Issuu on Google+


W LTER PORZIG

DİL DENEN MUCİZE Dil Biliminin Konuları, Metotları ve Ulaştığı Sonuçlar Cilt I

Çeviren

Prof. Dr. Vural ÜLKÜ

KÜLTÜR VE TURİZM BAKANLIĞI YAYINLARI ; 631 TERCÜME ESERLER DİZİSİ : 50


Onay : 24.7.1985 gün ve 831.0 - 2727 sayı. Birinci baskı, Eylül 1985 Baskı S ayısı: 10.000 Ulucan Matbaası — ANKARA


İ Ç İ N D E K İ L E R Beşinci Basıma Önsöz ...............................................................

1

İlk Basımın Önsözünden ........................................................

3

İkinci

5,

Basımın Önsözü ...........................................................

I — İsim lerin Doğruluğu

.................................................

7

....................., ..............................................

53

III — Yapı ..................................................................................

97

1 — Dil Denen Fenomen ........................................

99

II — Bir Sohbet

2 — A raştırm a M etotları

........................................

101

3 — Söz, Cümle, Kelime ........................................

119

4 — Kelime Hâzinesinin Yapısı ............................

128

5 — Cümlenin Yapısı

............................................

151

................................................

165

...............................................................

171

.................................................................

181

1 — Konuşmada Bilinç ve Bilinç Dışı ...............

184

2 — Konuşma ve Zaman

........................................

197

3 — Konuşmada Vücut ve Ruh ............................

209

4 — Şahsiyetin Bütünlüğü ve Dil Teşekküllerinin Yapısı ..................................................................

223

5 — Ruh ve Dünya

233

6 — Kelime Türleri 7 — Sesleme IV — Dil ve Ruh

................................................ III


BEŞİNCİ BASIMA ÖNSÖZ Bir süre önce Francke Yayınevinden Dr. Lang bana W. Forzig’in «Das Wundeı* der Sprache» adlı eserinin yeni bir bası­ mını hazırlama işini üzerime alıp alamayacağımı sorduğunda, görevi memnuniyetle kabul ettim. Bu memnuniyetin sebepleri vardı. Çok iyi hatırlıyorum, Porzig’in kitabı daha 1950’de ilk yayımlandığı sırada, Freibıırg Üniversitesi’nde genç bir asistan­ dım ve eser beni son derece etkilemiş, Orta Çağ edebiyatı uz­ manı olmaya çalışan benim, dil bilimi alanına daha sıkı bağ­ lanmama yol açmıştı. Aradan geçen yirmi yıldan sonra, o za­ man olduğu gibi, bugün de inanıyorum ki, Porzig’in kitabı -mübalâğa gibi gelecek tabiri hoş görün- her bakımdan mükem­ mel bir eserdi. Üniversitedeki yirmi yıllık öğretim üyeliğim sı­ rasında, genç Germanistik öğrencilerimin, başlangıçta bu alan hakkında pek bir şey dinlemek istemedikleri halde, özellikle Porzig’in kitabını okuduktan sonra dil bilimine nasıl ilgi duy­ maya başladıklarına sürekli olarak şahit oldum. Hem dil bilimi uzmanına, hem yetişmekte olan dilciye, hem de konuyla amatör olarak ilgilenenlere aynı derecede faydalı olabilen başka bir ki­ tap tanımıyorum. Bu yüzden yeni bir basımm her bakımdan ye­ rinde olduğunu düşündüm. Yeni basımı hazırlama görevini kabul ettiğimi kesinlikle bildirmeden önce, Basel Üniversitesi Almanca Semineri asistan­ larından Dr. Andrea Jecklin’den bana yardımcı olmasını rica 1


ettim. Bu yardım ricasından gerçek bir işbirliği doğdu; bu yüz­ den önsöz ikimizin de imzasını taşıyor. Önce kendimize şu soruyu sorduk : Yeni basımı hazırlar­ ken nasıl hareket etmeliydik? Kitabı yeniden ve titizlikle oku­ duktan sonra, metinde hiçbir şeyin değiştirilmemesi hususun­ da fikir birliğine vardık : Araştırmalardaki son duruma daya­ narak değişiklikler yapmak, yeni parçalar veya bölümler ekle­ mek, kitabın bütünlüğünü, Porzig’in mükemmel eserini boza­ bilirdi. Böylece metni olduğu gibi bıraktık, sadece çok göze batan bazı hataları düzelttik. Okuyucunun Porzig’in metninden hareketle, dil biliminin bugünkü durumuna kolayca bağ kurabilmesini sağlamak için, gerekli gördüğümüz yerlerde dipnotlarını ve başvurulacak eser­ ler listesini genişlettik. Yeni araştırma problemlerine ve sonuç­ larına, ayrıca bunlarla ilgili yeni yayınlara işaret ederken, ko­ layca temin edilebilecek, tercihen de, bu konuda daha fazla bilgi edinmek isteyen okuyucuların bibliyografik bakımdan de­ vam ettirebileceği eserlerin adlarını vermekle yetindik. Bu çok ihtiyatlı müdahalelerle, Porzig’in kitabının başlan­ gıçtaki karakterinin muhafaza edildiğini ve okuyucunun bilim alanında bugün erişilen duruma kolayca yaklaşma imkânı bul­ duğunu ümit ediyoruz. Porzig’in 2. basımının önsözünde ikinci bölümde söylediği şeyler, bugün her zamandan daha önemli geliyor bize. Basel, 7 Eylül 1971

2

Andrea Jecklin - Heinz Rupp


İLK BASIMIN ÖNSÖZÜNDEN

Bu kitabın amacı, modem dil biliminin konularını, metotlarını ve ulaştığı sonuçlan, herkesin anlayabileceği bir şekilde anlatmaktır. Dil biliminin vardığı sonuçlar ve kullandığı yöntemler, soyut dü­ şünceyi asla matematik ve teorik fizik kadar zorlamadığı halde, geniş çevrelerde fen bilimleri kadar ilgi ile karşıiıanmamaktadır. Dil, asim da ve özellikle insana has bir yetenek olduğu için, bu durum daha da dikkat çekicidir. Ruhsal olayları insanın yaşantısı haline sokan ve bü­ tün insan kültürünün temelini oluşturan insan topluluğunu yaratan, dildir. Bu balamdan, matematik nasıl bütün fen bilimleri için temel bilim ise, dil bilimi de aynı anlamda bütün manevî bilimler için temel bilimdir. Nasıl fen bilimlerinde ancak ve sadece açık seçik matematik ifade bulan şeyler nihai sonuç olarak kaydedilebiliyorsa, insanlığın manevî başarılan hakkında bütün bilgilerin de, insan dillerinin yapı­ sına ve başarısına bağlanması gerekir. Gerçi dil bilimi hedefinden henüz oldukça uzakta bulunuyor; fakat bu durum, araştırıcılar için onun çekiciliğini artırıcı bir husustur. Bütün bunlara rağmen, geniş çevrelerin dil biliminin ulaştığı so­ nuçlarla meşguliyeti ve ilgisi sınırlı kalmaktadır : İlgi sadece «dilde neyin doğru olduğu» konusundaki en basit meselelere ve bazı garip­ liklere gösterilmektedir. Bunun aslında iki önemli sebebi vardır ; Birin­ ci sebep, insanın diliyle olan ilişkisinden kaynaklanmaktadır, diğeri ise tesadüfi ve sathîdir. Dil bir şahsın bilinciyle o derece doğrudan doğ­ ruya bağlıdır ki, insanın onu objektif (nesnel) olarak önüne alıp, tabir caiz ise «dışardan» incelemesi, son derece güç gelmektedir. Nasıl sade insan -hava elbette her yerde olduğu için, hava ile dolu bir kabı «boş» olarak nitelerse, dil de düşünüşünün ve böylece ortaya atılan prob­ lemin kendisinin tabiî temeli olduğu için, dili de problem olarak göre, mez. İkinci sebep, okullarımızdaki dil derslerinin veriliş tarzıdır. Dil

3


derslerini daha canlı bir hale sokma yönündeki bütün gayretlere rağ­ men, bu dersler hâlâ üısanan dille teori yönünden ilgilenmekten ömür boyu korkutup kaçırmaya çok uygundur. Bu kitapta, dil denilen olgunun ortaya koyduğu problemler önce şöyle bir gözler önüne serilmeye çalışılmaktadır. Bu yüzden bu prob­ lemleri mantık silsilesi içinde sunmadım -aksi halde üçüncü bölümle başlamam gerekirdi-, sunuşumda insanların tarihî bakımdan bu prob­ lemlerin farkına varış sırasını esas aldım. Konunun uzmanı olmayan­ lar bugün de meselelere bu yoldan en kolay şekilde yaklaşabileceklerdir. Bütün bölümler, dilin bütünü onlarda belirli bir bakış açısından gözler önüne çıkacak şekilde düzenlenmiştir. Basit olarak gerçeklere bağlı kalmaya ve şaşkınlık içine sokulmuş okuyucuya kontrol dışı yük­ sekten uçuşlar sunmamaya gayret ettim. Tartışmalı, sorulan ortaya atmaktan hiçbir yerde kaçınmadım. Böyle durumlarda her iki tarafın görüşlerini de tarafsız olarak dile getirmeyi başardığımı ümit ediyo­ rum. Mesele ile ilgili kendi görüşümü ise ayrıca açıkça belirttim. Konuya ilgi duyan okuyucuların bundan sonraki incelemelerini ko­ laylaştırmak için, en önemli terimleri hem Almanca hem milletlerarası şekilleriyle ve enine boyuna açıklamalarla sunmaya büyük önem ver­ dim. Başvurulacak diğer eserler hususunda «Faydalanılacak Eserler Kılavuzu»nda bilgi verilmektedir. Dipnotlar, her şeyden önce kullandığımız kaynaklara işaret et­ mektedir, bunun yanında tartışmalı meselelerde kendi görüşmelerimi kısaca belirtmekte de dipnotlarından faydalandım.

Şubat 1950

WALTER PORZİG


İKİNCİ BASIMIN ÖNSÖZÜ

Yeni basım, inanılması güç macera şartlan içinde ve biraz da dünyanın sonunun yakın olduğuna inanılan bir ortamda ortaya çıkmış, olan kitabı yeniden ele alıp düzenleme arzusunun gerçekleşmesine fır­ sat sağladı. 1947/48 yıllarında yazılmış olan eser, bilimin 1939 sırala­ rındaki durumunu veya daha doğrusu, yazann bu konuda bildiklerini yansıtmaktan fazla bir şey amaçlayamazdı. O zamandan bu yana sa dece dünya değil, dil bilimi de, yazar da değişti. Bu durumda yeni düzenlemenin başlıca ödevi, eksiklikleri tamamlamak ve olabildiğince günümüze kadar yaklaşarak son durumu anlatmaya çalışmaktı. Ulaş­ mayı arzu ettiğimiz hedef, bugün dünyada dil bilimi alanında olup biten önemli her şey hakkında bilgi sunmaktı. Buna ulaşılmamış ol­ ması kimseyi şaşırtmayacaktır. Gerçi elinizdeki eserin yazan, dil bilimi alanında mümkün olabildiğince çok sayıda çalışmadan bilgi edinmeye gayret etmiştir ve kendisini bu konuda desteklemiş olan sayısız uz­ man meslektaşına kalpten teşekkür borçludur. Fakat hakkında bilgi edindiği her şeyi okuyamamıştır, okuduğu her şeyi anlamamıştır ve anlamış olduğunu zannettiği her şeyi de, kolayca anlaşılacak tarzda yazabileceğin e inanmamıştır. Parlak bir gelişme içindeki bir bilimin sunduğu çok sayıda ve çe­ şitte görüşleri, sadece dil fenomeninin kendisine başvuran birisi anla­ yıp bir düzen içine koyabilir. Onun gözlemciye sunduğu çeşitli yönleri, konuya girmeye çalışılırken başvurulan yolların çeşitliliğini ve araş­ tırma konusundan edinilen farklı tabloları açıklar. Şuna inanıyorum ki, hiçbir ciddî deneme faydasız, hiçbir görüş tamamen yanlış değildir, her araştırıcı, konunun önce, hattâ belki de ilk şahıs olarak kendisine görünen yönüne biraz âşıktır ve vurgusunu da buna bağlı olarak tek taraflı yerleştirir; insanca bir şeydir bu. Fakat ancak bu taraflı tab­ loların toplamı,, dil konusununda bugünkü bilgimizi oluşturur. Bu bil­ ginin gerçek bir bilgi olması ve canlı kalması için .farklı ekoller ara­ sındaki görüşme kopmamalıdır. Elinizdeki bu deneme, yeni şekliyle bu çerçeve içinde görülmelidir. Bu eser, tartışmalı konularda lehte veya

5


aleyhte kesin bir tavır belirtme yoluyla kendilerine daha fazla fay­ dalı olunabilecek uzmanlara değil, hayatlarında ve düşünürlerinde dil fenomeni ile karşılaşan ve uzmanların bu konuda şimdiye kadar neler söylediklerini bilmek isteyen pek çok kişiye hitap etmektedir. Bu yüzden kitap Kratylos’un problemi ile, yani dilin düşünen in­ sanın dikkatini (bildiğimiz kadarıyla) ilk defa çektiği yerle başlamak­ tadır. Onun peşinden bir sohbet gelmektedir; burada dil fenomeni ön­ ce, dil olmayan ve henüz dil hüviyeti kazanmamış şeylerden ayırt edilmeye çalışılmaktadır. Bu bölümde faraziyeden (fiksiyondan) ve fikrî deneyden hareketle ciddi problemlere girme konusunda bir ba­ şarı kazanılmış ise, bunu bu tartışmayı bıkıp yorulmak bilmeksizin sözlü ve yazılı olarak gerçekten sürdürmüş olan, ayrıca benim için yabancı bir uzmanlık alanı ile ilgili çok geniş bir literatürden fayda­ lanmamı sağlayan Freiburg Üniversitesi’nden OTTO KÖEHLER'in tav­ siyelerine ve işbirliğine borçluyum. «Yapı» ile ilgili bölümde, çeşitli görüşler ve metotlar bizzat söz almakta ve gerçek dünyada olduğunun aksine, müşterek etkileri için­ de gösterilmektedir. Yeni basımın dördüncü (dil psikolojisi ile ilgili) bölümündeki değişikliklerin sebebi, elbette Friedrich Kainz’in büyük «Dil Psikolojisi» adlı eserinin 3. cildinin yayımlanmasıdır. Bu eser ko­ nuşma ve anlama olaylarının uzun zamandır beklenen, modern psiko­ loji açısından açıklanmasını sağlamıştır. (Kitabımızın ilk basımı sıra­ sında böyle bir eserin yokluğunu hissetmiştik.) Dil sosyolojisi ile iigili bolüm, çeşitli çevrelerce ilgiyle ve oldukça oiumlu karşılanmıştır; bu bölümün şimdi daha açık bir şekilde tertiplenmiş olduğunu ümit edi­ yorum Konu ile ilgili değerli literatür külliyatından uzun süre fayda­ lanmama izin veren Profesör WILHELM BLASCHKE'nin (Wels/Avusturya) değerli tavsiyeleri sayesinde «Yapma (Planlanmış) Diller» hakkırdaki izahat önemli ölçüde geliştirilmiş ve oldukça noksansız hale getirilmiştir. Burada kendisine içten teşekkürlerimi sunarım. İlk basımda yer alan iki bölüm çıkarılmıştır. Bütün kitaplardan faydalanmanın yeniden mümkün olduğu, ve «les langues du monde» adlı eserin yenıi şekliyle yayımlandığı günümüzde, ilk basımın sekizinci bölümü gereksiz oluyordu. Dokuzuncu bölümü ise, iyi tavsiyelere uyarak, ikinci ve üçüncü bö­ lümlerin içine aldım. Bazı okuyucuların haklı arzusu üzerine, «Faydalanılacak Eserler Kılavuzu» oldukça genişletilmiştir. Okuyucuların artık bir labirente götürüldükleri duygusuna kapılmadıklarını ümit ederim. 6


B İ R İ N C İ

BÖLÜM

İSİMLERİN DOĞRULUĞU H er bilim, birisinin çıkıp h er gün karşılaşılan ve olağan bir şeye şaşmasıyla başlar. Cisimler tutulm ayınca neden yere düşer? Ağaçlar niçin yeşildir? İnsanlar, hayvanlar ve bitkiler neden ken­ dilerini doğuranlara çoğu kere o kadar benzer ve onlardan yine de tam am en farklıdır? Böyle sorulara cevap bulm a denemeleri, ya yepyeni bilim lere yol açmış ya da m evcut bilim leri yepyeni yollara sevketm iştir. Elbetteki sadece şaşmakla bitmez bu iş. Soruyu soran, «Tanrı öyle yapmış» veya «eski çağlardaki tesa­ düfi bir olay, bütün çağlar için geçerli örneği oluşturm uştur» cinsinden cevaplarla kolayca tatm in olursa veya «böyle sorular sormak günahtır, suçtur» ya da «insan aklı bunları kavrayamaz» cinsinden ihtarlar karşısında ürkerse, sonuçta şu olur, bu olur, ama ortaya bilim çıkmaz. Bilim, ancak insanlar realitedeki (dış gerçekteki) görüntülere, korku ve saygı yüzünden engellenmeksizin, onlarla pratik gayeleri düşünmeden uğraşacak kadar bü­ yük ilgi duyarlarsa ortaya çıkar. Zorlukların küçümsenmesi ve naif bir kendine güven, h er bilimin beşiğinin yanında yer almıştır. Dil bilimini doğuracak şaşma olayının başlangıcında, insan­ ların nasıl olup da konuşabildiği sorusu bulunm uyordu, 7


bu gayet tabiî bir şey olarak görülüyordu. Y eryüzünün çeşitli yerlerinde ve birbirlerinden tam am en habersiz ola­ rak bazı insanlar, nesnelerin isim lerinin neden öyle olduğunu sordular. Yani insanları hayrete düşüren nesnelerin isim leri olu­ şu değildi; onların öğrenmek istediği, o nesnelerin neden o söz konusu ismi taşıdığı, kadına neden «kadın», kaşığa neden «ka­ şık» dendiğiydi. Bu konuda da mythosta, başka soruları daha başlangıçta lüzumsuz kılacak b ir cevap h a z ırd ı: N esneler bu isim leri taşıyordu, çünkü ilk insan, T anrı’nm verdiği görev ve yetki ile onları öyle isim lendirmişti (Kitabı Mukaddes, M usa’nın Birinci Kitabı, Bap 2; 19.20) (1). Başka bir yerde, ataların bilge­ likleriyle nesnelere isimlerini verdikleri söylenir. Fakat bunla­ rın yanında bu ilk isim lendirmelere yol açan sebepler konusun­ da ilk araştırm a denem elerini de görürüz. Hz. Âdem kadına ischa (İbranice «kadın», «karı») adını verir, çünkü onun kendi­ sinden, yani erkekten (İbr. isch) çıktığını sezmiş ve hissetm iştir (Musa’nın 1. Kit. 2.23). İki nesne arasındaki ilişki ve öyle isim­ lendirilen nesnenin kökeni veya görevi hakkında b ir şeyler söy­ lemeyi m üm kün kılan böyle türetm elere, insanların dikkatini dile çevirdiği ve dil konusunda düşünmeye başladığı h er yerde rastlanır. Böylece insanlara, dünyayı anlamak, ondaki görüntüleri yorum lam ak için yeni b ir yol açılmış oluyordu; Tanrı ya da ataların bilgeliği, isimlerin içinde nesnelerin gerçek mahiyetini ortaya çıkarm ıştır. Fakat yeryüzünün bu yola girilen h er yerin­ de bu bilgi kaynağından da, dünyayı dinî açıdstn daha ince bir şekilde yorum lam ak için, ilk önce rahipler yararlanırken, sade­ li

8

«Ve Rab kır hayvanım ve göklerin her kuşunu topraktan yaptı; ve onlara ne ad koyacağını görmek için adam getirdi; ve adam her birinin adım ne koydu ise, camlı mahlûkun adı o oldu. Ve adam bütün sığırlara ve göklerin kuşlarına, ve her kır hayvanına ad koydu; fakat adam için kendisine uygun yardımcı bulunmadı.» (Kitabı Mukaddes Tercümesi, îst. 1974. s. 2).


ce bir yerde, M. Ö. 5. yüzyıldaki Y unanistan’da, isimlendirme konusu bambaşka bir fikrî hareketin etki alam na girdi. Nesnele­ rin isimleri, gelenek ve görenekler, hukuk ve din gibi, atalar­ dan kalan m irastır. Onlarla bu hüviyetleriyle birlikte yaşanır, insan fikren iddialı ve titiz ise, onları anlam aya ve yorumlamaya çalışır, fakat onların doğruluğunda tereddüt gösteremez. Ancak cüretli bazı adam ların çıkıp, üzerinde Yunan toplum unun yaşa­ dığı zemini araştırm aya kalktığı o unutulm ayacak çağda, Yunan­ lılar arasında işte bu yapıldı. H er fikrî m eselenin ele alınışında durmadan o çağdan ve o çağda ortaya atılan sorulardan h are­ ket etm ek zorunda kalışımız, bizi A vrupa kültürünün doğum yerine bağlayan kopuksuz geleneğin bir belgesini oluşturm ak­ tadır. Bütün eski halklarda olduğu gibi, eski Y unanlılarda da gerek sosyal gerekse fikrî hayat, sıkı k urallarla düzenlenmiş ka­ lıplar içinde akıp gidiyordu. Neyin yakışık aldığını, insanın ne yapması gerektiğini, neleri yapabileceğini, neyin peşinde koş­ manın zahmete değer ve nelerden kaçınmanın doğru olduğunu gelenek ve görenekler belirliyordu. Yazılı olmayan, yaşanan bu hüküm lere Y unanlılar «nomos» diyorlardı. Daha sonra yazılı kanunlara da bu ismi verm eleri dikkat çekicidir. Şair Pindar, nomos’un bu hâkim iyetinin artık tartışılm az olmadığı b ir devirde «Nomos herkesin hüküm darıdır» diye yazar. Çünkü tarihî kader, Yunanlıları küçük şehir devletlerinin dar dünyasından dışarı çıkarmış ve onlara, dağların ardında başka insanların da yaşa­ dığım göstermişti. Yabancı kıtaların kıyılarında koloniler k u r­ m uşlar ve oralarda kendi sağlam ve sarsılmaz gelenek ve gö­ reneklerine, ancak Y unanlıların kendi yurtlarında bildiklerin­ den çok farklı gelenek ve göreneklere sahip halklarla temasa geçmişlerdi (2). îşte ilk defa koloni topraklarındaki şehirlerde ve Batı Anadolu kıyılarındaki İonialılar arasında geleneklerin (nomoi) geçerliliği ve bu geçerliliğin sebebi üzerinde düşiinül2)

Bk. Herodotos İÜ 38.

9


müş olması bu yüzden şaşırtıcı değildir. O zamana kadar yemek içmek gibi tabiî olan bir şeyi incelemek gerektiğinde, onun öl­ çülebileceği bir ölçeğe ihtiyaç vardı. Y unanlılar için bu ölçek, m antıklı düşünce oldu. Nesnelerin mahiyetini ve tabiî bağlantı­ sını kavrayarak, ondan hareketle «faydalı , genel olarak ve yaradılıştan geçerli olanı» bulm aya çalıştılar, Gelenek ve göre­ nekler ancak bu şekilde incelenip geçerli bulundukları takdirde, kendilerine saygı duyulmasını ve uyulm asını isteyebilirlerdi. O zamanlar, değerlerin incelenmesi için aklın bu şekilde kulla­ nılabileceğinin keşfi, insanları âdeta sarhoş etmiş olmalıdır. Zeki İonialılar -hepsi denizci ve tüccardı- en sağlam ve herkesçe en çok kabul edilen değerleri bile, akıllarının mahkemesi önüne çekm ekten ve bu değerlerin şüpheliliğini ispat etm ekten müthiş zevk alıyorlardı. «Sadece gelenek dolayısıyla, yoksa yaradılıştan geçerli değil!» şeklinde bir hükm e varıyorlardı çoğu kere, «bu yüzden de bu kural bağlayıcı olamaz!». Mantıklı düşünüş, dilin kalıpları içinde gerçekleşmek zo­ rundaydı. Yunanlılar eskiden beri münazara üstatlarıydılar. On­ ları doğrudan doğruya konuşurken dinlediğimiz en eski yazılı belgeler olan HomJeros’un destanlarında, şairin bu Eski Çağ kahram anlarını konuşma sanatının ustaları olarak gösterişi h a s ­ retim izi uyandırır. Fakat iyi konuşabilme, Y unanlılar için sa­ dece manevî varlığın bir süsü değil, vatandaş olarak yaşayışla­ rının zorunlu kıldığı bir şeydi. Birçok küçük şehir devletinde bir insanın kaderi çoğu kere siyasî meclislerin kararlarına ya da (üyelerinin sayısı dolayısıyla) oldukça büyük b ir kurul oluş­ tu ran bir mahkemenin hüküm lerine bağlıydı. Bu siyasî ve h u ­ kukî kurullar, kararlarını verirken objektif düşüncelerden çok, heyecanlı nutukların etkisinde kalırlardı. Topluluk önünde ko­ nuşm adan kimse uzak duramaz ve kaçınamazdı kısacası; bu işi becerem eyenler ya öğrenmek ya da kendilerine para karşılığı veya h atır için bir konuşma hazırlayacak birini bulm ak zorun­ daydılar. İyi konuşmayı ve yazmayı bilenlere böylece iyi kazanç yolları açılmış oluyordu. Bu şekilde, konuşmayı öğretm ek ve 10


nutuklar yazmak, elbette kolay olmayan, buna karşılık kârlı bir meslek halini aldı. Bu mesleğin mensupları, sanatlarından gurur duyuyor ve bu yüzden kendilerini «sofist» olarak adlandırıyor­ lardı; tercüm e etm ek gerekirse, bunun anlamı aşağı yukarı «uzman»dır, yani konuşma sanatı uzmanı. Fikrî gelişimin daha son­ raki dönemlerinde kazandıkları kötü ünün aksine, uzmanlık alanlarında dürüst ve becerikli insanlar olan ve meslekleri uğ­ runa büyük zahm etlere katlanan bu sofistler, sanatlarının âlet­ leriyle, yani dille, artık derinlemesine ve teknisyen olarak uğ­ raşmak zorundaydılar. Ve bu arada, en köklü ve güçlü, en tabiî ve asla hiç şüphe konusu olmamış olan toplumsal bağa, yani dile, o sınama soru­ sunu sordular : Dilin temeli gelenek midir, yoksa özde bağlantı mıdır? (3) Dilin kuralları, yani bir çocuğun veya ecnebinin ko­ nuşmasını «yanlış» veya «doğru» diye değerlendirmemize yol açan şey, insanların alışkanlıkları ve uzlaşma mıdır, yoksa bu konuda tabiattan kaynaklanan, temeli nesnelerin ve konuşma­ nın özü (mahiyeti) olan ilişkileri esas alm ak müm kün müdür? Soru hangi şekilde cevaplandırılırsa cevaplandırılsın, sonuçları kestirm ek imkânsızdı. Dil kullanımı sadece gelenek, sadece nomos olarak kabul edildiği takdirde, h er gelenek gibi akim eleştirisine tâbi olacaktı ve akıl karşısında kendisini savunmak zorundaydı. Tasavvur edilemeyecek kadar eski çağlardan beri geçerli olmasına aldırılmadan, yanlışlarının ortaya çıkarılması ve m antıklı düşünüş sonucu bazı düzeltmelere gidilmesi de söz konusu olabilecekti. Yine bu takdirde sofistlerden dilin sadece sanat yönünde kullanım ını değil, günlük kullanım ını da öğren­ mek gerekecekti ve bu, müm kün olacaktı. Fakat aksine, dilin ve onun unsurlarının, nesneler arasındaki öz bağlantı ilişkilerini yansıttığı kabul edildiği takdirde ise, bu konudaki bilgili kişinin önünde, dünyanın m ahiyetini daha derinlemesine anlamak im­ kânı sağlayan bir kaynak açılıyor demekti. 3)

Yunanca «nomos» ve «physis» mealen en iyi böyle aktarılabilir.

11


M. Ö. 5. yy. da dil konusundaki bu görüşün son derece de­ ğerli tem silcileri vardı. Sofistlerin ortaya çıkışından kısa b ir süre önce İonialı bir filozof, Efesli Herakleitos, dünya konusundaki görüşünü dildeki bazı görüntülere dayanarak açıklamıştı. Ona göre dünya, zıt yönlü gerilim lerden oluşan b ir örgüydü ve bu gerilim ler, çakışmaları sırasında nesneleri m eydana getiriyor­ lardı. Aslına bakılacak olursa, sabit m addelerden söz edilemezdi, sadece bizim m addeler olarak kavradığımız olaylar vardı. Nes­ nelerin bu iç yapısı konusunda verdiği örnekler, b ir akm a ifade eden «nehir» ve bir yanm a ifade eden «alev»dir. M addelerin olay karekterini bu şekilde anlayışının örneklerini de, nesnele­ rin isim lerinde bulduğuna inanıyordu Herakleitos. Bunu ay­ rıntılı olarak nasıl düşündüğünü, elimize ufak parçaları kalmış eserinden pek çıkaramıyoruz. Fakat bu soru kendisini pek uğ­ raştırm ış olan Platon (Eflâtun)’dan, öğrencilerinin konuyu nasıl ele aldıklarını öğreniyoruz (4). Buna göre bütün «isimler», yani dildeki bütün kelimeler, en eski -kök ve türetilm iş olmak üzere iki gruba ayrılır. Çoğu nesnelerin isimleri, ya akm ak (Yun, rhein) ya da gitmek (Yun. ienai) olayını belirten, ya da herhangi bir tü r hareketi ifade eden kelimelerden türem iştir. Bu da nes­ nelerin özüne uygundur, çünkü bu öz, akıştır, yani harekettir. En eski-kök kelimelerse, içlerindeki seslerle, r ve i ile, isim len­ dirdikleri hareketleri taklit etm ektedir. O halde hareketlerle en eski kelim elerin sesleri arasında, tabiattan kaynaklanan b ir iliş­ ki bulunm aktadır. Dilden böylece, nesnelerin m ahiyetini anlam a konusunda yararlanılabilir. 4)

12

Platon meseleye, bu konuda bir araştırma («Kratylos »adlı diya­ logu) yazacak kadar önem vermiştir : Kratylos diyalogu. Bk. İLSE ABRAMCZYK, Zum Problem der Sprachphilosophie in Platons Kratylos, Breslau 1929. ERICH HAAG, Platons Kratylos, Tübinger Beitrâge zur A|tertumswisseschaft, H. 19. Stuttgart 1933. B. UNTERBERGER, Platons Etymologien im Kratylos-Graz 1935/37V. GOLDSCHMIDT, Essai sur le Cratyle, Paris 1940. A. MANZON l’nin açıklamalı basımı : Torino 1936 (İtalyanca). En eski ke­ limelerle türetilmiş kelimeler ayırımı, Kratylos 421 vd.


Bu görüş, özünde m uhakkak ki H erakleitos’tan çıkmıştı, Herakleitos ise bununla, yukarıda bahsettiğimiz rahipler gelene­ ğinin sonunu oluşturuyordu. Uzun süre, nesnelerin isimlerini yorumlanması yoluyla onların gerçek özlerinin anlaşılm asına ça­ lışılmıştı. H erakleitos’un «kelimelerdeki sesler, isimlendirilen nesnelerin tabiatını doğrudan doğruya gösterir» ve «kelimele­ rin birbirleri arasındaki bağlantı, dünyadaki görüntüler arasın­ daki bağlantı konusunda bize bilgi verir» şeklindeki iki görüşünüde ondan daha önceki devirde bulm ak m üm kündür. Y unanlılar Herakleitos’tan çok önce, isim lerin kendi kökleriyle, isimlendi­ rilen nesnelerin m ahiyeti konusunda bilgi veren ilişkisini etymos ‘doğru, gerçek’ olarak adlandırıyorlardı. Bu geriye götürüp bağ­ lama sanatı, «etimoloji», yani «kelimelerin gerçek anlam ları bil­ gisi» ismini buradan alm ıştır (5)6. Çünkü h e r nesne kendi doğru ismine sahiptir, iş onu bilebilmektir. Tesadüfen astronom i ko­ nusunda bir konferans dinleyen bir köylü, «gezegenlerin yö­ rüngelerinin hesaplanabileceğini anlıyorum» demişti, «fakat Tanrı aşkına, onların isimlerini nasıl öğrendiler acaba?». Ona göre bu isim ler b ir anlaşma ve gelenek (nomos) ürünü değil, gök cisimlerinin tabiatı ve özüydü (physis). Bu tarz düşünceye göre, insan doğru ismi kullanm ak yoluyla ve bilerek, ya da dikkat etmezse bilmeden, gizli güçleri çağırabilir. Bu yüzden ibadetlerde h er ses, h er vurgu önem taşır; çünkü yanlış b ir vur­ gunun, bir nesnenin m ahiyetini tam tersine çevirmesi m üm kün­ dür hü. \ Çok eski tarihlerden kalm a ve dili dünyanın gerçek m ahiye­ tini ortaya koyan şey olarak niteleyen görüş böyleydi. İşte bu 5)

, Etimoloji kelimesine yaklaşık milâdi tarihin başlangıcından b belgelerde rastlanmaktadır. 6) Eski Hintçe Satapatha - Brahmana’da (1, 6, 3, 8, 10) şöyle bir efsane anlatılır ; Tanrı İndra’dan intikam almak isteyen ihtiyar bir büyücü, bir indraşâtru (tndra'mun katili) yaratmak ister. Fa­ kat en önemli büyü formülünü söyleyeceği sırada dili sürçer, Indraşatru (katili îndra olan) der. Tann da onu kolayca alt eder.

13


sırada sofistler ortaya çıktılar ve insan topluluğunun, gücünü sadece gelenekten alıyormuş gibi görünen bu bağını da keskin zekâlarıyla sorguya çektiler. Dünyanın her tarafında insanlar farklı konuşm uyor muydu? Her Yunan şehrinin ayrı ağzı, hele «barbar» ların tam am en yabancı dilleri yok muydu? Kelimelerle nesneler arasında tabiî b ir ilişki bulunuyor olsa bile, bu, olsa olsa bu dillerin sadece birinde var olabilirdi, öbürlerinde şu veya bu şekilde kaybolmuş olmalıydı. Ancak bu mümkünse, herhangi bir dilde söz konusu gerçek ilişkinin yaşadığını kim garanti edebilirdi? Sonra, dikkat edilince h er dilde m antık dışı ne kadar çok şey görülüyordu. G erçekten her dilde durum aynıdır ve sofistlerin kendi ana dillerinde eleştirdikleri m antıksızlıkların benzerini h er dilde, bu arada elbette Almancada da bulm ak m üm kündür. Almancada serçe için der Sperling ve kırlangıç içinde die Schwalbe denir; halbuki elbette dişi serçeler ve erkek kırlangıçlar da vardır. M antık açısından, yeri geldiği taktirde dişi serçe için die Sperlingin, erkek kırlangıç için der Schwalber demek g e re k ird i7(8). Yine Almancada güneşe die Sonne, aya der Mond denir; gerçekte gü­ neş, daha dişi tabiatlı olarak görünen aya nazaran daha güçlü ve daha erkeksi değil midir? M antık adına hayli kalkıp bu iki gök cisminin cinsiyetlerini değiştirelim. İngilizler bu işi gerçekten yapm ışlardır. Güneşin dişi, ayın erkek olduğu şeklindeki eski G erm an düşünüşü ve kuralı başlangıçta onlarda da geçerliydi. 7)

Almanca bilmeyenler için : Der artikeld (tanımlıği) eril, die dişil işaretidir. Her isim ya der, ya die ya da das (yansız, cinssiz) artîkeli ile birlikte kullanılır, -in soneki dişi, -er soneki birçok durumda erkeği ifade eder. - Türkçe de «mantık dışı» isimlen­ dirmelere örnekler bulunabilir : «Dikmek» fiilinden «diken» in, bu fiilin gösterdiği işi yapan bir âletin ismi olması beklenirken, «iğne» ile karşılaşıyoruz; gülün ise «dikan»i var, «batan»ı değil; «kazan», kazma işini yapan âlet değil, içinde su ısıtalan büyük kaptır, testerenin «doğru» isminin «keser» olması gerekir v.b. (Çev.) 8) Bu kelimeler gerçekte yoktur. (Çev.)

14


Fakat daha sonra dillerinde gram atik cinsiyeti tamamen kaldır­ dılar, o zamandan beri sadece zam irleri kullanırken «tabiî» cin­ siyete dikkat ediyorlar. Bu alanda güneşin he (erkek için o) ve ayın she (dişi için o) zam iriyle ifade edilmesi kural olarak kabul edilmiştir. Almancadan başka örnekler : Der M ut (cesaret) deni­ yor, bir de die Sanfmut (yumuşaklık, şefkat, sabır; sa n ft= yumu­ şak-f Mut) diye bir kelime var, peki bununla M ut’un ilgisi ne? Fragen, jagen, klagen, nagen, plagen, sagen fiillerinde geçmiş zamanı söylememiz gerektiğinde, fragte, jagte, klagte, nagte, plagte diyoruz. Peki tragen’in geçmiş zamanı neden tragte değil de trug? (9) îzahı m üm kün olmayan ve bu yüzden de yersiz is­ tisnayı kaldırıp bundan böyle -diğer örneklere benzeterektragte diyelim. Böyle tekliflere alay ve ihtihza ile karşı koyan -Yunanlılarda da karşı çıkmış olan- «her şeyin hüküm darı» ge­ lenektir, nomostur ve bundan böyle de en etkili öğretm ene bile karşı çıkacak gibi görünmektedir. Fakat sofistlerin pratik dil reformu denem elerinin başarı­ sızlığa uğramış olmasıyla ,m uhaliflerin görüşünün doğruluğu ispatlanmış olmuyordu. Herakleitosçularm dil teorisine, başka bir görüş taraftarları da karşı çıktılar; bunların çıkış noktaların­ dan çok, sebep oldukları sonuçlar, Herakleitosçularm m uhalifleri olmalarına yol açıyordu. Sofistlerin dağıtıcı, h attâ yıkıcı çalış­ m alarına ve etkilerine, A tina’da bazı şahıslar karşı çıkmışlardı, asıl m antıklı düşüncenin, «logos»un yardım ıyla çözülmeye karşı mücadele etmek, düşünceyi ve davranışları sağlam tem ellere oturtm ak istiyorlardı. B unlar Sokrates ve öğrencileriydi. Bu öğrencilerin en büyüğü olan Platon, H erakleitos’un b ir öğren­ cisinden dolayı «Kratylos» diye adlandırdığı diyalogunda, «dilin nesnelerin m ahiyetinin anahtarı olduğu» şeklindeki görüşü ele 9) Almancada «starfc» (kuvveti) diye adlandırılan 200 kadar fiilin geçmiş zaman şekilleri ve partizipleri (ortaçları) «schwach» (za­ yıf) diye adlandırılan diğer («kurala uıyan») fiillerinkinden fark­ lı şekilde oluşturulur. (Çev.)

15


alır ve inceler. İnsanın yüksek yetenekleriyle, gerçek varlığa gi­ den yolu bulabileceği düşüncesi, m uhakkak ki Platon’a yabancı değildi. Fakat o, sabit ve değişmez varlığı b ir olaylar ve gerilim ­ ler örgüsüne çözüp dağıtan bir öğretiyi pek güvenilir bulm uyor­ du. Bu yüzden bütün öğretiyi, onu bazen oldukça hoşgörü ile bakarak, son derece zekice, bazı anlarda farkedilm esi çok zor bir istihza ile bir kere daha ele aldı ve sonunda çürütüp re d d e tti: H erşeyin sonunu anlamaya giden yol, dilden geçmiyordu. Platon bütün meseleyi, «isimlerin doğruluğu» meselesi ola­ rak nitelem iştir, yani bir ismin b ir şeyle, o şeyi kastedecek ve düşüncede onu temsil edecek derecede bağlı olmasının sebebi meselesi. Bu soruya Y unanlılar o zaman nihaî b ir cevap bula­ mamışlardı! ve bu, dil biliminin durm adan yeniden ele alarak üzerinde düşünmek zorunda olduğu b ir sorudur. Bir kelimenin, nesnesiyle «tabiî» bir ilişkisini nasıl düşün­ m ek gerekir? Bir kelime önce seslerden oluşur. Dünyadaki şey­ lerin büyük bir kısmı da ya sedadır (ton) veya çıkardıkları se­ dalarla dikkatimizi çekerler. Sedalar âlemini dilin sesleriyle tak ­ lit etm ek m üm kündür. Yeryüzündeki b ü tün dillerde bu im kân belirli ölçüde gerçekleştirilmiştir. Almancada öterken kendi is­ m ini söyleyen, hattâ idrakimiz (algılamamız) bakım ından bu ötü­ şünden ibaret bir kuş vardır : Kuckuck (:l3> (guguk kuşu). Yu­ nanlılarda da bu kuşun adı «kokkux»tu. H ayvanların çıkardığı seslere dikkat edecek olursak : Almancada ineğin sesi için muhen (mö demek), koyun için bloken (melemek), keçi için meckem, domuz için quieken ve grunzen (homurdanmak), kedi için miauen (miyavlamak), güvercin için gurren (gur gur etmek), karga için krâchzen (gak gak etmek) kullanılır. Cansız varhklar da seda verir : Es rasselt (şakırdar), es klappert (takırdar, tangır tangur eden), es quietscht (gıcırdar, gacur gucur eder) es platchert (şırıldar, faşur fuşur eder). Bunlar dilin tarih öncesi10 10) 16

Okunuşu : Kukkuk (çev.)


dönemlerinden kalıntılar değildir, bu kelim elerin çoğu -örnekler kolayca artırılabilir- yakın zam anlarda ortaya çıkmıştır d i ) . Elektrik düğmesi knips (trik) sesi v erir ve bundan hareketle yeni oluşturulan knipsen (fotoğraf çekmek, otobüs ve tram vay­ da biletçinin bileti delgesi), anknipscn (düğmeyi çevirip elektiriği .açmak), ausknipsen (düğmeye basıp elektriği kapamak) günlük konuşma dilinde kullanılan kelim elerdir . Aynı tabii sesin çeşitli dillerde farklı biçimde verilişi -horoz Almanya’da kikeriki, F ransa’da cocorico, İngiltere’de cock-a* doodle-do, [Türkiye’de ü-ürü-üüü] diye öten, b ir ses izleniminin sadece dıştan gerçek seda ile değil, aynı zam anda dinleyenin kavrayışı dolayısıyla da oluştuğu düşünülecek ve bunun başka başka insanlarda farklı olduğu dikkate alınacak olursa, bizi hiç de şaşırtm ayacaktır. A yrı dil topluluklarında, konuşma araçla­ rının öğrenilip alışılan hareketleri de farklıdır. Ö rnekler aslında h er dilden alınabilir, fakat bu örnekler karşısında başka bazı önemli noktalar da dikkati çekmektedir. Önce gözlemlenen husus şudur : Genel olarak dile saf bir ses taklidi sokulmakta, bu ses taklidi dilin biçim örgüsüne yerleşti- 12 11)

Verilen örneklere 16 veya 17. yy .dan itibaren metinlerde rastlanmaktadır. Sadece gurreıı ve klappem fiillerine «Orta Yüksek Al­ manca» döneminde de (1050-1350 arası) rastlanır. Dikkat çekici bir husus, bazı kelimelerde ses yapısının zamanla değişmesi veya. sadece farklı yan biçimlerin ortaya çıkmasıdır, meselâ krachzen yanında kröchzen ve kı-achsen, blöken yerine eski şekil blâcken, quieken yanında quicken gibi. Daha dikkat çekici bir şey, böyle kelimelerin belirli sedalara bağlanmasının baştan itibaren kesin olmayışıdır. Meselâ krachzen ve yan şekilleri 16. yy .da domuzlar için de kullanılır. Klappem fiiliyle en eski belgede (Alsas bölgesinden ve 14. yy.dan), bu kelime -hiddetle diş gıcırdatmayı ifade eder. 13. yy. şairlerinden Freidank, gurren fiilini bir eşeğin anırmasına taklit için kullanır! 12) Bu kelimeler kesinlikle yenidir. Knipsen fiili «parmaklan şakır­ datmak» anlamıyla 13. yy. sonundan beri bilinmektedir.

17


rilm ektc, kelime haline girmiş olmaktadır. Almancada «Bautz! Pardauz! Rums! (Da ging die Ffeife los) (Hop! Pat! Güm! - Pipo infilâk etti.); (Und die Venüs İst perdu) klickeradoms! (von Medici) (şangır! Gitti Medici Venüsü) H3) benzeri şekiller, cümle b ü ­ tünü dışında bir çeşit ünlem lerdir ve en azından b ir şey ifade eden, kendi dışlarında bir şeye işaret eden ve bir şeyi temsil eden kelim eler değillerdir; kastettikleri şey kendileridir, yani belirli b ir sestir. Buna karşılık (Almancada) ineğin çıkardığı mu sesinden bir muhen, keçinin meck sesinden b ir meckern, elektrik düğmesinin knips sesinden b ir knipsen fiili oluşm akta­ dır; daha 16. yy. da bir vuruş veya şaklama sesi olan puff! un taklidinden puffen fiili (pataklamak dayak atmak, birisini yum ­ ruklam ak .şaklatmak, vurmak) ortaya çıkmıştır. Yani seslere türetm e ekleri eklenmekte, böylece bunlar belirli türde kelim eler (isim; fiil, sıfat) olarak karşımıza çıkmakta ve bu hüviyetleriyle çekilmektedir. Bir kelim enin seda çıkaran b ir şeyle ses ilişkisi konusunda çapraşık durum lara, hiçbir dilde kelim elerin ses bakım ından değişmeden kalamam aları, yani zamanla değişmeleri, buna k ar­ şılık herhangi tabiî bir sesin elbette bugün de binlerce yıl ön­ ceki şekilde çıkması dplayısıyla rastlanır. Tabiî sesi m üm kün olduğu kadar aslına uygun şekilde dil sesleri ile taklit etme ihtiyacı, bazen kelim elerin ses bakımından değişmesini tam am en engelleyebilir veya böyle b ir şey olumuşsa değişikliğin ortadan kalkm asına da yol açabilir. Meselâ Almancada «Kuckuck» (gu­ guk kuşu) ismi yenidir, Eski Yüksek Almanca döneminde kulla­ nılm aya başlam ıştır, eski ismi Gauch idi; kuşun ötüşü ile ben­ zerliği olmayan -veya daha doğrusu artık benzerliği olmayanbir isimdi bu. Çünkü eski devirlerde kelim enin az çok ghoug’a benzediğini biliyoruz. İşte ses taklidi gene karşımızdadır. Dil içi134 13) Bu örnekler, Wİlhelm Busch’un (1832-1908) resimli mizah hikâye­ lerinden alınmıştır. (Çev.) 14) Orta Yüksek Almanca gouch. Eski. Ing. geac, Eski Nordca gaukr.

18


ses gelişi (değişimi) dolayısıyla dildeki ses ile tabiî ses arasın­ daki bağın kopması da elbette ki m üm kündür. Dil tarihi bu ba­ kımdan şaşırtıcı örnekler gösterir. Hüher (alakarga) isminin eski şeklinin kikison (15)16 olduğunu öğreniriz meselâ. Bu, açıkça söz konusu kuşun çıkardığı tabiî sesin taklididir, fakat b ir türetm e hecesi (eki) ile bu esas belirli b ir tü r kelime olarak işaretlen­ miştir. Bu olayla ilgili olarak da ses bakım ından b ir yenilenme örneğinden bahsedebiliriz : B ern’de bu kuşa bugün bile Hârregâgger denmektedir. Lachen (gülmek) kelimesinde, kastedilen gülme sesini işitmek hem en hem en m üm kün değildir. Fakat kelime çekirdeğinin en eski şekli olarak klak’ı tespit edince, taklidi açıkça görürüz. Bu durum Almanca husten (öksürmek)’te çok açık görülür : Fiil eki b ir yana bırakılırsa, çekirdeğin en eski şekli quos’tur, yani öksürme sesinin oldukça tam b ir taklidi. «Niesen» (aksırmak) kelimesinin en eski şeklini Lat. sternuit, Yun. ptârnytai (o aksırıyor) kelim elerinden giderek "pstrneuti fl6) (o aksırıyor) olarak belirliyoruz; burada neu şimdiki zamanı ifade etmektedir, ti şahıs ekidir, geri kalan asıl kelime çekirdeği veya bugünkü söyleyişimizle «kök» olan pstr, aksırm a sesini b u ­ günkü Almancada kullanılan hazi (hapşu)’den daha iyi taklit et­ mektedir. Böyle tecrübelerden cesaret alınarak H int-A vrupa dil ailesinde «taş», «sivri», «keskin» anlam larıyla yaygın olan bir kelime ailesinin tem elini oluşturan ak kökünün, m uhtem elen taşların yontulup düzeltilerek âlet haline sokuluşu sırasında çı15) Eski Yüksek Almanca hehara, Eski İng. higora, Eski Hintçe kikis. Eski Hintçe kelime, kuşun çıkardığı sesle ilişkiyi bozmamak için i önündeki k’yı (başka örneklerde görülen kurala uymayarak) değiştirmemiştir. 16) Bir kelimenin sol üst köşesindeki yıldız (*) işareti o kelimeye o şekli ile belgelerde rastlanmadığını, ancak karşüaştırma yo­ luyla bulunan (tahmin edilen) en eski şeklinin öyle olması gerek­ tiğinin düşünüldüğünü ifade eden (erschlossene Form = karşı­ laştırma ve tahmin sonucu çıkarılan şekil). (Çev.j

19


kan sesin taklidi olduğu da söylenebilir. Kısacası, eski çağlarda bazen b ir dil sesinin, seda çıkaran bir şeyle tabiî ilişkisi olmuş­ tur, ancak bu ilişki zamanla açıkça görülmez hale gelmiştir. F akat dil sesiyle nesne arasındaki böyle bir ilişkinin imkân­ ları saf ses taklidi ile tükenmez. Flirren (film hk. : Titrem ek, pa­ rıldayıp sönmek; vırıldamak) ve kribbeîn (karıncalanmak, ka­ şınmak) gibi kelimeleri duyunca, ses yapılarından kolaylıkla, on­ ların hareketli, titreyen ışık ve cildin sık sık tekrarlanan hafif tahrişi ile ilgili izlenimlerle ilgili olduğunu hissederiz. Bu, sinestezi (Synâsthese; duyum ikiliği) dediğimiz bir olayla açık­ lanabilir. Bilincimiz o şekilde çalışmaya ayarlıdır ki, dıştan b ir sebeple bir duyum alanında algıladığımız duyulara böyle bir se­ bebi olm ayan başka bir duyum alanmdaki duyular eşlik eder ço­ ğu kere. Bilinen «tonları görme» ve «renkleri duyma» olayları, bu genel görüntünün en aşırı örnekleridir. Böylece titreyen ışığın sebep olduğu uyarm a ve dokunma duyusunun hızla tekrarlanan hafif tem aslar sonucu uyarılm ası ile aynı anda, kulak yoluyla da izlenim lere sahip oluruz; flirren ve kribbeîn gibi kelim elerin v er­ meye çalıştığı da budur. Tonlardan başka fenomenleri de dilin seslerine aktarm a imkânı vardır. Bu yüzden sese aktarm alardan (Lautübertragungen) bahsederiz. Ses taklitleri ve sese aktarm alar, dile bir dış etki katarlar. Bir seda sese çevrildikten sonra doğrudan doğruya dil, bir başka fonomen olur. Fakat kelime ile nesne arasındaki tabiî ilişkinin kendisinde de bulunabilir, ifade (Ausdruck) olabilir. İnsanın rea­ liteye hâkim olma biçimlerinden biri, jestlerdir. Elde edilen so­ nuç bakım ından farklı iki tü r jest v a r d ır : B ir je st ya b ir şeye işaret eder, onu gösterir (meselâ uzatılmış b ir işaret parmağı), ya da bir şeyi temsil eder (meselâ tehdit anlamında sıkılmış bir yumruk). Göstermek, yakalam anın zayıf şeklidir, temsilî jestle insan âdeta bir şeyi vücutça ele geçirdiğini anlatm aya çalışır. Jestler için gerek ellerin ve kolların gerek yüzün kaslarından faydalanılır. D udaklar ve dil gibi konuşma organları da jestte 20


yardım cı olurlar. Fakat konuşma organlarının jestleri sesli ola* bilir. Öyleyse bunlar, konuşma organlarının hareketleriyle or­ taya çıkan seslerdir. Bu yüzden bunlara sesli jestler (Lautgebarden) denir (17). Sesli jestler en açık olarak çocukların dilinde tesbit edile­ bilir U8). Çocukların dikkatini çeken veya isteklerini uyandıran izlenimlere cevap verirken kullandıkları ta veya tata, dilin bir işaret hareketinden oluşur. Bir şeye işaret ederken dilin bera­ berce hareketlerini, yetişkinlerde de görmek m üm kündür. Bu bakımdan, birçok dilde işaret zam irlerinin, aynı şekilde Almancadaki ikinci tekil şahıs (sen) için şahıs zam iri «du» nun diş sesleri taşıması, dikkat çekicidir. Birinci şahıs için şahıs zami­ rinde, birbirleriyle akraba olmayan birçok dilde geniz ve da­ mak sesleri vardır : Hint-Avrupa dillerinde «ben» kelimesinin karşılığı *egho ve* me kökleridir; Sami dillerinde b ir anaku te­ mel şekli, Çincede en eski biçim olarak ngok vardır. Bu uyuş­ manın, insanın dikkatini kendi üstüne çekme jestiyle ilişkili ol­ duğu anlaşılm aktadır. Öte yandan bir çocuğun «yemek yemek» ve yemeğin kendisi için mama ' 19) demesi, çiğneme hareketinin ses haline gelişinden başka b ir şey değildir. Yalın olarak veya ikilenerek (tekrarlanarak) dünyanın pek çok dillerinde «anne» yi ifade eden ma hecesinin, aslında (meme) emme hareketinin sese dönüşmesi olduğu, haklı olarak düşünülm üştür. Dış hareketler de jestlerle karşılanabilir, meselâ suyun h a­ reketi, ellerin dalga şeklinde hareket ettirilm esiyle ifade edi­ lebilir, konuşma organları buna da katılırlar. Kaynama ve ak­ ma hareketlerinin 1-, ,r- ve s- sesleriyle yani dilin kaym a hareketleriyle tasvir edilişi de buradan giderek anlaşılabilir : Almancadaki schleichen (sürüngenlerde : Sürünerek, yavaş ya-1789 17) 18)

Bu terimi W. Wundt yerleştirmiştir. Bk. OEHL, Das Lalhvort in der Sprachschöpfung Uechtland, 1933v 19) 1 Almanca orijinalde de mami CÇev.)

Freiburg im

21


vaş ilerlem ek vb.), gleiteıı (kaymak, süzülmek) kelim eleri ve Hint-Avrupa dilinde «akmak» karşılığı ser kökünü hatırlayalım . Bunlar, Herakleitosçularm gayet doğru kavradığı gerçeklerdir. (20 ).

Bu tabiî ilişkiler, ses taklidi, sese aktarm a ve sesli jest, nesnelerin görünüm biçimleriyle belirli sesleme (Lautung) tarzları arasında bağlantı kurarlar. Bu şekilde, hepsi değilse bile birçok ses, konuşucuların, içerik bağlantısı da uygunsa duyabildiği bir duygu ve yaşantı (Erlebnis) anlamı kazanır. Ko­ nuşm acılar bunu -dikkat ettikleri takdirde- farkedebilir, ancak genellikle üzerinde durup farketm ezler. Fakat anadili Almanca olan herkes, kendisine sorulduğu taktirde, spitz (sivri, keskin), witz (zekâ; espri), fix (tez, çabuk); klar (açık, net), strahlen (ışımak, parlamak); Schreck (korku, dehşet, telâş), stocken (durmak, kesilmek), zucken (sarsılmak, titrem ek, sıçramak); leise (yavaş), weich (yumuşak), ya da

sausen (vızıldamak, çok hızla geçip gitmek), laut (yüksek ses­ le; gürültülü) gibi kelimelerde, kelimenin ahenginin anlam ına uyduğunu kabul edecektir. Nispeti ve kapsamı henüz tam ola­ rak belirlenm em iş bu fenomene «ses semboliği» («Lautsymbo-. îik»; seslerin sembolik değeri) denir. Bir seslemenin sembol de­ ğerinin yalnızca sedasından çıkmadığı, ses taklidi, sese aktarm a veya sesli jestler ile beslenerek belirlendiğine bir örnek, Almancadaki Rache (intikam) ve Rachen (gırtlak) kelim eleridir. H er iki kelime için de aynı sesleme uygun gibi görünm ektedir; halbuki bu kelim elerin ne konu bakımından, ne de tarihî bakım­ dan birbirleriyle ilişkisi yoktur. Anadili Almanca olan birisi, birincide öfkeli b ir haykırışın doğrudan verilişini duyacak, İkin­ cide ise kastedilen şeyin tasvir edici jestini hissedecektir. Bir 20 20) Platon, Kratyloe 426 c. vd. 22


sesleme böyle bir sembolik değeri h er zaman kazanabilir; bu durum da söz konusu kelim enin eskiden benzer veya belki de bambaşka şekilde söylenmiş olduğu önem taşımaz. Blitz (yıldı­ rım, şimşek) kelimesi elektrik boşalmasındaki çakmayı veya İn­ gilizcedeki (hemen hem en yazıldığı gibi okunan) squirrel (sincap) kelimesi, bu hayvanın hızlı ve çevik hareketlerini yansıtır. Fakat Blitz ismi blitzen fiilinden türetilm iştir, bu ise Eski Yüksek Alm. blecchazzen (aufîeuchten = alevler neşretm ek, parlamak) fiilin­ den gelmektedir ve şimşeğin, yıldırım ın aniliğini ve kısa sürekli­ ğini ifade etm ektedir. İngilizce squirrel ise, Fransızca ve Latin­ ce üzerinden Yunancadan alm an b ir yerlileşmiş kelimedir (Lehnwort); Yunancadaki şekli skiuros idi ve «gölge kuyruk» anlamanı taşıyordu. Sembolik içerik m odern şekillerin içinde sonradan yer alm ıştır kısacası. G ariptir ki böyle örnekler sesler­ le nesneler arasındaki tabiî ilişkiyi reddetm ek için verilm iştir. Halbuki aksine, bunlar böyle bir ilişki ihtiyacının ne kadar kuv­ vetli olduğuna delildirler; bu ihtiyaç o kadar kuvvetlidir ki, dilde çoktan yerleşm iş şekillere (kelimelere) rağm en gerçekleşebilmektedir (21). îsim ile nesne arasında, ses taklidi, sese aktarm a, sesli jest ve ses semboliği kavram ları ile tasvir edilen b ü tün ilişki alanı, dilce şekillendirm enin son derece eski b ir tabakasını oluşturur. Bu tabaka, yeryüzündeki bütün dillerde ve dil gelişiminin bü­ tün kadem elerinde açıkça görülebilir. H er zaman ve h er yerde, konuşanlar bunun bilincine ve dil sesi ile dünyadaki fenom enler arasındaki ilişkinin farkına varabilir. Bir şair bu tecrübeyi sanatkârane bir şekilde işlerse, bu takdirde ortaya lirik bir sanat eseri çıkar. Lirik (Lyrik), dilin kendisi kadar eskidir, çünkü 21)

Bilinmeyen kelimeler duyulunca ne gibi tasavvurlar uyandığına dair bazı denemeler yapılmıştır. Bk. H. MÜLLER, Efcperimentelle Beitrâge zur Analyse des Verhâltnisses von Laut und Sinn, Berlin 1935; H. WISSEMANN, Untersuchungen zur Onomatopenle, Heidel’ berg 1954.

23


dilde şekillendirm enin en derin ve en eski tabakasına dayanır. Goethe’nin «Zueignung» (ithaf) şiirinde, seslerin ahengine bir bakınız : D er Morgen kam; es seheuchten seme Tritte Den leisen Schlaf, der mich gelind umfing, DaB ich, erwacht, aus m einer stillen Htitte Den Berg hinauf m it frischer Seele ging; leh freute mich bei einem jeden Schritte D er neuen Blume, die voli (Tropfen) hing; D er junge Tag erhob sich m it Entzücken, Und alles w ar erquichkt, mich zu erqııicken, Und wie ich stieg, zog von dem FluB der Wiesen Ein Nebel sich in Streifen sacht hervor; E r wich und wechselte, mich zu umflieBen, Und wuchs geflügelt m ir ums Haupt empor : Des sehönen Blicks sollt ich nicht m ehr genieBen, Die Gegend deckte m ir ein trü b er Flor; Bald sah ich mich von Wolken wie umgossen Und m it m ir selbest in Dammrung eingeschlossen. Auf einmal schien die Sonne durehzudringen, Im Nebel lieB sich eine K larheit sehn. H ier sank er, leise sich hinabzuschwingen, H ier te ilt’ er steigend sich um Wald und Höhn. Wie hofft ich ihr den ersten GruB zu bringen! Sie hofft ich nach der Trübe doppelt sehön. Der lu ft’ge Kampf w ar lange nicht vollendet, Ein Glanz umgab mich, und ich stand geblendet. (Sabah geldi; adımları ü rk ü ttü Beni yumuşacık kucaklamış hafif uykuyu, Uyandım ve sessiz kulübem den çıkıp Tepeye tırm anm aya başladım taptaze b ir ruhla. Her bir adımda seviniyordum, 24


Şebnemlerle dolu duran h er yeni çiçekte; Yeni gün sevinçle doğruluyordu, Ve h er şey can doluydu, can katm ak için canıma. Ben çıktıkça yükseldi çayırların nehrinden Şerit şerit bir sis yukarlara doğru; Uzaklaştı, şekil değiştirdi, sonra tam am en sardı beni, Ve kanatlanıp çıktı başımın üstlerine kadar. Ancak uzun uzun tadını çıkaramadım o güzelliğin, Donuk bir tülle kaplandı etrafım; Bir anda baktım bulutlarla örtülm üşüm âdeta Ve kendimle birlikte şafakla sarılmışım. Birden güneş kendini gösterir gibi oldu, Bir aydınlık görüldü sisler içinde Bir yanda çöküyordu sis yere ve yavaşça kayıyordu aşağılara, Öte yanda yükselip çembere alıyordu ağaçları, tepeleri. Ne kadar istedim güneşe ilk selâmı verebilmeyi! Puslardan sonra iki misli güzel olmalıydı. Plavadaki savaş bitm em işti ki daha, Bir parıltı sardı beni, gözlerim kamaşmış kalakaldım.) Almanca m etinde birinci kıtaya hâkim olan, erken saatteki ilk ışık izlenimini uyandıran ve aynı zamanda canlandırıcı, din­ lendirici bir uykudan sonra sabahleyin yürüyüşe çıkan insamn ruh haletini sembolize eden i- sesidir. Yürüyüşü, hareketi 1- ve rsesleri anlatm aktadır. Ses tablosu, ikinci kıtada önce aynı kalı­ yor Sadece w- (22) sesleri, yükselen sis küm eleriyle kendiliğin­ den bağladığımız yeni bir ton getiriyorlar. Bu sırada «o» ile oluşturulan kafiyelerden, daha sonra son iki m ısrada kesinlikle üstünlüğü ele geçiren belirsiz ve tehdit edici b ir şey kendini duyuruyor : Yolcu sisin içindedir artık. Onun peşinden üçüncü 2 22) Okunuşu v. (Çev.)

25


kıtayla a- sesi işe giriyor, sedası gitgide güçleniyor ve nihayet son iki mısrada ışıklar saçarak karanlığı yırtıyor. Yolcunun, sisleri parçalayışını gördüğü güneşin aydınlığını duymak için başka bir şey eklemeye gerek yoktur. Bu arada elbette ki dikkat edilecek husus, seslerin yazılış şekillerine göre değil, sedalarına göre değerlendirilmesi geretiğidir. Vokalin (ünlünün) karakterini belirleyen a- sesiyle, sadece au başlam am aktadır, ay şeklinde telâffuz edilen ei’da da a vardır. O halde «Auf einmal» kelimelerinde (23) a- sesinin hâkim olduğu peşpeşe üç hece yer alm aktadır. Sis, yolcunun ru h haletini etkileyemem iştir, isesinin durm adan öne çıkmaya çabaladığı görülür (ich rrtich, vvie, mit mir). Sonunda m uzaffer güneş doğrudan bu i ile temas k u rar : Sclıien durchzudringen, lieB sich; öyle ki, şairin güneşe «ilk selâm»ı bu sesin sedasına büründü : Wie hoffe ich illi­ den ersten GıuB zu bringen! Şafağın seda tablosunun yanına şu m ısralardaki akşam atm osferini ve ölüm hasretini koyalım : Über ailen Gipfeln İst Ruh. In ailen Wipfeln Spürest du Kaum einen Hauch. Die Vöğlein schweigen im Walde. W arte nur, balde Ruhest du auch. (Bütün zirvelerde Sükûnet. Ağaçların tepelerinde Bir nefes bile Duyamazsın. 23) 26

Okunuşu ; Auf aynmal, CÇev.)


Kuşlar susmuş ormanda, Bekle sadece, yakında, Sükûnete kavurşursun Sen de.) Böyle mükemmel bir dil şekillendirm esinin yol açtığı duyguları bütün ayrıntıları ile tasvir etm ek lüzumsuzdur, mümkün de değildir. Yukarıdaki örnekler, dilin dünyayı seda içinde insandan çıkarak bir kere daha şekillendirm ekteki eski başarısını şairin nasıl tekrarladığını açıkça gösteriyor. Alman liriğinde gördüğümüz bu husus, bütün dillerde ve za­ manlardaki lirik için de geçerlidir. Sadece, şairlerin ifade et­ tikleri içerikler farklılıklar gösterirler (24). Fakat dildeki ses kalıpları ile, onların ilgili oldukları ol­ gular arasındaki tabiî ilişkiyi tespit etm ek isteyen görüş ta r­ zına karşı çok itiraz edilmiştir; bildiğimiz kadarı, bunları ilk olarak Platon «Kratylos» diyalogunda formüle edip özetlemiş­ tir. Bu itirazların esası, sadece Yunanca değil, bütün diller için geçerlidir; bu yüzden Platon’un örnekleri yerine rahatça Al­ manca örnekler verebiliriz. Bir kelimenin söylenişi, kelimenin adlandırıldığı şeyi, şu veya bu şekilde sembolik olarak anlatıyor defliyor. Fakat aynı şey başka dillerde, hattâ bazen aynı dilde, ses bakım ından tamamen farklı, bazen taban tabana zıt şekildeki kelimelerle adlandırılm ıştır. «Ateş»in İngilizce karşılığı açık ünlü ile fire (okun, fayr), İtalyanca kapalı ünlü ile fuoco’dur. Haydi, diyelim ki rutubetli ve soğuk İngiltere’deki ateş, güneşli İtalya’dakinden değişiktir. Fakat Latincede ataş ignis (i ve geniz sesiyle) Yunancada ise pur’dur (u- ve dudak sesiyle), Romalılar da Yu­ nanlılar da aynı Akdeniz ikliminde yaşıyorlardı. Almancada 24) Seslerin lirik değeri hk. daha fazla ayrıntı için bk. PORZIG. Aischylos, Leipzig 1926, s. 73. vd.

27


birbirine çok yakın görüntüler için Gîut (yakıcı hareket, kor) ve Hitze (şiddetli sıcak, hareret) gibi farklı seslemeleri görü­ yoruz, dunkel ve finsteı- (ikisi de = karanlık) arasında en kes­ kin gözün bile bir içerik farkı keşfetmesi hem en hem en m üm ­ kün değildir. Öte yandan, birbirine çok yakın söylenişler, ta­ mamen farklı nesneleri belirtiyorlar : U sesi sadece Mut (cesa­ ret) kelimesinde değil, Furcht (korku); sadece klug (akıllı) ’da değil, dunun (aptal)’da da yer alır. Weich (yumuşak; okun, vayh) ve steif (sert, katı; okun, stayf), hart (sert) ve zart (ince, narin, yumuşak; okun, tasrt) gibi kelimeler, peşin hükümsüz ve tarafsız bir kulak için birbirine çok benzer ya da h er halde kastedilen özellikler düşünülünce, beklenenden çok daha ben­ zer seslere sahiptir. Heraklietosçular bu itirazları üstlerine alınmıyorlardı, za­ ten her nesne ve her görüntünün tezatlardan oluştuğunu söy­ lüyorlardı ya; onlar için birbirine zıt ses kalıplarıyla isim lendir­ meler, kendi görüşlerinin ispatından ibaretti. Platon’a göre ise, öyle bir görüş ileri sürülm üş oluyordu ki, buna göre nesnele­ rin m ahiyeti bazen şöyle, bazen onun tam zıttı şekilde görüne­ bilecekti. Biz günümüzde artık dile bakıp nesnelerin m ahiyeti hak­ kında fikir sahibi olmak peşinde değiliz. Bizim aradığımız, insanın nesnelerle ilişkisini tespit edebilmek. Bu sebepten, biz soruyu başka türlü soruyoruz. İlk sorumuz, bütün kelimelerin, kastedilen şeyle ses bakımından sembolik b ir ilişkisi olup ol­ madığı, ikinci sorumuz da, sesleme bir yana bırakılırsa, isim­ lendirm ede hangi sebeplerin esas olabildiğidir. Konuşucu olarak tecrübelerimize dayanarak birinci soruya hem en hayır cevabı verebiliriz. Kullandığımız kelim elerin en büyük kısmında, onların ses yapılarının, kastedilen olgu ile herhangi bir ilişkisi olduğunu asla hissetmeyiz. Sadece özel bazı durum larda böyle bir ilişkiyi bilinçli olarak düşünürüz. 28


Örnek olarak «köpek» kelimesinin bugünkü dillerden birka­ çındaki karşılığını ele alalım. Köpek İngilizcede doğ, Fransızcada chien, İtalyancada cane, Yeni Yunancada skili, Rusçada sobaka, Arapçada kelb kelimesiyle, yani h er dilde başka türlü ifade edilir, fakat çocukların dışında hiçbir yerde kimse köpeğe wauwau (hav hav) demez (25) bu kelim elerin eski ve en eski şe­ killerini arayıp bulunca da bunun değişmediğini görürüz. O halde bir nesnenin isimlendirilmesi için, tabiî ses ilişkisinden başka sebepler vardır. Bu durum da ikinci soru önem kazanm aktadır. Konuşu­ cuların bir şeyin ismini seçmelerine yol açan sebepler nelerdir? Herakleitosçular , başlıca sebep olarak «nesnenin m ahiyetini görüp anlama» diyorlardı. Platon için bu görüşü çürütm ek zor olmamıştı. G erçekten de buna göre, ilk isim leri yerleştiren insanların günümüzdekilerden çok daha akıllı olduklarını ka­ bul etmek gerekirdi. Fakat insanların bu bakım dan değiş­ tiğini gösterecek hiçbir delil yoktur. Ayrıca : Bütün isimler en eski çağlardaki nesnelerden mi gelmektedir? Bizler bu gün de ister nesneler yeni olduğu için ister eski b ir şeye yeni bir isim verm ek için, nesneleri isim lendirmiyor muyuz? Bu isim lendir­ me işinin asıl yapıldığını gözlemek fırsatımız v ar yani. Şu yön­ de bu yönde düşünm ek yerine, insanın dil konularm da ilk so­ ruyu sormasının en doğru ve faydalı olacağı noktaya, yani tec­ rübeye bakmamız gerekiyor. Tecrübe, m addelerin isimlendirilmesindeki sebepler hakkm da ne öğretiyor? Açık olan şu ki, çeşitli durum ları birbirinden ayırmamız gerekiyor : İlk olarak yeni isim lendirilen şey -ya daha önce mevcut olmadığından ya da söz konusu dil topluluğu onu o 25) Sumerce ur (köpek) kelimesinde bu hayvanın hırlama sesi du­ yulabilir. Yunanlılar ve Romalılar bunu duyup r ye «littera ca­ nına» (köpek harfi) demişlerdir. Aiskhylos, köpekler gibi iz sü­ ren intikam tanrıçalarının (Eumenidler, Erinnyler) konuşmala­ rında bol miktarda r sesi kullanmıştır.

29


zamana kadar tanımamış olduğu için- yeni olabilir. İkincisi de, bilinen ve ismi de olan bir şeye, herhangi bir sebepten yeni bir isim verilebilir. Belirli isim lendirmelere dikkatle bakıldığı zaman, yeni bir ismin ortaya çıkışının ve yerleşm esinin oldukça karm aşık bir olay olduğu farkedilir. Önce, yeni bir ismi gerekli kılan d u ­ rum lar çok farklıdır. İsim dil topluluğunda kabul edildiğinde de bir sürü tarihî ve toplumsal şartlar işe karışır. Ayrıca çoğu kere isim b ir dil topluluğunun sınırlarını da aşar ve başka topluluklarca alınır; onlar içinde bu isim tabiî önce «yeni»dir. Bu «kelime alma» (Entlehnung) olayını ilerde, V. bölümde daha ayrıntılı olarak ele alacağız; ancak burada da bundan biraz bahsetm emiz gerekiyor, çünkü çok dile dayalı bizim (Avrupa) k ü ltü r çevresinde, kelime alma olayının rol oynamadığı bir isim lendirme durum u hem en hemen yok gibidir. Eskiden var olmayan, her bakımdan yeni nesnelerin isim­ lendirilm esi hususunda, özellikle içinde yaşadığımız çağda zen­ gin malzemeye sahibiz. H er gün kullandığımız ve faydalandı­ ğımız şeylerin çok büyük b ir kısmı son yüzyılda, h attâ çoğu kere daha da yakın tarihlerde ortaya çıkmıştır. İsim lendirm e olayı âdeta gözlerimizin önünde gerçekleşmiştir. Demiryolu, telgraf, telefon, bisiklet, otomobil, uçak ve bunlarla ilgili her şeyin ismi nereden gelmiştir? Onlara bu isimleri ya onları icat edenler ya da icadı değerlendirenler verm iştir. Meselâ demir­ yolu kelimesi ortaya nasıl çıkmıştır? <26) Bugün demiryolu dediğimiz şey, birbirinden tam am en ba­ ğımsız olarak başka başka yapılmış iki icada, yani bir yolun madenî kirişlerle sabitleştirilip düzleştirilmesine ve hayvanın çekme gücü yerine buharlı makinenin yerleştirilm esine daya-26 26)

30

Bu konuda bk. PETER J. WEXLER, La formation du vooabulaire des ehemins de fer en France (1/778-1842). Societe de publications romanes et françaises 48. Geneve- Lille 1955.


nır. Bir yolu çok ağır yükler için düzgün kereste parçaları ile sağlamlaştırma ve böylece aynı zamanda sürtünm eyi azaltma fikri, maden işletm elerinden ve dem ir dökümhanelerinden çıkmıştır. Bu işletm elerin yollarındaki arabalar önceleri insan­ lar, daha sonra hayvanlar tarafından çekilirdi. Meşe odunu­ nun az ve değerli olduğu İngiltere’de tah ta yerine dökme de­ m ir kirişler kullanılm aya başlandı ve bu şekilde sabitleştirilen yollara kâh iron roads (demirden yollar), kâh railways (raylı, kirişli yollar) dendi. İlk kelime, nesne ile beraber Fransa’ya chenyn ferre, A lm anya’ya eiserner Weg şeklinde alındı, ancak fazla yayılmadı. Söz konusu olan, sadece madencilikle ilgili teknik bir konuydu. Ayrıca F ransa’da ehemin ferre daha önce de vardı, ancak bununla son derece sert taşlı bir yol kastedilirdi, yani bu bir mecazi ifadeydi. İngiltere’den alm an yeni an­ lam, bazen karışıklığa yol açıyordu. M uhtem elen bu sebeple, aynı anlamdaki, fakat henüz fazla kullanılm ayan ehemin de fer (şimendifer) deyimi 19. yy. başında tam am en yerleşti. Yani yol için alışılmış, bilinen kelimeyi, ayırıcı b ir kayıt eklenerek yeni şey, özel şekilde yapılmış b ir yol isim lendirilm işti. Bu arada, yeniyi m üm kün olduğunca kesin şekilde belirtm e arzusu önem kazanmıştır: «Demirden yol» oldukça belirsizdi, bu yüz­ den İngiltere’de «raylı yol» denmişti. F ransa’da da uzun süre ehemin de fer kelimesine karşı tereddüt gösterildi ve İngilizce railvvay kelimesinin olduğu gibi alınması teklif edildi. Alman­ y a’da iron karşılığı Eiseıı- (demir) kelimesi muhafaza edildi, fakat «yol», ayrılması, çıkılması m üm kün olmayan b ir yolu ifade eden -bahn kelimesiyle daha belirgin hale sokuldu, sonuç­ ta ortaya Eisenbalın çıktı. Demiryolunun gelişimi, o zamana kadar m evcut olmayan tesisler ve yardım cı araçlar gerektiriyordu; bunların isim lerinin nasıl verildiğini incelemek bize çok şeyler öğretecektir. Önce komşu alanlardan alınmış çok sayıda kelim e görüyoruz. Tren bir ulaştırm a aracı olm uştu ve bu hüviyetle, yollardaki 31


araba, nehirlerdeki ve kanallardaki gemi ulaştırm acılığıyla rekabete girmişti. Almanca YVeiche, Fransızca gare kelimeleri kanal gemiciliğinden gelir, h er ikisi de önce su yollarında gemi­ lerin girip, sığınıp başka gemilere yol verdikleri yerleri ifade ediyorlardı, daha sonra dem ir yolculuktaki aynı şey için k u l­ lanıldı. Fransızcada gaı-c (gar) kelimesi (yol verm eye yarayan) .«durağın» adı olurken, Almancada YVeiche (makas), sadece bir h attan öbürüne geçişi m üm kün kılan tesisatı ifade için kullanı­ lır oldu. Peronun ismi de aynı çevreden gelm ektedir : Fransızca quai, nehir kıyısında yükleme ve boşaltmada kullanılan duvar örülm üş bir kısımdır; Almanca P erron’da aslında aynı işe y a ­ rayan bir dış merdiveni, yanaşma yerini (rampayı) ifade edi­ yordu. (Resmî dilde kullanılan Bahnsteig yanında) A lm anya’da halk arasında daha yaygın olan Perı-on kelimesinin Fransızcadan alınmış olması önemli bir rol oynamaz, çünkü bu kelim enin gemicilikten demiryolu alanına aktarılm ası A lm anya’da olmuş­ tur. N ihayet tren (İngilizce ve Fransızca train )’de aslında (bir şilebin, «çekici» nin çektiği) «mavnalar dizisi», tren in Almancası Zug’da bunun tercümesidir. Ayrıca, Fransızcada train kelimesi ancak 19. yy. ın ikinci yarısından sonra İngilizcenin etkisiyle yerleşm iştir, daha önce convoi (konvoy) kelimesi k u l­ lanılıyordu. Ancak convoi, kafile halinde seyreden gem ilerde (fakat sadece denizde) olabilir; b ir yük hayvanları kafilesi ve­ ya dizisi için kullanılışı ise daha eskidir. A ktarm a sırasında bunun düşünülmüş olması, caravane (kervan)’m aynı anlam ­ da kullanılm ası dolayısıyla muhtemel olarak gözükmektedir. Şimdi de karayolu ulaştırm acılığının dem iyollan kelime hâzinesine yaptığı katkıya geliyoruz. Ele alacağımız ilk kelime, eski tarz ve sağlamlaştırılmamış yollarda insanı öylesine ra ­ hatsız eden Geleise’dir (üzerinde trenin veya tram vayın gittiği demiryolu; önce : A raba izi). F ransa’da da önce uzun süre bu­ nun karşılığı olan oinlere kelimesi denendi, fakat araba izle­ rinin toprakta çukur açtığı, tren raylarının ise aksine zeminden 32


daha yüksekte durduğu dikkate alınarak m ahzurlu bulundu. Bu yüzden dem iryolunu oluşturan teknik parçaları ifade eden İngilizce rail (ray) kelimesi olduğu gibi alındı. Bunun dışında çoğu kere de, dem iryolculuğunun önce tamamladığı, sonra da yerini aldığı postacılığın ilgili terim leri alınm ıştır. Station, Eski Çağın sonlarında bile atlı veya arabalı postacının atlarım değiştirmek için durduğu yerdi. Almanca Bahnhof (istasyon, gar; önce : Eisenbahnlıof = demiryolu istasyonu şeklinde), demiryolunda hiçbir zaman gerçek b ir Hof (27) söz konusu ol­ madığı halde, doğrudan doğruya Posthof’un karşılığıdır. T ren­ deki, bugün Schaffner ile ifade edilen m em ura önce Almancada da, Fransızcada da conducteur (kondüktör) deniyordu; bu ise eski atlı posta arabalarında, sürücünün yanında oturan yardım ­ cının Fransızca adıydı. Bu kişiye İngilizcede guard (muhafız, bekçi) ismi veriliyordu, çünkü postayı gerektiğinde haydutlara karşı savunm akla görevliydi; bu kelime de bugün kondüktör karşılığı kullanılm aktadır. Bu şekilde, dil topluluğunun yeni nesneler ve olaylar için isim bulm a ihtiyacını gidermede kullandığı bir usulü öğren­ miş bulunuyoruz : Dil topluluğu, konuya komşu eski alanlar­ dan, yeni alana kelim eler aktarm aktadır. Bu, bile bile ve planlı olarak yapılmam akta, kelim eler âdeta kendiliklerinden gelmek­ tedirler. Bu yüzden çoğu kere aynı konuda çok sayıda kelime ortaya çıkıp kullanılm akta, daha sonra dil topluluğunun zevki veya keyfi, bunların arasından birisini seçmektedir. Demiryolu ile beraber insanın görüş çevresine girmiş en önemli yeni şeyleri düşünürken, bunlar arasındaki en etkileyici fenomeni, lokomotifi ele alamadık. Lokomotif, bilindiği gibi İngiltere’de icat edilmişti ve Stephenson, icadına locomotive engine «yerinden hareket eden makine» adım verm işti. Yani27 27)

Hof’un kelime anlamı «avlu», bir evin parçasını oluşturan, et­ rafı kapalı yer ve «sarayadır. (Çev.) 33


isim önce, mikanenin özel tü rü n ü belli eden bir sıfattı. Niçin bu ismi taşıdığı sorusu ise, kolayca cevaplandırılabilir. Uzun sü­ redir ortaya çıkıp kullanılan buharlı m akineler - gemilerde kullanılm aları dışında - sabittiler. H attâ dem iryollarında da uzunca bir süre buharlı makineyi hareketli hale sokmanın mı, yoksa - bugün de teleferiklerde görüldüğü şekilde - vagonları sabit b ir makineden öbürüne çektirm enin mi daha pratik ola­ cağı konusunda tereddüt edilmişti. Tartışm alar ancak 1830’da kesin bir sonuca ulaşmıştır. Yani Stephenson icadına locomotive engine adını verirken, «hareketli çekme makinesi» ilkesini uy­ gulam aya karar verdiğini söylemek istiyordu. Bu bakımdan, söz konusu olan, raihvay ve ehemin de fer cinsinden b ir isim­ lendirm eydi; nesne de, engine kelimesi de eskiden beri mev­ cuttu, şimdi özel ve yeni bir tür, yeni bir açıklayıcı ilâve ile belir­ leniyordu. Peki, ama ilâve nereden geliyordu? Locomotive, İn­ gilizci asıllı bir kelime değildi,. Bu kelimeyi oluşturan parçalar loco (yerinden) ve motiva (hareketli) Latincedir, fakat birleşik kelim enin kendisi Latincede hiçbir zaman v ar olmamış, Step­ henson tarafından yapılmıştır. Söz konusu olan, asla sadece bu m ucitle ilgili bir acayiplik olmadığından, durum özellikle dikkat çekicidir. 19 ve 20. yy.ın elektrik, telgraf, telefon, fotoğraf, otomobil’den atom reaktörü’ ne kadar pek çok icadı ve keşfi, bu şekilde isim lendirilm iştir. Ancak sonradan Alm anlar yabancı kelim elerden bazılarının ye­ rine, daha güzel oldukları gerekçesiyle Almanca karşılıkları koym uşlardır. Almancada bisiklete (Fahrrad) önce Velocıped ve Bicyle, uçağa (Flugzeug) Aeroplan dendiğini hatırlam alıyız. İsimleri ilk verenler çoğu hallerde A lm anlar değildi 128).28 28)

34

Velociped, Fransızca velocipede’den 1870 civarımda Almancaya alın­ mıştı. Optik telegraphe 1792'de Fransa’da icat edildi ve bu ismi aldı, Telephon ona göre yapılmıştır. Automobile ve aeroplan kelimeleri de Fransa’da türetilmiştir. Bk. F. KAINZ, Sprache und Technik, Geistige Arbeit. 5.3.1-939.


Fakat bunlar Fransızcada ve İngilizcede de yabancı keli­ melerdir. Yunan ve Latin dillerinin malzemesiyle oluşturul­ muşlardır, ancak bu dillerde yaşamış Yunanca ve Latince ke­ limeler değildirler. Yeni türetilm işlerdir ve bu iş için o eski dillerin kelime haznesi - benzetmek gerekirse -sadece taş oca­ ğı vazifesi görm üştür. Bu kelim eleri oluştururken, Yunan ve Latin kelime yapımı kuralları da pek um ursanm am ıştır. Ger­ çi eski Yunancada var olsaydı, telegrâphos da «uzaktan yazar, telgraf» demek olurdu, fakat telephonos «uzaktan çınlayan, ses çıkaran» anlamına gelirdi, «uzaktan konuşan = telefon» değil. Latincede velox «hızlı» ve pes «ayak» kelim elerinden asla bir velocipes kelimesi yapılamazdı, olsa bile bu «hızlı ayak» demek olurdu. Automobil ve bicycle ise, Yunanca ve Latince parçalar bitiştirilerek yapılmıştır: Autos Yunancadır ve «kendi» demektir, mobilis ise Latincedir ve «hareketli» anlam ındadır: Buna göre bütününün «kendi kendini hareket ettiren» demek olması gere­ kir. Bir birleşik kelimenin ilk parçası olarak kullanıldığında bi hecesi «iki» dem ektir, kyklos Yunanca «tekeriek»tir, bicycle «iki tekerlek» demek olacaktır. Böyle kelim elerin yaşayan Yunancada ve Latincede var olmamış olduğu ve v ar olam aya­ cağı kendiliğinden anlaşılır. Fakat çağımızın isim vericilerini bu tuhaf yöntemi kullanm aya sevkeden nedir? Önemli sebep­ ler mevcut olmalıdır, çünkü bir asırdan fazladır durm adan bu yola başvurulm uştur ve başvurulm aktadır. İngiltere’de ba­ sit bir çocuk arabasına bile asıl, fakat ancak o klasik dilleri iyi bilenlerin anlayabileceği perambulator (gezinti yapan) ismi ve­ rilm iştir. Bu tü r isim lendirmenin sebepleri, b ir yandan çağı­ mızın kü ltü r tarihi ile ilgili durum unda aranm alıdır, öte yan­ dan da Batı A vrupa dillerinin özelliğine, güçleri ve verim lilik­ lerine dayanm aktadır. Bütün icatlarımızın bilimsel bir temeli vardır. îc atla n ya­ panlar sadece teknisyen değil, bilim adam larıdırlar ve bilim adamı olmak isterler. Bilim ise m illetlerarası b ir şeydir; dili 35


de, daha çok erken dönemlerde Yunancadan büyük ölçüde malzeme almış olan Latincedir eskiden beri. Öte yandan tek­ niğin ürünlerinin bütün ülkelerde revaç görmesi gerekm ekte­ dir. V erdikleri isimlerle, isim verenler iki m aksat güdüyorlar­ dı : Hem ürünlerinin bilimsel nitelik taşıdığım vurgulam ak, hem de bütün A vrupa ve Amerika ülkelerinde herkesin kendilerini anlam asını istiyorlardı. Bu yüzden Yunancaya ve Latinceye sarıldılar; onların bunu yapmış ve yapm aya m ecbur kalmış olm aları, A vrupa kültür birliğinin ortak antik m irasa ne de­ rece dayandığım gösterm ektedir. Özellikle tekniğin ve fen bi­ lim lerinin, çoğu kere haksız davrandıkları antik k ültüre bu şekilde saygı sunması hoş olmaktadır. F akat onların özellikle antik dillere yönelm elerinin p ra­ tik bir sebebi vardı. Verdikleri isimlerin, icadın m ahiyetini m üm kün olduğunca tam olarak anlatması, bunun yanında da kullanışlı olması gerekiyordu; yani isim müm künse tek b ir kelimeden, fakat çok şey ifade eden bir kelimeden ibaret ol­ malıydı. Bu ikili görevin çözümü birleşik kelim eyi zorunlu k ı­ lıyordu. Fakat icatlar döneminde batı kültürünün önde giden dili olan Fransızcanm, birleşik kelime oluşturm a kudreti sı­ nırlıdır. Bu yüzden, antik dillere, özellikle de, kelime yapım ın­ da çok daha büyük im kânlara sahip Yunancaya yönelindi. Vak­ tiyle Latince bile, başlangıçta birleşik kelime yapm a bakım ın­ dan sınırlı kudretini Yunancayı örnek alıp genişletmiş, ede­ biyat ve bilim dilinde de bunun faydasını görmüştü. Bizim teknik dilimizdeki Latince unsurların garip bir şekilde Latincenin özelliklerine uygun olmayan b ir işlem görm elerinin se­ bebi buradan açıklanabilir: Latincede kelim eler Yunanca tar­ zında birleştirilm ektedir. Fransızca malzeme ile bile aynı şey yapılm aktadır. Aeroplan (uçak) kelimesi, Latince aeı- (hava) ve Fransızca planer (uçmak, havada süzülmek) parçalarından oluşur, yani «havada uçan, süzülen» dem ektir. A ntik dillerin itibarı ve Fransızcanm verdiği örnek öylesine etkiliydi ki, kısa 36


kelimeleriyle ve birleşik kelime yaprhadaki sınırsız kudretiyle gayet kolayca yeni isim ler yaratabilecek İngilizce bile, çok heceli kelim eleri aldı ve onlara bizzat yaptığı benzerlerini ek­ ledi. Ancak A vrupa ülkelerinin dilleri ,bu «antik biçime yak­ laşan» kelimeleri, alışık olm adıkları kadar çok heceli olmala­ rı dolayısıyla, tabiî ki tam am en hazmedemiyordu. Çareyi kı­ saltm alarda buldular : (Bisikletin karşılığı) F ransa’da ve İsviç­ re ’de velo, Hollanda konuşma dilinde fiets (velociped kelime­ sinden), f29) İngilizcede bike (bicycle kelimesinden), Skandinav dillerinde bil oldu; A vrupa dillerinin çoğunda automobil yerine auto .(oto) yerleşti. Peramhulator (çocuk arabası) karşılığı, İn­ gilizce konuşma dilinde pram’dır. Bu kısaltm alarla tabiî ki nes­ nelerin açık isimleri kayboldu, adlar b irer etiket halini almış oldu. Fakat A vrupa dillerindeki kelim elerin genel olarak ka­ rakteri zaten budur. Ayrıca, yapmaca Yunanca - Latince karm a dilindeki kelim elerin gerçek anlamını pekaz kişi biliyordu. An­ lamı bilmek ise, hangi nesnenin kastedilm iş olduğu bilinince, hiç de gerekli değildi; velo ve bil gibi biçimler de aynı hizmeti görüyorlardı. Bu tarz isim lendirmenin bir eşinin olmadığı gö­ rülm ektedir. A vrupa tekniğinin gelişimi sonucunda ortaya çık­ m ıştır ve sadece A vrupa’nın antik k ü ltü r karşısındaki kültür tarihi bakım ından özel durum u dikkate alınınca kavranabilir. Buna karşılık, Almancadaki demiryolu kelime haznesinin bü­ yük kısmında görüldüğü üzere, komşu alanlardan isim alınması işlemine daha-büyük ölçüde şahit olunur. Otomobil yeni çık­ tığında, demiryolu bile isim vericiler arasındaydı. Oto sürü­ cüsüne, yaptığı iş tam am en farklı olduğu halde, lokomotifteki gibi chauffeur (şoför, aslında : Ateşçi) dendi. Öte yandan hava­ cılık da dil bakım ından denizciliğe uydurulm uştu. Daha teknik- 29 29)

Bu konuda «Nederlands Etymologisch Woordenboek», Leiden 1963 v.d., s. 187'de iki başka açıklama daha vermektedir. (Yay.) 37


ten çok önce, hayal gücü «hava gemisi»ni yaratm ıştı (30)312. Hava taşıtlarının yere inişini ifade için Almancada landen (31) kulla­ nılır, geminin karaya yanaşmasını ifade eden aynı fiil yani ve dil konusunda titiz kişilerin itirazına rağmen, uçaklar çoğu kere suya da «landen» ederler, yani «karaya, toprağa, yere» inerler. Uçağın sürcüsü «pilot»tur, bu ise gemi kılavuzunun Fransızca adıdır, Almancada pilotlar, bilindiği gibi havadaki hareket tarzlarına, uçuş konusuna yabancı olanların fahren (vasıta ile gitmek) demesine sürekli olarak karşı çıkarlar. Fakat bu kelim enin istemeden insanın ağzına gelivermesi tabiîdir, çünkü gemilerde ve arabalarda fahren yapılır, havadaki uçak da sudaki gemiyle veya karadaki arabayla aynı rolü oynar. İngilizcede bir geminin gidişi için «to sail» (aslında yelken aç­ mak) denir; b ir buharlı gemi (vapur) veya bir m otorlu gemi söz konusu olsa bile yine aynı fiil kullanılır (32). En eski çağlarda da bu böyleydi. Hint-Avrupa kavim leri başlangıçta ata binme sanatından habersizdi, çünkü ellerindeki atlar, sırtlarına binilemeyecek kadar güçsüzdü. Bu yüzden at­ ları sadece araba çekmekte kullanıyorlardı. Bu kavim ler, do­ ğudaki kavim lerden daha güçlü at yetiştirm eyi ve bunun so­ nucu olarak ata binmeyi öğrendikleri zaman, aralarından bir­ çoğu, bu işi bir çeşit «vasıta ile gitmek» şeklinde adlandırdı­ la r : Latincede «ata binmek» için önce equo vehi «at üzerinde gitmek» deniyordu, Rusçada bugün bile yehat, verlıom «yukar­ da gitmek» kullanılır. - İsimlerini taş devrindeki ilk şekiller­ den miras almış âletler vardır, Almancada Messeı- (bıçak) kelimcisi, eski *mati-sahs kelimesinden gelir; bunun birinci kısmı «yemek», ikinci kısmı ise, aynı zamanda silah olarak kullanı­ lan ve kesmeye yarayan bir âleti ifade eder. (Sachse «Sakson» 30) Bu kelimeyle ilgili ilk belge 1735 yılmdandır. 31) Bu fiilim kökünde Land (toprak, yer kelimesi vardır.) (Çev.) 32) Uzay yolculuğu terminolojisini de hatırlayınız ; Raumstation (uzay istasyonu), Raumschiff (uzay gemisi) v.s. (Yay.) 38


ismi de buradan gelir, çünkü onların kendilerine özgü silahı' buydu.) Bu sahs, Kavim ler Göçü sırasında da, elbette ki demir­ den yapılıyordu. Fakat âletin adıyla, Latince «taş, kaya» anla­ mındaki saxum aynı kelimedir. Yani sahs’m taştan b ir âlet ol­ duğu çağ var olmuştu; ancak yerini madenî b ir âlet aldığı za­ man isim de miras olarak geçmişti. - Verdiğimiz bu birkaç ör­ nekten .isimlerin asıl anlam larını araştırm a bilgisi olan «etimo­ lojim in kültür tarihi için ne büyük değer taşıdığı anlaşılır. Fakat isim lendirme sorunu, sadece yepyeni bir nesneye ilk defa isim verileceği zaman değil, bilinen b ir nesneye şu veya bu sebepten yeni bir isim verilmesi gerektiğinde de ortaya çıkar. Almancada bir dağın Rücken ya da Kamm (sırtından), Flanken (yanından, aslında : Böğründen), Schulter (omzundan), Fuf* (ayağından = eteğinden), Nase (burnundan) bahsedilir -bunların hepsi aslında hayvan vücudunun parçalarının isim­ leridir. Bu isim leri ilk defa kullananlar, dağı bir hayvan şeklinde görmüşlerdir, meselâ Kamm kelimesi b ir ejderhayı düşündürm ektedir 133). Fransızcada, Latince crista’dan gelme crete de «sırt» anlam ına gelir, bunun yanında b ir de dağın yamacı için la cöte «kaburga» kelimesi vardır. Norveççe as (dağ­ lar silsilesi), aslında «omuz» demektir; nes (dağ eteklerinde, ön­ lerindeki tepeler) de tabiî ki «burun»dur. Landzunge (ince, uzun yarım ada, «dil» -aslında : «Karanın, toprağın dil şeklinde uzantısı») kelimesinin temelini dilini, uzatarak su içen bir hayhanın görünüşü oluşturm uşa benzemektedir. Almancadaki Meerbusen (körfez, haliç- aslında; «denizin göğsü») kelimesinde anatomik imaj ise yanıltıcıdır. Bu kelime aslında «bir elbise­ nin kıvrımı, şişkinliği» anlamındaki kolpos’un tercüm esinden oluşturulm uştur. Roman dillerinde golfo olmuş, oradan da Golf şeklinde Almancaya alınm ıştır. Kaplarda da Schnauze (ağız) dan 3 33) Kamm aynı zamanda «tarak» demektir. (Çev.). - Bütün bu ko­ nuda daha fazla bilgi için bk. Paul ZINSLI, Grund und Grat, Bern 1945.

39


bahsederiz, eski Y unanlılar bir kabın kulplarına yata ^kulak­ ları» derlerdi. Bahsettiğimiz olaylarda, konuşucular ayrıntıları henüz kesin isim lere sahip olmayan arazi şekillerini ve kapların k ı­ sım larını isim lendirme görevi ile karşı karşıya kalmışlardı. İsim lendirecekleri nesnelerde insan veya hayvana benzer h atlar gördüler ve böylece gerekli isim leri kolayca buldular. Bu olaya dilin hayatında sık sık rastlanır ve buna e ğ r e t i l e m e (Ü bertragung, istiare) veya yabancı bir terim le «M etapher» de­ nir. Eğretilm enin en faydalı olduğu haller, ruhsal ve soyut ol­ gulardan söz edilmesi gerektiği hallerdir. Almanca heitere Stimmung (neşeli hava) ifadesi, heiteı-er yani Leuclıtender Himmel (parıldayan, açık gök) ten, alınıp eğretilenm iştir (34). Lahme Entschuldigungen (aksak özürler), (35) faule Ausreden (çürük mazeretler), sclıiefe Darstellungen (çarpık, eğri tasvir­ ler), fadenscheinige Begründungen (içyüzü, aslı kolayca anla­ şılan, alsında : «İplikleri görünen» gerekçeler), (36) eğreti ifa­ denin nereden alındığını, konuya yabancı birine bile hem en söylerler. Bu öylesine dolaysız olarak anlaşılır ki, «asıl», yani eğretilenm em iş ifadeyi bulm ak için, insanın bir süre düşün­ mesi gerekir : «Beceriksizce özürler», «yetersiz m azeretler», «sıhhatli olmayan, hatalı tasvirler», «yetersiz gerekçeler» gibi. Bu deneme gösterm ektedir ki, «asıl» ifadeler, eğreti olanlar­ dan daha az kullanışlıdır ve eğreti ifadeler durum ları ve 3456 Heiter, hava hakkında kullanılınca «açık, bulutsuz»; ruh hali için kullanıldığında «neşeli, şen» demektir. Asıl anlam Proto (En Eski) Germancada mevcuttu, eğretileme 17. yy. da gerçekleşti­ rilmiştir. 35) İlk defa Luther’de lo devir imlası ilel ; Eine faule kalte lame Entschufdigung 8, 177; faule Ausrede 6, 101 h (çürük, soğuk, ak­ sak özür; çürük mazeret). 36) Önceleri fadenscheinige Tauschungen (iplikleri görülen aldatma­ calar) deniyordu, yani mahiyeti kolayca anlaşılabilen aldatma­ 34)

calar, 40


olayları olumlu biçimde belirlerken, «asıl» ifadeler olumsuz belirlem elerde bulunabilm ektedir .

sadece

Eğretileme, arasıra başvurulan geçici bir çare değil, so­ mut, canlı ifadelerin mevcut olmadığı veya kullanışsız hale geldiği durum larda böyle ifadeler yaratm ak için normal, m un­ tazam ve yaygın olarak kullanılan bir yöntemdir. Buradaki düşünceye göre, h er kelime, asıl olarak kullanıldığı bir alana aittir. O alanın dışında kelime «eğretilenmiş» olarak durur, fakat bu arada âdeta asıl çevresinin havasını da beraberinde ge­ tirir. İşte canlı-somut ve şiddetli etkisi de buna dayanm aktadır. Özürlerin topalladığı görülür, herhangi b ir çöp kovasından alınıvermiş bahanelerin pis kokusu duyulur, tasvirin, resmin kaymış çizgileri ve gerekçelerin lime lime olmuş örtüsü farkedilir. Ancak, bu konuşucuların eğreti kelim elerin asıl yerle­ rini düşündükleri sürece geçerlidir. Bunu yapmazlarsa, eğre­ tilemelerin «solduğu»ndan bahsedilir -tabiî bu da b ir eğretile­ medir, yazıdan, h attan alınmıştır-, ve böylece canlılık değer­ lerini kaybederler. Bu değerin kazanılması istenince, y en i'b ir eğretilemeye başvurm ak gerekir. Bu şekilde, eğretilemelerde devamlı bir yenilenme, sürekli bir değişme görülür. Fakat kullanılan bütün yeni isimler eğretilem e yoluyla elde edilmez. Bunların büyük bir kısımmı yeni teşkil edilen kelim eler oluşturur. Yeni bir kelimenin teşkili, bize dilin yapı­ sı ve insanların dilleriyle ilişkileri konusunda bazı şeyler gös­ terebilecek son derece dikkate değer bir olaydır. Bu yüzden bu konuyu biraz daha ayrıntılı olarak ele alm ak istiyoruz. Uçmanın icadıyla birlikte, bu sanattan anlayan, daha önce var olmayan b ir grup insan ortaya çıktı. B unlara ne isim ve­ rilecekti? Almancada yerleşen isim, Flieger’dir (uçucu). Bu nasıl olm uştur? Önce ilk ön şart olarak, b ir fliegen (uçmak) Eiili vardı; o zamana kadar kuşlar ve böcekler için kullamlmış41


tı, artık makinesi içindeki insan için de kullanıldı. Bu fiilden bir kılıcı adı (Tâtername, nomen agentis), sineği (Fliege) ifade için kullanm ıştı. Eski Yüksek Alm. şekliyle flioga «uçan» <37). Fakat bu tarz kılıcı adı teşkili, zamanla kullanılmaz olmuştu. Böylece, fliegen fiilinden bir kılıcı adı ortada yoktu, sadece olsa olsa, bilimsel olarak yeri geldiğinde, meselâ «albatros»un «ein guter Flieger» (iyi b ir uçucu) olduğundan söz edilirdi. Fakat bu kelime genel dil kullanım ına dahil de­ ğildi. İkinci ön şart da, hareket türlerini ifade eden fiillerle ilgili bir kılıcı adı grubunun varlığıydı. En eski örnek, reiten (ata binmek) için Reiter (atlı) dır, daha sonra lenken (sürmek, idare etmek, yoketmek) için Lenker sürücü- 17. yy.y sonun­ dan beri), nihayet (chauffeur kelimesinin Alm ancalaştırılm asında kullanılan) fahren (vasıta ile gitmek) için Fahrer (araba sürücüsü, şoför). Bunlar, fiilin köküne (reit-, lenk-, fahr-) eklenen -er hecesiyle yapılmıştır. En önemli husus ise, bu hareket türlerinin, artık insanların yaptığı uçmak işi ile nes­ nel bir bağlantı içinde olmasıydı. Uçmak, bir yardım cı araç ile bir noktadan daha hızlı hareketi ifade eden ve eski atla, bir vasıta ile gitm e’nin yanm a yerleşen yeni b ir hareket tü ­ rüydü. Böylece konuşucuların bilincinde bu örnekler uçmak eylemi düşüncesiyle karşılaşıp kesiştiler (38) Ve hem en hem en yeni kelime yapımının bilincine bile varmadan, R eiter’in reiten, Falırer’in fahren karşısındaki durum una benzer şekilde fliegen (uçmak) işiyle ilgili adamı Flieger (uçucu) olarak adlandırdı­ lar. Bunlar, son derece tabiî b'ır olayı anlatm ak için bir sürü fuzulî söz gibi görülebilir. Fakat daha karm aşık durum lar hak-738 37)

38)

Fliegen fiilinden bir eyleyen ismi olarak daha eski bir örnek Vogel (kuş) kelimesidir, Proto Germenca fluglaz’dan ayrışma (Dissimilation) yoluyla oluşmuştur. Olayın ruhsal yönü hakkında daha fazla ayrıntı için 4. bölüme

bakınız. 42


kında hüküm verebilm ek için, bu olayın ayrıntıları iyice anla­ şılmış olmalıdır. Ve bu işte h er şey o kadar da tabiî değildir. En azından, dil biliminin, yeni bir kelimenin örnek biçimleriyle, söz konusu kelim enin sadece biçim bakım ından değil, ayrıca nesnel bir bağlantı içinde bulunması gerektiğini anlamasına kadar uzunca bir zaman geçmiştir. Yani, entdunkeln, entvvarnen (39)) entstören gibi yeni kelim elerin teşkil tarzını anlamak isti­ yorsak, Almancada genel olarak ent- önekiyle yapılmış birleşik­ lerin «bir şeyin zıttını» veya «bir şeyden bir şey alma» ifade ettiğini söylememiz yeterli olmaz. Bu kelim elerin hangi örnek­ lere göre yapıldıklarını araştırm am ız ve bu örnekleri, yani bu yeni kelim elerden birini ilk olarak kullanan konuşucunun bilinç­ li veya bilinçsiz olarak gözünün önünde bulundurduğu eski ke­ limeleri teker teker aramamız gereklidir. Verdunkeln (karart­ mak) zıttı olarak entdunkeln (karatm ayı kaldırmak) için, ben­ zer bir davranışı ifade eden verhüHen/cnthüllen (örtm ek/açmak) çiftini görüyoruz hemen. Entvvarnen (hava saldırısı alarmının kaldırılm asında tabir caizse, askerî alanda bulunduğum uzu düşünmeliyiz. Bu alanda eskiden beri (einen Bogen) spannen/ entspannen (bir yayı germ ek/gevşetm ek), (ein Gewelır) laden/ entladen (bir tüfeği doldurm ak/boşaltm ak), daha sonra bir yandan sicheı-n/entsichern (emniyete alm ak/em niyet tetiğini açmak), öte yandan (eine Mine) scharfen/entschârfen (bir ma­ yını hazır hale getirm ek/zararsız hale sokmak) çiftleri vardır. Aynı şekilde YVarnung (alarm, ikaz), herkesi heyecanlı bir nazırlık içine sokar. Entvvarnung (alarmın kaldırılması) ile bu ortam dan çıkılır. Bunun yanında başka b ir dizi de etki­ lidir. Warnung belirli bir davranış biçimine uym akla görev­ lendirir, Entvvarnung bu görevin bittiğini belirtir. Bu sebepten 39) Gariptir, bu iki kelime uzun zamandır mevcuttur. Entdunkel’i J. H. Voss 1000 civarında «aydınlatmak», «entwamen»i şair Pfeffel 19. yy. başlarında «uyarmak» anlamında kullanmışlardır. An­ cak bizim kullandığımız şekilleriyle bu iki kelimenin yeni yapıl­ dığını söyememizi engellemez bu.

43


eski binden/entbinden (bağlam ak/bir görevden affetmek, uzak­ laştırm ak) çifti de, entiassen (azletmek, serbest bırakm ak), entplichten (görevinden uzaklaştırm ak, affetmek) kelim eleri de örnek olarak düşünülebilirler. Elektroteknik alanındaki entstören (parazitsizleştirmek) terim i de uzunca b ir inceleme gerek­ tirir. Bilindiği gibi, yüksek frenkansla çalışan bir cihaz parazitsizleştirilir, bunun için de cihazın içine, yakınlardaki radyolaryolarda parazit olmasını engelleyen bir mekanizma y erleştiri­ lir. Almancada ent- önekiyle yapılmış ve devamlı kullanılan bir şeyden arzu edilmeyen şeylerin uzakaştırılm asını ifade eden bir dizi fiil vardır. Kesilmiş bir ağaç entasten (dallarım temiz­ leme) (40)4123 bir göl ent-schlammen (çamuru, bataklığı kurutm a) (41), bir giyim eşyası entlausen (bitten temizleme) t42) işlemine tabi tutulur. Aslında hepsinin örnek aldıkları kelime, daha O rta Yüksek Almanca döneminde mevcut olan entwaffnen (silahtan arındırm ak, silahsızlandırmaktır) <43). Bu kelim elerin ikinci p a r­ çası daima, uzaklaştırılm ası gereken nesneyi belirten b ir addır. Bu, elle tutulam ayan bir şey de olabilir, meselâ entkrâften (kuv­ vetten düşürmek, zayıfaltmak) deki Kraft (güç, kuvvet) gibi. -Kısacası, ilk olarak entstören’i söyleyen kimse, stören (rahat­ sız etmek, karıştırm ak) işini b ertaraf etmeyi düşünmüştü. Birkaç örnekle anlattığımız bu dil olayına, yani m evcut ve nesnel olarak yakın bir örneğe göre yeni bir kelime teşkiline türetme (Ableitung) denir. Fliegen fiilinden Flieger’in, fahreıı fiilinden Fahrer’in örneğine göre türetildiği söylenir. Türetilm iş kelim enin kök kelimeyle ilişkisi tamamen örneğe göre gelişir ve bazı durum larda son derece garip olabilir. Buna da b ir ör­ nek verelim. Almancada idam cezasının infazı için günlük dilde köpfeıı (b.k.nin kafasını kesmek) fiili vardır, resmî dildeki ve 40) Ast - çoğulu Aste : Dal/lar. (Çev.) 41) , Sehlamm : Çamur, balçık. (Çev.) 42) Laus : Bit. (Çev.) 43) Waffe ; Silah (Çev.)

44


daha yüksek enthaupten’e karşılıktır (44). Köpfen, Kopf (baş, kafa) kelimesinden, Almancada sık sık rastlanılan bir tarzda tü ­ retilm iştir : Fiil eki, isme eklenir, isim de -eğer mümkünse- kök ünlüsünü (vokalini) değiştirir (45). Bir isimden bu şekilde tü re­ tilmiş fiile, dil bilim inin özel terim iyle «Denominativum» (addan türem iş biçim) denir; ismin belirttiği nesneyle veya nesnede yapılan b ir işlemi anlatır. Bu işlemin ne olduğu, h e r defasında kesin olarak belirlenm iştir. Fakat durum dan durum a çok bü­ yük farklar vardır. Robben, «Robbe (fok balığı) gibi sürünerek ilerlemek», lam m en «bir koyunun «Lamra» (kuzu) doğurması» kuzulaması, ackern «bir Acker (tarla)yı sürmek» anlamını ta ­ şır. Bu fiillerin h er biri, bağlı olduğu isimden belli bir örneğe göre türetildiği için, içlerinde fiil/kök anlam ları ilişkisi aynı olan irili ufaklı gruplar m eydana gelmiştir. Meselâ bir grupta addan türem iş biçim, bir şeyin ismin belirttiği nesneyle dona­ tıldığını gösterir : Kleid (elbise)deıı kleiden (giydirmek), Schmuck (süs)ten scmücken (süslemek, süslü donatmak), Krone (taç)’den krönen (taçlandırmak, taç giydirmek) gibi. Köpfen fi­ ilinde ise durum tam tersinedir, bunun anlam ı «birisinin kafa­ sını kesmek»tir. Şimdi başka b ir grup aram alıyız, addan türe­ miş biçimin, adın belirttiği şeyin uzaklaştırıldığını, bertaraf edildiğini gösterdiği b ir grup kelime. Böyle b ir grup gerçek­ ten vardır, fakat bizi idam alanından çok uzaklara, mutfağa, bahçeye götürür. Bu alanda elmayla ilgili olarak schâlen (ka­ buğunu soymak-Schale’den), balıkla ilgili olarak schuppen (pul­ larını temizlemek-Schuppe’den), kiraz veya cevizle ilgili ola­ rak kernen (çekirdeğini çıkarm ak - K ern’den), şalgam ile ilgili olarak biatten (lüzumsuz yaprakların atılm ası - B latt’tan) ve 44)

Kopf ve Haupt kelimelerinin ikisi de «baş, kafa* anlamında ol­ makla beraber, Haupt daha yüksek dil tabakasına girer. Meselâ bir taç, bir imparatorun «Haupt»una konur. CÇev.) 45) Ünlü değişimi («Umlaut») olayı. Kökteki a’rnn â (= e), o’nun ö, ünün ü haline gelmesi. CÇev.)

45


-işe bakın! - salata ile ilgili olarak köpfen kullanılır. Bir sala­ tanın başının koparılması ile bir caninin kafasının kesilmesi arasındaki mesafe uzundur gerçi, fakat arada bir halka vardır. K ırlık bölgelerdeki evlerde, sadece salata için değil, kanatlı hayvanların (tavuk, hindi v.b.) kafalarının kesilmesi için de köpfen kullanılır. Bu olayda bir idam sahnesiyle benzerlik açıkça ortadadır ve buradan hareketle günlük dil, pek zevkli bir tarzda olmamakla beraber, oldukça canlı bir şekilde, k eli­ meyi idam olayına aktarm ıştır. Kısacası, belirli bir türetm e tarzının bütün durum larında v anlam lar arasında aynı ilişkinin v ar olacağını düşünmemeli­ dir. Sadece adım adım ilerlenerek, h er kelimeden dolaysız ör­ neğine gidilerek, teşkil tarzının çıkış noktasına ulaşılabilir. O rada ise genellikle b ir kelime çifti veya aynı anlam tonuna sahip bir grup kelime bulunm aktadır (43). Örnekler, yeni isim lendirm elerde türetm elerle eğretilem elerin çoğu kere beraber­ ce etkili olduğunu da göstermektedir. Fakat neden bu kadar çok yeni isim gerekiyor? Nesneler neden eski isimlerini kaybedip yenilerini alıyorlar? Sebep iki yönden çıkabilir, ya eski isim kullanılmaz olur, ya da yeni isim eskisini yerinden edecek avantajlara sahiptir. , Bir kelime başlıca, nahoş, tehlikeli veya yakışıksız fikirler­ le ilgili çağrışımlara yol açtığında kullanılmaz hale gelir. Bilin­ diği gibi, vücudun belli bazı kısım larının .adları ayıp sayılır ve onların yerine başka isimler kullanılması gerekir. Bu olay sü­ rekli olarak tekrarlanır, çünkü yeni isim lerin de iyi bir toplu­ lukta kullanılması kısa zamanda imkânsız olur, zira ayıp, isme değil, nesneye bağlıdır. Almancadaki eskiden kalm a arsrh (kıç) kelimesinin ancak belirli bazı çevrelerde ve durum larda kulla­ nılması m üm kündür. Bunun yerine önce H interer (arka), sonra 46 46) Bu kelime araştırma metodunu ilk olarak L. SÜTTERLIN ortaya atmıştır. 4G


Ccsâss (oturma yeri) kullanılm ıştır. Fakat, «Arsch»in eski şekli ars veya ulaşılabilen en eski şekli orsos, aslında «çıkıntı teşkil eden» anlamına geliyordu ve başlangıçta hayvan vücudu ile ilgili olarak ortaya atılm ış «örtücü» bir isimdi. Cinsiyet organ­ ları için «esas» adlan bulm ak hemen hem en m üm kün değildir, çünkü bunlar çabucak yenilenirler. Bahsettiğimiz vücut kısım­ larının adları elbette ki h er yerde ve h er zaman yasak olmuş­ tur, fakat bazı çağlar ve toplum lar örtm ecede çok daha ileri gitmiştir. Bunun tersi bir durum da, özellikle değer verilen nesnele­ rin, üzerlerine kötü tesirlerin çekilmemesi için, isimleriyle anılmamasıdır .Böylece «çocuk» için isim durm adan yenilenir, çünkü çocukların doğumdan önce ve sonra kötü nazarlardan korunması gerekm ektedir. Latincede «oğul» ve «kız» için eski isimler tam am en kaybolmuş, onların yerine aslında «meme çocuğu» anlamındaki filius ve filia geçmiştir. Letonya dilinde «oğul» için kullanılan tabir değişmiştir, bu da m uhtem elen da­ ha eski bir durum dur. Aynı sebepten birçok dilde at için kul­ lanılan isim defalarca değişmiştir - diğer evcil hayvanların isimleri oldukça sabit kaldığı halde. At için Latince vasıtasıyla tanıdığımız eski Hiııt-Avrupa kökenli *equos kelimelinin yerini Roman dillerinde - nereden alındığı bilinmeyen - caballus, Germancada hross (aslında «sıçrayan») almıştır. Alman dil alanı­ nın büyük kısmında daha sonra hross’tan gelen Ross’un yerine, Eski Çağın sonlarında Yunanca-Latince-Keltçe karışımı bir ke­ lime olan ve idare dili yoluyla Eski Yüksek Almancaya giren Pferd (47) kelimesi geçmiştir. 47 47)

Almancadaki Pferd kelimesi Eski Yük. Aüm.da pferfrit, daha eski şekliyle parfrit’tir. Bu kelime Yunanca para ve Keltçe-Latince Veredus «at> kepmelerinden oluşan geç Latince paraveredus’tan alınmıştır. Başlangıçta resmî işlerde Cposta v.b.) kullanılan bir atı, daha sonraları da savaş atından farklı olarak binek atını belirtiyordu. 47


N ihayet insanlar, yakınlarına gelmelerini istem edikleri tehlikeli varlıkların isim lerini söylemekten kaçınırlar. İşte bu yüzden, ayının ismi sadece o kadar tehlikeli olmadığı güneyde aynen, değişmeden kalm ıştır : Yun. ârktos, Latince ursus, Keltçe artlı. Kuzey A vrupa’da ise ondan çekinilmiş ve yeni isim ler ve­ rilm iştir : Eski Yüksek Alm. bero aslında «kahverengi» dem ek­ tir, Rusça merved’in anlamı ise «bal yiyici»dir. Yılanın ismi de sık sık değiştirilir : Aslında eril olan Almanca kelim enin (48) an­ lamı «kıvrılan»dır. Latincede ise, eski angiııs kelimesi, yerini örtücü serpens «stirünen»e bırakm ıştır. B ütün bunlardan daha sık rastlanılan durum ise, bir nes­ nenin yeni isminin ,eski ismi tam am en kullanım dışı b ırak tıra­ cak kadar benimsenip sevilmesidir. Bir kelimenin böyle etkili olabilmesini sağlayan başlıca iki sebep vardır : Amiyane söz (Kraftwort) olarak kullanılabilm e özelliği ve insanlarda sevdik­ leri tasavvurları canlandırabilme yeteneği. A m i y a n e bir ifade, günlük konuşma dilinin alt tab ak a­ sından, dobra dobra, abartmalı, acaip, canlı-somut, fakat işte bu yüzden, bir nesneyi sadece isim lendirmekle kalmayan, aynı za­ m anda konuşucunun duygularını da boşaltmasına im kân ve­ ren b ir ifadedir. Elbette ki, sevilmesi onun için felâket anlam ı­ nı da taşır : Sık sık kullanılm akla etkisini kaybeder, alışılagelen ve norm al bir ifade halini alır, ve amiyane ifade rolü ortadan kalkar. Almancadaki Kopf (kafa), Latince şekliyle cuppa, aslın­ da kap demekti, nitekim Tassenltopf (tabağın çukur kısmı) ve Pfeifenkopf (lüle, pipoda tütünün konduğu kısım) kelim elerin­ de bu anlam bugün de görülm ektedir. Amiyane b ir ifade ola­ rak Kopf kelimesi, eskimiş Ilaupt yerine kullanıldığı ve b u ­ nun kullanım dışı kalmasına yol açtı. Benzer şekilde Fransızcadaki tete ve îtalyancadaki testa (aslında : Çanak çömlek kı­ rığı), eski caput kelimesinin yerini aldı. -Almancada, Beinhaus48 48)

48

Günümüz Almancasmda die Schlange dişildir.

(Çev.)


(mezarlıklarda m ezarlardan çıkarılmış kem iklerin muhafaza edildiği bina) ve Gebeme (iskelet, kemikler) kelimelerinde gö­ rüldüğü üzere, önce «kemik» anlamında olan Bein, bacak an­ lamım kazanarak vücudun b ir kısmının adı olm uştur; bugün de Knochen (kemik) kelimesinin aynı yola girmeye başladığı gö­ rülm ektedir.- İtal. Bocca, Fran. Bouche da önceleri «şişirilmiş yanak» dem ekti ve amiyane ifade olarak os «ağız» kelimesinin yerini aldı. Aynı olaya fiillerde de şahit oluyoruz. Aslında «sıçramak» demek olan laufen (koşmak), birçok yerde amiyane ifade olarak gehen (yürümek) in yerine geçmiştir. Hızlı gidiş için eski kul­ lanımının karşılığı rennen (-yarışırcasına-koşmak) olmuştur, bu kelime önce suyun akışı, sonra da atların koşması için kullanıl­ mıştır. - Bazı tabakalarda essen (yemek yemek) kelimesi bu­ gün amiyana fressen (aslında : H ayvanların yemesi) ifadesi karşısında ümitsizce bir savaş verm ektedir. Latince esse (ye­ mek yemek) kelimesinin başından da aynı m acera geçmiştir. Bu kelime Roman dillerinin hiçbirinde yaşam ıyor artık. İspanyolcada ve Portekizcede onun yerini birleşik comedere «yiyip bitirmek» almıştır, Fransızca manger, İtalyanca m angiare’inin kökeni ise manducare «çiğnemek»tir. Amiyane ifadeler h e r yerde aynı alanlara aittir ve esas itibariyle aynı görüşlerden faydalanırlar. Buna karşılık insan­ ların en sevdikleri tasavvurlar halklara ve çağlara göre deği­ şiktir, bu yüzden de, bu kaynaktan çıkan yeni isimler, k ü ltü r tarihi bakım ından büyük önem taşırlar (49). Almancada eski streiten, Streit, Streiter (savaşmak, savaş, savaşçı) kelime grubu, kullanım alanının büyük kısmını kiimp49) H. SPERBER, Über den Affekt als Ursache der Sprachverânderungen. Halle 1914, Einführuıng in die Bedeutungslehre. Bonn und Leipzig 1923, Bonn 3, 1965; P. HARTMANN, Das Wort als Name, Kökı/Opladen 1958; S. ULLMANN, Grundzüge der Semantik, Ber­ lin 1967 (Almanca düzenlemesi : S. KOOPMANN).

49 1


fen, Kampf, Kâmpfer (aynı anlamlarda) kelimelerine bırak tı­ ğında, bunda kilisenin toplum üzerindeki etkisi ifadesini bul­ m uştur. Çünkü yeni kelime ailesi campio’dan türem iştir, bu da O rta Çağ hukuk düzeninde, sonucu T anrı’m n hükm ü ola­ rak kabul edilen, bu yüzden de kilisenin gözetimi altındaki mahkemece düzenlenmiş düelloda bir dava için çarpışan kişidir. A nlam ın değiştirlimesi gösteriyor ki, artık h er silahlı çarpışma T anrı’nm hükm ü olarak düşünülmüş ve dinî bakış noktasından görülm üştür. Mistisizm (tasavvuf) gibi b ir hareketin Alman fikir hayatında etkisinin ne kadar derin olduğunu da, özellikle Einfluss (50) (etki) kelimesinin kendisi gösterm ektedir, gerek bu kelime, gerek einleuchten (511 ve Grund (sebep, temel, esas, dip, zemin) kelimeleri, O rta Çağ sonları mistisizminin kelime haznesinden çıkmıştır. Almaneada isteme ve tasarlam a ile il­ gili kavram lar için önce avcılık sanatı bazı adlar verm iştir. «Fikrinden geçirmek, niyetinde olmak, tasarlam ak» için «auf etvvas absehen» (kestirmek) ve zielen (hedef almak) fiilleri kul­ lanılır, bunlarla ilgili isim ler ise das Absehen (18. yy. dan bu yana die Absicht şeklinde) ve Ziel’dir (hedef, gaye, maksat). Aynı çerçevede bir de, aslında «hedef tahtasının ortasındaki çivi»yi ifade eden der Zweck (hedef, gaye, niyet, maksat) ve ilk anlamı «arbaleti ve silahı nişan alarak dayamak» olan der Anschlag (kıymet takdiri, tahmin, suikast, proje, keşifname) kelim eleri vardır. Fakat 18. yy. da Anschlag kelimesi, yerini aslında bir bina için ön çizim demek olan Plan’a bırakır. Ke­ lime bu anlamıyla kısa b ir süre önce Fransızcadan alınm ıştır, fikrî alana aktarılışı, o yüzyılın ayırıcı özelliğini oluşturan b i­ na dikme ihtirasından kaynaklanm ıştır. Bugünkü Almancanın kelime haznesi tek tek şahısların dünya görüşünden tamamen bağımsız olarak, iki alanın hâkim iyeti altındadır : Savaşın ve 501 50) 51)

Aslında : «İçine, ruhuna akma.» (Çev.) Bir şeyin birisini inandırması, birisinin aklına yatması, sığması. Aslında ; îçini-ruhunu aydınlatmak. CÇev.)


tekniğin. Günümüzde, savaştan çok uzak alanlarda bile hücum’dan ve savunm a’dan, cephe’den, Çembere alm ak’tan, geri çekilme’den, siper’den ve kam uflaj ’dan, sıklet merlcezi’nden ve savaşla ilgili birçok başka kavram lardan söz ediyoruz. Teknik ise daha fazla malzeme sağlıyor : Leitung (hat, nakil), kontakt, gerilim, açmak, kapam ak v.b. - bu ve birçok başka teknik ifadelerin eğretilem e kullanım ı konusunda örneğe hiç de lüzum yoktur. Fakat bunlar, daha önce de ismi olan, ancak bu isimleri kullanım dışı kalmış durum ve olayları da ifade etm ek­ tedirler. Bu noktada moda kelimelerden, geçici olarak büyük bir rağbetle, sevilerek kullanılan kelim elerden de bahsetmemiz gerekiyor. Bunlar, böylesine sevilerek kullanılm alarını, bazı­ larının belki de tam am en tesadüfen, etkili çevrelerde sürüm e çıkmış olm alarına borçludur. Benaclıteiligen (birisine haksız davranmak, haksızlık etmek) yerine diskrim inieren, beschimpfen veya verleum den (birisine küfür, h ak aret etm.) yerine diffamieı-en diyen, yüz seneden fazladır reaktionâr (geçici) de­ nene birden restaurativ adını veren birisi, b ir yandan kendisi­ nin de «o etkili gruba dahil olduğunu» gösterm ek istemekte, öte yandan daha kelim elerini seçişiyle, farklı b ir görüşe sahip olduğu şüphesini kendisinden uzaklaştırm aya çalışmaktadır. Birkaç tipik örneğini incelediğimiz, çevremizdeki görüntü­ lerin yeni isimlendirilmesi işinin, oldukça karm aşık bir olay olduğu görülüyor. Doğrudan doğruya, gözlemlenmesi ender olarak m üm kün olmakla beraber yeni ismi b ir şahsın ilk ola­ rak kullanması da söz konusu olabilir. Fakat onu seçimi veya yeni kelime teşkili sırasında etkileyen, son derece az ölçüde keyfidir, canının öyle istemesidir, asıl etkili olan, ne kadar mü­ tevazı ölçüde bulunursa bulunsun, toplum ve k ü ltü r bağı için­ deki yeridir. İsimlendirm e işinde daima son sözü söyleyen dil topluluğu, kabul ve red ettiklerinde tarihini oluşturan kültürel (manevî) ve maddî akımlarca yönlendirilir. 51


Şimdi artık, isim lerin doğruluğu sorusunu bugünkü görüş noktam ızdan cevaplandırm ayı deneyebilirz. Nesnelerle, onların isim lendiren sesler arasında elbette kesin, tabiî b ir bağlantı yoktur. Fakat bu bağlantının tam am en keyfî bir uzlaşma, sözbirliği (Übereinkunft) sonucu sağlandığı da asla söylene­ mez. İsim ler daha çok b ir topluluğun, çevresindeki nesnelere karşı nasıl durum aldığını gösterir, ve topluluğun çevresini incelemesine, onu bölümlemesine ve yorum lam asına yarayan b ir araçtır. Bunları yaparken, dil topluluğu hem insanların ruhsal hayatının yapısına ve onun dünyadan aldığı izlenim lere verdiği cevaplara, hem de içinde bulunduğu manevî b ir kül­ tü rel durum a bağlıdır. İsim lerin nesnelerle ilişkisi, nesnelerin tabiatından kaynaklanm am aktadır ve keyfî olarak da b elir­ lenm em iştir; bu ilişki k ü ltü r tarihinin damgasını taşır, onunla bağıntılıdır.

52


1

İ Kİ NCİ

B Ö L Ü M

BİR SOHBET K atılanlar : Bir psikolog (P), b ir zoolog (Z), b ir dilbilimci (D), bir misafir (A) (52). P. : Bu şaşırtıcı bir şey, benim buna alışabilmem herhalde epey sürecek. Aslında psikolog olarak hayvanların zekâsı ve bunun insan zekâsından farkı konusunda kafam daki bütün tasavvurları altüst ediyor. Z. : İnsanın tasavvurları arada bir sert bir gerçeğe çarpar ve bununla çatışmak, onu incelemek zorunda kalırsa, bu za­ rarlı bir şey değildir. P. : Hayır, burada güçlük, gözlenen gerçekte, yani arıların garip davranışında değil, ondan çok, bu gerçeğin kendini hemen 52 52) Bu ve bundan sonraki bölümün gayesi, günümüzde dil teorisin­ de savunulan akımlan birbirleriyle ve vazgeçilmez komşu bi­ limlerle bir diyalog içine sokmaktır. Böyle bir görüşme gerçek­ te maalesef yapılmadığından, görüş noktalanılın konu ve ter­ minoloji bakımından birbirine yaklaşmazlığını biraz gevşetmek, yumuşatmak gerekiyordu. Dogmatikler buna razı olmayacak­ lardır, ama onlar böyle şeyleri zaten okumazlar. Başkaları, özel­ likle kendileri için bu kitabın kaleme alındığı, konunun uzmanı olmayanlar, bu satırlan okuduktan sonra hepimizin çeşitli yön­ lerden yaklaşmaya çalıştığımız şeyin aynı dil fenomeni olup ol­ madığını incelemeye teşvik edilmiş olacaklardır belki de.

53


gösteren, fakat yakından bakınca insanı bir güçlükler ormanına götüren yorumu. Z. : Peki bu güçlükleri nerede görüyorsunuz? P. : Şimdi, an ların davranışı hakkında naifçe ve en yakın yorum, bir arının başka arılara bir haber verdiği şeklinde. Ha­ ber ise dil dem ektir, dil ise gelenektir, kültürdür, akıldır! Göyorsunuz, bu yorum un sonuçları insan ve onun dünyadaki yeri bakım ından ne kadar muazzam olabilir. Z. : Bence hem en o kadar heyecanlı sonuçlar çıkarmaya lüzum yok. Ben de bu olayda bir haberin, hattâ semboller yardım ıyla verilen b ir haberin söz konusu olduğu inancındayım. Fakat h a­ b er eşittir dil diyebilir miyiz? Dilin dışında haber yok m udur? •— Hoş geldiniz, beyler, Lütfen buyurun. Sizin gelmenizi bek­ lem eden birbirimize girmek üzereydik biz de. D. : Önce müsaadenizle size Am erikalı misafirimi, bir m es­ lektaşım ı tanıtm ak istiyorum. Onu dikkatle uyardım , bu ak­ şamki toplantımızda rahatlık ve gevşeme beklememesi gerek­ tiğini anlattım kendisine. A. : Bense bu kadar farklı bilim dallarının tem silcileri ara­ sındaki tartışm aları m erakla bekliyorum. Z. : Evet, siz geldiğiniz sırada cevabı hususunda fikir birliğine varam adığımız soru şuydu; b ir haber sadece dil araçlarıyla mı verilebilir, ve b ir haberin varlığı gerçek olarak kabul edildiğin­ de, bundan bir dilin v ar olduğu sonucu mu çıkarılm alıdır? D. : Bir zoologla bir psikologun, araştırm a yaparken birbirle­ riyle temas edebilecekleri birçok alan düşünebilirim, fakat di lin böyle b ir alan olması, beni çok şaşırttı. Dil nasıl olur da zoolojinin konusu olabilir? Bugüne kadar, insanı diğer bütün hayvanlardan en keskin şekilde ayıran şeyin dil olduğuna inan­ mıştım. 54


Z. : Evet, bizi heyecanlandıran sebep de bu elbette. Ama önce size hakkında hüküm vermemiz söz konusu olan gerçekler konusunda kısaca bilgi verebilir miyim? Yıllardan beri arıların davranışlarını incelemekle uğraşan meslektaşım KARL VON FRISCH, bir arının kovanındaki diğer arılara, sadece bal alı­ nacak bir kaynak keşfettiğini değil, o kaynağın ne verdiğini, ne kadar verim li olduğunu ve nerede bulunduğunu da haber verebildiğini tespit etmiş bulunuyor (53). P. : Sonuncu husus aslında en şaşırtıcı olanı. Çünkü arının belirli bir tü r yiyecek kaynağından döndüğü gerçeği, koku y ar­ dımıyla da belli olabilirdi. A. : Peki Profesör von Frisch b ir haberin verilm iş olduğunu nasıl tespit etmiş? Z. : Diğer arıların davranışlarından. Hiç aram adan, yiyecek kaynağına uçuyorlarmış.

doğru

D. : Orayı keşfeden arı da haber geliyor muymuş? Z. : Elbette hayır, aksi takdirde mesele o kadar dikkat çekici olmazdı. Fakat diğer arılar, sanki orayı kendileri keşfetmiş gibi yapıyorlarmış, sadece uçucu tekrarlıyorlarm ış. D. : Bundan, gerçekten kendilerine b ir şey haber verilmişe benziyor. A. : Böyle bir davranıştan bu sonuç çıkarılabilir mi? D. : Bence evet. Farzedelim ki bir uçan daireden biraz önce inmişiz ve dil diye bir şeyin v ar olduğunu bilmiyoruz. Bir trafik kazası görüyoruz, b ir çocuk yaralanm ış, hastaneye gö­ türülm esi gerekiyor. Olaya şahit olan b ir bisikletli, çocuğun annesini buluyor ve onunla konuşuyor, yani dıştan «konuşmak» dediğimiz tarzda tespit edilebilecek şekilde davranıyor. Şimdi 53) K. VON FRİSCH, A us dem Leben der Bienen. 5 1953., 55


annenin davranışına bakınız; korku, acı, endişe gösteriyor ve elinden geldiğince hızla koşuyor- kaza yerine değil, çocuğun götürüldüğü hastaneye. Bu dem ektir ki, sanki olaya şahit olmuş gibi davranm aktadır. Bu davranışa gördüğümüz gibi, sadece b ir konuşma hareketi yol açmıştır, ve işte böyle bir etkiye yol açan konuşma hareketine de haber diyoruz. A. : Peki arılar haberlerini ne tarz bir hareketle gerçekleşti­ riyorlar? Z. : Vücut hareketleriyle. Von Frisch «dans»tan söz ediyor, bununla arının heyecan içinde olduğunu, hareketlerinin be­ lirli bir kurallılık gösterdiğini ve bütün olayın oldukça uzun sürdüğünü söylemek istiyor. Kendisi ayrıca film ler de çekmiş, onları yarın bizim enstitüde size mem nuniyetle gösterebilirim. A. : Diğer arılar nasıl tepki gösteriyor? Z. : Önce birkaç tane, sonra gitgide daha çok sayıda arı dansa katılıyor. Âdeta onlar da heyecana kapılıyorlar. D. : F akat dansların çok değişik biçinide ve karm aşık olması gerekiyor, hele kesin b ir y er tasviri söz konusu ise, çünkü bu olayda h er halde b ir şey gösteriliyor, değil mi? Z. : Evet, b ir şey gösterildiği söylenebilir. Ancak gözlere değil; çünkü tasavvur edin, bütün olay zifirî karanlıktaki kovanda, dikey duran petekte cereyan etm ektedir. Fakat karanlıkta b iri­ si bana tutunm uş olsa, ben bir yönde birkaç adım atarak yönü belirtsem , o da benimle beraber yürüyüp bunu anlasa, buna da gösterme diyemez miyiz? A rıların da yaptığı işte tam bu, y arın film de kendi gözlerinizle görebilirsiniz. Garip olan tek şey ise, asla arazide gittikleri yönde hareket etmemeleri, buna karşılık yolu âdeta model üzerinde göstermeleri. Dışardaki yön­ lerinin yerine, kovanda kullanabildikleri ölçüde yönü koyuyor­ lar. P. : Peki arılar dışarda neye göre yön buluyorlar? 56


Z. : Güneşe göre. D. : Bu nasıl m üm kün olabilir? Kovan - güneş yönü durmadan değişiyor. Z. : Evet, biz de bunu öğrenmeyi çok istiyoruz. Gerçek olan şu ki, arılar güneşin pozisyonunu durum a göre bazen hesaba katı­ yor, bazen katm ıyor; böyle bir içgüdüsel davranışa başka ne ad verilebilir, bilemiyorum. Bu verdikleri haberlerden tamamen bağımsız olarak sahip oldukları bir yetenek. Fakat devam edi­ yorum. Bu güneş yönü, petekte yukarıya doğru, yani yerçeki­ mi gücüne ters yön olarak tasvir ediliyor. Bu dem ektir ki, arı­ nın keşfettiği fcal alınacak y er tam güneş yönündeyse, kendisi tamı yukarıya doğru sürünüyor veya dans ediyor. Yiyecek ye­ rine doğru uçuş yönü, güneş yönüyle b ir açı teşkil ediyorsa, petekte 'de; /dikey h attan bu açı kadar sapma göstererek hare­ ket ediyor. Bu arada, gerçekte keşfettiği yer, kovandan ne ka­ dar uzakta ise o kad ar yavaş dansederek, aradaki mesafeyi de bildiriyor. A yrıca bu işleme, ancak bal alınacak y er nisbeten uzak ise başvuruluyor- Bu y er kovanın yakınında ise, orayı bu­ lan arı sadece daire şeklinde dans ediyor, arkadaşları ise daha sonra dışarıda aynı şekilde kovanın etrafında daireler çiziyor ve bu şekilde bal alınacak yeri buluyorlar. Fakat beyler, burada önümüzde bulunan şey nedir? Buna dil denilebilir mi? Sembol­ lerle iş görüldüğü açıkça belli : Yerçekiminin aksine yön güneş yönünü (hem de otom atik zaman düzeltmesi ile), hız mesafe­ yi tem sil ediyor, kısaca: Peteğin üzerindeki birkaç santim etre kare yer, dışardaki büyük arazinin yerine kullanılıyor. Sadece açılar açı olarak kalıyor, üstelik derecelerini muhafaza ediyor. Böyle b ir semboller sistemini dil olarak kabul eder miydiniz? D. : Herhalde anlaşma araçlarının burada insan dilindeki gibi sesler değil de, vücut hareketleri olması, bu soruna olumlu bir cevap için b ir engel teşkil etmez. İnsanlar arasında da sesli dilin şu veya bu sebepten kullanılmaması halinde veya kulla­ nılmaması gerektiği durum larda (sağır-dilsizlerde veya tarikat 57


kurallarının konuşmayı yasakladığı trappistlerde (54) olduğu gibi), vey haberleşm enin gizli olmasına önem veren toplum gruplarında jest diline baş vurulur. Burada sorulacak soru, bu arı danslarının gerçekten semboller ve bunların sembollerden oluşan bir sistem olup olmadığıdır. A. : İyi de, dil bir «sembollerden oluşan sistem»midir -her neyse! bu? P. : Evet, bana kalırsa siz burada dilin aslında ne olduğu ko­ nusunda açıklık yaratm adan, bu hadiseyi «dil» havram ı altına sokmaya veya ondan ayırm aya çalışıyoruz. D. : Bu noktada suçlu benim. Biraz önce üzerinde fazla dur­ madan, dili haber olarak belirlememize karşı çıkmam gerekir­ di. İnsan sadece başkalarına bırşey haber verm ek için konuş­ maz. Meselâ başkasını, konuşarak ihtiyacı olduğu bir haberi verm eye sevkedebilir, yani ona soru sorabilir. Uçan daireden çıkanlar da bunu davranış biçiminden tespit edebilirler. Diye­ lim ki bir adam şehirde dolaşıyor, ve onun hangi yolu takip edeceğini bilemediği görülüyor. Birisine baş vuruyor, b ir ko­ nuşm a yapılıyor ve bundan sonra adam yoluna kararlı olarak devam ediyor, kavşaklarda ve köşelerde tereddüt etmiyor, varm ak istediği yere vardığını da davranışıyla belli ediyor Açıktır ki, b ir haber almıştır, fakat bunu önce bizzat bir ko­ nuşma eylemi ile başkasından çekip almıştır. Konuşmayla bu da yapılabilir yani. Sonra dilin en bilinen ve yaygın işi : Bir söyleyerek bir başkasının veya birçok kişinin bir şey yapm a­ sını, pencereyi kapamasını, ekmeği uzatmasını, bize bir otobüs bileti satmasını, hattâ en önemli kararları almaya kadar, gün­ lük hayatla ilgili sayısız şeyi yapmasını sağlayabiliriz. İnsan­ lar hayatlarım sorulardan ve haberlerden çok, karşılıklı olarak em irlerle yönetirler. 54)

58

1664’te Fransa’da Ome Departemenindaki La Trappe manastı­ rında kurulan, kuralları çok kaıtı (konuşma ve et yeme yasağı, tarla işleri) bir Hnstiyan tarikatının mensuplan. (Çev.)


P. : Bu üç şeyle, yani em ir soru ve haberle, konuşmanın amaç­ larının veya dilin yaptığı işlerin hepsi tam olarak belirtilmiş oluyor mu? D. : Bazıları bu görüşte (55h Fakat bu am açlardan hiç biriyle il­ gisi olmayan ifadeler de vardır. «Ne barb at hava!» «ne kadar tatlı bir çocuk!» gibi. Bunlar ne haber ne de sorudur. Kimse bu ifadelerle yeni bir şey öğrenmemektedir ve bunlara cevap da verilemez. Em ir oldukları ise asla ileri sürülemez. O halde yapılacak tek şey kalıyor, konuşmanın dördüncü bir amacım, dilin dördüncü b ir işini kabul etmek. Çünkü böyle haykırışların bir amacı vardır; böyle bağıran biri, başka insanlarla bir gö­ rüş bildirme, bir değerlendirm e hususunda buluşm ak veya en azından bu konuda tartışm ak amacında olduğunu gösterm ekte­ dir. Ayrıca, dilin bu dört iş çok eski tarihlerde farkedilmiştir. Daha en eski dil teorisyeni Protagoras onları belirlem iş ve «sözün dayanakları» olarak adlandırılm ıştır (56).*56 35) Bkz. G. REVESZ, Ursprung und Vorgeschichte der Sprache (Bern 1943), S. 136 v.d. ayrıca S. 152’deki dipnotu. 56) Diog. Laert. IX 53 v.d.; Protagoras’m etkisi, GARDINER’in (The Theory of Speech and Language, S. 187) dilin yaptığı işlerden hareketle yeniden gerçekleştirdiği cümle türlerinin bugünkü mutat «emir, ünlem, soru ve bildirme» şeklindeki ayırımında da devam etmektedir. Konuyu en son olarak ve gayet esash bir şekilde e!e alan G. REVESZ (Ursprung und Vorgeschichte der Sprache, Bern 1946, S. 152 dilin esas fonksiyonları arasına, «bi­ risine yöneltilmesi zorunda olmadığı ve bu yüzden bir iletişme (Kommunikation) biçimi oluşturmadığı» gerekçesiyle ünlemi al­ mak istemiyor. F.evesz haklı olarak dilin gerçek mahiyetini ileıtişmede görmek istemektedir. Fakat dil ifadesi olarak ünlem, metinde de gösterildiği gibi, uydurma da olsa daima birine yö­ neliktir. Revösz’in ana fonksiyonları ayırt ederken en büyük öne­ mi vurgulamaya (emtonasyona) vermesi tamamen doğrudur. Fa­ kat bu durumda soran bir «öyle mi?» (vurgu yükseliyor) ile kız­ gın bir «öyle mi!» (düşüp yükselen bir tonla) arasında fark ihmal edilemez. 59


A. : Fakat bütün bunlarla dilin ne olduğunu, konuştuğumuz zaman ne yaptığımızı hâlâ bilmiyoruz- Bu işi çok farklı amaç­ larla yaptığımız belli oluyor. Fakat bu am açlara konuşmaksızm da ulaşılabilir. Hayvanlar da m uhakkak bu hususta bazı şey­ ler beceriyordur. Z. : Emredebildikleri kesinlikle belli; bir kere hem cinslerini davet edici veya tehditkâr bağırışlarla veya hareketlerle söz konusu tü rü n bütün sosyal işlerini yapmaya, meselâ beraber­ ce saldırmaya veya kaçmaya, yiyecek aramaya, çiftleşmeye yavruların bakımına, bölgeleri için savaşmaya veya başka bazı şeylere sevkedebilirler (57J. Ayrıca insanlarla haşır neşir ol­ muşlarsa, onların da bazı şeyleri yapm alarını isteyebilirler. Kedilerle köpeklerle meşgul olanlar bunu gayet iyi bilirler. Mesele iş açısından ele alınınca, arıların dansları da elbette, yiyecek bulunan yere uçm aya davet şeklinde bir çağrıdır. Bu­ nun biyolojik anlamı budur. Fakat bence geıie de iş bundan ibaret değil'. Çağrının etkili, ve gerçekte gördüğümüz tarzda etkili olması için, içinde haber de olmiası gereklidir. P. : Bu durum da şu soruyu sormalıyız : Sadece hayvanlarda değil insanlarda da dilin yardım ı olmaksızın, el işaretleriyle veya çığlıklarla em irler görüldüğü gibi, acaba dil dışında h a ­ b er de olabilir mi? D. : Hiç konuşmadan gerçek haberler mi? P. : Tabiî. Meselâ ormanda gidiyorsunuz, birden bir karaca gördünüz. Bu durum da yanm ızdakinin dikkatini konuşarak çek­ me yoluna gitmezsiniz elbette, koluna dokunur, karacayı göste­ rirsiniz. Bu b ir haberdir, siz de konuşmamışsımzdır. Z- : Belirli bir davranış tarzıyla bu şekilde haberler verm eye hayvanlar âleminde adım başında rastlarız. B ir erkek dikence 57 57) 60

N. TINBERGEN, Social Behoviour in Animals, Londra 1953.


balığını alalım meselâ. Av bölgesinde başka bir dikence balı­ ğına rastlarsa, hem en ona saldırır. Bu öteki balık, çiftleşme a r­ zusundaki bir dişi ise saldırı karşısında kaçmaz, fakat savunma­ ya da kalkışmaz. Bunun üzerine hele dişinin karnı şiş ve gümüş renginde ise ,erkek çiftleşmeye başlar. Buna karşılık, yabancı balık kaçarsa veya saldırıya geçerse, o takdirde av bölgesinden kovulur. Davranış şunu belirtm ektedir: Ben b ir dişi balığım ve çoğalmak istiyorum, veya; ben b ir erkek balığım ve senin yaşa­ ma bölgeni ele geçirmek istiyorum. Bunun sonucunda bölge­ nin sahibi karşısında kim in bulunduğunu bilm ekte ve ona gö­ re hareket etm ektedir. A. : Balığın b ir şey bildiğini niçin iddia ediyorsunuz? Bunu kontrol edemezsiniz ve olayları tasvir etm ek için de tamamen fuzulîdir. Bir hayvanın davranışının belirli şartlarda başka bi­ risinde uyarm a etkisi gösterdiğini ve bu şekilde ona uygun bir davranışa yol açtığını söylemek yeterli olmaz mı? P. : Bu görüş insanlar için de geçerli olmaz mıydı? A. : Elbette. Z. : Bu durum da arada b ir fark olmazdı ki. G erek hayvanlar­ da, gerek insanlarda, tasvir ettiğimiz ve adına «haber» diyece­ ğimiz belirli ve karşılıklı b ir davranış görüyoruz. Bunun ya, nında konuşmanın gereği yoktur. D. : Buna bazı itirazlarım olacak. Bir kere bana kalırsa, sade­ ce davranışa baktığımız takdirde, em ir ile haber arasındaki fark ortadan kalkm aktadır. Balıklar örneğinde dişinin hareke­ tini niye «dansa davet», yabancı erkeğinkini «meydan okuma» diye yorumlamayalım? İkincisi ise, bu örnek, trafik kazası du­ yurusunda veya arılar devletinde cereyan eden esas önemli şeyi karşılam am aktadır. Aksi takdirde, değerli meslekdaşım, arıların dansının sadece em ir değil, haber de olduğu hususunda niye İsrar ederdiniz? Z. : Sizce esas önemli şey nedir? 61


D. : Bu, dilin asıl işi ile, asla yerine başka b ir şey konulamayan işiyle bağlantılıdır. Fakat bunun için önce, tem asa geçme­ nin de, tavır almanın da, veya toplu küfretm eye, sevinmeye, ilgilenmeye ne ad verirseniz verin işte onun da, ve h er şeyden önce sorunun, konuşulmadan ortaya çıkıp çıkamayacağını tes­ pit etmemiz gerekir. P. : Zannediyorum önlemlerle hemfikiriz ki, bunlar hem en h e­ m en farkına varılm adan dil dışı davranıştan, kızgın veya dostça je st ve mimiklerden, yum uşak veya tehditkâr seslerden çıkmak­ tadır. Ünlem ler önce bir heyecanın boşalmasıdır, fakat birçok durum larda diğer insanlarla teması arar ve gerçekten de bu şe­ kilde anlaşılır. Z. : Bu işi buna göre hayvanlar da becerebilirler. P. : Şüphesiz. Fakat sorumuza ne oldu? H ayvanlarda da «so­ ru soran» b ir davranış var mıdır? Z. : Elbette var. H ayvanlarda her k u r yapm ak bir soru sor­ m aktır. D. : Aynı zamanda bir em ir veya haber anlamı da taşıdığı gibi. Bana kalırsa, hayvanların davranışında bu işler içice geçiyor. Aslında bunlar insanda gözlenmiş ve ayırt edilmiştir. Z. : Pekâlâ, insanlar konuşmadan soru sorabilir mi? P. : Şüphesiz evet- Meselâ bir fabrikada çalışmakta olan bir işçiyi ele alınız. Kendisine doğru seslenilmiş veya b ir işaret yapılmış, o ise anlamamıştır. G ürültü dolayısıyla onun soruyu tekrarlatm ası m üm kün değildir. Ne yapacaktır? Söz konusu olabilecek hareketlerden birini taklit eder ve karşısındakinin davranışına göre de, doğru yapıp yapmadığım çıkarır. G erekir­ se bu işlemi tekrarlar. Sadece bir şahıs veya âlet hakkında ka­ rarsızlık durum u söz konusu ise, karşısındaki kastettiğinin han­ gisi olduğunu belirtinceye kadar, sırayla onlara işaret etmesi yeterli olur. İma yoluyla da olsa, onca kendinden isteneni yap62


maya çalışmakta ve bekleyip bununla başarı kazanıp kazanma­ dığım göstermektedir. D. : Dil dışı bu tarz sorma, dile de yansım ıştır. Almancada so­ ru zamirleri, çoğu kere belirsin zam irlerle aynıdır, sadece vur­ guları değişiktir. Bir soru cümlesi de çoğu kere bildirm e cüm­ lelerinin bitirm e tonuyla değil, başka bir şeyin gelmekte oldu­ ğuna işaret eden bir vurgulam ayla biter. A. : Bununla tespit ettiğimiz de şu oluyor ki, konuşmanın yardım ıyla yapılabilen h e r şey, bu yardım olmadan da müm­ kündür. Peki insanın konuşma davranışını onun davranışının başlıca özelliği olarak ayırt etmemize ve bu arada birbirinden çok farklı dört davranış tarzını bir kavram altında toplamamıza hak verdirecek şey nedir? D. : Bu, gerçekten de dilin mahiyeti, ve dili ayrı tü r b ir feno­ men olarak görme hakkı hususunda en büyük önem taşıyan so­ rudur. Hakikaten, dil sadece kendisinin yapabileceği şeyleri yapmasa, ve bu sadece kendisine özgü şeyler onun bütün görü­ nüm şekillerinde karşım ıza çıkmasa, dili apayrı b ir fenomen olarak görmeye hakkımız olmazdı. Fakat önce «konuşma yo­ luyla sadece, konuşmadan da ulaşılabilecek şeylere ulaşılabilir» şeklindeki iddiaya karşı çıkmak istiyorum. Bu yalnızca, ulaşı­ lan genel m ahiyette am açlarla ilgilidir; yani emir, soru, haber ve tavır alma ile. Fakat bu durum ların h e r birinde dil, h er dil dışı davranıştan çok daha fazlasını sunm aktadır, (58) öylesine faz­ lasını ki, bence arada bir derece farkı değil, tü r farkı bulunm ak­ tadır. Dil dışı h er anlaşma belirli b ir durum a bağlıdır, sadece o anda ve o noktada geçerlidir- Konuşmaksızın kim senin biti­ şik odadan bir kitap veya belirli âlet getirm esini veya yarın sa­ bah sekizde istasyonda olmasını sağlayamazsınız. Kimseye ne zaman nereye gitmeyi düşündüğünü soramazsınız, dün neler 58) Devamı için bkz. ; L. BLOOMFIELD, Language (Chicago 1933), Bölüm 2. 63


yaptığınızı veya istasyon görünmüyorsa veya yol doğrudan is­ tasyona çıkmıyorsa oraya nasıl gidebileceğini anlatamazsınız. Tavır alm alarda fark öylesine fazla göze çarpmaz, çünkü bun­ lar zaten h er zaman belirli b ir yere, durum a bağlıdır. Fakat konuşan, dil aracılığı ile genel olarak geçmişe, geleceğe ve o anda bulunduğu yerin ötesinde bütün mekân dünyasına ulaşır. Z. : Bu söylediğiniz belirli b ir ölçüde arılar için geçerli. A. : Fakat insan, amacına üstüne üstlük son derece ekonomik tarzda ulaşıyor. Dil organlarının kaslarında ufak b ir hareket yeterli oluyor. Profesör V. Frisch'in arıları ise, b ü tün vücut­ larıyla katıldıkları coşkulu dans hareketleriyle oldukça yorul­ m ak zorundalar! Fakat insan bu m arifetin nasıl gerçekleştiğini, hangi teknik düzenlemenin böyle b ir kuvvet tasarrufunu m üm ­ kün kıldığını öğrenmek isterdi doğrusu. D. : Evet, yakın ve uzak, geçmiş ve gelecek, kısaca b ü tün bir dünya, insanın konuşma organlarının çıkardığı birkaç sese na­ sıl sığıyor? Şöyle söyleyebiliriz : Çok yönlü bağlarıyla bu dün­ ya, sesler dizisine, m atem atikçilerin deyişiyle, «kopya edilmek­ te; tıpkı arıların, güneşin aydınlattığı tabiattaki mekânı, sade­ ce yerçekim inin hâkim olduğu karanlık peteğe kopya ettiği gi­ bi. Fakat an ların işlemi, sadece mekânı mekâna çevirmekle kal­ m ayan, pek çok boyutu sadece b ir zaman uzanım ına sahip bir sesler dizisine sıkıştıran insan dilinin başarısı karşısında ne k a­ dar basit kalıyor. A. : Bu olay için «kopya etmek» (abbilden) ifadesi pek uygun ve yeterli gibi görünmüyor. Fakat bir yargıya varabilm ek için, önce nasıl bir yöntemle böylesine etkileyici b ir başarının müm­ kün alabildiğini bilmek isterdim. D. : Önce daha derin bağlantıları incelemeden, sadece, dıştan ve teknik açıdan anlatm ak gerekirse, olanlar iki başlıkta top­ lanabilir : İnsanı ilgilendirdiği ölçüde realite, yani çevresi, p ar­ çalarına ayrılıp bölümleniyor; varlıkla ilgili bağlantıların ye64


rini, insanın düşüncesinden kaynaklanan ilişkiler alıyor. Bu bö­ lüm ler ve ilişkiler ses dizileriyle tasvir ediliyor. Dilin bütün uygulama biçimlerinde ortak olan şey bu tasvirdir, ve dili, dil dışı bütün em irlerden, sorulardan, haberlerden ve durum alma­ lardan açıkça ayıran da budur- Konuşmayı, bir bakışta ihata edilebilir bir durum a bağlı olm aktan k u rta rır ve esasta çok da­ ha doğru ve sıhhatli bir anlaşm aya imkân sağlar. Tek tek şa­ hısların kendi başlarına meşgul olmak zorunda bulundukları bir durum a sadece katılm alarının yerine, insanların birbirleriyle yakın bir ilişki kurm aları ancak bu şekilde m üm kün olur. P. : Bu son düşünce bana çok önemli görünüyor. A ristoteles’in iki bin yıldan fazla bir zam an önce tespit ettiği gibi, sözde tas­ vir edilen, dolaysız olarak dış realiteden ziyade, bu realitenin konuşucunun bilincindeki imajıdır. Dilin harikulâde gücü de, tek tek insanların (buna böyle diyebilirsek) bilinçleri arasında­ ki duvarları yıkıp, birisine başkasının bilinç içeriği hakkında bilgi vermesi ya ts9). Z. : Genel olarak gülmek, ağlamak, esnemek gibi bulaşkan dav­ ranış biçimleriyle, bunların ötesinde bakışlarla ve jestlerle, yani dilin hiç yardım ı dokunmadan da olmaz mı bu? A nnenin bebe­ ğiyle m ukakkak ki ruhal karakter de taşıyan ilişkisini düşünün. Bunun aynının hayvanlarda görüleceği açıkça bellidir. P. : Böyle dolaysız ruhsal ilişkileri ben de elbette kabul ediyo­ rum. Fakat bence tam am en somut bilinç içeriklerinin aktarıl­ ması gene de bam başka b ir şey. I

A. : Bu m üthiş b ir şey olurdu ve metafiziğe yaklaştırırdı; fa­ kat asıl bundan dolayı işi şüpheyle karşılıyorum ve konuşucu-59 59) Bu mentalist açıklamadır. (L. Bloomfield, Language, s. 32 v.d.) Aym yaxar «mekanik» görüş noktasından aynı konuyu şöyle ele alıyor : «Konuşucu ile dinleyicinin vücutları arasındaki boşluk -iki sinir sistemi arası- ses dalgalan tarafından kapatılır.»

65


ların hakkında bilgi alıp verdikleri «bilinç içeriği»niıı ne oldu­ ğunu soruyorum. Siz onu nereden biliyorsunuz? P. : Bildiğim en dolaysız şeydir. Aklım başında norm al durum ­ da yaşayışım, dünyaya karşı var oluşumdur. A. : Şüphesiz. Fakat dolaysız bir var oluşu bilimsel bilgi biçi­ m ine sokmak istiyorsanız, yalnız başına sizin ifadeniz b ir ol­ gunun tespiti için yeterli olamaz. Herkes aynı olguyu tespit, herkes birbirini kontrol edebilmelidir, aksi takdirde şahısların söyledikleriyle bilimsel olarak bir iş yapamayız. İçeriklerin b ir bilinçten öbürüne taşındığını, veya b ir bilinçte başka b ir bilinçtekiyle «aynı.'- içeriklerin oluştuğunu iddia ediyorsunuz; öy­ le ise, bunları birbirleriyle mukayese edebilecek durum da ol­ m anız gerekirdi. Halbuki böyle bir şeyi yapamazsınız. P. : Bu doğru, ayrıca kontrol edilmeyen ve kontrolü m üm kün olm ayan fenomenleri kullanmanızı engelleyen m etotçu dürüst­ lüğünüzü takdirde karşılıyorum. Fakat en etkili yaşantılarım ızı bilgi için değerlendirm ekten vazgeçersek, insanın mahiyetine, belki de dünyanın iç âlemine giden ve yerine hiçbir şey kona­ m ayacak bir yolu da kapamış olmaz mıyız? A. : Böyle bir yol oluşturabilm esi için, bu yaşantıların nesnel gerçeklik olması gerekirdi; bizim de itiraz ettiğimiz bu ya. Sizin bilinç yaşantıları izaha çalıştığınız h er şey, böyle b ir şey olm adan da sadece davranış biçimleri olarak anlaşılabilir. Bi­ raz önce dilin başardığı işleri sadece insanların davranışların­ dan hareketle özetlememize, tasavvur etme ,isteme, hissetme veya düşünme gibi kavram lara başvurmam ış olmamıza çok sevinmiştim. P. : Her halde, eğer ilkemizi sonuna kadar uygularsanız, na­ sıl ve nerede ortaya çıkmış olurlarsa olsunlar, fenomen olarak m uhakkak ki gerçek olan epeyce fenomeni incelemek­ ten vazgeçmeniz gerekecektir. Yoksa kırmızı, sarı, yeşil, mavi 66


gibi renkleri algılamak bilimsel araştırm aya uygun değil mi­ dir sizce? ■N

A. : Elbette uygundur. Birisi renk körüyse, bunu davranışın­ dan tespit edebilirsiniz. P. : Evet, onun meselâ kırm ızıyla yeşili birbirinden ayıram a­ dığım veya hiç olmazsa insanların çoğuyla aynı biçimde ayı­ ramadığını tespit edebilirim. Fakat kırm ızı veya yeşili algı­ lamanın özelliği konusunda ne onda, ne de norm al insanlarda bir şey öğrenebilirim. Fakat asıl bu özelliklerde belli kural ilişkileri vardır. Değişik olanı, meselâ tamamlayıcı renkler fe­ nomeninde davranıştan nasıl çıkabilirim ki? O büyük rüyalar alanında da hiçbir şey yapamayız. Gözlenen davranıştan, bi­ lindiği gibi, bir insanın rüya görüp görmediği bile anlaşılmaz. Birisi gece yürüyebilir, canlı konuşmalar yapabilir, ama bun­ ları yaparken rüya görüyor olmayabilir, öte yandan başka birisi hiç kıpırdamadan uyur ve rüyasında en hareketli dram ları gö­ rebilir. A. : Bu son argüm an ipucu (kanıt) bana biraz insana yönelik görünüyor, çünkü biz A m erika’da hastalık sebeplerini anla­ mak amacıyla rüyaların gözlenmesine büyük önem veriyoruz, fakat bizim araştırdığım ız, rüyalar değil, rüyaların hikâyeleri; bu görüş noktası, tamamlayıcı renkler ve benzeri için de geçerlidir. Bir ifade de bir davranıştır, yani b ir uyarm aya karşı reaksiyondur. D. : Bir dakika, dikkat : Tartışmamız dilinin insanları birbiriyle bağlamak için ne yaptığını bilmediğimiz noktasından ha reket ediyor. Bu durum da onu başka herhangi b ir reaksiyon gibi değerlendirm ek için burada da yardım a çağıramayız. Fa­ kat ilerlememiz için bir yol olduğuna inanıyorum. «Konuşma» diye bir olgumuz var, bunda iki insan karşılıklı olarak bir uyarm a sonucu bir reaksiyon, yani bir dil ifadesi meydana ge67


tiriyorlar. H er iki ifade birbirine dayanıyor, ve bu da içerik bakım ından oluyor - ancak burada «içerik bakımından» söz­ lerim in anlamı konusunda bir şey söylemek istemiyorum . H er ne olursa olsun, bu iş, b ir köpek havlayınca, veya bir kuş ötün­ ce başka köpeklerin havlam aya veya başka kuşların ötmeye başlam asından farklı. Birinin ifadesinin diğeri tarafm dan an­ laşıldığını ve İkincinin cevabının yine birinci tarafından an­ laşıldığını söylüyoruz. Burada «anlamak», uyarm anın -reaksi­ yondan görüldüğü gibi-, sadece şu veya bu şekilde işlendiğini belirtiyor. A. : Dikkate almamız gerekir ki, uyarm a asla tam am en el değ­ memiş bir organizmayı değil, şu veya bu şekilde hazırlanm ış b ir organizmayı amaçlamaktadır. Reaksiyonu sadece uyarm a değil, hazırlık da belirlem ektedir. D. : Eu hazırlık, bence etkinin cinsi bakım ından son derece önem taşıyor. Bunu h er şeyden önce, uyarm a üzerine reaksi­ yonu m eydana çıkaran bir sükûnet durum u olarak anlamamalı, uyarm ayı kendi hareketinin içine, etkileyen güçlerden biri olarak katan, hareketli bir sistem olarak düşünmelidir. Bu ola­ yın sonucu, bizim reaksiyon olarak tespit ettiğimiz şeydir. En basit sorulara bile bazen hiç beklenmeyen ve ancak dolambaşlı yollardan anlaşılan cevaplar gelir; fakat önemli olan da şu­ dur; insan bu cevapları anlar. B ir keresinde A tina’da yolda bir adam a «Theb’e giden araba nereden kalkıyor?» diye sordum; cevabı «Trenle gitmeyi tercih etmez misiniz?» şeklindeydi. Trenle bir saat daha fazla zamanda, üstelik daha pahalı gidil­ diği ve yolculuğun daha zahm etli olduğu dikkate alınırsa, ce­ vap şaşırtıcıydı. Adamın «şu karşıki köşeden kalkıyor» diye cevap vereceğini beklemiştim; «özür dilerim, bilmiyorum» şek­ linde b ir cevaba da hazırlıklıydım ; h attâ «oraya üç aydır ara­ ba kalkmıyor» deseydi de h ay ret etmezdim. Fakat onun ger­ çekte söylediği, benim için hiç beklenmedik b ir şeydi .Buna 68


rağmen, sadece söylediğini değil, cevabın sebeplerini de anla­ yabilmiştim. A rabanın nereden hareket ettiğini bilmediği için, soruya doğrudan cevap verm em işti. F akat kendisinden bilgi rica eden bir yabancıyı hayal kırıklığına uğratm ak istememiş ve onu o sırada cevaplandırılması imkânsız başka sorular or­ taya çıkmadan, arzusuna uygun olarak Theb’e götürecek bir çare teklif etmişti. Yani içinde, sorunun uyarm ası üzerine çe­ şitli şeyler olmuştu, ve neler olup bittiği, cevabından hareketle geriye doğru gidilerek çıkarılabiliyordu (80). Bunun yapılabilmesi, bu olayların h er konuşucuda cins ba­ kımından aynı biçimde cereyan ettiğini ispatlar. Tek tek olay­ lardaki farklar da aynı şekilde reaksiyon m etninden çıkarılabilier. O halde bunlar gerçekten objektif olarak karşılaştırıla­ bilir. Bu olaylarda b ir başkasının aynı durum daki bizimle ben­ zer şeyleri algılayıp yaşayacağını varsaym aya bilim bakımın­ dan cevaz vardır. H er insan cevabın bu iç, yani dolaysız ola­ rak algılanamayan hazırlıkları hiç hesaplanam ayacak şekilde farklı olsaydı, bu durum da insan ancak uyarm a ile reaksiyonun birbirini gerçekten otomatik olarak takip ettiği başka şeyler konusunda sohbet edebilirdi. I

A. : Bir konuşmada uyarm a üzerine cevabın nasıl oluştuğu konusundaki iç mekanizmayı objektif olarak açıklamayı başa­ rırsanız - ki bunun için elbette daha derin araştırm alar gerekli -, takdirle karşılanm ası gereken b ir ilerlem e olurdu bu; ama bunun gerçekleşmesi de benim metotla ilgili görüşümü çürütemezdi, aksine sadece tam am lardı. Fakat uyarm a ile reaksiyon arasında cereyan eden - eğer herhangi b ir şey cereyan ediyor­ sa; - olayın bu karanlık kısmına neden o kadar önem veriyor­ sunuz? 60 60)

Bu sahne hani Sokrates şerefine olması için Atina’da geçti diye anlatılmamış, 1932 yılı mart ayında gerçekten yaşanmıştır.

69


D. : Çünkü dilin m ahiyetini ve etkilemesini açıklayacak analı tarm burada olduğuna inanıyorum ve çünkü dil biliminin, şim­ dilik sadece varlığı bilinen canlıdaki uyarm a reaksiyon ilişki­ sinin m ahiyetini aydınlatm a hususunda büyük katkıda bulu nabileceğine inanıyorum. A. : Ben de bundan korkmuştum. Fakat sizin realiteyi ses di­ zileri yardım ıyla parçalayıp ondan sonuçlar çıkartm ak isteme nizin ön şartı, önünüzde nesnelerin, yani ölçebileceğiniz, ayı rabileceğiniz, birbirleriyle ve dünyadaki nesnelerle ilişki içine sokabileceğiniz kelimelerin, cüm lelerin ve sözlerin olmasıdır F akat konuşma bir davranıştır, o halde bilimsel olarak sadece olay şeklinde kavranm ası ve tasvir edilmesi gereken bir olay D. : Realitenin sizin söylediğiniz gibi «parçalara ayrılması»nm konuşm a davranışının özel başarısını, yani tasviri tarif etm ek­ le ilgili bir deneme olduğunu hatırlayınız. Bu denemeyi red­ dettiğiniz takdirde, konuşmanın diğer davranış tarzlarından na­ sıl ayrılacağını siz belirtmelisiniz. A. : Konuşmanın belirgin özelliği, aynı anda etkili iki uy ar­ maya, yani hakkında konuşulan konuya ve kendisiyle konuşu­ lan şahsa karşı reaksiyon oluşudur (6D. Konuşma davranışı iki­ sine de uyar ve bağlıdır, insan belirli bir tarzda konuşur, çün­ kü belirli b ir şahsa belirli bir konuda söz etm ektedir. İki u y ar­ ma ve buna karşı reaksiyon, konuşma hareketinin özünü oluş­ tu ru r. Reaksiyon elbette, reaksiyon niteliğindeki anlam ı tahrip edilmeden parçalarına ayrılam ayacak bir bütündür. O halde sadece tam sözler vardır; onları iki uyarm aya karşı yöneliş ola­ rak tasvir etmek, dil biliminin görevidir.

D. : Buna tam am en katılıyorum, fakat bence tam bir tasvir kendiliğinden bu ilk hedefi aşacaktır. Fakat burada sadece şah-61 61) J. R. KANTOR, An Objective Psychology of Grammar (Bloomington Ind. 2, 1952), s. 73 vd.

70


sa ve konuya bir yönelmeden başka bir şeyin söz konusu ol­ madığı konusunda soyut tem inat verilm ekle kalmmayıp, bu fenomenin ne gösterdiğinin gerçekten derinlemesine ve her çeşit peşin hüküm den uzak olarak tasvir edilmesi bence çok önemli. Bizi asıl ilgilendiren de bu yönelmenin cinsi ve vası­ taları; bir tasvirde de işte bunlar ortaya çıkmalı. Bu, birisinin konuşma sırasındaki reaksiyonu karşısındakine uyarm a olarak etkide bulunduğu için özellikle gereklidir ve reaksiyonu an­ lamak için uyarm ayı çok iyi bilmek zorunludur. Birisi konuş­ ma eylemlerinde tipik biçimler tespit eder etmez, hem en onun olayları uygun olmayan bir tarzda som utlaştırdığı da ileri sü­ rülmemelidir. Bir fizikçi veya astronom bir m erm inin veya bir kuyruklu yıldızın yolunu, yörüngesini belirlediği veya birleş­ tirip tamamladığı zaman, kimse ona böyle b ir tarizde bulun­ muyor. A. : Güzel, konuşmada uyarm aların ve reaksiyonların ayrın­ tılarını tespiti deneyelim şimdi de. Fikir birliğim izin ne kadar süreceğini de göreceğiz. D. : Önce dikkatinizi bir olaya çekmek isterim ; en basit şek­ liyle ş��yle bir durum söz konusu : Masada oturuluyor, birisi yanındakine «lütfen tuzu bana uzatır mısınız?» veya «ekmeği uzatır mısınız?» diye rica ediyor. H er iki ifade de - sizin söz­ lerinizle - nesnelerin (komşunun uzanabileceği yerde bulunan tuza veya ekmeğe duyulan ihtiyaç) ve şahsın (tuzun veya ek­ meğin sağlanmasına yardım cı olabilecek komşu) uyarm alarına reaksiyondur. Aradaki fark, sadece b ir keresinde tuza, öbürün­ de ekmeğe duyulan ihtiyacın reaksiyon tü rü n ü belirlem esidir, bu da tuz ve ekmek seslem elerinin farklılığında etkisini göster­ mektedir. Aynı sesleme farkı, daha sonra uyarm a olarak kom­ şuyu etkilemekte, o da buna göre tuzu veya ekmeği uzatm ak­ tadır. Bu hususta daha fazla ayrıntıya girmeme lüzum yok. Her zaman aynı durumda, sadece böyle b ir parça seslemede 71


farklılık gösteren ve işte bu yüzden de son derece belirgin farklı uyarm alara reaksiyon oluşturan, öte yandan uyarm alar olarak da çok belirgin farkı reaksiyonlara yol açan, geri kalan kısım larında aynı söylenişli çok sayıda ifadeler bulunabilir. Bu şekilde davranışa bağlı olan söyleyiş parçalarına k e l i m e l e r diyorum, ve kavram ı bu şekilde çıkarışımda metot bakım ından sakınca olduğunu pek zannetmiyorum. A. : Sadece hep önünüzde nesneler değil, b ir hareketin çeşit­ lem elerinin (değişkelerinin) bulunduğunu gözönünde tu tarsa­ nız, elbette sakınca bulunmaz. Farklı durum larda insan farklı konuşur, evde ve sokakta başka tü rlü selam verdiği veya çor­ bayı başka tü rlü içtiği, kızartm ayı ve balığı başka tü rlü ye­ diği gibi. Böylece farkları yaratan sadece nesneler değil, konu­ şucunun şahsiyetidir de. Konuşması mensup olduğu sosyal gru­ ba göre farklılık gösterir, meselâ belirli b ir ağız kullanır, veya İngilizce, Fransızca, Almanca konuşur, sosyal grubunda ne ge­ çerliyse o şekilde. D. : Bana göre, konuşmanın bu iki farklı çeşidini, objektif (nes­ nel) ve sosyal şartlara bağlı olanları birbirinden ayırmalıyız. Şüphesiz benim konuşurken tuz ile ekmeğin yerini değiştir­ m em ile, başka insanlarm veya farklı çevrede aynı insanın aynı şeye brot bread, pain, chleb [veya ekmek] seslemesi ile işaret edişi başka şeydir. Önümüzdeki soru, konuşucunun ek­ m ek isteyince konuşmasında ekmek seslemesini, tuz isteyince tuz seslemesini kullanm asının ne anlam taşıdığıydı. Ben bu seslem elerin bu nesnelerle şu veya bu şekilde bağlı olduğunu ve bu bağın gerek dinleyici gerek konuşucu için aynı şekilde geçerli olduğunu iddia ediyorum. Konuşma için sizce de en önemli husus olan, nesnelere işarete, ne selam hareketlerinde ne de masa âdâbında rastlanır ve bunları, konuşucular böyle ayırım lar yapm ayı nasıl öğrenmiş olurlarsa olsunlar, sadece kendi başlarına incelemelidir. 72


P. : Bu durum da olgunun tuz/ekm ek farkı gibi belirli hatla­ rından çıkan ve kendisine hitap edilenin davranışını bu hatlar açısından yöneten sesleme çeşitleri, yani kelim eler - artık bun­ ları böyle niteleyebiliriz, - i ş a r e t (Zeiehen) olarak nitelendiri­ lecektir. Konuşma sırasında belli nesneleri temsil etm ekte ve bir gösterme işaretinin m üm kün ve doğru olmadığı durum lar­ da onun yerini alm aktadırlar. A. : Kelimelerin işaret olduğu, gerçi eski ve bugün de çok yay­ gın bir görüştür; fakat bunu b ir tü rlü anlayamıyorum. Bir işa­ retten beklenen ilk şey, onun açık ve tek anlamlı oluşudur. Ak­ si takdirde yerine kullanıldığı şeyi nasıl tem sil edebilirdi? Ama konuşmada kelim eler hiçbir zaman açık ve tek anlamlı değil­ dir. Aynı seslem eler birbirinden çok farklı nesnelere bağlı ola­ bilir, yani eşadlılar (Homonyme) teşkil ederler (62). İngilizcede böyle kelimeler pek çok, fakat eşadlılar aslmda h er dilde mev­ cuttur. Almancada Shakespeare’nin veya Goethe’nin Dichtunglarından (edebî eserlerinden) söz edilir, fakat m uslukta da bir Dichtung (conta) vardır; bahçe çitinde b ir Winde (sarmaşık) yetişir, fakat b ir araba da bir Windc (kriko) ile kaldırılarak te­ mizlenir veya tam ir edilir. D. : Affedersiniz, kelimeyi belli bir reaksiyona yol açan bir sesleme olarak belirlem iştik. Seslemenin kendisi yalnız başına kelime değildir; hakkında örnekler verdiğiniz eşadlılar ise ayrı ay rı kelimelerdir. A. : Peki böyle çok anlamlı bir sesleme duyduğunuzda, m üm ­ kün olabilecek çeşitli kelim elerden hangisinin söz konusu ol­ duğunu nasıl biliyorsunuz? D. : Bağlamından (Zusammenhang),

sözün gelişinden, gerek

62) Bir başka kelime ile söylenişi aynı, fakat kökeni ve anlamı farklı kelime Homonym Ceşadlı) dır; mes. kara (renk) ve kara (toprak parçası), kır (renk) ve kır (tabiat içinde) v.b. (Çev.)

73


konuşmadaki bağlantıdan, ön şartlarıyla beraber bü tü n durun bağlantısından. A. : Bu şekilde görüşlerimiz birbirine yaklaşıyor. Fakat işaret lerin etki tarzı bu değildir : Sınır taşları, trafik levhaları, kim ya formülleri, tabiî ki daima bir durum bağlantısı içinde k ar­ şımıza çıksalar da, nelerin yerine kullanıldıklarını açık ola­ rak belli ederler. Ama bir durum un onları belirlem esinden çok onların bir durum un yaratılm asına yardım cı olm asıdır söz k a nusu olan. Fakat çok anlamlılığın başka cinsleri de v ard ır : On­ lar hakkında da fikrinizi öğrenmek isterdim. Die Ergânzungssteuer ist ein Stein des Anstosses (63) (ilâve vergi herkesi kız­ dırdı) cümlesine b ir bakalım. Stein seslemesi ya «bu vergiye karşı çıkılmalı» anlamında bir çağrı, ya da «pek çok kişi bu vergiye karşı» anlamında bir haber olabilecek bir bağlantıda bulunuyor; fakat bilinen anlamda bir «taş» söz konusu değil, 11e bir «taş» konuşucu için uyarm a olarak rol oynuyor, ne de kendisine bu söz söylenen, taşla ilgili bir reaksiyona yönelti­ liyor. Bu Stein seslemesi, biraz önce belirttiğiniz anlam da bir kelime mi? Davranışta hangi değişiklik ona uyuyor? Hiçbir değişiklik; çünkü söz konusu olan, sadece bütün olarak u y ar­ ma veya reaksiyon olabilecek bir deyim. Bunun yerine rahatça diese Steuer ist abzıulehnen (Bu vergi reddedilmelidir.) veya wird allgemein abgelelınt (çoğunluk tarafından reddeliyor) de­ nilebilirdi. D. : Peki niye öyle denmiyor? A. : Çünkü insan her günkü ifadelerin dışında bir ifade kul­ lanınca konuştuğu kişi üzerinde daha değişik bir tesir bıraka­ cağını üm it ediyor.63 63)

74

Ein Stein des Anstosses; Stein (taş) ve Anstoss (kızgınlık) ke­ limelerinden oluşan, fakat «herkesin kızgınlığına sebep, herkesi kızdıran» anlamında bir deyimdir. (Çev.)


D. : Bu üm it neye' dayanıyor? Bu örnekte üm it sağlam temele dayanamaz, çünkü bu deyim pek harcıâlem olm uştur, o bakım ­ dan içinde «Stein» bulunan bu deyim, Stein (taş) kelimesinin çokanlamlılığı ile hiç ilgili değildir. Fakat eskiden gerçekten bir ifade değeri vardı, bunun da sebebi, günlük dilin karşısın­ da yüksek dil olarak yer alan b ir dilde, Kitabı Mukaddeste yer alan bir deyiş olarak kullamlmasıydı. A. : Yani etkilenm ek istenen, ve sosyal bağıntısı dolayısıyla, Kitabı Mukaddesle ilgili bir ima onun üzerinde özel b ir etkiye sebep olabilir diye beklenen partnere, karşımızdakine bütün deyişle beraber reaksiyon gösteriliyordu. D. : Fakat deyiş de nesneye uymalıydı, yani bu vergi konu­ sunda «reddedici» davranış tarzına sebep olmalıydı. Bunu, sa­ dece normal deyişten başka türlü olduğundan değil -aksine-, çıktığı çevrede zaten reddedici bir davranış için uyarm a etkisi sağlayabilecek durum da olduğu için yapabiliyordu. İlgili du­ rumda gerçek bir «kızgınlık taşı»nda bu, kolayca görülebilir. İşin ilgi çekici ve bizim sorunumuz açısından önemli yönü ise, bu kelime grubunun bu kudretini başka, fakat belirli bir tarz­ da benzer durum da da muhafaza etmesidir. Başka b ir ifadeyle kelim eler veya kelime grupları, anlamsız hale gelmeden, asıl kullanıldıkları yerden başka yere nakledilebilirler. H atta yeni yerlerinde özel bir etkiye de sahip olurlar. Bunun sebebi, kö­ kenlerinin kokusunu taşımaları, ve aslında oraya değil, başka ve çok belli b ir durum a ait olduklarının farkedilmesidir. Bu artık söz konusu değilse, özel etkilerinin de sonu gelmiş de­ m ektir. Bilimsel terim iyle Metapher denilen bu eğretilem e im­ kânı, bizim kelim eler dediğimiz yapıların, uyarm a veya reak­ siyon olarak hizm et etme kudretlerini sadece durum dan a l­ madıklarım, aksine kendi içlerinde taşıdıklarını ispat etmek­ tedir. P. : Fakat işte tam bu, kesinlikle onların işaretlerle birlikte 75


sahip oldukları aynı özelliktir. Bir nesne için kullanılıyorlar ve nesnenin kendisi oradaymış gibi etkide bulunuyorlar. A. : Ama asıl eğretileme olgusuna işaretlerde ve işaret sis­ tem lerinde rastlanmaz, çünkü böyle bir şey, açık ve tek an­ lam lı bağlamaya ters düşer. Burada kelim elerin çokanlamlılığına bir başka örneği de hem en ekleyebilirim. Bazen «eine schöne Bescherung» (64) veya «vvelch ı-eizende Überraschung» (ne tatlı, ne güzel sürpriz!) dersiniz; halbuki tam zıddını kastediyorsunuzdur. P. : Evet, bu ruhsal bağlantılarda çok ilgi çekici olan, konuşma arasında ses tonuyla ve başka davranışla kendini belli eden, bil­ diğimiz istihza (Ironie) olayıdır. İstihza yanlış anlaşılırsa, ko­ nuşucu karşısındakini yanlış değerlendirm iş dem ektir. Konuş­ m a sırasında buna sık sık rastlanır, meselâ biri diğerinin anla­ madığı kelim eler ve deyişler kullanılırsa. A. : Güzel, istihza ve eğretileme dilde sadece m üm kün olan değil, sık sık rastlanan bir şey. Peki b ir işaretler sisteminin neresinde böyle bir durum a rastlarsınız? Böyle bir şeyin gerçekten görül­ mediği b ir yana, düşünülmesi bile m üm kün değildir. «Alaylı» ve «eğretileme» trafik levhalarını gözünüzün önüne getirin bir kere! Fakat gerçekten, bir işaretler sistemi, konuşmada gayet yaygın olan bu usullere sadece arada b ir başvursa bile, bunu yapm akla kendi kendini ortadan kaldırırdı. D. : Bu fikir bana inandırıcı geliyor. Dilin kelim elerinin sadece işaretler olarak anlaşılması karşısında her zaman tereddüt duy­ muştum; çünkü geçerli olmaları için bütün işaretler hakkında önceden anlaşm aya varılmış olması gerekir, halbuki kelimele­ rin geçerliliği kararlaştırılm ış değildir ve kararlaştırılm ış ola-64 64) Kelime kelime ; «Güzel bir hediye»; fakat yaklaşık «a-1 başına be­ lâyı!» karşılığı ve tatsız bir sürprizi ifade eden bir deyim. (Çev.)

70


maz da, çünkü kararlaştırm a işi için daha önce, geçerli b ir dili» olması gerekir. Z. : Bununla dilin gelişimini inkâr etm iyor musunuz? Dilin, insanda doğuşta m evcut yetenekler tem eli üzerinde yavaş yavaş vücuda geldiği hususunda görüş birliği içinde olduğumuzu dü­ şünüyorum. Bu arada sözün kelim eler halinde bölümlenmesi herhangi bir zam anda ortaya çıkmış olmalıdır. H attâ kullanıl­ ması ve anlaşılması doğuştan olan işaretler bile vardır. D. : Elhetteki ben de dilin gelişim sonu oluştuğunu düşünü­ yorum. Ve asıl işte bundan dolayıdır ki, onun, bayrakla işaret­ lerin veya trafik levhalarının işaret sistem leri oluşu gibi, o an­ lamda bir işaretler sistemi olduğu görüşüne karşı çıkıyorum. Elbette ki işaret kavram ını, doğuştan davranış tarzlarını içine alacak derecede genişletebilirsiniz. Fakat dili işaret sistemi ola­ rak kavrayanların görüşü b u değil. Dilin işaret kavram ı vasıta­ sıyla açıklanabileceğine inanmıyorum, bundan daha doğrusu, işa­ reti kısaltılmış ve dondurulm uş dil olarak görmektir. Benim için en önemli husus, b ir işaretin açık ve tek anlamlı oluşudur, dil ise tabiatı gereği böyle olamaz. A. : Ve nihayet insanların konuşmadaki davranışı, işaretler karşısm da olduğundan çok farklıdır. Konuşma, karşımızdakinden partnerden ve nesneden gelen iki uyarm aya karşı reaksi­ yondur; işarette ise p artn er diye bir şey m evcut olmadığı gibi, uyarm a sadece işaret ile gösterilen arasındaki sıkı bağıntıdan gelmektedir. P. : Farzedelim ki, dil bir işaretler sistem i değildir, veya daha ihtiyatlı bir ifadeyle, insan konuşma sırasında b ir işaretler sistemi kullanm am aktadır. Fakat bu durum da, daha önce gör­ düğümüz gibi, dilin m üm kün kıldığı işleri gerçekte nasıl ye­ rine getirecektir? D. : Bizi insanın dil yoluyla nesnelerle kurduğu ilişkile­ ri özel b ir tü r ilişki olarak tanım lam aktan alıkoyan bir şey 77


yok. Bu ilişki, işaret ilişkisinden ortaya çıkmış etkileme tarzı ve sebep olduğu şeyler bakımından ayrılm aktadır ve bu da, anlaşm ada ihtiyacımız olan kesin bir sınırlam a için yeterlidir. Şimdi işaret fenomeninden tam am en bağımsız ola­ rak, işi başlangıçtan ele almalı ve insanların konuşarak b irbir­ leriyle ve çevreleriyle ilişkilerini nasıl kurduklarını incelem e­ liyiz; çünkü bu ikili ilişkiyi en önemli husus olarak görüp ka­ bul etmiştik. P. : Fakat bana bu ikili ilişki, şahıslar ve nesneler arasında bir aracılığı gerektiriyor gibi geliyor. İki insan b ir olgu üzerin­ de anlaşıyorsa, buna h er ikisinin de daha önceden şu veya bu şekilde sahip olması gerekir. Olgunun bilinç yaşantısı olarak birisinde yansıdığını ve bu yaşantının konuşmada öbür şahsa aktarıldığını kabul etm ek yanlış mı olur acaba? Bu fikir aslında yeni değildir, John Locke da meseleyi böyle düşünm üştür (65). D. : Locke bu alanda ilk değildi; bu görüşe A ristoteles’te bile rastlarsınız. Aslında bunun yakın zam anlara kadar hâkim gö­ rüş olduğu söylenebilir. A. : Böyle fiksiyonları (uydurmaları) kökünden ortadan kal­ dırm anın ne kadar gerekli olduğunu görüyorsunuz. D. : Fakat başka düşünce ve tereddütler de vardı. Aslında mavi, sıcak, sert gibi duyum ları anlatan kelimelerin, gerçekte «nesnelerdeki özellikleri» kastetm eleri dikkat çekici değil m i­ dir? Konuşmanın yaptığı iş düşünülse, insan bunu anlar. Sözün anlamı konuşmaya katılanlar için aynı olmalıdır, aksi takdirde, bu kelimeden ne anlarsak anlayalım, «anlaşma» m üm kün değil­ dir. Konuşmaya ve anlam aya eşlik eden ruhsal yaşantılar ise, insanın kendi kendini gözlemlemesini bilgi vasıtası olarak ka­ bul edersek çok değişkendir; bunu kabul etmezsek, belirlenemez bile. Konuşmanın oluşturduğu beraberlik ise, özellikle şa-65 65) J. LOCKE, Essay conceming Hu man Understanding 1690.


hıslarm tesadüfen içinde bulundukları ruhsal durum dan tam a­ men bağımsızdır. Söz dışa, olgulara yönelir ve öyle de anlaşı­ lır. Ben birisine «lütfen pencereyi kapayınız» dersem, ona pen­ cerenin kapanması konusunda arzum u söylemiyorum, onu bu işi gerçekten yapm aya davet ediyorum dem ektir. Karşımdakini benim ruhsal durumum , meselâ isteğimin temelini oluşturan gerçekler asla ilgilendirmez, onu ilgilendiren sadece pencerenin gerçekten kapanmasıdır. Peşin hüküm süz bir gözlem, h er ko­ nuşma için bu sonucu kolayca gösterir. Bu bakımdan, davranış araştırm aları, bütün tek yönlülüğe rağm en gerçeğe, konuşma­ nın «psikolojik» kavranışm dan daha yakındır. Z. : O halde, konuşda nesnelere doğrudan doğruya bağlıdır demektir, ve arıların davranışının yaşantılarıyla tam am en do­ laysız ilişkisi gerçek dil olabilir. D. : Misafirimizin arzu ettiği gibi, h er dil ifadesini b ü tün ola­ rak bir durum a bağladığımız takdirde, doğrudur bu. Fakat sa­ dece her sözün bir durum a yönelme olduğunu tespit eden bu çıplak, soyut bağlama, onun fikrince de b ir araştırm anın başlangıcından, araştırm aların içinde hareket edeceği çerçeve­ den ibarettir. Şimdi sözleri durum larla, h er ikisini de kendi aralarm da karşılaştırırsak, biraz önce de gördüğümüz gibi, ke­ limelerin, yani sözün durum daki belirli h atlara bağlı sesle ilgili varyantlarının (değişkelerinin) var olduğunu ve bunların bu rollerini konuşucuların davranışlarıyla kazandığını görürüz. Bu aşırı titizce form üle edilmiş ifade için özür dilerim, fakat dilin m ahiyeti sorununda savunulan görüş noktalarından tam am en bağımsız olarak, kelim elerin v ar olduğunun ispatlanm ış olma­ sını, araştırm anın gidişi bakım ından son derece önemli bulu­ yorum. A. : Peki sözün nesneyle ilişkisi sorununu neden özelikle keli­ m elerden hareketle açmak istiyorsunuz? D. : Çünkü onlar sonsuz derecede çok biçimli sözde durmadan 79


karşım ıza çıkan birim ler teşkil ederler, ve çünkü bu birim ler­ den davranışın nesnelere yöneltildiği görülm üştür. Ayrıca biliyo­ ruz ki, kelim elerin nesnelerle ilişkisi, b ir defalık durum la ba­ ğımlı değildir. Kelimeler «aktarılabilir», istihza için kullanıla­ bilir, fakat bu arada nesneyle ilişkileri kaybolmaz, zaten bu ilişki eğretilem enin ve alaylı kullanım ın ön şartıdır. Bence, ke­ lim eleri, nesnelerde onlara uyan şeylerle karşılaştırınca, bu ilişkinin cinsi konusunda epeyce şey öğrenilebilir. Z. : Bu takdirde, adları dışmda niteliğini ve bölümlenmesini nesne araştırm aları (Sachforschung) yoluyla tanıdığımız nesne­ lerden yola çıkmak daha doğru olurdu. D. : Bu deneme sık sık yapılmıştır, (66) ve çok öğretici b ir so­ nuca yol açmıştır: Çoğu durum larda dilin kelim elerinin alanları, realitenin ve bölüm lerinin sadece nesne olarak sınırlandırılm ış nesneleriyle uyuşm am aktadır. Daha başlangıçta, o çok iyi bili­ nen, fakat yine de son derec dikkate değer gerçekle karşılaşılı­ yor : İnsanlar arasında bir değil, pek çok dil vardır, ve bunlar birbirlerinden, nesneleri adlandırdıkları son derece farklı ke­ lim elerle çok açık bir şekilde ayrılm aktadır. Z. : Farklı seslemelerin zorluk çıkarmaması gerekirdi. «What’s in a name, that which we cali a rose by any other word vvould sineli as sweet ) tö7). İnsan şöyle de diyebilir : B ir at, çeşitli dil­ lerde bu hayvan cinsine ne ad verilirse verilsin, v a r olduğu h e r yerde aynıdır. D. : Tabiî haklısınız, fakat bu, kelime hâzinesinin sadece bir kısmı için doğrudur, bunun hiç doğru olmadığı şeklindeki görü- 67 66) Bk. Leo WEISGERBER, Vom Weltbild deutschen Sprache, 2. bas. (Düsseidorf 1853), 1 105 v.d. 67) Shakespeane, Romeo ve Juliet II. 2. (Bir isim nedir ki? Bizim gtil dedi£irniz/Ba.şka herhangi bir kelimeyle de aynı şekilde gü­ zel kokardı).

80


şü ise fazla mübalâğalı buluyorum . Farklı İktisadî veya sosyal durum larda köpeğin veya atm bam başka anlam lar taşıyabilmesi, başka bir meseledir. A tm insan için taşıdığı anlamın son elli senede, bu hayvanın neolitik çağda ehlileştirilm esinden beri görülmedik şekilde değişmiş olmasına rağmen, modern batı dil­ lerinde «at» karşılığı kelim elerin bu sürede nesne ile ilişkilerini değiştirdiğini kimse iddia edemez. Aynı şekilde, ata verilen ad­ lar da değişmemiştir. Bu yüzden, böyle kelim eleri herhangi bir bağlantıda bir dilden öbürüne çevirmekte hiçbir zorluk yoktur. Fakat işte bu faaliyet sırasında görülür ki, kelime hâzinesinin büyük kısmında böyle b ir uyuşm a söz konusu değildir. Bu konu­ da örnek bulm ak için uzak dilleri yanyana getirmemiz veya güç ve ihtilâflı alanları ele almamız gerekmez : Günümüzün en yay­ gın kültür dilleri ve h er gün rastladığımız durum lar, bu hususta adım başı örnekler sağlamaktadır. Gayet som ut «vasıtayla git­ mek» şeklinde harekete bir bakalım meselâ. İlk bakışta dene­ bilir ki, realitede gayet açık, ve «at» veya «köpek» gibi, insan­ lar4 arasında her yerde adı olan bir olaydır bu. A. : Fakat bu düşünce yanlış olurdu, çünkü sizin Almanca fahren (gitmek) kelimesi çeşitli olayları içine alıyor : Hem her çeşit araba ile hem de gemi ile gitmeye fahren diyorsunuz; ama bu sonuncusu bam başka b ir şeydir. Biz İngilizcede gemi ile gitmek için to sail deriz. Arabada ise ayırım yaparız, arabayı bizzat kullanm ak to drive’dır; içinde oturulursa ve başka birisi arabayı kullanırsa, bunun karşılığı to ride’dir. Sadece h erhan­ gi bir yere gitmek söz konusu ise, buna to go by train veya by car (trenle, arabayla gitmek) deriz. D. : Almancada böyle bir somut-canlı bağlantıda gehen (git­ mek) fiilini kullanamayız, çünkü bunun için ayaklardan fay­ dalanılmış olması gerekir. Sadece soyut olarak, birisi için «Er geht als Instendant nach Hamburg» (o sanat yönetmeni olarak H am burg’a gidiyor) diyebiliriz, fakat burada b ir «hareket» söz konusu değildir. Peki sizin to ride ve to arive ilişkisi nedir? 81


Biz Almancada bisiklete binm ek karşılığı elbette fahren fiilini kullanırız; bilindiği gibi de insan bisikleti kesinlikle bizzat kullanır. A. : But we ride on a bicycle, of coursel! Çünkü bisiklete bin­ mekle, a t sırtında oturm ak hem en hem en aynı durum dur . D. : Trenle gitmek için to ride kullanırken tabiî bunu düşünü­ yorsunuz. Böyle uyuşm aların hepsi dil tarihi yoluyla açıklana­ bilir. Burada, daha önce sözünü ettiğimiz eğretilem e im kânı bir rol oynam amaktadır. Tekerlek atm yerini almıştı, o halde ifade bu alandan aktarıldı. Aynı şekilde biz Almancada pilotlar izin verse, uçakla gitmeye fahren demek isterdik, çünkü o da bir çeşit gemidir. Bu müm kün olmadığı için fliegen (uçmak) fiilini kullanıyoruz, halbuki fliegen sadece kuşlar için kullanılabilir, biz ise havada elbette b ir kuş gibi kanat çırpmıyoruz. Reiten eylem ini b ir hareket biçimi olarak ancak b ir hayvan, normal olarak da bir at sırtında gerçekleştirebiliriz. Görüyorsunuz, Al­ m anca fahren, reiten, gehen kelim elerinin kullanım alanları, onların İngilizcede kısmen karşılıkları olan to sail, to ride ve to go kelim elerinden çok daha başka şekilde birbirlerine ve dışa karşı sınırlanm ıştır (091. A. : Bu da kelimelerin nesneyle asla sağlam bir ilişkilerinin olmadığını, bu ilişkiyi h er seferinde b ir durum bağlantısı için­ de kazandıklarını ispat eder. D. : Tamamen öyle, fakat her kelime h er durum da anlamlı kullanılmaz; kelimenin uygun düşeceği durum ların çevresi, dilde kesin olarak belirlenm iştir. Bu çevre genişletilebilir ve ge­ nişletilm ektedir de, fakat ancak belirli şartlarda ve yavaş yavaş.*150 68)

îng. to ride, Alm. reiten aslında ata binmek, atla gitmek de­ mektir. (Çev.) 6ö) L. WEISGERBER- Vom Weılthild der deutschem Sprache. 2. bas. 1 50 v.d.

82


Başka dillerde, bunun dışında aynı dilin başka tabakalarında da bu çevreler hem en hem en daima, kural olarak birbirini tam örtmez. Yani bunlar tam am en nesneden çıkarılarak belirlenmiş değildir, çünkü nesne hep aynıdır. P. : Biraz önce tespit edildiği gibi, nesne hakkındaki tasav­ vurlardan hareketle de belirlenm iştir. Peki, nesneler ve in­ sanların nesnelerden aldıkları izlenim ler arasında ortada bir şey yok mu? D. : Var, daha stoacıların «dışarda var olan» ve «tasavvur» dan, «söylenen şey» olarak ayırt ettikleri dil içerikleri l7o). A. : Ümit ederim bunlar yine, özellikleri realitedeki nesne­ lerden daha sağlam olm amaktan ibaret nesneler değildir, çün­ kü benim böyle hava gibi hafif şeylere karşı h er zamanki gü­ vensizliğim bir yana, bu iddia bizi kelim elerin işaret olduğu şeklindeki, doğru olmadığından emin bulunduğum uz görüşe götürür. D. : Endişe etmeyin! Dil içerikleri insanların insanlara etkile­ ridir ve nesnelerle insanlar arasındaki etkilerdir. Realitedeki nesnelere bağlıdırlar elbette, keyif yüzünden oluşturulm uş şeylerden ibaret değildirler. Fakat realiteyle uğraşm ak iste­ yenin ve zorunda olanın niyetiyle ve ihtiyaçlarıyla da yönlenir­ ler. Bu bakımdan onları belirleyen insandır ve onun özelliğidir. Nihayet, konuşmanın anlamı ve amacı olan, karşımızdaki kişi­ nin partner’in anlayışına bağlıdırlar. A. : Buna katılabilirin, ancak bunun biraz daha gerçekçi bir şekilde ifade edilebileceğini zannediyorum. D. : «Bu, konuşma» denilen fenomenin tam tarifinin gerektir- 70 70) Dil içerikleri (Sprachinhalte. sprachliche İn hal te) kavramı için tok. L. WEISGERBER, Vom Welttoilt der deutschen Sprache 2. bas. I. Cilt. 83


eliğinden fazla bir şey söylememektedir. Bunun yaptığı iş, in­ sanlarla ve nesnelerle belirtilen ilişkilere sahip «kelimeler»in var oluşuna dayanm aktadır. Bu iki ilişkinin kopmaz olduğu, dav­ ranış araştırm alarına borçlu olduğumuz bir bilgidir. Ayrıca, şimdi ulaştığımız bu görüş, yeni de değildir. Bu WILHELM VON HUMBOLDT’un «dil bir eser değil, bir faaliyettir» şeklindeki hükm üne de denktir. Platon da «Kratylos»da özellikle kelimeye, onu «başkalarının aydınlatm aya ve dünyayı bölümlemeye y ara­ yan b ir âlet» olarak adlandırarak, aynı rolü verm iştir. Bu arada şunu da hatırda tutmam ız gerekir ki, «aydınlatma» ve «dünya­ nın bölümlenmesi», aynı olayın iki ayrı yönünden ibarettir. P. : Platon’un cümlesinde b ir imaj kullanılıyor, onun yerine nesnel ifadeyi kullanm ayı tercih ederdim. B ir âletten bahse­ diyor, ve açıkça dokumacımn iğnesini ve mekiğini m ukayese ediyor. M etalden ve tahtadan yapılmış bu gereçler, maddî nesneler olarak m evcuttur. Dilin kelim eleri ne olarak vardır? Eskiden «engramm», yani beyindeki izlenim ler olarak, denirdi. F akat dünya artık o kadar basit görünmüyor. A. : Ben olsam alıştırm a ile veya alışma ile öğrenilmiş davra­ nış biçim leri olarak nitelendirirdim ta ). Z. : Belirli davranış biçimlerini bu alıştırm a veya alışma ile edinme m ecburiyeti, anlaşıldığına göre insan dilini arıların «haber»lerinden ve diğer hayvanların benzer davranışlarından ayırm aktadır. A rıların dansını, yönünün anlamını, süratin dü­ zenlenmesini öğrenmek gereği yoktur. B unlar ve bu ifade araç­ larını h er defasında somut durum a uydurabilm e yeteneği ka­ lıtım la geçer, doğuştandır. Ancak bu yeteneğin elbette birey­ lerce idrak edilmesi ve işlenmesi gerekir.

P. : Miras olarak alm an şeyler, insanın dilinde de önemli rol oynar. Böyle davranış biçimleri kazanmak, yani b ir dil17 71) L. BLOOMFIELD, Language, S. 29 v.d. 84


öğrenmek yeteneği insanda doğuştan vardır. Bununla ilgili birçok da ayrıntı vardır, bebeğin kendiliğinden peltek peltek agulaması, duyduklarından edindiği izlenim leri konuşma organ­ larındaki hareket hissiyle bağlaması, duyduğu sesleri bizzat taklide çalışması ve benzeri şeyler. Z. : Bu miras alm an yeteneklerin çoğuna hayvanlarda da rast­ lanır, ancak elbette hiçbir hayvanda hepsi toplu bulunm az (72). P. : Ancak : H er norm al insan yavrusu konuşmayı kendiliğin­ den öğrenir. Öğrendiği dil, soyunun veya atalarının konuşmuş olduğu dil değil, içinde büyüyüp yetiştiği çevrenin dilidir. Bu noktada kalıtım la ilgili özel yeteneklerin b ir rol oynadığı söyle­ nemez. Z. : İnsan dilinin çevreden öğrenilmesinin gerekli, buna k ar­ şılık arı dilinin esas olarak doğuştan b ir davranış olmasını, bu iki dil arasında en önemli fark olarak gördüğünüzü mü söylü­ yorsunuz? P. : Bu tamamen, bizim «dil» adının kullanılış alanı konusun­ da nasıl bir görüş birliğine varacağımıza bağlı; bu da yine bir maksada uygunluk sorunu. Belki de «dilin mahiyeti»nden söz etmesek, böylece sanki böyle «mahiyetler» (özellikler) varmış da biz onları biliyormuşuz kanaati uyandırm asak daha iyi ola­ cak basit olarak söz konusu olan, belirli b ir ifadeyi nasıl kulla­ nacağımızı tespit etmek. A rıların şüphe uyandıran davranışı ile insanların konuşma karakterli davranışı, bizi ilgilendiren h atlar­ da uyuşuyorsa, h er iki davranışı da tereddüt etm eden aynı adla ifade edeceğiz. Yalnız arılar konusunda birkaç soru daha var içimde. Bir davram şı çağrı olarak nitelendirm em iz için, onun belirli bir reaksiyona yol açması çoğu kere yeterli değildirbirisi esnerse, bu çevresindekilere beraberce esneme çağrısı de-72 72) O. KOEHLER, Vorformen menschlicher Ausdrucksmittel im Tierreich, Universitas (Stuttgart) 9 (1954) s, 759 v.d. 85


ğildir, sonuçta etki böyle olsa bile-; ancak konuşmacının karşısm dakinde belirli bir davranış sağlamak niyetinin var olması halinde bir çağrıdan bahsedebiliriz. A nlarda durum nasıldır? Z. : A rıların, varsa bile, düşüncelerini okuyamayız tabiî. Fakat davranışları, bu davranışın b ir topluluğa hitap ettiğini gösteri­ yor; çünkü, yalnız olduklarında dans etm iyorlar. Bu tam am en yeter bence. İnsanda da konuşma sırasında niyetin varlığını, objektif olarak sadece birisine hitap etmesinde ve onun reak­ siyonunu farketm esinde anlıyoruz. D. : Evet, meselâ bir usta çırağını bira almaya gönderirse, o da bunun yerine süt getirirse. Bu durum da ustanın davranışı h er tü rlü şüpheden uzak b ir şekilde gösterir ki, isteğindeki ni­ yet gerçekleşmemiştir. Konuşucunun belirli b ir şey beklediği ancak böyle arızalarda açıkça ortaya çıkar. Fakat hem cinsleri çağrıya uym adıkları takdirde arılar ne yapıyor? Z. : Yiyecek alıp getirme çağrısı yapıldığında bu çağrıya uym am a diye bir şey olmuyor, çünkü arıların hareketleri irsi olarak tespit edilm iştir ve bu bakımdan serbest irade söz ko­ nusu değildir. A rılar, grevi de isyanı da bilmez. Fakat başka b ir vesilede, dansla ifade edilen çağrılarına uyulm ayınca arı­ ların ne yaptıkları gözlenebilir. Oğul arıları kovanı terkedince ve oğul geçici olarak bir yere konunca, yani b ir dala asılınca, h e r yöne tek tek arılar dağılır; bunlar o anda yiyecek değil, oğul için sürekli bir yer aram aktadır. Geri dönen h er arı, bul­ duğu konma yerini dansla anlatır. Fakat hepsi farklı şeyler bil­ dirdiğinden, önce hiçbir şey olmaz. Daha sonra bu arılar ara­ larında görüş birliği sağlanana, yani belki de en inançlı veya en enerjik olanın danslı em rini kabul edene kadar dans ederler. Bunu takiben de kıraliçe arı ve onunla birlikte bütün oğul h a­ rekete geçer. Yani başarı gerçekleşene kadar çağrı devam et­ mektedir. P. : O halde, arılarda, insan davranışında niyet dediğimize uy86


gun bir şeye rastlandığını söyleyebiliriz. Dans sadece çağrı et­ kisi yapm amaktadır, çağrı olarak kastedilm iştir. Arı, dansederek kovandaşlarıyla ilişki kurm akta, aynı şekilde bir olguya, işte o yiyecek kaynağının yerine işaret etm ektedir. Bu olgu dans esnasında diğerlerinin doğrudan algılama alanı dışında­ dır. Bütün bunların hepsi, biraz önce b ir konuşma olayı için tespit ettiğimiz şekilde bir iş ve başarı oluşturm aktadır. D. : Buna karşı b ir şey söylenemez. A n ların anlaşma başarısını insanların konuşmasından ayırabilm ek için, bir de bu başarının hangi araçlarla sağlandığını sormak gerekir. Hatırladığım ka­ darıyla, b ir arının hem cinslerinden birkaçına yolu âdeta model üzerinde gösterdiği söylenmişti. P. : Fakat bu modelin kendisi bir semboldür veya b ir sem­ boller sistem id ir: Arazi yerine petek, yukarı yön güneş yönü, uzaklık yerine de dansın temposu. Z. : Birleşme yönlerinin karıştırılm ası, sadece arılara has bir özellik değildir ve anlaşm a durum u dışında da görülebilir. Işığa göre yönlenen ve bu konuda incelenen b ü tün böceklerde kısmen farkla, ‘.anlamda olsa bile, bu iki yönün birbiri yerine geçtiği anlaşılm ıştır. Bu, sürü halinde gezmeyen, yani hem ­ cinsleriyle anlaşma içinde olmayan hayvanlarda görülmektedir. Anlaşıldığına göre, söz konusu olan, sadece böceklere has ırsî bir reaksiyon tarzıdır. Güneşi görmedikleri zaman, yerçekimi­ ne, veya daha doğrusu ona zıt yöne, tıpkı güneş yönüne dav­ randıkları) gibi davranıyorlar. Fakat bildiğimiz kadarıyla, sa­ dece arılarda bu özelikten anlaşm ada faydalanılm aktadır. D. : B ütün böceklerde ve arılarda bu iki yön yaşantı açısından aynı anlamı taşıyorsa- ki sadece davranış bakım ından bunun böyle* olduğu ispatlanmıştır-, bu durum da sembolden veya an­ lam dan bahsetm ek pek m üm kün değildir. Dokunma duyum u­ zun dünyası ile görme duyum uzun d ü n y a s ı aynı şekilde ya­ şarsak, dokunma izlenimlerimizin görme izlenimleri anlamı ta87


şıdığını veya onlara sembolize ettiğini söyleyemeyiz. Söyleye­ bileceğimiz şey, aynı dünyayı iki farklı şekilde algıladığımız­ d a . A rıların böyle b ir münasebeti anlaşma amacı için kullana­ bilm eleri, yani arazide nasıl hareket ettiklerini petek üzerinde gösterebilm eleri, dikkate değer bir olaydır. Bu ilerlem iş saatte bütün çekincelerle cüretli b ir yorum yapmama izin verirseniz, bu durum da, sadece göstermeden faydalanan, sembol kullan­ m ayan b ir dille karşı karşıya olduğumuzu söylemek isterim. Nasıl olursa olsun, bu olay bence şunu düşünmemiz için bir hatırlatm a, uyarm a ki, biz dil yoluyla veya dile benzer yollar­ dan anlaşm a konusundaki büyün im kânlardan haberdar de­ ğiliz. Sadece «Homo sapiens»in son beş bin senede kullandığı dilleri biliyoruz. Ondan önceki dilinin nasıl olduğu, m eşhur N eandertal insanı «Homo primigenius»un ve insanın ondan ön­ ceki atalarının ne şekilde konuştuğu hakkında hiçbir bilgimiz yok. Şimdi böcekler gibi tam am en farklı organizmalara sahip canlılarda birtakım anlaşma vasıtalarıyla karşılaştığımızda, insan dili im kânlarının sınırlı b ir kesitine göre oluşmuş kav­ ram larım ızın, bunlara uymamasına şaşmamamız gerekir. A. : Bu durum da kavramamızı durum a uyacak şekilde geniş­ letm em iz m i gerekir, yoksa yeni keşfedilen anlaşma biçimleri için yeni kavram lar yaratm am ız mı? Z. : Ben kesin olarak «dil» kavram ının genişletilmesi ta ra fta­ rıyım . Bu kavram dan şimdiye kadar anladığımız önemli her şey, burada karşım ızdadır : Toplu olarak yaşayan hayvanlar arasında, topluluğun hayatı için en önemli işlerin yapılmasını sağlayan anlaşma; bunun aracı olarak da, insanın hem en karşı­ sında olmayan realitenin, onun hem en karşısındaki ve duyu­ larla algılanabilecek b ir araca semboller yardım ıyla veya is­ terseniz başka biçimde kopya edilmesi- bu, arıların diline ol­ duğu kadar, insanın diline de uyan bir tanımlamadır. P. : Sosyolojik ve biyolojik bakım dan bütün bunlar 88

doğru


olabilir, fakat psikolojik bakımdan, davranışın bütün türdeki irsi yeteneklerle asla değişmez biçimde yönlendirilmesi ile, h er bi­ reyin belirli b ir toplulukta geçerli keyfi uyarm aları kendi ken­ dine öğrenmesi zorunluluğu arasındaki büyük b ir fark görüyo­ rum. A. : Bu fark bence pek büyük değil; davranışın sadece nasıl kazanıldığıyla ilgili, nasıl cereyan ettiği ve neler başardığı ile değil. D. : Ama bence asıl en önemli fark burada. A rıların dilinde­ ki ifadeler ebediyen değişmez şekilde sabittir, sadece canlı organizasyonun değiştiği biçimde, m utasyon ve tabiî ayıklama yoluyla ve biyolojik çağlar içinde değişebilir. B ir insan dilin­ de ise, her tek konuşucu bile durm adan değişiklikler yapar. Bu değişiklikler belki de pek ufaktır, tek tek insanlar belki bunların farkına bile varmaz. Fakat değişikliklerin toplamı bir kaç nesil içinde b ir dilin oldukça belirgin şekilde değişmesine yeterli olabilir. İfade keyfî olduğu için, yeni ihtiyaçlara, yeni içeriklere uyabilir. A n ların dili, hayatın doğrudan ihtiyaçlarına, gıda ve yuva aram a konularına inhisar eder. İnsan dili de m u­ hakkak bir zam anlar öyleydi, şimdi de âdeta anlaşm a âleti ola­ rak günlük hayatta hizm et görmesi, onun işlerinden, başarıla­ rından biridir. Fakat insan dili bu noktada takılıp kalmamış­ tır; dünyayı kavram aya yarayan bir vasıta ve insan topluluğu­ nun asıl temeli oluncaya kadar, iş ve başarı alanını sürekli bi­ çimde genişletm iştir. Bunu sadece, bir tarih olduğu için başa­ rabilm iştir, ve arıların dili gibi bağımlı olmadığı, serbest bir davranış biçimi olduğu için b ir tarih e sahiptir. İnsan dili bir k ü ltü r servetidir, manevî-fikrî hayatın b ir gerçeğidir, arıların dili ise sadece biyolojik bir fenomendir. Z. : Ama insan dilinin de biyolojik tem elleri ve biyolojik et­ kileri vardır. D. : Şüphesiz, ve bu sebepten de, bu biyolojik bağlantılar söz 89


konusu olduğu sürece onlarda da dilden bahsedilebilecektir. İnsanlarla böcekler veya başka hayvanlar arasındaki fark ele alınınca, şimdiye kadar yaptığımız gibi, sıfatlarla veya birleşik kelim elerle bir yol bulunm aya çalışılabilir. Fakat tarihî bir güç olarak dilden söz edildiğinde, bu noktada sadece ve sadece insan dili vardır ve bir ayırım işareti gereksizdir. Z. : Hayvan davranışını inceleyen bir araştırıcı bu sözlere k atı­ labilir. Ayrıca, bence insanın özel yerini özel iletişm e tekniğin­ den çok. h ü r oluşunda ve tarihinde görmek daha uygundur. A. : İnsanların tek bir büyük topluluk teşkil etmemesi, arala­ rında ya hiç anlaşamayan, ya da ancak çok güç ve dolambaçlı yollardan insanlara has b ir şekilde anlaşabilen çok m iktarda gruplara bölünmüş olması da elbette bu hü rriy etin ve tarihin sonuçlarıdır. D. : P ratik hayat ilişkileri açısından bakıldığında bu faydasız ve fuzulî bir şey elbette. Fakat dilleri dünyayı m ânen kazan­ m ak hususunda aynı sayıda im kânlar olarak görürseniz, p ra­ tikteki bazı rahatsızlığı, bu zenginlik fazlasıyla karşılayacak­ tır (73>. A. : Bunun için önce, dillerin birbirlerinden ayrılm ış olma larm a rağm en veya özellikle bu ayrı oluş dolayısıyla neler ya­ pabildiklerini bilmek gerekirdi. D. : Ama daha önce, bu dil gruplarının nasıl ve ne yolla oluş­ tuklarım tespit etmemiz gerekir. Tecrübe gösteriyor ki, bir grup insan arasında bir konuşmanın gerçekleşebilmesi için, bu grup­ takilerin aynı davranış tarzlarına hazırlığı kazanmış olması gerekiyor. B irbirleriyle konuşabilen insanlarda ortak olan şey, çok sayıda davranış biçimine hazır olmuştur. Konuşmanın ön73 73)

90

Bk L. WEISGERBER, Muttersprache und Geistesbildung (3 1941); Das Gesetz der Sprache (Heidelberg 1951), s. 163 v.d.


şartı d i l t o p l u l u ğ u d u r (Sprachgemeinschaft), bu da ba­ lı» li davranış tarzlarına hazırlığa -buna artık söz konusu olanın, nesnelere sahiplik olduğu şeklindeki bir yanlış anlamadan kork­ mak zorunda kalmaksızın, kısaca d i l v a r l ı ğ ı (Spraclıbesitz) diyebileceğimiz m üştereken (topluca) sahiptir dem ektir (74). P. : Dil varlığı kelim elerden mi oluşuyor o halde? D. : Öğrenme yoluyla edinilen, belirli b ir kelime hâzinesini akıllıca kullanm a kabiliyetinden dersek daha doğru olur. Ama bu iş için seslem elerden ve onlara bağlı davranış biçimlerinden başka şeyler de gereklidir. Kelimeler kendi başlarına ne uyar­ m alara reaksiyondurlar, ne de başka bir reaksiyona yol açan uyarm alar. Bu etkilerine ancak söz bağlantısında sahiptirler; söz ise, sadece içinde kelim eler olduğu için sözdür. Sözün içinde kelimeler belli bir düzende görünür, veya başka b ir deyişle, söz kelimeler halinde bölümlenir, ve böyle bir bölümlemenin (ya­ pının) olabilecek biçimleri de dil varlığına dahildir. Bu­ rada yanlış anlama tehlikesi de azdır, çünkü kimse cümle şemalarını veya cümle kurm a planlarını, hâfızada mevcut bu­ lunan «nesneler» olarak görmeye kalkm ayacaktır. Tersine, açıktır ki, söz konusu olan, eldeki hazır kelim eler yardım ıyla realite ile baş edebilme hususunda, öğrenilmiş usullerdir. P. : Buna göre, dil varlığı bir konuşmanın gerçekleşmesi için, durum un yol açtığı uyarm alar kadar önemli, öyle mi? D. : Dil varlığı konuşmanın temelini sağlar ve bu uyarm ala­ rın gerçek etkisini belirler. P. : Görüşüne göre, kazanılan bu hazırlık tem elinin üzerinde gerçekleşen reaksiyonlar, büyük ölçüde kendiliğinden oluyor. Bir reaksiyonun, ortaya çıkışının bilinçli olarak anlaşılacağı ka­ dar engellenmiş olduğu durum lar nadirdir, ve sadece özel, kıs­ men patolojik şartlarda ortaya çıkarlar. Böyle bir, üstelik ço-74 74) L. WEISGERBER, Das Gesetz der Sprache, s. 137 v.d. 91


cukluğun erken dönemlerinde edinilmiş hazırlık, elbetteki bü­ tün şahsiyetin teşekkülü bakımından son derece önemlidir; sadece normal çevreye karşı davranışı değil, başka insanlara karşı davranışı da yönetir. Eğer bütün bir insan grubu aynı tarzda yönlenmişse, bu özellikle insan olarak birbirlerine dav­ ranışları bakımından elbette bazı önemli sonuçlara yol açar. D. : Sonuçlar, bizim d i l t o p l u l u ğ u dediğimiz şeydir (75>. İnsanların aynı dili konuşmaları olgusu, onların sadece insan ol­ ma özelliklerinin sağlayacağından çok daha sıkı ilişkiler kurm a­ larına yol açar. Bunun ne kadar önemli olduğunu insan h er gün her yerde görür. Dil farklılığı, insanlar arasında siyasî ve dini inançlardan çok daha etkili ve işin özüne daha derinlemesine inen bir bariyerdir. Aynı dil konuşulursa, siyasî ve dinî inanış­ lar konusunda hiç olmazsa tartışılabilir, bu da tam b ir İnsanî ilişkidir. Fakat ortak dili olmayan insanlar, birbirleriyle ilişki konusunda en basit biyolojik ilişki düzeyine düştüklerini gö­ rürler. Elbette1 o şartlarda da topluluk oluşur; insan toplu halde yaşayan hayvanlardandır, ve buna uygun güdülere sa­ hiptir. Fakat bu tü r bir topluluk, açıktır ki, isterse tartışm a yoluyla olsun, konuşm alarla oluşmuş bir topluluktan tam a­ m en farklıdır. Bunun dışında b ir şey daha vardır. İnsanlar çevrenin uyarm alarına aynı tarzda karşılık veriyorsa, onunla ilişkilerde aynı araçlara başvuruyorsa,bu durumda, belirli tü r canlılar olmak özellikleriyle sağlayabileceklerinden çok daha açık anlamda ortak b ir çevreye sahiptirler. Bu olgu, insanların ortak bir d ü n y a t a b l o s u (Weltbild) olduğu söylenecek şe­ kilde tasvir edilirse, bu ifade tam doğru olamaz, çünkü bir tablo, insanın sadece baktığı ve değişmeyen bir şeydir. Dil toplulu­ ğunu dil topluluğu yapan şey ise, durm adan yeni şeyler isteyen bir dünyada ortak hareket etm ektir 75(76). 75) 76) 92

L. WEISGERBER. Das Gesetz der Sprache s. 102 v.d.

L. WEISGERBER. Vom Weltbild der deutschen Sprache.


A. : Dil topluluğunun oynadığı rolü fazla büyütüyorsunuz bence. Elbette bütün sosyal gruplar gibi, o da önemlidir. İn ­ sanın sosyal bağlılıkları arasında dilini asla unutm am ak ge­ rekir. Fakat bunlar arasında dilin olağanüstü b ir yere sahip oluşunu anlayamıyorum. Ülkemde (Amerika Birleşik Devletleri’nde), çeşitli dil topluluklarına mensup insanların kolayca ve süratle Amerikan dili topluluğuna katıldıklarını yakından görü­ yoruz, ve daha ikinci nesilde h er tü rlü fark silinip gidiyor. Sosyal grubun belirlediği siyasî ve ekonomik görüşler gibi, diğer yaşama alışkanlıklarıyla tıpa tıp aynı dil konusu da. D. : Bir insanın hayatında mensup olduğu dil topluluğunu değiştirebileceği, tartışılm ası gereksiz b ir husustur. H attâ bi­ risinin veya büyük grupların aynı anda birkaç dil topluluğu­ na birden mensup olması da sık sık rastlanan bir olaydır. Fa­ kat şahsiyetlerinin teşekkülü için en önemli rolü oynayan dil, ilk öğrendikleri dil olan a n a d i l i (Mutteı-sprache) dir (77). Onu, dünyada ayakta durabilm e yollarını öğrenirken öğrenmişler­ dir; anadilini öğrenmekle dünyadaki yerini öğrenmek, dünya­ yı kazanmak aynı yaşantı anlam ını taşım ıştır. B ir insan diğer bütün dilleri, sahip olduğu bir dünya tem eli üzerine ve o dün­ yadan hareketle öğrenir, sadece anadiline dünya ile beraber sahip olur. Z. : Unutm am ak gerekir, bu öğrenmenin tem elinde her çeşit konuşmadan önce bütün hayvanlarla beraberce sahip olduğu,, dünyayı kavram a konusundaki yetenekleri de bulunur. Bana kalırsa, bu çok önemli «dilsiz düşünme», « a d l a n d ı r ı l m a ­ m ı ş d ü ş ü n c e » olayı, (78) bu akşamki tartışm alarım ızda oldukça ihmal edilmiş bulunuyor. 77) L. WEISGERBER, Das Gesetz der Sprache, s. 16 v.d. 78) O. KOEHLER, Verh d. dt. Zoologen in Mainz 1049, s. 219 v.d. Omithologie als biologische Wissenschaft. Festschrift E. Stresemaım, Heidelberg 1949, s. 125 v.d.; Proc. of the X th Intematio-

93


P. : Bunun haklı sebepleri v ar : Bu mesele kendi başına bütün bir akşam boyunca konuşulacak bir konu olabilirdi ve bizi şu anda asıl ilgilendiren şey olan, dilin yaptığı işlerden çok uzaklaştırırdı. Fakat anadilinin özel durum u hakkında şunları söy­ lem ek g erek iy o r: Ruhsal şahsiyetin teşekkülünde en önemli et­ kenleri, ilk çocukluk dönemi yaşantılarında görmeye alışmış olduğumuza göre, bir dilin, hem de belirli b ir dilin öğrenilip edinilm esini dikkatten uzak tutamayız. Hiçbir yaşantı bunun kadar devamlı, kesiksiz ve derin etkili değildir ve olamaz. A. : Ama tarihte gene de bazı halkların dillerini değiştirdik­ lerini, yani bu insanların o zam ana kadarki dil topluluklarını terkedip başka bir dil topluluğuna girdiklerini görüyoruz. D. : Bunu fazla genel ifade ettiniz. Anadili, tek b ir insana nis­ petle b ir dildir. Soracağımız soru şudur : Sonunda tarih te bir halkın dil değiştirmesi olarak görülen olaylarda, tek tek insan­ lar neler yaşam aktadır? En çok rastlanan durum da insanlar, henüz çocukları olmadığı b ir yaşta dillerini değiştirme yoluna giderler, öyle ki çocukları için yeni dil hem en anadili halini alır. A raya bir veya birkaç «iki-dilli» nesil de girebilir, bu sü­ re içinde çocuklar evde ayrı, dışarda ayrı b irer dil öğrenirler. En ekstrem durumda, çocuklar konuşmaya başlam adan önce ana-babalanndan ayrılır ve başka dilden b ir çevrede y etişir­ ler. A. : F akat anadili, zorunlu olarak annenin dili değil de, ha­ yatta ilk öğrenilen dil oluyor, değil mi? D. : Paradoks olarak ifade edilirse, evet. Anadili, birisinin «dil» denilen şeyi kullanabildiği özel dildir. oıal Ornithologıcal Congress Uppsala 1950, s. 383 v.d. : Verh. dt

Dt. Zoolog. Ges. in Freiburg 1952, s. 202 v.d.; Lebendiges Wissen (Wiesbaden 1953), s. 271 v.d.; Vierteljahrsschr. d. Naturforsch. Ges. in Zürich 98 (1953), s. 242 v.d.

94


A. : Saf sosyolojik bakımdan ve davranış bakımından, anadili denilen olgunun araştırm alarda önemli b ir konu olması gerek­ tiğini iyi anlıyorum şimdi . D. : Bu arada şunu da unutm ayalım ki, tarih boyutu kazanmış h er dil, onu konuşan topluluk için anadilidir. A yrı ayrı dillerin, insanlığın kü ltü r alanında ulaştığı başarılarda şimdiye kadarki payları değişik 'ölçülerde olabilir, fakat kendileri için anadili oldukları insanlar bakımından değerleri, hepsinde aynı derecede yüksektir. A. : Fakat insanları manevî b ir topluluk halinde birleştiren ilk ve en hakikî gücün, onları aynı zamanda birbirinden tamamen ayrı gruplara bölmesi tuhaf değil mi? D. : İnsanların istisnasız olarak dil topluluklarına ayrıldığı ol­ gusu, tecrübe ile görülüp bilinen bir şeydir. Konuşma davranı­ şının ve insanlar arasm daki ilişkinin tabiatından , bunun nasıl ortaya çıktığını da anlayabiliyoruz. Böyle bir olguyu şimdi teleolojik (79) açıdan haklı göstermeye, anlamını ve değerini ispata mecbur muyuz? A. : Burada söz konusu olan, h er insanın ve b ü tün olarak insanlığın kaderini ilgilendiren b ir toplumsal olgu. Böyle ol­ guların insan iradesinin etkisinde olduğunu biliyoruz. B ir du­ rum u kendi haline bırakm ak da, irade ile alınmış b ir karardır. Farklı dillerin varlığı olgusu karşısındaki davranışımızı buna uydurabilm ek için, bunun değerini veya değersizliğini ve etki­ lerini iyi bilmemiz gerekmez mi? D. : Hakkınız var, ancak değer ve değersizlik konusunda bir yargıya varm adan önce, insan dili ve b ir tarihe sahip dil toplu­ luğu fenomenleri halinde önümüzde bulunan şeyleri iyi tanıma79)

«Erekçilik»; gelişimiın önceden belirli bir maksada ve hedefe yö­ nelik olduğu öğretisi. (Çev.)

95


mız gerekir. Bu fenom enlerin bize sunduğu sayısız çözmüş olm aktan henüz çok uzağız.

sorunlar

P. : Dilbilimciler için iyi b ir şey bu. Ayrıca bu akşam ,o geni: alanda çalışmalarımızda belki bize yol gösterebilecek birkaç he def de tespit etmiş bulunuyoruz. Fakat bana kalırsa, bu günk.i sohbetimizi kesmenin zamanı geldi artık. Nazik ev sahibini dc zaten arılarından epey uzaklaştırdık. Z. : Bunun için size özellikle teşekkür ederim. Canlılar dün yasındaki harikulade çeşitliliği, h er bireyin kendisine ha; özelliğini ve bütündeki büyük bağlantıyı böylece b ir kere da ha görmüş oldum. Özellikle insanın hususiyeti en açık olarak ol­ taya çıktı. A rılar kendi dilleri hakkında konuşmaz, sadece ba toplarlar. A. : Onları da insanlar ellerinden alır. Z. : Sic vos non vobis mellificatis apes. Hepinize iyi geceleı dilerim beyler.

96


ÜÇÜNCÜ

BÖLÜM

YAPI Teknik icatlarım ızdan hangisinin en şaşırtıcı olduğu hak­ kında bir anket yapılsaydı, konunun uzm anı olm ayanlarm çoğu, herhalde uzaktan kum andalı âletleri seçerlerdi. Meselâ b ir uçak modelleri yarışm asında havada bir şeyin süzüldüğü görülür. Aşağıda genç bir adam, kucağında bir ku tu ile durm uştur, bir takım düğmelerle, kollarla oynam aktadır. B ir anahtarla h er oy­ nayış, havadaki modelin, arzu edilen belirli b ir hareketi yap­ masını sağlar. Bunun daha büyük boyutlarda benzer şekilde ger­ çekleştiğini, gazetelerden okuyoruz. Bu durum da konunun ya­ bancısı olanlar, aynı o hikâyedeki okuma yazma bilm eyen zenci gibi görüyorlar kendilerini; hani bir beyaz eline b ir mektup verip üç günlük mesafedeki başka bir beyaza yollamış da, o da m ektubu alanın, sadece yollayanın bildiği bazı şeyleri birden nasıl bilebildiğine şaşmış kalmış, olayı büyü olarak nitelemiş. Bunu, farkettiği sonuca, etkiye göre söylemiş, fakat onun nası­ lını niçinini anlamamış. Buna göre, dürüst olmamız gerekse, bi­ zim de uzaktan kum anda olayına büyü dememiz gerekirdi, çün­ kü konunun yabancısı olarak, bunun nasıl m üm kün olduğunu bilmiyoruz. Bu olaya büyü demiyoruz, çünkü dünyada h er şeyin akıl yoluyla bir izahının olduğundan ve birisi bize açıkladığı, bizim de inceleyecek, araştıracak kadar vaktimiz olduğu ta k tir­ de, uzaktan kum andayı da anlayabileceğimizden kesinlikle emi97


niz. Aslında bunu yapmamız da gerekirdi, çünkü böyle, başka insanlarca belirlenen bağlantıları bile anlamadığımız bir dün­ yada yaşamak utandırıcı bir şeydir. Fakat insan hep bu yeniye şaşar da, artık hayret etmediği, alışık olduğu bir şeyi de aslında pek bilmediğini unutur. Uzak­ tan kum anda mı? İnsanlar bunu ezelden beri uygularlar. Şu olayları karşılaştıralım bir k e r e : Bir atın bir arabayı bir yere çekmesini istersem, atı arabanın önüne götürmem, doğru olarak yerleştirm em , arabaya koşmam, atın sırtına veya arabaya bin­ mem, atın vücuduna b ir darbeyle onun arabayı istediğim yere götürm esini sağlamam gerekir. Fakat bir taşıyıcının bavulum u elimden alıp istasyona götürmesini ve orada trene verm esini is­ tersem , adamla beraber evime veya istasyona gitmeme hiç de lüzum yoktur, ona herhangi b ir yerde, kendisinden ne istediğimi söylersem yeterli olur; geri kalanını, istediğim şekilde yapacak­ tır. F ark nerededir? Taşıyıcıya ne istediğimi söyleyebilirim, ata ise söyleyemem. İnsanlar birbirleriyle konuşma yoluyla karşı­ lıklı olarak davranışlarını yönlendirebilirler (so). Bu olay dikkat­ le incelenirse, burada uzaktan kum andalı roketlerde olduğundan daha büyük bir işin yapılm akta olduğu görülür. Sadece m ekân­ da hareketlere yol açılmamaktadır, etki ruh haletine, zihniyete, fikriyata, yani ilerdeki bütün davranışın kaynağı olan hazırlığa kadar uzanm aktadır. Buna uygun olarak, bu yönlendirm enin tekniği de, elektronik dalgalar yoluyla uzaktan kum anda tek­ niğinden son derece daha karm aşıktır. Göndericiler ve alıcılar insanlardır, yani davranışları çok çeşitli şartlara bağlı canlı varlıklar ve bu insanlar baştan itibaren bağımsız, tek tek fe rt­ ler halinde değil, daha ilk bakışta diğer bü tü n canlılar toplu­ luklarından ayrılan bir topluluk birliği içinde karşımıza çıkarlar. Topluluk, fasılasız olarak sürüp giden karşılıklı yönlendirm e­ nin, yani konuşmak ve anlamak yeteneğinin hem ön şartı ve80 80)

Yönlendirme düşüncesi hk. bk. K. BÜHLEE, Sprachtheorie (Jena

1934), s. 36.

98


sebebi, hem de sonucudur. Bu olayların şartları ve etkileri hak­ kında daha fazla şeyler öğrenmek, sadece anlaşılır bir öğren­ me hırsını ve m erakı tatm in etmekle kalmaz, insanın mahi­ yeti ve geçmişi hakkında yeni bilgilerin kapısını da açar. An­ cak, teknikte olduğu gibi, bu bilgi de sadece sabırla ayrıntı­ lara girilme karşılığı elde edilebilir. 1.

Dil Denen Fenomen :

Burada söz konusu olan, dilin insan topluluğundaki yeri­ ni belirlem ek değil, dilin aslında nasıl göründüğü ve etkilerini nasıl gerçekleştirdiği sorusudur. «Dil» kelimesinin birbirinden açıkça farklı iki olayı ifade ettiğini hatırlam ak gerekiyor. îki komşu hanım arasında şu kısa konuşmada bu iki anlam belli ol­ maktadır: A. «Düşünün hele, on dil konuşan komşunuz profesö­ rün, korkudan dili tutulmuş!» -B. «Öyle mi, hangi dili?» -Dili tutulmak demek, «Konuşma kabiliyetini kaybetmek», bir dil ko­ nuşmak ise, bir gram er ve sözlükte tasvir edilebilecek belirli bir söyleyiş tarzını iyi bilmek demektir. Bu iki ifade arasında bir başka fark da dikkat çekicidir: İnsanın bir dilinin tutul­ masından bahsedilemez - espriyi çıkaran bunu kastetm iştir en azından ve bu alışılmış ifade tarzı bakım ından haklıdır. Ancak, insanın bildiği dillerden birinin yavaş yavaş unutulmadığma, aksine aniden kayboluverdiğine de bazen rastlandığını, sadece az sayıda uzm an bilm ektedir; (sı) anlaşılan espriyi çıkaran bun­ lar arasında değildi. Öte yandan, insan dili (n kendisini) konu­ şamaz, çünkü (bu çok önemli bir noktadır!), böyle b ir şey mev­ cut değildir. Konuşan herkes, belirli bir dil, birçok dil arasın­ dan birini, konuşmak zorundadır 182). Günün birinde yeryüzündeki bir dil geri kalan bütün dilleri silip süpürse bile, gerçi var olan, tek dil olarak «dilin kendisi» olurdu, fakat kendin- 812 81) K. GOLDSTEİN Language and Language Disturbances, New York 1948, s. 138 v.d. 82) L. WEISGERBER, Das Gesetz der Sprache, s. İt© v.d. 99


den önce kullanılan çok sayıda dilden farklı, belirli bir dil olarak kalırdı. Böyle bir dilin, çocukların «konuşmayı öğrenir­ ken» öğrenm eleri gereken belirli bir kelime hâzinesi ve belirli bir gram er yapısı olurdu. Sprache (dil), Almancada önce sprachen (konuşmak) fiilin­ den türetilm iş ve «insanın konuşabilmesi olgusunu» (dili tutul­ mak), «insanın konuşma tarzını» (galibin dili, enerjik bir dil), «konuşmayla kastedilen şeyin ta kendisini» (dilin araştırılma­ sı) ifade eden bir isimdi. İkinci olarak ise, dil, belirli bir grup insanın birbiriyle konuşmasını sağlayan araçların tüm ünü gös­ terir. (Alman, Fransız, Rus dili). Fransızcada bu iki kavram için iki ayrı kelime vardır, «konuşma yeteneği» ve «konuşma tarzı» için language, belirli tek b ir dil için ise langue. Bütün insanlığın, her biri kendi ayrı diline sahip bir sürü gruba bö­ lünm üş olduğu olgusu, son derece bilinen ve alışılmış bir şey olduğu için insanın şaşmayı unuttuğu şeylerdendir. Bu dil topluluklarının varlığının son derece önemli, bazen de öldü­ rücü önemde bir olgu olduğunun, bizim nesle bütün ayrıntıla­ rıyla anlatılm ası hiç de gerekli değildir. Peki ama, şu Alman, Fransız dili denilen şey nedir acaba? Buna cevap verm ek hiç de kolay değildir. Elbette önce «Al­ m anlar ya da Fransızlar gibi konuşma tarzı»dır. Fakat Alman dili, Fransız dili denilince, daha fazla ve daha belirli b ir şeyin kastedildiğini hem en hissederiz. Söz konusu olan, tek bir A l­ m anın ya da Fransızm özel konuşma biçimi, ya da m ilyonlar­ ca insanın konuşma biçiminin b ir çeşit ortalam ası değil, bir ferdin veya bir grubun da konuşma tarzından tam am en bağım­ sız olan, anlaşma araçlarının tüm üdür. Bu araçların bir dökü­ münü yapm ak ve bunların m üşterek tesirlerini tespit etmek istersek, konunun uzm anı olm ayanları korkutan b ir ifadeyle «deskriptif gramer» (tasvirî, betimlemeli gramer), d i l t a s v i r i (Sprachbeschreibung) ödevi ile karşı karşıya bulunuruz (83).83 83) L. HJELMSLEV, Principes de grammaire gendrale, Kopenhag 1928.

100


2. Araştırma Metotları : Fakat daha girişte b ir tehlike bizi beklem ektedir. Bir grup insanın birbiriyle anlaşmasını sağlayan araçlar, eylemlerdir. İnsanlar konuşurlar, bu dem ektir ki, herhangi b ir durum da bir partner ile ilişkiye girm ek ihtiyacını duyarlar; bunun için de dudaklarının, dillerinin, çene kemiklerinin, gırtlaklarının, ci­ ğerlerinin kısacası konuşma organlarının yardım ıyla b ir dizi ses çıkarırlar (bunların cinsi ve düzeninin son derece kurallı olduğu görülür) ve karşısındaki de buna belirli b ir tarzda re­ aksiyon gösterir. Bu dem ektir ki, h er şey hareket, hayat, olay doludur. Biz gözlemciler, elimizde ses kayıt cihazı ve akla gelebilecek her cins âletle, gelip geçici izlenimi tespite çalışı­ rız; çünkü kulak ve hafıza, pek çok sayıda ince fark karşı­ sında acze düşer, halbuki olayları sükûnet içinde inceleyebil­ mek zorundayızdır. Fakat konuşulanları tespit etm ek için yazı vardır -yazı var olmasaydı, dilcilerin, .amaçları için onu icat etmeleri gerekirdi-, ve b ir konuşma kâğıt üzerine yazılmış veya basılmış olarak insanın önündedir. Şimdi h er şey rahatça meydandadır : Kolayca kavranacak sayıda harfler, birbirlerin­ den boşluklarla güzelce ayrılmış kelimeler, noktalam a işaretle­ riyle bölümlenmiş ve noktalarla bitirilm iş cümleler, paragraf­ larla bölümlere ayrılm ış sözler. İnsanın önünde sanki gözleriy­ le parçalara ayırabileceği, kurşun kalemle, h attâ renkli kalem­ le yapısını ortaya koyabileceği nesneler olduğunu söyleyeceği gelir. Gerçekten de dil tasvirleri, yani «gramerler» yüzyıllar­ ca bu şekilde yapılm ıştır ve bugün bile, geçerli bir gramer, nesnelerden, şeylerden söz edermiş görünüm ündedir. Seslerin, kelime biçimlerinin cümle kurm a türlerinin listeleri, kullanm a reçeteleri m evcuttur. Ayrıca tamamlayıcı olarak da b ir sözlük, dilin bütün kelim elerinin bir listesi. Böylece zaman içindeki olaylar, mekân içinde, yani kâğıt üzerinde nesneler olarak gös­ terilir, ve bu durumda, bu yöntem sonucu önemli birçok şeyin 101


kaybolup gitmesine buna karşılık bir sürü sözde ortaya çıkmasına şaşmamak gerekir (84).

meselenin

Dil tasvirinin bu -kaçınılmaz olduğu muhakkak- yanlış ve dolambaçlı yolu, dikkatimizi gene de önemli bir olguya çek­ m ektedir. İnsanın konuşma eylemi, görünüşteki b ü tün serbest­ lik tesadüfîliğe rağmen, çok sıkı kurallarla belirlenm iş yollar­ da gerçekleşmektedir. Belirli durum larda sözün sadece belirli biçim leri kullanılabilir; başka biçimler kullanıldığı takdirde in­ sanı ya anlamazlar, ya yanlış anlarlar, ya da en azından ona gülerler. Bu biçimler nelerdir ve birbirlerinden nasıl ay rılır­ lar? Tanıdığımız bütün insan dillerinde konuşma eylemi, konuş­ m a organlarının (ciğer, gırtlak, ağız, burun boşluğu, dil, dişler, dudaklar) yardım ıyla b ir sesleme (Lautung) çıkarılm asından ibarettir. İnsanın çıkardığı b ir seslemenin «konuşma» olarak kabul edilebilmesi için b ir konuşma partneriyle bir durum ba­ kım ından ilişkiye girmek, yani birisine birşey söylemek husu­ sunda belirlenm iş olması gerekir. Bir konuşmanın gerçekleşe­ bilmesi için de, partnerin ifadeye uygun biçimde reaksiyon gös­ term esi, yani onu «anlaması» şarttır. Seslemenin biçimi, hern kendisiyle konuşulan kişiye, hem de hakkında konuşulan du­ rum a bağlıdır. Yine bu biçime göre de partnerin reaksiyonu farklıdır. Titiz araştırm alar gösterm ektedir ki, seslemedeki h er fark, konuşmaya katılan şahıs ve konuşma konusunca belirlen­ mez ve partnerin reaksiyonunu değiştirmez. Meselâ etkiler ba­ kımından, konuşanın kısık sesle konuşması ya da fısıldaması,84 84) Modem dil biliminin daha ilk döneminde WILHELM VON HUMBOLDT’un işaret ettiği bu tehlike, artık bütün metotlarca tanın­ maktadır. Ancak bundan çıkarılan sonuçlar değişiktir. Mesele şu eserlerde ayrıntılarıyla İncelenmektedir ; J. R. KANTOR, An Objective Psychogy of Grammar, Bloomington, Ind. 21952; L. WEISGERBER, Vom Weltbild der deutschem Sprache, 2. bas. il (Düsseldorf 1954), s. 6 v.d.

102


yorgun ya da canlı ve neşeli oluşu, sesinin ince (tiz) ya da ka­ im (pes) oluşu fazla önem taşımaz. H atta ses tonlarının farklı olduğu herkesçe bilinen konuşucular, aynı durum larda, p art­ nerde uygun reaksiyonlara yol açan seslem eler çıkarırlar. O halde seslemede, konuşma için önemli olan ve olmayan bazı farklar vardır. Her dil ifadesinin b ir hedefi olduğu, yani partnerin b ir re­ aksiyonunu doğurmak istediği düşüncesi, insanların sonsuz sa­ yıda konuşm alarının içinde bir ilk bölümlemeyi, bir en y ü k ­ sek birimi tanımamızı müm kün kılar. Belirli b ir durum da part­ nerin ya da partnerlerin bir reaksiyonunu doğurmaya yardım eden bütün ifadeler bir birim oluşturur. P artn er söyleneni duy­ duğu ve anladığı halde kasten reaksiyon göstermezse, elbette bu da bir cins reaksiyondur- «cevap verm em ek de bir cevap­ tır». Bu birime, büyüklüğüne bakm adan s ö z (Rede) diyoruz. Mahkeme önünde bir sanığı savunan bir avukatın saatlerce ya da bazen günlerce sürebilen sözü, kapı çalınınca söylediğim tek bir «buyrun!» kelimesinden ne daha az ne daha fazla söz­ dür. Kapının önünde birinin durması ve içeri girm ek istemesi durumunda, bir tek kelime, onun içeri girm esini sağlamak he­ define tam olarak ulaşm aya yeterlidir. O halde «buyrun!» ek­ siksiz, tam bir sözdür. Çoğu kere de bir söz, iki konuşucunun diyalogunda değişmeli ifadelerinden oluşur. Bu durum da da büyüklük önemli değildir. Saatlerce süren b ir tartışm a da ola­ bilir bu- yanlız konuşmanın konusu ve gayesi aynı k alm alıdır-: «Nereye? -Pazara,» şeklinde kısa bir soru ve cevap da. Bahse konu durum üzerinde anlaşma amacına ulaşıldığına göre, söz tamdır, eksiksizdir. «Konuşma» veya «söz» kavram lannnı bazı sınır durum ları bakımından biraz daha açıklanması gereklidir. «Konuşmak» eylemi zaten sadece konuşma çerçevesi içinde belirlenebilir, yani bu iş için daima, bir durum hakkında anlaşan iki partn e­ rin var olması gerektir. Fakat insanın «kendi kendisiyle konuş103


ması» nasıl açıklanacaktır? İnsan sesli olarak ya da sessiz şe­ kilde kendi kendisiyle konuşabilir, hattâ m ünakaşa edebilir. B urada bir partnerin yokluğu açıktır. Fakat «kendi kendisiyle konuşma» deyimi bile, bu durum un ilgili kişilerce bir cins konuşma olarak yaşandığına ve değerlendirildiğine işaret et­ m ektedir. İnsanın kişiliği çok katlıdır ve insan kendi kendisi­ nin karşısına bir başkası hüviyetinde çıkabilir. Bu olayın m a­ hiyeti ve anlamı, dil araştırm alarının konuları içinde değildir. Ancak dil bilimi, olayı b ir olgu olarak görür ve kendisi de onunla ilgili örnekler ekleyebilir. İnsanın kendi kendisiyle ko­ nuşm asının gerçek bir konuşma olması, dikkatimizi, bağrım ız­ da iki ruhun yaşayabileceği şeklindeki garip gerçeğe çevirir. Bu tarz konuşmada ne dil biçimi bakımından bir eksiklik v a r­ dır -böyle bir şey olsaydı, soru zaten hiç ortaya çıkmazdı-, ne de partnerin reaksiyonu bakımından : İnsanın kendi kendisiy­ le konuşması, kural olarak bir kararla sona erer- o an için k e­ sin karara varm am a biçiminde bir kararla olsa bile. Fakat insanın kendi kendisiyle konuşması olayı, bizim baş­ ka ve son derece önemli bir bilgi edinmemize yardım cı olur. Genellikle insanın kendi kendisiyle konuşmaları sesli değildir, h attâ fısıltıyla da olmaz, tam am en iç konuşma, «düşünülen» söz olarak cereyan eder. Fakat bunun yanında -işte bu yüzden onları ele alıyoruz- dil bakım ından tam anlamıyla b ir biçime sahiptirler. Kendi kendisiyle konuşmayan, buna karşılık sözü yazıya geçirmek isteyen birisinin de, ister b ir mektup, isterse b ir kitap yazıyor olsun, kalem i kullanm aya başlam adan önce cümlesini kafasında tamamlamış olması gerekir (ya da böyle yapm ası gereklidir). Eğer insan mesleğinin erbabı .ise, cümle kafasında öylesine tam am dır ki, en ufak bir ses çıkmadığı hal-, de, ahengini bile duyabilir. Bilindiği gibi, insanın ahenge özellikle dikkat ederek, sözü içinden biçimlendirmesi, yazı yazmadaki asıl önemli iştir. Peki ama, bununla, sözün sesleme olduğu yolundaki önceki iddia nasıl bağdaşacaktır? Bu iddia 104


bütün kapsamı ile geçerliliğini sürdürm ektedir, onu yanlız şu notla tam am lam ak gerekir : Bu seslemenin h er zaman algılan­ ması şart değildir, tasarlanabilir de (hayal de edilebilir). Hemen şunu da ekleyelim, sesleme aynı zamanda hatırlanabilir olma­ saydı, dilin etkileyişi de m üm kün olamazdı. «Algılamak», «ta­ sarlamak» ve «hatırlamak», psikolojinin kavram larıdır ve bu bilim dalının çerçevesi içinde asla tabiî olarak görülmezler, araştırm a görevleri teşkil ederler. Dil biliminde ise bu kavram ­ larla hiçbir şeyin açıklanmasına çalışılmamakta, sadece bazı olaylar daha geniş çapta bağlantılara yerleştirilm ek istenm ek­ tedir. Biraz önce yazm aktan söz etmiştik. Bu konuşulan şeylerin yazılı olarak tespit edilebileceğini, (böyle söylemek doğruysa) yazılı «söz»ün var olduğunu hatırlatm aktadır. Burada «konuş­ ma» olayından bahsedilebilir mi? Seslemenin burada b ir y a ­ zılı görüntü (Schriftbild) oluşu, c kadar önemli değildir, çün­ kü bu görüntünün ödevi sadece seslem eler hakkında tasavvur­ lar uyandırm aktır. Dil ifadesine titizce bağlı olan bizim harf yazımız, ancak iç dil üzerinden anlaşılabilir. Bu arada şunu da ekleyelim, sessizce (kendi kendine) okuma, yeni çağların bir başarısıdır; bütün Eski ve O rta Çağ boyunca insanlar, yanlız başlarına oldukları zaman bile yüksek sesle okurlardı. Fakat yazılı ifadeyi sözlüden başka bir şey a y ırır: Yazılı ifade artık hareket değil, onun sonucudur, nesnedir. Bazı dilciler bu yüz­ den yazılı m etinleri dil olarak saymak istemez, bunların can­ sız şeyler, dilin ise aslında eylem ve davranış olduğunu ileri sürerler (85l. Fakat bununla insan kendisinin ortaya attığı bir tanım a takılıp kalmış olm aktadır sadece. Yazılı m etin nasıl olur da konuşulan sözden tam am en koparılm aya kalkılır? A ra­ da geçişler vardır bir kere. Bir konuşmayı tespit etmiş olan ses bandı ya da plak, hangi alana girecektir? Ya verilm eden 85 85) J. R. KANTOR, An Objektive Psychology of Grammar2 s. 64 v.d.

105


önce formüle edilen ve ezberlenen demeçler? (86). Birbiriyle bağ­ lı olduğu açık olan şeyleri ayırm aktansa, buradan, dil ifadesi akışı içinde insanın tespit edebileceği, tekrarlayabileceği ve hattâ somut biçime sokabileceği bazı sağlam biçimler olduğu sonucunu çıkarm ak daha doğru olacaktır. Var oluş tarzı ile ilgili bu soru bir yana bırakılırsa, yazılı metin, sözün bütün özelliklerine sahiptir; bir partnere hitap eder ve ona bir şeyden bahseder, partner de buna belirli bir tarzda reaksiyon gösterir. İster bilimsel makale, ister lirik şiir olsun, yazılı m etnin ba­ zen anlaşılmaması, konuşulan sözle ortak özelliğidir. Sadece gözlemci, yazılı metinde kendisine hitap edilenin reaksiyonunu tespit etm ekte güçlük çeker. Fakat dilin gözlemci için v ar ol­ madığı da açık bir şeydir. Özetle s ö z , insanların sonsuz konuşmalarında kavrayabildi­ ğimiz en yüksek birim dir. P artn er ye durum dikkate alınmak suretiyle biçim lendirilir ve p artn erin belirli bir davranışını he­ def alır; bir yandan i f a d e (AuPerung), yani belirli biçimde ses­ leme, öte yandan i ç e r i k tir (Inhalt) *87). Sözün bütünlüğü dış­ tan bakınca seslemede fark edilir, çoğu kere baştaki ve sondaki açık aralarla; konuşmanın başlangıcı ve sonu, tabiî ki b ir sözün başlangıcını ya da bitişini açıkça gösterirler. Ayrıca sık sık kul­ lanılan açış ve kapam a form ülleri vardır; sözler «beyler!»,867 86)

Konuşulan dil konusunda bk. H. ZIMMERMANN, Zu einer Typologio des spontanen Gesprachs (= Basler Studien zur deutschen Sprache und Literatür 30), Bern 1966; H. RUPP, Gesprochenes und geschriebenes Wort, Wirkendes Wort 15 (1965), s. 19 v.d.; H. STEGER, Gesprochenes Sprache. Zu ihrer Typik und Terminologie. Schriften des Instituts für deutsche Sprache (Ids) in Mannheim, cilıt 3, Düsseldorf 1967, s. 269. v.d.; A. JECKLİN, Untersuchungen zu den Satzbauplanen der gesprochenen Sprac­ he, Bern 1971. 87) L. MJELMSLEV, Prolegomena to a Theory of Language (Balti­ more 1953, Damca Orijinal : Ornkring Sprogteoriens grundlaeggelse. Kopenhag 1943). s. 30.

106


«bak, şimdi» ... »ah, affedersiniz...» v.b. ile başlar, «Teşek­ kürler, beyler!», «Allahaısmarladık» v.b. ile sona erer. Elbette konuşan da bir söze başlayacağını ya da son vereceğini açıkça belirtebilir. Fakat sözün birlik ve bütünlüğünün asıl dış be­ lirtisi daima vurgulam a, ses tonunun ifade sırasında, konuşma temposu ve aralar dahil, akışıdır. Bir dili bilen de, ama çoğu kere bilmeyen de, bir sözün ne zaman sona erdiğini ses tonun­ dan kolayca fark eder. Tonun akışı da kendi başına sözün içeriğini bütün olarak belirlem e gücüne sahiptir. «Sen buna bijyle devam et!» cümlesi, tona göre dostça bir teşvik de ola­ bilir, ciddî bir uyarı da; «aman ne hoş!» güzel bir sürprize se­ vinmeyi de ifade edebilir, ısırıcı ve m üstehzi bir eleştiriyi de. İnkârı m üm kün olmayan bu olgu dolayısıyla bazı davra­ nış bilimciler, sadece sözü bütün olarak ve sonra tabiî onun ton akışını dikkate almaya, durum u ve p artnerlerin birbirleriyle ilişkilerini kesin olarak tespite, ifadenin biçimini ise tek başına daha az önemli görmeye taraftard ırlar (S8). Fakat önce bu tarz alaylı ifadelerin etkisi, özellikle durum içindeki toplu anlam ile kelimenin hem en yakındaki, ilk akla gelen kendi anlamı arasındaki zıtlığa dayanm aktadır. Bu önemsiz olamaz, aksi tak­ dirde zıtlık da olmazdı.. İkincisi de, konuşm alar ve sözler alay­ dan ibaret değildir, anlaşılm aları bölüm lerinin iyi farkedilmelerine bağlı olan ve ses yapılarındaki belirli ve bir yerle sınırlı değişikliklerin, çok belirli ve farklı reaksiyonlara yol açtığı nesnel haberler ve ayrıntılı em irler vardır. Sözün iç yapısını araştırm a konusunda iki yol m evcuttur. Ya sesleme kendi başına ele alınır ve hangi biçim ve bölüm ­ lenme özelliklerinin görüldüğü incelenir. Ya da seslemenin or­ taya çıkan her farklı biçiminde yol açtığı reaksiyonlardaki de­ ğişiklik gözlemlenir. İlk tarz yöntemi geliştiren bilginler dik­ katlerini ifadenin yapısına (strüktürtine) çevirdikleri için, ona y a p ı s a l c ı l ı k (Sturukturalism us) adını verm işlerdir. İki ayrı 8 88) J. R. KANTOR, An Objective Psychology of Grammar, s. 117 v.d.

107


olay arasında ilişki oluşturan ikinci yöntemde ise, ağırlık ya de­ ğişen davranışa verilebilir. ( D a v r a n ı ş ç ı l ı k , d a v r a n ı ş a r a ş t ı ı r m a l a r ı , Amer. - İng. b e h a v i o r i s m ), ya da seslemenin değişen biçimleriyle ifade edilen içeriklere ( i n ­ h a 1t b e z o g e n e G r a m m atik - içeriği temel a l a n g r a m e r ) . Dilin etkileyiş tarzını anlam a hususunda h er üç yönteme de değerli bilgiler borçluyuz. Yapısalcılık (89), ifadenin bölümlenmesinde onun içeriğin­ den, tek tek parçaların anlam larından hareket etm em ektedir -elbette ki bunu önemsiz bulduğundan değil, m etotla ilgili se­ beplerden ötürü, sözün yapısının özelliklerini sadece seslem e­ den çıkartm ak istediğinden dolayı böyle davranm aktadır. Bu yöntem, yapıları A vrupa’nın eski ve yeni dillerinin yapıların­ dan oldukça büyük farklılıklar gösteren, Am erika yerlilerinin dillerinin incelenmesi sırasında geliştirilmiştir. Böyle b ir du­ rumda, bir sözün anlamını bütün olarak ortaya çıkarm ak ve bu anlamı başka bir dilde de verebilm ek m üm kündür; fakat bu anlam ın nasıl meydana geldiğini, seslemenin parçalarının an­ lam ın bütününe nasıl ve ne gibi katkılarda bulunduklarını tes­ pit etm ek çok güçtür. Bu iş için önce, bütün içindeki rollerine bakm adan, parçaların belirlenm esi gerekir, zaten tespit edile­ cek olan da işte bu roldür. 89)

L. HJELMSLEV, Omkring sprooteoriens grundlaeggelse, Kopen­ hag 1943 (İng. çevirisi : Fr. J. WHITFIELD, Prolegomena to a Theory of Language, Baltimore 1953); ZELLIG S. HARRIS Methods in Structural Linguistics. Chicago 1951; Charles C. Fries, The Structur of English, New York 1952; Linguistdes Today. Word. Vol 10. No. 2-3, New York 1954. H. GLINZ, Die innere Form des Deutschen, Bern 1957, 41965; N. SCHOMSKY, Syntactic Structures, Janua Linguarum 4, The Hague 1957, 71968; M. BIERWISCH, Strukturalismus. Geschichte, Problem und Methoden. Kursbuch 5 (1966). s. 77-151. Açta Linguistica. Revue intemationle de linguistique structuraie, Kopenhag 1939'dan bu yana. - Yapısal dil bilimi metodunun bütün ayrıntılarım elbet­ te bu kısa özetle herkes için ko,ayca anlaşılır şekilde açıklamak

mümkün değildir. 108


Bir dildeki ifadelerin yapısını belirlem ek için şu şekilde hareket edilir : Önce seslemenin hangi hatlarının söz içinde sık sık tekrarlandığı gözlemlenir. Tabiîdir ki, bunlar hiçbir zaman tam am en aynı değildir, ancak, davranışlarından tespit edile­ bileceği üzere, konuşanlar için aynı iseler, yeterlidir. Böyle h at­ lara bir işaret, mes. bir h arf bağlanır ve sözün unsurları, «ele­ m e n tle ri elde edilir. Daha sonra artık h er söz parçası böyle elem entlerin birleşim i (kombinasyonu) yardım ı ile gösterilebi­ lir. Bunun peşinden, söz konusu elem entlerin hangi farklı çev­ relerde görüldükleri ve aralarında hangilerinin aynı çevrede birbirlerinin yerlerini alabildikleri araştırılır. Bu şekilde de bir dilde var olan (çevrelerinden) bağımsız elem entler bulunm uş olur; bunlara f o n e m l e r (ses birimleri, phoneme, Lauteinheiten) adı verilir (90). Sözün uzun parçaları boyunca dağılımın incelendiğinde, fonemlerin tam am en serbest bir şekilde değişmedikleri, bazı fonem dizilerinin çok nadir olduğu, başka bazılarının ise sık sık aynı tarzda göründüğü tespit edilir. Bundan da sabit fonem gruplan olarak nitelendirilebilecek ve dağılım ları sözün uzun parçaları boyunca kolayca tespit edilebilecek şekilde seçilmiş, ikinci bir tü r elem ent ortaya çıkar. B unlara m orfem ler (biçimbirimler, yapılıklar; Morpheme, Gestalteinheiten) denir (91)92. Morfemler, fonem ler üzerinden geçen yola başvurulm adan, sö­ zün sık sık tekrarlanan hatları olarak doğrudan doğruya çıka­ rılabilir 192). Böylesine özel şekilde elde edilen «elementler» yakından incelendiğinde, bunların geleneksel gram erdeki bazı kavram ­ larla yakın akraba oldukları görülür. Fonem lerin seslerle sıkı nesnel ilişkilerinin olduğu açıktır; m orfem ler arasında da so90)

HARRIS, Methods, s. 13 v.d.

91) 92)

HARRIS, Methods, s. 156 v.d. HARRIS, Methods, s. 195 v.d.

109


nekler, önekler ve çekim ekleri olarak adlandırm aya alışık ol­ duğumuz şekiller bulunur. Peki o halde, bildiğimiz şeyler ne­ den böyle yeni ve bu derece zahmetli b ir yolla çıkarılm aya çalışılmaktadır. Bu, metodun titizliği ile ilgili b ir husustur. Fonem lerin «sesler», yani konuşma organlarının belirli bazı hareketlerinin sonuçları ya da bazı duyu izlenim leri olarak de­ ğil, sözün içindeki birim ler olarak belirlendiğine dikkat edil­ melidir. Morfemler de anlamlarıyla, ya da görevleriyle değil, aynı şekilde sadece söz içindeki birim ler olarak belirlenm iş­ lerdir. Bu bize sözün elem entlerini, dil seslerinin oluşturul­ ması ya da konuşma partnerine etki gibi alanları dikkate al­ madan, sadece sözün kendisinden hareketle belirleyebilmemizi sağlama avantajı verir. Yapısal m etodun ne kadar verim li olabileceği, morfem örneğiyle gösterilebilir. Sözün yukarıda anlattığımız şekilde elem entlerine, yani aynı biçimde ortaya çıkan parçalarına bölünmesi, çoğu kere kelim elere götürür ve özellikle vor, weil, sehr, mm (önce, çün­ kü, pek/çok, şimdi) gibi değişmez kelim eler birer birim halin­ de açıkça kendilerini belli ederler. Fakat bizim faydalı olarak türetilm iş kelime (YVortform, kelime biçimi) olarak adlandır­ dığımız şey de aynı şekilde parçalarına ayrılabilir, mes. Schönheit (güzel—lik), Ge—fühl (duy—gu), sag—te (söyle—di), ge— sag—t (sagen- söylemek fiilinin geçmiş zaman partisipi-ortacı—), Şüphesiz bunlar da sözün parçalarıdır, ve «kelime»nin, sözün doğru olarak kavranm ış b ir parçası olduğu, hiç de önceden belli bir şey değildir. Kelime birleştirm e, kelime türetm e, ke­ lime çekimi konuları, dürüst davrandığı takdirde geleneksel okul gram erine de zorluklar çıkarırlar. îşte yapısal yöntemle asıl bu zorluklardan kaçınmak m üm kün olm aktadır. Bulunan parçalar kelim elerle aynı şey değildir, am a «takılar», «ön ve son heceler» ya da «yapım heceleri» ile de aynı şeyler değil­ dir. Çünkü örneğimizdeki sag- (söyle-) seslemesi, «kelime» ya da «yapım hecesi» olmadığı halde, şüphesiz b ir birim dir; böyle 110


şeylere genellikle «kök» (Wurzel) deriz, fakat bu kavram ın ke­ sin bir belirlem esini yapmamız gerektiğinde şaşırır kalırız ,93). Bütün bu geleneksel gram er kavram larının belirli b ir bakış açısından, yani seslemenin parçaları olarak hep aynı basamak­ ta durduklarını görmek son derece öğreticidir ve morfem kav­ ram ı da işte budur. Bundan sonra m orfem lerin birbiri ile ilişkili olarak, söz içinde dağılımı konusu ele alınır. G örülür ki, mes. (Almancada) sag- (söyle), -te ekinden önce olabilir, fakat -heit (-lık) tan önce gelemez, ge-sag grubu (geçmiş zaman ortacı olarak) sa­ dece t ’den önce var olabilir, ve buna benzer b ir sürü gözlem­ ler yapılır. Bu arada, söz konusu dilde mevcutsa, isim ve fiil çekimi gibi olaylar ortaya çıkar, bunun dışında da morfem lerin olabilir birleşim leri olarak fiil, isim, sıfat gibi kelime türleri. Ama burada, kendileri özellikle belirli bir dil yapısından çıka­ rılmış şüphesini açıkça taşıyan olayları, nesneleri ve özellikleri ile varlık bilimine (ontoloji, Seinslehre) sıkıcı b ir gezintiye hiç de lüzum kalm am aktadır 93(94). Fakat kelime türlerin in durum ­ larını sağlam laştıran sadece çekimleri değildir; -bütün kelime­ lerde çekim söz konusu olmadığı gibi, bazı dillerde hiç çekim 93)

«Kök» ten, tasvirî (betimleyici) gramerde şimdi bütün bir keli­ me ailesinde ortaik olan ve onu aile olarak belirleyen ses komp­ leksi anlaşılmaktadır. Fakat ses kompleksinin kurallı olarak de­ ğişikliğe uğraması bu kavramın bir parçasını oluşturur, mes. binden (bağlamak) fiilinden Band, Binde, Bund (bağ, sargı, bir­ lik) şekilleri (ünlüler farklıdır) ya da ziehen (çekmek fiilinden zog, Zug, Zucht («çekti, tren, terbiye») şekileri (ünlüden başka son ünsüzde de değişiklik söz konusudur). O halde «kök» ger­ çek bir sesleme değil, kurallı olarak değişen sesemelerin top­ lamıdır. Değişiklik imkânları ve şartlan, son derece soyut bir şekil olan «kök»ün parçalandır. 94) i Daha açık ifadeyle , Hint-Avrupa dillerinin, özellikle Yunancanın yapısından; Aristoteles ontolojiyi, Yunacanm yapışma dayanarak ortaya atılmıştır.

111


yoktur- bunu sağlayan bir de karşılıklı pozisyonlarıdır. Meselâ bir sıfat bir isimle ancak belirli yerlerde bağlanabilir, h er ikisi ancak belirli yerlerde bir fiille bir araya gelebilir ve bu y er­ lerin h er biri, yine ancak başka morfem ler belirli bir düzen içinde bulunduğu takdirde söz konusu olabilir. Almanca der Junge war endlich fertig, (çocuk nihayet hazırdı) endlich war der Junge fertig, ais der Junge endlich fertig war (Çocuk nihayet hazır olduğunda) ifadelerinde birim lerin düzeni, ilk birim in türünce belirlenm ek­ tedir. Bunun tersine, düzenin geri kalan kısmı değişmeden, bu tarz ifadelerin başında değiştirilebilen birim ler, gruplar halinde toplanılır, ilk örnekteki der yerine die ya da das ya da unser; Junge yerine ise bir sürü ad konulabilir; ikinci örnekte end­ lich yerine sadece glücklicherweise (çok şükür) gibi zarflar de­ ğil, am Abend (akşamleyin), nach langen Mühen (uzun çaba­ lardan sonra), als es dunkel wurde (ortalık karardığında) gibi diziler de gelebilir, ve yine ilk örnekteki als’in yerini b ir dizi başka bağlaç alabilir f95).

Gerçekte bu metot daha titiz ve dakik çalışır, fakat bir tespitin nasıl bir başkasına yol açtığı ve sonunda tek tek p ar­ çaların anlamı ya da görevi sorusunun ortaya atılm asına gerek kalm adan sonunda sözün en ince ayrıntılara kadar tam b ir bö­ lüm! enmesinin gerçekleşebileceği açıkça görülmektedir. Yönte­ min ön şartı, b ir dilin bütün sözlerinde kendini gösteren bütün düzenlerin kaydedilmesi ve karşılaştırılm asıdır. Teoride bu h er zaman m üm kündür. Çünkü bu sözlerin sayısı sınırsız de-95 95) Bu konuda bk. FRIES, The Structure of English (dipnotu 72) ve H. GLINZ. Die innere Form des Deutacheoı, Bern 1952, 41965.

112


ğildir. Fakat uygulam ada bu girişim, incelenmesi gereken mal­ zemenin gene de çok muazzam olması ve karşılaştırm anın son derece fazla zaman alması dolayısıyla başarısızlığa uğra­ maktadır. Yöntem, söz konusu dil topluluğu m ensuplarına han­ gi düzenlerin mümkün, hangilerinin imkânsız olduğu sorularak kısaltılıp basitleştirilebilir. Dille ilgili bütün şekiller alışkan­ lığa dayandığından, alışkanığm sonucu olan dil duygusu, dil­ de neyin var olabileceği konusunda güvenilir b ir ölçüttür. P ar­ çaların düzenindeki ve dağılımındaki aldatıcı ve tehlikeli tesa­ düflere karşı bu m etot kendi kendisiyle korunm uş değildir el­ bette, bu noktada gerektiğinde anlam da yardım a çağrılabi­ lir. Ancak böyle durum lara az rastlanır. Yapısal metodun büyük titizliğinin bedeli, konuşmanın, hat­ tâ konuşan insanların kendilerinin hayatla ilişkilerini bilinçli olarak geri plana itm ektir. Buna karşılık d a v r a n ı ş a r a ş t ı r ­ m a l a r ı’nda (96) incelem elerin merkezini oluşturanlar, konuş­ ma partnerleridir. Bu yöntemde, konuşucunun hangi şartlarda ifadesinin seslemesinde belirli bir tarzda değişik yaptığı ve bu değişikliğin partnerin reaksiyona nasıl b ir etkide bulunduğu gözlemlenir. Meselâ birkaç kişi bir m asada oturm uşlardır, bi­ risi bir başkasına «Lütfen şu ekmeği bana uzatır mısınız?» de­ yince, kendisine hitap edilen belirli b ir reaksiyon gösterir : Ek­ meği uzatır. Fakat ifadede başka hiçbir değişiklik olmadan ekmek seslemesi yerine tuz konursa, reaksiyon da belirli bir tarzda değişir; bu sefer tuz uzatılır. Kolayca görüleceği üzere, bu m etot araştırm a aracı olarak deneye de izin verm ektedir. Gözlemci, ifadelerde biçim değişikliği yapabilir ve partnerin 96)

JOHN B. WATSON, Behaviorism, New York 1930; L. BLOOMFIELD. Language, New York 1933 Londra 1935; J. R. KANTOR, An Objective Psychology of Grammar, Bloomington (Ind.) 1936, 21952; C. W. MORRIS, Signs, Language and Behavior, New York 1946; KENNETH L. PİKE Language in Relation to a Unified Theory of the Structure of Human Behavior. Clendale, Caı. 1954/55.

113


buna reaksiyonuna dikkat edebilir. Bir şeyi göstererek «bunu adı nedir?» şeklinde basit b ir soru yöneltme de aslında sadec b ir davranış gözlemidir, ve konuşmayı yeni öğrenen çocukİE rm usulünü h atırlatır insana. Gerçekten de bu öğrenme, bs şan sı ve başarısızlığı partnerlerin davranışlarından çıkan, dur m adan yenilenen konuşma denem elerinden ibarettir. Davranış araştırm ası gücünü özellikle, h er günkü hayatu gündelik dilinin incelenmesinde gösterir. Başka hiçbir yöntem som ut nesnelerin isim lerini ve toplumsal ilişkiler için söz bi çim lerini böylesine çabuk ve güvenilir şekilde sağlamaz. Bı yöntem in somut olmayan durum ve konularda kullanılm ası ise daha zordur, çocuklarda da bunlarla ilgili dil biçim lerinin öğ renilm esinin özellikle zor olduğu gibi. Birisi havanın çok so­ ğuk olduğundan şikâyet edince, daha sonra soğuğun uzun sür meyeceği ümidini belirtince, ya da bir başkası hafta sonunda Karaormanlar’a gideceğinden, yolculuğun (gidişin) sadece üç saat sürdüğünden bahsedince, konuşucuların, b ir cüm leyi sö­ zün ilerki safhalarında içerik bakımından yeniden ele almak istediklerinde nasıl davrandıkları gözlemlenebilir (97). Bunun için soğuk ve gitmels’in, tek rar ele almak istedikleri cümlede önemli bir rol oynayan parçalarının değişik şekillerini kulla­ nırlar. Soğuk-soğukluk (kalt-kâlte); (isim ve sıfat olarak), gitmek-gidiş (yolculuk fahren-Fahrt) ilişkisi, konuşucuların, elbet­ te bütün durum un b ir parçasını oluşturan, kendi önceki ifade­ lerine reaksiyonlarının sonucudur. Gerçekten de insan uzun konuşm aları ve sözleri, ayrıca sadece yazılı m etin olarak elde bulunanları inceleyerek, b ir dildeki «soyut kelimelerin» -soğuk (isim) ya da yolculuk türünden ifadelerin teknik adı budur, - m evcudunu ve biçimini kaydedebilir. Davranış araştırm ası, konuşucuların ve partnerlerinin be­ lirli durum da birbirlerine karşı davranışlarım inceler ve ifa97)

114

W. POEZIG, Die Leistung der Abstraikta in der Sprache. Blatter für deutsche Philosophie 4 (1930), s. 66. v.cL


denin seslemesi ile ilişki içine sokarken i ç e r i ğ i t e m e l a l a n g r a m e r 08) için en önemli nokta, ifadenin nesnel durum ve olaylarla ilişkisidir. Önce şu önemli tespiti yapar : Realitede dille kavram adan bağımsız olarak bir bölünme gözlenebilinir, an­ cak bu onunla ilgili ifadenin bölümlenmesi ile çoğu kere uyuş­ ma göstermez. O halde ifade, realitenin sesler içinde basit bir sureti değildir. Ses, ısı, ışık gibi olaylarm, «gerçekte» çeşitli dalga boylarında titreşim ler olduğunu insan daha okulda öğ­ renir; bunları öylesine farklı duyum lara aktaran, bizim beden­ sel, ruhsal mekanizmamızdır. Fakat duyum lar da konuşucu­ nun ilgili olduğu realiteye dahildir. B unlar hiç olmazsa duyu­ mun bölümlenmesini ifadelerinin seslemesinde tam b ir şekil­ de tasvir edebiliyor m u acaba? Görme izlenimi alanında bir çok ayırım lar vardır, bunların b ir grubu da renklerle ilgili­ dir. Her insan, renkleri belirten sıfatların (kırmızı, sarı, yeşil, mavi), renkler, (daha doğrusu; renklerle ilgili duyumlar) ara­ sındaki gerçek farklara tam olarak uyduğuna em indir 09). Ancak güneş noktada şüpheye menekşe rengine olmayan hatlarla

spektrum u yakından incelenince, insan bu kapılabilir. Orada en koyu kırm ızıdan açık kadar b ü tün renk tonları birbiri içine keskin girm iştir, ve ne kadar uğraşılırsa uğraşılsın, 98

98) Leo WEISGERBER, Muttersprache und Geistesıbüdung, Göttingen 1929, 31941; Vom Weltbild der dt. Sprache, Düsseidorf 1949, 2. ge­ nişi. basım 1953/54 2 cilt; J. TRIER. Der dt. Wortschatz im Sinnbezirk des Versta.ndes, Heidelberg 1931; Lehm, Marburg 1951; Hoiz Münster-Köbı 1952; S. ÖHMANN, Wortinhalt und Weltbild, Stock­ holm 1951; E. LEISI, Der Wortimhalt. Seine Struktur im Deutschen U. Englischen, Heidelberg 1953, 31967; H. BRINKMANN, Die deutsche Sprache- Geştalt und Ledstung. Düsseidorf 1962; H. GIPPER Bausteine zur Sprachinhaltsforschung, Düsseidorf 1963; H. GIPPER/H. SCHWARZ, Bibliographisch.es Handbuch zur Sprachinhaltsforschung. Köln/Opladen 1962. v.d. 99) L. WEISGERBER, Vom Weltbild der deutschen Sprache2 I 137 v.d.; II 38 v.d.

115


kırm ızı ile sarı, yeşil ile mavi arasındaki sm ır tam ve açık ola­ rak gösterilemez. Daha da doğrusu, insanın izlenimi o yönde­ dir ki, sanki kesinlikle kırmızı, sarı, yeşil ve mavi yerler a ra ­ sında, renkleri az veya çok komşu iki rengin tonlarından ka­ rışmış geçiş şeritleri vardır. Renk adlarının, birbirine bağlı şe­ ridin neden başka yere değil de, tam o yerlerine bağlandığını anlam ak müm kün değildir. Ya da meselâ niçin yeşil başlı ba­ şına bir renktir de, sarı ile yeşil arasında geçiş olarak kabul edilm em ektedir? Çocukluğumuzda sarı bir düzey üzerine mavi vurulunca yeşil olduğunda, ya da tersinde hep şaşırır k alır­ dık. Elbette ki, bizim renk anlayışımızla ilgili değişiklik tekhflerini düşünebilir, fakat somut olarak tasavvur edemeyiz. Duyumumuzdaki bir şey bu tekliflere ters düşer gibidir. An­ cak bu «bir şey»i, duyum un verilerinde göstermek m üm kün değildir. Asıl sebep bizim renk adlarımızın bölüm lenm esinde yatm aktadır. Bunun delilini ise, çeşitli dillerin karşılaştırılm ası sağlar. Öyle diller vardır ki, bunlar bizim kırmızı, sarı ve mavi için elbette ki başka seslemeli kelimelere sahip olmakla kal­ maz, spektrum u başka tü rlü böler, yani meselâ s a n ile yeşil arasındaki geçiş alanına ay rı b ir ad verir, fakat bizim sarı ile yeşili dikkate almazlar. Yunanlıların chlörös kelimesiyle yap­ tıkları budur; onlann çayırm ve balın rengini aynı kelim e ile adlandırdığını görerek h ay retler içinde kalırız. A ristoteles gök­ kuşağının renklerini anlattığında - ona göre gökkuşağında üç renk vardır - bu fark açıkça belli olur Uoo). Dillerin karşılaştırılm asından çıkarılan bu sonuç, bam başka bir yönden, sinir hekimi tarafından da tasdik edilmektedir. Bir hastalık, ya da yaralanm a sonucu konuşma yetenekleri arıza­ lanan ve renk duyum ları tam am en norm al ve arızasız olduğu halde, renk adlarını artık anlamlı şekilde kullanam ayan hasta­ lar, kendilerine gösterilen tonları alışageldiği üzere kırmızı, sa- 10 100)

116

Meteorol, 372 a v.d.


rı, yeşil, mavi gruplarına bölmemekte, h er renk tonunu ayrı b ir nitelik olarak kavram aktadırlar üöl). O halde bizim renk dünyası tablomuzda sadece b ir du­ yum yaşantısı değil, bir dil başarısı da y er almaktadır! Bu ol­ gu hemencecik daha da güçlendirilebilir. Duyuma göre bizim renk dünyamız üç boyutta kuruludur. K ırm ızıdan m ora kadarki renklilik yanında, beyazdan griye ve siyaha giden açıklıkkoyuluk kadem eleri dizisi ve griden alacaya giden doygunluk dereceleri vardır. Bizim renk adlarımız bu üç boyutu bir tek düzeye indirir. Siyah, beyaz ve griye, yani açıklık değerlerini kızmızı ve yeşil gibi renkler olarak görmekle kalmayız; kah­ verengi ve eflâtunu da, birincisi sadece koyu b ir sarı, İkincisi açık bir m or olduğu halde, ayrı renk tonları olarak algılarız. O halde bizim renk sıfatlarım ızın belirttikleri ne dalga uzun­ lukları, ne de saf duyum nitelikleridir, sadece d i l i ç e r i k ­ l e r i dir. Dil içeriklerini tabiî ki konuşucular yaşarlar, bun­ lar sübjektif (öznel) olarak içe bakış (Selbstbeobachtung) yo­ luyla ya da objektif (nesnel) olarak davranışta tespit edilebi­ lir; fakat bunlarda önemli olan bir topluluk için geçerli olma­ ları ve bu geçerliliğin tek tek şahısların o anki ruhsal durum ­ larına bağlı olmayışıdır. Bunlar sadece, söz konusu husus kısa ve somut bir şekilde gösterilebildiği için tipik okul örnekleri olarak kullanılan renk kelim elerinde bulunmaz. Almancada Beere (102) denen şeyin arkasında botanik olgular olarak ne­ lerin bulunduğu araştırıldığı takdirde, insan dil içeriği bölüm­ lemesinin realitedeki nesnel bölümlemeden ne derece saptı­ ğını görür ve hayretler içinde kalır. Dil içeriği bölümlemesini belirleyen insanın kavrayışıdır, ama b ir tek kişi bile kalkıp 102 101)

A. GELB ve K. GOLDSTEIN, Über Farbennamenarrınesie, Psychol. Forsch. (1925), s. 127 v.d.

102) Üzüm cinsinden meyva tanesi, «Erdbeere (çilek), Himbeere (ağaççileği, ahududu), Brombeere (böğürtlen) v.b- de karşımıza çıkan bu kelimenin aslında tam bir Türkçe karşılığı yoktur. (Çev.)

117


Beere kelimesini kendi keyfine göre geçerli olarak kullanm a gücüne sahip değildir : B ir «doğru» kullanım vardır, bundan sapm alar «yanlış»tır. O halde dil içeriklerinin geçerliliği objek­ tif (nesnel) dir İçeriği tem el alan gram er, işte bu içeriklerle sözün sesle­ mesi arasında ilişki kurar. Belirli bir sesleme ile hangi içe­ riklerin kastedilmiş olduğunu, ya da ifade edildiğini ve seslem enin nasıl bir değişikliğinin içerikte değişikliğe yol açtığını araştırır. Bu m etodun zorluğu şuradadır ki, içerik­ ler sadece dil bakımından, yani ifadenin içeriği olarak vardır, bu yüzden b ir kere davranış araştırm alarının konuşma p artn er­ lerinin davranışında sahip olduğu cinsten bağımsız bir ilişki siste­ mi m evcut değildir. Bu güçlüğün nasıl anlaşıldığım, renk adları örneğimiz göstermiştir. Burada ele alm an meselâ sarı’nm içeriği değil renk adlarının aynı zamanda ses duyum larının dağınık çok­ luğunu keskin hatlarla bölümlere ayıran ve ancak bu şekilde dil içerikleri haline sokan bütün alanının bölümlenmesidir. İçerikler b ir alan oluşturur, yani birbirlerine karşı sınır çekerek kendileri­ ni ayırm ışlardır. En alttaki ve en dar sınırlarla çevrilmiş olanla­ rın, daha geniş çaptakilerin parçaları olduğu görülür ve böylece kadem e kademe ilerlenerek -teoride- kelime haznesinin sonuna ulaşılabilir. Fakat görüldüğü gibi, yapısalcılığın ifade bölüm ­ lem esinin aksine, bu sistem kendi kendisini taşım am akta, rea­ lite ile ilişki kurm aya ihtiyacı bulunm aktadır. Renkler ve renk duyum ları var olmalıdır ki dil biçimi onları içerikler halinde bölümleyebilsin. Yalnızca dil biçiminin kendisinden içerik ka­ zanılamaz. Öte yandan da içeriğin ön şartı, kendisi için geçerli olduğu, bir konuşucular topluluğunun varlığıdır. H er dil top­ luluğu kendi içeriklerine sahiptir, zaten onlar vasıtasıyla var­ dır. A lanların doğru, yani dile uygun bir biçimde kavranm ası ve bölümlenmesi, dil realitesinin çeşitli yönlerinin hiçbirinden ge-103 103) L. WEISGERBER, Vom Weltbild der dt. Sprache 7l 53 v.d.

118


çici de olsa vazgeçmek zorunda olmama üstünlüğüne sahip bu metodun asıl m aharetini oluşturm aktadır D04). Yukarıda ana çizgileriyle özetlenen üç yöntem in de bazı temsilcileri, sadece ve sadece kendi görüşlerini bilimsel ola­ rak görmeye eğilimlidir. Ama açıktır ki, h er yöntem in de olumlu yönleri, fakat sınırları vardır. Hepsi de konuşma ger­ çeğinin belirli yönlerinden hareket etm ekte ve götürdükleri bölümlemeler ana hatlarıyla uyuşma gösterm ektedir. Bu da bize, birisinin sonuçlarını öbürlerininkiler yoluyla denetleye­ bilmek gibi gayet güzel b ir imkân sağlam aktadır. Bu şekilde sözün bölümlenmesi konusunda elde ettiklerim izi (ya da elde ettiğimizi zannettiğimiz şeyleri) şimdi kısaca anlatalım. 3.

Söz, Cümle, Kelime :

Başka hiçbir bölümlenme göstermeyen sözler vardır. Tek bir morfemden oluşurlar, son dereçe belli b ir durum da söylenirler ve partnerde gayet belirli b ir reaksiyona yol açarlar. Meselâ Dur! - Giriniz! - Dikkat! - İmdat! ' Dışarı! - Tamam!; ameliyat sırasında cerrahın söylediği Makas! - Tampon! - İğne!; b ir ismin yanlızca çağrılışı, mükemmel! ve benzeri h er gün kullanılan çok sayıda ifade. Bunların çeşitli görevleri vardır, em ir ya da haber verirler, soru sorarlar, tav ır alırlar, fakat daima hem en durum içinde yeterince açıkça, neyin yapılması için em ir verildiğini, neyin duyurulduğunu, ve sorulduğunu ya da hangi anlamda ta­ vır alındığını söylerler. Konuşucu başka b ir şey söylemek iste­ yince bütün seslemeyi değiştirir ve böylece p artn erlerin başka bir reaksiyon göstermesine yol açar. Önemli olan, bu seslem elerin h er birinin sadece belirli bir durumda değil, belirsiz derecede çok sayıda vazife görmesidir. Dur! ile, yürüyen, atla ya da b ir araçla giden h er insan durdura­ bilir, hangi sebepten onun durdurulm ak istendiği de önemli de-104 104) L. WEISGERBER, Vom Weltbild der dt Sprache2 I, s. 127 v.d.

119


ğildir. H er cerrah h er am eliyatta tampon! diye bir istekte bulu­ nabilir ve tabiî h er seferinde başka tam ponlar alır. H er teni: karşılaşm asında tam am en farklı kişiler (oyuncular, hakemleı ya da seyirciler bile), bir top çizginin dışında nereye olursa ol sun b ir yere temas ederse avut!- diye bağırarak durum u tespi ederler. O halde aynı sesleme ile, farklı şeyler kastedilm ekte dir; burada aynı kalanlar, sadece belirli, bütün benzer durum ­ larda tekrarlanan, az ya da çok genel hatlardır. Genellik derece si farklı olabilir, tampon seslemesi m uhakkak ki d u r’dan ya d. tam am ’dan daha fazla belirli h atlar taşım aktadır. Fakat belirli lik hiçbir zaman sadece tek bir durum a uyacak kadar büyük de ğildir. Daima sadece b ir belirli şahsı, bir belirli yeri kastede: Kari ya da Bern gibi seslem eler bile, bu şahsın ya da bu yeri) bir rol oynadığı sayısız durum lardan biriyle ilgili h er sözd ortaya çıkabilirler. Tuhaf bir sonuçtur bu; sözün yaptığı ile, kendisinden İ’de ret olduğu seslemenin yaptığı tam am en farklıdır. Tek parça] b ir seslemeden ibaret sözler vardır. B ir defalık ve belirli b ir dr ram la ilgilidirler, ya da daha doğrusu o durum un vazgeçilme parçalarıdır ve onun dışında söz olarak v ar değildirler. Faka bu sözleri oluşturan seslemeler, asla durum larla ilgili değildh onlardaki başka yerde yeniden ortaya çıkan b ir h atla (ya da bi h atlar grubu ile) bağıntılıdır. Sesleme olmadan söz hiçtir, faka söz seslemeden daha fazla b ir şey, b ir durum da etkide buluna b ir güçtür. Sesleme sözün dışında hiçtir fakat bir söze bağ] değildir, aynı görevi birçok söz de yerine getirebilir. Sözü sö yapan tondur. Sesleme ise ad değerini farklı söz tonlarında d muhafaza eder. Fertig? (tamam mı?) ve Fertig (tamam!) söz leri farklı cinstendir, birisi soru, öbürü haberdir; fakat ferti (tamam) seslemesi h e r iki sefer ayrı ayrı durum lardaki ayr hattı kasteder. Tek b ir sözden bağımsız olarak, h er durum u belirli hatlarına bağlanabilen böyle seslemeye k e 1 i m e d: yoruz. Sözle kelim enin birbirleriyle ilişkisinin bütün ile pa: 120


çası biçiminde olmadığını daha başlangıçta gösterebilmek için, burada kavram ı tek kelimeli sözden geliştirdik. Daha da doğ­ rusu söz ve kelime, aynı seslemenin yaptığı iki farklı iştir. Bu ikisi birbirinden ayrılamaz ve konuşmanın olabilmesi için ikisi de gereklidir dos). Sözün daha ayrıntılı biçimlerini incelerken bu bulguyu akılda tutm ak gereklidir. Birçok sözde, çoğu yukarda çıkartılan ve belirtilen anlamda kelim eler olan, çok sayıda birim ler tes­ pit edilebilir. Bu birim lerin yerine h er zaman değilse de çoğu kere, daha önce Lütfen şu ekmeği (ya da tuzu) bana uzatır mı­ sınız? örneğinde gördüğümüz gibi-, birbirlerinden bağımsız ola­ rak başkalarını koyabiliriz. Fakat sözün toplu anlamının mey­ dana gelebilmesi için bu birim lerin varlığı h er hal ve şartta zorunludur. Bu anlam, yani emrin, haberin, sorunun ya da ta­ vır almanın «ne?» si, konunun çok sayıda hattından kurulm uş olabilir, meselâ Beş kilo şeker, lütfen! Sağdan ilk sokak, Şarap alır mısınız? Harikulade bir sonbahar!- Tek tek hatları parça­ lamanın aslında nesneden gelen bir sebebi yoktur. Bir m iktar şeker, bu m iktarın neyle ölçüldüğünün ya da ölçülüp ölçülmediğinin karşısında tam am en önemsizdir; sokağın durum unda en ufak bir değişiklik olmadan, konuşmanın yeri b ir başka yer olduğu takdirde, sağdan ilk sokak yerine rahatça soldan ikinci sokak denebilir; almak tek başına tasavvur dahi edilemez, daima bir şeyin alınması gerekir; hakkında nasıl değerlendirm e yapı­ lırsa yapılsın ya da değerlendirm e yapılsın veya yapılmasın, belirli hava durum uyla sonbahar hep aynı kalacaktır. Parçalam a sadece İnsanî bakış açılarına göre ve İnsanî am açlar için yapıl­ m aktadır ve bu noktada nesnel tem elli b ir bölüm lem enin yapı­ lıp yapılmam asına ya da ne zaman yapılacağına sadece bunlar k arar verm ektedir. Konu ve durum bir birim dir, kelim eler bu 105 105)

Konuşmada sözün ve kelimelerinin olmak üzere iki ayrı tür için beraberce etkili olması gerektiği sonucunu, K BÜHLER’e borç­ luyuz (Sprachtheorie, Jena 1934. S. 73 v.d.)

121


birim le ondaki hatları adlandırır ve onlardan ilgili sözün an­ lam ını kurarlar. Bu ilk birimin, sözün bölümlenmesi hususun­ da çok önemli sonuçları ve etkisi vardır. Elbette b ir tek ke­ limeden oluşan söz gibi, çok sayıda kelimeden oluşan söz de, belirli bir durumda belirli b ir göreve sahip olmalı, konuşucu belirli amaçla belirli bir şey söylemeli ve p artneri de onu anlamalıdır. Bu yüzden, çok üyeli söz, bir şey söyle­ yen bir birim halinde birleşmelidir. Konuşucunun sözünün kesilmesi v.b. durum unda görülen, kelim elerin sadece a rt arda dizilmesi, bu işi görmekten uzaktır. Buradan istasyona en yakın yol bir konuyu gayet açık olarak gösterm ektedir, fakat konu­ şucu sözüne devam etmezse, kendisine hitap edlien kişi, daha sonra ne yapacağım bilemez. Amaçlanan şey yol için gerekli za­ m an hususunda bir bilgi, ya da yolun anlatılm ası olabilir, fakat devam da edebilir : Zor bulunur ya da hakkında bilgim yok gibi. Eksik bir ifadeye p artn er ya hiç reaksiyon göstermez ya da sadece yeni bir soruyla reaksiyon gösterir. Bir ifadenin tam olduğu, tondan açıkça anlaşılır, fakat onun ne söylediği, sadece içindeki kelim elerin anlamından, ilgili olduğu durum la bağlantı olarak çıkarılabilir tM0). Bu yüzden bir sözün anlamı, ancak o söz tam am en işiti­ lince anlaşılır. Yukarıdaki örneklerimizde beş kilo..., ilk sokak... alır mısınız... kelimelerinden sonra, bu kelim eleri dinleyenler, gerekli işler için hazırlık yapm ak bir yana, içlerinden bunlara nasıl uyacaklarını bile bilmezlerdi. Bunlara benzer durum lara çok daha büyük boyutlardaki sözlerde de rastlanır. Bir tren beklerken hoparlörden b ir du­ yuru yapılması anındaki nahoş gerilim duygusunu herkes bilir: Saat 10.06’da Karlsruhe, Freiburg, Basel yönüne hareket ede­ cek ekspres (sakın muhtemelen 30 dakika rötarlıdır diye de­ vam etmesin! Hayır, neyse, devam ediyor), biraz sonra 2 nu-106 106 )

122

A. W. DE GROOT, Structurele Syntaxis, Den Haag 1949, S. 19 v.d.


maralı perona gelecektir. Bu arada durum un özelliği ve konuş­ madaki yavaş tempo, bilince sözün anlam ındaki açıklığı, ifade tamamlanana kadar gayet belirgin şekilde gösterm ektedir Genellikle, söz bitm eden önce onu oluşturan parçalar an­ lamlı bir şekilde birbirleriyle bağlanamaz bile, Fakat bazen bu mümkündür, ancak sonradan yanlış yapıldığı ortaya çıkar. Her gün rastlanabilen bir ö rn e k : leh sclıâtze diesen M aler - nicht «Maler» kelimesine kadar dinledikten sonra (Bu ressamı çok beğeniyorum ) acele edip anlamı bağlayan kişinin, «nicht» kelimesini duyar duymaz bütün düşüncelerini değiştirmesi gerekir (bu durum da anlam : Bu ressamı hiç beğenmiyorum.) Ya d a : Am anderıı Morgen um 6 fuhı* er ■ («Geçen sabah saat &da gitti» - Nereye acaba? Halbuki : Aus dem Schlafe (uyku­ sundan fırladı) (İC7). «Homeros ile Hesiodos’un yarışması» adlı eski bir Yunan hikâyesinde, bir şair öbürüne son derece saçma m ısralar vererek, onlarda en ufak değişiklik yapmadan m antık­ lı anlamlar çıkarmasını ister; karşısındaki uygun tam am lam a­ larla devam ederek işi başarır. Bu salon oyunu-çünkü bir oyundur bu-, sözün ancak tam olarak söylendiğinde anlamını ortaya çıkarması özelliğine dayanm aktadır. Böyle bir şaşırtm acalı oyun nasıl m üm kün olabiliyor? Sö­ zün anlamının bir bütün oluşturm ası ve zamana bağlı olmaması, sözün kendisinin ise zaman içinde akıp geçmesi dolayısıyla! Ses­ lerin oluşturduğu bir ifade için, art arda oluştan başka bir düzen olamaz, yani sadece b ir tek boyut söz konusudur; ayrı­ ca aynı zamanın kendisinde olduğu gibi, b ir geri döndürme kesinlikle imkânsızdır. Anlamın kendisi ise, zaman içindeki 107)' Almanca (ve diğer Avrupa dillerini) yenıi öğrenenlerin sık sık karşılaştıkları bir durumdur bu. Almancadaki «ayrılabilir önekli» fiillerin ayrılabilir parçaıarmm cümlenin sonunda yer al­ ması dolayısıyla, bazen çok uzun bir cümlenin ancak son par­ çası okununca tam anlam çıkarılabilir, Amerikalı yazar Mark Twain «Korkunç Alman Dili» adlı yazısında, konuya mizah açı­ sından yaklaşır. (Çev.)

123


nesnelerle ve olaylarla ister ilgili olsun, ister olmasın, «zaman»a bağlı değildir. Anlam ile ifadenin varlık biçimleri arasındaki farkı kapatan sözdür -bu onun asıl başarısını oluşturur. Sözün devamı boyunca zaman âdeta ortadan kalkm ıştır, sözün bü­ tün parçaları aynı anda söylenmiş gibi geçerlidir. Bunun m üm kün oluşunun sebebi ise, insanın daha önce duydukla­ rını hafızasında muhafaza edebilmesi ve daha sonda gelen­ lerle bağlayabilmesidir. Fakat bu esas ve ön şart aynı zamanda b ir sınırlam a dem ektir. Zaman, insanın b ir anlık izlenimleri doğrudan tes­ pit edebileceğinden daha uzun süreler için ortadan kaldırıla­ maz. Buna karşılık, uzunca, bazen oldukça uzun zaman süren sözler vardır; karm aşık talim atları, ayrıntılı haberleri, derin­ lemesine görüşmeleri hatırlatalım . Bu durum da sözün, eş za­ m anlı olarak düşünülebilecek kısım lara bölünmesi gerekir. Sü­ zün, aralarında zamanın ortadan kalktığı parçaları c ü m l e 1erdir (108). Bir söz, hacmi izin veriyorsa, bütün olarak sadece bir tek cümle halinde biçimlen dirilebilir. Bunun dışında cüm leler zaman içinde birbirlerini takip ederler. Bu da b ir cüm lenin asla kendisinden önceki bir başka cümlenin ön şartı olamamasında görülür -aksi takdirde söz anlaşılmaz olur. Yukarda çıkarılandan anlaşılacağı gibi, zam anın ortadan kalkması, kavranan durum ve konunun bütünlüğü ile doğru­ dan bağlantılıdır. Uzunca bir söz, ele aldığı alanı b ir dizi ko-103 103)

Cümle kavramını aydınlığa kavuşturmak, Eski Çağdan bu yana dilcileri uğraştırmrştır. Konu her yönden ele alınmış, sonunda

çok sayıda birbiriyle gerçekten ya da görünüşte çelişen tarifler yapılmıştır. Sonuçların eleştirmeli bir özeti J. RIES’in («Was İst

ein Satz?» isimli eserinde verilmektedir. (Prag 1931). Ayrıca bk. E. SEIDEL, Gesch. u Kritik der vvichtigsten Satzdefinitionen, Jena 1935 (Dok. tezi); A. W. DE GROOT, Structurele Syntaxis. s. 12 v.d.; Ch. C. FRIES, The Stucture of English (New York 1952). s. 9 v.d 124


layca farkedilir konuya ve durum a bölmelidir. Böylece dinle­ yicinin çok sayıda tek tek parçayı hâfızasında tutm asına ge­ rek kalmaz, sadece kendi içinde kapalı birim lerin muhafazası yeterli olur. Bu birim ler vurgulam a, aralar ve yeniden baş­ lam alarla dışardan da açıkça belli olur. O halde, sadece sözün bütünlüğü değil, onun belli başlı bölüm leri de seslemede yan­ sır. Buna göre cümle : a) Dış biçim bakım ından ton hareketi akışı, b) İç biçim bakım ından zamanın ortadan kalkması, c) Başarı bakım ından bir şey söylemesi ile belirlenir. Bunlar teorik bulgulardır, fakat birkaç kelime ile işaret edeceğimiz, doğrudan ve pratik etk ilen vardır. Konuşan ve yazan herkes, b ir cümlenin uzunluğu için tabiî b ir sınırın var olduğunu iyi bilmelidir. Bu sınırı çizen, partnerin alış kabiliyetidir; bu da elbette h er insanda farklıdır. Anlama, cümlenin ritim ve içerik bakım ından açıkça belli şekilde bölümlenmesi ile desteklenebilir. İnsanın gözü bunu kesmiyorsa, bu durum da daha kısa cüm leler kurm alı, ancak bunların za­ man bakımından doğru dizide sıralanmasına dikkat etmelidir. A şın hızlı konuşmam ak gerektiği daha ilkokulda öğrenilir. Fakat bazı konuşmacılar da aşırı yavaş konuşarak dinleyicilerini yorar ve sıkarlar. Bunun sebebi, cümlelerin, çok yavaş oluşturm aları, bunun sonucunda da dinleyicilerin -asıl anlam cüm lenin tam am ­ lanmasıyla ortaya çıkacağı için- henüz b ir anlam verm eyen çok sayıda ve aşırı uzun parçaları akıllarında tutm ak zorunda kal­ m alarıdır. Yavaş konuşmak demek, cüm leler arasında dinleyici­ lerin bir cümlenin anlam ım tam olarak kavrayabilm elerine ye­ tecek uzunlukta aralar koymak demektir. Kelime ve cümle, sözün özel türde parçalarıdır. H er ikisini de daha fazla parçalara ayırm ak m üm kün değildir. Bu sadece insanın bunlarda ayırt edebileceği kısım ların yine kelim eler ya da cüm leler olduğu anlam ını taşım akla kalmaz, bu kısım la­ rın kendi başlarına asla v ar olamayacağı anlamını da taşır. Bir cümlenin her hangi b ir kopuk parçası sadece anlamsız bir ses125


lemedir, fakat gerçek bir cümle üyesi de görevini ancak ilgil cüm lenin bütünü içinde yapabilir. Keinem Glücklichen (hiçbi m utluya) kelimeleri, Die Uhr schlagt keinem Glücklichen (hiç bir m utluya saat çalmaz, m utlu insanlar saati duymaz) cümle­ sinden çözülüp çıkarılmış b ir parçadır. Fakat bu kelim eleri yanlız başına kimse söylemez ya da anlamaz. Aynı şey kopuk, Ulu (saat) ve schlagt (çalmak) parçaları için de geçerlidir. Elbette ki keinem Glücklichen (hiçbir m utluya) ya da Uhr (saat) kelim e le ri uygun durum larda tam cümleler, h atta sözler oluşturabilir ler, meselâ Wem haben die Götter diesen Sieg şeschenkt? keinem Glücklichen! (Tanrılar kime armağan etti bu zaferi?Hiçbir mutluya), ya da birisi saatini düşürmgk üzereyken (uyar­ m ak için) söylenebilecek Die Uhr! (saat) gibi. Fakat tabiî ki bunlar bambaşka cüm lelerdir, Die Uhr schlagt keinem Glücklichen cümlesinin parçaları değil. Kelimenin biçimleri konusunda da durum aynıdır. Yapısal dil biliminin bizi götürdüğü morfemler, büyük ölçüde kelime değil, sag-te (de-di) nin iki morfemi gibi kelime parçalarıdır. Sagte (dedi) biçimi içinde ikisi de gayet belirli bir görev yerine getirirler. Başka yerlerde b ir sürü başka parçalarla da birle­ şirler, fakat asla yalnız başlarına görülmezler. İyi ama, kelim eler yalnız başlarına ortaya çıkarlar mı? Cümlenin bağımsız olmayan kısım ları ya da üyeleri değil mi­ dirler sadece? Bir sözün, dolayısıyla bir cümlenin de tek bir kelimeden ibaret olabileceğini daha önce görmüştük. Ama bura da söz konusu olan bu değil, borumuz, kelim elerin h er sözden bağımsız biçimde kelime olarak v ar olup olamayacağı. Bu soru, sözün bölümlenmesinde hayatî önem taşır; çünkü sözün sadece bir boyutu m u olduğu, yoksa İlci tü r birimin, cümlenin ve ke­ limenin birlikte etkisiyle mi oluştuğu, bu soruya verilecek ce­ vaba bağlıdır U09).109 109) K. BÜHLER, Sprachtheorie, s. 73 v.d. 126


Önceden açıktır ki, kelimenin kendi varlığı varsa, bu cümleninkinden farklı türde olmalıdır. Bu yüzden DE SAUSSURE cümleyi konuşmanın (parole) birimi, kelimeyi ise dil sisteminin (langue) birim i olarak belirtm iştir DiO). Ancak ko­ nuşmanın realiteye ait olduğunu biliyoruz, belirli insanların be­ lirli zamanda belirli bir yerdeki davranışıdır o. B ir konuşmada yer alan kelimeler, asıl seslemenin, m evcut konu ve durum un belirli hatlarıyla ilgili parçalardır. Fakat bunun, onların başardığı işin sadece bir kısmı oldu­ ğu görüldü. Kelimeler bunun dışında aynı hatları, y er aldıkları her başka gerçek durum da da aynen kapsayabilirler. Bu nasıl oluyor? Önce bulduğumuz şeyi basit olarak tasvir edelim. Olgular bölünüp hatlarına ayrılır ; fakat öyle ki, bu hatlar bir defalık olmayacak, birçok olgular için tipik olacaktır. Bu hatlara belirli seslemeler bağlanmıştır, işte bu bağlama kelime­ dir. Tek insandan bakıldığında, bu bölmeler, olguların hatları ve onlarla ilgili seslemeler, yani kelim eler önceden verilmiş görünümündedir. Kişi onlarda hem en hem en hiçbir değişiklik yapamaz, Bütün durum ları, onları sözle kavram a açısından ya­ par. Belirli bir h atta doğru yönelme ihtiyacı duyduğunda, ilgili kelime ile reaksiyon gösterir. Bunun tersine, önce kelimeyi du­ yarsa, reaksiyonunu olgunun belirtilm iş h attın a yönelerek gösterir. Fakat asıl önemli olan, bu tek insanın gerçekte asla tek b ir insan olmayışıdır. Dil denilen olaym v ar olduğu, konuşma­ nın m üm kün olduğu h er yerde, olguların parçalanm ası ve ses­ lem elerin onlara bağlanması bakım ından küçük ya da büyük b ir insan grubu aynı durum da bulunur. B unlar bir d i l t o p l u l u ğ u oluştu ru r ve aynı k e l i me h â z i n e s i n e sahiptirler. O halde kelim elerin varlığı, b ir toplulukta geçerli10 110) FERDINAND DE SAUSSURE, Cours de Unguistique gönöraie. Laussanne 1916, Paris 41949. 127


olm alarından, yani topluluğa mensup insanların kelim elere kar­ şı anlattığımız biçimde davranm alarından kaynaklanm aktadır. Bunun için elbette bu insanların alışma yoluyla belirli bir hazırlık kazanmış olm aları gerekir, ve isteyen, dil topluluğunun üyelerindeki bu hazırlıkların toplamım da b ir kelim enin ger­ çekliği olarak niteleyebilir. Yalmz bu işi yapanın, bu hazırlığın gerçek m ahiyeti hakkm da hiçbir bilgimiz olmadığım ve onu sadece konuşanların davranışından çıkardığımızı bilm esi gere­ kir. Kelimenin, fenomenin b ir kısmı olarak kendisine ait sesle­ meyle sık sık karıştırılm ası şaşırtıcıdır. Sesleme kelime olsaydı, kelim elerin oluş biçimi üzerine kafa yorm aya gerek kalmazdı, F akat her günkü tecrübe, insanların seslemenin kendisine tep­ ki göstermediğini ortaya koymaktadır. Aksi takdirde b ir toplu­ luk, Zug, (tren, hat...) Stock, (değnek, kat...) SchloB, (kilit, sa­ ray) Schalter, (gişe, şalter...) iaut (ses, yüksek...) mer ( = Meer «deniz» ve mehr «daha çok»), verrechnen (hesap etmek, yanlış hesap etmek) aufheben (yerden kaldırmak, iptal etm ek...) gibi yüzlerce çok anlam lı seslemelere nasıl katlanırdı! Çokanlamlılığın zararı yoktur, çünkü h e r defasında sözkonusu olan keli­ meyi belirleyen sadece sesleme değil, sözün ve durum un bağlan­ tısıdır. Bu ek belirleme, kelimenin içerik yönüyle ilgilidir. O halde şimdi ortaya çıkan soru, kelime içeriğini oluşturan bağ­ lantıların yapılarının ııe olduğudur. 4 4.

Kelime Hâzinesinin Yapısı :

Renkler hakkm daki kelimelerimizin dizisini b ir daha düşü­ nelim. Bu kelime grubu nasıl kurulm uştur? Nesnel bir alan, bu­ rada renk, birbiriyle sınırlı, fakat hiçbir yerde birbiriyle çakış­ m ayan alt bölgelere tam ve eksiksiz b ir biçimde bölünm üştür. Gelbgrün (sarım tırak yeşil) gibi karışık renkler bunu kuvvet­ lendirir, çünkü Gelb (sarı) ve Grün (yeşil) bizim için sağlam ve daima aynı kalan olgular olmasaydı, sarımtırak yeşil diye bir 128


şeyden söz edemezdik. Renk kelim elerinin alan olarak bölün­ düğünü söyleriz ve buna göre b ir k e l i m e a l a n ı ya da a n l a m a l a n ı ’ndan (Wortfeld öder Bedeutungsfeld), bah­ sederiz; (111) örneğimizde, bu renk alanıdır. Benzer bir alanı da ısı duyum u dereceleri ile ilgili kaît (so­ ğuk), kühl (serin), lau (ılık), w arm (sıcak), heiB (çok sıcak) keli­ meleri oluşturur. Ilık ile sıcak arasındaki sınırın hangi derecede başladığını kimse söyleyemez; bu, insanlara ve şartlara göre de­ ğişiktir. Fakat Almancadaki sıralama, bu dil topluluğuna men­ sup herkes için geçerlidir ve insan bununla nesne, yani suyun ısısı hakkında anlaşabilir. Duyum alanlarım bölümleyen kelim eler sıfatlardır, çünkü duyu organlarıyla elde edilen duyum lar dil bakım ından nesne­ lerdeki «özellikler» olarak kavranabilirler. Fakat nesnelerin ad­ larının kendileri ve zaten somut olarak kavranan olgular da alanlara ayrılm ıştır. Himmelskörper (gök cisimleri), güneş, ay ve yıldızlardır -astronomi bakımından sabit yıldızlar, gezegen­ ler ve uydular şeklindeki ayırım dikkate alınmaksızın. A vrupa’ nın kuzeyinde hava şartlarının en azından aradaki sınırları ol­ dukça silmesine, h atta bazen mevsimlerin kendilerini kaydırır gibi olmasına rağmen, mevsimler, ilkbahar, yaz, sonbahar ve kış­ tır. Özellikle öğretici bir örnek, akrabalık adları alanıdır, çünkü ailenin çeşitli sosyal organizasyon, biçim leri dil bakımından bu alana yansır ve gerçekte mevcut akrabalık bağlantılarına karşı ııisbî hürriyet, kelime alanında açıkça ortaya çıkar D12). Dil açı­ n ı)

Bu kavram için bk. J. TRIER, Der dt, Wortschatz im Sinnbezirk des Verstaındes, 1961. Zeitschr. f. dt. Bildung 1932, s. 417 v.d.; Neue Jahrbücher für Wiss. u. Jugendbildung 10 (1935) 428 v.d.; H. RPP, Wortfeid und Wortinha;t. Festgabe für F. Maurer, Düseeldorf 1968, s. 35- 49; O. REICHMANN, Deutsche Wortforschung, Stuttgart 1969 (Samml. Metzler 82), s. 29 v.d.; R. HOBERG, Die Lehre vom sprachlichen Feld, Schriften des Ids in Mannheim 11, Düsseidorf 1970. 112) Bk. WEISGERBER’in bu konudaki etraflı çalışması «Vom Weltbild der dt. Sprache» 2. bas. I, s. 59 v.d. 129


sm dan bölüm lem enin fen bilimlerinde ve nesnel açıdan yapılan bölüm lem eden farklı olan alanlarını, bu alanların dille ilgili karakterini daha iyi belirtm ek için tercihan örnek olarak v e ri­ yoruz. Bu farklılığın m utlaka gerekli olduğu düşünülmemelidir. Özellikle nesnelerin ve onlarla beraber adların insanların eseri olduğu durum larda, kısacası bütün araçlarda ve gereçlerde, dil alanlarının bölümlenmesi, araçların teknik bölümlenmesine tıpatıp uyar; mes. bir arabanın parçalarında ya da bir tam ir­ hanedeki âletlerde. Buna karşılık Landschaft (tabiat parçası, coğrafî bölge) kelime alanını incelersek, üyelerin gerçekteki h at­ lara uyduğunu görürüz gerçi, Berge, Taler, Hânge, Muldcn, Schluchten, Sâttel, Kâmme, Gipfel (dağlar, vadiler, yam açlar, çukurluklar, uçurum lar, boyunlar, sırtlar, zirveler) ve başka bir sürü şey vardır; fakat onların tabiattan çıkarılmış olmaları, hem de başka bir şekilde değil de sadece o tarzda çıkarılmış olma­ ları, tabiatı insanın çevresi haline dönüştüren insanın eseridir. Bu kelim elerden birinin içeriğini belirlem eye kalkınca, bu iş için diğer hepsine ihtiyacımız olduğunu görürüz; bu da alanı oluşturan üyelerin birbirine sıkı sıkıya bağlı olduğunun kesin bir işaretidir Giö). Eylem leri belirten kelim eler de bir alanın çerçevesi içinde birbirlerini belirlerler, mes. koclıen (pişmek, pişirmek), sieden (kaynamak, kaynatmak), dâmpfen (buğuda pişirmek), braten (kızartmak, kavurmak), rösten (kızartmak, kebap etmek), backeıı (fırında pişirmek) gibi yemek hazırlam a ile ilgili, ya da hay­ vanların hareket tarzları ile ilgili, laufen (koşmak), hupfen (sıç­ ramak), kı-iechen (sürünmek), klettern (tırmanmak), schwimmen (yüzmek), iliegen (uçmak) vb.13 113) P. ZINSLI, Grund und Grat Die Bergvvelt im Spiegel der schweizerdeutschen Alpenmundarten, Bern 1045; G. HARD, Die «Landschaft» der Sprache und die «Landschaft» der Geographen, Bonn 1970; aynı yazar, Ein Wortfeldtest. Zum leikalischen Feld des Wortes «Landschaft». Wirikendes Wort 21 (1971), s. 2-14. 130


Nihayet heute (bugün), gestern (dün), morgen (yarın), ya da jetzt (şimdi), voılıin (biraz önce), früher (eskiden), spater (daha sonra) gibi zaman zarfları ve m ekân ile ilgili hususları tam ve açık seçik biçimde bölüm lere ayıran in (içinde, içine), auf (üzerinde, üzerine), an (yanında, yanma), neben (yanında, yanma), hinter (arkasında arkasına), vor (önünde önüne), über (üzerinde, üzerine), unter (altında, altına), nach (...ye, ...ya), von (...-den-dan), um (etrafında) edatları (öntakıları) da çok açık ve canlı alanlar oluştururlar. Soyut alanında durum daha güçtür ve halen tartışm alı­ dır; çünkü görüşün tam ve eksiksiz oluş bakım ından kontro­ lü -yani alanın ayırıcı özelliği burada söz konusu olamamak­ tadır. Ancak şüphesizdir ki, Übertretung (kabahat), Vergehen, (suç) ve Verbrechen (cürüm, cinayet), kanun koyucunun mak­ sadına göre hukuken «cezaya m üstahak olan» alanını tam olarak bölüm leyecektir Bu sahadaki araştırm aların dil bi­ limi dışında diğer bilim dalları için de ne kadar önemli olabi­ leceğini, -burada sadece ortaya atılabilecek, ama cevaplandırılamayacak- gut (iyi), edel (asil), anstândig (namuslu), korrekt (doğru),schlecht (kötü), böse (fena), niedertrachtig (alçak), gemein (adî) gibi ahlâkî değer kavram larının bir kelime alanı oluşturup oluşturamayacağı ve böyle bir alanın yapısının nasıl olacağı sorusu gösterir. Almancamn eski bir kademesi için JOST TRIER Verstaııd (akıl) alanım, yapısı (bölümlenmesi) bakımın­ dan derinlemesine incelenm iştir Burada sadece kısaca temas edilebilen az sayıda kelime alanı gösterm ektedir ki, alan genişledikçe, ayırıcı hatlardaki keskinlik azalmaktadır. Sağ, sol ya da yemek, içmek gibi alan-145 114) Bunun karşısında Ordnungswidrigheit «nizama mugayir davran­ ma» alanı bulunur, onun karşılığı ise Strafe (ceza) ile değil, Buflo (kefaret) ile verilmektedir. 115) Der deutsche Wortschatz im Sinnbezirk des Verstandes. Heidelberg 1901. 131


lar daha ilk bakışta anlaşılabilir ve fazlaca bir düzenleme ge­ rektirm ezler. Fakat âletlerin ya da meselâ bir m utfaktaki ça­ lışma biçimlerinin adları iyice açıklanmadan alan bölümlenmesi aydınlığa kavuşamaz. Bu yüzden baştan itibaren, bir dilin bütün kelime hâzinesinin istisnasız olarak böyle b ir alanlar sistem ine bölünmüş olup olmadığı sorulm uştur, -içeriklerin birbirlerini karşılıklı olarak açık bir biçimde ve eksiksizce be­ lirlem esi gerekiyorsa, böyle sistem şüphesiz gerekli olacaktır. Bu mesele üzerinde düşünüldüğünde, b ü tün bu kelime alanla­ rının bir noktada birbirini tuttuğunu, hepsinin aynı kelime tü ­ rü üyelerinden oluştuğu, dikkati çeker. Gerçi ilerde göreceği­ miz gibi, kelime türü kavram ı çok tartışm alı bir kavram dır; fa­ kat şurası da bir gerçektir ki, kelime alanları oluşturm a yolun­ daki bütün denemelerde sadece isimler ya da sadece sıfatlar ya da sadece fiiller ya da sadece zarflar ya da sadece edatlar bir araya getirilm iştir. Bu yöntem m uhakkak ki bazı başarılar sağ­ lam ıştır ve bu yüzden belirli ölçüde haklıdır ve yerindedir. F a­ kat nesneden hareketle temellendirilmediği için, uygulanması konusundaki sınırların nerede olduğu bilinmemektedir. An­ cak karekteristik olan, üyelerin h er alanda tu tarlı biçimde yanyana dizilmeleridir. Bunlara bu yüzden y a n y a n a b a ğ l a n ­ t ı c ı (parataktisch) alanlar denilebilir. Fakat dil içeriklerinin realitede içinde bulundukları tek düzen bu m udur? Belli ki hayır, çünkü söz, beraberce etkileriyle karşılıklı olarak birbirlerinin içeriklerini belirleyen, tam am en farklı türde kelimelerden oluşmuş bir örgüdür. «Erst die Spanier haben das Pferd in Amerika eingeführt» (Atı A m erika’ya İspanyollar getirmiştir) ve Das Pferd würde ich verkaufen (bu atı satardım) cüm lelerine bir bakalım. Bir m antıkçının ancak do­ lambaçlı biçimde ve sadece konunun uzmanları, için anlatabi­ leceği bir anlam farkı, gerçekte ne kadar basit ve herkesçe kolaycş farkedilir b ir tarzda ortaya çıkmıştır! Gerçekte burada bütünlüklerinden koparılmış, anlaşılm aları için durum dan yar132


dım almayan, tersine bu durum u önce bizzat kendilerinin k u r­ ması gereken iki cümle vardır karşımızda. Açıklık, kelim elerin bağlanması yoluyla sağlanm aktadır. İspanyolların Amerika’ya getirdiği at, satılamaz ve satılması gereken at’ı İspanyollar Amerika’ya getirmiş olamaz. Verkaufen (satmak) gibi b ir fiil sadece belirli tü r tüm leçler (Objekte) alabilir; bunlara bir hayvan tü rü kavram ı dahil değildir. Burada kelim eler ara­ sında «yanyana bağlantılı alanların» ulaşam adığı içerik iliş­ kilerinin varlığı kendini belli etm ektedir (116). Şöyle sorular sorduğumuzda bu tarz ilişkileri fark ede­ riz: İnsan neyle ısırır? Elbette dişleriyle. Neyle yalar? Tabii ki diliyle. Ne havlar? Köpek. Ne kesilir (fallen)? Ağaç. Sarışın (blond) olan nedir? İnsan saçı. Burada birkaç örnekle gös­ terdiğimiz olgu öylesine h er gün rastlanan b ir şeydir ki, bunun üzerinde durm aya ve h er şeyden önce önemini küçümsemeye eğilim gösteririz. Gerçekte ortaya çıkan şudur : İnsan dişlerden başka bir şeyle ısıramaz, dilden başka bir şeyle yalayamaz, sadecece köpek havlar, sadece ağaç kesilir (Baume fallen) ve sadece insan saçı sarışın (blond) olabilir. Bu ilişkilerin yukar­ da belirtildiği şekilde m utlak olduğu iddiası ise biraz açıklama gerektirir. Ç ünkü'bu iddiaya karşı itiraz edilebilir ve (Almancada) şöyle ifadelerin de müm kün olduğu söylenebilir: Eine Sâure beiBt (asidin yakması, aslında «ısırması»), beiBender Schmerz (yakıcı, aslında «ısırıcı» acı), beiBender Spott (keskin, iğneleyici, aslında «ısırıcı» alay, hiciv); Flammen lecken am Gebalk (alevler çatı kirişlerini yalıyor); einen Speer fallen (bir kargı indirmek), eski hikâyelerde einen Helden fallen (bir yiği-167 116) Bu konuda bk. G. HELBIG/W. SCHENKEL, Wörterbuch zur Valenz und Distribution deutscher Verben, Leipzig 1969 (bibliyogra­ fik notlarla). 117) Almanca blond kelimesi sadece saç için kullanılabilir. Türkçe ’karşııığı sarı ise elbet her alanda. Aynı şekilde fallen (devir­ mek, düşürmek) fiili sadece ağaç kesmeyi ifade eder, Bu ba­ kımdan bu örnekler Türkçeye tam uymamaktadır. (Çev.) 133


di devirmek) v.b. -Ancak yukardaki dizi ile bu örnekler dizisi karşılaştırıldığında, bir fark derhal hissedilecektir : İlk dizi duru ve nesnel, İkincisi ise özel ifadeli ve resimsidir. İlk grup örnek­ ler başka tü rlü söylenemez, ikinci grupta ise, insan «bunun için daha başka, daha basit bir ifade olmalı» hissine kapılır. Asit ve acı gerçekte ısırmaz, sadece asitle temas eden, ya da bir acı duyan kişiye bir yeri ısırılıyormuş gibi gelir. Alevler kirişleri yalaya­ bilir, çünkü alevlerin dillerinden de bahsedildiği; fakat burada bir im ajın söz konusu olduğunu görüyoruz. Havlayan sahra topu, heyecanlı savaş edebiyatında yer alabilir, resmî bir çarpışm a ra­ porunda hiç de hoş karşılanmaz. Kargıyı indirmek, bir yiğidi devirmek ise, sadece eski çağlarla ilgili hikâyelerde h ay atla­ rını sürdüren, yaşayan dille ilgisi olmayan, eski bir devrin ifa­ deleridir. O zam anlar fallen, yapısının da belli ettiği gibi, ge­ nel olarak «fallen nıaclıen» (düşürmek, devirmek) anlam ındaydı. Fakat bugün bu kelime Almancada sadece ağaçla bağ­ lantılı olarak (ağaç kesmek için), bir de kimya uzm anlık dilinde (ayırm ak anlamında) kullanılır. O halde bütün bu deyimlerde amaç, bir şeyi olduğu gibi basitçe söylemek değil, yer edecek, iz bırakacak, belirli bir etkiye yol açacak şekilde söylemektir. Bu tür, belirli kelime seçimi ya da cümle düzeni yoluyla sağlanan etkilere üslûpla ilgili (stilistisch,) etkiler adı verilir. Böyle etki­ lerin araçları bilgisi ise stilistik’tir (Stilistik, [üslûp] bilgisi, anlatım bilgisi). Örneklerimizde bu araçlardan ikisini önümüzde görüyo­ ruz; önce, eski kelim eler veya kelim elerin eski anlam larında kul­ lanılm ası (fallen); İkincisi de kelimelerin, «aslında» olmaları ge­ rekenden başka bağlantılar için de kullanılması. Kelimelerin en yakın nesnel bağlantıların dışında başka bağlantılar için de kul­ lanabilecekleri ve böyle durum larda güçlü, bazen edebî etki sağ­ ladıkları gerçeği, daha Eski Çağda gözlenmiş ve bir kelimenin «asıl yeri dışında» kullanılmasına e ğ r e t i l e m e (Übertragung; istiare) denmiştir; bunun karşılığı Yunanca kökenli bilimsel te134


rim «Metapher»dir. Eğretilem enin yeni adlandırm aların ortaya çıkışında oynadığı rolü, yukarda birinci bölümde görmüştük. O halde, eğretilem e kelime için, nesnel anlamına sahip ol­ duğu bir asıl kullanım söz konusudur. Bu, iddiayı çürütmemekte, tersine onun altını çizmektedir. Eğretilem enin stilistik değeri, konuşucuların aslında bekledikleri ya da belki de o zamana kadar dilde eksik olan bir ifadenin yerine, burada ya­ bancı çevreden bir kelime y er alıyor diye hissetmesindedir. Kelime âdeta asıl çevresinin havasını da beraberinde getirm ek­ te ve işte dışardan gelen bu hava cereyanı ile, kelimenin içine girdiği atmosfer arasındaki zıtlık, stilistik etkiyi oluşturm akta­ dır. O halde bir eğretileme, b ir kelimenin asıl alanının dışında, o kelimenin aktarıldığı ve nereden aktarıldığı iyice bilinerek kullanılmasıdır. Bundan çıkan sonuç da şudur : Bu bilinç kay­ bolduğu anda, bir eğretileme, eğretileme olma özelliğini kaybe­ der. Bu olaya çok sık rastlanır. Başarılı, güzel eğretilem eleri ko­ nuşucular taklit etm ekten hoşlanır ve durm adan kullanırlar. Böylece h er ruhsal etkide karşılaşılan şey onlar için de geçerli olur: Körleşip etkisizleşirler, b ir eğretilem enin söz konusu oldu­ ğu bilinci kaybolur, aktarılan kelime asıl ifade halini alır, eğre­ tileme soluklaşır. Bauen (inşa etmek) fiilinin Haus (ev) ile bağ­ lantısı içinde (Haus bau en = ev yapmak) -bugün şüphesiz asıl kullanımı budur- çok eski çağlarda bir eğretilem e olduğu kimin aklına gelir? Fiil aslında «büyütmek» demekti, bu yüzden de ön­ celeri sadece ta rla ürünleri bauen edilebilir, «büyütebilir»di. Bu da «siedeln» (ufak bir toprak parçasına yerleşm ek ve küçük çift­ lik kurm ak) ile aynı anlamdaydı, bunun için ise insanın b ir eve ihtiyacı vardı. Kelime hâzinesinin belirli bir zaman noktasındaki bölümlenmesi için elbette ki, halen ve burada geçerli olan dik­ kate alınır, eski durum değil, solmuş eğretilem eler artık eğre­ tileme değildir U 18).18 118)

Bk. W. PORZIG, Wesenhafte Bedeutoıngsbeziehungen, Beitr. Z. Gesch d. dt. Sprache u. Lit. 58 (1934), s. 70 vd.; E. LEISI, Der Wortinhalt, Heidelberg 1953. 135


Böylece, önce bir zorluk arzeder gibi görünen eğretilem e olgusunun, aksine, her kelimenin çok belirli b ir alana ait olduğu hükm ünü doğruladığı görülm ektedir. Bu alanların tespiti de yine kelime hâzinesi ile ilgili b ir bölümlemeye yol açmaktadır. Söz konusu alanlar o şekilde oluşm uştur ki, b ir fiilde veya sıfat­ ta olayın, lüzumsuz olarak arada sırada ya da m untazam an ayrı b ir kelime ile ifade edilen belirli yönleri de yerleşik olarak bu­ lunurlar. Isırmakta ısırm a eyleminin organı olarak diş, aynı şe­ kilde yalamakta dil yerleşiktir; hareketin öznesi olarak havlamak ta köpek, nesnesi olarak fâllen (kesmek) de ağaç yer alır. Blond (sarışm) sıfatı da bağlantılı olduğu saçları içerir, çünkü sie hatte blondes Haar (kızın saçları sarıydı) denilebileceği gibi pekâlâ sie war blond (o sarıydı-sarışmdı)da denilebilir. îlişki her zaman bu örneklerde olduğu gibi açık değildir. Reiten (binmek, sırtında gitmek) fiilinde binek hayvanı, ancak at, eşek, deve vb. her çeşit binek hayvanı yerleşiktir; fahren (araçla gitmek)de ise araba, kızak, gemi vb. h er çeşit taşıt. Bu­ nun m üm kün oluşunun sebebi, yukarda gördüğümüz gibi, ge­ rek kelim enin gerekse kelime grubunun genele yönelik, genelle ilgili oluşudur; özel ve ayrı görev yerine getirm eleri ancak cüm­ le içinde söz konusudur. Özel durum da reiten ve fahren fiille­ rinde hangi binek hayvanının ve aracın yerleşik olması gerek­ tiği, cümle içinde açıkça belli olur. Öte yandan bir kelimede bir olgunun birçok yönü de y er­ leşik olabilir. Hemen önümüzdeki fahren (araçla gitmek) ve reiten (binmek) fiillerinde durum budur, çünkü bunlarda sadece araba değil, aynı zamanda Zugtier (koşum hayvanı) ve sürücü; sadece at değil, atlı da toplanmış, b ir araya getirilm iştir. Fakat bu daha da ilerilere gider. Morgen backen wir (yarın pişiriyoruz) denilince, backen (pişirmek) fiilinin içinde sadece Bâcker (fırın­ cı) ya da Backerin (fırıncı kadın) değil, aynı zamanda Teig (ha­ mur), Muhle (ham ur teknesi), Ofeıı (fırın), Brot (ekmek) ya da Kuchen (pasta, kek) de yer alır. Yani : B ir olayın bütün gerekli 136


tam layanlan için adlar ya açıkça (tek anlamlı) ya da kavrana­ bilir ölçüde çok anlamlı biçimde, olayın kendisinin adında yer alırlar. | Benzer bir durum a sıfatların isim lerle ilişkisinde de rast­ lanır. Kar ya beyazdır ya da kirli; yaprak ya yeşildir ya da sol­ muştur, ikinci durum da sarı, kahverengi ya da kızıl renklidir. İsim (asıl isim) sahibi nesne bazen renk, biçim, büyüklük bakı­ mından çok çeşitli, am a yine de m uhakkak sınırlı özellikler taşır. Bu özellikler için kelim eler de isimle birlikte b ir anlam alanı (Bedeutungsfeld) oluştururlar. Ve nihayet h er olay, nes­ nel önşartları bir yana bırakılarak, cereyan tarzına göre bir dizi belirlem elerle aniatılabilir. Dil bakım ından bunun ifadesi, fiil­ lerin zarflarla belirlenm esi olarak ifade bulur. Bunlar da asla keyfî biçimde kullanılamaz. Sanft streicheln (yumuşak yum u­ şak okşamak) ya da zârtlich flüstern (okşarcasına, sevgiyle fı­ sıldamak) denilebilir, ama ne sanf essen (yumuşak yum uşak ye­ mek), ne de ziirtlich gehen (okşarcasına gitmek) mümkündür- bir eğretileme durum u varsa durum başkadır elbette. Rauh streic­ heln (haşince okşamak) gibi deyimler de m uhakkak olabilir, an­ cak bunların besbelli b ir stilistik etkileri vardır, bu da okşamak­ ta aslında yuınuşakın yerleşik olduğunun bir delilidir. Kelimeler arasında bu tarz içerik ilişkisi, cümlede kelime­ lerin anlamlı biçimde birleştirilm esini m üm kün kıldığı için, sö­ zün yapısı bakımından özellikle önem taşır. Diş ile ısırmak ör­ neğinde olduğu gibi son derece açık bağlantılar, bu ilişkinin farkına vardığımız en uç durum larıdır. Fakat gerçekte bütün kelim elerin etrafında, ancak çok belirli tü r başka kelim elerin girebileceği birer güç alanı v ard ır âdeta. H er fiilin sadece, çok belirli bir özne ve -bu bir geçişli fiilse- çok belirli bir nesne çevresi olabilir; cümlede b ir araya geldiği diğer tam layanlar da onun içeriğiyle belirlenirler. Bunun tersine h er şahıs ya da nesne ile ilgili olarak da m üm kün olan h er şey değil, sadece belirli şeyler söylenebilir, onlarla ya da onlarda sadece belirli 137


şeyler yapılabilir. Her nesne ile ilgili olarak ona uyan bir sıfat grubu vardır ve h er sıfat ancak belirli bazı nesnelere uyar. Bu im kânların çevresi küçük ya da büyük olabilir, apaçık bir bağlantıdan görünüşte sınırsız genelliğe kadar gidebilir. Fakat esasta bu çevre her zaman gösterilebilir ve tek dilde açıklamalı büyük sözlükler de bunu yapar, çünkü ancak bu şekilde b ir ke­ lim enin içeriği tam olarak belirlenebilir. Böylece, verilen b ir kelimeyle anlamlı biçimde bağlanabilen kelim eler de b ir kelime alanı oluşturur. Daha önce anlattığımız parataktik alanlardan ayırt etm ek için, bu tü r alanlara s e n t a k t i k alanlar (syntaktische Felder, söz dizimsel alanlar) adı verilebilir. Peşin hükümsüz konuşucu için, kelim eler arasındaki bu ilişki son derece tabiîdir; b ir cüm lede kelim elerin anlamsız bi­ çimde bir araya getirilebileceğini akima bile getirmez. G er­ çekten de bu kelimeler bir araya getirilmez, sözün toplu an­ lamından çözülüp ayrılırlar. Bir olgunun kelim elerce temsil edilen tek tek hatlarının da birbirine uyması gerekir, çünkü var oluş biçimi ne olursa olsun bu olgu gerçekten m evcuttur. Yukarda sözünü ettiğimiz, farklı kelim elerin veya bir ke­ lim enin birbirinden çok farklı kullanım larının (sınırlar kesin değildir), sesleme bakımından uyuşsalar bile, birbirleriyle an­ cak son derece istisnaî durum da karıştırılm alarının sebebi işte böyle açıklanabilir. Bu b ü tün bağlantısının başarısı, bu tü r çok sayıda kelime bir cümle içinde ortaya çıktığında ve karşılıklı olarak birbirlerini belirlediğinde daha açık biçimde belli olur. Ö rnek olarak özellikle hazırlanm ış cüm leleri düşünüp bulm aya gerek yoktur; bunlara h er günkü konuşmalarda hem en h er an rastlanır. Wanıı geht der Zug? (Tren ne zaman gidiyor?) cüm­ lesi çok anlamlı iki sesleme içermektedir. Zug kelimesine Die Spitze des Zuges hatte gerade den Marktplatz erreicht. (Dizi­ nin, yürüyüş alayının ucu tam pazar meydanına ulaşmıştı.), Wir sitzen hier recht im Zuge (Burada tam cereyanda oturu­ yoruz.) ve Der 3. Zugbleibt in Reserve (Üçüncü takım yedekte 138


kalacak) bağlantılarında da rastlıyoruz -yani çok farklı içerikle. Aynı şey, şu ifadelerde geht (gidiyor) (119 ) seslemesi için de geçerlidir; Wie lange geht man zum Bahnhof? (İstasyona ne kadar zamanda gidilir?) (Pekâlâ vasıta ile de gidilebilir.); Geht er nach Tübingen? (Tübingen’e mi = Tübingen Üniversitesine mi gidi­ yor?) (Meslektaşın Tübingen yolunu yürüyerek aşabileceği söz konusu değildir); Geht die Uhr riclıtig? (Saat doğru mu gidigidiyor?) Gerek Zug, gerek geht seslemeleri için kolayca daha başka farklı içerikler gösterilebilir. Bu çok anlamlılığa rağmen, Zug ve geht kelimeleri, cümlenin toplu nesnel asıl özünü oluş­ turduğu halde, Wann geht der Zug? (Tren ne zaman gidiyor?) ifadesi son derece açıktır, hem de öylesine ki, b ir durum un yardım ına bile ihtiyaç yoktur, tersine b ir durum u yanlız başına gözlerimizin önüne serer. O halde, kelime içerikleri alan bakım ından iki şekilde be­ lirlenm ektedir; sentaktik (söz dizimi ile ilgili) ve parataktik (yanyana bağlantılı) kelime alanlarıyla. Biraz önce yardım ları­ na başvurup geht kelimesinin birkaç kullanım ını belirlediğimiz cümlelerin yerine, geht’i önce komrat (geliyor,) sonra fahrt (gi­ diyor, hareket ediyor) ve nihayet büeibt (duruyor)la ilişki içine koyarak, uygun parataktik alanları aynı amaçla kullanabilir­ dik. Bu durumda, iki kelime alanı türünün birbirlerine karşı davranışları ortaya çıkar; b ir sentaktik alanın belirli bir yerin­ de birbiriyle değiştirilebilen kelimeler b ir parataktik alan oluştururlar. Kelimelerin birbirleriyle, h er b ir kelimeyi küçük ya da büyük bir m uhtem el (olabilir) partn erler dairesine sokan bu bağlar, sözün içinde m eydana gelmez, aksine sözün kendisini onlara göre düzenlemesi gerekir. H erhangi bir durum da b ir ke­ re bir söz seçilince veya dile takıl ıverince, konuşucu artık sözü-19 119) Gehen’in sözlük anlamı «yürüyerek bir yere gitmek» tir. (Çev.)


nü biçimlendirmede tamamen özgür değildir, başka kelimelerin seçiminde belirli im kânlarla sınırlıdır. Daha doğrusu, sadece söz konusu alanla ilgili kelimeler kendilerini sunar ona, aklına baş­ ka kelim eler gelmez. Bu alanlar varlıklarını nerede sürdürürler? M uhakkak ki dil topluluğunda geçerlidirler ve şu veya bu şe­ kilde insanın «içinde» hazır dururlar, çünkü onun konuşma dav­ ranışında ortaya çıkarlar. Fakat bu varoluşun kesin tarzını be­ lirlem ek, psikolojinin ve sosyolojinin-güç bir görevidir. Eninde sonunda kelimelerin, sözün bağımsız parçaları ola­ rak cüm lelerden bambaşka yapıda oldukları görülmüş oluyor. Onlar, alandaki kelim elerin birbiriyle ilişkisi yoluyla belirle­ nen bir içerik taşıyan seslemelerdir. Sesleme ve içerik birbi­ rine, kopmaz bir şekilde yapışıktır. Bir seslemenin içeriği ol­ m ayan bir içerik kelime olamayacağı gibi, anlamsız b ir sesle­ me de kelime olamaz. Fakat bu noktada, özellikle hepimizin bildiği -Almanca dahil- çok sayıda dil için, büyük b ir zorluk ortaya çıkmaktadır. Bir kelime, belirli bir etki tarzına sahip sesleme olarak belirlenm ektedir, seslemede bir değişiklik et­ kiyi de değiştirir. Peki şu durum larda ne olacaktır?: Gehst du schon? (Hemen gidiyor musun?) Ich gehe jetzt. (Şimdi gidiyo­ rum.) Wir geheıı schon um zehn. (Daha saat onda gidiyoruz.) Er ging, ohne sich zu verabsehieden. (Vedalaşmadan gitti.) Wann hist du gegangen? (Ne zaman gittin?). Olabilecek biçimlerin hepsini tam olarak saymak gerekli değildir herhalde. Gehst, gehe, ging, gegangen v.b. geleneksel gram erin bize söylediğine göre, gehen fiilinin değişik biçim leridir (12°) ve ses yapısı ba­ kım ından birbirlerinden az veya çok farklıdır. Şimdi burada bu on .ayrı sesli yapının, bir tek kelimenin farklı biçimleri olduğu *2 120) Ich gehe, (dul gehst, fiilin bildirme kipi şimdiki zaman 1. ve 2. tekil şahıslarının ging hikâye birleşik zamanı 1. ve 3. tekil şa­ hıslarının çekim şekilleri, gegangen ise partisipidir (ortaç).

(Çev.) 140


söylenebilecek midir, yoksa karşımızda en az on (muhakkak ki daha da fazla) farklı kelime mi vardır? (121) Yapısalcı (strüktüralist) metot, birim olarak kelim elerin ye­ rine, morfemleri (biçimbirim, yapılık) alarak, yani geh-e, geh-st, geh-t, geh-eni biri sabit kalan diğeri değişen ikişer parçaya ayırarak bu zorluğu aşmaya çalışır. Geh’in e, st, t, en’den başka tü rlü bir morfem olduğu, sözdeki farklı tarzda dağılımla zaten kolayca tespit edilebilir; bu farklılığın ııeye dayandığı ise, saf yapısal araçlarla belirlenemez. Geh, içeriğin taşıyıcısı olarak görülürse, ging ve ge-gan-gen’de içerik taşıyıcı olarak g-ng’a varılır ki, bu da sadece soyut olarak inceleme için v ar olduğu, gerçekte ise var olmadığı açık olan bir şekildir. Konuşmada görünüm nasıldır?- Gehst du schon? (Şimdiden gidiyor musun?) - Ja, ich MuB gehen. (Evet, gitmem lâzım.) Geht ihr auch? (Siz de gidiyor musunuz?) -İst denn sonst schon wer gegangen? (Daha kimse gitti mi?) Burada bütün cümleler­ de bir konunun hep aynı hattından bahsedildiği açıktır; bir de­ ğişiklik olsa , konuşma anlamını kaybederdi. Kelimenin asıl başarısı da farklı olgularda birbirine benzer hatları tespit et­ mek ve adlandırm aktı demiştik. İşte önümüzdeki de, farklı bi­ çimlerde görünen tek kelimedir. Ö rneklerin bir kısmında (geh­ st, geh-t geh-en) «farklı refakatçi m orfem lerle beraber» de de nilebilirdi, fakat bu ifade ge-gan-gen’e uymaz, nehmen (almak) fiilinden nehme, ninımst, genommen (alıyor, alıyorsun, almış) örneğine daha da uymazdı.12 121) Kelimenin birliği (bütünlüğü) sorunu çok tartışmalıdır. Bk. A. CARNOY, La soience du mot, Löwen 1927; A. REICHLING, Het woord, Nimvvegen 193S; H. R. WALPOLE, Semantics. The nature of words and their meanings, New York 1941; A. ROSETTI, Le mot. Esquisse d’une thöorie generale, Kopenhag 21947; E. A. Nİ­ DA, Morphology. The Descriptive Analyeis of Words Ann Arbor, Mich. 21>949. 141


Bazı dillerde kelimelerin seslemelerinde böyle değişmeler olabilir. Değişmeli biçimlerin ortaya çıkışı zorunlu olarak cüm­ lenin kuruluşuna bağlıdır: Almancada du (sen) ile bağlı olarak gehst (gidiyorsun), ist ile beraber gegangen (gitti) olması ge­ rekir, fakat bununla söz konusu olgunun kastedilen hattında hiçbir değişiklik olmaz. O halde kelimeyi belirlerken biraz daha geniş hareket etmeliyiz. Bir içeriğin taşıyıcısı, h er zam an sadece bir sesleme olmaz, bazı durum larda tam bir seslem eler grubu da olabilir - ancak burada önşart, asıl önemli olan da budur) seslemelerin, hangi durum larda (şartlarda) birinin ya da öbü­ rü n ü n görünmek zorunda olduğunun söylenebileceği çok belirli bir değiş-tokuş ilişkisi içinde bulunm alarıdır. «Aynı» kelim enin şekilleri olarak, tarihî açıdan bakıldığında gerçekte başka baş­ ka kelim elerden çıkan değişimli şekilleri de belirtm ekte b ir sa­ kınca yoktur; meselâ bir yanda gehst, geht, öte yanda ging, gegangen’de gerçekten durum böyledir, bu durum da bir t am a m l a m a i l i ş k i s i n d e n (suppletiv ilişkiden) bahsedilir. Öyleyse bin, ist, sind, waı-, gewesen, sein, okul gram eri bunu böy­ le öğrettiği halde ve tarihî gram erin kabul edilmesine rağmen, aynı kelim enin (değişik) şekilleridir H22). Dil tasviri (Sprachbeschreibung) ve dil tarihi iki ayrı şeydir. Ich (ben) ve wir (biz) iki farklı kelimedir, çünkü farklı olguları kastederler; fakat ich (ben), mir (bana), mich (beni), aynı kelimenin değişik şekilleridir. Bir kelimenin değişimli şekilerinin söz içinde ortaya çıkış­ larına göre ses ilişkisi normalde, seslemenin bir kısm ının (bu­ nun bir hece olması ve bağlantılı olması da gerekmez) uyuş­ ması, kalan kısmının ise farklılık göstermesinden ibarettir. Bu olaya ç e k i m (Flexion, Beugung) adı verilir. Bununla akraba, fakat ondan açıkça farklı b ir yöntem ise, seslemesini değiştirerek bir kelimeden başka birini türetm ek­ tir. Burada içerik de değiştiğinden, haklı olarak başka bir ke- 12 122)

142

örnekler sein (var olmak) fiilinin çekimiyle ilgilidir. (Çev.)


limenin ortaya çıktığından söz edilir. Elbette bu, tam bir de­ ğişiklik değildir, nesne bağ başlangıçta devam eder; böylece türetm e ve çekim arasında keskin bir sınır yoktur. Bazı haller­ de yanı kelimenin değişik şekilleriyle mi yoksa farklı kelime­ lerle karşı karşıya bulunduğum uzda tereddüt edebiliriz. Mese­ lâ, fahren (oto, araba sürmek) fiilinden -er türetm e hecesiyle (ekiyle) Fahrer (sürcü, şoför) ismini türetiriz; bu ekin yardı­ mıyla ilke olarak h er fiilden böyle b ir k ı l ı c ı a d ı (Tâtername; L atince: Nomen agentis) türetebiliriz. Fahrer, fahren olayına önemli bir yerde katılan kişidir, fakat ayrı bir nesne olarak bü­ tünden öylesine belirgin şekilde koparılm ıştır ki, Fahrer sesle­ mesi özel bir içerik kazanm ıştır ve gerçek anlam da kelimedir. Öte yandan birisinin araba kullanm ası veya arabayla bir yere götürülmesi olayına Fahrt deriz. Er macht tâglich drei Fahrten ile er fahrt tâglich dreimal (o günde üç yolculuk yapar) aynı şeyi söyler; die Fahrt dauert drei Stunden ile wenn man fahrt, braucht man drei Stunden (yolculuk üç saat sürer) aynı­ dır. Fahrt seslemesi fahren ile tıpatıp aynı olguyu kastetm ek­ tedir, sadece başka cümle bağlarına uym uştur. Yeni fahrend (fahren fiilinin şimdiki zaman ortacı [partisipi] «süren») veya gefahren (geçmiş zaman ortacı «sürmüş») gibi hareket etm ek­ tedir, biz de bu seslemeyi alışagelenin tersine, fahren fiilinin çekim şekilleri arasına katacağız. Çünkü çoğu kere yaptığı iş de, çekim şekillerinden ayırm ayı hiç düşünmediğimiz, hatta «Nennform» (ad biçimi, ad-fiil) olarak onların zirvesine yerleş­ tirdiğimiz fiilin m astarının yaptığı işle aynıdır. Fahrt ve fahren gibi şekillere f i i l d e n t ü r e m i ş s o y u t a d 1ar Verbalabstrakta) veya k ı l ı ş a d l a r ı (Nomina actionis, iş ve eylem adları) denilir (123). Bunlar olayı fiil gibi, vuku bulan olay şek­ linde değil , konuşma için bazen daha uygun düşecek şeklide,123 123)

W. PORZIG, Die Leistung der Abstrakta ia der Sprache. Bil. f. dt. Philosophie 4(1930), s. 66 v.d.; Die Namen für Satzinhalte im Griechischen and im Indogermanisehen Berlin 1942. 143


nesne (gegenstand) olarak gösterirler. Esas olarak h er fiil için bir soyut isim m evcuttur ve dilin doğru olarak kullanılm ası is­ tenirse, diğer çekim şekilleri gibi soyut adın da bilinmesi gere­ kir. Soyut isim lerin diğer kılıcı adlarının aksine çok farklı şe­ killerde oluşturulm ası dolayısıyla da gereklidir bu : FahrenFahrt dışında başka örnekler gehen-Gang (gitmek-gidiş), reisenReise (seyahat etmek, seyahat), fliegen-Flug (uçmak-uçuş), halten-Halt (durmak-duruş), steigen-Stieg (çıkmak-keçiyolu, patika)dır.

Böyle isimler sadece fiillerden değil, sıfatlardan da tü re ­ tilebilir, hoch (yüksek)ten Höhe (yükseklik), kalt (soğuk-sıfat)tan Külte (soğukluk-isim), schön (güzel)den Schönheit (gü­ zellik), reich (zengin) den Reichtum (zenginlik) gibi. Bunlar s ı f a t t a n t ü r e m i ş s o y u t a d l a r ^Eigenschaftsabstrakta), n i t e l i k a d l a r ı (nomina qualitatis) dır. Y ukarda belirt­ tiğimiz düşünce doğrultusunda onları da dereceleme şekilleri (meselâ : Schön «güzel» sıfatından schöner «daha güzel», der schönste «en güzel») ve ilgili zarflar gibi, sıfatın çekim şekil­ leri olarak görmek zorundayız.

Ayrıca, isim lerden veya sıfatlardan türetilm iş fiiller vardır, meselâ : Hammer (çekiç) ten hâmmern (çekişle vurmak), Wasser (su) dan wâssern (sulamak), Mauer (duvar)dan mauern (duvar örmek), Schaîe (kabuk) tan schâlen (kabuğunu soymak), Zorn (öfke) den zürnen (öfkelenmek), sauber (temiz) den sâubern (temizlemek), rein (saf, arı) dan ı-einigen (saflaştırmak, arındırm ak), kühl (serin) den kühlen (serinletmek) ve voli (dolu)dan füllen (doldurmak) gibi. Bunlara a d d a n t ü r e m e f i i l l e r (denominative Verbeıı) denir. İsim lerden sıfatlar da türetilebilir : Vater (baba) dan vâterlich (baba gibi), Kind (ço­ cuk) tan kindisch (çocuksu) ve kindlich (çocukça, saf), Staat (devlet) ten staatlich (devlete ait, resmî), Stadt (şehir) den stadtisch (şehre veya belediyeye ait), Zorn (öfke) den zom ig (öfkeli), Macht (iktidar, kudret) ten mâchtig (kudretli, güçlü), Tugend 144


fazilet) ten tugendhaft (faziletli, erdemli), Frucht (meyve) den fruchtbar (verimli, mahsuldar); aynı şekilde fiillerden de : Fahren (vasıta ile gitmek) ten fahrbar (hareketli, sürülebilir), essen (yemek) ten essfaar (yenilebilir), wirken (etkide bulunmak) tan vvirksam (etkili), folgeıı (takip etmek) ten folgsam (itaatli). Türetm e im kânları bundan ibaret değildir, fakat örnekler, bu olayın kelime haznesinin oluşumunda nasıl bir rol oynadı­ ğını yeterince gösterm ektedir. B ir olgunun bir parçası bir ke­ lime ile isim lendirilm ektedir ,olay olarak fahren, (gitmek) ve­ ya âlet olarak Hammer (çekiç) veya sıfat olarak sauber, (temiz) veya başka bir şekilde. Ve aynı olgu ile ilgili olan veya olabi­ lecek başka parçaların ayrı, bağımsız isim leri yok, isimlerini daha önce isimlendirilmiş olandan alıyorlar. Bu işlem son dere­ ce gerekli değil. Bir at arabasını süren adam a Fahrer (sürücü) değil Kutcher deniyor, Hammer (çekiç) le sadece hammern (çekiçle vurmak) değil, sclılagen (vurmak) ve klopfen (çakmak) eylemleri de gerçekleştirilebilir ve cisimler saubern (temizle­ mek) yerine putzen (temizlemek, silmek), wâschen (yıkamak) veya abwaschen (silmek) yoluyla da sauber (temiz) olur. B ir ol­ gunun çeşitli hatları arasındaki ilişkileri aynı biçimlerle ve özellikle belirtm ek bir zorunluluk değildir, birçok dillerin önem vermesine karşılık çoğu dillerin önemsemediği bir süs, bir oyun veya bir kolaylıktır. Bu yöntemin anlamı, hem en hem en aynı araçlarla, yani seslemede (biçimde) kısmen eşitlik yoluyla aynı amaca ulaşan, bir merkezden hareketle bütün olguyu açan bir başka yön­ temi onun yanm a koyup incelersek daha iyi belli olur. Bu ikinci işlem k e l i m e b i r l e ş t i r m e d i r (Wortzusammensetzung, Komposition). Almancada kelime yapımı aracı olarak bu yola türetm eden daha fazla başvurulur. Birleşik kelime bi­ çimleri, türetm eninkiler kadar çeşitlidir, birleşik kelim enin içe­ riği ile parçalarının içerikleri arasındaki ilişki bakım ından da aynı şey söylenebilir. 145


Birleşikler arasında, fiillerin, adlandırılan olayı daha kesin olarak belirtm eye yarayan zarflarla veya öneklerle oluştur­ dukları kelim eler ilk büyükçe grubu teşkil ederler. Fahren (git­ mek) fiilinden abfahren (hareket etmek, kalkmak), anfalıren (harekete geçmek, yanaşmak), ausfahren (gezmeye gitmek, çık­ mak), voı-fahren (daha ileri gitmek, önden gitmek, evin önüne gelmek) vvegfahren (vasıta ile bir yerden ayrılmak), zurückfahren (vasıta ile dönmek) v.b. yapılmıştır. Ayrıca b ir birleşik kelim ede ilk parça fiil, ikinci parça isim : Fahrzeug (taşıt), FahrstraBe (araçlar için yol) Fahrerlaubnis (araç kullanm a izni), Falırkarte (bilet), Fahrgeld (bilet parası), veya sıfat ola­ bilir : Fahrbereit (harekete hazır), fahrkunding (sürmesini bi­ len) gibi. Bundan başka, isim lerle sıfatların, isim ler ve sıfatlarla oluşturdukları birleşik kelim eler vardır : Dienstfahrt (görev yolculuğu, gezisi), Berufsfahrer (profesyonel sürücü), Fahrtenbush (seyir defteri), Fahrtunterbrechung (yolculuğa, geziye ara verme) v.b. Görüldüğü gibi, birleşik kelimeyi oluşturan p a r­ çalar da türetm e olabilmektedir. Ayrıca birleşik kelim elerden de türetm e yapılabilir, meselâ Vorfahrt (geçişte öncelik). Abfahrt (hareket, kalkış) kelim eleri yeniden birleşik kelime oluş­ turm aktadır : Vorfahrtsrecht (öncelik hakkı, geçiş rüçhaniyeti), Abfahrtszeit (hareket zamanı). Birleşik kelim elerin b ir de baş­ ka birleşik kelim elerin parçaları olabilecekleri de dikkate alı­ nırsa (m eselâ: Rückfahrkarte = gidiş-dönüş bileti. Fahrgelderstattuııg = yol parasının karşılanması, Fahrzeugschuppen = arabalık, araba koyma yeri), Almancanın yapısının ne kadar zengin kelime yapımı araçları sunduğu, fakat bunun yanında bu zenginliğin beceriksizlerin elinde ne kadar tehlikeli olabi­ leceği anlaşılır. Kelime hâzinesine etkileri bakım ından türetm e ve birle­ şik kelime birbirinden ayrılamaz. H er iki olayın sonucu ola­ rak, gerek ses, gerek içerik bakım ından kısmen birbiriyle 146


uyuşan, az veya çok büyük kelime grupları meydana çıkmış­ tır. Birleşik kelimeyi de türetm enin özel bir tü rü şeklinde gö­ rerek, bunlara t ü r e t i m g r u p l a r ı (Ableitungsgruppen) denmektedir (124). Şimdi soru, bu grupların kelime haznesinin yapısında ne anlam taşıdığıdır. Burada çok öğretici olaylarla karşılaşıyoruz. B ir kere şu ortaya çıkıyor : Bir dilin kelime hâzinesi asla değişmez b ir nice­ lik değildir, durm adan büyür. Bu büyüm enin oldukça önemli bir kısmı türetm e ve birleştirm e yoluyla oluşan yeni kelimele­ rin sayesinde gerçekleşiyor. Ancak bunlar dilde değişmelerdir ve sözün bölümlenmesinin tasviri sırasında y er alm am aları ge­ rekir, diye düşünülebilir. Fakat burası, temiz teori sınırları­ nın yaşayan gerçeğin sellerince silinip süpürüldüğü yerlerden biridir. Birincisi, gerçi halen m evcut kelim elerin yapımı geç­ mişte, belki de pek yakın bir geçmişte olup bitm iş b ir olaydır; fakat her an belirli bir tarzda yeni kelim eler teşkil edebilme imkânı, sözün bölümlenmesinde de belirleyici rol oynayan, bugünkü bir kudretidir. İkincisi, türetm e ve birleştirm e sadece gerçekleştikleri an içinde etkili ol­ makla kalmamakta, etkileri belirli b ir süre devam et­ mektedir. Bir türetm e grubunun kelim eleri birbirlerini ha­ tırlatm akta, olgunun bölümlenmesi konusunda bir şey söyle­ mektedir; bir kelimeyle, konuşucu için şeffaftırlar. Bu şeffaf­ lık ise konuşucuların, sonunda da dil topluluğunun onlara karşı davranışını etkilem ektedir. Bunun b ir dil için ne gibi sonuç­ lara yol açabileceği başka bir bölümde incelenecektir. Şu an­ daki incelememiz için önemli olan husus, tü retim gruplarının b ir dilin kelime hâzinesinde gerçek bölüm lenm eler oluştur­ masıdır. Ancak burada hemen, önemli bir sınırlam a yapmamız gere­ kiyor. H er kelime, söz ile bağlılık içinde ortaya çıkar ve sürek- 124 124) Bu terimi G. İPSEN teklif etmiştir. 147


li olarak onun etkilerine maruzdur. Her şeyden önce de içerik ilişkileri buna dahildir. Bu şekilde bir türetim grubunun üye­ leri çok değişik yollara sevkedilebilirler, ses bakım ından büyük ölçüde eşitliğin var olmasına rağmen, sonunda birbirlerine ta ­ m am en yabancı hale gelebilirler. Yapım açısından bakıldığında «bir engelle kapama» keyfiyetini ifade eden hem en hem en aynı kelime söz konusu olduğu halde, Schrank (dolap) da kim Schranke (sed, baryer) yi düşünür? Fakat Schranke sadece engelle kapatm ayı ifadeye yaradığı, başka bir anlam a sahip ol­ madığı halde, Schrank başlıca eşya m uhafazasına yarayan bir yer anlam ına gelir. Dolabın da «kapatılabilmesi»nin önemli bir rolü yoktur, bunun da sebebi bu iki aracın biçim lerinin ve or­ taya çıktıkları nesnel bağlantıların öylesine farklı olmasında yatıyor gibi görünmektedir. Açık yapım şekline rağmen, beschranken (sınırlandırmak, daraltm ak, azaltmak) ve einschranken (kayıtlamak, kısmak) de yine kimse Schranke’yi dü­ şünmez. Alman Demiryolları idaresi Schranke (baryer, engel) tertibatı olmayan geçitlere bir isim bulm ak istediğinde yeni bir unbeschrankt (baryersiz) kelimesi oluşturm ak zorunda kal­ dı, zira unbeschrankt kelimesinde kimse artık Schranke’yi duy­ m am aktadır (125). Böyle şeyler bazen çok hızlı gelişir. Otomobillerdeki Winker (yön gösterici) ortaya çıkalı bir nesilden biraz daha fazla zaman geçmiştir. Bu ismi taşıması doğruydu, çünkü işaret eden (winken) kolun yerini tutuyordu. Bugün de bazı bazı yine işaret ediyor, ama nesne artık genellikle hareketsizdir ve sadece dö­ nüş yönünü gösteriyor. Ama bunun Winker olarak ismine en ufak bir etkisi olmamıştır ve çok kısa bir süre sonra vvinken (işaret etmek) fiili ile türetm e bağlantısı tam am en unutulm uş olacaktır. Bu arada resmî m akam ların yanlış yönlü gayretkeşli­ ği Fahrtrichtuııgsaıızeiger (gidiş yönü göstericisi) kelimesini ya-125 125)

148

Unbeschrankt un- öneki ile yapılmıştır ve «hudutsuz, sonsuz, ka­ yıtsız, şartsız, süresiz, mutlak» anlamlarına gelir. (Çev.)


ratm ıştır; ancak bu canavarın korkmaya lüzum yoktur (126).

Winker’i alt

edebileceğinden

Türemiş kelim eler grupları oldukça gelgeç teşekküllerdir, Uzunca bir süre yaşayabilirlerse, bu durum larım türem ede ak­ rabalıklarına değil, nesnel bağlantıya borçludurlar. Türetme ilişkisinin unutulduğu schlieBen (kapamak) ve Schlüssel (anah­ tar) kelimeleri birbirleriyle canlı bohren (burgulamak, delmek) ve Bohrer (burgu, matkap) grubundan hiç de daha az, ama schneiden (kesmek) ve Mesner (bıçak) alanından da çok daha sağlam bir şekilde bağlı değildir. Dil tarihinde sık sık bir keli­ me alanının türetim grubu halinde geliştirildiği görülüyor, fa­ kat tek tek üyelerin yerine akraba olmayan kelim eler konula­ rak, türetim gruplarının parçalandığına da sık sık rastlanıyor. Meselâ bugünkü İngilizcede yaşamaya devam eden eski Germanca to die (ölmek), dedal (ölü), death (ölüm) türetim grubu, yüksek Almancada çözülmüş, ilgili fiil sterben olurkpn, sıfat tot, soyut isim ise Tod olarak kalmıştır. Bir dilin yapısı ve verim i bakım ından türetim grupları­ nın önemi son zam anlarda çok sayıda araştırm acının dikkatim çekmiştir. L. WEISGERBER (127) sadece birleşik kelimelerin değil, türetilm iş alanların da ikişer ayrı aileye dahil olduk­ larına işaret etm iştir, meselâ grünlich (yeşilimtırak, yeşilim­ si) sadece grün (yeşil) ailesinin değil, renk gösteren sıfatlardan türetilen ve -lich son eki ile teşkil edilmiş kelim eler ailesinin de bir üyesidir. W eisgerber bu şekilde oluşan gruplara, H. I.. STOLTENBERG’in teklifine uyarak k e l i m e z ü m r e l e r i (Wortstânde) dem ektir. Bunlar sadece kelime hâzinesinin olu­ şumu bakım ından tarihî önem taşım akla kalmamakta, dilin 1267 126)

Bugün Winker’in yerini (blinken-parlamak, farlarla yanıp sön­ mek fiiinden) Blinker almıştır. Bu örnek, b u tarz ilişkilerin nasıl çabucak değişebildiğim göstermektedir.

127)

«V om We ltb ild d e r d e u ts c h e n Sprache», 1 . b a s . (1949), 80 v.d.; 1. Cilt, 2. b a s . (1953) S. 158 v.d.; 2. Ciit £1954), 8. 120 v.d.

149


yaşayan şimdiki zamanında da çok önemli işler görmektedir. İlk olarak, bir olgunun kavranış biçimini (konu, olay veya özel­ lik olarak) değiştirmeyi müm kün kılmakta, meselâ (reiten, Reiter, Ritt, rittlings (ata binmek, binici, atla gidiş veya gezinti, at sırtında oturur gibi); İkincisi de, anlam larındaki çok ince farkları belirtm eyi müm kün kılm aktadır, meselâ, verstandig, verstândlich, verstandemâBig (akıllı, zeki/anlaşılır, anlaşılabilir/ak lî, akla dayalı rasyonel). W eisgerber bu başarılara Fâcherung (yelpazenin kollarına ayırma) adını veriyor. Türemiş kelim eler gruplarının bu verim li ve faydalı açıdan geniş çapta incelem eleri daha henüz gerçekleştirilem em iştir (128). Bu olayın bir başka yönünü Sovyet bilim adamı W. W. WINOGRADOW ele alm ıştır Bu araştırıcı kendilerinden bir türem iş kelim eler grubunun dolaysız ya da dolaylı b ir şe­ kilde doğup geliştiği (bugünkü durum dan bakışla) basit ve tü re ­ tilmemiş kelim elerin hangileri olduklarını tespite çalışmakta ve bu tü r kelim elerin toplam ına bir dilin t e m e l k e l i m e h â ­ z i n e s i (Grundwortschatz, Rusça osnovnoy slovarniy fond) adını verm ektedir. Temel kelime hâzinesi, b ir dilin özelliğini belirleyen olgulardan biridir. M ümkün olduğunca farklı yapı­ lı dillerdeki sonuna kadar götürülen araştırm alar bu yüzden çok bilgi verecek sonuçlar vaad etmektedir. Bir dilin kelime hâzinesinde bölüm lenm eler olarak tü re t­ me gruplarının tespitinde dikkat edilmesi gereken husus, gü­ nümüzde geçerli olanın, vaktiyle geçerli olmuş olandan kesin bir şekilde ayrılmasıdır. B ir kelimenin başka bir kelimeden türetilm iş olması, kelime kullanışta kaldığı sürece etkileri sü-1289 128) Araştırmaların son durumu konusunda bk. O. REICHMANN, Deutsche Wortforschung. Stuttgart 1969 (Slg. Metzler 82). 129) Rusça : Mitteilungen der Akad. der Wissenschaften, Abt. Litera­ tür und Sprache, 1951, Cilt 10, saıyı 3., 218 v.d. Almanca çevirisi (Çev.; H. Zikmund) ; Beitrâge aus der sowjetischen Sprachwissenschaft, Folge 1 (Berlin 1952), s. 129 v.d. 150


ren bir tarihî olgudur. Fakat iki kelime arasında böylece ku­ rulan ilişkinin çok daha az kalıcı ve dayanıklı olduğu görül­ mektedir. Ses yapısında değişiklik veya kullanış tarzında de­ ğişiklik, çoğu kere h er ikisi beraberce, kelim elerin birbirlerin­ den kopmasına yol açmaktadır. Bugünkü Almanca için, List (hile) nin lehren (öğretmek) fiiliyle ilgili b ir soyut isim olmuş olduğu, veya hâBlich (çirkin) in HaB (nefret) kelimesinden geldiği hiçbir rol oynamaz. Ancak kelim elerin tarih i bakımın­ dan böyle tespitler önem taşır, ve tarihî kelime bilgisinin bun­ larla meşgul olan ayrı b ir dalı vardır, bu da e t i m o l o j i d i r . (Etymologie, köken bilgisi). Fakat etimoloji yalnız başına keli­ meler arasında gerçek ilişki kurmaz. Bu ilişki sadece, türetim gruplarının üyeleri arasında konuşma esnasında serbestçe de­ ğişim yapılabilirse vardır demektir. Kelime hâzinesinin iki bölümlenmesi, kelime alanları ve türem iş kelim eler grupları arasında gayet açık b ir mertebe (derece) m ünasebeti söz konusudur. H er dil tasvirinde olduği gibi, bütün dil tarihinde tecrübe şunu öğretm ektedir: «Alanın bölümlenme kanunu, kökenden kaynaklanan bütün bağları örter» Hsoj Bundan çıkan da, kelime için içeriğin biçim­ den daha önemli olduğudur. 5.

Cümlenin yapısı (131) ;

Dilin başarısının, söz içinde kelime hâzinesinin cümlenin 130) L. WEISGERBER, Von Weaıtbild der deutschen Sprache, 1. cilt, 2. bas. S. 174 (l. bas. s. lOS’da aynı). 131) Bu konudaki son derece geniş literatürden kaçınılmaz olarak sübjektif bir seçme : O. JESPERSEN, Philosophy of Grammer. Londra 1924, 61951; Analytic synbax, Kopenhag 1937; CH. BALLY, Linguistique gdnerale, et linguistique française, Paris 1932, Bern 41965; E. DRA.CH, Grundgedanken der deutschen Satzlehre, Frankfurt/M. 1937, *419-83; A. W. DE GROOT, Strukturele Syntaxis, Den Geag 1949; H. GLINZ Die innere Form des Deutschen. Bern 1952, 41965; L. WEISGERBER, Vom Weltbild der deutschen Sprache2. I (1953), S. 193 v.d. II (1954) s. 159; H. -J. HERINGER, Theorie der deutschen Syntax, Münih 1970. (Linguistische Reihe 1) 151


biçimi ile birlikte hareket etmesine ve etkide bulunm asına da­ yandığını tespit etmiştik. Kelimeler konuşma için vardır ve konuşucunun hizmetinde bulunm aktadır. Dil topluluğu içinde uzunca süre için geçerlidir ve içerik bakımından, kelime hâzi­ nesi bünyesi içindeki yerleri ile belirlenm iştir. Aynı şekilde, konuşm a için, cümlenin biçimleri de önceden tayin edilmiştir; kelim eler bu biçimler içinde söze dahil olurlar. Cümle biçimleri de dil topluluğunda geçerlidir. Bununla cümlenin yapısı sorusu ortaya atılmış oluyor. Bütün cümleler, bu cümlelerde, seslemelerinde ve içerik­ lerinde, bütün için özel önem taşıyıp iş gören ve birbirinden açıkça ayrılabilen parçaları belirleyebileceğimiz şekilde bölümlenm em iştir. Yukarda 3. bölümde iç bölümlenme göstermeyen sözler gördük. Onlarda birlik-bütünlük içindeki b ir sesleme, partnerin davranışını yönlendirmeye yetiyordu. Bu sesleme, ko­ nuşm anın özel etki tarzının gerektirdiği şekilde aynı zamanda b ir kelime (s..........) ve tabiî hem de b ir cümleydi, çünkü bir şey ifade etm ektedir (s. ...) ve ancak bütünlüğü içinde anlam ­ lıdır (s..............) «Cümle» için çok tiyelilik istenirse- bu aslında b ir uzlaşm a sorunudur-, bu durum da bu yapılan için ayrı bir isim bulm ak ve yerleştirm ek, daha sonra da onlar ve (çok par­ çalı) cüm leler için bir ortak üst kavram oluşturm ak gerekir. Çünkü söz içinde aynı işi görmektedirler. Fakat «tek üyeli» (eingliedring) ve «çok üyeli» (mehrgliedriııg) cüm lelerden bah­ setm ek daha basit olacaktır. Burada «çok üyeli» özelliğinin herhangi b ir ifadeyle değil, cümleyle ilgili olduğuna dikkat edilmelidir. Kendileri çok üyeli olduğu halde tek üyeli cüm leler teşkil eden ifadeler vardır. Na, wie \var’s? (E, nasıldı?) sorusuna verilecek cevap Sclıaudeı-haftes Wetter, aber groBartige Stimmung! (Korkunç hava, ama fevkalâde şenlik!) olabilirdi. H er iki ifade de, biri isim, biri onu belirleyen sıfat olmak üzere iki üyeye sahip olduğu halde, bun152


lar iki tane birer üyeli cümledir. İfadeler ancak, eğer Wetter schauderhaft, aber Stimmung groBartig (hava korkunç, am a şenlik fevkalâde) denmiş olsaydı, cümle olarak iki üyeli olur­ lardı. Aradaki fark nesnel olarak ufaktır, fakat sözün yapısı bakımından önemlidir. Bir olgu iki şekilde farklı olarak kav­ ranmaktadır. İlk şekilde, nitelenm iş b ir olgunun varlığı tespit edilmekte, İkincide ise bir durum a bir nitelik bağlanmaktadır. İlk seferde olgunun h er bakımdan tam am olduğu das sclıaudcrhafte Wetter, die groBartige Stimmung (korkunç hava, fevkalâde şenlik) kabul edilmekte ve sadece onun ger­ çekten öyle olduğu söylenmektedir; ikinci seferde ise, olgu cümlenin kendisiyle birlikte oluşmakta, das Wetter (hava) ve die Stimmung (şenlik) ancak cümle içinde niteliklerini kazan­ maktadır. İlk ifade tarzına n i t e l e m e l i b e l i r t m e l i t ak ı m, (attributive Fügung) İkinciye i s e y ü k l e m l i t a k ı m (prâdikative Fügung) adı verilir. Bir cümle sadece yüklemli olarak kurulduğu takdirde onun çok üyeli olduğundan bahse­ deriz, çünkü ancak o takdirde, kelime grubu (Fügung) ile cüm­ le çakışmış olur. O halde, çok üyeli cümle önce iki üyelidir; biçimi de cümleyi m eydana getiren iki üyenin bağlanışına da­ yanm aktadır. Bu iki üye, bütünün anlamı için farklı görevler yerine getirirler ve bu yüzden farklı adlar taşırlar; özne (subjekt) ve yüklem (Pradikat). Bu iki kavram ın uzun ve bir sürü sorunla yüklü tarihi vardır. H er ikisi de Aristoteles tarafm dan, dil ifadesinin nes­ nelerin varlığı ile münasebetini incelediği sırada ortaya atıl­ m ıştır (bugünkü isimleri, A ristoteles’in Yunanca ifadelerinin Latinceye tercüm eleridir). Bu yüzden bu kavram lar zamanla hem gram erin hem de m antığın terim leri olm uştur. G ram erle m antık birbirleriyle sıkı işbirliği içinde geliştirildiği sürece, yani 19. yy. içlerine kadar, bu durum büyük b ir sorun y arat­ mamıştır. Ancak ,önce dilbilimi, ondan hem en sonra da m antık ve 153


ontoloji (yarlık bilmi) kendi ayrı yollarını tutturduklarında, bu derece önemli kavram lara ortaklaşa sahip oluş bir yük teşkli etm eye başladı. Fakat hiç de, bu iki kavram a kim in tam am en ve haklı olarak sahip olabileceği konusunda tartışılm adı, ak­ sine h er iki tarafta da bunlar o alanlara hiç uym ayan yabancı m addeler olarak görüldü. Bu yüzden bugün b ir m antıkçının özne ve yüklemi m antık alanında gram ercilere ait, bir gram rcinin ise aynı kavram ları gram er alanında m attıkçılara ait ve bu alanlara öylesine sokuluvermiş m allar olarak gördüğü­ ne şahit olunabilmektedir. Tarihî bakımdan, bu kavgada şüphesiz m antıkçılar haklı­ dır. Subjekt ve Prâdikat kavram larını Y unanlılar dillerinin cüm­ le yapısını incelerken geliştirm iştir. Bu yüzden önce sadece Yu­ nanca, sonra da yapıları belirli bakımdan Yunancanınkine uyan diller için geçerlidir. Bir dilde nitelem eli takım ın zıttına, yüklem li takım tarzının varlığı gösterilmek istenirse, sadece ve yal­ nızca bu ikinci tarza has dış biçim özellikleri ortaya konmalıdır. Böyle bir özellik, şahıslarla belirtilm iş biçimleriyle fiildir (finites Verbum). Bu biçimler yüklemden başka bir şey olamaz ve aynı zamanda bir özneye işaret ederler, ancak sadece genel tarzda, yani onun birinci, ikinci ve üçüncü «şahıs» (konuşan, kendisine hitap edilen şahıs ve hakkında konuşulan şey) oldu­ ğunu gösterirler. Bu özne aynı cümlede daha yakından belirleniyorm uş veya belirlenmiyormuş, ya da belirleniyorsa nasıl belirleniyorm uş, bu önemli değildir. Bu yüzden bağlamdan (Zusammenhang, Kontext) tamamlanabilmesi halinde -ki bi­ rinci ve ikinci şahısta bu h er zaman m üm kündür-, ya da Latincedeki pluit (yağmur yağıyor), îtalyancadaki picclıia (kapı çalı­ yor) örneklerinde görüldüğü gibi, öznenin belirsiz kalması ge­ rekiyorsa ve bu zorunluysa, çekimli fiil şeklinin kendi başına cüm lenin iskeletini (özneyi ve yüklemi) oluşturduğuna da rast­ lanır. Tek bir kelime şekline çok sayıda ödev yüklem ekten pek hoşlanm ayan modern diller, en belirsiz özneyi bile bir zamirle 154


hatırlatm ayı tercih etm ektedir. İtalyancada lo so, İspanyolcada lo se dendiği halde biz Almancada ich weiB es (onu biliyorum), hatta es regnel (yağmur yağıyor; aslında, o yağıyor) diyoruz; o yağan es in ne olduğunu söylememiz gerekse çok sıkıntılı bir durum a düşerdik. Çekimli fiil şeklinin eski kuvveti, Alman­ cada artık sadece mich hungert (acıktım; aslında : Beni acık­ tırıyor), iıı der Nacht tâumte ihm (geceleyin rüya gördü; as­ lında: Geceleyin ona rüya göründü) gibi eski deyim lerde kendini göstermektedir. Fransızca bu gelişimde bir adım ileri gitmiş, ay­ nı cümlede öznesi açıkça söylenmemiş b ü tün çekimli fiil şekil­ lerine zorunlu olarak bir özne zamiri eklemiştir. Fakat daha sonra bağımsız zam irler bu bağlı olanlardan bam başka surette gelişmiştir ve bugün je, tu, il, ils (ben, sen, o, onlar) sadece ilgili fiil şekilleriyle beraber kullanılm akta, zam irler ise moi (ben), toi (sen), lui (o), eux (onlar) şeklinde karşım ıza çıkmaktadır. Eski bağlı zam irlerin yerleri, fiilin önünde ve ardına olarak değişebilir ve araya çoğu kere vurgusuz zam irler ya da edatlar girebilir; bununla beraber, bunlar artık fiil şeklinin zorunlu par­ çaları halini alm ıştır. Fakat aslında bu şekilde, çekimli fiilin baş­ langıçtaki başarısına yeniden ulaşılmıştır. O halde, çekimli fiil şekilleri bulduğumuz her yerde, yük­ lendi cümle yapısıyla karşı karşıya olduğumuzdan emin bulu­ nuyoruz. Yaygın ve iyi tanıdığımız dillerin çevresinin oldukça dışına kadar bu böyledir. Ancak hem en yalanım ızda çekimli fiil şekilleri kısmen kaybolma tehlikesi içindedir: İngilizce sadece şimdiki zamanın üçüncü tekil şahsında son b ir çekimli şekli muhafaza ediyor (he comes «o geliyor», fakat I, you, we they come «ben geliyorum, sen/siz geliyorsun/uz, biz geliyoruz, on­ lar geliyorlar»), ve İskandinavya’nın konuşulan dillerinde fiil şeklinde şahıs .artık hiç belirtilm em ektedir. Öte yandan birçok dilde sadece özne olarak kullanılabilen şekiller vardır. Almancada bunları eski bir m iras teşkil eden ich, du, er, wir, ihr (ben, sen, o, biz, siz) zam irleridir; Alnıanı

155


canın akrabası diller de bunu tam am en veya hem en muhafaza etm iştir. Bu zam irlerin yer aldığı cümleler, yapılarında son de­ rece açıktır ve ilgili dillerde aynı şekilde kurulm uş başka fakat daha az açık-seçik cümleleri de aydınlatırlar. Buna ilâve olarak özne ile yüklem arasında şahıs bakımından, çoğu kere de tekil­ lik çoğulluk bakımından uyum gelir. Böylece cüm lenin iki üye­ sinin beraberliği dıştan da anlaşılabilir. Buna göre, çekimli fiil şekillerine sahip dillerin cümle yapısını gösterm ek istiyorsak, bu takdirde cümlenin iskeleti olarak bu birbiriyle ilişkili iki p ar­ çayı sadece ortaya çıkarmak ve yaptıkları işe göre ay ırt etmek hakkına sahip değiliz, buna mecburuz da. O halde onları niye geleneksel Subjekt (özne) ve P râdikat (yüklem) kelim eleriyle isimlendirmeyelim? Burada şu soru ortaya atılabilir: Böyle bir yapı, çekimli fiili olm ayan cümlelerde gösterilebilir mi? Böyle cüm leler elbette m odern batı A vrupa dillerinde azdır ve belirli durum lara inhi­ sar eder. Yukarda nitelem eli ve yüklemli takım arasındaki farkı gösterm ek istediğimizde, Almanca için oldukça özel b ir deyiş bulm ak zorunda kalm ıştık (Wetter sclıauderhaft). Buna karşılık meselâ Rusçada bu tarz cüm leler (bunlara fiil cüm lelerinden (Verbalsâtze), ay ırt ederek isim cümleleri (Nominalsâtze) adı veriliyor) gayet yaygın cümle tiplerindendir, meselâ ya golodin («ben aç»-acıktım). Sami dillerinde isim cüm leleri daha büyük ölçüde ve fiil cüm leleriyle eşdeğer olarak kullanılıyor. Yunanca ve Latince gibi eski dillerde, fiil cümlesi tam am en hâkim dir; fa­ kat atasözlerinde veya genel geçerliliği olan ifadelerde, ayrıca günlük konuşma dilinde de çoğu kere isim cümleleri kullanılır. Önemli olan husus, bütün bu dillerde yüklemli takım da b ir isim veya sıfatın nitelem eli bir takım dakinden açıkça ayırt edilebil­ mesidir. Yaşayan dillerde bu iş için cümlenin tonu yeterlidir. Bu nun yanında çoğu kere kelim elerin yerlerinde farklılık da görü­ lür, meselâ Yunancada ho kalös Alkibiâdes (der schöne Alkibia d es= güzel Alkibiâdes), Alkibiâdes Kalös (Alkibiâdes ist schön = 156


Alkibiades güzeldir) den ayrılır. Bu örnek aynı zamanda, artikelin (tanındığın) da ayırt etmede kullanılabileceğini göstermek­ tedir. Slav dillerinde (Almancada da) nitelem eli sıfat (attributives Adjektivum) yüklemlem eliden farklı bir biçime sahiptir : Schauderîıaftcs Wetter-Wetter schauderhaft (132). Bu ve başka belirtiler, bazı hallerde, çekimli fiili, dolayısıyla fiil cümleleri hiç olmayan dillerin cüm lelerinde de yüklem li takım lar görme­ mize yol açarlar. Meselâ Çincede hvvang ho (Sarı Nehir) ve ho hwang (nehir sarıdır) arasındaki fark kesin olarak gerçekleşti­ rilir. Bütün bunlardan çıkan sonuç, yüklemli yapm ın bütün dil­ lerde zaten var olduğunun ileri sürülemiyeceği, aksine bunu her dilde ayrı ayrı ispatlam anın gerekli olduğudur. Bu arada şunu da hatırda tutm ak doğru olur: B ütün dil şekilleri gibi «attributiv» (nitelemeli) ve «pradikativ» (yüklemli) şekilleri de, anlamla­ rını sadece karşıtları yoluyla kazanırlar. K arşıtın olmadığı yerde, meselâ herhangi bir dilde «bölümleme yoluyla tespit» yok da sadece «bölümlenmişin tespiti» varsa, bu durum da ne yüklemli takımdan ne de özneden ve yüklemden söz edilebilir (133). Seiıı (var olmak) fiilinin çekimli şekilleri (bin, bist, İst, seid, sind) (134) yüklem olarak bir isim veya sıfatla birlikte kullanıla­ rak daha Yunancada ve Latincede, hele daha sonra Roman ve German dillerinde isim cümleleri, gitgide fiil cümlesi tipine uydurulm uştur. Bunun şu faydası oldu : A rtık şahıslar, zaman­ lar ve beyan tarzları (kipler, yani Indikativ = bildirm e ve Konjunktiv= isteme kipi) arasındaki fark yüklem de gösterilebilmekteydi. Bu kullanışında sein fiilinin bu şekillerine «Kopula» (koşaç) denir, bu da Almancaya Satzband (cümle bağı) diye ter- 1324 132) Schauderhaft sıfat, Wetter isimdir. (Çev.) 133) Bu konu hk. bk. P. HARTMANN, Etniğe Grundzüge des japanischen Sprachbaues, Heidelberg 1952; Wortart und Aussageform, Heidelberg 1956. 134) leh b in = ben...im, du b ist= sen....sin, er is t= o...dur, wir sind — biz...iz, ihr seid= onlar...dır, veya Sie sind=- siz...siniz. 157


cüme edilmiştir. Özne ile yüklem arasındaki bağ, iki cümle üye­ si arasında, başka bu tü rlü ilişkilerden belirli bakım dan ayrılan, tam am en biçimle ilgili b ir ilişkidir. Çok üyeli cüm lenin esasım teşkil eder ve bu yüzden onun daha sonraki gelişmesi için biçim bakım ından tem eli oluşturur, yani başka yeni üyeler cümleye ya öznenin ya da yüklem in daha yakın belirleyicileri olarak gi­ rerler. Böyle bağlantıların çoğu hem özneyle hem de yüklem le kurulabilir; tek parçalı cümlede de durum başka tü rlü değildir. H er zaman sonuç, b ir üyenin başka birisi vasıtasıyla daha ya­ kından belirlenmesidir. Bu ikisi şöyle farkedilir : Belirleyici üyeden biçim bakımından vazgeçilebileceği, bu üye sadece içerik bakım ından gerekli ve makbul olduğu halde, belirlenen üye, yani grubun çekirdeği cümlenin şekli tahrip edilmeden ortadan kaldırılamaz. Ö rnek olarak Gleich links vom Eingang kommt man in ein ziemlich groBes Zimmer mit drei Fensteın nach dem Garten cümlesini alalım (135). Burada bu denemeyi yapınca görürüz ki, fiilden (kommt) önceki grubun çekirdeği olarak links (sol) belirmekte; özneden (man= «insan; belirsiz özne) sonraki bütün cümle parçası ise, çekirdeği Zimmer (oda) olan, tek ve büyük b ir üye olarak m eydana çıkmaktadır. Links kommt man in ein Zimmer (solda b ir odaya girilir), gerçekten de biçim bakım ından kusursuz bir cümle olurdu. Aynı şekilde anlarız ki, tam am en aynı şekilde kurulm uş mit drei Fenstern (üç pencereli) ve nach dem Garten (bahçeye bakan) ifadelerin­ den birincisi, Zimmer (oda) kelimesini yakından belirleyen bir grubun çekirdeğini oluşturm aktadır. In ein Zimmer (odaya) ise, kommt yüklem inin belirleyicisidir (tümleci). O halde âdeta dört kadem eli bir bağımlılık tespit edilebilmektedir. 1 . kommt, 2.1inks ve in ein Zimmer, 3. vom Eingang (girişin), groBes (büyük) ve mit Fenstern (pencereli), 4. gleich, ziemlich (oldukça), drei (üç) ve 135)1 Gleich— hemen, links vom Eingang= girişin solunda, kommt man= girilir, in ein ziemlich groBes Zimmer= oldukça büyük bir odaya, mit drei Fenstern = üç pencereli, nach dem garten= bahçeye bakan (Çev.)

158


nach dem Garten. Birisi çıkıp nach dem Garten’i doğrudan doğ­ ruya kommt’un belirleyicisi olarak almaya kalksa (maıı kommt nach dem Garten olarak), bağımlılık silsilesini dikkate almamış olduğu için, cümleyi tam am en yanlış anlardı. Fakat bu «rütbe» silsilesi sadece şeklendir, cümle üyeleri nin sözün anlamı bakım ından önemleri ile ilgisi yoktur. Hemen bu yukardaki örnek bunu gayet iyi gösterebilir. Nihayet bütün tüm leçleri taşıyan, biçim bakımından en ü st kademe, yani özne ve yüklemden oluşan iskelet (kommt man), nesnel bakımdan tam am en önemsizdir. Yaptığı tek iş, konuşucunun önem verdiği mekân belirlem elerini bağlam aktadır. Buna karşılık biçim ba­ kımından en alt kademede bir tümleç, b ü tün cüm lenin en can alıcı noktasını taşıyabilir, yani cümlenin söylenme sebebini oluş­ tu ran olgunun özünü ihtiva edebilir. Bu önemli b ir gözlemdir; bir olgunun cümle yapısı araçları ile dil bakım ından şekillendirilmesinin önce sadece nesnel bakış noktalarına göre gerçek­ leştiğini gösterm ektedir. Olgu şu ve şu şekilde yapılı olarak kav­ ranm aktadır. Bu tem el oluştuktan sonra, bunun peşinden içe­ rik bakım ından önemliliğe göre meselâ vurgulam a ve kelime yerini değiştirme yoluyla farklar belirtilm ektedir. Bu da kolay­ ca anlaşılır b ir şeydir. B ir olgunun h er hattı, sözün bağlamı ba­ kımından önemine sadece asıl gerçek yerinde sahiptir, yani bir özellik, bir nesnedeki özellik (sıfat) olarak; bir yer belirlemesi, bir m ekân ilişkisinin gösterilmesi olarak v.s. Cümle yapısı, dik­ katin her yer değiştirmesini hem en takip zorunda kalsaydı, nes­ nel dünyanın nisbî sağlamlığı, pırıltılı izlenim ler halinde çözü­ lüp dağılıverirdi; şiirde gerçekten de kullanılan b ir sanat ara­ cıdır, bu. Konuşucu cümlesini teşkilde belirli sınırlarda serbesttir, fakat konuşma sırasında nadiren bilinçli b ir niyetin yönetim in­ dedir. Kendisine hitap edilen de, söz konusu dile hâkimse, cüm­ leyi sadece genel olarak anlam akla kalmaz, yapısının ayrıntı­ larıyla da anlar, ama bunlar bilincine açıkça varmaz. Sadece 159


bilimsel gözlemci bunları tam olarak farkeder, fakat bulunan cümle yağısı planları ve yaşayan dillerde yapılan deneme de gösterm ektedir ki, söz konusu olan uydurm a ve yorum a dayalı değil, gerçek bir yapıdır. Yapı araçları olarak b ü tün dillerde şunlar kullanılm aktadır : t. C ü m l e n i n t o n u (satztonl, yani melodi ve ritim, cümlede vurgunun ve araların dağılımı, 2. K e l i m e d i z i m i , yani kelimelerin ve kelime grupla­ rının yerleştirilm e düzeni ve 3 . E d a t l a r (Partikeln) yani parçaları tebarüz ettirm eye veya bağlamaya y a da bütün cüm­ leyi nitelem eye hizmet eden küçük kelim eler (partiküller). Bu yapı araçlarından cümle tonu en önemlisidir, ancak ele alınm ası ve tasviri en zor olanıdır. Yazılı olarak kaydı hem en hem en tam am en imkânsızdır. Nokta, soru ve ünlem gibi-noktalam a işaretlerim iz (.aslında «cümle işaretlerimiz») sadece en kaba farkları belirtebilm e durum undadır : Virgül, noktalı v ir­ gül, iki nokta üstüste ve uzun çizgi ise sadece m antıkî ayırım a hizm et ederler, ritm ik ayırım a hem en hem en hiç faydaları yok­ tur. Fakat bir tek sö (ya; öyle mi) hecesinin bile tona göre emin oluş, soru, şüphe, alay, hiddet ve başka bazı şeyler ifade edebil­ diği düşünülmelidir. Cümlede kelim elerin farklı belirtilişi, ara­ ların (duruşların) dağılımı, fakat her şeyden önce cüm lenin bü­ tün ü n melodi akışı buna ilâve olur. Bu araçlar elbette akla de­ ğil, am a anlayışa hitap ederler. Cümlede kelim elerin dizilişi hiçbir dilde keyfe veya tesadü­ fe bırakılm am ıştır. Diziliş bakım ından hareket im kânı dilden dile daha ufak veya daha büyük olabilir -buna göre de sabit veya serbest kelime dizimi yapılır-, fakat bunlar hep, söz için ayrı özel anlama sahip, belirli im kânlardır. Bu hususta h er konuşma eyleminde, kimse bunun nasıl olduğunu söyleyemese de, bir k arar gerçekleşir. Ytiklemli ve nitelem eli takımın, parçaların dizimi yoluyla birbirinden ayrılabileceğini yukarıda görmüştük. Ayrıca iki üyeden hangisinin belirleyici, hangisinin belirtilen olduğu da çoğu kere diziliş yoluyla gösterilir. Bazı diller be160


lirleyici üyeyi ne pahasına olursa olsun belirlem enin önüne, bazıları ise aym şekilde k ural olarak ardına yerleştirir; bir­ çoğu ise -yerine göre farklı belirtm e tü rleri için- her iki yerden faydalanırlar, iki üyenin birbiriyle bağlılığının, onların direkt olarak yanyana yerleştirilm eleri yoluyla ifade edilmesi gerek­ tiği düşünülebilirdi. Gerçekten de ençok bu durum la karşılaşılır. Fakat asıl birbiri ile en sıkı bağlı parçaları, araya başkalarım sokarak ayıran diller de v ard ır (S p r e i z- veya K l a m m e r S t e l l u n g = ayrık veya ayraçlı dizim). Almanca bu dillerden­ dir, bunu da herkesçe bilinen Nun HÖR doch endlich mit dem Geklimper AUF! (Kes şu piyanouyu zımbırdatmayı!) veya WILLST du nicht lieber erst morgen FAHREN? (Yarın sabah gitsen daha iyi olmaz mı?) benzeri terkiplerde görmek m üm kündür; bir­ biriyle en yakından bağlantılı hör auf ve ıvillst fahren parçaları birbirlerinden olabildiğince ayrılm ıştır (136). Bu şekilde gerçi cümlenin birliği ve bütünlüğü gayet kuvvetli b ir şekilde v u r­ gulanmaktadır. Ancak bu sonuç, konuşucunun bilinçli niyeti olmadan gerçekleşmiş olan kelime dizimindeki gelişimin ge­ rekçesi değildir asla. Genellikle kısa cüm lelere y er veren ve konuşma ritm i yoluyla sürekli bir kontrola sahip olan h er günkü dilde, bu tarz cümle yapısı tehlikesizdir ve büyük ko­ laylıklar sağlar. Düşüncelerin birbirleriyle ilişkisini daha titiz bir şekilde, bu yüzden de daha ince ayrıntılara kadar bölümle­ yerek ifade eden yüksek dilde ise, beceriksizlik veya dikkatsiz­ lik, -özellikle ayraç araya çok sayıda yan cümle katılarak zorla genişletilirse-, ayraç üslûbunun yardım ıyla korkunç cüm leler yaratabilir (137).1367 136) (Birincisi aufhören (bitirmek) fiilinden emir, İkincisi woI|en (is­ temek) modal fiiliyle fahren (gitmek) fiilinden ve aslında «git­ mek ister misin?» anlamında sorudur. (Çev.) 137) E. DRACH, Grundgedanken der neuen Satzlehre, Frankfurt 1937. 4. bas. 1983; K. BOOST, Neue Untersuchungen zum Wesen u. Struktur des d t Satzes. Berlin 1959.

161


Fakat parçaların dizilişi sadece cümlenin iç yapışım gös­ term eye hizmet etmez. Çoğu kere bu yapı çeşitli im kânlara müsaade eder, bunlar arasında başka görüş açılarına göre birine k arar verilir. Bir gün önce müzeye gitmiş biri, leh w ar gestern (ben dün...) veya Gestern w ar ich (dün ben...) diye başlayabilir. Ich gestern w ar veya Gestern ich w ar tarzında dizilişler m üm ­ kün değildir, çünkü Almanca cümle yapısı, bildirm e cüm lesinde çekimli fiilin (war) m utlaka ikinci yerde olmasmı zorunlu kıl­ m aktadır. Fakat m üm kün olabilen iki dizilişten hangisinin te r­ cih edileceğinde neyin etkisi olmaktadır? Cümle yapısının de­ ğil, çünkü özne- zamir, yüklem ve zaman gösteren zarf h e r iki versiyonda da tıpatıp aynı rolü oynuyor. O halde durum -buna ifade niyetim de dahildir-, benim benimle ilgili b ir şey hakkın­ da mı, yoksa dün hakkında mı b ir şey anlatacağım hususunda kesin etkili olmaktadır. İşte buna göre de, ya özne veya zaman bildirim i başlangıca, yani cüm lenin asıl ifade yerine gelm ekte­ dir. Cümle üyelerinin dizilişi cümleyi nasıl burada konuşma du­ rum una katıyorsa, söz birçok cümleden oluştuğu taktirde onun iç bağlantısı içine de katabilir. O halde üyelerinin düzeni, biri cümle içinde, biri de sözün veya durum un bütünü içinde olmak üzere iki yerde görev yerine getirm ektedirler. Cümleyi bölümleyen ve başka cüm lelerle bağlayan küçük kelim eler de aynı şekilde iki iş görürler. O nlara bu yüzden b i­ çim kelim eleri (Formwörter) veya tam am en n ö tr olarak Pavtikeln (partiküller, parçacıklar; edatlar) adı verilir. îki üye arasındaki ilişkiyi basit b ir yanyanalık olarak gösteren und (ve), zıtlık olarak gösteren aber (fakat), birinin diğerini hariç bırakm ası olarak gösteren öder (veya) v.b. edatlar olduğu gibi, farklı cinsten çiftler halinde gösterenler de vardır, sowohl als auch (hem...hem ), weder-noch (ne., ne..), entweder - öder (ya., veya...) gibi. Burada yanyana bağlantı (Nebenordnung; koordi­ nasyon) tü rleri yoluyla, kuru b ir dizmenin yapabileceğinden çok daha ince bir ayırım ın nasıl gerçekleştiği görülmektedir. 162


Başka biçim kelim eleri bir üyenin başka birisiyle belirlenmesi demek olan altalta bağlantıyı (Unterordnung, Subordination, Hypotaxe) çeşitli nüanslarıyla gösterirler. Bu arada Almancadaki edatların (Partikeln) özelliği açıkça belli olur. Bunlardan çoğu eskiden öntakı (Prâposition), yani nesneler arasında belirli mekân veya zaman ilişkilerini gösteren kelim eler idiler. Somut olmayan ilişkilerin ifadesine aktarıldıkları zam an edat halini aldılar. Ein Schritt vora (= v o ıı dem) Wege (yoldan bir adını) ifa­ desi ile, der König von England (Ingiltere-nin-Kralı), die Ursache von dem Unglück (felâketin sebebi) ifadelerini; veya über den Zaun steigen (çiti tırm anıp aşmak) ile über das Wetter reden (hava hakkında konuşmak) ifadelerini karşılaştırınız. Von ve über kelimelerinde nesneler arasındaki gerçek b ir ilişkinüı bildirilişi ile, kelim eler arasındaki b ir gram er ilişkisinin bil­ dirilişi arasındaki fark açıktır. Edatlar cümle parçalarını olduğu gibi cüm leleri de b irbir­ leriyle bağlarlar : Yansıralı olarak (und «ve», denn «zira», nun «şimdi» v.b.) veya altasıralı olarak (als «dığmda», weil «çünkü», wenn «..ise,..nce», daB «dığı» v.b.). Nihayet bağlama fonksiyonu olmayan, buna karşılık b ir cümleyi tü rü bakım ından niteleyen edatlar da buluyoruz. Du hast vvohl geschlafen? (Acaba iyi uyu­ dun mu? Sakın uyum uş olmayasın?) Soll iclı des etwa glauben? (Buna inanayım, öyle mi?) Nimm doch den Hammer! (Şu çekici alsana!) Das ist doch nicht möglich! (Olamaz bu!) Wo kommt er denn her? (Acaba nereden geliyor?) Das ist ja merkwürdig (Bu çok garip) gibi cüm lelerde vvohl, etwa, doch, denn, ja gibi kelimeciklerin ödevi, soruya, ünleme, buyuruya veya bildirm eye belirli bir renk katm ak, meselâ soruda beklenen cevabı ima etmek, buyuruyu veya ünlem i kuvvetlendirm ek, sorunun veya bildirm enin gerekçesinin, konuşmanın gidişinde olduğunuğunu gösterm ektir. Bu kelimeciklerden çoğunun, ya da daha ihtiyatlı b ir ifade kullanm ak gerekirse, aynı ses biçim lerinin başka şekilde, ancak 163


farklı vurgulam a ile kullanıldığı da görülür. Çoğu kere allerdings (elbette, buna rağmen, gerçi), vielleicht (belki) gibi daha büyük kelim eleri de edat rolünde buluruz. Olumsuzluk gösteren nicht (değil)in de bu gruba girmesi şaşırtıcı gelebilir. Fakat bu keli­ me, -bir ifadede- bu ifadenin geçerliğini reddererek, gerçekten sadece bütün cümleyi niteler. B ir soruda nicht cevabı önceden im a eden edatlar topluluğuna katılır : Willst du nicht lieber erst morgen fahren? (Yarın gitsen daha iyi olmaz mı?) Y aptıkları işin bütün cümlenin anlam ına tam bağımlılığı, bu tarz edatlar için âdeta bir ayırıcı özelliktir. Burada Almancadaki edatların m ahiyeti ve kullanılışı hakkında söylediğimiz h e r şey, daha dar veya geniş çapta olarak bütün dillerde m evcuttur. Cümle tonu, kelim e dizimi ve edatlar, gerçekten de dil biçimlemesinin en geniş ölçüde yaygın araçlanndandır. Buna karşılık cümle ve söz yapışım belirtm ekle ilgili bir başka yöntem, sadece belirli yapıdaki bazı dillere, kelim e şe­ killerinde değişiklik yapm ayanlara inhisar eder. Bu dillerde kelim eler, cümle içinde oynadıkları role göre belirli şekillerde görünür. Ayrıca, cümle içinde içerik bakım ından birbirine bağ­ lı kelimeler, ses biçimlerinin gerçekten kısmen eşitlenm esi yo­ luyla olsun, sadece birbirlerine uyan biçim alm aları yoluyla ol­ sun, ses bakım ından da uyum (Übereinstimmung) içine soku­ labilirler. Bu ses uyum u (kongruenz) olayıdır; Afrika dilleri araş­ tırm alarında aynı olay Konkordanz (uygunluk) kelimesi ile de ifade edilmektedir. Bu yöntem klasik dillerde olduğu kadar Almancada da öylesine bilinm ektedir ki örneğe bile gerek yoktur. Modern k ültür dillerinden özellikle Slav dilleri buna sıkı sıkıya bağlıdır. Fakat bu asla H int-A vrupa dillerine mahsus bir özel­ lik değildir: Sadece en tanınm ışlarını söylemek gerekirse, Sa­ mi, Fin-Ugor, A ltay ve B antu dilleri ve daha başka dillerde bu olay m evcuttur. Yeryüzündeki dillerde karşım ıza çıkan söz dizimi araçları göz önüne alınır ve bunların kullanım ı incelenirse, edinilen iz164


lenim, hem en hem en sınırsız, sonsuz bir çeşitliliktir. Fakat dil gerçeği, yani belirli b ir yerde, belirli b ir zamanda, belirli insan­ lar arasında geçerli olan şeyler değişiktir. H er yerde ve her za­ man her şey m üm kün değildir. H er dil topluluğu, nasıl belirli bir kelime hâzinesine ve onu genişletmek için belirli araçlara sahipse, aynı şekilde cümle teşkilinde de sadece belirli usul­ lere başvurabilir. Bunun anlamı ise, bu usullerin, uygulandık­ ları her somut durum dan önce sabit ve kararlaştırılm ış olması­ dır: İçerik bakım ından h er «yerine getirm e»nin öncesinde «cüm­ le yapısı planları» yer alır. Bunlar dil topluluğunda geçerlidir ve bireylerde alıştırm a yapıla yapıla öğrenilmiş davram ş bi­ çimleri olarak karşısım ıza çıkarlar. Gerek kelimelerin, gerekse cümle yapısı planlarının her dil topluluğunda belirli davranışa hazırlık olarak, konuşmada kullanılm alarından önce mevcut oldukları gerçeği, dilde, şim­ diye kadarki incelemelerimizde defalarca rastladığımız önemli bir olayı açıklam aktadır. Kelim eler ve cüm leler yapıları bakı­ mından önceden birbirleriyle ilişkilidir. Bizim iyi bildiğimiz çekimli dillerde (flektierende Sprachen) bu ilk bakışta görü­ lebilir, tarihte de, dile yöneltilmiş ilk bakışın kavradığı da bu olgu olmuştur. 6.

Kelime Türleri U38) :

Yunan gram ercileri dilin şeklini incelemeye, kelime şekil­ lerin «sözün üyeleri» (Glieder der Rede, Yunanca m ere tu lögu,138 138)

E. HERMANN, Die Wortarten, Berlin 1928; BRONDAL, Ordklassem e, Kopenhag 1928 Fransızca çev. ; P. NAERT, Les parties du discours, (Kopenhag 1948); I. I. MESCANINOV, Satzglieder umd Redeteile (Rusça), Moskova 1945; CH. H. FRIES, The Structure of English, New York 1952; L. J. PICCARDO, El Concepto de «Partes de )o Oraciön». Rev. de la Fac. de Humanidades y Ciencias No. 9 (Montevideo 1952). s. 183 v.d.; L. WEISGERBER, Vom Weitbiılder deutschen Sprache2, I 206 v.d. II 128 v.d.; PHARTMANN, Wortart und Aussageform, Heidelberg 1956.

165


Latince partes orationis) biçiminde kavram aya çalışarak başla­ dılar. Yunancada bu büyük ölçüde gerçekleştirilebiliyordu: Çe­ kim li fiil şekilleri daima yüklemdi, yalm hal sadece öznede ve buna sıkı sıkıya bağlı olarak yüklemde ortaya çıkabiliyordu; geri kalan haller, kelim elerin birbirleriyle çeşitli ilişkilerini ifade ediyordu -kelimelerin gösterdiği şekiller, besbelli ki cümle yapısı planının belirli yerlerine uyuyordu. İsim çekiminin şekil­ lerinde veya fiilin çekimli hallerinde görünmek, kelim enin bir özelliği, öte yandan böyle şekillere yer sağlamak da cümlenin bir özelliğidir. Aynı görünüş ve durum bir keresinde kelime ala­ nında, bir keresinde cümle alanında kendisini gösterm ekte ve gelişmektedir. H er iki alan birbirine bağlıdır ve birbirinin ön şartıdır. Çekimli dillerde kolayca gözlenen bu durum, diğer dil tipleri için de geçerlidir. Kelimenin şeklen belirlenm ediği ve belirli b ir göreve ayrılmadığı dillerde cümle yapısı -bu yapı kelim elere ek bir belirlilik verm e görevini de üstlendiği içinbaşka türlüdür. Meselâ klasik Çincede vang kelimesi sadece genel olarak «yukan»yı anlatır, fakat Almancada oben (yuka­ rıda), oberer (üst, yukarı), das obere (yukarda, üstte olan), hinaufsteigen (yukarı çıkmak) gibi, daha kelimede gösterilen farkları, asıl cümle yapısı tam olarak ifade eder, bunu da kıs­ m en sıkı kurallara bağlı kelime dizimi, kısmen edatlar, kısmen de tonlam a yardım ıyla yapar. Öte yandan, kelim eleri çok sayıda yapım heceleri ile en uç kesinlikte belirlenebilen diller vardır. Böyle b ir kelime sonuçta bütün b ir cümlenin anlam ını içerm ek­ te, cüm lenin tek vazifesi ise tespit olmaktadır: A rtık karşımızda norm al cümle yapısı planı olarak tek kelimeli cümle tipi vardır. Çekimli dillerde kelim elerin şeklen cümleye göre yönlen­ meleri, kelime türleri meselesini ortaya atm aktadır. Bu mesele, eski gram ercilerin «sözün parçaları» teorisinden kaynaklanm ak­ tadır. İsmin de gösterdiği gibi, bu söz parçaları cümleyi oluştu­ ran parçalar, yani cümlenin üyeleri olacaktır. Bu elbette tam a166


men doğru değildir, çünkü cümlenin üyesi tek b ir kelimeden ibaret olabilir, fakat bunun h er zaman böyle olması zorunlu değildir. Cümlenin aynı yerinde hem en h er zaman b ir kelime yerine bir kelime grubu da bulunabilir, hattâ cümlenin üyeleri­ nin kendileri, yüklemli biçimde oluşturulm uş cümle şeklini ala­ bilir («yan cümleler» denilen şekil). F akat «kelime türü» ve «cümlenin üyesi» kavram ları ancak 18. yüzyıl ortalarında bir­ birinden ayrılm ıştır. Şimdi soru şudur : Kelim elerin kendileri, ve belirli bir cümleden ayrı, bağımsız olarak incelendiğinde de, gramer açısından gruplara nasıl ayrılacaktır? Sadece okul gra­ m erinin değil, çoğu kere bilimsel gram er eserlerinin de teme­ lini teşkil eden geleneksel kelime tü rleri listesi, tarih boyunca çeşitli bakış noktalarına göre düzenlenmiştir. İsim, sıfat, zamir, sayılar, fiil, zarf, ön takı ve bağlaç kısmen biçimle, kısmen gör­ dükleri işle ilgili özelliklere göre belirlenm ektedir. Şekilden hareket edildiğinde, çekimli dillerde üç kesin grup tespit edilebilir: 1) Deklinasyonu (139)140m üm kün kelimeler, yani hal, durum şekilleri olan kelimeler, 2) Konjugasyonu (140> müm­ kün kelimeler, yani şahıs şekilleri olan kelim eler ve 3) Değişme­ yen, çekilmeyen kelimeler. B ir yandan isim lerin ve sıfatların di­ ğer yandan zam irlerin çekimleri bu dillerde o kadar büyük fark­ lar gösterir ki, zam irlerin de ay n b ir grupta toplanması şekil bakımından haklı görülebilir. Almanca gibi bazı dillerde, ayrı­ ca Slav dillerinde, sıfatın kendisine mahsus, ve belirli ya da be­ lirsiz oluşuna göre, iki çeşit çekimi v ard ır (der heftige Sturm = şiddetli fırtına [belirli], ein heftiger Sturm = şiddetli b ir fır­ tına [belirsiz], die heftigen Stürm e= [O] şiddetli fırtınalar [belirli], heftige Stürme = şiddetli fırtınalar [belirsiz]. Bu­ rada sırf şekil bakım ından sıfatlar grubu ortaya çıkmaktadır. Dillerin çoğunda, özellikle Yunancada ve Latincede de olduğu gibi, böyle ikili b ir çekimin olmadığı dillerde, isim ve sıfat bir139) İsim, sıfat, zamir ve sayılar için çekim (Çev.) 140) Fiiller için çekim (Çev.) 1(57


birinden ayrılm am akta, h er ikisi nomen (adlık) kelime türünde toplanm aktadır. Çekime uğram ayan kelim eler topluluğu bu şe­ kilde elbette daha fazla gruplara ayrılamaz, bu yüzden bu nok­ tada cümle içinde görülen iş faktörü ilâve edilmiştir. Fakat sa­ dece öntakılar (Prâpositionen) bu bakış açısıyla temiz b ir şe­ kilde b ir çerçeveye oturtulabilm iştir, zarflar ve bağlaçlar grup­ larında ise, yapılan iş bakımından çok farklı şeyler b ir arada bulunm aktadır. Değişken kelim elerden fiil, yaptığı işe göre ga­ yet güzel belirlenebilm ektedir, sıfat daha fazla güçlüğe yol aç­ m aktadır; cümle içinde son derece çeşitli rollerde gördüğümüz isimde ise böyle bir belirlem e kesinlikle m üm kün değildir. Böylesine kolayca gerçekleştirilen «gramer biçimine göre gruplandırm a»nm başka b ir sakmcası da, bütün dillere uygulanam amasıdır. Halbuki istenen, şu ya da bu dilin veya dil ailesi­ nin değil, dilin kendisinin kelime türlerini tespit etmekti. An­ cak bunun için elbette sadece şekli değil, kelim enin cümledeki fonksiyonunu da hesaba katm ak gerekiyordu, çünkü h e r ikisi de belirli bir dille bağıntılıdır. Fakat kelim eler m ahiyetleri bakı­ m ından gerçeğe yöneliktir, gerçeği kavrar ve bölüm lerler. On­ ları kavradıkları şeyin türüne, veya bölümleyiş şekillerine göre gruplandıram az mıyız? Dil araştırm alarında bu düşüncenin çok eski bir tarihi vardır. Dil idrakin, bilmenin b ir aracıydı. Keli­ m elerin türleri, gerçek dünyanm yapısını aynen yansıtıyordu. Bağımsız nesneler, m addeler (Substanzen, tözler) vardı, bunlar isim ler (Substantive) tarafından adlandırıldı. Bunların özellik­ leri görülüyordu, bunları sıfatlar gösterdi. Dünyadaki değişme­ leri ve olayları fiiller yansıttı ve geri kalan pek çok kelime de nesneler arasındaki ilişkileri ifade ettiler. Böylece kelime tü r­ leri öğretisi ontolojiye, varlık bilimine dayandırıldı; artık elbet­ te bütün dillere uyması gerekiyordu. Fakat böyle bağlantılar tehlikelidir, çünkü h er iki bilim dalı, ontoloji ve gramer, kendi hayatlarını yaşarlar ve daima yeni sorulara cevap ararlar. N esneler özellikler ve olaylar dün168


yası da artık mevcut değildir; bizim bugünkü ilişkiler (Relationen) dünyamızın daha uzun öm ürlü olup olmayacağını ise he­ nüz bilemeyiz. Ya gramer? Gramer, kelim e türlerine şöyle ya­ kından bir bakmış ve meselâ insanın trenin hareketini bekle­ yebileceğini farketm iştir. bu hareket (Abfahrt) b ir nesne, bir madde midir, yoksa daha çok b ir olay mıdır? Birisi sein, vâterliches Vermögen durchbringt (baba servetini h ar vu­ rup harm an savuruyorsa), burada vâterlich (babaya ait) bir özelliği göstermez, servetin önceki sahibiyle ilintisini ifade eder. Goethe b ir şiirinde es glânzt der Saal (ışıl ışıl parlıyor salon) söyleriyle bir olayı değil, hayal edi­ len o salonun bir özelliğini gözlerimizin önünde canlandırır. Kı­ sacası, eski dünya tablosu içinde bile kelime türleri, çoğu kere var oluş kategorilerine uym am aktadır. Fakat öyle kolay kolay pes etmeyiz. Almanca bakımından, farklı şekilde çekildikleri için isim, sıfat ve fiilin gerçek kelime tü rleri olduğuna içten içe eminizdir. Ve şöyle söyleriz: Abfahren (hareket etmek) elbette bir olaydır, fakat Abfahrt (hareket, kalkış) kelimesinde bu olay nesne olarak kavranm ıştır; vaeterlich (babaya ait) kelimesi, ser­ vetin babadan kaynaklandığını saf özellik olarak yorum lam ak­ tadır ve şiirdeki güneşin ışığıyla muhteşem bir şekilde dolan salon Goethe’nin sözlerinde âdeta canlanıp bir iş yapm aktadır. Çok güzel. O halde b ir olgunun hangi kelim elerle ifade edildiği, realitenin görünüşüne ve durum una bağlı değildir, tersine, re­ aliteyi nesneler, özellikler ve olaylar halinde şekillendirenler kelime türleridir. Ontoloji, realitenin önünden ana dilin peçe­ sini kaldırm akla iyi b ir iş yapmıştı. Kelime türlerini varlık ka­ tegorilerine dayandırm ak b ir yere götürmez. Bu şekilde ortaya çıkması m eşru ve caiz tek kelime tü rü sayı kelim esidir (sıfatı); bu da aslında oldukça yakın zam anlarda geliştirilmiş b ir kav­ ram dır. Sayıların var oluş biçimi gerçekten ayrıdır (141). Fakat biz bütün keıime hâzinesini bu bakış açısından bölümlemeye, 141)' G. MARTIN, Klassische Ontologie der Zahl, Köln 1956. 169


meselâ ruh hayat ile ilgili bütün kelimeleri, ve hayattaki olay­ larla ilgili bütün kelim eleri b ir araya getirm eye kalksak, sonuç­ ta ilgi uyandırıcı ve yeni ilham lar verici bazı fikirler edinirdik, fakat kelime türleri konusunda herhangi b ir sonuca varamazdık. Kelim elerin genel geçerli bir tarzda gruplandırılm ası iste­ niyorsa, onların cümle içindeki -ister şeklen vurgulanarak be­ lirtilm iş, ister vurgulanm am ış- rolleri değil, saf kelim eler ola­ rak yaptıkları iş ölçüt (kriter) olarak alınmalıdır. O lgular ya da olgulardaki belirli hatları adlandıran kelimeleri, yaptıkları işe göre ayırt edebiliriz. Bu «adlandırmanın» basit b ir marka, işaret, belirti yapıştırm adan çok daha fazla b ir şey olduğunu daha önce görmüştük. Dil topluluğunun içinde yaşadığı dünya­ nın şekillerini yaratır bu adlandırma. Böyle kelimelere, KARL BÜHLER’in teklifiyle (142) a d l a n d ı r ı c ı k e l i m e l e r (Nenmvörter) denir. Bunlar dünyadaki nesneleri söz içinde temsil ederler. Ayrıca bir durum da belirli yerlere, onları adlandırm adan işaret eden kelimeler vardır; sadece der, dieser, Jener, dört, dann (bu, o, orada, sonra) gibi işaret zam irleri ve zarflar değil, kim ­ seyi adlandırmadığı belli olan, sadece konuşmada bahis konu­ su şahsın yerini gösteren ich (ben) ve du (sen) gibi şahıs zam ir­ leri, ve zamanın belirli bir andan sonraki b ir yerine işaret eden jetzt, vorhin, heute, morgen, gestern (şimdi, biraz önce, bugün, yarın, dün) gibi zarflar da. Bühler bu yüzden bunların hepsine birden i ş a r e t e d i c i k e l i m e l e r (Zeigwörter) adını verm ektedir. Bu kelimeler, adlandırıcı kelim elerden esas­ tan farklıdır. Sayıları kolayca düşünülebileceği üzere, çok daha azdır; fakat buna karşılık h e r biri çok daha fazla kullanılır. Son olarak da, oldukça müstakil ve söz içinde fonetik çevrelerinden bağımsız görülen, fakat realiteye ya da dünyaya doğrudan doğ­ ruya atıfta bulunmaksızın, yaptıkları işi tamamen sözün için­ de yerine getiren kelim eler vardır. B unlar yukarda cümlenin yapısı ile ilgili olarak rollerini anlattığımız e d a 11ar (Partikeln) 142)

170

K. BÜHLER, Sprachtheorie, Jena 1634, s. 103, 150.


veya Form w örter (şekillendirici kelim eleridir. Bu üç grup ke­ lime, yani adlandırıcı .işaret edici ve şekillendirici kelimeler, asıl kelim elerin gerçek tü rlerid ir ve yapıları ne olursa olsun bütün diller için geçerlidir. 7.

Sesleme :

Şimdiye kadar insanların birbirlerinin davranışlarını kar­ şılıklı olarak sevk ve idare etm ekte kullandıkları, bütün bir sözün bir toplu davranışa bağlanmasından, kelime hâzinesin­ deki ve cümle yapısındaki, hem en hem en inanılmaz derecede hassas bir yöneltme sağlayan en son bölüm lem elere kadar bü­ tün araçları ve yolları tasvire çahştık. F akat olayın aslında nasıl gerçekleştiğine, söz denilen son derece ince hatlarla bö­ lümlenmiş yapının bölümlenmesi silinmeden konuşucudan din­ leyiciye nasıl ve ne şekilde ulaştığına henüz bakmadık. Bu arada ortaya çıkan husus, konuşmanın tam am en tabiî şekilde gerçekleştiğidir : Birbiriyle temas içine girenler insan­ lar olsa da, yol duyular ve duyum organlarının özel başarıla­ rından geçmektedir. Bildiğimiz bütün diller, partnere hitap için bu duyular arasından işitmeyi seçmiştir. Bu yüzden sözün nakli, insan kulağının alma cihazı dikkate alınarak gerçekle­ şir, yani ses dalgalarıyla; bunlar bütün dalgalar gibi sınırsız şekilde değiştirilebilirler. Konuşma dış bakım dan birisinin ses dalgaları, sedalar ve gürültüler çıkarması, diğerinin de kula­ ğıyla bunları almasıyla gerçekleşir. İnsanlara has b ir icat de­ ğildir bu. H ayvanlar âleminin h er yanında hayvanlar kükrer, hom urdanır, havlar, ulur, cik cik eder, öter, vızıldar, cır cır eder - sadece neşelenmek veya içlerini boşaltm ak için değil, bir partner tarafından işitilmek niyetiyle de. İnsanın konuşma­ sı bu dış fizyolojik - fiziksel alanda hayvanların çıkardıkları seslerden farklı mıdır? Bu tecrübe ile tespit edilebilir. İnsan, hayvan seslerini tak­ lidi deneyebilir ve bazıları bunu, sesi çıkaranın insan olduğu asla düşünülemeyecek derecede mükemmel becerebilir, ö te 171


yandan, hayvanlar insanın dil sesleri öğretilebilir, bazı kuş­ lar da bu alanda şaşırtıcı başarılar sağlarlar. Bu denemelerde insanm olsun, hayvanın olsun, söz konusu m ahareti gerçekleş­ tirebilm ek için ses alışkanlıklarında oldukça büyük değişiklik yapm ak zorunda oldukları görülür. Seslerin çıkarıldığı ve biçimlendirildiği organlar, insanda ve hayvanda tam am en fark­ lıdır. Ayrıca dikkati çeken bir husus, hayvan seslerinin bizim kavram larım ıza göre belirsiz bir yönü bulunması, işitm e du­ yum uzla bu sesleri kesin olarak yakalamanın, tutm anın m üm ­ kün olamamasıdır. Bunun sebebi kulağımız olamaz, çünkü in­ san kulağının sesler arasındaki en ince farkları bile tespit edebilme hususunda fizyolojik bakım dan gösterdiği başarı son derece şaşırtıcıdır U43). Sebep asıl şu noktada aranm alıdır : Hayvan sesleri, dikkat etm eye alışık olduğumuz bazı özellikleri taşım am aktadır. İnsan dilinde b ir sesin aynı ses olarak tanı­ nabilmesi için, sınırlar içinde ancak çok dar ve belirli k ay m a­ lar gösterebildiği ortaya çıkmaktadır. Bu sınırlar b ir yönde aşılırsa, sadece eski ses kaybolmakla kalmaz, onun yerine baş­ ka bir ses gelir. Bir t sesi çıkarm ak isteyince, dilimizin ucu­ nu üst diş etine yapıştırır, sıkı bir kapantı oluşturur ve bunu ses tellerini titreştirm eden, soluğun akışı ile parçalarız. Dilin ucu yerine dil sırtının ön kısmından faydalanırsak, orta­ ya bir k çıkar; kapantıyı sıkı yapmazsak dil ucu ile dişler arasından hava sıvışırsa, İngilizcede th sesini elde ederiz; k a­ pantının açılmasından önce ses tellerini titreşim e geçirirsek, t yerine d işitilir. O halde, b ir sesin teşkili sırasında olabile­ cek küçük, en küçük sapm alar bile başka bir sese yol açmak­ tadır. Seslerin kendi içlerindeki bu belirliliğine ve diğer ses­ lerle kesin ilişkilerine e k l e m l e m e , b o ğ u m l a m a (Artikulation, Gliederung) denir. İnsan dili eklemlidir (boğumlu), hay­ van sesi ile eklemsizdir (boğumsuz). İnsan da, meme çocuğu iken, aşırı heyecanlandığı ya da bilincinin bulandığı anlarda eklemsiz 143 143) F. KAINZ, Psychologie der Sprache (Stutgart 1954) c. 3, s. 362 v.d. 172


sesler çıkarabilir. Fakat dilinde sadece eklemli sesleri kulla­ nır. Eklemleme, insan dilinin sesleriyle (kavram larıyla değil) yazılabilmesinin ön şartıdır. Öylesine naif görünen fakat as­ lında onikiden vuran antik çağ tanıtım larından biri, Sevillalı Isidorus’un «Etymologiae» sinde bulduğum uz şekliyle şöyle di­ yor : A rticulata vox est quae screbi potest, inerticulata quae scribi non potest «eklemli ses yazılabilen, eklemsiz ses yazılamayan sestir». Gerçekten de h arf yazısının ön şartı (kelime yazısı = ideogram için geçerli değildir bu), bu dilin bütün ses akımının oldukça küçük sayıda, kesin belirlenm iş ve hiç de­ ğişmeyen birim lere bölünebilmesidir. Sadece insanlara has ve onların başarabildiği bu bölümlenme, ses kitlesinin kendisin­ den çıkmaz. Dil çok farklı hareketler yapabilir. D udaklar fark­ lık şekilde açılıp kapanabilir. Aslına bakılırsa konuşma organ­ ları çok sayıda farklı durum a girebilir; b ü tün bu hareketler arasında da sayısız derecede geçişler v ard ır U44), Dil sırtın ­ daki bir noktayla damağın aynı noktasına peşpeşe iki defa asla temas etmez, ve iki dudak birbirlerine karşı tıpatıp aynı durum a peşpeşe iki defa hem en hem en hiç gelmez. Canlılığın bütün yapılarında ve eylem lerinde olduğu gibi, konuşucunun niyetinin, hareketi aynen tekrarlam a olduğu anlarda bile dai­ ma -minicik de olsa- sapm alar ve farklar ortaya çıkar. Titiz bir şekilde esasına bakılırsa, konuşma sırasm da daima sonsuz derecede farklı sesler çıkarıldığı tespit edilir. Fakat gerçek­ teki bu farklılık ne konuşucu, ne de dinleyici tarafından dik­ kate alınır. Bir sesleme, ortalam a değer civarında sadece be­ lirli sınırlar içinde kaym alar gösterdiği sürece, aynı ses olarak kabul edilir. Bu kaym aların genişliğinin ne büyüklükte ola­ bileceği, dillere ve seslere göre de farklıdır. Gerçekten oluştu­ rulan bir seste tespit edilebilecek sonsuz sayıda özellikler ve­ ya belirtiler yerine, sadece önemli olan az sayıda özellikler ayıklanıp seçilir. Konuşucu için sesi belirleyen özellikler bun­ lardır. Bu önemli hatlardan biri değişirse ,işte bu değişik h at 14 144) E. DIETH, Vademekum der Phonetdk, Bern 1950, s. 334 v.d.

173


yoluyla belirlenm iş başka bir sesle karşı karşıya bulunuyoruz dem ektir. Meselâ t sesinde önemli olan, diş etine dil sırtının değil dil ucunun değmesidir; fakat sırasında gerçekten diş eti­ ne mi yoksa dişlere mi değildiği o kadar önemli değildir. Yine önemli olan, tam bir kapantı oluşturulm ası ve sonra nefesle bu kapantının parçalanmasıdır; ancak kapantının sağlamlık derecesi, ya da parçalam a için bütün nefesin kullanılıp kulla­ nılmadığı, veya patlam anın peşinden nefesin b ir kısm ının sı­ zıp sızmadığı hiç önem taşımaz. Seslemenin önemli olan hatları, bütün konuşucular ta ra ­ fından m üm kün olabildiğince tam ve doğru b ir şekilde en ufa­ cık ayrıntılar bile fevkâlâde dikkat edilerek taklit olunur. Önemli olmayan h atlar ise, konuşucudan konuşucuya değişir, h attâ aynı konuşucuda ru h haline, bazen tesadüflere göre de­ ğişiklikler gösterir. Bütün konuşucular tarafından tek ve ay ­ nı ses olarak kavranılan ve kullanılan b ir seslemede gerçekte farklılıkların ne kadar büyük olabileceği hususunda, Almancada etkileyici bir örnek v ard ır : Ring (yüzük) veya rot (kırm ı­ zı) gibi kelim elerin ilk sesi, bazı ağızlarda ve bazı konuşucu­ la r tarafından dil ucunun soluk akımı içinde çırpılması, başka bazı ağızlarda damağın arka tarafında küçük dilin titretilm esi, yine başkaları tarafından ise dil sırtı ile a rt damak arasın­ dan süzülen soluğun sürtünm e sesi yoluyla çıkarılır. Sadece gerçeğe bakıldığında, bunlar gerek oluşturulm a bakımından, gerekse kulakta bıraktıkları izlenim bakım ından tam am en fark ­ lı seslerdir. Bunları ayrı sesler olarak kabul ederek, ayrı h arf­ lerle yazan diller de vardır. Nitekim Arapça dil sesi r (ra), da­ mağın arka kısmındaki titreşim li sürtünm e sesinden (ghain) ayırır. Almancada ise .üretim in yeri tam am en ikinci derece­ dedir, önemli olan tek şey, dil ucunda olsun, küçük dilde olsun veya artdam akta herhangi b ir şekilde olsun, çırpıntılı b ir se­ sin çıkarılm asıdır. O halde seslemede 174

gerçekte m üm kün

olabilecek sayısız


imkân arasından, bir sesin o ses olarak kabulü için önem taşı­ yacak az sayıda hat seçilmektedir. KARL BÜHLER buna «Gesetz der abstraktiven Relevanz» (soyut önemlilik kanunu) di yor, biz daha basit olarak «Gesetz der bedeutsamen Auswahl» «anlamlıyı seçme kuralı» diyebiliriz U45). F akat bu seçim ne için önem taşır? Tek b ir ses için değil, çünkü bağımsız birim olarak böyle bir şey yoktur. Şimdiye kadar seslerden bu an­ lamda konuştuysak, bu, okul bilgimize bağlı kalışımızdan ge­ liyordu. Gerçekte insan dilinin sesleri, sadece kelim enin ses yapısındaki h atlar veya belirtiler olarak düşünülebilirler, tıpkı bir zardaki yüzeylerin, kenarların ve köşelerin sadece onun hatları olarak düşünülebileceği, zardan kopmuş olarak kendi başlarına varlıklarının söz konusu olamayacağı gibi. B ir sesin belirlenmesinde önem taşıyacak hatların seçimi, işte bu keli­ me gövdesi için önemlidir. Seslemenin akışı içinde belirttiği­ miz, belirlediğimiz ve ayırdığımız, bir kelime ile : Bölümle­ diğimiz tek tek sesler, kelimenin dış şeklinde en göze çarpan noktalardır; kelimenin şekli bunlarla tanınır ve bunlar yoluy­ la başkalarından ayırt edilir. B ir sesin önem taşıyan b ir be­ lirgin hattı, iki kelimeyi veya kelime şeklini daima ve yalnız başına birbirinden ayırabilecek durum dadır. Tersine durumda da da : İki kelimeyi yalnız başına birbirinden ayırabilen bir ses belirtisi, önem taşıyan belirtilerdendir. Bu şekilde Almancada kann ile Kahn; rette ile Râte, mu? ile Mus, dünne ile 145), KARL BÜHLER. Sprachtheorie (1934). s. 42 v.d. - Sesleri çıka­ rılış ve işitme duyumundaki izlenimi bakımından inceleyen bilim dalı f o n e t i k tir. Seslerin kelimenin şeklindeki önemli karak­ teristik belirtiler olarak incelenmesi ise f o n o ı o j i’ndn görevidir. Bilimsel fonolojinin kurucusu N. TRUBETZKOY'dur. . N. TRUBETZKOY, Grundzüge der Phonologie. Travau^ du cercle 1inguistique de Prague VII, Prag 1939; N. VAN WIJK, Phonologie. Een hoofdstuk uit de structurele taabvetenschap, Den Haag 1939; E. ZWİBNER, Phonologie und Phonetik, Açta linguistica 1 (1939), s. 29 v.d. 175


Düne sadece ünlünün (vokalin) uzunluğu - kısalığı ile; mehre ile Mühre, Kiste ile Küste sadece ünlünün yuvarlaklığı - düz­ lüğü ile; Dorf ile Torf ve Greis ile Kreis sadece ön seslerdeki titreşim li sesle veya bunun olmayışı ile birbirinden ayrılır. O halde ünlülerin uzunluğu - kısalığı, kapantılı seslerin titreşim li (ötümlü) oluşu - olmayışı, Almancada seslerin önemli b ir belirtisini oluşturm aktadır. Buna karşılık Almancada sa­ dece dil - damak - sürtünücü sesinin önde (ich kelimesinde olduğu gibi) veya arkada (ach kelimesindeki gibi) telaffuzu v e ­ ya sadece dil r ’si ve küçük dil r ’si yardım ıyla birbirinden ay­ rılan iki kelime yoktur. O halde bu h atlar A lm anlar için önem taşım am aktadır. Fransızcada sadece titreşim li ve titreşim siz kapantılı sesleriyle boisson «içecek» ve poisson «balık» birbi­ rinden ayrılmaz; s’nin titreşim siz ve titreşim li oluşuna göre poisson «balık» ve poison «zehir» iki ayrı kelimedir: Yuvarlak oluş veya olmayış da Fransızcadaki ünlülerin önemli belirti­ leri arasındadır, de (yüksük) ile deux (iki), scie (testere) ile su (bilmiş) kelim eleri sadece bu yolla birbirinden ayrılırlar.

K elim elerin ses yapısı böylece uzun/kısa, yuvarlak /y u v arlak değil, titreşim li/titreşim siz, k ap an tı/d araltı gibi belirli sa­ yıda zıtlar çiftleriyle belirlenm ektedir. Bu zıtlıklar kelime göv­ desinin belirli yerlerine bağlı olmakta, bu y erler de işte bu şekilde özel belirlenm iş y erler olmaktadır. Çünkü şu akılda tutulm alıdır ki, sözün ses akışının böyle özel belirlenm iş y er­ leri yoktur. Bir dil ifadesi m ekanik olarak, meselâ isle k arar­ tılmış kâğıda bir iğneyle kaydedilirse, ortaya çıkan eğriden bir kelimenin nerede bittiği görülmediği gibi, b ir t ’yi veya b ir a ’yı hangi titreşim lerin gösterdiği de farkedilemez U46). Fizikî ola­ rak ve işitme duyusu bakım ından kesin sınırlı t veya a birim ­ leri diye bir şey yoktur; bu birim ler ancak b ir başka kelime­ nin benzer yerine zıtlık sayesinde, kelime gövdesindeki özel belirtilm iş yerler olarak ortaya çıkarlar. Bu son derece önemli146 146) E. ve K. ZWIRNER, Grundfragen der Phonometrie, Berlin 1036.

176


bir bilgidir. Çünkü bu dem ektir ki : Dilin sesleri fizikî değil, fikrî (ruhsal) fenom enlerdir; elbette b ir fikrî hareket olan «an­ lamlıyı seçme» yoluyla ortaya çıkabilirler ancak. Uzman olma­ yanların inam naya eğilimli olduğunun aksine, sesler kelimeyi teşkil etmez, akine kelime veya daha doğrusu kelim eler top­ luluğu, sesleri belirli birim ler olarak m eydana çıkarır. Bu en alt, görünüşte saf-tabiî birim lere kadar, dil ru h tu r (Geisttin). . İnsan dilinin sesini hayvanın tabiî sesinden ayıran da budur. Ancak kelime seslere ayrılmaz. Sesler oııdaki belirtilerdir, gerçek parçalar değildirler. Aslında kelimenin gerçek parçala­ rı hecelerdir. Hece, soluğun ses akışı içinde bölünüşü yoluyla oluşur (147). Bu özümüz elbette, insanın h er hece için yeniden soluk almasının gerektiği yönünde b ir anlam taşımaz. Şarkı söylemeyi veya topluluk önünde konuşmayı öğrenen h er in­ san, bir soluğun çok sayıda cümleyi söylemeye yettiğini bilir, ve soluk tekniği de işte, nefesi amaca uygun şekilde bu me­ safeye dağıtm aktan ibarettir. Bir kelime elbette b ir solukta söylenir. Fakat bu soluk akışı, kelimenin içinde konuşma or­ ganlarının kapantılar ve daraltılar oluşturm ası ve böylece so­ luğu çok kısa anlar için engellemesiyle bölüm lenir. Soluk bu engeller üzerinden kendisine yol açar -bu arada m eydana gelen sesler kelimenin seslenmesidir-, yani engellerden önce birikir, onları aşınca daha serbest b ir şekilde akar, bölümlenmesi işte budur. Soluğun değişmeli olarak engellenmesi ve serbest bı­ rakılması heceyi oluşturur. Engellenme sırasında ortaya çı­ kan sesler ünlüler (konsonantlar), serbest bırakılan soluğa eş-147 147) Hece konusundaki teoriler hk. bk. : VIETOR, Elemente der Phonotik, Leipzig 61915, s. 356 v.d.; SÜTTERLIN, Lehre von der Lautbildung, 3. bas., Leipzig 1925, s. 134 v.d.; DIETH, Vademekum der Phonetik, s. 374 v.d.; L. HJELMSLEV, The syllable as a structural unit. Proceedings of the third International Congress of Phometic Sciences, Gent 1039, s. 266 v.d. (Hjelmslev, hecenin fonetik görüş açılarına göre belirlenebileceğine kesinlikle karşı çakmaktadır.); A. ROSETTI, Sur a thâorie de la syllabe, Den Haag 21963.

177


lik eden seda ise ünlüdür (vokal). Bu bağlantıda ünlü, hecey taşıyıcı olarak da nitelendirilir. Fakat hecenin birim olaral bütünlüğü, soluğun iki büyük engellenmesi arasındaki ses akış olm asından ibaret değildir. Pozitif olarak ve heceye eşlik edeı ton (vurgu) akışı biçiminde de ortaya çıkar. Soluk, ses telleri ni titreştirir, ve çıkarılan ton, hece sırasm da tizlik ve gürlül bakım ından değişiklik gösterir. Bu, hece tonu veya hece vur gusudur. Bu tonun tizliği ve gürlüğü esasında birbirine bağl değildir.. Tonun yüksekliği hece boyunca artabilir veya aza­ labilir, veya önce artabilir, sonra aym hece içinde yine düşe bilir. Tonun başka tarzda şekillendirilmesi de m üm kündür Fakat hece tonu için de «anlamlıyı seçme kuralı» geçerlidir esas önemli olan, gerçekte işitilen değil, başkaları ile b ir zıtlaı çifti oluşturan, böylece heceyi heceden, kelimeyi kelimeden ayıran hatlardır. Y ükselen/düşen, tekdüze/dönüşm eli, ani ve kopuk/sürtünm eli, böyle zıtlıklardır (148). Bazı diller bu ayı­ rım im kânlarını hem en hem en hiç kullanmaz; Almanca bu dillerdendir. Ama bu, söz konusu dillerde hece tonu olmadığı anlam ına gelmez -böyle b ir şey asla söz konusu değildir-, sadece hece tonundaki farklardan, kelim eleri sadece bu yolla birbirinden ayırm ada faydalanılmadığmı ifade eder. Almancaya yakın dillerden Litvanca ve Sırpça - Hırvatça, kelim eleri ayırm ada hece tonundan faydalanırlar. Bu işi büyük ölçüde ve dil yapısını esas olarak belirleyecek boyutta yapanlar ise, Çince ve aslında Doğu Asya’daki birçok dil, ama bunun yanın­ da Batı A frika’nın birçok dili, özellikle Eve dilidir. Meselâ Çin­ ce de ma' hecesi «yüksek düz» tonla «anne»; ma2 «tiz ve yük­ selen» tonla «kenevir»; ma3 «alçak ve yükselen» tonla «at», ve ma4 «inici» tonla «azarlamak» anlamına gelir 049).1489 148) A. SCHMITT, Untersuchungen zur alug. Akzentlehre, Heidelberg 1924; Akzent und Diphthongierung, Heidelberg 1931; E. DIETH, Vademekum der Phonetik, s. 72 v.d 149) Bu örneği L. BLOOMFIELD’in «Language» isimli kitabının 116. sayfasından alıyorum. 178


Kelimenin birlik ve bütünlüğü artık b ir ses olgusu değil­ dir. Bir dil ifadesinin dıştan en titiz şekilde incelenmesi bile, onun içinde kelim eleri birim ler olarak ayırt etmemize imkân vermez. Kelim eler ne ton, ne de aralar vasıtasıyla, seslemenin toplu kütlesi içinde kendilerini belli ederler d50). Kelimenin birlik ve bütünlüğü, dil dışındaki b ir nesne veya olguyla iliş­ kisi yoluyla oluşur. Kelime, gerçeğin b ir parçasını kastetm e kabiliyetine sahip bir seslemedir. Bu kabiliyete a n l a m (Bedeutung) diyoruz. Fakat b ir kelimenin ses gövdesinin de, -sözün bütünlüğü içinde dış bakım dan özel bir birim olarak kendisine belirtmediği halde- konuşucular için b ir gerçek olması, kelime ön sesiyle kelime son sesinin çoğu kere farklı muameleye tabi tutulm asından ve bunların, aynı heceler olarak, konuşucula­ rın ağzında çoğu kere, b ir kelim enin içinde y er aldıkları za­ man olduğundan farklı biçimde meydana getirilmesindendir. Fakat kelimenin birlik ve bütünlüğü, ses açısından bir başka ve dolaysız şekilde daha kendisini gösterir : Kelime to­ nu veya kelime vurgusu yoluyla. Önce hecelerin içindeki ton akışları birleşip kelime içindeki bir ton akışına dönüşür. He­ celer kendileri için değil, kelimenin üyeleri olarak vardır. Bu yüzden, başlangıçtan itibaren tonları birbirine ve kelimenin bütününe uym uştur. Ayrıca, b ir bütünün parçaları olarak he­ celer kendi aralarında da kadem elenmiştir. A ralarından biri, ses bakım ından ya hece tonunun özellikle yüksek veya özel­ likle alçak, ya da özellikle kuvvetli olması ile belirlenm iştir. Bu fenomen kelime tonudür. Belirlenmiş veya ortaya çıkarılmış hece, vurgunun merkezidir. Hece ses yüksekliği ile belirlenir- * 150)' Genel ilke budar. Fakat bazı dillerde kelimelerin bitim yerle­ rinde bazı ses gruplan vardır ki, bunlara kelimenin içinde rast­ lanmaz. Belirli bir hecenin kelimenin tonunu taşıdığı dillerde (Ermenicede son hece, Lehçede sondan bir önceki hece, Çekçede dik hece), bu durum kelimenin ses bakımından sınırlanmasına yol açar. 179


se «müzikal vurgu»dan bahsedilir; ton şiddetiyle belirlenm iş­ se, bunun adı «kuvvetli vurgu» ya da «dinamik vurgu» dur. H er iki belirtm e türü çoğu kere b ir arada bulunur, ancak bu takdirde durum a göre b ir ya da öbürü ağır basabilir. Fakat kelim enin kesin olarak tanınm ası için, daima h er ikisi de, yani daha az göze çarpan da düzenli biçimde gerçekleşmiş olmalı­ dır (ısı). Dilin etki tarzını ve ön şartlarını canlandırabilm ek için böyle uzun bir tasvir gerekm iştir. Bütün yapıda b ir tek ilke­ nin hâkim iyetini görüyoruz; ayırm a ve bağlama, tek kelime ile y a p ı (Gliderung). Tamamen ve kesinlikle bütünlüğü içinde korunan konuşmanın toplu durum u, bütünden hareketle, ifa­ deleri birbirinden ayırt eden en ufak belirtilere kadar bölüınlenm ektedir. Bunun da ön şartı, insanın b ü tün çevresinin aynı şekilde titiz bir bölümlenmeyle kavranm asıdır. Çevreye karşı insanın kendisine özgü bu tutum u ve dil, karşılıklı olarak b ir­ birlerinin ön şartıdırlar. Fakat bütün bunlarla henüz ancak -nasıl kullanıldığını görmeden- bir âletin yapısını ve yaptığı işlerin en dolaysız ola­ nını incelemiş bulunuyoruz. Şimdi dikkatimizi önce konuşan insana ve daha sonra da konuşabilmenin insan topluluğu üze­ rindeki etkisine çevirmemiz gerekiyor.15

151) E. DIETH, Vademekum der Phonetik, S. 75 v.d. 180


D Ö RD Ü N CÜ

BÖLÜM

DİL ve RUH «Hangi yoldan gidersen git, ruhun (Seele) sınırlarını keşfedemezsin, öylesine derin anlamı vardır onun.» Efesli filozof Herakleitos’un bu sözü, ru h denilen şeyin m ahiyetini ve onun yarattıklarını konu alan h er incelemenin üzerinde yer alma­ lıdır. «Derin anlam», bu, yaşanan olaylarda «farkedilen» var­ lığın bizzat kendisi; bu, bir ruhun, âlemin asıl mevcudiyeti ile, ortadan kaldırılması imkânsız ayrılığa rağmen, koparılmaz bi­ çimde sıkı sıkıya kenetlenişi, hattâ özce eşit oluşudur. Bu de­ rin dibe insanın ne bilgisi, ne sezgisi inebilir, ve fikrî kavram a im kânları bu noktada o derece işlemez ki, verim li bir soru ortaya atılm ası hususunda bile başarı kazanılamaz. Dil gibi, gerek m ahiyeti gerekse gerçekleşmesi bakım ın­ dan tam am en ruh alanından kaynaklanan b ir konu incelenir­ ken, bu durum u hatırda tutm ak özellikle yerinde olur. Nesnel realiteyi kavram adaki başarıları ne derece üstün olursa olsun, dil bunları ruhsal yaşantılardan hareketle ve onlara geri dö­ nerek gerçekleştirir. Dilce biçimlendirmeyi araştırdığım ız her yerde, onların dolaysız sebepleri olarak ruhsal olaylarla karşı­ laşıyoruz. Her dil ifadesinde bütün ruhsal güçlerin tam am ı ka­ tılmış ve onda garip bir biçimde kavranılabilir olmuştur. 181


F akat bilgimizin bazı sınırları asla aşamayacağını idrak ediş, bizi asla gevşekliğe kapılıp bilgiden vazgeçmeye sevketmemelidir. O sınırlarla, olayları düşünmeden ve gözü kapalı kabullenm e arasında, olayların mahiyetini ve birbirleriyle iliş­ kilerini görmeyi m üm kün kılan ve bizim görüntüler dünyam ı­ zın yüzeyine derinlik sağlayan, geniş b ir araştırılabilir bağ­ lantılar alanı yer almaktadır. Ruhsal alanın kendisine özgü varoluş biçimi dolayısıyla, uzm an olm ayanlar, ruh u n en belirgin ve olağan özellikleri, ruhsal olayların birbirleriyle bağlantıları, sebepleri ve etkile­ ri hakkında, m addelerin yapısı ve birbirlerine karşı tutum u konusunda benzer durum lar veya canlı vücutta olup bitenler hakkında olduğundan çok daha .az bilgi sahibidir. Ruhsal olan (das Seelische), önce dolaysız yaşantıda m evcuttur. Bu yüz­ den sadece olayı yaşayan ona ulaşabilir, diğer herkes .ancak dolaylı olarak onun aracılığı ile bilgi edinebilir. Bu durum yü­ zünden ruhsal olan, bilim için son derece güç, h attâ sakıncalı b ir konudur. Bilim, bütün olguların nesnel, yani h er defasın­ daki gözlemciden m üm kün olduğunca bağımsız olarak tespit edilmesine ve gözlemin h er an başka kişilerce de kontrol edi­ lebilm esine dayanır. H er iki şart da ruhsal yaşantılar karşı­ sında hem en hem en yerine getirilemez. Ruhsal olayların tes­ pitini, önce bunları kendisinde gözlemleyebilen tek kişiye b ı­ rakm ak zorundayız. Fakat kendi kendini gözlemleme çok zor b ir sanattır; ayrıca kendi ruhsal yaşantılarım ıza yöneliş, bu yaşantıları da genel bir bakışla kavranam ayacak derecede de­ ğiştirir. Bunun da dışında, bütün varlığımız b ir dünya içindeki m evcudiyete yerleştirilm iş ve uydurulm uştur; buradan insa­ nın kendi içine dönüşü öylesine gayri tabiî ve ters b ir dav­ ranış biçimidir ki, bu iş için özel b ir talim ve terbiye gerekir. Bu güçlükler ve gözlemlerin bağımsız olarak kontrolü lüzu­ mu, ruhsal olaylara dolaylı yollardan yaklaşma konusuna da­ ha fazla değer verilmesine yol açmıştır. Dıştan görülebilir olan 182


İncelenmektedir, yani canlıların, dolayısıyla insanın da davranışı. Bu, d a v r a n ı ş b i l i m i d i r (Verhaltensforschung). Bu yolla tespit olunanlar, bilimsel m etodun istediği şekilde h e r an kont­ rol edilebilmektedir. Fakat insanın davranışı ele alınınca, bu tasvirlerde fenom enlerin çok önemli bir yanının, bizim ken­ di «iç» yaşantılarım ızın eksik olduğu izlenimine sahip olmak­ tayız. Birçok durum da bu önemsiz olabilir, fakat asıl konuş­ ma olaylarmı anlam ak hususunda, davranışın bu «iç» yönünü bir tarafa bırakamayız. Ancak, konuşmanın kendisi, ruhsal ya­ şantılara çok önemli ve h atırı sayılır b ir yanaşm a imkânı sağ­ lam aktadır - bu da bir davranış biçimidir, - fakat bu noktada çok dikkatli olmak gerekm ektedir. Birisi ruhsal yaşantıların­ dan bahsediyorsa, onun bunların peşin hükümsüz, tarafsız biçim­ de gözlemlediğini, doğru biçimde ifade ettiğini, aldanmadığını, ya da tersine, yalan söyleyip uydurm adığını kim garanti ede­ cektir? Bu yüzden, söylenenin içeriği yanında, dil ifadesinin biçimi de esaslı olarak dikkate alınmalıdır. Konuşma sırasında bütün ruhsal süreçler, h attâ insan bütün olarak harekete geç­ mektedir. En basit konuşma eyleminin m eydana gelebilmesi için, insanın bütün kabiliyetlerinin ve güçlerinin işbirliği yap­ ması ve beraberce etkili olması gerekiyor. Fakat bu yüzden de h er dil ifadesinin biçimlendirilmesinde bütün bu güçler özel bir tarzda somutlaşıp nesnelleşmiştir, yani gelip geçici, çoğu kere algılanamaz ya da algılanm ası son derece güç süreçler ol­ m aktan çıkıp sürekli yapılara, kelim eler ve cüm leler halinde sağlam biçimlere kavuşm uşlardır. Böylece dil bilimi, ruh bil­ gisi ile ikili b ir ilişki içindedir : Ondan sadece -ruhsal faali­ yetin özelliğinin, dil yapılarının biçimini ve etkisini anlaşılır hale sokmasıyla- ışık almakla kalmaz, kendisi de gizli kalmış ve doğrudan doğruya algılanması m üm kün olmayan ruhsal sü­ reçleri sonuçlarında, yani işte o dil ifadelerinde gösterecek durumdadır. 183


1.

Konuşmada Bilinç ve Bilinç Dışı :

Konuştuğumuz sırada ne olup bitiyor? U52) Ayırıcı özel liği, bizim için konuşma yoluyla kendisine ulaşılabileceğim şu veya bu şekilde etkilenebileceğine inandığımız b ir m uhata (partner) ihtiva eden bir durum da bulunm aktayız. Genellikl partn er bir insandır, fakat b ir hayvan, meselâ bir köpek, vey varlığına inanılan ve insan olmayan b ir varlık, h attâ baze: b ir nesne de olabilir. Bu partner sadece bir şartı yerine ge tirm elidir : Söz yöneltilebilir kabul etmeliyiz onu. Bu kim sede konuşma yoluyla herhangi bir şeye erişmek, onun da\ ranışım veya sadece ruhsal yaşantılarını etkilem ek istem ek teyiz. Bunun nasıl olduğunu, yukarıda 3. ncü bölümde ince ledki. Burada önemli olan tek şey, konuşma sırasında daim; b ir niyetim izin olması. B ir şey istiyoruz ve ne istediğimizi bi liyoruz. Dile benzer biçimdeki ve ardında bilinçli b ir niye bulunm adığını bildiğimiz veya tahm in ettiğimiz ifadeleri ger çek konuşma olarak kabul etmiyoruz. Uykudaki «konuşma: veya papağanların «konuşması» hakkındaki tartışm aları düşü nelim : Üzerinde tartışılan nokta hep, «konuşanın» o esnad; bir şey «düşünüp» düşünmediğidir. Öte yandan, karşım ızdak söyleneni anladığı anda da durum aynıdır. Kendisinden ne is­ tendiğini, kendisine ne sorulduğunu, ne anlatıldığını bilir ön­ ce, ondan sonra davranışını buna göre düzenler veya düzen lemez. Çünkü cevaplandırıcı davranışın, söylenen sözün içe­ riğine aynen bağlı olmaması, partnere reaksiyon gösterip göstermeme, ve gösterilecek reaksiyon konularında seçim im­ kânı kalması, «anlama» ile «reaksiyonsun tıpatıp örtiişmcdiğinin asıl delilidir. İnsan b ir buyuruyu anlayabilir ve onu bi­ lerek yerine getirm eyebilir - bu konudaki niyetini açıkça be­ lirtebilir de-, bir soruyu anlayabilir ve cevabını sırf bu yüz- 152 152) Bu konuda bk. F. KAINZ, Psychologie der Sprache, c. 3, Stuttgart 1954. Söz konusu eserde geniş bir bibliyografya dışında, çeşitli görüşlerin etraflı bir tasviri de yer almaktadır.

184


den vermeyebilir, bir haberi anlayabilir ve anladığını hiç farkettirm eyebilir. O halde anlamak, kastedileni bilmek, davra­ nış ise daha sonra bu bilginin serbestçe değerlendirilm esi de­ mektir. Öyleyse konuşma eyleminin başlangıcında ve sonun­ da bir bilgi, bir bilinç yer alıyor : Konuşan ne istediğini p art­ ner ne kastedildiğin bilmektedir. Peki ya arada? Bu iki nokta arasında son derece karm a­ şık, ve dilbiliminin ele aldığı konuların önemli bir kısmını oluşturan olaylar yer alm aktadır. Fakat bu hususta, konuşma­ ya katılan kişilerin gözlemlenmesi yoluyla pek b ir şey öğre­ nenleyiz; onlar için h er şey kendi katkıları olmadan, âdeta ken­ diliğinden yürüm ektedir. Konuşan ne istediğini bilmekte, bir ifade yardım ı ile bir şeye ulaşmayı um m aktadır, fakat bu ifa­ denin nasıl oluştuğunu asla farketmez. Realiteyi «ruhun malı yapabilmek», yani onu konuşmada kullanılabilir hale sokabil­ mek için ne kadar ince, ne dâhiyane b ir bölümleme gerek­ mekte olduğunu 3. bölümden hatırlıyoruz. Tabiî b ir .şekilde konuşan insanın bütün bunlardan elbette ki hiç haberi yok­ tur. Onun ihtiyacını duyduğu şey, cüm leler halinde bağlan­ mış kelimelerdir. İkisini de araması gerekmez, kelim eler de, cümleler de ona «kendiliklerinden» sunar kendilerini. Bu da iyi bir şeydir, çünkü insan nasıl kalkıp onları arayabilirdi ki? Kullandığı durum dan kopuk olarak onları tanımaz ve bilmez bile. Gerçi konuşanın «kelimelerini seçtiğini» söyleriz. Fakat bu doğru değildir. FIiç kimse, sahip olduğu ve gerektiğinde başvurduğu kelime hâzinesi hakkında tam bir bilgi veremez, belirli ve sınırlı bir alanla ilgili kelim eleri bile, ancak büyük zahmetle ve bölük pörçük halde bir araya getirebilir. Bunu yaparken başvurduğu kurnazlık, söz konusu şeylerle ruhen bir m ünasebet kurup istenen ifadeleri teker teker yakalayıp çıkarm aktır. Cümle yapımına gelince, belirli bir dilin cüm­ lelerinin nasıl kurulduğunu bugün pek az uzm an bilir. Ama gene de her ortaokul öğrencisi bile, kendi hayat alanı içinde 185


kaldığı sürece, o cümle biçimlerini gayet doğru kullanır. İn­ sanlar bunu nasıl yapabiliyor? Dil depolarına başvurup uygun ifade ve kalıplar aram ıyorlar -böyle bir şey arıza üstüne arızaya yol açardı-, sadece söylemek istedikleri şeye bağlı kalı­ yor, ve «nasıl»m kendi kendine halledilebileceğine güveniyor­ lar. Yaşlı Cato’nun hatiplere verdiği «konuya bağlı kal, keli­ m eler kendiliğinden gelir» tavsiyesi, konuşan herkes için geçerlidir aslında. Anlam ada da durum tam am en aynıdır. Anlayan, ifadeyi duyar ve ne kastedildiğini hem en bilir. Onun, bizim henüz doğru dürüst bilmediğimiz dillerle ilgili yazılı m etinlerle yap­ tığımız şekilde, ifadenin anlam ını kelim elerden ne onların bağ­ lanış biçiminden bilinçli olarak kurup çıkarması diye b ir şey süz konusu değildir. Konuşmada böyle bir şey zaten m üm kün değildir, çünkü söz söylenir söylenmez kaybolup gider ve ne kadar az anlarşılırsa, hafızada da o kadar az yer tutar. Anlayı­ şın yönlendirdiği bütün ince bölümlemeden hiçbir şey, sözü dinleyip «anlayan»m bilincine yansımaz. Böylece, konuşmak niyeti ile, kendisine hitap edilenin an­ layışı .arasındaki bölgede y er alan h er şey hakkında, ancak bu olaylarla ilgili olarak dıştan algılanabilen hususlardan çıkarı­ lan sonuçlar yardım ıyla bilgi edinebiliriz. Konuşmanın yapı­ sında agılanabilen husus, onun en önemli k arakter özelliği ve fizikî b ir fenomen olarak gözlemlenmesi m üm kün olan sesle­ m edir (Lautung). Konuşmadaki görevi ve anlaşm anın tem eli bakım ından seslemenin yapısını 3. bölümde incelemiştik. Ses­ lem eden hareketle, konuşucudan partnere giden yol bir p ar­ ça daha görülebilir haldedir. Konuşma organlarının eklemleme hareketlerini görebilir ve ölçebiliriz, fizyolog da bu kas h are­ ketlerinin beyine bağlı orandan uyarılan belirli sinirler yardı­ mıyla nasıl yöneltildiklerini araştırabilir. Öte yandan ses dal­ galarının kulağa etkisi, duyma sinirlerinin uyarılm ası ve uyar­ manın beyine aktarılm ası da gözlemlenebilir. Bütün bu olay186


lardan konuşucunun bilincine yansıyan tek şey, konuşma or­ ganlarım hareket ettirdiği, partnerin bilincine yansıyan ise, söyleneni duyduğudur. Gerçekte olup bitenin ayrıntılarını bi­ linçli olarak farketm ek son derece zordur, hele gerçek konuş­ ma sırasında bu hiç m üm kün değildir. Konuşma olayını anatomik - fizyolojik bakım dan takip ettiğimizde, başlangıç noktası olarak beyin kabuğunu (cortex cerebri) görüyoruz; anlam anın başlangıcı araştırıldığında da, yol bizi aynı şekilde beyin kabuğuna götürüyor. H er iki faaliyetin, yani konuşmanın ve anlam anın nihayet aynı organda gerçek­ leşmesi, kolayca anlaşılabilir bir şeydir. Konuşanın ürettiği, anlayanın değerlendirdiği, hem de başlangıçtaki niyetin geçer­ lik kazanacağı şekilde ürettiği ve değerlendirdiği şey, yani ses­ leme tek ve aynı yapıdır. Ayrıca konuşma sırasında p artn er­ ler arasında konuşucu ve anlayan rolleri yer değiştirdiği için, ikisinde de gönderme ve anlam a cihazlarının birbirleriyle sı­ kı sıkıya bağlı olduğu kolayca görülür. Buna uyan başka bir şey de, bütün zincirin başında ve sonunda, konuşucuda ve p art­ nerinde şüphesiz bilinç yaşantılarının (BewuPtseinserlebnisse) bulunmasıdır. Çünkü bu kaygan alanda en kesin olarak bili­ nen hususlardan biri, beyin kabuğunun bilinç olaylarıyla il­ gili olduğudur. O kısmı faaliyeti tabiî sebeplerle durursa veya tecrübe maksadıyla durdurulursa, bilinç yaşantıları hem en so­ na erm ektedir. Bu faaliyet şu veya bu şekilde etkilenirse, olay­ ları yaşama şekli de değişm ektedir : B ir fincan kahve ya da b ir şişe şarap içerek herkes bunu gayet güzel biçimde dene­ yebilir! Fizyolojik olaylarla ruhsal yaşantılar arasındaki bu bağlantının nasıl yorumlanacağı hususunda, bilindiği gibi hiç kim senin bir fikri yoktur. Bu yüzden dil bilimci de bu konu hakkında bir şey bilmekle yüküm lü değildir. Ancak o, kendi alanında, yani dilde, bu bağlantıya biraz ışık tutabilecek, dik­ kate değer birçok olaylar öne sürebilir. Önce, seslemenin, bir yanda konuşanın niyeti, öte yandan 187


partnerinin anlaması ile bağlanış tarzı ilgi çekicidir. H er şey yolunda giderse- kolayca düşünebileceği gibi, kesinlik bakım ın­ dan çok çeşitli dereceler söz konusu olabilir-, b ir partner, öbü­ rünün ne kastettiğini bütün ayrıntılarıyla anlar. Seslemenin bölüm lenm esi yolu ile bunun nasıl m üm kün olduğunu, bir ön­ ceki bölümde görmüştük. Fakat bunun ön şartı, h er iki p a rt­ nerin bölümlemede, kelime hâzinesinde ve cümle yapısında ay­ nı tarzda pay sahibi olmasıdır. Bu payı kendi kendilerine seç­ miş ya da yaratm ış değillerdir: Bu pay onlara, içinde yaşadık­ ları dil topluluğu yoluyla kazandırılmıştır. Bunun anlam ı şudur: H er ikisi de bu paylarını b ir kere öğrenmek zorunda kalm ıştır. A yrıntılı olarak neler öğrenmek zorunda olduklarını, konuş­ mayı öğrenen çocuklarda gözlemleyebiliyoruz. Önce söz konu­ su olan, belirli seslemeleri h er çeşit neslelerle ve olgularla on­ ların izimleri olarak bağlamaktır. Bu arada nesnelerin belirli bir biçimde sınırlandırılm akta ve gruplandırılm akta olduğu, böyle­ ce aslında seslemelerle bağlanan «içerik»lerden (Inhalte) bahse­ dilmesi gerektiği kayfiyeti, bu noktada b ir rol oynamaz. İkinci kademede, insanın hayatta karşısına çıkabilecek durum larla bağlayabileceği biçimlerin alıştırm alar yoluyla öğrenilmesi ge­ lir. Daha en zarurî temel kelime hazînesinin tam olarak kaza­ nılması bile yıllarca sürer, ve zihnen canlı kalan insanlarda anadilini öğrenme olayı b ü tün hayat bounca devam eder. B ütün bu olayın ön şartı, sadece insanın değil, hayvanların da son derece ilgi çekici bir özelliği olan h a f ı z a d ı r (Gedâchtnis). Hafıza nedir? Herkes kendi tecrübelerine dayanarak bunu bilir, fakat söz konusu olayın alsında nasıl gerçekleştiği hakkın­ da hiç kimse bir şey söyleme durum unda değildir. Yaşadığımız şudur : Herhangi çeşit bilinç yaşantıları kısa ve uzun b ir süre sonra bir kere daha ortaya çıkarlar, fakat «bunu daha önce yaşamıştım» dedirtecek şekilde, birer «tekrar» olarak görünür­ ler. Normal insanlar onları aynı andaki çevre izlenim lerinden açıkça ayırt edebilir. Böyle yaşantılara hâtıralar denir. Ortaya 188


çıkışları için «akla gelmek», «gözün önüne gelmek», «canlan­ mak», «yenilenmek» v.b. ifadeler kullanırız, bu ifadeler bir olayı tasvir eder gibi görünürler, fakat gerçekte sadece sim­ gedirler (Bilder). Rahatça söyleyebileceğimiz tek şey, hâtırala­ rın bazen belirli şartlar altında, bazen de öyle anlaşılıyor ki böyle şartlara bağlı olmadan ansızm canlanıverdikleridir. Bu şarlardan en önemlisini b iliy o ru z: İster kendileri hâtıralar ol­ sun, isterse çok kısa zam an önce yaşanmış bazı olaylar, belirli bilinç yaşantılarının ortaya çıkışı, belirli h âtıralarm da ortaya çıkmasına yol açmaktadır. Böyle durum larda h âtıraların «uyan­ masından» bahsederiz. Bunun da mecazî (bildlich) b ir ifade olduğu açıktır. İrademiz, yönelişimiz çoğu kere destekleyici bir rol oynar, geçmiş bir şeyi bilerek düşünürüz ve irademize itaat eden hâtıra hem en birdenbire canlanıverir. Fakat çoğu kere de durum böyle değildir, h âtıra ancak bü tü n dikkatim izi bam­ başka bir yöne çevirdiğimizde karşımıza çıkar, «bulup çıkar­ maktan» ümidimizi kestikten çok sonra, unuttum uz ve boşu boşuna o kadar aradığımız bir ismi birden hatırlayıveririz. Sonra irademiz dışında, hattâ ona karşı canlanan hâtıralar da vardır. Belirli bir bilinç yaşantısının belirli b ir h âtıraya yol aç­ ması olayına, iki. yaşantının bağlanması veya özel terim iyle ç a ğ r ı şı m (Assoziation) diyoruz. B ir adım daha ilerliyor ve böyle bir bağlamanın hangi şartlarda gerçekleştiğini tespit ede­ biliyoruz. İlk olarak, h e r iki yaşantı ortaya çıktıklarında aynı anda bilinçte yer almışsa gerçekleşiyor (temas çağrışımı, Berührungsassoziation). Bu bağlanma, ikinci olarak da, iki ya­ şantı herhangi bir noktada birbirlerine benziyorsa, herhangi bir ortak h atları varsa vuku buluyor (benzerlik çağrışımı, Âhnlichkeitsassoziation). Birinci durum a b ir örnek : 1915 yılı şubatında Polonya’da asker olarak bulunduğum sırada, karanlık akşam larda sık sık b ir kuyudan su çekerdim. Kaldığım yere dönerken, barınakların bacalarından gelen yanık odun kokusu karşılardı beni. Şimdi, aradan k ırk yıldan fazla zaman geçtiği 189


halde, yanık odun kokusu duyunca, o eski tarihteki durum bü­ tü n canlılığı ile gözlerimin önüne geliveriyor. Burada kokunun oynadığı rol çok önemidir. Koku, çoğu kere, h âtıray ı canlan­ dırıcı yaşantıdır, ancak bu rolü üzerinde fazla durulm az. -Ben­ zerlik çağrışımına bir örnek : Kunsriick treniyle küçük Fleckerthöhe istasyonundan h er geçişinde Norveç’in batısındaki lim an şehri Flekkefjord’u ve orada yaşadığım şeyleri düşünm e­ den edemem. Bir benzerliğin son derece yüzeysel olabileceği, am a gene de etkisinden b ir şey kaybetmeyeceği görülüyor bu örnekte. Ayrıca zıtlık da b ir çeşit benzerliktir. Ocak aym da ısı­ rıcı ayazlı b ir gün, insanda sıcaktan h er tarafın kavrulduğu bir yaz günü hâtırasını canlandırabilir. Öğrenme olayında, bilinç yaşantıları bağlamasını bilerek gerçekleştirerek, onlardan faydalanm a yoluna gideriz. Bilinç yaşantıları arasında bağlantıları kurabilm e yeteneğine, a n l a ­ m a y e t e n e ğ i (Merföhigkeit) denir. Onları m uhafaza et­ me ve ihtiyaç anında harekete geçirebilme yeteneği ise hafıza­ dır. G örülüyor ki, dil m ülkiyetinin tüm ü, hâfızanm bir başa­ rısıdır. Ses yapıları, eklemleme hareketleri ve olgular arasın­ da, veya daha doğrusu olgularla ilgili izlenimlerimiz arasın­ da öyle bağlantılar m evcuttur ki, bunlar sayesinde b irb irleri­ n i çağrıştırırlar. Bir nesne gördüğümüzde «hemen adını h a tır­ larız» ve b ir kelime işittiğimizde, onunla ilgili şey bilincimiz­ de canlanır. F akat bütün bunlara hâfızanm başarısını sadece tasvir et­ miş oluyoruz, asla anlamış değiliz. Çeşitli bilinç yaşantılarım , biri diğerinin ortaya çıkış sebebi olabilecek şekilde b ir ilişki içine sokan, ikisinden hiçbirinin bilinç yaşantısı olmadığı bir zaman süreci için de ortadan kaybolan bu «bağlantı» ne biçim şeydir? Bir ruhsal yaşantı, yaşantı olarak b ir olaydan ibaret­ tir, ve olay bitince, ondan ruhsal yaşantı, denebilecek hiçbir iz ve eser kalmaz, aksi takdirde zaten bitmemiş olurdu. Ama 190


► gene de onun şu veya bu şekilde «var olduğunu» kabul etmek zorundayız, çünkü tekrarlanabilm ekte ve aynı şekilde «var olan» diğer ruhsal yaşantılarla beraber b ir sebep-sonuç bağlan­ tısı içinde bulunabilm ektedir. Bu olaylarla h er gün karşılaş­ m aktan doğan alışkanlık yüzünden yanılıp onların aslmda ne kadar derinden esrarengiz olduğunu h atırdan çıkarmamalıdır. Özellikle dil bilimcinin bu konuda kafa patlatm ası gerekir ve bu hususta sebepleri vardır, çünkü insanın -h er insanın- haya­ tı boyunca hâfızası sayesinde başardığı en önemli şey onun konusuna girm ektedir. Bir olayın uzun süreli sonuçları varsa, herhangi bir yer­ de iz bırakm am ak durum undadır. H erhangi bir yerde -yani bizim durumum uzda-, yaşantıların b ir toplam ından ibaret bilincimizin dışında bir yerde. Beyinde duyum sinirlerinin uyar­ m alarıyla ortaya çıkan fizyolojik etkiler de düşünülüp hesaba katılm ıştır. Buna göre bazı hücreler veya hücre grupları bu yolla öylesine bir değişikliğe uğram ışlardır ki, benzer b ir se­ bepte ve vesilede ilk uyarım ı tekrarlam aktadırlar. V ar olduğu­ na inanılan, fakat varlıkları ispatlanam ayan bu değişikliklere «Engramm»lar veya «Remanenz»ler adı verilm ektedir, bunların da anlamı kısaca. «izlenim»ler ve «artık, kalıntı»dan ibarettir. Beynin hâfıza ile bir bağlantısı olduğu kesindir. Bir kaza sonucu beyin sarsıntısı geçirenler, hatırlam a gücünün yok ol­ masıyla ortaya çıkan korkutucu hissi tanırlar. H aftanın hangi gününde yaşandığı, günün saatlere göre dağılımı, hattâ kaza­ nın kendisi silinmiş gibidir, sanki hiç yaşanm am ıştır. B ir iki gün veya hafta içinde h er şey yerli yerine oturur, eski haline döner. Beynin sadece m ekanik olarak sarsılm asının bile işte böyle etkileri olm aktadır. Bu düşünce silsilesinde sadece b ir fikir modelinin söz konusu olduğu ve bunun gerçek olayların anlaşılm asında kullanılabirliğini daha ispat etmesi gerektiği h atırdan çıkarılm a­ malıdır. Bu yüzden, bütün bu sorular topluluğuna şimdilik ola191


A bildiğince yansız bir isim verilmesi uygun olacaktır. Böylece bilinç yaşantıları olm adıkları halde bilinç yaşantılarına benze­ yen ve onları etkileyen olaylarm cereyan ettiği alam n tüm üne b i l i n ç d ı ş ı (das UnbewuBte) veya «bilinç dışı ru h faali­ yeti» denilmektedir. D ürüst olarak ifade edilmesi gerekirse, bu «bilinç dışı»nın var oluş biçimi konusunda en ufak b ir bil­ gimiz olmadığında fikir birliği içindeyiz. Ancak iki şey kesin olarak bellidir: Önce, böyle bir alan vardır, İkincisi de, bilinç­ le sıkı b ir bağlantı içindedir. Verilen ismin haklılığı kolayca savunulabilinir, ancak bu isim mythos ile ilgili am açlar için kötüye kullanılmamalıdır. Ve şimdi dil bilimi gelip, bilinç dışı alanda olup bitenleri aydınlatm aya değilse de biraz daha yakından tasvire, anlatm a­ ya kalkm aktadır, Dil bilimi bunu yapabilmektedir, çünkü böyle olaylar dil ifadesi içinde sürekli ve somut şekil kazanm akta, bu durum onları kendilerine şekillerini borçlu oldukları geçici ya­ şantılardan daha esaslı tarzda incelemeyi m üm kün kılm akta­ dır (ı©3). Son derece olağan, h er gün karşılaşılan, şatafatlı olm aktan son derece uzak ve ilk bakışta hiç de esrarengiz olmayan olay­ lardan hareket ediyoruz. H erhangi bir, işleme kızan b ir meslek­ taş, şöyle b ir soru soruyor : Wer hat das veranordnet? Ve be­ nim m ahsustan anlamamış gibi yapmam üzerine bu ifadeyi iki defa tekrarlıyor. Herkes böyle bir şeyin nasıl olabildiğini kendi tecrübelerine dayanarak bilir. Arkadaşımız Wer hat das angeordnet? veya Wer hat das veranlaBt? (Bunu kim em retti, dü­ zenledi?) diyebilirdi; benzer anlamlı iki kelim eyi birbirine karıştırıverm iştir. -B ir dernek başkanı, yaptığı konuşmada bir olayı beschamenswert buluyor : Besclıâmend (utanç verici) ve beklagenswert (teessüf edilecek) kelim elerinin içiçe girmesiy1S3)İ Dildeki hatalı hareketler konusunda bk. F. KAINZ, Psychologie der Sprache, c. 4, Stuttgart 1956, s. 394 v.d.

192


le oluşmuş b ir kelim edir bu! Cümle kuruluşlarında da insanm başına böyle şeyler gelebilir. Bilimsel b ir dergide, ölen b ir bilim adamını anm ak için yazılan bir yazı şöyle başlıyor : Kurz vo,r Vollendung seines 80. Geburtstages İst N. N. am ... gestorben. (80. doğum gününü tam am lam asından çok kısa süre önce,... günü ölmüştür.) M akalenin yazarı tashihleri en az iki kere, derginin yayımcısı da en az b ir kere okum uştur, fakat karıştır­ ma olayı gözlerinin o kadar fazla önündedir ki, hatayı hiç farketmemişlerdir. Hemen hem en aynı anda b ir günlük gazetede şu haber yer alıyor: Bürgermcister II. vollendet morgen seinen 70. Geburtstag. (Belediye Başkanı H. yarıiı 70. doğum gününü tamamlıyor.) İki ayrı cümleden, vollendet sein 70. Lebensjahr (70. yaşını tamamlıyor) ve feiert seinen 70. Geburtstag (70. yıldönümünü kutluyor) cüm lelerinden yapılan saçma karışım, tamamen yerleşm e yolundadır. Alman edebiyatının klasik eser­ lerinden birindeki yanlış ise, ancak aradan yüz sene geçtikten sonra tespit edilebilmiştir. : Lessing, «Emilia Galotti»de nicht ohne MiBfalleıı diye yazıyor, (1S4) aslında kastettiği nicht ohne YVohlgefallen veya nicht mit MiBfallen’dir. Meines Erachtens ve meiner Meinung nach ifadelerinden meines Erachtens naeh şeklinde b ir deyim imal eden Prusyalı bakan, benzeri hatalar yapan m uteber şahıslar topluluğu içinde bulunm aktadır. PaB auf! ve Gib acht! (her ikisi de : Dikkat et!) bağırışları, anlam­ sız bir PaB acht şeklinde birleşiverm işlerdir. Daha fazla örnek gerekmez bu konuda (155). Herkes benzeri durum lar hatırlaya- 154 154)

Vli3failen hoşnutsuzluk, beğenmeyiş, Vtfohlgefallen memnuniyet, hoşnutluk, sempati anlamındadır; ohne (-siz, -sizin) olumsuz­ luk, mit (ile) olumluluk ifade eder, nicht değil, yok, olmayan v.b. anlamlarına gelir. -Meines Erachtens veya meiner Meinung nach bana kalırsa, bence, fikrime göre demektir. (Çev.) 155) Bu ve 'başka olaylarla ilgili, çok sayıda ve günlük hayattan alman örneklere şu eserlerde yer verilmiştir ; R. MERİN GER, Versprechen und Verlesen, Berlin 1895; Aus dem Leben der Sprache, Berlin 1908. Bu konuda bk. H. PAUL, Prinzipien der Sp~ rachgeschichte, 4. bas., s. 160 v.d. 193


bilir ve birkere dikkat buraya çevrilince, insanın âdeta lıeı adımda karşısına yeni örnekler çıkar. Bu yanlışları yapanlara durum sorulunca -aslında bunu yapm amak daha iyi olur, çünkü çoğu kişi böyle sorulara, gariptir, oldukça içerler-, çoğu kere yanlış, ya da olmayacak bir şey söylediklerinin hiç de farkında olm adıkları ortaya çıkar. Bazen de, aralarında seçim yapm ak m üm kün olan iki doğru şekilden birisini kullandıklarına ina­ nırlar. Olay hakkında söyleyeceklerimiz bu kadar. Bundan, konuş­ m anın ruhsal şartları hakkında ne öğreniyoruz? Önce, mevcut b ir durum un konuşucuda aynı anda iki ifadeye birden yol açabileceğini. İkincisi, bu iki ifadeden birini seçme işinin k u ­ ral olarak konuşucunun bilincinde değil, «başka» herhangi bir yerde, yani bilinç dışmda meydana geldiğini. Üçüncüsü de, bazen daha iki ifadeden birinde k arar kılınm adan konuşmanın başlamış olduğunu, böylece müm kün olabilen iki ifadenin kıs­ m en ve birbiri içine geçerek gerçekleştirildiğini. Bu olaya ve sonucuna k a r ı ş t ı r m a (Mischung, Kontamination; bulaşma) adı verilm ektedir. Bu son derece önemlidir. Aynı düşüncenin dille iki ayrı ifadesi, gözlemlenen şekilde karışabiliyorsa, konuşma organ­ larının hareket sinirleri uyarılm adan önce, dildeki ifadeyi bütün ayrıntılarıyla resmeden (abbilden) veya aslında hazır­ layarak biçimlendiren (Vorbilden) bir durum da bulunuyor olm alıdırlar. Bu, «iç dil» (innere Sprache) diye adlandırılan durum dur (156). Fakat bu durum, bilinç dışının alanına girer. Bu alanla ilgil her bilimsel araştırm a, alanın, formüle edilmiş dil ifadelerinin yaşamasına im kân veren b ir yapıda olduğunu dikkate almak zorundadır. Bunun nasıl m üm kün olduğu ve tasavvur edilmesi gerektiği, elbette henüz cevapları olmayan sorulardır. Ancak kesin olan şey, burada saf m ekanik olayla-156 156) F. MAINZ, Psychologie der Sprache, 3. Cilt. s. 148 v.d.

194


rın söz konusu olamayacağıdır, çünkü h er iki ifadenin karış­ ması veya daha doğrusu birbirleri içine girerek uyuşmaları, gram er bakımından tam am en uygun biçimde gerçekleşmekte­ dir. Hecelerden veya seslerden bir salata ortaya çıkmamak­ ta, doğru dürüst kelim elerle doğru dürüst cüm leler kurul­ maktadır. Sonuç «Emilia Galotti» örneğinde olduğu gibi saç­ ma olabilir, fakat hiçbir .anlamı olmadığı iddia edilecek şekil­ de anlamsız değildir. Bu da olayın ruhsal bir m erkezden (mer­ kezî olarak) yönetildiğini ispat eder. Dildeki şeklin, tek b ir hecenin biçimlenmesine kadar, bir merkezden belirlendiği hususunda başka ve son derece dik­ kate değer deliller vardır. Olgular gene son derece basit ve göze çarpm ayan cinstendir. Voj dağlarım n Almanca ismi bilin­ diği gibi Wasgau’dır; Latince şekil mons Vosegus ve ondan çı­ kan Fransızca Vosges, kelimedeki s-g sırasının daha eski oldu­ ğunu gösterm ektedir. Almancada Vogesen de denir bu dağlara; ancak bu kelimede iki ünsüzün yeri değişmiştir: G-s! Konuş­ mada bu olaya sik sık rastlanır. Fischers Fritz ve Kottbuser Postkuscher gibi dil şakalarında (157) de aynı olay gözlenebilir. Bunun temelinde ne vardır? Önce basit b ir öne alma; daha sonra gelmesi gereken bir ses vaktinden önce çıkarılm akta, as­ lında orada olması gereken ses ise düşmektedir. Ama asıl önem­ lisi şimdi geliyor. Y erinden atılan veya atlanan ses, iz bırak­ madan kaybolmamakta, aksine herhangi b ir suretle varlığını sürdürm ekte, daha sonra da, kelimenin şekinde dış bakımdan da kendin gösterm ektedir: Hem de dikkate şayan b ir tarzda, tam o vaktinden önce çıkarılan sesin öne alınmasıyla âdeta boş kalan yerde. Bu dıştan y e r d e ğ i ş t i r m e (Umstellung, takdim tehir) adı verilen olgunun iç mekanizmasıdır. Olay bilinçte farkedilmem ektedir, o halde yine bilinç dışının karanlık alanında cereyan etm ektedir. Böyle yer değiştirm eleri sadece seslerde 157 157) Bir sonraki bölümde ele alman şaşırtmaca tekerlemeler kaste­ diliyor. (Çev.) 195


değil, kelim elerde de görüyoruz. Serbest konuşm aların pek ço­ ğunda, cüm lelerin «was er... zu brauchen gedenkt» yerine «was er... zu denken gebrauclıt» şeklinde bitirildiğine şahil oluyoruz. Cümlelerin sonunda diyoruz, çünkü düşünce cümle­ nin sonu yönünde hızlanm aktadır ve bu yüzden o bölgede öne alm alara çok daha sık rastlanır. Ve yine, saçma bir şekilde yerleri değiştirilen kelim elerin nasıl anlamlı b ir biçimde cüm­ lenin gram atik biçimine uyduklarını gözlemliyoruz.

Sözün daha ileri kısmında kendini belli eden b ir üyenin yerinden edilişinin, b ir başka parçanın öne alınması yoluyla ol­ m ası gerekli değildir. Başka herhangi b ir tarzda da yerinden edilse, bilinç dışında bütünü oluşturan parçalardan biri olarak varlığım sürdürür ve uygun yerde -buna dikkat edilsin : U y g u n y e r d e ilâve olunur. B ir tiyatro sanatçısı hakkın­ da, konuya ışık tutucu şu dil sürçmesi olayı anlatılıyor: «Faust»un temsili sırasında, «Auerbach Meyhanesi» sahnesinde «Ein echter deustscher Mamı mag keinen Franzen leiden, doch ihre Weine trinkt er gern.» (Hakikî b ir Alman, b ir Fransızdan hoşlanmaz, ama onların şaraplarını içmeye bayılır.) m ısralarını söyleyecektir. Ancak dili sürçer ve Goethe’nin kulandığı Franzen yerine, daha fazla kullanılan, herkesin alışık olduğu Franzosen kelimesini koyar. Fakat bunun sonucunda, yerinden edilmiş Franzen kelimesi hem en biraz sonra kendine b ir çıkış yolu bu­ lu r oyuncu hiç farkına varm adan «... doch Franzbranntwein, den trinkt er gern» (Fransız konyağını içmeye bayılır.) der demez seyirciler kahkahayı basar U58). Bu sonuç da saçma­ dır, am a hiç anlamsız değildir. Bu konuda son derece ilgi çe­ kici bir başka örnekten RUDOLF MERINGER bahsediyor. Bi­ risi kendisine, son derece öfkeli olarak bazı olaylara son derece kızdığından, bunları Schweinerei [ahlâksızlık, edepsizlik; as­ lında : Domuzluk] olarak gördüğünden söz ediyormuş. Fakat bütün öfkesine rağm en Schweinereien kelimesi kendisine çok158 158) Wein, şarap, Branntvveı'n : konyak. (Ç.N.) 196


kaba bir ifade olarak görülmüş olmalı ki, ondan kaçm maya çalışmış ve «dabci sind Dinge zum Vorschein gekommen, die...» (bu arada öyle şeyler ortaya çıktı ki...) şeklinde b ir cümle k u r­ mak istemiş. Fakat yerinden edilen Schweinereien, uygun y er­ de kendini duyurmuş, adamın dili sürçmüş ve şöyle demiş. «... dabei sind Dinge zum Vorsclnvein gekommen...» -Bu tarz dil sürçmeleri olaylarına çok sık rastlanır, bazen insanı son de­ rece mahcup ederler. Fakat şurası açıktır ki, bunlar ancak bir merkezden yönetilm e olayından hareketle anlaşılabilirler. 2.

Konuşma ve Zaman :

Son örnekler, bir kısmını ruhsal olaylar olarak yaşamaya, öbür kısmını ise fizyolojik olaylar olarak gözlemlemeye alışık olduğumuz iki dizi olayın ortaklaşa etkisini canlı b ir şekilde göstermiştir. Bu ikisi, tecrübemiz bakış noktasından bakıldığın­ da çok farklı var oluş tarzlarıyla ilgili olarak görüldüğünden, aralarındaki bağlantı, bizim için son derece karanlıktır. Fizyolo­ jik olaylar dış dünyaya aittir, yani onları m ekâna ve zamana göre düzenleriz ve sebep-sonuç kanununa göre birbirleriyle bağlarız. Ruhsal tecrübede durum bam başkadır. B ütün bilinç yaşantılarımız bize peşpeşe bir «daha önce» ve «daha sonra» veya aynı anda olarak görünürler, «yanyana», «üst üste-alt alta» veya «birbiri önünde-birbiri ardında» olarak değil. Bu demek­ tir ki, biz onları m ekânın görüş biçimiyle değil, zam anın gö­ rüş biçimiyle yaşarız. Yaşanan zam anın iki önemli özelliği var­ dır : Tek bir uzanıma sahiptir, sadece b ir tek yönde, halden geleceğe doğru uzanır; bu yol tersine çevrilemez. Böylece ru h ­ sal hayatımız, yaşantılardan oluşan, sürekli durdurulm az ve tek yönde akan bir nehirdir. Fakat bu işin sadece b ir yönüdür. Bilinç yaşantılarım ızın sürekli akışını açık seçik yaşadığımız gibi, bununla herhangi b ir andaki ruhsal durum um uzun tam am ıyla anlatılmadığını, son derece önemli b ir bakış noktasının eksik olduğunu da aynı 197


şekilde açık seçik hissederiz. Geçmiş olanın silinip atılm adığını ve önümüzde olanın asla b ir «mevcut olmamış »tan ibaret ol­ m adığını h er an idrak ederiz. Tersine, geçmiş olan, m evcut durum u etkilem eye devam eder, gelecek olan ise m evcut durum ­ da önceden ele alınır. Böylece ruhsal «şimdiki zaman», daha, önce yaşanmış olanla ilerde yaşanacak olanın bir birleşim idir. Öyle ki, biraz mübalâğa ile, insanın şimdiki zam andan daha çok geçmişinde ve geleceğinde yaşadığı söylenebilmiştir. Fakat gerçek bir hayatı müm kün kılan da, işte bilinirimizin bu özel­ liğidir. H erhangi bir boyutu olm ayan şimdiki «an», bilinçte «da­ ha önce» ve «daha sonra» ile bağlı olmasaydı, hiçbir anlam a ve öneme sahip olamazdı. İğne yapan hekimin iğnesinin v er­ diği hafif acı, sadece hazırlıklar sırasında sürekli olarak önce­ den hissedildiği, iş bittikten sonra da durmadan, sürekli olarak hatırlandığı için bir çeşit yaşantı halini alm aktadır. Diş hekim inin burgusu, o an içinde acı verdiği için değil, -acı anı çabucak geçer-, dişçiyi son ziyaretimizle ilgili hâtıram ızın bize hatırlattığı gibi, hem en sonraki an, sebep olduğu acımn daha da artabileceği duygusu yüzünden korkunçtur. Böylece, bize bilinç yaşantılarım ızın göründüğü yegâne şekil olan zaman, geçmişle geleceğin sonrayı etkilem e ve öne alma yoluyla sü­ rekli olarak göz önüne getirilmesiyle, işte o yaşantıların için­ de yeniden ortadan kalkm ıştır. Önceden yaşama ve sonrayı etkileme dil ifadesinin bi­ çimini de belirler. Olay norm aldir ve h er zaman vuku bulur, fakat ancak arızalara yol açtığında dikkati çeker. Fischers Fritz friBt frisclıe Fisclıe veya Der Kottbuser Postkuiclıcr putzt den Kottbuser Postkutscheııkasten gibi bilinen şaşırt­ macalarda olduğu gibi, bazı cüm leleri hatasız söyleyebilmek neden son derece güçtür, h attâ iyice alıştırm a yapm adan bun­ ları telaffuz neden imkânsızdır? Çünkü konuşma organlarının hızlı ve peşpeşe, kısmen aynı, kısmen ters yönde ses teşkili hareketleri (fr-ts/fr-st, k -tp/p-tk), birbirlerini engellem ektedir 198


ve insan doğru söylemek için ne kadar çaba sarfederse etsin, dili durm adan «sürçmektedir». Burada genel b ir ruhsal olgu­ nun özel bir durum uyla karşılaşıyoruz : B irbirinin aynı veya birbirine çok benzer hareketler veya izlenim ler, birbirleriyle kaynaşmaya eğilimleri olduğu için birbirlerini engellemektedir. Yukardaki örnekte dil ve dudaklarla ilgili olarak yaşadığımızı, alıştırm aları sırasında b ir piyanist parm aklarında, bale sanat­ çısı ise ayaklarında yaşam aktadır. Duyum izlenim lerinde de du­ rum aynıdır. Bilindiği gibi, bir cetvelde dört m ilim etre çizgi­ sini doğru okuyabilmek, b ir tabaktaki dört elmayı dört ola­ rak kavrayabilm ekten çok daha zordur. Bu engellemenin sebebi nerededir? Bir dil ifadesinin ortaya çıkışı, bildiğimiz gibi, karm aşık bir olaydır. İşitilen ses gövdesi önce çok sayıda kasın beraberce çalışmasıyla m eydana getirili­ yor. Kaslar beyinden gelen u y arılan alan ve ileten hareket sinir­ lerince uyarılıyorlar. Anlaşıldığına göre, gerek kaslar gerek si­ nirler, bir uyanm dan sonra tek rar denge durum una dönebil­ mek için belirli bir zamana ihtiyaç duyuyorlar. Bunun gerçek­ leşmesinden önce yeni b ir uyarım vuku bulursa, uyarım ın kasa veya sinire sükûnet durum unda çarpm asında ortaya çıkandan daha değişik bir etki ortaya çıkmaktadır. Sonraki ses teşkilleri­ nin öncekiler tarafından bozulmasını izah edebilir bu. Fakat, yu­ karda sözü edilen dil sürçmesiyle ilgili şakalarla b ir deneme­ nin gösterdiği gibi, bazen önceki ses teşkilleri de sonrakiler ta­ rafından bozulabilmektedir. Bu bozulmanın sebebi fizyolojik şartlar olamaz, çünkü b ir uyarım ortaya çıkmadan etkide bu­ lunamaz. Sinirler ve kaslar neyin geleceğini, bu yüzden de faa­ liyetlerinde engelleneceklerini önceden bilemezler. Sadece ru h ­ sal süreç, gelecekte olacağı şimdiki anda canlandırm aya m uk­ tedirdir; o halde biz de bu arızanm sebebini ruhsal olayda ara­ mak zorundayız. F akat öne alm alarda olduğu gibi sonraya etkilerde de sebep sedece fizyolojik değil, aynı zam anda ru h ­ sal olabilir. Bu görüşü destekleyen hususlardan birincisi, h er iki olayın sonuçlarındaki benzerlik, İkincisi de, anzalara yol 199


açan seslerin çok özel biçimlendirilmesidir. Bozulan, tek tek hareketler değildir, anlamlı hareket birlikleri bütün olarak bozulmaktadır. Söz konusu olaıı sadece dilin kaym ası değildirbu da vardır ayrıca-, b ir yapı başka b ir yapı tarafından ze­ delenm ektedir, zarara uğratılm aktadır. Fakat bu yapılar, kas­ ların ve sinirlerin değil, ruhun konusudur (159), Ruhsal olayların bu farklılığının kendini sadece sözü edi­ len şakalarda gösterdiği inancına kapılmm asın sakın. Bu farklılkı h e r dil ifadesinde işe karışır. Peşpeşe gelen iki eş hece, konuşucunun iradesi, h atta bilgisi dışında birbiriyle kaynaşıverir.«Unumganglich, eineiig, er erinnerte sieh, zuzugeben, blendenden» gibi kelimeleri doğru telaffuz etm ek isteyen birisi, karşılaştığı engelleri ve harcam ak zorunda kaldığı ilâve dik­ kati çok iyi hisseder. Yaşlı b ir öğretmeni hatırlarım , gerçek­ te çoğu kere sicheren şeklinde çıkan ve anlaşılan sichereren kelimesini, vurguyu üçüncü heceye alarak sichereren şeklinde dikte eder, bu da öğrencilerin gülüşmelerine yol açardı. -Bah­ settiğimiz olaya h e c e e r i m e s i (Silbenschichtung) veya b ir yabancı kelimeyle «oplologie» adı verilir; bu kelimenin (zor söylenişi dolayısıyla) kendisinin olay için vesile oluştur­ ması da ayrıca eğlencelidir. Hece erimesi sadece b ir andaki dil sürçmesine yol açmakla kalmaz, dil yapısına da etkide bulunur. Almancada Lehrer, Schneider, Tânzer (öğretmen, terzi, dan­ sör) kelim elerinin dişil (yani «kadın öğretm en...» şekilleri Lehrerin, Schneiderin, Tâıızerin’dir; fakat Zauberer (büyücü)nin dişil şekli Zaubereriıı değil, Zauberin’dir. Raubeıı (yağ­ macılık, haydutluk etmek) fiilinden yapılan kelimelerden biri Rauberei (haydutluk, soygunculuktur, aynı şekilde hehlcn (çalıntı malı saklamak, gizlemek)ten Hehlerei (yataklık), jageıı (avlamak)de jâgerei (avcılık) vardır, fakat Wildern (ruhsatsız 159 159) Bütün bu konu hk. bk. M. GRAMMONT, La dissirmlation consonantique dans les langues L -e, et dans les langues romanes, Dijon 1895.

200


avlanmak) fiilinden benzer türetm enin YVildererei olması bek­ lenirken, geçerli şekil YVilderei (ruhsatsız avlanma)dır. Bu ya­ pıların olağandan değişik olduğu, ancak birisi işaret ederse farkedilir, öylesine norm al gelirler insana. Goethe’nin bir şii­ rinde şu m ısralarla karşılaşıyoruz : Mit jedem Schritt w ird w eiter Die rasche Lebensbahn, Und heiter, im mer heite.r Steigt unser Blick hinan. (Her adımda uzar, Hızlı hayat yolu, Ve, durmadan daha büyük neşeyle, Yükselir bakışımız.) Açıktır ki, üçüncü m ısranın sonunda sıfatın (üstünlük derecesi) artıklık şekli (Steigerungsform) lıciterer (daha şen, daha ne­ şeli) kastedilm iştir (ve son kelimenin heiter değil lıeiterer ol­ ması gerekirdi). Fakat Goethe elbette kafiye hatırına bu şekli seçmemiştir, bu bağlantıda gerçekten öyle konuştuğu için öyle yazmıştır. - Bir başka şakanın, in Ulm, um Ulm und um Ulm herum (Ulm’da ve Ulm'un çevresinde) tekerlem esinin etkisi de hece erimesine dayanır. Sadece bütün heceler değil, tek tek sesler bile birbirlerini öyle engeller ki, bazen ikisinden biri b ertaraf edilir veya en azından değiştirilir. Açıkça dikkat edilmezse, genellikle Garderobe (gardrop) ve Parterre (Zemin katı, parter). Garderobe ve Paterre şeklinde telaffuz edilir (160). Daha sonra oluşturulması 160 160) K. BRUGMANN, Idg. Forschungen 39. 130.

201


gereken bir ses, zamanca kendisnden önce gelen aynı cinsten bir sesi engellem ektedir. Tersine durum için, yani önce gele­ nin sonrakini etkilemesine bir örneği Latinceden alabiliriz. Latincede annus «yıl» ismiyle ilgili sıfat annalis «yıllık»tır, yıl­ lıklara bugün de Annalen denir. Fakat Saeculum «yüzyıl, asır»la iigili sıfat saecuralis’tir, Almancada günümüzde de Sâkularfeier (yüzüncü yıldönümü töreni) ve sâkulare Ereignisse «yüzyılda bir rastlanan olaylar»dan söz edilir. Türetm e ekinde 1 yerine r yer alm aktadır, çünkü kök kelimede zaten bir 1 m evcuttur ve onun hem en peşinden ikinci b ir l ’yi teleffuz etm ek rahatsızlık verici olabilirdi. Bütün dilerde son derece sık rastlanan bu ola­ ya bilimsel terim iyle a y k ı r ı l ı l a ş m a (Dissimilation, Verunâhnlichung) adı verilm iştir (161). Aykırılaşm a ses alanına inhisar etmez. Aynı kelim eyi veya kelime kökünü kısa bir süre içinde peşpeşe kullanm aktan kaçı­ nırız. Das Leben, das er lebte (yaşadığı yaşam) denmez, das Lebcn, das er führte (yaşadığı, sürdüğü hayat) tercih edilir; deutsclı sprechen veya l'raıızösisch spreclıen (Almanca, F ran ­ sızca konuşmak) yerine asla deulsch reden veya französisch reden şekillerini kullanm ayacak kişiler bile eine Spraclıe sprechen (bir dili konuşmak) yerine eine Sprache reden şeklini tercih ederler (161162). Einen Weg balınen (bir yol açmak) çok yay­ gın bir ifadedir, fakat aynı anlamda eine Bahn bahnen denmez, zorunluluk durum unda Bahn machen veya eine Bahn (durch den Schnee) schaufeln (karda kürekle bir yol açmak) denir. Fakat aynı şeyi tekrarlam aktan böyle çekinmenin b ir de başka yönü vardır. Aynı şey hem en değil de belirli b ir za­ man sonra karşım ıza çıkarsa, son derece güzel b ir etkiye sebep olur. Son kafiyenin ve ön kafiyenin (aliterasyonun) çekiciliği bundandır. Birbirlerini bozm amaları için kafiyeler arasındaki 161) 162 )

202

MERINGER’m eserlerinde bunun için de çok sayıda örnek vardır. Reden’de Sprechen konuşmak anlamındadır. (Çev.)


mesafenin ne kadar olması gerektiği bir zevkiselim konusu­ dur, bu yüzden de ölçü h er m illette, h attâ h er insanda değişik­ tir. Eski German şiirinde bir m ısradaki dört vurgudan en çok üçünde aynı ön sesle başlayan hece y er alabilirdi, meselâ (Hildebrand destamda) (163). Garutun ıro guadhamun gurtun sih iro suert ana (zırhlarını giyindiler, kılıçlarını kuşandılar). Ge­ rekli ara, mısradaki vurguların birbirlerinin hem en ardında yer alamam alarıyla sağlanmıştı. Aynı sanat aracını kullanan eski Roma (Latin) şiirinde ise, bu konuda daha az duyarlık ve dik­ kat vardı. Şair Ennius kendisi için şöyle bir m ezar kitabesi ha­ zırlatm ıştı : Memo me dacrumis decoret nec funera fletu Faxit. Cur? Volito vivos per ora virum. (Kimse beni gözyaşlarıyla onurlandırmasın, gömülmeme ağlamasın. Niçin? Erkeklerin dudaklarında canlı olarak uçuşuyorum.) Ennius, on dört kelimeden sekizini ön kafiye ile bağlamıştır, bunlardan hem en peşpeşe gelen ikisini iki kere, üçünü de bir kere. Bu bizim zevkimize pek uym am aktadır. Son kafiye fazla kısa olmayan iki m ısranm sonlarını bağ­ ladığı zaman çok güzeldir; vurucu kafiye (Schlagreim) deni­ len, iki komşu kelimeden oluşan leise Weise örneğindeki tarz kafiye ise dikkatle kullanılm alıdır. Rilke «Panter» başlıklı şii­ rinde bu yola hem de çok etkili biçimde başvuruyor; Sein Blick İst vom Vorübergehn der Stâbe So müd geworden, daB er nichts m ehr halt. Ihm ist, als ob es tausend Stâbe gâbe163 163) Hildebrandslied : 860 yık civarında bir rahip tarafından yazıl­ dığı sanılan ve Alman edebiyatının ilk eserlerinden bir destan.

(Çev.) 203


Und hinter tausend Stâben keine Welt. (Bakışları parm aklıkların geçişinden Öyle yorulm uş ki, hiçbir şeyi tutm uyor. Sanki bin parm aklık varm ış gibi geliyor ona, Ve bin parmaklığın ötesinde, yok hiçbir dünya.) Stâbe gâbe vurucu kafiyesi, tausend Stabe kelim elerinin tek­ rarı ile birlikte, insanın b ir kafes parm aklığı boyunca sürekli olarak gittiğinde ve parm aklıklar arasından baktığında yaşa­ dığı eza verici duyguyu gayet açık b ir şekilde uyandırm ak­ tadır. Şairin dâhiyane buluşu, parm aklıklar arasından bakışta ve dilde tekrarların kulağa gelişinde duyulan bıkkınlık hissine yol açanın, bilincimizin aynı özelliği oluşuna dayanm aktadır. Bir kelimenin sesleri, ortaya çıkarılışlarında birbirlerini engelleyecek derecede benzer değilse, öne alm a ve sonrayı etkilem e kendilerini başka tarzda gösterebilir. Her bir sesin teşkili için, çeşitli konuşma orğanlarım n bir dizi hareketi ge­ reklidir. Bu hareketlerden birinin veya birkaçının öne alın­ ması, yani aslında tasarlandığından daha önce yapılması, baş­ ka bir deyişle, olaya katılan diğer kas grupları daha önceki sesin teşkili ile meşgul olduğu anda daha sonraki sesle ilgili hareketlerin gerçekleşivermesi, son derece sık rastlanan bir durum dur. Sonuç, bu sesin daha sonraki seslere ait h atlar al­ ması, bir bakıma onlara benzemesidir. Bu olaya bu sebepten b e n z e ş m e (Assimilation, Angleichung) denmiştir. Benzeşme­ ye her giin, her an rastlarız. Normal olarak gerçi in Düsseldorf (Düsseldorf’ta) denir, fakat in Bonn ve in Köln (Bonn’da, Kölnde), im Bonn, ing Köln şeklinde telaffuz edilir. In öntakısınm n son sesi, im Bonn derken, dudaklarını aslında sonradan ge­ len b ’nin teşkili için gerekli olduğu şekilde çok erken birbiri üzerine bastırılması, im Köln’de ise, dilin daha sonra ve k se­ sinin teşkili için gerekirken, çarçabuk ön (sert) damağa bastı204


rıiması dolayısıyla değiştirilmiş olmaktadır. Bunun sonucun­ da, kendilerinden sonraki kapantılılara kısmen benzer genizsi (nasal) sesler elde etmekteyiz. -Veya bir ünlü için ağız ve dil durumu, daha b ir önceki ünsüzün teşkili sırasında olabildiğin­ ce alınmaktadır. Kind, Kalb, Kuh kelim elerinin ön seslerine bir bakınız. Dilin durum u dolayısıyla birbirinden ayrılan ve bu bakımdan daha sonraki i, a, u ünlülerine benzerlik kazanan üç çeşit k tespit edeceksiniz. Aynı şey sonrayı etkilem e sonucu da olabilir. Bazı kas grupları, önceki bir sesin teşkili sırasında aldıkları durumda çok uzun süre kalırlar, bu takdirde sonra gelen sesler önce­ kilere benzeşir. Almancada ch şeklinde yazılan dil-damak sürtünücü sesi, -kendisinden önce bir a, o veya u geldiği takdirde bu ünlülerde dil geri çekildiği için- damağın a rt kısmında, («ach»-sesi); buna karşılık i, e, a, ö, ü ünlülerinden sonra, -bu ünlüleri telaffuz etm ek için dil ağzın ön kısmında yukarı kal­ dırıldığı için-, damağın ön kısmında oluşturulm aktadır. Örnekler özellikle seçilmiştir, çünkü olaylar burada açık­ ça göze çarpm aktadır. F akat sebepler, yani öne alma ve son­ rayı etkileme, kendilerini h er ifadede ve sürekli olarak gös­ terirler, öyle ki alışılmış kelime şekillerimiz onların etkisiyle meydana gelir. Bu şekiller de kendi içlerinde, öne alma ve sonrayı etkileme olaylarının sonuçlarını ihtiva ettikleri için dengelidirler. Böylece kelim enin ses halam ından birliği sağla­ nır. Türkçe veya Macarca gibi bazı diller, bu birlik isteklerin­ de o kadar ileri giderler ki, bazı kelim elerde sadece ağzın ön kısmında teşkil edilen ünlüler (i e ö ü), ya da sadece arka kıs­ mında teşkil edilenler (a o u) y er alabilirler (Vokalharmonie, ünlü uyumu). Benzeşme olayı, cümle yapım ında da kendini belli eder. Dikkat etm eden konuşurken wenn du denkst veya ob du willst yerine yanlışlıkla wennst du denkst ve obst du willst dediği­ mizde, fiilin şahıs eki (st) öne alınm akta ve hem en bağlacın 21J5


sonuna getirilm ektedir. Fakat bazı dillerde, bir cümle içinde birbiriyle bağlantılı kelim eler arasında böyle uyuşm alar ku­ raldır; meselâ Latincede «iyi b ir oğul» bonus filius, «iyi b ir kız» bona filia, «iyi bir araba» bonum plaustrum şeklinde ifade edilir. Bu uyuşma bilimde u y g u n l u k (Kongruenz) terim i ile ifade edilir. Kendini sadece kelime sonunda belli etm ekle kal­ maz. O rta ve Güney A frika’nın Bantu dillerinde bir cüm le­ nin birbiriyle ilgili kelimeleri aynı önekle başlam ak zorundadır (164). Burada önemli nokta, söz konusu olanın h er zaman ses yapısındaki uyuşma olmamasıdır. Latincede sadece bonus filius denmez, bonus vir «iyi b ir adam» bona mater «iyi b ir anne», bonum carmen «iyi bir şiir» diye ayrılır. Almancada da ein guter Mann «iyi b ir adam», eine gute Frau «iyi b ir ka­ dın» ve ein gutes Kind «iyi b ir çocuk», sıfatın farklı bitişm e göre ayırt edilebilmektedir. Fakat sıfat kendini ismin ses bi­ çimine değil, onun «eril», «dişil» ve «cinssiz» (yansız) diye ad­ landırdığımız üç sınıftan birine ait oluşuna uydurm aktadır. Bu sınıfların ne olduğu, neye dayandığı ayrı b ir konudur, ancak bu sınıflara ait oluş bir sesleme sorunu değil, b ir anlam soru­ nudur. Uyuşma, ses bakım ından gerçekleştirm e sırasında de­ ğil, çok önce, sözün ruhsal biçimlendirilmesi sırasında tam am ­ lanm aktadır. Öte yandan, sıfatı daima hiç değiştirmeden b ıra­ kan İngilizcenin ispat ettiği gibi, bu uyuşma zorunlu ve ken­ diliğinden de değildir. Bu bütün içinde c a z i b e («Attraktion») diye adlandırılan uyuşm anm ruhtan kaynaklandığı, ismin çeşitli halleri veya fii­ lin zam anları ve kipleri, cümlenin anlam ına zıt olarak b irbir­ lerine uydurulduğunda belli olur. Bugün Almancada hem en hem en daima in einer Zeit wie der heutigen (bugünkü gibi bir 164 164) Meselâ Suaheli dilinde : Watu vvatanyao watapokea mshahara mkubwa (çalışanlar yüksek ücret alacaklar). İsimle sıfatın (mshahara mkubwa) önekleri uyuştuğu gibi, her iki fii| de öz­ nenin sınırlandırıcı çoğul öneki (waj ile belirtilmiştir.

2Ü6


zamanda) şeklinde bir ifade kullanıyoruz. Ben çocukken böyle bir cümle yanlış sayılırdı, doğrusu in einer Zcit wie die heutige (ist) idi. Meselâ Fontane’de Ü65) sadece bu şekli görürüz. Einer Zeit ifadesindeki yönelme hali (Dativ), kendisinden son­ rasını öylesine etkilem ektedir ki, wie ile başlayan cümle p ar­ çası da tam am en buna uymuş ve der şeklim, yani yönelme ha­ lini almıştır; fi®6) bugün bu şekil artık tam am en yerleşm iş­ tir. Bazen daha sivri örnekler de görülüyor. Eski b ir Alman içki şarkısı şu sözlerle başlar : Den liebsten Buhlen, den iclı han, der liegt beim W irt im K eller (En sevdiğim sevgili, mey­ hanecinin mahzeninde yatıyor.) Burada en çok dikkati çeken şey, ilk virgülden hem en sonra gelen den (ki onu) zamirinin belirtm e (Akkusativ) halinin en baştaki den liebsten Buhlen ifadesinde öne alınıp yanlış b ir belirtm enin kullanılması, bu­ nun ise hiç dikkati çekmeden norm al olarak böyle söylenip geçilmesidir! (i67j ismin halleri, konuyu kavram a biçimleri olarak görünm ektedir, bilinç ise, kısa süre içinde aynı konu­ da bunlar arasında geçişler yapm akta güçlükle karşılaşm akta­ dır. Almanca der Alte-Herren-Verband (Yaşlı erkekler Birliği) tarzında birleşik isim lerin çekimi de tuhaflık arzeder. Bu ke­ limenin tam layan (Genitiv) hali des Alten-Herren-Verbandes dir - aslında tam am en yanlış; çünkü alt (yaşlı, eski), HerrenVerband (erkekler birliğinin) açıklayıcısı değil, birleşik kelime­ yi oluşturan bir parçadır. Fakat ben doğru des alte H errenVerbandes şeklini ne gördüm ne de duydum, titiz bazı yazar­ lar kullanılıyorsa başka. Fransızcada da buna benzer b ir du­ rum vardır : Tout-puissant «kadiri m utlak», aslında «her şeyi yapabilen» dem ektir. Yani tout (her şey), puissant’ın nesnesi­ dir ve bu özelliği ile kelim enin değişmesi hallerinde değişme-1657 165) Theodor Fontane (18, 19, 18.93-) tanınmış Alman yazan. (Çev.) 166) Eine Zeit yalın halidir, in öntakısı eine belirsiz zamirin yönelme (Davit) halini almasını gerektirir. (Çev.) 167) Aslında normal olarak der liebste Buhie şeklinde yalın halin kullanılması gerekirdi. (Çev.) 207


den kalması gerekir. Fakat buna rağm en kelim enin dişil şekli toute-puissante’dır; saçma bir şeydir bu, ama duygu için ta t­ m in edici. Bu duygu, dişil şeklin öne alınm asından kaynaklan­ m aktadır, bunun ise bilinç için zorlayıcı bir tarafı v ard ır 16*(168). Fiillerle ilgili örneklere bakacak olursak : Er bestieg den Berg, der zıveihundert Meter hoch war, um Ausschau zu halten. (Manzarayı seyretm ek için, iki yüz m etre yüksekliğindeki tepeye tırmandı.) (169)170 gibi örneklerde, b ir fiilin çekimli şek­ linin başka bir fiilinkine uydurulduğunu görüyoruz. Tepe yük­ sekliğini değiştirmiş olamaz, o halde bugün de iki yüz m etre yüksekliğindedir. Fakat asıl cümledeki fiilin geçmiş zamanı (bestieg), yan cümledeki fiili de etkilem ektedir. Aynı şey şu tarz ifadelerde de görülür : Wenn ich gewuBt lıatte, was mir bevorstande, hatte mich nicht darauf eingelassen. (Neyle karşılacağımı bilseydim, bu işe girişmezdim.) (170) Konuşucu as­ lında gerçekten nahoş b ir durum karşısında bulunm uştur. O halde, bevorstande şekli, yani fiilin dilek-istek kipi yerine, bevorstaııd şeklini, yani bildirm e kipini kullanması gerekirdi. Was ile başlayan yan cümledeki dilek-istek kipi, sadece «daha üstteki» girişik şart cümlesine uym a isteğinden kaynaklanm ak­ ta, o da bu örnekte, sonrayı etkilem enin ve öne alm anın ikili gücüyle etkili olmaktadır.. Sözün biçimlendirilmeside, alışılanın dışına çıktıkları veya gerçekte beklenenden farklı oldukları için, sonrayı etkilem e ve öne alma olaylarını gösterebildiğimiz görüntüler, sık sık ra st­ lanırsa da sayıca fazla değil. Fakat unutm am alıyız ki, normal 16S) J. WACKERNAGEL, Vorlesungen über Syntax 1, 2. bas. (1926), S, 50 v.d.

189)i Gerek ilgi cümlesindeki (Relativsatz) war (idi), gerek asıl cüm­ ledeki bestieg (tırmandı), bitmemiş geçmiş (Imperfekt) zama­ nındadır. (Çev.) 170) Gewu(3t hâtte ve bevorstande dilek istek (Konjüktiv) kipindedlr. (Çev) 208


kelimeler ve normal cüm leler de, bu güçlerin etkisiyle mey­ dana gelmiştir. H attâ onlar olmasa kelim enin ve cümlenin iç bütünlükleri müm kün olamazdı. Kelime ve cümle, zaman sı­ rası içinde ifade edilir ve anlaşılır. Fakat üçüncü bölümde gödük ki, bu birim lerin ancak ilk birim ler unutulm adan son p ar­ çası da ortaya çıktığı takdirde, bütün b ir anlam kazanır. Şimdi bu tuhaflığı ruh hayatımızın, öne alma ve sonrayı etkileme yo­ luyla zamanı kendi içinde birleştirm e özelliğinden hareketle anlıyoruz. Dil yapılarındaki bu özelliğin gözlemlenmesi ve tes­ piti, iki sebepten dolayı çok önemlidir. Önce, b irer sesleme olan ve bu karakterleriyle tespit edilebilen bu yapılar, istenilen sa­ yıda örnekte böyle öne alm aların sonuçlarını derinlemesine ve nesnel olarak inceleme imkânı sağlarlar. İkincisi ise, öne alma, konuşma eyleminin daha tam am en bilinç dışı alanına giren bir kademesinde kendini gösterir. Bu, hareket sinirleri­ nin bütün uyarım larından önce yer alan ve bu hareketlerin tü ­ rünü kendisi belirleyen «iç dil» kademesidir. Bu dem ektir ki, «bilinç dışı»nda olaylar, ruhsal yaşantılar bakım ından gayet yakından bildiğimiz tarzda da olsa, fizyolojik alanda bilei sa­ hibi olmadığımız biçimde cereyan etm ektedir. Bu yüzden, bü­ tün olayda bu kısmı açıklam ak için sadece beyindeki fizyolo­ jik olaylar kullanan b ir teori, hadiselerin hakkını tam vere­ meyecektir. 3.

Konuşmada Vücut ve Ruh :

Fakat bu noktada hem en diğer taraf söz alm akta ve be­ yindeki fizyolojik olayların, konuşma eylemindeki ayrıntılar üzerinde bile etkili olduğunun h e r şeye rağm en kabul edil­ mesi gerektiğini belirtm ektedir. Beynin belirli bölüm lerinde ortaya çıkan patolojik durum lar (hastalıklar), konuşmada çok belirli aksaklıklara yol açtığı takdirde, bu etki en açık şekilde belli olmaktadır. H attâ, beyindeki yaralanm aların veya rah at­ sızlıkların kesin yerini bulabilm ek için, bu aksaklıkların yar209


dım ma başvurulm aktadır. Teşhisin sonradan gözlemle, görerek kontrol edilebildiği durum larda, başta varılan sonucun doğru olduğuna çok sık rastlanm ıştır. A rada b ir h atalara rastlanıyor­ sa, gerek konuşma eylemindeki, gerekse beynin gördüğü vazi­ fedeki karm aşık durum lar karşısında buna pek şaşmamalıdır. Konuşm a ve anlam a olayına beynin sadece kabuğunun değil, tam am ının katıldığının bu şekilde meydana çıkmış olması, dik­ kat çekicidir. Konuşma eyleminde aksaklıklar, konuşmamızı karm aşık sistemin h er noktasında ortaya çıkabilir.

sağlayan

Bilindiği gibi, sadece konuşma organlarındaki deformasyonlardan (özürlerden, sakatlıklardan) kaynaklanan konuşma bozuklukları vardır. Bir «tavşan dudağı» (üst dudağın yarık olması), b ir «kurt damağı» (damağın bazen ön dudağa kadar yarık olması), dişlerin, h attâ bazen sadece önde birkaç dişin olmaması, konuşmanın ahenginde ve tek tek seslerin teşkilin­ de değişikliğe yol açar, h attâ bazı seslerin çıkarılm asını im­ kânsızlaştırır. Böyle deformasyonlar h er zaman doğuştan de­ ğildir, ya da kaza sonucu ortaya çıkmaz, bazen de insanlar bi­ lerek böyle deformasyonlara yol açar. Bazı ilkel kabilelerde süs amacıyla dudaklara kaim tah ta parçaları sıkıştırılm akta ve böylece dudaklar anormal biçimde büyütülm ektedir. Başka bazı kabilelerde çocukların daha küçük yaşta kesici dişleri sökül­ m ektedir. Böyle âdetler elbette söz konusu dillerin seslemesini etkilem ektedir. Bunun dışında, konuşma eylemine katılan sinirlerin hatalı çalışmasından kaynaklanan bozukluklar vardır. Patolojik de­ ğişikliklerin söz konusu olması da gerekmez bu noktada. Bir hareket, alıştırm a sonucu yanlış biçimde öğrenilmişse, bunun sebebi, sinirlerde uyarım yolunun yanlış yerlerden geçmesi­ dir. Bunun da sonucu, «peltek» veya «hımhım» konuşma, ses tonunu yanlış yere yerleştirm e veya gerekli olduğu yerde ses tonunun olmaması gibi kusurlar ortaya çıkar. Ancak bu dış 210


sistem ile ilgili durum larda bile, merkezin, yani beynin bu işe ne ölçüde katıldığı, başka bir deyişle hatalı hareketin ne ölçüde merkezî uyarım ların yanlış yönlendirilmesinden kaynak­ landığı sorusu ile karşı karşıya kalırız. Kekelemede veya pepe konuşmada m uhakkak ki böyle bir durum söz konusudur. Ko­ nuşmaya başlam ada güçlük, belirli zor heceleri söyleyememe, ay­ nı heceyi istek dışı sürekli tekrarlam ak gibi kusurların kökü muhakkak ki beyindir, ve bunlar bu yüzden alıştırm a ile de­ ğil, ancak b ir ru h hekim inin tem ele kadar inebilen tedavisi ile bertaraf edilebilir. Konuşma bozukluklarının asıl sebepleri titizlikle incelen­ diğinde, beynin dış alanlarda da en önemli rolü oynadığı daha iyi anlaşılm aktadır. Beyinde önce iki kısım ay ırt etmemiz ge­ rekir; kafatası açıldığında ilk olarak görülen ve yüzeyindeki çok sayıda kıvrım la dikkati çeken dış kısım , yani büyük beyin (GroPhim) ve om uriliğin devamını, âdeta büyük beynin çe­ kirdeğini teşkil eden iç kısım, küçük beyin (Stammhirn). Ev­ rim tarihi bakım ından bu küçük beyin büyük beyinden daha eskidir. Bu dem ektir ki, hayvan türlerinin gelişimi sırasında önce küçük beyin gelişmiş, büyük beyin çok sonra ortaya çık­ mıştır; bu yüzden, küçük beyinleri olduğu halde, büyük beyni olmayan aşağı düzeyde hayvanlar vardır. Küçük beyindeki arı­ zalanın da konuşma eylemi üzerinde etkide bulunm ası son de­ rece dikkat çekicidir, ve bu etkinin tü rü son derece bilgi ve­ ricidir. Küçük beynin. Parkinson hastalığı denilen belirli bir has­ talığa m aruz kalması, hastanın konuşmasını ritm ik ve melo­ dik bakım dan düzenleme kabiliyetini kaybetm esi ile sonuçla­ nır. Hasta öylesine monoton ve inişsiz-çıkışsız konuşur ki, söy­ lediklerini anlamak hem en hem en m üm kün olmaz. Ritim ve melodinin dil ifadelerinin bölümlenmesinde ve biçimlepdirilmesinde en önemli araçlar olduğu burada b ir kere daha görül­ mektedir. Fakat bu onların başlangıçtan beri gerçekleştirdik211


leri bir başarı değildi. Ritim ve melodiyi hissetm ek ve bunları bizzat ifade yoluna gidebilmek yeteneği, insanın çok altm daki hayvanlarda da bulunur, sadece herkesçe bilindiği üzere atlar­ da, köpeklerde, ayılarda ve kuşlarda değil, yılanlarda ve ba­ lıklarda da, h attâ böceklerde bile. Bu yeteneğin küçük beynin faaliyetine bağlı olması, bu olgu ile uyum ludur. Elbette hay­ vanlarda ritim ve melodi, dil ifadeleri oluşturm aya hizm et edemez, böyle bir şey onlarda yoktur. Ritim ve melodi, en açık şekilde kuşların ötüşünde gözlemleyebileceğimiz gibi, hayvanın durum unu ve havasım belirtm eye yarar. Bu belirtm e başarısı­ nı insanın konuşmasında da devam ettirm işlerdir. B ir ifade­ nin tonu, çoğu kere içeriğinden daha önemli ve etki bakım ın­ dan daha ağırlıklıdır. Bitte, ganz wie Sie wünschen (Pekâlâ, tam am en sizin istediğiniz gibi olsun) cümlesini insan öyle bir tonla söyleyebilir ki, ifade b ir savaş ilânı etkisine sahip ola­ bilir. Konuşan iki insan arasında, bazen konuşulanın içeriği ile hiçbir ilişiği olmayan son derece dolaysız ru h ilişkileri sağ­ layan, işte bu «ton» dur. Onu harfi harfine sesin ahengi ola­ rak anlam ak gerekir; melodi ve ritim de sadece onun dilde kavranabilen görüntülerinden ibarettir. P artn er konuşma sı­ rasında bir durum u ve olguyu anlamaz, belirli bir ru h haline veya heyecan içine sokulur. Burada artık alsında bir dil olayı sınırlarının ötesinde, ve canlılar arasındaki ilişkilerin en eski çağlarla ilgili tabakalarında bulunmaktayız. Fakat sesin ahengi, ritim ve melodi gibi en eski araçlar, sözü düzenleme ve fikir bakım ından en ince ayrıntılarına ka­ dar şekillendirm e görevini de üstlenmişlerse, bu, en eskiden en yenisine, en ilkelinden en gelişmişine ve ayrım lısına kadar insana has bütün yeteneklerin, konuşmada -hem de en eski olan, fikrî bakım ından en yeni ve yüksek olanı taşıyarak-, nasıl beraberce etkili olduğunun yeni b ir delilidir. Sözün melodisi, ritm i ve ses âhengi, bir yandan bütün vü­ cudun topyekûn hareketleriyle ve kas vaziyetleriyle sıkı sı212


kıya bağlı ve onlara bağım lıdırlar, fakat öte yandan da fikrî bağlantıları, dille ifadenin başka hiçbir aracının erişemeyeceği b ir incelik ve netlikle ifade ederler. Bu şekilde, vücudun topyekûn vaziyetiyle, bir konuşm anın son anlamı arasında, ko­ nuşmayı bütün olarak insan şahsiyetinin ürü n ü ve temsilcisi olarak gösterip belirleyen b ir bağ oluşur. EDUARD SIEVERS bu bağlantıları derinlem esine incelemiş ve son derece şaşır­ tıcı sonuçlara varm ıştır. Dil biliminin yeni kurduğu bu dalma s e s a n a l i z i (Schallanaleyse) adını veriyor Sievers (it i ). Burada ses analizi yöntem ini anlatm ak ve ulaştığı sonuç­ lar hakkında bilgi verm ek elbette m üm kün değil, çünkü bun­ ları h er şeyden önce bizzat işitm ek ve görmek gerekiyor, yani kitaplar yoluyla asla aktarılam ayacak ender ve değerli şeyler­ den biri ses analizi. Fakat dilin m ahiyeti hususunda kazanılan bilgilerden çıkarılan sonuçlara bu sayfalarda y er verm eye mec­ buruz. Önce, kas vaziyetlerinin söz içindeki ses yapısına etkisini gösteren, ve herkesin kolayca kesinlikle başarabileceği basit bir deneme : H er insan ses bakım ından yüksek (tiz, ince) ve alçak (pes, kaim) olmak üzere iki yüksekliğe sahiptir; bunlar arasında değişmece yapabilir ve çoğu kere bilinçli olarak far­ kına varm adan, söylediklerinin anlamına göre değişiklik yapar. Bu arada, zıt fikirleri açıkça birbirinden ayırt etm ek için bu iki uçtan sık sık faydalanır. Genellikle hangi yüksekliğin kulla­ nıldığı şahıstan şahısa farklıdır; yani Sievers’in fikrine katılınarak yüksek sesin «normal ses» alçak sesin «değişiklik sesi» olarak nitelenmesi, keyfîdir... Şimdi Schiller’in «Eleusisches Fest» (Eleusis’te Şenlik) şiiri gibi b ir m etni alalım ve ilk kıtayı okuyalım : 171) E. SIEVERS, Rhythmisch-melodische Studien, Heidelberg 1912; G. İPSEN ve F. KARG, Schallanalytische Versuche, Heidelberg 1928. 213


W indet zum Kranze die goldenen Ahren, Flechtet auch Cyanen hinein! Freude soll jedes Auge varklâren, Denn die Koniğin ziehet ein, Die Bezâhmerin w ilder Sitten, Die den Menschen zum Menschen gesellt Und in friedliche feste H ütten W andelte das bewegliche Zelt. (Çelenk örün altın başaklardan, Mavi peygam ber çiçekleri de katın aralarına! Sevinç ışıldatsın h er gözü. Çünkü kraliçe geliyor, İlkel âdetleri yenip arıtan, İnsanı insanla birleştiren Ve o seyyar çadırları Barış içinde sabit kulübelere çeviren.) H erkes bu parçayı kendiliğinden normal sesle, yani yüksek tonla okuyacaktır. Fakat aşağıdaki kısımda yine herkes gayri ihtiyarî daha alçak b ir okuyuşa geçecektir : Scheu in des Gebirges K lüften Barg der Troglodyte sich; Der Nomade lieB die Triften W üste liegen, wo er strich; Mit dem WurfspieB, m it dem Bogen S chritt der Jâger durch das Land. Weh dem Fremdling, den die Wogen W arfen an den Unglücksstrand! (Herkesten kaçıp dağlardaki Y arıklarda saklanıyordu Troglodyte; Geçtiği yerlerde bu göçebe, Issız bakıyordu yazlakları; Elinde kargıyla, yayla 214


Dolaşıyordu ülkede avcı. Dağların uğursuz sahile attığı Yabancının vay halineydi!) Ses yükseklikleri değiştirilmeye kalkıldığında, yani kıtanın ilk kısmı pes, ikinci kısmı tiz sesle okunmaya çalışıldığında, önce çıkarılan seslerde duraklam alar m eydana gelmekte, ses dur­ makta, ya anormal derecede yüksek veya alçak seslere kay­ makta veya çatal çatal olmaktadır. Ayrıca hançerede bir zor­ lanma açıkça hissedilmektedir. Bu engeller aşılarak şiir oku­ nunca, insan o güzel m ısralarm , fikirlerle ses ahengi arasın­ daki zıtlıktan kaynaklanan son derece komik b ir izlenim bı­ raktığını görerek şaşm aktan kendini alamayacaktır. Fakat pek çok kişi kıtanın bölüm lerinin yanlış tonla oku­ mayı hiç beceremeyecektir. Şairin biçimlendirdiği m etnin et­ kisi öylesine kuvvetlidir ki, doğru yani yine şairin istediği ton­ da okumayı zorunlu kılm aktadır. Bu etki elbette m etnin ses bakımından yapısından geliyor. Fakat biz bu telkine, gariptir, kasların vaziyetinden faydalanarak karşı çıkabiliriz. Koni bi­ çiminde, büyükçe bir kalem uzunluğunda ve kalınlığında bir tahta parçası alıp, sivri ucuyla yazmak istiyormuş gibi sağ eli­ mizde tutalım . Bu durum da h er çeşit konuşma eylemi normal sesle olacaktır, Schiller’in kıtasının ikinci kısmı da artık ko­ layca normal sesle okunacaktır, ancak biraz önce belirtilen so­ nuçlarla. Sadece parm akları kuvvetle bükerek, fakat tahtayı elden bırakm adan kaim tarafı öne çevirirsek, hem en değiştir­ me sesine geçilecektir; bu sefer de kıtanın ilk kısmı bu tonla okunabilir. Tahtayı tutm a biçiminin basitçe değiştirilmesi yo­ luyla, cümlenin orta yerinde ton istenildiği kadar değiştirile­ bilir. Tecrübelerim e göre bu deneme h er zaman başarı ile so­ nuçlanm aktadır. Bu etki, vücuttaki bütün kaslarm vaziyetinin sürekli olarak birbirleriyle bağlantılı olması ve b ir yerdeki va­ ziyette değişikliğin derhal başka b ir yerde değişikliğe yol aç­ ması ile açıklanabilir. Böylece elin durum undaki b ir değişik215


lik dolaylı olarak hançerenin kaslarında değişikliğe ve böyle­ ce ses ahenginin değişmesine sebep olm aktadır. Dikkate de­ ğer b ir şey de şudur : Belirli b ir kas vaziyeti, işitm e izlenim­ leriyle -bir şiir m etninin, hançere kaslarının belirli b ir vazi­ yetine bağlayabildiğimiz belirli b ir âhengi zorunlu kıldığını b i­ raz önce gördük-, hattâ görme izlenimleriyle ve dolaylı olarak da gerçekleştirilebilm ektedir. SIEVERS, yaptığı deneylerde sa­ dece farklı şekilde bükülm üş pirinç tellere baktırm a yoluyla deneklerin ses tonunda büyük değişikliklere yol açmayı başar­ m ıştır. Bu yüzden, tahta parçasının iki ucunun farklı biçimde oluşu deneyimiz açısından önemsiz değildir. Bu görme izle­ nim lerinin dolaysız etkisi kas vaziyetlerine ve ancak bunlar üzerinden ton değişikliklerine yönelmektedir. H er dil ifadesi için çok belirli bir ton gereklidir. Yazılı olarak önümüzde duran b ir çok metinde, önce irademizi bir yana bırakıp kendimizi m etnin telkinine terk ederek, sonra ise bahsettiğimiz yapay araçları kullanarak gerekli tonu dene­ me yoluyla bulabiliriz. Doğru vaziyet bulunduğunda, bu, sesin m etni takıntısız ve zorlanmasız olarak anlamlı biçimde ak tar­ m ası ile kendini belü eder. «Anlamlı» kavram ı üzerinde önemle durm ak gereklidir. Çünkü görülm ektedir ki, ses tonundaki ufak farklarla, ifade­ nin anlamı sıkı sıkıya bağlıdır. B ir çocuk herhangi b ir m etni okuduğunda, okuduğu şeyi anlayıp anlamadığını daha sesi­ nin tonundan anlarız. Doğru anlama, kendiliğinden doğru ton­ lam ayı m eydana çıkarır; bunun tersi de doğrudur. Ses anali­ zi, bu h er gün karşılaştığımız olayın en ince ayrıntılara kadar ilerletilm iş bilimsel bir bölümlemesinden başka b ir şey değildir. Fakat bizim için burada önemli olan, bütün konuşma ey­ leminde anlam, ton ve, sadece konuşma organlarının değil, bü­ tün vücudun aldığı vaziyetin parçalanmaz b ir birlik (bütün) oluşturm ası ve bu birliğin ruhsal yönünün kökü tabiatta çok eskilere giden küçük beynin faaliyetiyle bağlantılı olmasıdır. 216


Sebepleri büyük beyinle, özellikle beyin kabuğuyla ilgili hastalıklara bağlı konuşma bozuklukları bam başka türdendir. Böyle vakalarda bir hastada konuşma yeteneğinin tamamen kaybolduğu görülebildiği gibi, pek çok durum da performansın bütününde sadece bazı kısım ların arızalandığı da görülebilmek­ tedir. Bu yoldan, konuşma ve anlama yeteneklerinin hangi bölgelerdeki nispeten bağımsız işlerin katkısıyla m eydana çık­ tığını anlamak m üm kün olabilmektedir. Çünkü bazen b ir y er­ de kopma olabildiği halde diğer bölüm ler çalışmaya ve iş gör­ meye devam etm ektedir. Bazen bu hususta şaşırtıcı bilgiler or­ taya çıkm aktadır (172). Bir sesleme ile anlam arasındaki bağı, insanın bir yabancı dilin kelimelerini öğrenirken yaratılan hâfıza bağı gibi gör­ mek isteriz. Fakat bazı hastalıklara bağlı bozukluklarda, has­ tanın uygun kelim eleri bulm akta büyük güçlük çektiği, hattâ ağır vakalarda, kendisine söyleneni genellikle anladığı halde hiç konuşamadığı ortaya çıkmaktadır. Dilin, dudakların ve di­ ğer organların haraketlerinde hiçbir engellenme yoktur bu esnada. Başka bazı vakalarda ise, işitme duyusu tam am en sağ­ lam olduğu halde, hasta anadilinde kullanılan kelim eleri veya yine anadilinde söylenenleri bütün olarak anlayamamakta, bu­ na karşılık anlaşılır şekilde konuşabilmektedir. Tıpta böyle has­ talık tablolarına s ö z y i t i m i (afazi, Aphasie, «dilsizlik») adı veriliyor ve hastanın konuşamamasmı ifade eden motorik (harekî) söz yitimi veya kelime söyleyememesi (dilsizliği) ile, has­ tanın söyleneni anlayam am asını ifade eden sensorik (duyum­ sal) söz yitim i veya kelime duyamaması («sağırlığı») birbirin­ den ayrılıyor. Bu olgulardan, konuşucularda kelime ile nesne arasındaki ilişkinin, b ir seslemenin b ir tasavvur ile basit bir 172)

Bu hususta bk. K, GOLDSTEIN, Language Disturbances. Aphasic Symptom Comp݀jxes and their Significance for Medicine and Theory of Language. New York 1948; F. KAINZ, Psychologie der Sprache, 3. cilt, s. 28 v.d.

217


bağlantısı olmadığı ortaya çıkmaktadır. Çünkü böyle bir bağ­ lantı ya vardır ya da yoktur; yok ise konuşma ve anlam a aynı anda sona erer. Aslmda «kelime», konuşanın ruhunda bir nes­ ne değil, tersine bir yetenektir, belirli şart ve durum larda bir dizi karm aşık iş gerçekleştirm e yeteneği. Konuşma sırasında, konuşm a organlarının hareket sinirleri son derece çeşitli su­ rette uyarılarak, çok sayıda im kândan gayet belirli b ir tanesi gerçekleştiriliyor. Anlama sırasında ise, algılanan seslemenin «kelime» olarak bize etkide bulunm asından önce belirli b ir tarzda işlenmesi gerekiyor. Söz yitim inin h er iki çeşidiyle ilgili hastalık tablosu, son derece dikkat çekici bir başka bağlantıyı da ortaya çıkarm ıştır. Hastalığın sebebinin beyindeki bazı hasarlar (lezyonlar) oldu­ ğu baştan beri biliniyordu. Fakat 1861 yılında Fransız psikiyatristi P. BROCA, bir hastanın kelime bulm aktan aciz olduğu h e r durum da beyindeki belirli b ir yerde, beynin sol yarısın­ daki alttan üçüncü kıvrımda, mevziî b ir hasar olduğunu bul­ du (173). Bir kaç yıl sonra da C. WERNCKE, söylenen kelime­ leri anlayam ayan hastalarda tam am en buna uygun bir şey, beynin sol yarısının şakağa tekabül eden kısmının ü st tarafın ­ daki kıvrım ın hasar görmüş olduğunu tespit etti U74). A çıktır ki bazı bilim adamları, bu buluşlara dayanılarak, konuşmaya yol açan pek çok sayıdaki eylemin h er biri için beyinde, o iş için ayrılm ış belirli yerin hem en belirlenebileceğini düşündüler (lokalizasyon, yerlem e teorisi). Fakat sonraki gözlemler ve dü­ şünceler, bu fazla basit im ajda zamanla oldukça büyük deği­ şikliklere sebep oldu. 173) P. BROCA, Memoires sur le cerveau de l’homme et des primaıtes Pübliöes par Pozzi 1688. -Bu içinde «Siege de la faculte du langage articulö» haikfkında araştırmaya da yer veren bir ma­ kaleler külliyatıdır. Metinde sözü edilen buluş, ilk olarak 1881-

de yayınlanmıştır. 174) ' C. WERNICKE, Der aphasische Symptomencomplex, 1874.

218


Önce aslında neyin gözlemlenmiş olduğu düşünülmelidir. Beyinde belirli yerler hasar görürse, belirli başarılar (konuş­ ma veya anlama) gerçekleşemiyor. Fakat bereket versin sürek­ li olarak değil; çok durumda, hasta kaybettiği yetenekleri ye­ niden kazanabiliyor. Bu işin, beyindeki yaranın iyileşmesi şek­ linde olması imkânsız, çünkü beyindeki y aralar iyileşmez. Ba­ şarıya ancak, konuşma ve anlam a yeteneğini yavaş yavaş ye­ niden kazanma yolunda yapılan uzun ve sebatlı alıştırm alarla ulaşılıyor. F akat -işte bu çok önemli-, hastanın b ir çocuğun konuşmayı öğrenirken yaptığı şekilde, işe ta en baştan başla­ ması gerekmiyor; tersine, alıştırm a yapa yapa, eskiden sahip olduğu dil zenginliğine yeniden kavuşuyor. O halde, sahip ol­ duğu dil serveti, beynin hasar görmesiyle yok olmamıştır, sa­ dece kullanılamaz durum a gelmiştir. Dil serveti, beynin h er­ hangi bir yerinde yığılmış bir nesneler topluluğu değil, belir­ li uyarm alara belirli tarzda reaksiyon gösterm e konusunda, alıştırm a ile kazanılmış yetenektir ve hazırlıktır. Fakat bu re­ aksiyonlarda görülen çeşitlilik, sürat ve hareketlilik, gerçekte olup biten hakkm da b ir model şeklinde de olsa canlı b ir tab­ loyu hem en hem en imkânsız kılıyor. Görülen zararların etki­ sinden, sadece bütün bunların büyük beynin kabuğunda olup biten bazı şeylerle ilgili olduğu ispatlanıyor. Bu tarz zararla­ rın, belirli perform ansları anlamlı bir şekilde düzenlemeyi im­ kânsız kıldığı anlaşılıyor. Bu arada gözlemlenen b ir başka hu­ sus da, alışılan bağlantıda gerçekleştirilen başarıların yapay olarak sağlananlara nispeten, arızaîara karşı daha dirençli ol­ dukları. Meselâ b ir hasta, hayır kelimesini söylemesi istendi­ ğinde, «Hayır, bunu söyleyemem» diyor. Konuşma sırasında norm al olarak hiç farketmediğimiz, üze­ rinde durmadığımız halde, doğru ve yerinde kelim elerin kul­ lanılm asının hiç de tabiî olmadığını, aksine bu işin etkili bir şekilde yöneltilmesinin gerektiğini, günlük h ay atta son derece sık karşılaşılan bir hatada, k e l i m e l e r i n k a r ı ş t ı r m a (bir kelimenin yerine yanlışlıkla başkasını kullanma, W ortver219


wechslung) olayında görüyoruz. Patolojik arıza belirtisi olarak meydana çıktığında, bu olaya tıpta p a r a f a z i (Paraphasie ke­ lime karıştırm a) adı veriliyor. Doğru kelim enin başka bir keli­ meyle karıştırılm asında genellikle iki sebep v ard ır : Ya bir keli­ me, -aslında yanlış olanı, şu veya bu sebepten özel ve güçlü bir etkililik kazanm ıştır, ya da kelime seçimi yönetim i şu veya bu şekilde arızalanm ıştır. H ayatında ilk defa b ir sirk görmüş olan on yaşında bir oğlan, akşam iyice yorgun b ir halde an­ nesine soruyor : Aslaıı nerede, anne? Aslında kastettiği ise, banyo küvetinin önündeki paspas. Aslan ' kelimesinin burada neden öne çıkabildiğini anlamak kolay, yorgunluğun da yö­ netim de bozukluğa sebep olduğu kolayca farkedilebilir. Bam­ başka b ir çevrede : Bir bilim adamı A ristoteles’in m atem atik ile ilgili görüşleri konusunda b ir konferans veriyor ve yaptığı yanlışın hiç farkına varm adan, Speusippos’un adının geçtiği bir yerde, onu gerçekte amca Platon olduğu halde A ristoteles’in yeğeni diye anıyor. Konferansın konusu A ristoteles’tir ve bu ad sık sık geçmiştir; serbest olarak konuşan konuşmacının dikkati tam am en fikir silsilesi üzerinde toplanm ıştır, bu yüzden de tâli konularda yönetimde aksama, dolayısıyla bu h ata m ey­ dana gelmiştir. Böyle şeylere rüyalarda elbette çok daha fazla rastlanır. B ir keresinde rüyam da b ir törendeydim. Bir ses Wir schreiten jetzt zur Verteilung der Pillen (Şimdi hapların dağıtım ına ge­ çiyoruz.) diyordu. Fakat gerçekte yapılan, benim de bu duyu­ rudan sonra beklediğim iş, hap dağıtımı (Verteilııng von Pil­ len) değil, madalya dağıtılması (Verleilıung von Orden) idi! Rü­ yam da iki kelime çiftini karıştırm ıştım . Sebebini de buldum sonradan. Bir gün önce b ir konuşma sırasında, eskiden me­ m urlara çok daha az maaş verildiğinden söz edilmişti. Ben de, onların buna karşılık çeşitli ünvanlarla ve m adalyalarla taltif edildiklerini belirtm iştim . O arada kafam dan bir düşünce geç­ mişti : Damit wurde ihnen die Pille (des kümmeılichen Gehaltes) verzuckert. (Böylece onlara yutturulan hap (yani o azı220


cık maaş) üzerine biraz şeker sürülm üş oluyordu). Fakat bunu çok banal bulup, yüksek sesle söylememiştim. Tecrübeler gös­ teriyor ki, asıl bu şekilde bastırm a, b ir bilinç yaşantısına rü ­ yada yeniden ortaya çıkma gücü verm ektedir. «Bastırdığım», içime attığım cümle, rüyam da ağır basmıştı işte, ve aslında kastedilenin yerini almıştı. Parafazide aslında karakteristik özellik budur : Kelime seçimi bütünün anlam ından çıkarılarak belirlenmez, tesadüfi bağlantılara göre gerçekleştirilir. Keli­ m elerin sık sık karıştırılm ası, beyinde bazı patolojik durum la­ rın belirtisidir. Ibsen, «Hayaletler» inde Oswald’e felç inece­ ğini onun sık sık kelim eleri karıştırm ası yoluyla im a eder : Oswald güneşin batışını seyreder, hastalığının patlak verişini hisseder ve annesinden böyle b ir ihtim ale karşı hazırladığı zehiri ister. Fakat söylediği, «Anne, bana güneşi versene!» dir, ve yanlış kelimeyi birkaç kere tekrarlar. -Çoğu kere hasta yanlış bir kelime kullandığının farkındadır, fakat bu kelime, içinde karşı konulmaz şekilde öne çıktığı için, onu kullanm aktan kaçmamaz. Bazı durum larda ise hasta bunun farkına varmaz, kullandığı yanlış kelim enin nesnenin doğru adı olduğuna ina­ nır. O halde burada sadece topluca kastedilen muhafaza edil­ miştir, tek tek kelim eler hakkında hüküm verilem em ektedir. Bir olguyla ilgili b ir kelimenin konuşma sırasında buluna­ maması ile, işitilen bir kelimenin anlaşılamaması arsında fark vardır. Birinci durum da kelimenin içeriği m evcuttur, ad veya doğru ad bulunam am aktadır; ikinci durum da ise, ses gövdesinin, m erkezdeki bir arıza dolayısıyla kavranam am a durum u yoksa, söz konusu seslemeye ait içerik m evcut bulunm am aktadır. GELB ve GOLDSTEIN’m F ran k fu rt’ta inceledikleri, Birinci Dünya H arbi’nde beyninden yaralanm ış birisinin durum u, kelim elerin anlaşılmasının, onlarla ilgili içeriklere sahip olma ile ne kadar yakından bağlı olduğunu gösterm ektedir (175). H asta sadece 175) A. GELB - K. GOLDSTEIN, Über Farberuıamenamnesie. Psychol. Forsch. 6(1925), s. 127 v.d.

221


çok dar ve sınırlı bir alanla ilgili kelimeleri, renk adlarını anlayam ıyordu; gerçi blau (mavi), grün (yeşil) gibi kelim eleri ra ­ hatça tekrarlayabiliyordu, fakat onları b ir anlam la bağlayamıyordu. Bu kelim eler onun için tamamen yabancı bir dilden alınmış gibiydiler. Hekim böyle bir rahatsızlığa, h a f ı z a k a y b ı (Amnesie) adını verir. Renk adları konusundaki bu hâfıza kaybının, hastanın fikrî hayatı bakım ından sonuçları çok ilgi çekiciydi. Önüne konan yün yum aklarm da b ü tün ince renk ayırım larını gayet iyi tespit edebiliyor, meselâ belirli b ir ip­ liğin m ektup kutusunun veya abajurun renginde olduğunu söy­ leyebiliyordu; fakat mavinin veya kırm ızının bütün nüansları­ nı b ir araya getirip düzenleyemiyordu. Kendisinden bunu y a p m ası istendiğinde, bütün renklerin farklı olduğunu iddia edi­ yordu. Bunun anlam ı şuydu : Mavi, kırm ızı v.b. kelim elerin anlaşılm aması ile birlikte, onlara ait içerikler de ortadan kay­ bolm uştu ve renk çeşitliliği olgusu artık bölüm lerine aynlam ıyordu. Kelime bulm a ve kullanm ada bozukluklarla sonuçlanan arızalardan tam am en ayrı olarak, cümle kurm a yeteneğini kı­ sıtlayan veya ortadan kaldıranlar da vardır (176). B unlara d i l b i l g i s i y i t i r i c i a r ı z a l a r (agrammatische Störungen) adı verilir. Hastalar, söylemeyi düşündükleri hu­ susla ilgili bütün kelim eleri söylerler, fakat bu kelim elerin an­ lam lı b ir cümlede bulunm aları gereken düzenden ve biçimden çok uzak şekilde. Sözün yapısının götürdüğü iki tem el birim (III. 13’e bakınız, S. ... v.d.), ruhsal gerçekleştirm e sırasında da birbirinden ayrılmalıdır. Bazı beyin hastalıklarındaki bozukluk görüntülerinin, dil­ le ilgili başarıların ruhsal yapısı hakkında size açık bir tablo oluşturm ası beklenm em elidir elbette. B ir bozukluk ya da tam 176); A. PICK, Die agrammatischen Sprachstörungen, Berlin 1913. FR. PANSE, G. KANDLER. A. LEISCHNER, Untersuchungen zum Agrammatismus, Stuttgart 1952 (literatür ile).

222


anlamıyla tahribat, bu hüviyetiyle tabiî ki bozduğu şeyin y a­ pısıyla ilgilenemez. Fakat h er arızada, bozukluk sebebiyle or­ taya çıkan zararları dolaylı yoldan karşılam aya gayret eden başka faaliyetler hem en işe girişm ektedir. B ütün olup bitenler bu şekilde öylesine değişikliğe uğram aktadır ki, dil yeteneği arızaya uğramış birisinin ruhsal davranışlarına bakıp, konuşma­ daki normal olarak olup bitenler hakkında kolayca sonuçlara varamayız. Fakat şu kadarını kesinlikle söyleyebiliriz : Konuş­ ma, ancak büyük beynin kabuğunun belirli bölüm leri ve on­ lardan çıkan sinir kanalları norm al çalışabildiği takdirde m üm ­ kündür. Konuşma olaymda, insanın şahsiyetindeki bedensel ve ruhsal yön birlikte, hem de son derece sıkı b ir şekilde birbiriyle bağlı olarak etkilidir. 4.

Şahsiyetin Bütünlüğü ve Dil Teşekküllerinin Yapısı :

Bilincimizin bütün yaşantılarının, bütün duygularının, ça­ balarının, tasarruflarının h er defasında benim kendi yaşantı­ larım, benim duygularım, çabalarım, tasavvurlarım oluşu, onun özünden kaynaklanan en belli başlı özelliğidir. Eski b ir Hint filozofunun sözleriyle, nasıl ki tuzun tadı b ü tün yemeğin en ufak birim lerine kadar girerse, «ben»in tadı da bilincimizin bütün yaşantılarının içinde öyle yer alır. H er ruhsal yaşantıda bütün şahsiyet hazır ve nazırdır. Hiçbir tasavvur yoktur ki, duygu ve irade; hiçbir duygu yoktur ki çaba ve tasavvur; hiç­ b ir irade eylemi yoktur ki tasavvur ve duygu ihtiva etmesin. Ruhta olup biten h e r şey, «ben»in merkezindeki birim le bağ­ lantılıdır ve aynı bilinçte yaşanan başka h er şeyle sıkı sıkıya bağlıdır. Bir birim in kendisinin üstündeki b ir bütünle bağlantısına onun a n l a m ı (Sinn) diyoruz, ve buna göre de söylebiliriz ki, bilinçte anlamsız diye birşey kesinlikle yoktur. Psikologlar, deneklerinin bilincine, tecrübe amacıyla, tam am en anlamsız mal­ zeme, meselâ harfler, sesler, heceler, m ürekkep lekeleri sun223


maya çalışmışlardır. Bütün çabalar boşa çıkmıştır. Sunulan m al­ zemeyi alan bilinç hem en onu anlamlı teşekküller halinde bi­ çimlendirmiş, harfleri, sesleri, heceleri kelime ve cüm lelerin parçaları; lekeleri ise resim ler olarak kavram ıştır (177). G ünlük hayatta da benzer durum larla karşılaşırız. Tren tekerleklerinin raylara vuruşu, hız aynı kaldığı takdirde, gerek zaman, gerek şiddet bakım ından tam am en aynı darbeler halinde tekrarlanır. Fakat vagonda oturan bizler, bu vuruşları yorum layıp onlarda h er çeşit ritm i duyarız. Aynı durum, b ir m etronom un birbi­ rinin tıpatıp aynı vuruşlarında da karşım ıza çıkar. Böyle bir ritim aslında tamamen anlamlıdır: Tek tek vuruşlar veya dar­ beler artık eşdeğerli değildir, daha belirgin olanlarla onların alt sırasında yer alanlar vardır, ve belirli sayıda vuruş birleşip büyükçe bir birim oluşturur. Bir kelime ile : Tek düzeli vu­ ruşlar veya darbeler dizisi, onları alan bilinçte parçalara bö­ lünm ekte, bölümlenmekted'ır. Başka bir dizi bölümlenmemiş unsurlardan ayırarak, bu şekilde bölümlenmiş bir teşekküle ş e k i l (Geştalt) adı verilir (178). Bir şeklin hem en tanınabilecek üç önemli özelliği v ard ır : Birincisi bütün olarak, parçalarının toplamından daha fazladır. Meselâ b ir melodi, kendisini oluşturan tek tek seslerin toplulu­ ğundan daha fazla şey ifade eder, çünkü insan melodiyi daha bas veya daha tiz olarak aldığında tek sesleri değiştirebilir, am a melodi yine aynı kalır. Sonra b ir ev elbette ki, taşlar, tuğlalar, kirem itler, dem ir taşıyıcıları, kirişler, kalaslar, cam ve harç yığınından daha fazla bir şeydir. B ir şeklin, parçaları­ nın toplam ından daha olmasına yol açan özelliklere, ş e k i l k a r a k t e r l e r i (Gestaltcharaktere) adı verilir. 177) G, İPSEN, Zur Theorie des Erkennens. Untersuchungen ütoer Geştalt und Sinn sinnloser Wörter. Neue psychoL Studien I (1926), s. 279 v.d. Ayrıca bu konuda bk. Idg. Forschungen 46 (1928), s. 253 v.d. 178) CH. von EHRENFELS, Über Gestaltqualitaten. Vierteiljahresschr i f t f ü r w lsse n sc h a ftl:ic h e P h ilo so p h ie . 14 (1890), s. 249 v.d. 224


İkincisi, bir şeklin parçaları onun kısım larıdır, yani onlar da birer şekildir. Evin parçaları, temel, çatı, fakat bunlarm yanında pencereler, kapılar, m erdivenler de, bölüm leri olan bütünlerdir ve anlam larını evden alırlar. Canlı b ir vücut «organ»lardan oluşur, organların kendileri ise, kol ve bacak, mide, kalp veya karaciğer gibi, kendi içlerinde gayet anlamlı şekilde bölümlenmiş b ütünler olan birer şekildir. Üçüncüsü ise, bir şeklin kısım ları birbiri içine, h er biri diğerinin önemli özelliklerinden pay alacak tarzda girm işlerdir. İnsan şu iki çizgiye dikkatle bakarsa, ve bunlardan hangisi

>--------------- (. 4 ------------ > uzun diye bir soru ile karşılaşırsa, soldakini gösterm ekte bir an bile tereddüt etmez. Gerçekte ise h er iki çizgi aynı uzunluk­ tadır, fakat soldaki, ilâve edilmiş olan dışarıya yönelik ve onu âdeta uzatan ufak çizgilerin yönüne katılm aktadır. Sağdaki ise, içeriye işaret eden eklentilerin yön anlamını içine alm akta ve bu yüzden âdeta iki yandan sıkıştırılm aktadır. Aym şekilde, gerçekte birbirine tam am en paralel şu iki çizgi, kendilerini ke­ sen ufak çizgiler yüzünden üst tarafta birbirlerinden ayrı yöne

çekiliyor gibi görünmektedir. Aldatmaca öylesine zorlayıcıdır ki, insan bütün meseleyi öğrendiği zaman bile yanılma ortadan 225


kalkm am aktadır. İlk iki çizginin birbiriyle aynı uzunlukta ol­ duğunu, ikinci çizgilerin de birbirine paralel olduğunu bilen­ ler ve bunun doğruluğuna inananlar bile, yeniden baktığında ilk grupta soldaki çizgiyi daha uzun olarak, ikinci grupta ise yukarda birbirinden ayrı yöne çeken iki çizgi görmeye devam etm ektedir. B ir şeklin kısım ları (üyeleri), anlam larını bütünden alır­ lar. Bu hususta, h er gün karşılaşılan bir örneği gösterebili­ riz. Basit yazı m akinelerinde 1 harfi ve 1 (bir) rakam ı için aynı h arf kullanılır. Buna rağmen, diyelim lâle kelimesi söz konusu olduğunda, karşımıza bir 1 (le) harfi, 10 rakam ı bağ­ lantısında ise bir 1 rakam ı çıkacağı konusunda en ufak bir tereddüt yoktur. Pek çok kişi, bu iki durum da aynı işaretin kullanılm ış olduğu kendilerine söylendiğinde şaşırıp kalm ış­ lardır. Şekil kavram ının bu kısa özetinden de anlaşılm aktadır ki, şekillerde bizim ruhsal hayatım ızın asıl yapısı yansım aktadır. B ütün bilinç yaşantılarım ızın şahsiyetin bütünce aydınlatıl­ dığı ve oluşturulduğu gibi, şeklin kısım ları da onun bütünlüğünce aydınlatılır ve oluşturulur. Ve nasıl hiçbir ruhsal teşek­ kül yalnız başına var olamaz, hepsi birbiri içine nüfuz eder ve bir diğerinin rengini alır ise, b ir şeklin kısım ları da b ir­ birlerine karşı aynı durum dadır. Böylece sonunda, bilincin teşekküllerinin istisnasız olarak şekil karakterine sahip ol­ dukları anlaşılın Fakat bilincin teşekkülleri dil ifadeleridir. Bu yüzden, üçüncü bölümde söz ettiğimiz bütün dil teşekküllerinde şekil özelliklerini gösterebiliriz. B ir kelimenin hecelerinin birbiri içine nasıl nüfuz ettiğini ve birinin ses rengini öbürüne nasıl aldığını bu bölüm ün ikinci alt bölümünde gördük. B ir kelim e­ nin tek tek heceleri de şekiienmiştir, seslemeleri fasılasız ve açık bir bölümleme gösterir. Hecenin en önemli şekil karakteri, hece tonudur. Kelimenin, hecelerinin toplam ından daha fazla b ir şey 226


olduğunu tekrara artık lüzum yoktur. Bir kelim enin anlamı, hecelerinin anlam ları toplanarak elde edilemez. Hecelerin za­ ten bağımsız anlam ları yoktur, olsa olsa -o da sadece bazı dil tiplerinde- kelime anlam ının bazı hatlarını taşırlar. Böylece a n ­ lam, kelimenin b ir şekil karakteridir. B ir başka karak ter ise, kelimeyi ses bakım ından b ir birlik içinde toplayan, hecelere ke­ lime bütünü içinde m evkilerini gösteren ve kelim enin anlamı için nihaî önemi taşıyan kelime tonudur. Cümleye gelince (1?9), daha ilkokulda, cüm lenin bütün kısım larının cümle içinde oynadıkları role göre şekillendirildiklerini öğreniriz. Almancada h er cümle kısmının özne mi, yük­ lem mi, nesne mi veya başka b ir şey mi olduğu ilk bakışta gö­ rülür. Kelimelerin de hiçbir zaman değişiklik yapm ayan, cüm­ ledeki çeşitli roller için çeşitli kelime şekilleri kullanm ayan pek çok dil için de bu geçerlidir. Böyle dillerde, cümlede keli­ melerin yeri, cümlenin bütününden hareketle belirlenir. Her cümle parçası, âdeta belirli bir bakış açısından bütün cümleyi ihtiva eder. Den Hammer! (Çekici!) gibi b ir ifadede, Gib mir den Hammer! (Bana çekici ver!) cümlesi öylesine tam olarak m evcuttur ki, diğer cümle kısım larının söylenmesine çoğu za­ man ihtiyaç kalmaz. Cümle kısım larının birbirleri içine nasıl girdiklerini ve nasıl etkilediklerini de bu bölüm ün ikinci alt bölümünde görmüştük. Ve nihayet fazla söze gerek kalm a­ dan açıktır ki, bir cümlenin anlamı içinde y er alan kelime­ lerin anlam larının toplam ından ibaret değildir. Kommst du? (Geliyor musun?) ve Du kommst (Geliyorsun) cüm leleri aynı kelimelerden oluşmaktadır, ama anlam lar çok farklıdır. Anlam farkına yol açan kelime sırası, kendini bir b ir kelimede değil sa­ dece cümlenin bütününde belli edebilir. Fakat cüm lenin anlamı, sadece cümle tonu yardım ı ile de değiştirilebilir. Du gehst nach Hause (Eve gidiyorsun) cümlesi, konuşma tonuna göre soru, haykırış, em ir veya bildirm e olabilir. Yazıda cümle tonunun 179) Bk. F. KAINZ, Psychologie der Sprache I, s. 145 v.d.

227


anlam bakım ından önemli farklarını «?!.» işaretleriyle gös­ teriyoruz. Fakat haykırış ile em ir için aynı «!» işaretini kul­ lanm ak zorundayız; gerçekte bu iki cümle türünde tonlama tam am en farklıdır. Demek ki, anlam, kelime sırası ve cümle tonu, cümlenin şekil karakterleridir. Böylece, bütün dil teşekkülleri, ruhum uzun ürü n leri olarak şekil damgasını, özelliğini taşırlar. Fakat sadece şekiller ola­ rak üretilm ez, b ir dil ifadesi birisi tarafından anlaşıldığında, şekiller alarak kavranırlar da. Burada dikkate değer garip nok­ ta şudur: İfade genel anlamına göre, kastedildiği biçimde anla­ şılmakta, fakat anlam akta olan bilincin, bölümlemeyi ayrıntı­ ları ile yeniden gerçekleştirilmesi gerekm ektedir. Ancak bun­ da çoğu kere konuşucunun amaçladığından sapm alar olur, farklı noktalara varılır. A nlam akta olan şahıs, cüm ledeki ses kütlesini kelimelere, konuşucunun niyetlediği gibi değil, de, başka tarzda dağıtabilir. Leipzig’deki Naschmarkt’m, naschen (atıştırm ak, gizlice b.ş.in tadına bakmak) fiili ile hiç b ir ilgisi yoktur; buranın ismi aslmda Aschmaı-kt (çömlek pazarı) idi, yani Asche (çoğulu : Asche = çanak çömlek) satılan yer. Nach’n Aschmarkt (çömlek pazarına) gibi bağlantılarda kulağa geliş şeklinden zam anla nach’n Naschmarkt bölümlemesi yapıldı ve böylece başka anlamlı b ir kelime anlaşıldı. -Çocuklarda benzer durum lara hem en hergün rastlarız. Sekiz yaşındaki b ir oğlan çocuğuna annesi, üzerindeki Wullfusseln (ufak yün artıkları, parçaları)nı temizleyeceğinden bahsediyordu. Bunun üzerine çocuk «Anne, Usseln ne demek?» diye sordu. Bilmediği kelim e­ yi Woll4~Fusseln (y ü n + a rtık parça) şeklinde değil de, WoIf + Usseln k u rt + ?) şeklinde bölmüştü. Usseln diye bir kelime mevcut olmadığı için, h er iki parçası bölümleme yapıldığında da anlamlı olan başka b ir kelim eyi örnek almış olmalıydı. Bu da m uhtem elen Wollflocken (yün tutamı) kelimesi olabilirdi; bu kelimeyi de Wolf + Locken (kurt + saç lülesi, zülüf) şek­ linde anlamış, bu ise hiç kim senin dikkatini çekmemişti. 228


Cümle kuruluşunda da böyle farklı bölüm lem eler söz ko­ nusu olabilir. Almancadaki w âhreııd (esnasında, sırasında) ön takısı aslında w âhren (sürmek, devam etmek) fiilinin şimdiki zaman partisipi ortacı) dır. W âhrendes Sommers (yaz devam ettiği sürece) ifadesi W âhrend des Sommers (yaz sırasında) şeklinde, yani ön takı ve ona bağlı tam lam a (Genitiv) du­ rum unda bir isim ile oluşturulm uş bir ifade şeklinde bölümlenmiştir. Bütün bu bölümlemeler, o anda anlaşılm ayan ses grup­ larının yorum larıdır. Fakat böyle yorum lar, anlaşılm ayan bir kelime ile karşılaşılınca, yeni bölümleme yapılm adan da orta­ ya çıkabilir. Çünkü, biraz önce tespit ettiğimiz gibi, bilinç an­ lamsız şeyi kabul etm em ektedir. Almancada «tufan» karşılığı kullanılan Sündflut’un (kelime kelime tercüm esi : Günah + su baskını, sel) aslında Sintflut (büyük + su baskını) olduğu bi­ linir. Eski sint (büyük, muazzam) kelimesi zam anla kullanılmaz olmuştu, sonunda artık anlaşılmaz oldu. Sonuç, büyük su bas­ kını, feyezan, selin, insanların günahları yüzünden cezalan­ dırıldığı bir su baskını şeklinde yorumlanmasıydı. -Kendi ana­ dillerinin birçok kelim elerini henüz bilm eyen çocukların dilleri, burada da bize güzel örnekler sağlam aktadır. Ufak bir kız râdliche jungen diye b ir şeyden söz ediyordu; kastettiği, evin önünde bisiklete binerek eğlenen erkek çocuklardı. Sonunda ortaya çıktı ki, aslında Almancada m evcut olmayan ve görü­ nüşe göre yeni râdlich ile kastedien, bir Noel şarkısındaki («dip redlichen Hirten kııieıı betend davor»= D ürüst çobanlar onun önünde diz çöküp dua eder) redlich (dürüst, doğru, namuslu) kelimesi idi, ve kızcağız bunu radfahrend (bisiklete binen) şek­ linde yorumlamıştı. Sadece çocuklar değil, dil topluluğunun kendisi de ya­ bancı dil malzemesini yorum lam a yolu ile kendi malı haline getirir, benimser. Bu durum da y o r u m l a y a r a k alma (Eindeutung) dan söz edilir. Eskiden «halk etimolojisi» (Volks229


etymologie) deniyor, aslında «halkın» yaptığı «yanlış» etimo­ loji, ilim adam larının «doğru» etimolojisinin karşısına çıkartılı­ yordu. Fakat yorumlama, yanlış bir etimolojiden çok daha fazla b ir şeydir. Bildiğim en mükemmel yorum lam a örneği Alm ancada bulunm aktadır : Hangematte (hamak) kelimesi. Bu kelim enin tarihi hakkında bilgi sahibi olmasaydık, en keskin zekâlı dilci bile, onu yabancı kelime olarak düşünemezdi. «Hangematte», gerçekten de, özellikle branda/yelken bezinden yapılmışsa, «asılan» bir hasırdır U80 ). H akikatte ise, bu kelime nin tem elinde Amerika yerlilerinin dilinden ham ak ( = yatak) kelimesi bulunm aktadır; İngilizce hammock keli­ mesinde de bu anlamı görebiliyoruz. Hamak, HollandalI denizciler tarafından A lm anya’ya getirilmiştir. H am ak’ın H angem atte oluşu, yani yorumlama, bazı ses olayları ile hazırlanm ış ve desteklenmiştir. Kelimenin sonundaki damak sesi öne alınmış ve dudak -geniz sesi m ’yi damak-geniz sesi ng’ ye dönüştürm üştür. Daha sonra kelimenin bitiş yerinde yeni­ den b ir damak sesi değil, b ir diş kapantılı sesi oluşturulm uştu; böylece ses bakım ından hângm at okun. : (Hengmat) gibi b ir şe­ kil ortaya çıkmış, bu da yorumlamaya yol açmıştır. -M eerkatze («denizkedisi», gerçekte : Uzun kuyruklu m aym ungiller, ereogitheçus) kelimesini de yine kuzey AlmanyalI denizcilere borçluyuz. Kelimenin aslı, Hintçe m arkata (maymun)dur; de­ nizciler bunu M ar-K atte «bataklık kedisi» şeklinde anlam ışlar dı. G üneyli Alınanlarda Meeı* kelimesi kuzey Almancasmdaki kullanılışın aksine bir iç suyu, gölü değil, okyanusu ifade eder. Bu yüzden güneyliler kelimeyi «denizaşırı yerden gelen kedi» şeklinde yorumlamış ve sonra da ona uygun güney Almanca ses kalıbına sokmuşlardır. (M arkatte ■> Meerkatze). Görüldüğü gibi, yorumlama, yabancı dilden kelimelerin, kendi dilimizin bütününden hareketle anlam ile doldurulma180)

Hangen asmak, Matte örülmüş veya kaba dokunmuş küçük halı,

altlık v.b, demektir, (Çev.) 230


sidir. Kelime sadece nesnel içeriğini korum akta (mes. «iplerle -iki ağaca veya direğe- asılan yatak», «denizaşırı ülkelerden gelen maymun»), ses ve anlam dile uydurulm aktadır, fakat her biri kendi başına değil, h er ikisi aynı anda ve birbirleriyle sımsıkı temas içnıde. Hangem atte örneğinde Alm an dilinin ba­ şarısı, gerek ses, gerek anlam yönünden, hele h e r iki yönün birbiriyle bağlanması bakım ından son derece mükemmeldir. Bütünden çıkarak teki şekillendirme dediğimiz olayı en iyi şekilde gözler önüne serm e bakımından en uygun örnektir. Gerçekten de ruhsal başarıların tüm ü, dilin, bütün ka­ demelerinde gerçekleşmesine katılır. Dilde içeriği olmayan, yani konuşucunun hâfızasmdaki dilin b ü tün kelime hâzinesi ile bağlantılı olmayan, dışardaki bir olguya işaret etm eyen hiçbir sesleme yoktur. Bir yandan ses, öte yandan içerik ve olgu ara­ sındaki ilişkinin ne kadar sıkı olduğu, b ir bildirm eyi hedefle­ meyen, gerçek b ir konuşma amacı taşım ayan b ir düşünceye bile, dıştan çoğu kere görülüp duyulmasa dahi, dil hareketlerinin eşlik etmesinden anlaşılm aktadır. Böylece tabiîdir ki, ifade edilecek anlam, seslemeyi belir­ lemektedir. F akat tersi de doğrudur: İnsanın belirli b ir olguyu ifadeye elverişli kelim elerden hangilerini seçeceği, hangi ser lem elerin o andaki ifade ihtiyacına uygun düşmesine bağlıdır. Ses bakım ından kuvvetli/zayıf, keskin-vurucu/ihtiyatlı-m utedil kelim eler olduğu gibi, h er tü r ses taklitçiliği ve ses sembolleri de em re amadedir. Fakat öte yandan kelime seçimi de yine cümle kurm a planına bağlıdır. Bu ilk olarak, belirli bir yer­ de bir tek heceli veya b ir çok heceli kelim e isteyebilen ton akı­ şı ile; ikinci olarak da asıl düşüncenin hangi kelimeden çıka­ cağını, olgunun hangi hatlarının asıl konu, hangilerinin tâli konular olacağını kararlaştıran yapısı ile etkili olur. Elbette burada da bunun aksi de geçerlidir. Cümle kurm a planı sadece kelim elerin seçimini belirlemez, kendisi de olgunun 231


gerektirdiği kelimelerce belirlenir. Meselâ çok uzun bir kelime, ritim le ilgili sebeplerden dolayı cümlenin sonuna gitmek ister. Fakat fiil ise, Almancada tem el cümlede bu işin gerçekleşmesi mümkün değildir, çünkü fiil baştan ikinci yerde bulunm ak zo­ rundadır; fiilin sona sürüldüğü yan cümlede ise çekimli fiil sona gidebilir. Öyleyse, icabı halinde Dadurch vervielfâltigten sich die Schwierigkeiten (Bu suretle zor­ luklar kat kat arttı) demek yerine, verielfâltigen fiilini sona almak için, Es ist klar, daB sich dadurch die Schwieı-igkeiten vervielfâltigten gibi bir ifade tercih edilecektir. Kelime seçiminin, cümlenin ritm i ve melodisiyle ne kadar sıkı sıkıya bağlı olduğu burada açıkça görülmektedir. Ritim ve melodinin kendileri de ifade değerine ve gücüne sahiptir, ve belirli bir cümle şeması çoğu kere sadece, konuşucunun ifade ihtiyacına tam uyan belirli bir ton akışını müm kün kıldığı veya gerek­ tirdiği için seçilir. Nihayet tabiîdir ki, bir cüm lenin şeması, söylenecek şeye, yani cümlenin anlamına bağlıdır. Bu belirle­ meler, ton akışı, kelime seçimi ve anlam, baştan itibaren b era­ berce etkili olurlar ve birbirlerini de karşılıklı olarak etkiler­ ler. Beraberce etkilerinin çok çeşitli im kânları arasında seçim, bilinç dışında (otomatik olarak) ve bir saniyenin ufacık p ar­ çaları içinde yapılır. Ruhun h er insanda h er gün defalarca gerçekleştirdiği bu başarısı karşısında gerçekten hay ret etm ek lazımdır. Cümle teşkili olayının basamakları, ancak bu olay (cüm­ lenin güçlüğü, konuşanın yorgun oluşu, hastalıkla ilgili dil arızası v.b.) bazı sebeplerle müşkülleşmişse ve bu yüzden alı­ şık olunandan daha yavaş vuku buluyorsa iyice gözlemlenebi­ lir ve incelenebilir. B ir kere başlangıçta, söylenecek şeyin top­ lu anlamı ile ilgili niyet bulunm aktadır. Bu toplu anlam daha sonra özellikle bilinçteki ton akışmca sağlanan, fakat daha o anda özne-nesne bölümlemesine sahip bir cümle şeması halinde açılıp gelişmektedir. Kullanılacak kelim eler ise daha henüz mev232


cut değildir, sadece genel nesnel içerikleri ile temsil olunm akta­ dır. Kelime seçimi ancak üçüncü kademede gerçekleşir. Bu du­ rum a her günkü hayatım ızla sürekli olarak şahit oluruz, b ir ko­ nuşucu başladığı cüm lenin belirli bir yeri için ya hiçbir kelime bulamaz veya en azından akim a o anda uygun bir kelime gel­ mez. Kelime seçimi ile hem en hem en aynı anda, tasarlanan ke­ lim eler eklemlenir. Bazen eklemleme yani söyleme, daha keli­ me seçimi işi tam am lanm adan önce, başka b ir deyişle fazla er­ ken başlar; bunun sonucu ise, daha önce söz ettiğimiz kelime karıştırm asıdır. Nihayet şunu da unutm amalıyız ki, söylenecek şeyin an­ lamı da h er çeşit konuşmadan önce kesin olarak kararlaştırıl­ mış ve sabit değildir. Bu anlam ancak konuşmanın içinde tam olarak son şeklini alır. Kelime seçimi anlama renk verir, bu her gün yaşadığımız b ir tecrübedir. Ve cümlenin yapısı, bölümlenmesi, asıl konu ve tâli hususlar hakkında son k ararı verir. Ni­ hayet bütünün anlam ı b ir kere daha ses yapısına, özellikle ton akışına bağlıdır. Böylece cümlenin anlam ının ortaya çıkışında da, dil ile ilgili gerçekleştirm e olayının bütün kadem eleri bera­ berce etkili olurlar. Dil şekillendirm esinin ruhsal başarılarla bu içten birliği üzerinde, hele dilin karm aşık yapısını çözüp tek tek parçaları göstermek zorunda olan bir incelemede özellikle durm ak ge­ rekiyordu. Bu arada bu birlik ve beraberce etkilem e asla gözden kaybedilmemelidir. 5.

Ruh ve Dünya :

Der Goot, der m ir im Busen wohnt, Kann tief mein Innerstes erregen; Der über ailen meinen K râften thront, Er kann nach .auBen nichts beıvegen. 233


(Bağrımda oturan Tanrı, İçimin en içini tahrik edebilir; B ütün güçlerim üstünde ta h t kurup oturan, Dışa doğru hiçbir şeyi harekete geçiremez.) F aust’un bu m ısralarda dile getirdiği şey, b ü tün bilinç yaşantılarının «dışarı»ya karşı, bilinçte görünse de bilinç olma­ yana karşı kapalılığı hususundaki tecrübedir. Bu, gerek yaban­ cı bilinçlerle, gerek nesnel dış dünyayla ilişkiler bakım ından geçerlidir. Fakat bu tecrübenin F aust’ta bir şikâyet tonu almış olması, h er şeye rağm en ruhun dış dünyayla mecburî bir iliş­ kisinin var olduğuna; hayat tam anlamıyla m üm kün ve ru ­ hun gerçekleşmesi m üm kün olacaksa, bilinç ile dünya arasın­ daki şeddin yıkılması gerektiğine işaret etmektedir. Ve dışarıyla bu ilişki, ruhum uzun varlığının en derininde y er alır. Dışarıya şu veya bu şekilde işaret etm eyen hiçbir ru h ­ sal yaşantı yoktur. İster algılamalar, ister hâtıralar, ister hayal­ ler olsun, bütün tasavvurlarda bu bizim için son derece tabiî­ dir. Daima bir şeyi algılar, b ir şeyi hatırlarız, ama bu tasavvu­ ru n kendisi değil, onun bağlı olduğu şeydir. İlgili sinir uyarıla­ rının çıkış noktası sinirlerin kendisi olabilir, bu u yarılar için dıştan hiçbir sebep m evcut olmayabilir. Fakat gene de ortaya çıkan bilinç yaşantıları m utlaka dışa kaydırılacaktır. Kulağımız çınlayınca, bunun sebebinin kulağımızın kendisinde bulundu­ ğunu ne kadar kesin bilsek de yine dışardan gelen sesler du­ yarız. Böylece çoğu kere, organizmamızın içindeki olaylar dola­ yısıyla ortaya çıkan duyumlar, hatalı bir şekilde, dıştan gelen tesirlere bağlanır, ve böylece b ir halüsinasyon (sanrı, Halluziııation) olayı ortaya çıkar, yani b ir hayal ürünü, gerçek bir algılama olarak kabul edilir. Rüyada da buna çok benzer bir durum söz konusudur; rüya bizi, varlığının bütün sebebi içi­ mizde bulunan b ir dış dünyaya götürür. Bu olaylara o kadar sık rastlanır ki, bu konudaki hatırlatm a yeterli olacaktır. 234


Aynı şekilde, iradem izin ve arzularım ızın daima gerçek­ leşmesi istenen şeylere yöneldiği gerçeğini de sadece h atırlat mak yeterlidir. Bir şey istem eyen b ir irade, b ir şey arzu et­ meyen b ir istek yoktur, olamaz. Birisinin ne istediğini bil­ mediğini söylediğimizde, isteğini, iradesinin içeriği olmadığını kastetmeyiz, çeşitli içerikler arasında bocaladığını, tereddüt et­ tiğini ifade ederiz. Fakat aynı şey ru h halleri ve duygular için de geçerlidir. Tecrübe daima ve durm adan tersini gösteriyorsa da, burada sebep ve vesileler otom atikman dışarda aranır. Kendi kendisini az çok tanıyan h er insan, ru h hallerim izin varlığım ızın genel durum undan doğduğuAu, sağlıklı, tok, dinç ve iş görür veya bun­ ların tersi bir halde olup olmadığımıza bağlı bulunduğunu iyi bilir. Gene de ru h halimizdeki bozukluğun sebebini, iş yerindeki veya ile içindeki bizi kızdıran b ir olaya, radyodan duyduğumuz bir habere, bir teklifimizin reddedilmiş olmasına, trenin gecik­ mesine veya kötü havaya bağlarız; halbuki aynı «sebep»in ruh halimizi akşam ve sabah, yem ekten önce ve yem ekten sonra, dışarda soğuk rüzgârın ağzında ve sıcacık odada bam başka şekil­ de etkilediğini h er günkü tecrübelerimizle yaşarız. Doğrudan doğruya organizmanın kendisini ilgilendiren .açlık veya susuz­ luk gibi duygular bile, dışarıyla ilişkilidir. Elbette, sebeplerinin dışarıya kaydırılm ası anlamında değil, zaruri olarak bu açlığın ve susuzluğun giderilmesi hususunda dışardan bazı şeyleri is­ tedikleri anlamında. Bu muhakemeye, akla dayalı bir düşünce değil, en aşağı düzeydekiler dahil bütün hayvanların davranış­ larının gösterdiği gibi, doğrudan doğruya ru h tan kaynaklanan b ir güdüdür. Bütün ruhsal yaşantıların nesnel-maddî olarak bu yönel­ mesine, onların y ö n e l i m i (Intention) ve bununla ilgili 235


özelliğe de h e d e f e y c n e l m i ş l i k gegenstândliche Gerichtetheit) denir (181).

(Intentionalitât,

Bilincimizin, bütün yaşantılarım nesnelere bağlama özel­ liğinin, dilin en esaslı karakter özelliğini teşkil ettiği şimdi ko­ layca görülebilir. İkinci bölümde, iki insanın dil yoluyla, ortak bir dış dünyayla ilişki vasıtasıyla anlaştıklarını tespit etmiştik. G erçeten dil sadece «dış»tan söz edilebilir. «İç»i kastettiği y er­ de, bunu âdeta «dış»a tercüm e etm ek zorundadır. Ruhu ve dünyayı kastettiğimiz zam an «iç»ten ve «dış»tan söz edilmesi de, bir tercüm edir. Gerçekte ruh-dünya ilişkisi b ir m ekân ilişki­ si değildir. Fakat dil, bütün somut olmayan ilişkileri mekâna tercüm e eder. Bu işi sadece bir dil, ya dâ b ir diller grubu değil, istisnasız bütün diller yapar. Bu özellik, insan dilinin değişmez hatlarındandır («Invarianten» = değişmelerindendir). Zaman ilişkileri, m ekan yönünden ifade edilirler: Vor - naclı Weihnachten (Noel’den önce, sonra), İnnerhalb eines Zeitraums von zwei jahren (iki yıllık bir süre içinde, zarfında) gibi. Ruhsal olaylar­ da sadece «dış»tan ve «iç»ten değil, über-unter der Schvvelle des Bevvs s tseins (bilinç çevresinin, «eşiğinin» üstünden, al­ tından), «bilinçaltı»ndan, Vordergrund-Hintergrund (ön plana rt plan, içyüz) den, ruhun « d erin lik lerin d en ve «kat»larmdan, «tabaka»larından söz ederiz. Mekân genel olarak b ü tün somut olmayan m ünasebetlerin modelliği görevini yerine getirir: Neben der Arbeit erteilte er Unterricht (İşinin yanında ders veriyordu); grâBer lls der Ehrgeiz war die Liebe (sevgisi hırsından büyük­ tü), hinter dieser MaBnahme stand die Absicht (bu tedbirin a r­ dında şu niyet bulunuyordu) v.b.- örnekleri artırm anın gereği yok, insan benzerlerini yazılı veya konuşmalı h er söz parça­ sından istediği m iktarda toplayabilir. Bu olay, en genel ölçüde yaygın oluşundan ve dillerin tarihinde oynadığı rolden dolayı 181)

Bu kavram FRANZ BRENTANO’dan kaynaklanmaktadır. «Psyc-

hologie vom empirischen Standpunkıt», 2. kitap, bölüm 1/5. (KRAUS'un yeni yayınladığı kitapta 1. cilt, s. 124, Leipzig 1924).

236


anlam ve önem kazanm aktadır. Bunu sadece, başlangıçta hep­ si mekân ifade eden öntakıların («Prâpositionen» = «önde yer alan») kullanılışında değil, fiillerde ve sıfatlarda da göster­ mek mümkündür. Fakat dil, daha geniş ve derin b ir anlam da da «dış»a yö­ neliktir. H er dil ifadesi, realiteden b ir parçayı, dış dünyadan bir olguyu kastetm ek kudretine sahiptir ve bununla görevlidir. Dili dil yapan da zaten budur. B ir çocuk dilin yaptığı, başardığı bu işin farkına vardığı an, dile egemen olm uştur. Bunda kimse ona yardımcı olamaz; çünkü h er çeşit yardım ın ön şartı anlaşmak, yani dilin kullanılm ası anlam ını taşırdı. Anlam olayının yaşan­ ması, kelim elerin ve sözlerin b ir niyet taşıdığının idraki, öğre­ nilmesi, -bunları her insan kendi başına bizzat edinmek zorun­ dadır. Bu edinmenin, hangi hayat çevresinden hareketle ger­ çekleştiği dikkate değerdir ve önem taşır. Çocuklar üzerindeki h er gözlemin gösterdiği gibi, ifadeleri anlam la dolduran, akıl ve kavrayış alanı değil, irade alanıdır. Realiteye müdahale etme arzusu, cümleye anlam ım verir. Bir nesneye hükm etm e arzu­ su, o nesneye ismini verir. Çocuğun daha ilk kelim eleriyle yap­ tığı ve yapm ak istediği şey, dünyadaki nesneler üzerinde, keli­ menin çekilenmiş işareti vasıtasıyla hükm edebilm e gücü kazan­ m aktır. Bir kelimeyle, anlam hâdisesi, insanın en eski çağlardan itibaren yaşadığı büyü, sihir alanından kaynaklanır. Bu kaynağı yüzünden dil, esas olarak bir (gizli güçleri) ça­ ğırm adır (Beschwörung). Söz ile b ir şey kastetm ek, bu çağırma niyetinin biraz zayıflamış şeklidir. Dilin bu çağırma gücünü h er yerde biz de hissetmez miyiz? Felâket anlamı taşıyan keli­ m eleri söylemekten kaçınmaz mıyız? «Ölüm» yerine «kaybet­ m e k te n , «vefat»tan, «irtihal»den söz etmez miyiz? Öte yandan doğum olayını ve yeni doğan çocuğu örtm ecelerle (örtücü, ko­ ruyucu adlarla) çevrelemez miyiz? K ültürüm üz ne kadar yük­ sek, kafamız ne kadar aydınlanmış olursa olsun bunlar bizim, kelimenin böyle örtm eceler yardım ıyla önlemeye çalıştığımız 237


çağırıcı gücünden korkumuzu ortadan kaldıramaz. Bunlar ma zinin derinliklerinden gelen, yok olmaya mahkûm bir spiritualizmin (Geistigkeit, tinselcilik) kalıntıları değil, insan ruhunun, insanlar ve insanların sözü vaı olduğu sürece geçerli olacak aslî gerçekleridir. Sözün çağırma gücü sadece bir inanç değil­ dir, durm adan gördüğümüz gibi, iyilik yönünde olsun kötülük yönünde olsun, b ir gerçektir. Ruhu ve dünyayı dil vasıtasıyla birlik içine sokan, birleş­ tiren halka böylece kapanıyor. Dil içinde nasıl bütün ru h ger­ çekleşiyorsa, ruhun içinde de bütün dünya çağrılmış olm aktadır. Ruh dünyaya dil hüviyetiyle egemen olmuştur.

238


Dil denen mucize 1 walter porzig