Page 1

Çeviren Prof.Dr.VURAL ÜLKÜ

TERCÜME ESERLER DİZİSİ : 5 0


KİJLTÜR VE TURİZM BAKANLIĞI YAYINLARI : 631

WALTER PORZIG

D İL D EN EN M U C İZ E Dil Biliminin Konulan, Metotları ve Ulaştığı Sonuçlar

Cilt II

Çeviren

Prof. Dr. Vural ÜLKÜ

TERCÜME ESERLERİ DİZİSİ : 50


Kapak Düzeni: Saim ONAN

O nay: 6.5.1986 gün ve 928.1 -1890 sayı Birinci baskı, Kasım 1986 Baskı sayısı: 15.000 Başbakanlık Basımevi — ANKARA


İÇİNDEKİLER

V. Dil Topluluğu ..................................................

5

1. Dil ve Coğrafî Alan .....................................

14

2. Dil Topluluğunun Sosyal Bölümlenmesi......

39

3. .Hergünkü Dil ve Yüksek Dil .......................

47

4. Dil Topluluğunun Bütünlüğü ....................

58

5. Kelime Değiş - Tokuşu

...............................

61

VI. Dilde Değişme ..................................................

71

1. Dilde Değişmenin Tespiti ...........................

71

2. Dilde Değişme Olguları ..............................

80

3. Dil Değişiminin Türleri ..............................

85

4. Dilde Değişmenin Sebepleri .......................

99

VII. Dil Karşılaştırması ...........................................

127

Bibliyografya.......................................................

185

3


BEŞİNCİ

BÖLÜM

DİL TOPLULUĞU

«Ve bütün dünyanın dili -bir, ve sözü birdi. Ve vaki oldu ki, şarkta göçtükleri zaman, Şinar diyarında bir ova buldu­ lar; ve orada oturdular. Ve birbirlerine dediler: Gelin, kerpiç yapalım, ve onları iyice pişirelim. Ve onların taş yerine ker­ piçleri, ve harç yerine ziftleri vardı. Ve dediler: Bütün yeryü­ zü üzerine dağılmayalım diye, gelin, kendimize bir şehir ve başı göklere erişecek bir kule bina edelim, ve kendimize bir nam jyapalım.' Ve âdem oğullarının yapmakta oldukları işehri ve kuleyi görmek için RAB indi. Ve RAB dedi: işte, bir kavın­ dırlar, ve onların, bir dili var; ve yapmaya başladıkları şey budur; ve şimdi yapmaya niyet ettiklerinden hiçbir şey onlara men edilmeyecektir. Gelin inelim, ve birbirinin dilini anlama sınlar diye, onların dilini orda karıştıralım. Ve RAB onları bü­ tün yeryüzü üzerine oradan dağıttı; ve şehri bina etmeyi bırak­ tılar. Bundan dolayı onun adına Babil denildi; çünkü RAB bütün dünyanın dilini orada karıştırdı; ve RAB onları bütün yeryüzü üzerine oradan dağıttı (1) ». Gücünün tam bilincinde olarak insanlık ayaklanmış, göklere küstahça saldırmaya kalkmıştır. Gücünün kaynağı ise, bütün insanların aynı dili konuşması gerçeğidir. Ve Tanrı in sanların kibrini ve azametini parçalamak istediğinde, yıldırı­ ma ihtiyacı yoktur bu iş için, hatta hiçbir şiddet hareketine başvurması gerekmez, insanların dilinin karıştırılması, dilin1 1)

Musa’nın Birinci Kitabı, Bap 11, 1 -9 (Kitabı Mukaddes Çevirisi, İst. 1974).

5


birliğinin ortadan kaldırılması yeterlidir, ve tepesi göklere eri­ şecek olan kule, bir yıkıntı, insanın güçsüzlüğünün bir utanç âbidesi olarak kalakalır. Dil topluluğunun, insan toplulukları­ nın ulaştığı başarılar bakımından önemini bu örnektekinden daha etkili bir şekilde tasvir etmek mümkün değildir. İnsanlık gerçekten birlik içinde olsaydı, gücü o kadar büyük olurdu ki, bu güç insanların kibirle, azametle dolmalarına yol açabilirdi. Fakat insanlar ancak aynı dili konuştukları takdirde beraberce eserler yaratabilmek için birlik içinde olabilirlerdi. İnsanların sayısız farklı dil konuşması ve işte bu yüzden güçsüz oluşu, on­ lara inen bir lanetin sonucudur. İnsanların yarattığı kültür içinde dil topluluğunun rolü­ nü gerçekçi açıdan ve rasyonel olarak düşünürsek, Kitabı Mukaddes’te aaılatılan hikâyeye mutlaka hak vermek zorunda ka­ lırız. İnsan topluluklarının başarılarının ve her şeyden önce kültürün mümkün ve var olabilmesinin ük şartı, dil 'topluluğu­ dur. Kültür başarılarına rastladığımız her yerde de, onun ön şartı olarak dili buluyoruz, yani konuşanlar topluluğunu. Fakat, aslında «dilin kendisi» ve konuşanların oluştur­ duğu «topluluğun kendisi» değil, çök sayıda diller ve dil top­ luluklarıdır bulduklarımız. Konuşma yeteneğine sahip her in­ san, mevcut çok sayıdaki dillerden belirli birini konuşur; bu demektir ki, belirli bir dil topluluğunun üyesidir. Büiün in­ sanlık dil topluluklarına ayrılmıştır. Bir insanın bunlardan hangisine dahil olduğu, konuşabildiği dile veya dillere bağlı­ dır. Hayatı boyunca farklı diller, hatta aynı anda birden fazia dil de kullanabilir bir insan. Fakat bunlardan sadece biri, bütün insanlarda özel bir yer sahibidir: İnsamn hayatında ilk olarak öğrendiği dil, onun a n a d i l i ( 2). Dilin insan için ba­ 2)

6

L. WEISGERBER, Muttersprache und Geistesbildung, Göttingen 31941; dae volkhatften, Krâfte der Muttersprache, 31943; Die Mut­ tersprache im Aufbau unserer Kültür, Düsseldorf 1950; Das Gesetz der Sprache, Heidelberg 1951.


şardığı, veya insanın dil yardımıyla başardığı her şeyi, insan önce bu tek dilde öğrenmiştir. Sonradan diller balkımandan öğrendiği her şeyi ise, dile zaten sahip olma durumundan ha­ reketle öğrenir. Sadece ana dili, onu henüz dile sahip olmayan bir yaratık halinden çıkarıp konuşan bir varlılk haline sok­ muştur. Bu yüzden bir insan, hayatının sonraki dönemlerinde ana dilini amutsa bile, bu dil onun üzerindeki etkisini sürdü­ rür. Fakat bunlar istisnaî durumlardır, ve bütün insanların en büyük çoğunluğunun hayatları boyunca sadece bir tek, yani kendi ana dillerinin topluluğuna mensup olduğu gerçeğini ör temezler. Babil kulesinin yapılışı ile ilgili efsane, işte bu, çok sa­ yıda ve birbirinden farklı dil toplulukları olduğu, bunun so­ nucunda da insanlar arasındaki dü ilişkisinin engellerle karşı­ laştığı gerçeğini açıklamaya çalışmaktadır. Dil topluluklarının çokluğu tarihten kaynaklanan bir ger­ çek, onların yan yana var oluşu ve birbirlerini karşılıklı etk'leyişleri ise, tarihî güçlerdir. Bu yüzden, dili oluşturanın ne tür bir topluluk olduğunu, ona mensup insanlar için ne gibi bir anlam taşıdığım bilmek büyük önem taşır. Konunun uzmanı olmayan biri, dil topluluğunun önemi­ ni, genellikle ilk temasını yaptığı teknik yönden görmeye eği­ limlidir - kader kendisini bir yabancı diyara atmışsa veya ya­ bancı halklar onun yurduna girmişse. Böyle durumlarda, an­ laşmanın güçlükleri ve bu güçlükleri yenmek için harcanan ça baları herkes gayet iyi anlar. Bilindiği gibi bu iş şöyle olur : Biri öbürünün dilini az veya çok iyi derecede öğrenir, önemli noktalarda ise, her iki dile hâkim, yani iki dil toplıduğuna mensup uzmanlar görevlendirilir. O halde bir dil topluluğu, dışardan birinin -biraz zahmet göstermek kaydı ile de olsaiçine giremeyeceği kadar tamamen kapalı değildir. 7


Fakat dil topluluğunun, gündelik yaşayış konusunda faz­ la müşkülât çıkarmadan mümkün kıldığı anlaşma, onun başa­ rılarından sadece birisidir, en önemlisi değildir. Dil toplulu­ ğu, günlük ilişkiler için teknik bir araçtan ibaret olsaydı, bu takdirde yabancı bir dili esaslı bir şekilde öğrenmek ve ona gerçekten hâkim olmak hiç de zor almazdı. Asıl zorluk, ya­ bancı topluluğun başka dil işaretleri kullanmasının yanında, başka düşünüş ve görüş tarzlarına sahip olmasında, dünyayı başka türlü kavramasında ve bölümlemesinde, dünyaya başka bir duygu ve başka irade ile yaklaşmasında yatmaktadır. O halde, dil topluluğunun asıl anlamı budur: Dünya hakkında ortak bir imaj sahibi olmak, dünyaya karşı ortak bir tavır al­ mak. Renkler gibi, görünürde nesnel bakımdan sağlam olarak kabul edilen olguların bile, gayet farklı bir şekilde bölümleııebileceğini, yukarda üçüncü bölümde görmüştük. Kültürel bakımdan birbirine çok yakın dillerdeki farklı bölümleme konusunda başlıca ve çok faydalı bir örnek, Almancada ve Fransızcada farklı saat türleri ile ilgili olarak kullanılan isim­ lerdir. Almancada Taschenuhr (cep saati), Wanduhr (duvar saati), Turmuhr (saat kulesi saati), Sornıenuhr (güneş saati), Wasseruhr (su saati), Sanduhr (kum saati) kelimeleri kulla­ nılır; yani zaman ölçen bütün âletler önce Uhr (saat) adı al­ tında toplanmıştır, daha sonra şekillerine ve çalışma tarzları­ na göre özel bir ilâve ile birbirlerinden ayrılırlar. Fransızca ise, 'her gün kullanılan bu âletlerde, biçim bakımından ayırı­ ma daha fazla ağırlık vermiştir ve buna göre onları (aynı sıra ile) montre, pendule, horloge, cadran, clepsydre, sabiler diye adlandırır. Almanca kelimeler ikişer parçadan oluşmakta ve söz konusu saatin türü hakkında bir şey söylemektedir; Fran­ sızca kelimeler ise, yakından tasvire, ya da şu veya bu şekilde sınıflandırmaya çalışmadan, sadece bir nesneyi adlandırmak­ tadır. Sadece sablier’nin içinde sable (kum) kelimesine bir işaret yer almaktadır, fakat kumun zamanın ölçülmesine ya­ radığım belirtmeden. Nesnel olarak değişik saatler elbette 8


Fransızlarda da aynı Alınanlarda oynadıkları rolü oynamak­ tadır, fakat dil bakımından kavrama iki dil topluluğunda sa­ dece ses açısından değil, içerik açısından da farklıdır. Elle tutulabilir nesnelerde böyle farklılıklar ortaya çıkı­ yorsa, insan düşüncesinin ulaştığı sonuçların yansıdığı, hür­ riyet, iyilik, hak gibi konularda veya geniş anlamda bütün de­ ğer kavramlarında bu farkların ne kadar büyük olacağı açık­ tır. Yine söz konusu olan, sadece olguların akla uygun biçim­ de bölümlenerek kavranması değil, onlara karşı duygu ve ira­ dede tavır takmılmasıdır. Almanlar allgemeine Wehrpflicht (genel askerlik mükellefiyeti), Anglosaksoıılar ise compuisory military service (mecburî askerî hizmet) derken, bunda aynı müesseseye karşı son derece kesin, /fakat birbirine zıt bir tavır alma ifade bulmaktadır. Fakat bu tavır alış dil bakımından sabitleştiği için, dille beraber hiç farkedilmaksizin nesilden nesile aktarılmakta ve konuşanlar için, tıpkı renkler dizisinin bölümlenmesi gibi, gayet tabiî biçimde geçerli olmaktadır. Bu şartlarda halklar arasında gerçek bir anlaşmanın ne kadar zor olduğunu sürekli olarak görüp yaşıyoruz. Dil topluluğunun temelinde işte böyle sayısız görüşlere ve değerlendirmelere or­ taklaşa sahip oluş bulunmaktadır. Görüş birliği son derece ta­ biî bir şey olarak hissedildiği ve hiç de öyle ayrı bir şey ola­ rak görülüp yaşanmadığı için, bir dil topluğunun .mensupla­ rını, herhangi bir öğretiye açıkça iman edişin yapabileceğin­ den çok daha sıkı bağlarla birbirine bağlamaktadır. Fakat dil topluluğunun mahiyetini mümkün olduğunca derinlemesine 'kavramaya çalışınca, onun hiç de basit değil, aksine defalarca ve çeşitli şekilde bölümlenmiş bir yapı oldu­ ğunu görürüz. Dil ilişkilerindeki yabancılık duygusunu yaşamak için, insanm yolunun Sibirya’ya veya Mısır’a düşmesi gerekmez; yaşanılan yerden bisikletle bir günlük bir gezi de aynı işi gö­ 9


rür. Böyle bir gezide vardığımız yerlerde bir anlaşma oldukça kolay sağlandığı halde, oradaki insanların dili kulağa yine de değişik gelir, en harcıâlem şeyler için başka ifadelerinin oldu­ ğu görülür - Tiegel’e (tava) Schaffen derler, Quark’a (bir çe­ şit tuzsuz beyaz peynir) Matte (3) - ve her şeyden önemlisi, in­ sanın kendisi «yabancı» olarak derhal dikkat çeker. Daha ağ­ zımızı açar açmaz lokanta sahibesi «Buralı değilsiniz! »i bastırıverir. Gezimizi birkaç günlük mesafelere kadar uzattığımız takdirde, bu yabancılık gitgide kuvvetlenir, sonunda insanla­ rın ağızlarına bakla almadıkları yerlerde anlaşma da nihayete erer. Fakat henüz daha Alman dil alanı içindeyizdir; karşılaş­ tığımız insanların Alman dili topluluğuna dahil olduğu şüp­ hesizdir. Oturduğumuz yerden çıkarak bu tecrübeyi hangi yön­ de yaparsak yapalım, sonuç hep aynı olacaktır. Görünüşe gö­ re, konuşma bakımından farklılık, memleketimizden mekân bakımından uzaklığa bağlıdır. Dil topluluğunun bu şekilde sadece (coğrafî) yerle ilgili bölümlenmesine, a ğ ı z l a r ' a (Mundarten veya Dialekte) ayrılması diyoruz. Alman dili alanı içinde bulunduğumuz sürece, ağız fark­ lılığından ileri gelen anlaşma güçlüğünü yenmek için bir ara­ cımız vardır. Yabancı yerdeki insanlar da tıpkı bizim gibi, okulda Almancanm, maksadı her tarafta aynı olması gereken ve gerçekten de büyük ölçüde öyle olan bir şeklini öğrenmiş­ lerdir. Birçok aileler ve halk tabakaları, konuşmalarında baş­ lıca bu şekli kullanırlar; bu yüzden, ilişkilerini eş cinsten ta­ bakalara inhisar ettirdikleri sürece, bu grupların mensupları için dil alanı içinde pek anlaşma güçlüğü söz konusu olmaz. Ağızların karşısındaki bu dil şekline o r t a k d i l (Gemeinspraehe) diyoruz. 3)

10

P. KRETSCHMER, VVortgeographie der hochdeutschen Umgangsspraehe, Göttingen 1918, s. 559 v.d.; W .PESSLER, Deutsche 'VVortgeo­ graphie, Heıdelberg 1932.


Fakat dil bakımından yabancı bir çevreye girmek için, evde de kalabilirdik; bu iş için sadece her gün temas ettikle­ rimizin dışında, başka bir topluluğu bulmamız yeterli olurdu. Ustaların köşebaşı lokalinde her akşamki masalarına oturan bir memur, veya üniversiteliler arasına düşen bir işçi, işte böyle bir durum yaşar. Bir arada bulundukları insanların baş­ ka türlü konuştuklarını ve kendilerini o grupların mensubu olarak görüp farketmediklerini anlarlar. O halde, halkın çeşit­ li tabakaları, aynı yerde bile farklı şekilde konuşmaktadır. Dilin başka ve çok ilgi çekici bir şekline de, meselâ bir avcılar grubunun masasında rastlarız. Bilindiği gibi avcılar, av hayvanlan, bu hayvanların organları ve davranışları için özel kelimeler kullanırlar; bunları bilmeyen veya yanlış kullanan kişi, onlarm alayından kurtulamaz. Bir avcılar grubu içinde tavşanın kulaklarından (Ohren) veya tilkinin kuyruğundan (Schvvanz) bahseden ya da bir karacanın otladığını (grasen) gördüğünü söyleyen birinin başına neler gelir, herkes bilir. Çünkü Alman avcılarda tavşanın kulakları Löffel, tilkinin kuy­ ruğu Lunte’dir ve karacanın otlaması isin asen fiili kullanılır. Bu özel kelimelerin yerine, alışılmış kelimeler kullanılırsa, ko­ nunun uzmanı olmayan birisinin kendi terimlerini bilmeme­ sini son derece tabiî karşılayan bir uzmandan çok farklı ola­ rak, bir avcı bunu örf ve âdetleri çiğneme olarak hisseder. Doğru olmayan dilin kullanılışı, sanki bir yabancı, ait olmadı­ ğı bir çevreye girmek istiyormuş gibi etki yapar avcı üzerinde. O halde avcı dili, kapalı bir çevrenin özel dilidir; bu dilin kul­ lanılması ile insan o çevreye aidiyetini ispatlamaktadır. Böyle özel dillerden daha çok vardır, bunları yukarıda zikredilen be­ lirtilerinden tanırız (kapalı çevre, üyelik belgesi hüviyetinde dil). Bu dillerden birini, okul çocuklarının «Pennalersprache» denilen dilini, herkes bir kere mutlaka öğrenmiştir. Bu dilde hemen bir gözlem yapabiliriz : Okullu dili, başka özelliklerinin yanında, konuşulanın anlamının yetişkinlerden saklanmasına 11


yaramaktadır.-Başka bu tarz özel dilleri askerler ve gemiciler arasında buluyoruz, eskiden üniversite öğrencilerinin de böy­ le bir dili vardı. Kısacası bir insan grubunun özel bir toplu­ luk oluşturduğu her yerde böyle dillere rastlıyoruz. Dilin bu şekillerine ö z e l di l (Sondersprache) diyoruz. Pratikte, suç­ luların tam ve gerçek bir gizli dil hüviyetindeki «Rotwelsch» veya argo (Fransızca Argot) denilen özel dilleri apayrı bir önem taşır. Bu yüzden kriminalistlerce dikkatle incelenir, ve çeşitli bölgelerde bu özel dilin sözlükleri yayınlanmıştır (4) . O r t a k d i l i (Gemeinsprache) özel dilin de karşıtı olarak görüyoruz. Özel şekillerin, bir dil topluluğu içinde nasıl meydan ı çıktığı görülmektedir : Çok çeşitli sebeplerden dolayı birbirle­ riyle gayet sıkı temas içinde yaşayan ve bu yüzden ortak k> nuşma alışkanlıkları geliştiren birçok insan grubu vardır. Böyle sebepler bölgesel komşuluk (ağızlar), toplum içindeki mevki (sosyal tabakaların dili) veya bazı hayat şartlarında ortaklık (özel diller) olabilirler. Fakat içinde dilin özel şekli ortaya çıkan grubu yaratanlar, daima insanlar arasındaki ilişkilerdir. Fakat bununla, aynı dil topluluğu içindeki dil şekillerinin çeşitliliği tam olarak, sonuna kadar anlatılmış olmuyor. Çeşit­ li durumlarda nasıl konuştuğumuza bir baktığımızda, çok esas­ lı bir farkla karşılaşıyoruz. Meselâ, bir pazar günü kahvaltıda aile çevremiz içinde, üstümüzdeki sayısız makamlardan birine sunmak istediğimiz bir dilekçeden söz ediyoruz. Daha sonra çalışma masamıza oturuyor ve dilekçeyi gerçekten yazıyoruz. Fakat konu aynı olduğu halde, etrafında ailenin toplandığı*5 4)

12

Bk. F. KLUGE, Rotvvelsch. Quellen und Wortschatz der Gaunerspraehe und der verwandten Geheimsprachen, StraJ3burg 1901; S. A. WOLF, Wörterbuch des Rotvvelschen, Mannheim 1956. - ITürkçed e: Ferit Devellioğlu, Türk Argo Sözlüğü, 1941; genişletilmiş 5. bas. Ankara 1970 - Çev.l


masadaki dil ile kâğıttaki dil, kelime seçimi ve cümle kurulu­ şu, hatta - dilekçeyi yüksek sesle okuyunca - sesleme bakımın­ dan tamamen farklıdır. Veya çalıştığımız işletmede yirmi beş yılını doldurmuş olan bir meslektaşın kutlama töreninde onun­ la ilgili hatıralarımızı anlatıyoruz. Ve bir an sonra, aynı meslek­ taşı resmî tören sırasmda uygun birkaç sözle kutlama görevi piyangosu bize çıkıyor. Burada da yine aynı konu hakkında tamamen farklı tarzda konuşuyoruz. İşte kahvaltı masasında­ ki ve meslektaşlar arasındaki konuşma tarzına h e r g ü n k ü di l (Alltagssprache), dilekçedeki ve törendeki dile ise y ü k ­ s e k d i l (Hochsprache) diyoruz. İşin garip yanı, hemen he­ men hepimiz iki dil şeklini de gayet iyi biliriz ve yerinde kul­ lanırız. O halde fark, konuşanların şahıslarına değil, konuşa­ nın amacına ve konuşulan duruma bağlıdır. Nesnel şartların dil şeklini etkilemesini başka bir yerde daha buluyoruz. Bir hekimler veya hukukçular veya futbolcular toplulu­ ğu içine düştüğümüzde, söz konusu kişiler kendi aralarında mesleklerinden veya ilgi alanlarından bahse başlar başlamaz, bir anda hiçbir şey anlamadığımızı farkederiz. En önemli ke­ limelerin birden hiçbir anlamı yoktur bizim için. Her mesle­ ğin, her ilgi alanının, öğrenilmesi gereken ve o alanın dışındakinin, konunun yabancısı olanın işte bu yüzden bilmediği te­ rimleri (Fachausdrücke) ve tabirleri vardır. O halde bir sürü uzmanlık dili vardır, ve ortak dilimizin yanmda - mesleğimize göre - bunlardan birini veya birkaçını kullanırız. Fakat özel dilin aksine, uzmanlık dili konudan (nesneden) hareketle belirlen­ mektedir, bir insan grubundan değil. Bu genel bakış gösteriyor ki, dil topluluğu bir birlik arzetmemektedir, aksine çeşitli tarzlarda bölümlenmiştir, top­ 13


luluklardan oluşan bir topluluktur (5). Dil alanının birçok uzan­ tıları vardır : Ağızlar, sosyal tabakaların dilleri, özel diller-bun. lan konuşanların hepsi, esas itibariyle hepsinin üzerinde ya­ yılan ortak dile katılırlar. Bunun yanında çok önemli «her günkü dil-yüksek dil» zıtlığı ve nihayet sayısız uzmanlık di'leri vardır. Fakat bunların hepsi ortak dil mülkiyeti temeline dayanırlar, kendilerini aynı dilin değişik şekilleri olarak göste­ rirler. Şimdi onların özelliklerini ve birbirleriyle ilişkilerini ya­ kından inceleyebiliriz. 1. Dil ve Coğrafî Alan Alman dil alanı gibi her büyük dil alanın m ağızlara (Mundarten) ayrılmış olduğunu, ülkesinin uzak bölgelerinden vatandaşlarıyla temas eder etmez, konunun uzmanı olmayan bir kişi bile kulaklarıyla tespit eder. Ancak onun «diyalekt» de­ diği şey, her tarafta, okulda öğrenilen genel Alman dilini.ı ağız rengi taşıyan şeklidir çokça. Söz konusu Alman, vatandaş­ ları olan Yukarı Bavyeralı (Güney Almanyalı), Badenli (Gü neybatı Almanyalı), Mecklenburglu (Kuzey Almanyalı), Kölnlü, gerçekten asıl memleketlerinin ağzıyla kendisiyle konuşsay­ dı, onları asla anlayamazdı. Fakat bu gerçek diyalektler (leh­ çeler), Almanca'nın ilk bakışta tanınabilen ve fark edilebilen, ana hatları iyi belirlenmiş varyantlarıdır. Sıkı dil toplulukla­ rı oluştururlar, öylesine keskin hatlı topluluklardır ki bunlar, 5)

14

Bir dilin sosyolojik açılardan en ayrıntılı anlatımını J. VAN G1NNEKEN’in «Handboek der Nederlandsche Taal» adlı eserinde bul­ mak mümkündür (2 cilt, Nijmegen 1913/4). A yrıca: GRAECE A. DE LAGUNA - Speech, its function and development, New Haven, Conn., Londra 1927; MEAD, Mind, Self and Society, Chicago 1934, T. T. SEGERSTEDT - Ordens makt. En studie i sprakets psykologi, Stockholm 1944. (Alm ancası: Die Macht des \Vortes. Eine Sprachsoziologie. Zürich 1947); M. M. LEWIS, Language in Society, Lond­ ra 1947; LEO WEISGERBER, Das Gesetz der Sprache, s. 102 v.d.: G. PÂTSCH, Grundfragen der Sprachtheorie, Halle 1955, s. 106 v.d.


aralarında dolaysız bir anlaşma kesinlikle mümkün değildir. Bu diyalektlerden her biri, (aynı Almancanın yabancı dillerle ilişkisi tarzında) diğer diyalektlerle onları hem kapsayan hem dışarda bırakan bir ilişki içindedir. Fakat bu daha dar toplulukların sınırlarım aradığımız­ da, garip bir gerçekle karşılaşırız : Böyle sınırlar hakikatte, yani arazide mevcut değildir. Meselâ Thüringen’den (6) yu­ karı Bavyera’ya giderken, saf şekillerinde birbirlerinden kesin hatlarla ayrılan üç ayrı diyalekt bölgesinden, Thüringen, Franken ve Bavyera bölgelerinden geçeriz. Fakat yolculuğumuz süresince komşu köyleriyle anlaşamayan veya sadece konuşma tarzında bile öbürlerinden çok ayrı olduğunu hissetmemizin mümkün olabileceği bir tek köye dahi rastlamayız. Anca'k gene de Nümberg’de Erfurt’ta olduğundan çok başka şekilde ko­ nuşulduğunu, Münih’te ise, yine bambaşka bir topluluğun için­ de bulunduğumuzu hissederiz. Öyle anlaşılmaktadır ki, yerin­ de dikkatimizden kaçmış ufak farklar, mesafe büyüdükçe öy­ lesine birikmiştir ki, sonunda birbirinden tamamen ayrı konuş­ ma tarzlarına yol açmıştır. Sanki, ufak dil farklılıklarından oluşan muntazam bir ağ ülkenin üzerine atılmıştır da, bu fark­ lılıklar belirli bir mesafede açıkça görülebilen büyüklük kazan­ maktadır. Fakat bu durumda şu soru ortaya atılabilir: Belir­ li yerleri diyalekt örnekleri olarak belirtmek ve aralarındaki ağızlan «geçişler» olarak nitelemek keyfî bir davranış değil midir? Niçin Erfurt ve Nürriberg çevrelerinin dillerini saf di­ yalektler olarak ele alıyoruz da, Hildburghausen veya Schmalkalden çevrelerinin dillerine, bu diyalektler arasında geçişler diyoruz. Aynı düşünceyle Hüdburghausen ve Treuchtlingen’i sabit noktalar olarak alıp, Nümberg ağzını onlann arasında geçiş olarak göremez miyiz? Bu doğru olduğu takdirde, şim­ diye kadarki Alman diyalektleri sınıflandırmamız sadece bir 6)

Alman Demokratik Cumhuriyetinin güney bölgesi. (Çev.).

15


uzlaşma olurdu, ve sabit noktaların nasıl seçildiğine bağlı ola­ rak, bambaşka bir tablo rahatça onun yerine konulabilirdi. Bir dil alanının bütün bölümlenmesi bakımından önemli olan bu soruyu cevaplandırmak için, iyice ayrıntılara inilmiş ve konuşma tarzları hat hat, köy köy karşılaştırılmıştır. Bu iş için elbette her şeyin bağlanabileceği ortak bir ölçüye ihti­ yaç vardır. Ölçü olarak ya söz konusu olan diyalektlerden biri seçilebilir, yani meselâ «Thüringen’de heess denilen yerde, Bavyera’da hoass denilir» şeklinde bir ifade kullanılır, ya da her şey okulda öğrenilen normal Almancayla karşılaştırılır, yani «Normal heiss (sıcak) yerine Thüringen’de heess, Bavyera'da hoass kullanılır» denilir. Veya son olarak, dilin bugün­ kü ağız farklarının henüz var olmadığı kâbul edilen eski çağ­ lardaki durumundan hareket edilir. (Eski Yüksek Almancadaki heiss kelimesi bugün Thüringen dilinde heess, Bavyeracada hoass'dır» denir. Bir sonraki bölümde inceleyeceğimiz sebeplerden dolayı, bu sonuncusu, bilimde kökleşmiş olan usuldür. İki ağız arasında görülen bütün veya biç olmazsa en önemli ayrılıkların bir listesi yapılır, ve arazide köyden köye gidilerek konuşma tarzlarının bu farklar karşısındaki durumu tespit edilir. Sonuç fişlere işlenir. Elbette her bir olay için ayrı bir yaprak kullanılır. Sonra, bir şeikli ve diğer şekli gös­ teren noktalar arasında bir çizgi çekilir; meselâ, ich (ben) de­ nilen yerlerde, aynı anlamda ik denilen yerler birer çizgi ile bağlanır. Nasıl aynı barometre durumu hatlarına Isobare (izo­ bar, eş bası), aynı sıcaklık durumu hatlarına Isotherme (izo­ term, eş sıcak) adı veriliyorsa, bahsettiğimiz bu hatlara da Isoglossen (izoglos, eş dillilik hatları) adı verilir. Sonunda şeffaf harita yaprakları üst üste konur ve belirtil bir bölgede 16


dil olaylarının gerçek dağılımı hakkında bir tablo sağlanır. Bu, günümüzde 'bütün dil alanlarına uygulanan ve şimdiden çok önemli 'bazı bilgiler edinilmesine yol açan d il coğ r a f y a s ı metodudur (7). İki ağız arasındaki farklar elbette sadece seslemede gö­ rülmez, çekim şekillerinde (meselâ Kind «çocuk» kelimesinin çoğulu Kinder yerine Bern’de Chind denir), kelime seçiminde Thüringenlilerin Ferd «at» dediği yerde Bavyeralılar Ro’i der), ve cümle kuruluşunda da (leh hâtte dich fragen sollen yerine leh hatte dich sollen fragen) farklar mevcuttur. Ancak, belki de en (önemli farkın harita üzerinde gösterilmesi hemen hemen mümkün değildir. Genellikle «aksan» (Akzent, vurgu) denilen, genel tonlamadaki farktır bu. Her bakımdan mükem­ mel bir normal Almanca konuşsa da, birisinin Bavyeralı mı Ren çevresinden mi, Yükarı Salcsonyalı mı olduğunu aksanm7)

Diyalektlerin, teorisi h k .: K. ETTMAYER. Über das vVeson der Dialektbildung. Denksohrift der Akademie der Wissenschaften in Wien, Philos. - histor. Klasse, 66, 3, 1924; K. WAGNER, Deutsche Sparchlandschaften, 1927; E. GAMILLSCHEG, Die Sprachgeoraphie und ihre Ergebnisse für die allgemeine Sprachwıssenschaft, 1928; K. JARERG ve J. JUD, Der Sprachatlas als Forschungsinstrument, Halle 1928; s. POP, La dialeetologie; 2 cilt, Lövven 1950; W. MITZKA. Handbuch zum deutschen Sprachatlas, Marburg 1952. Almanya ağızlan h k .: B. MARTİN, Die deutschen Mundarten, Leipzig 1939; A. BACH, Deutsche Mundartforschung, Heidelberg 21950; K. VVAGNER, Die Gliederung der deutschen Mundarten. Aka demie der W issenschaften und der Literatür in Mainz, Abh. der Geistes - und sozialwiss. Klasse, 1954, Nr. 12 , V/iesbaden 1955; G. HARD, Zur Mundartengeographie, Ergebnisse, Methoden, Perspektiven. Beiheft 17 zum «Wirkenden Wori>, Düsseldorf 1966. Dil atlasları: Deutscher Sprachatlas, Marburg 1927 v.d.; W. MITZKA, Deutscher Wortatlas, GieBen 1951 v.d.; J. GILLJERON, Atlas linguistique de la France, Paris 1902 -1920; R. HOTZENKÖCHERLE, Sprachatlas der deutschen Schweiz, Bern 1962 v.d.; K. JABERG ve J. JUD, Sprach - und Sachatlas Italiens und der Südschweiz, Zofingen 1928 - 1934; S. POP, Atlasul linguıstic roman, 1938 v.d.

17


dan anlarız. Bu tonlama, tizlik, sedanın hareketi, tempo, şid­ det gibi hiçbiri bilimsel olarak araştırılmamış çok sayıda hat­ tan oluşmaktadır. Bu hatlar da bir yerden bir yere yavaş ya­ vaş değişirler, öyle ki, insan Franken bölgesinde bazen Bavyeraca, bazen Thüringen ağzı duyar gibi olur. Tonlama dışında da bir bölgenin ağız bakımından bö lümlenmesi haritalar üzerinde tam anlamıyla kesin olarak belirtilemez. Çünkü, iki, ya da daha fazla ifade tarzının aynı anda geçerli olduğu yerler vardır. Bu gerçek haritada kısmen belir­ lenebilir, fakat daha açık bir bölümlenme pek gösterilemez. Bazen yaşlılar bir şekli kullanır, gençler başka birini. Veya yerliler komşu bölgelerden gelenlerden, meselâ yeni kurulan bir fabrikanın işçilerinden daha başka bir şekli konuşurlar. Veya başka yerde çalışmaya giden erkekler, o yerde geçerli olandan değişik bir şekli getirir ve evlerinde kullanırlar. Böy­ le durumlarda haritanın o yaprağının ayrı bir anlatımla ta­ mamlanması gerekir (8). Bir diyalekt bölgesinin dil coğrafyası haritası şu tabloyu ortaya çıkarı r : Tek tek dil fenomenleri esas olarak birbirin­ den bağımsızdır, yani her birinin dağılımı ayrıdır, başka birininkiyle örtüşmesi gerekmez. Haritada bu, eş dillilik çizgile­ rinin (izoglosların) görünüşte dil alanını tamamen keyfî bir şekilde kesmesi şeklinde belirir. Meselâ Thüringen’in bir diya­ lekt haritasında ich (ben) yerine ech; mich, dich, sich (beni, seni, kendini/onu) yerine mech, dech, sech denilen bölgelerin sınırlarını karşılaştırırsak, bunların üst üste gelmediğini tespit ederiz. Başka bir deyişle, ech denilen her yerde mech, dech, sech denmemektedir. Meselâ Eckartsberga’da ech kullanılmak­ 8)

18

O. BREMER, Beitrâge zur Geographie der deutschen Mundarten. Leipzig 1895.


tadır, fakat buna karşılık mich, dich, sich, yani aynı orijinal seslemenin iiç farklı şekli (9). Ich diyen herkesin, maehen de­ mesi de zorunlu değildir. Meselâ Düsseldorf'ta ich make denir. Berlinliler ise aksine, ik maehe derler (10). Fakat belirli bir bölgenin bütün dil farklılıkları, ya da hiç olmazsa bunların oldukça önemli bir kısmı haritaya işlen diğinde, dağılımda gene de bir kurallılık olduğu görülür. Ger­ çi her eş dillilik çizgisinin gidişi ayrıdır, fakat çoğunluğu belir­ li bir genel yön takip eder ve diğerleriyle hemen hemen aynı bölgeden geçer. Haritada böyle az veya çok geniş hat demet­ leri ve bunların arasında sadece birer ikişer hattın geçtiği iri­ li ufaklı bölgeler belirir. Bir dil coğrafyası haritasını inceleyen birisinin daha ilk başta gözüne çarpan bu tablo, diyalektlerin sınırları sorusuna da cevap verir. Bir, içlerinde konuşma tarzı­ nın genellikle aynı olduğu ç e k i r d e k b ö l g e l e r (Kerııgebiete) vardır, bir de konuşma tarzının bir yerleşim merkezin­ den öbürüne çabucak değişiverdiği k e n a r b ö l g e l e r (Randgebiete) veya g e ç i ş b ö l g e l e r i (Übergangsgebiele). Bu geçiş bölgelerinde, komşu çekirdek bölgelerde kullanılagelen şekillerin kırmasından oluşan şekillere rastlanır çoğu kere. Kartoffel (patates)in, bilindiği gibi ağızlarda çeşitli ayrı ad­ ları vardır. Birçok yerde ona Erdapfel (yer elması) derler. Böyle bir bölgenin, Kartoffel denilenle komşu olması duru­ munda, Brandenburg’da olduğu gibi, birden Ertoffel gibi bir kelime ortaya çıkıverir. Erdapfel ile Grundbime’nin («toprak armudu») çakıştığı yerde ise, Erdbime («yer armudu») var­ dır. - Bir kabın boşaltma ağzına Batı Thüringen’in bazı yerle­ rinde Schnepfe, bazı yerlerinde ise, Ziepfe derler. İki bölgenin sınırında Schniepf şekli oluşmuştur (11). Sebep, böyle bölgeler­ in 10) 11)

W. VETTER, Die persönlichen Fürvvörter

raum, Weimar 1937.

im thüringisehen

Sprach-

Standart Almanca’da doğru şekil ich mache’dir (Çev.J. F. MAURER, Volkssprache, Enlangen 1933, s. 110 v.d. (Yeni ve değiş­ tirilmiş basım : Düsseldorf 1984. Beiheft 9 zum «Wirkenden Wort»),

19


de insanların her iki şekli de bilmesi ve kullanması, böylece bir 'karıştırma için ruhsal şartların var olmasıdır (bk. 4. Bö lüm ).

Bu dil özelliklerinin ülkede dağılımının nasıl meydana geldiğini, gelecek bölümde ele alacağız. Burada haritadaki tab­ lodan sadece şu gerçeği çıkarıyoruz : Gerçekten ağzın oluştur­ duğu sıkı bir topluluk vardır ve bu sıkı topluluklar, geçişlerle birbirleriyle bağlıdır. Tablo, topluluklardan oluşan topluluğu yer bakımından nesnel olarak göstermektedir. Ancak, herkesin kendi memleket ağzını kullanması duru­ munda, bütün geçişlere rağmen, elbette gerek çekirdek böl­ geler sakinlerinin, gerek kenar bölgelerde oturanların birbir­ leriyle anlaşabilmeleri hiç de mümkün olmaz. Bu iş için ortak ve bütün ağızları örten bir dil şekline ihtiyaçları vardır; aksi takdirde o ağzı aşan bir dil topluluğu meydana gelemeyecektir. İşte farklı ağızlan daha üst bir birimde birleştiren, herkesin kullandığı böyle bir dil o r t a k d i l ’ dir (Gemeinsprache). Bir ortak dil çoğu kere, diğer ağızlarca bölgesel konuş­ ma tarzının yanında genel anlaşma aracı olarak kabul edilen belirli bir ağıza dayanır. Bir kere böyle bir olayın gerçekleşme­ sinin sebepleri, her şeyden önce ulaşımın ve yönetimin, daha sonra da etki alanları bir diyalekt bölgesinin dar sınırlannı aş­ ması gereken edebiyatın ve bilimin ihtiyaçlarıdır. Ancak hangi ağızm ortak dilin temelini oluşturacağı hususunda iki nok­ ta önemli rol oynar: Önce söz konusu diyalekt bölgesinin si­ yasî yönetimi, ikinci olarak da bir ağızm kültürel itibarı, iki sebep elbette ki bir arada bulunabilir. Eski Çağın iki ortak dili bize her iki konuda örnek sağlar. Roma İmparatorluğunda, özellikle bu imparatorluğun batı yarısında ortak dil olan La­ tince, başlangıçta Roma şehrinin dilinden başka bir şey değil­ di, çünkü imparatorluk Roma’dan hareketle yaratılmış ve si­ yasî yönetim yüzyıllarca Roma’da kalmıştı. Büyük İskender’in 20


imparatorluğundaki ve onun devamı olan devletlerdeki ortak dil ise, Atina'nın diline dayanıyordu; halbuki bu devletlerin kurulduğu sırada Atina'nın eski siyasî rolü çoktan sona ermiş­ ti. Fakat Atina dili, Atinalı şairler, hatipler ve bilginlerin ola­ ğanüstü başarıları ile, kültürel güç olarak öylesine büyük bir itibar kazanmıştı ki, onun karşısına hiçbir siyasî güç çıkamıvordu ve o devrin zafer üzerine zafer kazanan süper devleti Makedonya bile, egemenliği altına aldığı kasabanın diline kar­ şı kendi dilini geçerli kılmaya çalışmaktan vazgeçmek zorunda kaldı. Yeni Çağın halklarında siyasî bakımdan önderlik ve kül­ türel itibar, bir ortak dilin kabulünde çoğu kere aynı yönde etkili olmuştur. Böylece, Fransız ortak dilinin temeli -gayet tabiî denilebilir buna-, Paris diyalektidir. Aynı şekilde Londra İngiliz ortak dilinin, Amsterdam ve Leiden şehirleriyle Holland ili, Hollanda ortak dilinin temelini oluşturmuştur. Kastilia di­ yalekti İspanyanın, Moskova diyalekti Rusya’nın ortak dili olma hüviyetlerini, siyasî önderliklerine borçludurlar. Buna karşılık İtalya’da ve Almanya’da siyasi bakımdan açık seçik bir önder bölge söz konusu olmamıştır. İtalya’da Toskana diya­ lekti, Floransa’lı şairler ve düşünürlerin kültür alanındaki ba­ şarıları, özellikle Dante’nin güçlü şahsiyeti sayesinde ortak dil olarak yerleşmiş, Roma şehri bile kendi eski ağzını bırakıp onun yerine Toskana’nmkini kabul etmiştir. Almanya'da da or­ tak dil, -çok dikkat çekicidir bu-, tam siyasî çöküntü sırasın­ da, 16. yy. dan itibaren yerleşmiştir. Alman ortak dili, önce Luxemburg ve Wettin hanedanlarının büyükçe devletlerinde yönetimin yardımcı aracı olarak Prag ve Meifien’deki kançılar­ yalarında (evrak kalemlerinde, Kanzleien) geliştirilen Doğu 21


Orta Almanca (Ostmitteldeutsch) temeline dayanır (1213). Bu dil daha sonra, Luther’in onu Kitabı Mukaddes (Bibel) çevirisi olarak kabulü ile tam etkinlik kazanmıştır (n). Bir dilin ortak dil olması için başka diyalekt bölgeleri mensuplarınca öğrenilmesi gerekir. Onlar da bu işi, ancak bir kazançları olduğu takdirde yaparlar. Başlıca kazanç ise, insan­ ların ortak dil yardımıyla, sadece yakın çevrelerinde bulunan şahısların oluşturduğundan çok daha büyük çevredeki insan­ larla dolaysız temasa geçebilmesinde yatar. Ama bu kazanç kendini, ancak ortak dil oldukça geniş bir bölgede geçerlik kazandıktan sonra gösterir. Buna karşılık, insanın yönetim di­ lini esaslı bir şekilde bilerek ve önde gelen bilim ve edebiyat di­ line iyi hâkim olarak elde edeceği kazançlar, daha başlangıçtan itibaren etkili olurlar. Son zamanlarda genel öğretim mecburi­ yeti ve genel askerlik mükellefiyeti, bir ortak dilin yerleştiril­ mesi hususunda çok etkili araçları oluşturmaktadırlar. Bir ortak dilin karşılaması gereken ihtiyaçlar, dar alanda bile kendilerini belli ederler. Bu yüzden, yoğun bir ulaşımın gerçekleştiği genişçe bölgelerde, yöreler üstü ağızlar oluşur. Özellikle ulaşım merkezleri olan büyük şehirler, kendilerine 12)

Lusemburglular (Luxemburger); Orta Çağ Alman hanedanı. En önemli imparator ve kralları: VII. Heinrich (1308-13), IV. Kari (1347 - 78), Wenzel (1378-1400) ve Sigismund’dur (1410-37). IV. Kari başkent olarak Prag’ı seçip 1348’de orada ilk Alman Üniversitesini açmıştı. - VVettinliler (Wettiner) : Orta Almanya'da güney Sak­ sonya - Thüringen bölgesinde çok önemli bir hanedan. Bu hane­ danın bir kolundan gelen krallar 1697’de Polonya, 1806'da Saksonya tahtına çıktılar. Dresden yakınlarındaki Mei/3en, Wettinlilerin en önemli merkeziydi. - Doğu - Orta Almanca, (bugünkü Alman De­ mokratik Cumhuriyetinde) MeiBen, Leipzig, Erfurt, Dresden ara­ sında kalan bölgenin dilidir (Çev.).

13)

H. PAUL, Deutsche Grammatik I, Halle 1916, s. 115 v.d.; F. KLUGE, Von Luther bis Lessing, Straüburg 5. bas. 1918.

22


bağlı yakın bölgelerin ağızlan üzerinde, onları denkleştirici et­ kide bulunurlar. Aynı şekilde belirli bölgelere dayalı devletle­ rin kuruluşu, o devlet topluluklanran ağızlannda birliği kolay­ laştırır. Bunlar bir ortak dilin ortaya çıkışıyla ilgili başlangıç­ lardır, fakat bütün ülke için geçerli gerçek bir ortak dil geçer­ lilik kazandıktan sonra bile varlıklarını sürdürürler. Ortak dil ile, mahallî ağızlar arasında bir geçiş oluştururlar. Almancada ağız ile ortak dil arasındaki bu ara kademelere U m g a n s s p r a c h e (gündelik dil, konuşma dili) denir (w). Ortak dil olarak yerleşen dil şekli, orijinal yapısı içindeki temeli oluşturan ağızlar değildir. Alman dili, Yukan Saksonya veya Doğu Thüringen diyalektleriyle, veya İtalyan Ortak dili, Floransa ağzı ile karşılaştırılınca, bu durum hemen anlaşılır. Aslında bir ağız dil halini alınca, entonasyonda ve kelime hâ­ zinesindeki en dikkate çarpar özelliklerinden sıyrılır, buna karışlık diğer ağızlardan genel olarak yaygın hatlar alır. Ağız­ lar karşısında ortak dilin daha büyük zenginliği ve böylece daha büyük ifade kabiliyeti, kısmen işte bu diğer bütün ağız­ lardan her an dil malzemesi alabilme imkânına dayanır. Bir ortak dilin yayılım alanı çoğu kere bir devletin sınırları ile örtüşür, ama her zaman değil. Antik çağdaki diller bize bu hususta belge sağlarlar. Latince, ortak dil olarak Roma İmpa­ ratorluğunun sadece batısında, Ispanya'da, Galya’da (sonraki Fransa’da), İtalya'da, Kuzey Afrika’da ve Tuna boylarında ger­ çekten kendini kabul ettirmiştir, buna karşılık imparatorluğun doğusunda ortak dil Yunanca olmuştur. Bu dil Roma istilâsın­ dan önce de ortak dil rolü oynamıştır, hem de bir devlette de­ ğil, büyük İskender'in imparatorluğundan doğmuş olan bütün irili ufaklı devletlerde, yani Makedonya’da, Anadolu'da, Suri­ ye’de, Mısır'da ve elbette Yunanistan’ın kendisinde.14 14)

W. HENZEN, Schriftsprache und Mundarten. Eln Überblick über ihr Verhâltnis und ihre Zwisdhenstufen im Deutsdhen, 2. bas., Bern 1954.

23


Çok sayıda bağımsız devletin aynı ortak dile sahip olma­ sına günümüzde de sık sık rastlıyoruz. Bunun en önemli ör­ neği, Britanya İmparatorluğu ile Amerika Birleşik Devletleri­ nin ortak dillerinin aynı oluşudur. Bir başka örnek de, İspanyol ortak dilinin, Brezilya dışındaki on dokuz Orta ve Güney Ame­ rika ülkesindeki egemenliğidir. Topraklan Kuzey Afrika’ya ka­ dar uzanan bağımsız on Arap ülkesinin aynı ortak dile sahip oluşu da önemsiz değildir. Avrupa’da da ortak diller çoğu kere devlet sınırlarını aşar: Fransız ortak dili, Belçika'da, Batı İs­ viçre’de, ayrıca Kanada’nm bir kısmında, İtalyanca Tessin’de, Almanca Avusturya’da ve İsviçre'nin en büyük kısmında da aynı görevi yüklenmiştir. Ortak dil ile ağızların ilişkisi, önce ikisinin yanyana var ­ olması ve birbirlerini karşılıklı olarak canlandırıp verimlendirmesi şeklindedir. Ağızlar ortak dilden daha geniş bir kelime hâzinesi ve cümle kuruluşunda daha büyük çeşitlilik kazanır, ortak dil ise, ağızlarla alışverişinden renk, canlılık ve hayata yakınlık alır. Fakat bu ilişkiler her iki taraf için de tehlikeden uzak değildir. Ortak dil, ağızlar kaynağından çok fazla ve hiç seçim yapmadan gözü kapalı faydalanırsa, bütünlüğünü ve böylece de ortak dil olarak rolünü oynama imkânım kaybeder. Ortak dilden çok fazla borç almak, ağız için daha da tehlikeli­ dir. Bunu yaptığı takdirde, ağız olarak varlığı sona erer, ortak dilin noksan ve kusurlu bir yöresel bozuntusuna dönüşür (ko­ nuşma dili!) ve sonunda tamamen yok olur. Gerçekten de gü­ nümüze kadar pek çok ağızın kaderi bu olmuştur. Eski Yunan diyalektlerinin 'biri hariç hepsi «Koine» (yani «ortak dil») ta­ rafından silinmiştir. Fransa'daki ağızlar, ortak dilin aşın gü­ cüne karşı ümitsizce savaşmaktadır, Almanya'da ve İtalya’da bile diyalektler ortak dil karşısında gitgide gerilemektedir. Bu gelişimin sebebi açıktır: Ortak dile sahip oluşun getirdiği bü­ yük avantajlar karşısında, insanlardaki rahatlık ve tembellik, onları ağız ve ortak dil şeklinde ikili yük yerine, bunlardan sa­ dece birini, bu durumda elbette ortak dili muhafazaya sevket24


mektedir. Bu çaba ayrıca, ortak dilin siyasî ve kültürel itibarı ile de desteklenmektedir, çünkü bu itibar dolayısıyla, ortak dil diyalektten daha «kibar» olarak kabul edilmekte, İkincisinden ise daha aşağıda bir dil olarak utamlmaktadır. Ortak dil olarak ülkenin diyalektlerinden birinin değil de tamamen yabancı bir dilin hizmet ettiği, dil tarihi bakımından kayda değer durumlarda, bu olay ayrı bir önem taşır. Yunan Koine’si sadece Yunan dil alanı için değil, Anadolu'daki, Suri­ ye’deki, Mısır'daki ve Balkan Yanmadası'nm bazı bölgelerin­ deki diller için de ortak dil idi. Latince ortak dil olarak sa­ dece Orta İtalya’da değil, Yukarı (Kuzey) İtalya’nın, Galya’nın, Batı ve Güney Almanya’nın Keltçe dil bölgelerinde de egemen­ di. Arapça, Kuzey Afrika'nın Berber diyalektleri ve Sudan’ın zenci dilleri için ortak dil oldu. İngilizce aslında Kelt dilleri­ nin konuşulduğu Galler’de ve İrlanda’da ortak dildir. Danca ise, yüzyıllar boyu süren siyasî egemenliği dolayısıyla, bugü­ ne kadar Norveç’in ortak dilidir. Norveç’teki Danca «devlet dili» nin yerine «Landsmal» (ülke dili) adı verilen yerli ve bat: diyalektlerine dayalı ortak dil koyma çabaları şimdiye kadar başarı kazanamamıştır. - Kuzey Rus ortak dili bu rolü sadece Rus dil alanı için değil, Ukrayna ve Beyaz Rus dil alan­ ları için de istemektedir ve isteğini, devlet zoruyla da olsa, bü­ yük ölçüde gerçekleştirmektedir. Fakat bu dil ayrıca, muazzam ülkenin topraklarındaki irili ufaklı bir sürü yabancı dil toplu­ lukları için de ortak dildir.- Hindistan'daki durum büsbütün dikkate değer. Esas olarak iki akrabalık grubuna, kuzeyde Arî, güneyde Dravid gruplarına giren çok sayıda bağımsız dil var­ dır orada. Bu farklı dilleri konuşanlar birbirleriyle anlaşamaz­ lar. Ortak ilişki dili olarak, Kuzey Hindistan’ın orta bölgesinin dili olan «Hindi» ye dayalı bir dil vardır. Bu dil Orta Çağın sonlarındaki Pers istilâsı yüzünden büvük ölçüde Farsça keli­ melerle doludur ve bu şekliyle «Hindustani» veya «Urdu» adını taşır. Geçerliliğini tamamen îıanlı fatihlerin,. «Moğol İmpara­ 25


torlarının» (ıs) siyasî egemenliğine borçluydu, zaten onların kalem odalarında doğmuştu. Müslüman halk Urdu'yu ortak dil olarak kabul ederken, Hindular da bu dili yabancı, yani Fars­ ça ve Arapça unsurlardan arındırmak çabası içindeydiler. Yeni türeyen kelimeler yetmeyince, eski Hintçe kelimelerin yardı­ mına başvuruyorlardı. Böylece ortak dilin ikinci ve Urdu’dan son derece farklı bir şekli meydana geldi. 1947’de Hindistan ve Pakistan devletleri esas olarak dinî inançlara göre birbirlerin­ den ayrılınca, Hindistan yeni şeklindeki Hindiyi, Pakistan ise eski Urdu’yu resmî ortak dil ilan ettiler. Ancak sağladığı bü­ yük kolaylıklar yüzünden İngilizce bir geçiş dönemi için resmî alanda ve hele asıl özel alanda ortak dil olarak kullanılmaya devam edildi. Hindistan’ın dış ilişkilerinde İngiliz Dil toplulu­ ğu ile bağlantının sağladığı avantajlar hiç de ihmal edilecek gibi değildir. Böyle durumlarda, ortak diller yerine m i l l e t l e r a r a s ı i l i ş k i d i l l e r i ' n d e n (internationale Verkehrssprachen) söz edilir. Bu diller dil farklılığının büyükçe bölgelerde ulaşımın karşısına çıkardığı engelleri ortadan kaldırma amacına hizmet ederler. İlk başta pratik-İktisadî ödevleri vardır yani, fakat zamanla manevî - kültürel görevler de üstlenebilirler. Ayrıca bu diller diplomaside muntazaman kullanılmıştır. Bir dili millet­ lerarası ilişki dili yapan özellikler, bir ağzı ortak dil yapan özelliklerin aynıdır: Siyasî üstünlük, kültürel itibar ve geniş geçerlilik alanı. Buna karşılık, söz konusu dilin öğrenilmesinin kolay veya güç oluşunun bir rol oynamadığı görülmektedir. Hakkında bilgi sahibi olduğumuz en eski milletlerarası ilişki dili, M. Ö. ikinci bin yılda bütün Ön Asya'da ve Mısır’a kadarki bölgelerde ticaret ve diplomasi dili olan ve bu hüviye­ tini Babil ikinci sınıf bir siyasî güç haline düştüğünde de sür-15 15)

26

Kuzey Hindistan’da hüküm süren Müslüman sülâle (1526-1857); imparatorluğun kurucusu Babür Han yanlışlıkla Moğol sanıldığı için, sülâle de bu ad ile anılmıştır (Çev.),


düren Babilceydi. Onun yerini Suriye’den kaynaklanan, fakat Mezopotamya’da ve Anadolu'da da anlaşılan bir Sami dili, Ârâmice aldı. Büyük İskender’den sonra ise, sadece onun kurduğu imparatorluktan arta kalan Makedonya karakterli devletlerde değil, doğuda Hindistan’a kadar, batıda İtalya’da, Galya’da ve Ispanya’da bile ilişki dili olarak hizmet eden Yunanca, çok daha geniş bir alanda geçerli oldu. Levante'de (Doğu Akdeniz kıyılarındaki ülkelerde), Yunanca bu rolünü Bizans İmpara­ torluğunun yıkılışından sonra da günümüze kadar devam et­ tirmiştir, yani iki bin yıldan fazla süredir. Onun başlıca rakip­ leri önce batıda Latince (M. Ö. 2. yy. dan itibaren), sonra do­ ğuda Arapça oldu (M. S. 7. yy. dan itibaren). Bilindiği gibi, La­ tince Avrupa'da milletlerarası ilişki dili rolünü bütün Orta Çağ boyunca, yani Roma İmparatorluğu ortadan kalktıktan çok sonraları da oynadı, ve Vestfalya Barış Antlaşmasına (1648) kadar da diplomasi dili olarak kullanıldı. Arapça, Müslüman­ ların fetihleriyle birlikte bütün ön Asya’ya, Kuzey ve Doğu Af­ rika’ya, Hindistan’ın, hatta Çin Hindinin bazı kısımlarına ka­ dar yayıldı. Bu bölgelerde milletlerarası ilişki dili olarak günü­ müzde de hizmet görmektedir. Uzak Doğu’da Arapça'nın ra­ kibi, sadece Çin’de değil, bütün Orta Asya’da ve Çin Hindi’nde milletlerarası ilişki dili olan Çincedir. Avrupa’da daha Orta Çağda, Fransızca milletlerarası iliş­ ki dili olarak Latince ile rekabete girdi. Pek yakın zamanlara kadar, Rusya’yı ve Balkanları içine alan bölgede toplumun üst tabakalarının ve diplomasinin diliydi. 16. ve 17. yy. da İspan­ yolca onu zaman zaman geriletti, fakat kendisi milletlerarası dili rolünü sadece Amerika'da muhafaza edebildi, Avrupa'da ise aynı başarıyı gösteremedi. -18. yy. dan beri ise, dünyanın her tarafında konuşulan \e anlaşılan, bugün Kuzey Amerika’ da, Güney Afrika'da ve Avustralya'da tam anlamıyla egemen olan İngilizce, bütün milletlerarası ilişki dillerini geride bırak­ mıştır. Bugün sadece iki tane ciddî rakibi vardır, ancak bun­ ların her ikisi de geniş olmakla beraber sınırlı bölgelerde ge­ 27


çerlidir: Bütün Doğu Asya'da Çince, Doğu Avrupa ve Kuzey Asya'da ise Rusça. Öyle görülüyor ki, son zamanlarda dil alanındaki geliş­ meler siyasî alandaki gelişmelere bir yönde paralel gitmekte, yani geçerlilik alanı durmadan büyüyen, buna karşılık sayısı gitgide azalan milletlerarası ilişki dili söz konusu olmaktadır. Bu bizi şu soruya götürüyor: Acaba sonunda bir tek dil mi kalacak, bu dil kullanılıp dünyanın bir ucundan öbürüne gidi­ lebilecek mi? Böyle bir durumun faydaları ortadadır: Yerli di­ lin yanında her tarafta sadece bir tek yabancı dilin öğrenil­ mesi yeterli olurdu, ancak bu dil o kadar önemli avantajlar sağlardı ki, onu öğrenmek zahmetine girilmesi sadece belirli tabakalardan değil, bütün insanlardan beklenebilirdi. Bu çok temenni edilen gelişimi milletlerarası kararlarla hızlandırmak da, bunun hemen peşinden akla gelecek bir fikirdir. Fakat bu iş için önce, milletlerarası ilişki dili olarak seçilecek dil konu­ sunda anlaşmaya varılması gerekirdi. Yaşayan dillerden İngi­ lizce dışında, Fransızca'yı kültürel itibarı, İspanyolca'yı da gü­ zelliği ve yaygınlığı dolayısıyla bu görev için ciddî olarak tek­ lif edenler bulunmuştur. Fakat son olaylar da açıkça göster­ miştir ki, yaşayan diller içinde böyle bir görev için sadece mil­ letlerarası ilişki dillerinin kabulü hususunda üç gerekçenin de, yani siyasî bakımdan önemli oluş, kültürel itibar ve yaygınlık faktörlerinin beraberce etkili olduğu bir dil olan İngilizce söz konusu olabilir. Böyle bir karar için seçme zorluğu dışında elbette bir başka engel daha vardır : Millî kıskançlık. Dili milletlerarası ilişki dili olarak seçilecek halkın, bu sayede İktisadî ve hatta siyasî bakımdan çok büyük kazanç sağlayacağından korkul­ maktadır. Bu halkın fertleri, yabancı bir dil öğrenmek zorun­ da kalmaksızın bir dünya dilinin bütün nimetlerini tadabile­ ceklerdir! Fakat bu, belki bir hükümetin veya parlamentonun kararlarında söz konusu olabilecek, tek insanın davranışı için ise geçerli olamayacak bir gerekçedir. Tek insan, İngilizleri 28


veya Amerikalıları sevdiğinden ve onlara fayda sağlamak için değil, İngilizce öğrenmek kendisine büyük avantaj sağladığı için bu dili öğrenmektedir. İşte bu kendi kazancım düşünüş, şimdiye kadarki bütün milletlerarası ilişki dillerinin yayılma smda etken olmuştur ve onlardan birinin mi, ya da hangisinin tek geçerli milletlerarası ilişki dili düzeyine yükseleceği, muh­ temelen yine bu düşünceye bağlı olacaktır. Yaşayan dillerden birinin milletlerarası ilişki dili olarak kabulü sorununun etrafından dolanmak için yapılan teklifleri de bu bakış noktasından değerlendirmek gerekir. Önce ölü, yani uzun süredir kullanımdan kalkmış bir kül­ tür dilinin milletlerarası ilişki dili yapılması teklif edilmiştir. Böyle bir dil olarak sadece Latince söz konusu olabilir. Kül­ türel itibarı elbette ki son derece yüksektir, ayrıca Katolik ki­ lisesinin dilidir. Fakat yaygınlık derecesi günümüzde çok dü­ şüktür, dünyada bugün kaç kişi gerçekten Latince konuşabilir ki? Ama her yerde çok sayıda insan aynı dili bilmezse, o dili öğrenmekle de bir şey kazanılmaz. Latincenin bu iş için seçil­ mesi halinde, halklardan, ne zaman sahip olacakları belli ol­ mayan bir avantaj için büyük zahmetlere girmelerini bekle­ mek gerekecekti. Öte yandan, diğer inanışların mensuplarının, özellikle Latincenin Katolik Kilisesinin dili olduğunu ileri sü­ rerek bu dili reddetmeyeceğini kim garanti edebilir? Fakat bir tdk milletlerarası - genel ilişki dilinin kabulünü engelleyen asıl büyük ve uygulama ile ilgili zorluk, başka yer­ dedir. îşin özü, bütün halkların mümkün olduğunca geniş ta­ bakalarının bu dile ve böylece de sağladığı avantajlara katıl­ masıdır. Sadece bilgin, mühendis, büyük tüccar değil, montör, madenci, ev işlerinde yardımcı, tarım işçisi de bu dilin yardı­ mıyla dünyanın her tarafında ekmeğini kazanabilmelidir. Bu hususta çaba gösterilirken, çocukluk çağları aşılmışsa, insa­ nın ana dilinin üstüne bir yabancı dili öğrenmesinin güçlüğü engeliyle karşılaşılır. Dil yeteneği bakımından müstesna olan­ 29


larla, aynca öğrenciler gibi, gençliklerinde bu iş için gerekli zamana sahip olanlar dışındaki insanlarla temas eder etmez bu durum açıkça belli olur. O halde milletlerarası ilişki dilinin önemli bir özelliği de, kolay öğrenilme olmalıdır. Ancak, yu­ karda da belirttiğimiz gibi, bir milletlerarası dilin yayılmasın­ da bu nokta hiç rol oynamamıştır. Fakat zaten şimdiye kadar insanlara, çok sayıdaki dilden hangisini milletlerarası ilişki dili olarak istedikleri de sorulmamıştır; her zaman bu iş için sa­ dece bir dil emre amade bulunmuştur. Fakat bir dilin öğrenilmesinin kolaylığı ya da zorluğu ne­ ye bağlıdır? Aslında bununla, dil öğreniminin psikolojisi soru konusu olmaktadır, ve buna düz bir cevap vermemiz gereksevdi, zor durumda kalırdık. Bir milletlerarası ilişki dilinin se­ çimi ile ilgili tartışmalarda buna elbette Önce fazla önem ve­ rilmedi. Herkes kendi okul çağını ve öğrenim sırasında en kor­ kunç umacıların çekim örnekleri (Paradigmalar, diziler) ve kelimeler (Vokabeln) olduğunu, yani biçim bilgisi (morfoloji, Formenlehre) ve kelime hazinesi olduğunu hatırladı. Bu yüz­ den morfolojiyi basitleştirme ve kelime hâzinesini de, kolayca hatırda tutulacak tarzda düzenleme yönünde çaba gösterilmeye başlandı. İtalyan matematikçisi G. PEANO (doğ. 1903), Latince'yi milletlerarası ilişki dili olarak kullanabilmek için ona bu an­ lamda yeni bir şekil verdi. Bunu yaparken de, Roman dilleri­ nin tarihî gelişiminin gösterdiği yolu takip tetti. Fakat bunun çok ötesine geçerek, gramer cinsinin (kelimelerin erkekliğinin-dişiliğinin) belirtilmesini ve bütün çekimleri attı. Onun dü­ zenlemesinde Latince kelimeler yalın halde kullanılmakta, cüm­ lenin neresinde olursa olsun, değişiklik göstermemektedir. Bir­ birleriyle ilişkileri, kelimelerin yerleri veya edatlarla (Partikeln, kelimeciklerle) gösterilir. Bu, Peano'nun örnek aldığı Çinceninkine benzeyen bir dil yapısıdır. Kelime hazinesinde Peano, çeşitli Roman dillerinde yaşamaya devam eden Latince kelime­ 30


lerle, başka dillere alınmış Latince kelimelere izin vermekte­ dir; özellikle İngilizcede pek çok Latince kelime vardır. Bu şe­ kilde, bulucusunun önce «Latino sine flexione» (çekimsiz La­ tince), daha sonra «Interlingua» (milletlerarası dil) adım ver­ diği bu dili öğrenirken, birisinin çoğu kelimeleri daha ilk anda tanıması ve böylece kolayca hatırında tutması sağlanmakta­ dır-bunun da ön şartı, o kişinin ya Latince veya bir Roman dili konuşuyor, ya da ana dilindeki yabancı kelimeleri iyi bili­ yor olmasıdır. Yaşayan bir dilden hareket edildiğinde, böyle bir tecrü­ be bambaşka bir görünüşte olmalıdır. Ingiliz mantıkçısı C.K. OGDEN, 1930 yılında, İngilizcenin milletlerarası ilişki dili dü­ zeyine yükselmesini kolaylaştırmak amacıyla bir teklifte bu­ lundu (16). Bütün arzusu, gramer bakımından kusursuz İngi­ lizceyi 'korurken, dili yabancılar için basitleştirmekti. İngiliz­ cenin aslında hâfızayı hiç de fazla zorlamayan az sayıda gra­ mer biçimi vardır. Bu yüzden Ogden, to be (var olmak) fiili­ nin yedi çekim şeklini (I am, you are, he is, she is, it is, we are, they are) ve halen kullanılmakta olan birkaç kuralsız çoğulu muhafaza etmektedir. Fakat İngilizce öğrenen bir yabancı için çetin bir ceviz daha vardır : Çok sayıda kuvvetli fiilin, hep­ si kuralsız olan ve bu yüzden ayrı ayrı ezberlenmesi gereken geçmiş zaman şekilleri. Bu güçlüğün bertaraf edilişi, Ogden’in verdiği adla «Basic Englich» in asıl yeniliğidir. (İngilizcede «temel» anlamına da gelen basic, burada British-American Scientific International Commercial «Ingiliz-Amerikan Bilim­ sel Milletlerarası Ticari» kelimelerinin ilk harfleri birleştirile­ rek oluşturulmuştur). Ogden, fiillerin büyük kısmını tamamen çıkarmış, geçmiş zamanları öğrenilecek sadece 18 fiili muha­ faza etmiştir. Bunlar öyle seçilmiştir ki, diğer bütün fiiller bun­ ların yardımıyla, dolambaçlı yoldan da olsa anlatılabilmekte16)

C. K. OGDEN, Basic English, Londra 1930, Basic English versus the Artificial Languages, Londra 1935.

31


alman kelimeler tanınmayacak ölçüde değiştirildiği için, öğre­ nilmesi de oldukça güçtü. Schleyer, telâffuz güçlüklerini bü­ tün insanlar için mümkün olabildiğince ortadan kaldırabilmek için bu yola başvurmuştu. Doğru bir düşünceydi bu, fakat ne yazık ki, aynı derecede önemli bir başka düşünceyle çatışıyor­ du. Planlanmış diller, benzer durumlara sık sık düşmüştür. Volapük'ün, farklı dil toplulukları mensupları arasında sözlü anlaşmaya pek de kolayca yaramadığı anlaşılır anlaşıl­ maz (1889), zafer yürüyüşü birden duruverdi. Fakat ondan kı­ sa bir süre önce (1887’de), Polonya’n hekim Dr. ZAMENHOF, kullandığı takma addan dolaya Esperanto («ümitli») diye ad­ landırılan bir milletlerarası ilişki dili planı ortaya atmıştı. Bu­ rada bizi ilgilendiren mesele bakımdan, Esperanto’nun ayrı bir önemi vardır: Bütün planlanmış diller arasında, (tek dil olarak kullanılıyor olmasa bile) büyükçe bir topluluğun dili halini almış olan yegâne dildir. Taraftarları arasında o tarih­ ten beri yazılı ve Sözlü olarak milletlerarası ilişki dili olarak kullanılmaktadır ve planlanmış dillerden hiçbiri, resmî ma­ kamlarca tanınmaya ve hatta kabul edilip uygulanmaya Espe­ ranto kadar yakın olmamıştır. Zamenhof çekimden tamamen vazgeçmiştir. Ses değişik­ likleriyle sayıların, kelime türlerinin ve fiilde zamanların be­ lirlenmesi kurallarım, hatta cümle kuruluşunda belirli bir hür­ riyeti mümkün kılabilmek için, belirtme halinin (Akkusativ,-i hali) özel bir şeklini de devam ettirmektedir. Roman ve German dillerinin uygun oranlarda katılımına büyük önem vere­ rek, kelime hâzinesini Avrupa dilleri malzemesinden oluştur­ muştur. Bu kelime hâzinesinin ufak tutulabilmesi en önemli husustur; çünkü kelimelerin her birinden, bütün gerekli veya arzu edilen türetmeler oluşturulabilmektedir. Bu amaçla, an­ lamları kesin belirlenmiş 6 ön ek ile 22 son ek kullanılmakta­ dır. Ayrıca birleşik kelimeler yapılabilmektedir, ve nihayet, sa­ dece kelimenin sonundaki ünlüyü (Vokal) değiştirme yoluyla 34


bir kelime türünden başka birine geçilebilmektedir. Bu denen­ diğinde, imkânların çokluğu karşısında insan gerçekten ürkebilir. Yeni türetilen bir kelimenin kabul edilmiş kelime hâzi­ nesine alınışı hususunda son sözü söyleyen sağlam bir orga­ nizasyonu olmasaydı, Esperanto, bir çok kavram için çok sa­ yıda, birbirinden tamamen farklı kelimelere yan yana sahip olma tehlikesiyle karşı karşıya gelirdi. Pratikte bunun sonucu, insanın bir nesne için herkesçe tanınan kelimeleri öğrenmesi gerekmekte, onların şeffaf yapımlarını ise sadece hafızaya yar­ dımcı olarak değerlendirmekledir. Dili kullanan sade kişiler­ den de, bütün fenomenleri (çoğu kere son derece keyfî seçil­ miş) kavramsal parçalarına ayırması da asla beklenemez. Fa­ kat işte asıl bu; kullanış ve faydalılık açısından öylesine sakın­ calı olan hemen hemen sınırsız kelime teşkili imkânı, Esperantonun hiç de amaçlanmamış ve beklenmedik olağanüstü bir değer kazanmasına yardımcı olmaktadır: Esperanto, insanın bizzat oyuncak gibi kurup yapabileceği bir dildir. Burada, in­ sanın dille ilişkisinde, özellikle dil bilimcinin asla görmezlikten gelemeyeceği bir tarafı ortaya çıkmaktadır. Sonraki gelişimde, varlıklarını aslında tamamen rasyo­ nel düşüncelere borçlu olan planlanmış dillerin kaderlerini duygunun ne derecede etkilediğini görmek çok şaşırtıcıdır. Yüzyılımızın başmda, çeşitli ülkelerin en önde gelen bilim adamlarının, bu arada bir dil bilimcinin katılmasıyla, bir «Mil­ letlerarası Yardımcı Dili Kabul Komitesi» kurulmuştu. Bu ko­ mite çeşitli teklifleri inceledikten sonra 1907’de, «Ido» rumu­ zuyla gönderilmiş ve sonradan anlaşıldığına göre, Fransa’daki Esperanto hareketinin önderlerinden biri olan L. DE BEAUFORT tarafından hazırlanmış bir taslakta karar kıldı. Fakat planlanmış diller hareketinde hemen o anda gerçek bir «inanç bölünmesi» olayı ortaya çıktı. Esperanto mu yoksa Ido mu? Bu soru artık kullanışlıkla ilgili bir soru değildi, bir karakter, sadakat ve ahlâk sorusuydu. Ve tartışmalar günümüze kadar bu alt vurguyla sürdürülüp gelmiştir. Çünkü elbetteki «doğru 35


inanç sahipleri», «zındıklığı» yeryüzünden silmeyi başarama­ mışlardır. Ido, Esperantodaki çekimleri biraz daha basitleş­ tirmekte ve temel kelime hâzinesindeki Roman kökenli dille­ rin payını fazlalaştırmakta, buna karşılık yeni kelime teşkiline yarayan ön ve son eklerin sayısını iki katma çıkarmaktadır. Tartışmanın nesnel konusu, teklif edilen dünya yardımcı dilini her tarafta kabul edilmesinden önce değiştirmenin doğ­ ru olup olmadığı sorusuydu. Bir kere kabul edilince artık esas­ ta değiştirilemeyeceği, kendiliğinden anlaşılır. Fakat Esperantistler, planlanmış bir dille durmadan oynanmaması gerektiği, aksi takdirde onun asla kullanıma geçirilemeyeceği görüşün­ deydiler, hâlâ aynı görüştedirler. Fakat öte yandan teorik araş­ tırmalar ve uygulamada tecrübelerle, yüzyılımızın başından bu yana yeni çok şey öğrenilmiştir. Bir planlanmış dil ne kadar iyi ise o derece sevilerek ve kolayca kabul edilmez mi? Her şeye rağmen dil yapma oyunu fütursuzca sürdürülmüştür. Amerika Birleşik Devletlerinde bir «International Auxiliary Language Association» (IALA - «Milletlerarası Yardımcı Dil Der­ neği») kurulmuştur, çok sayıda yardımcı ile bu konudaki tek­ lifleri incelemekte, raporlar almakta ve edinilen tecrübeleri kaydetmektedir. Bu arada esasla ilgili soruların ortaya atılması gerekmek­ tedir. İdeal bir mantıklı anlaşma aracı peşinde mi koşmalıdır, yoksa öğrenme işi mi olabildiğince kolaylaştırılmalıdır? İkisi beraber olmamaktadır çünkü. Kimler dikkate alınmalıdır, bü­ tün insanlar mı, yoksa sadece Avrupa, özellikle Batı Avrupa dil alışkanlıklarına sahip insanlar mı? Söz konusu olan, baş­ lıca kelime hâzinesidir, fakat asla sadece kelime seslemeleri değil, çok daha derinlere inen, kelimenin cümle karşısındaki durumu, cümlede ne gibi işler yapabileceği sorularıdır. Acı tec­ rübelerden alınan dersler sonucu, şimdi artık hemen hemen ge­ nel olarak «natüralist ilke» de karar kılınmıştır, yani planlan­ mış dilin mümkün olduğunca tarihi dilleri, bunun hemen ar36


dmdan da elbette Batı Avrupa dillerini örnek alması istenmek­ tedir. Baltık Alınanlarından O. WAHL’m önce Occidental, sonra da Interlingue adını verdiği önerisi, (Peano’sun Interlingua'sı ile karıştırılmamalıdır!), bu yönde en ileri giden projedir. Wahl, teklif ettiği dilin kelime hâzinesini tamamen Batı Avru­ pa dillerinden ortak olarak kullanılan kelimelerden bir araya getirmiştir. Bu ortak Batı Avrupa kelime hâzinesi, Latinceden aktarma ve İngilizce başta olmak üzere German dillerine Ro­ man dillerinden alınma kelimelerle, Latince ve Yunanca teme­ li üzerinde türetilmiş, yeni kelimelerden oluşmaktadır. Ancak bu ortaklık hemen hemen sadece göz için geçerlidir, kulak için değil. İngilizcedeki nature (tabiat) yazılışını bir Fransız hiç zorluk çekmeden kendi dilindeki nature, bir Alman da Natur ile bağlayacaktır, ama bununla ilgili néçer seslemesi karşısın­ da hepsi şaşırıp kalacaktır. Bu durumda öğrenmeye devam ge­ rekmektedir, öğrenilecek şey de, bilinen kelimelerin tek tip te­ lâffuzudur. Söz konusu olanlar, tarih boyunca gerçekten ortaya çıkmış ve kökenlerinin bütün izleri bilinen kelimeler olduğu için, kelime türetme hususunda son derece kesin kurallardan vazgeçilmiştir. Ancak her Batı Avrupalının -elbette ya Latin­ ce, ya Roman dillerinden birini bilmesi, ya da kendi ana dilin­ deki bütün yabancı kelimeler hakkında tam bilgi sahibi olması şartı ile - Occidental’in bir yanını kolayca anlayabilmesi sağlan­ mıştır. Wahl’ın, kelime hazinesini oluşturmadaki ilkesi hemen hemen genel olarak yerleşmiştir. Planlanmış diller konusunda günümüzdeki son teklifler hep birbirine benzemekte ve Roman kökenli kelimeler aynen, değişiklik göstermeden esas alınmak­ tadır. Fakat bununla da, teoride hâlâ bağlı kalman, bir plan­ lanmış dilin hiçbir dil topluluğuna özel avantaj sağlamaması gerektiği 'ilkesi, pratikte terkedilmiş olmaktadır. Ancak böy­ lece, planlanmış dili tarihî bir dile tercih sebeplerinden biri de ortadan kalkmaktadır. 37


Başka ve çok önemli bir sebep de, bir insanın planlanmış dili tarihî dillerin herhangi birinden çok daha kolay öğrenebi­ leceği, bu yüzden çok daha büyük sayıda insandan böyle bir dili, ana dillerinin yanında ikinci dil olarak öğrenmelerinin beklenebileceği düşüncesidir. Çok sayıda insanda planlanmış dillerin öğrenimi konusu sadece Esperanto ve Ido’da denen­ miştir, ki bu diller de esasta birbirlerinden pek farklı değildir. Bu dillerden birini öğrenmenin, başka bir yabancı dili öğren­ mekten daha az zahmetli olduğu ve bu işin daha kısa sürede gerçekleştiği yolundaki teminat, gerçekten inandırıcıdır. Çün­ kü Esperanto öğrenmek, özel merak yüzünden, amatörce ve coşkuyla yapılan bir spor gibidir. Bu işi yapan, yorgunluk duy­ maz ve saatleri saymaz. Bu şartlarda, elbette her dil insana ko­ lay gelir. Fakat Esperanto okullarda, hele zorunlu ders olarak okutulduğu an, şimdi okulda öğrenilmesi gereken yabancı dil­ lerin yaşadığı acıklı kaderle aynen karşılaşacaktır. Bu da bizi, milletlerarası ilişki dili olarak planlanmış dil­ le bağlı olan son soruya götürüyor. Bu son soru tamamen pra­ tikle ilgilidir, fakat burada ele aldığımız dil topluluğunun so­ rularının, elbette pratikle ilgili çök önemli bir yönü de var­ dır. Konu, böyle bir dilin her yerde nasıl devreye sokulacağı­ dır. Yeryüzündeki devletlerin bu hususta bir karar alması bek­ lenebilir mi? Unutmamalıdır ki, okullara her bir yeni zorunlu dersin kabulü dünya kadar masrafa yol açar. Üst sınıflarda ay­ rıca bir soru daha ortaya çıkar: Kabul edilecek dilin yerine, şimdiye kadar öğretimi yapılan hangi dilden vazgeçilecektir? Hükümetler de, vergi ödeyen vatandaşlar da, yapılacak harca­ malar ve halen öğretilen bir dilin öğretiminden vazgeçilmesi karşısında karşılık olarak ne elde edeceklerini bilmek isteye­ ceklerdir. Bir milletlerarası ilişki dili gerçekten önemli avan­ tajlar sağlar, aksi takdirde tarih boyunca ve hiçbir zorlama ol­ madan böyle dillerin durmadan ortaya çıkıp geçerlilik sağla ması söz konusu olmazdı. En önemli avantaj da, kişilere ken­ 38


di faaliyetleri için o zamana kadar olduğundan daha geniş bir dil alanının açılmasıdır. Planlanmış dillerde ise bunun böyle olmadığı görülüyor, bu imkân ancak gelecek on yıllar sonra­ sında bekleniyor. Şimdiki neslin, gelecek nesil için fedakârlık­ ta bulunması gerekiyor. Başka bir bakış noktası ise uzun vadede daha önemlidir. Planlanmış dillerin halihazırda kendileriyle yarışmaya girme­ leri söz konusu olan tarihî diller, yani meselâ İngilizce, Fran­ sızca, İspanyolca, sadece büyük bir dil topluluğuna yaklaşım sağlamakla kalmamakta, apayrı bir fikir dünyasına girme im­ kânı da yaratmaktadır. Bu dilleri öğrenenler- İktisadî avantaj yanında, büyük bir halkın kültür mirasından pay almaktadır. Bir dilin kültürel itibarını teşkil eden, ve geçmişte de milletler­ arası ilişki dillerinin seçimini pek çok defa belirleyen şey işte budur. Gayet tabiîdir ki, planlanmış dil buna benzer bir şeyi en iyi ihtimalle ancak yüzyıllarca sonra sunabilecektir. Fakat işte bu sebeplerden dolayı, devletlerin milletlerarası ilişki dili olarak bir planlanmış dili kabul etmesi asla mümkün değildir. 2. Dil Topluluğunun Sosyal Bölümlenmesi

İnsan toplumunun sınıflara ayrılmış olması, filozofun teessüfle karşılayacağı, devlet adamının değiştirmeye çaba göstereceği bir şey olabilir-toplum bilimi bu gerçeği dikkate almak, bunun sebepleri ve sonuçları hususunda sağlam fikir sahibi olmak zorundadır. Dil biliminin ise bu hususta ayrı vc özel bir sebebi vardır, çünkü dil topluluğunun önemli bir bö­ lümlenmesi, toplumda sınıfların varlığıyla dolaysız olarak il­ gilidir. Sınıflara ayrılma, dıştan İktisadî durumda bir farklılık olarak (gösterir kendini. Toplumda bir, hayatlarını kazanmak için bütün gün sıkı çalışmak zorunda kalan insanlar tabakası vardır, bir de «zamanı olan», yani zamanlarının sadece bir kıs­ mım hayatlarını kazanmak için harcamak zorunda olan ve ay39


rica işlerinin ölçüsünü ve cinsini seçebilen insanlardan oluşan bir tabaka. Bu sınıflardan birine mensubiyet, herşeyden önce doğuş sırasında belirlenir. Şu veya bu tabakadan çıkanın, o ta­ bakanın içinde kalması çok büyük ihtimaldir. Ancak sadece bir ihtimal. Çünkü sınıflar arasında devamlı olarak geçişler vardır. Bazıları yükselir, bazıları düşer. Sebepler önce şahsî kabiliyette bulunur. Yüksek fikrî kabiliyet, büyük beceriklilik, azim, sebat ve çalışkanlık, üst sınıfa giden yolu açabilir, aptal­ lık ve tembellik ise uzun vadede alt smıfa düşmeye götürür. Tabakalar arasındaki böyle bir değişimi güçleştirecek veya en­ gelleyecek toplumsal mekanizmalar vardır, fakat bu tür bütün tedbirler talih, şans veya gözü karalılıkla aşılabilir, ve aksine bütün bu güçler çok belirgin bir yeteneksizliği uzun sürede dengeleyemezler. Çünkü şahsi kabiliyet yanında, talihi ve il­ timası da, sınıf duvarlarını yıkmaya yardımcı olan ek güçler olarak hesaba katmak gerekir. Sınıfların durumunda kültür bakımından önemli farklı­ lık, paraya farklı ölçüde sahip oluş ve bununla da farklı yaşa­ yış tarzı değil, zamana ve bununla da manevî kültür edinmenin ön şartına sahip oluştaki farklılıktır. Elbette insanın kendini yetiştirip geliştirme yeteneği istidata ve çalışma, sebat ve şahsî (öz) disiplin gibi karakter özelliklerine bağlıdır. Fakat insanın zamanı yoksa, bütün bunların hiçbir faydası olamaz. Tersine, yeterince zaman mevcutsa, vasat bir kabiliyetle de, pek öyle fazla azim göstermeden ve ortalama bir çalışkanlıkla sağlam bir kültür sahibi olunabilir. Gerçek kültüre sahip oluş veya olamayış -bunu tabiî ki bir yüksek dereceli okula devam etmiş olmakla karıştırmamak gerekir-, bir insanın kültürel başarısı ve toplum içindeki ha­ yatı bakımından tek önemli şeydir. Özellikle dilin biçimi ba­ kımından da tek önemli şeydir Gerçek kültürün şahsiyete kat­ tığı her şey, geniş bakış açısı, incelmiş zevk ve insanın kendi­ sine hâkimiyeti, dilde ifadesini bulur. Önce daha iyi tonladığın40


dan, İkincisi de duygular, hemen dilden kayıvermeyecek şekil­ de hâkimiyet altında tutulduğundan, kültürlü insanların keli­ meleri seslendirmesi özenlidir, diksiyonları pırıl pırıldır. Söy­ lenen sözün tonu ölçülüdür ve güzelce nüanslıdır, seste yük­ seklik ve şiddet bakımından aşırılıklardan kaçınılır. Kelime hâzinesi zengindir ve özellikle soyut kavramları ifade için çok sayıda kelime ihtiva eder. Bu yüzden her konuda doğru keli­ meden faydalanılır. Yabancı dil bilgileri dolayısıyla, kültürlü insanların dilinde zevkiselimin müsaade ettiği ölçüde yabancı ve aktarma kelimeler kullanma eğilimi dikkati çeker. Fakat başka dilden alınma kelimelerin kullanılması, ifadede nüans­ lara tam hakkını verme ihtiyacım karşılamak içindir. Nihayet cümle kuruluşunda bağımlı sıralı cümlelerin büyük rol oyna­ dığı, karmaşık düşüncelerin dil bakımından olabildiğince sa­ dakatle yansıtılmasına çalışıldığı görülür. Buna karşılık alt tabakanın dili çok daha basit, ama daha canlı, daha açık ve somut ifadelidir. Söyleyiş kâh heyecan kâh ihmalcilik sonucu ara sıra anlaşılmaz olur, tonlamada ahenk hiç umursanmadan aşırılıklar tercih edilir, kulak tırmalayan tiz ciyaklamalar ve boğuk homurtular ifadenin emrine verilir. Genel olarak fakir ve yeknesak olan kelime hâzinesi, kaba sa­ ba, amiyane ifadeler bakımından zengindir. Bu alanda pito­ resk tâbirlere de rastlanır. Konuların ifadesi kesinlikten uzak­ tır, meselenin bütün içinde anlaşılması beklenir. Benzer keli­ meler, hiç de yabancı kökenli veya soyut kavramlar olmadık­ ları halde, lâkaytça birbirleriyle karıştırılır, meselâ anseheinend (galiba, ihtimal ki) ile seheinbar (gûya, görünürde), voraussichtlich (tahmin edildiğine göre) ile vermutlich (muh­ temel). Cümle yapısı basit, fakat (aynı zamanda tek düzedir. Girişik cümleler kullanılmadığı gibi, anlaşılmaz da. Üst ve alt tabaka arasında söyleyiş tarzı farkları öylesine büyüktür ki, anlaşma (sadece kültürlü insanın kendini alt tabakanın diline belli ölçüde uydurması, cümlelerini daha basitçe kurması, ya­ bancı ve soyut kelimelerden olabildiğince kaçınması, genel 41


olarak da İfadede büyük ölçüde çeşitlilikten vazgeçmesi yo­ luyla mümkün olabilir (19). Üst ve alt tabakaların dilleri arasındaki farkı, ortak dil ile ağız arasındaki fark ile aynı görmek yanlış olur. Gerçi kül­ türlü insan, kolayca düşünülecek sebeplerle ortak dilden se­ ve seve faydalanacak, kültürsüz insan ise çoğu halde onu kul­ lanmayacaktır. Fakat (İsviçre’de Ve Kuzey Almanya’nın bazı bölgelerinde olduğu gibi) üst tabakanın da bölge ağzı konuş­ tuğu, veya (Almanya’nın doğu-orta kısmındaki büyükçe şehir­ lerde olduğu gibi) alt tabakanın da ortak dili kullandığı yer­ lerde de, kültürlü insanlarla kültürsüzlerin konuşma tarzı arasındaki fark, bölge ağzı içinde ve ortak dil içinde de ken­ dini açıkça belli eder. Yukarda gördüğümüz gibi, bu fark iki sınıfın farklı top­ lumsal durumlarının bir neticesidir. Fakat öte yandan, yine bu fark, bu iki sınıftan birine mensubiyetin de 'bir ayırıcı özelliğidir. Her yerde, üst tabakaya yükselen alt tabaka men­ suplarından, kendilerini üst sınıfın diline uydurması istenir. Okumuşlar ile okumamışlar arasındaki uçurumun Alman dil alanmdakinden çok daha derin olduğu İngiltere’de, «kaba» bir telâffuz, sahibini toplumda son derece güç durumda bıra­ kır. Özellikle alt sınıfın hiç söylemediği ve bunun sonucu ola­ rak, kendini üst sınıfın konuşma tarzına uydurmak istediğin­ de yanlış yere yerleştirdiği h mn doğru kullanımı, bir insanın hangi sınıfa girdiğinin belirlenmesinde gerçek bir ölçüdür. Baş­ ka bir ayırıcı özellik, çok heceli Roman ikökenli kelimeleri bi­ lerek kullanabilmektir, çünkü okumamışlar başlıca German kökenli ve çoğu tek heceli kelimeler kullanabilmektedirler. Alt sınıf mensuplarının, üst sınıf mensuplarıyla ilişkilerin­ de onların konuşma tarzını esas almalarının bir terbiye kuralı 19)

42

Bk. W. NIEPOLD, Sprache und soziale Schicht. Darstellung Kritik der Forschungsliteratur seit Bemstein. Berlin 1970.

und


olduğu da vakidir. Almanya’da bazı yerlerde üst tabakadan bir yabancıya bölge ağzıyla hitap yakışıksız olarak karşılanır. Fa­ kat bunda daha ileri de gidilebilir. Java adasında Java dilinin sınıflara göre farklı şekilleri mevcuttur. Aşağı halk tabakaları­ nın dili Ngoko’yu bir Javalı çocukken öğrenir, bu onun asıl ana dilidir. Fakat üst tabakadan olanlar da, alt tabaka mensupla­ rıyla konuşurken onu kullanırlar. Bu yüzden Ngoko, kanunla­ rın ve yönetmeliklerin dilidir. Bunun dışında ise, üst tabaka­ nın kendi ayrı dili vardır: Kromo. Bu dilin kelime hâzinesi kısmen, şekilleri biraz değiştirilmiş Ngoko kelimelerinden, kısmen de tamamen ayrı kelimelerden oluşur. Gramer şekille­ rinin oluşturulmasında Ngoko’dakinden başka hecelerden (ek­ lerden) faydalanılır. Bu dil sadece üst tabaka mensuplarının kendi aralarındaki ilişkilerinde konuşulmaz, alt tabaka men­ supları da üst tabakaya başvurduklarında onu kullanmak zo­ rundadırlar. Kromo ayrıca mektup ve edebiyat dilidir. Orta tabaka ise, Ngoko ve Kromo parçalarının karıştırılması ile oluşan Madjo adlı bir dil konuşur. Bundan başka sadece prens­ lerin kendi aralarında kullandıkları ve tebaanın prense karşı kullanmak zorunda olduğu şekiller vardır f20). Üst tabakanın alt tabakayla (üst tabaka dili aşağı halkla ilişkide harcanamayacak kadar değerli kabul edildiği için), sa­ dece onun dilinde temasta bulunmasına da rastlanır. Doğu Prusya’da Litvanyalı çiftçi, uşaklarıyla sadece Plattdeutsch (Aşağı Almanca) konuşur, Litvancayı ise yalnızca aile içi ilişki­ lerde kullanırdı. Belirli bir tabakaya mensubiyetin belirtisi olarak belirli bir konuşma tarzı, toplum sınıflarının dilini, aynı şekilde be­ lirli bir kapalı çevreye (gruba) mensubiyetin işaretleri olan ö z e l d i l l e r (Sondersprachen) fenomeni ile bağlar. Fakat bunlarda ayrılım çok daha büyük ölçüde ise, grubun içine doğ­ 20)

T. ROORDA. Javaansche Grammatica, Amsterdam 1855.

43


ru dönüktür, grup mensuplarını dışa karşı çok Idaha sıkı şekil­ de ve kesin olarak birbirine bağlar. Özel dilin bütün diğer konuşma tarzlarına karşı hususi­ yeti, kelimeleri kullanıştaki değişikliktir. Başka her yerde ke­ limeden aydınlatması, açıklaması, kullanılır hale sokması bek­ lenir, özel dilde ise kelimenin görevi örtmek, kapamak, uzak­ laştırmaktır. Özel dil, bir şeyin asıl adının kullanılmasından kaçınmaktan ibarettir âdeta. Avcı, bir hayvanın kulakları (Ohren) için, Bu anlamda bir tavşanda Löffel, karacada Lauscher, av köpeğinde Behang; kuyruğu (Schwanz) için, köpekte Rute, tilkide Lunte, tavşanda Bluıııe kelimelerini kullanır (21). Tavşanın inine (Lager = yatağına) Sasse, tilkinin inine Bau («yapı») der. Tilkinin yaptığı şey laufeıı (koşmak) değil schnüren’dir, yaralı karacanm yere yatması sich leğen fiili ile değil, sich niedertun ile anlatılır. Sadece ortak dilin alışılmış kelimelerinden kaçınılmakla kalınmamakta, her hayvanda ay­ nı şey için ayrı bir ifade kullanılmaktadır. Bu ifadelerin kulla­ nılması zorunludur ve bağlayıcıdır, bunları doğru kullanmayı bilmeyen kendisini asla avcılar topluluğuna dahil sayamaz. Dil kullanımında bir kusur, bir aykırılık, bu günahı işleyenin avdan uzaklaştırılmasına yol açabilir (22). Başka bir özellik, askerlerin özel dilinde dikkati çekiyor. Burada, ortak dilin mutat kelimelerinin yerini alan ifadeler ziyadesiyle amiyanedir ve somuttur, ve çoğu kere küçültücü bir anlam taşırlar; hem de gariptir, söz konusunun hayat ve ölüm, galibiyet ve mağlûbiyet, askerin silâhlan veya atı, öyle­ sine saydığı arkadaşı gibi ciddî ve yüce şeyler olduğu zaman daha da fazla. Tüfeğe 19. yy. da SchieRprügel («atış sopası») 21)

22)

44

Standart Almancada kelime anlam ları: Löffel = kaşık, Lauscher = «dinleyen», «asılı duran şey», Rute = değnek, Lunte = fünye, fi­ til, Blume = çiçek, (Çev.). E. GRAF VON HARRACH, Die Jagd im deutschen Sprachgut, Wörterbuch der Weidmannssprache, Stuttgart 1953.


ve KuhfuB («inek ayağı», küskü) denirdi, bugünkü Alman as­ kerleri, modern tüfeğin ilkel bir şekline göre Flinte diyor (23). Fakat topçular da silâhlarını aynı isimle anar. Makineli tüfeğe Spritze (iğne) denir. Mermi için blaue Bohnen (mavi fasulya) ifadesi oldukça eskidir. Tehlikeye dicke Luft (kaim hava), kaç­ maya abhauen («balta v.s. ile kesmek» = kirişi kırmak), türmen («yığmak» = tüymek, sıvışmak) veya stiften gehen («kur­ mak, ihsan etmek, vakfetmek» = gizlice kaçmak, sıvışmak) denir. Makineli tüfekle ateş etmek havacılarda rotzen («sümkürmek»), uçağın düşmesi abtrudelıı («burgu yaparak, helezon çizerek düşmek») veya abmotıtieren («sökmek, demonte et­ mek») tir. Ata Gaul («cılızbeygir, düldül») Schinder veyaZosse (ihtiyar at) adı verilir (24). Örnekleri bugün herkes kendi tec­ rübelerine göre istediği kadar çoğaltabilir. Askerlerin özel di­ linin bu özelliği bütün çağlarda ve bütün halklarda aynen gö­ rülmektedir l2526). Her şeyin sonunun tehlikeli yakınlığı, bu tarz örtmece ile biraz yumuşatılmak, insan ile ölüm arasında söz­ de bir küçük görme, aşağılama duvarı çekilmek istenmektedir. Avcıların ve askerlerin diliyle ilgili gözlemlerimiz, gemi­ cilerin ve öğrencilerin özel dilleri için de geçerlidir (M). Suçlu­ ların özel dili olan «Rotvvelsch», örtmeceyi gerçek bir gizli dil 23)

Flint «çakmak taşı» kelimesinden. İlk tüfeklerde ateşleme çakmak taşı yardımıyla gerçekleştiğinden, tüfeklere Flintbüchse adı veril­ mişti; Flinte bu kelimeden kısaltılmıştır. Türkçedeki filinta bura­ dan gelir. (Çev.).

24)

P. HORN, Die deutsche Soldatensprache, 1899. A. HÜBNER, neueren Sprachen» Dergisi, c. 28, s. 152.

25)

W. HERAAUS, Die römisehe Soldatensprache. Archiv für lateinisehe Lexikographie, 12 (1902), S. 255 v.d. Buna ilâveler; Kleine Schriften, Heidelberg 1937. B. L. SAINEAN, L'argot des tranclıees, Paris 1915.

26)

F, KLUGE, Deutsche Studentensprache, StraBburg 1895,

«Die

45


derecesine yükseltmektedir, onun dışında örtmece ta ra tıpkı askerlerde olduğu gibidir C27). Özel dilin çok ilgi çekici bir türü, cinsî hayatla ilgili konular hakkında olanıdır. Cinsî münasebet, cinsiyet organları ve bunlarla ilgili her şeyin bir dizi örtmece adı vardır; bunla­ rın hepsi askerlerin özel dili gibi amiyane ve küçük görücü bir karakter taşırlar. Bu erotizm ve cinsî hayat dilinin gerçek bir özel dil olduğu, işte bu özelliğinden kolayca ortaya çıkar. Dikkati çekici husus, bu özel dille ilgili hiçbir ayrı dil toplu­ luğunun olmayışı, buna karşılık dil topluluğunun her üyesinin bu dili bilişidir; bu özel dil, sadece bağlı olduğu nesnel alanla belirlenebilmektedir. Fakat daha yakından incelendiğinde, ero­ tik özel dilin taşıyıcısı olarak bir topluluk bulabiliyoruz : Bir yandan kadınlara, bir yandan da henüz yetişkin olmayan er­ kek çocuklara karşıt olarak, cinsî bakımdan aktif erkekler topluluğu. Erotizm özel dili, ilk iki gruba karşı da onları dışta bırakıcıdır, kadınlar ve küçük çocuklar bu dili kullanmak şöy­ le dursun, öğrenmeye bile mezun değildirler. Kültürümüzü;; şimdiki yapısında bu durum son belirtileriyle şöyle böyle farkedilebilmektedir sadece; fakat îlk Çağ durumlarını devam et­ tiren toplumlarda durum açıkça bellidir. Bir kabilenin yetiş­ kin genç erkekleri, etnolojide Mannerbund (erkekler birliği) denilen bir grup oluşturur, bu grup cinsî bayatla ilgili şeyleri grubun sırrı olarak muhafaza eder ve özel dil yardımıyla ya­ bancılara karşı korur. Ve bu sosyal müesseseden hareketle, özel dilin bizde gö­ rüp tanıdığımız diğer şekilleri de daha derinden anlaşılabilir. Kabilenin bu yetişkin genç erkekleri tam anlamıyla avcıdır­ lar - haftalarca süren av partilerine katılırlar ve elbette aynı za­ 27)

46

F. KLUGE, Rotwelsch, Quellen und Wortschatz der Gaunersprache und der vervvandten Geheimsprachen, StraBburg 1901; S. A. WOLF, Wörterbuch des Rotwelschen, Mannheim 1956.


manda, her an çatışmaya girmeye hazır olmak zorundaki sa­ vaşçılardır. Bunun yanında öğrencidirler de, çünkü sadece cin­ sî hayatın sırlan değil, din, töre ve hukuk bilgileri de erkek­ ler birliği çerçevesinde yeni yetişen erkek çocuklara aktanlı ı ve birlik içinde prof an (dünyevî) nazarlardan korunur. Özel dilin bir amacı budur. Öbürü ise, insanın kendisiyle, uğraşma­ ya mezun ve uğraşmak zorunda olduğu kutsal ve tehlikeli şey­ ler arasında mesafe koymaktır. Özellikle avda haşan, sırrın av hayvanlarına karşı da saklanmasına bağlıdır. Hayvanların bütün organları ve hayat belirtileri için, hem de her bir hay­ van türü için ayrı örtmece isimler işte bundandır. Böylece modern dil topluluklarımız içinde tespit ettiği­ miz çeşitli özel diller, çok eski ve tek bir özel dilin, erkekler birliği dilinin zayıflatılmış ve dağınık yansımaları olarak mey­ dana çıkmaktadır. Dil topluluğunun bölünlenmesinin gözler önüne serdiği sosyal durumlann ne kadar eski kökenli oldu­ ğu, hiçbir yerde bu olay vesilesiyle olduğundan daha iyi anla­ şılamaz. Çünkü özelliklerini günümüzde bile canlı kullanım içinde araştırabileceğimiz erkekler birliğinin dilinin, taş dev­ rinin başlangıç dönemlerinden kaynaklandığı şüphesizdir ve uzak eski çağlardan gelen ruhsal ve toplumsal dürtülerin gü­ nümüze kadar etkili olduğunu göstermektedir (2İ!). 3. Hergünkü Dil ve Yüksek Dil

1890 yılı civarında natüralizm akımı edebiyatta «insanın ve onun davranışının tasviri bütün ayrıntılara kadar gerçeğin82 28)

M. R. LASCH, Über Sondersprache und ihre Entstehung. Mitteı]imgen der Anthropologischen Gesellschaft in W ien 37; A. VAN GENNEP, Essai d’une theorie des langues spbciales. Rev des öthnograplıiques et sociologiques, I (1908), s. 327 v.d.; A. SCHIRMER, Die Erforschung der deutschen Sondersprachen. Germ-Roman. Monatsschrift 5.1 v.d. Bu yayınlarda genellikle uzmanlık dilleri ile özel dil birbirinden ayrılmamaktadır.

47


sadık bir sureti olmalıdır» isteğini dile getirdiğinde, tiyatro eserlerinde ve romanda günlük bayatın dilini aynen vermenin ne derece zor olduğu ortaya çıktı. Konu ile ilgili bütün dene­ melerde, şahısların dilinin pek çok yerde hâlâ edebiyat koktu­ ğu, hatta çoğu halde pek kitabî olduğu tespit edilebiliyordu. O zamanlar pek başarılı bulunan edebî eserlerde bile, konuşu­ lan dil bugün bize pek gerçek gibi gelmiyor. Bu da anlaşılır bir şeydir : Aslında edebiyat ile günlük ilişkilerin dili birbirle­ rini karşılıklı olarak dışta bırakırlar. Edebiyatta şu veya bu şekilde daha derin anlam taşımayan bir kelime kullanılamaz. Hergünkü dilin neredeyse başlıca özelliği ise, mevcut durumun dışına taşmamasıdır. Onu âdeta fotoğrafını çekerek olduğu gibi belirlemek güçlüğü öylesine büyüktür ki, dil bilimi, araştırma amaçlarıyla hergünkü dilin bir parçasını tespit etmek istedi­ ğinde ses bantlarından faydalanmaktadır. Bunun yapılması sı­ rasında, konuşanların seslerinin banda alındığını asla farketmemeleri ve tabiîliklerini kaybetmemeleri hususunda dikkatli olunması gereklidir. Çünkü şahısların kendi konuşmalarına en ufak yönelişleri, bu konuşmalarının özelliğini değiştirir ve her günkü dilin dolaysızlığını ortadan kaldırır. Hergünkü dil (29), adının da ifade etiği gibi, insanların birbirleriyle hergünkü ilişkilerinde kullanılan dil şeklidir. Gün­ lük hayatın akışını kolaylaştırmaya veya mümkün kılmaya yardımcı olan çok sayıda araçtan biridir âdeta. Bu çerçevede iki görev yerine getirir: Önce, hayatın pratik durumlarında doğrudan doğruya anlaşmaya hizmet eder. Bunun için sadece durumun verilerini belirli yerlerde tamamlaması yeterlidü. Bir resim asmaya çalışan iki kişi düşünelim. Bunlardan biri 29)

Hergünkü dilin mahiyeti, gariptir, en iyi olarak önce bir ölü dilde kavranm ıştır: J. B. HOFMANN, Lateinische Umgangssprache, Heidelberg 1926. Almanca için b k : H. WUNDERLICH, Unsere Um­ gangssprache in der Eigenart ihrer Satzfügung, Weimar/Beriin 1894. Ayrıca bik. dipnotu 86 ciltte). ( 1 .

48


merdivene çıkmıştır, öbürü ise aşağıdadır. Yukardaki istek­ lerini dile getirmektedir: n Hammer! n stârkern Nagel! (3031) (Çekiç! Daha kuvvetli çivi!) veya sormaktadır : So recht? (tyi mi?). Aşağıdaki cevap vermektedir : n biRchen tiefer! Noch ne Idee links! Gut! (M) (Biraz daha aşağı! Azıcık daha! Sola! İyi!) Cümleler, en kısa şekle sokulmuştur ve sadece en lüzum­ lu şeyleri ifade etmektedir. Mevcut durumun dışında bu ko­ nuşmayı anlamak pek mümkün olmazdı. Faika) zaten amacı da o değildir. Böyle konuşmalar işaret kelimelerini büyük öl çüde kullanır ve anlamayı el kol hareketleriyle desteklerler. Anlama konusunda asıl rolü 'bağlantı oynadığı için, kelime se­ çiminin çök kesin ve titizce, nesnelerin adlandırılmasının çok ayrıntılı olması gerekli değildir* İkinci olarak, hergünkü dil bir başka amaca daha hizmet eder. İnsanın özellikle günlük hayatta sık sık içini boşaltmaya, kızgınlığını ve sevincini hemen ifade etmeye veya kalbini aç­ maya ihtiyacı vardır. Burada ön planda olan, asla ifadelerinin nesnel içeriği değildir, asıl önemli olan, bu ifadelerin, heyeca­ nını ve kızgınlığını dışarı çıkartmaya uygun olmasıdır. Bu yüzden bazen gitgide şiddetlenen amiyane ifadeler, abartma­ lar («bunu bin defa söyledim!») - ve nesnel olarak elbette ge­ reksiz, fakat duyguların boşalmasına gayet yararlı tekrarla1' bu dilin belirgin özellikleridir. Kelime seçiminde ve cümle ku­ ruluşunda kesinlik ve titizlik hiçbir şekilde aranmaz. Buna kar­ şılık canlı - resimsi deyimler kullanılmasından hoşlanılır: Der Magen hangt mir sehon in den Kniekehlen («Midem dizleri­ me indi» = açlıktan midem kazmıyor) : leh weiB nicbt mehr, wo mir der Kopf steht («kafam nerde duruyor, bilmiyorum» — o kadar çok işim var ki, şaşkınlıktan nereden başlayacağı­ mı bilmiyorum). Amiyane ifadeler, abartmalar, resimsi de­ 30) Einen Hammer! Einen stârkeren Nagel! (Çev.) 31) Ein biftehen tiefer! Noch eine Idee (= ein wenig) nach links! Gutt (Çev.)

49


yimler sık sık tekrarlanma sonucunda kısa sürede yıpranırlar, bunların durmadan yenilenmesi gerekir. En dobra dobra ve canlı ifadelerin bile taklit edile edile çok kısa bir sürede kalıplaşıvermesi, aslında son derece tipik ve dikkate değer bir olay­ dır. Boşalmadan önceki güçlü duygusal gerilimin karşısında tam bir kendini salıverme yer alır; bu esnada hiçbir şey söy­ lenmesi gerekmeden söz âdeta otomatikman, kendiliğinden akıp gider. Bunun sonucu, bazen son derece garip şekilde ev­ rak kalemi üslûbundan veya bilim dilinden alınmış yamama kelimeler ve kalıplaşmış tabirler kullanılır. Das Geld a 1s s o l e h e s langt n a t ü r l i c h nicht (para yalnız başına tabi­ atıyla yetmez.); Das lafi ich mir a n und f ü r s i c h gefallen (Bunu aslında boş görürüm.) - An und für sich, ilk olarak Hegel’in kullandığı bir felsefe terimidir! Hergünkü dilin hizmet ettiği iki görev, görüldüğü gibi, çoğu kere aynı şekillere götürmektedir : Sadece en önemli şeyi ifade eden son derece basit bir cümle yapısı, ve kesinliğin öne­ mi olmadığından ya da durum gerekli tamamlamaları sağla­ dığından dolayı, baştan savma bir kelime seçimi. Bu uyuşma­ lar, bütünlüğü olan bir dil şeklinden, yani «hergünkü dil» den söz edilmesini mümkün kılmaktadır. Hergünkü dilin incelenmesi sırasında tuhaf bir durumla karşılaşılır. Öyle anlaşılmaktadır ki, konuşanlar hergünkü ke­ limeleri ve tabirleri kullanmamaya, alışılmış dışı, yapmacıkla parodi tarzında alaylı ve çoğu kere âdeta kasten aptalca ifade­ lere başvurmaya büyük önem vermektedirler. Şu ifadelere ve deyimlere bakalım: Ârgem (kızdırmak, öfkelendirmek) yeri­ ne einen auf die Palme bringen («birini palmiyeye çıkarmak» çileden çıkarmak); Vorvvürfe maehen (serzenişte bulunmak; azarlamak, kınamak) yerine emem ins Kreuz springen («biri­ nin böğrüne sıçramak»), einem aufs Dach steigen («birinin .50


damına çıkmak»), einen aus den Lümpen schütteln («paçav­ ralardan silkelemek»); antreiben (şevklendirmek, canlandır­ mak) yerine einen atıf Toııren bringen (-motordaki gibi-«de­ virme getirmek»); dıı bist verrückt (çıldırmışsın) yerine dıı bist vvohl vom wilden Affen gebissen («yabanî maymun ısır­ mış seni») veya du bist mit dem Klammersack gepudert («ça­ maşır mandalı torbası ile pudralanmışsın»); ölme weiteres (kolaylıkla, kolayca) yerine kaltliichelnd («soğuk gülümseye­ rek»); enttauscht (küskün, hayal kırıklığına uğramış) yerine leıse vveinend («hafifçe ağlayarak»). Böyle ifade tarzlarına öylesine alışığızdır ki, onları duymayız bile; fakat insan dik­ katini verince, ne kadar sık kullandıklarını farkedip hayret­ ler içinde kalır. İnsanın diliyle ilişkisi bakımından karakteris­ tik olan bu fenomen, henüz ayrı bir araştırmanın konusu ya­ pılmamıştır; bu yüzden henüz herkesçe kabul edilmiş bir ada da sahip değildir. Sadece İngilizce dil alanında yazarlar ve sosyologlar onu keşfetmişler ve S l a n g diye adlandırmışlar­ dır. Bu terim aslında sadece iyi bir toplulukta düşük ve lâubali konuşma tarzını ifade etmektedir, yani fenomenin sadece bir bölümü ile ilgilidir, fakat İngilizcede de burada teklif edi­ len anlamda genişletilmektedir (32). Slang (argo), çoğu kere bir çeşit özel dil olarak görül inektedir. Gerçekten de özellikle gençler bu dili kullanmak­ tan ayrı bir zevk alırlar, ve onun çeşitli şekilleri bir toplum tabakası içindeki (îngilizler’in a set dediği) ufak gruplar için niteleyici olur. Asıl ifadenin kullanılmasından kaçınılması da özel dili hatırlatır. Fakat bu husus argoda bambaşka bir gaye­ ye hizmet eder : Asıl ifade, son derece direkt (dolaysız) ve bu yüzden tehlikeli olduğu için değil, aşınmış ve can sıkıcı oldu­ ğundan dolayı bir tarafa bırakılmaktadır. Onun yerine bir dizi 32)

L. V. BERBEY/M. VAN DEN BARK, The American Thesaurus of Slang. A complete Reference Book of Colloguial Speech; Ne w York '.1942, 2 1953.

51


dolambaçlı sözler (dolaylamalar) kullanılmaktadır, ve bunla­ rın durmadan daha pitoresk, canlı ya da sadece dikkat çekici olabilmesi için âdeta herkes karşılıklı bir yarış içindedir. Ar­ gonun, gündelik dilin amiyane ifadelerine davranışı bu bakım­ dan çoık öğreticidir: Fantastik bir durum grotesk biçimde tasvir edilerek, bu ifadeler gerçek dışı bir dünya3'a yerleştiril­ mekte ve böylece sivrilikleri yok edilmektedir. Du bist ver riickt (sen çıldırmışsın, delisin), dein Vorschlag seheint mır unzweckmâfiig (teklifin bana pdk elverişli görünmüyor) ye­ rine bir amiyane ifadedir; fakat du bist wohl vom wilden Affen gebissen (herhalde yabanî maymun ısırmış seni), dikkati kendisine hitap edilen kişinin kabaca eleştirilmesinden çekip konuşanın üslûp numaralarına yöneltmektedir. Argo, gerçek­ liğin cidiyetini ikörletip zararsız hale sokmaktadır, ve bir ce­ miyet oyunudur. Böylece o, özel dilden son derece farklı bir sosyal rol oynar. Argonun ayrı ilişki çevrelerinde farklı oluşu, gündelik dille paylaştığı asıl özelliğidir. Fakat kullanılışı, özel dilin aiksme daima konuşanın arzusuna ve keyfine bağlıdır, özel dilin kullanılışı ise, söz konusu çevreye aidiyet için ön şarttır. Elbette argonun özellikle oyun ve alaycı küstahlık hü­ viyetiyle uygun düşmediği toplumsal durumlar vardır. Böyle­ ce argo gene de hergünfcü dil içinde yer alan bir fenomen, ve ondaki hergünkülüğü, can sıkıcılığı aşma denemesi olarak gö­ rülmektedir. Hergünkii dil karşısında, dilin bir başka şekli daha bu­ lunur. Bunda dil, tamamen bağımsız ve kendi 'kendine yeter li şekilde, belirli bir durumun yardımı olmaksızın, bir olgu­ yu kavrayacak ve aktaracaktır. Böyle bir şekle, ilk olarak, yazılı kayıtlar yapmak gerektiğinde ihtiyaç vardır, çünkü bu notların belirli bir durumla bağlı olmaması şarttır. Bu yüzden bu dil şekline sik sık yazı dili (Schriftsprache) de denir. Fa­ kat bu çok dardır. Çünkü yazılı kayıt, bu dil şeklinin tek ve hatta asıl kullanımı değildir. Bu şekil, hayatın gündelik akışı ötesinde bir şey ifade edilmek istendiğinde, o halde her şeyden 52


önce şiirde ve genel olarak edebiyatta kullanılır. Böylece ona edebiyat dili de denir. Fakat bu dil şeklinin, edebiyat olmayan kullanımları da vardır. Meselâ bir mahkemedeki duruşma, yar­ gıçlar, avukatlar, becerebildikleri ölçüde şahitler, bilirkişiler, kısacası katılan herkes tarafından, bu dilde yürütülecektir, an­ cak burada edebiyattan söz etmek pek de mümkün değildir. Aile içinde de ciddî çatışmalarda bu dil kullanılacaktır. Bu yüz­ den, bu dil şekli için en uygun isim y ü k s e k d i l (Hochsprache) olarak görünmektedir, çünkü bu, günlük hayatın gö­ revlerinden daha yüksek gayelere hizmet eden bir dil şeklidir. Yüksek dilin şekli, anlama için bir durumun yardımının bekleyememesi ve tamamen kendi vasıtalarıyla yetinmek zorun­ da oluşu ile belirlenir. Bu yüzden, her şeyden önce sadece dü­ şüncenin farklı derecelerini yansıtmakla kalmayan, ayrıca ol­ guları açık seçik ve gene de özlü olarak tasvir ve ayırt etmeye uygun, kesin ve çok şekilli bir cümle yapısına sahiptir. Bunun dışında, zengin ve iyi bölümlenmiş bir kelime hâzinesine ihti­ yacı vardır, çünkü hergünkü dilin sadece göstermekle yetin­ diğini sarahaten adlandırabilmek zorundadır. Böylece, yüksek dil, hergünkü dilden çok daha fazla şey ifade edebilir, ve bıı yüzden şiire en uygun dildir. Son olarak da, yüksek dil, her­ günkü dile göre çök daha özenli bir telâffuz ister, birincisi sa­ rih (açık) olmak zorunda olduğundan, İkincisi de, kulağa hoş gelmeyi önemli saydığından dolayı. Yüksek dilin ve hergünkü dilin kullanımı, sosyal sınıfla­ rın dillerinde olduğu gibi konuşanın şahsına değil, konuşma amacına ve konuşulan duruma bağlıdır. Hem gündelik dile, hem yüksek dile sahip olanlar, hep aynı kişilerdir. Bu iki dil arasmdâki ayırımın bütün konuşanlarca tam bir kesinlikle gözlenmesi, dilin hayatındaki en dikkate değer olaylardan bi­ ridir. Gerçi hiçbir eğitim görmemiş birinin yüksek dili hiç bilmediğine rastlanır bazen. Fakat böyleleri dil (topluğunun sadece küçük bir parçasını oluştururlar. Buna karşılık, dil top53


Iuîuğunun günlük hayatta hergünkü dilden faydalanmayan hiç­ bir üyesi yoktur. Bu iki dil şeklinin yanlış kullanılışı derhal herkesin dikkatini çeker. Yüksek dilin kullanılması gerekli yerde hergünkü dil son derece yakışıksız kaçar. İnsan ancak zevkinden eminse, yüksek dili arasıra hergünkü dilden bir tabirle süsleyebilir. Öte yandan, hergünkü dilin yerinde yüksek dil de son derece gülünç kaçar. Bilgiç bir ukalâyı gündelik dilin gerekli olduğu yerde yüksek dilde konuşturmak, komedyalarda, ro­ manlarda sık sık başvurulan ucuz bir etki aracıdır. Hayatta böyle şeye pek rastlanmaz. Aile hayatında, hergünkü dilin ye­ rine aniden yüksek dil kullanılması, bir fırtına işareti, ve de­ ğişik, daha ciddî bir durumun habercisi olabilir. O halde, yüksek dil hergünkü dil ayırımını asla okumuş­ ların dili-okumamışların dili ayırımıyla eşit tutmamalıdır. Çünkü birisinin, kendi sınıfının dili dışında bir başkasının di­ line de hâkim olması istisnaî bir durumdur, fakat ne olursa olsun, normal hayatta o dilleri değişmeli olarak kullanmaya­ caktır. Fakat hergünkü dil ile yüksek dil arasındaki fark, ağız ile ortak dil arasındaki fark ile de örtüşmez. Ağız içinde bir yüksek dil vardır - çeşitli ağızlardaki edebiyat da bunun delihlidir. Fakat bir ağızla vaaz da verilebilir, ders de. Öte yandan ortak dilin yüksek dil şekli yanında, özellikle ağızm günlük ha­ yatta artık kullanılmadığı noktada son derece vazgeçilmez bir hergünkü dil şekli vardır. Bununla, Almanya'nın bazı bölgele­ rindeki bir ağız asıllı hergünkü dil-ortak dil asıllı yüksek dil dağılımı da inkâr edilmiş olmamalıdır. Büyükçe bir bölge için, yüksek dil olarak genellikle or­ tak dilin uygun şekli hizmet eder. Falkat bu kuralın dikkate değer istisnaları vardır. Meselâ Hindistan’da ortak dil ve mil­ letlerarası ilişki dili olarak, daha önce de ‘belirttiğimiz gibi, Hindustaniyi görüyoruz, fakat yüksek dil olarak, eski Ari-Hint dilinin donmuş ve gramerce kesin kurallara bağlanmış bir şek­ 54


li olan Sanskrit hizmet etmektedir. Sanskrit her şeyden önobilimin dilidir, uzun süre de yüksek edebiyatın diliydi. Son zamanlarda ise gerek Hindustani gerek Sanskrit, Hint alt kı­ tasında hem milletlerarası ilişki dili, hem de yüksek dil rolü­ nü beraberce üstlenmeye 'koyulan İngilizce tarafından gitgide daha geri plana itilmiştir. Hindistan’ın kurtuluşu sonucunda bu gelişimin ne yönde değişeceğini beikleyip görmek gerekmek­ tedir. Yunanistan’da durum oldukça karmaşıktır. Orada, diya­ lektlerin üzerinde, güney diyalektleri esasına dayalı bir konu­ şulan ortak dil vardır. «Dimotiki» ya da halk dili denen bu ortak dil, kısmen yüksek dil olarak da hizmet etmekte, edebi­ yatın bir kısmı, hatta bilimsel eserler bu dilde yazılmaktadır. Ancak onun bu rolü şiddetli tartışmalara yol açmaktadır Çünkü Eski Çağdan bu yana bir de, eski Yunan ortak dilinin gelişmiş devamı olan ayrı bir yüksek dil mevcuttur. Bu dil, eski Yunancaya halk dilinden daha yakındır ve bugünkü şek­ linde «Katbarevusa» veya saf dil olarak adlandırılmaktadır. Kilisenin, bilimin, kamu hayatının ve yüksek edebiyatın asıl yüksek dili budur. Yunanistan'da dil tartışması, hatta dene­ bilir ki dil savaşı, saf dilin bu görevini tartışmasız muhafaza edip edemeyeceği, ya da onun yerini kısmen veya tamamen (el­ bette ortak dil şeklindeki) halk dilinin alıp alamayacağı, bu takdirde de ne ölçüde alabileceği noktası etrafında dönmekte­ dir. Bir dil topluluğunun geçerli olduğu alanlara göre birden çok sayıda, meselâ kilise dili olarak ayrı, bilimin dili olarak ayrı, edebiyatın dili olarak üçüncü bir yüksek dil kullanması da sik rastlanan bir durumdur. Örnek olarak, Almanya’da 17. yy. da ve kısmen 18. yüzyılda da Latince bilimin, Fransızca sosyetenin, Almanca edebiyatın diliydi. Elbette kendi Japon yüksek dillerine sahip olan Japonlar, gene de bilim dili ola­ rak İngilizceden faydalanmaktadır. 55


Diller ve kültür tarihi ‘bakımından son derece önemli olan ise, dinlerin kendi ayrı yüksek dilleridir. Roma-Katolik Kilisesi, Latinceyi sadece ibadet dili olarak değil, yönetim ve kilise hukuku gibi bütün dinî işlerin dili olarak tutmuştur. Rusya’daki, Yugoslavya’daki ve Bulgaristan’daki Yunan Kato­ lik Kilisesi, ibadet dili olarak, Bulgareamn bu kullanımı yü­ zünden Kilise Slavcası denilen eski bir şeklinden faydalanmak­ tadır. Aynı şekilde Etiyopya'da kilisede, ülkenin yaşayan ağız­ lan değil, Sami dillerinin bu kolunun es'ki ve artık hiçbir yer­ de konuşulmayan bir şekli olan Etiyopya dili kullanılmakta­ dır. Yahudilerin ibadetinde benzer bir rolü iki bin yıldır îbranice oynamaktadır. Bu süre zarfında günlük hayatta konu­ şulmayan bu dil, son zamanlarda İsrail’de sunî olarak caıılandırılmıştır. Müslümanlann ibadet dili, Kuran’m dili olan ve yaşayan Arapça ağızlarından oldukça farklı klasik Arapçadır. İslâm dinine mensup olan milyonlarca insan ise bir Arap leh­ çesi bile konuşmamaktadır. Budistlerin de kendilerine mah­ sus kutsal dilleri vardır : Seylan adasında, Çinhindi’nde ve Burma’da ibadette ve dinî edebiyat için kullanılan bir Orta Hint diyalekti olan Pali. Bu bölgelerdeki halik dilleri ise bambaşka­ dır. Uzmanların kendi özel alanlarında anlaşma için oluştur­ dukları konuşma biçimleri, yüksek dilin belirli amaçlarla sı­ nırlı vaıyasyonlandır (değişkeleridir). Bu dil vasıtalarının top­ lamına u z m a n l ı k d i l i (Faohspradbe) denir. Uzmanlık dillerinin özelliği her şeyden önce kelime hazinesindedir. 'Ortak dilin [yapabildiği her şeyi aşan bir kesinlik ve en ufak ayrıntıların da gözlenmesi ile, belirli bir alanm cisimleri, ilişkileri ve olayları ifade edilir. Hekimlerin dili, in­ 56


san iskeletindeki her bir kemik, her sinir ve her kas için avn isimlere sahiptir. Hukukçuların dili (u), her hukukî işlemi, her hukukî ilişkiyi ve bir hukukî icraatın her kademesini ayrı ayrı adlandırır. Bu arada, aralarındaki farklar hakkında ko nuya yabancı birinin hiçbir fikri olmadığı şeyleri birbirinden ayırt eder, meselâ Eigentum (eşya üzerinde sonsuz hukukî tasurruf hakkı olarak mülkiyet) ve Besitz (bir şey üzerine ger­ çekten hâkimiyet olarak tasarruf, zilyetlik) ayırımı gibi; veya satışta «ein dingliches Rechtsgeschâft» (aynî işlem - mülkiye­ tin intikali) ve «ein schuldrechtliches öder obligatorischcs Rechtsgeschâft» (borç işlemi-satış fiyatının ödenmesi mükel­ lefiyeti) ayırımı gibi. Öte yandan, meselâ dil biliminin ne ka­ dar olguyu ayırt etmek zorunda olduğu hakkında, bu kitapta­ ki açıklamalar ancak zayıf bir fikir verebilir. Her tekniğin ve her mesleğin, her âletin ve parçalarının, her çeşit malzemenin, onun özelliklerinin ve durumlarının, her yöntemin ve kademe­ lerinin kesin olarak belirtildiği kendi uzmanlık dili vardır. Bu arada ne kadar kelime kullanıldığı hususunda, kendi kendine bir radyo imal eden biri belki bazı şeyler söyleyebilir. Fakat çiftçilik gibi eski ve saygı değer bir meslek bile, tek tek faali­ yetler, toprağın ve bitkilerin durumları, hayvanların yaşayışı ve davranışları konularında pek çok sayıda özel terime sahip­ tir. İsim hususunda böylesine güçlü ve durmadan artan ihti­ yaç, bambaşka görevleri olan ortak dil tarafından elbette kar­ şılanamaz. Bu yüzden uzmanlık dili kendini, yeni türetilen ve başka dillerden alınan kelimelerle tamamlar. Yeni kelime teş­ kili yöntemi, her uzmanlık dilinin çok önemli bir parçasıdır. Batı Avrupa uzmanlık dilleri, yeni ikelime yaratmada çoğu kere3 33)

L. WENGER, Sprachforschung und Rechtswissenschaft, Wörter und Sachen I, 84; KAUFFMANN, Aus dem VVortschatz der Rechtssprache. Zs. für deutsche Philologie 47, 153 v.d.; Deutsches Rechtswörterbuch, Weimar 1914 v.d.

57


Yunanca ve Latince malzemesinden yararlanırlar, çünikii bu diller her tür türetme hususunda modern dillerden çok daha fazla kolaylığa ve imkâna sahiptir. Bu yolla gerçekte asla Yu­ nanca veya Latince olmamış, ancak bir modern dil birliği için­ de tamamen yabancı kelime izlenimi bırakan kelimeler do­ ğarlar. Böyle kelimelerin ortaya çıkışı ve geçerlilik kazanması anlaşmaya, söz birliğine dayanır. Oradan, modern kimyanın en mükemmel şekilde yarattığı gibi, sadece böyle kararlaştırılmış parçalardan oluşan bir uzmanlık dilinin geliştirilmesine giden yol ise bir adımdan ibarettir. Böyle bilimsel uzmanlık dilleri­ nin aynı zamanda, milletlerarası çerçevede geçerli olmak avan­ tajı vardır. Böyle olmaya da mecburdurlar, çünkü bilim, dev­ letler veya halklar arasındaki sınırlarla engellenemez. Bu yüz­ den, mevcut milletlerarası gramer uzmanlık dilinin Almanya' da yapıldığı şekilde tercüme yoluyla bölünmesinin ve bir millî gramer diline geçilmesinin faydalı ve uygun olduğunu söyle­ mek çok zordur. Kolayca düşünülebileceği giıbi, modern tek­ niğin uzmanlık dili milletlerarasıdır (M). Buna karşılık eski zenaatlar ve kırlık alandaki meslekler, çoğu kere ilgili ortak dile değil, ağızlara dayanan millî uzmanlık dillerine sahip­ tir (343S). 4. Dil Topluluğunun Bütünlüğü

Dil alanının kesin hatlarla ve çok çeşitli şekilde böliimlenmesi karşısında, bu duruma rağmen dil topluluğunun nasıl olup da dilin topluluğu olarak varlığım sürdürebildiği sorusu 34) 35)

58

E. VVÜSTER, Intemationale Sprachnormung in der Technik, Ber­ lin 1931. Dil alanının burada sunulan (ağız ve ortak dil, tabaka dilleri, hergiinkü dil ve yüksek dil, uzmanlık dilleri ve özel dil olarak çe­ şitli boyutlarda) bölümlenmesi, gerçek karmaşık durumlar hakkın­ da, argonun en aşağı şeklinden şiirin yüce diline kadar bu dil şe­ killerinin çoğunu sadece bir basamakta yerleştirme denemesinin sağladığından daha net bir görüntüyü mümkün kılabilmektedir.


ortaya çıkmaktadır. Bu iş önce, dilin çeşitli şekilleri ve görü­ nüm tarzları arasında her yerde geçişlerin olması ile sağlan­ maktadır. Bir bölgedeki ağızlar arasında geçişlerden bahset­ miştik, çünkü bunlar, dil topluluğunun coğrafî bölünmesinin esasını oluşturan unsurlardandır. Fakat, dil alanının bir ucun­ dan öbür ucuna hiçbir yerde, en yakın komşuların birbirleriyle anlaşmalarını engelleyecek bir sınırın olmamasının da dil top­ luluğunun bütünlüğü bakımından önemi açıkça bellidir. Ayrıca her yerde, oranın ağzı ile ortak dil arasmda geçişler vardır. Bunlara özellikle büyük şehirlerde ve halkın orta tabakala­ rında rastlam r: Ağızın seslemede ve kelime hâzinesinde özel­ likle dikkat çöken farklılıklarından kaçınılır, onların yerine, ortak dilin uygun hatları konmaya çalışılır. Buna karşılık, çok yaygın olan ve bilinen, dikkati daha az çeken ağız özellikleri ise muhafaza edilir. Fritz Reuter’in «Ut mine Stromtid» roma­ nında Müfettiş Brasig figüründe unutulmaz bir de temsilci bu­ lan, «Missingsch» i36) denilen böyle konuşma biçimleri, bu ro­ man yoluyla geniş çevrelerce bilinmektedir. Ağız ve ortak dil hatları arasındaki ilişki, sadece konuşucunun şahsına değil, konuşmanın amacı ve vesilesine göre de son derece farklı şe­ killerde olabilir (37). Üst tabaka ile alt tabakanın dili arasmda da, nasıl kültür basamakları ve dereceleri varsa, aynı şekilde ve onlara bağlı çeşitli geçişler görüyoruz. Java burjuvalarının «Madjo»su, çok 36)

Yüksek (= standart) Almanca ile, «Plattdeutsch» adı verilen Aşa­ ğı Almanca (Kuzey Almanya ağzı) karışımı. Kuzey Almanya’da Yüksek Almancaya verilen misench, misnisch (= Meifinisch) adından türemiştir. Luther, Kitabı Mukaddes çevirisinde MeiBen kançılaryasının (evrak kaleminin) dilini kullandığını belirtir. Doğu - Orta Alm anya’nın (bugünkü Demokratik Almanya'nın güney bölgesinin) dili, Alman standart ortak dilinin temelini oluşturmuştur. Dresden yakınındaki MeiBen şehrindeki kançılar­ ya (Kanzlei) dili tarihinde önemli bir rol oynar. (Çev.). 37) W. Henzen, Schriftsprache und Mundarten. 2. bas. Bern 1954

59


sayıda örneklerden sadece biridir; hergürikü çevremizde her an başka örnekler bulabiliriz. Yüksek dil ile hergünkü dil arasındaki geçişler, .konuşu­ cunun şahsından çok, 'konuşulan şeyin amacına ve konuşma vesilesine bağlıdır. Aile çevresi içindeki ciddî bir görüşme, res­ mî bir toplantıdaki konuşmadan daha 'başka t i r dil şekline sahip olacak, daha çok hergünkü dil hatları (aşılacaktır; öte yandan bir derneğin toplantısındaki bir konuşma ile bir parla­ mentodaki konuşma da farklı yapıda olacaktır. Almancada yüksek dilin en saf şekline vaazlarda ve bilimsel konferanslar­ da rastlanır. Topluluğun hemen hemen bütün mensuplarının yan yana çok sayıda dil şeklini bilmesi ve ıbilmeye mecbur olması ger­ çeği, dil topluluğunun birlik ve (bütünlüğünü sağlayan ikinci büyük 'kenetleyici unsurdur. Almanya’daki toplumsal şartlar­ da, genel okula devam mecburiyeti ve çök gelişmiş ulaşım ağı dikkate alındığında, hemen herkesin (kendi bölge ağzı dışında ortak dili de konuştuğu ortaya çıkar. Fakat daha basit şartlar­ da da ilişki ihtiyaçları ortak dil bilgisine yol açmaktadır. Yok­ sa böyle bir dil zaten oluşmazdı. Ayrıca aynı insanların ihtiya­ ca göre hergünkü dil ve yüksek dil kullanıyor olmaları, dil şekilleri kavramının ayrılmaz parçasıdır. Ağız ile ortak dilin yan yana kullanılır olduğu yerlerde ise, bir şahıs ortak dilin iki şekline, ağızm da iki şekline yan yana hâkim olabilir. Böy­ le durumları meselâ İsviçre’de ve Kuzey Almanya’nın bazı yer­ lerinde görüyoruz. Buna üçüncü olarak, dil topluluğunun he­ men hemen bütün mensuplarının en az bir uzmanlık dilini, mesleklerinin dilini bilmeleri eklenmektedir. Çoğu insan bun­ ların yanında, bir merakları ile ilgili'dil, spor dili, bildikleri bir tekniğin dili veya askerlik dili gibi başka dillere de sahiptir. Nihayet çoğu insan -da özel dilin pdk çok şeklinden birini şu veya bu şekilde bilir. Meselâ erotizm dilinden habersiz pek az erkek vardır mutlaka. Böylece, dil topluluğunun bir mensubu­ 60


nun o topluluktaki konuşma biçimlerinden altısını veya daha fazlasını bildiği ortaya çıkmaktadır. Dil topluluğunun bölümlenmesi, onun iksisadî veya baş­ ka 'karakterli özel topluluklara bölünüp parçalandığı anlamı­ nı taşımaz. Böyle bir görüş, yani dilin toplumdaki sınıfların bir ürünü olduğu görüşü, 1950’lere kadar Rus dil biliminde iddia edilmiştir. Fakat sonunda dil zenginliğinin en büyük kıs­ mının topluluğun bütün üyelerini birbirine bağladığı ayırıcı unsurların ise tamamen azınlıkta kaldığı anlayışı yerleşmiştir. Dilin özel şekillerinin (sadece coğrafî şartlara ve durumlara bağlı lehçeler dışında) hiçbir zaman tam gelişmiş ayrı diller haline gelemeyeceği konusunda yapılan gözlem de bununla bağlıdır. Böyle bir şey olabilmesi için dilin topluluk için bü­ tün yaptıklarının yapılabilmesi gereklidir, özel şekiller ise böy­ le bir kudretten mahrumdur, sadece bütün topluluğun dili bu işi becerebilir. 5. Kelime Değiş-Tokuşu Bir dil topluluğunun farklı konuşma şekilleri, konuşan­ ların hafızasında elbette hava geçmez tarzda kapalı olarak yanyana durmaz; çeşitli ifade imkânları, teoride farklı dil şe­ killerine ait olsalar da kendilerini kullanıma aynı anda sunar­ lar. Sonuç karışımlardır, yani bir dil şeklinden Öbürüne ak­ t a r m a l a r (Entlehnungen). Dil şekilleri aralarındaki farklar sesleme yanında esas olarak kelime hâzinesindeki farkla ra da­ yandığı için, onların temasları da başlıca kelime âktarmala rında kendini hissettirir. Burada daha zengin kelime hâzinesi­ ne sahip olanlar genellikle vericidir. O halde ağız ortak dil­ den, alt tabakanın dili üst tabakanın dilinden, hergünkii dil yüksek dilden kelime alır. Tersine gidiş daha nadir görülür, fa­ kat hiç de önemsiz değildir. Meselâ Alman ortak dilindeki Lehm (balçık, mil), bir Orta ve Aşağı (Kuzey) Alman ağzın­ dan bir aktarmadır; ortak dil için esas olan ses sekline göre 61


bu kelimenin Leim olması gerekirdi, nitekim Bavyera’da böyledir. Schuppen (odunluk, sundurma) kelimesi de, Alemanca (î8) Schopf'un gösterdiği ortalk idilde geçerli seslemeden ay­ rılmaktadır; öyleyse kelime bu şekilde aktarılmış olmalıdır. Ortak dil, her devirde kelime hâzinesini ağızlardan aldıklarıy­ la büyütmüştür; bu yüzden bazen aynı kelimenin farklı ağız­ lardan gelme şekilleri, ortak dilde ayrı kelimeler olarak yaşa­ maktadırlar. Bu türden bilinen örnekler olarak Rabe (karga) ile Rappe (karayağız at), Knabe (oğlan) ile Knappe (iç oğla­ nı, şövalyenin genç yardımcısı) kelimelerini hatırlatabiliriz. Görüldüğü gibi, ortak dil bu ikili şekillerden, anlamlan ayırt etmek için faydalanmaktadır. Ortak dilin uzmanlık dillerinden ve özel dilden yaptığı aktarmalar, özellikle dikkate değer bir grup teşkil ederler. Bu tarz kelime pek çoktur. (Bk. 1. Ciltte s. 49 v. d.) Bugünkü A1mancada ortak dilde Kontakt, schallten (devreyi açmak), einschalten (katmak, eklemek; radyo vJb. açmak), ausschalten (içine almamak; radyo v.b. kapamak), Spannung (gerilim). KurzschluB (kontak, kısa devre), positiver und negativer Pol (pozitif ve negatif kutup) gibi elektroteknik dilinden kaynak­ landığı açıkça belli kelimelerle karşılaşıyoruz. Angriff (saldı­ rı), Rückzug (ricat), Umgehung (çevirme, kuşatma), Front (cephe), Flanke (yan, cenah), Schwerpunkt (ağırlık veya sık let merkezi), Kapitulation (teslim olma) gibi kelimeler ise askerlik dilinden gelme ifadelerdir. Eskrimcilik uzmanlık d: linden çıkan Finte (manevra, hile, sahte hücum) ve Parade (kurtanş, parat, çelme) kelimeleri daha eskidir. Böyle aktar­ malardan bazılan ortak dilde yaşarken, kaynaklandıktan uz­ manlık dili ortadan kalkmış olabilir. Meselâ bugünkü nachdruck (vurgu; şiddet, tazyik - «arkadan bastırma») kelimesi as­ lında 15.-16. yy. da İsviçre piyadelerinin savaş taktiği ile ilgili38 38)

62

Güneybatı Almanya ile İsviçre’nin Almanca konuşulan bölgelerinin ağızı. (Çev.)


bir uzmanlı'k ifadesiydi. Savaşların toplu birliklerle yığın ha­ linde yapıldığı o devirde, kelime önce, yığının arkasındakilerin öndekileri, düşmanı ezip geçecdk, dağıtacak şekilde tazyik et­ meleri, sıkıştırmaları anlamını taşıyordu. - Ortak dilde, aslın­ da (bir uzmanlık dilinden geldikleri artık belli olmayan şen­ derece yaygın kelimeler vardır. Meselâ Ding ve Sache (her ikisi de : şey, nesne) eskiden hukuk uzmanlık dili kelimeleriy­ diler : Ding maihkeme toplantısı, Sache mahkemenin yaptığı soruşturma anlamı taşıyordu. Aktarmaların bir kaynağı olarak özel dil de daha az be­ reketli değildir. Mücrimlerin dili bile Alman Ortak diline meckem (mızmızlık etmek, dırlaşmak), Kluft (elbise, ünifor­ ma), Pleite (iflas), tippeln (taban tepmek, yayan gitmek) gibi çok sayıda kelime vermiştir. Fakat pek çok kelime erotizm özel diliyle ilgilidir: Maus (fare = ufak kız), poussieren (kur yapmak, kırıştırmak) nachsteigen (bir kıza asılmak, kur yapmak), anhauen (bir kıza askıntı olmak), sich einen anlachen («gülerek bakmak» = bi. kızla flörte girişmek) gibi. Bir gence Stift (39) (küçük delikan­ lı, çırak) veya Stöpsel (40) (bacaksız) denilince, veya bir Ladenschwengel (41) (süslü genç, satıcı) dan bahsedilince kimsenin akima, bu kelimelerde aslında bir genç erkeği, onu kızlardan ayıran organına göre ifade eden özel dil kelimeleri kullanıldı­ ğı gelmemektedir artık. Bazen özel dilin söz konusu dalı çok tan ortadan kalktığı halde, o daldan bazı kelimelerin ortak dilde yaşamaya devam ettiğine şahit olunabilir. Meselâ 14. yy. (Alman mutasavvuflarınm özel dilinden EinfluB («içine akma» = etki, tesir), einleuchten («içine aydınlatmak» = ak­ ima sığmak, zihnine girmek), Grund (dip, zemin, sebep) gib' kelimeler bugün herkesçe bilinip kullanılır. 39) Kelime anlamı: Başsız çivi. (Çev.). 40) Kelime anlamı: Tıkaç, tapa; (elek.) fişi. (Çev.). 41) Schıvengel’in kelime anlamı: Çan tokmağı, tulumba kolu (Çev.).

63


Ağızlar ve ortak dil, veya sınıfların dilleri, veya gündelik dil ve yüksek dil, aynı dilin çeşitli şekilleri değilse, farklı kaj naklardan geliyorsa, bu durumda kaçınılmaz olan iki-dillilik tıpkı aynı etkide bulunur ve çok sayıda aktarmaya yol açar. Bu yüzden bütün Orta Avrupa dillerinde Latinceden, Almanca da ve İngilizcede ise Fransızcadan alınma pek çok aktarma görüyoruz. Latinceden aktarmaların Roman (Latin) dillerin­ deki rolü çok gariptir. Bu diller aslında Latince halk dilinin geliştirilmiş lehçeleridir. Sonraki bölümde göreceğimiz gibi, bu dillerde Latince kelimelerin şekli çök çeşitli tarzda değiş­ miştir. Fakat son yüzyıllarda doğrudan doğruya Latince yük­ sek dilinden alınmış olan kelimeler, elbette eski Latince keli me şeklini esas olarak muhafaza etmişlerdir ve bu şekilleriy­ le yabancı olarak bellidirler. Bunlara «bilgin kelimeleri» (gelehrte Wörter, mots savants) veya «kitap kelimeleri» (Buchwörter) denir; onların zıddı «halka malolmuş kelimeler»dir (volkstümliche Wörter, mots populaires). Fakat bu adlar sa­ dece köken ile ilgilidir, bugünkü kullanımla değil. Çoğu kere aynı Latince kelimeye bir halk geleneğinde, bir de bilgince ak­ tarma olarak vanyana rastlanır, tabiî her iki sefer ayrı anlam­ la. Meselâ Fransızcadaki table (masa), Latince tabula’dan ak­ tarmadır, halk arasındaki başka şekil ise tole’dür ve anlamı «saç, teneke»dir. Captif (tutsak, esir), Latince captivus’tan son­ radan aktarılmıştır, fakat chetif (perişan, sefil), halk arasın­ daki kullanım geleneğinde aynı kelimenin aldığı yeni şekildir. Fragile «kırılabilir» kelimesi asıl anlamında bilgin kelimesidir (Latincesi fragilis), fakat (mecazî anlamda kelime halk arasında başka bir ses yapısı almıştır ve frele «ince, narin» olmuştur. Bazen aktarmaların sayısı öylesine büyüktür ki, bu keli­ melerin sayısı yerli kelimelerle aynı olur veya onu geçer. Ay rica, sadece kelime hâzinesiyle sınırla kalmazlar, kelime yapı­ mı ve cümle kuruluşu vasıtalarım da kapsarlar. Böyle durum­ larda k a r m a d i l l e r (Mischsprachen) adını verdiğimiz di:64


ler ortaya çıkar. O halde karma dil sadece, aktarma miktarın­ daki fazlalığı ifade eder. Tarihî bakımdan en önemli karma dil İngilizcedir. İngiltere’nin Gennan soylu sakinleri, kuzey Almanya’nın batı bölgelerinden gelmişlerdi ve buna göre de bir Batı German lehçesi olan Anglo-Sakson dili (konuşuyorlardı. 1066 yılında Britanya adası Normanlarm istilâsına uğradı. Bun­ lar aslında Norveçliydi, fakat yüzelli yıldan uzun süre Fransa’ da, Normandiya bölgesinde yerleşmişlerdi ve artık bir Fransız lehçesi konuşmaktaydılar, istilânın peşinden ortaya çıkan dev­ lette, Anglo-Sakson dili ve (Fransızca) Anglo-Normanca, önce iki ayrı sınıfın dilleriydi. Birkaç yüzyıllık bir gelişim boyunca bu diller o yönde gelişti ve denkleşti ki, Anglo-Sakson dili Anglo-Norman dilinden çok sayıda aktarmalarla «Orta İngilizce* karma dili haline geldi-, ondan da bugünkü İngilizce çıktı. İngilizce kelime hâzinesinin karma karakteri, bazen ismin Germanca, onunla ilgili sıfatın ise Fransızca kökenli olması ile, son derece garip bir şekilde kendini gösterir. Meselâ «kral» m karşılığı king'dir, «kralî», «krala mahsus» royal olarak ifade edilir; «ev»in karşılığı hause, fakat «eve ait» domestic’tir. Da­ ha garibi, yaşayan evcil hayvanların Germanca isimler taşıma­ sı, aynı hayvanların kızartma tavasında ise birer Fransızca isim almasıdır. «Domuz» pig’dir, «domuz kızartması» ise pork; «öküz» ox’dur, «sığır rostosu»na ise beef denir; «koyun» sheeptir, «koyun kızartması» nda mutton kullanılır. Bu tabiî, Anglo - Sakson köylüsünün hayvancılıkla meşgul olması, buna kar­ şılık Anglo - Norman baronun ise hayvanların sadece pişirilip kızartılma durumlarıyla ilgilenmesi ile açıklanabilir. Bu dağı­ lım, bizim burada aslında sınıf dilleri ile karşı karşıya olduğu­ muzun delillerinden biridir. İngilizce Germanca ve Fransızca parçalaıdan oluştuğu gibi, yeni Farsça da Iran ve Arap dillerinden bir karmadır. Bunun sebebi, İran’ın Araplar tarafından istilâsıdır. Bu olay, çok sayıda Arapça kelimenin Iran diline girmesine yol açmış­ 65


tır. Meşhur elmasın ismi Kohinur buna bir örnektir. «Işık da­ ğı» anlamındaki kelime, trança kuh «dağ» ve Arapça nur «ışık» kelimelerinden yapılmış ve Farsça kurallara göre i partikeli ile bağlanmıştır. Bir dilin aşırı derecede yabancı kelime ile dolmasına Ar­ navutça en uç örnektir. Aslmda Hint- Avrupa ailesinde bağım sız bir dil olan Arnavutça, Eski Çağdan bu yana o kadar çok Latince kelime almıştır ki, kelime hâzinesi bugün büyük ölçü­ de Latince unsurlardan oluşmaktadır. Buna rağmen bu dil. Latincenin gerçek çocukları olan Roman dillerinden açık bir şekilde ayrılmaktadır (42). Aktarma olayında çeşitli türlerden söz edilebilir. Çoğo kere, yabancı kelime olduğu gibi alınır, ya yabancı ses şekli içinde (Fransızcadan alman Bureau «büro» örneğinde olduğu gibi), ya da yerli söyleyişe az çok uydurularak (İtalyanca ban­ ca rota «dağılmış, parçalanmış banka»dan alman Bankrott «iflâs», veya Arapça kâfir’den alınan aynı anlamdaki Kaffer gibi). Dilin mevcut yerli unsurlarına ses bakımından tam uy­ durma ile birlikte bir de yorumlama gelirse, bu durumda daha önce (bk. 1. cilt, s. 230 v.d.) söz ettiğimiz, yorumlayarak alma durumuyla karşılaşırız (İngilizce hammock’tan Hângematte gibi). Fakat yabancı bir kelimenin alınması, tek aktarma türü değildir. Başka ve yine çok sık rastlanan bir yöntemde, yaban­ cı bir kelime parçalanarak her parçaya göre yerli dil malzeme­ siyle karşılık bulunur, kelime; âdeta parça parça tercüme edi­ lir. Böylece Fransızcadaki bir’ bilgin kelimesi olan, exposition*S 42)

66

H. SCHUCHARDT, Sprachm ischung. Schuchardt - Brevier (1922), s. 128 v.d.; H. PAUL, Prmzipien der Sprachgeschichte, 4. bas. S - 390 v.d.; E. WINDISCH, Zur Theorie der Mischsprachen und Lehnwörter. Ber. üb. d. Veril, der sachs. Gesell. der VVissenschaften, philos. - histor. Klasse. 1897, s. 101.


(sergi), Almancada Ausstellung ile karşılanmıştır, çünkü La­ tince ex «aus» (-den, -dan) ve posito «Stellung» (yer) anlamı­ na gelmektedir. Almancada böyle bir kelimenin söylenişinde bir yabancılık olmadığı için, konunun uzmanı olmayan kişi, bir aktarma ile karşı karşıya olduğunun farkında değildir. Fakat Fransızca exposltion tercüme edilmeden önce, Almanca Aus­ stellung diye bir kelime yoktu, sergi kavramı Schau kelimesi ile ifade ediliyordu; Ausstellung kelimesi Goethe’den beri kul­ lanılmaktadır. Hukuk dilinden Latince exculpare kelimesi entschuldigen (affetmek) olarak taklitle oluşturulmuştur, çünkü Latince culpa «Schuld» (suç) demektir. Bu kelime benzer bir içeriği olan excusare’ye karşılık olarak da kullanıldı. Böyle taklitle türetmelere ta m ç e v i r m e k e l i m e (Lehnübersetzung) denir. Bunlar inanılmayacak kadar çoktur ve bir di­ lin tarihinde her zaman ortaya çıkarlar. Daha Eski Yüksek Al­ manca devrinde, 11. yy. da, kilise dilinden Latince bir kavram olan conscientia, St. Gallen'li rahip «Alman» Nother tara­ fından gevvizeni olarak karşılanmıştı: Latince con (ile) öneki­ ni Eski Yüksek Almanca ge- (bugün de aynıdır) ile vermiş, ikinci parça olan ve Latince scire (bilmek) fiilinden gelen scientia için ise, vvizzan «wissen» (bilmek) fiilinden bir türet­ me yapmıştı. Bu şekilde ortaya çıkan tam çevirme Gewissen (vicdan) kelimesinin Alman dilinde ne kadar sağlam kök sal­ dığı, herkesçe malûmdur. Ayrıca, Latin conscientia kelimesi de aynı şekilde bir Yunanca kelime örneğine göre yapılmıştır. Bu kelime 18. yy. da bir başka, bu sefer dinî değil bilimsel kulla­ nımda filozof Wölff tarafından yeniden ve BevvuBtsein (bilinç) olarak tam çevrilmiş ve yeni şekil de tam olarak yerleşmiştir. Koca deyimler de böyle örnek alınıp yeniden yapılmaktadır. Avusturya ağzındaki Das steht nicht dafür (değmez), Çek di­ linden nestoy zo to'nun bir kopyasıdır (43). Fransızca au cou43)

H. SCHUCHARDT, Slawo - Deutsches und Slavvo - îtalienisches, Graz 1884.

67


rant (in der Strömung — akıntıda; en son olup bitenler hak­ kında her zaman bilgi sahibi), Almanca anlaşılmaz auf dem laufenden («koşanda») şeklinde 'kopya edilmiştir.

Üçüncü bir aktarma türü, yerli bir kelimenin geçerlilik alanını, kullanımı başlangıçta o yerli kelimenin kullanımıyla sadece kısmen örtüşen yabancı kelimeyi örnek olarak genişlet­ mektedir. Meselâ Almanca lesen, Latince legere kelimesine ön­ ce sadece «toplamak, kaldırmak» anlamında karşılık teşkil ediyordu, yani odun veya başak «lesen» ediliyordu, toplanı­ yordu. Fakat legere ayrıca harfleri veya yazıyı okumak anla­ mı da taşıdığı için, Almanca lesen kelimesi bu kavram için d c kullanıldı. Böyle olaylara a n l a m e t k i l e n m e s i (Bedeutungsentlehnung) adı verilir. Bu yönteme de çok sık rastla­ nır (*).

Havarilerden Paulus’un dilinde Yunanca oikodomein «inşa etmek» (bauen) kelimesinin özel bir dinî anlamı vardı: «inananlar topluluğunu kurmak» (aufbauen). Latinceye keli­ menin kendisi alınmamıştı, Latincede, günlük hayatta Yunan­ ca oikodomein’e karşılık olan aedificare «inşa etmek» (bauen) kelimesi kullanılıyordu. Almanca da aynen böyle davrandı; dil deki erbauen (bina, inşa etmek) kelimesini, Havarinin dinî anlamında da kullandı. Almancada şimdi bauen ile erbauen (inşa etmek, ulvî duygular ilham etmek) arasında yapılan ayrım sonradan ger­ çekleşmiştir. Aktarmaların, tam çevirme kelimelerin ve anlam etkilen­ mesi olaylarının bir dildeki gerçekten yerli dil malzemesine sayıca oranı henüz kesin olarak tespit edilememiştir. Tam çe-4 44)

68

S. SINGER, Lehnbedeutung, Zs. für deutsche Wortforschung 3, s. 220. v.d.; O. REICHMANN, Deutsche Wortforschung, Stuttgart 1969 (Sammlung Metzler 82), s. 57. vd.


virme kelimeleri ve anlam etkilenmelerini görüp tanımak da hiç 'kolay değildir. Fakat Avrupa kültür çevresi gibi çevrenin dilleri bakımından bu hadisenin araştırılması, bu dillerin bir­ birleri içine geçişi ve ortak ruhî yapısı hakkında önemli bilgi­ ler verecektir (4546). Fakat sadece kelimeler değil, kelime yapım yöntemleri de aktarılır. Bu şöyle olur: Önce yabancı dilden belirli bir ke­ lime yapım yöntemi ile türetilmiş bir miktar-az sayıda olması yeter- kelime alınır. Meselâ [12. yy. daki şövalye kültürü ça­ ğında] şövalyelikle ilgili terimler olarâk Fransızca tomoier ve logier kelimeleri, tumuiren (turnuvaya katılmak), loschieren (otelde veya birinin yanında kalmak, oturmak) şeklinde alın­ mıştır, fakat daha sonra [Almanca halb «yarım» kelimesin­ den] halbieren (ikiye ayırmak) ve [Hof «saray» kelimesin­ den] hofieren (kur yapmak) kelimeleri yapılmıştır (*). Bu­ nun peşinden de yine Almanca kelimelere Fransızca ekler bağ­ lanarak lıausieren (ev ev dolaşmak Satıcılık jyapmak-Haus «ev»den), buchstabieren (bir kelimenin harflerini ayrı ayrı söylemek, saymak - Buchstabe «harf»ten) ve aynı ekle pek çok başka kelime ortaya çıkmıştır. Almanca -er son eki ile yapı­ lan kelimeler, fiilde ifade edilen bir işi yapanı gösterirler (47). Bugün «eyleyen adı» alanında canlı tek şekil olan bu kelime­ lerin yapımı da, Latinceden Alman caya aynı tarzda gelmişti-. 45)

46) 47)

Bu olayları BETZ, Deutsch und Lateinisch. Die Lehnübersetzungen dor althochdeutschen Benediktinerregel (Bonn 1949) başlıklı araş­ tırmasının giriş bölümünde ayrıntılı olarak incelemektedir. Ay­ rıca bk. Aym yazar, Lehnwörter und Lehnpralgungen im Vor - und Frühdeutschen (Deutsche VVortgeschichte, y a y : F. MAURER/F STROH, 1. cilt Berlin 21959, s. 127 v.d.). F. KLUGE, Etymologisches Wörterbuch der deutschen Sprache, 18. bas. düzenleyen -. W. MITZKA, Berlin 1960. s. 283. Lehren (öğretmek) fiilinden Lehrer (öğretmen), schreiben (yaz­ mak) fiilinden Schreiber (yazıcı), sprechen (konuşmak) fiilinden Sprecher (konuşucu, sözcü) v.b. (Çev.).

69


Latince ek -arius idi. Önce ,meslek adı olarak moliııarius «Miiıler-değirmenci» ve tolonarius «Zöllner - gümrükçü» alındı; Eski Yüksek Almancada bunlar mıılinari ve zolonari olarak karşımıza çıkar. Daha sonra redina «Rede» (söz)den redinari «Redner» (hatip) ve garten (bahçe)den Orta Yüksek Almanca gartenaere «Gârtner» (bahçıvan) türetildi, - arius son eki, da­ ha Gotça döneminde laisareis «Lehrer» (öğretmen) gibi yerli kelimelerin türetilmesine yardımcı olmuştu (48). Nihayet, başka dillerden cümle kurma biçimleri de alın.s ve bunlar yerli dilin araçlarıyla taklit edilir. Almancada «rebtiver Anschlufi» (ilgi bağlantısı) denilen takım (meselâ: Dia Sache scheiterte, was zu erwarten war. İş bozuldu, (ki) bu bekleniyordu. - iş beklendiği şekilde bozuldu), Latincedeki aynı takımın bir taklidinden ibarettir. Fakat bu, yabancı etki­ nin yerli gelişimden ayrılmasının zor olduğu bir alandır.

48)

H. PAUL, Prinzipien der Spraclıgeschichte, 4. bas. s. 3-99 v d.


ALTINCI

BÖLÜM

DİLDE DEĞİŞME 1. Dilde Değişmenin Tespiti

Andersen'in «Talihin Papuçlan» masalında, eski çağlara hayran biri, sahiplerinin her arzusunu yerine getirme gücüne sahip olağanüstü papuçlan giyer bilmeden. Onun da sık sık ifade ettiği, Orta Çağda yaşama arzusu yerine gelir, fakat bu isteğin gerçekleşmesi, son derece acı bir hayal kmklığma yol açar. Çünkü, Orta Çağdaki Kopenhag’da yaşayış şartlarının, 19. yüzyılın Kopenhag’ına göre oldukça basit ve rahatsızlık verici olduğu ortaya çıkmıştır. Fakat adamın geçmişe yolculuğunda karşılaşacağı en önemli güçlüklerden birini, şair Andersen sa­ dece ima etmekle yetinmiştir: Ne 19. yüzyılın Kopenlıaglısı, Orta Çağdaki şehrinde kimseyi anlayabilirdi ne de kimse onu anlayabilirdi. Bunu nasıl iddia edebiliyoruz? Bir kere geçmiş yüzyıllar­ dan yazılı belgelere sahibiz; meselâ İngilizce ve Almanca bazı belgeler bin yıldan daha eski talihlere ait. Yunanca bazı belge­ ler ise üç bin yaşında. Şimdi Walther von der Vogehveide’nin (4J) bir şiirini okumaya kalkınca görüyoruz ki, yarısını hiç an­ lamamaktayız, öbür yarısını ise yanlış anlıyoruz. Hele Wei0cnburglu Otfried'in «Evangelienharmonie»si gibi 9. yüzyıldan kalma metinler ise, bugünkü Almanlar için yabancı dilde bel­ geler gibidir. Bugünkü bir Yunanlı da, aynı şekilde, eğer okul-49 49)

1170-1230 arasında yaşamış, Orta Çağ Alman edebiyatının en önemli temsilcilerinden biri, lirik ve siyasi şiirleriyle tanınan şair. CÇev.).

71


da öğrenmediyse, Platonun veya Homeros’un dilinden hemen hiçbir şey anlamaz. Ancak eski metinleri okurken, anlama zorluklarının bir kısmının, alışık olmadığımız imlâdan kaynaklandığını hesaba katmalıyız. Bu yüzden, meselâ Luther’in ve çağdaşlarının eser­ lerinin orijinal basımları ilk bakışta çok yabancı bir tesir bı­ rakırlar, ancak bu durum, eserler yüksek sesle okunduğunda büyük ölçüde değişir. Böylece, değişik yazılış, alışık olunan seslemeyi örtebilir. Fakat tersine duruma daha sık rastlanır: Bilinen bir yazılış, bilinen bir seslemeyi gösteriyordur, gerçekte ise o yazılışın arkasında bambaşka bir sesleme vardır. Nibelungenlied’de (50) Liebe (sevgi, aşk) kelimesi görülünce, sanki bu­ güne kadar onda hiçbir şey değişmemiş gibi gelir insana. Gerçekte bu kelime o çağda ilk hecesinde i-e şeklinde, yani bir diftongla (ikili ünlü ile) söyleniyordu (isviçrelilerin kendi ağızlarında hâlâ yaptıkları gibi). Fakat bugün yazılışından farklı olarak uzun bir i ile, yani libe şeklinde söylenmektedir. Böylece mutlu bir şekilde bir ön sorular çalılığına dalmış bulunuyoruz ve zaman içinde dillerin değişmesi ile ilgili saf gerçeklere yaklaşmadan önce, bu çalılık arasında gayret sarfedip kendimiz bir yol açmamız gerekiyor. Yaşadığımız çağlar­ dan önceki insanların nasıl konuştuğunu, açıktır ki sadece ya­ zılı kayıtlarından öğrenebiliriz, seslerin yankısı bir -daha gelmemecesine yok olup gitmiştir. Bizden sonraki dil araştırıcıları ne­ silleri bu bakımdan bizlerden daha şanslı olacaklardır, çünkü artık bütün kültür ülkelerinde, söz konusu bütün dillerden ve ağızlardan metinler içeren büyük plak arşivleri mevcuttur. Bu plaklar, kitaplardan, hatta parşömenden çok daha dayanıklı­ dır. Böylece ilerde, dillerin 20. yüzyıldan sonraki gelişimi, bu yüzyıla kadarki gelişimden çok daha iyi anlatılabilecektir. Fa­ 50)

72

Nibelunglar destanının 1205 civarında yazıldığı kabul edilmekte­ dir, yazarı belli değildir. (Çev.).


kat bugün bizim için bütün geçmiş olan, 20. yüzyıldan öncesi­ nin, yazılı kayıtların incelenip yorumlanmasıyla yeniden kaza­ nılması gerekmektedir. Yazılı kayıtların yorumlanması gerekiyor. Bundan iki şey anlaşılabilir: Önce kaydın nesnel içeriğinin kavranılması, İkin­ cisi de dil şeklinin kavranılması. Dil bakımından herhangi bir şey formüle etmeksizin sadece nesnel içeriği iletmek isteyen ka­ yıtlar vardır: Amerika yerlilerinin veya Eskimoların resim ya­ zıları, ya da bizdeki, bir demiryolu geçidine lokomotif resmiyle dikkati çeken işaret levhaları gibi. Yazılı ifadeden vazgeçiş,'kay­ dın hangi dil topluluğuna mensup olursa olsun herkes tarafın­ dan anlaşılması, hatta okuma yazma bilmeyenlerce bile anla­ şılması avantajını sağlar. Fakat geçmiş zamanların asıl dil şek­ lini tespit etmek istediğimizde, dikkate alınmaya değer kayıtlar elbette, çok daha fazla miktardaki, ve doğrudan doğruya nesnel içerikleri değil, her şeyden önce sözü aktaran kayıtlar olacaktır sadece. Böyle kayıtların yorumlanmasına «okumak» denir. O halde ilk görevimiz, geçmiş çağlardan kalma kayıtları okumak­ tır. Ancak bu, kaydın yapıldığı yazı işaretlerini biliyor olsak bi­ le o kadar kolay bir iş değildir. Özellikle öğrenimini görmemiş biri, İngilizce bir metni, bu metin bildiğimiz bir alfabeyle ya­ zılmış olsa bile, okuyabilir mi? Peki bu neden yapılamaz? Çün­ kü harf işaretleriyle hangi seslerin anlatıldığını önceden bilme­ yiz. Bu her seferinde ayrı ayrı tespit edilecektir. Bu alanda dil bilimince ne kadar muazzam bir iş başarılmış olduğu ve bun­ dan böyle de aralıksız başarılmak zorunda olduğu görülmekte­ dir. Çünkü her çağdan ve her yerden her bir belge veya her bel­ ge grubu için, yazının hangi sesi gösterdiği veya sakladığı iyice araştırılmak zorundadır. Bu ödevin güçlüğünü bir örnekle açıklayalım. Augustus çağından Latince bir kitabe üzerinde CAESAR admı ve unva­ nım buluyoruz. Bunun nasıl okunması gerekir? Önce okuma için Alman okullarında bir geleneğimiz var, buna göre Tsezar 73


denmesi gerek. Fakat Fransa’daki okul geleneği Sezar, İtalya’ daki Çezar, İngiltere’de ise yüzyılımıza kadar Sizır şeklinde okumayı ön görüyor. 0 halde uyuşma sadece ikinci ve üçüncü ünsüzde oluyor, ön sesteki C’nin ve her iki hecenin ünlülerinin ses değeri tartışmalıdır. Ancak biz sadece okul geleneğine bağlı değiliz, zira Latince her zaman söylendiği gibi bir «ölü» dil de­ ğildir, günümüze kadar nesilden nesile aktarılmıştır ve konu­ şulmuştur. Fakat bütün diller gibi, 2000 yıl boyunca da değişik­ liklere uğramıştır, ve ağızları bu arada gelişip bağımsız diller olmuşlardır- sebepleri ve geniş etkileri bizi asıl meşgul eden olaylardır bunlar. Fakat İtalyanca, Fransızca, İspanyolca, Por­ tekizce ve Romence, Latincenin bugünkü şekillerinden başka şeyler değildir; Latincenin bu dillere karşı durumu. Eski Yük­ sek Almancanın bugünkü Almanca, ya da eski Yunancanın bu­ günkü Yeni Yunanca karşısındaki durumuyla aynıdır. Latince­ nin «Roman» dilleri denilen bu modern şekilerinden bilgi edin­ mek istersek, okul geleneğinde karşılaştığımız çeşitliliği ya da ondan da büyük bir çeşitlilik buluruz. Ön ses ünsüzü, İtalyan­ ca ve Romencede ts, (s ile dil biliminde ş sesi gösterilmekte­ dir) Fransızcada ve Portekizcede s, İspanyolcada th (havanın dil ucu ile üst dişler arasından süzüldüğü bir ses, İngilizcede de mevcut) ve Sardunya adasının bir ağzında ise k şeklinde or­ taya çıkmaktadır. Öyle anlaşılıyor ki, bu ses değişikliğe uğra­ mıştır, hem de çeşitli bölgelerde farklı tarzda. Bu diyalektler­ den birinin eski şekli muhafaza edip etmediğini, ve bu işi yapa­ nın hangisi olduğunu önceden bilemeyiz. Her şeye rağmen bü­ tün Roman dilleri, söz konusu kelimenin birinci hecesindeki ünlünün bir e, ikinci hecesindeki ünlünün ise bir a olduğunu kabul etmektedir. Fakat görülüyor ki, bir kelimenin bugünkü ses kılığından, onun aynı dilde 2000 yıl nasıl söylendiğini anla­ mak kolayca mümkün değildir. Acaba kelimeyi 2000 yıl önce duyanların şahitliğine başvurabilir miyiz? Bunlar meselâ Latinceden başka bir dil konuşan ve kelimeyi o tarihlerde Latinceden almış olan insanlar olabilir. O zaman kelime başka yazı 74


işaretleriyle ya da en azından Latinceden başka imlâ ile yazıl­ maktadır, ve bundan hareketle telâffuz konusunda bazı sonuç­ lar çıkarılabilir. Elbette önce Latinceden alman kelimenin söz konusu dilde nasıl telâffuz edildiğini bulmamız gerekir-aslmda eskisinden pek fazla ilerlemiş olmuyoruz. Fakat kelimeyi alan dilde, söz konusu kelime bazı değişikliklere de uğramıştır, an­ cak Latincede olduğundan daha başka değişikliklere. Ve eğer çok sayıda yabancı dile alınmışsa, bu takdirde aynı kelimenin günümüze kadar gelmiş o kadar çok sayıda, birbirinden ayrı şekline sahibiz demektir. Bu şekilde, uygun durumda, o zaman­ ki telâffuz ile ilgili imkânlar öylesine sınırlandırılır ki, kelime­ nin söylenişini az çok belirleyebiliriz. CAESAR adı ve unvanı, [o devirde] elbette Yunan dil ala­ nında da biliniyordu. Orada bu kelime Yunan harfleriyle KAISAP olarak yazılmıştır, bu da Latince transkripsiyonla KAISAR demektir. Ön seste, bugünkü Yunancada k olarak okunan bir harf yer almaktadır. Yunancada bir s nin, ts nin ya da ts nin k ya dönüştüğüne dair hiçbir örnek yoktur. Yunancadan başka dillere aktarmalar da, Yunancadaki k için daima k ses değerini gösterir. O halde, Yunanlıların daha Augustus za­ manında K ile k sesini belirttiklerini kabul edebiliriz. İlk he­ cenin ünlüsünü Yunanlılar Al olarak yazıyorlar. Bugün bu harf birleşimini açık e şeklinde söylüyorlar. Fakat bunu Augustus zamanında da yapıp yapmadıklarını şimdilik bilmiyoruz (51). Roma'daki CAESAR ile, başka yabancı dilli halklar, bu arada, Almanların ataları eski Germanlar da ilgiliydiler. Onlar 51)

Yımancanın uzun tarihinde çeşitli devirlerde gerçekten nasıl te­ lâffuz edildiği belirlenene kadar ne kadar muazzam güçlüklerin halledilmesinin gerektiğini E. DRERUP «Die Schulaussprache des Griechischen von der Renaissance bis zur Gegenvvart «adlı büyük eserinde anlatıyor. Paderbom, I, 1930; II, 1932. Araştırmaların so­ nuçlan ve ayrıntılı deliller hk. bk. E. SCHVVYZER, Griechische Grammatik I, Münih 1939.

5 75


bu unvanı dillerine aktardılar, ve kelime Latince harflerle ya­ zılmış olarak Eski Yüksek Almanca Çağında (52) keisur biçi­ minde karşımıza çıkıyor. Aynı kelime, bugünkü Almancada da yaşamaya devam ediyor ve Kaiser olarak yazılıyor. Yunancadaki K durumundakiyle aynı sebeplerden, kelimenin ön sesinin bin sene önce de, iki bin sene önce de k olduğu sonucunu çıka­ rıyoruz. Ünlü, şüphesiz bir diftongdur (ikili ünlü) ve bin sene önce de böyle olduğu kesin. Çünkü Almancanın Latince harf­ lerle yazılmasına Eski Yüksek Almanca döneminde yeni başlan­ mıştı, ve iki ayrı ses kastedilmediği takdirde iki harf yazılması için bir sebep mevcut değildi. Nitekim e olarak telâffuz edilen Aşağı Almanca ağzında gerçekten e yazılmıştır. Yunanca ve Germancanm k ön sesinde uyuşması, ancak söylenen kelimenin o zamanki Latincede k ile başlaması ile açıklanabilir. Çünkü Yunanlıların ve Germanlann, birbirlerin­ den tamamen bağımsız olarak bir s veya ts veya ts yerine, ak­ tarma sırasında k koymuş olmaları son derece ihtimal dışıdır. Bütün bunlardan şu şaşırtıcı gerçek ortaya çıkıyor: Latinceyi bugün devam ettiren Roman dillerinin hemen hemen hepsi, eski ön sesi değiştirmişler, sadece Sardunya adasındaki pek bilin­ meyen bir diyalekt onu muhafaza etmiştir. Germancadaki ikili ünlü, aktarmanın yapıldığı dönemde Latiııcedeki AE nin de bir diftongu gösterdiğini ispat etmektedir. Harf grubunun başlan­ gıçtaki ses değeri her halde böyle olmuştur. Çünkü Augustus çağında AE ile yazılan kelimelerin, eski Latince kitabelerde Al ile yazılmakta olduğu (meselâ aedes «mabet»AIDES şeklinde, haec «bu» HAICE şeklinde) görülmektedir. 52)

76

Yaklaşık 750-1050 yıllan arasındaki dönem. (Çev.).


Sonuç olarak, CAESAR olarak yazılan kelimenin, Agustus döneminde (“) kaisar şeklinde söylendiğini tespit ediyoruz okul geleneğinden oldukça büyük bir sapma oluyor bu (sı). Bir alfabe başka bir halk tarafından alındığında, harfler alınış olayı sırasında alfabeyi veren halkta sahip oldukları ses değerlerini genellikle muhafaza ederler. Sonraki tarihlerde o alfabenin ilk yurdunda telâffuz değişirse, önceki telâffuz çoğu kere yabancı halk vasıtasıyla tespit edilebilir. Bu arada bazen şaşırtıcı bilgiler edinilir. Meselâ Macarlar Orta Çağda Latin al­ fabesini Almanlardan almışlardı. Macarcada bugün s harfi ş sesini gösterir (5354S). Bundan, o zamanlar Almancada s yazıldığı yerlerde genellikle ş dendiği sonucunu çıkarabiliriz. Bugün ise, Almancada o yerlerde çoklukla s diyoruz. Sadece sp, st birle­ şiklerinde s yi ş olarak söylüyor, böylece eskiyi devam ettiri­ yoruz. Almanların aldıkları Slav yer adlarında ön sesteki s nin yerine zyi koymaları, böylece Sedlice’yi Zettlitz yapmaları da bu şekilde açıklanabilir. Almanca s, Slavcadakinden çok farklı bir ses veriyordu. Buna karşılık Almanlar, Slavcanın z sini (titreşimli bir s yi) vermek için, kendi dillerindeki s yi kullan­ dılar, mes. bir asalet unvanı olan zupan, Almancada soyadı olarak Sauppe şekline girdi C56). Tesadüflerin yardımıyla, bir yazının ses değeri için, ya­ bancı dillere aktarılmış kelimelerden çok daha dolaysız şahit­ ler bulunabilir. Bazen bir devirde yaşayanlardan dil konuları­ na ilgi duyanlar, kendi çağlarında harflerin ve kelimelerin na­ sıl telâffuz edildiğini açıkça tasvir etmişlerdir. Son yüzyıllarda 53)

M. Ö. 31’den itibaren Roma’nın tek hâkimi, 27’de ilk Roma impara­ toru. Ölümü M. S. 14. (Çev.). 54) Latincenin telâffuzu konusunda bilgi için bk. M. LEUMANN ve J. B. HOFMANN, Lateinische Grammatik, Münih 1925/28; J. MAROUZEAU, La Prononciation du Latin, Paris 2 1938. 55) Bir Macar s sesini belirtmek isterse sz yazar. 56) O. BEHAGHEL, Geschichte der deutschen Sprache, 5. bas., s. 398 v.d.

77


böyle tasvirlere oldukça sık rastlanır. Fakat Eski Çağda da bu tarz eserler eksik değildir. Bunlar, anlaşılmaları kaydıyla, ama­ cımız için son derece faydalıdır. Çünkü seslerin teşkilini, on­ ları henüz bilmeyen birinin anlayabileceği şekilde tasvir etmek hiç de kolay değildir. Meselâ Romalı gramerciler, Latincede iki çeşit 1 olduğu gibi dikkate değer bir olgudan bahsediyorlar; bunu yazıdan çıkarmamız mümkün olamazdı. Peki bu iki 1 ara­ sındaki fark neydi? Gramerciler bir cinse pinguis «kaim», di­ ğerine exilis «ince» diyorlar. Bunu nasıl anlamamız gereki­ yor C57)? Telâffuzun belirlenmesi konusunda başka bir yola başvuramasaydık, şaşkınlıktan pek kurtulamazdık. 4. Bölümde öğrendiğimiz sebeplerden dolayı, sesler karşılıklı olarak bir­ birlerini etkilerler. İm di görüyoruz ki, gramercilerin «pinguis» olarak niteledikleri I harfleri önünde (bunlar o, u veya ünsüz önündeki İler), başka şekillerin bir e si o ya dönüşmektedir. Bildirme kipinden (Indikativ) «istiyorum» un karşılığı volo dur, fakat isteme kipi (Konjuktiv) «isterdim» inki velim. Bu­ nunla mesele aydınlanıyor : «Kalın» I art damakta, «ince» I ise ön tarafta teşkil edilmiştir. Bu yüzden birincisinden önce, aynı şekilde ağzın arka tarafında ortaya çıkan ünlüler, İkinciden önce ise, ağzın ön tarafında teşkil edilen ünlüler gelmektedir. O halde bir sesin telâffuzunu, çevresine yaptığı tesirden de çı­ karabiliriz. CAESAR kelimesinde ön sesin k dan ts ye dönüştü­ ğünü görürsek, bundan, daha önce ae diftongunun e ye dönüş­ müş olduğu sonucunu çıkarırız, çünkü e nin önünde k başka yerlerde de ts olmakta, fakat a nın önünde değişmeden kalmak­ tadır. Latince canis «köpek» (ön seste k ile), İtalyancada bu­ gün de cane dir. 5?)

78

Başka adlar da kullanılıyor bu alanda. Konu hk. bk. F. SOMMER, Handbuch der lateinischen Laut - und Formenlehre 2 -3 , Heidelberg 1914 (yeni basım 1948). Eski bir dil hakkında en iyi ses tasvirlerini Hintlilerde buluyoruz, onlarda kutsal metinlerin tam olarak telâf­ fuzu dinî bir anlam taşıyordu.


Nesilden nesile aktarılan tespit edilmiş imlâyı iyi becere­ meyen ve bu yüzden yanlışlar yapan insanlar, bir kelimenin belirli bir zamandaki imlâsı konusunda istemeden fakat dolay­ sız şahitlikte bulunmuş olurlar. Bu yanlışlar, «doğru» imlâ es­ ki telâffuzu yansıtırken, kelimelerin konuşulduğu veya işitildiği gibi yazılması yüzünden ortaya çıkar. Birisi Liebe yerine Libe ya da Lihbe yazmışsa, onun Liebe kelimesini diftong ile Li-ebe şeklinde değil, uzun i ile ve libe diye söylediğinden emin olabi­ liriz. Telâffuzun değişmesinden sonra da bırakılmayan imlâya t a r i h î i m l â (historische Schreibung) denir. Buna örnek­ ler Almancada çok, fakat Fransızcada daha çoktur, hele İngi­ lizce bu konuda sayısız örnek verir. Konuşanların çoğunluğu için ise, bu tarihî imlâlar eski bir telâffuz ile ilgili hatıralar anlamını taşımazlar - çünkü dillerinin geçmişini bilmezler-, onlar için halen o yerde telâffuz ettikleri seslerin işaretleridir. Yani, bugün Almanca konuşanların büyük çoğunluğu için ie harfleri, uzun i sesini ifade eder. Bunun sonu­ cunda ie, uzun bir i yi göstermek için, bu uzun i sesinin eski i-e bolmuş, sadece yazıda muhafaza edilmiştir : Zen şeklinde söylece liegen yazılıp lîgen okunmaktadır, halbuki buradaki i, açık hecedeki kısa i nin uzatılmış şeklidir. 700 yıl önce kelime kısa i ile ligen görünümündeydi. Tarihî bir imlânın tarihî bakımdan .doğru olmayan durumlara aktarılmasına t e r s i n e i ml â (umgekehrte Schreibung) denir. Bu kavrama iyi dikkat edilmelidir, çünkü sadece Almancadaki değil, Fransızcada ve başka diller­ deki, hatta İngilizcedeki garip imlâ bilmecelerinin çoğunu çöz­ mektedir. Almancada gehn (gitmek) ve stehn (durmak) fiille­ rinde h mn uzatma işareti olarak kullanılıp yazılması da tersine imlâya bir örnektir. Eskiden gen ve sten diye yazılıyordu, ve buradaki e 1er eskiden beri uzundu. Ancak eskiden gerçekten bir h ile söylenmiş olan kelimeler vardır ki, bu h sonradan kay­ bolmuş, sadece yazıda muhafaza edilmiştir : Zen şeklinde söy­ lenen sehen gibi. Böyle kelimelerde, tarihî bakımdan doğru h, 79


konuşanlara sadece e nin uzatılma işareti gibi görünmektedir, ve onlar herhangi başka bir uzun e yi göstermek zorunda ka­ lınca yine bu harfe başvurmaktadırlar. Bu ortaya çıkış şekli, Almancada bir ünlünün uzatıldığını belirtmek için kullanılan işaretlerin neden o kadar çok olduğu ve keyfî şekilde farklı yer­ lerde kullanıldığı konusunda sebebi göstermektedir. Öte yan­ dan bir ünlünün uzunluğunu göstermek için en yakın yol olan ikili yazış nadiren kullanılmaktadır (Saal, See, Boot örnekle­ rinde olduğu gibi). 2. Dilde Değişme Olguları

Bu şekilde, bir dilin eski durumlarının nasıl, hangi yollar­ dan meydana çıkarılabileceği konusunda belirli bir fikir sahibi olmuş bulunuyoruz. Bu arada, zamanın akışı içinde dilin değiş­ tiği olgusunu ön şart alarak kabul etmek zorunda kaldık. Bu gerçekten, öylesine açık ve belli bir şeydir ki, ayrıca ispatı da gerekmez. Ancak dildeki değişikliğin ayrı ayn hangi noktalarda olduğunu ele almak zorundayız. îmlâ ve telâffuz konusundaki tartışmalarda durmadan, kelimelerin dış yapısının veya, uzmanı olmayanların söyledik­ leri gibi , «telâffuzunun» değiştiğinden söz ettik. Walther von der Vogehveide'nin riten ve min dediği yerde bugün Almancada biz reiten (ata binmek) Ve mein (benim) diyoruz, hûs yerine Haus (ev) den söz ediyoruz, bu şairimizin si tuot’u bizde sie tut (o = kız yapıyor) dur. Walther ich sach (telâffuzu zah) diyor, biz ise, ich sah (gördüm) diyoruz (telâffuzu za). Bizim euer’imiz 750 yıl önce iuvver idi (telâffuzu üver). O halde kelimenin dış yapısının bazı belirtilerinin yerine başkaları gelmiş, bir «ses» in yerini başkası almıştır ya da o ses tamamen kaybol­ muştur. Fakat kelimelerin dış yapılan başka bir şekilde daha de­ ğişir. Almanca das Kind (çocuk) un çoğulu bugün die Kinder 80


(çocuklar) dır. Orta Yüksek Almanca döneminde (5S) ise çoğul için diu kint deniyordu, ve hemen hemen aynı şekil - die chindbugün de İsviçre'de Bern ağızında kullanılmaktadır. Çoğul şekli özel bir belirti, daha önce sahip olmadığı bir «ek» almıştır. Ter­ sine bir durumu die Frau (kadın) kelimesinin tekil tamlayan durumunda (Genitiv) görüyoruz: «Kadının» bugün der Frau şeklinde söyleniyor, halbuki 750 yıl önce der vrouvven idi (585960). Burada bir ek kaybolmuştur. Böyle durumlarda biçim teşkilinin değiştiğini söyleriz. Fiilde de benzer örneklere rastlanır. Eski Almancada geçmiş zaman çoğu kere kökteki ünlünün değişmesi («Ablaut») yolu ile ifade edilirdi, şimdi ise - te eki ile teşkil edi­ liyor. Bugün pflegte, hinkte, watete denilen yerlerde Eski Yük­ sek Almancada pflag, hank, wuot deniyordu. Bazen eski ve yeni şekil bugün bile yanyana bulunabiliyor: Hauen (vurmak) fiili­ nin geçmişte sürerlik (Imperfekt) şekilleri hieb veya haute ola­ bilir, partisipte (ortaçta) ise sadece gehauen demek gerekir, gehaut ancak bölge ağızında kullanılır. Birçok durumda sadece bir ses değişmiş gibidir. Er reitet (ata biniyor) un geçmiş şekli günümüzde er ritt (biniyordu, bindi) dir, fakat eskiden er reit idi. Yine günümüzdeki er war (o idi) nin yerinde Orta Yüksek Almancada er was vardı. Şimdi burada ei nin i, s nin de r olduğu düşünülebilir, dıştan bakınca gerçekten de doğrudur bu. Ancak kelimelerin ve şekillerin hepsi incelendiğinde asıl fark kendini gösterir. Görülen şudur : Orta Çağda i denilen her yerde şimdi >ei (okunuşu : ay) denmekte, aynı şekilde eski u nun yerine bir au (ok.: av), uo'nun yerine bir u, iu’nun yerine eu (ok.: oy) gelmiş bulunmaktadır (w). Fa­ kat Orta Yüksek Almancadaki bir ei bugün de genellikle ei dır, Orta Yüksek Almancadaki bir s (telâffuzu s) bugün bir s dir, r 58) Yaklaşık 1050-1350 arası. (Çev.) 59) V de f sesi verir. (Çev.). 6 0 ) örnek : Orta Çağdıa min niuwez hûs, bruoder denirken günümüzde aynı kelimeler mein neues Haus; Bruder şeklini almıştır. (Çev.).

81


değildir. Sadece belirli bir kaç durumda reit, sneit gibi şekiller ritt, schnitt’e, was ise war’a dönüşmüştür. Bu, değişimde, biraz­ dan ele alacağımız başka sebeplerin varlığına işaret etmektedir. Fakat daha önce, dilde neyin değiştiği konusundaki tablo­ muzu tamamlamalıyız. Sadece kelimelerin ve çekim şekillerinin yapısı değildir değişen. Orta Yüksek Almanca bir metnin anla­ şılmasında en büyüik güçlüklerden biri, görünüşte bilinen ve bugün de kulandan, fakat bugün onda anladığımızdan çok baş­ ka şey ifade eden kelimelerden kaynaklanmaktadır. Walther’in bir şiiri şöyle başlar: leh horte ein wazzer diezen und sach die visehe fliezen. (Bir suyun şarıldadığını duydum, Ve balıkların aktığını gördüm.) Yeni Almancada sadece su akar (fliefien), Walther’de ba­ lıklar da «akmaktadır» (flieBen); bugün biz balıkların hareke­ tini «yüzmek» ile (schwimmen) ifade ediyoruz. Walther’in ça­ ğında ise bu eylemi ancak bir insan veya bir gemi, kısacası sa­ dece suyun yüzeyini yaran bir şey gerçekleştirebilirdi. Suyun tamamen içinde bulunan şey, kendi başına hareket edebildiği takdirde vloz ( = fliezen) «akıyordu», sürüklendiği takdirde ise bu iş sweben (schweben) ile ifade ediliyordu. Bugünkü Al­ mancada ise bir şey sadece havada schweben edebilir (süzülebilir), suda değil. Fliepen, schwimmen, sehvveben fiilleri eskisi gibi bugün de mevcuttur, fakat eskiden bugünkünden farklı hal ve keyfiyetlerle ilgiliydiler. Bir Orta Yüksek Almanca metnin her parçası, bu fenomen için örnekler sağlar. Böyle bir metin­ deki milt sıfatının anlamı «mild» (yumuşak) değil «freigebig» (cömert) tir; ich mac ın anlamı «ich mag» (istiyorum) değil, «ich kann» (yapabilirim); getriuwe nin anlamı «getreu» (sa­ dık) değil, «versohwiegen» (ketum); die vrouwe nin anlamı «die Frau» (kadın) değil, «die Herrin, die Dame» (hanımefen­ 32


di, hatun) dur. Bu durumlarda bir a n l a m d e ğ i ş m e s i nden (Bedeutungswandel) söz edilir, yani kelimeye bağlı kalınır ve onun eskiden olduğundan başka şey için kullanıldığı tespit edi­ lir. Bu olaya ad değişmesi denseydi, bu gerçeğe daha fazla uyardı, çünkü durumlar ve olaylar yeni adlar almışlardır. Bugün artık ortadan tamamen kalkmış pek çok kelimeyi Orta Yüksek Almancada buluşumuz, bu fenomenin bir üst de­ recesinden ibarettir. O devrin diu sasse «tuzak, pusu» (bugün sadece avcıların özel dilinde die Sasse «tavşanın ini» anlamın­ da), michel «büyük», jehen «demek, söylemek» kelimeleri günü­ müz Almancasmda yoktur. Bunun aksine, Orta Yüksek Alman­ cada bilinmeyen sayısız kelimeyi de şimdi biz kulanıyoruz. Rad­ yo tekniği ve havacılık terimlerini düşünmemize de gerek yok­ tur. Ausdruck (ifade), Einheit (birlik), Erziehung (eğitim), Mütze (kasket), verachten (aşağı görmek, hiçe saymak), sich verbeugen (eğilmek, reverans yapmak), Verdacht (şüphe), vornehm (seçkin, kibar, asil) gibi görünüşte köklü kelimeler 700 yıl önce henüz meydanda yoktu. Böylece o zamandan bu yana çok sayıda kelime yeni teşkil edilmiş veya dile alınmıştır, öte yandan pek çok kelime de kulanım dışı kalmıştır. Bugünkü ke­ lime mevcudu, yüzyıllarca öncekinden çok başkadır. Orta Çağdan bu yana cümle kuruluşlarındaki değişiklik, kelime hâzinesinin mevcudundaki ve görünüşündeki değişiklik­ ten daha az dikkat çekici ve derin değildir. Bu özellikle, gayet basit Orta Yüksek Almanca cümleler bugünkü dile çevrilince belli olur. Ancak dil, elbette bugünün dili olmalıdır. Yoksa Or­ ta Yüksek Almanca edebiyatından mutat tercümelerde öyle bir dil kullanılmıştır ki, öylesi hiçbir zaman ve hiçbir yerde gerçekten var olmamıştır. Bu şekilde, dilin önemli değişiklik­ leri örtülmüş olmaktadır.


Walther von der Vogelweide’nin bir şiiri, onun genç yar­ dımcısı ile konuşmasını yansıtır: Rit ze hove, Dietrich! - Herre, in mac. - Was irret dıch? - leh han nicht rosses, daz ich dar gerite. «Ata atla, saraya git, Dietrich! - Herr, bunu yapamam - Seni engelleyen nedir? Atım yok ki, oraya gidebileyim.» Basit «atım yok» (ich habe Jkein Pferd) düşüncesi, Orta Yüksek Almancada garip ich han nichts rosses şeklinde karşımıza çıkıyor, (61) ve daB lı cümlecikteki yalın isteme kipi (Konjunktiv) bugün ar­ tık yetmiyor, onu yardımcı fiil könnte ile tarif etmek ve açıkla­ mak zorunda kalıyoruz. Ayrıca Walther ge-li birleşikte (gerite), fiilin, bir eylemin sona erişini belirten özel bir şeklini kulla­ nıyor. Biz bugün bu şekli kullanmamaktayız artık ve bu nüansı özel olarak vermekten vazgeçmiş bulunuyoruz. Başka bir ör­ nek : Walther, Viyana Sarayındaki ihsan dağıtımında kendisi­ nin daima atlandığından şikâyet ediyor: Wie möcht ein wımder g r o e z e r sin : /es regent bedenhalben mîn,/daz mir des alles nicht enwirt ein tropfe. (Daha büyük bir mucize olabilir mi? Her iki yanıma yağmur yağıyor, ve bana bir damla düşmüyor.) Burada nicht ve en -ile ikili olumsuzlaştırma (nicht ernvirt) dikkati çekiyor; bugünkü Yüksek Almacada bu şekil artık kul­ lanılmamaktadır. Kısacası, dilin değişmeden masum kalan hiçbir yönü yok­ tur. Ve elbette ki Alman dili sadece 1200 ile 1950 arasında değil, daha önce de durmaksızın değişikliğe uğramıştır. 9. yüzyıldan kalma Yüksek Almanca ve Eski Aşağı Almanca (Kuzey Alman­ ca) metinler, dil bakımından [13. yy. şairi] VValther'in bir şii­ rinden de çok farklı görünümdedir. Üç bin yıllık tarihleri 61)

84

Yaklaşık olarak «hiçbir atın sahip değilim» gibi «yanlış» bir ifade. (Çev.).


gözlerimizin önünde bulunan Yunanca veya Hintçe benzeri dil­ leri, daha uzun zaman dilimleri içinde inceleme imkânı buldu­ ğumuzda, bütün o zaman için sürekli, aralıksız bir değişim tes­ pit ediyoruz, 3. Dil Değişiminin Türleri Bu değişimin türü, şimdi ele alacağımız ilk konudur. As­ lında bütün bir dil topluluğunun konuşma tarzının değişmesi çok dikkat çekici bir olaydır. Daha garibi, konuşanların kendi­ lerinin bu olayı hiç farketmiyor olmalarıdır. Bütün bir grup in­ sanın bir günden ötekine konuşma alışkanlıklarını değiştirmesi beklenemez. Öyle anlaşılıyor ki, değişiklikler birbiri ardınca ve yavaş yavaş ortaya çıkmakta ve ancak yüzyıllar içinde tamamen ayn bir şekil meydana gelecek şekilde yığılmaktadır. Fakat ge­ ne de bu değişikliklerin çoğunun birbiriyle bağlantılı olduğu gö­ rülmektedir. Orta Yüksek Almancadaki i nin Yeni Yüksek Almancadaki ei'a dönüşmesi bir veya birkaç kelimeye inhisar et­ memekte, Orta Yüksek Almancada bir i ye sahip hemen hemen her kelime, Yeni Yüksek Almancada bunu ei’a çevirmiş bulun­ maktadır. Diğer örneklerde, u nun au'a, ü nun eu’ya dönüşme­ sinde de durum aynıdır. Ayrıca bu üç olayın kendi aralarında da belirli bir akrabalığı vardır. Her Seferinde uzun bir ünlünün ye­ rine bir diftong gelmiştir. Fakat (tersine, uo gibi bir diftong uzun ünlü u olmuştur. Ayrıca, a gibi değişmeden kalan uzun ünlüler (iar «Jahr» yıl kelimesindeki gibi), ei ve ou gibi diftonglar da vardır (zwei «iki» ve vrouwe «Frau» kelimelerinde olduğu gibi). Önemli olan, aynı sesin, yer aldığı hemen hemen bütün keli­ melerde aynı değişikliği geçirmesidir. «Hemen hemen» bütün kelimelerde! Bu «hemen hemen» konusunda bir insan ömründen uzun süren bir bilimsel tartışma çıkmıştır. «Ses kanunlarının istisna tanımaması» öğretisi ko85


nusuııdaki mücadeleydi söz konusu olan (“ ). Bundan şu anlaşı­ lıyordu : Sesler tabiat kanunlarındaki gibi değişirler, öyle ki tıpkı tabiat kanunlarının etkileri nasıl her yerde geçerliyse, on­ lar da istisnasız geçerlidir; sadece bir başka, fakat aynı şekilde her yerde geçerli kanun dolayısıyla tek bir durumda çakışma olduğunda istisnadan söz edilebilir. Orta Yüksek Almanca i ye­ rine bir dizi kelimede Yeni Yüksek Almanca ei’ın bulunduğu ispat edilmişse, Orta Yüksek Almanca ı sesine sahip her keli­ mede bu durum ortaya çıkmalıdır. Çakışmalarda şartlar her olay için açıkça gösterilerek, istisnalar ayrı ayrı açıklanmalıdır. Bu başarılamadığı takdirde, «ses kanunu» henüz doğru formüle edilmiş değildir, yani olg u doğru olarak anlaşılmamıştır. Örnek : Orta Yüksek Almanca uo, Yeni Yüksek Almanca u oluyor; yani muot, Mut (cesaret); er tuot, er tut (yapıyor); guot, gut (iyi) şeklini alıyor. Fakat muoter kelimesinin karşılığında da u z u n 62 62)

86

A. LESKIEN, Die Deklination im Slawisch - Litanîschen und Germazıischen, Leipzig 1876, s. X v.d.; K. BRUGMANN/H. GSTHOFF, Morphologische Untersuchungen I, Leipzig 1878 (ön söz); H. PAUL, Prinzipien der Sprachgeschichto, Halle 1880; G, CURTIUS, Zur Kri­ tik der neuesten Sprachforschung, 1885; K, BRUGMANN, Zum heutigen Stand der Sprach-vvissenschaft, 1885; B, DELBRÜCK, Die neueste Sprachforschung, 1885; H. SCHUCHARDT Über die Laut­ gesetze. Gegen die Junggrammatiker, Berlin 1885 (Schuchardt-Brevier, s. 43 v.d,); G. I. ASCOLI, Lcttere glottol-ogische, 1886 (Almanc a s ı: B, Güterbock çevirisi, Leipzig 1887); W. WUNDT, Über den Begriff des Gesetzes mit Rücksicht auf die Frage der Ausnahmslosigkeit der Lautgesetze, Philos. Studien 3, 1888; E. \VECHSSLER, Giebt es Lautgesetze? Halle 1900; B. DELBRÜCK, Grundfragen der Sprachforschung, Straûburg 1901, s. 93 v.d.; HERZOG, Die Lautgesetzfrage, Halle 1904; J. VENDRYES, Reflexions sur les lois phonetiques. Melanges Meillet (Paris 1903), s. 115 v.d,; E. HERMANN, Lautgesetz und Analogie. Abh, d. Ges. d. Wiss. zu Göttingen, PhiL - Hist. Klasse N. F. 23, 3, Berlin 1931; A, DEBRUNNER, Lautgesetz und Analogie, Idg. Forschungen 51 (1933), s. 269 v.d.; R. JAKOBSON, Kindersprache, Aphasie und allgemeine Lautgesetze. Uppsala 1941.


ünlü gelmesi beklenirken, yeni Almancada kısa ünlü ile Mutter (anne) şekliyle karşılaşıyoruz. Bu nasıl açıklanabilir? Mutter kelimesi öbürlerinin aksine çağırmada ve hitapta çok daha sık kullanılmıştır ve kulanılmaktadır. Fakat bu rolünde ayrı bir vurgulaması vardır, ve bu vurgulama, ünlünün kısalmasına yol açmıştır. O halde bu duıumda ses gelişimi kanunundan sapma­ yı gerçekleştirenler, sesle ilgili özel şartlardı. Mutter kelimesin­ deki kısa u, ses üzerinde aynı anda etkili iki ayrı gücün orta­ ya çıkardığı sonuçtur. Görülüyor ki, bu öğreti pratik kullanımda metot bakımın­ dan araştırıcının çalışma tarzına yönelik önemli bir istekti. İki kelimenin dış yapı bakımından farklılığa rağmen özde aym ol­ duğunu iddia edenin; birinin öbüründen ses yapısının kurallı değişimi sonucunda çıktığını ispat etmesi, veya farklı bir sonu­ ca götüren engelleyici şartları gösterip açıklaması gerekiyordu. 1870’li yılların ortalarında, kendilerine »Junggrammatiker» (Genç Gramerciler) adı verilen genç bir araştırıcılar grubu bu isteği açığa vurduklarında, istekleri o tarihe kadar oldukça büyük başarıyla dil bilimi ve dil tarihi üzerinde çalışmış olan yaşlı meslektaşlarının tepkisiyle karşılaştı. Eskiler, konuşmanın saf bir tabiat olayı değil, insana has bir faaliyet olduğunu ve bu yüzden istisnasız kurallara bağlanamayacağını ileri sürdüler, ve şöyle dediler: Birçok birimin beraberce etkisinin sonuçlan, açıktır ki çoğu kere önceden hesaplanamaz. Bu yüzden, kurallı ses gelişimlerinin veya bunlarla çakışan şartların gösterileme­ diği kelimelerin de birbiriyle bağlantılı olması pekâlâ mümkün­ dür. Aslında her kelimenin kaderi ayrıdır. Meselâ aklı başında hiç kimse, sadece tıpatıp aynı anlama gelmekle kalmayan, çe­ kimleri de aynı olan Almanca (ve Germanca kökenli) haben (sahip olmak) ve Latince habere arasındaki bağlantıyı inkâr edemez; fakat başka yerlerde Germanca h, ön seste bir Latince h nın karşılığı değildir. Latincenin bir h ya sahip olduğu her yerde, Germancada onun karşılığı g dir, mes. Latince haedus 87


(ıkeçi, teke), Almanca Gei0 (keçi); Latince hostis (yabancı), Almanca Gast (misafir). Tersine, Germancanın bir h göster­ diği yerlerde, Latincede bir (c olarak yazılan) k vardır, mes.: Latince cornu, Almanca Hom (boynuz); Latince coxa (kalça), Bavyeraca Hachse (but). Ses kanunlarına göre Latince habe­ re ile Almanca haben fiillerinin farklı ön sesli şekillerden gel­ miş olması, yani tamamen farklı kelimeler olmaları gerekir­ di, ancak bunun doğru olmadığı açıktır (63*65). Bu itirazlar karşısında Genç Gramerciler, bir ses kanunu­ nun herhangi bir durumda beklenen sonucu vermediği şartları aramak ve incelemek zorunda kaldılar. Bu işi başlangıçta ya da hiç başaramadıkları, haben/habere örneği gibi durumlarda, tu­ tarlılık cesaretleri vardı ve özde aynı gibi görünen kelimeleri birbirinden ayırdılar. Fakat muarızlarının karşılarına çıkardık­ ları çetrefil durumlardaki özel şartlar peşinde yoğun araştırma­ lar, dilde olup bitenleri yaratan şartlar konusunda hiç umulma­ dık bilgiler sağlamış oldu. Genç Gramerciler, gelişmeyle çakışan güçlerden büyük bir grubu daha muarızları bunu söylemeden, başlangıçtan itibaren öğretilerine kendiliklerinden almışlardı. Bunlar Orta Yüksek Almanca er reit, Yeni Yüksek Almanca er ritt gibi durumlardı. Eski reit kelimesinin ünlüsünün, ses kanunlarına göre bugün de böyle kalması gerekiyordu. Fakat çoğulda Orta Yüksek Al­ manca şekil si riten (onlar ata biniyorlardı) iken, bugün sie ritten dir, ve yeni Almanca, çoğulun ünlüsünü tekile de almıştır. Olay, ruhsal olayın ayrıntıları henüz kesin belli olmasa bile, günlük tecrübeden hareket edildiğinde kolayca anlaşılabilir. Buna ö r n e k s e m e (Analogiebildung) denir. Küçük çocukla­ rın dilinde tabiî «yanlış» olarak hemen dikkati çeken böyle ke­ limelere yığınla raslanır. Çocuklar (ichesse «benyiyorum» aba63)

88

Bk. F. KLUGE, Etymologisches VVorterbuch der deutschen Sprache, 18. bas. yeniden düzenleyen W. MITZKA, Berlin 1960, s. 237 geben ve s. 278 haben maddeleri.


kıp) er ipt (o yiyor) yerine er esst; (geschenkt, gelenkt parti­ siplerini örnek alıp) ich habe gedacht (düşündüm) yerine ich habe gedenkt; (Hiite «şapkalar» a benzetip) die Schuhe (ayak­ kabılar) yerine die Schühe; (schlechter «daha kötü» örneğine göre) besser («daha iyi» yerine) güter derler. Bu şekilde dilin daha düzenli, daha «kurallı» olduğu görülmektedir. Dördüncü bölümde anlattığımız gibi, yani tamamen ruhsal bir olayla, her ikisi de bilinçte mevcut iki şeklin çakışmasıyla, ortaya yeni ke­ limeler çıkmaktadır. Almancadaki «kuralsız» çekimlerin varlık­ larını borçlu oldukları bu olayın önemi üzerinde ne kadar du­ rulsa azdır. Genç Gramerciler, böylece, dilde değişmede iki gü­ cün, tabiattaki gibi zorlayıcı etkiye sahip ses kanunlarının ve onlarla çakışan, ruhtan kaynaklanan örnekseme güçlerinin var­ lığını ileri sürüyorlardı; ancak örnekseme sadece ortaya çıkabi­ lirdi, muhakkak çıkmak zorunda değildi. Tabiatın ve ruhun, dil denen yapının oluşmasında beraberce etkili olduğunu böyle basit şekilde gösterme çabasını bugün biraz hayretle karşılaya­ biliriz. Fakat bu öğretide derin bir anlayışın izinin ifade buldu­ ğu da bir gerçektir. Ancak ses kanunlarının istisnalarının açıklanmasında örnekseme yeterli olamadı. Nasıl oluyordu da, Orta Yüksek Al­ manca ich binde (bağlıyorum) ifadesindeki kısa i nin bugün­ kü dilde karşılığı yine kısa bir i, fakat ich lige deki kısa i nin karşılığı (ich liege deki) uzun i oluyordu. Şimdi ilk durumda i kapalı, yani bir ünsüzle biten bir hecede, İkincide ise açık, yani bir ünlü üle sona eren bir hecede yer almaktadır. O halde, iki durumda aynı şartlar altında değildir. Denemeler gösteriyor ki, açık hecelerdeki hemen hemen bütün Orta Yüksek Almanca kısa ünlüler gerçekten uzatılmış, kapalı hecelerde ise kısa ola­ rak kalmışlardır. Öyleyse bu, Orta Yüksek Almanca kısa ün­ lülerin Yeni Yüksek Almancada da böyle kaldıklarını ifade eden öbür kanunu sınırlayan ve böylece daha kesin belirleme sağlayan bir kuraldır. Genç Gramerciler bu durumda öğretile­ 89


rini şöyle topladılar: Dilin sesleri b e n z e r ş a r t l a r d a ben­ zer şekilde değişir. Bu şartlar önce ses çevresi, hecedeki yer (açık veya kapalı), veya kelimedeki yer (ön ses, iç ses, so:ı ses) ve vurgulama idi (Mutter örneğindeki gibi). Fakat başkaları da vardı. Orta Yüksek Almanca riten Yeni Yüksek Almancada reiten olmuştur, fakat liegen bugüne kadar liegen olarak kalmıştır. Sebep kolayca anlaşılabilir: Ligen in i si uzatıldığında, Orta Yüksek Almanca î her yerde ei halini almıştı. Sonradan yeni ortaya çıkan i 1er bu değişikliğin dışında kaldılar. Böylece zaman, ses değişiminin şartı olarak önemli bir rol oynadı. Bir ses kanunu ebediyen geçerli değil­ dir, sadece belirli bir süre, birkaç yüzyıl veya hatta sadece be­ lirli on yıllar için geçerlidir. Tabiat kanunları karşısında çok esaslı bir farktı bu. Fakat devam edelim. Orta Yüksek Alman­ cada Lehin (kerpiç, balçık), bugünkü Bavyera dilinde olduğu gibi leim’dir. Başka kelimelerde eski ei değişmeden kalmıştır, burada ise onun e halini aldığını görüyoruz. Neden? Şöyle bir baktığımızda, bütün Aşağı (Kuzey) ve pek çok Orta Almanya ağızlarında eski ei in e haline dönüşünün kural olduğunu gö­ rürüz. O halde, Yeni Yüksek Almancada Lehm kelimesinin Or­ ta Yüksek Almanca Leim’in devamı değil, böyle bir ağızdan alınma bir kelime olduğu sonucuna varabiliriz. Böylece, bir ses kanununun geçerliliğinde yerinde bir rol oynadığı görül­ müş olmaktadır. Sadece başka zamanlarda değil, başka yer­ lerde de başka ses kanunları geçerlidir. Tartışmanın daha sonraki safhalarında, seslerin değiş­ mesinde şartların eşitliği konusunda istekler arttırıldı. EDUARD SIEVERS (M), hece, kelime ve cümle tonunun farklılığı­ nın bu çerçevede oynadığı rolü inceledi, ayrıca konuşma tem­ posunun etkisine dikkati çekti. Birçok kelime, hızlı konuşul-64 64)

90

E. SIEVERS, Grundzüge der Lautphysiologie, Leipzig 1876, 2. ba­ sımdan (1881) itibaren Grundzüge der Phonetik. 5. bas. 1901.


duğunda, yavaş konuşulduğu zamandan değişik bir şekil alır. Bütün bunlar, bir kelimenin cümlede veya sözde ortaya çıkış yerine göre onu farklı şekilde etkileyen güçlerdir. Böyle­ ce bazı durumlarda aynı kelime için iki şekil ortaya çıkabil­ mektedir. Ve bu şekiller varlıklarını borçlu oldukları çevreyle sınırlanmamakta, her yerde dilde kullanılmaktadır-ses ka­ nunların araştıranlar için tam bir bilmece olarak. Bundan başka, kelimelerin ve deyişlerin anlamının da, ses bakımından değişmelerinde bir rol oynadığı gözlendi. WILHELM HORN 1921’de Gie$en’de bunu sistematik olarak toplayıp özetledi (65). Bir grup içindeki bir kelime veya bir kelimedeki bir hece, başlangıçtaki görevlerini yerine getiremez de bütünün önemsiz parçaları haline gelirlerse, ses gövdeler de zayıflamakta, uzmanların deyişiyle «aşmmakta»dır. Meselâ bugünkü Almancamn zwar (gerçi) kelimesi Orta Yüksek Al­ manca ze vvare den («in W’ahrheit» = gerçekte) çıkmıştır; ora­ da da ze daha eski zuo ııun zayıflamış şekliydi. Edatın (Praposition) asıl görevini yaptığı yerlerde, bu kelimenin Alman de­ lindeki görünümü zu dur. Fakat tek tek üyelerin yaptığı işle­ rin hiç dikkate alınmadığı sabit takımda, ondan sadece bir z arta kalmıştır. Bu durum, bütün cümlelerde de, meselâ selâm ve nezaket kalıplarında da etkili olmaktadır. Doğru guten Mor gen (günaydın) veya daha da uzun ich vvünsehe einen guten Morgen (iyi günler dilerim) yerine sadece Morjn deniliyor; Bitte (lütfen) ve danke (teşekkür), aslında öznelerini kaybet­ miş ich bitte (rica ederim) ve ich danke (teşekkür ederim) cümleleridir. Yeni Yunancada yolda gidenler veya yük taşı­ yanlar, karşılarındakilerinin dikkatini pros! bağırışı ile çöker­ ler. Bunun aslı proseehe ton nun! (Dikkat et!) tir. Bütün bir cümleden sadece fiilin ön hecesi kalmıştır. Bazı birleşik yer adlarında ikinci kısımlar ufalanıp tanınmayacak hale getirilir­ 65)

W. HORN, Sprachkörper und Sprachfunktion, Leipzig 1921. 2. bas 1923.

91


ler. Thüringen’deki Ohrdruf kasabasının asıl adı, kenarında yer aldığı dere dolayısıyla Oradorf’dur; aslı «Stutengarten» (kısrak bahçesi) olan Stuttgart, Stuegert şeklinde söylenir; Thüringen’deki Riednordhausen’e oranın yerlileri sadece Nurzen derler. Halbuki bunların hepsinde ikinci parçalar kullanılagelen kelimelerdir ve bugünkü konuşucu için tamamen şeffaftırlar. Fakat özel ad bütünü içinde hiçbir özellikleri kal mamıştır. Yerin adı ayrı içeriğine sahiptir, bir belirli yeri aulandırmaktadır, fakat parçaları anlamlarını kaybetmiştir. Bu şekilde onların ses gelişimi başka şartlar içindedir. Ve son olarak, bir kelimenin ses yapısının kaderi ba­ kımından, onun dilin hangi tabakasına ait olduğu da önemsiz değildir. Hergünkü dilin ses kanunları, yüksük dilindekinden farklıdır. Yeni Yüksek Almancada Schicksal (kader), Miihsal (zahmet), Drangsel (eziyet), Labsal teselli cana can katan şey), Scheusal (canavar, hilkat garibesi) gibi kelimeler, ikine' hecelerindeki tam ünlü ile dikkat çekerler; halbuki böyle ya­ pım hecelerinin ünlüsü başka yerlerde zayıflayıp e olmuştur. Gerçekten de tamamen aynı şekilde yapılmış Füllsel (dolma içi), Streusel (pasta üstüne serpilen şey), Hacksel (kesmik, sa­ man çöpü, kıyılmış hayvan yemi) gibi kelimelerde bu durumu görüyoruz. İki grup arasındaki fark nerededir? Şimdi, ilk grup yüksek ve resmî üslûbun, kısmen de Kitabı Mukaddes dilinin, her halükârda yüksek dilin kelimelerini içerirken, ikin­ ci gruptaki kelimeler mutfağa ve ahıra aittir. Başka dil ta­ bakası, başka ses kanunları demektir. Seslerin gelişimini etkileyen şartlar böylece gitgide daha ayrıntılı biçimde incelenmiş ve ayırt edilmiştir, ve bu araştır­ malar kesinlikle sona ermemiştir. Fakat nereye götürdükler’ görülüyor : Aslında her kelimenin kendi özel şartlan olduğu anlayışına. Fakat Genç Gramercilerin muhaliflerinin baştan itibaren iddia ettikleri de bu değil miydi zaten? O halde ses kanunlarının istisnasızlığı öğretisi konusundaki bütün savaş 92


boşuna olmuştur, öyle mi? Asla. Çünkü, elli yıllık sabırlı ça lışma sonunda, ses gelişimindeki çeşitliliğin hesap edilemeye­ ceği şeklindeki belirsiz kanaatin yerini, şartlarının çokluğu konusundaki açık anlayış almıştır. Aynı zamanda, fizikte, kim­ yada ve biyolojideki tabiat kanunları karşısında, dil kanunla­ rının özelliği ve farklılığı keskin bir şekilde belli olmuştur. Bu incelemenin bitişinden sonra bir şey daha dikkatimi­ zi çekiyor. Ses gelişimindeki beklenen bir düzenlilikten hare­ ket etmiş ve istisnalara hayret etmiştik. Şimdi, bu gelişimin hangi şartlar altında gerçekleştiği konusunda fikir sahibi ol­ duktan sonra, her şeye rağmen hüküm süren çok büyük ölçü­ de düzenliliğe hayret etmemiz gerekiyor. Gerçekten de istis­ nalar, kurallı gelişimin büyük yığını karşısında bütün örnek­ lerin sadece ufak bir bölümünü oluşturmaktadır. Artık açık­ lanması gereken, asıl bu kurallılık ve düzenliliktir! Fakat bu soruyu incelemeden önce, dilde değişmeyle il­ gili başka gerçekleri de ele almalıyız. Gördüğümüz gibi, de­ ğişenler sadece kelimelerin dış yapısı değildir, kelime mevcu­ du ve kelimelerin olgularla ilişkisi de değişikliğe uğramakta dır. Burada, başlangıçtan itibaren tek kelimeye önem verilmiş olması ve ses kanunlarının istisnasızlığma karşılık olabilecek öğretilerin pek çıkmamış olması, eşyanın tabiatmdandır. Ger­ çekten de her kelimenin hikâyesi ayrıdır, ve kaynaklarımız gelişimin ayrıntılarını ne kadar kesinlikle gözlemlemeye izin verirse, o hikâyenin özelliği de o kadar açık bir şekilde ortaya çıkmaktadır. Fakat elbette bilimin görevi, çok sayıda fenomeni bir düzen içine sokmak ve kelimelerin anlam değişmesindeki olay­ ları, onları birbirleriyle karşılaştırmanın mümkün olacağı şe­ kilde düzenlemektir. Önce tamamen dışardan, kelimelerin kullanım alanları­ nı, «anlam»larmı kısmen genişlettikleri, kısmen daralttıkları 93


tespit edilmiştir. Bu demektir ki, kısmen eskiden daha fazla sayıda olguya uygulanmaktadırlar, kısmen de daha az. Mese­ lâ machen (yapmak) fiili önce sadece balçığın vb. yoğrulması ile ilgiliydi, şimdi en genel şekilde her faaliyeti ifade etmek­ tedir. Veya Sache (şey, neyse), aslında mahkemece yapılan soruşturma ve oaıun ilgili olduğu konuydu, şimdi ise her olgu için kullanılabilen bir (kelimedir. Tersine, Orta Çağda fahreıı her çeşit yer değişimini ifade ediyordu, bugün sadece araba­ da veya gemide gitmek için kullanılabilir. Veya reiten her çe­ şit, meselâ ıbir arabada, bir gemide, bir ipte sallanmayı gös­ teriyordu, fakat bugün sadece çok belirli çeşidi, bir attan veya benzeri bir hayvandan, hareket etmek, ilerlemek için fay­ dalanmayı belirtmektedir. Bu iki olay, yani anlam genişlemesi ve anlam daralması, birbiri peşinden devreye sokulursa, ger­ çekten de bütün anlam geçişleri tasvir edilebilir. Ancak çoğu kere, ispat edilemeyen ana üyelerin de hayal gücüyle tamam­ lanması gerekir. Meselâ Orta Yüksek Almanca milt (cömert) in anlamını önce genişletip başkalarına karşı her çeşit iyi kalpli zihniyeti ve faaliyeti gösterdiği, sonra ise alanım yeniden hoşgörülü ve şiddetten uzak davranışa daralttığı düşünülebi­ lir 6 6 . Bu bakış tarzı, cansız yeknesaklığı içinde tatmin edici ol­ maktan uzaktır. Kelimelerin hayatının çok daha renkli ve he­ yecanlı geçtiği açıktır. Yine bu bakış tarzının esasta bir deza­ vantajı v a r: Kelimelerden hareket ediyor ve onların neye kul­ lanılacağını soruyor; halbuki hayatta, önce konuşanın kavra­ mak istediği ve onlar için kelimeleri aradığı olgular olduğu şüphesiz. Normal olarak kişi hafızasında, yani dil mülkiyeti içinde, geçerli kelimeyi buluyor. Fakat bir sefer bunu başara­ mayınca ya da geçerli kelime şu veya bu sebepten dolayı ona fazla bir şey söylemezse, başka bir adı nereden alıyor? Bu6 66)

94

Bugünkü Almancada milde yumuşak, ılımlı, mülâyim, müşfik, mer­ hameti: v.b. anlamlara gelmektedir. (Çev.l.


durumda, ilk bölümde gördüğümüz gibi, yeni kelime yapabi­ lir -o zaman dilin kelime hâzinesini zenginleştirir-, veya baş­ ka bir dilden -başka bir uzmanlık dilinden veya özel dilden kelime almak zorunda olabilir, - veya, son olarak, bir kelimeyi başka bir anlam alanından söz konusu olaya aktarabilir. Se­ çiminde hangi sebeplerin belirleyici olduğu çoğu kere bulu­ nabilir. Nasıl oluyor da, meselâ süvarinin steigen adını verdiği, atın belirli bir hareketine ortak dilde sich baumen (şaha kalk­ mak, şahlanmak) deniyor? Önce sich dönüşlü zamirini bir yana bırakmamız gerekir, çünkü bu sonradan sich aufriclıten (doğrulmak, dikilmek, ayağa kalkmak) ile karışma sonucu eklenmiştir. Eski dil das Pferd bâumt (at şaha kalkıyor) der sadece. Peki baumen nedir? Jacöb Grimm, «Deutsches Wörterbuch»ta (6768) bu kelimeyi «ağaç gibi dikilmek» (“) diye açıklamıştır. Yüz yıl önce, Jacob Grimm gibi biri bile böyle bir açıklamayla yetinebiliyordu, bugün biz bunu artık yapama­ yız. Çünkü bu anlamda bir baumen başka yerde yoktur, faka1 avcıların dilinde, bugün aufbaumen denilen bir baumen (bir ağaca tırmanmak) fiili buluyoruz. Bununla iş daha da karma­ şıklaşıyor, çünkü bir atta böyle bir şeyi kim nasıl düşünebi­ lirdi? Arada bir ağaçlara tırmanan büyük hayvanlardan. Al­ manca konuşulan bölgelerde sadece biri yaşıyordu : Ayı. «Ein bâumender Bâr» (ayağa kalkan bir ayı), her ayı kafesinde g ö ­ rülebildiği gibi, ağaç gövdesine dayanarak arka ayakları üzerinde ayağa kalkar. Bu halinde çoğu kere resmedilmiştir, özellikle ar­ 67)

68)

Jacob ve kardeşi VVilhelm Grimm'in 1854’te yayımlamaya başla­ dıkları büyük «Deutsches Wörterbuch» (Almanca Sözlük), son ola­ rak Demokratik Almanya (Berlin) ve Federal Almanya (Göttingen) Bilimler Akademilerinin işbirliği ile 1960'ta bitirilebilmiş, kaynaklar listesinin 197l’de yayımlanmasıyla tamamlanmıştır. 33 cilttik eserin, Jacob Grimm (1785 - 1863) «Frucht» maddesine ka­ dar gelebilmişti. (Çev.). Baumen fiilinde Baum (ağaç) kelimesi yer almaktadır (Çev.).

95


malarda figür olarak. «Heraldik», yani armalar bilgisi uzmanlık dilinde baumender Bar (Fransızcası: ours rampant) hayva nm belirli bir duruşunun adı idi. Heraldikte ayı ile at da niha­ yet bir araya gelebiliyorlar. Çünkü arma bir atı baumender Bar ile aynı duruşta gösterdiğinde, buna da hemen bâumendes Ro3 (ayağa kalkan at) denilmiştir. Böylece ortaya çık­ maktadır ki, bugünkü atçılık uzmanlık dilindeki steigen, as­ lında sich bâumen ile anlamca eşittir. Olan nedir? Ortak dil, kelimeyi atçıların uzmanlık dilinden almıştır, onlar ise heraldikten. Atçılar, biniciler heraldik ile, yani armalar bilgisi ile yakından ilgiliydiler, çünkü onlar eskiden «Ritter» (şövalye), yani arma taşıyan soylu kişilerdi. Arma bilgisinde baumen attan ayıya aktarılmıştır; ayının vücudunun vaziyetine verilen adı, heraldik avcıların diline borçludur; bu dilde de Baum (ağaç) kelimesinden türetilmiştir. O halde, «bir olgu, admı nasıl buluyor?» diye sorulduğunda, ilk amaç olmamasına rağ­ men, kelimenin tarihi için de bazı şeyler çıkmaktadır. Biri, mesleğinden bir kelimeyi ortak dile soktuğunda ve başkaları onun konuşmasını taklit ettiğinde, bunda slang (ar­ go) fenomenine yol açan, gündelik dilde ifadeleri değiştirme ihtiyacı da muhakkak ki bir rol oynamaktadır. Haupt (baş) yerine Kopf (kafa) gelmesi örneğindeki gibi, asıl ifadeyi sü­ rüp çıkartan âmiyane ifadelerde durum aynıdır. Orada da bir olgu için adm eksikliği söz konusu değildir, sadece o adın kullanılması istenmemektedir. Ancak, yeni bir olgunun eskisinin yerini tam olarak al­ ması halinde, adı da hazır ve tam şekilde miras olarak alabile­ ceği için, yeni bir ada ihtiyacı olmadığı bir durum da vardır elbette. Almancada «gözlük» çok uzun zamandır Beryll'den (beril, gökzümrüt) yapılmadığı halde, hâlâ Brille’dir; (69) be­ ril, eskiden gözlere yararlı olduğu düşünülen biı yan kıymet-69 69)

96

F. KLUGE, Etymologisches VVorterbuch der deutschen 17. bas., düzenleyen W. MITZKA, Brille maddesi.

Sprache,


li taştı. Şimdiki yazı kalemleri (Schreibfeder = yazı tüyleri), gerçekten kaz tüyü (Gansefeder) olan kendilerinden önceki kalemlerin adlarım sürdürmektedirler. Bu örneklerde olgu­ lar sadece önemsiz hatlarda değişmişlerdir. Önemli olan, göz­ lüğün ve kalemin (gayesi (bir göz kusurunun düzeltilmesi - yazmaik) idi, bunların hangi malzemeden yapıldığı pek önem ta­ şımıyordu. Fakat sonuç, kelimelerin şimdi eskiden olduğun­ dan farklı şeyler adlandırmasıdır . Son olarak cümle kuruluşlarındaki değişmeleri incele­ memiz gerekiyor. Bu iş iki şekilde gerçekleşmektedir: Kuru­ luş karıştırması (Fügungsmischung; Kontamination) ve par­ ça kayması olarak. Kuruluş karıştırmasının ruhsal temellerini yukarda dör­ düncü bölümde incelemiştik. Burada bizi sonuçlar ilgilendiri­ yor. İki kuruluşun karışması, meselâ bir kuruluşun başka bi­ risine uyması ile ilgili pek çok durumda karşımıza çıkar. Me­ selâ eskiden wegen (... dolayı) edatı «Geni tiv» (tamlayan du­ rumu) ile, zıtlık durumu belirten trotz (..rağmen) edatı ise «Dativ» (yönelme durumu) ile bağlanırdı. Fakat bunlar bir­ birlerini karşılıklı olarak etkilediler, öyle ki bugünkü günde­ lik Almancada (Dativ ile) wegen mir, yüksek dilde ise çoğu kere trotz des Regens (Genitiv ile) kullanılmaktadır. Es­ kiden einen fliehen (birini kaçmak) denirmiş, yani fliehen fiili «Akkusativ» (belirtme durumu) ile bağlanırmış; bugün ise, gündelik dilden aynı anlamdaki vor einem davonlaufen, (birisinin önünde kaçmak) deyişinin etkisi ile vor einem flie­ hen (birinin önünden kaçmak) kullanılıyor. O deyişte de vor (önünde) edatı tam canlı anlamına sa­ hiptir. Bavyera dilinde etvvas vergessen (bir şeyi unutmak) yerine, sich auf etwas besinnen (bir şeyi hatırlamak) şeklin­ deki zıddınm etkisiyle auf etvvas vergessen derler. Das gehört mir (bu bana aittir) ve das ist mein (bu benimdir) deyişleri das gehört mein şeklinde karışıp kaynaşır. Şimdi bu karışan­ 97


lar, 'kısmen eş, kısmen zıt anlamlı deyişlerdir. Bütün kuruluş değişmelerinin en büyük kısmı bu yoldan gerçekleşir (70). Parça kaymaları daha nadirdir ve hazır kuruluşların baş­ ka türlü yorumlanmasından kaynaklanırlar. Yukarda belirtti­ ğimiz vvegen ve trotz edatları böyle yorumlamalarla ortaya çıkmışlardır, çünkü aslında birer isimdirler. Önceleri meselâ um alsolich erbe, als uns annevallen solde VON muter WEGEN şeklinde bir ifade kullanılıyordu, yani von seiten ünse rer Mutter (annemiz tarafından). Veya do ward bischoff Walther von Augspurg erstochen VON grauf Eberhartz von Werdenberg WEGEN (Piskopos W. v. Augsburg, Graf E. v. Werdenberg tarafından hançerlendi). Bu, von Amts wegen (res­ men, res'en), bundan sonra von Rechts vvegen (kanunen, kanu­ na göre) gibi deyişlerde bugün de yaşamaktadır. Şimdi bağ­ lantıdan köken, sebep olarak yorumlanmıştır; aynı zamanda da bir kavram ifade eden von vvegen kelimeleri yanyana dizil­ miştir. Meselâ Luther şöyle yazıyor : Wir gedencken ünsem Freunden und trevven Bundgenossen den Jueden guts zuthun/Von wegen jrer trevve und freundschafft gegen uns. Artık hiçbir fonksiyonu kalmamış olan von'un bıra­ kılması ile, son adım da atılmıştır. Bir isimden bir zarf da olabilir. Er ging seinen Weg (yo­ lundan (gidiyordu) deyişinde seinen iyelik zamiri bazen kendi­ liğinden bir yana bırakılıyordu - böylece weg (gitmiş, kaybol­ muş) zarfı ortaya çıktı, çünkü kelime, başka deyişlerde hinaus (dışarı) nasıl geben (gitmek ile bağlanıyorsa, burada da ayın şekilde fiile bağlanmıştı, öyle ki er ging weg, tıpkı er ging hi­ naus (dışarı gitti, çıktı) gibi kavrandı. Bu ise, fortgehen (çe­ kip gitmek) ile eş anlamlı bir birleşik fiile, weggehen fiiline yol açtı; ondan da wegnehmen (elinden almak, alıp götürmek), weggeben (elden çıkarmak, vermek, atmak), wegbleibcn 70)

98

H. PAUL, Prinzipien der Sprachgeschichte, S. 163 v.d.


(uzak kalmak, gelmemek) fiileri çıktı. Weg (yol) kelimesinin uzun e si, açık hecede uzatıldığı, ismin öbür çekim durumla­ rından (Weges: yolun; Wege: yollar, Wegeıı: yollara) örnekseme yolu ile gelmektedir; artık bir form grubu birliği içinde bulunmayan vveg zarfı ise, eski kısa sesi muhafaza etmiştir. Gündelik dildeki, die Suppe ist aile (çorba bitmiş) örne ğinde gördüğümüz aile (bitti) zarfı da aynı şekilde ortaya çıkmıştır. Çıkış noktası, das sind der Knaben aile (oğlanların hepsi bu), das sind der Aepfel aile (elmaların hepsi bu) gibi deyişler olmalıdır. Bunların yanında die Aepfel gehen zu Ende (elmalar bitiyor) ve daha sonra da die Aepfel sind zu Ende (elmalar bitti) deniyordu. Bu durumda aynı anlamdaki der Aefel sind aile ve die Aepfel sind zu Ende yanyana bulunuyor­ lardı. Bundan die Aepfel sind aile karışımı ortaya çıktı, aile bunun içinde zarf olarak kavrandı. Aile kelimesinin zarf hali­ ne gelişi, onun bir özne ile tekil şeklinde de bağlanması ve die Suppe ist aile (çorba bitti) denilmesi ile de ispat olun­ maktadır. Man versuchte, das Hindemis zu beseitigen (engelin or­ tadan kaldırılması denendi) gibi bir cümlede das Hindemis (engel) kelimesi tabiî ki nesne olarak beseitigen (ortadan kai dırmak) fiiline bağlıdır. Fakat parça kaydırması yoluyla, ver­ suchte (deneme) ye bağlanmaktadır, ve bu da, das Hindemis wurde zu beseitigen versuchte gibi pasif (edilgen) yapıların bulunmasıyla ispatlanmaktadır (7I)4. Dilde Değişmenin Sebepleri

Birkaç Örnekte gösterdiğimiz şekilde, dilde değişmenin türleri konusunun derinlemesine incelenmesi, bizi kendiliğin­ den, dilin değişmesinde sebeplerin ne olduğu sorusuna götür­ mektedir. Çünkü söz konusu olan, bir kişinin konuşmasında 71)

H. PAUL, Prinzipien4, s. 282 v. d.

99


ara sıra, tesadüfen görülen sapmalar değil, dilin kendisindeki değişikliklerdir. Yenilikler bir seçimin mümkün olabileceği şekilde kabul edilmemektedir, bağlayıcı kurallardır; bunlara uymayan, dilde yanlış yapmaktadır. Kimse Almanya’da reiten yerine eski riten’i, schnitt yerine schneit’i kullanamaz, Fische fliefien diyemez ve bunları yapmak için, 750 yıl önce bu şekil tek doğru şekildi diye bir görüş ileri süremez. O gün doğru olan bugün yanlıştır, tersi de aynı şekilde geçerlidir. Bu nasıl oluyor? Soru, dilcilerin başım çok ağntmıştır, ve zaman içerisin­ de bu konuda bazı teoriler ortaya atılmıştır. Önce, dildeki de­ ğişikliklerin tabiat, kanunları türünde olduğuna inanan bir görüş ileri sürüldü. Bu, özellikle Max MÜLLER’in temsil ettiği bir düşünceydi. Bunu gerçekleştirebilecek tabiî güçle­ rin neler olabileceği sorulduğunda, iklimin ve toprağın vasıf­ larının etkisi öne sürülüyordu (72). Fakat bugüne kadar, yük­ sek ve dağlık yerlerde yaşamanın dilleri belirli - tipik bir tarz­ da değiştirdiği, veya kumlu ve kayalık sahillerde yaşayanların her yerde konuşma tarzlarında aynı belirli özelliklere sahip bulunduğunu, ya da tropik bölgelerdeki bütün dillerin, kutup­ lara yakın bütün dillerden karakteristik olarak farklı olduğu­ nu kimse ispata muvaffak olamamıştır, kimse de bunu zaten denememiştir bile. Ayrıca, İngilizce, İspanyolca, Çince örnek­ lerinde gördüğümüz gibi, dilin yayılım alanı çok sayıda bölge­ yi içine alıyorsa, bu durumda uyuşma, elbette ortaya çıkabi len sapmalardan çok daha önemli olmaktadır; sapmaların da iklimin eseri olduğu zaten hiç ispat edüemez. Bir başka teorinin çıkış noktası, insanın tabiî çevresi de­ ğil de sosyal çevresidir. Rus dilcisi NIKOLA.US MARR'ın 1920' li yıllarda ileri sürdüğü teoriye göre, bir dil onu konuşan top­ 72)

M. MÜLLER, Lectures on the Science of Language I, Londra 1861, s. 28 v. d.; H. MAYER, Zeitschrift für deutsches Altertum 45, s. 101

v.d. 100


luluğun sosyal durumuna paralel olarak değişiyordu (73). Bu durumda ilkel topluluğa uyan bir dil tipi, boy için bir başka tip, ayrıca köleci toplum için, feodal toplum, millî dilleri do­ ğuran kapitalist toplum için ayrı dil tipleri vardı, ve nihayet sınıfsız sosyalist toplum için de ayrı bir dil tipi olacaktı. Bii tün bu tipler, ekonomi biçimine ve toplumun bundan kay­ naklanan sosyal bölümlenmesine sıkı sıkı bağlı olarak munta­ zaman ve birbiri peşinden geliyordu. Marr bu tiplere, dil gelişmesinin «Stadien» (aşamaları), teorisine de dilin aşamalandırılması (Rusça stadial’most) adını vermiştir (74). İmdi Mancist görüşe göre, Marr'in öğretisinin ön şartı, dilin, her toplumun kendi ekonomi tarzını haklı göstermek için üret­ tiği manevî/«üst yapı»ya (Rusça nadstroika) ait olmasıydı. Ger­ çekten Marr’in fikri de buydu. Fakat işte bu ön şart ile ilgili olarak, 1950’de Pravda ga zetesinde sürdürülen ve bizzat Stalin’in bir görüş bildirmesiy­ le sonuca bağlanan şiddetli bir tartışma çıktı (75). Tasavvur edin: Dil teorisi konusunda, günlük bir siyasi gazetenin sü­ tunlarında sürdürülen ve yönetimin başmdaki devlet adamı­ nın bizzat yazdığı bir makale ile sonuçlandırılan bir tartışma! Bu da ispat ediyordu ki, burada bahis konusu olan çıplak teo­ riden fazla bir şeydi ve dilin toplumdaki rolü konusundaki görüş, Sovyet yönetimi açısından oldukça önemli siyasî bir anlam taşıyordu. Gerçekte, Marr’in teorisi elbette bilim açı­ sından bakıldığında da hatalı ve yanlıştır. Gözlemler gösteri­ 73) 74) 75)

N. J. MARR, Die Entstehung der Sprache. «Unter dem Banner des Marxismus» dergisi, 1. yıl, 1925/26. I. I. MESCANNINOV, Die neue Sprachtheorie auf ihrer heutigen Entvvicklungstufe, Berlin ve Leipziğ 1949. Pravda’daki makalelerin tamamının İngilizce tercüm esi: The Soviet Linguistic Controversy. Translated from the Soviet Press by John V. Murra et al., New York 1951. - Stalin’in görüşü, «Der Marxismus und die Fragen der Sprachwissenschaft» başlığıyla ayrıca yayımlanmıştır. CBerlin 1952).

101


yor ki, bir topluluğun dili bir dizi büyük çapta ekonomik ve sosyal değişiklikleri yaşasa bile yapının ve kelime hâzinesinin esası aynı kalır, değişmez. Bütün sosyal parçalanmalara rağ­ men, bir topluluğun insanlarını en güçlü ve bazen son bağ ola­ rak birbirine bağlayan dildir. Dilin, bir toplumun ekonomik (üretim) tarzına bağımlı olmadığı açıktır. Fakat bu teorik an­ layışlar, onlardan siyasî alanda endirekt olarak önemli sonuç­ lar çıkmasaydı, Stalin'in kalemi eline almasına sebep olamazdı. Dil sadece geleneği muhafaza etmemektedir, dilin kendisi bir halkın tarihteki bütün değişik durumlar boyunca geleneğidir, ve insan topluluklarını halk halinde kenetleyen en büyük güç­ lerden biridir. Böylece dil değişmelerinin sebepleri sorusu, günümüz fikir tarihinin ancak bu bağlantıda tam anlamını kazanan ilgi çekici bir bölümüne götürüyor birdenbire. Fakat soru, dilin özünün ekonomik ve sosyal değişikliklere bağımlı olmadığı şek­ lindeki menfi tespitle, elbette henüz cevaplanmış olmuyor. Bu­ nun için gerçek dil hayatının ayrıntılarına girmek, insanlar arasındaki konuşmalara kulak vermdk gereklidir; ancak bu şekilde, çok sayıda bireysel gözlemden çıkılıp, dilde değişme­ nin mahiyeti canlı bir şekilde anlaşılabilir. Bu zahmetli, fakat zahmete değer yolu, yüz yıl kadar önce Amerikalı VVILLIAM D. WHITNEY tavsiye etmiştir (76). Whitney, dil değişmelerinin, konuşan bireyin kendi dil topluluğu ile birlikte etkisinden ortaya çıktığı görüşünü savunuyor ve bunu ayrıntılı sebeplerle açıklıyordu. Bu görüş bugün tamamen yer­ leşmiş bulunmaktadır. Bundan sonraki soru, bu birlikte etki­ nin daha açık nasıl düşünülmesi gerektiği yönündeydi. 76)

102

W. D. WHITNEY, Language and the study of language, New York 1867; The life and growth of language, New York 1875.


Önce şu gözlemden yola çıkıldı: Yabancılar bir dili an­ cak büyük çabalarla ve başlangıçta ancak kusurlu biçimde öğrenir ve konuşabilirler. Çok sayıda yabancının aynı anda bir dil öğrenme zorunda kalacakları bir duruma geldikleri ve bu dili sonradan kendi aralarındaki ilişkide de kullandıklar düşünüldüğünde, bundan o dilin önemli ölçüde değişik bir şek­ linin ortaya çıkacağı sonucıma varılabilir. Böylece dilin değin­ melerinde başlıca sebeplerden biri olarak, dilin yabancı bir halka aktarılması görüldü. Böyle bir olaya gerçekten de ol­ dukça sık rastlanır. İki bin yıldan fazla bir zaman önce Batı ve Orta Avrupa'da oturan insanların büyük bir kısmı Keltçc konuşuyordu, fakat bunlar birkaç yüz yıl içinde Roma egemen­ liğinin etkisiyle Latin dilini aldılar, hem de öylesine kesinlikle ki, Keltçe tamamen silindi. Ancak Latince de o bölgelerde söz konusu sürede muhakkak ki büyükçe değişikliklere uğradı. Bundan başka Kavimler Göçü (4.-6. yy.) sırasında Avrupa'nın birçok ülkesi Germanlar tarafından istilâ edildi, ve bu ülkeler­ den bir kısmında insanlar Latinceyi bırakıp Germanca, buna karşılık başka bazı bölgelerde de tersine, German­ lar kendi dillerini bırakıp Roman dili öğrendiler. Avrupa’nın doğusunda bütünlük arzeden kapalı Slav dil bölgesi bin sene­ den eski değildir. Daha önce orada çok sayıda başka diller ko­ nuşuluyordu, Slavca da onlar arasında sadece ufak bir bölgeyi içine alıyordu. Bu demektir ki, o bölgede pek çok insan Slavca öğrenmiş, eski dilini unutmuştur. Kuzey Afrika’da ve Ön As­ ya'da şimdi büyük ölçüde Arapça konuşuluyor. Fakat bu du­ rum, Müslümanlarm 7. yüzyıldan sonraki fetihlerinin bir so­ nucudur. Dalıa önce doğuda Yunanca, batıda Latince, onların yanında da yerli eski dillerin kalıntıları konuşulurdu. Anado­ 103


lu'da Tüıikçe konuşulmaya başlanalı bin yıl olmamıştır. Ku­ zey Hindistan’da hangi tarihten bu yana Ari dillerin yayıldı­ ğım kesin olarak bilmiyoruz. Fakat 'bu dillerin oraya getirildi­ ğini, oradaki yerli halkın daha önce başka türlü konuşmuş ol­ duğunu ispat edebiliyoruz. Bütün Güney Çin, Çinceyi ancak tarih dönemleri içinde öğrenmiştir, daha önce bu dilin yurdu sadece San Nehir vadi siydi. O halde ülkelerin ve halkların tarihini biraz yakından tanıdığımız hemen her yerde, zamanın akışı içinde bir veya birden fazla dil değiştirildiğini görüyo­ ruz, ve kesin bilgilere sahip olmadığımız daha eski çağlarda durumun başka türlü olduğunu kabul etmek için de hiçbir se­ bebimiz bulunmamaktadır. Öyleyse, dillerin yabancı halklara aktanlması konusun da yeterince örnek vardır. Fakat böyle bir şey bir çok nesiller boyu sürse de, dillerin aralıksız olarak başka halklara akta nldığı iddia edilemez. Dilde değişme ise her zaman olur. Latin­ ce sadece imparatorlar çağının ilk yüzyıllarında değil, daha önce de, daha sonra da değişikliklere uğramıştır. Ondan doğan Roman dilleri bugüne kadar büyük değişiklikler geçirmiştir ve geçirmeye devam etmektedir. Almancanm ancak Kavimler Gö­ çünden, yani birçok yabancı halk tarafından öğrenildiği çağdan bu yana tarihini biliyoruz, ve o tarihten beri sürekli değişim içinde bulunmaktadır. Bütün bunlardan dolayı, dil değişmeleriyle ilgili bu açık­ lamayı desteklemek için şu tahmin ileri sürüldü : Bir dili alan yabancı halktan kaynaklanan belirli bazı değişiklikler, ancak yüzyıllar sonra etkili olmaktadır. Meselâ Keltçenin Roman dil­ lerine etkisi sadece M.Ö. 500’lerde değil, M.S. 1000'den sonra da geçerlidir. Bu, dilde alt katmanın etkisi teorisi, S u b s t r a t 104


teorisidir C7778). Yüzyıllardır konuşulmayan bir dilin özellikleri­ nin, kısmen o dili konuşanlar soyundan gelen insanların kul­ lanmakta olduğu bir dili nasıl etkileyeceğini açık ve somut olarak tasavvur etmek güçtür elbette. Tek ihtimal, bu konuşu­ cuların torunlarına, zamanın akışı içinde yeni alman dilde de iz bırakacak manevî özellikler miras bırakmaları olabilirdi (7S) Fakat bir dil topluluğu mensuplarının daima sadece bir kısmı, bazen çok ufak bir kısmı ülkenin eski sakinlerinin soyundan gelmektedir. Bir dil aynı anda büyükçe bir insan grubuna, sadece ya­ bancı bir halkın onu alması durumunda aktarılmaz. Tersine, çocuklar dillerini yetişkinlerden öğrenirlerken böyle bir olay sürekli olarak cereyan etmektedir. Bu arada ortaya çıkan ku­ surlar ve yanlışlar bir sonraki neslin dilinde rahatça dil kul­ lanımı yanlışlan olarak kendilerini belli edebilirler (79). Bu görüş, dillerin neden durmadan değiştiğini açıklamaktadır hiç 77)

78) 79)

G. I. ASCOLI, Lettere glottologiche, 1886; H. HIRT, Idg. Forsch. 4 (1894), s. 36 v.d., Die Indogermanen, Strağburg 1905, 1907; S. FEIST, Beitr. z. Gesch. d. deutschen Sprache und Lit. 36, 307 v.d.; 37, 112 v.d.; Kültür, Ausbreitung und Herkunft der Indogermanen, Berlin 1913, s. 442 v.d.; Indogermanen und Germanen, Halle 1914,3 1924; J. SCHRIJNEN (A lm ancası: W. Fischer), Einführung in das Studium der vergi, indogerman. Sprachwissenschaft, Heidelberg 1921, s. 87 vd.; J. POKORNY, Das nicht - Das nicht - indogermanische Substrat im Irischen. Zs. f. celt. Phil. 16 (1927); W. HAVERS, Handbuch der erklârenden Syntax, Heidelberg 1931, s. 138 v.d.; A. SCHMITT, Die germanische Lautverschiebung und ihr Wert für die Frage nach der Heimat der Indogermanen. (Germanen und Indogermanen, Festschrift für H. Hirt, Heidelberg 1936, cilt 2, s. 343 v.d.); B. TERRACINI, Sostrato. Şeritti in onore di A. TROMBETTI, Milano 1938, s. 321 v.d.; N. A. NIELSEN, La thüorie des substrats et la linguistique strueturale. Açta Linguistica 7 (1952). A. Meillet bu görüştedir. O. JESPERSEN, Language, its Nature, Development and Origin, Londra 1922.

105


olmazsa. Şüphesiz, çocuklar ana dillerini önce bir sürü yanlış­ la öğrenirler. Fakat onlar ve çevreleri bu yanlışlardan huzur­ suzluk duyarlar mı? Okulun olmadığı yerlerde de, çocuklar çocuklukla ilgili bütün dil özelliklerinden arınmış bile olsalar henüz erişkin değillerdir. Bunun sebebi, çocukların sadece başka çocuklarla değil, yetişkinlerle de konuşmaları, ve ço­ cukların tek bir sınıf-grup değil, dil eğitiminin çok farklı ba­ samaklarında bulunan on-on iki sınıf-grup teşkil etmeleridir. Ve çocuklar fena itiyatları ve yanlışlan son derece kolay kaptıklan gibi, öte yandan davranıştaki ve özellikle dildeki dik­ kate çarpan sapmalan da merhametsizce bastırabilirler. Buna göre bilhassa burada değişimin kuvvetli engellere çarpmasL söz konusu olmalıdır. Nesillerin değişmesinin dil yapısında etkili olup olamaya­ cağı sorusu, dilin gelişmesinin en küçük çevre içinde yakından incelenmesine yol açmıştır. Bu arada çok ince aynntılara inil­ miş, uzun bir süre içinde bir topluluktaki yaş gruplarının dili, (;*) bir ailenin dili, ve nihayet tek tek kişilerin beşikten mezara dili gözlemlenmiştir. Dil coğrafyası metodunun meydana çıkar­ dığı bakış noktalan da buna eklenmiştir. Bu arada ortaya çıkmıştır ki, telâffuz, kelime hâzinesi ve cümle kuruluşu, bir topluluğun yaş gruplarında, aynı ailenin farklı yaş basamaklarındaki çocuklarda ve yetişkinlerinde dik­ kati çekecek Ölçüde farklıdır, hatta bunlar aynı insanda hayatı boyunca çok yavaş da olsa sürekli değişmektedir. Aramızdaki yaşlılar bunu kendi dillerinde gözlemleyebilirler. Benim genç­ liğimde Angeber muhbir demekti, şimdi ise «yüksekten atan, palavracı» anlamında kullanılıyor. Bu demektir ki, muhbir için Angeber adı kullanımdan kalkmış, «palavracı» yeni bir ad al-8 0 80)

106

J. ROUSSELOT, Les modifications phonetiques du langage, Paris 1891; GAUCHAT, L'unite phon6tique dans le patois d’une commune. «Aus romanisehen Sprachen und Literaturen» (Festschrift H. Morf, Halle 1905), s. 175 v.d.


mıştır. Söz konusu olan kesinlikle bir tek kelime değildir, sa­ dece tesadüfen aynı olan iki Angeber kelimesidir. Burada önem taşıyan husus, 'iki kavram için adm bir insan ömrü süresince tamamen değişmiş olmasıdır. Birinci Dünya Harbi sırasında as­ kerlerin özel dilinde engschâftig kelimesi «rahat» ve «şık» an­ lamlarında çok sevilirdi. İkinci Dünya Harbinde, Birinci Harbe katılmış pek çok eski muharip yeniden asker olduğu halde, bu kelime tamamen ortadan kalkmıştı. Kelime hâzinesindeki bu iki değişimi kendi kelime kullanışımda yaşamış oldum. Ayrıca, hayatımın akışı içinde Doğu Thüringen’deki memleketime has birçok özel ifadeleri bıraktım, onlarm yerine ortak Almancalannı koydum, meselâ kehren yerine fegen (süpürmek), Esse yerine Schomstein (baca) gibi. Nihayet zamanla hepimiz gibi çok sayıda yabancı kelimeden günlük konuşma dilinde de uzaklaştım, onların yerine Almanca dil malzemesinden yeni tü­ retilen kelimeleri kullanıyorum. Yaşı ilerleyen herkes kendi dil kullanımında benzer tecrübeleri geçirir. Bu arada bir şey önemlidir. Değişiklikler, çevrenin dıil kullanımındaki değişik­ liklerle uyum içindedir, onların açık etkisindedir. Oturulan yerde, meslekte, ailede (meselâ evlenme ile) değişiklik, bir süre sonra dil kullanımında değişikliğe yol açmaktadır. Böyle de­ ğişiklikleri her insan en sakin barış zamanlarında da yaşar. Çünkü herkes çocukluktan çıkıp yetişkin olur, bir meslek edi­ nir ve er ya da geç ana - babasının evini terkedip kendi evini açmak zorundadır. Bir insan için geçerli olan, büyük topluluklar için de ge­ çerlidir. Yaş grupları arasındaki farklar, daha büyük çerçevede gerçekleşen değişikliklerin akisleri gibidirler. Önce bir büyük şehirde gözlemlenen bir değişim, yııllar ve on yıllar boyunca 107


çevredeki yerleşim merkezlerine yayılır, ve buna önce gençle­ rin, daha sonra ve daha az yoğun ölçüde yaşlıların katddığı gö­ rülür (81)Dil fenomenlerinin gösterdiği hu tablo, sadece dile has bir durum değildir. Âdetler ve görenekler, ayrıca kıyafetler de ta­ mamen aynı şekilde değişmektedirler. Bizim «moda» dediğimiz, bu genel sosyal olgudan sadece bir (kesittir. Fakat özellikle mo­ da fenomeninde, dil kullanımındaki değişme konusuyla dikkate değer benzerlikler buluyoruz. Biliyoruz ki modalar belirli mer­ kezlerden çıkıp yayılırlar, Paris'te veya Londra’da «yaratılır­ lar». Fakat şunu da gözlemliyoruz ki, bazı insanlar, yüksek mevki sahibi şahıslar, sanatçılar, bir modanın çıkmasında çok etkili olabiliyorlar. Ancak en dikkat çekici husus, arkasmda en ufak zorlayıcı güç olmamasına rağmen, bir modanın yayılıvermesindeki amansızlıktır. Bu iş olurken yenmesi gereken dire­ niş, yere ve sosyal tabakaya göre farklıdır. Bir modanın etkisin­ den tamamen kaçabilmek ancak çok nadir durumlarda müm­ kündür. Yerleşen modalar yanında, giyimde ve âdetlerde, bir de tıpkı modalar gibi ortaya çıkan, fakat kısa ya da uzun müca­ delelerden sonra reddedilen ve kaybolan yenilikler vardır. Bütün bu olayları, dilde yeniliklerin ortaya çıkışında ve yayılmasında da buluyoruz. Burada da yeniliklerin çıkıp yayıl­ dığı belirli noktalar vardır, önde gelen şahsiyetlerin etkisi önemli bir rol oynar, zafer kazanan bir yenilik insanları he­ men hemen karşı konulmaz bir baskı ile etkiler, yeniliğin kabu­ lünden önce uzunca ya da kısa bir savaş dönemi yer alır, ve hiç 81)

108

F. MAURER, Volkssprache, Erlangen 1935, s. 82 v.d. {Yeni değiş­ tirilmiş basım : Düsseldorf 1964, «Wirkendes Wort» dergisinin 9. elci olarak).


tutulmayan yenilikler de vardır. Şimdi ele alacağımız konu, bu olayın sebepleri ve şartlarıdır (H) . Baştan itibaren şunu açıkça kabul etmeliyiz ki, dil kullanı­ mında her değişiklik, yani mutat konuşma tarzından her sap­ ma, önce bir yanlıştır. Ve bu, yerleşinceye, yani kural olarak ka­ bul edilinceye kadar böyle kalır. Daha sonra ise, o zamana kadarki tek doğru şekil yanlış olur. Bu tarz değişikliklerin sebep­ lerini sormanın böylece iki hedefi oluyor: Bu soru önce dil kul­ lanımından sapmaların nasıl ortaya çıktığı, ikinci olarak da hangi şartlarda yerleştikleri konularında cevap aramaktadır. Mutat olandan her sapma, önce bir kere bir insanın ifa­ desinde gerçek halini almış, önce bir kere söylenmiş olmalıdır. Bu arada, konuşan o zamana kadarki kullanımdan bilerek ayrı­ labileceği gibi, sapma onun iradesi hilâfına, hatta o farkına varmadan ağzından çıkıyor da olabilir. Bilmeden, istemeden gerçekleştirilen sapmalara, dördüncü bölümde tanıdığımız bü­ tün ruhsal güçler ve şartlar sebep olurlar. Öne alma ve sonrayı etkileme, kelime yapısının ses bakımından değişmesine yol açar-insanın «dili sürçer»-, kelimeler, kelime takımları karış­ tırılır, ve hazır ifadeler anlaşılmaları sırasında kastedildiklerin­ den farklı şekilde bölümlendiği için, sapmalı şekilde kullanılır. Bir insanın belirli durumlarda geçerli dil kullanımından bilerek sapmasına yol açan bir dizi sebep vardır. Her şeyden önce, hitap edilen kişide istenen etkiyi sağlayabilmek için, vur­ gulayarak ve nüfuz edici bir şekilde konuşmak çabasını burada saymak gerekir (8283). Aynı şekilde Bein (bacak) yerine Knochen (kemik), Hand (el) yerine Pfote (pençe), essen (yemek yemek) 82)

33)

Dilde yeniliklerin modalar olarak görülmesi fikrini önce FRIEDRICH MÜLLER 1384'te ileri sürmüştür, daha sonra da 1885 te SCHUCHARDT (Über die Lautgesetze. Sclıuchartd-Brevier, s. 55); R. MERINGER, Aus dem Leben der Sprache, Berlin 1908, s. 240 W. HAVERS, Handbuch der erklarenden Syntax, Heidelberg 1931, s. 156 v.d. (geniş literatür ile).

109


yerine fressen (hayvanın yemesi, hayvan gibi yemek) gibi ami­ yane ifadeler kullanılır, sıfatlar furchtbar (müthiş, korkunç), entsetzlich (korkunç, dehşet verici), rasend (delice, müthiş) gibi zarflarla kuvvetlendirilir - öyle ki sonunda furchtbar nett «müthiş, korkunç nazik» gibi acayip deyişler ortaya çıkar-vc söylenenler her anlamda abartılır (M). İnsanın mutlaka anlaşılmak için fikirlerini mümkün oldu­ ğunca açık seçik ifade etmek çabası da bununla bağlantılıdır. Bu da ses bakımından farkları abartmaya, o zamana kadar ol­ duğundan daha fazla büyütmeye yol açar. Almancada bir yan­ dan p, t, k öte yandan b, d, g kapantılıları iki özellikle ayırt edi­ lirdi : Önce titreşimlilik ve titreşimsizlik, ikinci olarak da ka­ pan tmın patlatılmasında çok ya da az enerji harcanması ile. Ar­ tık Orta ve Yukarı (Güney) Alman ağızlarının çoğu b, d, g de titreşimden vazgeçtikleri için, bu iki dizi arasındaki fark o ka­ dar azalmıştır ki, onları birbirleriyle karıştırma tehlikesi or­ taya çıkmıştır. Bu yüzden, Kuzey AlmanyalIlar Yüksek Almancayı ortak dil olarak kabul ettiklerinde, bu farkı açık seçiklik bakımından büyütmek ihtiyacını hissettiler. Bu sebepten de, büyük bir özenle b, d, g de titreşimi muhafaza ettiler ya da ye­ niden kullanmaya başladılar. Ve p, t, k deki nefes baskısmı öy­ lesine kuvvetlendirdiler ki, artık kapantının patlamasını bir so­ luk takip etmektedir; bu şekilde bugün geçerli telâffuz ph, th, kh olmuştur. Bir Roman veya Slav dili öğrenen ise, bu dillerin p, t, k seslerinde böyle bir telâffuzdan dikkatle kaçın ması gerek­ tiğini öğrenmektedir. Belirli kelime şekillerini gösteren veya onların cümledeki işlerini belirleyen son ve ön ekler, özellikle açık seçik telâffuz edilir ve böylece ses varlıkları içinde muhafaza edilir, fakat bu­ nunla da kalınmaz, herhangi başka güçlerin etkisiyle netlikleri kaybolduğu takdirde, tamamen yenilenirler ve böylece ikileşir-84 84)

110

a.g.e., s. 161.


ler. Essen (yemek yemek) fiilinin geçmiş zaman partisipi eski­ den gessen idi, [geçmiş zaman partisipini belirten] ge- ön eki, kelimenin ön sesi ile kaynaşmıştı. Fakat bu ge-, geçmiş zaman partisipi için öylesine belirleyicidir ki, konuşanlar onu açık se­ çik ve tam yapısı içinde söylemeyi arzu etmişlerdir. Bu yüzden gessen şeklinden önce bir ge- daha eklenmiş, sonuçta bugünkü geçerli şekil olan gegessen (yemiş) ortaya çıkmıştır. Almancadaki birçok cinssiz isimlerin (8S) çoğul şekilleri­ nin eskiden ayrı ekleri tyoktu, bu yüzden tekil şekileri ile aynı idiler. Meselâ das kint (çocuk) kelimesinin çoğulu diu kint idi. Açıklık sağlanması için çoğulun ayrıca belirtilmesi arzu edildi, ve Lammer (kuzular), Kalber (danalar) gibi çoğul şekillerinin eskiden beri sahip oldukları -er son eki, bu kelimenin sonuna da bağlandı. Bu iş eril bir isimde bile yapıldı: Eskiden tekili ile çoğulu farklı olmadığı halde, bugün [«erkek» kelimesinin ço­ ğulu için] Manner denmektedir. Geyiğin dişisinin ismi önce Hinde idi. Söz konusu hayva­ nın dişi olduğunu daha belirgin hale getirmek için, dişi varlık­ ların adları için kullanılan son ek (-in) ilâve edildi, sonuçta ke­ lime bugünkü Hindin şeklini aldı. Almancada şimdiki zaman isteme kipi (Konjunktiv) he­ men hemen bütün fiillerde üçüncü tekil şahıs dışında bildir­ me kipi (Indikativ) ile aynıdır. Açıkça isteme kipliği belli bir şekil isteğinde, «kuvvetli» fiillerde çok belirgin bir şekle sahip olan geçmiş zaman isteme kipine baş vurulur. Meselâ sie Iassen sagen, sie kommen morgen denmez, çünkü kommen bildirme kipi de olabilir; onun yerine sie Iassen sagen, sie karnen morgen denir. «Zayıf» fiillerde bu yola başvurulamaz, çünkü onlarda geçmiş zaman için de bildirme ve isteme kipleri aynıdır. Bu, is­ teme kipinin würde ile dolambaçlı olarak anlatılmasına yol aç­ mıştır : Sie behaupten, sie würden damit nicht auskommen gibi. 85)

Das artikeli (tanımlığı) alan isimler. (Çev.).

111


Aynı anlam bağlantısında mümkün iki kelime - meselâ bir çok Alman ağzında eigene Betten «kendi yatakları» ve eichene Betten «meşeden yataklar, karyolalar» gibi - aynı sesi verdiğin­ de, açıklık çabası son derece artar. Böyle bir durumda ya eigen «kendi» kelimesindeki g, ağızdaki kullanımın aksine kapantı sesi olarak telâffuz edilir, ya da eş sesli bu iki kelimeden biri­ nin kullanılmasından vazgeçilir. Yeni Yüksek Almancada Lehm (balçtk, mil) kelimesi bir ağızdan alınmıştır, çünkü asıl Yük­ sek Almanca şekil olan Leim zamkı, tutkalı ifade eden Leim ile aynı olmuştu. Fakat başka güçler, açıklık ve vurgulama çabasına karşı çıkarlar. İnsanlar arasındaki ilişki, karşılıklı saygıyı ve başka­ sının duygularını gözetmeyi gerektirir; bu, karşımızdakine ni­ yetlerimizi ulaştırabilmek ve onu daha başlangıçta kırıp incit­ memek bakımından kendi çıkarımız açısından da zarurîdir (86) . Bunun konuşma bakımından anlamı ise, insanın fazla şiddetli deyişleri hafifletmesi, hoş olmayan konular için dolambaçlı ifa­ deler kullanması ve çoğu kere imalarla yetinmesidir. Asıl ifade çok kuvvetli bulunarak, meselâ aptal kastedilip istidatsız, kor­ kak yerine dikkatli, tembel yerine keyfine düşkün denir. Kimse şişman olduğunu duymaktan hoşlanmaz. Eskiden bunun yerine güçlü kuvvetli denirdi, şimdi daha da kibarca vollschlank (ba­ lık etinde) (87) deniyor. Nezaket özellikle hitap ve istek şekille­ rinin değiştirilmesi eğilimine yol açar. İkinci tekil şahıstaki hi­ tap yerine önce 2. çoğul şahısla hitap (sen yerine siz) konur, ve bazen bu iş öylesine kökten yapılır ki, ikinci tekil şahıs İngiliz­ cede ve Hollanda dilinde olduğu gibi tamamen ortadan kalkar. Bu yerleştikten sonra nezaket bir kere daha yükseltilme ister : Sen veya siz yerine açıkça, ya da bay (İsveççe) veya zatıâliniz (İtalyanca, İspanyolca, Hollanda dili) gibi ifadeler kullanılarak, 86) 87)

112

a.g.e., s. 184 v.d. Aslında voli (dolgun, tam, toplu, tombul) ve sclılaıık (narin, fidan. gibi, ince) kelimelerinden. (Çev.).


üçüncü tekil şahısla hitap edilir. Karşıdakine ortak dilde ki­ barca hitap olarak sadece çoğul ücüncü şahsı (Sie) tanıyan bu­ günkü Almanca, bu konuda daha da ileri gitmiştir. Aynı sebep­ ten taleplerde mümkün olduğunca emir şeklinden kaçınılır, onlara en azından lütfen veya benzeri kalıplar eklenir veya emir kipi yerine listeme kipi kullanılır; Almancanın 3. şahısındaki hi­ tapta bu zaten mecburidir, çünkü emirde 3. şahıs yoktur. Fakat talebin bütünü soru halinde gizlenebilir.: Würden Sfe bitte das Fenster sehliepen? (Lütfen pencereyi kapayabilir miydiniz?) Burada bitte (lütfen) kelimesi, söz konusunun aslında bir istek olduğunu ortaya çıkarmaktadır. Önce seçilecek şekilde serbest bırakılan benzeri ifadeler, sonunda bağlayıcı tolurlar ve böylece dilin genel görünüşünü değiştirirler. ifadenin hafifletilmesi, nezaket ve saygıdan başka sebep­ lerle defolabilir, insan «belâyı davet etmekten», yani nahoş veya tehlikeli şeyleri direkt olarak söylemekten çekinir. Öte yandan güzel şeyleri de, gizli güçlerin hasedini uyandırmamak [nazar değmemesi] için, yüksek sesle vurgulayarak ifadeden kaçınır. Kötü güçlerin asla «uyandırılmaması, çağrılmaması» gerekir. Ölüm ve ölmek ile ilgili Hinschied (vefat, üful), Heimgang (rah­ mete, rahmana kavuşma; aslında «yuvaya dönme»), Ableben (terki hayat etme) gibi birçok dolambaçlı ifade bu davranış biçimiyle açıklanabilir, insan krank (hasta) değildir, unvvohl (rahatsız) dır ya da leidend (dertli). Öte yandan daima başkası, o da kendisi konuşma sırasında orada yoksa zengin’dir, aksi takdirde sadece wohlhabend (hali vakti yerinde, varlıklı) kul­ lanılır. Mahsul için fena değil denir, asla mükemmel denmez. Iş çevrelerinin akıllılığı da böyle örtmecelere başvurur : Bir mal wohlfeil (ehven) değil, billig (ucuz) dur; aslında «uygun, adil». Tabiî örtme kelimesi olarak sık sık kullanılma sonucu billig ke­ limesi anlamını değiştirmiş ve onun yerine preiswert («fiyatı­ nın değeri») kelimesinin konması gerekmiştir. Alıcı ısatıcıya alış-verişi uygun bulduğunu asla belli etmeyecektir. Belirli ifa­ 113


delerden kaçınma ile ilgili böyle alışkanlıklar, dilin kelime hâ­ zinesini sürekli olarak değiştirirler. Nihayet, konuşma tarzına dikkat gösteren herkesin, müm­ kün olduğunca güzel ve mümkün olduğunca doğru konuşma ça­ bası vardır C8889). Yalnız doğruluk ayn bir meseledir. Daha önce gördük ki, ıbir dil topluluğunun her mensubu, ’o topluluğun her biri ayrı doğruluk ölçüsüne sahip çeşitli tabakalarında hareket etmek zorundadır. Bu da teredütlere yol açar. Bir ağızdan ya da gündelik dilden bildiğim bir şekil, acaba ortak dile veya yüksek dile uyar mı? Ya da uyması için nasıl değiştirilmelidir? Tersine : Aklıma yüksek dilden bir şekil gelivermiştir. Onu bölge ağzına nasıl uydurmalıyım? Böyle soruların ancak öğrenim görmüş dil­ ciler tarafından cevaplandınlabileceği açıktır. Ortalama konu­ şucu duygularına başvurur ve bu da onu sık sık yanıltır. Bu yüzden «yüksek dilin üstünde» veya «ağız üstü» («aşırı doğru» denilen) şekillerle karşılaşırız; bunlar çoğu kere yerleşir ve her yerde geçerli olurlar. Birçok Alman ağızlarında, dudakların yuvarlaştırılması ile söylenen ö, ü, eu (oy) ünlüleri yerine düze,i,ei (ay) ünlü­ leri vardır. Bu ağızların konuşucuları, ağızlarında veya hergünkü dilde söyledikleri e, i, ei yerine, ortak veya yüksek dilde çoğu kere ö,ü, eu kullanmaya alışmışlardır. Ancak bunu bazen yanlış yerde de yaparlar, bu yüzden gescheit’in gescheut (w) oluşu ya­ nında keichen den keuchen (solumak, soluk soluğa kalmak) çıkmıştır ve bunlar da yuvarlak ünlü ile kullanılmaktadır. Bu alanda çok garip şeylerle karşılaşılır. Eskiden madenî plakalar­ dan zırh yapan zenaatkârlar vardı, bunlara Pfattner denilirdi Zenaatm kendisi ile birlikte meslek adı olan kelime de kaybolmuş­ tur. Fakat birçok eski meslek adı gibi soyadı olarak, hem de çe­ 88) 89)

114

a.g.e., s. 171 v.d. Gescheıt akıllı demektir. Bunun gescheut şeklinde söylenmesi, scheuen (korkmak) fiilinin partisipi gescheut (korkmuş) ile aynı olmasına sebep olur. (Çev.).


şitli şekillerde yaşamaya devam etmektedir. Ünlüyü uzatan bir ağıza gelmiş Plethner olmuştur. Bu adı taşıyan insanlar, bölge ağzının sadece düz ünlüye sahip olduğu topraklara göçmüşler, orada e düzleştirilmiş ö olarak anlaşılmış ve yüksek dilin üstün­ de bir biçim içine sokularak kelime Plöthner yapılmıştır. Bu adı taşıyan başkaları Doğu Thiiringen ve Yukarı Saksonya bölgele­ rine geldiklerinde e ünlüsü i ye çevrilmiş ve ortaya Bliedtner çıkmıştır. Fakat bu şekil de düzleştirilmiş olarak düşünülmüş ve sonunda yüksek dil üstü şekil Blüthner meydana gelmiştir; dikkat edilsin, sadece yazıda değil, telâffuzda da. Burada bir özel adın başından geçenleri, dilin olağan kelimeleri de yaşa­ yabilirler. Bazı Alman ağızlarında g, ortak dildeki gibi kapantı sesi değil, sürtünücüdür: Bu ağızların konuşucuları, kendi ch (ok. h) sesleri yerine ortak dildeki g yi koymamaya alışıktır. Bu da die Adligen (asiller) gibi şekillere yol açmıştır. Aslında kelime­ nin, menschlich (İnsanî) kelimesindeki aynı. lich yapım ekiy­ le die Adlichen olması gerekirdi. Ortak dilde de sürtünücü İşe­ sin kullanılması doğru olurdu. * Bazı bölgelerde de, bölge ağzında basit geçmiş zaman şekli [kam «geldi», war «idi» vb.] bilinmez, geçmiş zaman daima haben ve sein fiilleriyle kurulur (meselâ: Wie ich gestem abend heimgekommen bîn, İst es erst zehn gevvesen), ancak yüksek di­ le başvurulduğunda basit geçmiş kullanmaya alışılmıştır. Fakat bunda mübalâğa edilir ve yüksek dilde birleşik geçmişin kulla­ nılması gerektiği yerde de basit geçmiş yerleştirilir, wir haben schon gegessen denmesi gerekirken wir aGen schon denir. Böylece, bir şahsın konuşma şeklinde, onun kendi dil top­ luluğunun genel kullanımından durmadan sapmalara yol açan en önemli güçleri ve sebepleri bir araya toplamış bulunuyoruz. Bunların ne kadar sık etkili olduklarını, günlük çevresini göz­ lemleyen herkes kolayca görebilir. Bu sapmaların hepsi dil kul­ 115


lanımında yeniliklerin kaynağı olsaydı, dil kısa sürede ve her yönde tamamen değişir, tanınmaz hal alırdı. Fakat böyle bir şey olmadığı açıktır. Dil kullanımı öylesine sabittir ki, bir in­ san ömrü boyunca gerçekleşen değişim ancak iyice dikkat edildiğinde farkedilir. Bu nasıl açıklanabilir? Soru gösteri­ yor ki, bakış noktamız inceleme süresince oldukça kaymıştır. Önce dilin niçin değişebildiğini sorduğumuz halde, şimdi, onun ancak böyle yavaş yavaş değiştiğine şaşmak zorunda kalıyo­ ruz. Şurası açıktır ki, dil topluluğu yeniliklerin kabulünde di­ renir, hatta bireyler de bilerek kullandıkları ya da bilmeyerek ağızlarından kaçan sapmalar karşısında rahatsızlık hissederler. Burada yine âdetler ve geleneklerle karşılaştırma yapabiliriz. Hiçbir kuvvet onları zorlamadığı halde, insanlar âdet ve göre­ neklere, ardında devletin ceza tehditleriyle yer aldığı kanunî mevzuattan daha gönül rahatıyla boyun eğerler, isviçreli bir meslektaşım, Otto von Greyerz, bir keresinde bana Amerika Birleşik Devletlerinde başından geçen bir olayı anlattı. Genç bir öğrenci tanımış orada, delikanlı fikrî bakımdan tam bağım­ sızlığı ile övünüp duruyormuş. Kendi şahsî inancı dışında hiç­ bir gelenek ve bağ tanımak istemiyor, Tanrı buyruklarını bile kabul etmiyormuş, çünkü tabiîdir ki bir tanrı tanımazmış (ateist). O zaman bizim temkinli İsviçrelimiz ona, bağımsızlığı­ nı bir de akşam yemeğine âdet olduğu üzere koyu elbise ile de­ ğil, spor kıyafeti ile gelerek göstermesini teiklif etmiş. «Hayır, işte bu olamaz», diye cevap vermiş asi genç! - Fakat biz hepimiz, işte bunun için âdet olan âdet karşısında böyle davranırız. Dil kullanımının sürekliliğini ve dar bir çevre içindeki birlik ve bütünlüğünü sağlayan da, âdetlere uymayı öylesine mutlak bi­ çimde sağlayan aynı sosyal güçtür. Çocukların, anababalarm veya eğitimcilerin tesiri olmaksızın, hatta onların iradelerine karşı, yabancı bir çevrenin konuşma tarzına çarçabuk uyuvermeleri çok şaşırtıcıdır; halbuki aynı çocuklara masada doğru dürüst nasıl davranacaklarını öğretmek oldukça zahmetli bir iştir. Fakat çevresindekilerden başka türlü konuşanlara gülü­ 116


nür, ve insanlar gülünç olmaktan, hapishaneye düşmekten daha fazla korkarlar. Şu halde cevabım aradığımız soruyu şöyle toparlayabili­ riz : Dil topluluğu içinde, onun direncine karşı bireylerin dildeki yeniliklerinin yerleşmesini sağlayan özellikler nelerdir? Tecrübe gösteriyor ki, burada esas olarak iki balkış nok­ tası söz konusu olmaktadır. Önce «havada bulunan», yani di­ lin biçimlendirilmesinde insanın ruhî hayatının genel eğilimle­ rine uyan yenilikler yerleşmektedir. Konuşurken hata yapma­ nın (sürç-i lisan etmenin) sebepleri, benzeşmeler, kaydırmalar, hece yutumu, kelimelerin ve takımların karıştırılması, buraya girer. Fakat âmiyane tabirler, abartmalar, yüksek dil üstü şe­ killer, konuşanların büyük ölçüde o kadar yakınında bulunur ki, onlar bu şekilleri mutat olandan sapmalar olarak hissetmez, ve yeni bir şey aldıklarının farkına varmaksızın tekrar ederler. Bu, özellikle yeni kelimelerin teşkili konusunda geçerlidir. Lise dört öğrencisiyken, bir resmin tasviri şuasında Vordergrund (ön plan) ve Hintergrund (arka plan) ıgibi yaygın bir kelime kullandığımı zannederek Mittelgrund (orta plan) ifadesini kul­ lanmıştım. Fakat öğretmen bu kelimeyi «yeni kelime» olarak eleştirdi, ve ben haklı olduğumu ispat 'için herhangi bir belge gösteremedim. Tabiî daha sonra kelimenin çoktan yerleşmiş ol­ duğunu tespit ettim (daha 18. yüzyılda Wieland kullanmış onu), fakat benim o sıralarda almış olmanın mümkün olamayacağı eserlerde. Çeşitli şahıslar tarafından birbirlerinden habersizce durmadan türetilen böyle kelimeler, elbette kolayca yerleşirler. Fakat ünlü ve nüfuzlu şahıslardan kaynaklanan dil yenilik­ lerinin ayrı bir etki gücü vardır. Yeniliğin yolu genellikle şöyledir: Etkili şahıs önce çevresinin konuşma tarzım etkiler, da­ ha sonra bu çevreler sosyal itibarları dolayısıyla bütün dil top­ luluğu için örnek olurlar. Meselâ Fransızcada yüksek dilde tek geçerli şekil olan damaksı r sesi, Paris’ten ve orada da saray 117


çevrelerinden çıkmıştı, yani önceleri muhtemelen herhangi bir yüksek mevki deki şahsın dil kusurundan kaynaklanan yapma­ cıklı bir konuşma tarzıydı. [Eski] Almanya’daki subayların ko­ nuşma tarzının, modern Almancadaki tonlama ve bundan kay­ naklanan telâffuz özellikleri bakımından ne derece örnek oldu­ ğu ise herkesçe çok iyi bilinir. Konunun uzmanı olmayanlar için bu etkiler kelime ve ta­ kım (terkip) seçiminde daha açık belli olur. İtibar sahibi çev­ relerin sevdiği kelimeler ve tabirler şaşılacak bir süratle bü­ tün dil topluluğuna yayılırlar. Etkili bir şahıs Garant (garanti eden, kefil) deyince, aynı anda yabancı kelimelere karşı şiddet­ li bir savaş sürüyor olsa bile her taraf Garantlarla kaynamaya başlar, [aynı anlamdaki öz Almanca] Bürge kelimesi bir tarafa bırakılır. Aslında etkili çevreler her zaman çok ince veya kibar çevreler değillerdir. Gençlerin mümkün olduğunca gangsterler veya kadın tellâlları gibi konuşmaya pek hevesli oldukları za­ manlar ve yerler vardır. Birçok moda kelimeyi etkili gazeteci­ ler piyasaya sürer, daha az meşhur meslektaşları da onlardan alırlar. Daha sonra bu kelimeler, meslekleri gereği çok gazete okumak zorundaki siyasî hatiplerin ve yazarların dil kullanımı­ na girerler. Şu halde, dilde her yeniliğin yayılışı, tıpkı suya atılan bir taşın sebep olduğu dalgalar gibi, belirli bir başlangıç noktasın­ dan yavaş yavaş ve gittikçe genişleyen daireler şeklinde gerçek­ leşir. Bu yüzden, dilin değişimi ile bu görüşe d a l g a l a r t e o r i s i (Wellentheorie) (M) adı verilmiştir. Tabiî etkili bir şahıs veya örnek olarak görülen itibarlı bir çevre, bazı yenilik­ lerin kaynağı olacaktır. Fakat her dil topluluğunda böyle şahıs­ ların ve çevrelerin sayısı da çoktur. Bu durumda, havada bulu­ nan yenilikler, dil topluluğunun her noktasında ortaya çıkabilir90 90)

118

İlk olarak Hint-Avrupa dil ailesinin oluşumunu açıklamak için Johannes Schmidt tarafından 1872’de öne sürülen teori. (Çev.).


ve oradan yayılabilir. Bu yüzden dil kullanımının ayrı ayrı de­ ğişiklikleri, yayılım bakımından birbirlerinden bağımsızdırlar. Çıkış noktaları farklıdır, farklı zamanlarda ortaya çıkarlar ve etki güçlerine, buldukları sosyal şartlara göre farklı hızla ya­ yılırlar. Her seferindeki yayılımın gösterdiği dalga halkaları, dil alanının içinde çoğu kere çakışır. Dil topluluğunun coğrafî bölümlenmesini incelerken Ibulduğumuz tablo da zaten böyle de­ ğil miydi? Bu tablo, dil yeniliklerinin belirli bir tarihte yayılım­ larında eriştikleri durumu göstermekten başka da bir şey yap­ mamaktadır. Dalga halkaları izogloslardır. Tabloda sadece bir noktanın açıklanması gerekir. İzogloslar çoğu kere demetler şeklinde giderler ve ağızların merkez ve yan bölgelerini belli ederler. Dalga halkalarının yayılımının sınırları sorulduğunda, bu fenomen açıklığa kavuşur. Nihaî sınır tabiî ki dil alanının sınırındadır ve âdeta her dalganın daha fazla ilerlemesine engel olan kıyı gibidir. Fakat dil alanının içinde de, daha sonra or­ taya çıkan halkaların üst üste yığılmış öncekilere yetişebildiği belirli bazı hatların olduğu görülmektedir. Bu hatların sadece tabiî engellere, dağlara, engin orman­ lara, çöllere mi denk geldiği, yoksa insanlara has bazı kuruluş­ larla mı bağlantılı olduğu konusunda uzun süre tartışılmıştır. Derinlemesine incelemeler, burada her halükârda ulaşım sınır­ larının söz konusu olduğunu göstermiştir (91). İnsanların (bir­ birleriyle ilişki içinde olduğu yerde dil kulanımında yenilikler daha çabuk yayılır. Bu ilişkilerin azaldığı ya da durduğu yer­ lerde dil değişimi dalgaları da bir süre ya da sürekli olarak du­ 91)

Bu alanın bu görüş açısından ilk titiz incelemesini yapan KARL HAAG’d ır : Die Mundarten des oberen Neckar-und Donau-Landes. Progr. Reutlingen 1898. Başka kültür zenginliklerinin yayılması ile bağlantılı olarak konu şu eserde araştırılm aktadır: H. AUBIN, TH. FRINGS, J. MÜLLER, Kulturströmungen und Kulturprovinzen in den Rheinlanden, Bonn 1926. Araştırmalarda 1939’a kad.arki du­ rum B. MARTIN'in «Die deutshen Mundarten» (Leipzig 1939) isimli eserinde s. 95 v.d. da özetlenmektedir.

119


rur. Bu ilişki sınırlarını tabiat da belirlemiş olabilir. Bir nehir, ilişkinin sınırı değildir, tersine, kıyıları birbirine bağlar. Dağlar, hatta yüksek sıra dağlar bile, insanın ilk bakışta onlara yakış­ tırma eğiliminde olduğu ulaşım engeli rolünü oynamazlar. Dil coğrafyacılarının hayretle tespit ettiğine göre, Mont Blanc ma­ sifi, Fransız dil bölgesinin ortasında yer almasına ve iki tarafı yüzyıllardır aynı devlete ait bulunmasına rağmen ağızlar arasın­ da bir sınır değildir, ancak 1860’tan bu yana Fransa ile İtalya arasında siyasî sının oluşturmaktadır. Alpler.de çök sayıda ve en azından yazlan aşılması oldukça kolay geçitler açılmıştır, bu yüzden bu dağlar ulaşımı önemli ölçüde engellemezler. Bu ba­ kımdan daha etkili olanlar, engin ormanlarla kaplı yüksek ve orta yükseklikte dağlardır. Ve elbette Büyük Sahra gibi bir çöl de tabiî bir ulaşım engelidir. Fakat tabiatın engel olarak sunduğu şeylerden çok daha etkilisi, insanların çizdiği sınırlardır. Alt düzeyde bir yönetim sının bile, bir kaç nesilden sonra ağız ayıranında kendini belli eder. Orta Çağın sonlanndan kalma bölge sınırlan, çoğu kere bugün bile bir Alman lehçe haritasında görülebilir. Meselâ Ren nehri boyunca Mainz, Trier ve Köln seçici prensliklerinin (n) eski sınırları, kuvvetli izoglos demetleri ile kendilerini belli ederler. Bu, insanlarm kendi yönetim çevrelerinde ibadetha­ neye ve pazara gidip oralarda sadece kendi illerinin insanlanyla bir araya gelmeleri, buna karşılık sınırlan aşıp komşu illere uzanan ilişkinin çok daha zayıf olması ile açıklanabilir. Dilin dayanıklılığı yüzünden, bir ağız sınırı, ortaya 'çıkışının sebebi ortadan kalkmış olsa bile uzun süre geçerli olur. Şimdiye kadar tespit edildiğine göre, bir ağız sınırı, kendisini oluşturan ulaşım92 92)

120

Kurfürsten (Wahlfürsten) : 13. y.y. da ortaya çıkan dinî ve dünyevî Alman beyleri; Alman Krallarını seçme (Wahl = Kur) hakkına sahiptiler: Mainz, Trier ve Köln Başpiskoposları, Pfalz Kontu, Sak­ sonya Dükü, Brandenburg Markgrafı (Uç Beyi) ve Bohemya Kra­ lı. (Ç ev).


sınırının ortadan kalkışından yaklaşık 300 yıl sonra kaybolmak­ tadır. Ulaşım sınırı ne kadar uzun zaman kalırsa ve ulaşım için ne derece engel olursa, o derece kesin hatlarla damgasını vurur. Çağdaş devletlerin, Orta Çağdakilerin aksine aynı zamanda gümrük ve pasaport sınırı olan sınırları, bu bakımdan son dere­ ce etkilidir. Sadece oldukça yakın zamandan beri var olmaları yüzünden ağızların bölünmesindeki etkileri çok açık şekilde belli olmamaktadır. Öte yandan çağdaş devletlerde ekonomik sebeplerden kaynaklanan yoğun iç göçlerle bağlı olarak ulaşı­ mın kolaylaşmış olması, bu bölgelerin arasındaki ağız farkları­ nı gitgide törpülemektedir. Net 'bir ulaşım sınırının iki yanın­ daki konuşma tarzı farklı yönde törpülenince, bir ağız sının gerçek bir dil sının haline gelir. Dilde değişim gerçeklerine yakından bakılınca, gerek or­ taya çıkışlannda gerekse yayılmalarında büyük ölçüde tesadüfe bağlı oldukları görülmektedir. Farklı ve birbirleriyle çatışma içindeki güçlerden hangisinin, ilk hareketi başlatarak konuşma eyleminde zafer kazanacağını önceden kestirmek mümkün de­ ğildir. Dildeki yeniliklerden hangisinin yerleşeceği, hangisinin yerleşmeyeceği ise, tıpkı modanın kaprisleri gibi önceden bili­ nemez. Gene de, bu tek tek hareketlerin sonuçları birçok yüzyıl­ lar boyunca ve geniş alanlar dikkate alınarak incelendiğinde, dilde değişmenin bütün olarak belirli bir yön tutturmuş olduğu, bir yeniliğin başkasını ortadan kaldırmadığı, aksine bunların birbirini tamamladığı izlenimini kabul etmek gerekiyor gibidir. Aynı dilin birçok yüzyıl aralarla görünümlerini karşılaştırırsak toplu tablonun bir farkını açık olarak görürüz. Eski Yüksek Almanca Hildebrandslied’in (93) do si to dero hiltiu ritun söz­ leri Orta Yüksek Almancada da si ze dem strîte riten, Yeni Yüksek Almancada als sie in den Kampf ritten (atlarını savaşa sürdüklerinde) olurdu. Bu izlenim ayrıntıda incelenmeden ön­ 93)

800

- 830 arası yazılmış olan bir destan. (Çev.l.

121


ce de, üç idil isafhası birbirinden belirgin biçimde farklı görün­ mektedir. Bu fenomenin ilk sebebi olarak, dil yapısında çok sayıda tek tek değişikliklerin aynı genel sebebe bağlanabileceğini söyle­ mek mümkündür. Eski Yüksek Almanca ile Orta Yüksek Al­ manca arasında en dikkat çekici fark, Eski Yüksek Almancada kelimelerin son hecelerindeki rengârenk ünlülerin Orta Yüksek Almancada yeknesak e haline dönüşüp zayıflamalarıdır. Bunun sebebi, Eski Germanca çağından itibaren Alman dilinin yapısını belirleyen, fakat ancak 1000 yılı civarında tam yerleşen, kelime­ nin ilk hecesinin kuvvetli vurgulanmasıdır. Orta Yüksek Al­ manca ünlülerinin Yeni Yüksek Almancada değişikliğe uğrama­ larının, î, û, ü’nün ei, au, eu (ok.: ay, av, oy), ie, uo, üe (ok.: i-e, u-o, ü-e) diftonglarının uzun i, u, ü ye dönüşmelerinin se­ bebi de muhakkak ki vurgulama tarzıdır. Aynı sebep yüzünden bir seferinde uzun bir ünlünün diftong, başka bir sefer diftongun uzun ünlü oluşu insanı önce şaşırtabilir. Fakat bu gerçekten doğrudur. Söz konusu î, û, ü uzun ünlülerinde ünlünün içinde bir ayrılma görüyoruz : Birinci kısım açılıyor ve yalnız başına heceyi taşıma rolünü üstleniyor, buna mukabil ka­ palı kalan ikinci kısım «yarım ünlü» olarak sadece bir ünsüz rolü oynuyor. Öbür gruptaki ie, uo, üe diftonglarında yine ilk kısım, sadece yarı ünlü olmasına rağmen, tercih ediliyor, ikinci kısım ise tamamen ortadan kalkıyor. İlk kısım heceyi taşır ha­ le geliyor ve kaybı karşılamak için uzatılıyor. Şu halde gerçek­ ten iki durumda da aynı olay söz konusudur : Hecenin ses ağır­ lığı, bir uzun ünlünün ya da bir diftongun baş tarafına yerleşti­ rilmektedir. Bu yüzden ei, ou diftongları değişmeden kalmıştır, çünkü onlarda bu ağırlık dağılımı baştan beri mevcuttur. Geniş anlamda vurgulama tarzı, dilin bir çok ayrı değişik­ liği için ortak sebeptir. İlk duyuştan sonra, insan, ayrıntıları kavrama ve değerlendirme durumunda olmasa bile, vurgulama sayesinde ağızları tanır. Ve vurgulama tarzı sadece ünlülerin de­ 122


ğil, hecelerin gelişimini de ve böylece kelimenin dış yapısının kendisini etkiler. Daha önce keskin ve âdeta geçirimsiz olan he­ ce sınırları, komşu ünsüzler birbirlerine uyacak (meselâ Latince octo «sekiz» in İtalyanca otto olması) veya ünlüler arasındaki ünsüzler önce titreşimli hale gelecek, daha sonra tamamen or­ tadan kaybolacak (Latince securus un Eski Fransızcada iki He­ celi seur, Yeni Fransızcada sûr «emin, sağlam, kesin; şüphe­ siz...» olması) şekilde ses bakımından keskinliklerini kaybet­ meye başlarlarsa, bu fenomeni de - hece sınırının ses bakımın­ dan ifadesi ona bağlı olduğundan - vurgulama tarzına bağlaya­ cağız. Son olarak, bir kelimenin sonundaki seslerin - ünlülerin ve ünsüzlerin - kaderi de vurgu tarzına bağlıdır. Fakat bu ka­ der, yine bir dil safhasının toplu tablosu açısından çok önemli­ dir. Böyle bir birlik içinde etkide bulunan güç, dilde çok sayı­ da farklı, fakat aynı yönde değişiklikler vücuda getirirken, et­ kide bulunduğu dil durumu da, kendini belirli bir zamanda dai­ ma belirli bir dengeye sahip bir sistem olarak gösterir. Kelime yapısının belirtileri olan sesler karşıt seslerle, kelimelerin içe­ rikleri ise birbirleriyle ilişkileri yoluyla belirlenmiştir. Bu sis­ temin herhangi bir yerinde bir şey değişince, bu kendini derhal başka yerlerde de hissettirecek ve orada da değişiklik eğilimi ya da ihtiyacı doğuracaktır. F. DE SAUSSURE bunu anlatmak için çok canlı bir satranç partisi örneği kullanmıştır : Her ham­ le sadece bir taşın yerini değiştirmekle kalmamakta, oyun ala­ nındaki diğer taşların da, kendi durumunun anlamını da de­ ğiştirmektedir. Böylece, cümle kuruluşunda değişiklik yapıla­ rak sürekli bir şekilde edat kullanımına geçilmesi, çekim ekleri­ nin gereksiz hale gelmesine ve fonksiyonlarını kaybedip atılma­ larına yol açar. Bu gerçeklerden çıkılarak, bir dilin bütün ge­ lişiminin, yapısında baştan itibaren yer alan eğilimlerin zaman 123


içinde yavaş yavaş etkilerini göstermesinden ibaret olduğu gö­ rüşü ileri sürülmüştür (94). Fakat bu görüş, bir dil konuşulduğu bölgeye göre çok farklı yönlerde aynı anda gelişebildiği için, bir sonuca götürmemektedir. Kelime hâzinesindeki ve kelime kullanımındaki birçok değişim olaylarında da genel sebepler bulunabilir. Her dilin ta­ rihî gelişiminde, birçok maddî ve manevî olay ve olguların ad­ larının yenilendiği, buna uygun olarak da başka dillerden alı­ nan ya da yeni teşkil edilen pek çok kelimenin ortaya çıktığı, ve anlam alanlarının sınırlarının kaydığı çağlar vardır. Buna rağmen bu yeniliklerin birbirleriyle içten bağlı olduğu aşikâr­ dır. Yunanca için, sofizm hareketinin ruhları kavradığı M. Ö. 5. yy. m ikinci yarısı; Latince için, Hıristiyanlığın bu dili kullan­ maya başladığı 3. yy.; Almanca için, Reformasyonun yerleştiği 15. ve 16. yüzyıllar; ve bütün Avrupa dilleri için sadece bilgin­ lere has bir şey olmaktan çok daha fazla anlam taşıyan Hüma­ nizmin etkisinin zirvede bulunduğu 15. yüzyıl böyle çağlardı. Bu değişikliklerin sebebi, dil topluluğunun yapı değişikliğinde bulunmaktadır. Olayların akışım derinlemesine görebildiğimiz her yerde önde gelen sosyal tabakalarda aynı anda bir değişim tespit edebiliyoruz. Eski Çağın sonlarına doğru Hristiyanlığm zaferi alt tabakanın üste çıkışı anlamını taşıyor. Hümanizm ve Reformasyon, şehir burjuvalarının büyük etki ve önem kazan­ dığının işareti oluyorlar. Fakat yönetim mevkilerine yeni ge­ len bu tabakalar, hayat tarzı ve bunun yanında dilin şekillendi­ rilmesi hususlarında kendi zevklerini de beraberlerinde getiri­ yorlar. Kelime hazînesinin yenilenmesinin bu sosyal ve fikrî hareketlerle doğrudan bağlı olduğu, yeniliklerin cinsi dolayısıy­ la ispat olunmaktadır. Aynı şey, zaman bakımından kelime kullanımındaki yeni­ liklerle aynı zamana denk düşen cümle yapısındaki değişimde 94 )

124

C. JU RET, Dominance e t resistance dans la Heidelberg 1913.

p h o n e tiq u e

Satine.


de gözlenebilir. Cümle kuruluşunda bir fikrin parçalan ister yan yana, ister alt alta sıralansın; bir olgu ister bir olay akışı, ister mevcut nesneler arasında bir ilişki olarak kavransın; cüm­ lenin üyelerinin sıralanmasında ister tonlamaya önem ilk sıra­ yı, alsın, ister nesnel bağlar - daima bir dizi ayrıntının aynı yön­ de etki göstermesi gerektiği ve bu yönün manevî bir tavırla be­ lirlendiği açıktır. Burada itiraz edilecek, kelime kullanımında ve cümle ku­ ruluşlarındaki değişimin hemen hemen tamamen yüksek dil ba­ kış açısından görüldüğü ve anlatıldığı ileri sürülecektir. Doğru­ dur bu, fakat farklı devirlerdeki ve farklı yerlerdeki gündelik dilleri inceleyen herkes, bunların kelime kullanımı ve cümle kuruluşu bakımından birbirlerine ne kadar benzediğini farkederek şaşıracaktır. Birbirlerinden farklılık gösterdiği yerlerde daima ilgili yüksek dillerin etkisi işe girmiştir. Şunu da düşünmemiz yerinde olacaktır ki, dildeki hemen hemen bütün ses değişikliklerinin sebebi olarak tespit ettiği­ miz sözün tonlanması da, ruhsal bir tavrın ifadesidir. Aksi tak­ dirde bir insanın karakteri ve mesleği, konuşma tonunda ken­ dini belli etmezdi. Ve bununla dilde değişimin bütünü için et­ kili bir sebep buluyoruz: Konuşan insanların manevî tavrında değişiklikler. Fakat bu demektir ki, tersine, dildeki değişiklik­ lerin cinsinden hareketle, bir dil topluluğu içindeki fikir »akım­ larının gücü hakkında bir sonuca varılabilir. Bu düşünce el­ bette ancak yürütülecek tarihî araştırmalar sonunda verim­ liliğini ortaya koyacaktır. Bütün bunların yanmda, büyük fikir akımlarıyla belirle­ nebilir bir bağı olmayan tesadüfi türden dil yenilikleri olduğu da inkâr edilmemelidir. Bu belki de bir deniz kıyısında topra­ 125


ğın yapısını oluşturan güçlere benzetilebilir. Orada her gün kayaların altına dalgalar vurur ve kum bankları sürüklenip ge­ tirilir, fakat yüzyıllar içinde bunlar tesadüfi, belirli bir yönü olmayan gidiş gelişler gibi görünürler. Ancak binlerce, onbinlerce yıllık süreler dikkate alındığında ortaya çıkar ki, şurada bir kıta denize batmış, orada bir toprak parçası denizden doğ­ muştur. Fakat ancak büyük değişikliklerin genel yönünü iyi ta­ nıyan biri, günlük olaya da toplu tablo içindeki doğru yerini verebilir.

126


YEDÎNCÎ

BÖLÜM

DİL KARŞILAŞTIRMASI 1814 senesinin martında müttefik ordular Napoleon’ıın iktidarına bir son vermek üzere Paris’e yaklaşırken, «Millî Kütüphane»de genç bir Alman oturmuş, çok kalın bir Hintçe el yazmasından, kısmen tercüme ederek, eski Hintlilerin kutsat din ve bilim dili Sanskrit’in gramer yapısını tespit etmeye ça balıyordu. Hemen yakınında batı tarihinin en önemli olayları peşpeşe cereyan ediyordu, fakat genç bilgin dünya tarihinin, yaşadığı o günlere ve günümüze kadar binlerce yıla damgası­ nı vurmuş olan ve akışı bugün de sona ermemiş bulunan olay­ larını öğrenmek için çok uzak diyarlara ve çağlara gitmişti (95). Yirmi üç yaşındaki Mainzlı FRANZ BOPP’un nasıl olup da tam o günlerde Hintçe el yazmaları ile meşgul olduğu, bu araştırmaların onu nasıl olup da hakkında hiçbir belge, efsa ne ve mitin bilgi vermediği çok eski çağlara götürdüğü, doğu­ mundan bir kaç yıl önce başlamış uzun ve romantik bir hikâ­ yedir. 1786 yılında, Kalkutta yakınlarındaki Fort William'da başyargıç WILLIAM JONES (1746-1794), şehrin tabiî ki İn­ giliz bilim derneğinde bir konuşma yapmış ve Hintlilerin «Yunancadan daha mükemmel, Latinceden daha zengin» eski kut95)

Hocası Windischmann onun hakkında şöyle yazıyor: «Bu eserle­ rinde o çağının fırtınalarından rahatsız olmadı; her şey altüst olur­ ken o sakin sakin Paris’te kaldı, daima neşeli ve çalışkan, etrafın­ da Alman dostlarını görünce iki misli sevinçli idi». F. BOPP, tiber das Conjugationssystem der Sanskritsprache, Frankfurt 1816. s. III; S. LEFMANN, Franz Bopp, 2 cilt ve ilâve ile, Berlin 1891 -1897.

127


sal dili Sanskrit’in «bu iki dille gerek fiillerin köklerinde, ge­ rekse gramer şekillerinde tesadüfün sebep olamayacağı ka­ dar yakın akraba olduğu» şeklinde şaşırtıcı bir iddia ortaya atmış ve şöyle devam etmişti: «Bu diller arasındaki akraba­ lık öylesine yakındır ki, hiçibir filolog bu üç dili inceledikten sonra, bunların muhtemelen artık var olmayan bir ortak kay­ naktan çıktığı inancını kabul etmekten kaçmamaz. Aynı dereoede zorlayıcı olmasa da, gerek Gotçanın gerek Keltçenin kay­ nağının -arada ayrı bir dille karışmış olsalar da-, Sanskrit ile aynı olduğunu kabul için benzer sebep mevcuttur» (%). Sansk­ rit o sıralarda ne Bengal’da ne de Hindistan’ın başka bir tara­ fından konuşuluyor, dinin, bilimin ve yüksek edebiyatın dili olarak, Avrupa’da Orta Çağdaki Latinceniıı oynadığına benzer bir rol oynuyordu. Jones bu dille meşgul olmak zorunda kal­ mıştı, çünkü Bcngal'deki yönetim hukuk işlerini yerli kanun­ lara göre yürütüyordu ve Hint kanun kitapları Sanskrit dilinda yazılmıştı. İddiasının doğru olması durumunda, tarih ima­ jımız bakımından ortaya çıkacak sonuçlar tasavvur edilemez­ di. Çünkü Yunanca ve Latince, Eski Çağın iki kültür halkının dilleriydi. Yeni Avrupa’nın en önemli dilleri ise bir yandı Fransızca, İspanyolca ve İtalyanca, yani Latincenin evlâtları olan Roman dilleri, öte yandan German dilleridir; bu sonun­ cuların bilinen en eski temsilcisi ise Gotçadır. Şu halde, eski ve yeni çağların en önemli kültür dilleri ve bunun sonucu ola­ rak da bu dilleri konuşan halklar, en eski yazılı belgelerden çok daha önceleri, tarihî bakımdan son derece sıkı ilişkiler içinde bulunmuş olmalıydılar! Bu, tarihin tasavvur edilemeye­ cek kadar eski çağlarına götürüyor ve Bengal’den İskandinav­ ya’ya kadar uzanan bir alanı kapsıyordu. Daha garibi, ne Jones’un- 1794’te öldü kendisi - ne de bu alanda ondan sonra çalışan çok sayıda bilginin, adı geçen dil­ lerin akrabalığını ispat teşebbüsünde bulunmayışlarıdır. Bu-96 96)

128

Asiatic Researches T. 1 (1788), s. 422.


nun da sebebi vardı. İlik defa bir zebra ile karşılaşan bir zoo­ log da, bu hayvanın bir çeşit at olduğunu ispatı düşünmüş ol­ mamalıdır herhalde. Gözleri olan herkes, bunu daha ilk ba­ kışta hemen görecektir. Sanskritin Yunanca, Latince ve Gotça ile ilişkileri de gerçekten aynıdır C97). «3» için sayı kelimesinin Sanskrit te traias, Yunancada treis, Latincede tres ve Gotçada Ireis (3? dil ucu ile üst dişler arasında bir sürtünücü sesi, İn­ gilizcedeki th sesini ifade eder); «7» nin Sanskritte sapta. Yunanca hepta, Latince septem; «9» un Sanskritte nava, La­ tince novem; «babamın Sanskritte pitar, Yunanca pater, La­ tince pater, Gotça fadar; «annemin Sanskritte matar, Yunan­ ca mater, Latince mâter; «oğul»un Sanskritte sûnus, Gotça sunus; «kız»m Sanskritte vahati, Latince vehit; «gidiyorlar»m Sanskritte vahanti, Latince vehıuıt; «taşıyorlar»m Sanskritte bharanti, Yunanca pheronti, Latince ferunt, Gotça berand; «gitmiş»in Sanskritte apa, Yunanca apo, Gotça af; «üzerinde»nin Sanskritte upari, Yunanca hyper, Gotça ufar olduğu ve hazırlıksız gözle bile açıkça farkedilebilen yüzlerce eşitlik görü­ lünce, - bundan sonra sorulacak soru burada bir bağ olup olma­ dığı değil, bu bağın ne şekilde düşünülmesi gerektiği ve açık­ ça görülen bazı sapmaların ne anlam taşıdığı konusunda ola­ 97)

Sanskritin Yunanca ile bağı konusunda deliller ileri süren ilk bil­ gin, îskoçyalı Lord Monboddo id i: «Antient Metaphysics» (1795) isimli eserinin 4. cildinde, s. 322. Sayı kelimelerinin karşılaştırıl­ masını esas alan müellif, «20» karşılığı kelimede ne Sanskritte, ne Latincede ne de Yunancada «2» karşılığı kelimenin bulunmadığını görerek bu kuralsızlığa özellikle dikkat çekmişti. Ayrıca Sanskrit tripada - ve Yunanca tripod - ile yapılan birleştirmeleri ve her iki dilde a mn privatif (eksiklik gösteren eleman) olarak kullanılma­ sındaki uyuşmayı karşılaştırdı. Nihayet Sanskrit as mi, asi, asti, s an ti şekillerini Yunanca eisi, ei, esti ve Latince sunt karşısına ilk olarak o koymuştur. Bk. MAX MÜLLKR, Lectures on the Science of Language I (1861), s. 154 v.d. Monboddo, metot bakımından neyin önemli olduğunu kavramıştı. Sanskrit bilgisini Ch. Wilkins'ten al­ mıştı.

129


bilir. Küçük örnek listemizden de görülüyor ki, bütün kelime­ ler dört dilde aynı ölçüde inandırıcı biçimde uyuşmamakta­ dır, ve bazen de sadece kelime yapısı benzetmekte, anlam fark­ lılık göstermektedir. Meselâ Sanskrit ati (bunun dışında», Yu nanca eti “ buna ek olarak” , latince et “ve, dahi” , Gotça i 1> «dahi, de» anlamındadır. Bunun dışında çok sayıda kelime var ki, hemen inanacağımız kadar eşit değil, fakat insamn birbiriyle ilgisiz deyip bir tarafa atacağı kadar da farklı değildir. Elbette «oğul» Latincede filius ise, Romalılar oğuîu Hintliler­ den ve Germanlardan başka şekilde adlandırmışlardır, ve böy­ le durumlar tabiî ki çoktur. Fakat şu sayı kelimelerini ne ya­ palım : Sanskrit Yunanca Latince Gotça «2» = dvau duo duo twai «4» = çatvaras quattuor fidwor pente «5» = panca quinque fimf «8» = aşta okto octo ahtau deka tailıun. «10» = daşa decem Ya da «at» için Sanskrit aşvas, Latince equos kelimelerini, ya da Sanskrit tanus (Alm. Idünn ince), Latince tenuis (ince, na­ zik) gibi kelimeler, ya da «gidiyor» için Sanskrit eti, Yunanca eisi, Latince it gibi şekiller yan yana getirildiğinde ne diyelim? Bunlar birbirleri için yabancı denemeyecek kadar benzerdir, birbirlerine eşit denemeyecek kadar da farklıdır. Dört dildeki kelimelerin büyük çoğunluğu birbirlerine karşı işte bu durum­ dadır. Burada işte bir d i l k a r ş ı l a ş t ı r m a s ı (Sprachvergleidhung) meselesi ve görevi karşısında bulunuyoruz. Dil kar­ şılaştırmasında dillerin farklılığı önden varsayılmaktadır, çün­ kü tam bir eşitlik halinde ortada sadece bir dil olurdu, fakat benzerlik de var sayılmaktadır, çünkü birbirine tamamen ya­ bancı diller ilişki meselesini de ortaya çıkarmaz. Dilleri karşı­ laştırmak demek, bu durumda benzer kelimelerin ve cümle 130


kuruluşlarının farklılığının kavranması demektir. Bu mesele üzerindeki tartışmalarda tarihî dil karşılaştırması metodu ge­ lişmiştir. ■Araştırmacıların ve düşünürlerin dikkatini çeken ilk şey, yeni keşfin gözler önüne serdiği manzaraydı. O zamana kadarki bütün tarihî, hatta mitilk kaynaklarda anlatılanların ötesinde, burada dillerin kaynağına (böylece halkların kökenine), dü­ şüncenin kaynağına, hatta belki insanlığın kaynağına yaklaşıl­ mış gibi görünüyordu. Ve bu kaynakların yolu Kitabı Mukaddes’in de öğrettiği gibi, doğuya gidiyordu. İnsanlığın beşiği Hindistan mıydı? Yoksa Kutsal Sanskrit, başka ülkelerde ve sonraki tarihlerde geleneğin ve çeşitli tarihî kaderlerin yıkın­ tıları arasında gömülüp kalan şeyleri, saf ve şeffaf şeikilde mu­ hafaza etmiş olan gerçek «ana dil» (Ursprache) mi idi acaba? Belki de onda, başlangıçtaki düşüncenin ilik adımlan ve tabi­ atın ana kucağından henüz aynlmış olan en eski insanın, tannsal ruhtaki payının dolaysız olarak bilincine vardığı ilk dü­ şünüş tarzı gözlemlenebilirdi. William Jones'un keşfinin, han­ gi fikir hareketiyle bağlandığı görülüyor. İnsanlığın köklerini ve bilgeliğin ilk kaynağını en eski çağlarda ve doğunun eti uzak noktalarında arayan akım, romantizmdi. Ve dil karşılaş­ tırması metodu meselesiyle ilk uğraşan da bir Alman Roman­ tik devir düşünüm idi. Ona göre bu metot, insanı tarihin eı. eski çağlarına kadar götürebilecek bir yumak ipiydi. Shakespeare’in eserlerini Almancaya çeviren August Wilhe]m Schlegel’in kardeşi FRIEDRICH SCHLEGEL (1772-1829), 1808 yı­ lında «Über die Sprache und Weisheit der Indier» (Hintlilerin Dili ve Bilgeliği üzerine) adlı bir kitap yayımladı. Bu eserde ilk araştırıcı olarak karşılaştırma metodu için bazı, hem de çdk katı taleplerde bulundu. Schlegel ancak gerçekten 'bütün ayrıntılarda eşit olanın eşit olarak kabulünü istiyordu. Sapma­ ların ya görünüşte sapma olarak belirtilmesi, ya da sapma gösteren dilin özel şartlarından doğduklarının inandırıcı bi­ çimde açıklanması gerekiyordu. Genel olarak, bu dillerin ke131


Minelerinde ünsüzlerin iskeletinin ünlülerden dalha sağlam ve sabit olduğu, Sohlegel'in dikkatini çekmişti. Nitekim Sansk­ rit vahati, Latince vehit (o gidiyor), Sanskrit vahanti, Latince vehunt (onlar gidiyorlar), Sanskrit pitan, Yunanca pater (ba­ ba) kelimelerinde ünsüzler tamamen aynıdır, ünlüler farklılık gösterir. Schlegel Sanskritte ıbütün kelimelerin aynı a ile ya­ zılmasının gerçek söyleyişteki bir farklılığı örttüğü görüşün­ deydi. Fakat ünsüzlerin de görünüşte tamamen keyfî biçimde değil de belirli bir oynama çerçevesi içinde olsa bile sapma göstermediğini görünce, daha fazla ilerleyemedi. Halbuki şu rası açıktır ki, «kardeş» Sanskritte bhratar, Latince frater, Gotça brö'bar idiyse, bir yandan bb, f, b ve öte yanda t, î> bir­ birleriyle ilişkisiz olamazdı. Fakat Friedrich Schlegel, tek tek kelimeleri ve kelime şekillerini karşılaştırmanın ötesine geçen önemH bir admn attı, ve dillerin yapılarının birbirleriyle karşılaştırılmasını is­ tedi. Bununla ilgili olarak da ilk defa «karşılaştırmalı gra­ mer» ifadesini kullandı (98). Schlegel’in tek tök kelime şekillerinin karşılaştırılması konusunda metot bakmamdan ileri sürdüğü talepleri, onun kitabının adını bile duymamış bir adam birkaç yıl sonra yeri­ ne getirdi. RASMUS RASK adlı (1787-1832) bu genç Danimar­ kalI, «Eski Nord veya İzlanda Dilinin Kökeni Konusunda Araş­ tırma» adlı incelemesiyle 1814’te Danimarka Kraliyet Bilim Demeğinin bir ödülünü kazanmıştı (99). Burada söz konusu 98)

99)

132

«Her şeyi aydınlatacak olan en önemli nokta, dillerin iç yapısıdır, veya nasıl karşılaştırmalı anatomi yüksek düzeyde tabiat tarihine ışık verdiyse, bize o şekilde dillerin jenealojisi (kökeni ve akraba­ lık ilişkileri) hakkında yepyeni bilgiler sağlayacak olan da, karşı­ laştırmak gramerdir.» S. 28. Yeni b asım ı: R. RASK, Ausgewâhlte Abhandlungen, yay, Louis Hjeimslev, I. (Kopenhag 1932). Orijinal makalenin başlığı şöyleydi: «Undersogelse om det gamle Nordiske eller Islandske Sprogs Oprindelse.»


olan, Orta Çağda Norveç’te ve İzlanda’da konuşulmuş olan dil­ di. Sanskriti henüz,bilmeyen Rask, Eski İzlanda dilini daha öğrenciyken öğrenmişti ve bu dili Avrupa’nın bütün dilleriyle; hattâ Grönland diliyle bile karşılaştırdı. Genman dillerinden sadece Gotçayı ve Eski İngilizceyi, Almancamn da yalnız bu günkü şeklini biliyordu. Karşılaştırmada, her kelime hâzine­ sinin temel varlığım oluşturan ve nadiren başka dillerden alı­ nan sayı kelimeleri, zamirler, akrabalık adlan ve vücudun or ganlarıyla ilgili kelimeleri kullanmıştı. Fakat her şeyden önemlisi, araştırmalarının temelini, karşılaştırılan dillerin gramer yapısına dayandırıyordu. Bu belirtilerden hareketle, Grönland dili, Bask dili, Fince ve Laponca ile bir akrabalık olmadığını tespit etti. Kelt dillerinden sadece Galler bölges' nin dili olan çağdaş Kymre dilini biliyordu; bununla da bir akrabalık keşfedemedi. Fakat gramer şekillerinin teşkili, Slav­ ca ve Litvancanm akrabalığını gösterdi. Bu arada, Slav dille­ rinin kelime sonunda bütün ünsüzleri kaybettiğini ve Litva ri­ canın daha eski şekillere sahip olduğunu da anladı. Fakat Es­ ki İzlanda dilinin akrabalığı en açık Latince ve Yunanca ile belli olmaktadır. Rask bu arada önemli bir hususu gözlemledi. Bir dilir; belirli seslerine karşılık başka bir dille, aynı değil, bir başka, fakat daima aynı başka sesin bulunduğunu tespit etti. Latin­ ce septem’in *7» Yunanca karşılığı lıepta, Latince sus «do­ muz» un karşılıkları Eski Yüksek Almancada su, Yunancada hys, Gotçadaki sa, «eril artikeli»nin Yunancası ho dur. O hal­ de başka dillerin ünlü önündeki s’sinin karşılığı Yu­ nancada kurallı olarak h’dır. Germancanm ünsüzlerinde böyle kurallı sapmalara özellikle sık rastlanıyordu. Yunancası pa ter, Latincesi pater olan kelime Gotçada fadar, Eski İzlanda dilinde fadir, İngilizce father şeklindeydi; yani p yerine f vardı. Latincenin com u’su (boynuz) Gotça’da haurıı, Eski İzlan­ da dilinde hom olmuştu, yani k yerine h gelmişti, çünkü c, 133


k’nin Latincedeki yazılış şekliydi. Ayrıca «3» sayısının Yunan­ ca şekli treis Latince şekli tres iken, Gotçada î> reis, Eski İz­ landa dilinde î>rir yani t nin bu dillerdeki karşılığı 1? idi. Rask bunun dışında, «10» un karşılıkları olan Yunanca deka, Latin­ ce decem (burada da c ^ k ’dır!), Gotça taihun, Eski İzlanda­ ca tio, İngilizce ten kelimelerini karşılaştırarak d yerine t; Yu­ nanca genııs (yanak), Latince gena, Gotça kinnus’ıı karşılaş­ tırarak g yerine k kullanılmış olduğunu buldu. Bu karşılık­ ları Rask birçok durumda çoik sayıda eşitlikle belgeleyebilmi.ştir ( 100). Benzerlik sadece ünsüzlerle ilgili değildi, ünlülerde de aynı durum görülüyordu. Yunancada ve Latincede o bulu­ nan yerlerde, Germancada kurallı olarak bir kısa a yer alıyor­ du, mes. Yunanca okto (sekiz), Latince octo, Gotça ahtau. Bunun tersine, Yunancadaki ve Latincedeki 'a, Gotçada o şek­ linde karşımıza çıkıyordu; Yunanca mater, Latince mater, Es­ ki İzlandaca mc £er. Ancak Rask bu ses karşılıklarının istis­ nasız olduğunu kabul etmiyordu. En eski akraba ile aktarma kelimeler arasında ayırım yapılmasına önem vermesine rağ­ men karşılaştırmalarına bazı aktarma kelimeleri almıştır, mes. Latince cattus, çatta, Litvanca kate, İzlandaca kettr. ketta, Hollandaca kater, kat (kedi); burada k = k ve t = t dir. Birbirine karşılık oluşturan seslerden hangisinin en eski, hangisinin değişmiş olduğunu belirtmemiştir. Rask’ın bu keşfiyle, Friedrich Schlegel'in isteklerinden biri yerine getirilmiş oluyordu. Bir -dii başka bir dilin bir se­ sine daima aynı sapmalı sesle cevap veriyorsa, (sebep ne olur­ sa olsun), bu durumda söz konusu şekillerin bir tutulması haklıydı, çünkü keyfîlik bertaraf edilmişti. Karşılıklar «kanun gereği» idi, ve «kanun» sapma gösteren dilin özelliğinde bu­ lunuyordu." Buna göre bu kurallı karşılık, tam eşitliğin yerini alabilecek durumdaydı. Dış görünüşteki farklılığa rağmen, on100)

134

Sayı kelimeleri ve zamirler dışında 352 kelimeyi karşılaştırıp eşit­ liklerini göstermiştir. Bk. yeni basım, s. 296 v.d.


ları bir tutma caizdi. Bu şekilde, karşılaştırmalı metotta ikin­ ci bir kademeye ulaşılmıştı: Farklılık örtüsü altında temelde bir eşitlik kabul ediliyordu. Rask’ın bu son derece önemli keşiflerinden Franz Bopp’ un 1814'te ihalberi yoktu, bunları bilemezdi de, çünkü Rask’ın ödül kazanan yazısı ancak 1818’de yayımlandı, Bopp Paris’e, Aschaffenburg Ürıiversitesi’ndeki hocası WINDISCHMANN ın tavsiyesiyle, Hintlilerin bilgeliğinin sırlarını arayıp bulmaya gitmişti. Romantizm alkımınm etkisindeki bir filozof olan Windisohmann, Friedrich Schlegel’in «Hintlilerin Dili ve Bil­ geliği Hakkında» isimli eserini okuyup eski Hint kültürünün önemini faıketmişti. Yeni bilgilerin sadece Hint belgelerinin derinlemesine incelenmesinden beklenebileceği görüşündeydi ve bunda çok haklıydı, işte bu düşüncelerle yetenekli genç öğrencisi Bopp'u Paris’e gönderdi. Fransa'nın başkenti o za­ manlar Hintlilerin yüksek dili Sanskrit’in öğrenilebileceği tek yerdi Avrupa'da. Sanskrit'in öğrenilmesinde o devirde oldukça tuhaf bir durum söz konusuydu. Kendi gramercileri tarafından Sansk­ rit kadar mükemmel anlatılan başka hiçbir dil yoktur. Faka: Hintli dil bilginleri bunu yapakken, anlatımda en büyük ölçü­ de kısalıkla, anlamada en aşırı güçlüğü birleştiren bir usul ge­ liştirmişlerdi. Yerli Hint gramerinin anlaşılması ayrı bir öğre­ nim gerdktirir. Hindistan’da Sanskrit öğrenen İngilizler, ken­ dilerine sözlü olarak Sanskritin gramerini öğreten bilgili bir Hintliyi yatılarına almışlardı (101). Bu bilgiyi Avrupa’ya Alexarıder Hamilton adlı bir İngiliz getirdi. Kendisi İngiltere’ye dö­ nelken 1803’te Napoleon ile İngiltere arasındaki savaşın yeni­ den patlak vermesi ve yoluna devama imkân vermemesi üze­ rine Paris'te kaldı. (Başkaları yanında Bopp da Hamilton’dan 101)

Avrupa dillerinde Sanskrit gramerleri daha 1780’da vardı (Paulim ıs a. S. B artholöm eao) f a k a t ö ğ ren m ek için k u lla n ıla b ile ce k t i r

gramer ancak 1808’de CH. WILKINS tarafından yayımlandı.

135


Sanskrit öğrendi; faikat Paris’te o sıralarda bu konuda bir pro­ fesörlük yoktu. Bu yüzden Franz Bopp kendi başının çaresine bakacaktı Yunanlıların ve Romalıların çalışmalarından kaynaklanan bi­ zim Avrupalı usulümüzle bu yeni dilin kapısını zorlama hırsı içindeydi. Basılı Sanskrit eserler çök az olduğu için, Millî Kü­ tüphanedeki el yazmalarından Mahabbarata ve Ramayaııa kahramanlık destanlarının bazı bölümlerini okuyor ve arada Sanskritin gramer şekillerini derliyordu. İşte o sıralarda ru­ hunda batının ve Hint dil bilimlerinin karşılaşması olayı ger­ çekleşti. Sadece batının gramer tarzım Sanskrite uygulamakla kaljnadı, Hintlilerin dil bilimi metodunu da Yunanca, Latince ve German dillerine uyguladı. Bu teşebbüsün her şeyden önce bir kere mümkün ve hattâ çök verimli olduğunu, bu dillerin birbiriyle yakın ilişkileri göstermektedir, ilk olarak Bopp, bü­ tün dil grubunun önce fiillerdeki şekil yapısını karşılaştırmayı başardı. Sonuç, 1816'da Windischmann'm bir giriş yapısıyla yayımlanan ufak bir kitaptı: «Franz Bopp üJber das Gonjugationssystem der Sanskritsprache in Vergleichung mit jenem der griechischen, lateinischen, persischen und germanischen Sprache. Herausgegeben und mit Vorerinnerungen begleitet von Dr. K. J. Windischmann.» Frankfurt 1816 (Franz Bopp’ tan Yunanca, Latince, Farsça ve German Dili ile Karşılaştır­ malı olarak Sanskrit Dilinin Fiil çekim Sistemi Hakkında. Ya yımlayan ve Notlar Ekleyen : Dr. K. J. Windischmann.) (IC2). Bu kitapta Bopp niyetini şöyle açıklıyor: «.. SansEkritten veya onunla beraber bir ortak ana dilden çıkan bütün dillerde, hiçbir münasebet belirlemesinin, o ana dille ortak olmayan bir çekimle ifade edilmediğini ispatlamak.» (s. 9).* 1C2)

136

Bopp’ım Farsçayı da ele alması, sadece kapakta hemen Almancanın yanına koymakla kalmayıp C em a n ca ile bir bölümde ince­ lemesi. 16. yy. dan kalma bir geleneğe dayanır. Buna göre Farsça ve Almanca yakın akrabaydı. Bk. W. STREİTBERG, Zur Geschichte der Sprachıvissenschaft. Idg. Forschungen 35 C1915), s. 182 v.d.


Hintliler, eski dillerinin yapısının yardımıyla, kelime şekillerini büyük ölçüde parçalarına ayırmayı ve böylece on­ ların arasındaki, ilk bakışta şaşırtıcı görünen bağları keşfet­ meyi başarmışlardı. Her kelimede dhâtu dedikleri bir çekir­ dek ile İki çeşit türetme eki ayırt ediyorlardı. Birinci tür ek­ ler, dhâtu'dan yeni kelimeler oluşturuyor, İkinciler ise kelime­ lerin belirli şekillerini, meselâ şimdiki zamanda tekilin 3. şahsım veya çoğulun yalm halini yapıyordu. Bu şekilde tan dhâtu’sundan -tu- türetme ekiyle tantu -«ip»- -tra- ile tantra «dokuma tezgâhında yükseltici», -u- ile bir fiilin şimdiki zama­ nı olan tamı tanu «germek» kelimeleri yapılmaktadır. Fakat tantu -kelimesi, -s eklenerek tekil yalm hal tantus «bu ip» ve­ ya -m ile tekil belirme durumu tantum (ipi) yapılabilir. Tanudan -mas türetme ekiyle çoğulun birinci şahsı tanumas (biz geriyoruz) yapılır. Bu arada gerek dhâtu’nun gerekse türetme eklerinin ünlüleri farklı, fakat her şekil için sabit varyasyon­ larda görünebilir. Kısa bir a uzun â, ile, bir i uzun e ile,bir u uzun o ile yer değiştirebilir. Ayrıca ünlü tamamen düşmüş de olabilir. Yani, Sanskrit'in bir kelime şekli yapma reçetesinde, önce (bu şekil ile ilgili ünlü kademesi ile birlikte dhâtu, ikinci olarak aynı şekilde ilgili ünlü kademesiyle birlikte birinci cins türetme eki ve üçüncü olarak da ikinci cins türetme eki yer alır. Avrupak bilginler dhâtu'yu «kök» (Wurzel) ile tercüme ettiler, aslında çoktan kullanılan ve İbranice gramerinden çı­ kan bir ifadeyle. Birinci cins türetme eklerine «son ek» (Suffix), ve kelimenin onların yardımıyla türetilen genel şekline «gövde» (Startım) adını verdiler. İkinci cins türetme eklerine «çekim eki» (Endung) adı verildi. Böylece, Sanskritin padyate (o gidiyor) gibi bir kelimesinde önce kelimeyi mediumun (103) üçüncü tekil şahsı olarak belirleyen -te çekim eki, sonra pad kökünden şimdiki zaman gövdesi padya- (gitmek)i oluşturan 103)

Medium, aktif ile pasif arasında ve Almancadaki dönüşlü yakın bir ara şekildir. (Çev.).

şekle

137


gövde yapıcı -ya- son eki, ve nihayet «gitmek» olgusunun taşı­ yıcısı pad kökü ayırt edilir. Kelimeleri hu şekilde inceleme ve parçalara ayırma yön­ temini Bopp Yunancaya, Latinceye ve Germaıı dillerine de uyguladı. Sonuçta şu ortaya çıktı : Bu dillerin kelimeleri de aynı şekilde unsurlarına ayrılabilmekte olduğu gibi, her şev­ den önce, çeşitli dillerde böylece kazanılan çekim ekleri ve son ekler de, hazır kelimelerin kendileri gibi karşılaştırılabi­ lirler. Bopp bunu ilk eserinde, fiilin çeşitli şekillerinin son ek­ lerle ve çekim ekleriyle nasıl ifade edildiğini belirterek göster­ miştir. Hintliler bir kökten bir fiilin şimdiki zaman gövdesini yapmak için on ayrı tarz ayırt etmişlerdi. Onların usulleri tu­ tarlı şekilde akraba dillere uygulanırsa bu sayı artmaktadır. Fakat önce Hintçe şimdiki zaman sınıflarını ele almak ve ak raba dillerin şekillerinin aynı tarzda gruplandınlabileceğini is­ pat etmek istiyoruz. Elbette burası bu araştırmayı gerçekten yürütme yeri değildir. Sadece birkaç basit örnekte, metodun nasıl çalıştığı gösterilecektir (104). Sanskritin birçok fiilinin şimdiki zamanı, tam ünlüsüne sahip köke bir -a- eklenmesiyle yapılmaktadır. Bu gövdeden, çekim eklerinin ilâvesiyle şimdiki zamanın şahıs şekilleri oluş­ turulur. Böylece, bhar kökünün şimdiki zaman gövdesi bhara-, çoğul birinci şahıs ise bharamas «biz taşıyoruz» dur. Bu yapım tarzını akraba dillerde aynen buluyoruz. «Biz taşıyoruz», Yunancanın en eski lehçesi olan Dorcada pheromes şeklindedir, bu kelime kolayca parçalarına ayrılabilir, ortaya pher kökü, gövde yapıcı -o- ünlüsü ve çoğul birinci şahıs çekim eki -mes çıkar. Latincede bunun karşılığı ferimus'tur, yani fer kökü, 104)

İ38

Boppün «Conjugationssystem »deki ayrıntılı izahatım takip etmek çok detaylı açıklamaları gerektirirdi. Metot yavaş yavaş geliştiril­ miştir. Bu yüzden en sonunda aldığı şekliyle tanıtılmaktadır.


-i- gövde yapıcı ünlüsü ve -mus çekim eki. Gotçada da beram «biz taşıyoruz», kelimesini hemen ber kökü, -a- gövde yapıcı ünlüsü ve -m çekim ekine ayırabiliriz. Şimdiki zaman gövdesi, bir de kökün ilk ünsüzünün bir ünlü ile birlikte tekrarlanması, teknik terimiyle «ikilenmesi» (Reduplikation) yolu ile teşkil edilir. Bu ikilenmiş köke çe­ kim ekleri ilâve edilir. Bu şekilde, Sanskritin da kökü ikilenip dada olmuş, oradan da -mi ekiyle tekil birinci şahıs dadami «ben veriyorum» yapılmıştır. Yunanca da aynen böyle davran­ maktadır : Kök do, ikilenmiş hali dido-, sonra da -mi ekiyle didomi «veriyorum». Tabiî ki bu eşitlemeler bütün dülenden belgelenememektedir, fakat söz konusu olan sadece yapım tarzındaki uyuşmadır. Böylece bazı hallerde bir dilin yalnız ba­ şına duran şekilleri aydınlatılmış olmaktadır. Sanskritte bhi kökü şimdiki zamanını ikileme tarzıyla bibhe olarak teşkil eder, üçüncü tekil şahıs eki -ti ile de bibheti «o korkuyor» yapılır. Bu ise, Eski Yüksek Almancadaki bibet «o hareket edi­ yorsun aynısıdır; Eski Yüksek Almancada bu köke başka hiç­ bir yerde rastlanmaz. Sanskritteki pa kökü bir şimdiki zaman kökü piba-, bir de tekil üçüncü şahıs pipati «o içiyor» oluştu­ rur. Bunun karşılığım Latincedeki bibit «o içiyor» şeklinde buluyoruz, kelimede ilk ünsüz İkinciye uymuştur. Bir şimdiki zaman teşkilinde, yalın kök herhangi bir ilâve olmaksızın gövde olarak kullanılır; o halde burada gövde yapıcı türetme eki yoktur, çekim ekleri doğrudan köke bağlanırlar. Meselâ as kökü, üçüncü tekil şahıs asti (Alm. er ist = o’dur.) olan bir şimdiki zaman yapar. Yunanca buna karşılık şekle es kökünden esti olarak Latince est, Gotça tıpkı Almanca gibi ist (dir) olarak sahiptir. Aym biçimde i kökünden fiil yapımı, imas «biz gidiyoruz», Yunanca imen (İyon lehçesinin biraz farklı ekiyle), Latince imus kelimelerini vermiştir. Başka bir şimdiki zaman şekli oldukça gariptir, bunda köke bir şey eklenmez, içine bir burun sesi katılır. Sanskrit 139


bhid kökünün şimdiki zaman gövdesi bihind, üçüncü çoğul şahsı bkindanti (bölüyorlar) dır. Bu şekli Latince findunt «bö­ lüyorlar» kelimesinde yeniden buluyoruz, burada da n sadece

şimdiki zamanda karşımıza çıkıyor, bunun dışında kök fid’dir. Şimdiki zaman dışında Sanskritte bir dizi başka fiil göv­ desi yapılan vardır. Bunlardan biri, bir defalık olaylan anlat­ maya yarayan bir şekil olan aoristtir (geniş zaman). Aorist çeşitli şekillerde kurulabilir. Bunlardan biri, köke en zayıf ka­ demesinde gövde yapıcı -a- ünlüsünün eklenmesidir. Böylece budh kökü, budha- aorist gövdesini teşkil eder, bunun karşı­ sında ise (kökün daha yüksek ünlü kademesiyle) şimdiki za­ man gövdesi bodha- bulunur. Bildirme kipinde aorist, geçmişi ifade etmek için «augment» denilen a- ön ekini alır. Çoğulun üçüncü şahsı -nta ekiyle abudhanta «uyandılar» şeklindedir. Bu karmaşık yapım şekli bütün parçalarıyla Yunancada da ay­ nen vardır: Epythonto (öğrendiler) kelimesinde e- augment, pyth kök, -o- gövde yapıcı ünlü ve -nto ektir. Burada da bunun yanmda tam ünlü kademesiyle bir şimdiki zaman gövdesi mev­ cuttur : Sanskritin bodhante (uyanıyorlar) ma karşıhk olan peuthontai «öğreniyorlar». Son olarak bir de, geçmişte cereyan eden, fakat etkileri süren olayları anlatan bir gövde yapısı, geçmiş zaman (Perfektum) vardır. Bunun yapılış şekli bütünlük gösterir: Kök ikile­ nir, ünlü tamdır, ve köke özel, geçmiş zamana özgü şahıs ekleri ilâve edilir. Sanskrit tan kökünün geçmiş zamanı tatâna «ben gerdim», budh kökün geçmiş zamanı bubodha «uyandım»dır. Aynı usulü Yunancada görüyoruz: men kökü memona «hatır­ ladım» şeklinde bir perfekt yapıyor, bu da Latincedeki memini’ nin tam karşılığı oluyor. Aynı Yunanca kökün şimdiki zaman şekli mainetai «o kıyameti koparıyor, çıldırmış gibi davranıyor» 140


dur, bu ise Sanskrit şimdiki zamanı manyate «o inamyor»un, karşılığıdır. Yunancadaki şimdiki zaman, geniş zaman ve geç­ miş zaman şekillerinin yan yana bulunuşu çok bilgi vericidir, meselâ, lip kökünden leipomen «biz bırakıyoruz», elipomen «biz bırakıyorduk» ve leloipamen «biz bıraktık». Bir kökte son derece istisnaî olarak, geçmiş zaman ikileme yapılmaksızın teş­ kil edilmektedir. Ve son derece dikkate değer bir durum, bütün akraba dillerde bu, aynı köktür: vid. Sanskritte bunun geçmiş zamanı veda (biliyorum), Yunancada en pski şekliyle foida, Latincede vidi (gördüm) ve Gotçada vvait (Alm. ich weiS = biliyorum) dur. Gotça vvait, Germanca fiillerinin bütün «kuv­ vetli» (stark) geçmiş zaman şekillerinin akrabalık ilişkileri hakkında bilgi sağlamaktadır. Aslmda yapı bakımından başka herhangi bir kuvvetli geçmiş zamandan ayrılır hiçbir yanı yok­ tur. O halde Germancanm kuvvetli geçmiş şekli, sadece Gotça­ da ve sadece az sayıda örnekte ikilemesi bulunmasına rağmen, Sanskritin, Yunancamn ve Latincenin geçmiş zaman yapımına karşılık olmaktadır. Bu durumda şu örnekleri yan yana koyabi­ liriz: Sanskrit bubhoja «eğdi». Yunanca pöpheuge «kaçtı, ke­ nara çekildi» ve Gotça baug «eğiyordu»; Sanskrit bibheda «böl­ dü», Latince fidit (başka bir şahıs ekiyle) ve Gotça bait «ısırı­ yordu»; Sanskrit babandha «bağladı» ve Gotça aynı anlamda band.

Fiil zamanlarının gövdelerinin yapılışı hakkmdaki bölüm­ den bu örnekler yeter. Fakat diğer bütün fiil şekillerinde, kip­ lerde, partisiplerde, aktif ve pasif (etken ve edilgen) çatılarda en ince ayrıntılara kadar bir uyuşma ispat edilebilmektedir. Örnek olarak sadece as kökünün Sanskritte syam, syas, syat «olayım, olasın, olsun» şeklindeki optatifini (istek şeklini), es­ ki Latince isteme kipi siem, sies, siet ve Gotça sijau, sijais, sijai ile bir karşılaştırmak yeter. Böylece Bopp fiilde çeşitli şekillerin teşkilindeki uyuşma­ yı ispatlamış oldu ve dik defa olarak bilimsel dil karşılaştırması 141


yaptı. Şekilleri parçalayışındaki ispat gücü öylesine büyüktür ki, ses karşılıklarının da kılı kılma uyup uymadığı konusunda kafa yormasına ihtiyacı yoktu. Bunu o zamanlar hiç kimse bi­ lemezdi, tersine, ancak Bopp'un şekillerin parçalarmm özde aynı olduğunu ispatlaması, yeterli sayıda ses eşitliklerini de or­ taya koymak için bir temel oluşturdu. Çünkü gerçekten «aynı» kelimenin mi söz konusu olduğunu bilmek için, belirli bir nes­ ne için ismin genel olarak benzerliği yeterli değildir, kelimenin aynı yapım şeklinde yapılmış olarak önümüzde olduğu kesin olmalıdır. Meselâ «diz» için Germanca kelimeyi, Gotça kniu’yu (Alm. Knie), aynı uzuv için goııy şeklindeki Yunanca kelimeyle karşılaştırınca, buradaki akrabalık açıkça bellidir, çünkü Germancadaki k’nin Yunancadaki g'ye karşılık olduğunu Rask bile görmüştü. Fakat aynı şekilde açıktır ki, bu iki kelime farklı teş­ kil edilmiştir, çünkü Yunanca kelimede bulunan ilk hecenin ün­ lüsü Germancada yoktur; buna karşılık Germanca kelimede ikinci hecede bir iu diftongu yer almaktadır, yani Yunanca u’ nuıı karşısında daha yüksek bir ünlü kademesi. Ancak bu eşit­ lemeye dayanarak, Yunanca u eşittir Gotça iu dememelidir! Karşılaştırma için şekil yapımı bakış noktasının ne derece ola­ ğanüstü önemli olduğu görülmektedir, fakat bu, ancak Bopp’un gittiği yoldan geçerlilik kazanabilmiştir. Fakat Bopp’un (buluşlarının önemi daha da ileri uzanmak­ tadır. Bu buluşlar göstermiştir ki, Jones’un akraba olarak be­ lirlediği diller sadece kelime hâzinelerinde değil, bir kelimenin anlamının nüanslarının veya kelimenin cümledeki rolünün ke­ lime yapısında ifade usullerinde de uyuşmaktadırlar. Bunlar kelimeler gibi kolayca bir dilden öbürüne aktarılabilen şeyler değildir. İki dil bu hususta uyuşuyorsa, tarihte ortak bir kay­ naklarının olması gerekir. «Dil akrabalığı» ifadesi, ancak bu şe­ kilde kesin bir anlam kazanmıştır. Fakat Hintçe, Yunanca, La­ tince ve Germancanın bu anlamda akrabalığı bilimsel alarak ispatlandığı takdirde öyle ufuklar açılacaktı ki!.. Çünkü o za­ mana kadar fuzulî görülerek üzerinde durulmayan bir akraba­ 142


lık için kesin delili, gerçekte Bopp, niyeti bu olmadığı halde, gerçekten vermişti. Fakat Bopp’un şekil karşılaştırma metodu sonraları, birbirleriyle bağlılıkları öyle hemen açıkça belli ol­ mayan diller söz konusu olduğunda çok önemli hizmetlerde bulundu. Meselâ yeni keşfedilen Hititçenin Hintçe, Yunanca ve Latince ile akrabalığım HROZNY 1917’de, daha tek bir keli­ me karşılaştırması sağlamlanmadan, sadece morfolojide uyuş­ maya dayanarak gördü ve ispat etti (los). Fakat Bopp’un ihtirası devam etti. Şekillerin parçalana­ rak incelenmesinde, bu şekillerin ortaya çıkışını anlamayı sağ­ layacak bir yol bulmayı umuyordu. Zamanının, Romantizmin bir çocuğu olarak durmadan kaynakları aramaktadır, bu sefer de aradığı, gramer çekiminin (Flexion) kaynağıdır. Bizim iyi bildiğimiz, bir kelimenin cümlede oynadığı role göre farklı bi­ çimler alabildiği gerçeği, asla öyle kendiliğinden anlaşılan bir şey değildir. Bu yöntemi tanımayan, bir kelimenin- bu kelime cümlenin neresinde ve ne rolde olursa olsun- değişmeden aynı biçimde göründüğü, koca dil aileleri vardır. Büyük kültür dille­ rinden Çince bu tipe girer. Bu dillerde kelimelerin birbirleriyle bağlanması, kelime dizimi ve özel yardımcı kelimeler aracılı­ ğıyla ifade edilir. Dillerin bu farklı davranışını, AUGUST WILHELM VON SCHLEGEL, kardeşinin düşüncelerini devam ettirerek, bir dil sınıflandırmasının temeli yapmıştır!105106). Schlegel dilleri şu gruplara ayırıyordu : 1. Gramer yapısı olmayan (yani çekim şe­ killeri olmayan) diller, 2. Yapım heceleri kullanan diller, 3. Çe­ kimli diller. Çekimin (Flexion) özelliği ona göre, içte kökün de­ ğişikliğe uğraması, dış yapım araçları olarak da, sadece kendi başlarına anlamları olmayan hecelerin ve seslerin kullamlma105) 106)

F. HROZNY. Die Sprache der Hethiter, ihr Bau und ihre Zugehörigkeit zum indogermanischen Sprachstamm. Observations sur la langue et la litterature proveııçales, Paris 1 8 1 8 s. 14.

.

143


sidir. Bu sınıflama uzun süre geçerli oldu. Birinci gruba yalınlayan (ayrışkan) diller (isolierende, vereinzelnde Sprachen), İkinciye eklemeli (bitişken) diller (agglutinierende, anledmende Sprachen), üçüncü gruba ise çekimli (bükümlü, bükünlü) diller (flektierende, abwandelnde Sprachen) denildi. Schlegel bu gruplamada ayrıca bir tarihî kademe süresi görüyordu. Ona göre dillerin kelimeleri başlangıçta değişmez idiler ve birbirle­ riyle ilişkileri ayrı kelimelerle ifade ediliyordu. Zamanla bu iliş­ ki gösteren kelimeler, başkaları ile birleşip tek kelime haline gelmişlerdi ve böylece eklemeli tip, gelişimin daha yüksek bir kademesi olarak ortaya çıkmıştı. Bu dil yapısı için Avrupa'da Örneği Macarca, fakat daha basit ve saf olarak Türkçe oluştu­ rur. Gerçekten Türkçede ve aynı yapıdaki birçok dilde, ne ka­ dar yapım (hecesi eklenirse eklensin, asıl kelime çekirdeği de­ ğişmeden kalır, halbuki gerek Jones’un keşfettiği dil ailesinde gerekse Sami dillerinde, kelime çekirdeğinin, yani kökün ünlü­ leri belirli tarzda değişikliğe uğrarlar. Şimdi soru, bu yöntemin eklemeli tipin bir devamını ve gelişimini, yani üçüncü bir ka­ demeyi mi, yoksa kelimeleri cümleye bağlamada yepyeni bir yol mu teşkil ettiği yönündeydi. Romantizmin dil görüşü, ikin­ ci fikri kabul etmek ve kelime yapılarını - kendi ifadeleriyle bir «organik» gelişimin iç yapım güçlerine bağlamak eğilimin­ deydi. «Kök» (Wurzel) ve «gövde» (Stamm) gibi terimler kıs­ men bu görüşten çıkmıştır, kısmen de dil şekillerinin «organik» olarak kavranmasını desteklemişlerdir (107). Bu tartışmada Bopp kesinlikle birinci görüşü savunmuş­ tur. Çekimli dil yapısını, eklemeli yapının bir gelişmiş devamı olarak görüyordu. Kök ünlülerinin değişikliğe uğramasını farklı «ağırhğa», yani yapım hecelerinin farklı büyüklüklerine 107)

144

A. W. VON SCHLEGEL şöyle d iy o r: «On pourrait les (sc. les langues â inflexions) appeler les Iangues organiques, parce qu’elles renferment un principe vivant de developpement et d’accroissement, et qu’elles ont seules, si je puis m ’exprimer ainsi. une vegötation a bundan te et geconde,» (Observations, s. 15).


bağlıyordu; bu ağırlık sadece dıştan ünlülerde böyle bir deği­ şikliğe yol açıyordu. Bopp, bir çok durumlarda eklemeli şekil­ den giderek çekim şekillerinin yalmlayıcı kaynaklarım bulaca­ ğına inanıyordu. Bu şekilde, fiilin (gelecek veya geçmiş için) bazı gövdelerinin şekil yapıcı s'sinde es «olmak» kökünü, bir i veya j ihtiva eden yapım hecelerinde i «gitmek» kökünü görüyordu. Bopp bu görüşünü, 1833-1852 arasında yayımlanan «Vergleichende Grammatik» (Karşılaştırmalı Gramer) inde bütün ayrıntılarıyla uygulamıştır. Kendisi bu eserin yayım ı sırasında dünyada kurulan ilk dil bilimi kürsüsünün başkanı olarak Berlin Üniversitesi'nde 1821’den beri şark edebiyatları ve genel dil bilgisi profesörü idi. Fakat yeni doğmuş dil karşılaştırmacılığı, asıl WILHELM VON HUMBOLDT sayesinde âde­ ta resmen tanındı ve bu bilim dalma onun aracılığıyla bir yuva sağlandı. Bu arada dil karşılaştırması metodu bir basamak daha ilerlemişti. İtici güç, German dilleri araştırmalarından gelmişti ve Rasmus Rask'ın buluşlarının dolaysız sonucuydu. Dil karşı­ laştırmalarının o zamana kadarki sonuçlarını esas alarak JACOB GRIMM (1787-1863), German dillerinin, yani Gotçamn, Almancanm, İngilizcenin *ve İskandinav dillerinin grame­ rini karşılaştırmalı olarak anlatmaya girişti. İlk cilt 1819'da yayımlanmıştı ki, Grimm Rask'ın 1818’de yayımlanan Eski Nordcanm kaynağı hakkında araştırmasını gördü. Rask'ın yön­ teminin ve buluşlarının büyük önemini derhal kavradı, çalış­ malarım durdurdu ve Alman dili gramerinin ilk cildini yeniden yazdı. Bu ikinci düzenleme 1822'de yayımlandı. Bunda artık Rask’ın 'araştırmaları değerlendirilmiş ve genişletilmişlerdir. İlk düzenlemede ses bilgisi hiç yer almadığı halde, İkincisinde ilk defa olarak bir dilin fonetiği planlı biçimde karşılaştırmalı olarak incelenmiştir. 145


Grimm, son derece planlı ve eksiksiz olarak anlattıkların­ dan yeni ve önemli bir görüş kazandı. Rask’ın gördüğü ses Sanskrit - Yunanca - Latince

Sanskrit

Germanca

P

f

t

î>

k

h

b

p

d g

t k Yunanca

bh ph b dh th d gh kh g karşılıklarını birbirinden bağımsız ayrı hatlar olarak değil, tek bir ses hareketinin kısmî görünümleri olarak değerlendirir; bu hareket ile eski kapantılı sesler sistemi German dillerinde büyük bir değişikliğe uğramıştır. German dilleri sesleri değişti­ rirken, akraba diller eskiyi aynen muhafaza etmişlerdi. Bu kapantılı seslerin bütün farkları günümüze kadar gelmiştir -aynen eskisi gibi üç dudak, diş ve damak sesi cinsi vardır-, fakat bu farkların ifade ediliş tarzı değişmiştir. İskeletin kendisi kalmış, fakat içinde 'kayma, değişme olmuştur. Bu, İngilizlerin bugün de «Grimm’s law» (Grimm kanunu) dedikleri tanınmış «Ger­ manca Ünsüz Kayması» (Germanische Lautverschiebung) ola­ yıdır (,08). Bununla Rask’ın hizmeti kıymetten düşürülmemektedir, çünkü bir dizi ses karşılıkları tespit etmekle, bu karşılık­ ların bazıları arasında bağlantı olduğunu iddia etmek ayrı ayrı şeylerdir. Rask gerçekler zemininde kaldı; tespit ettiği şey, tar-108 108)

146

M. Ö. birinci binde gerçekleştiği kabul edilen bu olaya 1. ünsüz kayması (erste Lautverschiebung) da denir. (Çev.).


tışma konusu değildi Ve bilimin emin mülkiyetindedir. Grimm ise gerçekleri yorumladı ve onları belirli bir bağlılık içine sok­ tu-fakat yorumunun sorumluluğunu da taşımak, ve bugün yi­ ne bilginlerin onun bu fikrini aldatmaca olarak görmelerini, ünsüz kayması görünümleri arasında bağ bulunduğunu kabul etmemelerini hoş karşılamak zorundadır. Grimm irtibat arayışlarında daha da ileri gitti. German dil alanının belirli bir bölgesinde, Orta ve Al manyada ar­ tık Germancaya mal olmuş kapantılı seslerde (ünsüzlerde) yeni bir kaymanın vuku bulmuş olduğunu tespit etti. Bunda titreşimsiz kapantılmın ön seste ya da iç seste oluşuna göre so­ nuçlar farklı oluyordu. Değişiklikler şöyleydi: Germanca p (Aşağı Almanca perd) (İngilizce, hope) t (İngilizce ten, hate) k (İngilizce come, make)

(Güney) Yukarı Almanca Ön seste İç seste (ın9) ff (hofien) pf Pferd ts (Zehn) ch (clıumme)

ss (hasseu) ch (maehen)

Ancak ön sesteki k sadece Yukarı Almancada (Güneybatı Almanyada) kaymıştır. Titreşimli kapantılılardan d Yukarı Al­ mancada t olur, mes. Aşağı (Kuzey) Alm. dier-Yukarı Alm. Tıer; fakat b ile g sadece Yukarı Bavyeracada Grimm'in bekle­ diği gibi p ve k ya dönüşürler. Gene de, kapantılı sesler iskele­ sinde yeni bir kayma, «İkinci veya Yüksek Almanca Ünsüz Kay­ ması» (zweite öder hochdeutsche Lautverschiebung), Şüphesiz vuku bulmuştur, ve ilk ünsüz kaymasının tek ltek hadiseleri arasında bir bağ kabul ediliyorsa, ikinci ünsüz kaymasında da böyle bir bağ inkâr edilemeyecektir. Grimm ise bundan çok ileri gitti ve tıpatıp aynı olayın aynı dilin tarihinde birkaç yüz-109 109)

Daha esaslı şartlar şöyledir: Y an kapantıhya kayma 1 - ön seste, 2 - ünsüzden sonra iç ve son seste, 3 - ses ikilemesinde vuku bulur, (ikili) sızıcıya kayma ünlüden sonra iç ve son seste olur.

147


yıllık arayla iki defa gerçekleştiğini ileri sürerek bu iki ünsüz kayması arasında da bîr bağ bulunduğunu iddia etti. Ancak biz onun bu düşüncesine katılamayacağız. Grimm’in Yüksek Almanca Ünsüz Kayması'mn Germanca Ünsüz Kayması ile ta­ mamen aynı olay olduğu görüşüne sevkeden hatalar ağım bu­ rada çözmek bizi konudan çok uzaklaştınrdı. Fakat Grimin'in bu ilk denemesi, yani bir dilin toplu tarihinde süreklilik göste­ ren akımları tespit denemesi, gene de önemini korumaktadır. Çünkü Jakob Grimm'in büyük başarısı budur : Ehli, tarihî gelişiminin bütünü içinde kavramak, şimdiki halinde geçmişini ve geleceğini görmek, ve grameri dil tarihi haline sokmak. Ta­ rihî inceleme, karşılaştırmaya derinlik kazandırdı. Karşılaştır­ ma, akraba dillerin birbirlerinden ne gibi sapmalar gösterdik­ lerini araştırırken, dil tarihi bu sapmalara hangi yoldan gelin­ miş olduğunu gösteriyordu. Karşılaştırma, dillerdeki ortak nok­ taları, dil tarihi ise her dilin özelliğini arar. Grimm’in yöntemi­ nin pratikteki sonucu şu oldu : Araştırmacıların dikkati, her di­ lin en eski belgelerle belirlenen durumlarına çevrildi, çünkü karşılaştırma ancak onlardan itibaren oldukça verimli, hattâ belki de ancak oradan itibaren mümkün olabilecekti. Karşılaştırma metodu için Grimm, Rask’m ötesinde bir başka çok önemli adımdır. German dilleri bütün olarak ilk, Yu­ karı (Güney) Alman ağızlan ise ikinci ünsüz kaymasına katıl•dılarsa, bu takdirde sadece bu kaymaların izlerini taşıyan ke­ limeler, bu dillerin gerçek ve en eski unsurlan olarak kabul edilebilirdi. İngilizce pound, Yüksek Almanca Pfund, şüphesiz Latince pondus «ağırlık» ile aynı kelimelerdir. Fakat asıl La­ tince ve İngilizcedeki ünsüzlerin eşliği ispat ediyor ki, bu keli­ me bütün Germanca kelimelerin başlıca kaderini, yani ilk ün­ süz kaymasını yaşamamıştır; aksi takdirde İngilizce f ile baş­ laması gerekirdi. O halde bu bir eski, yerli Germanca kelime değildir, Latinceden bir aktarmadır. Fakat Yüksek Almanca Pfund kelimesi farklı ön sesiyle özellikle gösteriyor ki, kelime 143


Yüksek Almanya ağızları ortaya çıktığında Almancaya çoktan yerleşmişti. Bununla aktarma için iki zaman sının belirlenmiş­ tir : ilk ünsüz kaymasından sonra, İkinciden önce. Metot ba­ kmamdan kesin önemli nokta şudur: Tam eşitlik, bir tutmayı yasaklar; kurallı, dil tarihinin şartlanna bağlı farklılık ise bu­ nu zorunlu görür. Schlegel «sadece tamamen örtüşen kelimele­ rin aynı olduğunu kabul edebiliriz», Rask bunun ötesinde «bir­ birlerinden belirli tarzda farklılık gösteren kelimeleri de aynı kabul edebiliriz» derken, Grimm «kelimeleri, sadece belirli bir tarzda farklılık gösterdikleri için aynı kabul edebiliriz» diyor­ du. Bu, karşılaştırma metodunun üçüncü ve son kademesidir. Sadece dil tarihinin kelimelerin yapısındaki izleri, onların baş­ langıçtaki özde eşitliklerinin teminatı olabilir, iyi dikkat edil­ sin : Karşılaştırmanın bu kademelerinden hiçbirisi atlamp ge­ çilemez. Rask’ın belirttiği tarzda kurallı ses karşılıklarını tes­ pit etmek için, Schlegel’in istediği ve Rask’ın öğrettiği gibi ta­ mamen inandırıcı eşitlikler gereklidir. Öte yandan Rask'm ses karşılıkları, Grimm'in yine farklı olanların eşitliğini içeren dil tarihinin temelini oluşturur. Çünkü başka yerlerde olduğu gibi dilde de, karşılaştırmak demek, farklı olanı aynı prototipin ku­ rallı değişimi olarak anlamak demektir. Karşılaştırmanın üst kademesinin daha alttakini geçersiz kılması da söz konusu değildir, inandırıcı bir eşitleme bu haliyle kalacaktır, ve ünsüz kayması ya da başka bir dil tarihi kanunu -çünkü ses kayması sadece bir örnektir - itirazda bulunursa, bu çelişkiden bir görev çıkacaktır: Ya tek olayda genel kurallılığı daraltan özel şartlar gösterilerek bu itiraz ortadan kaldırıla­ caktır, ya da inandırıcı eşitlik sadece görünüşte inandırıcı ola­ rak açıklanacaktır. Bunu birinci ünsüz kaymasının «istisnalar»ı örneğinde gösterelim. Bazılarını halletmek kolaydır. Latince stare ile Eski Yüksek Almanca ve Eski Aşağı Almanca stan (Yeni Yüksek Almanca stehen= durmak) elbette aynı kelimedir, Latince 149


sperııo ile Eski İzlandaca spern «ayakla vurma »da öyle. Şayet st, sp, sk ses gruplarında t, p, k asla değişmiyorsa, bunun sebebi açıkça, sürtünücü s sesinin kendisinin hemen arkasından p, t, k dan yeni bir sürtücünün ortaya çıkışım önlemesidir; yani söy­ leyiş güçlüğü, p yi f ye, t yi l> a, k yı lı ya kaydırma eğilimini da­ ha doğarken boğmuştur. iBu görüş, birbirini takip eden iki ka­ pantı sesinden sadece birincinin kayması, İkincinin ise değişme­ den kalması ile ispatlanmaktadır: Latince octo Gotçada ahtau (Yeni Yüksek Almanca acht «sekiz») olmaktadır. Fakat kırılması gereken daha sert cevizler vardı. Metodun katılığı Sanskrit bandlhas ve Almanca Band kelimelerinin bir­ birinden ayrılmasını gerekli kılardı, çünkü ön sesteki bir Hintçe b ye bir Germanca p ve bir Yüksek Almanca pf in karşılık ol­ ması gerekirdi. Elbette buna kimse razı değildi. Fakat Germancadaki b aslında Sanskrit bh yi ön şart olarak gerektiriyordu. Böyle (düzinelerle örnek mevcuttu. Bilmecenin çözümünü 1837' de R. von RAUMER buldu (1I0). Sırayı bozan, başını alıp giden Germanca değildi burada, tersine, Sanskrit’in bir özelliği vardı. Peş peşe iki hece soluklu bir kapantılı ile/başladığında, birinci kapantılıda soluk siliniyordu. Sanskrit bandh-, eski blıand- ke­ limesinden çıkmaktadır, ve Germanca band’m yansıttığı da işte bu ses yapısıdır. i

Germanca kendisiyle çelişkiye düşünce, başlangıçtaki ay­ nı kapantı sesi, ünsüz kaymasından iki farklı şekilde çıkanca, iş daha düşündürücü olmaktadır. Almancada ich ziehe (çeki­ yorum) h ile söylenir, fakat [aynı fiilin geçmiş zaman şekilleri] ich zog, vvir zogen (çekiyordum, çekiyorduk)g ile. Eskiden da­ ğılım biraz değişikti : Geçmiş zamanın tekili zoh h ile, sadece çoğul zugum g ile kullanılıyordu. Temelde tabiî ‘ki aynı ses, k 110)

150

Die Aspiration und die Lautversehiebung, Leipzig 1837. 64. H. GRASSMANN sonradan unutulan buluşu 1862’de yeniden gerçek­ leştirdi : Zeitschrift für vergleichende Sprachforsch. 12 (1863), s. 110 v.d.


bulunmaktadır. Latince duco «çekiyorum, sevkediyorum» aynı kelimedir. Buna göre Germancada h beklenmeliydi. Peki bu g nereden çıkmıştır? Aynı soru, kökünde d bulunan schneiden (kesmek) fiilinde de ortaya çıkar : Geçmiş zaman şekilleri .sclınitt, schnitten t ile söylenmektedir. Yeni Yüksek Almancanın çift t si sadece yazı özelliğidir; Orta Yüksek Almancada wir sniten şeklini görüyoruz. Burada da geçmiş zamanın tekili eskiden şimdiki zamanla beraberdi ve d ihtiva ediyordu, t sa­ dece çoğulda kullanılıyordu. Yüksek Almanca d Germanca P lan,

Yüksek Almanca t Germanca d den çıkar; f>/d farkı, tıpkı h/g farkına uyar. Grimin bu fenomeni tabiî ki görmüştü ve hadise gramer şeklinin değişimi sırasında ortaya çıktığı için onu «gramatik değişim» (grammatischer Wechsel) diye adlandırdı. Bu­ nunla bir açıklamada bulunmak istemiyor, sadece bir ad veri­ yordu. Fakat olay asla çekini şekilleriyle sınırlı kalmamaktadır. Kimse Latince pater «baba» ve frater «erkek kardeş» kelimele­ rinin aynı tarzda yapıldığından, her iki kelimedeki t nin baş­ tan beri aynı ses olduğundan şüphe etmeyecektir. Gerçekten de Sanskrit ve Yunancada da her iki seferinde aynı kelimelerde bir t vardır. Almancada ise Vater «baba» t ile, buna karşılık Bruder «erkek kardeş» d ile söylenmektedir. Gotçada fadar’m yanında bro jpar bulunur. Dil araştırmacıları ‘yarım yüzyıl süreyle zekâlarını, aynı se­ sin Germancada farklı gelişmesine yol açan bir şartı bulabil­ mek için boşu boşuna zorladılar. İşte bu sırada Alman asıllı bir Dairimarkalı olan KARL VERNER 1876'da çök şaşırtıcı bir açıklama getirdi, ve bu sadece soruya cevap bulmakla kalmadı, German dili tarihinde daha geniş bir bakış açısı sağladı (111)• Değişim, gerçekleşmiş olması gerektiği Germanca ses kademe­ sinde neden ibaretti? Durumları açık olanlar f> ve h idi, bunlar titreşimsiz sürtünücüler idiler. Fakat Yeni Yüksek Almancadakd ve Gotçadaki d ve g yazımlarının arkasında ne vardı? Açıkça, 111)

Zs. für vergleich. Sprachforsch. 23 (1877). s. 97 v.d.

151


titreşimli sesler. Fakat kapantılı mı, yoksa sürtünücü sesler mi? Bu konuda Gernıan dillerinden çıkarak bir sonuca varıla­ mazdı. Fakat gramatik değişim, Germanca öncesi ses kademe­ sinde de kapantılı ses olmamış oldukları için ünsüz kaymasıyla hiçbir ilişkisi olmayan birkaç sese de dokunuyordu, h ve g nin, I> ve d nin yer değiştiği aynı şekillerde, s ile r de değişiyordu. Eski Yüksek Almanca kiusu «seçiyorum», kös «seçtim» demek­ tir, fakat kurum «biz seçtik». Akraba diller, s nin ilk, asıl ses olduğunu gösteriyorlar. Almancanm, İngilizcenin ve İskandinavcanın r si Gotçanın gösterdiği gibi, titreşimli bir s den çık­ maktadır. Artık durum açıktı: d ve g de Proto Germancada tit­ reşimli sürtünücülere karşılık oluyordu (d yaklaşık olarak İn­ gilizcenin titreşimli th sine, g Almancanm j sine = y), ve grama­ tik değişim başlangıçta titreşimsiz ve titreşimli sürtünücü ses arasmda bir değişimdi. Fakat buna yol açan neydi? Vemer, Germancanm ses değişimi için gerekçeyi en eski Hintçede bul­ du. Değişim, bilindiği gibi asıl kuvvetli fiillerin geçmiş zamanı­ nın (Prâteritum) tekili ve çoğulu arasmda vuku bulur. Bu za­ man, akraba dillerin «Perfektum» (belirli geçmiş zamanına) tekabül eder. Ve bu belirli geçmiş zamanda Eski Hintçede tekil ile çoğul arasmda bir şey kelime tonunun yerini değiştirmekte­ dir; o eski metinlerde ton mutlu bir tesadüfle belirtilmiş ve günü­ müze aktarılmıştır. Kelimenin tonu tekilde, kökte, çoğulda ise ekte bulunuyordu. O halde, diye sonuca vardı Verner, titreşim­ siz sürtünücü ses, kelime tonunun Eski Iiintçedeki yerinin he­ men arkasında yer alıyor idiyse, Germancada ünsüz kaymasın­ dan çıkmaktadır. Ayrıca daima kelimenin ön sesinde. Fakat sürtünücü ünsüz, kelime tonunun önünde veya onun ancak do­ laylı olarak arkasında bulunduğunda, titreşimli hale geliyordu. Konunun çekim alanı dışında da doğru olduğu anlaşıldı. Eski Hintçe pitâr - (Alm. Vâter = baba) yı vurgular, fakat bhrâtar (Alm. Brûder = kardeş) in vurgusu bu şekildedir. Kapantı ses­ lerinin Almancada hâlâ farklı oluşu işte bundan ileri gelmek­ tedir. 152


Verner o zaman bilinen bütün değişim örneklerini incele­ miş ve gözden geçilmişti. Vardığı sonuçlardan şüphe etmeye im­ kân yoktu. Bulduğu kanun onun şerefine haklı olarak «Verner Kanunu» adını taşımaktadır. Fakat Verner İn keşfi ne kadar ge­ niş ve önemli sonuçlara yol açacaktı! Önce, en eski Hintçe va­ sıtasıyla günümüze aktarılan şekliyle kelime tonunun, Germanca ve ıbu yüzden muhtemelen bütün dil grubu için de asıl ve en eski tonlama olarak görülmesi gerekiyordu. İkincisi, bu kelime tonu Germancada daha ilk ünsüz kayması zamanında var olmuş olmalıydı, aksi takdirde o kaymanın sonuçlarını etkileyemezdi. Bu yepyeni bir şeydi, çünkü tarihte tespit edilen bütün German dillerinde kelimenin vurgusu ilk hecededir. Ayrıca, Verner ka­ nunu şimdi bir kelimenin ilk vurgusunu Germancadan hareket­ le de tespite imkân sağlıyordu, böylece bu konuda Eski Hint­ çe ve Germanca olmak üzere elde iki kaynak bulunmuş oluyor­ du. Ve ümit edilmesinden korkulan şey gerçek olmuştu: Vur­ gulama gibi, öylesine geçici ve pek nadiren kaydedilen fenomen­ lerin karşılaştırılması ve tarihteki durumları tespit edilebili­ yordu. Bununla, dahiyane bir keşfin sonucu olarak yepyeni bir araştırma alanı açıldı. Şurası iyice anlaşılmalıdır ki, bütün bu sonuçlar sadece metodun titizliği sayesinde ortaya çıkmıştır. Mesele ciddiye alınmayabilir ve şöyle denebilirdi : «Titreşimsiz ve titreşimli birer sürtünücü arasındaki fark hiç de önemli değildir; eski Germanların buna dikkat ettikleri, hattâ bunu farkettikleri bile ne tmalûm? Dağılım tamamen tesadüfe dayanabilir». Bunun için bugünkü Alman gündelik dili de şahit tutulabilirdi: Bun­ da birçok bölgelerde s kuralsız olarak bazen titreşimsiz, bazen titreşimlidir, ve aynı konuşucu aynı kelimede bir şu şekli bir ötekini kullanır ve bunun farkına bile varmaz. -Böyle bir gö­ rüşün yerleşmemiş olması, Jakob Grimm’in ve sadece kurallı farklılığın eşitlemeye izin verdiği şeklindeki sözlerinin eseridir. 153


Ünsüz kayması ve istisnaları meselesi, karşılaştırma me­ todunun nasıl geliştirildiği ve bugün de kullanıldığı konusunda bir örnektir. Başka birçok soru Bopp’tan 'sonraki yüzyılda benzer tarzda incelenmiş ve cevaplandırılmıştır. Burada dil bili­ minin meseleleri tarihini dalıa ayrıntılı olarak anlatmak maale­ sef mümkün değildir, çünkü bunun için söz konusu dilleri iyi bilmek gereklidir. Metodun sadece gelişimi ve mahiyeti, birkaç soru yardımıyla gösterilmek istenmiştir. Jones’un keşfettiği ve özellikleri Rask, Bopp ve Grimm tarafından araştırılan dil ailesi, bilimin sahip olabileceği şekil­ de, yani soru ve görev olarak ve bu anlamda bilimin malı ol­ muştu. Başından binlerce yıl öncesinin dünyasında birçok şey geçmiş, ve bugün Kuzey denizinden Bengal körfezine kadar bölgeye yayılmış tarihî bir birlik keşfedilmişti. Adı yoktu bu birliğin, çünkü .lones'tan önce kimse onun farkına varmamış­ tı. Fakat artık bir isim bulup bunda birleşmek gerekiyordu, çünkü Bopp'un yaptığı gibi bu aileye giren dilleri her seferinde tek tek saymak oldukça yorucuydu. Ve dillerin sayısı artınca, bu sayma işi iyice imkânsızlaştı. Yeni bilim dalının ilk defa tu­ tunduğu Almanya’da isim konusundaki birçok tekliften, sonuç­ ta Klaproth’un 1823’te yaptığı teklif yerleşti ("2) : Yeni keşfedi­ len dil topluluğuna, iki kıta üzerinden uzanan zincirin en uçtaki halkalarını dikkate alarak «İndogerman» adını vermişti. Bopp «Sanskrit topluluğu» veya «Hint-Avrupa» terimlerini kullanı­ yordu, Almanya dışında son ad yerleşmiştir (11;). Bu Hint-Avrupa dil ailesinin başlangıçta göründüğünden daha büyük olduğu anlaşıldı. Çok kısa aralıklarla, başka bazı123 112)

113)

154

Adlandırma konusu hk. bk. W. WISSMANN, der Kama dar Buche. Deutsche Akad. der Wissenschaften Berlin, Vortriuge und Schriften 50, Berlin 1952. Porzig, eserinde İndogerman ve İndogermanca kavramlarını kul­ lanmaktadır. Çeviride Türkiye’de yerleşmiş olan <Hint - A v-m a dili» kavramı tercih edilmiştir. (Çev.)


dillerin bu aileye girdiği tespit adildi. Ayrıca, Grimm örneğine göre alabildiğince eski çağlara gidilmeye, aynı zamanda da di­ lin ağızlarda kendini belli eden coğrafî dağılımı ele alınmaya çalışıldı. Şaşırtıcı sayıda keşif bu aramalara yardımcı oldu. Sansk­ rit elbette özellikle ses yapısı ve morfoloji bakımından çok eski bir dildir. Fakat Hintlilerin külliyat olarak Veda «bilgi» (Alm. VVissen) adını verdikleri kutsal yazılarında bu dilin son derece arkaik bir cümle yapısına sahip daha eski bir şekli yer almak­ tadır. Veda ile ilgili araştırmalar daha 1805’te İngiliz Colebrooke'un çalışmalarıyla başlar. Sanskrit adı bu dil kademesi için uygun düşmediğinden, Jona igerek Veda dilini gerekse Sanskriti içine alan bir terimle Eski Hintçe denmektedir. İlk defa olarak Eski Hintçe araştırmalarında anlaşıldı ki, Hint-Avrupa dillerinin ne kadar eski şekillerine ulaşılırsa, bu diller birbirlerine o kadar fazla benzemektedir. Fakat Hindistan’a en yakın komşu bölgede Eski Hintçeye çok yakın bir dilin varlığı daha ortaya çıkarıldı. Hindistanda Bombay civarında ateşe tapan ve aslında İran’dan gelen, Parsi denilen bir grup insan yaşıyordu. Bunların Avesta adlı kutsal kitapları çok arkaik bir dille yazılmıştır. 18. yy. m ortalarında asker olarak Hindistan'a giden Anquetil- Duperron adlı mace­ raperest bir Fransız, bu yazılarla ilgilenmiş ve kitabın 1771'de bir tercümesini yayımlamıştı; ancak kontrolü imkânsız bir ter­ cümeydi bu. Esere bir sürü dipnotları da eklemiştir. Gene de bunlarda bu metinlerin dili hakkında söyledikleri, Sanskrit ile bağ kurmaya yetecek boyuttaydı. Bu bağ, kısa süre sonra W. Jones tarafından 1789’da ve Paulinus a. S. Bartholomeo tara­ fından 1798’de tespit edildi. Metinlerin el yazmalarını ancak Rasmus Rask 1823’te Avrupa’ya getirdi. Dilin filolojik bakım­ dan açılması, 1840’ta EUGENE BURNOUF ile başladı. Bu arada Eski îran dilinin ikinci bir şekli keşfedilmişti. Eski Yunan tarihi yolu ile de tanınan İran'ın eski kralları, ül155


içenin çeşitli yerlerindeki kayalıklarda kitabeler yaptırmışlar, hükümdarlık yaptıkları dönemdeki önemli olayları sonraki ne­ sillere aktarmak istemişlerdi. Bu kitabeler «çivi yazısıyla» ya­ zılmışlardır. Çivi yazısı 19. yy. başlarında Alman G. F. GROTEFEND (1775-1853) tarafından masa başında, o yüzyılın orta­ larında da İngiliz H. C. RAYVLINSON tarafından arazide çözül­ müştür -başlıbaşma bir roman olacak bir hikâye. Bu ikisi ara­ sında Rasmus Rask 1826’da Eski İran dilinin Eski Hintçe ile akrabalığım kesinleştiren bir buluş gerçekleştirdi. Kitabelerin üç dilde yazıldığı ortaya çıkmıştı: Eski Babil’in dili olan bir Sami dilinde, İran'm batısında Susa civarındaki bölgenin dili olan Elamca ve bugün İran’da konuşulan Farsçamn çok arkaik bir şeklinde. İran bin yıldan fazladır İslâm kültür çevresine dahil olduğu için, bugünkü Farsçaya büyük ölçüde Arapça ke­ lime ve deyişle girmiştir. Buna, ve İran dilindeki kelime şekil­ lerinin çok büyük değişikliklere uğramış olmasına rağmen, da­ ha 16. yy. da bir HollandalI bazı kelimelerin Aşağı Almanca kelimelere benzediğini farketmişti (114). Adamın yaptığı keli­ me karşılaştırmalarının üçte ikisi gerçekten doğrudur. O za­ mandan sonra, böyle meselelerle ilgilenen az sayıdaki bilgin için, Farsça ve Almancamn özellikle yakın ilişkileri olan iki dil olduğu, üzerinde tartışılmaz bir konuydu. Şimdi bu dilin, iki bin yıldan eski bir şekli ortaya çıkıyordu. Bu iki kaynaktan, Eski Farsçadan ve Avestanm dilinden, Eski İran düi hakkında oldukça iyi fikir edinilebiliyordu. Bu dilin Eski Hintçeden sadece lehçe bakımından farklı olduğu anlaşıldı. Gerçekten de gerek Hintliler gerek İranlılar halk ola­ rak kendileri için aym adı, Arya (Ari) kelimesini kullanırlar. Hint-Avrupa ailesinin bu koluna da bu yüzden Ari dili dendi. Bu isim daha sonraları etnoloji tarafından çok daha geniş an­ ın) Bk. Dipnotu 102 (bu ciltte). 156


lamda kullanılmış ve bu yüzden bazı karışıklıklar çıkmıştır. Dil bilimi için Ari, Hint ve îraıı dillerinin birliğinden başka anlam taşımaz. Avrupa kıtasında Hint-Avrupa dillerinin varlığının öğre­ nilmesi ile bu konudaki bilginin genişlemesi çok daha önem­ liydi. Litvanya, Latonya dilleriyle, Eski Prusya'nm ölmüş dili­ nin bu aileye girdiğini daha Rask görmüştü. Litvanya dilinden en eski belgeler ancak 16. yy. a kadar uzanmaktadır. Fakat bu dil morfoloji bakımından öylesine arkaiktir ki onu önce Yu­ nanca ve Latince, sonra da Eski Hintçe ile bağ içine sokmak hiçbir zorluğa yol açmadı. İlişkiler hakkında bir fikir sahibi olmak için, Litvanca jüngiu «boyunduruğa sokuyorum» ile La­ tince jungo, tveya Litvanca aşvâ «kısrak» ile Eski Hintçe aşvâ’yı karşılaştırmak yeterlidir. Letonca, Litvancanm daha yeni bir kademesi olduğu izlenimim vermektedir. Eski Prusya dilinden yegâne belgeler, 15. yy. dan kalma bir sözlük ile, 16. yy. dan kalma ve bir Alman rahibin Prusça konuşan yanaşmasının yar­ dımıyla hazırladığı bir Lutherci (Protestan) inanç kateizminden (us) ibaretti. Ayrıca Doğu Prusya’daki çeşitli yer adların­ dan bu dili açmakta faydalanabiliriz. Bu üç dili, Litvanca, Le­ tonca ve Prusçayı, Baltık Denizi çevresinde konuşuldukları için, B a l t ı k D i l l e r i grubunda topluyoruz. Bal tik grubunun komşu S l a v dilleriyle, özellikle kelime hâzinesi ve cümle cümle kuruluşu alanındaki yakın ilişkisi ga­ yet açıktır ve bu da Rask tarafından anlaşılmıştır. Fakat Slav dillerinin, yani Lehçe, Rusça, Çekçe, Slovakça, Sırpça, Slovence ve Bulgarca'nın sınıflandırılmasında garip bir zorluk vardır. Bu dil grubu, bütün kapalı, yani ünsüz ile biten hecelerini bıraktığı bir devir geçirmiştir. Kelimelerin içinde çok sayıda ünlüden biri hariç hepsi düşmüş, diftonglar basitleştirilmiş, ve kelime sonundaki bütün ünsüzler atılmıştır. Kelimelerin görüşünün15 115)

Din konusunda soru - cevap şeklinde düzenlenmiş kısa ders kitabı, -ilmihal». (Çev.).

157


bu şekilde ne derece değiştiği tasavvur edilebilir. Özellikle ek­ lerin çoğu, belirgin yapılarını kaybettiler. Karşılaştırma da ön­ ce BOPP'un asıl alanı olan gövde yapımına bağlandı. Slav dil­ leri, Ari dili, Yunanca ve Latince kadar eski çağlardan kalma belgelere sahip değildir. Fakat gene de, tarihlerinin bin yıllık kısmını görebiliyoruz. En eski metinler, Slavları Hristiyanlaştırmaya çalışan Bizanslı misyonerlerce 9. yy. da yapılan Kitabı Mukaddes tercümeleridir. Bu misyonerler Kitabı Mukaddesi kendi yurtlarından bildikleri ve anlaşılan o zamanlar diğer Slav halkların da anladığı Bulgarcaya çevirmişlerdi. Slavca’nın bu şekli, Ortodoks Slavlar arasında bugün de kullanılmaktadır ve bundan dolayı da «Kilise Slavcası» olarak adlandırılır. Bopp, karşılaştırmalı gramerinin ikinci fasikülünden itibaren (1835) karşılaştırma için Kilise Slavcasma başvurmuştur. Rask’m ese­ rini görmediği için, Slavcanm Hint-Avrupa dil ailesine girdiği­ ni bizzat ispat etmek zorunda kalmıştır (116). Hint - Avrupa dillerinin alanında Germancanın doğusunda olduğu kadar batı yönünde de büyük bir genişleme kaydedildi. İngiliz J. C. Prichard 1831’de, İsviçreli A. Pidhet 1837'de ve Franz Bopp 1839'da K e 1 t dillerinin de Hint-Avrupa kökenli olduklarını ispatladılar. Bopp ispatında, bugünkü İrlanda di­ linden faydalandı; dilin eski şeklini henüz bilmiyordu. Yeni İr1andaca bilen biri, Bopp’un dahiyane anlayış gücüne hayran olur, çünkü Hint-Avrupa kökenli kelimelerin yapısı, İrlanda dilinde bugün tanınmayacak derecede değişmiştir. Eski ekler artık yok olmuşlar, fakat az sayıdaki bazı örneklerde, kendi­ lerinden sonraki kelimenin ön sesinde izler bırakmışlardır. Bu ön ses daha önceki sayı kelimesinin ya da artikelin (tanındı­ ğın), ünlüyle, burunsu sesle veya s ile bitişine göre başka bir yapıya sahiptir. Bopp bu minicik izleri görmüş ve onlan doğ­ 116)

158

Vergleichende Grammatik des Sanskrit, Zend, Griechischen, Lateinisehen, Litthauischen, Gotischen und Deutsclıen. Berlin. 1. Teil 1833, 2. Teil 1835, 3. Teil 1337, 4. Teil 1842, 5. Teil 1849, 6. Teil 1852.


ru yorumlamıştır. Buradan hareketle en eski ekleri bulabilmiş ve onların Hint-Avrupa kökenli eklerle uyuşmasını gösterebil­ miştir. Daha sonra İrlanda dilinin 8. yy. dan kalma belgeleri bu­ lunmuş ve onların dil şekilleri, bu dilin Hint - Avrupa özelliğini tamamen açığa çıkarmışlardır. Fakat bununla, İrlanda dilinin kardeşleri olan, Galler’deki Kyınbre dilinin ve Bretagnedaki Bretoncamn Hint-Avrupa akrabalığı da ispat edilmiş oluyor­ du. Bu gruba «Keltçe grubu» denilmektedir ve bu dıil grubu, vaktiyle çok daha yaygın olan bir dil ailesinin son kalıntısı ola­ rak görünmektedir. Caesar'mzamanında [M.Ö. 100-44],sadece hemen hemen bütün Galya’da [Fransa’da] ve Kuzey İtalya’da değil, İspanya’nm kuzey batısında, İsviçre’de, Güney Alman­ ya’da, Avusturya’da ve Büyük Britanya’da da Keltçe konuşan insanlar yaşıyordu. Yunan ve Romalı yazarlar bundan açıkça bahsetmekte ve bu bölgelerin yer adları da bunu doğrulamak­ tadır. Bu eski Kelt dilinin görünüşü hakkmdaki belgeler ısadece yer ve şahıs adlan ile az sayıda kitabedir. Bunlarda Latince ve Yunanca ile şaşırtıcı bir benzerlik son derece açıkça belli ol­ maktadır. Kral rix’tir, Latincesi rex; erkek viros, Latincesi vir; turna kuşu garanos, Yunaııcası geranos; boğa tarvos, Yunancası taûros. Çekim aynı tabloyu ortaya koyuyor. Erkek anla­ mındaki viros’un çekimi Eski Galce'de viros «erkek», viri «er­ keğin», viru «erkeğe» şeklindedir, yani hemen hemen Eski Latincedeki gibi. Fakat şunu hatırlayalım, Bopp ispatını bu inan­ dırıcı ve açık eşitliklere dayanılarak değil, son derece az ve gü­ venilmeyecek malzeme yardımıyla gerçekleştirmiştir. Böylece, hemen hemen bütün Avrupa’nın, belgelerin baş­ langıcından itibaren Hint-Avrupa dilleri konuşan halklarla meskûn olduğu ortaya çıkıyordu. Bopp 1854'te, Balkanlarda Slavca, Yunanca ve (ancak Orta Çağda girmiş olan) Türkçe dışında konuşulan tek dil olan Arnavutçanın da Hint-Avrupa kökenli olduğunu ispat etmeyi başardı. Bu dilin kelime hâzinesi elbette büyük ölçüde Latinceden gelmektedir, fakat geri kalan 159


kısım ve morfoloji, bağımsız bir Hint - Avrupa dilinin varlığını göstermektedir. Dil karşılaştırması ve dil tarihi, görünüşte baştan sona çoktan incelenmiş dillerin yepyeni bir bakışla ele alınmasını sağladılar. Yunanca ve Latince alanında filologlar iki bin yıldır edebiyat dili ile meşgul oluyorlardı. Dil bilimciler için artık onunla ifade edilen içerikler dikkate alınmaksızın, dilin kendisi bütün olarak önem kazandı. Jacob Grimm’in Germanca örneğin­ de yaptığı şekilde, bütün dikkat Yunancanın ve Latincenin leh­ çelerine çevrildi. Bunlar için belgeleri ise, 19. yy. m ikinci ya­ rısında yürütülen kazılar sağladı, hem de bol miktarda. Bu 'ka­ zılarda, çoğu kere söz konusu bölgenin lehçesinde yazılmış ki­ tabeler bulunuyordu. Böylece Yunancanın o zamana kadarkinden daha zengin bir tablosu ortaya çıktı, ve bir çok lehçenin, o zamana kadar incelemelerin odak noktasında bulunan İyon ve Attika dillerinden daha arkaik bir kelime yapısına sahip oldu­ ğu görüldü. Ve bu şekiller, Attika dilinden daha çok, ilgili Ari ve Latince şekillere benziyorlardı. İtalya'da kitabeler Latincenin eski bir şeklini gözler önü­ ne seriyorlar ve bunlar Cicero'nun dilinden çok, Yunancaya ve Ari diline benziyorlardı. Ayrıca Latinceye şüphesiz çok yakın olan, fakat bağımsız birçok yeni dil keşfedildi, meselâ Umbria dili. Bu dilin başlıca belgesi olan Iguvium (bugünkü Gubbio) kitabeleri daha 1444’te kazılarda çıkarılmış, fakat dilin kendisi ancalk 19. yy. da anlaşılabilmişti (11718). Sonra Romalılarla bir ara İtalya’yı ele geçirme savaşı veren Samnit'lerin dili Oskça("8). Onun peşinden bir dizi ufak diller veya Lehçeler. Böylece, bahis konusu sadece Latince değil, Hint - Avrupa dilinin bütün bir İ t a l i k G r u b u oluyordu. 117)

118)

160

LEPSIUS’ım 1833 ve 1841’deki LASSEN’in 1833 ve 1834'teki, özel­ likle AUFRECHT ve KIRCHHOF’un 1649 - 1852 arasındaki eserle­ riyle. GROTEFEND 1839, TH. MOMMSEN 1845, 1846, 1850.


İtalya yarımadasının güneydoğusundaki Messap dilinin de Hint-Avrupa kökenli olduğu şüphesiz olmakla beraber, bu dil İtalik diller grubuna girmez; ilişkileri daha çok Balkan yarım­ adasının batısına işaret etmektedir. Orada Eski Çağda İ l l i r y a l ı l a r otururdu. Boy, nehir ve yer adları, onların bir HintAvrupa halkı olduklarını göstermektedir. Bu dil kalıntıları ko­ nusunda HANS KRAHE tarafından yapılan derinlemesine araş­ tırmalar, Hint - Avrupa dil bilimine önemli katkılarda bulun­ muştur (”9). Balkan yarımadasının doğusu Eski Çağda T r a k l a r a aitti. Traklarm yurtları Tuna'nm kuzeylerine ve doğuda Boğaz­ ları aşarak kuzeybatı Anadolu’ya kadar uzanırdı. Bıraktıkları tek kitabe bugüne kadar çözülememiş olmakla beraber, TOMASCHEK daha 1883'te isimlerin yardımıyla Trak dilinin Hint - Av­ rupa karakterini ispat etmiştir. Bu dil hakkında daha geniş bil­ gileri NORBERT JOKL’a borçluyuz (]20). Fakat Hint-Avrupa dilleri zinciri doğuya doğru uzanma­ ya devam ediyordu. Anadolu yaylasında Frigler otururdu, onlar­ dan günümüze çeşitli yüzyıllardan çok sayıda mezar kitabeleri kalmıştır. Bunlar Frigcenin bir Hint - Avrupa dili olduğunu ke­ sinlikle göstermektedir (1192021). 119)

120)

121)

H. KRAHE, Die ailen balkanillyrischen geographischen Namen, Heidelberg 1925; Lexikon altillyrischer Personennamen, Heidelberg 1929; Die Sprache der IUyrier. 1. T eil: Die Quellen, Wiesbaden 1955 - Ayrıca bilimsel dergilerde çok sayıda makale; A. MAYER, Die Sprache der alten Illyrier. I. Schriften d. Ralkankomm, Ling. Abt. XV, Viyana 1957. W. TOMASCHEK, Die alten Thraker. Sb. d. VViener Ak. 1893-1894; N. JOKL, Ebert’in «Rcallexikon der Vorgeschichte» sinde «Thraker» maddesi; D. DETSCHEW, Die thrakischen Sprachreste. Schriften der Balkankomm. Ling. Abt. XVI. Viyana 1957. P. KRETSCHMER, Einleitung in die Geschichte der griechischen Sprache. Göttingen 1896.

161


Daha Herodotos [M. Ö. 5. yy.], Friglerle doğu (komşuları Ermeniler arasında bağlantı kurmuştu. 19. yy. da Ermenice uzun süre bir İran dili olarak kabul edilmişti. Gerçekten de Er­ menice İran -dilinden kelimelerle doludur, çünkü Hint-Avrupa kökenli Ermeniler 6. yy. da yurtlarına yerleşmelerinden Müslü­ man fetihlerine kadar İran etkisi altında kalmışlardır. Fakat HÜBSCHMANN 1885' te bu dilin Hint-Avrupa dil ailesinin ba­ ğımsız bir 'kolu olduğunu belirleyebilmiştir. Hübschmann’ın ispatında, Ermenicenin garip bir fenomeni, t yi th, k yı kh, d yi t, g yi k yapan, p yerine de h nin görünmesine sebep olan ger­ çek bir ünsüz kayması önemli rol oynamıştır. Eski tarih yazarlarının anlattıklarına göre, Kafkasya'dan Tuna'ya kadar Güney Rusya’nın eskiden İran boylarınca mes­ kûn olduğu 'bilindiğinden (122), artık Atlantik Okyanusundan Bengal körfezine kadar uzanan kapalı bir Hint - Avrupa dil ala­ nının tespit edildiğine inanılıyordu. Bu yeterince şaşırtıcıydı, fakat yeni yüzyıl daha başka süprizler getirdi. 20. yy. başlarında Çin Türkistanı çöllerinde çeşitli araş­ tırma teşebbüsleri yapılmıştı. Bir Fransız grubu, Pelhot heyeti, Kuça bölgesinde çalışırken, Almanlar Turfan'a dört araştırma seferi düzenlemişlerdi. Her iki ekip de terkedilmiş şehirlerde ve Budist manastırlarında zengin sanat eserleri hâzineleri, bu­ na ilâveten palmiye yapraklarına çeşitli dillerde yazılmış bir­ çok el yazması buldular. Bunların arasında, o zamana kadar bilinmeyen birçok Orta İran lehçeleri olduğu gibi, bir de her­ kesi şaşkınlık içinde bırakarak Hint-Avrupa kökenli olduğu an­ laşılan yepyeni bir dil de vardı. Bu dilin Hint-Avrupa ailesine aidiyeti bir dizi inandırıcı kelime karşılaştırmalarıyla ispat edi­ lebildi. Fiilin şahıs ekleri de bilinen tabloyu gösteriyordu. Bu dilin kısa sürede birbirinden oldukça farklı iki lehçesi olduğu da anlaşıldı; bunlardan önce A adı verilen biri sadece doğuda, 122)

162

Orta Kafkaslardaki İran dili konuşan Osetler bu halkın tonlula­ rıdır.


öbürü B ise bölgenin batısında kullanılıyordu. İkisi için toplu ad olarak bazı tereddütlere ve sakıncalarına rağmen T o h a r c a yerleşmiştir, Bulunan belgeler M. S. 5-8. yüzyıllardan kalma­ dır ( - ) . ’ Toharca, coğrafyada hiç beklenilmeyen bir yerde ortaya çıkıvermişti, hemen sonraki keşif ise inanılmayacak kadar uzak eski çağlara götürüyordu. 1906 yılında Hugo WINKLER, Ana­ dolu'da, Ankara’nın doğusundaki Boğazköy civarında, M. Ö. 2. binin büyük devleti Hitit İmparatorluğunun başkentini buldu. Şehrin bir tapınağında hükümet arşivi, çivi yazısıyla yazılmış binlerce tablet keşfedildi. Metinleri okumak pek fazla güç ol­ madı. Fakat gayet iyi bilinen Babilce yanında çok sayıda bilin­ meyen dii de tespit edildi, bunların arasında birinin devletin resmî dili olduğu anlaşılıyordu. Bu yüzjden bu dile H i t i t ç e adı verildi, söz konusu halk ise kendisine Hatti demişti (’24). Bu dilin çözülmesi işini önce Babilce ve çivi yazısı bilen­ ler üstlendiler. Bunlardan biri olan Çek HROZNY, 1915’te bir makale, peşinden 1917'de bir kitap yazarak Hititçenin bir Hint Avrupa dili olduğunu ispata girişti (12314I25). İddia hayretle karşı­ landı ve önce buna inanılmadı, çünkü bu takdirde bu Hint-Av­ rupa dilinin, o zamana kadar en eski olarak bilinen Ari dilinden ve Yunancadan asırlarca eski olduğunu kabul etmek gerekecek­ ti; gerçek olmayacak kadar güzel bir şeydi bu. Hint-Avrupa dil123) 124)

125)

W. KRAUSE, Tocharisch. Hb. d. Orientalistik, 4. cilt, 3. bölüm, Leiden 1955. Araştırmaların tarihi için bk. J. FRIEDRICH, «Hethitisch und kleinasiatisehe Sprachen». Geschichte der indogermanisehen Spraehvvissensehaft, 2. bölüm, 5. cilt, fasikül 1, Berlin 1931; Entzifferung versehollener Sehriften und Sprachen, Berlin, Göttingen, Heidelberg 1954. F. HROZNY, Die L ösung des hethitisehen Problems. Mitteilungen der Deutschen Orient-Gesellschaft 56 (1915), s. 17 v.d. Die Spriache der Hethiter, ihr Bau und ihre Zugehörigkeit zum indogermani­ sehen Sprachstamm, Leipzig 1917,

163


lerinin dertli uzmanlan her halde, ellerindeki birçok alfabeye ilâveten bir ide çivi yazısı öğrenmek zorundaydılar, ve bu sade­ ce yeni bir yazmm değil, yepyeni bir filolojinin de öğrenilmesi anlamını taşıyordu. Fakat bu güç iş başarıldı, ve çok kısa bir süıc sonra, 1921'de Hroznynin keşfi tasdik ve kabul edilmişti bi­ le. Hini-Avrupa kelimelerinin yapısı, çivi yazısı kılığında önce biraz alışılmış dışı görünüyordu; başlangıçta inandmcı denk­ likler de pek fazla değildi. Fakat Hititçede suyun walar f.Alm. Wasser, İngilizce water] olduğunun anlaşılması, en katı şüphe­ cilerin bile şaşırıp düşünmelerine sebep oluyordu. Ve önce pek acaip gibi görünen bir eşitlemenin, sonunda doğru bir çekirdek ihtiva ettiği görüldü. Hrozny Hititçe ezzattani (Almanca ihr esst = siz yiyorsunuz) kelimesini gayet safiyane, ona tekabül eden Eski Yüksek Almanca esset ile karşılaştırmıştı. Bu, haklı olarak uzmanların infialine yol açtı, çünkü buna göre Hititler sadece birinci ünsüz kaymasına değil, İkinciye de katılmışlar­ dı sanki. Fakat Hititlerin bazı yazı alışkanlıkları ve ses kuralla­ rı daha iyi öğrenilinci ortaya çıktı ki, mesele gerçekten doğruy­ du. Ancak Hititçe kelimeler hemen Eski Yüksek Almanca keli­ melerle değil, önce Eski Hintçe ve Latince şekillerle karşılaştı­ rılacaktır. Bu durumda gayet ‘tatmin edici bir uyuşma ortaya çıkmaktadır: Hititçe etmi etstsi atantsi

Eski Hintçe admi atti adanti

Latince edo est edunt

.Alınanca leh esse «yiyorum) er isst «yiyor» sie essen «yiyorlar

Böylece edinilen bilgiler arttıkça, akla yakın ve inandırı­ cı eşitliklerin sayısı da çoğaldı. Bugün Hititçe, Hin t - Avrupa kökenli olduğu ikabul edilmiş, grameri ve sözlüğü yazılmış bir 164


dildir. Bu dilin açılmasında ve aydınlatılmasında en büyük hizmeti FERDINAND SOMMER ve JOHANNES FRIEDRICH görmüşlerdir (,26). Haiti devletinin resmî dili, Boğazköy arşivinde yer alan tek Hint-Avrupa dili değildir. Ancak başka Hint-Avrupa dille­ riyle ilgili araştırmalar, bu dillerde yazılmış metinlerin pek uzun olmayışı yüzünden güçlüklerle karşılaşmaktadır. Bu yüz­ den, bu dillerin, yani Luvi ve Pala dillerinin Hititçe ile nasıl bir akrabalık ilişkisi içinde olduklarını henüz söyleyemiyoruz. Fa­ kat iş, Hitit kültür alanında bir Hint-Avrupa dilinin daha keş­ fedilmiş olmasıyla biraz 'daha çatallaşıyor. Bu iş için, resim işaretleriyle ya da hiyerogliflerle yazılmış Suriye kitabelerinin çözülmesi gerekiyordu. Bunlar Hititlerin son çivi yazılı belge­ lerinden birkaç yüzyıl daha yenidir. O sıralarda Suriyede Hitit İmparatorluğu’nun devamı olan bir devlet vardı: Kitabı Mukad­ desin Eski Ahit (Tevrat) bölümünde söz konusu edilen Hititler. Bu insanların dili Hint-Avrupa esaslıdır, ama çdvi yazısı Hititçenin daha yeni bir kademesi değildir. Nereyle ilgili olduğu -çünkü Suriye’nin bu dilin anayurdu olmadığı muhakkaktır-, araştırmaların bugünkü durumunda henüz söylenemez. Şimdi­ lik, Hititçe, Luvi, Pala dilleri ve «Hiyeroglif Hititçesi» grubu bütün olarak sadece coğrafî bakımdan A n a d o lu Hint-Avrupa dilleri olarak adlandırılmaktadır. Bu dillerin çok eski tarihle­ rine ait metinler elimizde bulunduğu için -çivi yazısı Hititçesinden en eski metinler. M. Ö. 2. binin ilk yarısındadır.! - Bu Ana­ dolu dillerinin birbirleriyle ilişkileri aydınlatıldığında, HintAvrupa dillerinin en eski devrinin tarihi hakkında bazı şeyleri öğrenebileceğimiz umulmaktadır (126I27). 126)

127)

J. FRIEDRICH, Hethitisches Elementarbuclı, 2 kısım, Heidelberg 1940/46; Hethitisches Wörter*buch, Heidelberg 1952/54; F. SOMMER, Hethiter und Hethitisch, Stuttgart 1947-, H. KRONASSER, Vergleichende Laut-und Formenlehre des Hethitischen, Heidelberg 1956. H. KRONASSER, a.g.e., s. 15 v.d., 216 v.d.

165


Bir Hint - Avrupa dilinin tarihi hakkında bilgimizin önem­ li ölçüde büyümesini de yine bir yazının çözülmesine borçlu­ yuz. Yarım yüzyıldan fazla bir zaman önce İngiliz arkeoloğu EVANS, Girit'te yürürttüğü ve M. Ö. 2. binin Minoik kültürünü gün ışığına çıkaran kazılarda, çok sayıda yazılı ufak tablet bul­ muştu. Tabletlerin üzerindeki yazılar üç cinsti: En eski tarihli olanlarda resim yazısı, yani hiyeroglifler, ve daha yenilerde, bir öncekilerden kısaltıldıkları belli olan çizgi - işaretler. Bu so­ nuncular da çizgi yazı A ve B olarak iki türdür. Böyle yazılı belgeler Önce hemen hemen sadece Girit’te bulundu; Yunanis­ tan’da Schliemann, Mykene’deki meşhur kazılarında hiçbir belge bulamamıştı. Bu yüzden, Mykene kültürünü yaratan ve yaşatanların, yani Homeıos’un ünlü destanlarının olayını ken­ dilerine bağladığı insanların, yazma sanatını hiç kullanmadıkla­ rına inanılıyordu. Fakat 1939’dan beri Peloponnes yarımadası­ nın güneybatısındaki eski Pylos’ta yapılan ve bir Mykene kale­ sinin ortaya çıkarıldığı kazılarda böyle tabletlerden çok mik­ tarda bulundu, ancak bunlar sadece çizgi yazısı B ile yazılmıştı. 1953 yılında böyle uzak konularla uğraşan az sayıda insan şa­ şırtıcı bir haber duydu: İngiliz araştırıcılar M. VENTRIS ve J. CHADWICK, çizgi yazısı B yi çözmeyi başarmışlardı (128). Bu iki bilgin sadece vardıkları sonuçları değil, malzemelerini ve kullandıkları metodu da açıkladılar. Böylece çözme işi kontrol edilebiliyordu ve konunun sağlam temellere oturduğu görüldü. Kısa bir süre sonra başka tabletler bulundu, bunlar Ventris ve Chadwiük’in adımlarından gidilerek okunabildi ve gayet inan­ dırıcı, uygun bir anlam ortaya çıktı. Bu şekilde son şüpheler de bertaraf edilmişti, ve klasik filoloji için yeni bir araştırma ala­ nı açılmıştı. Çünkü bu tabletlerin dilinin Yunanca olduğu açıkça gö­ rülmüştü. Mykene kültürünün dilinin Yunanca olduğu çeşitli 128)

166

Evidence for Greek Dialect in the Mycenaean Archives. Hell. Stud. 73 (1953), S. 84 v.d.

Jouvn.


mülâhazalarla daha önce de tahmin ediliyordu. Şaşırtıcı olan, Girit'teki Knossos'un o kadar erken tarihlerde bile Yunanlı­ larca meskûn oluşunun ibelirlenmesiydi. Yunan dili tarihi bakı­ mından yeni malzemenin ortaya çıkması son derece büyük önem taşır. Bunlarda tanıdığımız dil, Homeros destanlarının dilinden beş yüz yıldan daha eskidir. Dil bilimciler, en eski Yunancanın nasıl bir görünüme sahip olduğu konusundaki tah­ minlerinde haklı olduklarını görerek büyük memnunluk duy­ dular. Mykene çağında yazıda kullanılan ağız da, o çağ ve o bölge için tahmin edilen ağızdı. Böylece şimdi, üç önemli Hint Avrupa dilinin, yani Ari, Hitit ve Yunan dillerinin M. Ö. 2. bi­ nin ortalarında nasıl birer yapıya sahip olduklarım iyi biliyo­ ruz. Yüz yıldan fazla bir süreyi içine alan bir sürede gerçekleş­ tirilen bütün bu keşiflerle, Hint-Avrupa dil bilimi alanı iyice belirlenmiştir. Karşılaştırmacılarm, bu dil ailesinin hemen hepsi çok sayıda ayrı ayrı dilleri ve lehçeleri olan bir düzineden fazla kolunu birbiriyle ilişki içine koyması gerekiyor. Bu dille­ rin her birinin, kelimelerin yapısı konusunda kendi ayrı geli­ şimi, kendi ayrı şartları vardır. Sadece iki dilin karşılaştınlması gerekince, ses eşitlikleri basit biçimde yanyana konabilir; fakat bu artık olacak şey değildir, durum çok değişmiştir. Çok sayıda dil karşılaştırıldığında, tablo tam bir arap saçma döne­ bilir. Bu yüzden bir dili diğeri üzerine değil, hepsini beraberce bir ortak fona yansıtmak gerekmektedir. Bu fonu, kelime yapı­ larının, dillerdeki kurallı değişmelerin çıkış noktalan oldukla­ rını kabul ettiğimiz hatları, yani «sesler» sağlamaktadır. Örnek olarak, «baba» karşılığı kelimelerin Arîce, Yunan­ ca, Latince, Oskça - Umbriaca ve Toharcada p ile, Germancada f, Ermenicede h ile, İrlanda dilinde ise ön seste ünsüzle değil, doğrudan doğruya a ile başladığını görürsek, bu durumda p yi ilk ve asıl ses, sapma gösterenleri ise bunun değişmeleri, deği­ şik şekilleri olarak tespit edeceğiz. Çünkü sapmalar kendi ara167


larmda farklılık göstermektedir, ve her şeyden önce, bir h dan veya hiçlikten p olduğu hiçbir yerde gözlemlenmemiştir. Ancak bu sonucu çıkarmanın ön şartı, aynı karşılıkların Arîce, Yunanca vb. de f ile başlayan bütün kelimelerde ortaya çıkma­ sıdır. Sadece bu yolla bu sesin bütün Hint - Avrupa dillerindeki kaderi tespit edilebilir, çünkü aynı kelimenin her tarafta bu­ lunması çok ender rastlanan bir durumdur. Çoğu kere elbette ortaya şüpheler çıkıyor. Eski Hintçe bh nin karşılığı, kurallı olarak Yunanca ph (bu f değil, p+ hdır), Latince ve Oskça - Umbriaca f, Germanca w (titreşimli bir dudaksı sürtünme sesi, b olarak yazılır.), Toharca ve Hititçe p, diğer bütün akraba dillerde ise b dir. Burada ilk olarak tespit edilmesi gereken husus, birçok dilin, Eski Hintçenin, Ermenicenin, Yunancanm, Latincenin, 'Oskça - Umbriacanm ve Germancanm söz konusu sesi b den ayırt etmeleri, diğerlerinin ise bunu yapmamalarıdır. Fark baştan beri mi vardı, yoksa gelişim sırasında mı ortaya çıkmıştır? Bir ses bir dilin tarihinde farklı işlem görüyorsa, buna yol açan şartların bulunması gerekir. Örneğimizde böyle şartlar söylenemiyor. Evet, bunun sebebi bil. gimizin yetersizliği olabilir. Fakat böyle bir farkı tanımayan bir­ kaç dilin, bu farkı aslında bir zamanlar tanımış oldukları is­ pat edilebiliyor ya da bu çok muhtemel görünüyor. Böylece bu farkın başlangıçta var olduğu, fakat bir çok dilde terkedildiğini düşünebiliriz. Bu bh, ph, f, w veya her ne ise o, b den ne yolla ayırt edilmiş olabilir? Ses teşkili yeri yoluyla olamaz - hepsi du­ dak sesleridir. Ses tonunun sadece olmayışıyla da olmaz, çünkü p, yanlızca (p olarak yazılan) bir tek dudak kapamalısına sahip Toharca ve Hititçe dışında bütün dilerde özellikle ve açıkça be­ lirtilmiş bir sestir. Düşünülebilecek diğer ihtimaller, Eski Hintçede ve Yunancada olduğu gibi soluklama, veya Germancada ve iki italik dilde olduğu gibi sürdinücü seslerdir - yerine göre Yunancada ve italik dilerde olduğu gibi, ses tonunun olmayı­ şıyla birlikte. Ancak söz konusu ses, bir seçimin (mümkün oldu­ Î68


ğu yerlerde hiçbir zaman p ile değil, aiksine daima b ile beraber olmaktadır, ve bu,da ses tonunun onun belirtileri arasında oldu­ ğu tahminini desteklemektedir. O halde seçim, titreşimli sürtünücü ses ile titreşimli soluklu kapantılı ses arasında yapılabi­ lecektir. Karar, bir sürtünücü sesin soluklu bir kapantılıya ge­ çişinin mi, yoksa tersinin mi daha muhtemel olduğunun kabu­ lüne bağlı olacaktır. Sadece kelime şekillerini ayırt etmek iste­ diğimiz sürece, *bhero veya *berö «taşıyorum» yazmamızın bir rolü ve önemi olmayacaktır. Ancak Hint - Avrupa dillerinin en başlangıçtaki ses sistemini tesis etmek istemek gibi bir ihtira­ sımız olursa, bu durumda rengimizi açıkça belirtmemiz gereke­ cektir. Bu şekilde, Hint - Avrupa dilerindeki her kurallı ses kar­ şılıkları dizisi için, her dildeki gerçek durumu imkân ölçüsünde anlamayı sağlayan bir ses değeri tespitine çalışıyoruz. 'Bunda bir seslemeyi tam olarak belirtmek hayalinde değiliz, istediğimiz şey, kelimeleri birbirinden ayıran belirtileri yakalamaktır. Öyle varsaydığımız «sesler», bir kelimenin hatlarından başka bir şey olmadığı için, tabiî ki böyle bir kelime halinde birleşmekte­ dir, böylece biz de en eski kelimelerin başlangıçtaki şekillerine yaklaşıyoruz. Bu tarz şekillerin sol üst yanına, gerçek dillerden alman ve belgelerde mevcut kelimelerle karışmamaları için bir yıldız konmaktadır. Böylece Eski Hintçe bhâranti, Yunanca phdronti, Latince ferunt, Gotça berand eşitlemesini *bherontı «taşıyorlar» ifadesinde topluyoruz. Fakat bu *bheronti nedir? Jena Üniversitesinden AUGUST SCHLEICHER (1821 - 1868), bu yöntemi ilk defa kullanmıştı, (I29) ve bu yolla gerçek bir dilin gerçek kelimelerini yeniden ka­ zandığına emindi. Bu yüzden yönteme «Hint - Avrupa ana di­ linin rekonstrüksiyonu» adını verdi. Söz konusu dilin gerçekli­ 129)

A. SCHLEICHER, Compendium der vergüeichenden Ora.mmat.ik der indogermanischen Sprachen, Weimar 1861 (2. bas. 1866, 3. bas.

1870).

169


ğine öylesine inanmıştı ki, bu dilde bir metni bizzat yazdı ve onu ve önemli Hint-Avrupa dillerinden örnekler derlediği bir okuma kitabına da aldı. Daha sonraları bu konuda daha tem­ kinli davranıldı, ve bu dikkatte öylesine ileri gitti ki, bazıları «yeniden yapılmış» kelimelerde, sadece Hint - Avrupa dillerinin her birinde karşılık oluşturan şekilleri ihtiva eden ayrıntılı eşit­ leme için formüller, kısaltılmış yazı biçimleri görmek istiyor­ lardı. Fakat bu çekingenlik de fazladır. Çünkü bir başlangıcın doğruluğu konusunda tartışmalar yapılan yerlerde, söz konusu olan, bir adlandırma tarzının maksada uygun olup olmadığı değil, bir dil gerçekliğinin yakalanıp yakalanmadığı idi. Ve iki taraf asla amaca uygunluğu dikkate almadı, sadece seslerin bir­ birlerine etkisine baktı. Eski Hintçe a Yunanca e, Latince e eşit­ lemesi hususunda hüküm vermek söz konusu olduğunda, maksa­ da uygunluk açısından hemen e ye karar verilmeliydi, çünkü a ile iki ayrı eşitleme yapılması gerekirdi. Fakat tartışma e nin mi a dan çıktığı, yoksa a dan a ve e nin bir araya mı geldiği, yani ger­ çek bir ses gelişiminin anlaşılması konusundaydı. Soru, Eski Hintçede eski bir e nin kendinden önceki damak seslerine etki­ sinin görülebildiğinin gözlenmesiyle çözümlendi. Etkiler ise sa­ dece gerçek olan şeylerden çıkabilir, formüllerden değil. Elbette Schleicher’in görüşünü de kayıtsız şartsız paylaş­ ma durumunda değiliz. Gerçek dilin ne kadar çok ayrıntıları ol­ duğunu, bunlar hakkında hiçbir karşılaştırmanın ne bilgi verdi­ ğini ne de verebileceğini çok iyi biliyoruz. En can alıcı noktayı, yani araştırmalarla açılan dilin gerçekte nasıl bir seslemeye sa­ hip olduğunu hiçbir zaman öğrenemeyeceğiz. Fakat öğrenmeyi çok istediğimiz her şeyi öğrenemeyeceğiz diye, elimizin altındaki bilgileri de küçük mü göreceğiz? Kimse bir zoologun eski çağ­ lara ait bir hayvan isimlerinde bu hayvanın tam gerçekliğini kavramasını beklemez. Fakat orada söz konusu olanın gerçek bir hayvanın gerçek iskeleti olduğunu da inkâr etmeyecektir 170


aynı şekilde. Böylece, «rekonstrüksivon», karşılaştırma yoluyla bulma da bize bir dilin, ancak gerçek bir dilin iskeletini sağla­ maktadır. Bu, sadece dış yapı değil, çıkarılan kelimelerin an­ lamları da ele alındığında özellikle geçerlik kazanmaktadır f130). Kelimelerin anlamları, sesleri ve şekillerinden çok sonra planlı olarak karşılaştırılmaya başlanmıştır. Başlangıçta buna ihtiyaç da bulunmuyordu, çünkü anlamları farklı dillerde aynı olan, yapı bakımından ise karşılaştırılabilecek yeterince kelime mevcuttu. Böylece, var olduğu bütün dillerde bir kelime «ev» veya «at» «kırmızı» veya «gitmek» veya «ölmek» ifade ediyorsa, hiçbir güçlük yoktur. Fakat karşılaştırmalar ilerleyip de, bütün dil malzemesi karşılaştırılmaya kalkılınca, başka tür durumlar­ la karşılaşıldı, ve özellikle bunların son derece öğretici olduğu görüldü. Dil tarihinden çoktan beri biliniyordu ki, olgular ad­ larını değiştirirler ve yeni ad çoğu kere yeni uydurulmaz, aksine başka yerlerden alınır, aktarılır. Nesneden değil de kelimeden hareket edildiğinde - ve kelimelerin sağladığı karşılaştırmada bunun yapılması gerekiyordu -, bu, bir kelimenin bir zamana kadarkinden başka bir nesnenin adı olması demek oluyordu. Bü­ tün dillerde durmadan tekrarlanan belirli olaylar vardır. Meselâ soyut adları her yerde somut alanından almır. Şimdi, karşılaş­ tırma sırasında bir dilin bir kelimeyi somut anlamda kullanır­ ken, başka birinin aynı kelimeyi sadece soyut şeyler için kullan­ dığını sık sık görüyoruz. Örnek olarak, Yunancada knemos «rüz­ gâr» demektir, Latince animus ise «ruh, can, duygu». Bağ ruh­ larla ilgili çok eski 'tasavvurlara ve inançlara götürüyor, ve işte bu yüzden Hint - Avrupa erken çağlan için de sağlanabiliyor. Eski Yüksek Almanca bibet (yeni Almanca bebt «hareket edi­ yor») Eski Hintçe bibheti «korkuyor» ile karşılaştınlınca, dille­ rin tarihinde çoklukla peş peşe görülen bir şey, bir kelimenin 130)

A. MEILLET, La methode comparative en linguistique historique, Oslo 1925.

171


hem maddî bir olayı hem de ona tekabül eden ruhî tecrübeyi ifade etmesi, yan yana görülmektedir. Aynı kelime başka başka dillerde aynı cinsin farklı somut nes­ nelerinin adı olunca iş güçleşmektedir. Örnek, meşhur «kayın ağacı karşılaştırması» dır : Eski Yüksek Almanca buohha (Ye­ ni Almanca Buclıe, «kayın ağacı»), Latince fagus «kayın ağacı», fakat Yunanca phâgös «meşe». Bir İran lehçesi ise aynı kelime ile «karaağaç» ı ifade etmektedir. İsmi başlangıçta hangi ağaç taşımıştır? Kayın ağacı Orta ve Batı Avrupa’da belli bölgelerde bulunduğu için, bu soru önem taşır. Hint - Avrupa ana dilinde onun için eski bir ad var idiyse, bu dil topluluğunun ana yurdu, kayın ağacının bulunduğu bölge olarak belirlenebilir (131). Latince mare, Eski Galce moıi, Eski Slavca morje, Yeni Yüksek Almanca Meer eşitlemesinde gördüğümüz kelimenin, başlangıçta neyi ifade ettiği sorusunun cevabı da aynı dere­ cede önemli sonuçlara yol açabilir. İlk bakışta konunun çok basit olduğu, kelimenin dört ayrı dil kolunda gerçekten gös­ terdiği gibi, elbette Meer «deniz» anlamına geldiği söylenebi­ lir. Fakat yakından bakılınca insan şaşırıp kalacaktır. Almancada bu kelime, sadece deniz kenarında oturmayan boylarda deniz, okyanus anlamındadır. Bütün Kuzey Almanyalılar de­ nize See derler. Bir HollandalI meer kelimesini sadece açık denizin aksine olarak bir gölü belirtmek için kullanır. Hollan­ da’daki Zuiderzee, bir sed ile açık denizden ayrıldığında Ijselmeer adını aldı. Hannover civarında Steinhuder Meer buluyo­ ruz. Ayrıca Litvancada mares, kıyı gölü (Hoff) anlamın­ dadır. Galce ve Slavca kelimeler de açık deniz yanında göller ve bataklıklar için kullanılır. Kelime şüphesiz Almanca Moor 131)

172

Bk. dipnotu 112. Kelimenin kendisi, adlandırılan nesnenin bir vas­ fına işaret ediyorsa, iş daha kolaydır. Böylece kesinlikle söyleye­ biliriz ki, Birke «ak kayın ağacı» daha Hint - Avrupa döneminde aynı bugünkü ağacı ifade etmiştir, çünkü anlam çekirdeği «parıl­ damak, ışık saçmak» olan bir kelime ailesine mensuptur.


«bataklık» ile bağlantılıdır. Soru, aktarmanın hangi yönde ger­ çekleştiğidir. İnsanlar gölleri ve bataklıkları «küçük okyanus­ lar» olarak mı, yoksa okyanusu «büyük göl» olarak mı adlan­ dırmıştır? İkinci ihtimal daha kuvvetli gözüküyor. Hint-Avru­ palIların anayurdu konusunda bu çıkış noktasının da önem taşıdığı kendiliğinden anlaşılır. Bunlar, aktarmanın yolunun ortaya çıkarılmasının güç olduğu, ve ihtimalden başka dayanak noktalarınm bulunmadığı durumlara iki örnektir. Çoğu kere anlam farklılığı, nesnede değişime işarettir. Eski Hintçede sökhö «dal», Rusçada sacha «çatal, saban» dır, sadece eğri bir daldan ibaret saban. Eski Hintçe ajras «otlak, yaylak» kelimesiyle Yunanca agrös, Latince ager, Gotça akrs «tarla» arasındaki ilişki, aynı şekilde değerlendirilecektir. Baş­ langıçta otlak olan yerler, ziraata, toprağın işlenmesine geçil­ diğinde tarla yapılmıştı. Bu durumda Arîce sırf kendisi için eski anlamı muhafaza ettiği halde, çok sayıda başka Hint Avrupa dili yeni anlamı ortaya koymaktadır. «Otlak»m gerçek­ ten eski anlam olduğu, *agros kelimesinin her yerde «hayvan sürmek, hayvancılık yapmak» anlamına gelen Eski Hintçe ajati, Yunanca agei, Latince agit fiilinden gelmesiyle ispatlan­ maktadır. Hint-Avrupa dillerinden bir kısmının bir kelimenin genel, başka bir kısmının ise çok dar bir anlamını gösterdikleri du­ rumlar oldukça tartışmalıdır. Almanca mahlen «öğütmek» ke­ lime ailesine tekabül eden ve Avrupa dilerinde bu anlam ile yaygın olan kelime, Arî dilinde «ezmek, çiğnemek» demektir. Böyle durumlarda, konunun uzmanı olmayan kişi, genel anlamı asıl, özel anlamı ise ondan çıkma olarak görme eğilimindedir. Birçok dilci bu görüşe katılmaktadır. Fakat burada da dikkatli olmak gerekir, çünkü daha önce de gördüğümüz gibi, tecrübe gösteriyor bu, belirli bir alanın terimleri sık sık çok genel bi­ çimde kullanılmaktadır. Hititçe de «öğütmek» anlamına sahip-


tir. Öğütmek niçin «ezmek, çiğnemek» anlamına âmiyane ifade olarak eklenmiş olmasın? Görüldüğü gibi kelime anlamları karşılaştırmasını başa­ rılı biçimde yürütebilmek için, dil tarihi alanında tecrübe, nesnel ve pratik bilgiler ve iyi gemlenmiş bir hayal gücü ge­ reklidir. Her şeyden önce, gözler her ihtimali dikkate almak için açık tutulmalıdır. Anlam sapmaları için özellikle öğretici bir grup, eski bir genel anlamın bağımsızlaşmış yanlan olarak beliren anlam­ lardır. Latince petit «bir şeyin üzerine atılıyor», daha sonra «o istiyor» demektir. Yunanca piptei, aynı kökten ikilemdi bir şimdiki zamandır, fakat «o düşüyor» anlamında. Ve Eski Hintçe patati nin anlamı «o düşüyor, o uçuyor» dur. Bu anlam­ ların birinden öbürüne geçişlerin nasıl olacağım tasavvur et­ mek zordur, fakat bir olay vardır ki, hepsini aynı şeyin farklı yönleri olarak içerir: Atmacanın avının üzerine yıldırım gibi inişi. Bu, aynı zamanda hem bir şeyin üzerine atılma, hem dü­ şüş, hem de uçuştur, ve pet kökünün başlangıçtaki içeriğidir. Bu konuda bir örnek daha: Almanca suchen «aramak», Gotça sokjan, yapı bakımından Latince sagire «sezmek, bir şeyin ko­ kusunu almak» ve Yunanca hâgeîtai» o götürüyor, kılavuzluk ediyor, yol gösteriyor»un karşılığıdır. Bu kelimeyle ifade edi­ len, av köpeğinin yaptığı iştir; köpek aynı zamanda «sezer, koku alır», «arar» ve böylece de efendisine «yol gösterir». Aynı kelimenin Yunancada «o düşünüyor, inanıyor» anlamına da gelmesi, yine aynı şekilde açıklanabilir. Bu yöntem, soyut olay ve yorumlar hakkında da bazı so­ nuçlar sağlamaktadır. Yunanca kâdos «keder» ve «bakım, hiz­ met» demektir, Gotça hatis ise «kin» (Alm.Ha$). Bunlar bir­ birine hemen hemen tam zıt şeyler gibi görünüyor. Fakat Yunaneada bu kelime özellikle, ölmüş akrabalar için bakım ve onlar için duyulan kederle ilgilidir; yani bir ölüm olayından 174


sonraki ruh halini ve görevleri ifade etmektedir. Eski çağlar­ daki şartlarda bunlara, ölüme sebep olandan almacak intikam da dahildir. Bu durumda «kin», Yunancadaki anlam çatallaşma­ sının akla yakın bir tamamlayıcısı olmaktadır. Zıt anlamların, belirli bir durumun çeşitli yönleri olarak açıklanabilmesine bir örnek daha verelim. Hint-Avrupalıların ana yurdu konusu için yine önem taşıyan bir örnektir bu. La­ tince lucus «orman», Eski Yüksek Almanca loh «orman» keli­ melerinin karşılığı Litvancada laukas «saha, meydan», Eski Hintçede lokas «açık mekân» dır. Leuk «ışık saçmak» kökü­ nün kaynağı, başlangıçtaki içeriğin «ormanda ağaçsız meydan­ lık, saha» olduğunu gösteriyor. Bunlar, bildiğimiz gibi, en eski yerleşim yerleriydi. İşte «orman» ile «meydan» bir yerde bir­ leşmiştir. Bu yöntem, önemli yaşayış alanlarının, zenaat teknikleri­ nin, üretim tarzlarının, sosyal âdetlerin nasıl ifade edildikleri incelenerek, kelime hâzinesinin alabildiğince büyük .asımları için planlı biçimde uygulanabilir. Bir süre önce JOST TRIER, imece, bağdadî evler (Fachwerkbau) ve küçük boy ağaç yetiş­ tiriciliği hakında bir dizi ayrıntılı araştırma ile bunu yapmış­ tır (132). Burada böyle bir alandaki anlamların genel toplamın­ dan, adlandırma ihtiyacının bunun çok ötesinde karşılandığı anlaşılmaktadır. Meselâ bağdadî ev yapımcılığı, ahşap kirişli inşaatı, kerpiç sıvası ve kireç badanası ile, çevre, yerleşim yeri ve süsleme için kelimelerin büyük bir kısmını sağlamaktadır; bunlar bu arada asıl bağlantıdan çözülmekte ve nesnel içerik­ lerinin sadece belirli tek tek yönleri için kullanılmaktadır. 132)

First, Ü"ber die Stellung des Zaunes im Denken der Vorzeit. Gött. Nachr. N. F. Fachgr. IV. c. 3, Nr. 4, s. 55 v.d.; Zaun und Mannrig. Beitr. z. Gesch. d. dt. Spr. u. Lit. 66 (1942), s. 232 v.d.; Lehm, Etymologien zum Fachwerk, Marburg 1951, Holz, Etymologien aus dem Niederwald, Münster ve Kö)n 1952.

175


Bu noktada bir an durup, bütün bu işlemlerle, kelimele­ rin yapı ve içerik bakımından karşılaştırılmasıyla aslında ne amaçlandığını ve neye ulaşıldığını düşünelim. Görüldüğü gibi, baştan sona kadar söz konusu olan, «aynı» denilerek, mekân­ da ve zamanda takip edilen kelimelerdir (Wortformen). An­ cak kelimeler son derece geçici yapılardır : Çok modern ve çok doğru biçimde tarif edilmeleri gerekirse, insanların belirli uyarmalar üzerine konuşma organlarını belirli tarzda çalıştır­ ma alışkanlıklarıdır, denilebilir. Fakat işte tarihî dil karşılaş­ tırması göstermektedir ki, kelimeler binlerce yıla ve düzine­ lerle kırılmaya, değişmeye rağmen dayanıklı kalmakta ve ye­ niden tanmabilmektedir. Bu mümkün olmaktadır, çünkü de­ ğişiklikleri çok yavaş vuku bulmakta ve insanların bu «alış­ kanlıklar» ı arasında tarihî bağ asla kopmamaktadır: Her in­ sanın edindiği alışkanlık, başka bir insandan öğrenilmiştir. Bu yüzden kelimeler sadece taş, maden veya kemik kadar daya­ nıklı değil, bunun ötesinde insanlar arasında nesiller boyunca gerçekleşen somut ilişkilerin tanıklığını yapan canlı miras par­ çalarıdır. Bu cins dil karşılaştırmasının özü ve Özelliği, dilin malzemesine, en eski çağlardan itibaren ağızdan ağıza aktarıl­ mış, özel içeriğiyle bir defalık bir seslemeye bakıştır. Yöntemi en dar ve katı anlamında tarihî yöntem yapan budur. Tarihîkarşılaştırmalı dil bilimi önce konusu bakımından, dillerin ge­ lişimini anlatması ve yorumlamasıyla, insanlık tarihinin bir dalını oluşturur; İkincisi de, kendilerine özel ve başka türlü ulaşılması imkânsız bulgularından katkılar sağladığı bütün di­ ğer tarihî bilim dallan için bir yardımcı bilimdir. Hint-Avrupa dillerinin karşılaştırılması, bu cins tek te­ şebbüs değildir. Şartların uygun olduğu, yani çok sayıda kırık parçalar halinde aynı malzemenin bulunduğu ve belki de dille­ rin daha eski durumlannm tespit edilebildiği her yerde, aynı metot uygulanabilir ve bir dil ailesinin tarihini verir. Bu şe­ kilde şu dillerin karşılaştırmalı gramerleri yapılmıştır: Sami 176


dilleri (m), Hâmi dilleri (Kuzey Afrika’da), Ural dilleri (154) (Do­ ğu Avrupa’da ve Kuzeybatı Asya’da), Bantu dilleri (Orta ve Gü­ ney Afrika'da (1J5), Dravida dilleri (Güney Hindistan’da), Endo­ nezya dilleri (1314536) ve Tibet-Çin dilleri (Doğu Asya'da ve Çin Hindi'nde). Bu şekilde tespit edilen, aynı zamanda bir dizi dil arasın­ daki tarihî ilişkidir. Bundan sonraki soru, bu ilişkinin daha yakından nasıl düşünülmesi gerektiği yönünde olacaktır. Uzun süre, dalıa William Joııes’un, Sanskritçe, Yunanca, Latince ve Gotçanın «ortak kaynağı» ndan konuştuğunda ima ettiği görüş tartışmasız egemen oldu. Buna göre, tarihî bakımdan akraba diller, aynı «ana» veya «temel» dilin tarihî şartlarda şekil de­ ğiştirerek gelişmiş şekilleriydi. Sonraki farklılığın nüveleri, te­ mel dilin ağızlar farklılığında bulunabilirdi. Bu görüş için mo­ del, Roma egemenliğinin peşinden Batı Avrupa ve Kuzey Afri­ ka’ya yayılmış olan Latince konuşma dilinden Roman dilleri­ nin çıkıp gelişmesiydi. Olayın ayrıntıları tam olarak henüz ay­ dınlanmış değilse de oldukça bütünlük arzeden bir dilin, ayrı ayrı bölgelerde açıkça birbirinden farklı ve bağımsız diller ha­ line dönüşmüş olduğuna şüphe yoktu. Fakat bu, dillerin tarihte birbirleriyle bağlı olmaları hu­ susunda düşünülebilecek tek ihtimal midir? Tarihî akrabalık tespit ettiğimiz her yerde mutlaka bir bütün ana dil mi varsaymalıyız? Dil toplulukları arasında, insanlar arasındaki ta­ rihî temaslara dayanan başka ilişkiler de vardır aslında. Başka 133)

C. BRCKZKELMANN, S em itische Sprachwissenschaft, Slg. G öschen, Leipzig 1906; G ru n d riB d e r v erg le ich e n d en G ra m m a tik d e r semitisclıen S p ra ch e n , 2 c i l t : B erlin 1903-13. 134) J. SZINNYET, Finnisch - ugrische Sprachwissenschaft, Slg. Gö­ schen, Leipzig 1910. 135) C. MEINHOF, Grundzüge einer vergleichenden Grammatik der Bantusprachen, Berlin 1906. 136) O. DEMPV/OLFF, Verglcichende Lautlehre dos austronesischen Wortschatzes, 3 cilt, Berlin 1934 - 1938.

177


dilden her aktarma, ister yabancı kelimeler açıkça, çekinilme­ den alınsın, ister kelime hâzinesi yabancı dilin kelime hâzinesi örnek alınarak genişletilsin, işte böyle bir ilişkidir. Ve yabancı dillerden aktarmalar çok ileri ölçülerde olabilir. Kelime hâzi­ neleri büyük ölçüde alıntılardan ibaret diller vardır. Gerçi her tür kelime aynı kolaylıkla ve aynı sıklıkta alınmaz, fakat hiç­ bir tür kelime için, zamirler ve sayı kelimeleri de dahil, alın­ maz denemez. Yapım ekleri (Almanca -ieren rnaster eki Eski Fransızca -ier’den), çekim ekleri (Almanca çoğul işareti -s İn­ gilizceden) ve cümle kuruluşunun taklidi de buna eklenir (İngi­ lizcede Fransızcanın, bütün Avrupa dillerinde Latincenin tak­ lidi). Bütün bunlar bir araya getirilince, tarihî bakımdan ak­ raba dillerin oluştuğu tabloya benzer bir durum ortaya çıka­ bilir. Ancak alıntılar sadece bir yönde ise, bir dilin alanının başka bir dil aleyhine nasıl genişlediğini görürüz. Latincenin yayılması olayını buna benzer şekilde tasavvur edebiliriz, çün­ kü elimizde İtalya'dan ve Galya'dan eski kitabeler var, dilleri büyük ölçüde Latince, ama henüz tamamen değil, Arnavutça ise, Latinceleşmesi erken bir kademede sekteye uğratılmış bir dildir. Böyle olaylar, Hint-Avrupa dilinin akrabalığı hakkında geleneksel tasavvura gayet uygun düşer : Bir dil, işte o «temel dil», büyükçe bir alanda bir dizi başka dili sürüp onların yerini alıyor, ancak bu arada tabiî az veya çok değişikliklere uğruyor. İki dilin birbirlerinden aktarmaları karşılıklı ise ve so­ nunda bu iki dilden bir üçüncü dil oluşmuşsa iş başkadır. Bu durum için örnek, İngilizcedir. Burada t Batı German) AngloSaksonca ile (Fransız kökenli) Anglo- Normanca, Orta İngi­ lizce haline gelip dengelenmiştir, ve bu dil ne Batı Germancadır, ne de Fransızca. Buna benzer bir olay Hint-Avrupa dili ta­ rihinde yer almış ise, bunun dil gelişiminin hangi dönemine yerleştirileceğini bilmek büyük önem taşırdı. (Başka bir dille) kaynaşma, Hint-Avrupa dillerinin ana dilden kopmasından önce olmuş ise, bu, temel dilin ortaya çıkışıyla ilgili ve HintAvrupa dilinin en eski tarihine ait bir durum olurdu. Temel 178


dilin tek tek dillerle ilişkisiyle bunun ilgisi olmazdı. İngilizce­ nin Amerika Birleşik Devletlerinde, Kanada’da, Güney Afrika’ da ve Avustralya'daki değişik şekilleri günün birinde bağımsız diller lıaline gelseler, İngilizcenin evlâtları olurlardı, ve Anglo­ sakson ve Anglo-Norman mirasın, kendi ana dillerinde den­ gelendiği biçimde, onlar da bu mirastan aynı paya sahip olurlardı. İngilizcenin iki ana parçası arasındaki sürtüşme, on­ ların kendi aralarındaki farklar bakımından hiç bir önem taşı­ mazdı. Buna karşılık, Hint-Avrupa dilberinin iki veya daha çok dil mirasında payları olduğu ve farklılıklarının buradan kaynaklandığı ispat edilirse, bunun anlamı çok başka olurdu. Ortak kaynaktan gelme ve komşularla dil alanında alış veriş dışında, diller arasında üçüncü bir tarihî ilişki tarzı daha vardır : Aynı kültür çerçevesinde paralel gelişme. Böyle bir ge­ lişmeye, olaya katılan diller arasında canlı kelime aktarmaları eşlik edecektir. Fakat iş bununla bitmez. Sadece mevcut dil malzemesinin değiş tokuşu ile kalınmaz, aksine yeni ifade şe­ killeri ortaya çıkar, ve aynı kültüre katılan bütün diller gri buna yayılırlar. Kavimler Göçünden (4-6. yy) bu yana Avrupa dillerinin tarihi buna bir örnektir. Bu tarih, anlaşılır sebepler­ den dolayı henüz yazılmamıştır, fakat ayrı ayrı dillerin tarih­ lerinden bir sürü fenomen ortaya çıkmaktadır. Bunların belki de en etkilisi, eskiden miras basit geçmişin (Alm. Ich sah, Fran­ sızca je vls, de voyais, İngilizce I saw «gördüm») yanında bir­ leşik geçmiş zamanın (Alm. Ich lıabe gesehen, Fransızca j’ai vu, İngilizce I Iıave seen) oluşumudur. Ne Latincede ne Yunancada böyle birşey vardı. Bu şekil, bir olayın ifadesi için yeni imkân­ lar açan bir yenilikti. Böyle durumlarda her zaman olduğu gibi, yeni bir ifade ihtiyacının mı bu şekli yarattığı, yoksa te­ sadüfen ortaya çıkan şekilden yeni maksatlar için mi faydalanıldığı sorulabilir. Her halükârda, dilde ifadenin en can alıcı alanında önemli bir değişikliğin, bir bağımsız diller grubunca beraberce gerçekleştirilmiş olduğunu görüyoruz. Başka diller­ den çok sayıda aktarmalarla güçlendirilmiş böyle eğilimler 179


uzun süre serbestçe etkili olsalardı, bizim intihamız nasıl olur­ du? Bu durumda da tarihî bir dil ailesinden bahsedilirdi, an­ cak onun üyelerinin ayrılma ve kopma yoluyla değil, birleşme ve birbirine yaklaşma yoluyla oluştuğundan söz edilirdi. Ba­ ğımsız dillerin birbirine yaklaşması biçiminde bir gelişimin böyle bir dereceye ulaştığı bir durum bugüne kadar görülüp ispat edilmiş değildir tabiî. O halde bugün, bir tarihî dil akrabalığı konusunda hü­ küm vermek zorunda kaldığımızda, bu durumun nasıl mey­ dana gelmiş olabileceği hususunda çok sayıda ihtimali dikka­ te almalıyız. Bundan da karşılaştırma metodu için, elindeki malzemeyi, şu veya bu anlamda bir karar vermeye izin verip vermediği hususunda iyice kontrol etmek görevi çıkmaktadır. Dillerin tarihî akrabalığının ve bu akrabalığın tespitinde ve değerlendirilmesinde başvurulan metodlann anlatılması, oldukça uzun sürmüş ve çok yer almış oldu. Buna yol açan, bi­ limin yapısı ve durumudur: 19. yy. boyunca ve 20. yy. içlerine kadar, araştırmaların ağırlık noktasını dillerin ve dil aileleri­ nin tarihi ile meşguliyet teşkil etmiştir. Şimdiye kadar söz edi­ len anlamda karşılaştırma, bu araştırmaların önemli bir yan alanıdır. Ancak, bu şekilde erişilen büyük ölçüdeki önemli ve sürekli bulgulara bakarak, şurası unutulmamalıdır ki, dillerin karşılaştırılması düşüncesi başlangıçta bu dar anlamda ortaya atılmamıştı. Daha Rask (1814) ve Bopp (1816) ile tarihte ak­ raba dillerin karşılaştırılması başlamadan önce, WILHELM VON HUMBOLDT, dil karşılaştırmasının çok daha geniş an­ lamda yapılmasını istemiş ve buna bizzat başlamıştı (137). Humboldt bütün dilleri karşılaştırıp, insanların tamamen ayrı yol­ lardan dil yoluyla dünyayı mânen nasıl benimseyip kendile­ 137)

180

Ankündigung einer Schrlft über die baskische Sprache und Nation, 1812; Über Sprachverwandtschaft, 1812/14; Über das verleichende Sprachstudium, 1820, Über die Verschiedenheit des menschIichen Sprachbaues, 1836.


rine mal ettiklerini anlamak istiyordu. Sonraları «Dil ruhun işidir» diye formüle etti düşüncesini. «Ruhun, bu eklemli sesi fikrin ifadesi haline yükseltme işinde yer alan süreklilik ve in­ tizam, mümkün olduğu kadar bütün bağlantısı içinde kavran­ dığında ve sistemli biçimde tasvir edildiğinde, dilin şeklini oluşturur (!îs). Bu şekil iki ayrı yönden incelenebilir, ses ya­ pısı yönünden ve «dilin iç kanunları», «dilin iç anlamı» yönün­ den (138139). Ses yapısı, yani dış form, ancak tarihte akraba diller­ de karşılaştırılabilir. İç form için ise bu sınır yoktur, ve Humboldt’a göre bu dünya çapında karşılaştırma, dil biliminin son ve yüce görevidir. Kendisi bu işi Bask dilinde, bazı Amerika yerlileri dilinde, Çincede ve Java adası dilinde gerçekleştir­ meye çalışmıştır. Wilhelm von Humboldt, büyük teşebbüsünü tamamlayamadan 18.35’te öldü. Onun düşündüğü tarzda çalışmak isteyen biri, mevcut bir dilin çok yönlü yapısını «dilin iç kanunları» ve «dilin iç anlamı» ile nasıl bağlayabileceği sorusuyla karşı kar­ şıya kalıyordu kısa zamanda. Humboldt'un istediği tarzda her genel karşılaştırmanın Ön şartı olarak, mevcut bir dilin iç for­ munu önce tasvir etmek, hem de sonucu başka dillerin benzer tasvirleriyle karşılaştırılabilecek şekilde tasvir etme görevi or­ taya çıkıyordu. Bu iş için ortak bir ilişki sistemine ihtiyaç var­ dır, fakat bu ancak karşılaştırma süreci içinde işlenip elde edi­ lebilecektir. Pek az kişinin bu çetin cevizlerle dişlerini kırmak istemesi, kolayca anlaşılır bir şeydir. Çünkü her şeyin dışında cevizlerin boş, ve iç formun romantik bir arzu - hayalden ibaret olmadığı, dilin yapısının uzun bir dizi tarihî tesadüflere dayan­ madığı konusunda da garanti yoktur. Başlangıçta yeryüzündeki diller, Friedrich Schlegel’in 1808’de ve August Wilhclm Schlegel'in 1818'de yaptığı gibi, esasta farklı az sayıda tipler halinde sınıflandırılmaya çalışıldı. 138) 139)

Gesammelte Schriften 7, 2, s. 49. Gesammelte Schriften 7, 2, s. 250.

181


Bopp 1816’daki ilk eserinde bu konu hakkında görüş bildir­ mişti. Bu tiplere ayırmada, gerçekten de ilke olarak her insan dilinin son derece önemli bir kuruluş kanunu, kelime-cümle ilişkisi esas almıyordu. Ancak bu kavramlar için gerekli teorik aydınlık henüz sağlanamamıştı. Böylece kısa sürede çekimin (Flexion) mahiyeti ve değeri konusunda, çıkış yerinin okul ve dershane olduğunu inkâr etmeyen verimsiz bir kavga koptu. Fakat tipoloji gitgide geliştirildi, önce Humboîdt’un bir öğ­ rencisi, Berlin’de genel dil bilimi profesörü olan H. STEINTFIAL tarafından. Steinthal 1850’de «Klassifikation der Spraehen, dargestellt als die Entwicklung der Sprachidee» (Dil İde­ sinin Gelişimi Olarak Tasvir Edilmiş Dillerin Sınıflandırılma­ sı) adlı bir eser yayımladı. On yıl sonra kitabı «Charakteristik der hauptsachlichsten Typen des Sprachbaus» (Dil Yapı­ sının Başlıca Tiplerinin Karakteristiği) başlığıyla yeniden dü­ zenlerken, bu sınıflandırmayı biraz değiştirdi. FRANZ MISTELLI de 1893'te Steinthal’ın eserini yeniden yayımlarken aynı şekilde değişiklikler yaptı. Bu alanda şimdiye kadarki son ge­ niş çapta çalışma NIKOLAUS FINCK’in «Die Haupttypen des Sprachbaus» (Başlıca Dil Yapısı Tipleri, 1910) isimli eseridir. ERNST LEWY ise sadece Avrupa dillerinin tipolojik tasvirini yapmıştır(M0). Bu arada, yeryüzündeki dilleri tarihî akraba «aileler» halinde gruplandırma çalışmalarının da, konu hakkındaki bilgilerimizin elverdiği ölçüde, hattâ bazen bunun da ötesinde, devam etmekte olduğu göz Önünde bulundurulmalı­ dır (140I41)Dil tasviri çok uzun süre bilimsel bakımdan verimli bir teşebbüs olarak kabul edilme savaşı vermiştir. Ancak FERDINAND DE SAUSSURE'ün «Cours de linguistique generale» 140) 141)

182

Der Bau der europaisehen Sprachen. Proc. of the R. Irislı Academy, 48 C 2., s. 15 v.d. Dublin 1942. P. W. SCHMIDT, Die Sprachfamilien und Sprachenkreise der Erde, Heidelberg 1926; A. MEILLET/M. COHEN, Les langues du m onde2, Paris 1952.


(Genel Dil Bilimi Dersleri) isimli eserinin 1916'da yayımlan­ masıyla, «senkronik» (eş zamanlı-tasvirî) dil incelemesi, dil bilimi bütünü içinde «diakronik» (art zamanlı - tarihî) dil ince­ lemesinin yanında kendi yerini alabilmiştir. F. de Saussure için, kendisi her dil durumunun kendi içinde kapalı bir sistem oluşturduğuna, bu sistemde her hareketin diğer bütün hare­ ketleri belirlediğine ve onlarca belirlendiğine inandığından do­ layı, dil tasviri olağanüstü önem taşıyordu. Açıktır ki, doğru ve isabetli bir şekilde tasvir edildiği takdirde, böyle bir sistem, tarihî akrabalık dikkate alınmadan bütün başka sistemlerle karşılaştırılabilir. Böylece, Humboldt'un öne sürdüğü tarzda genel dil karşılaştırması yeni bir atılıma girmiş olmaktadır. Bazı dilciler farklı dillerde dil ifadesinin her yerde tek­ rarlanan bazı görevlerini, meselâ nesneler arasında mekân iliş­ kilerinin adlandırılmasını incelemiştir (,42). Bazıları tekrar, ama bu defa daha mükemmel mantık ve gramer malzemesiyle, Eski Çağdan heri süregelen ve kelime-cümle ilişkisiyle doğru­ dan doğruya bağlı olan kelime türleri ya da «sözün kısımları» sorusuna yönelmiştir!142143). Fakat en yüce çelenge, iç formun bütününün kavranmasına ulaşmak için de durmadan çaba gös­ terilmiştir. Elbette önce, doğrudan doğruya bir dilin iç formu, bir dil topluluğunun ruhunun ifadesi olarak yorumlanmaya 142)

143)

L. HJELMSLEV, La categorie dss cas. Etüde de grammaire gene­ rale. Açta Jutlanclica VII/1 ve IX/2, Aarhus 1925/37; V. BRON DAL, Theorie des prepositions, Introduction â ime semantique rationelle. Fransızcaya çev. P. NAERT - Kopenhag 1950 (Danca orijinal 1940'da yayımlanmıştır.). E. RERMANN, Die vVortarten. Gdtt. Nachr. 1928; V. BRONDAL, OrdMasserne (Kelime Türleri, Danca), Kopenhag 1928; Fransızc a s ı; P. NAERT, Les parties du discours, 1948; I. I. MESCANINOV, Cleny predlozenija i casti reci (Cümlenin Üyeleri ve Sözün Kısımlan, Rusça), Moskova ve Leningrad 1945; P. HARTMANN, Worart und Aussageform, Heidelberg 1956. Bu eserde karşılaştırma konuları Malaya dili, (Batı Afrika’daki) Eve dili ve bir Eskimo leh­ çesidir.

183


çalışıldı, meselâ N. FINCK 1399’da Almancanın yapısını Alman ^dünya görüşünün ifadesi olarak göstermek istedi, K. VOSSLER 1913'te «Frankreichs Kültür im Spiegel seiner Sprachentwicklung» (Dil Gelişiminin Aynasında Fransa'nın Kültürü) adlı eseri yazdı. Bunlarda bazı konuların keyfî olarak birbiriyle bağlanması tehlikesi çok büyüktü, nitekim eleştiriciler ayrın­ tılardaki ve teşebbüsün bütünündeki zayıf noktaları bulup gös­ termekte hiç güçlük çekmediler. Fakat Wilhelm von Humboldt’un vaktiyle dil bilimine yüklediği ödev araştırıcılara ra­ hat vermemektedir, ve şu anda bu ödevin yerine getirilmesi konusunda çok çeşitli karakterde denemeler görülmekte­ dir (I44). Ancak bu yoldan lâlel tayin dillerin birbirleriyle karşı­ laştırılması elbette henüz gerçekleştirilememiştir. Yapıları ol­ dukça farklı diller hakkında - ve bunlar karşılaştırma için vaz­ geçilmez dillerdir -, henüz yeterince uygun ön çalışma mevcut değildir. Fakat bu son notlarla, artık herkesçe anlaşılır tarzda «so­ nuçlar» dan söz etmenin pek mümkün olmadığı - çünkü henüz daha mesele konusunda şiddetle tartışılıyor-, «metotlar»m he­ nüz oluşmakta olduğu ve bunlar uğruna bazen birinin başka­ sını kabul etmediği, dil denilen fenomen konusunda sadece es­ ki bilmecelerin, cevapsız soruların, «problemler» in arta kal­ dığı bir noktaya ulaşmış bulunuyoruz. Burada anlatma işi sona eriyor, çalışmaya devam başlıyor. Bu kitabın da burada bitmesi gerekiyor; bir şey artık tamamlandığı için değil, aksi­ ne belki de bazı yerlerinde bir ilham tohumu atmış olmak ümidiyle.

144)

184

CHARLES C. FRIES, The Structure of English, New York 1952; H. GLINZ, Die binere Form des Deutschen, Eem 1952; L. "VVEISGERRER, Vom VVeltbild der deutschen Sprache, Düsseldorf 1949, 2. bas. 2 cilt, 1953/54.


FAYDALANILACAK ESERLER KILAVUZU (BİBLİYOGRAFYA) Dil bilimi çok geniş ve çok sayıda dala ayrılmış bir alandır. Buna uygun olarak her yıl yayımlanan eserlerin sayısı da pek kabarıktır ve bunlar çok çeşitli alanlarla ilgilidir; uzmanların bile onları takibi çok güç olmaktadır. Yeni başlayanlar ve konunun dışında olanlar ise, bu yüz­ den. kendileri için neyin önemli olduğu, neye ulaşabile­ cekleri konusunda yol gösterilmesine daha fazla ihtiyaç duyarlar. Seçilecek eserlerin tek yönlü olmamaları gere­ kiyor, fakat ancak sayı ölçülü olduğu takdirde gayeye hiz­ met edilmiş olur. Her bilimsel kitapta bibliyografya bu­ lunduğundan, listeyi genişletmek mümkündür. Önce, başka görüş noktalarının da kendilerini gös­ terebilmeleri için, dil bilimine giriş eserlerinden bazı­ ları : i1) x H. D. KREUDER : Studienbibliographie Linguistik. 2. bas. Heidelberg 1982. H. GÜNTERT: Grundfragen der Sprachwissenschaft, Leipzig 1925. A. SCHERER'in düzenlediği 2. bas. Heidelberg 1956. F. BODMER, The loom of language, Londra 1943, 6. bas. 1955. Almancası: R. Keller, Die Sprachen der Welt, Köln, Berlin 1955, 3. bas. Köln 1964. 1)

Porzig’in kitabında yer almayan, fakat son yıllarda yayım­ lanıp önemleri dolayısıyla listeye tarafımızdan eklenen bazı eserler (x) işareti ite belirtilmiştir. (Çev.).

185


H. HOMEYER, Von der Sprache zu den Sprachen, Ol ten 1947. L. VVEISGERBER, Das Gesetz. der Sprache, Heidelberg 1951. Yeni düzenlenen 2. bas. «Das Mensehheitsgesetz der Sprache als Grundlage der Sprachwissenschaft» adı ile, 1964. W. von WARTBURG, Einführung in Problematik und Methodik der Sprachwissenschaft, Halle 1943. Dü­ zelt. ve genişlet. 2. bas. S. ULLMANN’ın katkısıyla, Tübingen 1962, 3. bas. 1970. B. SNELL, Der Aufbau der Sprache, Hamburg 1952, 2. bas. 1961. M. BIERWISCH, Strukturalismus. Geschichte, Probleme und Methoden. Kursbuch 5 (1966), s. 77-152, 2. bas. 1969. G. C. LEPSCHY, La lingııa strutturale, Torino 1966. Almancası: H. Stammerjohann, Die strukturale Spracinvissenschaft. Eine Einführung. Münih 1969. H. BUEHLER et al., Linguistik I. Lehr - und Übungsbuch zur Einführung in die Sprachwissenschaft. Tübingen 1970 (Germanistische Arbeitshefte 5). H. GLINZ, Linguistische Grundbsgriffe und Methodenüberblick, Frankfurt 1970. Düzel. 2. bas. 1971. Funk-Kolleg Sprache. Eine Einführung in die moderne Linguistik, 2 cilt. Frankfurt 1973. x W. BONDZIO, Einführung in die Grundfragen der Spraehwissenschaft, Leipzig 1980. x J. LYONS, Introduction to Theoretical Linguistics, Cambridge Univ. Press 1968. Almancası: W. Abra186


ham, Einführung in die moderne Linguistik, 5. bas. Münih 1980. x D. CrystaJ, Linguistics. Harmondsworth 1971. Almancası: Einführung in die Linguistik, Stuttgart 1975. Toplu Takdimler

F. DE S M. SSURE, Cours de linguistique generale, Lausanne ve Paris 1916, 5. bas. 1954. Almancası: H. Lommei, Grundfragen der allgcmeinen Sprachwissensohaft, Berlin 1931. Yeni dizin ve bir son söz ile 2. bas. Peter von Polenz tarafından, Berlin 1967. A. NOREEN, Einführung in die wissenschaftliche Betrachtung der Sprache. Beitrage zur Methode und Terminologie der Grammatik. Almancası H. Pollack tarafından, Halle 1923. (Orijinali: Vart Sprak). E. SAPIR, Language. An Introduction to the study of speech. New York 1921. Almancası: C. P. Homberger, Die Sprache. Eine Einführung in das Wesen der Sprache. Münih 1961. J. VENDRYES, Le Langage. Introduction Iinguistique â P hisîoire, Paris 1922, 2. bas. 1950. F. BRUNOT, La pensee et la langue. Methode, principes et plan d’une theorie nouvellc du langage appliquee au français, Paris 1922, 3. bas. 1953. O. JESPERSEN, Language; its nature, development and origin, Londra 1922, 10. bas. 1954. Almancası: R. Hittmair/H. Waibel, Heidelberg 1925. O. JESPERSEN, Philosophy of Grammar, Londra 1924, 6. bas. 1951. 187


H. AMMANN, Die menschliche Rede, 2 kısım, Lahr i. B. 1925/28. Yeni bas. 1969. A. H. GARDNER, The Theory of Speech and Language, Oxford 1932, 3. bas. 1960. CH. BALLY, Linguistique generale et linguistique française, Paris 1932, Bern 4. bas. 1965. L. BLOOMFIELD, Language. New York 1933, Londra 1935. Son bas. 1963. K. BÜHLER, Sprachtheorie. Die Darstellungsfunktion der Sprache, Jena 1934, yeni bas. Stuttgart 1965. J. MAROUZEAU, La Iinguislique ou science de langage, Paris 2. bas. 1944, 3. bas. 1950. L. WEISGERBER, Von den Kraften der deutschen Spra­ che, 4 cilt, Düsseldorf 1949/50. Özellikle önemli 2. cilt: Vom Weltbild der deutschen Sprache, genişlet. 2. bas. 2 cilt halinde 1953/54. Bu iki cilt 3. basımda yeni düzenlemelerle : I - Grundzüge der inhaltsbezogenen Grammatik, II-Die sprachliche Gestaltung der Welt, 1962. E. OTTO, Stand und Aufgabe der allgemeinen Sprachrvissenschaft, Berlin 1954. Gözden geçirilmiş ve ge­ nişlet. 2. bas. 1965. H. GLINZ, Die innere Form des Deutschen, Bern 1952, 4. bas. 1965. L. HJELMSLEV, Sproget. En introduktion. Kopenhag 1953. Almancası: Die Sprache. Eine Einführung. Darmstadt 1968. 188


A. MARTINET, Elements de linguistique generale, Paris 1960. 2. bas. 1967. Almancası: A. Fuchs, Grundzüge der allgemeinen Sprachwissenscha£t, Stuttgart 1963, 2. bas. 1967. W. ADMONI, Der deutsche Sprachbau, Moskova/Leningrad 1966. 3., gözden geçirilmiş ve genişlet, bas. Mü­ nih 1970. Die deutsche Sprache. Kleine Enzyklopadie. Yay. E. AGRICOLA, W. FLEISCHER, H. PROTZE, 2 cilt, Leipzig 1969. x

Die deutsche Sprache. Kleine Enzyklopadie. Yay. W FLEISCHER, W. HARTUNG, J. SCHILDT, P. SUCHSLAND, tamamen 'değiştirilmiş has., Leipzig 1983.

Belirli Alanlar Dil Felsefesi

E. CASSIRER, Philosophie der symbolischen Formen, I. Die Sprache, Berlin 1923, 4. bas. Darmstadt 1964. A. DAUZAT, La philosophie du langage, Paris 1927. G. İPSEN, Die Sprachphilosophie der Gegenwart, Berlin 1930. J. STENZEL, Philosophie der Sprache, Münih ve Bern 1934. Yeni bas. Münih 1964. R. HÖNIGSWALD, Philosophie und Sprache, Basel 1937, Paris 1939. W. M. URBAN, Language and Reality. The philosophy of language and the principles of symbolism, Londra 1939. 189


E. OTTO, Sprachwissenschaft und Philosophie, Berlin 1949. J. J. KATZ, The Philosophy of Language, New York./Londra 1966. Almancası: R. Kruse, Philosophie der Sprache, Frankfurt 1969. Dil Psikolojisi Bütün bibliyografik bilgilere yer veren geniş bir eser : F. KAINZ, Psychologie der Sprache, 5 cilt, Stuttgart 1941 1969. F. KAINZ, Einführung in die Sprachpsychologie, Viyana 1946. Dil Sosyolojisi A. DAUZAT, La geographie linguistique, Paris 1943. A. BACH, Deutsche Mundartforschung, Heidelberg 2. bas. 1950. W. MTTZKA, Handbuch zum deutschen Sprachatlas, Marburg 1952. G. A. DE LAGUNA, Spcech, its function and development, New Haven, Conn. ve Londra 1927. M. M. LEWIS, Language in Society. Londra 1947. W. NIEPOLD, Sprache und soziale Schicht. Darstellung und Kritik der Forschungsliteratur seit Bernstein, Berlin 1970. x W. KÖNIG, Atlas zur deutschen Sprache. Tafeln und Texte. Münih 1978, 5. bas. 1983. 190


Fonetik

E. DIETH, Vademekum der Phonetik. Phonetische Grundlagen für das wissenschaftliche und praktische Studium der Sprachen. Bern 1950, 2. bas. 1968. N. S. TRUBETZKOY, Grundzüge der Phonologie, Prag 1939, 4. bas. GÖttingen 1967. H. H. WAENGLER, Grundrib einer Phonetik des Deutschen mit einer allgemeinen Einfühıung in die Pho­ netik. Marburg 1960. Düzel. 2. bas. 1967. Kelime Bilgisi

A. CARNOY, La science du mot. Traite de semantique, Louvain 1927, Paris 1937. A. REICHLING, Het woord, Nimwegen 1935. H. R. WALPOLE, Semantics. The nature of words and their meanings, New York 1941. A. ROSETTI, Le mot. Esquise d'une theorie generale, Kopenhag 1943, genişlet. 2. bas. 1947. V. PISANI, L’etimologia : storia, questioni, metodo. Mi­ lano 1947. E. A. NİDA, Moıphology. The descriptive analysis of words. Ann Arbor (Mich.). Yeni düzenlen. 2. bas. 1949. SUZANNE ÖHMANN, Wortinhalt und Weltbi!d, Stock­ holm 1951. H. KRONASSER, berg 1952.

Handbuch der Semasiologie, Heidel191


E. LEISI, Der Wortinhalt. Seine Struktur im Deutschen und Englischen, Heidelberg 1953. Gözden geçirilmiş ve genişlet, bas. 1967. S. ULLMANN, The principles of semantics, Glascow 1951. Genişlet. 2. bas. Glasgow/Oxford 1959. Almancası: S. Koopmann, Grundzüge der Semantik, Berlin 1967. F. MAURER/F. STROH, Deutsche Wortgesch.ichte. 3 cilt. Yeni düzenlen. 2. bas. Berlin 1959-60. J. J. KATZ, J. A. FODOEL, The Structure of a Semantic Theory. Language 39 (1963), s. 170-210. Almancas ı: G. W. Weber, Die Struktur einer semantischen Theorie. Vorschlage für eine Strukturale Grammatik des Deutschen, yay. H. STEGER. Darmstadt 1970. S. 202-268. O. REICHMANN, Deutsche Wortforschung, Stuttgart 1969 (Sammlung Metzler 82). x O. REICHMANN, Germanistische Lexikologie. «Deut­ sche Wortforschung» isimli eserin tamamen değiş­ tirilmiş 2. bas. Stuttgart 1976 (Sammlung Metzler 82). R. HOBERG, Die Lehre vom sprachlichen Feld. Schriften des Instituts für deutsche Spraclıe in Mannheim 11, Düsseldorf 1970. F. HUNDSNURSCHER, Neuere Methoden der Semantik. Eine Einführung anhand deutscher Beispiele. Tübingen 1970 (Germanistische Arbeitshefte 2). Cümle Bilgisi

J. WACKERNAGEL, Vorlesungen über Syntax, 2 cilt, Basel 1920-24, 2. bas. 1926/28. Yeni bas. 1950/51. 192


A. SECHEHAYE, Essai sur la structure logique de la phrase, Paris 1926. W. HAVERS, Handbuch der erklarenden Syntax, Heidelberg 1931. O. JESPERSEN, Analytic syntax, Kopenhag 1937. E. KOSCHMIEDER, Die poetischen Grundlagen der Syntax. Sitz. Ber. d. bayer. Akademie der Wissenschaften, Philos. - histor. Klasse 1951, 4. Münih 1952. Ay­ rıca : Beitrage zur allgemeinen Syntax, Heidelberg 1965. N. CHOMSKY, Syntactic Structures, Janua Linguarum 4. The Hague 1957. 7. bas. 1968. H. GLINZ, Der deutsche Satz, Düsseldorf 1957. Düzeltil. 4. bas. 1965. L. TESNIERE, Elements de Syntaxe structurale. Gözden geçirilmiş ve düzelt. 2. bas. Paris 1965. N. CHOMSKY, Aspects of the Theory of Syntax, Cambridge 1967. Almancası: Aspekte der Syntax - Theorie, Frankfurt 1969. J. BECHERT, D. CLEMENT, W. THUEMMEL, K. H WAGNER, Einführung in die generative Transformationsgrammatik, Münih 1970. (Ling. Reihe 2). H. J. HERINGER, Theorie der deutschen Syntax, Münih 1970. (Ling. Reihe 1). Hint-Avrupa Dillerinin Karşılaştırmasına Girişler A. MEILLET, Introduction a l’etude comparative des lan-

gues indo-europeennes, Paris 1903, 8. bas. 1937, yeni 193


bas. Alabama 1964. Almancası (2. bas. esas alına­ rak) W. Printz tarafından, Leipzig ve Berlin 1909. J. SCRIJNEN, Handleiding bij de Studies der Vergelijkende Indogermansche Taalwetenschap, Leiden 1917, 2. bas. 1923/24. Almancası: W. Fischer, Einfuhrung in das Studium der indogermanischen Sprachwissenschaft, Heidelberg 1921. E. KIECKERS, Einführung in die indogermanische Sprachwissenschaft, Münih 1933. V. PISANI, Introduzione alla linguistica indeuropa, Torino 3. bas. 1948. H. KRAHE, indogermanische Sprachwissenschaft, 2 cilt. Berlin (Sammlung Göschen). I. cilt 5. bas. 1966, II. cilt yeni düzenlenmiş 4. bas. 1963. Dil Biliminin Tarihi

H. ARENS, Sprachvvissenschaft. Der Gang ihrer Entwicklung von der Antike bis zur Gegenwart, Freiburg Münih 1955. Gözden geçirilmiş ve büyük ölçüde ge­ nişletilmiş 2. bas. 1969. A. BORSI, Der Turmbau von Babel. Geschichte der Meinungen über Ursprung und Vielfalt der Sprachen und Völker. 4 cilt. Stuttgart 1957-1963. x G. HELBIG, Geschichte der neueren Sprachwissenschaft. Unter dem (besonderen Aspekt der Grammatik-Theorie. 2. bas. Münih 1973, 5. bas. Opladen 1981. x T. A. AMIROVA, Abri3 der Geschichte der Linguistik. Almancası B. Meier tarafmdan, Leipzig 1980. 194


DİL DENEN MUCİZE

II “ Dil Denen Mucize” (Das Wunder der Sprache), mo­ dern dil biliminin konularını, metotlarını ve ulaştığı sonuçları, her­ kese anlaşılır bir şekilde anlatmak amacındadır ve dil konusun­ da uzmanların neler dediklerini bilmek isteyen herkese hitap etmektedir. Son olarak Mainz Üniversitesi Karşılaştırmalı Hint-Avrupa Dil Bilimi Kürsüsü Başkanlığı görevinde bulunan Prof. Dr. Walter Porzig'in (1895 - 1961) ilk baskısı 1950'de yapılan bu kita­ bı, kısa sürede dil biliminin temel eserlerinden biri haline gel­ miştir. “ Matematik nasıl bütün fen bilimlerinin temeli ise, dil bi­ limi de aynı şekilde bütün manevî bilimlerin temelidir " düşün­ cesinden hareket eden Porzig, modern dil biliminin 19. yüzyıl­ da ortaya çıkışından bu yana gelişimini, çeşitli akımları, görüş­ leri, metotları ve araştırma alanlarını objektif bir tarzda okuyu­ cuya sunmaktadır. Tercümede, yazarın ölümünden sonra Prof. Dr. Heinz Rupp ve Dr. Andrea Jecklin tarafından düzenle­ nen 1971 baskısı esas alınmıştır. 1. ciltte dilin ne olduğu, araştırma metotları, söz, cümle, kelime, kelime hâzinesi, kelime türleri gibi genel dil bilimi konu­ ları yanında dil psikolojisi üzerinde durulmuştu. Kitabın V. - VII. bölümlerini oluşturan bu 2. ciltte, dil top­ luluğu, dilin bu topluluktaki rolü, yüksek dil, gündelik dil, ağız­ lar, özel diller, uzmanlık dilleri, dil tabakaları arasında alış-veriş olayları gibi dil sosyolojisi konularından sonra, dilde değişme, bu değişmenin türleri ve sebepleri İncelenmekte, son bölümün konusunu ise, Hint-Avrupa dil ailesindeki diller ve tarihî- karşı­ laştırmalı dil bilimi oluşturmaktadır.

4 0 0 TL.

Dil denen mucize 2 walter porzig  
Read more
Read more
Similar to
Popular now
Just for you