, siyasal tarih sayfalarmda da görüyoruz. O dönemde Atina'ya yükleti­ len ağır bir vergiyi azaltmak amacıyla R o m a ' y a bir heyet gönderilmişti. Heyeti

Atinalılar, üç filozoftan

oluşturmuştu: Biri Karneades, biri Stoacı ve üçüncü­ sü de Pcripatoscu bir filozoftu. B u n u n l a Atinalılar R o m a üzerinde belli bir etki yapmayı düşünmüşlerdi. B u temsilciler R o m a ' d a gerçekten de etkiU oldular. Atina lehinde olumlu bir heyecan uyandırmayı başar­ dılar. Ancak bu etki, temsilcilerin görevleri yönün­ den, az daha olumsuzlukla noktalanacaktı.

Çünkü

R o m a ' d a düşüncelerini açıklama fırsatı bulan Karne­ ades, "adalet"

konusunda iki gün süren nutuklar söy­

lemişti. İlk gün adaletin evrende hâkim bir ilke oldu­ ğunu kanıüayan Karneades, ikinci gün evrende, bunun 305


^LHÇAÛ va ORTAÇAÛ FELSEFE TARİHİ

tam karşıtı olan adalccsiîliğin hâkim ilke olduğunu kanıtlamış vc "Eğer Romaltlar tikleri

tüm yerleri

sahiplerine

adil olsalardı, geri

verirlerdi"

işgal et­ diyerek

Romahlan eleştirmiştir. R o m a Senato üyeleri üzerin­ de şok etkisi yapan bu n u t u k , K a r n e a d e s ' i n R o ma'dan uzaklaştırılmasma neden olmuştur. Eflâtun'un Akademisinde şüpheciliğin hâkim o l ­ masının çok garip bir olay olduğunu biliyoruz. Şüp­ heci olan O r t a Akademiciler, Eflatun'dan ç o k Sok­ rat'a dayandıkJannı vc şüpheciliğin temcilerini o n d a bulduklarını söylerler. Onlara göre Sokrat^ bilmemenin"

"bir şey

gerçek üstadıdır. Aslında O r t a Akade­

micilerin b u görüşlerini, bîr bakıma haklı bulmak ge­ rekir. Ö t e yandan bu septik Akademiciler özellikle Stoa okulunun karşısmdadıriar. İki okul arasındaki an­ laşmazlık özellikle "din"

k o n u s u n d a dikkat çeker.

Stoacıların halk dininin pekçok inançlannı, bu arada geleceğe dönük kehanetleri ve astrolojiyi olumlu kar­ şıladıklarını görmüştük. S e p t i k l e r ise b u inançlara şiddetle karşı çıkarlar. Septiklere g ö r e halk dinine karşı yapılan eleştirilerin büyük bir b ö l ü m ü , Karncades'c kadar götürülebilir. Karneades astrolojiye şid­ detle karşıdır. Yıldızların insan yaşamı üzerinde etkisi olduğu inancına güçlü kanıtlar ile saldırır vc astroloji doğan

doğru insanların

gerekirdi"

olsaydı,

o zaman

hepsinin

aym yıldız

aym sonlar

ile

"eğer altında

karşılaşması

der,

Önce Arkesilaos'un sonra da Karneades'in yöneti­ minde bulunan vc tam anlamıyla şüpheci bir yol izle­ yen Orta Akademi tartışma ve kavgalannı özellikle Stoa okuluna karşı yapmışur, Stoa felsefesi 306

"do!gmatik"t\.t.


ILKÇAÛ FELSEFESI

B u felsefe evren konusunda rümüyle doğru olduğunu savunduğu bİr görüşün sahibi olduğuna ve bunun kanıtlanabileceğine inamr. Stoacdar, tüm insanlarda vc toplumlarda bulunan ortak düşünce ve inançlann aynı zamanda gerçeği dc içinde taşıdığı görüşünden yola çıkarlar. Oysa Septikler, Stoacılann karşısındadır1ar. Evren konusunda öne sürülen bu görüşü d o ğ r u ­ layıcı kanıdann bulunmadığını savunurlar. E v r e n ko­ nusunda çeşitli düşünce ve görüşler vardır. Bunlardan biri doğru olabileceği gibi, ötekisi de doğru olabilir. A y n c a , evren konusunda herhangi bir d ü ş ü n c e n i n tüm insanlar arasında yayılmış olmasının da b i r anla­ mı yoktur. Çünkü yanlışlar da aynı derecede yaygın olabilir. Hazreti Isa^nın d o ğ u m u n d a n yüzyıl kadar ö n c e Yunan felsefesinde yeni bir akımın başladığına tanık oluyoruz. B u tarihe kadar ki felsefe okulları birbirle­ rinden kesin olarak ayrılıyorlardı. Ancak M . Ö . lÛÛ yıllarında, biri ötekine karşı olan okulların rine

yaklüftvklartnij

ladıkları"m

birbirleriyle

"birbirle­

kaynaşmaya

baş-

görüyoruz. S ö z gelişi Stoa o k u l u n d a ,

Eflatun'un ve Aristo'nun düşüncelerini kendi görüş­ leri ile karşılaştırma akımı başlıyor vc bundan d a

"Or­

ta SYoa" denilen akım doğuyor. Akademi ise şüpheci karakterini yitiriyor. Ancak bununla şüphecilik orta­ dan k a l k m a m ı ş , yer d e ğ i ş t i r m i ş ve A t i n a d ı ş ı n d a yeniden ortaya çıkmıştır.

307


İLKÇA6 ¥6 ORTAÇAĞ FELSEFE TARİHİ

İskenderiye 'de Felsefe

Septisizmin sonraki gelişmesine kısaca değinece­ ğiz; çünkü bu akım İlkçağın son dönemleri içİn özel­ likle karaktedstikdir. Aristo'dan sonraki d ö n e m i n fel­ sefe yazılanndan ancak bazı sayfalar bize kadar ulaşa­ bilmiştir. Ancak septisizmin tarihi k o n u s u n d a H z . İsa'dan 2 0 0 yıl sonra yazılmış olan ö n e m l i bİr eser, eksiksiz olarak g ü n ü m ü z e kadar ulaşmıştır. lİu da "SextHi Emprikus"un

eseridir. Keskin bîr zekâ ve de­

rin bir bilgi ile yazılmış olan bu kitapta, özellikle sep­ tik felsefenin tarihini sonra da septiklerin kanıtlannı detaylı olarak hazır buluyoruz. E u eserden öğrendiği­ mize göre: Akademi çevresinde kaybolan "İskenderiye

şüphecilik

"Ac yeniden ortaya ç ı k m ı ş t ı r . İlkçağın

son dönemlerindeki düşünce yaşamında ö n e m l i rol üstlenen İskenderiye'yi bİr kez daha ele alıyoruz, İskenderiye kenti, İskender'in Asya seferleri sıra­ sında k u r u l m u ş t u r . İ s k e n d e r ' i n Asya s e f e r l e r i n i n "Hellenizm"

döncmvnl

başlattığım biliyoruz. Helle­

nizm denince, İskender'in Asya seferleri sonunda do­ ğu vc batı kültürlerinin birbiriyle karışmasından oluşan kültür akımı anlaşıhr. liu kültür hareketinin karakte­ ristik yanlanndan birİ, "irunanca"nm 3 0 &

t ü m Akdeniz


bölgesinde genci bir "kültür

dili"

olmasıdır. Akde­

niz bölgesi vc doğuya yaydan Yunanca, aynî zamanda Yunan felsefesini, Yunan düşüncesini de birlektc Ak­ deniz'e ve D o ğ u ' y a taşımıştır. Ö t e yandan H c l i c n i z m ile D o ğ u ' n u n

"dinsel

kurallart"ı

B a t ı ' y a taşınma

olanağı bulmuştur. Yunan düşünce, kültür ve sanal ürünlerinin D o ğ u ' n u n dinsel kuralları ile "Hellenizm

dönemi"nın

"sentez"\y

karakteristiğini oluşturur. B u

kültür hareketliliği, aynı zamanda, yeni kültür mer­ kezlerinin d o ğ m a s ı n a n e d e n o l m u ş t u r . B u k ü l t ü r merkezleri özcIlikJc D o ğ u ile Batlının sının üzerinde bulunur. Nitekim bu d ö n e m d e büyük bir kültür mer­ kezi durumuna gelen iskenderiye dc D o ğ u B a t ı sınırı üzerindedir. Mısır hükümdar ailesi düşünce vc sanata ilgi duymuştur. Bflf^^mrûi^'lardan da ilgi vc k o r u m a gören kültür harckeriilİği sonunda İskenderiye-, İlkça­ ğın son dönemlerindeki tüm ünlü bilginlerinin top­ landığı ya da yetiştiği kent olmuştur. Bu d ö n e m d e İs­ kenderiye İlkçağın en büyük k ü t ü p h a n e s i n e , bitki bahçelerine, hayvan bahçelerine sahip o l m u ş t u r Bitki bilimlerinin büyük gelişme gösterdiği İskenderiye, aynı zamanda o dönemin tıp merkezi olarak bilinir. İskenderiye'deki ünlü tıp okulunun yetiştirdiği Sex­ tus EmpirikuSj

şüpheciliğin Eflâtun Akademisinden

kayboluşundan sonra İskenderiye'de yeniden ortaya çıktığım haber veriyor ve bize Hazreri İsa döneminin önemli bİr İsmini, J4^«^J((^£^J«ÖJ'U tanıtıyor.

Ainesidemos (Hz. Isa'lı yıllar) Ainesidemos

[]c ilgili iâzla bir b i l i m i z yok. Yalnız o-

nım İskenderiye'de yaşadığım vc şüpheciliği bİr 309

"sistem"


İLKÇAĞ VB ORTAÇAĞ FELSEFE TARİHİ

şekline getirdiğini öğrenİyuruz. Septik felsefenin esas­ ları bu düşünür tarafindan

"tropos"hT

denilen birta­

kım kısa yargılar şeklinde toplanmıştır. Ainesidemos şu görüşten yola çıkıyor: Bilgimizin kaynağı ya "al0ilar"d\v "algıîar"m

ya da "akü'\

Ö n c e bilgi İçİn

esas olduğunu kabul edelim: H e r hayva-

nm kendine göre du>Ti organları vardır. S ö z gelişi in­ sanın gözü balığın gözüne göre başka yapıdadır. Ay­ nı şekilde balığın gözü böceğinkinden farklıdır, i n ­ san dünyayı insan gözüyle, balık dünyayı balık g ö ­ züyle, böcek ise dünyayı böcek gözüyle görür. Acaba bu gözlerden hangisi evreni olduğu gibi görebiliyor? Hangisinin gördüğü evren doğru ve g e r ç e k evrendir? B u soruya kesin b i r yanıt vermek olanaksızdır. O hal­ de biz evrenin "gerpek

şeklî

"nin nasıl o l d u ğ u n d a n

söz edemeyiz, olsa olsa evreni "kendimizin"

n3sı\

gördüğünü söyleyebiliriz. G ö z İçin öne sürülen b u yargı, öteki duyumlar için de geçerlidir. B i z cisimlere katı ya da yumuşak derken, dokunma duyumuz bize cisimleri böyle gösterdiği İçin bu yargıda bulunuruz. Fakat dokunma organı kıllar İle örtülü olan bir hay­ vanın dokunma duyumu, dokunma organı yalnız de­ ri ile kaph olan insanınkİne göre elbette ki başka tür­ lü olacaktır. Çeşitli hayvan cinsleri arasında görülen bu farklı­ lık, insanların kendi aralarmda da vardır. İnsanların gözleri biri ötekinin tam aynı değildir. A c a b a hangi insanın gözü evreni olduğu gibi görebiliyor? Aynı şekilde bu sorunun da yanıtı yoktur. B u n u n için her insana göre evren, kendi gözünün gösterdiği şekil­ dedir. 310


İLKÇAĞ FELSEFESİ

Karşımda duran bir elmaya baktığımda, g ö z ü m bu elmayı belli bir renk ve şekilde görür. B u n a karşın dokunma duyumum aynı elmayı bana, g ö z ü m gibi, renkli değil de, yalnızca sert ve yumuşak olarak gös­ terir. Aynı şekilde dİlim de bu elmanın renginden ba­ na hiçbir şey bildirmez, ancak ekşİ ya da tadı olduğunu bildirir. Şimdi acaba bu çeşidi duyumlardan han­ esi bana cimanm gerçek realitesini tanıtıyor? Bu da yanıtı olmayan bir somdur. Nitekim daha başka du­ yumlarımız olsaydı elmayı, şİmdi farkına varmadığı­ mız, başka özelliklerde algılayacaktık. O halde duyumlanmıza güvenerek bir objenin gerçek nitelikleri­ ni ya da gerçek realitesini öğrenmek olanaksızdır. Şimdi insan ile balığı bir daha karşılaştıralım: İnsa­ nın gözü ile obje arasında hava bulunur; oysa balığm g ö z ü ile o b j e arasında su vardır. Acaba objeyi arada hava varken mi, yoksa su varken mi gerçek şekli ile görebiliriz? Ayni şekilde bunun da yanın yoktıır. Du­ yularımız bize objeleri olduklan şekilde göstermezler; biz objeleri, ancak duyulanmızın bize onlan ramttığı şekilde biliriz. Şimdi de bir b o y n u z alalım. Bu b o y n u z çeşitli renklerde olabilir- Fakat boynuzun üstünü kazırsam, kazımazdan önce söz gelişi

ko>TJ

renkli olan b o y n u z ,

kazındıktan sonra açık renkli olur. E u boynuzun ger­ çek rengi hangisidir? Boynuz koyu renkli midir yoksa açık renkli mi? Aynı şekilde buna da doğru b i r yanıt verilemez. O halde du)'üml arı miza dayanarak eşyanın gerçek yapışma ulaşamayız. DuvTjmlanmız biz:e ancak eşyanın "g0riiniiş"[crmi

tanıur.

Bilginin kaynağı olarak gösterilen "akıf'a. 311

gelince:


İ L K Ç A â va O R T A Ç A Ğ F E L S E F E

TARİHJ

Ö n c e , düşünce dediğimiz şey nedir? D ü ş ü n m e k , bir akıl yürütmede bulunmaktadır. Akıl yürütmede

bu­

lunurken daha ö n c e bir yargının, bir görüşün bulun­ ması gerektir. S ö z gelişi matematikçi yaptığı akıl yü­ rütmeleri belli yargılardan, birtakım açık seçik v c dc kesin bilgilerden çıkarır. Acaba bu açık seçik vc kesin bilgiler nereden geliyor? B u açık seçik ve kesin bilgi­ ler de belki daha başka yargılardan çıkanlmışur. An­ cak bununla sorun çözülmüş olmaz. Ç ü n k ü açık se­ çik kesin bilgilerin son olarak çıkanidığı yargıların da nereden geldiğini bilmek gerektir. O halde bu tür düşünüldüğünde, ya sonsuza kadar b u akıl yürütme­ yi sürdürmek ya da herhangi bir yargıda durmak ge­ rekecektir. Fakat bir de, sonuç elde ederken, temel aklığım yargıların d o ğ r u l u ğ u n a

güvenebilir, İnanabilirim.

Ancak İnanmak bir bilgi değildir. İ n a n ç , hiçbir za­ m a n yargıların d o ğ r u l u ğ u n u

kanıtlamaz. Nitekim

Stoacıların felsefesi de inanmaya dayandınİmakta idi. B u inanma ise tümüyle yanhş olarak kalmaya mah­ kûmdur. O halde akla dayanan düşünme, ya sınırsız­ lığa kadar uzayan bir düşünme olacak ya d a başlangıç olarak ahnan yargının doğruluğuna inanmak z o m n ­ da kalacaktır. S o n u ç olarak nc "algt" n c dc "akil"

bizi kanıt­

lanması mümkün doğru bilgilere ulaşüramaz. Algı ve akıl bizi tek başlarına gerçeğe götürmeye yetmiyorsa, ikisi birleşince de bizi gerçeğe ulaştıramazlar. Ç ü n k ü iki yalancı tanıktan, hiçbir zaman, d o ğ m bir tanıklık­ ta bulunmalarım bekJeyerneyiz. A i n e s i d e m o s ' u n ka­ nıtlan işte bunlardır. 312


FELSEFESİ

İLKÇAĞ

Septikler eleştirilerini karakteristik olarak ikİ nok­ taya yöneltmişlerdir. Birinci olarak onlar evrenin ken­ diliğinden "bilinemiycceği"t\\

savunurlar. İkinci ola­

rak da nedensellik kavramını eleştirirler. Ö z e l l i k l e sonraki septikler, nedensellik kavramında bilginin ağırlık merkezini bulduklarına inanırlar. T ü m bilgile­ rimiz "neden"!

arar, bir başka deyişle, sebep-sonuç

arasmda bİr ilişki kurmaya çalışır. Evreni, bir sebepsonuç ilişkisi ile örülmüş olarak düşünür. Ancak Sep­ tiklere göre, işte özellikle de b u "her olaytn olarak

sebep-sonup

ilişkisi

İpinde

oluştuğu"

zorunlu

varsayımı,

kanırianması olanaksız bir şeydir. Bunun için, b u dü­ şünceye inanmak zorunda kalırız, Oysa biz, ancak olaylann akışında az ya da çok bir belirliliğin olduğu­ nu kabul edebiliriz. Çünkü olayların genellikle belli kurallara görc oluştuğunu deneyimlerimiz bİzc doğ­ rulamaktadırlar. Fakat bu gözlem ve deneyimlerimi­ zin dışına çıkmaya, hiç ama hiç hakkımız yoktur.

Sekstus Empirikus (Sextus Empricus) (M.S, Sextus Empricus'un

m-250'O doğum vc ölüm tarihleri ko­

nusunda farklı görüşler olmasına rağmen M . S , I I - I I E yüzyıllarında yaşamış olduğu doğrudur. Kendisi bir tıp okuluna bağlıdır. Bilindiği kadarıyla İlkçağda tıp dikkat çekici bir gelişme göstermiştir. B u d ö n e m d e tıp alanında üzerinde tartışılan nokta; hekimin, hasta­ lığın "sebebi"ni

mi, yoksa "belİrtileri"n[

mi bilmesi

gerektiği konusudur. Bazı tıp okulları önce insan be­ deninin yapısının bilinmesi gerektiğini, daha sonra da hastalıkların bedende nasıl oluştuğunun belirlenmesi 3 1 3


İLKÇAÛ

O R T A Ç A Ğ F E L S E F E TARJMJ

gerektiğini öne sürüyordu. Hastalığa neden olan son sebebi bulduktan sonra, bu hastalığı iyi edecek ilacın aranması, bulunması isteniyordu. B u görüşe deneyci hekimler, bunların içinde S c x t u s Empİrİcus da vardır^ karşı çıkmıştır. Onlara göre herhangi bir varsayımdan hareket etmemeli, aksine hastalığın be­ lirtileri hareket noktası olmalıdır. Ö n c e hastalığın belirtileri dikkatle gözlenmeli, sonra da hastalığa şifa verecek ilaçlar üzerinde d c n e m e J e r yapılmalıdır. Sextusbır

septik değildir. O n u n ikinci isminin,

cfif'un, anlamı g i b i , o bir "d£n£yci"â\t.

Empirİ-

Ona göre

h e r tür bilgimizin zorunlu olarak deneye dayanması ve deney sınırları dışına hiçbir şekilde çıkmaması ge­ rekir. Ancak gözlem ve deneye dayanan açıklama ya da öngörüş, ileride d o ğ m çıkma yeteneği taşır. D e ­ ney dışında kalan tüm varsayımlar, özellikle metaHzik varsayımlar, güven vermeyen bilgileri içerirler. Şu halde yapılacak şey, deney ile elde ettiklerimizi açıklamak ve buna dayanarak da gelecek ile ilgili öl­ çülü öngörüşlerdc bulunmaktır. B u n u n dışına çıkan h e r davranış, yalnızca b i r inanç olur. i n a n ç ile bilgi uyumlu olamaz. Scxtus Empİricus'un bağlı olduğu okulun belli başlı görüşlerini böylece gösterebiliriz. Dikkat edilirse bu okulun Stoacılardan bir ç o k yön­ den ayrıldığı görülür; çünkü S t o a ' y a g ü r e her tür bilgi sonuçta bir inanca dayanır. Bu dönemdeki okuUann, evren vc yaşam konusunda birbiriyle çatışan, üzcdcrınde tartışılan görüşle­ ri vardır. B u felsefe okullan, aym dünya görüşünü ta­ şıyanların "hirlikuHk"ıdir.

B u okullar b i r Yunanlı

için, dinin yerini mtacak görüş ve tutumlann da bİr 314


İLKÇAÛ

FELSEFESİ

yansımasıdır. B u da anlamsız sayılmaz, çünkü sözünü ettiğimiz felsefe okullannın ortaya çıkttğı d ö n e m , Yu­ nan ulusal dininin güç vc etkisini artık yitirdiği bir dö­ nemdir. Son olarak ele aldığımız felsefe okulları ara­ sındaki rekabet, M . Ö . I . yüzyılda sona ermiş gibidir. Bu yüzyıla kadar felsefe okullarının evren vc ya­ şam konusunda aynı görüşü taşıyan kişilerin oluştur­ duğu bir topluluk olmasına karşın, M . Ö . 1 5 0 yıllanna doğru felsefe okulları artık birer "Üniversite"

Au-

rumuna gelmeyi başarmışlardır. Yanİ felsefe okulları, aynı görüşlerde birleşen insanların oluşturduğu bir düşünce toplumu olmaktan çıkmış, g e n ç insanların belli şeyleri öğrenmek için gittikleri birer eğitim ku­ rumu olmuştur. Özellikle "Roma'\\ gençler b u okul­ lara ilgi duymuştur. Varlıklı aile çocuklan o d ö n e m d e felsefe ö ğ r e n m e k için Atina'ya gidiyordu. B u deği­ şim, çeşitli okullar arasındaki karşıtlığın şiddetini yi­ tirmesine neden oldu. E u değişim sonrasında felsefe alanında "eklektizm"

(iktitafcıUk^seçmecilik)

başladı.

Eklektizm denince, tek vc belli bir yönü olmayan, çe­ şitli felsefe akımlarından gerekli gördüğü şeyleri ala­ rak bir araya toplayan bir felsefe anlaşılır. S ö z konusu dönemin asıl amacı, "felsefî miras"\ korumaktır. Ger­ çi çeşitli felsefe okulları arasındaki karşıtlık (zıtlık) tü­ müyle ortadan kalkmadı, yalnızca ikinci plâna itilmiş oldu. Buna karşılık, kaynağı nc olursa olsun - i s t e r Ef­ lâtun'dan, ister Aristo'dan, ister S t o a ' d a n , İsterse Epikürcülük'ten g e l s i n - felsefi mirasın korunması esas alınmıştı. B u gelişmeyle ilgili olarak Atina'daki aşın felsefe akımlarının, özellikle dc septisizmin, ö n e m i n i vc gücünü yitirdiğine tanık oluyoruz. Bu d ö n e m d e , 315


İ L K Ç A Ğ va O H T A Ç A Ğ F E L S E F E T A B İ H İ

Peripatos okulu çerçevesinde yazılmış o l u p sonraları haksız olarak Aristo'ya ait olduğu söylenen üzerine"

"Evren

isimli bir eser karakteristik ö z e l l i k taşır.

Çünkü b u eserde Aristo'nun ve S t o a okulunun

dü­

şüncelerini birleştirip uzlaştırmak için ö z e l çaba har­ candığına tanık oluruz.

316


İLKÇAâ FELSEFESİ

Orta Stoa Okulu

Dönemin en önemli felsefe okulu, kuşkusuz, "Orta Stoa"diir. Stoa okulu; Eski, Orta ve Son S t o a olarak üçe ayrılır. Orta Stoa okulunun başında o d ö n e m i n en dikkat çekici ismİ olan Panaitios

bulunur.

Panaitios'un önemi, onun, dönemindeki

filozoflar

ile R o m a arasmda ç o k sıkı ilişkiler kurmasıdır. Nite­ kim Panaitios'un R o m a ' d a yetiştirdiği öğrenciler ara­ sında ünlü "Oiceri?"d^

bulunmaktadır.

Cirero (M.Ö.

106-43)

R o m a ' n m siyasal tanhinde Konsül sıfatıyla büyük bir rol oynayan C i c e r o , aynı zamanda, felsefe alanın­ da değerli bir yazardır. Yalnız Cıcero'nun eserleri tam anlamıyla Romalıdır, yani bu eserin o r ı / V n » ' b i r yanı yoktur. Bunlar herşeyden ö n c e , Yunan eserlerinin bİr çeşit uyarlamah çevirisinden başka birşey değildir. B u n a rağmen C i c e r o "lâtİnce felsefe

terimleri"m

toplamakla büyük bİr hizmette bulunmuştur. Ger­ çekte bu terimler Yunanca terimlerin bir çevirisidir, F a k a t tam b i r R o m a karakteri taşırlar. C i c e r o ' n u n eserleri Batı dünyası için, Ortaçağın ortalanna kadar 317


İLKÇAĞ vaOaTAÇAĞ FELSEFE TARİHİ

devam eden, büyük bir öneme sahiptirler. Birçok ku­ şaklar felsefeyi Cicero'nun eserinden öğrenmişlerdir. Yunanca metinlerin elde bulunmadığı ya da bulunan­ ların da anlaşılamadığı dönemlerde tüm Batı dünyası felsefeyi öğrenmek için C i c e r o ' n u n eserlerinden yaradanmıştır,

Panaitios (tahminen M.Ö. 180 -110) Orta Stoa'nın kurucusu olan Fanaitİos

uzun süre

R o m a ' d a yaşamış, d ö n e m i n büyük k o m u t a n ı olan Scipio'n.u.u

yakın çevresine katılmıştır. Kartaca fatihi

olan Scipio, R o m a dünya görüşünü Yunan dünya g ö ­ rüşü ile birleştirerek uyum sağlamaya çalışanlann ba­ şında yer alır. Scipio'nun etkisiyle Panaitios Roma'ya karşı büyük bİr hayranlık duymuştur. Panaitios'un felsefe ile ilgili düşünceleri, ö z ü n d e , S t o a görüşüne dayanır, fakat bu görüş çoklukla Eflatun'un ve Aris­ to'nun görüşleriyle kanştırılıp "birleştirilir".

B u bir­

leştirme girişiminden başka Panaitios, Eski Stoa'ya üç önemli noktada karşı çıkar. Öncelikle Eski Stoa'nın ahlâk konusunda sert bir disiplinden yana olduğunu biliyoruz. Eski Stoa'ya göre insanlar ya üstündürler, ya aptaldırlar, insanlar arasında başkaca bir fark yok­ tur. Eski S t o a c ı l a r , ö n c e l i k l e , "üstünlük

idea-li"n\

açıklamak istemiştir. Üstünlük, kİşİnin kendini tutkularmdan kurtanp yaşamına aklı üstün kılmasıdır. Panaiüos önce Eski Stoa'nın b u anlayışına karşı çı­ kar ve "ucaba

tiim instınlitr ipin 'aynt' olan bir

kabul

anlamı

etmenin

var mıdır?"

ideal

diye sorar. Bunun

mümkün olamayacağını kanıtlamak i ç i n , H o m c r ' i n kahramanları içindeki iki tipi birbiriyle karşılaştırır, 318


İLKÇAâ

FELSEFESİ

B î r yanda doğru vc namuslu Archilleus,

ö t e yanda

zeki Odysseus, Acaba karakter olarak biri ö t e k i n d e n çok farklî olan bu iki tipe "aym" bir yaşam ideali göstermek doğru olur mu? D o ğ r u olmaz, çürıkü Panaiüos^a göre her insanm ideali "kendi bulunur. Archilleus, Archilkus

kişilıği"ndc

olarak; Odysseus da,

Odysseus olarak kalmalıdır. Yani h e r insan kendisin­ deki gizli yapıyı geliştirmelidir. B u n u n İçin t ü m İn­ sanlar için geçerli olan tek bİr ideal göstermenin an­ lamı yoktur. Ç ü n k ü bİr insan için doğru ve uygun olan bir davranış biçimi, bir başkası için yanlış ve ay­ kırı olabilir. Panaitios'un Eski Stoa'ya yaptığı bir başka eleştiri: Eski Stoa bir yanda tek insanı, öte yanda da h e r şeyi kapsayan evreni kabul ediyordu. B u nedenle insanlar arasmda ulus vc devlet ayniıklanna gerek kalmıyordu. Oysa Panairiüs'a güre tek tek uluslar ve devleder haklı vc geçerli kuruluşlardır. Aynca bunlann her birinin ta­ rih smırlan içinde belli görevleri vardır. Nasıl ki birey kişiliğinde taşıdığı ideali gerçekleştihyorsa, bunun gibi her ulus da tahh smırlan içinde kendine has olan göre­ vi yerine getirir. Panaitios bu düşüncesini R o m a y a duyduğu hayranlıkla birleştiriyor. O n a göre: R o m a ' n m tarihsel idesi, tüm dünyaya egemen olmaktır. Vatanı olan Yunanistan'ın R o m a yüzünden bağımsızlığını yi­ tirmiş olmasına rağmen, Panaitios'un b u düşüncesi dikkat çekicidir. İşte bu noktada Panaitios, Eski Stoacı­ lardan ayrılır. Eski Stoacılar dünya devletinden söz ederken, bunun çok uzak bir gelecekte gerçekleşecek bu- ideal olduğuna inanırlar. Oysa Orta Stoa bu idealin R o m a devleti ilc gerçekleşmiş olduğunu savunur. 319


İLKÇAĞ va ORTAÇAĞ FELSEFE TARİHİ

Roma Stoast

Panaitios'tan çok şey öğrenen R o m a Stoası'ndan ü ç düşünür ü z e r i n d e özellikle d u r m a m ı z

gerekir:

Bunlardan birincisi İmparator Neran'2 eğiticilik ya­ pan ve sonra N c r o n ' u n emriyle idam cdİlcn Sene­

ca'dır.

Seneca (M.S. 3 - 65) S e n e c a aslında S t o a c ı g ö r ü ş l e r i savunan,

fakat

içinde Eflâtun ve Aristo^nun da düşüncelerinin yer al­ dığı çeşidi lâtince eserler yazmıştır,

Epikur (tahminen M.S. SO -130) Romalı Stoacılardan ikincisi, bir köle olan Epiktct'tir.

Marcus Aurelius (M.S. 120 - 180) Romalı Stoacılardan üçüncüsü ise, aym zamanda bir imparator olan Marcus Aurelius'tur. iîöylece R o ­ malı Stoacılar arasında bir köle ile bir imparatoru yanyana görebiliyoruz, Marcus Aurelius "Kendi Ken­ dine Düşünceler" mmiy eserinde Epiktec'ten sıkça söz 320


ILKÇAĞ F£L5EF£5İ

^

eder. B u son iki Romalı Stoacıda Eski Stoa ruhunun bir daha canland:ğma tanık oluyoruz. Bunlar bireyin amacmı, devlet İçinde bir hizmette bulunmak olarak anlar. Marcus Aurelius'a göre her bireyin kendisini gö­ rev başında bulunan bir asker gibi, yani k o m u t a n m kendisine verdiği emri yerine getirmekte olan bir as­ ker gibi anlaması gerekir. Bir sipere belli bir görevle yerleştirilen bir asker, üzerine düşeni, elinden geldi­ ğince yapmahdır. Kendisine verilen görevin d o ğ r u olup olmadığım tartışmaya askerin hakkı yoktur. Aynı bunun gibi her insana doğa ve devlet tarafindan belli bir ' ^ ö w p " verilmiştir. Herkesin kendisine verilen gö­ revi elinden geldiğince yapması gerekir. Sonraki Sto­ acıların ahlâkında gİtükçe artan bir değer kazanan bu görev düşüncesinin R o m a dünya görüşünde önemli bir yeri vardır. R o m a cn parlak dönemlerine görev düşüncesine dayanarak ulaşmıştır. Stoacılık yanında Epikürcülüğün de, yani sert bir görev ahlâkı yanmda bir haz felsefesinin de R o m a ' y a girmiş olduğuna burada işaret etmeliyiz. B u n a , haz felsefesini kolay anlaşılır bir biçimde dile getiren ünlü Lâtin şairi Lecretius'tu örnek gösterebiliriz.

Jjccretius

(M.Ö. 91 - 55) şiirsel biçimde yazılmış bİr eğitim ese­ ri olarak anabileceğimiz "Eşynnın Doğasına

Dair"

ad­

lı eseriyle tanınır. İşte Romahların felsefe alanındaki başarıları, he­ men hemen, bunlardır. Eski Stoacılar ulusal Yunan dinini olumlu karşılarlar. Nitekim Eski Stoacılar gerek astrolojiyi, gerek geleceği okumayı (kehancri) benim­ semişlerdi. Panaitios Eski Stoaya bu noktada eleşüri 321


İLKÇAĞ ve OHTAÇAÛ FELSEFE TARİHİ

yöneltir. O n a g ö r c astroloji (ilmi n ü c ı î m ) , geleceği okumak ( k e h a n e t ) . . . birer uydurma inanç (batıl itikat)tan başka bir şey değildir. Panaitios'un bu karşı çıbşı etkili olmamıştır. O kadar ki, Panaitios, bu gibi inançlarla uğraşanların sonuncusudur. Ç ü n k ü b u tür­ den inançlar, özellikle astrolojiye İ n a n m a , bundan sonraki dönemde daha da ö n e m kazanmıştır. B u dö­ n e m i ç i n , özellikle iki d ü ş ü n ü r d e n s ö z e t m e l i y i z ; Bunlardan ilki Poseidonios'tur.

Foseidonios (tahminen M.Ö, 135 - 50) PoseidonioSy

okulunu Atina'da değil d e , doğduğu

R o d o s adasında kurmuştur. Eserlerinden bize ancak birkaç parça ulaşmıştır. Poscidonios'un İlkçağ sonlannın büyük etkiler yapan çok yönlü bir düşünürü ol­ duğundan kuşku duyulmaz. İlkçağın e n büyük kü­ tüphanelerinden birine sahip olan Foseidonios, aynı zamanda astronom, fizikçi, coğrafyacı v c tarihçidir, Dünyanın büyüklüğünü bulmaya çalışanlann ilki olan P o s e İ d o n i o s , hesaplarında yanılmış, dünyayı oldu­ ğundan daha küçük hesaplamıştır. Ancak o n u n dünya konusunda ulaştığı bu sonuç tarihsel bit etki oluştur­ muştur. Çünkü Kristof

Colomb,

Poscidonios'un he­

saplarına dayanarak küçük gemilerle bir dünya turn yapabileceğini, Hindistan'a gidebileceğini sanmıştı. Eğer Kristof C o l o m b bu hesaplara dayanmasaydı, ünlü gezisine çıkmaz vc belki de Amerika bir zaman daha keşfedilcmczdî. Poscidonios'un dikkate değer yanı, bi­ limsel düşüncelerini birtakım batıl inançlara kanştırmamış olmasıdır. B u çok yönlü bilgin, astrolojiye dc inanır, geleceği okumaya da inanır. Aynca Foseidonios, 322


İLKÇAĞ FELSEFESİ

İnsan ilc Allah arasındaki alanın boş olmadığına İna­ nır, bu alanın birtakım insan üstü yaratıklarla,

"Da-

iWîö»'larİle dolu olduğundan kuşku duymaz. E u Daimon'larm {bedcnsiz olan bu yaratıklara ister melek ister başka bir şey denilsin) Poscidonios'un evren dü­ şüncesinde önemli bİr yeri vardır. Aynca Poseidonios evren düşüncesine çeşitli ulusların mitolojilerinden alınmış olan unsurları da ekler. P o s e i d o n i o s çeşitli dinlerdeki mitoslan İnsanın hayal gücünün bir yaratışı değil de, doğa üstü evren konusunda bilimsel birer görüş ve seziş olarak anlar. İşte bu düşünceleriyle Po­ seidonios, İlkçağ sonlannm gerçekten tipik t>ir tem­ silcisidir. Orta Stoanın büyük temsilcisi olan P o s e i d o n i o s ile biz, İlkçağın son d ö n e m i n e ulaşmış olduk. Aris­ t o ' n u n ölümünden sonra felsefenin çeşitli okullara bölündüğünü ve bu okullar arasında kıyasıya b i r reka­ bet yaşandığını biliyoruz. Felsefe okullannın temsil ettikleri metafizik ve ahlâk görüşlerinin, aydınlar İçİn aynı zamanda bir din yerine geçtiğine tanık oluyoruz. Çünkü Homer'İn Tanrıları artık Yunan ruhu üzerin­ de etkisini yitirmişti. Ayrıca İlkçağın sonlannda git­ tikçe artan bir din gereksinimi de yaşanmıştı. B u dö­ nemde ölümsüzlük ve ruhun ölümden sonraki sonu konuları birçok insan için bir sorun olmuştu. Böyle­ likle p e k ç o k insanın dikkati "görülmeyen

"c, "doğa

üstü olan"A yöneldi. B u dönemde dine duyulan ge­ reksinim ve ilgi; bir yandan Yunan-Roma dünyasının, öte yandan D o ğ u dünyasının birbirleriyle ilişkileri so­ nunda zenginleşti, İskender'in Asya Seferi ile başla­ yan kültür akımı "Hellenizm" 323

adı altında yayılma


İLKÇAĞ VB ORTAÇAĞ FELSEFE TARİHİ

f^lanağı buldu. İ s k e n d e r İ m p a r a t o r l u ğ u

sayesinde

Yunan dili vc kültürü D o ğ u n u n içlerine kadar sokul­ du. Bu tarihsel oluş sonunda, Yunanca, t ü m Akdeniz bölgesi vc gerilerine kadar uzanan alanm genel kültür dili haline geldi. Yunan kültürünün D o ğ u y u etkilemesine karşm, Doğudan Barıya doğru birtakım dinsel akımlar yayıl­ mıştır. Doğudan gelen etkilerle Batıda ortaya çıkan dinsel tapınmalara "Hellenistik dînler" denir. B u ta­ pınmalar çok çeşitlilik gösterir, h e r birinin kendine görc bir Allah'ı vardır. B u n a rağmen, bunlar arasında ortak yanlar da vardır. B u tür tapmmalardaki İlk ortak n o k t a , bireysel ruhun "blmezlik"'mç. inanılmasıdır. İkinci o n a k nokta ise ruhgöfü

(tenasüh), yani ruhun

ölümden sonra birtakım şekillere girerek evrim geçi­ receği inancı taşımalarıdır. Bunun içindir ki bütün bu inançlar, amaçları yönünden ortak bir görüş sergiler­ ler. Hepsi için oldukça maddî olmayan bir yaşam sür­ m e k ve sonunda asıl ruha ulaşmak amaçtır. Eu amaç, aynı zamanda, bcdensiz ve yalnızca ruh olan varlıkla­ rın gerçekten var olduğu düşüncesini

doğurmuştur.

B u tür varlıkların Allah ile insan arasında bulundukla­ rı ve birtakım derecelere ayrıldıkları d a düşünülür. Yalnızca ruh olan varlıklar, yanİ "UaİMJOH "1ar konu­ sundaki anlayışlan, (bir çeşit daimonolojiyi) en açık biçimde Poseidonios'ta buluruz. Son olarak buna, bu dönem için karakteristik olan bir başka düşünüşü de e k l e m e m i z gerekir; B u dö­ nemde evren, "iyi" ile "kötü"n\xn bİr savaş alanı ola­ rak düşünülür. Burada iyi ile körü "reel" güçler olarak ele ahnır ve bunların arasındaki çatışmanın insanm 324


İLKÇAĞ FELSEFESİ

ruhunda meydana geldiği kabul edilir. B u d ü ş ü n ü ş ç o k daha ö n c e , M . Ö . V I I - V I , yüzyılda

İran'daki

"Zerdüşt" dininde en açık şekilde ortaya konulmuş­ tur. Bu İran dininin kurucusu olan Zerdüşt'e g ö r e iyi gücü temsil eden "Hürmüz" ı\c kötü gücün temsilcisi olan "Ehrimen" arasmda sürekli bir savaş vardır. Zer­ düşt dininde rastladığımız bu İkicilik

(düalizm),

sonraları öteki dinler vc Özellikle de Sami dinleri üze­ rinde etkiler yapmıştır. Sami dininin etkilenme alanı­ na, aynı zamanda Batı da dahildir. Bu ctkilerimcnİn cn açık biçimdeid Örnekledni, Roma'daki Hellenistik tapınaklarda bulabiliyoruz. Zerdüşt dininin düşünce­ lerine, Yunan felsefesinin ilk düşünürlerinin, özellikle Pisagorculann ilgi duyduklarmı biliyoruz. Pisagorcu­ lar; ruhun Ölmezliğine, ruh g ö ç ü n e , iyi-kötü güçler arası savaşa inanıyorlardı. Aynı düşünceyi Yunan fel­ sefesinde, ikinci olarak da Eflâtun'da - s o n d ö n e m i n ­ d e - görüyoruz. Eflâtun'un özellikle son dönemlerin­ de görülen bu düşünceler, Pisagorculardan güçlü bİr biçimde etkilendiğini gösterir. M . Ö . E yüzyıl ilc M . S . H . yüzyıllarda, Pisagorculann ve Eflâtun'un

büyük

etki gücü olduğu d o ğ r u d u r . Bu d ö n e m d e , b i r d e , hem Eski Stoacılarda ve hem de Poscidonios'ta gör­ düğümüz gibi, "astrolojİ"yc inanılır. Aynı şekilde, bu düşüncenin de kaynağı D o ğ u d u r , Doğudan gelmiş­ tir. B u düşünüşün g e r ç e k kaynağı, yıldızları b i r e r T a n n sayan, S ü m e r ve Babil dinidir. S o n u ç olarak: ilkçağ felsefesinin sonlarında büyük ettdler yapan düşünceler, var olan derin dinsel gerek­ sinimi gidermek içİn D o ğ u d a n alınmış olan düşünce vc görüşlerdir. B u görüşlerin esası ise; m h u n ölmezli­ ği, m h göçü ve astrolojiye inanmaya dayanır. 325


I L K Ç A Ğ vb O R T A Ç A Ğ F E L S E F E

TARIHI

Bu dönem felsefesi için özellikle iki nokta karakte­ ristiktir: Ö n c e bu dönemde "bilgi"

kavramı bir baş­

kalaşım geçirmiştir. Aristo'dan bu yana bilgi, bir yan­ dan gözleme öte yandan da mantıksal düşünceye dayandırdmıştır. Oysa İlkçağın sonlarında yeni bir gö­ rüşe ulaşılmıştır. Öyle bazı gcrçekJer vardır ki, bunla­ ra nc gözlem ile n e de mantık yoluyla vanlabilir, diye düşünülür oldu. S ö z gelişi, ruh göçü kuralını mantık­ sal çıkarımlar ile kanıtlamak nasıl m ü m k ü n olabilir? Bu dönem düşüncesinde yaygın görüş o d u r ki; insan ancak "ipten gelen

bir duyup"

birtakım gerçeklere

ulaşabilir. Ayrıca, birtakım en yüksek gerçeklerin var olduğuna inanılır vc bu tür gerçeklere ancak özel ye­ teneklere sahip insanlann bİr seziş İle varabileceği ka­ bul edilir. Evren içinde yaygın vc etkili olan gizli güç­ lerle ilişki içinde olan insanlar, bu güçlerin sırlarını keşfedebilirler. Bu sırlar, sıradan insanlara sonsuza dek kapalıdır. Böyle "olağan

üstü" bir bilgi yeteneği­

ne sahip olan insanları, bu dönemdeki

"Pisagor"<:uhT

model olarak benimsemiştir. İnanışa g ö r e Pisagor, bundan önceki yaşamlarında geçirdiği çeşitli değiş­ meleri biliyormuş. E u dönemde m o d a oJan bu çeşit gizemli bilgiler, ancak Pisagor benzeri seçkin insanla­ ra has bilgiler olarak kabul görüyordu. O halde bu d ö n e m d e gözlem vc mantıksal çıkarımlar değil d e , bir çeşit seziş, bilginin temeli yapılmıştır. Kendisinde derin sezgi vc gizemli bilgiler bulunan Pisagor, done­ min ideali sayılmıştır. Bunun için bu dönemde Pisagorculuk"^<\ı

"Teni

altında bir akım ortaya çıkmıştır.

Pisagor'un kendisine bir sürü eserler mal edilmiştir. Bunlann tümünün sahte olduğundan kuşku duyıılamaz. 326


İLKÇAĞ FELSEFESİ

Ç ü n k ü Pisagor ya hiç birşey yazmamıştır ya da yaz mışsa bile eserlerinin bu d ö n e m e ulaştığı kabul edile­ mez. Pisagor'a mal edilen eserler, büinçh bir uydur­ macılığın (sahtekârlığın) ürünü dc sayılamaz. Çünkü bu eserleri yazanlar, bunlan gerçekten Pisagor'un ru­ h u n u n dikte etdrdiğini sanıyorlardı. B u dönem İçin karakteristik olan ikinci nokta, o zamana kadar yaygın olan "Sokrat ideali"nın "Pisa­ gor ideali" tarahndan ikinci plâna itilmesidir. Sokrat olmadan ne Stoacıları, n c Epikürcüleri vc nc de Seprikleri anlamaya olanak vardır, Çünkü bütün b u okul­ lar Sokrat'ı; tutkulanna akıl yardımıyla sahİp olan in­ san tipi, ideal İnsan olarak g ö r m ü ş l e r vc b u ideali kendilerine rehber yapmışlardı. Ancak şimdi sözünü ettiğimiz dönemde bu ideal artık yavaş yavaş etkisini yitirmeye başlarnış ve yerini Pisagor ideali'ne bırak­ mıştır. Pisagor, "doğa üstü" sihirli güçlere h ü k m e t ­ mesini bilen insan idealidir. D o ğ a üstü güçler ilc an­ cak Pisagor gibi çok üstün yeteneklere sahip insanlar ilişki kurabilirier. Böyle bir idealin yaygın olarak be­ nimsendiği b i r d ö n e m d e , g e r ç e k bir bilimden s ö z edilemeyeceği doğaldır. Nitekim bu d ö n e m d e bilim­ sel düşünce yerini, sınırsız hayal ürünlerine (fantezile­ re) ve sihiricre inanmaya bırakmıştır.

Apollonios (M.S. I. yüzyılın ikinci yarısı) B u d ö n e m için tipik bir ö r n e k o l a r a T y a n a ' l ı Apolloniûî'u gösterebiliriz. Apollonios kendisine bir­ çok şeyler yakıştırılan "efsanevî" bir insandır. Nite­ kim o n d a n bir yüzyıl sonra yazılmış olan vc d ö n e ­ m i n d ü ş ü n ü ş ü n ü y a n s ı t a n r o m a n tipi b İ r e s e r d e 327


İ L K Ç A Û va O H T A Ç A â F E L S E F E TARİHİ

A p o l l o n İ o s ' u n yaşamı anJatılır. E u e s e r A p o l l o n i o s ' u n Mısır ve Hindistan'a yaptığı gezilerden, bura­ larda tanıştığı üstün kişilerden, onun mucizeyi andı­ ran davranışlanndan s ö z eder. B u arada Apollonİ­ os'un havada uçtuğu, Pisagor gibi önceki yaşamında geçirdiği değişimleri bildiği, vebalı bir kentte hastalı­ ğın nedeni olan kütü ruhu nasıl tanıdığı anlatılır. B u kitap gerçek dışı İnançlarla doludur. A n c a k eser, bu anlatılanlar ile, bu döneme has olan dünya görüşünü çok hoş yansıtmaktadır. Bu gerçek dışı İnançlar yanında vc bunlardan ayrı olarak bilim, kendi yolundaki gelişimini sürdürmüş­ tür. Ancak bu dönemin bilimleri artık tek başlannaydı. Yani genel bir evren düşüncesi ile İlişkileri kalma­ mıştı. Bunun içindir ki bu dönemde bir yajnda tek fek bilimlerin uzmanları;

fizikçileri,

coğrafyacıları, fılo-

loglan öre yanda ise mucizelere ve gerçek dışı İnanç­ lara bağlanmış fdozoflan birlikte yaşamıştır. Bu d ö n e m d e gerek bilime, gerek dini ve felsefi akımlara D o ğ u - B a t ı sının üzerinde kurulmuş bîr ken­ tin, İskenderiye'nin kucak açtığını biliyomz. Gerçek­ ten de Doğu'dan Batı'ya geçen dinİ akımlar ö n c c İs­ kenderiye'de Batı düşüncesiyle tanışıp birleşmiştir. Bettlatnyus'hnn

çabasıyla, muazzam

kütüphanesiylc,

bitki ve ha)'vanat bahçeleri ile İskenderiye, İlkçağın s o n dönemlerinin gerçek bilİm merkezidir. Bu kültür zenginliği ile o dönemlerdeki Atina'yı ç o k gerilerde bırakan İskenderiye'de Apollonİos gibİ efeanevî kişi­ lerden çok daha üstün filozoflar yerişmişrir. İskende­ riye'nin yetiştirdiği ö n e m l i filozoflardan bİri olarak Philon'u gösterebiliriz. 32Q


İLKÇAĞ

FELSEFESİ

Philon (tahminen M.Ö. 25 - M.S. 50) Philon milât yıllannda p ş a m ı ş vc asicıı yalıudi olup önemli etkinliği olan bir düşünürdür. B u

filozofun,

İskenderiye yahudilcrinc bazı kolaylıklar sağlaması için R o m a İmparatoru Calİgula'ya

gönderilen heyette bu­

lunduğunu biliyomz. Philon; Yahudi dini ile Yunan felsefesini, özellikle de Eflâtun felsefesini uzlaştırmaya çaba göstermişrir. B u çalışmasıyla o, dönemin tipik fi­ lozofu sayılmıştır. Kendisi Yuııancayı eski İbraniccdcn daha iyi biliyordu. Bize kadar kalan eserlerinde Philon, Eflâtun'u H z . Musa'nın bir öğrencisi gibi görür. B u ­ nun için de Tevrat'ın görüşlerini Eflâtun'un görüşle­ riyle uzlaştırmaya çalışır. Philon'un esericri, özü yö­ nünden, Tevrat'ın yorumlandır. Yalnız bu yorumlar Eflâtun'un felsefesi açısından yapılır. Philon'un bu uz­ laştırma çabasında en önemli nokta, Eflâtun'un ide varsayımına bakışı ve bu varsayımda yapüğı değişiklik­ lerdir. Eflâtun'un, ideleri zamana bağımlı olmayan varhklar olarak düşündüğünü biliyoruz. Oysa Philon, Eflâtun'un idelerini "Allah'ın

ruhunda

gİzU

olan"

düşünceler şekline sokmuştur. İdeler, Allah'ın kendi­ lerini düşünmesi halinde var olurlar. Böylece Philon^ Eflâtun'un felsefesine "Taratan"

kavramını dahil et­

miş oluyor. Eflâtun için de, Aristo için de Allalı'ın ev­ renin yaratıcısı olmayıp yalnızca mimarı olduğunu, ya­ ni Allah'ın gerçekte var olan bir malzemeye ancak şe­ kil kazandırdığını hanriayabiliriz. Oysa Philon Allah'ı evrenin yaratıcısı yapıyor ve Eflâtun'un idelerini Allah'm düşünceleri durumuna sokuyor. Yunan felsefesi, kendisim dinin etkilerinden kurtar­ maya çalışan bir düşünce olarak başlamışn. Zamanla 329


i:.r;ÇAĞ us ORTAÇAĞ FELSEFE TAHİHİ

dini görüşlerin yerini bilimsel görüşler aldı. Yunan felsefesi, dönüp dolaşıp başlangıçtaki amacının tam karşıt] olan bir sona ulaşmış, yani son dönemlerinde bu felsefeye yine dinsel görüşler hâkim olmuştur. İlk­ çağın son d ö n e m l e r i n d e

"dinsel

motifler"

gittikçe

daha ç o k g ü ç ve de etkinlik k a z a n m ı ş t ı r . B u d ö ­ nemde, öncelikle, İnsanın dinsel gereksinimlerini do­ yuma ulaştırmak için felsefeye başvurulmuştur. İlk­ çağda Yunanistan vc R o m a ' d a dinler devlet dini şekli­ ni alacak yol izlemiştir. İlkçağda Tanrılar, özel kişiler­ le ilgileri çok az olan "Devlet şimin sonunda devletin

Tanrıları"

kendisi

İdî. B u geli­

de bir Tanrı

şekline

sokulmuş, s ö z gelişi R o m a ' d a İmparatorlara tapınıl­ mış vc kurbanlar sunulmuştur. İ m p a r a t o r devletin temsilcisinden başka bir şey olmadığına g ö r c , gerçek­ te tapınma konusu yine devlettir. R o m a ' d a bu resmî din yanında bir d e tamamen "bireye"

ait bir din gereksiniminin ortaya sıktığına ta­

nık oluyoruz. B u kişisel dinin ağırlık merkezini de "ruhun

'ölümsüzlüğü"

düşüncesi oluşturur. Ruhun

ölümden sonraki durumu konusu, İnsanı daima ilgi­ lendirmiştir. Resmi devlet dini bu gereksinime cevap veremiyordu. İşte bu gereksinim, D o ğ u ' d a n gelen dinlerin R o m a ' d a yerleşip cemaatlerini oluşturmasına çok yardımcı olmuştur. B u n u n sonucu olarak R o ­ ma'da, özellikle son dönemlerde, küçük büyük çeşitli Taunlara inanıldığını biliyomz. İlkçağın sonlannda din gereksiniminin felsefeyi dc etkilediğini, felsefede dc yer aJdığmı görüyoruz, B u nedenle bu d ö n e m felsefesi m h göçüne inanıyor, Daİmonlara evrende önemli bir yer ayırıyordu, Çünkü 330


J L K Ç A Ğ FELSEFESİ

bu felsefe evrene yalnız maddesel güçlerin değil, aynı zamanda ruhsal güçlerin dc hâkim olduğuna inanı­ yordu. B u felsefede, bilginin yalnızca bir g ö z l e m d e n , yalnızca mantıksal bir çıkarımdan oluşmadığı, bilgide mistik moriflcrin de önemli rol oynadığı görüşü ağır İlk kazanıyordu. Misdk bilgiler bir sezişin, bir gözle­ min ürünüdür ve sezgi de ancak olağanüstü insanlara has bir yetenektir. İnsana son gerçekleri tanıtan bu seziş yeteneğij Allah'ın bir hediyesi olup, herkeste de­ ğil, yalnızca bu bağışa kavuşmuş olanlarda bulunur. B u tür düşünceler yanında bir dc çeşitli dinlerin mi­ tolojileri ije karıştırılmış ve bunların felsefî

yönden

yorumuna kalkışılmıştır. B u türden görüşlere sahip olan bir felsefe, bdgün bİzim

değerlendirmemizde

uydurma inançlar (huralelcr)la dolu olan bir felsefe­ den başka bir şey değildir. Din ilc iç içe girmiş bu felsefeden büyük bir so­ n u ç , önemli bir basan ortaya çıkmıştır: İlkçağın son d ö n e m i , öteki büyük felsefe sistemleriyle haklı olarak aynı ayarda sayılabilecek olan bir felsefe akımını, yani "Teni Efîâtunculıtk"\i

yaratmıştır.

331


JLKÇAĞ «a OHTAÇrtâ FELSEFE TARİHİ

Teni Eflâtunculuk

B u d ö n e m i n Eflâtun'dan hareket e t m e k istemesi doğaldır. Çünkü Eflâtun, o d ö n e m e kadirkİ

filozof­

lar arasında mistik yam en güçlü olan filozoftur. Ef­ lâtun felsefesinin özellikle son d ö n e m l e r i , ç o k açık olarak, mistik bir karakter taşır. Yeni Eflatunculuk, ismini taşıdığı Eflâtun'dan başka, Aristo v e Stao'dan da düşünceler taşır. Ancak bu değişik çekilere rağ­ m e n , Yeni Eflâtunculuk "orijinal" olan büyük b i r düşünce sistemidir. Yeni Eflâtunculuğun, İlkçağın son dönemlerinin en dikkat çekici filozofij, Mısır'da doğan vc ana dili Yunanca olan Plotinos'tur,

Plotinos (204 - 270) Ploünos\\(L yeniden İskendcriycVc, İlkçağın sonla­ rının bu en büyük m e t r o p o l ü n e d ö n m ü ş oluyoruz. Plotinos, kendisiyle ilgili ç o k az şey bildiğimiz, bir okulu ve pek ç o k öğrencisi olan, hoca olarak da bü­ yük etkiye sahip "Ammonios Sakkas"tnn ders almıştır. Plotinos, zamanın modasına uyarak, D o ğ u d a bir ge­ ziye çıkar. O n c c İran'a, oradan da û dönemdeki mistik 332


I L K Ç A Ğ FELSEf^ESİ

bilgilerin kaynağı sayılan Hindistan'a gitmeyi tasarlar. B u amacına ulaşmak için İ m p a r a t o r

Cordîanus'un,

İran'a karşı yaptığı sefere katılır. Fakat sefer başarılı o l m a z , Gordianus mağlup o l u r ve öldürülür. Rı>ma ordusunun geri kalanları ile, Hindistan'a gideceğine Roma'ya gelir. Roma'ya yerleşen Plotinos, ö n c e yazar olarak çalışır, sonra da bir felsefe okulu açar, Plotinos M.S. 2 7 0 yılında ölünce, kendisine bağlı sevgili öğ­ rencisi Parphyrios,

hocasının eserlerini toplayarak ya­

yınlamıştır. Birtakım kısa incelemelerden ve ( 5 1 ) par­ çadan oluşan eserlerini, Porphyrios her biri alti konu­ dan oluşan ( 9 ) kitap lıalinde birleştirmiştir. B u n u n içindir ki bu diziye "eraweWlar -Yunanca d o k u z de­ mektir- adı verilir. B u eser günümüze kadar geldiği için Plotinos'un felsefesini doğrudan doğruya incele­ me olanağına sahibiz, Plotinos felsefesinin hareket noktasını, h e r türlü maddî olana karşı duyulan bir karşı çıkış oluşturur. Aristo'dan sonraki felsefenin, gerek S t o a ' n ı n ve ge­ rekse Epİkürcü felsefenin, temelde maddeci olduğu­ nu bilivoruz. H e r iki okul, Sokrat'tan önceki felsefe­ de olduğu gibi, realiteyi "maddesel

oîan"

da. bulu­

yordu. Yalnız Stoacılar panteist materyalizme ( d o ­ ğacı maddeciliğe) taraftılar. Yani evreni içi ruh ilc d o l u olan maddî bir şey olarak anlıyorlardi. Oysa Epİkürcüler tam anlamıyla materyalisttirler. S t o a ile Epİkürcü okul, maddi olmayan "ideler"i

benimse

yen Eflâtun ile tam bir karşıtlık içindedirler. Eflâ­ t u n ' u n idealizmine yeniden d ö n e n P l o t i n o s ' u n ha­ reket noktası olarak materyalizmle savaşmayı s e ç m e ­ si ç o k doğaldır. 333


İ L K Ç A Ğ ve O R T A Ç A Ğ F E L S E F E TARİHİ

Plotinos ilgisini öncelikle nıh-beden ilişkisine yö­ neltir. Ona göre "ruh" nc maddî, cisim gibİ bir şey, ne dc bcdinin bir organıdır. Aksine ruh bir yapı",

"kendiliğinden

görülebilmesi d c , başka türlü algılanması da

mümkün olmayan bir tözdür. Plotinos'a g ö r e ruh be­ dene üstündür, ona şekil verir, onu ayakta tutar. Nite­ kim ölüm ile birlikte ruh bedeni terkedince, beden de çürüyüp dağdır. Ancak ruhun doğrudan doğruya ege­ menliği ve etkisi altında bulunan beden, varlığını ve şeklini koruyabilir. Beden yan yana duran parçacıklar­ dan oluşur. Oysa ruh, parça parça olmayan bölünmez bir "biitiin"AüT.

Fakat ruh aynı z a m a n d a

bedenin

"her" noktasında var olan bir tözdür de. Parmağımda bir acı duyarım,, aynı zamanda kalbimin d c çarpuğını duyarım. D e m e k kİ, ruh hem parmağımda hem dc kalbimdcdır, yani bedenimin çeşidi ycrlcrindcdir. An­ cak bu durum, ruhun bir kısmı parmağında, bir kısmı da kalbimde demek değildir. Aksine ruh bir bütündür, fakat buna rağmen bedenin her tarafina yayılmıştır. Ruh, aynı zamanda, bedeni güzel yapan

tözdür.

Plotİnos'un sisteminde güzellik bilimi, yani estetik, önemli rol oynar. O , estetik konusunda, tam anla­ mıyla idealistür. Ona göre güze! olan yalnız ruhtur. Bedenin güzelliği, ancak ruhun güzelliğinin bir yan­ sımasıdır. Bir beden yalnızca ruhun görüntüsü oldu ğu ölçüde güzel sayılabilir. Oysa ruh kendiliğinden güzeldir, beden ruhun bir aynası olması yönünden güzeldir. Ç ü n k ü bedene biçim kazandıran

ruhtur,

beden ancak ruh sayesinde bir biçim kazanabilir. Sonuç olarak ruh "öY^n«feB"dür, beden ise ölümlü­ dür. Plotinos ruh gîiçünc inanır. Bedenin ölümünden 334


İLKÇAĞ

FeLS£F£Sİ

sonra nıh kendisine yeni bir biçim arar. B e d e n an­ cak ruhun kendisini koruyabildiği sürece yaşayabilir ve birlikte olabilir. Oysa ruh sonsuza kadar yaşar ve kendiliğinden bİr birliktir. T ü m bu düşüncelerinden P l o t i n o s ' u n ruh ile bedeni tam anlamıyla iki ayrı alan olarak anladiğını g ö r ü y o r u z . A n c a k o n a g ö r e ruh yüksek ( y u k a n ) beden ve cisimler ise alçak (aşa­ ğı) bir alandır. Plotinos için yalnızca bireysel ruhlar değil, bir dc "Evren

RMJ&W"

vardır. Bireysel ruhların Evren Baıhuna

olan oranı, aynı dalların ağaca olan oranı gibidir. Var oluşu ruha bağlı buiunan beden dc, başlı başına bir varlık olan ruh, aynı zamanda iki ayrı "badem£"n[n ifad esidirler. Plodnos'a göre, ruhun ötesinde başka basamaklar (kademeler) da vardır. Ruh evreninin ötesinde vc üs­ tünde, zaman dışı olan Eflâtun'un "ideler" evreni var­ dır. Ruh zaman içinde gelişir ve yine zaman içinde be­ dene biçim kazandınr. Bİr şeyi "istemesi", bir istek ta­ şıması, ruhun karakteristiğidir. Fakat bunlar zaman içinde oluşan olaytardır. Bunun içindir ki ruh, beden gibi, zaman içinde bulunan bir varlıktır. Yalnız şu fark­ la ki, nıh zaman içinde ölümsüzdür, beden İse ölüm­ lüdür. Şayet birtakım ideler olmasaydı, ruhta da iste­ mek diye bir şey olamazdı. Ruhta söz gelişi İyi vc gü­ zel idesi vardır. Bu idelerin varlığı yüzünden ruh iyiyi ve güzeli ister. Bunun içindir kî, İstemek, idelere ulaş­ mayı istemek dcmckür. B u istek ruha biçim kazanma olanağı verir. Ruh, bu biçim kazanma çabasını her za­ man belli bir " a m ö f "a göre düzenler. B u amacı da ideler belirler. S ö z gelişi birçok insan bedenleri vardır; 335


İLKÇAfi ve ORTAÇAĞ FELSEFE TARİHİ

fakat bütün insan bedenleri bir ve aynı idenin çeşitli oluşumlanndaıı başka bir şey değildirler. Çeşitli daire­ ler çizerken her zaman matematiksel daire idesini göz Önünde bulundururuz, O halde bizim için "ideal"

gö­

revini üstlenen birtakım ideler vardır. Eflâtun'un bu ideleri, oluşan ve sonra da yitcn şeyler değildirler. Bun­ lar zaman dışı^ yani öncesiz vc sonrasızdır. Gerçi ruh da öncesiz ve sonrasızdır. Ancak ruhun sonrasızlığı za­ man içinde olan bir sonrasızlıkur, Oysa idelerin önce­ siz ve sonrasız oluşu, tam anlamıyla z a m a n dışıdır. JVî.Ö. 2 5 - M S . 5 0 yıllannda yaşamış olan Yahudi filozofiı Phİlon'a göre Eflatun'un idelcn, Allah'ın düşün­ cesinde var olan, Allah'ın düşündüğü şeylerden başkası değildir. Aym şekilde Plotinos'ta da ideleri düşünecek olan bir süje gereklidir. Bu süjcye Plotinos, daha önce Anaksagoras'ta rastladığımız bir deyişle, "Nus" der. Nus,. mh gibi zaman içinde değİl, zaman

dışındadır,

Eflatun'un İdelerini düşünen soyut vc kutsal varlıkür. Plorinos'a görc, Nus henüz tam Allah'ın kendisi değildir. Nus un ötesinde ve üstünde en yüksek varlık basamağı bulunur ki, bu da "AHab"ur

ya da - P l o ­

tİnos'un kendi deyişiyle s ö y l e r s e k - "Bir

o/anMır.

Acaba Allah'ı bilmemize olanak var mıdır? Allah'ı, kchmenin tam anlamıyla, ne biliriz, nc d c onu keli­ melerle anlatabiliriz. Onunla ilgili söyleyebileceğimiz tek şey, birlik'in tam kcndİsİ olduğu, yani kendi başı­ na (bizatihi) varlık olduğu ve sonunda h e r şeyin on­ dan meydana geldiğidir (sudur). O halde, Plorinos'a göre, varlıklar birtakım basamaklara ayrılır; bu basa­ maklar, sırasıyla yukarıdan aşağıya şunlardır: Allah, Nus (Eflatun'un ideleri), ruh evreni ve gelip geçici eşyanın evreni. 336


İLKÇAĞ FELSEFESİ

Plotinos'un yaratıcısı olan Yeni Eflâtunculuk siste­ mi, öncclikic, materyalizme karşı bir harekettir. Yeni Eflâtunculuğa göre ruh, n c bir cisim nc de bİr güç olup, kendine özgü bir yapı vc Tözdür. Bundan başka ruhun maddeye biçim kazandırma gücü de vardır. Ni­ tekim ölümle, ruh bedeni tcrkcdince, beden biçimini yitirir. Ruh, bedeni ayakta tuttLiğuna göre, ondan da­ ha yüksek bir realitedir. Sonra beden ya da cisim yan yana bulunan birtakım parçalardan oluşur. Oysa ruh, bölünmesi mümkün olmayan bir birliktir ve bedenin her yerinde aynı zamanda vardır. Bedene güzelliğini kazandıran da ruhtur. Ancak ruhun bir anlatırm olan cisim güzeldir, yani beden, ruhun bir yansıması, bir parıltısı olduğu sürece güzel sayılabilir. B e d e n çüriir vc dağılır; daha doğrusu beden sürekli bİr yansıma durumundadır. Çünkü her an bedenden birtakım par­ çalar ayrılır vc yenileri bedene katılır. Özede: Beden geçici bir zaman İçin vardır vc sürekli bir dağılma du­ rumundadır. Buna karşılık ruh ölümsüzdür, sürekli kendi kendisinin aynı olarak kalır. Plotinos İnsan nıhunun ölmezliğine inanır. Bireysel ruhun ölmezliğini ruh göçü şeklinde

düşünür. Ruh bir bedenî tcrkcdin­

ce kendisine bir başka beden arar. Ancak ruhun ger­ çek amacı, bedenden tam vc mutlak şekilde soyudanmış olan bİr varhğa ulaşmakür. B u düşünüş salt ruh olan birtakım yüksek yaratıkların, Daimonların var (ol­ duğuna Plorinos'u inandırmış görünüyor. Plotinos'a göre bireysel ruhlardan başka bir de ge­ nci bir ruh, bir Bvren

Ruhu

vardır, İnsanlann birey­

sel nıhlan bir şekilde bu genel olan Evren Ruhu'nda bulunurlar, 337


İLKÇAĞ ve DBTAÇAĞ FELSEFE TARİHİ

Ruhlarm oluşturduğu

basamağın üstünde başka

bir basamak daha yükselir kİ, bu da idelerin, yani Nus'un basamağıdır. Plotinos'a görc yalnız birîakım iyi davranışlar yoktur, aynı zamanda bir İyilik İdesi dc vardır. Yalnızca tek tek daireler değil, aynı zamanda bu tikel dairelerin kendisine az ya da çok yaklaştıklan bir daire idesi vardır. T ü m eşya için var olan ideler zamanın İçinde değil, üstündedirler. E u n u n için ide­ lerin öncesiz oluşu vc sonu olmayışı, ruhun sonu ol mayısına benzemez. İdeler salt düşüncelerdir. Ancak bunlar insan aklının ürünü olmayıp Allali'a has olan düşüncelerdir. Ya da, Plotİnos'un deyişiyle söylersek, ideler, ruhun basamağının üstünde bir basamak olan Nus'un düşünceleridir. Plotinos için ideler basamağı varlığın son basama­ ğı değildir. Bu basamağın da üstünde başka bir basa­ mak, tam anlamıyla Allah'a has olan basamak yükse­ lir. Varlığın cn yüksek basamağını oluşturan Allah'a Plotinos; "Bir olan",

"Var olan"

der. B i z Allah ko­

nusunda, onun ancak Allah olduğunu ve her şeyin ondan çıktığını söylemekten başka bir davranışta bulunamayız. Yeni Eflâtunculuğun ç o k sevdikleri benzetmeler den biri de "Allah"

ıh " G ö « f / " arasında yapılan ben­

zetmedir. H e r tüdü ışık güneşten çıkmıştır. Kendile­ rinden ışık yayılan tüm cisimlerin bir şekilde güneş ile ilgileri vardır. Işıklı cisimler gerçekte güneşten aldık­ ları ışığı tekrar yansıtmaktan başka bir şey yapmazlar. Nasıl güneş her tür ışığın kaynağı ise, Allah da var olan her şeyin kaynağıdır. Plodnos'un Allah'ı, büyük monoteist (tek T a n n l ı } dinlerdeki {Yahudilik, Hristiyanlık, 338


İLKÇAĞ FELSEFESİ

Müslümanlık) evreni iradesi ilc yoktan yaratan Allah değildir. Plotinos'a göre Allah, Eflâtun ve Aristo'nun anladığı anlamda, aslında var olan malzemeye yalmz­ ca şekil veren bir varlık da değildir. Aksine P l o d n o s için Allahy kendisinden her şeyin çıktığı

"baymık"Tir.

V a r olan her şey Allah'ın bir yaratmasıdır, Allah her tür varlığın kaynağı olduğu için, bİr şcyİn var olması Allah ilc mümkündür. B u nedenle "Allah yemeyiz,

vardır"

çünkü o varlığın kendisidir, kcndİ kendine

var olandır. Sonra 'Allah

birdir"

dc diyemeyiz; çün­

kü Allah birliğin kendisidir. Allah için "etkendir dendir"

di­

ve ne­

dc diyemeyiz, çünkü Allah etken (müessir)

ve neden (fail) olmanın tâ kendisidir. Varlığın basamaklar zincirinde yukarıdan aşağıya d o ğ r u İnersek, Allah'tan sonra ikinci basamak Nus alanıdır. Bu ikinci alan artık Allah'ın sunduğu mudak birlikten yoksundur, çünkü İdeler alanma artık "pok/«jfe" girmiştir. Yalnız ideler cvrcnindcki çokluk, uzay vc zaman içinde yer alan bir çokluk değildir vc bu yüzden ideler sabit kahr, öncesiz ve sonu olmayandır. Aynı şekilde ideler de aktif ve etkilidirler, Yalnız ide­ lerin ctkih olması başka türlüdür: O n l a r h e r çeşit dav­ ranışın öncesiz vc sonu olmayan modellerini meyda­ na geürirler. ideler alanından sonra aşağıya doğru üçüncü ba­ samakta "ruh evreni"

bulunur.

Ruhun varlığı zaman

içinde olan bîr varlıktır. Ruh bütüncüldür ve y o k ol­ mayan bir tözdür. Ruhun dağılmaması, ölmemesi an­ cak zaman İçindedir. Nitekim ruhun etkili olmasını sağlayan irade, zaman içinde oluşan bir olaydır. Ruh kendisinde gizli olan irade gücü yardımıyla hareket 339


İLKÇAĞ ve ORTAÇAĞ FELSEFE TARİHİ

halindeki bir cismi durgun duruma, durgun durum­ daki bir cismi hareket dummuna geçirebilir. Yine ira­ de gücü yardımıyla ruh cisimlere organik şekiller ka­ zandırabilir. Ruh basamağının altında maddî olan "eşya alanı" bulunur. Cisimler öncesiz vc sonrasız olmayıp gelip geçicidirler. Plotinos'a göre organik olmayan varhklar da, tıpkı organik varlıklar gibi, var olurlar vc yok olurlar. Ruh bedene olduğu gibi, maddî olan eşyaya da biçim verir. Aynı şekilde cisimler de aktif ve etkin olabilirler. Ancak cismin etkin olması, kendisinde bu­ lunan bir niteliği bir başka cisme "a&tetrmast" de­ mektir. S ö z gelişi hareket durumundaki bir cisim, kendi hareketini bir başka cisme aktarmakla, onu ha­ rekete geçirebilir. Durgun olan bir cisim d e , sahip ol­ duğu bu durgunluğu başka bir cİsmc aktararak, onu da durgunluk durumuna getirebilir. Aym şekilde, sı­ cak bir cisim, SiCaklığmı başka bir cisme aktarabilir. Bunların hepsi birer etkileme örneğidir. Şimdi çeşitli varlık basamaklarının "etkileme fimleri"n\

bİ-

karşılaştıralım: Allah'ın clkin olması, ken­

di varlığını öteki varlıklara yaymak şeklinde olur. Al­ lah bir neden değildir, aksine o , var olan bütün şey­ lerin gerçek kaynağıdır. Allah'ın bu d u r u m u , kelime­ nin tam anlamıyla, bir " y a r a r m a " durumudur. İdeler rsc tüm çalışma ve çabalarımızın kendilerine yönel­ mesi, kendilerinin model olarak alınması şeklinde et­ kili olurlar. Ruh da cisimlere şekil kazandırma yö­ nünde etkili olur. S o n olarak cisimlerin etkisi, bir cis­ min kendi niteliklerini öteki cisimlere geçirmesi şek­ linde olur. 340


İLKÇAĞ FELStF^Si

Plorinos'a göre cisimler alanı altında b i r d e de basamağı"

vardıı.

"mad­

Gelip geçici olan eşya nereden

gelip nereye gidiyor? Cisimler maddeden oluşurlar ve yine maddeye dönerler. M a d d e , her türden realite­ den yoksun olan, bir "hif" olan şeydir. M a d d e , olsa olsa, Eflâtun'un boş uzayı ile karşılaşrınlabilir. Nasd ki boş uzay bir varlığa sahip değilse, bunun gibi mad­ de de bir varlığa sahip değildir. Sonra madde birlik­ ten, bütünlükten yoksundur. Aksine o s o n s u z çok­ luktur. S o n u ç olarak maddenin hiçbir etkisi ve afctivttesi yoktur. Madde için bir "hif" diyebiliriz, Plotinos'a göre varhklar kendiliğinden varhk olan Allah'tan başlayıp bir "hif" olan maddeye kadar basa­ maklar oluşturur. B i r başka deyişle, Plotinos İçin re­ alite; Allah'tan başlayarak, var olmanın ifadesi olan boş uzaya kadar uzanan bir basamaklar dizisidir. Aristo'nun da realiteyi basamaklandırdığını bili­ yoruz. Aristo da ilk maddeden Allah'a kadar yükse­ len bir basamaklar dİzİsi kurmuştu. Aristo'nun basa­ maklar dizisi Plotinos'tan bir noktada ayrılır. Aris­ to'ya göre evren, sürekli bir gelişim İçindedir. B u ge­ lişimin son amacı Allah'a ulaşmaktır. B u n u n içindir ki Aristo'ya göre realite, Allah'a doğru giden sürekli bir gelişimin ifadesidir. H e r varlık basamağı, b u geli­ şim olayında, Allah'a yaklaştıran bir basamaktır. Oy­ sa Plotinos, Aristo'nun tam aksine, basamaklar dizi­ sini Allah'a doğru yükselten basamaklar olarak değil d e , Allah'ın bir bilimi ve tecellisi olarak anlar. Yani Plotinos'a göre evren Allah'tan yayılıp gelişir. Oysa Aristo gelişimin aşağıdan yukanya doğru

olduğunu

var sayar. Plotinos, evrenin gelişimi konusundaki bu 341


İ L K Ç A Û «e

OflTAÇAĞ FELSEFE

TARİHI

görüşüyle, tikel varlıklardan etkilenme olanağını kal­ dırmış, tüm realiteyi Allah'a d ö n ü ş t ü r m ü ş t ü r .

Bu

noktada Plotinos sisteminin dinsel yapısıyla karşılaşı­ rız. Oysa Aristo felsefesinde reci olan tikel nedenler b en imscn m iştir. Acaba insan, varlığın bu çeşitli basamaklannı nasıl "bilir"}

İnsan, cisimler evrenini duyum ve algılarla;

ruh alanını doğrudan doğruya ruhunu v c kendini al­ gılamakla; ideler evrenini ise b u evrene akıl gözüyle bakarak t a n ı r Yani bir yanda, cisİm türünden şeyleri algdayan duyumlanmız, öte yandan maddesel olma­ yan şeyteri gören bİr "kaİpgSsü"mÜ2.

vardır.

S o n u ç olarak insan h e r türden varlığın kaynağı olan Allah'ı, "Bir"'ı

nasıl bilir? Plotinos'a göre İnsa­

nın Allah'ı bilmesi için mistik, bilgisinden yararlan­ ması gerekir. İnsanın yaşamında Allah'ı doğrudan doğruya duyup bildiği anlar vardır. B u anlar, İnsanın bilincini yitirip kendi dışına çıktığı, kendinden geçti­ ği (cezbe) durumlardır. İnsan kendinden geçme dunımundayken Allah ile birleştiğini duyar.

Porphyri-

oi'un anlattığına g ö r e , kendinden g e ç m e (cezbe) du­ rumunu Plotinos tüm yaşamında üç k e z , kendisi İse tek bir kez yaşamış. Kendinden g e ç m e (trans hali) durumunda ruh kendini bedenden kurtarır,

bunun

içindir ki kendinden g e ç m e ( t r a n s - c e z b e ) insanın en yüksek amacıdır. Ç ü n k ü insan ancak kendisini soyut­ layarak Allah ile birleşme olanağı bulur. B u noktada Yeni Eflâtunculuk tümden mistik bir yol izlemiştir. Buna rağmen Yeni Eflatunculuk, Eflâtun ve Aristo felsefeleri ile her zaman boy ölçüşebilecek büyük bir sistemdir. 342


İLKÇAĞ FELSEFESİ

İlkçağın son büyük düşünürü olan Plocİnos'tan sonra sistemi sürdürülmüştür. Fakat sonraki Y e n i Ef­ lâtunculuk gitgide hayalci şekiller almıştır. N i t e k i m Plotinos'un cn yakın öğrencisi Porphyrios'un, Hıris­ tiyanlık çağmda yaşamış olan Jambiichos

mmVı bir öğ­

rencisinde hayalcilik özelliği açıkça görülür.

Jamblikos (Jambiichos) (Tahminen 270 - 330) Kendisinden kalan birkaç parça dokümanda, onun felsefesinin tam anlamıyla hayalci birtakım görüşlere dayandığını görüyoruz. B u dokümanlarda

Jambiic­

hos, görülen şeylerden ç o k g ö r ü l m e y e n şeylerden, meleklerden, şeytanlardan, daımonlardan... s ö z eder. O n u n öğrencileri Jamblichos'a "Kutsal"

unvanı ver­

miş ve hocalanna mucizeler yüklemiştir, Sonraki gelişiminde Yeni Eflâtunculuk tümüyle efsaneye dönüşmüştür. Yani bu felsefe bir süre sonra çeşidi uluslann çeşidi zamanlarda İnandıkları bir yığın efsane ilc dolu olan bir ilahiyat olmuştur. İlkçağın son döneminde bir dinsel kaynaşma, yani çeşidi dinlerin birbiriyle kaynaşması olayı karakteristik bir görünüm kazanmışür. B u dönemde, özellikle R o ­ malılar, şu ya da bu dindeki T a n n l a n n reci bir varlığa sahip olduklarına inanıyorlardı. B u arada bu T a n n l a ­ n n g ü ç l ü ya da güçsüz olduklan da b e n i m s e m e görü­ yordu. O kadar ki, bilinmeyen Tanrıların sayısının bi­ linen Tanrılardan fazla olduğu söyleniyordu. Nitekim bu dönemde yazılmış olan bir Hıristiyan eserinden öğ­ rendiğimize göre Atina'da bir tapınma yeri yapılmış vc 343


İ L K Ç A Û ve O R T A Ç A Û F E L S E F E TARİHİ

Üzerine de "Bilinmeyen Tanrı 7 p « " yazısı yazılmışur. Bu d ö n e m d e , Tanrdarın b e d e n i n e inanıldığı için, T a n r ı l a r a saygıda kusur olmasın d i y e , bilinmeyen Tanrılara ayrılmış tapınakların yalnız Atina'da değil, hemen her yerde kurulmuş olduğunu

düşünebiliriz.

Sayısız Tanrıları kapsayan bir Pttntem'da

ilahiyat bili­

minin oluşması doğaldır. E u dönemde ilaliiyat için en temel o n a m görevini Yeni Eflâtunculuk üstlenmiştir. Yeni Eflâtunculuğun kendisinin de sonunda bir ilahi­ yat şekline geldiğini biliyoruz. T ü m dinlerin birbiri içine girdiği İlkçağın son dönemi, sayısız Tannlardan oluşan Panreon'un başına, en yüksek T a n r ı olarak, Yeni Eflâtunculuğun ^Bir'lni

koymuştur.

Bu dönemin ç o k Tanncılık (politeizm) a b m ı yü­ nünden dikkat çekici ismi imparator JuUanus

Aposta-

ta'd\r. Konstanrin M . S . 3 0 0 yıliannda Hırisdyanlığı resmen tamdı. Fakat o n u n yeğeni vc d e kendisine R o m a tahtında halef olan Julianus, can çekişen R o m a dinini yeniden canlandırma girişiminde bulunmuştur. B u n u n için Hıristiyanlığın yayılmasına engel olmak istemiş, bu yönde pekçok önlemlere başvurmuştur. B u nedenle kendisine "apostata, Murted" denilen J u ­ lianus, teorik alanda Yeni Eflâtunculuk sistemine da­ yanır. Felsefî söylevlerinde JuUianus'u, hocası, J a m b likos'a bağlı bir öğrenci olarak görüyoruz, onda da kanşık bir teolojiye rasdıyoruz. Yeni Eflâtunculuğa dayanarak Hıristiyanlığın l a r şısma çıkmak isteyen R o m a dini başarısızlığa uğradı. Çünkü Yeni Eflâtunculuk daha çok bilginlere, aydın­ lara seslenen bir dünya görüşü sunuyordu. Bu felsefe sistemi bir yandan kurgucu bit hayal g ü c ü n ü n , öte 344


İLKÇAĞ FELSEFESİ

yandan skolastik bir zekânın ürünüdür. Yani b u felse­ fe içinde; bir kavramlar sistemi^ bu kavramlar sistemi İle ilişkilendirİlcn vc hayalciliğin ürünü yapılan T a n n kurgulan yanyana bulunurlar. Yeni Eflâtunculuğun son dönemlerinin dikkat ç e ­ ken temsilcilerinden biri, tam vc mükemmel matcma tikçi olan

Prohlos'ıur.

Prokios (410 - 485) Soyut düşünceye olan yetenek ve eğilimini mate­ matik alanındaki başanlanyla kanıtiamış olan

Prokios^

bu katıksız matematikçi. Tanrılar konusunda hayal ürünü olan düşüncelere de sahipur. Geniş bilgi sahibi bir bilgin olan Prokios, çeşidi uluslann ç o k iyi bildiği efsanelerini bir sistem halinde toplamaya vc sistemini, nedenleri ilc birlikte açıklayacak biçimde kurmaya ça­ lışmıştır. B u sistemin karakteristik olan noktası, hep üçlü gruplar oluşturmaya vc bunlar arasında ilişkiler kurmaya çalışılmasıdır. Böylece ProkloSy sonradan gel'âc

dc raslayacağımız, dialektİk

bir şema

He-

(fizeîge)

kurmuş olur. P r o k l o s ' u n eksik yanı, tam ve eksiksiz ( c k z a k t ) gözlemler yapmamasıdır. Aristo ve okulunun temelde benimsediği kesin gözlemler, artık Yeni Eflâtuncu­ lukta önemini tümden yitirmiştir. G e r ç e k , doğanın kendisinde değil d c , "kitaplar"da

aranmaya başlan­

mıştır. Yeni Eflâtunculuğun s o n d ö n e m l e r i n d e ilgi odağı olan konulardan bİri, Eflâtun vc Aristo'yu "yorumlama&'ar.

B u , gerçeği, yalnız kitaplarda aramaya

kalkışma akımına, tüm İlkçağın sonlarında, bir bakıma tüm Ortaçağda rastlarız. Gerçeği kitaplarda değil de 345


İLKÇAĞ va ORTAÇAĞ FELSEFE TARİHİ

g ö z l e m i yapılan olaylarda aramak düşüncesi ancak Rönesans'ta yeniden ortaya çıkacaktır, Proklos Ati­ na'da yaşamış ve A k a d e m i ' d e m ü d ü r l ü k yapmıştır. Proklûs'un zamanında Atina'da eski felsefe okulları­ nın devam ettiğini görüyoruz. M.S. 529 yılında Ati­ na'daki felsefe okulları Bizans İmparatoru anus"

tarafından kapatılmıştır. B u olayı "Antik

"JustİniFelse-

_^"nin sona ermesinin dış imajı olarak düşünebiliriz. Yeni Eflâtunculuğun, zamandaşı olan Hıristiyan­ lık üzerindeki etkilerine geçmeden ö n c e , Antik evre­ nin sonunda rastladığımız düşünce akımlarım bir da­ ha gözden geçireceğiz: Bu dönemde p o z i t i f bilimler, felsefeden tam bağımsız olarak, kendi yollarında İler­ lemiştir. B u dönemin önem verdiği bilimler arasında aritmetik, geometri ve astronomiyi sayabiliriz. Yalmz astronomi, astroloji ile kanşık olduğu için, dinsel bir niteliğe bürünmüştür. Gramer alanında da, bilimsel filolojinin

bir çeşit başlangıcı sayılabilecek olan, çalış­

malar yapılmıştır. Oldukça gelişmiş ileri bir coğrafya bilimi bulunan bu dönemde, temeli Aristo'ya daya­ nan bitkiler (botanik) ve hayvanlar ( z o o l o j i ) da ilgi alanı içindedir. Felsefeye g e l i n c e : İlkçağın bu son

döneminde

S e ı t u s Emprikus'un kişiliğinde rasriadığımız şüpheci­ likten başka, Stoa okulunun da variığım sürdürdüğü­ ne tanık oluyoruz. Ancak dinsel eğilimli Yeni Eflâ­ tunculuğu, dönemin felsefe akımı olarak algılamamız gerekir.

346


İLKÇAĞ FELSEFESİ

Htristiyanhk Felsefesi

D ü ş ü n c e akımlarının temel hatlarını ç i z d i ğ i m i z İlkçağın bu son döneminde yeni bîr din, yeni bir Ör­ güt olarak "Hıristiyanhk"

ortaya çıkmıştır. H ı r İ s d -

yanlık, kaynağı yönünden, Roma'daki çeşitli hellenis­ tik tapınmalardan biridir. M . Ö . tahminen I. yüzyılda hellenisdk dinlerin R o m a ' d a tutunmaya ve örgütleri­ ni kurmaya başladıklarını g ö r m ü ş t ü k . A n c a k D o ­ ğu'dan gelen bu dinsel akımlar, zamanla, R o m a ' n ı n resmi diniyle uyuşmazlığa düşmüştür. Çünkü R o m a dini gittikçe bir devlet dini durumuna gelmişti. Bir hellenistik dine bağlı olmak aynı zamanda resmi di­ nin çerçevesinde kalmaya, imparatora karşı gerekli ta­ pınmalarda b u l u n m a y a bir engel

oluşturmuyordu.

Romalılann birçok T a n n l a n n varlığını benimsemesi, çeşidi dinîere aynı zamanda bağlı olmayı kolaylaşnrıyordu. Ancak tüm hellenistik dinlerin temelini, "ru­ hun

ölümsüz

olduğu"

düşünüşü oluşturur. İşte do­

ğudan gelen dinlerin R o m a ' d a kazandıkları büyük et­ kinliğin nedenini. Özellikle b u noktada, yani bireye ölmezliği vad et melerinde aramak gerekir. Oysa rcsmİ R o m a dini, bireylerin gelecekleri ile hiç ilgilenmeyen soğuk bir devlet dini idi. 347


İLKÇAĞ vs ORTAÇAĞ FELSEFE TARİHİ

Hellenistik dinlerde ruhun Ölümlü olmadığı düşüncesij bir başka anlayışla da İlgili bulunmaktadır. Bu dinlerde ö n c e ölen sonra da "tekrar dirİlen"

hır

Allah kabul edilir; yanİ ilkin ölüme yenilen Allah'ın, sonradan ölümü yendiğine inanılır. Böyle bir Allah'a inanan bir kişiye, bellİ törenlerden geçtikten sonra, bu Allah'ın sonuna katılacağı, npkı o n u n gİbİ yeni­ den dirileceği vadedilir. İşte t ü m hellenistik dinler için ortak olan bu görüşler, İlk Hıristiyanlığın da ka­ rakteristiğini oluşturur, İlk Hıristiyanlığın başlangıcında iki ana fikir ile karşılaşıyoruz: Ö n c e ölümün nedenini "gilnah"t3 ara­ mak gerekir. Ç ü n k ü insanlar g ü n a h işlemekle Al­ lah'tan uzaklaşmış, bu nedenle aLn yazısına (kadere) kanlamaz olmuş ve ölüme mahkûm edilmiştir. İnsa­ nın ölümden kurtulabilmesi İçİn günah işlememesi gerekir. Ne var ki insan yalnızca kendi olanakJanyla ya da yalnızca kendi gücüyle günahtan uzak duramaz. İnsanın günahtan kurtulması İçin, Allah'ın

"şefaat"

(bağışlanma) edip onu günahtan kurtarması gerekir. Böylece hrisriyanlığın İkinci ana fikrine gcimîş oluyo­ ruz: Allah "îstt"nm varhğında insan şekline girmiştir, Allah bir büyük kahraman, bİr büyiık imparator şek­ linde görünmcmiş, aksine aşağılanan, yoksul ve zavallı bir insan biçiminde görünmüş (tecelli etmiş)tür. B u zavallı İnsan biçiminde Allah, pek çok hakaredere uğ­ ramış, sonunda çarmıha gerilerek ölen bir insan olarak kendi ölümünü algılamıştır. Fakat ölümünden üç gün sonra yeniden dirilmesiyle, Allah ölmezliğini kanıttamıştır. İşte ö n c e ölen sonra yeniden ditilen bu Al­ lah'ın alın yazısına (mukadderatına) katılan bir insan, aynı onun gibi, ölümden sonra yeniden dirilccekrir 348


İLKÇAÛ F E L S E F e s i

Eu görüşleri ile, öteki hellenistik dinlerle ortak düşünmekte olan Hıristiyanlığın, onlardan

"ayrılan"

yanlan vardır. Hıristiyanlık öteki hellenistik tapınma­ lardan, Allah'ın büyük bir kİşi varlığında değil d e , Isa gibi "zavalli bir İnsan"dz görünmesi (tecelli

etmesi)

ile ayrılır. B u düşünce Hıristiyanhğm geniş biçimde yayılması için can alıcı bir nokta olmuştur. Bu görüş yardımıyla Hıristiyanlık, İlkçağın son dönemlerinde büyük ölçüde var olan "ifpi" smıflannm dini olmak imkânını bulmuştur. Hıristiyanlığı öteki hellenistik tapınmalardan ayı­ ran ikinci nokta, aslında yahudiİiktcn alınmış olan, "ölümüngünahtn

hir sonucu olduğu"

düşüncesidir.

Evrenin iyi ve kötü güçlerin bir savaş alanı olduğu, kötülüğün Allah'a karşı gelmekten doğduğu düşün­ cesine Hıristiyanlık öncesi d ö n e m l e r d e de rastlandığmi biliyoruz. Nitekim Yeni Eflatunculuk iyİ ilc kö­ tüyü karşı karşıya getirmiş, iyi vc kötüyü Allah ilc hiçliğin bir karşıtlığı olarak düşünmüştür. Hıristiyan­ lık ise savaşın "Allah" ilc "^^yra»" arasında geçtiğini kabul eder. Hıristiyanlığı ö t e k i hellenistik d i n l e r d e n ayıran üçüncü nokta, kökü yine Yahudilikle olan, Hıristiyan­ lığa bağlı bir kişinin "başka hir dîne girme

yasa-

gt-'dır. Yahudilik, İlkçağda inananları yalnızca kendisi­ ne bağlamak isteyen tek dindir. Yahudilik öteki dinle­ rin Tannlannı bir "put" olarak görür. Başka bir deyiş­ le; Yahudilik İlkçağda İnananlarından yalmz Yahudi Allah'ma tapılmasını isteyen, onların başka Tanrılara inanmalannı yasaklayan tek "tekelci dîn"dir. Yahudilik, cemaati sınıdı olan vc inananlarına belli üstünlükler 349


İ L K Ç A C ve

DRTAÇA£ FELSEFE

TARİHİ

tanıyan dar bir dindir. Küçük bîr cemaate dayanan bu din, misyonerlik yapmaya, yani Yahudiliğe yeni insan­ lar kazandırmaya girişmemiştir. Oysa Hıristiyanlık başlangıcmdan itibaren "misyonerlik"

yâpAn bir din­

dir. Hıristİyanhk, aynı Yahudilik gİbi, inananlarının başka Taunlara tapmmalarını kesinlikle yasaklar. B u yasağm resmî R o m a dİnİnİ de kapsadığı, Hıristiyanlan n imparatora tapınmalarını yasakladığı açıktır. S o n ­ ralan büyük bir sorun olan R o m a devleti ile Hıristi­ yanlık arasındaki çekişmenin kaynağını bu

"Tasak"t^

aramak gerekir. R o m a dininin son zamanlarında İmparatora tapın­ ma gittikçe artan bir önem kazanmış, böylece bu din, devlcü, imparatorun kişiliğinde Allahlaştıran bir "im^^ « r « ( ı o r diwr'^ durumuna gelmiştir. Oysa Hıristiyan­ lık, kendi Allah'ı konusundaki tekelciliği yüzünden, imparatora tapınma ve kurbanlar sunmayı başından beri yasaklamışür. İki din arasındaki bu görüş ayrılığı. R o m a devleti ile Hıristiyanlığın anlaşmazlığa düşme­ sine ve bunun sonunda Hıristiyanlarla ilgili "feopw/fttrmfl" yapılmasına yol açmıştır. Ancak b u uygulama Hıristiyanlığı zayıflatacağı yerde büsbütün güçlendir­ miştir. Çünkü pekçok inatçı din mazlumlannın orta­ ya ç ı k m a s ı n a n e d e n olan b u u y g u l a m a

sonunda,

Hıristiyanlık direnç kazanmaya ve değerini, önemini kanıtlamaya fırsat bulmuştur. Önemli olan, bu uygu­ lama sonunda hırisriyanlığın sağlam ve köklü bir "ör­ gütlenme"

yapmak zorunda kalmış olmasıdır. Oysa

öteki hellenistik dinlerden hiçbiri bir kilise, bir üm­ met örgütü oluşturamamıştır. Hıristiyanlık inananlanni cemaatler halinde örgüücmcklc sanki devlet içinde 350


İLKÇAĞ FELSEFESİ

devlet gibi bir güce kavuşmuştur. Ycnİ dinin tümüyle bağımsız örgütü, devletin kendisine karşı çıkmasma neden olmuştur. Hıristiyanlığın örgütlenmesinin güçlendiği bu dö­ nemde, R o m a devlet örgütü gücünü yitirmeye başla­ mış bulunuyordu. Varlığını sürdürebilmek için ağır girişimlerde bulunmak zorunda kalan imparatorlu­ ğ u n siyasal örgütü, birlik ve beraberliğinden ç o k şey yitirmişti. R o m a devletinin çözülme

döneminde

Hıristiyanlık, günden güne büyüyen bir g ü ç olarak belirmiştir. S o n u ç olarak öyle bir an gelmiştir ki. R o ­ ma imparatorları Hıristiyanlık örgütüyle boğuşmaktan cayarak, bu örgüte yaslanma gereği duymuştur. Nite­ kim Hıristiyanlar konusunda en şiddctii ve en son uy­ gulamayı yapan Diochtion'm Konstantin,

takipçisi (halefi) olau

3 0 0 ytllannda Hıristiyanların İzlenmesine

ait tüm yasakları kaldırmak ve Hıristiyanlığı resmen tanımak zorunda kalmıştır. Konstantin'in takipçisi Julianus

Ytai

Eflâtunculuğa dayanarak R o m a dinini

yeniden canlandırmak istemişse de, bu girişiminde, bilineceği gibi, başanlı olamamıştır. Yeni dinde "yaytncütk"

dikkat

çekici olmuştur.

Hıristiyanlık çerçevesinde yapılan ilk yayının henüz felsefe ile ilgisi yoktur, ilk Hıristiyan eserleri incil"

"dört

kadrosu içinde'yazılmış olup, aslında î s a ' n m

yaşam ve düşüncelerini açıklar. Birincisi İsa'nın ölü­ münden 3 0 , dördüncüsü 9 0 yıl sonra yazılmış olan dört incil, kuşkusuz, İsa'nın düşüncelerini gerçekçi biçimde ele almayan, daha ç o k İsa'nın kişiliğine vc doktrinine duyulan inançtan kaynaklanan eserlerdir. 351


İLKÇAĞ ve ORTAÇAĞ FELSEFE TARİHİ

Paulus (10 - 67 ^ Aym şeyi dört incildcn sonra yazılmış olan Pattitts'an mektupları için de söyleyebiliriz. Kendisine, haklı olarak, Hıristiyanlığın ikinci kumcusu diyebileceğinıjz Paulus, mektuplarında insanın günahtan arın­ ması için, İsa'nın yolunda yürümesi, yani ölüp sonra yeniden dirilcn Allah'a İnanması gerektiğine dikkat çe­ ker. Ölüm günahın sonucudur, o halde ölümden kur tulmak, ancak günahtan kurtulmakla mümkündür. Paulus mektuplarında bu nokta üzennde özellikle durur. Bu mcktuplardaki ikinci önemli düşünce, insanın "tek boftna" günahkâr yapısını hiçbir zaman ycnemiyeceği inancıdır. Paulus'a göre İnsan iyiliğin neyde olduğunu bilir; fakat b u n a rağmen o n d a , bir türiü ö n ü n e geçemediği, kötüye karşı bir eğihm vardır. Bu görüş ile Sokrat'm görüşlerini bir karşılaştıralım: "Er­ dem

hinidir" ve

"hif kimse bilerek kötülük

yapmaz"

diyen Sokrat'm bu iki ana görüşünde; temelde güna­ hın vc suçun bir hatadan ileri geldiği düşüncesi gizli­ dir. B u n u n için, gerçek mutluluğun nerede ve neden oluştuğunu bilen bir insan, hataya d ü ş m e z , bunun sonucu olarak da hiçbir zaman kötülük yapmaz. Sok­ rat'm bu ana görüşü sonraları Stoacılara, Epikürcüle­ re ve dahası Y e n i E f l â t u n c u l a r a h â k i m o l m u ş t u r . Özellikle bu noktada, kuruluş durumunda bulunan Hıristiyanlık vc bu yeni dini kurmakta büyük rol üst­ lenen Paulus, Sokrat'm tam karşıtı bir inanç taşır. İlk Hıristiyanlığa g ö r e insan

"iyİ"yi bilir; fakat

buna

rağmen iyi olamaz. Yeni d o ğ m a k t a olan Hıristiyanlığın e n ö n e m l i m isy one derinden biri olan Paulus, pekçok Hıristiyan 352


İLKÇAĞ FELSEFESİ

cemaatleri kurmuş vc sonunda N e r o n ' u n kovuşturma­ sına uğramış ve yaşamını yirirmişrir. Hıristiyanlığm ilk müminleri; aydm insanlardan ç o k , yoksul halk fcitlelcrindeki cahil kimselerdi. Hıristiyanlığın Allah'ının aşa­ ğılanan bir insan biçiminde görünmesi (tecelli), özel­ likle işçileri kendine çekmiştir. Başlangıçta böylc olma­ sına rağmen, sonraları durum değİşmİş, öteki sosyal tabakalar ve sonunda filozoflar da Hmstiyanhğa katıl­ mışlardır. Milâdın aşağı yukarı (takribi) ilk ikİ yüzyılında, yalnızca Hıristiyanlığın "savunması"

için yazılmış

olan birtakım cserierle karşılaşıyoruz. B u eserler H ı ristiyanların R o m a devletinin resmî kulları ( t a b ' a ) ol­ madıkları konusundaki görüşleri yanıtlamaya çalışır­ lar. İkinci olarak da bu savunmalar, Hıristiyanları ateistlik, yani Allah'ın varlığını reddetme suçlamala­ rına karşı dururlar Hıristiyanların Allahsızlıkla suç­ lanması, yeni dinin öteki dinlerin Tanrılarım bcnimsemeyişi yüzünden oluyordu. Ü ç ü n c ü olarak bu sa­ vunmalarda Hıristiyanhğın ahlâkına ait yapılan eleşti­ riler yanıtlanır. S o n u ç olarak bu savunma yazıları Hı­ ristiyanlığın, felsefenin cn yüksek görünüşlerine, söz gelişi bîr Stoa ya da Yeni Eflâtunculuğa hiç de aykırı olmadığını vurgularlar. Bu arada Hıristiyanlıkta ru­ hun ölümsüzlüğü düşüncesinin bulunduğuna değini­ lir vc aynı düşüncesinin, Hıristiyan dinindeki biçimde olmasa bile, Stoa'da ve Yeni Eflâtunculukta da var ol­ duğu ileri sürülür. Birinci dönemdeki bu savunma ça­ balarından sonra, Hıristiyanlık düşünüşünün ikinci döneminde, Hıristiyan dininin İlkelerini "felsefî dan

temellendirmek"

apı-

denemelerinin başlatıldığına 353


İLKÇAÛ l/e ORTAÇAÛ FELSEFE TARİHİ

tanık û l u y o n j i . B u ikinci d ö n e m d e özellikle bir ko­ nu iie, "iman

ile bilgi"

arasmdaki, yani hıristiyanla-

rm dogmaları ile felsefe arasmdaki ilişki konusuyla uğraşılır. Hıristiyanlık vahiy yolu ile indirilmiş olan birtakım dogmalara dayanır, Eu dogmaların mümine yakışan bir inançla, benimsenmesini ister. Acaba saf bir inançla benimsenmesi İstenen bu dogmaların fel­ sefe ile ilişkileri nedir? işte bu d ö n e m , t e m e l d e , b u konuyu ele alır. Bu d ö n e m d e bu soruya "değişik"

yanıtlar veril-

mİşür. ilk yanıtı, M . S . I - I I . yüzyıllarda rastlanan vc öleki hellenistik dinlerde dc görülen, "Gnods"

doktri­

ninde buluruz, Gnosis, (kelime a n l a m ı ) , dinsel bir bilgi, yani scçkİn ve mistik yapılı insanlara has olan bir bilgidir. B u nedenle Gnostİkler "doğa

üstü"

bir

bilgiye sahip olan ayrıcalıklı insanlardır, İşte bu G n o s tikler dinin dogmalarına yalnızca inanmanın yetmedi­ ği, dogmalann Gnostik bir yorumlamasının şart oldu­ ğunu ileri sürerler. Böylece Gnostİkler, kişisel ve mis­ tik bilginin dogmadan üstün olduğunu benimsemiş oluyoriar. Bu Gnosis akım bütüncül (vahdet) olmayıp, çeşitli kollara aynimıştı. Aynca Gnosisticr, sistemlerine Hı­ ristiy anhğınkinden başka dogmaları da almaya eğilim­ lidirler. Bu bakımdan Gnosis, dönemin eğilimlerine uygun olan bir akımdır. Şayet bu akım üstünlük sağlanabilscydi, belki de Hıristiyanlık bu a b m ı n dinsel eğilimleri içinde kaybolur giderdi. Gittikçe güçlenen Hıristiyan kilisesi tehlikeyi görmüş ve Gnosis akımı İle şiddetli hir kavgaya girişmiştir.

354


İLKÇAĞ FELSEFESİ

Tenullinnus (TertuHian) (tahminen 155 - 220) Hıristiyan kilisesi, Gıiosis'in tam karşıtı olarak, dogmayı her zaman bilgiden üstiin saymıştır, Ancak bu konuda da kilise çerçevesinde çeşidi eğilimler; fel­ sefeye dost olan, felsefeye düşman olan akımlar var­ dır. Felsefeye karşı olumlu bir tutum alanlara düşman olanlardan birisi dc Tsrtullian'dır. O n a göre d o g m a ­ ları, içeriği ne olursa olsun, yalnızca "iman"

ile be­

n i m s e m e k gerektir. B i z dogmayı y o r u m l a m a k , ona göre U r anlam vermek hakkına sahip değiliz. O kadar ki Tcrrullian daha da ileri giderek, d o g m a n ı n

alula

tümüyle "aj'Aîrî" olabileceğini de savunur. S ö z gelişi Hıristiyanlıktaki Allah'ın İnsan biçimine girdiği vc bir insan olarak acı çektiği dogması, akla tümüyle aykırı o l a n b i r d ü ş ü n c e , bir paradokstur.

Buna rağmen

dogmalara inanmak gerekir, çünkü dogmalar akh al­ çak gönüllü olmaya zorlar. Böylece TertullİaH, dog­ malann felsefi yorumunu tümüyle reddeder. O n a gö­ re dinî inanç Dc felsefî bilgi birbirinin karşıtıdır. "İm­

kânsız olduğu ifin inanıyorum"^ yani inandığını şeye, akıla karşı olduğu için inanınm sözü, doğrudan doğ­ ruya Tertullian tarafından söylen m cm işse b i l e , onun anlayışını ç o k güzel açıklar. Ancak tüm bu anlayışlar Tcrtullian'ın, aynı zamanda. Antik felsefenin d e etkisi altında kalmasına engel değildir. Nitekim T c r t u l l i ­ an'ın Stoa'nın etkisiyle yazılmış olan ruh ile ilgili bİr kitabı vardır. Tertullian, imanı bilgiden bir düşünce akımına önderlik etmiştir.

355

'^HJPHit^^

tutan


İLKÇAâ va ORTAÇAĞ F£LSEF£ TARİHİ

İskenderiyeli Clemens (150 - tahminen 211 -215 arası) Tertullian karşıtı bir görüşü, zamantiaşı olan İs­ kenderiyeli Clemens temsil eder. İskenderiye'de bir Hıristiyan okulunun yöneticisi olan C l e m e n s , çeşitli kitaplar yazmıştır. B u eserierden birisi "Haltlar"

gibi

dikkat çekici bir isim taşır. Halı, çeşidi renk vc şekil­ lerden oluşan bir dokumadır, C l e m e n s ' i n kitabı da çeşitli felsefî görüşleri, tıpkı bir hah g i b i , renkli bİr sistem halinde göstermiştir. Clemens de inancı bilgi­ den üstün tutar, yalnız ona göre inanç ile bİlgi arasm­ da b î r karşıtlık y o k t u r . Ö n c e d o g m a y ı yakın b i r inançla benimser, sonra da felsefeye dönersek, o za­ man inancın felsefe tarartndan da doğrulanmakta ol­ duğunu görürüz. C l e m e n s sonradan bu görüşü şu kural ilc dile getirmişrirı "Anlamak

ifin

inanıyorum"^

yani inandığım şeyin akıl tarafindan da onaylandığını g ö r m e k İçin inanınm.

35

S


İLKÇAâ FELSEf ESI

Kilise Bahaları (Patristik) Dönemi

Süzünii e t t i ğ i m i z bu d ö n e m e felsefe t a r i h i n d e "Patristİk Dönem"

ya da "Kilise Babaları

Dönemi"

denir. B u dönemde kihse bir yandan sıkı bir şekilde örgütlenmiş üie yandan da Hıristiyan dogması tartış­ maları son ve kalıcı şeklini kazanmıştır, "ör^füt" ilc V O ^ H İ A " birbirleriyle sıkı ilişki içindedir. Ç ü n k ü dog­ m a kendisine inanılmasını İster vc bunu sağlamak için de bİr otoriteye, bİr örgüte gereksinim vardır. Dinî inançla felsefi bilgi vc bilimsel bilgi arasında nasıl bir ilişki vardır? Acaba dogmayı bilim ilc açıkla­ mak mümkün müdür.* Bu dönemin

filozoflanınn,

ya­

ni Kilise Babalarının başlıca ilgi duydukları konu bu­ dur. Bu konu ile aynı zamanda, Gnosis akımına da değinmiş oluyoruz. Bilgiye mistik vc kişisel bir gözle bakan Gnosriklcr onu inancın üstünde görürler. On­ lara göre, dogmanın inanılmadan önce Gnosis açısmdan bir yorumu yapılmalıdır. Bilgiyi G r o s d k l e r i n ki­ şiliğine bağlayan bİr anlayışa Kilisenin karşı çıkması doğaldır. Nitekim Kilisenin gittikçe ortodoks bir ka­ rakter kazanması, yani tutucu olması. Gnosis doktrini­ ne karşı tepkisi olarak açıklanabilir. Kilisenin G r o s i s ' c 357


i: KÇAĞ v e O B T A Ç A Ö F E L S E F E T A R İ H İ

karşı çıkışının ikinci ncdcnİ, bu akımın olmayan"

mori^cn

"Hıristiyan

içine almaya kalbşmasıdır. Ger­

çekte Gnosis, dönemin genel eğilimine uygun olarak, Hıristiyanlığı içe dönük durumdan kurtarıp dİnscl bir çerçeve içine almaya çaba göstermiştir. T ü m bu ne­ denler, örgütünü geliştirmiş ve artık az çok istikrar kazanmış olan Kiliseyi, Gnosis akımı İle şiddetli bir mücadeleye yöneltmiş dr. Bu mücadele ancak y i n c "felsefenin"

y^idinw ile

yapılabilirdi. Gnostikleri yok edip y e n e b i l m e k içİn, aynı onlar gibi, akılcı kanıtlar kullanmak gerekiyordu. Artık sertleşmeye başlayan Hıristiyan Kilisesi, özellik­ le "Gnosis" Az savaşma gereksinimi vc zorunluluğu duymuş vc felsefe İlc uğraşmak zomnda kalmıştır. Gnosis'e karşı cn şiddetli karşı çıkışa, dogmaya körü-körüne inanılmasını isteyen Tertullian'di,

rastla­

rız. İnanç ile bilginin hiçbir ilgisi olmadığını söyleyen Tertullian, akla aykırı bİle olsa dogmaya inanılması gerektiğini, böylece aklın ölçülü olmak zorunda kala­ cağını savunur. Hıristiyan Kilisesi T c r t u l l i a n ' ı n bu görüşünü reddetmiştir. Nitekim Tcrtullian'ın yaşamı Kilise ile yaptığı kavga yüzünden sona ermişcir. Buna karşı Kilisenin deriyeli Clemens'in

"onayladtğtgörüşü"

kişiliğinde buluruz

İsken­

Clemens'in

doktrinini şu formül ile ifade e t m e k alışkanhk haline gelmiştir: "Anlamak İfİn inanıyorum."

Y^m dogma­

yı bir kez inançla benimsedikten s o n r a , d o g m a n m aynı zamanda aklımıza da "wy^M»" olduğunu

görü­

rüz. Çünkü dogma akla aykırı değil, tersine uygun­ dur. B u nedenle d o g m a , aynı zamanda, insanı doğru

358


aKÇAG FELSEFESİ

o k n a , kabul edilir olana götüren yetiştirici b i r eği­ timcidir. B u dönemde "inanc-bilgi"

konusundaki görüşler

ile, "inanp-ahlâk"

ilişkisi konusunda da karşılaşırız.

Bu konuda, "ahlâk

tümüyle Allah'm

dayanır,

yoksa ayrıca

aklımızda

mak yeteneği

var mtdtr?"

tullian, "iyiyi

"Allah'ın

buyruklarına

iyiyi ve kötüyü

ayır­

şeklinde soruluyordu. Ter­ buyurduğu

fsy" olarak anlar.

Şayet Allah'ın buyruğu temel olarak ahnmazsa.,

"iyi"

kavramının hiçbir anlamı kalmaz. Tcrtullian'ın bu an­ layışı Yunan felsefesinin iyilik konusundaki

görüşü­

nün tamamen karşıtıdır. Bir Sokrat, bİr Eflâtun, bir Aristo için " ı y j ' \ aklımızın iyi olarak gördüğü ve an­ ladığı bir şeydir; yani Yunan filozofları "iyi"yt, ile ulaşılan "doğal

bir htlgi"

akıl

Q.özüy\c bakarlar.

B u konuda da İskenderiyeli C l e m e n s , Kilisenin benimseyip koruduğu bir ara görüşü simgeler. O n a göre "iyi"önct

Allah'ın buyurduğu şeydir; iâkat son­

radan b u A l l a h ' ı n b u y r u ğ u n u n g e r ç e k t e n

"rvi"ye

" ö ; ) ^ » » " olduğunu aklımızla da görüp anlamak ola­ nağı bulumz. B ü t ü n bu anlatılanlardan, M . S . 3 0 0 yılında bir yandan Gnosis akımına karşı, öte yandan da Tcrtulli­ an'ın dogmalar konusundaki aşırı görüşlerine karşı Kilisenin bir savaş başlattığını görüyoruz.

Orîgenes (185 - 254) Yunan dünyasının D o ğ u bölümünde yetişmiş olan Origenes

İskenderiye'de Clcmcns'in okulunda görev

almıştır. Hris ti yanlığın ilk dönemi için çok ö n e m l i vc 359


• • ^ ^ ^ A Ğ VB O R T A Ç A Ğ F E L S E F E

TARİHİ

karakteristik bİr düşünürdür, Ammriniös

Sakkas'm

öğrencisi olan Origencs'in karakterisdk yanı, yanith

ilc Tcnİ Eflâtunculuk

Nitekim bu "kararstzUğt"

Hırİsü-

arasında sallanmasıdır. kendisini KiJise ile anlaş­

mazlığa düşürmüş ve sonunda Hıristiyan cemaatin­ den kovulmasına neden olmuştur. Yeni Eflâtunculuk ilc Hıristiyanlık arasında başlıca farklardan birini, "Allah

anlaytşı"

oinşıuvar.

Hıristi­

yanlık Allah anlayışını Yahudilikten almıştır, yani Al­ lah, Hıristiyanlığa göre de, evreni yoktan yaratmış olan bir "Taratt-cî"dıv.

Oysa Yeni Eflâtunculuk evre­

ni Allah'ın bir görüntüsü olarak düşünür, Evren, ğın güneşten çıkıp yayılması gibi, "kutsal bir yayılmast"dıî.

ışı­

anlamın

Origenes de Allah anlayışında da­

ha çok Yeni Eflâtunculuğa yakındır. Hıristiyanhk ilc Yeni Eflâtunculuk bİr dc ve iman"

"Allah

ilişkisi konusunda farklı düşünürler. Hıris­

tiyanlığa göre insan Allah'ın "yaratttğt"

bir yaratık­

tır vc bundan dolayı Allah ilc insan arasında yaratan ve yaratılan ilişkisi geçerlidir. Ku n e d e n l e ikisinin arasında "aşüamaz

bir upurum"

bulunur. Oysa Ye­

ni Eflâtunculuk için insan, Allah'ın bir görünüşüdür. İnsan kendinden g e ç m e ( c e z b e ) d u r u m u n d a yeni­ den Allah İle "birleşme"

imkânına sahip olur, ancak

bu kendinden geçmenin (cezbenin) kuEısal anlamda olması şarttın Sonuç olarak Hıristiyanlık evrenin "belli man

ifinde"y

bir

za­

yani, zamanın başlangıcında yaratılmış

olduğuna inanır, Aynca Hıristiyanlığa göre Allah'ın in­ san biçimine ^ r m e s i , "bir kez" olmuştur ve bu belli bir tarihte olmuştur, bir daha yincicnmeyccektir. Origenes 360


İLKÇAâ FELSEFESİ

İ&C Hıristiyanlığın bir kez olan olayını, "zamanın tünde"

üs­

olan olay olarak vc dc sonsuz olay olarak an­

lama eğilimindedir. B u eğilim onu, evreni bir ^elifim"

ohrak

"yinelenen

anlamaya g ö t ü r m ü ş t ü r .

Orige-

nes'c g ö r e Allah'ın yarattığı bir yaratık olan insan, yalmzca zayıf olduğu için günah isteyip Allah'tan aynlmıştır. O halde '^wwa/;" Allah'a başkaldırmanın bir sonucu olmayıp, yalnızca insanın zayıf olması yüzün­ den meydana gehr. Ancak Allah bu düşkün yaratığına yardım e d e c e k , ona şefaat (bağışlama) e d e r e k onu düştüğü günah çukurundan çıkaracaktır. Nitekim in­ san yalnızca c e z a olarak, daha d o ğ r u s u , "arınsın"

günahtan

diye bir bedenle yaratılmıştır. Ceza bir dü­

zelme (ıslâh) aracı olduğu için, günahkârların tümü sonunda günahlarmdaıı temizlenerek Allah'a d ö n m e k olanağına sahiptir. Nitekim tüm yaratıklar (şeytan da dahil) sonunda kurtulacak ve yeniden Aîlah ile birleşecckdr. Ancak yaratılanların zayıf olmalan devam ede­ ceğinden, bunlar Allah'tan yeniden ayrılacaklar ve bu hareket bu şekilde sajısız kez yinelenerek sürecektir. ü r i g e n e s ' i n , evrenin sürekli bİr döngü İçİndc ol­ duğu görüşü, Hıristiyanlığa hiç uymayan, daha çok Gnosis'e uyan bir düşünüştür. B u ve bunun gibİ H ı ­ ristiyanlığa aykın fikirleri, Origenes'in Kilise ile arası­ nın açılmasına neden olmuştur.

Augustinus (354 - 430) Origenes^n karşılı ve aynı zamanda Kilise Babalannın cn büyüğü olan ve en önemli kİşi olarak kabul edilen düşünür "Att^astmus"lur.

Denilebilir k i , İlk­

çağ ile Ortaçağın sınırı üzerinde bulunan Augustinus 3S1


İLKÇAĞ vfl ÜRTAÇAĞ FELSEFE TARİHİ

İle Patnstik d ö n e m hem olgunluğa ulaşmış, hem de son bulmuştur. Augustİnus, politeist ( ç o k Tanrriı) Komalı bir subay ile Hıristiyan bir anadan doğmuş­ tur. Ö n c e çeşitli etkilerde kalan Augusdnus, çok son­ ra Hıristiyan olmuştur. Hıristiyan o l d u k t a n sonra, gerek teorik vc gerekse pratik yönden, t ü m yaşamını Kiliseye ayırmış, Kuzey Afrika'da piskopos olarak öl­ müştür. Augustinus'un yaşamını, en iyi şekilde, kendisinin yazdığı bir eserden, "Confessiones"

isimli eserinden

ö ğ r e n i y o r u z . C o n f e s s i o n e s ' i n dünya e d e b i y a t ı n d a özel bir önemi vardır. Çünkü bu eserin, dünya edebi­ yatında ilk gerçek otobiyografi

olduğu söylenebilir.

Eserinde Augustinus bize önce gençliğini nasıl geçir­ diğini anlatır. Bu gençlik, o d ö n e m d e R o m a l ı bİr genç İçin ahşılagclcn, öncelikle hazzı elde etmek iste­ yen ve öteki şeyleri ikinci plâna iten Epikürcü bir ya­ şam biçimidir. O n u n yaşamında karakteristik olan şey, yaşadığı dönem ile ilişkisine birdenbire ve dc te­ sadüfen son verişidir. İlk gençlik döneminin eğlence­ ye dönük yaşamından Augusrinus'u C i c e r o ' n u n bir eseri ile tanışması caydırmıştır. B u eser ile tanışmak, Augustinus'a yaşamının tamamını bilim vc felsefeye ayırma karan verdiriyor vc bunun üzerine hitabet ho­ cası oluyor. B u görevi Augusrinus fezlaca yadırgamı­ yor. Çünkü onun hitabete olan yakınlığı v c hâkimiye­ tini tüm eserlerinde görebiliyoruz. Yalnızca felsefe ile doyuma ulaşamayan Augusti­ nus, dini bir görüşe de sahip olma gereksinimi duyar. Bu gereksinim onu, pek karakteristik olarak, Hıristiyan olmayan, daha çok Zerdüşt dininin t e m e l i üzerinde 362


İLKÇAĞ FELSEFESİ

kurulu Gnostik bir mezhep ile, "Mani"

m e z h e b i İlc

ilişki k u r m a y a z o r l a m ı ş t ı r . E u m e z h e p A u g u s t i nııs'tan tahminen yüz yıl kadar önce Mani isminde İranh birİ tarafmdan kurulmuştur. Z e r d ü ş t dininin evreni biri ötekine karşıt iki gücün, iyi ile k ö t ü n ü n , bir kavga alanı olarak anladığım biliyoruz. İyi ve kö­ tü başlangıcından bu yana vardır ve biri ö t e k i ile sü­ rekli kavga içindedir. Bu karşıt İkİ gücün g e r ç e k savaş alam insan ruhudur. Augİstİnus'un Mani m e z h e b i n e bağlanışı yalnızca bir rastlantı s o n u c u o l m a m ı ş t ı r . Çünkii o da ötedenbcri kötünün reel bİr gtiç oldu­ ğuna inanıyordu. B u inancı ile Augustinus S o k r a t ' m karşıtı bir anlayışa sahiptir. O daha ç o k Pdw/wj'a yak­ laşmıştır. Çünkü Sokrat'a göre "kötü"

bir realite ol­

mayıp yalnızca bir hatanın ürünüdür. Oysa Paulus'a göre insan "iyiyi

bilir, fakat iyiye göre davranmakta

güçsüzdür, yetersizdir. K ö t ü l ü k , insanın e g o s u n d a (nefe) bir türlü yenemediği bir güçtür. Augustinus bir süre sonra Manizmden ayrılmıştır. E u n a , bu mes­ leğin başındakilerin boş olduklarını ( k o f olduklarım) görmesi vc aynca Gnostik mezheplerde tümüyle ha­ yalci düşüncelerin fezlaca yer aldığının farkına var­ ması neden olmuştur. M a n i z m d e n ayrıldıktan sonra sağlam b i r temel bulamayan Augustinus, kendini bir süre

"şüpheciliğe"

kaptırmıştır. O d ö n e m d e şüphecilik henüz^ kendini koruyabilen bir akımdı. Augusdnus gibi gcrçcğİ bü­ yük bir tutku ile arayan bir ruhun şüphecilikte uzun süre kalamayacağı doğaldır. B u n u n İçindir ki P l o ­ tinos'un felsefesini tanıması kendisi için g e r ç e k bir kurtuluş olmuştur. T ü m şüphelerinden kurtulup bu 363


İLKÇAĞ v& OfiTAÇAÛ F£LS£F£ TARİHİ

kez dc Yeni Eflâtuncu o k n A u g u s t i n u s , yaşamının sonuna kadar bu felsefeye olan sevgisini v c ilgisini ko­ rumuştur. Coşkun bir gençlik yaşamı sonunda, sırası iJe Manizm, şüphecilik ve yeni Eflâtunculuğun

etkilerinde

kalan Augustinus, sonunda Milano Piskoposu A m b rosius'un kişisel etkisi ile Hıristiyanlığa kazanılmışür ( 3 8 7 ) . B u andan itibaren artık Augustinus Hristİyan Kilisesinin başlıca destekçilerinden ve koruyuculanndan biri olmuştur. Hıristiyan oluşu ile birlikte Augustüius'un aynı zamanda, cn aktif yazariık dönemi de başlamış oldu. Augustinus'un

bugün elimizde b u l u n a n ilk eseri

akademicilere, yani Scpdklcre karşı yazılmış olan po­ lemik bir eser (Conta

Academicos)diT.

Akademinin

bir dönemden sonra şüpheci bir yola saptığını biliyo­ ruz, Augustinus'un ilk eserinin şüphecilik, şiddet vc tutkuyla savaşan bir kitap oluşu, kendisi içİn çok ka­ rakter isrikrir. Augustinus şüpheciliğe karşı yaptığı eleştirilerini İki temele dayandınr. Ö n c e : Bir gerçek var olmalıdır vc insanda bu gerçeğe sahip olma imkânlan bulun­ malıdır. Aksi halde insan ruhu yok olmaya mahkûm olur. Çünkü sonsuza dek şüphe d u r u m u , ruhu yok olmaya sürüJdcyen bİr talihsizliktir. B u n u n İçİn insa­ nın dayanabileceği bir gerçeğin var o l m a s ı kesinkes gereklidir. Yeniçağda Alman edebiyatçısı vc filozofu

Lenin^

tarafindan söylenmiş vc Aydınlanma D ö n e m i ' n i n dü­ şüncesini çok iyi yansıtan bir deyi^ vardır. Lcssıng'e g ö r c gerçeğe sahip olmaktan çok daha yüksek bir şey 364


İLKÇAÛ FELSEFESİ

v a r d ı r , b u da, g e r ç e ğ i elde e t m e y e "paba mektir.

göster­

Çünkü insan gerçeğe hiçbir zaman tam ola­

rak sahip olamayacak, ancak gerçeğe daha çok: "yaklapma" çaba ve eğilimi taşıyacaktır. Aynı şekilde İlk­ çağdaki ılımlı şüpheciler de bu görüştedirler. Oysa Augusdnus bu görüşe şiddcdc karşı çıkar. O n a göre insanın bazı sağlam gerçeklere sahip olması v e bun­ larla ilgili sarsılmaz bir inanç taşıması mudaka gerekli­ dir. Aksi halde insan felâkete sürüklenir. O halde Au­ gustinus için, Lcssİng'İn tam karşıtı bir görüşle, ger­ çeğe yönelmek değil, doğrudan doğruya g e r ç e ğ e sa­ hip olmak insanı mutlu edebilir. Gerçeğe sahİp olmak ise, bu gerçeğe insanın tüm benliğiyle

"inanması"

dcmckdr. İnanç vc şüphe birİ Ötckisiyle uyuşması ola­ naksız iki zıtlıktır. Augustinus'un

Septikleri eleştirisinde dayandığı

ikinci temel şudur: Kendilerinden şüphe edilemeye­ cek olan birtakım açık-seçik bilgiler gerçekten vardır. S ö z gelişi "manttk

tikeleri"

bu türden bilgilerdir.

Aynı şekilde m a t e m a t i ğ i n ana ilkeleri de kesin bir açık-seçik geçerliUk taşırlar. Aynca "kendimizin olduğundan"

var

kuşku duymayız, bu konuda kesin bir

inanç sahibiyiz. Oysa söz gelişi dış evrenin gerçekli­ ğinden şüphe etmek mümkündür. "DÎŞ evren hir

ger­

pek mi, yoksa yalmzca

mt­

dtr?"

bir görünüp

ya da bir rüya

diye haklı olarak kuşkulanabilirim. Anca.k ken­

dimin var olduğundan, hiçbir şekilde kuşkulanmam. "Düpünebilmem"

bana var olduğumu, bunun sonucu

olarak ruhumun var olduğunu kamdar. Bir bilince sa­ hip olduğumu bilmek, benim için en açık-seçik bilgi­ dir. B u görüşleriyle Augustinus, Yeniçağ başlangıcındaki 365


i: K-yAĞ VB OPiThÇ^Û

FELSEFE T A ' i ' l ' I

bir filozofun, Descartes'ın ünlü bİr düşüncesini daha önceden Vurgulamış bulunuyor. Mantık vc matematik ilkelerinin gerçekliğine ge lincc: Mantık olsun matematik olsun kendilerinden kuşku duyulmayacak, kesin gerçek düşüncelere da­ yanırlar. B u düşünceleri gerçek şekilleri İle düşüne­ bilecek bir varlığa gereksinim vardır, M a n r ı k ve ma­ tematiğin kanunları, aynı zamanda, uzay ve zaman ile ilgili olmayıp, uzay vc zamanın dışındadırlar. S ö z gelişi "2K2=4" kuralının gerçekliği, nc belli bir yerde ve ne belli bir zamanda oluşmuştur. B u kural, belli bir yer ya da belli bir zamanda yok olamayacaktır da. Bu gerçekler, kendilerini d ü ş ü n e c e k olan uzay vc zaman dışındaki bir varhğın, yani "AUah"\v\

var

olmasını şart kılarlar Böylece A u g u s t i n u s kendile­ rinden kuşku duyulamayacak ikt varlığı dile getirmiş oluyor; Ruh vc

Allah.

D o ğ a ya da cisimler evreni var m ı d i r l B u n d a n şüphelenebilirim. Nitekim Augustinus için maddi do­ ğanın var olup olmadığını bilmenin, var ise onunla il­ gili bilgi edinmenin önemi yoktur. O n a göre önemli olanj insanın kendisini vc daha da önemlisi Allah'ı ta­ nımasıdır. Bunun için o: "Ben yalmz bilmek

istiyorum,

gerisi

Allah'ı

beni ilgilendirmez"

ve ruhu dv/or. Al­

lah'ı ve ruhu bilmek insanı mudu eder. Oysa doğayı tanımak İnsana hiçbir şey kazandırmaz. Allah'ı bilmek ile ruhu bilmek, bin öteki ile sıkı­ dan sıkıya İlgilidir. Çünkü biz Allah'ı, Allah ile ruh arasında bir analoji kurarak cn iyi bir şekilde tanıyabi­ liriz. Çünkü insan ruhu, bir "salt ruh" (mahz m h ) olan "Kutsal

ruh" modeline göre yaratılmıştır. İnsanda bir 366


İLKÇAÛ FELSEFESİ

İrade olduğu gibi, Allah da, h e r şeyden ö n c e , irade sahibi olan bir varlıktır. Allah evreni "Özgür iradesiyle"

yaratmıştır. B u

noktada Augusdnus'un Yeni Eflâtunculuk karşıtı bir tutum alarak, Hıristiyanlığı tutmakta olduğunu g ö ­ rüyoruz. Augustinus'a göre Eflâtun ve Yeni Eflaîuncular gerçeğe yaklaşmışlar, fakat tam olarak o n a ula­ şamamışlardır. Çünkü evren ve insan. Yeni Eflâtunculann savunduğu gibi, "Kutsal

töz"ün bir aydınlat

ması ve yaratması olmayıp, aksine Allah'ın yoktan ya­ rattığı varlıklardır. H e r yerde hazır ve nazır (gören^ bakan, nazar e d e n ) olan AJlah, uzay ve zamanın dı­ şındadır. Oysa Allah'ın bir eseri olan evren, zaman içinde bulunur, "Zaman" mayan'12

denilen şey nedir.* Zamanın "sonu

ol-

ne tür bir İlişkisi vardır? Augustinus'un za­

man konusundaki düşünceleri belki dc felsefenin cn derin düşüncelcrindcndİr denilebilir. Antik felsefe uzay ile çok uğraşmış, buna karşın zaman ile pek az ilgilenmiştir. İlkçağda zaman sorununu ciddî olarak ele alan ilk felsefe, Yeni Eflâtunculuktur. Augustinus ise zaman kavramım, birçok yerde, tüm düşünceleri­ nin temeline yerleştirmiştir. "Zaman

nedir?"

sorusuna Augustinus çok dikkat

çekici bir yanıt veriyor: "Bana manın sorulmaz

ne olduğunu

biliyordum,

zamanın

ne olduğunu

soruimadığt ancak bilemez

sürece

sorular oldum.

za­

sorulur " Au­

gustinus'a göre zaman; geçmiş, şu an ve gelecekten meydana gelir. Bu üç zaman çeşidi içinde gerçekten var olan yalnızca şu andır. Geçmişin arük bir varlığı yoktur. Gelecek ise henüz yoktur. Fakat tam anlamı 367


İLKÇAÛ V9 ORTAÇAĞ FELSEFE TARİHİ

İle ele alındığında, şu an; geçmiş ile gelecek arasmda bulunan bir zaman anıdır. Bunun içindir ki zaman, varlık ile yolduk arasında bulunan, var olan ile var ol­ mayanın karışımı olan bir şeydir ve zamanda yokluk yanı, varkk yanına göre ç o k daha genişür. Çünkü bir yandan artık var olmaktan çıkmış olan muazzam bir geçmiş ile henüz hiçbir varlığı bulunmayan uzun bir gelecek arasında şu an, ancak küçücük b i r andır. Al­ lah evreni yoktan yarattığı için, bu evrenin yokluğu kapsaması da ç o k doğaldır. Bir yokluk olan geçmiş vc gelecek bizim için nasıl ve ne şekilde 'V/ır" olabiliyor? Bizde

"hatirlama"yz-

tcneği olmasaydı geçmiş konusunda, bir

"bekleme"

olanağı bulunmasaydı gelecek konusunda hiçbir şey bilemezdik. Hatırlama ancak şu an olabilir, yani ben geçmişi ancak şu andaki durum anında hatırlayabili­ rim. Aynı şekilde bekleme de geleceğe şu an açısın­ dan bir bakıştır. Sonuç olarak geçmiş ve gelecek an­ cak bir hatırlama vc bir beklemeye sahİp olan varlıklar için var olabilir. Hatırlamak ve beklemek yeteneğin­ den yoksun olan bir yarauk için, geçmiş ve gelecek hiçbir şey ifade etmeyen boş kelimelerden oluşur. O halde geçmiş ve gelecek; hatıdama ve bekleme yete­ neğine sahip olanlar, yani "insan

bilincine"

sahip

olanlar için vardır. Bu bilinci ortadan kaldırırsak, ge­ nellikle zamanı da ortadan kaldırmış oluruz. B u ne­ denle zaman içinde bulunan evren, ancak bu türden bir bilinç taşıyan yaranklar içindir. "Dûğa"nm

zaman içinde bulunduğunu vc eşyanın

zaman içinde hareket ettiğini söyleriz. Fakat zamanın varlığı için insan bilincinin var olması gerektir. O halde 36B


İL UÇAâ FELSEFESİ

zaman İçinde bulunan evren yalnızca bir görünüşten, yalnızca İnsan bilincinin ürününden oluşur. Augusti­ nus'a g ö r e ; d o ğ a , kendiliğinden var olmayatı insan bilincini yaratmakla, bu bilinç için bir g ö r ü n ü ş t e n ibaret olan doğa evrenini de yaratmış oldu. Allah'ın evreni "betli bir zaman tığı^ yoha

evrenin

başlangıçtan

anında

m^t

beri mi var

yarat-

olduğu?"

sorusu tartışılmıştır. Augusünus'a göre bu iki görüş arasındaki ayrılığın hiçbir anlamı yoktur. Ç ü n k ü za­ manın "kendisi"

de Allah'ın bir yaratmasıdır. Nite­

kim zaman, Allah'ın İnsan bilincini yaratnğı anda var olmuştur. T ü m bu görüşlerin ağırlık merkezini; ö n c e s i z , so­ nu olmayan vc evreni yoktan yaratmış bulunan

M/-

/fl/f" görüşünün oluşturduğunu kolaylıkla görebiliyo­ ruz. İnsanı kendi örneğine göre yaratan Allah, bu ne­ denle onu "Szgür iradeli"

bir yaratık yapmıştır. Al­

lah'ın özgür ve yaratıcı iradesi gibi, insanın iradesi dc "baflangifta

" özgür ve yaratıcı idi. İnsan Allah'ın ya­

ratmış olduğu bir "yaratık"

idi ve yapısı gereği, yani

bir yaratık sıfetı ile, insan Allah'ın iradesine başkaldırmış, aynı o n u n gibi olmak isteği d u y m u ş t u r . İşte, Augustinus'a göre, "ilkgiinahtn"

\iLyniL%\.

bu başkal-

dınştır, Acaba insan niçin günah işlemiştir? Başlangıç­ ta melek olan insan neden Allah'ın g ö z ü n d e n düş­ müş bir şeytan olmuştur? Augustinus, Origencs'in sa­ vunduğu g i b i , insanın zayıf bir yaratık o l d u ğ u n d a n günah işlemiş olduğunu reddeder. O n a göre insan, yalnızca gururu yüzünden başkaldırmış, yalnızca kendi­ rli beğenmişliğinden Allah ile bir olmak, kendini evre­ nin merkezi yapmak istemiş, böylece Allah'ın iradesine 369


İ L K Ç A Ğ «9 O R T A Ç A Ğ FELSEFE T A R İ H İ

karşı gelmiştir. O halde Augustinus İçin günah, Sok­ rat'ın anladığı gibİ, muduluğa giden yolda işlenen bir hata olmayıp, aksine yaratılanın yaradana karşı ayak­ lanmasının sonucudur. Augustinus bu başkaldırısı yalnızca insana ait say­ m a z . O n u n , "kötü"nütı "feytan"m

realitesine i n a n d ı ğ ı , yani

gerçekten var olduğuna inandığını biliyo­

r u z . O n a g ö r c ; b u kötü g ü ç "Şeytan'\ sandığı gibi, başından beri "Allah" değildir, Aksine şeytan "düfmf^'\

manizmin

ile savaş halinde Allah'ın koruma­

sından yoksun kalmış bir melektir. E u n e d e n l e şey­ tan da başkaidırmış yaratıklardan b i r i d i r . B ö y l e c e Augusdnus Allah'a başkaldırışını "bütün"

yaratıklara

uygulamıştır. Yaratılanlann AJlah'ın iradesine karşı gelmelerinin belli bir sonucu olmuştur. S ö z gelişi insanın iradesi başlangıçta gerçekten tam özgür ve yaratıcı bir irade idi. B u yüzden insan Allah'a başcğmcyc d e başkaldır­ maya da aynı ölçüde yeteneklidir. Ancak b i r kez gü­ nah işledikten sonra, insan ö z g ü r iradesini yitirmiş, artık kendini bu günahtan "yalntz

basma"

kurtarma

olanağından yoksun kalmıştır, B u n d a n b ö y l e insan ancak Allah'ın "yardımı min"

ile" kurtulabilir. Fakat

"ki­

bağışlanmaya hak kazanıp kurtuluşa erişeceği,

yalnızca Allah'ın bileceği bir iştir. O halde Augusti­ nus, Origenes gibi, sonunda tüm yaratılmışların Al­ lah'a döneceklerini reddeder. O n u n g ö r ü ş ü n e g ö r c yaratılmışların ancak bir b s m ı bağışlanmaya (şefaat) ulaşacak ve yeniden Allah ile birleşecek, Allah'ın yar­ dımından y o k s u n kalan ö t e k i l e r İse s o n s u z a kadar şeytan İle biriikte kalacaktır. Allah'ın hikmetine akıl 370


JLKÇAĞ FELSEFESİ

e r d i r e m e d i ğ i m i z iradesi, yaratılmışların bazılarının kurtulmasını dilemiş, bazılannı İse lanctlemiştir. Böy­ lece Augustinus, insanın alın yazısının ö n c e d e n belir­ lenmiş olduğuna İnanmış oluyor. Bu yüzden Augus­ tinus, insanın iyi ve dindar bir yaşam sürdürmesi so­ n u n d a kurtuluşa u l a ş a c a ğ m ı kabul eden

Pelagtus

isimli piskoposun görüşüne dc karşı çıkmıştır. Bu ak­ tardığımız düşüncelerini Augustinus'un

"Kutsal

Dev­

let" isimli ana eserinde bulabiliriz. "Kutsal

Devlet"'m

yazılmasına bİr tariiıİ olay ne­

den olmuştur. O d ö n e m d e R o m a kenti, u7-un za­ mandan bu yana ilk kez, bir Cermen kabilesi olan G o d a r tarafından işgal edilerek yağmalanmıştı, O za­ manın dünyası üzerinde çok büyük bir etki yaratan bu olay, özellikle Romanda Hıristiyanlık karşıtı bir akı­ mın oluşmasına yol açtı. Eskİ R o m a Tannlarının bıra­ kılıp yerine Hıristiyanlığın konulması, bu felâketin ne­ deni olarak gösterilmek İstenmiştir. İşte Augustinus, ana eseri "Kutsal

Devlet"ı

Hıristiyanlık için bir tehlike

oluşturan bu olumsuz akımı önlemek amacıyla yaz­ mıştır. Eser amacının çok dışına çıkmış, genellikle insan-evren, birey-devlet, insan-kilise ilişkilerini araşuran bir eser özeHlği kazanmıştir. Augustinus'un

bu ilişkiler konusunda nc düşün­

düğünü daha iyi tanıyabilmek için, ö n c e Antik felse­ fede "en yüksek erdem'^m

ne olduğunu g ö z d e n geçi­

relim; Eflâtun'a göre en yüksek erdem

"adAlet"xk.

Adalet ruhun uyum içinde bulunmasıdır. Adil olan bir kimse, ruhunun bütün fonksiyonları arasında tam bir uyum elde etmiş olan insanlardan olur. Devletin âdil olması, devlet içindeki çeşidi zümrelerin üzerlerine 3 7 1


ILKÇAĞ V9ORTAÇAĞ FELSEFE TARIH!

düşen görevi gereği gibi yapıp "hütün"dcki

uyurnu

sağlamaları ile m ü m k ü n olur. Eflâtun'a görc insan âdil olmayı» yani ruhunda bir uyum sağlayabilmeyi "kendi^Ueüyh"

başarabilir. Ayrıca insan âdil bir dev­

let kurmak iktidarına da sahiptir. Aristo için en yüitsck erdem, "doğru

olan

orta"yı

b u l m a k u r Aristo'ya göre de insan, aklım doğru kul­ lanmak koşuluyla, bu İdeali gerçekleştirebilir. S o n u ç ­ ta bu en yüksek erdeme sahip olan bir kimse, İnsanın tüm çabalarının amacı olan muduluğa ulaşmış olur. O halde insan muduluğa "kendigücüyle"

varabilir.

Augustinus'a göre en ^ k s e k erdem, insanın lah'a

başeğmesi",

"Al­

iradesini Allah'ın iradesine sunma­

sıdır. B i r başka deyişle: E n yüksek e r d e m , insanın kendini alçak gönüllü vc kendine değer vermeyen bİrj olarak Allah'ın iradesine bağımlı kılmasıdır. Yaratıcı olan Allah ile yaratılmış olan insan arasmda aşılmasına imkân olmayan bir uçurum vardır. Allah evrenin mer­ kezidir ve zaten evren Allah'ın büyüklüğünü göster­ mek için yaratılmıştır. İnsan da dahil, tüm yaratılmış­ lar evrenin bir parçasıdır vc tüm evren yalnızca Al­ lah'ın büyüklüğünü vc şanını kanıtlamak için vardır. İşte bundan dolayı insan "yaratilmtf"

bİr varlık ol­

duğunu sürekli g ö z önünde tutmalı ve sürekli olarak yaratılmış bİri olduğu bilincini taşımalıdır. Nitekim alçak gönüllülük, yaratılmış olduğumuz bilincine sa­ hip olmamızda gizlidir, İnsan günah işlemesi yüzünden, Allah karşısında yaratılmış biri olmak durumundan çıkmıştır. İnsan kendisi yaratıcı olmak istemiş, kendisini evrenin merke­ zi yapmaya kalkmıştır. B u ise yaraolmışın yaraücısına 372


İLKÇAĞ FELSEFESİ

İsyanıdır. E u isyan sonucunda evrene, bir daha hiç kaybohTiamak üzere, günah girmiş oldu. GüLiah işle­ mek yüzünden dün>'adaki barış ve huzur kaybolmuş, bunun yerini sonsuza dek bir boğuşma almıştır. Böy­ lece yaratılanlar yaratıcıya karşı, uluslar birbirine karşı kavgayı başlatmış, toplum yönedcileriyle, çocuklar ai­ leleriyle kavgah olmuşlardır. Kısaca: Günah sonucun­ da tüm evreni bir "huzursuzluk"

kzphmışur.

Bu genel huzursuzluk İnsanın ruhuna kadar yayıl­ mıştır. G ü n a h olayından sonra insamn ruhunda da bir kavga, zorlamaların abla karşı kavgası başlamıştır. Normal olarak akim buyruğunda bulunan, akla hiz­ met ile yükümlü olan zorlamalar, bundan sonra isyan etmiş ve tüm insanı baskı altına almak yolunu tut muştur, Böylece zorlamaların doyunilması amaç ol­ muştur. Oysa tüm zorlamalar cinsiyet, mülkiyet, ikudar vb. aslında yalnızca birer araçtıHar. A u g u s t i n u s ' a g ö r e bu genel barış ve huzurdan yoksun olma durumu, insan İçin gerçek bir liktir."

"tıtlihsiz-

İnsan en yüksek hayır olarak, sürekli bir bans

vc huzura ulaşma çabası göstermelidir, A u g u s d n u s b u barış ve huzur İle; yalnızca uluslararası banşı değil, belki daha çok insanın Allah ile ve kendisiyle uzlaşmış olmasını kasteder. Günah insanın İradesini felç etti­ ğinden, insan için artık en yüksek hayır bildiği bans ve huzura yalnız kendi iradesiyle ulaşma olasılığı orta­ dan kalkmıştır, İnsan bans ve huzurun değerini ç o k İyi bildiği halde, yine de çok "güflü"

olmak tutkusu­

nu sürekli olarak içinde taşır. İnsanı bu mutsuz durumdan ancak "Altah'tn dlmt"

yar-

kurtarabilir. İnsan yalnız Allah'ın izni ve yardımı

ilc huzursuzluktan kurtulup kurtuluşa ulaşabilir. 373


İLKÇAĞ ve ORTAÇAĞ FELSEFE TAFî-i-i

Herkesin herkes ile uğraşması, "devlet"

dcniicn

ku­

rumun düğmasma neden olmuştur. Hep silaha daya­ nan dünya devletleri birer "iktidar

ve hâkimiyet"

cıdırlar. Böylece dünya devletleri "kötif"dcn

ara­

yana olu­

yor. Çünkü Augustinus'a görc iktidar kütünün tâ ken­ disidir. Bu İddialannı daha da ileriye götüren Augusri­ nus, R o m a da dahil, tüm devlederin birer yağma ve baskı örgütünden başka bİr şey olmadıklarını savunur. Devlet denilen güç örgütü, kaçmılması İmkânsız olan bir "zorunluluk"

ile oluşmuştur. Ç ü n k ü ancak

güçlerin zorlamasıyla insanlardaki k ö t ü zorlamalar frenlenip baskı altına alınabilir. Şayet devlet ortadan kaldırılacak olursa insanlar birbirlerine düşer, bu güç örgütü yerini, muazzam bir anarşiye bırakır. O halde Augustinus'a göre devlet kaçınılması m ü m k ü n olma­ yan "zorunlu

hir

kötülüktür."

Eu noktada Eflâtun ve Aristo'nun görüşlerini Augustinus'unki ile karşılaştınrsak: Gerek Eflâtun vc ge­ rekse Aristo için devlet kendiliğinden iyiliktir. H e r İki filozofa göre insan birey olarak değil, devlerin bir va­ tandaşı olması bakımından anlam vc yapısını kavraya­ bilir. Oysa Augustinus devleri "kötü"nün.

bir şekilde

görünüşü olarak düşünür. Yalnız insanın günahkâr doğası nedeniyle devle:, kendisinden vazgeçilemeyen gerekli vc zorunlu bir kötülüktür. Yeryüzünde devletten başka bir örgütün daha gü­ cü vardır ki, bu da "Kilise"dir.

Kilisenin devletten

farkı, Allah tarafından kurulmuş bir kurum olmasıdır. Allah Kiliseyi yalnızca kendi lûtiu için bireylere aract olsun diye kurmuştur. Kilise, devlet gibi bir güç ör­ gütü olduğundan, "iyiyi

ve "kötü"yü 374

birlikte içinde


İLKÇAĞ FELSEFESİ

laşır. T ü m İşlerini Allah adına gören Kilisenin görevi, A l l a h ' m lûtfuna e r e c e k kimseleri kucağında topla­ maktır ve bu nedenle "Kİlİse "Kutsal

Devlet",

devletten

üstün "dür.

İnsanlık tarihinin ana hatlarını

çizmek İçİn girişilmiş bir teşebbüstür, Augustinus in­ sanlık tarihini üç büyük b ö l ü m e ayırır: İnsanın yara­ dılışından günah olayına kadar, günah olayından Kili­ senin kuruluşuna kadar ve son olarak da Kilisenin ku­ ruluşundan kıyamete kadar olan dönemler. Dünyanın sonunda Allah'ın adalet divanı kurulacak vc bu sal Mahkeme"

"Kut­

tüm insanlar için yargıda bulun acaknr.

Bu karar sonucunda b i r yanda Allah'a özgür iradeleri ile başeğmcyi, yeniden öğrenmiş olan insanlar sal Devkt"\

"Kut­

kuracaklar, öte yanda ise lanetlenmiş in­

sanlar, içinde sonu olmayan bir huzursuzluğun vc ta­ lihsizliğin hâkim olacağı "Şeytanin

Devleti"v\\

oluş­

turacaklardır. B u iki devletin ayrılması, insanlık tarihi­ nin a m k sonunun geldiğinin bir sembolü sayılacakur. Ancak bu dünya durdukça b u iki devlet, tam ve açık biçimde biri ötekinden ayrılmamış olduğundan, biri ötekinin İçine girmiş durumda olacaklardır. Kilise gelecekteki Kutsal Devleti hazırlayan bir kunıluştur, fakat henüz Kutsal Devletin kendisi değildir. Augustinus dünya devleti var o l d u k ç a , merkezinin R o m a olmasını ç o k doğal sayar. Ancak Augustinus dünya devletinin artık sonunun yaklaşmış olduğuna inanır. Nitekim "kıyametin

yakın

olduğu"

Auşunccsv,

Hıristiyan lığın ilk dönemi vc genellikle tüm s o n dö­ nemleri için karakteristiktir. İsa'nın kendisi d c kıya­ metin yakın olduğunu söylemişti Bu nedenle ilk Hıris­ tiyan cemaatleri h c m c n h e r g ü n dünyanın 375

sonunu


İLKÇAĞ va ORTAÇAĞ FELSEFE TARİKİ

bLkJcmişlerdi. Oysa Ortaçağa girildikçe yakın bİr kıya­ met düşüncesi kaybolmuş vc bunun sonucunda Orta­ çağ sağlam ve sürekli kurumlar oluşturmaya başlamıştır. "Kutsal Devletlin

etkisi güçlü oldu. Nitekim Au­

gustinus'un felsefesini dikkate almadan bundan son­ raki dönemi, yani Ortaçağı anlamaya İmkân yoktur. Augusrinus'un kendisi Antİk dönem ile Ortaçağın sı­ n ı r l a n ü z e r i n d e d i r , fakat e ğ i l i m l e r i i l e daha ç o k İlkçağa aittir.

376


OrtaรงaฤŸ Felsefesi


ORTAÇAâ FELSEFESİ

Orta-f ağ Felsefesi (Skolastik Felsefe)

Augustinus'un

"Kutsal

D£vUt"'mın

belli bir mrih-

seJ nedenden, yani R o m a ' n ı n G o t l a r tarafindan ele geçirilmesi üzerine yazıldığını vurgulamıştık. B u ese­ rin yazılması, Avrupa kıtasındaki kavimlerin büyük bir "göf"e. girişriklcri vc sonunda R o m a ' n ı n yıkıldığı bİr döneme rastlar. Avrupa'nın genç kavimlerinin b u göç hareketi, bundan daha bir-iki yüzyıl önce başlamıştı. Nitekim Kuzeyden Güneye doğru Cermenler v e D o ­ ğudan Batıya d o ğ r u da Slavlar hareket halindeydi. Kendini çeşitli yönlerden sıkıştıran bu genç kavimlere karşı R o m a kendini savunmak zorunda kaldı. Buna paralel olarak Roma'nın bir dc bu kavimler tarafindan içten içe \'urulduğuna tanık oluyoruz. Özellikle mer­ kez kenderde nüfusun çok azalması yüzünden, Roma bu genç kavimlerden ücretli askerler edinmeye başla­ mıştı. Sonuç olarak İmparatoduğu dıştan ve içten sı­ kıştıran bu kavimler R o m a kentini d c ele geçirdiler. Böylece Augustinus'tan az bir zaman sonra Batı R o ­ m a devleti ç ö k t ü . Enkazı üzerinde çeşitli C e r m e n devletleri kuruldu. B u n a karşı D o ğ u R o m a devleti daha bin yıl yaşamış, fakat o da Doğudan gelen ka­ vimlerin, özellikle Türklerin zorlaması ile ö n c e dar bir alana sıbştırılmış vc sonunda ortadan kalkmıştır. 379


İLKÇflG VB OHTAÇAĞ FELSEFE 7ARİHİ

"Kavimler "tahribine"

Göfii"

Batıda kültürün büyük ölçüde

neden olmuştur. Bu göç hareketi vc bu­

nun yarattığı savaşlar yüzünden Antik edebiyatın bü­ yük bir kısmı yok olmuştur. Geriye küçük vc cılız bir miras kalabilmiştir. Ortaçağnı ilk d ö n e m i n d e felsefî edebiyat adına Batının elinde ancak Eflâtun'un T i m a ­ ios diyalogu vc Aristo'nun birkaç eseri buİLinuyordıı. Bunlara bir de Yeni Eflâtunculuk etkisi altında yazıl­ mış Kilise Babaları'nın eserlerini ekleyebiliriz. Onacağın ilk döneminde hâkim olan felsefe, Yeni Eflâtuncu renk taşıyan bir Hıristiyan felsefesidir. O r ­ taçağ felsefesi İlkçağ felsefesinden özellikle bir nokta­ da aynlır. Ortaçağa has olan felsefeye "Skolastik" nir. Skolastik, okul; "medrese

bilimi"

de-

anlamına gelir

(latincc s c h o l a = û k u l ) ; çünkü bu d ö n e m i n felsefesi gerçeği aramaktan ç o k , okul vc medresede len."

"öğreti­

bilgilerden ibaretti. Ortaçağ medresesinde yani

manastir okullarında "yedi

özgür

sanat"

denilen şu

dersler okutuluyordu: Gramer, astronomi, müzik, hi-^ tabet, dialcktik ( m a n t ı k ) , aritmetik, geometri. B u öğ­ retimin tacını da, doğal olarak ilahiyat (teoloji) oluş­ turuyordu. Bir kez daha vurgularsak: Skolastiğin cı araştırma değil, "eğitim

ve

H e m e n tüm O n a ç a ğ felsefesinin skolastik, "okul

sistemi"

ama­

öğretimedir. yani bİr

olduğunu söyleyebiliriz. Bunun için

Ortaçağ filozofları kendilerini araştırıcı değil, hoca sa­ yar. Çünkü Ortaçağ filozoflan gerçeğe; "zaten",

sa­

hip olduklarına inanıyorlardı. B u n u n için dc ayrıca gerçeği aramaya gerek görmüyorlardı. Onlara g ö r e gerçek aslında "dinin

dqgmalari"Tida

belirlenmiştir.

Yapılacak tek şey, bu dogmaları bir "sistem" 300

halinde


ORTAÇAĞ

FELSEFESİ

düzenlemek, yani akim kavrayabileceği bir duruma getirmektir. Sistemleştİrilen d o g m a l a r , daha sonra okulda gençlere ''frt7^i" olarak aynen aktarılır. Batıda, özellikle Lâtin Avnıpada, felsefe eğitimi medreselerde yapılırdı. H o c a l a r da rahiplerdi. Ortaçağ felsefesinin karakteristik özelliği, skolastik oluşudur. Oysa İlkçağda, birbirleriyle uğraşan ğişik

mytda"

"feptH

ve de­

akımlar vardı. İlkçağ felsefesi bize dü­

şünce sistemlerinin zengin bir çeşitlemesini sunar; M a t e r y a l i z m , idealizm, septisizm, d o g m a t i z m gibi birbirlerine karşı akımlann Antik dönemde ortaya çı­ karak yan yana yaşadıklarım görüyûmz. Ortaçağda bu çeşİdenmc artık kaybolmuştur. Skolastik, O r t a ç a ğ fel­ sefelerinin hemen hepsinin t e m e l karakterini oluştu­ rur. S o n r a ; İlkçağ filozofları, düşünce yapıtlarının "yaputlart"

olarak anlaşılıyordu. B u n a karşın Orta­

çağ filozoflan kendilerini "aynı sistem likte

pahfan"

üzerinde

bir­

düşünürier olarak algılarlar. B u siste­

min işlemesinde, herkesin kendine g ö r c , küçük ya da büyük bir payı vardır. Ortaçağ düşünürleri için karak­ teristik eserler, çeşitli alanlara ait bilgileri bir araya toplayan "summa'\'^T

(özetlcr)dır, Çünkü Ortaçağa

göre herhangi bir alana aİt bilgiler zaten Kilisenin dogmalannda toplanmıştır. B u nedenle üzerinde tar­ tışma yapılarak, çözümlenmesi gereken bir sorun bu­ lunmuyordu. O r t a ç a ğ filozoflarının üzerinde anlaşamadıkları "tek" bir sorun vardı; Bu da. Antik dönemden miras kalmış olan "tümeller

sorunundu.

T ü m e l kavramla­

rın realitesi konusu, tartışmaların kaynağını oluştur­ muştur. B u s o m n Eflâtun'dan b u yana süregelmişrir. 381


İLKÇAĞ va ORTAÇAĞ FELSEFE TARİHİ

Eflâtun'un tümel kavramları reel birer varlık olarak benimsediğini biliyoruz. B u kavram realizminin tam karşın ise nominalizmdir. Nominalizme göre, Eflâ­ tun'un kendilerine realite eklediği t ü m e l kavramlar, birbirine benzeyen varlıklara bİzim verdiğimiz isim­ lerden oluşurlar. T ü m e l kavramlar insanın bilincinde oluşmuş olup aynca bir variiğa sahip değildir, Aristo ise, Eflâtun'un kavram realizmi ilc bunun tam karşıtı olan nominalizmin arasında bir tutum almıştır. O n a göre de tümel kavramlann bİr realitesi vardır, ancak bu realite bireylerin kendisinde bulunur, bireylerin dışında kavramlar aynca var olmaz. Aristo da. Eflâtun gibi, insanın kendiliğinden var oluşunu kabul eder, bu, insanın kendisinde bulunan bir şeydir. İlkçağda var olan bu üç ayn görüşe, yani realizm^i,

nominalizm

ve Aristoculuğa,

kavram

Ortaçağda

yeniden rastlanz. O kadar ki, Ortaçağda ciddi tartış­ malara ve aynhklara neden olan tek sorunun bu oldu­ ğu söylenebilir. B u aynhğın tarihini izlersek görürüz ki, Ortaçağın ilk dönemlerinde daha ç o k kavram re­ alizmi hâkimdir. Skolastiğin en parlak d ö n e m i olan X I L yüzyılda Aristoculuk hâkim olmuştur. Skolasti­ ğin son dönemi olan X W , yüzyılda nominalizmin et­ kisi ağır basar. A n c a k ; n o m i n a l i z m , aynı zamanda Skolasüğin çöküşünü ve a m k sona ermekte olduğu­ nu da ifade etmektedir. Ortaçağda tartışmaya neden olan tek sorunun An­ tik dönemden miras kalan bir sorun olması dikkat çe­ kicidir. Ortaçağ felsefesine yön veren büyük otorite­ ler "Eflâtun" yç. 'Aristo'dur. 382

Ancak Ortaçağ felsefesi


OFÎTAÇAĞ FELSEFESİ

üzerinde Eflatun'un etkisinden s ö z ederken b u etki­ nin daha ç o k Ycnİ Eflâtunculuktan geldiğini g ö z ar­ dı edemeyiz. Ç ü n k ü Yeni Eflâtunculuk, Eflatun'un idelerini Hıristiyanlığm İdeleri İle birleştirme olanağı veriyordu. B î r başka deyişle: Yenİ Eflâtunculuk, ide­ leri Allah'ın düşündüğü fikirler biçimine sokmakla, Eflatun'un idelerini m o n o t e i s t bİr dinin Allah'ı ile birleşrirmeye olanak tanıyordu. Eflâtun vc Aristo'yu otorite olarak tanıyan Ortaçağ felsefesi, zaten kendi­ ni h e r zaman "otoritelere"

göre ayarlamıştır. D o ğ a ­

nın doğrudan doğruya g ö z l e m i , bu d o n e m için bir kuşku konusu değildir; ancak aslolan, kitaplardan e d i n i l e n bilgilerdir. B u n e d e n l e O r t a ç a ğ felsefesi, g e r ç e ğ i kendi araştıran yaratıcı bir düşünüş olamı­ yor. Daha ç o k öğrenileni öğretmekten oluşan bîr et­ kinlik olarak kalıyor. B u n a rağmen Ortaçağ filozof­ larının başanlannı büsbütün küçük g ö r m e m e k gere­ kir. Ç ü n k ü var olan düşünceleri çelişkisiz bir sistem içinde toplamak girişimi, ç o k keskin bir zekâ vc ye­ tenek gerektirir. Dikkatimizi Avrupa'nın

"BaUstna",

yani Lârin

Avrupa^ya çevirirsek, Augustinus'un ö l ü m ü n d e n son­ raki Ortaçağın ilk döneminde Avrupa'nın bu bölü­ m ü n d e büyük bir "düpünce

gerilemesi"n&

tanık olu­

yoruz. Antik d ö n e m i n soyut ürünlerinin büyük bir b ö l ü m ü , "Kavimler

GöfÜ"nar\

gürültü ve yıkıntılan

arasında yok olmuştur. B u nedenle bu d ö n e m d e pek az h o c a ve okul vardır. Bağımsız düşünceli düşünür­ lere, h e m e n hemen hiç rastlanmaz. İlkçağın bu ilk döneminde ismi anılması gereken bir düşünür, İriandalı "Johannes

Eriu^ena

"dır. 333


İLKÇAĞ VB ORTAÇAĞ FELSEFE TARİKİ

Johannes Eriu^ena (810 - 877) irlandalı olan Johannes

Eriugena

kral olan Kel

Karlın daved üzerine Paris'e gelmişdr. "Saray /w'^nda b i r süre h o c a l ı k yapmıştır. "Dogmanın

Faylapiması

Üzerine"

Oku-

Eriugena'dan

isimli bir eser bu­

gün elimizde bulunmaktadır. Açık mistik dinsel eği­ limler içeren bu eser. Yeni Eflâtunculuğun güçlü bir biçimde etkisi altındadır; nitekim daha sonra bu ne­ denle kilise tarafindan reddedilmiştir. Eriugcna'ya göre doğanın, birbirinden ayn olan, dört alanı vardır. O n c e yaratılmamış o l a n , fakat ken­ disi yaratan doğa, yani "Allah"

vardır. Eriugena ya­

ratmayı Yeni Eflâtunculuktaki gibi anlar, Allah'tan, "Eflâtun'un

idelerİ"nİ

içeren doğa oluşmuştur. B u

ikinci alanda tüm varlıkların başlangıcı v c bitimi ol­ mayan örnekleri bulunur. Doğanın bu ikinci alam Al­ lah tarahndan yaratılmıştır. Ancak, kendisi de, yarat­ ma gücüne sahiptir. Çünkü doğanın b u

bölümünü

oluşturan ideler eşyanın meydana gelmesine neden olur. Doğanın üçüncü alamnı, yaranimış o l a n ve ken­ dileri yaratmaktan yoksun bulunan "c^Vrw/er" oluştu­ rur.' S o n olarak, doğanın b ü t ü n ü n d e y a da çeşitli alanlannda, yaratılmamış vc a m k kendisi d c yaratma­ yan doğaya; yaııİ "-ı4//fl&"a, sonunda gerçekleşecek olan, yeniden kavuşma "egilim'I

vurdu,

Eriugcna'nın

düşüncesine göre, Allah doğanın yalnız başında de­ ğil, sonunda da bulunur. Yani evren, Allah'tan başla­ yıp yinc Allah'a ulaşan bir devir hareketidir. Doğanın tüm amacı, dönüp dolaşıp sonunda yeniden Allah'a ulaşmaktır. 384


O R : A Ç A Ğ FELSEFESİ

Eriugcna'nın Hıristiyan olmalctan ç o k Yeni Eflâ­ tuncu o!an bu görüşleri, aym zamanda "olumsuz

İIÂ-

hiyat"m da başlangıcı olmuştur. Eriugena'ya g ö r e Al­ lah konusundaki tüm savunduklanmız doğru olmak­ tan çok yanlışurlar. Çünkü Allah için "mutlak ^iif mhihidir,

bütünlüğün

(vahdet)

kendisidir

vb.. " dedi­

ğimde bütün bunlar, AJlah'ın niteliğini tam olarak ortaya koyamayan ve koyamayacak olan sıfatlardır. Bir cisme bir sıfat yüklediğimiz zaman, aynı zaman­ da, b u cismin bu niteliğin karşıtı olanlannı dışında bı­ raktığını söylemiş oluruz. S ö z gelişi tebeşire beyazdır demek, aynı zamanda, tebeşir siyah değildir demektir de. Ancak Allah konusunda böyle bir yargıda bulunamayız. Çünkü Allah'ın var olduğunu bİle söyleyeme­ yiz, zira Allah, aym zamanda, her şeyin içinde kaybol­ duğu bir uçunımdur da. Görülüyor ki Eriugena için ancak olumsuz ilahiyat mümkündür. Çünkü Allah'a bazı sı&tlar yükleyip d e , bunların karşıtlarını kendi­ sinden kaldıramıyoruz. Aynca Allah'ı

"kavramak"

gelişi güzel bİr objeyi kavramaya b e n z e m e z . Allah'ı kavramak istersek, yalnızca dikkatimizi kendisine yö­ neltmek yeterli değildir. Bunun için bilinci tümüyle susturmak, tam bir kendinden geçme d u r u m u (cez­ b e ) sağlamak gerekir. Bu noktada Erıugena felsefesi­ nin tam anlamıyla mistik olan yanıyla tanışmış bulu­ nuyoruz. B u türden düşüncelere, yani Allah'ı kavra­ mak için kesinkes bilincin sınırlarını aşmak gerektiği ve Allah ile ancak kendinden g e ç m e durumunda birleşilebileceği g ö r ü ş ü n e , O r t a ç a ğ ve Y e n i ç a ğ ı n tüm mistiklerinde rastlarız. Ancak gerçek vc saf Skolasti­ ğin b u gibi mistik görüşleri reddedip, onlarla kavgaya 385


I L K Ç A Û VB 0 R 7 A Ç A Ğ F E L S E F E

TAFIIHİ

tutuşmasını doğal karşılamak gerekin Ç ü n k ü gerçek Skolastik, Allah'ın niteliğini " j f l t ' l ^ r / e r / f f " anlamaya çalışır. T ü m bu mistik eğilimlerine rağmen, Eriugena'yı tam bir Ortaçağ filozofu sayabiliriz. Ç ü n k ü onun fel­ sefesinde de

" asıl k o n u olarak işlenmiştir. Or­

t a ç a ğ felsefesi, h e r şeyden ö n c e , bir t e o l o j i {ilahiy3t)dir. D o ğ a konuları bu felsefe içİn ancak ikinci plânda gelir. Ortaçağın jlk dönemleri ( V . - X . yüzyıllar) Batı için bir gerileme dönemidir. B u d ö n e m d e ,

Eriugena'dan

başka ismini anmaya d e ğ e r bir özellikte düşünür yok­ tur. Fakat aynı d ö n e m d e " D ^ w " n u n özellikle örgüt­ lenme durumunda bulunan rumu tümüyle başkadır.

386

"İslâm"

dünyasının

du­


OHTAÇAÛ FELSEFESİ

İslâm Felsefesi

V . - X , yüzyıllar arasında Batıda Lâiin dünyasında kültürel bir çöküş vc düşkünlük görülürken. D o ğ u d a , İslâm Dünyasında, bir yükseliş ile karşılaşıyoruz. B u nedenle D o ğ u Dünyası o d ö n e m d e , yalnız felsefe için değil, aynı zamanda bilimler vc uygulamalan

yönün­

den de verimli bir ortamdır. Yükselme durumundaki bu D o ğ u İslâm felsefesi, a y n r O r t a ç a ğ Batı felsefesi gibi, sıkıdan sıkıya İlkçağ otoritelerine bağlıdır. An­ cak D o ğ u , İlkçağın bİlim ve felsefe literatürüne, Batı­ ya g ö r e , çok daha geniş ölçüde sahiptir. B u nedenle Doğu-İslâm dünyasında Aristo vc Aristo'nun eserleri daha ilk başta, büyük bir rol üstlenmiştir. N i t e k i m D o ğ u d a , Batıdan ç o k daha ö n c e , Aristoculuk akımı başlamıştır. Batı ise Aristo'yu, ancak Arapların yaptığı çeviriler aracılığı İle tanıyabilmişcir. Şimdi biraz da "İslâm

felsefesi"ndcn,

fakat yalnızca ana h a t l a n y l a

söz edelim. İslâm felsefesinde ö n c e , başlı basma bir kişilik ola­ rak, "Pflra/ıt" İlc karşılaşıyoruz.

337


İLKÇAÛ ve ORTAÇAĞ FELSEFE TARİHİ

Farabi (870 - 950) Aslen Türk oJan Farabi'dc karakteristik bir Eflâtuncu

mistizm'\

"Teni

buluruz. Farabi'nin eserierin-

dcn, kendisinin Eflâtun'u tanıdığını, eserlerini oku­ muş o l d u ğ u n u anlıyoruz. Çünkü Farabi *nin devlet felsefesi ve ahlâk görüşleri Eflâtun'un devlet ve ahlâk konusundaki eğilimlerini fazlaca hatırlatmaktadır. Gerçi Earabi Aristo'yu da bilir vc tanır. Fakat Yeni Eflâtunculuğun etkileri onda çok açıktır. Farabi için her bilgide Allah'a kanimak, Allah tarafindan aydınla­ tılmış olmak esastır. B u nedenle onda, h e r mistikte olduğu gibi, gözlem aksiyondan üstündür.

îbniSina

(980-1037)

İslâm felsefesinde Farabi'nin yanında öteki önemli bir kişilik, ' T ^ M Î S i n a ' d ı r . Lârinler kendisine na" derler. Farabi daha çok "îlâhiyatfIy tuncu

ve mistik

(dindar)

Teni

"AvicenEflâ­

"An. F a r a b i ' d c Aristocu

u n s u r J a r , Y e n i E f l â t u n c u e t k i l e r e g ö r e , d a h a az önemlidir. Farabi, insanın Allah ile olan ilişkisi konu­ suyla ilgilenir; insanın doğa ile olan ilişkileri kendisini ancak ikinci derecede ilgilendirir. Bunun yanında Fa­ rabi siyaset felsefesiyle de uğraşmış, bu konuda özclİLİde Eflâtun'a dayanmıştır. Oysa İbni Sina'da büsbütün başka b i r kişilik ile karşılaşıyoruz. İbni S i n a "hekim"A\rj

"doğa

bilgi-

» j " d i r . Aristocu unsurların İbni S i n a ' d a Farabi'ye oranla, daha ağır basması bundandır. Nitekim Ortaça­ ğın tüm doğa araştırmalarında, gerek fizikte, gerek bi­ yolojide, Aristo'nun düşünceleri nazım rolü oynar. 388


ORTAÇAĞ FELSEFESİ

Farabi ile î b n i Sina arasında bulduğumuz farklılık, aynen Eflâtun vc Aristo arasmda yaşanmışur. Aristo bir doğa bilginidir, oysa Eflâtun temelde dinsel çeşni­ si olan bir düşünceye sahiptir. Sonra Aristo kavram teşkilini doğa bilimine dayandırır. Bu nedenle Orta çağda doğa konulanyla uğraşan bir kİşi, zorunlu ola­ rak Aristo'ya yönelir. İ b n i Sina bir doğa bilgini olmasına rağmen, ilahi­ yat vc felsefe dc ilgi alanına girer. Nitekim O n a c a ğ ı n üzerinde tartıştığı tek s o m n olan "tümeller"

konusu­

nu onda da buluyomz. Fazla olarak İbni S i n a ' d a bu k o n u n u n , Skolastiğin parlak d ö n e m i n d e

doyurucu

bir ç ö z ü m saydan, bir formülüne dc rastlıyomz. T ü ­ mel kavram İle bireyin ilişkisi nedir? Acaba bunlardan hangisi aslında recidir? T ü m e l kavram mı, yoksa birey mi? T ü m e l kavramlar gerçekten reel birer varlık mı­ dırlar, yoksak bunlar İnsan düşüncesinin yarattığı bi­ rer bilgi aracı mıdırlarl* İbni Sina'ya göre t ü m e l kav­ ramlan biz oluşturumz. G ö z l e m l e r yapar, söz gelişi s o m u t tikel daireleri görür ve sonra bundan tümel olan daire kavramını çıkannz. O halde tümel kavram insan düşüncesinin bir ürünüdür. Ancak, İkinci ola­ rak, tümel kavramlar, Aristo'nun gösterdiği g i b i , tikel eşyada da saklıdırlar. Biz her o b j e d e , bu objenin yapı­ sını, bağlı olduğu cins yönünden ne gibi özellikler gösterdiğini araştırabİliriz. S ö z gelişi her insanda, bi­ reysel özelliklerden başka, bir d c "insan olup" yanı bulunur. Bununla birlikte, üçüncü olarak, tümel kav­ ramlar tikel eşyadan "önce"Ğ\r[ct. Çünkü tümel kav­ ramlar Allah'a has olan düşüncelerdir. Allah, t e k tek insanı yaratmadan ö n c e , insan idesini düşünmüştür, 369


J L K Ç A Û «e O F İ T A Ç A S F E L S E F E

TARİHİ

Allah ö n c e at İdesim düşünmüş, sonra tikel atlan yaratmiŞDr. O halde, î b n i Sina'ya g ö r c , "tümel"

"üf"

şekilde recidir: 1. Allah'ın düşündüğü ideler olarak, 2 . Tikel eşyanın iç yapısı (demni mahiyet) olarak, 3 . Soyut kavramlar olarak.

Gasali

(1059-1111)

Farabi vc İbni Sina'nın karşısına, İslâm felsefesinin üçüncü önemli Jdşiliğİ olan GazalihW rak çıkar. Gazali "şüphecilik"

eleştirmen ola­

\\z "jw»w ""'ı birleştirme

girişiminde bulunan özel bİr düşünür tipidir. Gazali, Eflâtuncu Farabi ile Aristocu İbni Sina^yı birer rasyo­ nalist sayar. Ona göre bu iki filozof da dogmayı rasyonalleştirmck, yani açık-scçik sözleri aklın anlayabi­ leceği bir şekle sokmak, akıl İle aydınlatmak istemiş­ tir. Böylelikle, Gazalİ'yc g ö r e , gerek Fa.rabi gerekse İbni Sina aklı imanın üstüne koymuş oldular. Oysa Gazali dini, bilimsel bilginin "karpm"

o\^w bir şey di-

ye yommlar. Ona görc dinİn dogmalan bilimsel açık­ lamalarla, bilimsel bilgilerle aydınlatıl a m az. D i n i n dogmaları yerine bilimin bilgileri konulamaz. Gazali, Farabİ'nİn ve İbni Sina'nın karşıtı olarak, dogmayı bilgiden üstün sayıyor ve böylece, İlkçağ şüpheciliği­ ni sürdürmüş oluyor. Gazali şüpheciliğin bütün kamtlannı yalmzca "bi­ limsel

bilgiye

katyt" kullanmaya kalkar ve bunun için

dc bilimsel bilginin son derece önemsiz ve çürük bir temci üzerinde oturmakta olduğunu kanıtlamaya ça­ lışır O n a göre bilimsel bilgi, kanıtlanması olanaksız 3 9 0


ORTAÇAĞ fELSEFESI

bulunan birtakım varsayımlara dayanır. Şayet d o g m a ­ lara körükörünc inanılmasını İstiyor diye din cliştiriyorsa, aynı eleştiri bilim içinde yapılabilir. Bu görüşü­ nü d o ğ r u l a m a k içİn de Gazali teorik m a t e m a t i ğ i n içinde yüzdüğü ç ö z ü m l c n c m e m i ş güçlüklere dikkat çeker. S ö z geüşi uzay ve zamanın sınırsız bölünebileceği düşüncesi, bu tür güçlükleri içinde taşır, Aynca Gazali, bilimlerin temellerinden birİ olan her olayın bir nedeni

olduğu"

"doğada

varsayımının da güç­

lüklerle dolu olduğunu gösterir. Sebep vc s o n u ç kav­ ramlan arasındaki İlişkinin hİç de açık olmadığını, bir­ ç o k kez sebep ile sonuç arasmdaki ilişkiyi anlayamadı­ ğımızı söyler. S o n u ç olarak bilim, kanıüanması ola­ naksız bulunan temellere dayanır. Bunun için güveni­ lir değildir vc çürüktür. Böylece Gazali bilime saldırmakla dİni korumuş, yani bilime karşı şüpheci bir tu­ tum almakla, mistisizme içtenlikle inanmış dindar in­ san tipini savunmuş ve aynı zamanda dinin dogmala­ rını akıl ile aydmlatmaya, desteklemeye çalışan s k o b s riğc karşı da cephe almış oluyor. Farabi, İbni Sina vc Gazah D o ğ u İslâm kültürü­ nün üç büyük temsilcisidir. Ö n c e Doğuda gelişen bu kültür, sonralan Batıya da geçmiş vc İspanya İlc Fas'­ ta büyük bir etki alanı kazanmıştır, Nitekim Ortaça­ ğın ilk yarısında tüm İspanyol kültürü ram anlamı ile İslâm kültürünün etkisi alündadır.

İbni

Rüfd(1126-lî98)

İslâm etkisi alündaki İspanyol topraklarında yeti­ şen düşünürler arasında en dikkat çekici olanı ba'\\

ibni Rüşd'diit

(ismin lâtincelcşmiş şcklİ 391

KurtuAverro-


İLKÇAÛ veORTAÇAd FELSEFE TARİHİ

cr'tjr). İbni Rüşd'ün kişiliğinde ilk gerçek Aristocu ile karşılaşırız. O , gcncilildc O r t a ç a ğ Aristoculuğunun temsilcisidir. İ b n i Rüşd Aristo'yu yalnızca

"filozof

diye anar, yani o filozof dediğinde kesinkes Aristo'yu kasteder. Nitekim İbni Rüşd eserlerini d e Aristo'nun açıklama ve yorumlan biçiminde yazmıştır. İşte Batı Lâtin dünyası Aristo'yu bu açıklamalar vc yorumlann çevirilerinden tanımıştır. Ancak İbni Rüşd Aristo yorumlannda, kendisini sonraki Ortodoks Aristoculuk­ tan tamamen ayıran, son derece belirli bir yön izler. Aristo hakkında daha İlkçağda yapılan Aristo'nun "bireysel

ruhun

Ültnezliği

yorumlarda,

"m benimseyip

b e n i m s e m e d i ğ i k o n u s u tartışmalara y o l a ç m ı ş t ı r . Doğrudan Aristo'nun eserleriyle bu s o r u n u ç ö z m e olanağı bulunmuyor. îbni Rüşd'e göre Aristo bireysel ruhun ölmezliğine taraf olmamıştır. İbni Rüşd'ün yo­ rumuna göre Aristo ruhu iki parçaya ayırıyor ki bu parçaların b İ r b i ç n e oranı, madde vc g ö r ü n t ü s ü n ü n birbirine olan oranlan gibidir. Bir yanda tüm insan­ larda ortaklaşa bulunan akıl vardır. B u akıl birdir, ya­ ni her insanın başka türlü bir aklı yoktur. İnsan, bu ortak akıldan pay alması nedeniyle düşünür ve bilîr. İşte bu "tümel

aktl"

ölümsüzdür. Fakat Öte yanda

insanın bir de ölümlü olan bireysel ruhu vardır. Bir başka deyişle söylersek. Bireysel m h madde evrenine, tüm insanlar için ortaklaşa olan akıl ise soyut (manâ) evrene aittir. Buna bir başka s o m n u da ekleyelim: Allah evreni acaba "belli

bir anda

mı?" yaratmıştır, yoksa evren

Allah'ın sonu olmayan bir yaratması mıdır? İbni Rüşd İkinci anlayıştan yanadır. Böylelikle İbni R ü ş d her iki 392


ORTAÇAĞ

FELSEFESİ

konuda da Gazali'dcn ayrılmış oluyor. Ç ü n k ü î b n i Rüşd, GazaJi'nin aksine, felsefeyi dinden üstün tut­ makta, dinin dogmalan yerine felsefenin açıklamaları­ nı koymaktadır. Din bireysel ruhun ölmezliğini kabul eder. Oysa İbni Rüşd, buna karşılık, tümel aklın öl­ mezliğini savunur. Sonra din; evrenin Allah tarafın­ dan bir anda yaratdmış olduğuna inanır. İ b n i Rüşd ise, dinin bu anlayışına karşı, daha çok Yeni Eflâtun­ culuğun anlayışına yaklaşarak, evreni sonsuz bir yaratdış olarak anlar.

Moses Maimuni*

(1135 -1204)

O r t a ç a ğ ı n ilk g e r ç e k A r i s t o c u s u o l a n Rüşd'ün izini Moses Maimımi

İbni

(Lâtince söylenişi: Mİ-

a m o n i d e s , D o ğ u d a k i söylenişi ile; İ b n i M e ' m u n ) isimli bir "Tahudi"

filozofu

sürdürmüştür ki, onun

Ortaçağın belli bir dönemi üzerinde etkisi büyük ol­ muştur. Maimuni için de "gerpek y*7ö.sö/" Aristo'dur ve hiç kimse Aristo kadar g e r ç e ğ e yakiaşamamıştır. Aynı şekilde o da Hıristiyanlığın ve öteki dinlerin Aristoculuk ile yorumlanabileceğine inanır. M a i m u n i î b n i R ü ş d ilc b i r l e ş e r e k , din ilc felsefe

arasında

önemli bir ayrılık olmadığını, yalnız dinin daha çok anımsa fıçılarla, felsefenin İse kavramlarla düşünüldü­ ğünü söyler. Maimuni bazı noktalarda İbni Rüşd'den ileri gi­ derek onu aşar. M a i m u n i ' y e göre din ile felsefenin "ayrütğa"

düştüğü her y e r d e , daha ç o k felsefeye

inanmak gerekir. B i r başka deyişle: Vahye dayanan '

Lâti:>ce: Miam Onldas. Doğuda: ibni Me'mun. 393


•.l.<ÇF-.Ü^e ORTAÇAĞ FELSEFE TABİHİ

din kurallan ilc felsefi bilgiler arasmda bir anlaşmazlık olduğu zaman, dini ".fsiB^o^ijfe^^ karşılamak gerekir. Burada ilk kez, "akla

dayanan

bir din"

anlayışı ilc

karşılaştığımızı söylemeliyiz. İskenderiyeli Clemens "anlamak

ipin inanıyorum"

diyordu.

Maimuni'yc

göre ise, yalnızca imana dayanan din, ancak bir ilk aşamadır. Bundan sonra, akla dayanan bir din doğa­ caktır. Ancak bir felsefî bilgi halinde olan dinİ kurallar bizi kutsal gerçeklere ulaştırabilir. M a İ m t m i de, aynı İ b n i Rüşd gibi, sonralan Skolasüğin parlak dönemine temel olacak olan, gerçek Aristoculuğun temsilcilerindcndır.

îbni HMun

(1333 -1406)

Islâm-Yahudi felsefesinin yine Batı olan bir başka düşünür îbni

bölümünden

Haldun'dur-

dun'un kişiliğinde, ilk kez gerçek bir "tarih

İbni Hal­ filozofu"

ilc karşılaşıyoruz. İlkçağda tarih felsefesi, hemen he­ men, yok gibidir. Antik dönemin fılozotUn daha ç o k doğa ilc İlgilenmişler, tarihe fazlaca ilgi duymamışlar­ dır. Ortaçağın başlarında bu durum tümüyle değişti. Tarih felsefesinin Augusdnus'un sisteminde nc kadar g e n i ş yer aldığını h a t ı r l a y a c a ğ ı z . A n c a k A u g u s t i ­ nus'un tarih felsefesi, tümüyle dîni temellerden çıka­ rılmış olan bir tarih yapısalcılığıdır. O y s a Ibnİ Hal­ dun'un, tarih felsefesi karşısındaki t u t u m u tamamen farklıdır. O tarİh felsefesini "empirik"

h'\x temel üze­

rine kurmaya çalışır. Birçok tarihi incelemeler yapmış olan vc özellikle İslâm devletlerinin tarihini çok iyi bilen İ b n i Haldun'un araşnrmalannda şu durum dik­ katini çekmiştir: İslâm devletleri kuruluyor, belli bir 394


ORTAÇAĞ FELSEFESİ

gelişme dönemi yaşıyor, sonra da yıkılıyor. İ b n İ Hald^m'a görc [dm dcvlçt kuruluşlannm kaçınılmaz sonu budur. Acaba bunun nedeni n c olabilir? Devletlerin önce yavaş yavaş yükselip sonra da gerilemesi neden kaynaklanıyor? İ b n i H a l d u n b u sorundan ö n c e b i r başka konuyu ele alıyor: İnsanlan bir devlet halinde birleştiren sebep nedir? B u soruya verdiği yanıtta İbni H a l d u n , "dayantfma"

kelimesiyle karşılayabileceği­

miz bir kavramı, açıklamalan içine alıyor. Tarih felsefesini, ilk olarak, tarihi olaylara dayandı­ ran İ b n i Haldun, İslâm felsefesinin en dikkat çekici isimlerinden biridir. İbni Haldun öncelikle şu soruyu soruyor: Bir devlet olarak yanyana yaşayan insanların bu birliktelikleri neye dayanır? B u soruyu İ b n i Hal­ dun, "dayanıpna"

kavramı ile yanıtlıyor. O n a göre

t o p l u m yaşamında ancak "dayantfma

irilit3ci"nin

bulunduğu yerde, yani bireylerin birbirini karşılıklı olarak destekledikleri yerde dayanışma olanağı vardır. Acaba dayanışma duygusu neye dayanır? B u duygu çeşitli etkilere, s ö z gelişi ortaklaşa ırk birliğine, din bidiğine, tarihi kader bidiğine dayanabilir. İ b n i Hal­ dun için önemli olan nokta, tüm bu temellerden "ön­ ce" insanda bir topluluk bilincinin var olması gerekir. Yani insan öteki insanlarla akraba olduğu içİn değil, akrabalık "bilincini"

duyduğu

için dayanışma duy­

gusu taşır. Ya da insan aynı dİne bağlı olduğu için de­ ğil d e , böyle b i r bağın bilincine sahip o l d u ğ u için kendisim ötekiler ile dayanışma içinde duyar. O halde bir bağın var olduğuna ait olan bilinç, bağlılığın ken­ disinden daha önemlidir. Çünkü söz gelişi aynı kandan gelindiğine dayanan bir dayanışma bilinci, b u ortak 395


İLKÇAĞ v« ORTAÇAĞ FELSEFE TARİHİ

biyolojik birlik, yaJnizca bir yanılgı olsa bile, yinc dc, gcîişme olanağı bulur. Bir başka deyişle diyebiliriz ki: Devlet biyolojik bir birlik olmayıp "ruhsal" ür. Devleti ayakta tutan "bilinp"xic.

bir birlifc-

B u bilincin dışın­

da kalan bağların gerçekten var olup olmadığı konu­ su, ikinci derecede önem taşır, İbni H a l d u n ' a göre her devlet, belli bir göre "gelişir".

şablona

H e r devlet başlangıçta, köylü sınıfına

dayanan " t o n m " devletidir. Nühısun artması ile dev­ let şekli değişme gösterir. Devlet köyden "kent"c

bİr

gelişme içindedir. Başlangıçta devleti sırtlayan sınıf köylülerdi. Yavaş yavaş devleti kent halkı taşıyacak duruma geldi. Ancak devletin köyden fccntc geçişi, köylülerden kentlilerin eline geçişi, kaderci (fatal) bir yapıya Sahiptir. Ç ü n k ü bu gelişme. Zorunlulukla^ bi­ reyciliğe yol açar. Bir başka deyişle: Devletin köyden kente geçmesi, devletin asıl tcmelİ olan dayanışma d u y g u s u n u n "gevşemesine"^

zayıflamasına neden

olur. K e n t yaşamı bireyleri birbiriyle yarışmaya vc mücadeleye sürükler, bireyler zengin olmaya eğilimli­ dirler. B ö y l e c e bu gelişim devletin şeklîni zorunlu olarak değiştirir. H e r devlette, devlerin bir "yönetici" Köy devletinde yönetici sınıf köylünün

sınıfı vardır. 'güvenine"

sahipdr. Yöncncİ sınıf İle devleri sırtlayan sınıf arasın­ da bir güvenin bulunması, köy devletlerinin karakte­ ristik özelliğini oluşturur. Fakat devlet köyden kente geçtikçe, halkın devlete vc onun yöneticilerine olan güveni kaybolmaya başlar ve bu gibi devletler daha çok "4ikta"Y3L

yönelir. Ancak; bu durum ilc devletin

göçmesine doğru bir adım aulmış olur. 396


ÜHTAÇAĞ FELSEFESİ

Tarihî araştırmalardan İ b n i Haldun, bİr devletin ancak "dört

kuşak"

yaşayabildiği s o n u c u n u çıkarır.

Devletlerin kurulmaları, bir yükselme d ö n e m i yaşa­ maları ve sonunda batmalan, "_genel bir yasa"i^\r.

Eu

yasa, devletin bir o r g a n i z m a olduğu a n l a m ı n a gel­ mez. Aksine devlederin gelişimi "psikolojik"

bir te­

mele dayanır. Böylece İbnİ Haldun, tarih felsefesini temelinde psikoloji bulunan ve gözlemlerinin ürünii olan bir sosyolojiye dayandırmış oluyor. İ b n i H a l d u n ' u n yaşadığı d o n e m ( 1 3 0 0 - HOO aralan), aynı zamanda Batıda da tarih felsefesinin ko­ nu edilmeye başlandığı bİr zamana rastlar. Nitekim İbni Haldun'dan biraz sonra, Batıda

"Makyavelli"yc-

tişmişrir. Bundan önce dc değindiğimiz gibİ, özünde doğayla ilgilenen Antik d ö n e m , tarih felsefesiyle ilgili konulara oldukça yabancıdır. Ortaçağ ile bu k o n u de­ ğişti. S ö z gelişi Augustinus'un felsefesinde d o ğ a ko­ nularından ç o k tarih konuları ö n plândadır. A n c a k Augustinus'un tarih felsefesi din kitaplarından yarar­ lanmış larİh bağlantılarıdır. Augustinus tarih felsefesi­ ni, daha ç o k , pek y a h n olduğuna inandığı kıyameü anlatmak için yazmıştır. Gerçekten deneye dayanan bir tarih felsefesini ise, ancak Ortaçağın sonlarında buluruz.

AnsHmtts (1033 -1109) Şimdi dc biraz geriye giderek Ortaçağın ilk dö­ nemlerine dönelim: İlkçağın son dönemlerine paralel olarak Kavimler G ö ç ü sonunda, Anrik dönemden sü­ re gelen bir çok kültür değerlerinin Avrupa kıtasında yok olduklarını söylcmişrik. B u nedenle Batıda 5 0 0 397


İLKÇAĞ

O R T A Ç A Ğ F E L S E F E TARİHİ

1 0 0 0 yıllan arasında kültür yönünden bir huzur dö­ nemine rastlıyoruz, oysa, g ö r d ü ğ ü m ü z

gibi, D o ğ u

aynı dönemde canlı bir düşünce yaşamını algılamıştı. Batıda düşünce yaşamı 1 0 0 0 yıllarında canlanmaya başlamıştır. B u canlanma Kilisedeki bir hareketle iliş­ kilidir. X . yüzyılda kültür yönünden büyük bir çöküş yaşamış olan Katolik Kilisesi, bundan sonraki yüzyılda enerjik ve yenilikçi papazlar yardımıyla yeni bir hayata kavuşmuştur. Katolik Kilisesine bu canlılığı getirenler arasında, özellikle Papa VII. Greguâr Ansslmuî'u

ile öğrencisi

( 1 0 3 3 - 1 1 0 9 ) sayabiliriz. Aslen İtalyan

olan Ansclmus, önce Kuzey Fransa'da b i r kilisede ra­ hiplik yaptıktan sonra İngiltere'de C a n t e r b u r y Baş­ piskoposu olmuş ve 1 1 0 9 yılında bu görevindeyken ölmüştür. Ansclmus'un belli başlı eserleri bize kadar tdaşmıştır. O r t a ç a ğ ' ı ilgilendiren başlıca k o n u n u n , insanın Allah ile olan ilişkileri olduğunu biliyoruz, Bu konu yu Ortaçağ felsefesi, dinin dogmalan yönünden yanıdar. Çünkü bu çağa göre gerçek zaten din kitaplannda bulunmaktadır. B u nedenle yapılacak tek şey, dogmayı savunmak ve temellendirmektir. İ ş t e , h e r şeyden ö n c e bir teoloji o b n Ortaçağ felsefesi için, Anselmus tipik bir örnektir. Anselmus doğa ile hiç il­ gilenmez, ruhtan çok az s ö z eder, onun t ü m görüşle­ ri "Allah"

düşüncesi etrafında toplanmıştır. O n u n

için Allah tüm varlığın ağırlık m e r k e z i d i r . Anselmus'un tüm çabası kutsal vahiy olan dogmaları sa­ vunmak ve temellendirmektir. Oysa iki yüzyıl sonra, Skolastiğin parlak döneminde tümüyle başka bir gö­ rüntüyle karşılaşacağız. 3 9 8


ORTAÇAS

FELSEFESİ

Aııseİmus'un tipik temsilcisi o l d u ğ u Skolasriğitt ilk döneminden parlak dönemine geçiş, "Arisrto"nun c s e d e r i n i n t a n m m a s ı ile m ü m k ü n o l m u ş t u r . Aris­ to'nun eserleri İslam felsefesi aracılığı ile öğrenilmiş­ tir. Yani bu eserler a r a p ç i çevirilerinden L â t i n c c y c çevrilmiştir. Aristo'nun eserleri "rfö^a" konusundaki ilginin yeniden uyanmasına neden olmuştur. H e n ü z Skolastiğin ilk döneminde yaşayan Ansclmus, doğa konusuna hemen h c m c n hiç ilgİ göster­ memiştir. Oysa Skolastiğin parlak d ö n e m i n d e , s ö z gelişi Aquino'lu T h o m a s ' t a , doğaya ait geniş b i r ilgi­ ye, Aristo'ya göre ayarlanmış bir doğa felsefesinin var olduğuna tanık oluyoruz. Skolastiğin bu iki dönemi arasında başka b i r fark­ lılık daha o l u ş m u ş t u r . İlk d ö n e m i n temsilcisi olan Anselmus, Kilisenin "tüm dogmatarı"nı

akla uygun

duruma getirmek isteyen tam imanh bir HırLstiyandır. Skolastiğin parlak dönemi, iman ile kabul edilme­ si gereken dogmalarla, akıl ile aydınlanması mümkün olan dogmalar arasında bir ayırım yapar, B u İkinci d ö n e m içİn İman ve felsefe birbirine uygun olan İki alan değildir. Aksine iman aklı tamamlar. İmanın bir takım sırlan vardır ki, bunlara yalnızca inanmak gere­ kir. Ancak Allah'ın kendisi, varlığı gibi konulan akılla temellendirmek m ü m k ü n d ü r . İşte Skolastiğin "son donemi",

özellikle bu yönden daha ileri bir adım ata­

rak, akıl ile kavranabilecek dini gerçeklerin sayısını büsbütün azaltmıştır. Bu stm dönem Allah'ın varlığı­ nı bile akılla tcmcilcndirmcnin mümkün

olduğunu

reddeder. Böylece Allah'ın varlığı konusunu da bir iman meselesi yapar. Böylelikle ilahiyat ile felsefe tümüyle 3 9 9


İ L K Ç A Ğ *9 O F l T A Ç A G F E L S E F E

TARİHİ

birbirinden ayrılmış olurlar. Felsefe ancak bilinmesi mümkün olanı, özellikle doğayı; iman ise akıl tarafın­ dan kavranmalarına olanak bulunmayan dini gerçek­ leri konu alır. B a t ı d a S k o l a s t i ğ i n "iie" d ö n e m i vardır: A n s e l mus'un tipik temsilcisi olduğu ilk d ö n e m d e

felsefe,

kurgusal İlahiyattır, B u d ö n e m , en yüksek dini ger­ çeklerin akıl ile a y d ı n l a t ı l a b ı l c c e ğ i n c inanır. Oysa ikinci d ö n e m d e , yani Aristo'ya dayandırılan parlak d ö n e m d e , felsefe İle ilahiyat artık biri ötekinden ayrıl­ maya başlar. B u d ö n e m e göre dinin ancak bazı te­ melleri akıl İle çözümlenebilir, geriye kalanJara yalnız­ ca iman etmek gerekir. Skolastiğin son d ö n e m i n d e felsefe ve ilahiyat biri ötekinden tam anlamı ile ayrılır. Öncelikle "bilmek den Anselmus, "bitmek bilmektir"

nedir?"

sorusundan hareket e-

düfünmektiry

^erfeği

ptkam-

diyor. Gerçek İse, ancak kanıdanarak bili­

nir. Gerçek dediğimiz şey nedir? Gerçek, bilgimizin realiteye " M ^ ^ M W " olmasıdır. H e r düşünce kesinkes bir "par olana" bir varlîğî",

geri döner. H e r var olan ise

"mutlak

yani Allah^ın bedenini şart koşar. O hal­

de biz, "var olan

Allah"

olmaksızın

düşünemeyiz.

Anselmus bu düşüncesini, Allah'ı kanıüamak için bir delil olarak benimser. Yani ona göre m u d a k varlığın, yani Allah'ın, varlığım gerektirmeyen hİçbİr düşünce gerçek olamaz. Bu düşüncenin temelinde Eflatun'un ve özellikle Yeni Eflâtunculuğun etkileri o l d u ğ u n u kolayca fark edebiliriz. Ç ü n k ü P l o t i n o s ' a g ö r e de "var olan"

ancak mutlak varlığa katılarak var olur.

N i t e k i m Skolastiğin İlk d ö n e m i

"Teni

Efîâîuncu-

luk"nn. etkisi altındadır. Bu ilk dönem için Aristo'nun etkisi henüz söz konusu değildir. 4 0 0


ORTAÇAĞ

FELSEFE;^!

Ansdraus'un öteki bİr yapıtında, sonraları felsefe tarihinde çok ünlenen ve Yeniçağda Descartes tarafın­ dan yeniden ele alman ikinci bir Allah kanıtı; jik

kantt"

"ûntolo-

bulunur. Bu kanıt ilc Allah'm varlığı aşağı

yukan şöylc belgelenir: Biz AJlah deyince genellikle "en büyük

oîan"ı

anlanz. Şimdi bir yandan Allah^ın

var olduğunu öte yandan var olmadığım düşünelim. Var oian bir şey var olmayana oranla daha büyüktür. Allah'ı var varsayarak büyüklüğüne bir şey eklemiş, var olmadığmı düşünürsek büyüklüğünden bir şey eksilt­ miş oluruz. Oysa Allah'm "en büyük"

olduğunu dü­

şünüyoruz. Btmun için onun ancak var olabileceğini çıkannz. Yani "en büyük"

d'ıyc düşündüğümüz bir şe­

yin kesinkes var olduğunu kabtd etmek gerekdr. Aksi hâlde çelişkiye düşeriz. Dikkat edilirse, bu kanıtla, "Allah"

kavrammdaiı, Allah'ın varlığı çıkanlıyor. An-

selmus bu kanıtlamasında tam bİr rasyonalisttir. Bil­ mek, objeler konusunda kavramlar oluşturmaktır. An­ cak öyle bir kavram vardır ki, Allah kavramı, b u kavra­ mı yalnız "düfünmekle'\

dayandığı objeyi tanıyabili­

riz. Zaten her akılcı bilgi bizİ zorunlulukla, b u o n t o lojik kanıt cinsinden, hiçbir şekilde deneye dayanma­ yan bilgilere götürür. H e r rasyonalist felsefede öyle bir kavram vardır ki yalnızca düşünmekle, kendisine karşılık olan objeyi anlamak mümkün olur, Ontolojİk Allah kanıtına daha Anselmus'un sağh­ ğında karşı çıkılmışur. "Bu metod nı kanıtlamak

mümkündür"

tie her şeyin

varlığı

diye eleştirilmiştir. An-

sclmus kendisine karşı çıkanlara şu yanıtı verebilirdi: Allah kavramından başka bütün öteki kavramla.r obje­ leri ile "stntrlandtrılmiftır".

Y3\mzt:^ MYsh 401

"mutlak


İLKÇAÛ VB ORTAÇAĞ FELSEFE TAHİHİ

p«r(rA" olarak düşünülebilir. Kendilerini yalnızca hiç­ bir objenin karşılayamadığı kavramlar diişünükbilir. R o m a kcnrini hem var hem de yok bir kent diye duşcnebiliriz. Oysa Allah'ı hem var hem de y o k diye dü­ şünemeyiz, çünkü Allah mutlak varhkür. A n s c l m u s ' u n kişiliğinde tipik temsilcisini bulan Skolastiğin ilk dönemi İçin karakteristik olan yan, b u dönem felsefesinin, dinin son sırlannı da akılla temclIcndirmcye kadar giden bİr ilahiyattan "inandığımı

sonradan

ipin inanıyorum"

aklın

oluştuğudur.

da aydınlattığını

görmek

diyen bu dönem için, iman öncelik

taşır. E u dönemin başka bir karakteristik yanı, bilgide kullandığı rasyonalist metottur. G ö z l e m ve deneyin bu dönemde hiçbir etkinliği yoktur. Ç ü n k ü ilahiyatın dogmalanm deney nasıl temellendirebilir? B u dönem için bilmek, düşünmektir. Gerçek, yalmzca mantık çıkanmlarıyla kavranmaya çalışılır. S ö z gelişi Anscl­ mus'un ünlü ontolojik kanıtı, Aüah'ın varlığını yalnız­ ca Allah kavramının analizinden çıkarmak için yapıl­ mış olan tipik bir kanıttır. Allah'ı kanıdamak için tam anlamıyla rasyonalist bir bilgi metoduna neden ısrarla başvurulduğunu

anlamak güç değildir. Düşürunenin,

insan ruhunun sımrlan içinde kalan düşünmenin, dış­ taki bir olayı kavradığından nasıl emin olunabiür? T ü ­ müyle sübjektif olan düşünme ile dışardaki bir realite arasındaki köprü, bu ontolojik kamt ile ktınılmak iste­ niyor. Dıştaki bir varlığa da dayanmakta

olduğunu

mantıksal bir çıkanmla kendisinden elde edebileceğim tek bir kavram vardır; Allah kavramı. Ontolojik kanıtın m ü m k ü n olması için bir koşul daha vardır: Allah'ın mutlak varlık üe aynı olması ve 402


oRTAÇAĞ

FELSEFESİ

h e r var olanın b u mutlak varlığa katılması g e r e ğ i . Dikkat edilecek olursa, Anselmus'un o n t o l o j i b kamtının, Eflâtun ilc sıkıdan sıkıya ilgisi olduğu

görülür.

B u n d a n ö n c e de söylediğimiz g i b i . S k o l a s t i ğ i n ilk döneminin Eflâtuncuğu, sonralan tüm O r t a ç a ğ bo­ yunca süren bir konuya^ "tümeller

tarttşmast"n3

yol

açmıştır. T ü m e l kavramlar nedir? A c a b a tümel kavramlar reci bir varlığa sahip midir? Yoksa yalnızca aralann­ da ortak oranları içeren şeyleri mi gösterir? B u son d ü ş ü n c e n i n , yani isimciliğin ( n o m i n a l i z m i n ) , S k o lasdğin daha ilk d ö n e m l e r i n d e var olduğunu söyle­ yebiliriz.

Roscelinus (tahminen 1050 -1123) Kendisiyle İlgili pek az şey bildiğimiz

Roscelinus'^.

göre: T ü m e l kavramlar yalnızca birer kelimeden iba­ rettir. Aralannda az ya da çok ilişki olan objelere bu kelimeleri bizim yüklediğimizi savunur. Bu d ö n e m d e isimciliğin etkisi sınırlı ve önemsizdir, İsimcilık fazla y a y ı l a m a m a m ı ş t ı r . Ç ü n k ü Kilisenin d i r e n m e s i ve "düfmanlığt"

üz karşılaşmıştır. Nitekim 1 0 9 2 yılında

Soisson Sinod, Roscehnus'un İsimciliğini (nomilazmi) açıkça suçlamıştır.

Abelard (1079 -1142) R o s c c l i n u s ' u n öğrencisi olan Abelard

hocasımn

isimciliğini (nominalizmini) daha ılımlı vc yumuşak şekilde remsil etmiştir, Abelard Ortaçağın en ünlü vc ç o k okunan yazarlarındandır. Özellikle H e l o i s e ile olan talihsiz aşkı, kendisini tümden ünlendirmiştir. 403


j- - ; ( ; A Ğ ve

ORTAÇAĞ FELSEFE

A b d a r d bize "skolastik

metodu"

anlatır ve açıklar: "Bilimsel

TAHİHİ

cn güzel biçimde

bir konu nastl

incelenmeli­

dir?" diye soran Abelaıd, bu soruya şöyle yanıt veri­ yor: Ö n c e konu edilen s o m n ile ilgili t ü m otoritele­ rin, yani Kilise Babalarının, Eflatun'un v c Aristo'nun düşüncelerini bir araya toplamak gerektir. Daha sonra bu düşüncelerin birleştikleri vc ayrıldıkları noktalan belirlemek gerekir. Bu da yapıldıktan sonra görülür ki, otoritelerin düşünceleri, temelde birbirlerine uy­ gundur, Abelard bu açıklaması ile skolastik m e t o d u gerçekten çok d o ğ m bir şekilde vurgulamıştır. S k o ­ lastik, gerçeği otoritelerde vc kitaplarda aramaktadır. Gerçeğin d o ğ m d a n yapılacak gözlemlerle bulunaca­ ğını kabullenmez. Aynca otoritelerin ana düşünceler­ de uyuştuklan, bir aynlık varsa, bunun temelde değil dc ayrıntılarda o l d u ğ u n a inanır. A b e l a r d skolastik metodu incelediği eserine "Evet ve Haytr"

gibi dikkat

çekici bir isim veriyor. Abelard bİr de "ahlâk"

ile ilgili kitap yazmıştır.

Ahlâk konusunda o "modem"

bir g ö r ü n ü m sergiler.

Ortaçağ ahlâkı, temelde dinseldir. Yanİ b u çağın ahlâ­ kî buyruklannın Allah'tan geldiği ve bunlann kutsal kitaplarda gösterildiği kabul edilir. îyi o k n ; Allah'ın vc o n u n e m r i n d e çalışan Kilisenin e m r e t t i k l e r i d i r . Ortaçağ "diftan"

bir otoriteyi, insamn kendi vicdan

otoritesinin üstünde görür. Vicdan yanılabilir, oysa Allah'ın dilini konuşan Kilise yanılmaz- İşte Abelard, Ortaçağ için tipik olan bu ahlâka ilk kez karşı çıkışta bulunanlardan biridir. Abelard^ın ahlâk k o n u s u n a ayırdığı eserine, "Kendini

Bil" adını vermesi dikkat

çekicidir. Eserin adından da anlaşılacağı gibi, Abelard

404


ÛRTAÇAĞ

FELSEFESI

İçin insanın kendini bilmesi, vicdanını araştınp keşfet­ mesi, dıştan bir otoriteyi bilmesinden daha önemli­ dir. B u görüş açık ve anlaşılır bir şekilde yazıya dö­ külmüş değildir. Bu nedenle Abelard; Ortaçağın üze­ rinde en çok tartışılan düşünürlerinden biri olmuştur. Abelard bir bilgin, bir düşünür olmaktan ç o k , zeki ve zarif bir yazardır.

Gilbert de la Porre'e (? -1154) "Churtes

Okulu"m

bağlı olanlar, daha ç o k bilgin

denilmeyi hak etmiş kişilerdir. Bunların c n önemlisi ise Gilbert

de la Forree'dİT.

Batıda " j j / « ı « " eserlerinin

etkisine (özellikle matematik, doğa bilimleri v e tıbba ait eserler) ilk kez bu Ghartcs Okulunda rastlanz. B u okul İbni Sina'yı biliyordu ve eserlerinden yararlanı­ yordu. İslâm fiziği vc bunun dayandığı A r i s t o ' n u n doğa felsefesi ve ayrıca m a n t ı ğ ı . Batıya b u okulun yardımıyla girmeyi başarmıştır. Sözünü ettiğimiz bu d ö n e m d e ; Roscelinus, Abe­ lard, Chartcs gibi çeşitli " f r a w n s " üsimleri dikkatimizi çekiyor. Fransa bu dönemde ilahiyat ve felsefeye ait araştırmalar bakımından özellik taşıyan bir ülkedir. B u d ö n e m d e ulusal özellikler henüz belirmemiştir. Söz gelişi Anselmus aslında İtalyandır. Fakat sonralan Canterburg Başpiskoposu olmuştur. Bu d ö n e m i n düşünürieri, doğal olarak, hep "lâtince"

yazıyorlardı.

Fransa'da X I I . yüzyılda "ilk üniversite"

(Sorbonnc)

kurulmuştur. B u n u X I I I , yüzyılda İ n g i l t e r e ' d e O x ­ ford Üniversitesi İzlemiştir. Yeni kurulan bu üniversi­ teler, bilimsel incelemelerin ve Skolastiğin parlak dö­ nemindeki araştırmalann "merkezi" 405

o\ân, Üniversirc-


_Kı;fl,Ğ

vs OHTüÇAĞ

FELSEFE

TARFHİ

lerden ö n c e yalnızca manastırlara bağlı oJan medrese­ ler vardı. Üniversitelerde yapılan bilimsel ve felsefî araştır­ m a l a r a p a r a l e l o l a r a k , bu d ö n e m d e b i r a k ı m ı n , "FmttFİsken

ve Dominiken"

tarikadanna bağlı olan­

lann başlattığı bir akımın, doğuşuna tanık oluyoruz.

406


O R T A Ç A Ö FELSEF=ESİ

Fransiskenler ve Dominikenier

B u n d a n ö n c e k i tarikatlar, daha ç o k , üyelerinin özellikle tanm işlerinde bizzat çalışmalan ile yaşıyorlar­ dı. Oysa Fransisken vc Dominİken tarikatı yındaşlan için bedensel çabşma yükümlülüğü yoktu. H e r iki tari­ kat da bilimsel çalışma yapmak için kurulmuş olmamalanna rağmen, bilimsel araştırmalar bu tarikatlarda sanki kendiliğinden başlamıştır. Fakat, aynı zamanda, aralarında bir "stthk" da görülen bu iki tarikat, iki ayrı görüşün taşıyıcıları olmuştur. G e r e k yeni kurulan üniversiteler, gerekse bu yeni tarikatlar için o n a k vc karakteristik olan n o k t a ,

to'ca

"Aris­

incelemeye almalarıdır. Aristo'yu Bau Arapça

çevirileri üzerinden Latinceye yapılan çevirileriyle ta­ nımıştır. Skolastiğin birinci döneminin Eflâtuncu ve özellikle dc Yeni Eflâtuncu olduğunu blliyortız. İkin­ ci d ö n e m ise "Aristocu

"dur. A n c a k bu

dönemde

Aristoculuk akımı, hiçbir direnme ile karşılaşmadan rahatlıkla gelişebilmiş değildir. B u yeni Aristo araştır­ maları akımına birçok kişiler, bu arada Kilisenin etkili vc sorunlu kişileri de, karşı çıkmışur. Aristoculuk akımına karşı takınılan tutumları dört istikamette toplayabiliriz: 407


İLKÇAÖ V9 ORTAÇAÛ FELSEFE TAHİHİ

1) Aristo'nun etkili olmasına ve benimsenmesine ram anlamıyla "j&flî^iolanlar. Başlangıçta çok güçlü olan bu istikametteki tutum, zamanla önemini yitir­ miştir, 2 ) İkinci yöndeki tutum, birincinin tam karşıtıdır. B u ikinci eğilim "Arfstocit"dm. Rüşd"ün

Fakat Aristo'yu

"îîmi

anladığı ve sunduğu gibi benimser. Lâtİn

Ibnî Rüşdçülerin en ünlüsü, Paris Üniversitesinden "Brahant'h

Siger"d\r.

Brabant'h Siger (1 -1282) S ^ £ r İ b n İ Rüşd'ün şu görüşlerini benimser: T ü m insanlar için ortak olan bir akıl vardır. Ö l ü m s ü z olan, bu ortak akıldır. Sonra evren Allah tarafından belli bir zaman anında yaratılmış olmayıp, başlangıçtan bu ya­ na vardır. Siger ve yandaşlarının bu düşünceleri Pa­ ris'te

Kilisenin karşı çıkışı ile karşılaşmış ve Kilisenin

düşmanlığını kazanmıştır. Siger Kilise ile düştüğü bu karşıtlıktan kurtulmak için. Skolastiğin son dönemin­ de ve Röncsans'da rastladığımız, bir ç ö z ü m şeklİ bul­ muştur. B u çözüm şekli, gerçeğin "/^»/i^" olduğu gö­ rüşüdür. B u görüşü şöyle özedeyebiliriz: Felsefe açı­ sından doğru olan bir şey, ilahiyat açısından yanlış olabilir. Felsefe vc İlahiyat ayrı ayn alanlar olduğun­ dan, felsefenin doğru bulduğu bİr gerçeği dindar bir insan, pekâlâ ve de haklı olarak yanlış diye düşünebi­ lir. Fakat Kilise bu "piftgerpek"

W2j^^yıım ilc rahatla­

mamış olacak ki, tutumunda yeterli bir gevşeme ol­ mamıştır. Nitekim Siger'in bu görüşleri Kili.se tara­ fından resmen yasaklanmıştır. B u yasaklama, 40B

tbni


ORTAÇAÖ FELSEFESİ

Rüfdcüliiğün

felsefe tarihi sahnesinden yeniden çe­

kilmesine neden o l m u ş t u r Gerî kalan iki istikametteki görüşler Aristo'yu be­ nimser. Yalnız onu Kilisenin ve Augustinus'un görüş­ leri ile uzlaştırmaya çalışarak. 3) Ü ç ü n c ü istikametteki akım, temelde

Augusti­

nus''^ dayanır ve Aristo'yu ancak ölçülü benimser. En önemli temsilcisi de Bonaventura

olan bu yöndeki

akımı, "FrffwnVAew" tarikatı temsil eder. 4 ) "Dominiken

" tarikatmca temsil edilen sonun­

cu eğilim ise, temele Aristo'yu

alır ve bu t e m e l üze­

rinde yeni bİr İlahiyat ve felsefe kurmaya çalışır. Başlı­ ca temsilcisi Aquino'lu

Thomas oX^n bu akım, özellik­

le Kilisenin "resmigörüşü"

olmuş ve bu zan:ıanda

Baüda Kilise cn yüksek dönemine ulaşmıştır.

Bonavcntura (1221 -1274) Bonavmtura

İçİn felsefe, öncelikle ilahiyattır ve

ilahiyat olması gerekir. Bonaventura deneyi reddet­ m e z , ancak ona göre deneyin yeri başkadır Nitekim g e r ç e k t e n deneye dayanan bilgilerimiz v a r d ı r . Bu. yönden Aristo'cu olan Bonaventura, deney ile ilgili olan doğa bilgilerinde bile, doğayı Allah'ın yaratmış olduğunu her zaman g ö z önünde bulundurmak ge­ rektiğine dikkat çeker. Ç ü n k ü doğanın her yerinde Allah'ın izlerine rastlanz. O halde onun g ö z ü n d e her şey "Allah'ı

bilmek"

ût ilgilidir.

Bundan başka doğrudan doğruya Augustinus'dan alınmış bazı düşünceler de Bonaventura için karakte­ ristiktir.

O n a göre de evren "peşitli 409

alanlar"^

aynlır:


İLKÇAĞ V6 ORTAÇAĞ FELSEFE TARİHİ

Organik olmayan d o ğ a alam, organik yaşam alanı^ doğa üstü varlıklann alani- E u alanlar, o b j e n i n çeşidi düzlemlerin üzerindeki şekillerine ya d a orijinal ilc aynadaki hayaline b e n z e r , biri ö t e k i n i

"yamtnr".

Sonra bu çeşidi alanlar aralarında sayısal oranları içe­ rirler. B i r başka deyişle: Bonaventura, m e t o d u n u n te­ melinde analojiye

yer verir. B u , deneye başvurma­

yan, daha çok doğayı bir dindar gİbi alç.ak gönüllü­ lükle huşu i k seyretmekten oluşan bir metoddur.

Aquino'lu Thomas (1225 -1274) Aquino'lu

Thomas'd^

t ü m ü île ferklı bir felsefe ile

karşılaşırız. T h o m a s düşüncelerini iki büyük eserinde toplamıştır: "Summa

Philosophica"

eser "Allah'tanBa/kasma

di denilen birinci TapanlaraKarft"(müşnk-

İcrc karşı) ismini taşır. Burada 'Allah'tan Tapanlar"

Başkasına

dcyimİ ile Hıristiyan olmayaalar değil de,

B r a b a n t ' l ı S i g e r ve y a n d a ş l a r ı , y a n i L â t i n İ b n i Rüşdçüler kastedilmiştir. İkİncİ eserin ismi Theologica

"Summa

"dıı. İlahiyata ait olan tüm bilgiler bu ese­

rin konusunu oluşturur. Skolastiğin ilk döneminde felsefe, aslında rasyona­ list bir ilahiyattır. Bu felsefe, insanın Allah ile ilişkile­ rini bilmek ister, bunun dışmdald konularla ilgilen­ mez. Üzerinde özellikle durulan sorunun yanıtı, za­ t e n dini dogmalarca verilmiş bulunuyor. B u nedenle, önce dogmalara bağlı olarak İnanmak, sonra da bun­ ları akıl ilc tcmcUcndirmcyc çalışmaktan başka yapa­ cak bir şey kalmıyor. Oysa Skolastiğin ikinci dönemi­ ne, yani çökme dönemine geçince, bu durumun köldü 410


ORTAÇAĞ FELSEFESİ

biçimde değiştiğini görürüz. B u dönem kİasik şeklini AuquinoMu T h o m a s ' m felsefesinde bulur. Aslen İtalyan olan T h o m a s ' m Papalık ile yakm ilişkileri vardı. Skolastiğin ilk dönemi, daha ç o k Yeni Eflâtuncu idi; İkinci dönemi ise Aristocudur. Nitekim T h o m a s da Aristo'dan hareket eder. O n a göre Kilise­ nin kurallan İle Aristo'nun düşünceleri t e m e l d e vc içerik y ö n ü n d e n , birbirine u y g u n d u r . E a k a t buna rağmen iman İle bilim ve felsefe bilgileri arasında bir fark vardır. Çünkü dinde, ancak İman iie kavranabiIcn, akjlla aydınlatılmalanna olanak bulunmayan, bir­ takım "sırlar"

bulunur. Ya da T h o m a s ' m kendi ben­

zetmesi ile söylersek: İmanı bir tapınak olarak düşü­ nürsek, bilim ve felsefe bilgileri bu tapmağın asıl içini değil, ancak girişini aydınlatabilir. S ö z gelişi Allah'ın varlığınm ve bir "mutlak"

ruh olduğunun felsefe île

kanırianması mümkündür. Fakat Allah'ın evreni belli bir zamanda [yedi g ü n d e ) yaratmış olduğu, akılla de­ ğil dc yalnız imanla kabul edilebilir. Günah ve sevaplann hesabının görüleceği bir kıyamet g ü n ü n ü n ola­ cağı akjl İle aydınlatılamaz, buna yalnızca İnanılır. Aristo ile birlikte T h o m a s da her tür bilginin "dewfy"den kaynaklandığını kabul eder. Oysa ilk Skolas­ tiğin tipik temsilcisi olan A u g u s t i n u s ' u n

görüşüne

göre deneyin bilgi yönendcn hiç önemi yoktur. T h o m a s ' a göre bilgimizin hareket noktasını oluşturan "algi'\

eşyadan birtakım hayallerin gelip ruhumuza

girmesi sonunda oluşur, Bundan sonra nin"

a^kimtcsi

"düşünme­

başlar. Eşyadan gelen algı hayalleri akıl

tarafindan ";fefl)'fflWi^ar haline getirilir ve bu kavram­ lar bize eşyanın yapısını tanıtır. H e r türlü bilgİ, gerek 411


L < Ç A a vo O R T A Ç A Ğ F E L S E F E

TARİHİ

algı ve gerekse düşünme anlamındaki bilgi, kesinkes "reel" olun bîr şeye geri döner. Bilgimizin, dışımızda­ ki reci dış dünyaya uygun olduğu, anlam ve zaman bakımından doğrudur. D ı ş dünyanın varlığından kuş­ kulanmanın hiç anlamı yoktur, T h o m a s da, Aristo'nun yaptığı gibi, dış dünyadaki objelerde ikİ taraf olduğunu savunur: Madde fitn.

ve Bi-

H e r o b j e d e , bu maddeye biçim veren bîr g ü ç ,

bir de biçim bulunur. B u n u , en açık şekliyle, bitkiler­ de ve hayvanlarda görürüz. Canlıların, biçkilerin ve hayvanlann aldıklan gıdalarda; organizmayı oluştura­ cak, ona biçim verecek bir güç gizlidir. Her objenin "nitelik"

vc ' W r / / J & " taraflannı bir­

birinden ayırmak gerekir. Ya da her o b j e için şu İki s o m sorulabilir: B u nasıl bir objedir? B u obje niçin vardır? Fakat her objedeki nitelik ve varlık birbiriyte uyum içinde birarada bulunur; B u obje "Allah"\.\.ı.

O

halde Allah, sebebi dışarıda değil de kendinde bulu­ nan, dolayısıyla niteliği ve varlığı birbirinden ayn ol­ mayan varlıktır. Oysa örcki bütün objeler bir sebep sonucunda biçim kazanır ve bir varlığa sahip olur. Allah'ın İse bir sebebe gereksinimi yoktur. O n u n biçimi yine kendisidir. B u açıklama şekli, dikkat edilirse, ontolojİk kanıtı kullanmaz, Allah'ın varlığını başka kanıdardan çıkanr. Ö n c e bu evrende "son ve en bir sebebin",

yüksek

yani evreni ilk kez h a r e k e t e geçirmiş

olan bir sebebin var olması gerekir. Ç ü n k ü sebepler dizisi sonsuza kadar uzamaz, bu dizinin b i r yerde so­ na ermesi gerekir. Allah'ın evreninin cn yüksek nede­ ni ve ilk hareket ettiricisi olduğu görüşünü, T h o m a s Aristo'dan aynen almıştır, Fakat T h o m a s , Allah'ın 412


URfACAU FELSEFESİ

varlığını kanıtlamak İçin, öteki bir kanıt daha gösterir: H e r var olanın bir "amacı"

vardır. Ayrıca bir dc tüm

evren için son ve en yüksek bİr amaç bulunacaktır. T ü m varlıklar ancak görclİ olarak iyidir. Fakat bunun yanında bir de mudak şekilde iyi olanın varolması ge­ rekir. Evrenin son vc cn yüksek amacı: "Mutlak rak

iyi olan"

ola­

Allah'ur. O halde Allah, en yüksek ne­

den vc cn son amaçtır. T h o m a s ' a göre en yüksek ne­ den ve en son amaç olan bir varlığın var olması gerckdğini dc bize aklımız öğretir. Sonra Allah'ın mad­ di bir varhk olmayıp yalnızca bir m h olduğunu da yi­ ne akıldan çıkarırız. İşte Allah'ın vadığı ve nitelikleri konusunda felsefe bizi buraya kadar getirebilir. T h o m a s ' a göre felsefe bir varhk bilimi, yani bir "ontohji"

de olabilir. O n t o l o j i d e deney ile mutlak

düşünce birbirine uygundur, S ö z gelişi mutlak dü­ şünce bize var olanlarm çelişkisiz olmaları gerektiğini söyler ve bir şeyin hem var h c m de yok olmasının olanaksızlığını gösterir. Biz buna çelişki ilkesi deriz. Bu bir mantık ilkesidir, fakat aynı zamanda variıklara da uygulanan bİr ontoloji ilkesidir. B u nedenle man tık bize varlığın yapısını ve tümel yasalarını öğretir. Aristo gibi T h o m a s da varlık evrenini birbiri üze­ rine düzenlenmiş olan çeşiüi " « ^ « / a r a " ayırır. Ö n c e elemanlar evreni, bunun üstünde de bitkilerin, hay­ vanların vc insanların evreni vardır. B u sonuncu varlık alanı, aynı zamanda "r«j&"u da kapsar. Fakat yalnız insan "kendini

bilmek"

olanağına sahiptir. Yalnız in­

san kendisi vc evrendeki yeri konusunda derin düşü­ nebilir. İşte bu yetenek İnsana, aynı zamanda kendisi­ nin üstünde nc bulunduğunu düşünebilme, Allah'ı 413


İLKÇAĞ VB ORTAÇAÖ FE1_SEFE TAHİHİ

düşünebilme olanağını kazandınr. Zaten insanın bu evrendeki varlığının hikmeti, kendisini ve Allah'ı bİlmesidir. O halde T h o m a s için gözlem hayatı pratik hayattan üstündür. T h o m a s bir keşişdr ve b u nedenle teorik yaşamı tercih etmesi doğaldır. T h o m a s ' m "devlet

felsefesi"^

Aristo^nun

ve Au­

gustinus'un düşüncelerinden oluşan bir karmadır. Thomas^da insanın sosyal bir yaratık o l d u ğ u , yapısı gereği kendi cinsleri ile biriikte yaşamak zomnluğunda olduğu düşüncesi, Aristo'nundur. Aynı şekilde devletin bir "hayır"

kurumu olduğu görüşü dc Ans-

to'dan gelir. Oysa Augusrinus'un devleti, bir kötülük"

"zorunlu

olarak anladığım biliyoruz. Fakat devle­

tin, "bir dünya

devleti

olması gerektiği"

d\\şünQ^s\n-

de T h o m a s , A u g u s t i n u s ile aynı g ö r ü ş ü

paylaşır.

Dünya devleti Kutsal devletin bİr kopyası olmah, yer­ yüzünde onun düzeni gerçekleştirilmeye çahşılmahdır. Sonuç olarak T h o m a s da, Augustinus g i b i . Kilise yi devletten üstün tutar. Çünkü Kilise kutsal, devlet ise sosyal bir kuruluştur. Bütün bu düşünceleri ile T h o m a s , klasik Ortaçağ için karakteristik olan görüş­ leri dc sergilemiş oluyor. T h o m a s ' m Ölümünü izleyen yüzyıl içinde artık skolastik sistemin dağılmaya, çökmeye başladığını g ö ­ rüyoruz. B ö y l e c e skolastiğin son d ö n e m i başlamış oluyor. İlk dönemde Skolastik, dinin temellerinin akıl ile açıklanabileceğini sanıyor ve bunu benimsiyordu. İkinci dönem ilahiyat ve felsefeyi kısmen birbirinden ayırmıştır. D i n e , felsefe tarafindan kavranmasına ola­ nak bulunmayan, esrarlı yanlar bırakılmışnr. S o n u ç ola­ rak Skolastiğin son dönemde iman ile bilim arasındaki 414


0F1TAÇAÛ FELSEFESİ

karşıtlık büsbütün "fazlalaşmtf",

bilimin payı smır-

landınlmış ve imana daha geniş bir alan ayrılmıştır. Bu son d ö n e m , dogmaların akıl İle kanıtı m ü m k ü n olduğu görüşünü tümüyle reddeder. Bilginin konusu ancak "dq0a"dır.

B u nedenle bilgide Allah konusu

nun ele alınmaması gerekir.

DunsScotus (? -1308) Ortaçağın bir döneminde düşünce yaşamına çok itina göstermiş olan D o m i n i k c n vc Fransisken tari katlarından s ö z etmiştik. Thomas,

D o m i n i k c n rahi­

bidir. Fransisken tarikatı T h o m a s ' a karşıdır. B u tari­ kat, özellikle Skolastiğin son d ö n e m i n i temsil ctmişdr. Şimdi Fransisken tarikatının en önemli iki kişili­ ğinden söz edeceğiz. Bunlardan biri İskoçyalı Scotus'XMi.

Duns

D u n s S c o t u s T h o m a s ' t a n esasta ayrılır,

T h o m a s için seyir (rcniaşa) yaşamının esas o l d u ğ u n u biliyoruz. Oysa D u n s S c o t u s tam tersine olarak, ya­ şamın anlamını "fiiî

ve davranif"tâ

bulur. İ ş t e bu

fiil vc davranışa verdiği ö n e m l e , b u aksiyona verdiği değer ile D u n s S c o t u s bir bakıma Rönesans'ı hazır­ lamış olur, D u n s Scotus'a göre, Allah isteyen vc "irad^ bi"

sahi­

bir varlıktır. Allah, evreni kendi özgür iradesin­

den, iradî bir davranış ile yaratmıştır. Bundan başka, ahlâkî değerler de Allah tarafından yaratılmışUr. Bun­ dan dolayı evreni vc ahlâkı yalnızca akıl ile, yalnızca rasyonalist bir metod ile tcmellendiremeyiz. "iyi" Al­ lah'ın

beğenmiş olduğu şeydir. Fakat başka şeyler de

Allah'ın hoşuna gidebilir. Allah'ın, bilgisine akıl erdi415


İLKÇAĞ ve ORTAÇAÖ FELSEFE TARİHİ

mediğimiz iradesi, "iyi^ı

ve "kötü"yü

şimdiki şekil­

leriyle beliriemişrir. Allah'm bunu niçin böyle yaptığın: soramayız. Bunu yalnızca bir "olay" olarak benim­ seyip Allah'ın huzurunda eğilmemiz gerekir, Duns Scotus bu "fiil liği (individiializm)

ve davranış"^

bir de

bireyci­

bağlamaktadır. Ona göre her bi­

rey bir kişiliktir. İnsan ancak dünyaya bir kez gelmiş olan kişiliği ile bir özelliğe sahip olur. O halde reci olan tümel değil, bireydir. Bu "fiil

ve davrantfi"

vc

bireyciliği (İndividüalİzm) ile Duns Scotus, Skolasti­ ğin son dönemini hazırlamıştır. Zaten kendisi Skolas­ tiğin parlak dönemi ile son döneminin sınırları üze­ rinde bulunur.

Occam'h William (? - 1 3 4 9 ) Skolastiğin son döneminin cn büyük vc cn tipik temsilcisi İngiliz Occam'lı

Willia?n'dır.

liam tam anlamı ile bir isimcilik cisidir.

O c c a m ' h Wil­

(nominalist)

T ü m Ortaçağda süren "tümellef

temsil­ tartvşma-

j r " n L hatırlayalım. Acaba tümel kavramlar reel olan objeler midir, yoksa yalnızca eşyaya benzerlikleri yö­ nünden takılan isimlerden mi ibarettirler? Skolastiğin ilk dönemi. E f l â t u n u n anladığı anlamda, bir kavram realizmini temsil eder. Orta dönem ise, Aristo gibi, aracı bir tutum takınır, yani "tümel vardır^ yalmz yin ifindedır"

bire­

der. Oysa son donemin en belirgin tem­

silcisi olan Occam tam bir isimcidir (nominalist). Ona göre insan vc at diye bir şey yoktur, ancak tek tek in­ sanlar ve tek tek atlar vardır. Yalnız tek tek insanlann ya da tek tek ariann aralarındaki benzerlikler, bizi bun­ ları aynı bir kavram ile isimlendirmeye yönlendiriyor. 416


O R T A Ç A â FELSEFESİ

Fakat bu kawam ya da isim n c tek tek adarın dışında, ne d c içinde ayrı bir realiteye saİT.iptir. At kavramı, yalnızca rek tek adann dahiJ edildiği bir stntft"n\n

"benzerlik

adıdır.

B u görüşlerin sonucu olarak: O n c c bilgi, sonra da insanın anlaşılması y ö n ü n d e n belli s o n u ç l a r çıkar. O c c a m ' j n anlayışına g ö r e bilgi, tek tek eşyayı g ö z ­ lemlemek ve arkasından bunların aralarındaki benzer­ likleri belirlemektir. B u nedenle bilginin biricik kay­ nağı "al0t"d\r.

Çünkü tek tek objeleri bize algılar bil­

dirir. Bunun içindir ki bu göriiş için artık madde üstü bir evrenin varlığı konusunda rasyonel kanıtlar bul­ mak söz konusu olamaz. O kadar ki O c c a m , Allah'ın varlığım kanıtlamak için kanıdar bulmayı bile redde­ der. Kuşkusuz Occam gibi bir Ortaçağ insanı için bu anlayış, Allah'ın varlığını reddetmek anlamına gel­ mez. O c c a m aklın ve bİlgmin yolundan gidilirse Al­ lah'ın kanıtlanabileceğinden kuşkuludur. O c c a m ' ı n öğrencilerinden biri, nedensellik ilkesinin de ra-syoncl bir biçimde kanıtlanamayacağını savunur. O c c a m ' a görc de yalnız "frirej"recidir. B u nokta­ da o , kendisi gibi bir Fransisken rahibi olan, D u n s Scotus ile birleşiyor. Aynı şekilde O c c a m , D u n s S c o tus'un "fiil

ve tiavrantp"n2

da katılır ve bu anlayış

onun bilgi varsayammda önemli rol oynar. Biİ^i, cam'a g ö r e , "objelere S o n u ç olarak; "fiil

üstün

Oc­

olmaktır."

ve davranış",

bireycilik (İndi­

vidüalİzm) ve bir de İsimcilik (nominalizm). Skolasti­ ğin s o n dönemindeki karakterini belirleyen ü ç ana akım olmuştur. Fakat, Ortaçağın sonundaki b u gö­ rüş, aynı zamanda, "Rönesans"^ 417

da hazırlamıştır.

Felsefe tarihi  
Read more
Read more
Similar to
Popular now
Just for you