Issuu on Google+


Orhan Duru 18 Aralık 1933'te İstanbul'da doğdu. Ankara Üniversitesi Veteriner Fakültesi'ni bitirdi (1956). Bir süre veterinerlik ve aynı fakültede asistanlık yaptı. 27 Mayıs 1960 askeri müdahalesinden sonra 147'ler arasında üniversiteden uzaklaştırılınca gazeteciliğe yöneldi. Ulus'ta başladığı bu mesleği Cumhuriyet, Milliyet, Güneş ve Hürriyet gazetelerinde sürdürdü. Öykü ve deneme yazarlığının yanı sıra çeviri ve tiyatro uyarlamaları da yaptı. İlk öyküsü 1953'te Küçük Dergi'de yayımlandı. Mavi, Evrim, Yeni Ufuklar, Pazar Postası, Yelken ve Dost dergilerindeki ürünleriyle dikkat çeken Duru, Ağır İşçiler adU öyküsüyle 1970 TRT Sanat Ödülleri Yarışması'nda başarı ödülü kazandı. Yapıtları: Öykü: Bırakılmış Biri (1959); Denge Uzmanı (1962); Ağır İşçiler C\97^): Yoksullar Geliyor (1982); Şişe (1989); Bir Büyülü Ortamda (1991); Sarmal-Toplu Öyküler (1996, Sedat Simavi Vakfı Edebiyat Ödülü); Fırtına (1997, Sait Faik Ödülü, Erdal Öz'le birlikte). Deneme; Kıyı Kıyı Kent Kent (1977, genişletilerek Mavi Gezi adıyla 1986 ve 1987'de yeniden basıldı); Hormonlu Kafalar (1992); istanbulin (1995). Anı: O Pera'daki Hayalet (1996, Sezer Duru'yla birlikte). Çeviri: Sierra Madre'nin Hâzineleri (B. Traven'den); Gizli Tarih (Prokopius'tan); Çağdaş Fizik'te Doğa (Werner Heisenberg'den, V. Günyol'la birlikte); Amerika (Ginsberg ve Ferlinghetti'den şiirler, F. Edgü'yle birlikte). Tiyatro (Uyarlama): Durdurun Dünyayı İnecek Var (1968, Antony Newley ve Leslie Bricuss'tan), Sınırdaki Ev (1970, Slawomir Mrozek'ten); Üzbik Baba (1990, Alfred Jarry'nin Kral Üöû'sünden). Derleme: Kısas-ı Enbiya (1979, 1997).


t U r K İ Y E İ ş B A N K A S I K ü lt ü r Y a y ın la r ı

bizans'ın gizli tarihi Prokopius Çeviren Orhan Duru

T arih


Ä°stanbul 2001


İÇİN DEKİLER

SUNU

...................................................................................................................

K İTA BIN AMACI

7 27

I. BÖ LÜ M

BELISARIUS İLE AN I O N IN A ...................................................................

31

I I . BÖ LÜ M

JUSTINUS, JUSTINIANUS VE T E O D O R A ............................................

57

I I I . BÖ LÜ M

JUSTINIANUS ’UN KÖTÜ YÖNETİMİ

81

IV. BÖ LÜ M

TEODORA’NIN İŞLERİ

99

V. BÖ LÜ M

ŞEYTAN İMPARATOR’UN GETİRDİĞİ YİKİM

113

V I. BÖ LÜ M

TOPLUMUN ÇEŞİTLİ SINIFLARININ KIYLMİ ................................... 133 V II. BÖ LÜ M

HER ŞEY VE HERKES İMPARATOR’UN AÇGÖZLÜLÜĞÜNE KURBAN EDİLDİ

151

S O N SÖ Z

İMPARATOR’LA İMPARATORİÇE’NİN KENDİNİ BEĞENMİŞLİĞİ ............................................................................................. 165 .............................................................................................................. ..167 .................................................................................................... ..173 YKR ADLARI D İZ İN İ ............................................................................................175 KİMİLER D İZ İN İ ....................................................................................................177

N OTLAR

7.AM A NDİZİN


SUNU

mparatoriçe Teodora’yı İtalya’nın Ravenna kentin­ deki kilisenin duvarlarında mor bir giysi içinde gö­ rüyoruz yakın çevresiyle birlikte. Mor, Bizans impa­ ratorlarının ve imparatoriçelerinin simgesi. M or oda­ da doğuyorlar, mor salonlarda tahta çıkıyorlar. Ö l­ dükten sonra mor lahitlere konuluyorlar. Yoksulluğun en alt düzeyinden gelmiş, sirklerde ve tiyatrolarda fırtınalı günler geçirmiş, aşkları ve oynak­ lığı ile ilgi toplamış, daha sonra İmparator Justinianus’un eşi olarak en görkemli döneminde bir impa­ ratorluğun yönetimini paylaşmış bir kadını pul pul mozaikler arasından tanımaya çalışmak çok zor. Kıyı­ sından takılar sarkan kocaman tacı altında kalan yü­ zü, birbirine yakın kaşları ve büyük gözleriyle bir hüz­ nü yansıtıyor gibi. Biraz soğuk ve çekingen. Boynu uzun. Gülümsemeyen dudakları iri ama emir vermeye alışmış bir görünümde. Tüm bunlar gerçekte bir şey anlatmıyor... Bizans döneminde yapılmış tüm kilise­ lerde bulunabilecek, birbirine benzer ve aynı geleneği sürdüren mozaiklerden biriyle karşı karşıyayız. Sadece Teodora değil, tüm Bizans tarihi de ilgilen­ diriyor bizi. Kimi yazarlara bakılırsa hileler, entrika-

I


1ar, suikastler, komplolar, darbeler, karanlık ve kirli işler, savaşlar, zaferler ve yenilgilerle dolu bir tarih bu. Hangi ülkenin tarihi böyle değil ki... diye sorula­ bilir. Ama Bizans tarihinde bu çeşit olaylar biraz daha yoğunluk kazanıyor. Gene de bir yargıda bulunabile­ cek durumda değiliz. Devletlerin tarihinde entrikalar­ la, ayaklanmalarla dolu karanlık dönemler de olabi­ lir, huzur ve barış içinde geçen dönemler de... İmparatoriçeler erkeklere düşkün olabilir, olmayabilir de. Tüm bunlar, yönetimlerde genellikle görülen yozlaş­ manın bir belirtisi olarak da ortaya çıkabilir. Bir dönemi derinlemesine anlam ak konusunda sonradan yazılmış tarih kitapları yararlı olmuyor. Onlarda genellikle bir soğukluk var. İnsancıl ayrıntı­ lardan, öznellikten uzak kalıyorlar. Kuşkusuz tarihçi­ ler bir devletin tarihini yazarken yansız olmak kaygı­ sıyla çoğu kez ayrıntılardan uzaklaşıyor. Oysa o ay­ rıntılarda gizli olanları öğrenmek istiyor insan. Bunu veremiyor tarihçiler. Genellemelerle sınırlı kalmak zo­ rundalar. Bu nedenle anılar, içtenlikle yazılmış karala­ malar, edebiyat ürünleri daha çok ilgi çekiyor. Kısaca­ sı yüzeysel tarihlerden çok, kaynak kitaplar, belgeler sağlayabiliyor istediğimiz bilgiyi, kimi zaman. Burada sizlere böyle bir örnek sunmak istiyoruz. Bizans’ın en görkemli döneminde yönetimde bulunan Justinianus ile Teodora’yı daha yakından anlamak ola­ nağını veren bir kaynağı getiriyoruz sizlere. O kadar tanımaya çalıştığımız İmparatoriçe Teodora ile aynı dönemde yaşamış bir tarihçi olan Prokopius’un Bi­ zans’ın Gizli Tarihi adı verilen kitabı bu. O çağda, bizdeki saray vakanüvisleri gibi resmi bir Bizans tarihçisi olan ve pek çok resmi tarih yazan Prokopius, ardında bir de Bizans’ın Gizli Tarihi’ni bırak­


tı. Yazarın ölümünden çok sonra ortaya çıktı bu ki­ tap. Gizli Tarih'te., Bizans İmparatoru Justinianus ile eşi Teodora’nm yaşamları, özellikleri, kişilikleri, yap­ tıkları işler, çevirdikleri dolaplar ve entrikalar açıkça, ancak çoğu kez kızgınlık ve hırsla anlatılıyor. Prokopius bu kitabı, resmen yazdığı tarihsel kesitte anlata­ madıklarını gelecek kuşaklara açıklamak için kaleme aldığını belirtiyor. Gizli Tarih'te başrollerde Justini­ anus ve Teodora yer alıyor. Onları çağın ünlü komu­ tanı Belisarius ile eşi Antonina izliyor. Antonina da Teodora’dan aşağı kalmayan bir kadın. Prokopius’un çizdiği Bizans toplum yaşamı kavga­ larla, gaddarlıkla, parti çatışmalarıyla, işkencelerle, baskılarla örülü. Neredeyse kokuşmuş bir ortam. Ta­ rih kitaplarında “ Büyük” diye anılan Justinianus, Gizli Tarih’te para düşkünü, hain, sefil, yasaları çiğ­ neyen ve keyfine göre uygulayan kanlı bir despot ola­ rak tanımlanıyor. Vandallara, Gotlara ve İranlılara karşı yapılan savaşlarda Bizans ordusunu zaferlere kavuşturan general Belisarius ise eşine tutkun, onun sözünden çıkmayan, zayıf bir erkek olarak anlatılı­ yor. Prokopius’a bakılırsa o çağda Bizans çürümekte, kadınlar kocalarını aldatmakta, parayla her şey satın alınmakta, insanlar başlarına gelen felaketler karşı­ sında ne yapacağını şaşırmış dürümdalar. Yazar, casus sürülerinden ve jurnalcilerden korktuğu için kitabını gizli yazdığını ayrıca belirtiyor. Burada Teodora da bir çeşit fahişe, büyücü ve karanlık bir kadın olarak karşımıza çıkıyor. Böylece bu özellikleriyle bu kitap, aşırı suçlamala­ rı ve abartmaları olsa da, yüzeysel tarihlerden ayrılı­ yor. Gerçek bir kaynak kimliğine bürünüyor. Proko­ pius’un anlattıklarının doğru olup olmadığı sonradan


pek çok araştırnacıyı ilgilendirdi. Ancak sonunda Prokopius’un yazdıklarında gerçeklik payının büyük olduğu ortaya çıktı.

P r O K O P İU S ’ u N K İM L İĞ İ

Tarihçi Prokopius, Kayseriye kentinde doğdu. Bizim Kayseri değil bu. Filistin’de deniz kıyısında Romalılarca kurulan bir kent. Prokopius’un doğum tarihi bi­ linmiyor ama MS 5 0 0 ’de ya da bu tarihten az önce doğduğu sanılıyor. MS 5 2 7 yılında Komutan Belisarius’un özel yazmanı ve hukuk danışmanı oldu. Görev nedeniyle Komutan Belisarius’la birlikte İran, Afrika ve İtalya’daki seferlere katıldı. İranlılara, Vandallara ve Gotlara karşı yapılan savaşları yakın­ dan izledi. 5 4 2 yılında Prokopius Bizans’a döndü. Burada başkenti ve bütün İmparatorluğu silip süpü­ ren büyük veba salgmını gördü ve yazdığı kitaplar­ dan birinde ayrıntılı olarak buna yer verdi. Daha sonraki yıllarda Prokopius’un İmparator Justinianus’a yaklaştığını görüyoruz. Teodora’nın ölü­ münden sonra Justinianus’la iyi ilişkiler kurabilen Prokopius’a 5 6 0 yılında Illustres unvanı verildi. “Seçkin ya da aydın” anlamına gelebilir bu söz. O çağda yük­ sek devlet görevlilerine tllustres, spectabiles ya da clarissimi gibi unvanlar veriliyordu. Illustres unvanı ise çok az sayıda kişiye uygun görülmüştü. Demek ki Prokopius en yüksek düzeyde bir görevli durumuna gelebilmişti. Prokopius, burada da kalmadı, 5 6 2 yılında Bizans kenti yöneticisi ya da Latince deyimiyle Praefectur'u oldu. Bu görevin çok önemli olduğu modern tarih­ çiler tarafından belirtiliyor. Prokopius’un İmparator 10


Justinianus ile aynı yılda, yani 565 yılında öldüğü sa­ nılıyor. Prokopius’un o döneme göre klasik bir eğitim aldı­ ğını biliyoruz. Onun yaşadığı dönemde Bizans İmpa­ ratorluğu hem eski Roma’nın, hem de Grek uygarlığı­ nın etkileri altında bulunuyordu. Prokopius’un eski tarihçilerden esinlendiği, yazdığı resmi tarihlerde Herodotos ve Thukidides’in yöntemlerini izlediğini görü­ yoruz. Yer yer Aristofanes’in oyunlarından yaptığı alıntılar nedeniyle klasik yazar ve düşünürlerin etkiti altında kaldığı sonucuna varıyoruz. Prokopius Gizli Tarih dışında sekiz kitaplık bir Savaşlar Tarihi yazdı. Bunlarda Bizans ordularının Vandallar, Gotlar ve İranlılarla yaptığı savaşları anlattı. Savaşlar Tarihi'nin üç cildi D e Bello G othico, yani “Gotlarla Savaş Üzeri­ ne” adını taşıyor. İki cildi D e B ello Persico, yani “İranlılarla Savaş”, iki cildi de D e Bello Vandalico, yani “Vandallarla Savaş” ... Sekizinci cildin ise bunla­ ra sonradan eklendiği bildiriliyor. Gizli Tarih tüm bu savaş tarihlerinin bir devamı gibi. Yazar sık sık daha önce yazdıklarına göndermeler yapıyor. Prokopiu?^ ay­ rıca İmparator Justinianus’un emriyle onun zamanın­ da yaptırılan kilise, köprü ve başka yapıları içine alan altı ciltlik bir kitap yazdı. Bunun adı ise D e Aedifiis kısacası “Yapılar” . Yazar bu kitabında ise o dönemde­ ki mimariyi ortaya koyan çok değerli bilgiler veriyor. Prokopius’un Gizli Tarihimde. Justinianus ile Teodora’yı, yanında çalıştığı komutan Belisarius ile eşi­ ni bu kadar kötülemesi, araştırmacılar için ayrı bir merak konusu oldu. Yapılan çalışmalardan Prokopi­ us’un tutucu bir insan olduğu ortaya çıkıyor. Kitapla­ rında sürekli olarak yerleşik geleneksel kurumların önemine değiniyor, eski kurallardan cayılmamasını is­ li


tiyor. Oysa anladığımız kadarıyla İmparator Justinianus egemenliği süresince gelenekleri ve özellikle bü­ yük arazi sahiplerinin güçlerini ve etkisini kırmaya çalıştı. O dönemde büyük çiftliklere Latifundia denil­ mekteydi. Bizans tarihçisi Vasiiiev’e göre bu büyük arazi sahipleri bir dönemde o kadar güçlenmişlerdi ki, sözgelimi Kapadokya’da ve Mısır’da bunların özel askeri birlikleri besledikleri bile görüldü. Justinianus ise bunlara karşı merkezi yönetimin gücünü sağlam­ laştırmak, devleti yeniden düzene sokmak için çeşitli uygulamalarda bulundu. Zaman zaman bunların top­ raklarını kamulaştırdı. Prokopius tutucu bir kişi ola­ rak bu uygulamaları hiç hoş karşılamadı. Anlaşılan büyük arazi sahiplerini ve soylu kişileri tutuyordu da­ ha çok. Gizli Tarihli bu nedenlerle kaleme aldığını öne sürenler de var.

B İ Z A N S ’ IN G İZ L İ TA RİH İ

Prokopius’un Gizli Tarih'x 5 5 0 yılında yazdığı sap­ tandı. Teodora 5 4 8 yılında kanserden öldüğüne göre, onun ölümünden iki yıl sonra yazıldı demek. Gizli Tarih'in biçimi biraz karmaşık. Yazar en baş­ ta kısa bir girişle, kitabın yazılış amacını anlatıyor. Üs­ tü kapalı geçilmiş gerçeklerin içyüzünü anlatacağını belirtiyor. Kitabın ilk bölümünde danışmanı olarak yanında çalıştığı Komutan Belisarius ile eşi Antonina’nın yaşamlarına yer veriyor. İkinci bölümde Justinianus’tan önceki İmparator Justinus dönemini ele alı­ yor. Justinianus’un nasıl tahta çıktığını anlatıyor. Justinianus’un kendinden önceki imparator Justinus’un ye­ ğeni olduğunu anımsatalım burada. Aynı bölümde Teodora’nın doğumu, gençlik yılları ve fahişeliği sergile­

12


niyor. Üçüncü bölüm Justinianus’un kötü yönetimine, dördüncü bölüm Teodora’nm işlerine ayrılıyor. Beşinci bölümde yazar, Justinianus’un “insan kılığına girmiş bir şeytan olduğunu” ilan ediyor, bu yüzden İmpara­ torluğun başına gelen felaketleri sıralıyor. Altıncı bö­ lümde Justinianus ile Teodora’nm toplumun çeşitli sı­ nıflarını nasıl ezdiklerini dile getiriyor. Yedinci bölüm­ de ise Justinianus’un para düşkünlüğü anlatılıyor. Gizli Tarih Prokopius’un öteki yapıtlarından tama­ men farklı. Bu nedenle çağdaş araştırmacılar bu kita­ bın Prokopius’a ait olup olmadığı konusunda kuşkuya düştüler önce. Daha sonra Prokopius’un deyişi, sevdi­ ği sözcükler, deyimler ve tanımlamalar üzerine yapılan araştırmalar sonunda Gizli Tarih'in onun tarafından yazıldığı kanıtlandı. Gizli Tarih'ın Avrupa’da ilk baskısı 1623 yılında Alemannus tarafından Lyon’da yapıldı. Ancak Alemannus töreye aykırı ve açık saçık bulduğu için kita­ bın bir bölümünü çıkarttı. Daha sonra 1663 yılında J^aris’te, Maltretus tarafından eksiksiz bir baskı ya­ yınlandı. Gizli Tarih daha sonra çeşitli Avrupa dilleri­ ne çevrildi. Eski Grekler Gizit Tarth'e A n ekdota adını verdiler. İngiliz tarihçisi Gibbon da bu kitabı İngilizceye “Anekdotlar” diye çevirdi. Oysa A n ekdota sözcüğü­ nün, yazarların ölmeden önce yayınlanmasını isteme­ dikleri yapıtları için kullanıldığı sonradan anlaşıldı. Gizli Tarih'ın Latince adı ise “H istoria A rcan a”...

K is a B

iz a n s t a r İh ç e s İ

Okurlarımızın bilgilerini tazelemek için bu noktada Bizans İmparatorluğu tarihinden, hiç olmazsa Justi-

13


nianus dönemine kadar olan bölümden söz açmamız gerekiyor. Böylece Gizli Tarih'i okuyanlar ortamla da­ ha iyi ilişki kurabilirler. Tarihçiler Bizans tarihini daha çok Konstantinus ile başlatıyorlar. Ancak kesin değil bu. Bizans İmpara­ torluğu gerçekte Roma İmparatorluğu’nun bir devamı gibi doğdu. Son dönemlere gelinceye kadar Bizanslılar kendilerine R o m a io i yani Romalı dediler. Bizdeki “Rum ” sözü de oradan kaynaklanıyor. Roma impara­ torlarından Diocletianus, imparatorluğu ikiye ayıra­ rak her birinin başına eşit yetkide iki yönetici geçme­ sini ve birinin imparatorluk topraklarının Batı’da ka­ lan parçasını, öbürünün Doğu’dakileri yönetmesini istedi. Ancak Diocletianus’tan sonra seçilen yönetici­ ler hemen birbirleriyle savaşmaya başladılar. Bu yolla seçilen ve Doğu topraklarının yönetimi kendisine ve­ rilen Kontantinus, Batı’da, yani R om a’daki karşıtı Licinius’u bir savaşta yenince tüm Roma İmparatorlu­ ğu’nun tek yöneticisi oldu. Tarih: M S 3 2 4 ... Konstantinus daha sonra başkenti R o m a’dan Bi­ zans’a taşıdı ve buraya Yeni Roma adını verdi. Daha sonra Konstantinopolis diye anılan Bizans, Doğu R o ­ ma İmparatorluğu’nun ya da Bizans İmparatorlu­ ğu’nun başkenti oldu. Bizans tarihi ise daha çok bu olaydan sonra başlamış sayılıyor. İşin garibi Prokopius, Bizans kentine hiçbir zaman Konstantinopolis de­ medi. Hep Bizantium adını kullandı. Konstantinus ayrıca Hıristiyan olan ilk imparator olarak tarihe geçti. Ancak nasıl Hıristiyan olduğu belli değil. İddialara göre ölüm yatağında son nefesini ve­ rirken Hıristiyan oldu. Bu biraz abartma ya da Kilise’nin uydurması olarak görülebilir. Yalnız doğru olan bir şey var. Konstantinus güçlenmekte olan Hıristiyan­ 14


lığın ve Kilise’nin işbirliğini sağlamak için Hıristiyanlara iyi davrandı. İmparatorluk içinde yaygm olan öteki inançlara da dokunmadı. Konstantinus 3 2 4 ile 3 3 7 yılları arasında İmpara­ torluğu yönetti. Yerine oğlu Konstantinus geçti. Daha sonra Gallus ve Julianus yönetimde bulundular. Hı­ ristiyanlık ancak Teodosius döneminde tam bir başarı sağladı ve İmparatorluğun resmi dini durumuna gel­ di. Teodosius’un sülalesi 4 5 7 yılına kadar sürdü. 4 5 7 yılında tahta geçen Leo ise başka bir sülale kurdu. 491 yılında yaşlı bir asker olan Anastasius tahta geç­ ti. Anastasius’un ölümünde ise saray muhafızları ko­ mutanı ve aynı zamanda Justinianus’un amcası olan Justinus imparator ilan edildi. Justinianus, amcası tahtta iken İmparatorluğu yönetmeye başladı, amcası ölünce de tahta geçti. Justinianus resmen 5 2 7 yılında taç giydi ve 5 6 5 yılına kadar İmparatorluğu yönetti. Justinianus Çağı içerde Hıristiyanlar arasında çeşit­ li mezhep ve inançların çatışması, dışarıda Bunların, Vandalların, İranlıların saldırılarıyla geçti. İtalya bütü­ nüyle elden çıktı. İmparatorluk Balkan Yarımadası, Anadolu, Suriye ve M ısır’ı içine alacak biçimde küçül­ dü. Roma kenti önemini yitirdi. Ostrogotlar İtalya’da, Vandallar Afrika’da, Vizigotlar Galya’da ve İspanya’da krallıklar kurdular. Gotlar bir ara İmparatorlu­ ğa paralı asker olarak sızdılar. Komutanlıkları ele ge­ çirerek perde arkasında her şeyi yönetir duruma geldi­ ler. İmparatorluk bu etkiden zorlukla kurtulabildi.

İNANÇ KAVGALARI

Hıristiyanlık içinde mezhep ve inanç kavgaları Bizans devletini hiç rahat bırakmadı. İlk inanç ayrılığı M ı­

15


sır’da yaşayan Arius adında bir din adamından çıktı. Arius kabaca “İsa’nın Tanrısallığını reddetti, ondaki insancıl öğelerin daha çok olduğunu” öne sürdü. Ariusçular ayrıca İsa’nın babasıyla yani Tanrı ile aynı öz­ den olduğu görüşünü de benimsemediler. Arius’tan başlayarak pek çok tarikat kuruldu. Ortaya çıkan dinsel tartışma sonucu ünlü İznik Ruhani Meclisi toplandı (MS 325). Konstantinus Hıristiyan olmadığı halde, bu meclise başkanlık yaptı. İznik Ruhani M ec­ lisi Ariusçuluğu dinden sapma saydı ve “İsa’yla baba­ sı aynı özdendir” görüşünü benimsedi. Ancak Ariusçuluk yok olmadı. Batı’da İtalya’ya geçti. İmparator Valens’in duruma egemen olması üzerine yeniden geri döndü. Aynı imparatorun Gotlarla savaşta yenilmesi üzerine etkisi azaldı. Bu defa başka bir tartışma çıktı ortaya. İsa’daki tanrısal ve kişisel nitelikler sorun ol­ du. Ortaya bir Antakya, bir de İskenderiye Okulu çıktı. Antakya Okulu “Tanrısallık, İsa’nın vücudunu bir vazo gibi seçmişti. Dolayısıyla Meryem İsa’nın anasıydı. T a n n ’nın anası değildi” tezini öne sürerken, İskenderiye Okulu buna karşı çıkarak İsa’yı Tanrı-insan biçiminde gösterdi ve böylece Tanrılık ve insanlık öğelerini birleştirdi. Ortaya çıkan Papaz Nestorius Antakya Okulu’nun görüşlerini savundu. Roma Kili­ sesi ise İskenderiye’den yana çıktı. Çatışma sonunda Efes’te bir ruhani meclis toplandı (MS 4 31). Bu mec­ lis, Nestorius’un görüşlerini dindışı saydı. Böylece İs­ kenderiye Okulu İsa’daki insan kişiliğini geri plana iterek tanrısallığı öne çıkardı ve aşırı bir görüşe kay­ dı. Bu görüşe M onofizit adı takıldı. M onofizit görüş Rom a’daki Papalık tarafından uygun karşılanmadı. 451 yılında Kadıköy’de toplanan ruhani meclis ise bu defa M onofizit görüşü dindışı sayarak “İsa’nın her iki 16


niteliği, yani insanlığı ve tanrısallığı birbirinden ayrıl­ maz ama birbirine de karışmaz” kanısına vardı. Ama M onofizitlik bir türlü ortadan kaldırılamadı. Justinianus imparator olunca Batı’ya yayılma politikası izle­ diğinden, Roma Kilisesi’nin tarafını tuttu ve M onofizitlere daha düşman bir politika izledi. İmparator’un M onofizitlere baskısı çok şiddetli oldu. Bu yüzden Mısır’da ve Suriye’de bazı Hıristiyanlar ülkeyi terk ederek İran ve başka ülkelere sığınmak zorunda kal­ dılar. Halk ise Justinianus ve Teodora arasında kalıp hangisine inanacağını şaşırdı.

PA R T İL ER

Aynı dönemde partiler de önemli bir kuruluş olarak etkinliğini sürdürdü. Partilerin ya da o dönemdeki deyimi ile demes'\e.nn nereden çıktığı kesin olarak bi­ linmiyor. Birtakım tarihçiler bunların kaynağını Roma’ya götürüyor. Başlangıçta dört parti olduğu bilini­ yor. Bunlar Yeşiller, Maviler, Beyazlar ve Kırmızılar olarak anılıyordu. Beyazlar ve Kırmızılar sonra orta­ dan kalktı. Geriye Yeşiller ve Maviler kaldı. Mavilere “V enetoi”, Yeşillere “P rasin oi” denildi. Kimi tarihçi­ ler ve araştırmacılar bunların halk örgütleri olduğunu belirtiyorlar. Kimi bunların imparatorluk içinde çeşit­ li sınıfları temsil ettiklerini, aralarında inanç farkları bulunduğunu öne sürüyorlar. Yalnız bu partilerin Hipodrom’daki at yarışlarıyla ilgili oldukları kesin. Her iki parti kendi yarışçılarını hazırlıyordu, yarışları izle­ yen halk. Maviler ve Yeşiller olarak ayrılıp kendi ya­ rışçısını destekliyordu. Belki bugünkü spor kulüpleri­ ni tutanlar gibi bir şey. Ancak daha ileriye gitmiş bir biçimi. Çünkü Maviler ve Yeşiller diye parti ayrımı 17


sadece hipodromda kalmadı, tüm imparatorluğa ve her düzeyde toplum kesimine yayıldı. Zamanla parti­ zanlar birbirlerine girdiler ve huzursuzluk kaynağı ol­ dular. İmparator Justinianus, Mavileri tutarak Yeşille­ ri ezmeye çalıştı. Teodora ise Yeşilleri el altından des­ tekledi. Bu parti ayrımı ve çıkardığı sorunlar Bizans İmparatorluğu’nu uzun süre uğraştırdı. Partilerin yöneticileri başlangıçta devlet tarafından atandı. Kentlerde çeşitli milis kuvvetleri kurdular ve surların onarım işleriyle de görevlendirildiler. Bu ara­ da Mavilerin eski senatörleri ve büyük arazi sahiple­ rini içine aldığı, Yeşillerin ise daha çok tüccarlar ve küçük esnafa dayandığı iddiaları da öne sürüldü. Ki­ mi tarihçiler, partilerin merkezi yönetime karşı kent­ lerin eski demokratik inançlarını yansıttığını bir gö­ rüş olarak ortaya attılar. Ama kesin bir bilgi yok bu konuda.

İM PA RA TO R J u S T İ N İ A N U S

Justinianus bugünkü Üsküp’ün yakınlarında bulunan Tauresium’da doğdu. Tarihçi Vasiliev’e göre ya İlliryalı (bugünkü Yugoslavya’nın güneyi ve Arnavutluk çevresi) ya da Arnavut kökenli. Ailesinin M akedon­ ya’da yerleşmiş eski Romalılardan gelmesi de bir ola­ sılık. Yazılı emirlerinde adını şöyle yazıyor: C aesar

Flavius Justinianus, Alamannicus, G othicus, Francicus, Germ anicus, Anticus, Vandalicus, Africanus. Justinianus’tan önce gelen imparatorlar ülkeyi ku­ zeyden ve doğudan gelen tehlikelere karşı korumaya çalıştılar. Justinianus ise gözlerini batıya çevirdi ve R o ­ ma İmparatorluğu’nun varisi olduğu görüşünden ha­ reketle, İmparatorluğu eski büyüklüğüne eriştirmeye ıs


çalıştı. Onun döneminde İmparatorluk tekrar İtal­ ya’yı, Afrika’nın kuzeyini, İspanya’nın bir bölümünü ele geçirdi. Bu başarıları nedeniyle kendine “ Büyük Justinianus” denildi. Ancak bu politikayı izlerken devletin gücünü savaşlarda harcadı ve kendinden son­ ra İmparatorluk büyük felaketlere yuvarlandı. Justinianus’un gerçekleştirdiği en önemli işlerden biri eski Roma yasalarını bir araya toplatması oldu. Bu işteki yardımcısı, hukukçulardan Tribonianus’tu. O dönemde Justinianus, İmparatorluğun her yöre­ sine kiliseler, köprüler, kaleler, saraylar yaptırdı. İstan­ bul’daki Ayasofya Kilisesi de onun döneminde yapıldı.

Teodora

Justinianus’la birlikte imparatorluğu yöneten Teodora’nın gençlik yılları gerçekten Prokopius’un anlattığı gibi mi geçti? Bunu kesinlikle bilmiyoruz. Tarihçilerin çoğu Teodora’yı ilginç, çekici, son derece zeki bir ka­ dın olarak tanımlıyor. Prokopius bile Teodora’nın güz^Iiğini anlatmaktan geri kalmıyor. Prokopius, Teodora’nm gençliğinde pek çok âşığı olduğunu, sefih bir yaşam sürdüğünü, bir ara Mısır’a ve Suriye’ye gi­ derek ortadan kaybolduğunu, daha sonra geriye inançlı, dini bütün bir kadın olarak döndüğünü yazı­ yor. Justinianus bu dönüşte Teodora ile karşılaştı ve evlendi. Tahta onunla birlikte çıktı ve birlikte taç giy­ diler. Teodora, Justinianus’a zorlu günlerinde yardım­ cı oldu. Örneğin ünlü Nika Ayaklanmasında Justini­ anus tahtını bırakıp kaçmayı düşünürken onu kalma­ ya ve ayaklanmayı bastırmaya yönlendiren Teodora oldu. 548 yılında öldüğünü biliyoruz. Justinianus ondiin sonra başka kadınla evlenmedi.

19


B

e

L İSA R İU S

Gizli Tarih'te adı geçenlerden biri de ünlü Komutan Belisarius. Tarihçiler onu iyi bir asker olarak tanımlı­ yor. O da Justinianus gibi İlliryalıydı. Önce İmpara­ torluk muhafız birliğinde çalıştı. Genç yaşta Doğu Kuvvetleri Komutanı oldu. Bu sırada Mezopotam­ ya’da Daras kenti yakınlarında yapılan bir savaşta İran ordusunu bozguna uğrattı. Bir yıl sonra Fırat kı­ yılarında Gallinicum’da İranlılara yenildi. 5 3 2 yılında Bizans’a döndü. Burada Mavilerle Yeşillerin birleşerek b aşla ttık la rı N ik a A yaklan m ası’nda Ju stin ianus’un tarafını tutarak isyanı kanlı bir biçimde bas­ tırdı. Böylece İmparatorun gözüne giren Belisarius, bu defa Vandallara karşı savaşmak için Libya’ya gön­ derildi. 18 bin kişilik bir orduyla Libya’ya geçen Beli­ sarius burada Vandal Kralı Gelimer’i önce Decimum’da, daha sonra Ticamarum’da iki kez yendi. Belki de siyasal nedenlerle İmparator onu Bizans’a çağırdı. Ve komutan zafer taklarıyla karşılandı. An­ cak bu defa Bedeviler ve Mağripliler ayaklandılar, bir çeşit gerilla savaşma giriştiler. Belisarius’un geride bı­ raktığı komutan Solomon’u yenerek öldürdüler. Vandallarla savaş böylece 548 yılma kadar sürdü. Belisa­ rius daha sonra Gotlara karşı savaşmak üzere İtal­ ya’ya gönderildi. Komutan birbiri ardına Sicilya, N a ­ poli ve R o m a’yı aldı. En sonunda Gotlarm başkenti Ravenna’yı ele geçirdi. Gotlarm kralı Vittigis’i tutsak alarak Bizans’a gönderdi. Gotlar Totila yönetiminde yeniden örgütlendiler ve yeniden savaş çıkardılar. Be­ lisarius bu kez başarı kazanamadı. Daha sonra başka biri, Narses adında bir komutan İtalya’yı bütünüyle ele geçirdi. Bir kez daha İran üzerine gönderilen Beli20


sarius, burada da başarılı olamadı. Karısı yüzünden gözden düştü ve on yıl evinde oturmak zorunda kal­ dı. 5 5 9 yılında Hunlar Bizans surlarına dayanınca Belisarius yeniden göreve çağrıldı. Bizans Belisarius sa­ yesinde tehlikeyi atlattı. Ancak Justinianus’un Belisa­ rius konusunda kuşkuları bir türlü silinmedi. Üç yıl sonra İmparator, Belisarius’un tüm mallarına el koy­ durdu. Daha sonra yeniden bağışladı. Justinianus’un ölümünden sekiz ay sonra, 13 M art 5 6 5 ’te öldü.

A

n t o n İna

Gizli Tarih'te Belisarius’un eşi Antonİna, Teodora ka­ dar kötü yollara eğilimli bir kadın olarak belirtiliyor. Prokopius’a göre Antonina bir büyücü. Belisarius’a büyü yaparak kendine bağlamış. Antonina’nın Belisarius’tan önce başka biriyle evlendiği, ondan Fotius adında bir oğlu olduğunu anlıyoruz. Antonİna kendi evlatlığı Teodosius ile aşk hayatı yaşamaya başlayın­ ca Fotius üvey babası ile birlikte anasına karşı hare­ kete geçtiyse de başarılı olamadı. Antonİna ile Teodo­ ra el ele verip Fotius’u ortadan kaldırmak için dolap­ lar çevirdi. Belisarius’u ise kandırmakta güçlük çek­ medi.

K

apadokyali

Yo h a n n İs

Gizli Tarih'te sık sık adı geçen Kapadokyali Yohannis Bizans kenti yöneticisi, devletin en yüksek memurla­ rından biriydi. Justinianus’un sağ kolu olarak yıllarca görevde kaldı. Ancak Nika Ayaklanması’na neden olan kişilerin başında o da geliyordu. Teodora daha sonra başka nedenlerle Yohannis’i ortadan kaldırttı. 21


Pa r a

ölçüsü

O dönemde solidus denilen altın para kestirildi. Justinianus ile Teodora’nın adlarını taşıyan bu para 4.48 gram altından oluşuyordu. 72 solidus yarım kilo ağır­ lığında geliyordu. 7.2 00 soltdus yani yaklaşık 50 kilo ağırlığındaki altın miktarına ise centenarium denil­ mekteydi. Bu para birimleri Gizli Tarih’te de geçiyor.

Y

ö n e t im

b İç İm

İ

Bizans’ta yönetim biçimi sık sık değişkenlik gösterdi. Justinianus döneminde en yüksek devlet görevlisi Magister O fficiorum adını almaktaydı. Bu göreve siviller atanırdı. Bir de M agister Militum rütbesi vardı, ko­ mutanlara verilirdi. Komutanların sayısı bir ara beşe yükseldi. Bunların dışında eyaletlere bakan genel valilere P raefectura Praetorio denilirdi. Bunlar imparatordan yetki alarak çeşitli eyaletleri yönettiler. Ayrıca, Roma İmparatorluğu döneminden kalma senato gibi kuruluşlar Bizans’ta da varlıklarını sürdür­ dü. Zamanla etkilerini yitirip ortadan kalktılar.

TÜRKLER

ve

B İZA N S

Bizans tarihini incelemek gerçekte Türk tarihi açısın­ dan da son derece önemli. Karşılıklı etkiler, ilişkiler savaşlar Türk tarihinin büyük parçasını oluşturuyor. Bizans kaynakları Türklerin en eski tarihleri açısın­ dan belgelerle dolu olduğu gibi, İmparatorluğun top­ lumsal yapısı da sonraki dönemlere ışık tutuyor. Hunlar daha 4 4 0 yılında Bizans surlarına dayandılar. 22


Prokopius, kitabında bir ara Bizans’ta Hun modasmm egemen olduğunu belirtiyor. Prokopius’un yaşadığı çağda Bizans’ın yalnız Batı Türkleriyle değil, Hazar Denizi’nin doğusunda yaşa­ yan Türklerle de ilişkileri oldu. îpek ticaretine daya­ nan bu ilişki, Çin’den Bizans’a gelen ipek hammadde­ sini koruma altına almak gereksiniminden doğdu. Çin ipeği Bizans’a kadar geliyor, burada dokunuyor ve kumaş olarak satılarak büyük gelir sağlıyordu. An­ cak Çin ve Bizans arasında bulunan İran’ın bu ticare­ te güçlük çıkarması, İran’la Bizans’ın arasını açtı. Bu sırada BizanslıIar Hazar Denizi’nin doğusunda bulu­ nan Türklerle ilişki kurarak ipeğin onlar tarafından taşınması için antlaşma yapmaya çalıştılar. Böyle bir antlaşma Justinianus’tan sonra gelen İmparator II. Justinus zamanında gerçekleştirildi. Türklerle Bizans arasındaki ilişkiler bu kadar eskiye dayanıyor. Şimdi sıra geldi Gizli Tarih'e...

O rhan Duru

K

aynakça

A.A. Vasiliev, H istory o f the Byzantine E m pire, Madison 1952. Georges Ostrogorsky, G esch ich te d er byzantinisches Staates, Münih 1940. (Bizans Devleti Tarihi, Türk Tarih Kurumu, Ankara 1981). Steven Runciman, Byzantium , Style a n d Civilization, Londra 1975. Louis Brehier: Viet et M art d e Byzance. L e M on d e B yzantine I, Paris 1950.

23


BİZANS’IN GİZLİ TARİHİ


KİTABIN AM ACI

imdiye kadar birbiri ardından gelen savaşlarda Bi­ zans halkının deneylerini yazarken bütün olayları zamana uydurmak zorunda kalmıştım. Artık bu yön­ temi bırakıyorum. Bu kitapta, Bizans İmparatorluğu’nda nerede ne olmuşsa her şeyi apaçık ortaya ko­ yacağım. Nedeni basit bunun. Olan bitenlerden so­ rumlu kişiler yaşadığı sürece, her şeyi gerektiği biçim­ de anlatmak söz konusu olamazdı. Çünkü casus sü­ rülerinin gözünden kaçmak ya da ellerine düşerseniz ölümlerin en korkuncundan kurtulmak mümkün de­ ğildi. Gerçekten, en yakın akrabalarımın yanında bile kendimi güven içinde duymuyordum. Sonra, daha önceki kitaplarımda değinmeye çalıştığım olayların çoğunda, işin içyüzünü açıklamayı göze alamadım. Dolayısıyla eserimin bu bölümünde sessizce geçiştiril­ miş olaylarla, daha önce anlatılmış olayların nedenle­ rini açıklamayı bir görev sayıyorum. Ama Justinianus ile Teodora gibi anlatılması güç ve-son derece şaşırtıcı kişileri ve yaşadıkları hayatı in­ celemeye kalkınca korkudan dişlerim zangırdıyor ve kendimi bu görevden mümkün olduğu kadar uzak tutmaya çabalar buluyorum; çünkü, belki burada ya-

Ş

27


zacaklarım gelecek kuşaklara inanılmaz ve gerçekdışı gelecektir, belki de zamanın akışı içinde olaylar uzak bir geçmişe ait gibi gözükecek, korkarım, bana da masal anlatan biri gözüyle bakılacak ya da trajik ozanlar arasına konulacağım. Bununla birlikte, bana sakmmaksızın, bu ağır görevi yüklenme güvenini ve­ ren tek şey, anlattıklarımın doğru olduğunu söyleye­ cek tanıklardan yoksun olmayışımdır. Çağdaşlarım, anlattığım olayları tam anlamıyla bilen kişiler olduğu için, olayların gerçeğe uygun biçimde yazıldığı değiş­ mez inancını gelecek çağlara ulaştıracaklardır. Yine de, bu kitabı yazmak için uğraşırken beni haftalarca çalışmaktan alıkoyan başka bir şey vardı. Açıklamalarımın torunlarımızın mutluluğunu tehli­ keye düşüreceği görüşüne saplanıyordum. Hüküm­ darların kulağına erişip taklit edecekleri örnekler vermektense, böylesine kara lekeli işlerin gelecek ku­ şaklardan saklanmasında büyük gerek vardır. Çün­ kü, iktidarı ele geçirmiş kimselerin çoğu, bilgisizlik nedeniyle, kendilerinden önce gelenlerin günahlarına kolayca kayıverirler ve daha önceki hükümdarların kötü yollarından gitmek daha kolay ve daha rahat gelir onlara. Ama daha sonra şu düşünceyle olayla­ rın öyküsünü yazmak gücünü buldum: Kitapta anla­ tıldığı gibi gelecekteki hükümdarlar, yolsuzluklarının cezasını bir gün göreceklerini anlayacaklardır. Ayrı­ ca kendi niteliklerinin ve gidişlerinin her zaman tari­ he kaydedileceğini bileceklerdir, böylece daha az gü­ nah işleyeceklerdir. Çağdaş tarihçiler yazmasalardı Sardanapalus' ile Neron’un^ deliliği, Semiramis’in^ oy­ nak yaşantısı sonraki kuşaklar tarafından nasıl bili­ nebilirdi.^ Bunlar dışında, gelecek kuşaklar yönetici güçler al­ 28


tında ezilirlerse yine bu anlatılanları yararsız bulmaya­ caklardır. Baskı altında tutulanların yalnız kendileri olmadığı­ nı bilmek, benzer koşullar içinde olanlara rahatlık ve­ recektir. Önce Belisarius’un aşağılık gidişini anlatmak, son­ ra Justinianus’la Teodora’nın aynı orandaki rezil ya­ şayışlarını açığa vurmak için bulduğum gerekçeler bunlardır.

29


I

BELISARIUS İLE ANTONINA

elisarius’un evlendiği kadın konusunda daha ön­ ceki kitaplarımda bir şeyler anlatmıştım. Kadının babası ve büyükbabası yarış arabası sürücüleriydiler ve usralıklarını Bizans’ta ve Selanik’te göstermişlerdi; annesiyse iffetine düşkün olmayan bir tiyatro oyun­ cusuydu. Kadın daha gençken sefih bir hayat yaşamış ve bütün töre kaygılarını bir yana bırakmıştı. Hep babasının büyücü arkadaşlarıyla dolaşmış ve kendi yolu için gerekli sanatı öğrenmişti. Belisarius’la tören­ lerle evlendiğinde, çoktan birbiri ardı sıra çocuklar doğurmuştu. Yani daha başlangıçta kocasına sadık kalmak niyetinde değildi, ama büyük bir dikkatle bu eğilimini saklamaya çalışıyordu. Kocasından korktu­ ğu için değildi bu davranışı. Şimdiye kadar herhangi bir davranışı için en küçük utanç duyduğu görülmüş değildi ve düzenli olarak uyguladığı büyü sayesinde kocasını da küçük parmağında oynatırdı aslında. Ama İmparatoriçe’nin öç almasından korkuyordu, çünkü Teodora ona saldırmaya ve dişlerini sökmeye hazırdı.' Ama kadın, birtakım çok önemli konularda Imparatoriçe’ye yardım ederek onu da yola getirdi. İlk adım, daha sonraki bir kitapta anlatacağım gibi

B

31


Silverius’tan kurtulmak oldu.^ İkincisiyse daha önceki bir kitapta anlatıldığı gibi Kapadokyalı Yohannis’in ortadan kaldırılması işiydi. Ondan sonra engeller or­ tadan kalktı, korkusu kalmadı, artık gizlemeye gerek duymadan takvimde yazılı her günahı hiç tereddüt et­ meden işleyebilirdi. Belisarius’un ev halkı içinde Teodosius adında genç bir Trakyalı vardı. Bu genç Eunomianizm’ inancına göre yetiştirilmişti. Libya seferine çıkmadan önce Belisarius bu genci kutsal suyla yıkadı, vaftiz etti ve kol­ ları arasında sudan çıkardı, böylece onu Hıristiyan­ larca gözetilen koşullara göre kendine ve karısına manevi evlat edindi. Herkesin beklediği oldu ve karısı Antonina o andan başlayarak bu gence bağlandı. Kutsal tören onu manevi evladı yapmıştı ya... Aşın derecede gencin üzerine düşerek kanatları altına aldı. Bir süre sonra da Libya’ya giderlerken delice âşık ol­ du delikanlıya. Tanrı’nın ve insanların yasalarını bir yana iterek, ruhunu ve bedenini delikanlıya teslim et­ ti, delikanlıyla cinsel ilişki kurdu, önce gizli olarak, en sonunda ister kadın olsun ister erkek, hizmetçileri­ nin gözü önünde yaptı bu işi. Artık tutkusuna karşı koyamadığı ve şehvetin tutsağı olduğu için şımarıklı­ ğına bir engel tanımıyordu. Kartaca’da bir defasında Belisarius onları uygunsuz durumda bastırdı; ama yi­ ne de karısının yalanlarını ağzı açık yuttu. Onları bodrumda bir arada bulmuştu; çılgına döndüğü halde karısı hiç aldırmadı, ne yaptığını saklamadan sadece: “ Buraya, bu delikanlıyla İmparator duymadan, gani­ metlerin en iyisini saklamakta bana yardım etsin diye geldim” demekle yetindi. Söylenenler bir palavraydı, ama Belisarius tatmin oldu ve işin ucunu bıraktı. O y­ sa Teodosius’u, çıplaklığını örten ve giysilerini tutar32


ken, kuşağı çözük görmüştü. Ama kadma olan aşırı düşkünlüğü, gözleriyle gördüğüne bile inanmamaya zorladı onu. Antonina’nın çılgınlıkları giderek arttı ve inanıl­ maz bir düzeye ulaştı; öyle ki, herkes ne olup bittiğini görmeye başladı. Ancak, Makedonya adındaki bir köle kadın dışında hiç kimse ağzını açıp bir şey söyle­ yemedi. Belisarius Sicilya’yı işgal ettikten sonra Sirakuza’da bulunurken köle kadın efendisine yaklaştı, kendini ele vermemesi için en korkunç yeminleri ettir­ dikten sonra baklayı ağzından çıkardı. Hanımının ya­ tak odasına bakmakla görevli iki adamın tanıklıkları da, onun anlattıklarını destekledi. Belisarius olanları duyunca çevresindekilere Teodosius’u ortadan kaldır­ maları emrini verdi. Bununla birlikte, Teodosius bunu zamanında duydu ve Efes’e kaçtı. Çünkü Belisarius’un çevresindekilerin çoğu efendilerinin durmadan değişen havasını bildiklerinden, kocadan yana olmak­ tansa karısının yanında olmayı daha uygun bulmuş­ lar ve Teodosius için kendilerine verilen buyruğa ay­ kırı davranmışlardı. Olaylardan Belisarius’un ne kadar üzgün olduğu­ nu gören komutanlarından Kontantinus, Belisarius’a duyduğu yakınlığı belirtti ve şu görüşü öne sürdü: “ Ben sizin yerinizde olsaydım, delikanlıdan çok kadı­ nı başımdan atardım.” Bu sözler Antonina’nın kula­ ğına gelince, öcünü alacak uygun zamanı bekleyerek kızgınlığını gizledi; gerçekten, bir akrep gibi zehirli ve duygularını saklamakta uzman bir kadındı Antonina. Kısa bir süre sonra, ya büyü yoluyla ya da dil döke­ rek, köle kadının anlattıklarının yalan olduğuna ko­ casını inandırdı ve kocası da Teodosius’u geri çağırdı. Makedonya’yı ve yatak odasına bakan iki adamı ka­ 33


rısına teslim etti. Bize anlatıldığına göre, Antonina önce bu üçünün dillerini kestirdi, sonra onları küçük parçalara ayırarak torbalara doldurdu ve kılı kıpırda­ madan denize attırdı. Bu iğrenç işteki yardımcı, Silverius’a yapılan canavarlıkta olduğu gibi, Evrenius adın­ da bir uşaktı. Daha sonra Belisarius’u, Konstantinus’un öldürülmesi gerektiğine inandırdı. Çünkü tam o sırada Presidius ve hançerler işi ortaya çıkmıştı. Konstantinus bu konuda temize çıkabilirdi, ama An­ tonina birkaç satır önce belirttiğim yorum yüzünden onun ısrarla cezalandırılmasını istiyordu. Belisarius bu duruma boyun eğince, İmparator’un ve etkili Bizanslıların düşmanlıklarını üzerine çekti. Böylece bu öykü de sona erdi. Belisarius ve Antonina o sıralarda İtalya’da bulu­ nuyordu. Teodosius, Fotius çekip gitmedikçe İtal­ ya’ya gelmeyeceğini bildirdi. Çünkü Fotius, huyu ba­ kımından, kendi bulunduğu yerde, bir başkası daha etkili olursa bunu hemen kendine hakaret sayardı. Ama, Teodosius ve arkadaşları konusunda kızgınlık­ tan kendini kaybetmekte hakkı vardı; Antonina’nın oğlu olduğu halde kimse ona aldırmıyordu. Teodosi­ us ise^ her bakımdan güçlü olmanın keyfini çıkarıyor ve gittikçe zenginleşiyordu. Tam yetkiyle yönetme so­ rumluluğunun verildiği Kartaca ve Ravenna sarayla­ rından 100 centenarium kadar altın sızdırdığı söyle­ niyordu. Antonina, Teodosius’un gelmek istemediğini öğrenince, oğlunu tuzağa düşürmek için sürekli atılımlar yaptı, canice düzenler kurarak onu, İtalya’yı bırakıp Bizans’a dönmeye zorladı. Böylece Fotius Bi­ zans’a dönünce, Teodosius’u İtalya’ya gelerek kendi­ siyle buluşma konusunda kandırdı. Orada âşığıyla birlikte bulunmanın ve kocasının körlüğünün sonsuz 34


tadını çıkardı ve bir süre sonra da ikisinin eşliğinde Bizans’a döndü. İşlediği günahı bildiği için, Teodosius başkentte sürekli bir korkuya kapıldı. Bu yüzden biraz aklını oynatır gibi oldu. Çünkü Antonina ona olan tutkusu­ nu saklamıyor, tam tersine, açıkça zina yapan bir ka­ dın oluşundan ya da hakkında böyle sözler söylenme­ sinden tam anlamıyla mutluluk duyuyordu. Teodosi­ us, yeniden Efes’e dönmekten başka çıkar yol bula­ madı; töreye göre, kafasını kazıtıp keşişlerin arasına katıldı. Bu defa Antonina bütünüyle ipin ucunu ka­ çırdı; yas tutanların yaptığı gibi, bütün yaşayış biçi­ mini ve elbiselerini değiştirdi, evde kocasının karşısın­ da bile çığlıklar atarak, ağlayıp sızlanarak dolaşmaya başladı. Teodosius gibi sadık, cana yakın, canlı ve çe­ kici bir insanı yitirmişti. Bir hâzineydi o! Sonunda kocası da bu ağlayıp sızlamalara dayanamaz oldu. Her neyse, zavallı adamcağız da çok sevgili Teodosius’u için ağlamaya ve inlemeye başladı. En sonunda İmparator’a yaklaştı ve hem İmparator’dan, hem İmparatoriçe’den dilekte bulundu. Teodosius ev hayatı için gerekliydi, her zaman gerekli olacaktı. Onu geri getirmeye ikna edinceye kadar İmparator ve İmparatoriçe’ye yalvardı. Teodosius ise manastır hayatı yaşa­ maya kararlı olduğunu bildirerek geri dönmeyi iste­ medi. Düpedüz bir yalandı bu. Aslında kafasında, Belisarius Bizans’tan ayrılınca gizlice Antonina’ya ka­ vuşmayı kuruyordu. Ve Belisarius, yanında Fotius olduğu halde İran Kralı Hüsrev’le olan düşmanlıkları çözümlemek için yola çıktığı zaman Teodosius da Antonina’ya kavuş­ tu. Antonina Bizans’ta kalmıştı. Oysa şimdiye kadar böyle bir şey yapmamıştı. Şimdiye kadar kocasını yal­

35


nız bırakmamak; akhnm başma gelmesini, nasıl bir kadın olduğunu görmesini önlemek üzere durmadan büyü uygulamak gibi kaygılarla, Belisarius dünyanın neresine giderse gitsin onu izlemek değişmez bir alış­ kanlığıydı. Antonina, Teodosius yeniden kendisiyle ilişki ku­ rabilsin diye, bu defa oğlu Fotius’u ortadan kaldır­ mak için sabırsızlanıyordu. Amacına ulaşmak için, kocasının çevresinden bazı kimseleri sürekli olarak her fırsatta Fotius’a hakaret ve işkence ettirmeye kış­ kırttı. Bir yandan kendi de her gün mektuplar yaza­ rak sonu gelmez iftiralar yağdırıyor, oğlunu hedef alan her türlü aracı kullanıyordu. Böyle davranılınca, Fotius da ister istemez anasına karşı çıkmaya karar verdi. Bizans’tan gelen bir adam Teodosius’un gizlice Antonina’yla yaşadığı haberini getirince, hemen onu Belisarius’un yanına götürdü ve adamı tehdit ederek bütün olan biteni anlattırdı. Belisarius gerçeği öğrenince öfkeden kendini yitir­ di, dizlerinin bağı çözülerek Fotius’un ayaklarının di­ bine düştü ve çocuktan kendi öcünü almasını istedi. Hiç ummadığı kişiler kendine canavarca kötülük yap­ mışlardı. “Benim sevgili oğlum!” diye bağırdı. “ Baba­ nın nasıl biri olduğunu bilemezsin; çünkü sen daha kollarda taşınan bir çocukken dünyadan göçüp git­ mişti, sana da bir şey bırakmamıştı, dünya nimetleri­ ne sahip değildi. Üvey baban olsam da seni büyütüp yetiştiren ben oldum. Şimdi beni bütün gücünle savu­ nacak ve yanlış yola saparsam beni bundan alıkoya­ cak bir çağa eriştin, konsül oldun ve o kadar zengin oldun ki, ben senin baban ya da başka bir yakın ak­ raban sayılabilirim; çünkü dostum, gerçekten de dav­ ranışlarımla ve eğilimimle böyleyim. Aslında insanlar

36


kan bağı nedeniyle değil, karşılıklı anlayışla birbirle­ rine yakınlıklarını ölçerler. Şimdi artık vakit geldi. Yuvamı yıkmak uğruna, zenginliğimi yitirmeme ya da ananın herkes içinde iyice küçük düşmesine engel ol­ malısın. Ayrıca unutma ki, kadınların günahları yal­ nız kocalarının sırtına yüklenmez, çocuklarına daha büyük kötülük getirir; talihsizlikleri, analarına doğal benzerlikleri nedeniyle, çocuklarının da aynı biçimde dile düşmelerine yol açar. Benim ne durumda olduğu­ mu anlamanı isterdim. Karımı çok seviyorum ve evli­ liğimi yıkan adama kaçma fırsatı verirsem, onun ba­ şına bir şey gelmemelidir; ama Teodosius hayatta ol­ duğu sürece, karımı suçlandığı konuda bağışlamam.” Bu sözlere karşılık olarak Fotius, kendine pahalıya patlayacağından korka korka, elinden gelen yardımı yapacağını söyledi. Karısı konusunda hızla değişen duygularından dolayı üvey babasına çok az güveni­ yordu; pek çok şey, bu arada özellikle M akedon­ ya’nın başına gelenler onu kuşkulandırıyordu. Bu du­ rum karşısında, Hıristiyanlar arasında kullanılan en korkunç yeminlerle ant içtiler, birbirlerini en umutsuz tehlikeler içinde bile yüzüstü bırakmayacaklarına söz verdiler. Hemen eyleme geçip darbeyi indirmenin doğru olmayacağına karar verdiler; Antonina Bi­ zans’tan gelip Teodosius da Efes’e dönünce, Fotius için gürültüsüzce Efes’e giderek hem Teodosius’u ya­ kalamak hem de paraya el koymak uygun olacaktı. O sıralarda her yandan İran topraklarına büyük saldın başlamıştı; başka bir kitapta anlattığım gibi, Bizans’ta da Kapadokyalı Yohannis’le ilgili olay geçmekteydi. O kitapta korku yüzünden bir gerçeği sakladığımı .ıçıklamak istiyorum. Yohannis’le kızının, Antonina tar.ıtından aldatılması kolayca sağlanmış bir şey değil­

37


di. Onlara, Hırisriyanlarm gözünde en kutsal bilinen biçimde söz verilmiş, kendilerine karşı bir ihanetin söz konusu olmadığı belirtilmişti. Amacına erişip, İmparatoriçe’nin yakınlığıyla kendini güven altına alın­ ca, Antonina Teodosius’u Efes’e gönderdi ve herhangi bir güçlükle karşılaşacağını aklına getirmeden Doğu’ya doğru yola çıktı. Belisarius tam Sisauranon Kalesi’ni ele geçirmişti ki, karısının gelmekte olduğu ha­ berini aldı. Hemen kafasmda başka ne varsa unuttu ve kuvvetlerini geri çekti. Ayrıca, daha önce de belirt­ tiğim gibi, Bizans karargâhındaki başka olaylar da bu çekilmeyi daha çabuklaştırmaya zorladı onu. Kitabı­ mın ilk bölümünde de anlattığım gibi o zamanlar on­ ların nedenlerini tam olarak açıklamayı çok tehlikeli bulmuştum. Geri çekilmenin sonucu olarak, Bizanslılar her yer­ de Belisarius’u suçladılar. Devletin yüce çıkarlarını ai­ le sorunlarına feda etmişti. Başlangıçta karısının sa­ pıklıklarından o kadar güçsüz duruma düşmüştü ki, İmparatorluk sınırlarından çok uzaklaşmayı isteme­ mişti; böylece karısının Bizans’tan geldiğini öğrenir öğrenmez geri dönebilecek ve bulduğu yerde onu ce­ zalandırabilecek bir durumda olmayı kararlaştırmıştı. Bu amaçla Arethas"" ve adamlarına Dicle’yi geçme em­ rini verdi, ama önemli bir başarı sağlayamadan mem­ leketlerine geri dönmek üzere yola koyuldular. Kendi ise Bizans sınırından bir günlük yürüyüşten çok uzak­ laşmamaya dikkat ediyordu. Sisauranon Kalesi, yükü az bir yolcu için bile Nizibis üzerinden giderse Bizans sınırından bir günlük yolculuktan daha uzak bir yer­ deydi. Ama yarım günde gidilebilecek başka bir yol vardı. Ve hiç kuşkum yok, daha başlangıçta Dicle’yi bütün ordusuyla geçmeye hazırlık yapabilseydi, bü­

38


tün Asur bölgesini yağma edebilir, Ktesifon kentine kadar direnmeyle karşılaşmadan gidebilir, A ntak­ ya’daki tutsaklan ve öteki Bizanslılan kurtarabilir ve anavatana güven içinde dönebilirdi/ Ayrıca, Hüsrev’in Kolhis ülkesinden*^ dönüşte hiçbir dirençle kar­ şılaşmaması daha çok Belisarius’un hatasıydı. Nasıl olduğunu burada açıklayacağım. Kabades’in oğlu Hüsrev, Kolhis toprağını ele ge­ çirdiği zaman, daha önceki kitaplarımda belirttiğim birtakım başarılar kazandı. Petra Kenti’ni^ ele geçirdi ama İran ordusu hem savaşlar, hem de arazinin güç­ lükleri nedeniyle ağır kayıplar verdi. Yine belirttiğim gibi, Lazika ülkesinde hemen hemen hiç yol yoktu ve her yer uçurumlarla kaplıydı. Bu yetmiyormuş gibi, bir salgın hastalık ordunun bir kısmını kırdı, geri ka­ lanların çoğu yeteri kadar yiyecek bulamadıkları için yok oldu. Bu bunalım içindeyken, İran’dan gelenler, Belisarius’un Nizibis yakınlarında bir savaşta Nabedes’i* yendiği, şimdi ilerlemekte olduğu Sisauranon Kalesi’ni yağma ettiği, Bleshames’i’ ve 800 İran atlısı­ nı esir aldığı, Arap komutan Arethas yönetiminde bir Bizans kuvvetini ayırdığı, bu kuvvetin Dicle’yi geçe­ rek şimdiye kadar dokunulmamış bir bölgeyi altüst ettiği haberlerini getiriyorlardı. Öte yandan Hüsrev, bir Hun birliğini Bizans’a bağlı olan Ermenilerin üs­ tüne yollamıştı. Böylece Bizanslıların buradaki tehdit­ le uğraşırken, Lazika’da olan bitenleri öğrenemeye­ ceklerini umuyordu. Başka haberciler Hunlarm Valerianus'“ ile beraberindeki Bizanslıların yolunu kestiği­ ni, savaşa zorladıklarını ve karşılaşmada Hun birliği­ nin kötü duruma düşüp hemen hemen yok olduğu haberini getirdiler. Irnniılar, Lazika’da görülmemiş güçlüklerle karşı­ 39


laşmışlardı. Geri çekilirken dar geçitlerde ve sık or­ manlarda düşman kuvvetleriyle karşılaşabileceklerini, bozguna uğrayıp son kişiye kadar yok olabilecekleri­ ni düşünüyorlardı. Son bozgunu duydukları zaman geride bıraktıkları çocuklarının ve ailelerinin başına bir şey gelebileceği kuşkusuna kapıldılar. Hüsrev’i ye­ minleri bozmakla, bütün uluslarca kabul edilen ulus­ lararası yasaları çiğneyerek herhangi bir kışkırtma yokken barış zamanında Bizans topraklarına saldır­ makla suçladılar. Hüsrev deneyimli, silahlı saldırılara karşı koyabilecek kadar güçlü ve ötekilerden üstün bir devlete karşı harekete geçmekle suçlanıyordu. Neredeyse ayaklanma çıkacaktı. Hüsrev ciddi ola­ rak telaşa kapıldı ve ordusunda beliren hoşnutsuzlu­ ğu gidermek için aşağıdaki çareyi buldu: Bir süre ön­ ce İmparatoriçe Teodora’nm İran elçisi Zaberganes’e yazdığı bir mektubu adamlarına yüksek sesle okudu. Mektupta şunlar yazılıydı: Zaberganes, bir süre önce elçi olarak sarayımı­ za geldiğin zaman bizim çıkarlarımıza gösterdi­ ğin dikkatle beni etkiledin. Devletimize karşı Hüsrev’in barışçı politika izlemesini temin eder­ sen, hakkındaki düşüncelerimi teyit etmiş ola­ caksın. Bu takdirde kocamdan zengin bir ödül almanı temin ederim. Kocam benim onayımı al­ madan hiçbir işe girişmez. Hüsrev bunu yüksek sesle okuduktan sonra, hiçbir İranlının bir kadın tarafından yönetilen bir devletin adını anmaya değer bulmayacağını söyledi. Böylece adamlarının kendine karşı düşmanlığını yumuşatmayı başardı. Ama geriye dönüş için yürüyüşe başladığın­

40


da kuşkuluydu. Dönüş yolunun Belisarius’un askerle­ ri tarafından tutulmuş olacağını sanıyordu. Tam tersi­ ne, yolu üzerinde bir tek düşman askeri belirmedi ve ferahlayarak güven içinde kendi ülkesine döndü. İmparatorluk toprağına eriştiğinde, Belisarius ka­ rısını Bizans’tan gelmiş buldu. Gözden düşmüş olan karısını gözetim altına aldı ve ortadan kaldırmak için birbiri ardına girişimlerde bulundu. Ama her seferin­ de, bana sorarsanız gözlerini karartan tutku nedeniy­ le, geriledi ve başarılı olamadı. Dedikodulara göre, karısı onu tutsak etmek için sürekli olarak büyü sa­ natını uyguluyor ve her seferinde kararından caydırı­ yordu. Bu arada Fotius, anasına kâhya olarak verdiği hadımlardan Kalligonus adında birini yanına alarak aceleyle Efes’e doğru yola çıktı. Yolda adamı zincire vurdurarak, Antonina’nın bütün sırlarını açıklayıncaya kadar işkence yaptırdı. Önceden dikkati çekilen Teodosius ise, Efes’te en kutsal sayılan ve özel bir say­ gı gören Aziz Yohanna Kilisesi’ne sığındı. Ama Efes Başpiskoposu Andreas, rüşvet karşılığmda Teodosius’u izleyicisine teslim etti. Antonina’nm başına gelenleri işiten ve onun gü­ venliği için kaygı duymaya başlayan Teodora, Belisarius’a karısını hemen Bizans’a getirmesini emretti. Bunu öğrenen Fotius, Teodosius’u, Kilikya’y a" gön­ derdi. O sırada seçkin mızrakçılar ve yaya muhafızlar kışı geçirmek için Kilikya’da bulunuyorlardı. Teodo­ sius’u götürenlere, onu tamamen gizli bir yerde sakla­ malarını, nerede olduğunun kimse tarafından öğrenilmemesine dikkat etmelerini sıkı sıkı tembih etti. Ken­ di ise, epey tutan Teodosius’un parasıyla Kalligoııus’un eşliğinde Bizans’a döndü. Orada ise İmparatoriçe Teodora, yapılan kanlı hizmetleri, daha büyük ve

41


daha kirli armağanlarla nasıl karşılayacağını bütün dünyaya gösteriyordu. Antonina, kısa bir süre önce tek düşmanı Kapadokyalı’yı tuzağa düşürmüş ve Teodora’ya teslim etmişti ya, şimdi de Teodora bir sürü adamı Antonina’nın insafına bırakıyor ve bir suçla­ mada bulunmadan onları yok ediyordu. Belisarius’la Fotius’un birtakım yakın arkadaşlarına işkence uygu­ ladı. Oysa onların Belisarius’la Fotius’un arkadaşları olmaktan başka hiçbir suçları yoktu. Kimini öyle bir biçimde ortadan kaldırdı ki, onların başına ne geldi­ ğini şimdi bile bilmiyoruz. Bir bölümüyse, aynı ne­ denlerle sürgün cezasına çarptırıldı. Onlar arasında Fotius’la birlikte Efes’e kadar giden başka bir Teodosius vardı. Aynı zamanda senato üyeliği payesine eriş­ miş olan bu kişinin elinden İmparatoriçe bütün mal­ larım aldı ve adamı bir zindana attı. Orada adamca­ ğız, boynunda daima sıkışan ve hiç gevşemeyen bir kementle bir yemliğe bağlı durumda, kör karanlıkta ayakta durmak zorunda kaldı. Ve zavallı adam yemli­ ğe sürekli bağlı, yiyip içerek, uyuyarak ve öteki doğal gereksinimlerini bu durumda yerine getirerek, anır­ mak dışında tam bir eşeğe benzedi. Dört ay kadar böyle yaşadı, en sonunda melankoliye düştü ve aklım kaçırdı. Bunun üzerine hapisten saldılar, hemen ar­ dından da öldü. Teodora ayrıca, Belisarius’u, Antonina’yla olan an­ laşmazlığını unutmaya zorladı. Fotius’u ise korkunç bir işkenceden ötekine atıyor, acımadan kamçılatarak sırtının ve omuzlarının derisini yüzüyor, Teodosius’la hadım kâhyanın bulunduğu yeri açıklamasını istiyor­ du. Ama Fotius, yapılan işkenceler karşısında sözüne sadık kalmakta direniyordu. Oysa ince yapılı, karaci­ ğeri hasta olduğu için sürekli olarak sağlığına dikkat

42


eden ve bu çeşit işkenceleri kaldıramayacak bir insan­ dı. Yine de dayandı ve Belisarius’un sırlarından hiçbi­ rini açıklamadı. Sonunda saklanan gerçekler ortaya çıktı. İmparatoriçe, hadım kâhya Kalligonus’u buldu ve onu Antonina’ya verdi. Ardından Teodosius’u Bizans’a getirtti ve sarayda sakladı. Ertesi gün Antonina’ya haber gönderdi ve: “Sayın yurttaş, dün elime görülmedik güzellikte bir inci geçti. İstersen saklamayacağım ve sana gösterece­ ğim” dedi. Bütün bunların nedenini anlamayan Anto­ nina, İmparatoriçe’ye inciyi göstermesi için yalvarıp yakardı. O sırada Teodosius, hadımlardan birinin oda­ sından çıkarılarak Antonina’ya gösterildi. Başlangıç­ ta, Antonina heyecandan bir kelime bile söyleyemedi, daha sonra, Teodora’nın kendine lütuflar yağdırdığı­ nı belirtti ve onu koruyucusu, velinimeti ve efendisi olarak selamladı. İmparatoriçe, Teodosius’u sarayda alıkoydu ve her çeşit lüks içinde yaşattı. Yakın bir ge­ lecekte Teodosius’u Bizans ordusuna general olarak atayacağına yemin ediyordu. Ama adalet bunu engel­ ledi; Teodosius dizanteriye yakalandı ve bu da onun sonu oldu. Teodora’mn gözlerden uzak, gizli, ışık ve ses geçir­ meyen hücreleri vardı, buralarda geceyle gündüz belli olmazdı. Fotius’u buraya hapsetti ve uzun süre gözal­ tında tuttu. Fotius olağanüstü fırsatlardan yararlana­ rak iki defa kaçmak ve buradan uzaklaşmak olanağı­ nı buldu. Birincisinde Meryem Ana Kilisesi’ne sığındı. Bizanslılar bu kiliseye en kutsal yer gözüyle bakarlar­ dı ve aynı nedenle bu adı taşıyordu. Fotius yakaran bir kişi olarak kutsal masanın önüne oturdu. Teodora, onu oradan kaba kuvvet kullanarak kal­ dırdı ve hapse geri yolladı. İkinci kaçışında Ayasofya

43


Kilisesi’ne gitti ve kimsenin engellemesine fırsat kal­ madan, Hıristiyanlarca saygı gösterilen vaftiz kurna­ sının içine oturdu. Ama Teodora denilen kadın, onu oradan da sürükleyerek çıkarttı. Artık Teodora için, dokunulmazlığı olan tek yer kalmamıştı. Gözünde kutsal yerlere ve eşyalara saldırının hiçbir önemi yok­ tu. Halk gibi Hıristiyan papazlar da kadından o ka­ dar yılmışlardı ki, yolu açık tuttular ve ne isterse yap­ masına izin verdiler. Böylece Fotius hapiste üç yıl ge­ çirdi. Sonra bir gün düşünde Peygamber Zekeriya ona göründü ve söylenenlere bakılırsa, hemen kaçma­ sını bu defa kendine yardım edeceğini bildirdi. G ör­ düğü düşe inanan Fotius yeniden hapisten kaçtı ve Kudüs’e kadar gitti. Binlerce kişi onu yakalamak için peşine düşmüştü, ancak izleyicileri FotiusMa yüz yüze geldikleri halde onu tanıyamadılar. Kudüs’te saçlarını kestirdi, keşiş oldu ve böylece Teodora’mn öcünden kurtuldu. Belisarius ise, verdiği söze aldırmadı ve üvey oğlu­ na yardım yolunu seçmedi. Oysa, yukarıda anlattığım gibi, çok iğrenç davranışlarla karşılaşmıştı. Böyle olunca, bundan sonraki girişimlerinde T an n ’nın elini kendine karşı bulmasına hiç şaşmamalı. Bizans top­ raklarını üçüncü defa işgale başlayan Hüsrev ve İranlılara karşı gönderildiğinde, korkaklıkla suçlanacağı davranışlarda bulundu. Gerçekten, savaşta dikkate değer bir başarı kazanmış ve savaşı bu bölgeden uzaklaştırmış gibi görünüyordu ama Hüsrev Fırat Nehri’ni geçip, hiçbir direnmeyle karşılaşmadan zen­ gin Kallinikus kentini ele geçirerek, onbinlerce Bi­ zanslIyı tutsak alınca, Belisarius düşmanın üzerine yürümek zahmetine bile katlanmadı. Bu durumda herkes, ya görevini isteyerek yerine getirmediği, ya da 44


korktuğu kanısına kapıldı. İki görüşten biri doğru ol­ malıydı. Çok geçmeden Belisarius ikinci bir darbe yedi. Da­ ha önceki bir kitabımda kaydettiğim salgın hastalık'^ Bizans halkının büyük bir bölümünü silip götürmüş­ tü. İmparator Justinianus da salgına yakalanmış ve hasta düşmüştü. Bir ara öldüğü söylenmeye başladı. Söylenti gittikçe yayıldı ve Bizans ordugâhına kadar geldi; subaylardan bir kısmı, Bizans’ta başka biri im­ parator olarak ilan edilirse Justinianus’a bir daha bo­ yun eğmeyeceklerini bildirdiler. Ama beklenmeyen bir şey oldu... Bir süre sonra İmparator iyileşti. Subaylar da birbirlerini suçlamaya başladılar. Generallerden Petrus’la “O b u r” takma adıyla anılan Yohannis, Belisarius’la General Buzes’in sözünü ettiğim biçimde ko­ nuştuklarında ısrar ettiler. İmparatoriçe Teodora, eleştirilerin aslında kendine yöneltildiğini öne sürdü ve kızgınlığını saklamadı. Hemen onları Bizans’a ça­ ğırdı ve haklarında soruşturma açtırarak bir rapor hazırlanmasını istedi. Derken kimse farkında değil­ ken, çok önemli bir konuyu danışmak bahanesiyle Buzes’i özel sarayına çağırdı. Sarayın altında labirent biçiminde, kimsenin kaça­ mayacağı hücreler vardı. Cehenneme benziyordu bu­ rası. İmparatoriçe genellikle hoşuna gitmeyen kimse­ leri buraya hapseder ve üzerlerine kilit vurdururdu. Sırası gelen Buzes de, konsüller sülalesinden gelmesi­ ne bakılmaksızın buraya atıldı. Orada zamanın nasıl geçtiğini bilmeden uzun süre kaldı. Karanlıkta otur­ duğu için gece mi, gündüz mü olduğunu bilmiyor, kimseyle konuşmasına izin verilmiyordu. Günlük yi­ yeceğini getiren adam, bunları önüne atıyor, sanki bir hayvan başka bir hayvanla karşılaşmış gibi tek bir 45


kelime konuşmuyordu. Herkes onu ölmüş olduğuna kesin gözüyle bakmaya başladı. Kimse onun adını ağ­ zına almıyordu. İki yıl dört ay sonra Teodora mahkû­ ma acıdı ve onu serbest bıraktı. Görenler, onu öbür dünyadan dönmüş sandılar. Talihsiz adam, hayatının geri kalan bölümünde görüş bozukluğu çekti, sağlık durumu hiç de iyi gitmedi. Buzes’e uygulanan ceza böyleydi işte. Belisarius’a karşı söz konusu suçlamalardan hiçbiri yapılmadı ama, İmparatoriçe’nin kışkırtmalarıyla İmparator, Bi­ zans orduları komutanlığını elinden aldı ve yerine Martinus’u Doğu’ya komutan olarak atadı. Belisarius’un hepsi de eğitim görmüş, deneyimli savaşçılar olan seçme mızrakçıları, yaya muhafızları ve öteki ki­ şisel yardımcıları, İmparator’un emri üzerine birta­ kım subaylar ve saray hadımları arasında paylaştırıl­ dı. Aralarında kura çekerek bu adamları bahtlarına ne çıkarsa silahlarıyla birlikte bölüştüler. Arkadaşla­ rından ve eski yardımcılarından çoğunun bundan böyle Belisarius’la ilişki kurması yasaklandı. Acına­ cak ve inanılmaz görüntüyle, Belisarius tek başına, yüzü asık, çökmüş bir halde bir katilin eliyle öldürül­ mek korkusu içinde Bizans’ta dolaşıyordu artık. Belisarius’un Doğu’dayken büyük bir servet biriktirdiğini öğrenen İmparatoriçe, saray hadımlarından birini gönderdi ve bu hâzineyi saraya getirtti. Daha önce belirttiğim gibi, Antonina’nın kocasıyla arası açılmıştı ama, Kapadokyalı Yohannis konusunu çözümlediği için İmparatoriçe’nin ayrılmaz bir dostu olmuştu. Dolayısıyla İmparatoriçe, Antonina’yı mem­ nun etme konusunda kararhydı. Belisarius’un berbat bir durumdan ancak karısı sayesinde kurtulduğu izle­ nimini vermek için elinden geleni yaptı. Öyle bir dü­ 46


zen kurdu ki, Antonina, hem zavallı kocasıyla arasını düzeltecek, hem de kocasının kurtarıcısı olacaktı, san­ ki Beiisarius savaş tutsağıymış gibi. İş şöyle oldu: Bir sabah Beiisarius, her zaman olduğu gibi yanında bir­ kaç yoksul kişiyle birlikte saraya geldi. Haşmetlileri ona hiç de güleryüz göstermedi, üstelik birtakım alçak serserilerin kaba hakaretlerine uğradı. Akşam olunca evine gitmek üzere yola koyuldu. Dönüş yolunda sır­ tına saplanabilecek bir hançer korkusuyla sürekli ola­ rak sağı solu kolluyordu. Dehşet içinde evine ulaştı ve yatak odasına çıkarak yatağının üzerine tek başına oturdu. Kafasında artık saygıya değer hiçbir düşünce kalmamıştı; bir zamanlar insan olduğunu bile düşünemiyordu. Yüzünden terler boşanıyor, başı dönüyor, değersiz bir kişinin kapılabileceği şiddetli bunalımlar ve kölece korkular içinde kıvranıyordu. Antonina ise sanki ne olacağını bilmiyormuş, her şeyden habersizmiş gibi, midesinin ekşidiğini öne süre­ rek bunu gidermek için durmadan odada dolaşıyordu. Çünkü, birbirlerine kuşkuyla bakıyorlardı. Karanlık bastıktan sonra, saraydan Kadratus adında bir adam geldi, avlu kapısını geçti ve kimseye haber vermeden selamlığın dış kapısında belirerek, kendisini İmparatoriçe’nin gönderdiğini bildirdi. Beiisarius bunu duyun­ ca, ellerini ve kollarını açarak yatağının üzerine sırt üs­ tü düştü, artık sonunun geldiğine inanıyordu, o dere­ cede ki, insanhğından eser kalmadı. Kadratus ona yak­ laşmaya bile gerek duymadan İmparatoriçe’nin gön­ derdiği mektubunu kaldırıp gösterdi. Mektup şöyleydi: Bize karşı nasıl davrandığınızı siz de çok iyi bili­ yorsunuz. Ama ben, kişisel olarak eşinize o ka­ dar çok şey borçluyum ki, aleyhinizdeki suçla47


malan bir yana bırakmaya karar verdim. Haya­ tınızı karınıza bağışlıyorum. Bu andan başlaya­ rak hayatınız ve servetiniz için korkuya kapıl­ mayınız. Karınıza karşı nasıl bir yol izlediğinizi de bundan sonraki davranışlarınız gösterecektir. Belisarius, mektubu baştan aşağıya birkaç defa oku­ duktan sonra kendine geldi. Neredeyse sevincinden çıldıracaktı. Bu sevinci hemen orada ve aynı anda gös­ termek istedi. Yerinden fırlayarak kendini karısının ayakları dibine attı, kollarıyla karısının dizlerine sa­ rıldı, ayak bileklerine öpücükler yağdırırken hayatını ona borçlu olduğunu belirtti, bundan böyle kocası değil tutsağı olacağına ant içti. İmparatoriçe, el ko­ nulmuş olan servetinden 3 0 centenarium altını İmparator’a verdi, kalanını Belisarius’a geri gönderdi. Bir süre önce talihin yardımıyla Gelimer'^ ve Vittigis'"* gibi kimseleri savaşta tutsak alan General Belisarius’un düşüşü böyle oldu işte! Ama aslında Justinianus’la Teodora çoktandır adamın zenginliğini kıska­ nıyordu. Çok büyüktü bu zenginlik ve bir imparato­ run sarayına yakışırdı ancak. Belisarius’un, Gelimer ve Vittigis’in hâzinelerinden büyük bir bölümünü ka­ çırdığını, ancak çok küçük ve işe yaramaz bir bölü­ münü İmparator’a verdiğini düşünüyorlardı. Ama Be­ lisarius’un geçirdiği zorlukları ve böyle bir şeyin ken­ di aleyhlerine uyandırabileceği nefreti gözden uzak tutamazlardı; ayrıca ona karşı inandırıcı bir bahane de bulamıyorlardı. İmparatoriçe onu tam bir dehşet içinde, boyun eğmiş durumda yakalayınca tek bir darbeyle bütün servetine el koyuverdi. Acele tarafın­ dan Belisarius’un tek kızı Joannina’yla İmparatoriçe’nin kız kardeşinin oğlu Anastasius arasında bir ev­ 48


lilik bağı kuruluvermişti. Belisarius da hemen eski gö­ revine dönmeyi istedi ve Doğu’ya başkomutan atan­ dı. Böylece yeniden Bizans ordularını Hüsrev’e ve İranhlara karşı yönetebilirdi. Ama Antonina orada kocası tarafından hakaretlere uğradığı için Doğu’nun adını bile duymak istemiyordu. Doğu’ya gitmemekte kararlıydı. Böylece Belisarius, bu defa İmparatorluk süvarileri komutanlığına atandı ve söylentilere göre, sefer sıra­ sında hiç para istemeyeceği, bütün gerekli araçlar için giderleri cebinden ödeyeceği yolunda İmparator’a söz verdikten sonra, ikinci defa İtalya’ya yola çıktı. Her­ kes, Belisarius’un karısıyla arasındaki sorunu böyle çözümleyeceğini, Bizans’tan uzaklaşmak amacıyla se­ fer giderleri konusunda İmparator’a yukarıda anlattı­ ğım biçimde söz verdiğini, bir defa kendini kentin surları dışında bulunca hemen silahına başvurarak kahramanca cesur girişimlere atılacağını, böylece ka­ rısının ve kendini küçük düşürenlerin ağzının payını vereceğini söylüyordu. Belisarius ise olan bitenlere al­ dırmadı bile, Fotius’a ve en yakın arkadaşlarına ver­ diği sözleri bütünüyle unutarak ve bunlara aldırma­ yarak, karısı onu nereye çektiyse o yöne sürüklendi. Çünkü Belisarius, karısına umutsuzca âşıktı. Kadın ise altmış yaşına erişmişti.'" İtalya’ya ulaştıktan sonra işleri bir gün olsun yo­ lunda gitmedi. T a n n ’nın elinin ona karşı olduğu bel­ liydi. Gerçekten, önceleri, Teudatus ve Vittigis’le uğ­ raşırken uyguladığı planlar görünüşte amacına uygun düşmese de çoğunlukla istenen sonuçları verdi; ama daha sonraları, savaş sorunları içinde kazandığı de­ neylerin sonucu olarak planladığı sefer dolayısıyla eriştiği ün bir yana bırakıldı, karşılaştığı tehlikeler ç o ­ 49


ğunlukla yargı yanlışlıklan sayılmaya başlandı. Ö y­ leyse hayatımızın kendi irademizle değil T a n n ’nın gü­ cüyle düzenlendiği doğrudur. Tanrı’nm gücüne de ço­ ğu kez talih deriz; çünkü aslında olayları gördüğü­ müz biçimde yürüten şeyin ne olduğunu bilmeyiz. Bi­ ze anlamsız gibi gelen bir olay ortaya çıkınca bunu hemen talihe bağlarız. Ama bu konuda görüşler bir­ birinden doğal olarak ayrı olabilir. Belisarius İtalya’ya ikinci gelişinden sonra geriye, iyice gözden düşmüş olarak döndü. Beş yıl uğraştığı halde, kullanabileceği bir kale olmadıkça kıyıya başa­ rılı bir çıkartma yapamamış, bütün bu süre içinde çevrede yelken açıp dolaşmış, bu arada da çıkartma yapabileceği yerleri denemişti. G ot Kralı Totila'‘ ko­ ruyucu bir duvarın dışında Belisarius’u yakalamaya uğraşmış, ancak Belisarius ve bütün Bizans ordusu korkuya kapılmış olduğu için başarıya ulaşamamıştı. Sonuçta Belisarius, düşmanın eline geçmiş arazinin bir metrekaresini kurtarmak şöyle dursun, Rom a kentini ve hemen her şeyi düşmana kaptırdı. Aynı za­ manda, İmparator’dan bir kuruş almadığı gerekçesiy­ le, kendini servet toplamaya, yasaya aykırı yollardan sınırsız para edinmeye verdi. Gerçekten de, kötü ey­ lemlerinin cezalarını ödemeleri gerektiği düşüncesiyle, Ravenna ve Sicilya’daki ve elinin erişebileceği her yer­ deki İtalyanları ayrım yapmaksızın soyup soğana çe­ virdi. Bunlarla da yetinmeyerek, Romalı bir komutan olan Herodianus’u tehdit edip para istedi. Bu davra­ nış Herodianus’un o kadar gücüne gitti ki, Bizans or­ dusuna sırtını döndü, emri altındaki birlikleri ve Spolitium kentini Totila ve Gotlara teslim etti. Belisarius’un, Vitalianus’un'^ yeğeni Yohannis’le kavgaya girişip Bizans çıkarlarına nasıl görülmemiş

50


bir zarar verdiği, bundan sonra ele alacağım sorun olacaktır. Germanus’a karşı İmparatoriçe’nin öyle bir düş­ manlığı vardı ki -saklamıyordu bu düşmanlığı- Imparator’un yeğeni olmasma rağmen hiç kimse onun ailesiyle bağ kurmaya yanaşmıyordu. Bu nedenle oğullan en iyi yıllan geçinceye kadar bekâr kaldılar. Kızı Justina 18 yaşlarında olgun bir kadındı ama bir eş bulamamıştı daha. Yohannis, Belisarius tarafından Bizans’a gönderilince, Germanus, Yohannis’in toplum içindeki konumu daha düşük olmasına karşın kızıyla evlendirmek için onunla görüşmeye gitmek zorunda kaldı. Öneri her ikisinin de hoşuna gittiği için ant üzerine ant içerek birleşmeyi gerçekleştireceklerine ve birbirlerine bağlı kalacaklarına söz verdiler. Biri mevkisinin çok üstüne çıktığı, öteki de başka bir damat bulmak umudu olmadığı için birbirlerinden kuşkula­ nıyorlardı. İmparatoriçe ise böyle şeylere dayanamazdı. Bütün kaygıları bir yana bırakarak onların düzenini bozmak için her çeşit araçla, duraksamadan saldırıya geçti. Korkutma çabaları etki yaratmayınca, Yohannis’i yok edeceğini açıkladı. Yohannis İtalya’ya yeniden gönde­ rildiği zaman, Antonina’nın şerrine uğrarım korkusuy­ la kadın Bizans’a sağ salim dönünceye kadar Belisarius’un yanına yaklaşmadı. Çünkü İmparatoriçe’nin öl­ dürme görevini Antonina’ya verdiğini düşünmek için her çeşit neden vardı ortada. Yohannis, Antonina’nın kişiliğini tartıp, Belisarius’un karısını her istediğini yapmakta serbest bıraktığım hatırlayınca, müthiş bir korkuya kapıldı. Artık tek ayağı üzerinde duran Bi­ zans gücünün neden bu hale geldiğini sormaya gerek var nil?

51


işte, Gotlarla yapılan savaşlar Belisarius için böyle gelişti. Başarıdan umudunu kesince, hemen İmparator’a başvurup, İtalya’dan ayrılma izni istedi. Bu iste­ ğini Justinianus’un olumlu karşıladığını öğrenir öğ­ renmez çok sevindi. İtalyanları ve Bizans ordusunu arkada bırakıp yola çıktı. Ülkenin büyük bir bölümü düşman eline bırakıldı. Kuşatılmış olan Perusia kenti o derece umutsuz bir durumdaydı ki, Belisarius’un yolculuğu tamamlanmadan, bir saldırıyla düşmanın eline geçti ve her çeşit dehşeti tattı. Bunu daha önce anlatmıştım. Aynı zamanda, Belisarius’un ev halkına bir darbe indi. Şimdi bunu göreceğiz. İmparatoriçe, Belisarius’un kızıyla kendi torunu arasında söz kesmek için sabırsız, birbiri ardından kı­ zın ana ve babasına mektup yazıyor ve onları ölümle tehdit ediyordu. Onlar ise bu birleşmeden kaçınma­ nın bunalımı içinde, İtalya’dan geriye dönünceye ka­ dar düğünü erteleme yolunu aradılar ve İmparatoriçe tarafından Bizans’a çağrıldıklarında hemen gelemeye­ ceklerini belirttiler. Ancak İmparatoriçe, torununun Belisarius’un servetine konmasını istiyordu, çünkü bu servet, Belisarius’un başka çocuğu olmadığı için kızı­ na kalacaktı. İmparatoriçe, Antonina’nın sözlerine de inanmıyor, kendi sahneden çekilince Antonina’nm imparatorluk ailesine bağlılık göstermeyeceğini, güç günlerinde o kadar cömert biçimde yardımını esirge­ mediği halde, Antonina’nm sözünü tutmayacağından korkuyordu. Böyle olunca bütün töreleri hiçe saya­ rak, daha olgunlaşmamış olan kızı, torunu Anastasius’la yasadışı birlikteliğe sürükledi. Söylentilere göre aslında gizli bir baskıyla kızcağızı, istemediği halde, torunuyla yatmaya zorladı. Kız bekâretini yitirince İm­ parator küçük oyununu bozar korkusuyla torunuyla

52


kızın evlenmesini düzenledi. Bununla birlikte, işler olup bittikten sonra Anastasius’la çocuk denecek yaş­ taki gelin arasında yanık bir aşk başladı, sekiz ay bir­ likte mutluluk içinde yaşadılar.'* Ölüm İmparatoriçe’yi uzaklaştırınca, Antonina Bi­ zans’a geldi. Daha kısa süre önce Teodora’nın kendi­ ne yaptığı yardımları unuttu. Kızının başka birisiyle evlendirilmesi halinde adının “eski fahişe”ye çıkacağı gerçeğine aldırmadı. Artık Teodora’nın dölünden bir damat onun işine yaramazdı ve kız istemediği halde taptığı adamdan onu ayrılmaya zorladı. Bu davranışı nedeniyle son derece kalpsiz olduğu yolunda bir üne kavuştu. Kocası geldiğinde onu da kandırdı ve inanıl­ maz zorbalığın sorumluluğunu paylaşmakta güçlükle karşılaşmadı. İşte ondan sonra Belisarius’un kişisel nitelikleri çıplak olarak gözler önüne serildi. Gerçekten Fotius’a ve birtakım yakın arkadaşlarına verdiği sözleri daha sonra utanmadan tutmamış ama herkes tarafından bu tutumu hoş görülmüştü. Çünkü herkes bu sada­ katsizliği karısına bağlılıkta değil, İmparatoriçe’nin yarattığı korkuda buluyordu. Oysa belirttiğim gibi, ölüm Teodora’yı götürdükten sonra ne Fotius’a, ne yakın arkadaşlarına en küçük bir saygı gösterdi. Tam tersine, karısının onu yönettiğini, karısının kâhyası Kalligonus’un efendi durumunda olduğunu herkes gördü. En sonunda kimse onu tanımaz oldu, sonu gel­ mez dedikoduların başlıca konusu haline geldi, onul­ maz bir deli gibi küçük görülerek her yerden uzaklaş­ tırıldı. Belisarius’un kötü işlerinin -h iç de parlak olma­ yan, ama temelinde gerçek o la n - öyküsü böyledir. Şimdi, Bakhus’un oğlu Sergius’un Libya’da yaptık­

53


larına dönelim. Konuyu uygun bir yerde anlatmış, Sergius’un bölgedeki Bizans gücünü nasıl herkesten daha fazla yok ettiğini göstermiştim. Leuvathae kabi­ lesine T a n n ’nm kitabı üzerine el basarak ettiği yemin­ leri bir yana bırakmakla kalmadı, hiç nedeni yokken seksen elçiyi öldürttü. Daha önce anlattıklarıma bu­ rada bir ek yapabilirim, o da şu: Söz konusu elçilerin Sergius’a gelişlerinde herhangi bir kötü niyet yoktu, Sergius’un da onlardan kuşkulanması gereksizdi. O n ­ lara söz verdi, yemeğe çağırdı ve haince öldürtüverdi. Yapılan bu zulüm, Solomon’un,’'* Bizans ordusunun ve bütün Libyalıların yok edilmesine yol açtı. Daha önce belirttiğim gibi, özellikle Solomon’un ölümün­ den sonra ne bir subay, ne bir er, savaşın tehlikeleriyle karşılaşmayı göze alacak durumdaydı. Daha da kötü­ sü Sisinniolus oğlu Yohannis ona o kadar kızgındı ki, Areobindus Libya’ya gelinceye kadar çarpışmadan uzak durdu. Sergius, yumuşak ve savaştan korkan ni­ telikte bir insandı. Olgun değildi. İsteklerinin umut­ suz tutsağı, herkese karşı palavracı, yaşayışında çahmh ve burnu havada biriydi. Ama nasılsa Belisarius’un karısı Antonina’nın to­ runlarından birine talip olmuştu. Dolayısıyla İmparatoriçe onu komutanhktan almaya ya da cezalandırma­ ya yanaşmıyordu, oysa, Libya’nın sonunun yaklaştı­ ğını görüyordu. İmparator’un onayıyla Pegasius’un katili olan Sergius’un kardeşi Solomon’u bile sağ sa­ lim serbest bıraktı. Nasıl olduğunu burada kısaca an­ latacağım. Pegasius, fidye ödeyerek, Solom on’u Leuvathae kabilesinin elinden kurtarıp, kabile de memleketine dönünce, Solomon fidyeyi ödeyen Pegasius ve bir avuç askerle Kartaca’ya doğru yola çıktı. Yolda Solo54


mon’un kötü bir davranışını gören Pegasius, kısa bir süre önce Tanrı’nın onu düşmandan nasıl kurtardığı­ nı unutmaması gerektiğine işaret etti. Solomon, düş­ mana tutsak düştüğü için alay edildiğini sanıp sinir­ lendi ve Pegasius’u hemen orada öldürdü. Hayatını kurtaran adama iyi bir karşılık doğrusu. Bizans’a döndüğünde İmparator onu bir haini öldürdüğü ge­ rekçesiyle katil suçundan beraat ettirdi. Ayrıca bu ko­ nuda her türlü kovuşturma dışında tutulmasını sağla­ yan bir belge verdi eline. Böylece cezalandırılmaktan kurtulan Solomon, büyük bir sevinçle doğum yerini ve ailesini ziyaret etmek için Doğu’ya doğru yola çık­ tı. Ama Tanrı’nın eli onu yolda ele geçirdi ve ortadan kaldırdı. Solomon’la Pegasius’un öyküsü de işte bu kadar.^“

55


II

JUSTINUS, JUSTINIANUS VE TEODORA

ustinianus’la Teodora nasıl insanlardı? Ve nasıl oldu da Bizans’ın büyüklüğünü yok ettiler? Karşılığını vermem gereken sorular bunlar olacak. İmparator Leon' Bizans’ta imparatorluk tahtına otururken, İlliryalı Zimarkus, Ditivistus ve Justinus adında üç genç çiftçi, memleketleri olan Vederiana’da sürekli yoksulluk içinde yaşıyorlardı. En sonunda memleketlerinden uzaklaşmaya ve orduya katılmaya karar verdiler. Memleketleriyle Bizans arasındaki yo­ lu yaya aştılar, sırtlarında torbalarıyla yürüdüler. Bi­ zans’a eriştiklerinde, torbalarında, memleketlerindeyken koydukları kuru peksimetlerden başka bir şey kalmamıştı. Adları ordu listesine yazıldı ve görülme­ miş güçte ve yapıda kişiler oldukları için İmparator Leon onları saray muhafızı olarak ayırdı. Bir süre sonra Anastasius^ imparator olunca kendine karşı ayaklanan İsauriyalılarla^ savaşa girişti. Kambur Yohannis komutasında büyük bir orduyu onların üzeri­ ne yolladı. Yohannis, kötü bir davranışına kazarak er­ tesi gün öldürmek üzere Justinus’u hapse attı. Kararını yerine getirecekti ki, o gece gördüğü bir düş onu engel­ ledi. Komutanın anlattığına göre, o gece düşünde çok

J

57


güçlü, insana benzemeyen dev gibi bir yaratıkla karşı­ laşmıştı. Yaratık ondan, o gün hapsettirdiği adamı ser­ best bırakmasını istemişti. Komutan uyanınca gördüğü düşü kafasından silmişti hemen. Ama ertesi akşam da aynı sözleri işitmiş ve aynı düşü görmüş, düşünde veri­ len emri yine yerine getirememişti. Üçüncü akşam aynı görüntü karşısına dikilip söyleneni yapmazsa onu yok edeceğini belirtmiş, ayrıca bir gün büyük bir gazaba uğradığında kendini korumak için, hapse attığı adama ve ailesine gereksinimi olacağını söylemişti. Bu olay Justinus’u kendini bekleyen tehlikeden kurtardı ve zamanla büyük bir güç kazandı, ilerledi. İmparator Anastasius ona saray muhafızlarının ko­ mutanlığını verdi. Anastasius sahneden çekilince, Justinus komutanlığı sayesinde tahta geçti. Oysa artık sarsak bir ihtiyardı ve hepten cahildi. Halk dilme gö­ re elifbadan habersizdi. Bir Bizanslı için görülmemiş bir şey... Değişmez geleneklere göre, İmparator’un, taslağını kendi hazırladığı imparatorluk emirlerine imzasını koyması gerekiyordu. Justinus, emirleri ta­ sarlamak şöyle dursun, alınacak önlemlere bile ilgi göstermiyordu. Allah’tan, Proklus adlı Quaestor'' rüt­ besindeki başdanışmanı onun yerine uygun önlemleri alıyor ve uyguluyordu. Ama bu işlerde İmparator’un kendi el yazısının etkisini güven altına almak için so­ rumlular şöyle davranıyorlardı; İnce ve parlatılmış bir tahta üzerine Latince “ O kudum ” anlamına gelen dört harf, l e g İ delinmişti. Bir kalemi özel mürekkebe daldırıp İmparator’un eline veriyorlar, ardından yu­ karıda anlatılan delik tahtayı alıp imzalanacak belge­ nin uygun yerine koyuyorlar, İmparator’un elini tu­ tup, kalemi tahtanın harf biçiminde oyulmuş delikle­ rinde dolaştırıyorlardı. Böylece İmparator’un el yazısı

58


belge üzerinde yer almış oluyor ve bunu alıp gidiyor­ lardı. Justinus’un kişiliğinde Bizanslılar işte böyle bir im­ parator buldular. Lupicina adında bir kadınla evlen­ di. Kadın yabancı kökenli bir esirdi. Daha önce bir adam tarafından satın alınmış ve onun odalığı olmuş­ tu. Ama kadın, hayatının son günlerinde JustinusMa birlikte Bizans İmparatorluğu’nun ortak hükümdarı oldu. Justinus’un, uyruklarına ne iyilik ne de kötülük yapacak bir durumu vardı. Hiç yontulmamış bir adamdı. Ağzı son derece bozuk, aşırı ölçüde kabaydı. İmparatorluğun bütün işlerini, çok genç olmakla bir­ likte, yeğeni Justinianus yönetiyordu. Justinianus, Bizanslıların başına şimdiye kadar hiç­ bir dönemde görülmedik kadar çok ve ağır felaketler getirdi. İnsanları kaygısızca ölüme atmaktan, başkala­ rının mallarını yağmalamaktan çekinmezdi. Ona göre her gün binlerce kişinin hayatını yitirmesinin hiçbir önemi yoktu. Düzenin yerleşmiş kurumlarını koruma­ nın da bir anlamı yoktu onun gözünde. Bu yüzden so­ nu gelmez yenilikler başlıca uğraşıydı. Tek kelimeyle, değerli kuruluşların eşi bulunmaz yıkıcısı oldu. Daha önce bir kitabımda da belirttiğim gibi veba salgını yeryüzüne inmiş, kimisine bulaşmadığı, kimi­ sine da buiaşsa bile üstesinden geldiği için, dünyadan göçenler kadar kurtulanlar da olmuştu. Ama bu Justinianus’un elinden koca Bizans İmparatorluğu’nda kurtulabilen tek kişi yoktu. Gökten inen ziyaretler ör­ neği insan soyunda etkilemediği kimse kalmadı. Ki­ mini gerekçesiz öldürdü, geri kalanını öyle yoksul kıl­ dı ki, ölmediklerine pişman olacak kadar perişan ol­ dular. Gerçekte, hangi tür ölümle olursa olsun, yok­ sulluklarına son verilmesi için ona yalvardılar. Kimi­ 59


nin, hayatları gibi mallarını da ellerinden aldı. Sadece Bizans İmparatorluğu’nu yıkmak yetmedi ona, kendi uyrukları kadar Libya ve İtalya’da yaşayan insanların da başını belaya sokmak için buralara egemen ol­ makta direndi. Daha göreve başlayalı on gün olma­ mıştı ki, saray hadımlarının denetmeni Amantius’u, Başpiskopos Yohannis üzerine tedbirsiz sözler söyle­ mekten başka bir neden yokken, başkalarıyla birlikte idam ettirdi. Daha sonraki eylemi, kutsal Hıristiyan törelerine göre kişi güvenliği sağlanmış olan, tahtta hak sahibi Vitalianus’un durumunu ele almak oldu. Az sonra Justinianus temelsiz kuşkularla hakarete uğ­ radığını öne sürerek, en küçük gerekçe yokken ve en ciddi inandırma çabalarına saygı göstermeden Vitalianus’la arkadaşlarını saray içinde öldürttü. Başka bir kitabımda da belirttiğim gibi halk iki parti­ ye ayrılmıştı. Justinianus, aslında heyecanla destekle­ diği Mavilere kendini bağladı ve böylece evrensel bir karışıklık yaratmanın yolunu buldu. Bu davranışıyla Bizans devletini dizleri üzerine çökertti. Bununla bir­ likte, aşın eylemciler dışında bütün Maviler Justinianus’un önderliğine hazır değildiler. Ama aşın eylem­ ciler, işler bütünüyle kötüye gittiğinde en disiplinli in­ sanlar olarak belirdiler; çünkü onlara işledikleri suçla­ rın çok ötesinde ruhsat verilmişti. Söylemeye gerek yok. Yeşiller de sessiz durmadılar. Zaman zaman ceza­ larını çekseler bile, suç mesleğini kesintisiz ve izin ve­ rildiği oranda sürdürdüler. Sonuçta, sürekli olarak da­ ha cüretli suçlar işlemeye kışkırtıldılar. Çünkü insanla­ ra insafsızca davranılırsa, onlar da doğal olarak umar­ sız yollara saparlar. Böylece Justinianus olayları kö­ rükledikçe ve açıktan Mavileri destekledikçe, bütün 60


Bizans İm paratorluğu bir deprem ya da afet olmuş ya da her kenti düşm an eline düşmüş gibi temelinden sar­ sıldı. Her yerde k arg a şa çıktı ve bu karışıklık sonunda devletin yasaları ve düzenli yapısı altüst oldu. Partililer, b aşlangıçta saçlarını öteki B izanslılardan farklı biçimde kestirip yeni m oda bir saç sitili edindi­ ler. İran lılar gibi b ıyık ve s a k a lla r a d o k u n m a d a n , m üm kün olduğu k a d a r uzattılar, saçları ise, önleri şa ­ k a k la r a k a d a r kesip geri k alanını düzensiz biçimde M a ssa g e tle r’ gibi boylu boyunca uzattılar. Kimi z a­ m an buna H un m odası da denildi. G iysilerine gelince, hepsi şık g iyin ip k u şa n m a y ı, toplum içindeki özel d u ­ ru m ların a göre elverdiğinin çok üstünde çalım lı ve gösterişli k ılık ları gerekli gördüler. Böyle süslenip püslenmek onların d u ru m u n d a ancak b aşk aların ın sırtın­ dan sağ lan ab ilird i. Giysilerinin kollarını k a p la y a n bö­ lüm ü bileklerde çok dard ı, am a om uzlara doğru g e­ nişliyor ve b o llaşıyordu. T iyatro d a y a da hipodrom da kendi tu ttu k la rı kim seleri güçlendirm ek için bağırıp k o lla rın ı s a lla d ık la r ın d a g iy silerin in o m u z la rın d a k i bölüm ü de h av ad a sallan ıyo r ve a n la m a y a n kişilere, vücutları sanki çok gürbüzm üş de bu çeşit bir elbisey­ le örtm ek zorunda k alm ışlar izlenimini veriyordu. As­ lında böyle g iyin m enin, sefil vücut yap ıların ı o rtaya koyduğunu an lam ıy o rlard ı. Başlıkları, giydikleri g ö m ­ lekler ve çoğu kez a y a k k a b ıla r ı Hun m odası o larak nitelendiriliyordu. Önceleri b üyük ço ğ un luk kısa, iki yanı keskin k ı­ lıçlarını bellerine asıp pelerinlerinin altında saklar, ge­ celeriyse a ç ık ta taşırlard ı. A kşam olunca bir a r a y a ge­ lip, topluca, forum da ya da d ar so k a k la rd a ra s tla d ık ­ ları üst sınıftan kimseleri soyarlar, pelerinlerini, k u ­ şak ların ı, altın ziynet eşyaların ı ve ne b ulurlarsa ahr61


lardı. Kimi “ ölü kişi m asal o k u y a m a z ” diye so y d u k ­ larını öldürm eyi de uygun bulurdu. Yapılan bu tür zorbalıklar, eylemci o lm a y a n , am a başk aları k a d a r za ra r gören M a v ile r arasın d a bile bir kızgınlık y a r a t ­ tı. D o layısıyla güzel giyin m enin ve değerli eşy alar ta ­ şım anın y a şa m la rın a m al olacağı k o rk u su yla, pek çok kim se, bronzdan ya p ılm ış ziynet eşyaları ve k u şa k la r ta k m a y a , düzeylerine uygun düşm eyen ucuz pelerin­ ler g iym eye başladı. D aha güneş batm ad an koşup ev­ lerine kapandılar. K orkunç durum devam edip, kenti yönetm ekle görevli yetk ililer o la y la ra ald ırm ayın ca , serserilerin cüreti her geçen gün arttı. K ötülükleri ön ­ lemek üzere ses çık arılm azsa elbet bunların artışına engel olunm az, hatta suçları cezalar izlese bile sonu alın m az , çoğu kim seler için kötülüğe dönm ek doğal olur. M av ile rin işleri böyleydi. O nlara karşı olan to p lu ­ luk tan bir kesim , cezasız k a la n suç eylem lerine g iriş­ mek arzu su yla M av ile re k atıld ı, bir bölümü de başka ülkelere kaçtı. Kentte y a k a la n a n la r s a , ya o rtadan k a l­ d ırıld ılar ya da yetkililerce idam edildiler. Ve bir yığın başka genç bu örgüte doluştu. D aha önce böyle bir şeye ilgi gösterm em işlerdi am a , ik tid ar tutkusu ve sı­ nırsız serbestlik onları bu örgüte çekti; çünkü o d ö ­ nemde, insana aşağ ılık gelip de cezalandırıldığı g ö rü ­ len tek bir suç yo k tu . Önce karşı partinin üyelerini yok etm ekle işe başladılar, sonra gerekçe gösterm eden her önlerine geleni öldürm eye giriştiler. B irtakım k im ­ seler onları, p ara yedirerek satın aldı ve kendi düş­ m an ların ı gösterdi, p artiz an lar da kendilerine gösteri­ len kimseleri o rtad an k a ld ırd ıla r ve kim o lduklarını bilm edikleri halde, ö ldürdük leri kişilere Yeşil ya fta sı­ nı vurdular. Artık bu işler k a r a n lık ta ve gözden ırak 62


yerlerde değil, güpegündüz, her yerde ya p ılıyo r ve en önde gelen v ata n d aşlar da ne olup bittiğine tanık o lu­ yo rlard ı. Suçlular ce zalan d ırılm ak tan k o rk m a d ık ları için, cinayetleri s a k la m a y a gerek yoktu. Ayrıca, ya rış­ ma d u y g u su y la, kim in tek vuruşta silahsız bir adam ı öldürebileceğini k a n ıtla m a k için güç gösterisi düzen­ leniyordu. A rtık kim se, ortalık ta dolaşan tehlikeler içinde dah a çok h ay atta kalabileceğini um m uyordu. Sürekli k o rk u yüzünden, herkes ölüm ün hemen köşe başında beklediği kuşkusu içindeydi. Güvenilir tek yer, tek saat yo k tu ; en saygı gören kiliselerde, en önemli genel eğlencelerde bile in san lar öldürülüyordu. Kan b ağ ın a, a k ra b a lığ a güvenm ek bile geçmişte kalm ıştı. Ç ünkü, pek çok kimse en yakın ak rab aların ın k u rd u k ­ ları düzenlerle y a şam ın ı yitirdi. İşlenen cinayetler için soruşturm a açıldığı yoktu. Darbe her zam an habersiz iniyor ve düşenin öcünü a la c a k kim se b u lunm uyordu. Yasalar ve sözleşmeler kurulu düzenin güven verici temeline d ay alı o larak geçerli o lacağı yerde her şey büyüyen k arışık lığ a ve şiddete d a y a n ıy o rd u . Yönetim bir tiran lıktan farksız­ dı a m a bu d a y a n ık lı, düzenli değil, her gün değişen, her gün yeniden k u ru lan bir tiran lıktı. Y argıçların k a ­ rarla rı k orkunun ya ra ttığı felci yan sıtıyo rdu, k afaları tek bir adam ın saldığı dehşetle doluydu. Jürilere ge­ lince, o nlar da o tu rd u k ları sırada an laşm azlık la rı çö­ züm lem ek, y a s a y a y a da adalete uygun k a r a r la r ver­ mek yerine, tarafların p artiz an larla dostça y a da düş­ m an ca ilişkilerini dik k a te alıyo rlard ı. H erhangi bir jüri üyesi, onların u y a rıla rın a k u la k vermezse cezayı h a y a tıy la ödeyebilirdi. A lacaklılar, borcun bu kuruşunu bile geri a la m a ­ dan yazılı a n laşm aları borçlulara vermek için d a y a ­ 63


nılm az baskı altındaydılar. Ç oğu kim se öfkeyle evle­ rindeki hizm etkârları salm ak zorunda k aldı. Birtakım hanım efendilerin, kölelerin ağza a lın m a y a c a k istekle­ rine boyun eğm eye zo rlandık ları söyleniyordu. Y ü k ­ sek m evkilerdeki kim selerin o ğ u lla n , bu genç suçlu­ larla ilişki k u rd u k ta n sonra, b ab aların ı hiç y a p m a k istem edikleri işlere ittiler, özellikle b ab aların ın p a r a la ­ rını sızdırdılar. İsteksiz birçok çocuk, b ab aların ın bil­ gisi olduğu halde, p artiz an larla töredışı ilişkilere zor­ landılar. M u tlu bir evlilik ya p an birtakım k ad ın la r da aynı zillete düştüler. A n la tıla n lara b ak ılırsa, çok seç­ kin ve çekici bir kadın k o casıyla birlikte denizden karşı k ıyıd ak i sayfiyelerine giderken, p artiz an lar y o l­ larını kesti. Kadını kocasının k o lların d an sıyırıp ken­ di k a y ık la r ın a aldılar. Gençler kadını g ö tü rü rk en , k a ­ dın kocasının k u lağ ın a cesaret verici şeyler söyledi ve kendi için k o rk m a m asın ı, m addi zo rbalığa karşı k o ­ yacağ ın ı bildirdi. Ve kocası g özyaşları arasın d a k a r ı­ sına b ak ark en k ad ın , p artizan ların k a yığ ın d an denize atla d ı, bir dah a da gözükm edi. Bizans’ta p artizan ların sorum lu olduğu şiddet e y ­ lemleri böyleydi. A m a bütün bu eylemler, k u rb a n la r ı­ na, Ju stin ian u s’un elinde toplum un çektiklerinden d a ­ ha az acı verdi. Kötü kişiler elinde insafsızca y a ra alanlar, hiç olm azsa suçluların cezalandırılm ası u m u ­ d u yla beklediler ve bu a r a d a düzeni bozulan bir top­ lum un ya ra ttığı acıyı d ah a az tattılar. İnsanlar gele­ ceklerinden emin o lurlarsa b ugünkü g üçlüklere d ah a k o lay d ayan ırlar, olan biteni d aha bir hoşgörüyle k a r ­ şılarlar, am a devlet yöneticileri tarafından sald ırıya u ğ rarlarsa, doğal o la r a k karşılaştıkları kötülüklerden d ah a çok üzüntü d uyarlar. Adalet beklem e um udu ol­ m adığı için, tam bir çaresizliğe düşerler. Ju stin ian u s, 64


yaln ız k ötülük k u rb an ların ı bütünüyle kendi başları­ na b ıra k m a k ve suçlular için işlem y a p m a m a k sure­ tiyle değil, aynı zam an d a kendini p artizan ların önderi gibi gösterm eye çalıştığı için, u y ru k la rın a ihanet et­ miş oldu. Ç ün k ü partizan gençlere b üyük p a ra la r d a ­ ğıtıyor, birçoğunu kendi çevresinde tutuyor, yargıçlığa ve b aşk a önemli mevkilere getiriyordu. Bizans kentinde ve her yerde duru m böyleydi. Bu durum başkentte b aşlayan herhangi bir salgın gibi ç a ­ b ucak bütün Bizans İ m p arato rlu ğ u ’na yayıld ı. İm pa­ rator, görüşten yoksun olduğu için ne olup bittiğinin fark ın d a değildi, oysa çoğu kez h ip odrom dak i o la y la ­ ra tanık olm uştu. Basit bir insandı İm parator; bir eşek k a d a r d u yg u lu yd u an cak ; kim yu ların ı çekerse o raya gitm eye ve d u rm ad an k u la k la rın ı o y n a tm a y a hazırdı. Ju stin ian u s böyle d av ran d ık ça her şeyi arap saçın a çeviriyordu. Amcasının yetkilerini ele geçirir geçirmez, artık yönetim inde bulunan hazine parasını uluorta, keyifle saçıp sav u rm aya başladı. Z a m an zam an b irta­ kım H u n larla karşılaştı ve “ devlete y a p tık la rı hizm et­ ler için ” on lara para ya ğd ırd ı. Sonuç Bizans a raz isi­ nin sürekli sald ırılara açılm ası oldu. Bizans’ın zengin­ liğinin tad ın a varan bu yabancılar, başkentin y o lu n ­ dan bir türlü u zaklaştırılam adılar. Ayrıca deniz k ıy ı­ sında d a lg a la rı kırabilecek y a p ıla r için hiç çe k in m e­ den b üyük p a ra la r harcadı. Deniz k ıyısına k a y a la r ve ta şla r yığdırdı, denizin saldırısını ve gücünü, zenginli­ ğin gü cü yle alt etmek istedi. Ya işlemedikleri bir suçla itham ederek y a da dil d ö k ü p a rm ağ an ettiklerine in a n d ıra ra k Bizanslıların bütün özel m ülkünü kendi elinde topladı. C inayetten m ah k û m o lan lar ya da b aşk a bir ağ ır cü rüm işleyen­ lerin çoğu, bütün m alların ı J u stin ia n u s’a devrederek 65


cezadan kurtuldular. Kom şularının to p rağından g e­ rekçesiz hak iddia edenler, huk uk y o lu yla kendi lehle­ rine bir h üküm elde etm eyi im kânsız b u lunca, a n la ş­ m az lık ko n usu o lan a r a z iy i İ m p a r a t o r ’a a r m a ğ a n edip işin içinden çıktılar. H içbir şey yitirm edikleri bu eli açık lık k arşılığ ın d a, M ajestelerine takd im edilebil­ mek lütfuna eriştiler ve d ü şm an ların d an alab ilec ek le­ rinden d ah a fazlasını yasadışı y o lla rd a n sağladılar. B urada, Ju stin ian u s’un kişisel g ö rün üm ü n ü an la tm a k yerinde olur sanırım . Ne uzun boylu, ne de çok k ıs a y ­ dı, orta boyluydu. Z a y ıf değil, tersine tom bulcaydı. Ç ekici, y u v a rla k bir yüzü vardı ve iki g ün lük oruçtan sonra bile sağlıklı rengini k orurdu. Kısaca genel g ö rü ­ n ü m ü n ü a n la tm a k g erek irse, V e sp asian u s’un‘ oğlu D o m itia n u s’a^ y a k ın bir benzerliği v ard ı. Dom itia n u s’un can av arca işleri R o m a lıla r üzerinde öyle bir iz yaratm ıştı ki, bütün vücudunu kesip p arça la d ık ları halde k ızgınlıklarını giderem em işlerdi. Senato ay rıca bu im p aratorun adının y a z ıtlard an silinm esine, hey­ kel ve portrelerin o rtad an k ald ırılm asın a k a ra r ver­ mişti. D o layısıyla, R o m a ’d ak i y a z ıtlard a nerede adı geçiyorsa kazındı, yazıtların geri k alan ı olduğu gibi bırakıldı. Kazınmış yerler bugün de görülebilir. R om a İm paratorluğu içinde, bir bronz heykel dışında ona benzeyen tek şey b ırak ılm a d ı. Söz konusu heykel ise şöyle a y a k ta kaldı: D om itianus’un eşi, iyi bir aileden, çok saygı gören, hiçbir insana kötülük ya p m a y a n , kocasının hiçbir d av ­ ranışını o n a y la m a y a n bir k adın dı. Kocası öldükten sonra, değerli bir k ad ın olm ası nedeniyle Senato onu çağırdı ve bir isteğinin olup olm adığını sordu. Kadın D om itianus’un cesedini a la r a k göm m ek ve kendi seç­ tiği bir yere onun bronz bir heykelini dikm ek isteğin­ 66


de bulundu. Senato bu isteği k ab u l etti. Dul kadın, kocasını parça p arça d o ğ ra yan ların yap tığı insanlık dışı davranışı d ah a sonraki k u ş a k la ra gösterm ek için bir düzen kurdu. D om itianus’un cesedini alın ca, p ar­ ç a la n d ik k a tle bir a r a y a getirdi, birbirlerine u ydurdu, sonra bütün p arça la rı birbirine d ik ti, hey k e ltıraşlara cesedi göstererek ölü ad am ın trajik sonunu anlatan bronz bir heykel y a p m aların ı istedi. S an atçılar kısa sürede heykeli yaptılar. Dul k ad ın bunu alıp K apitol’e giden yo ld a Forum ’dan gelirken sağ ta ra fa dikti. Do­ m itian u s’un ibret verici sonunu gösteriyordu bu hey­ kel. Bugün de oradadır. J u stin ia n u s’un genel yapısı, g örünüm ü ve yüzünün bütün a y rın tıla r ıy la bu heykel arasın d a bir benzerlik k u rm ak mümkündür." Justinianus’un dış görünüşü böyleydi. Niteliklerine gelince, uygun bir tanım lam a ya p m ak benim yeteneği­ min dışındadır. Çünkü hem şeytana u ym a ya hazır, hem k olayca baştan çıkarılabilir bir huydaydı. Hem dolan­ dırıcı, hem aptaldı. Yanındakilere hiçbir zam an doğru bir şey söylemezdi. Söylediği şeylerse daim a dürüstlük­ ten uzak am a çlara yönelikti. Am a aynı zam an da onu aldatm ak isteyenler için ko lay lokm aydı. Doğuştan, birbirinden ayrılm az biçimde ah m ak lık la hilekârlığın olağanüstü bir karışım ıydı. Belki de Aristocu filozof­ lardan birinin yıllarca önce söylediklerinin bir örneğini görüyorduk: “ Kimi zam an insan doğasındaki renklerin karışımı gibi karşıt nitelikler de bulunabilir” diyordu filozof. Bununla birlikte, tanım lam am ı, doğru o lduğu­ na inandığım gerçek örneklerle sınırlandırm am gerekir. Her neyse, bu im parator, h uyları b ak ım ın d an g e r­ çek düşüncelerini s a k la y a n , düzenci, yüze g ü lü c ü , a ğ ­ zı sıkı bir insandı. Gerçek görüşlerini örtm eyi çok iyi beceren ikiyüzlü bir kim seydi. Sevinç y a da üzüntü 67


nedeniyle değil de, d u ru m lar gerektirdiği zam an he­ men gözyaşı dökebilirdi. Her zam an y a la n söylerdi. Bu k o n u d a d ikkatsiz d av ran m az , u y r u k la rıy la u ğ ra­ şırken bile y a la n la rın ı hem im zasıyla hem de en bü­ yük yem inlerle o n aylard ı. Az önce yem inle in k âr etti­ ği k u surların ı işkence altın da açığa vuran tu tsak la r gibi, yap tığı an laşm aları da, verdiği sözleri de kısa z a­ m an d a unutuverirdi. H ain bir dost ve yo ru lm az bir düşm an gibi kendini tu tk u y la cinayete ve soyguna ad ad ı. Aşırı derecede k avgacı ve sam an altın d an su yürüten bir insandı. K olayca şeytan işi yo lla ra sü rü k ­ lenir, am a doğru yolu izlemesi gerektiği ko n usun d ak i her öğüde karşı çıkardı. A lçak ça düzenler k u rm ak ta ve bunları u y g u la m a k ta eli çab u ktu . İyilik y a p m a k ­ tansa içgüdüyle uzak dururdu. Ju stin ia n u s’un niteliklerini a n la tm a k için insan ye ­ teri k a d a r kelim e bulam ıyor. Bir insanın o lam a yaca ğ ı k a d a r günah işlemeye düşkün biriydi. Sanki d o ğ a, in­ sanlığın geri k alan ın d an bütün şey tan lık eğilim lerini k ald ırm ış ve bu ad am ın ru h u n d a toplam ıştı. Bütün bunların dışında, ya la n su çlam aları dinlem eye ve he­ mencecik ceza u y g u la m a y a hazırdı. Y argıya v a r m a ­ d an önce id d ia la r ı inceleyeceği ye rd e , s u ç la m a la rı dinler dinlem ez k ararın ı aç ık la rd ı. D u r a k sa m a d a n , k a sa b a la rın y a k ılm a sı, kentlerin yerle bir edilm esi, u lu sla rın tu ts a k edilm esi için o r ta d a hiçbir neden y o k k en em irler verirdi. Biri çıkıp da B izanslılarm es­ kiden başına gelen felaketleri, Ju stin ia n u s’un sorum lu o ld u k la rıy la k arşılaştırırsa, em inim ki bütün geçmiş y ü z y ılla rd a k in d e n çok d ah a fazla insanın, bu tek a d a ­ mın yönetim in de boğazlandığını g ö rü rdü. B aşk a la rı­ nın servetine hiç tereddütsüz, a ç ık ça el koyar, kendine ait o lm ay an şeyleri ele geçirirken bir özür, bir gerekçe 68


öne sürm eyi gerekli görm ezdi. A m a ele geçirdiği ser­ vetleri, sanki b unlara karşı hiç ilgi d u ym a d ığ ın ı gös­ term ek istermiş gibi, ho v ardaca harcar, hiç gerek y o k ­ ken olası d üşm an ların ceplerini d o ld u rurd u . Kısacası, ne kendi p a r a tutar, ne de d ü n ya d a b aşk asının parası o lm asın a göz y u m a rd ı. Sanki para hırsıy la değil de, p ara sahibi o la n la ra karşı d u yd u ğ u h a y ra n lık nede­ niyle böyle d av ran ıyo rd u . Böylece Bizans top rağ ın d a zenginliği y a sa k la d ı ve m illet çapında bir yo k su llu ğu n yaratıcısı oldu. Ju s tin ia n u s ’un kişiliğinin genel çizgileri, becerebil­ diğim kadar, y u k a r ıd a belirtildiği gibidir. Şimdi de J u stin ian u s’un evlendiği k adının nereden gel­ diğini ve nasıl yetiştiğini, Ju stin ian u s’un eşi olduktan sonra Bizans Devletinin kolunu kan adın ı nasıl kırd ığ ı­ nı a n latm am gerekiyor. Bizans kentinde A kasius adın da bir ad a m y a şıy o r ­ du. Sirk h a y v a n la rın a b ak ıyo rd u . Yeşiller partisindendi ve “ ayı b a k ıc ıs ı” unvanını ta şım ak tayd ı. Anastasius im p arato rk en , bu a d a m , ardında en büyüğü yedi y aşın d a Komito, Teodora ve A n astasy a a d ın d a üç kız b ır a k a r a k h astalık ta n öldü. Dul k arısı, yeniden evlen­ di. Yeni kocası ev yönetim ine k atılır ve h a y v a n la ra b a k a r diye u m u yo rd u . Ancak hiç hesapta yo k k e n . Ye­ şillerin Asterius ad ın d ak i oyuncubaşısı rüşvet a la r a k , her ikisini de görevden uzaklaştırdı, onların yerine hiç g ü ç lü k çekm eden kendi sa y m a n ın ı y e rleştird i. Ç ünkü o yu n c u b aşıla ra bu gibi a ta m a la r ı kendi b aşla­ rına y a p m a yetkisi verilm işti. Bunun üzerine k ad ın , halkın H ip o d ro m ’da toplandığı bir gün, k ü çü k k ız la ­ rının b aşların a çelenkler k o yd u , ellerine çiçekler ver­ di. O nlar halkın k arşısında y a k a rıcı o la ra k otu rd u lar 69


ve d u ru m ların ı dile getirdiler. Yeşiller y a k a r ıy ı kesin­ likle reddetti; a m a M av ile r kendi ayı b ak ıcıları ö ld ü ­ ğü için o n lara aynı görevi verdi. Kızlar yeteri k a d a r büyüyünce, çok çekici o ld u k la ­ rı için a n a la rı tarafın d an sahneye çıkarıldılar. Hepsi birden değil, meslek için yeterli o lgun lu ğa ulaştık ça teker teker sahneye çıktılar. En büyükleri olan Komito, ço k tan gün ün en tutulan orospusu olm uştu. O n­ dan sonra gelen T eodora’ysa esir bir kız gibi, uzun kollu k ü çü k bir elbise içinde ab lasın a çeşitli k o n u la r ­ da yard ım c ı oluyor, çoğu kere ablasının to p lan tıla rd a o turduğu sırayı sırtında taşıyordu. O z a m a n la r Teo d o ra, olgun bir k adın gibi cinsel ilişkide b u lu n m ak y a da bir erkeğin ya tağ ın ı p a y la şm a k için yeteri k a d a r g elişm iş değildi a m a , en aşağ ı ta b a k a d a n müşterileri ve esirleri tatm in için bir erkek fahişe gibi d av ran ıyo r­ du. Esirler, efendileriyle tiya tro ya gelince böyle m ide bulandırıcı biçim de kendilerini eğlendirm ek fırsatını b ulurlardı. Teodora o ld uk ça uzun bir süre kendini bu doğal o lm a y a n vücut alışverişine k a p tır a r a k bir ge­ nelevde k ald ı. Yeteri k a d a r büyüyünce ve tam o larak gelişince, eskilerin d eyim iyle “ ordu k a lın tısı” denilen cinsten fahişe oldu hemen. Ç ünkü ne flüt, ne de arp ça lm asın ı b iliy o rd u, dansöz o labilecek yeteneği de y o k tu ; bu yüzden k arşısın a kim çık arsa çekici y ö n le­ rini satıy o r ve vücudunu onun em rine veriyordu. D ah a sonra tiy a tro y a girdi. O y un cuların aç ık s a ­ çık so ytarılık ların ın aracı halinde sahne gösterilerinin düzenli bir oyuncusu oldu. Çok zeki ve nükteleri k es­ kin o lduğu için ça b u cak ün k azan d ı. Küçük çapkın kızda u tan gaçlığ ın dirhemi yoktu ve kim se yüzünün k ızarıp , geri çekildiğini görm em işti. En rezilane istek­ lere hiç d u r a k sa m a d a n boyun eğerdi. Öyle bir kızdı 70


ki, biri çıkıp kötek atsa ya da kulağını çekse hiç a ld ır­ maz, ş a k a y a boğup k a h k a h a la r la güler ve elbiselerini ç ık arıp en basit töreye göre bile örtülü k alm ası, erkek gözlerinden uzak tutulm ası gereken bölgelerini çırıl­ çıp lak gösterirdi. Â şıklarını bekleterek a la y ederdi ve sürekli o la ra k yeni birleşme yöntem leri u y g u la y a r a k şehvet d ü şk ü n ­ lerini a y a ğ ın a getirirdi. Karşılaştığı bir erkekten çağrı beklem eden, aç ık saçık nükteler sav u rarak ve k alçası­ nı, k a fa la rı k arıştıra c ak biçimde sa lla y a ra k kendine çekerdi. Ö zellikle gençlere bu n u m a ra la rı y a p a rd ı. Kendi zevkine sınırsız derecede düşkü n bir başkası bulunam azdı. Ç oğu kez, herkesin kendi yiyeceğini ge­ tirdiği a k şa m yem eklerin e, h ay atta başlıca am a çları evlilik dışı ilişkiler k u rm ak olan, hepsi güçlerinin en yü k sek n o k tasın a erişmiş, on ya da d ah a çok genç a d a m la gider, bütün gece sıra yla yem ek a r k a d a ş la r ıy ­ la yatar, hepsini yo rg u n lu k ta n k ıp ırd ay am az hale ge­ tirdikten sonra, bu defa u şa k la ra saldırır, kimi zam an sayısı otuzu bulan uşak ların hepsiyle birleşir, yine de isteklerini dindirem ezdi. Bir gece, önde gelen y u rttaşlard an birinin evine gitti. İçki içiliyordu orad a ve söylenenlere b ak ılırsa, bütün k o n u k la rın gözleri önünde, a y a k la rı dibindeki sedirin ucuna d ikilip, aşağılık bir biçimde eteğini k a l­ dırdı, a y a k ta yüzü k ızarm ad an şehvet d ü şk ün lüğ ün ü herkese gösterdi. Elbette sık sık gebe k alıyo rd u ve m esleğinin n um araların ı iyi bildiği için hemen çocuk d üşürebiliyordu. Kimi zam an da, tiya tro d a, halkın önünde elbisele­ rini üzerinden a ta r ve çırılçıplak kalırdı. Yalnız g öbe­ ğinin altını ve m ah rem yerlerini örten bir k u şa k k a lır ­ dı üzerinde. B uralarını da h alk a gösterm ekten u ta n d ı­ 71


ğı için değil, tiya tro d a kimsenin tam çıp lak g ö rü lm e­ sine izin verilm ediği, m ahrem yerleri örten bir kıışağm b u lu n m ası zo runlu olduğu için böyle ya p a rd ı. M a h re m yerlerinde bu çok k üçük örtü o ld u ğu halde sırt üstü y a ta r a k ya yılırd ı. Sahne görevlileri v ücudu­ nun m ahrem yerlerine arpa taneleri serper ve eğitil­ miş k a z la r g a g a la r ıy la arpa tanelerini teker teker top­ lar ve yu tard ı. Teodora, yeniden a y a ğ a k alk tığın d a yüzü k ız a rm a k şöyle dursun, gösteriden g u ru r d u y a r ­ dı sanki. U tan m az olduğu kadar, u tanm azlığı y a y m a k için de herkesten çok uğraşırdı. Çoğu kez elbiselerini çık arıp atar, sahnede o yu n c u ­ ların ortasında d u ra ra k , özel jim nastiğini u y g u la y a ­ rak , tad ın a b a k an larla, daha tadına b ak m am ış o la n la ­ ra böylece çağrıd a bulunurdu. V ücudunu şehvet d ü ş­ k ün lüğüyle öylesine kötüye kullanm ıştı ki, m ahrem yerleri b aşka k ad ın lard ak i gibi doğanın belirlediği ye r­ de değildi ve sanki yüzüne vurm uştu! Ayrıca onunla yakın lık kuranlar, d oğa yasaların a uygun bir cinsel iş­ lem y a p m a d ık la rın ı açıkça belirtirlerdi. Azıcık rabıtalı olan bir kim se onunla Forum ’da karşılaştı mı p arlak giysilerinin bir yeri dokunur da sonra pislik bulaşır k o rk u su y la hemen geri döner ve hızla u zaklaşırd ı. Ö z ellik le onu sa b a h ın erk en s a a tle rin d e g örenlere uğursuzluk getirirdi. Kadın o yun culara yap m ad ığın ı bırak m azdı, son derece şirret bir insandı. D aha sonra, L ib y a ’daki Pentapolis kentinin yöneti­ mine atan an Tir kentinden H ekebolus ile yola çıktı. O na en iğrenç biçimde hizmet edecekti am a a r a la n açıldı. A dam hiç beklemeden onu uzaklaştırdı. Sonuç­ ta kendini her şeyden yoksun bulunca, vücudunu alış­ tığı biçimde yeniden yasadışı ticaret aracı o la ra k o rta ­ ya çık ard ı. Önce İskenderiye’ye geldi, sonra bütün 72


D oğu’da bir tur a ta r a k Bizans’a döndü. Geçtiği her kentte Tanrı’nm lütfunu um an hiçbir insanm adm ı a ğ ­ zına ala m a y a c a ğ ı bir mesleği izledi. Sanki görünm eyen güçler, yeryüzünde T eodora’nın a h lak düşkünlüğünün b ulaşm adığı tek bir nokta kalm asın istiyorlardı. Sokak k a d ın la n ve her çeşit halk arasında günlük konuşm a konusu olan bu k adının, doğu m u ve yetiş­ mesi böyleydi işte. A m a yeniden Bizans’a dönünce Justin ian us önüne geçilmez bir tu tk u y la kapıldı ona. Önce kadını y a n ın a metres o larak aldı ve hemen patrisyenlik payesi verdi. P atrisyenlik gibi asil bir paye T eodora’ya geniş bir etki ve oldukça yü k lü bir servet sağladı. Delicesine tu tu lan in sanlarda çoğu kez g ö rü l­ düğü gibi, Ju stin ia n u s’a da tutkun olduğu insana bü­ tün servetleri ve lütufları ya ğ d ırm a k d ü n ya d a en g ü ­ zel şey gibi geliyordu. Böylece bütün devlet, bu tu t k u ­ nun ya k ıtı haline geldi. T eodora’nm y a rd ım ıy la , y a l ­ nız başkenti değil İm p arato rlu ğ u n her köşesindeki halkı, şim diye k a d a r olduğundan dah a çok yo k su lla ş­ tırdı. Ö teden beri M a v ile ri destek ledikleri için bu partinin üyelerine devlet işlerinde büyük yetkiler ver­ diler. Şeytanın bir ölçüde yu m u şatılm ası ise epey za­ man aldı. O la y la r şöyle gelişti: Ju stin ian u s uzun süren bir h astalığ a ya k a la n m ıştı. H astalık onu öyle bir tehlikeye sürükledi ki, öldüğü bile söylendi. Bu a r a d a partizan bölücüler d ah a önce sözünü ettiğim kötü eylem lerini sü rd ü rü yo rlard ı ve H ipatius a d ın d a seçkin bir kişi güp egün düz Ayasofy a ’da ö ld ürüld ü. C in aye t işlenince doğan k a r ışık lık ­ lar, İ m p arato r’a bildirildi. Çevrede bulunanlar, İmpar a to r’un kam u işlerinden uzak olm ası fırsatından y a ­ ra r la n a r a k , o layların ağırlığını gösterm ek için ellerin4en geleni y a p tıla r ve başlangıçtan sona k a d a r olan 73


bitenin tam bir listesini verdiler. İm p arato r bunun üzerine kentin valisine bütün suçluları ad a le t k arşısı­ na çık arm asını buyurdu. Vali, Teodotus a d ın d a b iriy­ di ve genellikle “ b a lk a b a ğ ı” diye anılırdı. Vali, o la y la ilgili geniş bir soruşturm a açtı; birçok suçluyu tu tu k ­ la y a ra k y a sa gereğince cezaya ç a rp tırab ilird i a m a , bunlardan bir kısm ı k ov uşturm ayı a tla ta r a k kaçtılar. Daha sonra da İm paratorluğun batışında kendi p a y ­ larına düşenleri yerine getirdiler. Beklenenin tersine, İm parator birden iyileşti ve Teo dotus’un bir büyücü ve zehirci olduğunu öne süre­ rek onu yo k etm e y o lların a başvurdu. A n cak Teodotus’u çökertm e gerekçesini s a ğ la y a c a k inanılır bir b a ­ hane b u lam adığı için, ad am ın y a k ın la r ın a en korkunç işkenceleri u y g u la y ıp a d a m aleyhine asılsız suçlar u y ­ d u r m a y a z o rla d ı. H erk es İ m p a r a to r ’u n , T eodotus aleyhine çevirdiği en trik a la r karşısında üzüntüsünü gizleyip kendi köşesine çekilm iş sessiz du ru rk en Q u­ aestor görevinde b ulunan Proklus sesini yükselterek sanığın suçsuz o ld u ğu n u , ölüme m ah k û m o laca k bir şey yap m ad ığın ı a ç ık ça öne sürdü. Bu d u ru m d a Te­ odotus, İm p arato r’un telkiniyle Kudüs yo lu n u tuttu. Am a K udüs’e kendini öldürm eye niyetli kişilerin g el­ diğini haber alınca bir kilisede gizlendi ve ölüm üne k ad ar kiliseden dışarı adım ını atm adı. Teodotus ko n u su n d a başka söylenecek şey yok. Ama p artizan lar o an d an b aşlay arak dünyanın en ihti­ yatlı kişileri haline geldi. Artık böyle utanç verici y o l­ larla kötü işlere atılm az oldular, am a d aha b ü yü k bir yüzsüzlükle yasadışı mesleklerini u yg u lam ak için her fırsatı elde ettiler. Kanıtı şu ki, d aha sonra birkaçı ben­ zer a tılg an lık lar gösterince cezalandırılm adı. Ceza ver­ mekle görevli o lan lar onlara cezadan k u rtulm a yolla74


n n ı gösteriyor, y a p tık la rın a göz y u m a ra k yasaları çiğ­ nemelerine cesaret veriyorlardı. Ana İmparatoriçe h ayatta olduğu sürece, Justinian u s’un T eodora’yı ya sa la ra uygun biçimde eş olarak alm asına im kân yoktu. A na İmparatoriçe, öbür işleri­ ne k arışm adığı halde, bu k onuda Ju stin ian u s’a karşı çıkıyordu. D aha önce belirttiğim gibi A na İm p arato ri­ çe yabancı asıllı, kültürden yoksun bir kişi olm akla birlikte, yakışık sız işlerden tiksinirdi. Aslında, bir keli­ me yazm asını bilmezdi, devlet işlerinden de hep ha^; bersiz kalm ıştı. S a ra y a girm eden önce asıl adım g ü ­ lünç bularak bırakm ış ve Ö femia adını almıştı. Bir sü­ re sonra. Ana İm paratoriçe nasılsa ölüverdi. İm para­ tor Justinus ise bunak ve çok yaşlıydı, bu yüzden u y ­ ru k ların a a la y konusu oluyor, olan bitenlerin farkında olm adığı için herkes onu küçük görüyordu, kim se onu hesaba k atm ıyordu. Buna karşılık yeğeni Justinianus, her zam an inatla k arg a şa y a ra ta r a k mesele çıkardığı için k o rk u y la b akılıyor ve sürekli o larak saygı g ö rü ­ yordu. T eodora’yla n işanlanm ak için tam bu zam anı seçti. A m a, senatör rütbesine erişmiş bir kim senin bir fahişeyi eş o larak alm ası im kânsızdı, böyle bir şey öte­ den beri en eski y a salarc a yasak lanm ıştı. Justinianus, İm p arato r’u yeni bir yasa k o y arak bu gibi eski y a s a la ­ rı yürürlükten k ald ırm aya zorladı. Bunu başarınca Te­ o d o ra’y la meşru bir eş gibi yaşadı, böylece b a şk a la r ı­ nın da fahişelerle evlenebilmelerinin yolunu açtı. Ar­ dından küstahça bir darbeyle İm paratorluk yö n etim i­ ni ele geçirdi, davranışının kabalığını gizlemek için bir gerekçe de buldu. Korku yüzünden oy verm ek zo run ­ da kalan aristokrasi tarafından, am casıyla birlikte bü­ tün Bizanslılann im paratoru ilan edildi. P a s k a ly a ’dan üç gün önce, İm paratorluk yetkileri Justinianus ve Te75


odora tarafından devralındı. P a sk a ly a ’dan üç gün ön­ ce, İm paratorluk yetkileri Justinianus ve Teodora ta r a ­ fından devralındı. P a sk a ly a ’ya üç gün k ala kimse k im ­ seyi selam lam az ve iyi günler dilemezdi. Birkaç gün geçtikten sonra Justinus doğal nedenlerle öldü. Dokuz yıl hüküm sürmüştü. Onun ard ın d a Justinianus ile Te­ odora birlikte h ük üm dar oldular. Böylece, y u k a r ıd a da an latıldığı gibi Teodora d o ğ ­ du, b üyüdü, olgunlaştı ve bütün engelleri a şa r a k İm­ parato rlu k tah tın a çıktı. Ju stin ia n u s’a gelince, yaptığı işin alçaltıcı o ld uğun u, istese bürün Bizans İm parato rlu ğu ’ndan bir seçme ya p ıp d ü n y a d a doğm uş bütün kadınların en iyi yetişenini, saflık içinde yaşam ış, g ü ­ zel ve el değm em iş olanını, yani dedikleri gibi sert g ö ­ ğüslü bir kadını eş alabilecek d u ru m d a b ulun duğun u hiç ak lın d an geçirm em işti. Hayır, tam tersine bütün bu say falard a y a z ıla n la rd a n da açıkça belli olduğu g i­ bi, her çeşit k o rkun ç pisliğe iki defa bulanm ış, isteğiy­ le çocuk düşürm ekten te k rar tekrar suçlu bir kadını kendine o rtak ve yo ld aş yap m ış, insanlığın o rtak zeh­ ri olan bu k ad ın a sahip olm uştu. ju s tin ia n u s ’un nitelikleriyle ilgili d ah a fazla bir şey söylem eye gerek yo k sanıyorum : Yaptığı evlilik onun töre yönünden düşk ü n lü ğ ü n ü a ç ık la m a y a yeter. Bu evlilik onun izlediği yolun hem anlatıcısı, hem tanığı hem de yorum cusudur. Bir insan d av ranışlarının k ö ­ tülüğüne a ld ırm az olursa, artık her yerde iğrenç biri gibi gözükm ekten çekinm ez, aynı zam an d a yüzünde her zam an beliren u ta n m azlık la silahlanıp, en b ayağı eylem lere neşeyle, çekinm eden girişir. Acıdır a m a , devletin rezalete bulaştığını gören Senato üyelerinden hiçbiri çıkıp da bu gibi işleri protesto ede­ 76


cek gücü kendinde b u lam a d ı, tam tersine, hepsi de sanki bir tan rıçaym ış gibi T eo do ra’nın a y a k la rın a k a ­ pandı. O na “ H an ım e fe n d i” dem ek zo ru nda b ırak ıl­ d ık ları zam an tek bir papaz çıkıp hoşnutsuzluğunu gösterm edi. D aha önce tiya tro d a gösterilerini seyre­ denler, hemen T eo do ra’nm yerde sürünen köleleri ol­ m ayı uygun gördüler. Savaş ala n ın d a T eodora’nın y a ­ rarın a ölüm e a tılm a y a çağrılınca tek bir asker çıkıp bu em re karşı k o y m a d ı. Y aşayan tek bir insan ona m uhalefet edem edi. Ç ü n k ü , san ıyo ru m başların a ge­ leni k aderin bir cilvesi say ıy o rd u herkes ve bu neden­ le iğrenç gidişi önlem ek için kimse p arm ağın ı bile k ı­ p ırd atm ıyo rd u. Sanki alınyazısı kudretini gösteriyor­ du. Ç ü n k ü , alınyazısı bütün insanların işlerini denet­ ler. O lan lara gerekçe gösterilebilsin y a d a her şeyin ard ın d a bir neden b ulun duğun u anlasın diye insanlar a lın y a z ıs ın a k a y ıts ız lık gösterirler. B ird en b ire, hiç beklenm eyen bir güç gösterisiyle alınyazısı, az önce gü çlü kler içinde çırpınan bir insanı yüce bir doruğa çıkarıverir. Kimi tu tarsa ona engel tanım az. O insanın seçtiği hedefe ulaşabilm esi için bütün y o lla r açılır. Alınyazısı başını alm ış giderken, insanlığın geri k alanı d u r a k sa m a d a n bir k ıy ıy a çekilir ve yol açar. Am a biz her şeyin nasıl olm ası gerektiğini ve b un lar üzerine söylenecek şeyleri T a n n ’y a bırak alım en iyisi. T eo do ra’ya gelince, onun çekici bir yü zü ve iyi bir vücudu vardı; a m a biraz kısa boylu ve solgun y ü z lü y ­ dü. Yüzünde hafif renk izleri olduğu için tam solgun sayılm azd ı. Bakışları her zam an öfkeli ve sertti. K adı­ nın sahnedeki h a y atın ın ayrıntılı bir d ö k ü m ü n ü y a p ­ sayd ım , zam an ım ın geri k alan ın ı buna h a rc a m a k zo­ runda k alırd ım . A m a, niteliklerinin tam g ö rün üm ün ü vermek için seçerek an lattığım birkaç o la y yeterlidir 77


sanıyorum . Böylece bizden sonraki k u şa k la r a y d ın la ­ nacaklardır. Şimdi de T eodora’yla kocası birlikte ne yaptılar, bunun genel bir tanım m ı y a p a lım . Ç ünkü onlar ortak ya şa y ışla rı süresince birbirlerinden farklı bir şey y a p ­ m adılar. Uzun bir süre, görüşleri ve çıkarları aç ısın ­ dan birbirlerine k arşıt o ld u k la rın a inanıldı, am a son­ rad an bunu kasıtlı y a p tık la rı anlaşıldı. Yurttaşlar b ir­ birine düşsün de kendilerine b aşk ald ırm asın , herkes on lar h ak k ın d a başka b aşk a düşünsün diye böyle bir y a p a y görüntüyü y a y d ık la r ı o rta y a çıktı. Önce Hıristiy a n la r arasın d a bölücülük y a r a tm a k la işe başladılar, sözüm ona, her biri dinsel k o n u lard a birbirine karşıt tarafları tutuyordu; böylece din bütü nlüğünü, d aha sonra açıkça görülebileceği gibi, parçaladılar. D ah a sonra, partizanları birbirleriyle çatışm a halinde tuttu­ lar. İm paratoriçe bütün a ğ ırlığ ıy la M av ilerin tarafını tuttu ve k arşıt partiye saldırıp onların bütün engelleri hiçe sa y a ra k en açık şiddet eylem lerine b aşv u rm aları­ nı m üm k ün kıldı. K ocasıyla, sanki açığa v uram adığı bir hoşnutsuzlukla kıvranıyor, am a k arısın a açık ça k arşı k o y a m ıy o rm u ş gibi d av ra n ıy o rd u . Ç oğu kez kendi yetkilerini k a rıştıra ra k birbirine ters yönlere g i­ d iyo rlardı. Sözgelişi bir ya n d a n Ju stin ian u s M a v ile ri su ç la y a ra k c e z alan d ırm ay a k a r a r veriyor, öte y a n d a n karısı y a p m a bir k ızgınlık içinde “ kocasına boyun eğ­ m e k ” zo run da k a ld ığ ın d a n y a k ın ıy o r d u . Böyle o l­ m a k la birlikte M a v i partizanlar, önce söylediğim gibi, d aha örgütlü g ö rü n ü yo rd u . Ç ü n k ü insanın k o m şu su ­ na uyg u lad ığı şiddet eylem lerinin bir yerden sonra sav u n u lam ay acağ ın ı b iliyorlardı. Bunlar dışında, d a v a ­ ların ya ra ttığı şiddetli d ü şm an lık lard a, İm p arato r’la İm paratoriçe ayrı ayrı ta ra flard an birini tutuyor, d a ­ 78


vanın haksız ta ra fça k azan ılm asın ı sa ğ lıy o rlar ve böylece her iki tarafın d a servetine el k o yu yo rlard ı. Sonuçta, İ m p arato r’un y a k ın dostu payesine erişe­ rek içinden geldiği gibi y a s a la r a karşı çık a n la r ve dev­ lete karşı suç işleyenler, keseyi d o ld u rd uk ları açıkça o rtay a çık ınca, T eo do ra’nın hışm ına uğru yo r ve onun k a r a listesine alın d ık la rın ı gö rü yo rlard ı. D aha kısa süre önce böylelerinin destekçisi olduğunu ilan etm e­ ye hazır görünen Ju stin ian u s, bu sefiller için sempatisi a z ald ık ç a, ilgisi de k ararsız hale geliyordu. Bu durum ise o rtağ ın a bir işaret verm ek dem ek oluyor, Teodora da bu kişileri bir d ah a bellerini d o ğ ru lta m a y a c a k de­ recede yerle bir ediyordu. O sırad a Justinianus, olan bitene göz yum uyor, yaln ız ca onların servetlerini a l­ m ak için kollarını açıyor ve u ta n m ad an bu servetlere k onuyordu. Bütün bu o yu n ları çevirm ek için her an işbirliği ya p a rk e n herkesin önünde birbirleriyle kanlı bıçak lıym ışlar gibi g ö zük tüler ve u yru k la rın ı birbirine düşürm eyi, böylece sarsılm az biçimde yerlerinde k a l­ m ayı başardılar.

79


Ill

JUSTINIANUS’UN KÖTÜ YÖNETİMİ

u stin ia n u s’un ta h ta geçer geçm ez her şeyi k a r ıştır ­ m ası için k ısa bir süre yetti de arttı bile. Yerleşmiş gelen ek ler to p tan bir y a n a a tılırk e n , o za m a n a k a d a r y a s a k olan şeyler teker teker yeniden g ü n lü k y a ş a m a so k u ld u. S an k i o her şeyi yen i biçim lere so k m a k k o ­ şu lu yla bu göreve g etirilm iş ve yetk ile rle d o n a tılm ış­ tı. U lusun işlerin i uzun z a m a n d ır gören b irtak ım devlet daireleri k a ld ırıld ı; yerin e yenileri k u ru ld u . Ü lkenin y a s a la r ı ve o rd u n u n düzeni de ay n ı sa ld ırıy a uğ rad ı. Bütün b u n lar a d a le t g erek tird iğ i için y a da k a m u çık a rı z o rla d ığ ı için değil, am a her şey yeni bir g ö rü n ü m a lır d a g elecekte J u s tin ia n u s ’un adı anılır diye y a p ılıy o r d u . N ite k im değiştirem eyeceği bir ş e y ­ le k a rşıla ştı mı o z a m a n hiç o lm az sa kendi adın ı v e­ riyo rd u . M ü lk iy e t h a k k ın a zo rbalıkla saldırı ve u yruk ların ı yok etme k o n u ların d a ysa kimse onunla yarışam azdı. Sayısız zenginin m alını y a ğ m a ettiği halde, sürekli o la ­ rak yenilerini arard ı. Soygunlardan biriktirdiklerini ise yabancı kabilelerden şuna buna y a da delice yapı p ro ­ jelerine harcardı. G örünür hiçbir nedeni yo k k en binİcrce ve binlerce kişiyi o rtadan kaldırdığı zam an, he-

J

81


men d ah a çok sayıda insana aynı şeyi yap ab ilm ek için yeni düzenler kurardı. O sıra la rd a Bizanshlar bütün b aşk a u lu slarla barış içinde ya şıy o rlard ı. Kan d ö k ücülüğün ü nasıl d o y u r a ­ cağın ı bilem eyen Ju stin ian u s, y a b a n c ı u lu sla rı bile birbirine düşürdü. O rtad a fol yok yu m u rta yokken, H un ların b aşb u ğ ların a ad a m gö n d ererek , anlam sız bir cöm ertlikle dostluk örneği o la r a k k u cağ ın a servet­ ler döktü. Justinus zam an ın d a bile böyle yaptığı sö y­ lenmiştir. O nlar ise, gökyüzünden düşen bu servetlere k onunca, kardeş başbuğların yönetim inde, a d a m la ­ rıyla İm paratorluk arazisine beklenm edik b ask ınlar y a p m a y a b aşlad ılar. Böylece, o r ta d a h içbir neden yo k k en kendilerine p ara ödeyen kim se k arşısında b a ­ rışın gerçek fiyatını sap tam a d u ru m u n a geldiler. Baş­ b uğlar bir an d a Bizans İm p arato rlu ğ u ’nu işgale b aşla­ dı; aynı za m an d a İm p arato r’dan da h araç la rın ı a lı­ y o rlard ı. Bu örnek, hemen b aşk aları tarafın d an da iz­ lendi, on lar da zavallı Bizan sh lan so ym a işine k atıld ı­ lar. Y ağm ada elde ettiklerinden b aşk a, saldırıları k a r ­ şılığında İm p arato r’un eli aç ık lığın d an da y a r a r la n ı­ yo rlard ı. Sonuçta, yıllarca hepsi ellerinin ulaştığı y e r­ leri y a ğ m a edip soydular. Yerli ırkların pek çok baş­ buğları olduğu için, Ju stin ia n u s’un özür kabul etmez cöm ertliğinin sonucu o la ra k savaş, bir topluluktan öbür topluluğa sıra yla geçiyor, bir türlü bitm ek bilm i­ yor, a y d a n a y a , yıldan yıla dolanıp d u ru yordu. Sonuç o la ra k , bu dönem de Bizans top rağ ın d a y a ğ m a edil­ m edik bir tek d ağ, arazi parçası, m a ğ a r a k alm ad ı. Ba­ zı yerler beş defa ya da d ah a çok sald ırıy a uğradı. Bü­ tün bu felaketleri, M edlerin, A rapların, Slavların, Anta la n n ve diğer yab an cı ulusların ellerinde acı çeken­ leri, öteki k itap larım d a anlatm ışım dır, am a bu k itab ı­ 82


mın önsözünde de belirttiğim gibi, b u rad a o la y la r d a ­ ki asıl s o r u m lu lu ğ u n n erd e o ld u ğ u n u a ç ık l a m a k önemli olacaktır. Justin ian u s barışı güven altın a a lm a k için H üsrev’e altınla y ü k lü bir servet verdi, sonra da bağışlanm az bir biçim de, k arşıt düşüncelere a ld ırm ad an , A lam undarus b a şk an lığ ın d a k i H u n larm dostluğunu k a z a n ­ m ak k a r a r ıy la , barışın bozulm asından sorum lu oldu. O ysa Hunlar, başka yerde de açıkça belirttiğim gibi İranlılarla müttefikti. Ju stin ian u s, her o la n a k ta n y a ­ r a r la n a r a k to p rak k an la dolsun, eline d ah a çok servet geçsin diye kıvılcım ları körükler, Bizanslıları felakete sürükleyen sav aşlar ve parti k av g a la rın ı kışkırtırken, u yru k la rı için k o rkun ç bir k ıyım d aha düzenlendi. Bu da şöyle oldu: Bizans İm p arato rlu ğ u ’nun her yerinde din y o lu n ­ dan sapan mezhepler vardı. M o n tan iz m ,' Sabattarianizm^ ve daha başka mezhepler insanları dinsel inanç­ ları bakım ından sürekli olarak yanlış yollara sürüklüyordu. Bütün bu inanç sahiplerine, u yu lm ad ığ ı t a k ­ dirde ağ ır cezaların tehdidi altında in an çların d an vaz­ geçmeleri, yok sa ço cukların a ve a k r a b a la r ın a m a lla r ı­ nı b ır a k m a y a c a k la r ı bildirildi. Bu çeşit mezheplerin kilise dedikleri yerler, özellikle Arius inancına bağlı o lan ların k i, işitilm edik zenginliklerle d o lu yd u . Bizans İm paratorluğu içinde ne Senato ne de b aşk a bir ö r­ güt, kiliselerin zenginliğiyle boy ölçüşem ezdi. Kilise­ ler, a n la tılm a y a c a k k a d a r çok, hesapsız altın ve g ü ­ müş hâzineleri, değerli taşla rla kaplı süslemeleri, çok sayıd a evleri ve köyleri, d ü n ya n ın her yerinde araz ile­ riyle d ü n y a d a bilinen her çeşit zenginliklere sahipti. Ç ü n k ü şim diye k a d a r gelen İm paratorlar bunların iş­ lerine k arışm am ıştı. O rtodoks inançlı birçok insan bi­ 83


le, ne de olsa her zam an k i işimizi ya p ıy o ru z gerek çe­ siyle, inan çtan sapm ış mezheplerin kiliselerinde çalışı­ yo r ve ek m eklerini çık arıyo rd u . Ju stin ian u s bu gibi kiliselerin m alların a el k o yu n ca, birdenbire sahip ol­ du k ları her şeyi ellerinden alm ış oldu. Ve birçok in­ san, o za m a n a k a d a r d a y a n d ık la rı k a y n a k ta n yoksun kaldı. İm p arato rluğ un her tarafın a, k arşıla ştık ları herk e­ si eski in an çların d an dönm eye zo rla m a k için bir m e­ m u rlar ordusu gönderildi. T aşrad a y a ş a y a n halkın gözünde, böyle bir telkinde b u lu n m ak kutsal k o n u la ­ ra saygısızlık, bir çeşit küfürdü. Bu yüzden pek çok kimse böyle bir şeyi isteyenlere karşı d u rdu. D o layı­ sıyla, çoğu askerlerin elinde can verdi. Kimi en iyi tanrısal yol o lduğunu düşünerek kendi ca n ın a kıydı. B ü yü k bir ç o ğ u n lu ğ u y sa m e m lek etlerin i b ır a k a r a k gurbete gitti. A m a F rig ya’da yerleşm iş olan M o n tan u s’a bağlı kişiler, kiliselerine k a p a n ıp ateşe verdiler ve hiçbir neden yo k k en kendileri de c a n la rın d a n o l­ dular. S onunda, Bizans İm paratorluğu b ü yük bir k ıy ı­ m a ve sürgüne sahne oldu. Sam aritanlar^ üzerine de buna benzer bir y a sa y ü ­ rürlüğe k o n u lu n ca, Filistin’de k ıy a m e t koptu. Benim do ğ d uğum K ayseriye kentinde ve öteki kentlerde y a ­ ş ay an ların çoğu, anlam sız bir d o g m a nedeniyle acı çekm eyi yersiz b u larak , eski adların ı b ıra k tıla r ve H ı­ ristiyan oldular. H ıristiy an geçin erek yeni y a sa n ın tehlikesinden kendilerini k u rta rm a y ı becerdiler. A ra ­ larında ak lı b aşında ve tedbirli o la n la r yeni in a n ç la rı­ na bağlı k a ld ıla r a m a , çoğunluğu kendi istekleri d ı­ şında geleneksel inançlarını b ıra k m a k ta n k üçük d ü ş­ tüklerini görerek M a n iş e iz m V ya d a ço k ta n rılı d inle­ re saptılar. A m a kö ylü ler bir to p lan tıda tek vücut o la­ 84


rak İ m p arato r’a karşı silaha sa rılm a y a k a r a r verdiler ve kendi a r a la r ın d a S av aru s’ un oğlu Ju lia n u s adın da bir h ay d u tu b aşların a İm parator seçtiler. Askerlere karşı sav aşa giriştiler, bir sürede d a y a n d ıia rsa da, so­ nunda yenildiler. Başta önderleri o lm ak üzere parça parça edildiler. Ç atışm ad a yüz bin insanın can verdiği ve d ü n yan ın en verimli toprağının, sürecek ad am bu­ lu n am a d ığ ı için boş k aldığı söylendi. Savaş sonunda, arazi sahipleri - k i bunların hepsi H ır is t iy a n d ı- kötü bir sonuçla karşılaştılar. Arazilerinden bir gelir elde edem edikleri halde, öldürücü vergiler ödem ek zo run ­ da kaldılar. İm p arato r Justin ian us, ardından Greklere^ işkence y a p a r a k ve m alların ı ellerinden a la r a k b ask ıya girişti. Çoğu tehlikeyi geçiştirm ek için görünüşte H ıristiyan oldu a m a , çok geçmeden eski in an çların a dönerek, kutsal o lm ay an şölenlerini ya p ark e n , k u rb a n keser­ ken y a k a la n d ı. H ıristiyan lara neler yap tığın ı ise d ah a sonraki bir k itap ta yazacağım .* D aha sonra o ğ la n lara tecavüzü y a s a k la y a n bir y a ­ sa çık ard ı, y a sa yürürlüğe girdikten sonra ya ln ız böy­ le d av ran ışlard a bulun an ları değil, geçmişte bu sapık h astalığ a kendilerini kaptırm ış olanları da c e z alan d ı­ rıyordu. S ap ık la rın cezalan d ırılm alarıysa görülm em iş bir biçim de y ü rü tü ld ü . Ceza, o rtad a davacı yo k k en bile u y g u lan ıyo rd u . Bir ad am ın , bir oğlanın y a da efendisine karşı istemeden ta n ık lığ a zo rlanan bir esi­ rin sözü bile yeterli k an ıt say ılıyo rd u . Böyle h ük üm giyen kim seler iğdiş ediliyor ve halkın g a z a b ın a terk ed iliyordu. Bununla birlikte, başlangıçta bu ceza her­ kese değil de. Yeşiller partisinden o lan lara, zenginlere ve yöneticilere, şu y a da bu biçimde İ m p arato r’a karşı gelenlere u yg ulan d ı. 85


Ayrıca İm p arator ve İm paratoriçe, m üneccim lere d ü şm an lık besliyorlardı. Bu yüzden hırsızlıkla u ğ ra ­ şan yetkili m em urlar, müneccim lere karşı da kötü u y ­ g u la m a l a r a g ir iş ti, ço ğ u n u k ır b a ç l a t a r a k dev elere oturttu, kent içinde bağırıp çağıran h alk a teşhir etti. O ysa çoğu yaşlı ve saygıdeğer kişilerdi. Böyle bir ül­ kede asıl yetk ilerin y ıld ızlard a olm asını istem ekten başk a suçları yo k tu . Sonuç o larak çok say ıd a kim se, yab an cı ülkelere y a da İm paratorluğun uzak bölgele­ rine k a ç m a y a b aşlad ı. H er bölgede ve her kentte kitle halinde yeni yüzler görünüyorduk Y a k a la n m a m a k için herkes m em leketini bırakıyor, kendi ülkesi düşm an eline düşm üş gibi b aşk a bir ülkeye gidiyo rdu. Bizans’ta ve b aşk a kentlerde (Senato üyelerinden sonra gelen) hali vakti yerinde herkes, Ju stin ian u s ve Teodora ta ra fın d an , anlatıldığı gibi soyuldu ve servet­ ler onların ellerinde k ald ı. Senatörlerin m alların ı nasıl y a ğ m a ettiklerini şimdi an latacağ ım . Bizans’ta, Zeno adın da birisi yaşıyo rdu. Vaktiyle Batı’da im p arato rlu k yapm ış olan A ntem ius’un o ğ lu y­ du. Kendi am a çların a ulaşm ak için İm p arato r’la İm­ paratoriçe, Z en o ’yu M ıs ır ’a vali atadılar. Zeno, en de­ ğerli eşyalarını bir gem iye yükledi ve denize aç ılm a ya hazırlandı. Z en o ’nun ta rtılam ay ac ak k a d a r çok g ü ­ müş eşyası, züm rüt, inci ve başka değerli taşlarla süslü küplerce altını vardı. M ajesteleri, güvendiği kişileri harekete geçirerek, gem ideki değerli yü k ü çaldırdı ve gem iyi yaktırd ı. Sonradan Zeno’ya geminin birdenbire alev aldığını ve bütün yü k ü n k ayb o lduğun u bildirdi. O lan lara b ak ın ki, ara d a n çok geçmeden Zeno ölüver­ di. Yasal varisleri o larak ortaya hemen İm parator’la İmparatoriçe çık tılar ve adam ın bütün servetini ele g e­ çirdiler. Bu k onuda bir de vasiyetnam e o rtay a çıkardı86


1ar am a bunun Z eno’ya ait olm adığı açıkça dedikodu konusu yapıldı. Aynı yöntem lerle, hem seviyece hem de başka yö n ­ lerden S en ato ’nun en önde gelen üyelerinden Tatian u s’un, Demostenes’in ve H ila ra ’mn varisleri oldular. Başka birtakım kimselerin servetleriyse, sahte vasiyet­ nam elerle değil, sahte m ektuplarla ele geçirildi. Düz­ mece m ektu p larla, L üb n an ’da y a şay an Dionisios’un, Basilius’un oğlu Yohannis’in varisleri haline geldiler. Yohannis, Edessa’nm^ en önde gelen kişisiydi; am a Belisarius onu ister istemez rehin o larak İranlılara ver­ mişti. D aha önceki bir kitabım da buna değinmiştim. İran Kralı Hüsrev, Belisarius’un bu adam ı rehin verir­ ken yaptığı an laşm ayı Bizanslıların çiğnediğini öne sü­ rerek Yohannis’i serbest bırak m ayı reddetti. Bir savaş tutsağı gibi satm aya hazır olduğunu bildirdi. Yohan­ nis’in h a y a tta olan b üyü k an n e si, bin k ilo y a v aran ağ ırlık tak i bir güm üşü fidye o larak hazırladı. Karşılı­ ğ ın d a to ru n u n a k av uşacağını u m u yo rd u . Gümüşler D aras kentine geldiğinde İm parator’un bundan haberi oldu ve alışverişin tam am lan m asm ı d u rdurdu. Bizans servetinin yab an cı bir devlete verilemeyeceğini söyledi. Kısa bir süre sonra Yohannis ölmeden önce o n a y a z ­ mış, bütün servetinin ve em lakinin İm p arato r’a veril­ mesini dostça bildirmişti. İ m p a r a to r ’la İm p arato riçe’nin varisleri o ld u k la rı öbür kişilerin tam bir listesini vermek benim için çok güç. N ik a Ayaklanm ası* o lu n caya kadar, hali vakti ye­ rinde olan kimselerin servetlerini tek tek ele geçirm ek, İm p arato r’la İm p arato riçe’yi tatm in ediyo rdu am a, a y a k la n m a d a n sonra bir ham lede, hemen hemen bü­ rün senatörlerin m allarını soyuverdiler. Bütün servet­ 87


lere ve en çekici arazilere, canlarının istediği gibi el k o yd u lar; yine ezici vergi yü k ü altında b ulunan a ra z i­ leri bir y a n a ay ırıp bunları sahte bir cöm ertlikle eski sahiplerine sattılar. Sonunda bu tür arazi sahipleri, vergi tah sild arları tarafın d an sıkıştırıldı, borçlarının sonu gelm ez faizleriyle yo k su llu ğ a düştü, ölüm den farksız yoksul bir h a y a t sürdüler. O lan biten k arşısın d a , ça ğd aşlarım gibi ben de İmpar a to r ’la İm p arato riçe’nin gerçekten insan o lduğunu bir defa olsun düşünem edim . O nlar ozanların dediği gibi “ fani in san ların baş b ela la rı” ydılar. K ana su sa­ mış bir çift şeytandılar. En çabuk yo ldan bütün u lus­ ları ve onların eserlerini y o k etmeyi dü şündükleri için insan biçimine girm işlerdi. Böylece yarı insan ve ya rı şeytan o ld u lar ve bütün ye ryüzün ü temelinden sarstı­ lar. Bu görüşün k an ıtı, pek çok şeyde, özellikle d a v r a ­ n ışların d aki kudrette bulunabilir. Ç ü n k ü insanların dav ran ışları şeytan ların k in d en çok farklıdır. Z am an ın uzun akışı içinde, k ader y a da doğa gereği, kuşkusuz pek çok kişi, in san lar üzerinde müthiş bir k o rku y a ­ ratmışlar, y a rd ım görm eyen ç a b a la rıy la kentler, ü lk e ­ ler, ne varsa h arap etm işlerdir am a , bütün insanlığa çöküntü getirm ek ve bütün d ü n y a y a felaket y a ğ d ır ­ m ak , bu ikisinden b aşk asın a nasip olmam ıştır. Ger­ çekten onlar, insanlığın yo k olm ası için işbirliği y a p an kaderin cilvelerinden ya rarlan d ılar. Kısaca a ç ık la y a ­ cağım gibi, y a ta k la r ın d a n çık an ırm aklar, veba salgm ları, deprem ler bu ç a ğ d a y a y g ın yık ım getirdi. Ö y le y ­ se felaketleri böyle üst üste yağd ıran insani bir güç değil, b aşk a türlü bir güçtü. A nasının, bazı y a k ın a r k a d a şla r ın a Ju stin ia n u s’un aslında S a b b a tiu s’un oğlu olm adığın ı, babasının in­ 88


san bile o lm adığın ı söylediği yaygındır. Gebe k alaca ğı sırada onu bir şeytan ziyarete gelm iş, gözle görünm üyorm uş am a , k ad ın la tem asta tam bir erkek gibiym iş. Sonra da h ay al gibi o rtadan kaybolm uş. İm p arato r’la birlikte geceleri geç vakte k a d a r k a la ­ rak konuşan yüce nitelikli kişiler, İm p arato r’un yerin­ de kimi zam an ac ayip şeytansı bir biçim görmüşlerdir. İçlerinden birinin an lattığına göre İmparator, uzun sü­ re oturm a alışk an lığ ı olm adığın dan, çoğu kez tah tın ­ dan kalk ıp odanın içinde d o laşm aya başlarmış. Justin ianus’un başı bu a r a d a kaybolur, gövdesi uzun d o ­ laşm ala ra devam ederm iş. Bunu gören, önce ne y a p a ­ cağını bilemez, ac ab a gözüm mü bozuldu diye d ü şü ­ nürmüş. A m a baş d ah a sonra yerine döner, bunu g ö ­ ren de, boşalan yerin beklenenin aksine yavaş yavaş dolduğuna ta n ık lık edermiş. Başka biriyse, İm p ara­ tor’un ya n ın d a otururken, yüzünün birdenbire biçim ­ siz bir et parçası haline girdiğini görm üş; gözler ve g ö zk ap ak ları o rtad an k alk m ış ve biçimsiz bir yığın ol­ muş. Aynı a d a m , sonra yavaş yavaş yüzün eski biçim i­ ni aldığını görm üş. A n lattığım şeylere tanık olrriadım am a, gördüklerinde ısrar eden kimselerden işittim. Yine an latıld ığ ın a göre, T a n n ’nın lütfunu esirgem e­ diği bir keşiş, yaşad ığı çölde dayan ılm az bir zulüm ve adaletsizliğe u ğ ray an ya k ın kom şuları ad ın a konuş­ m ak üzere ik n a edilerek Bizans kentine yo la k o y u l­ muş. Varır v arm az İm parator’un huzuruna kabul edil­ miş; am a görüşm e odasının eşiğinden adım ını içeri a t­ m ışken, hemen geri çekilmiş. Onu getiren h adım ağası ve orad a b u lu n an lar içeri girmesi için cesaret vermeye çalışm ışlarsa da, o hiç karşılık vermemiş ve sanki bir­ den delirmiş gibi k aç m ay a başlam ış, kaldığı eve dön­ müş. Birlikte b u lu n an lar garip davranışının nedenini 89


keşişe sorunca sonradan öğreniyoruz ki, s arayd a tahta oturm uş Şeytanlar K ralı’nı gördüğünü, onunla görüş­ meye ve ondan bir şey istemeye niyetli olm adığm ı bil­ dirmiş. A sim d a , bu İ m p arato r a lç a k bir şe y tan d an b aşk a ne o lab ilir? Ne doğru dü rü st uyur, ne doğru d ü rü st yem ek yer, içki içer. Ö nüne k o n u lan ş a h a n e y e m e k ­ lerden birer lo k m a a lır y a ln ız ca. Gecenin o lm ad ık saatlerinde sa ra y d a dolaşan ve Afrodit zevklerine k a r ­ şı iblisçe bir tu tk u su olan bu a d a m , şeytan değil de nedir? Ayrıca, T eodora’nın sevgililerinden öğreniyoruz ki, d ah a sahnede o yun c u yk en , geceyi birlikte geçirdikleri o d aya bir çeşit şeytan gelir ve onları dışarı sü rü k le r­ miş. Bir zam an lar, M a k e d o n y a adın da M a v ile r p a rti­ sine bağlı bir oyuncu kız A n ta k y a ’da yaşıy o rm u ş ve çok etkili bir insanm ış. D aha Justinus h ü k ü m d ark en Ju stin ia n u s’a m ektu p lar y a z a r a k Doğu bölgesinde is­ tediği kişiyi gözden d üşürebiliyor ve servetine hâzine­ ce el konulm asını sağlıyorm uş. Söylentilere göre bu k ad ın , Teodora M ısır ve L ib y a ’dan dönerken onu karşılam ış. Teodora çok sıkıntıda olduğunu, gezisin­ de çok p ara yitirdiğini söylem iş, H ek eb o lu s’tan g ö r­ düğü hakaretlerden y a k ın m ış, M a k e d o n y a da, Teodor a ’nın üzüntüsünü g iderm ek için elinden geleni y a p ­ mış ve kaderin bir gün dönebileceğini, ona servetler yağdırabileceğini söylem iş. Bize söylediğine göre, Te­ odora b irkaç gün sonra M a k e d o n y a ’ya gelip, bir gün önce bir düş gö rd ü ğ ü n ü , kendisine p ara b ak ım ın d an sık ılm am asın m , Bizans’a gidince Ş eytan lar K ralı’yla ya taca ğın ın ve onunla her b ak ım d an evli bir kadın o la ra k ya şa y a c a ğ ın ın belirtildiğini anlatm ış, sonra da istediği k a d a r p aray ı elde edeceğini bildirmiş. 90


Bazı kim selerin gözünde beliren gerçekler b u n lar­ dır işte. Ju stin ia n u s’un nitelikleri, k ab ataslak çizdiğim g ib i­ dir. Am a onunla ilişkisi o lan lara kendini, yan ın a k o­ layca ya n a şıla b ilir ve nazik biri gibi gösterirdi. Her is­ teyen İm p arato r’un huzuruna çık ab ilird i. K uralları bozarak yo lu n a ç ık an lara bile kızm azdı. Bununla bir­ likte yok etm eyi düşiındüğü kimselerle k arşılaşınca yüzü kızarm azdı. Kendine saldırıda b u lu n an lara karşı kızgınlık belirtisi ya da sinirlilik göstermez, d u y g u la ­ rını sak lar ve sonra yu m u şa k bir sesle, yüzünde dost­ ça bir ifadeyle, g ö z k ap ak larım k ald ırm ad an binlerce m asum kişinin ölüm e gönderilm esi, kentlerin yerle bir edilm esi, bütün servetlerine hâzinece el konulm ası yo lu n d a em irler verirdi. H alini tavrını görenler, onun bir kuzu o lduğunu sanabilirlerdi a m a , biri k a lk ıp da onu ya tıştırm a y a y a da gazabını çekenleri b a ğ ışla tm a ­ y a ça lışac ak olsa o zam an “ dişlerini g ıc ırd a ta ra k ve bir h ayvan gibi k u d u r a r a k ’” p atla y ac ak gibi öfkele­ nirdi. Bu yüzden y a k ın la r ı herhangi biri için af ç ık a r ­ m ak k onusunda pek u m ut beslemezlerdi. İsa’y a bağlı ve inançlı görünürdü am a, bu bile u y ­ rukları için felaket dem ekti. Ç ünkü p apazların k o m ­ şuların a karşı ceza görm eden şiddtt k u lla n m a la rın a izin vermişti. O n lar da kom şuların ın arazilerini y a ğ ­ ma edince, k eyiflerine b a k m a la rın ı söyler, böylece Tanrı’ya hizm et ettiğini düşünürdü. Böyle arazi a n la ş ­ m az lıkların d a bir ta ra f sözde dinsel am a ç la rla k en d i­ ne ait o lm ay an bir toprağı ele geçirmişse d av ay ı k a z a ­ nıyordu. Ç ü n k ü on a göre adalet, papazların k a r ş ıtla ­ rından d a h a üstün o lm aları dem ekti. Kendi de ölü ya da diri kim selerin servetlerini ele geçirip, kiliselerden birine b ağ ışlayın ca, davranışm ı d in d arlık o la r a k k u t­ 91


luyordu a m a , em lakin bir d ah a eski sahiplerine d ön­ memesi için gerekli önlem leri de alıyordu . Daha ileri gitti ve a m a c ın a erişm ek için sayısız c i­ n ayetler düzenledi. En çok istediği şey, herkesi bir çe­ şit H ır is tiy a n in a n c ın a z o r la m a k o ld u ğ u için, bu in an çla u y u ş m a y a n la r ı sebepsiz yere yo k etti. Bir ya n d a n d a dini bütün geçindi. Ç ün k ü ölenler onun inancını p a y la ş m a d ık la rı için, buna c in ay e t gözüyle b ak m ıy o rd u . Böylece kendini tam a n la m ıy la hem ­ cinslerini b o ğ azlam a işine k a p tırd ı ve k a rısıy la bir­ likte isteklerini gerçek leştirm ek için yeni su ç la m a la r u y d u r m a y a girişti. N itelik lerin de b irtak ım a y rılık la r görülse de, a m a ç la r ın d a ikisini birbirinden a y ır m a k güçtü. İkisi de kötü ruhluydular. Am a u yruk ların ı yok etmede birbirlerine k arşıt y o lla r izlediler. Ç ü n k ü İm­ parator, y a rg ıla rın d a fırıld ak gibi dönekti. Y a n ın d a­ kiler onu istedikleri yöne çevirebilirlerdi - y e t e r ki bu yön, cöm ertlik, iyilik ve b a ş k a la r ın a y a rd ım gibi k o ­ n u larla ilgili o lm a s ın - ve kendini övgülerin esintisine bırak ırd ı hep. Pohpohçu sa r a y m ensupları onu k o ­ layca uçtuğun a y a d a “ h a v a d a d o la ş tığ ın a ” ’” in a n d ı­ rabilirlerdi. Bir gün m ah kem ede, İ m p arato r’un y a n ın d a oturan Trib onianus" d indarlığı nedeniyle çok geçmeden M a ­ jestelerinin gökyüzüne götürüleceğinden ve bir dah a in san ların onu g ö re m eye ceğ in d en o ld u k ç a dehşete d üştüğünü söyledi. İm parator ise böylesine övgüleri (ya d a ince a lay la rı) d ah a önceden edindiği k an ılara göre yo ru m lard ı. Bir b ak ard ın ız birini erdem leri ne­ deniyle överken, az sonra onu serseri diye kötülerdi. U yru k ların d an birine h ak aretler ya ğ d ırm ışsa, az son­ ra döner, bu defa onu övgülere boğardı y a da öyle g ö ­ rünürdü. En k üçük neden olm adan h a v a y a g o ıe deği­ 92


şirdi. Ç ün k ü düşünceleri, sözlerine ya da vermek iste­ diği gö rü n tü ye hep ters düşerdi. Dostluk ve d ü şm an lık k onusundaki tutum unu, ço ­ ğ u n lu k la kendi dav ran ışlarm ı tan ık tu tarak g öster­ dim. D üşm an o larak k ararlı bir insandı, sap k ın lık yap m azd ı am a, do stların a karşı k ayp a k tı. H im ay esin ­ de olan pek çok kim seye böyle felaket getirdi. Ancak birisinden bir defa nefret etti mi, artık hiç dostluk göstermezdi. En iyi bildiklerine ve güven g österdikle­ rine sonradan sırtını döndü ve onları karısın a ya da b a şk a sın a s u n a r a k ölüm e gönderdi. O y sa, o nların kendine bağ lılık ları nedeniyle ve yalnızca bu nedenle ö lüm e gö n d erild ik lerin i b iliyo rdu. Ç ü n k ü herkesin görebildiği gibi, g a d d a rlık ve para dü şkünlüğü d ışın­ da güven olm azdı ona. P ara d ü şk ü n lü ğ ü n d en onu k u rta r m a y a kimsenin gücü yetmezdi. Birtakım o la y ­ larda karısının öğütlerini dinlem eyince, ne k a d a r b a­ ğırıp çağırsa da, Teodora bu işten büyük ç ık a r sa ğ la ­ y a c a k la rın ı öne sürerek kocasını burnundan tutup is­ tediğini yaptırırdı. U fukta kötü yoldan elde edilebile­ cek bir ç ık a r sezdi mi, yeni y a s a la r yürürlüğe k o y m a ­ ya ya da y ü rü rlü k te o lanları k a ld ırm a y a hemen haz ır­ dı. Ve yargı ile k a r a r la rı, kendi yürürlüğ e k o yd uğ u y a s a la r a göre değil, b üyük ve görkem li bir servetin k o k u su n a kapılm ış gibi verirdi. Birbiri ard ın d an k ü ­ çük so yg u n larla uyru k ların ın m alların a el k o y m a k , ona hiç de saygınlığını yitirm ek gibi g elm iyordu, yani şöyle ya da böyle göz koyduğu bir serveti ele g eçire­ mezse ya asılsız su ç la m a la r öne sürüyor ya da bir v a ­ siyetnam eyle işini bitiriyordu. Bizanslıları yönettiği sürece. Tanrı ko n u su n d a ne sağlam bir inanç ya da görüş devam etti, ne de bir y a ­ sa yerinde kaldı. Onu zam an ın d a ne bir iş a n la şm a sı­ 93


na güven vardı, ne de bir sözleşmenin an lam ı k alm ış­ tı! Yakın dostlarını bir göreve gönderdiğinde, onlar önlerine çıkanı yok edip so y m a y a b aşlayın ca, M a je s ­ teleri hemen onların gerçekten seçkin kişiler o larak tanınm ası gerektiğini, buna h ak k a z a n d ık ların ı öne sürer, em irlerini son harfine k a d a r yerine g etird ik leri­ ni söylerdi. A m a gönderdiği kişiler, k arşıla rın a ç ık a n ­ lara yu m u şa k d av ran ıp k o n u yu ya rg ı o rgan ın a haber verirse, hemen onları kötüler, dü şm an ca d a v r a n m a y a başlar, eski k afad a old u k ların ı öne sürerek defterden siler ve bir d ah a d a göreve çağırm azdı onları. Sonuç o la ra k birtak ım kimseler, nitelikleri ta m a m ıy la baş­ k ay k e n , kötü ruhlu o ld uk ların ı Ju stin ia n u s’u in an d ır­ m ak için yorucu ç a b a la ra giriştiler. B irtakım kim sele­ re te k rar te k rar söz verir, verdiği sözü yem inle y a da y a z ıy la belgeler, sonra da bunları hemen unuturdu. Böyle d av ran ışların kendisine karşı h ay ra n lık u y a n ­ dırdığını sanıyordu. Ju stin ian u s d ah a önce de belirtti­ ğ im gibi hem u y ru k la rın a , hem de dü şm an ların ın ço­ ğ u n a hep böyle d av ranırdı. Bir k u ral o la ra k u y k u y a çok az gerek du yard ı. Yi­ yecek ve içecek k onusunda iştahı ac a y ip biçimde az­ dı. Sofradan k alk ark e n p arm ak u çlarıyla bir lokm a alır, ta d ın a b ak ard ı, o kadar. Böyle şeyler ona yersiz gelirdi; sanki yem ek yerse doğa kendisini h izaya geti­ rir sanıyordu. Z a m an zam an iki gün iki gece oruç tu­ tardı, özellikle P a s k a ly a ’dan önceki günler böyle bir düzeni gerektirirdi. İşte böyle, dediğim gibi, çoğu ke­ re iki gün aç durur, yaln ızca çok az su ve bir iki y a ­ ban bitkisiyle yaşar, bir saat k a d a r u yu d u k tan sonra gecenin geri k a la n bölüm ünü sarayın içinde d u r m a ­ dan d o la şa ra k geçirirdi. Aslında u y a n ık o lduğu z a m a ­ nı iyi a m a ç la r ve ç a lışm a k için h a r c a m a y a eğilimli ol­ 94


say d ı, ulus k alk ın ır ve zenginliğe kavuşu rdu. Tam ter­ sine, bütün doğal gücünü Bizanslıları yok etmekte ku llan d ı ve bütün siyasal y a p ıy ı yerle bir etm ekte de başarılı oldu. Ç ok az u yu m a sı, oruç tutm ası ve zorlu ç a b aları tek bir a m a ca yönelm işti; o d a, her gün d u r­ m ad a n , u yru k la rı için, keyifle d ah a büyük felaketler düzenlem ekti. D aha önce de gö rü ld ü ğ ü gibi kutsal o l­ m a y a n işleri icat etm ek ve ustaca u y g u la m a k ta g ö rü l­ m em iş bir yeteneği vardı. Böylece sonuçları, huyları a rasın d ak i iyi nitelikler de u yru k la rın ı yok etmekte birer araç oldular. M illetin bütün işleri altü st oldu ve yerleşm iş gele­ neklerden hiçbiri k alm ad ı. B unlardan birkaç örnek vereceğim. A n lattık larım sonsuza k a d a r uzar gider d i­ ye geri k alanın ı bir yan a b ırak acağ ım . Bir defa bir İm parator o la r a k , İm p arato rluk onuru nu yüceltici bir yeteneğe sahip değildi, sahip o lduğu izlenimini de verm eye çalışm azdı. K onuşm a tarzında, giyim in de ve düşünce biçim inde bütünüyle görgüsüz ve k ab ay d ı. Ne zam an im zasıyla bir k a r a r n a m e çık arsa bunu d u ­ y u ru lm a k üzere her zam an k i y o lla rd a n Quaestor'\\ığiy gönderm ez, telaffuzunun yo k su llu ğu n u düşünm eden, kendi yü k sek sesle o k u r ve k a la b a lık bir bekleyiciler kitlesi tarafın d an a lk ış la n a r a k , desteklenirdi. Böylece, k ararn am ed e n zararlı ç ık a n la r da y a k ın m a k fırsatı bu lam azlard ı. Secretis'^ denilen m em u rlar İm p arato r’un gizli bel­ gelerini ya z m ak tan yo k su n bırakıldılar. O ysa bu g ö ­ rev için atan m ışlard ı. Hem en her şeyi kendi yazardı. Ne zam an arbitrator denilen kent yarg ıçların ı a ta m a k gerekse, hemen oturur ya rg ıla rın d a hangi yolu izle­ meleri gerektiğini yazard ı. Bizans İm paratorluğu için­ de kimsenin kendi bağım sız y a rg ısıy la herhangi bir 95


an laşm azlığı çözüm lem esine izin vermezdi. A m a ken­ disi in atla ve delice bir g u ru rla h areket eder, k a r a r la r verir, nasıl h ük üm verilmesi gerektiğini söyler, d a v a ­ lard a bir tarafın öne sürdüğü k an ıtları k u la k ta n dol­ m a, hemen k ab u l eder, verilen k a ra rla rı bir araştırm a y a p m a d a n iptal ederdi. Yasa ya da h u k u k dinlemezdi. Yalnızca p ara d üşk ün lüğün ün sesini dinlerdi. D oy­ m ak bilmez açgözlülüğü bütün utanç d u yg u su n u alıp g ö türd üğü için yüzü k ız arm ad a n rüşvet alırdı. Ç o ğ u n lu k la , S e n a to ’y la İ m p arato r a r a s ın d a ç ö ­ züm lenm iş sorunlar, sonunda verilen k a r a r d a n başka biçim alırdı. Senato aslın d a süs o la ra k ya şıy o rd u , k a ­ rar a lm a y a y a da başka bir şey y a p m a y a yetkisi y o k ­ tu; eski y a s a la r yerine gelsin diye hatır için to p lan ı­ yordu. O ysa üyelerin ağızlarını açm asın a bile izin ve­ rilm ezdi. İ m p arato r’la İm paratoriçe, elindeki sorunlar üzerinde ço ğ u n lu kla birbirine k arşıt y a n la rı tu tarak gösteri yapar, am a zafer d aim a d aha önce an laştık ları gibi olurdu. Bir ad a m y a sad ışın a çıkm ışsa ve zaferin kendinin o lm ay ac ağ ın ı a n larsa, y ü rü rlü k te k i y a sa la r a ay k ırı bir y a sa elde etm ek için İm p arato r’a d ah a çok altın verir, bu da işin yo lu n a girmesi için yeterli s a y ı­ lırdı. Hem en a rd ın d an başka bir kimse, şimdi o r ta ­ dan k alk m ış olan eski y a s a y a d a y a n m a k isterse. M a ­ jesteleri hemen o eski ya sa y ı yeniden yü rü rlü ğ e k o y ­ m a y a hazırdı. Y ü rü rlü k te sürekli o la ra k k a la n bir tek yasa yo k tu. A dalet terazisinin kolları rastlan tıy a bağlı olarak ve hangi kefeye d a h a çok altın ko n ulm uşsa, o yöne doğru eğ iliyo rd u . Bir za m a n la r s a r a y d a olan A dliye, şimdi p az ar yerindeydi ve o ra d a k i m ezat o d a ­ ların d a, ad a le t k a d a r y a s a la r da en çok pey sürene gösterişle satılıyordu. Referendarii'^ adlı m em urlar, artık s a r a y a başvu96


r a n l a n n d ile k ç e le r in i İ m p a r a t o r ’a g ö n d e r m e k ve onun dilekçeler üzerine k ararın ı sulh ya rg ıçların a bil­ d irm ek le y e tin m iyo rlard ı. Böyle y a p a c a k la r ı yerde, her ya n d an “ sahte m an tık ’” '' topluyorlar ve çeşitli “ u y ­ d u rm a ve sa f s a ta la r ” '^ ile bu çeşit göz boyayıcı o yu n ­ lara k a n a n J u s tin ia n u s ’u d u r m a d a n ald a tıy o rla rd ı. Dışarı ç ık tılar m ı, d av acıların ak ıl dan ıştık ları kim se­ lerle görüşm elerine engel oluyor, bu savunm asız k işi­ lerden, ceza görecekleri kaygısı o lm ad a n istedikleri k a d a r p ara sızdırıyorlardı. S a ra y m uhafızları, saray k ap ısın d a ya rg ıçların y a n ın d a yer alır ve zor k u lla n a ­ r a k isted ik leri h ü k ü m le rin ç ık m a sın ı güven a ltın a a lırla rd ı. M u h a fız la rd a n çoğu nöbet yerini bırakır, d ah a önce gezmeleri ve girm eleri engellenen yerlere istedikleri gibi girip çık arlard ı. H er şey tam bir d ü ­ zensizlik içindeydi. Her şey asıl a d ıy la an ılm az olm uş­ tu. Devlet sanki çocuk o yu n cağıyd ı. Bölüm başında belirttiğim gibi birçok o layı bir y a n a b ırak m alıyım ; am a İm p arato r’u yargıç k o ltu ğu n d a oturduğu sırada rüşvet a lm a y a ikna eden ilk kişinin kim olduğunu a ç ık la m a d a n edemeyeceğim. Kendini deli gibi p ara tu tku su n a kaptırm ış Kilikya lı Leon adın da biri vardı. Leon, bilgisizlerin k a f a la ­ rına kendi isteklerini so k m ak k onusunda görülm em iş bir yeteneği olan bir övgücüler şahıydı, telkin gücüne sahipti. Bu gücün y a rd ım ıy la İm p arato r’un k a r a c a ­ hilliğini yurttaşların mahvı yo lu n a çevirdi. Bu ad am İm p arato r’u, ya rg ı hüküm lerini p ara k arşılığı sa tm a ­ ya in an d ıran ilk kimse oldu. M ajeste, an latıla n biçim ­ de p ara k aza n m ay ı bir defa k afasın a k o yu n ca, bir d a ­ ha bu yo ld an dönmedi ve rezalet sürdü gitti. Gittikçe d ah a büyüdü. Kim m asum bir v atan d aş aleyhine a sıl­ sız bir d av a aç m ak istese, hemen L eon’a gider, dava 97


konusu m allard an bir bölüm ünü İm p arato r’a ve Leon ’a vereceğini söylerdi. A n la şm aya v arılm ca, daha sa ra y d a n a y rılm a d a n , h u k u k a ay k ırı da olsa davasını kazan m ış dem ekti. Böylece Leon görülm em iş bir ser­ vet sahibi oldu ve Bizans İm p arato rlu ğ u ’nu herkesten çok rezil etti. Sözleşme im z a layan ları, L eon’un ve İm p arato r’un k u cağ ın a p a ra la r b o şaltm ak tan başka ne bir ya sa , ne yazılı g aran ti, ne cezalar, ne de b aşk a bir şey güvence altına ah rd ı. Bu bile tam güven sayılm azd ı, çün k ü Le­ on hizm etlerini öbür y a n a da sa tm a y a her zam an h a­ zırdı. H er zam an iki yanı da soyduğu için, ona güve­ nenlere karşı yüce bir kayıtsız lık la d av ran ır ve o n la­ rın ç ık a r la r ın a karşı gelmenin onursuzluk o lacağı a k ­ lının köşesinden geçmezdi. O na göre, çık ar olduğu sürece, çift yan lı o y n a m a k bir onursuzluk sayılm azdı.

98


IV

TEODORA’NIN İŞLERİ

u s t in ia n u s ’un p o rtresin i böylece t a m a m la d ık t a n sonra, şimdi de T eo do ra’y a dönelim . T eodora’nm ak lı fikri in atla ve sürekli o larak in san lara k ö tü lü k et­ m eye sap lan m ıştı. Kimse herhangi bir k o n u d a onu ik ­ na edem ez y a da bir şey y a p m a y a zo rlay am az d ı. Em­ rindeki bütün güçleri k u lla n a r a k , am a çların ı inatçı bir istekle yerine getirirdi. Hiç kim se, T eo d o ra’nın c a ­ nını sıkan biri için ondan am an dilem eyi göze a l a ­ m azdı. A rad a n zam an geçmiş olsa da, ceza aşırı olsa da, ne bir rica, ne de ölüm k o rk u su ' - k i herkes bir gün b aşın a geleceği k o rk u su y la y a ş a r - onun öfkesini giderm eye yeterdi. Özetlem ek gerekirse, T eodora’nın öfkesini k a b a r ta n biriyle, öbür d ü n y a y a göçse bile barıştığı görülm em işti. Ölenin geride b ırak tığı kim se­ ler, m irasçılar, b a b a la rın a ait m allarla birlikte İmpar a to riç e ’nin kinini de m iras edinirlerdi ve bu kini üçüncü k u şa ğ a k a d a r taşırlardı. B aşk aların ı y o k et­ mek için her zam an k ızm ay a hazırdı ve d ü n y a d a hiç­ bir güç onu yu m u şa tam a zd ı. T eodora, v ücudunun gereksinim lerine gereksiz bi­ çim de, çok d ik k a t h arcardı, yine de tam tatm in ol­ mazdı. B anyosunu y a p m a k ta sabırsızlık gösterir am a

J

99


b an yo d an ç ık m a k ta isteksiz d avranırdı. G ünlük te­ mizliğini bitirince k a h v a ltıy a iner, hafif bir k ahvaltı ya p tık ta n sonra dinlenm eye çekilirdi. A m a öğle ve ak şa m yem eklerin de her çeşit yem eğin ve içkinin ta d ı­ na b a k m a y a d üşk ün d ü. G ündüzden a k ş a m a , a k ş a m ­ dan sab ah a dek saatlerce u yurdu. Günün b üyük bir bölüm ünü kendine düşk ünlüğün her çeşidini dene­ m e k le g eçird iğ i h ald e, bütün Bizans İ m p arato rlu ğ u ’nu yönetm eye yeterli say ard ı kendini! İmparator, T eodora’nın o n ayın ı a lm a d a n bir kim seye bir iş h av a­ le etmişse, ad am cağ ızın işleri öyle ters gitm eye b aşlar­ dı ki, sonunda en yü z kızartıcı biçimde işinden olur ve utanç verici bir biçim de ölürdü. Ju stin ian u s, y a ln ız ca sakin huyu nedeniyle değil, d a h a önce belirtildiği gibi, k u ra l o la r a k çok az u y k u ­ y a ihtiyacı old u ğu n d an ve kendine k o la y c a y a k laşılabildiğinden, her şeyle u ğ raşab ilird i. T anınm am ış ya da hiç bilinm eyen kişiler de olsa, herkesin h ü k ü m d a ­ rın huzuruna k o la y c a ç ık m a k , serbestçe o n un la k o ­ n u şm ak ve özel o la ra k halvet o lm ak b a k ım ın d an h e­ men hemen tam bir özgürlüğü vardı. O ysa, İm paratoriçe’nin huzuruna ç ık m ak için yü k sek yöneticilerin bile epey zam an ve çab a h a rc a m a la rı gerekirdi. Her seferinde, hepsi de onun keyfinin gelm esini beklerdi. Y ü k se k yö n e tic ile r ç a ğ r ıld ık la r ın d a b u lu n m a z la rs a b aşların a bir iş gelirdi. Bekleme o d asın a doluşur, esir­ ler gibi bekleşirlerdi. Saatlerce, p arm ak uçların a b a ­ sıp, k afaların ı u z a ta ra k , içeriden görünen h ad ım la r­ d an birinin d ik k a tin i çekm eye u ğ raşırlard ı. Uzun bir b ek leyişten ve g ü n le r g eçtikten so n ra, a r a la r ın d a n b irkaçı huzura çağrılırdı. H uzura k o rk u d an titreyerek g irerler ve bitkin h alde İm p arato riçe’nin kutsal a y a k ­ larını d u d ak ların ın u cu yla öptükten sonra elden g e l­ 100


diği k a d a r hızla dışarı çık arlard ı. Onun izni o lm ad an , h uzurdayken bir y o ru m d a y a da istekte b u lu n m ak bütünüyle k urald ışıyd ı. Ulus, T eodora’nın çoban ol­ duğu bir tu tsa k la r sürüsü haline gelmişti. Bizans Dev­ leti hemen hemen hiçliğe indirgenmişti. Ç ü n k ü İmparato r’un huyu y u m u şa k gibiyken, T eo d o ra’nınki sert ve a m a n s ız d ı. Y u m u şa k huy d en g esizlik d e m e k ti, am an sızlıksa her işi güçleştirirdi. Kafa y a p ıla rı ve y a şay ış biçimleri yönünden aç ık ça ortak bir yönleri b u lu n m asa da, p ara düşk ü n lü ğ ü n d e, kan içicilikte ve d o ğ ru lu ğ a dü şm an lık ta birbirlerine benziyorlardı. İkisi de çok usta birer y a la n c ıy d ı. Teo d o r a ’nın g a z a b ın ı çeken birinin önem siz ve göze ç a rp m a y a n bir suç işlediği ileri sürülse, İm paratoriçe hemen san ık la ilgisiz su çlam alar u yd u ru r ve işi c in a ­ yet işlenmiş gibi b üyütürd ü. Sonuçta bu gibi kişiler için özel m ah kem eler k urulurdu. M ah k em e le re çık an jüri üyelerini Teodora seçerdi ve üyeler, İm paratoriçe’nin isteğini yerine getirm ek için en insanlık dışı hükm ü kim verm eyi b aşa rac ak diye birbirleriyle y a r ı ­ şırlardı. Kendine karşı gelenlerin servet ve m a lla rın a hemen hâzinece el konulm asına göz k u la k olurdu. Soylu bir aileden gelmiş olsa da, ad a m ı k a m ç ıla ttık ­ tan sonra ölüm le ya d a sürgünle ce z a la n d ırm a k ta n hiç çekinm ezdi. A m a eğer gözdelerinden biri bir c in a ­ yet ya da bir suç işlerse, davacıların ç a b a la r ıy la a la y eder ve onları isteklerinin tersine, ağızlarını k a p a m a y a zorlardı. Yine keyfi istediği zam an, en ciddi so run ları a la y konusu haline getirip sanki sahnede bir kom edi izli­ yorm uş gibi eğlenirdi. Sözgelişi, uzun süre k a m u g ö ­ revinde bulunm uş soylu bir kişi vardı - a d ı n ı b iliy o ­ rum a m a , a la y konusu olur k o rk u su yla v e r m iy o r u m 101


İm paratoriçe’nin u şak ların d an birine büyük bir m ik ­ tar borç p ara vermişti; am a ad am cağ ız p a ra y ı geri alam ıy o rd u bir türlü. Bunun üzerine karşı tarafı a n ­ laşm ayı b o zm ak la suçlam ak ve borcun ödenm esini sağ lam ak için İm paratoriçe’ye başvurdu. İm paratoriçe önceden k o n u yu bildiği için, h ad ım ların a a d a m g e ­ lince çevresinde h a lk a olm aların ı, kendi söyleyecekle­ rini d ik k a tle dinlem elerini, ona ne şekilde k arşılık ve­ receklerini iyice öğretti. Soylu kişi harem e dav et edil­ di, İm p arato riçe’nin her zam an istediği gibi kendini y ü z ü k o y u n yere attı ve a ğ la m a k lı bir sesle şunları söyledi: “ H anım efendim iz, soylu bir kişinin p ara sıkıntısı çekm esi üzücüdür. B aşk aları için çekici gelen ve istek uya n d ıran şeyler benim düzeyim deki bir insan için gülünçtür. M a li b ak ım d an aşırı g üçlükler içinde olan bir kim se, d u ru m u n u kendine borç verenlere a n la t a ­ bilir ve güç d u ru m d an k u rtulab ilir am a soylu bir kişi a n la ş m a la r ın ı yerine getirm ezse, d u ru m u n u a ç ık la ­ m ak tan utanç d u y a r ve bir defa a ç ık lad ı mı artık ken­ dine kredi aç an lara güven vermez; çünkü borç veren­ ler to p lu m u n so ylu sın ıfın da y o k s u llu k o la c a ğ ın a in an m a k istemezler. O nları ikna etse bile, k açın ılm az bir biçim de en k o rk u n ç yo k su llu ğa ve utanca düşer. H anım efendim iz benim hem ala c a k lı, hem de borçlu old u ğu m kişiler var. Bana kredi a ç an lar sürekli o larak borcum u ödem em için beni sık ıştırıyo rlar ve toplum içindeki yerim o n lara para ödem eden işin içinden sıy­ rılm am ı o lan ak sız kılıyor. Bana borcu o lan lar ise ço­ ğu kez soylu kişi o lm ad ık ların d a n insanlık dışı b a h a ­ nelere sığınıyorlar. Size sesleniyorum , y a lv arıy o ru m . Bu um utsuz d u ru m d an k u rtu lm am için b an a yard ım ed in iz.” 102


Sözleri bu oldu. İm paratoriçe dinledikten sonra tem poyla “ S ayın soylu kişi falan filan ” dedi. H a d ım ­ lar korosu İm p arato riçe’nin sözünü du yunca “ B üyük bir çatlağınız v ar s iz in !” diye bağırdılar. Dilekçi soylu k işi, isteklerini hem en hem en ay n ı sözlerle te k r a r edince, İm paratoriçe ve hadım ları aynı şeyleri söyle­ diler. En sonun da zavallı yık ık ad a m , k u ra lla ra uygun biçim de yerlere k a p a n d ı, saray d a n a y r ıla r a k evine döndü. İm paratoriçe yılın b ü yü k bir bölüm ünü, d ah a çok Herion^ denilen yerde, denize bakan bir y a z lık ta geçi­ rirdi. Bu d u ru m ise çok say ıd a k i m aiyeti için b üyük bir tedirginlik dem ekti. Ç ünkü yiyecekler çoğu kez yetişmezdi, denizde fırtına kopabilirdi y a da Balina^ beklenm edik bir sald ırıd a bulunabilirdi. A m a İmpar a to r’la İm paratoriçe, b aşk alarının sık ın tıların a a ld ır ­ m ad ık ları için, en zengin bir rah atlık içinde sefa süre­ biliyordu. T eodora’nm, kendine karşı ç ık an lara hangi y ö n ­ temler uyg u lad ığı bundan sonra ele ala c a ğ ım konu o lacak. T ü k en m eyecek bir işle u ğ raşm ak tan sa, bir iki o layı an la ta c a ğ ım yalnızca. A m alasu n ta,“ d ah a önce bir k itab ım d a an lattığım gibi, G otlardan a y rılıp bütün yaşayış biçimini değişti­ rerek Bizans’a göç etmeye k a ra r verince T eo d o ra’nın hiç hoşuna gitm edi bu. Kadın, bir k raliçeyd i, soylu bir kişiydi. A yrıca, çekici bir insandı. İsteklerini ye ri­ ne getirm ek için k o la y c a çareler b u lm ak ta ustaydı. Kadının o lağ an ü stü güzelliği ve erkekçe yapısı Teodor a ’yı büsbütün k u şku lan d ırd ı. Kocasının değişken ni­ telikleri de k o r k u la r ın ı büsbütün a r tır ıy o r d u . Kıs­ kançlığını k üçük o y u n la rla belli etmedi. Kadını tu z a ­ ğa düşürüp yo k etmekten başka bir yol T eo d o ra’yı 103


tatm in etmezdi. D olayısıyla, kocasını k andırdı ve Petr u s ’u İ ta ly a ’y a elçi o la ra k gönderdi. H areketin den önce İmparator, Petrus’a ay rın tılı em irler verdi. Başka bir k itab ım d a bu em irleri an latm ıştım . Am a o zam an İm p arato riçe’nin k o rku su n d an , gerçekte olan biteni y a z m a k benim için m üm k ün değildi. İm paratoriçe ise elçiye şu tek em ri verdi: “ A m a la su n ta ’yı o rtad an k a l­ d ı r ! ” Ayrıca bu işi b a şa rd ığ ı ta k d ir d e k a z a n a c a ğ ı ödülleri de belirtti. K arşılığında, mevki ve para vaat edildiğinde k uşkusuz en k orkunç cinayeti işleyebile­ cek bir insandı bu elçi. İ ta ly a ’ya vardığı zam an he­ men a rm a ğ a n la rla T ead atu s’a yan aştı ve A m asulant a ’yı öldürm esi için k andırdı. Karşılık o la ra k elçi Pet­ rus, Magister, ya n i saray m uhafız kom u tanlığı mevkisine yükseltildi ve nüfuzu alabildiğine genişledi. Y aşa­ y a n insanlar içinde en nefret edileni oldu. A m alasunt a ’nm öyküsü böylece biter. Ju stin ia n u s’un em rinde çalışan , Priskus ad ın d a bir m ektupçu vardı. P aflag o n yalılar gibi nam ussuz ve d ü ­ zencinin biriydi. Efendisinin özelliklerine tam uygun düşüyordu. Efendisini m em nun etm ek ve karşılığını alm a k ta n b aşk a bir şey düşünm ezdi bu ad am . Böyle­ ce k aran lık yo llard an kısa za m an d a b üyük bir servet b irik tirdi. B ununla birlikte, Teodora kendine kötü d av ran d ığı ve yo lu n a engeller çık ardığı gerekçesiyle a d a m ı k ocasına şik âyet etti. T eo do ra’nın ilk g irişim le­ ri sonuç vermedi a m a , bir süre sonra düşm anını bir gem iye bindirdi ve yaz o rtasında seçtiği bir yöne gö n ­ derdi. O rad a, hiç de p ap az o lm ak istemeyen ad am ın saçlarını kazıttı. İm parator ise sanki b u n lardan h a­ bersizmiş gibi gözüktü. P riskus’un nerede olduğunu a raştırm ad ı, bir d a h a düşünm edi bile onu. U n u tk an lı­ ğa uğram ış gibi sessiz kaldı bu k onuda. A m a Pris104


k u s ’un geride biraz p ara bıraktığını öğrenince bunları hemen cebine attı. U şaklarından A reo bindus’la T eodora’nın aşk serü­ veni geçirdiği yolunda söylentiler çıktı. Yabancı soy­ dan, oldukça genç ve ya k ışık lı bir adam dı bu. Teodora, çıkarılan bu söylentiyi geçiştirmek isteyerek - o y s a , söylenenlere bakılırsa a d a m a delice tu tk u n d u - sebep­ siz yere onu vahşice kam çılattı. Sonra ad am ne oldu hiçbir bilgimiz yok. Bugüne k a d a r da onu gören o lm a­ dı. Ç ün k ü Teodora bir olayı gizlem ek isterse, artık o o layın üzerinde k onuşulm az ve kimse bu konuya değinmezdi. O layı bilenler en ya k ın a rk ad aşların a bile an latam az , istediği k a d a r m eraklı olsun, olayı öğren­ mek isteyen kimseler k o n u yla ilgili soru soram azlardı. İnsanoğlunun yeryüzünde belirmesinden bu y a n a , kendinden bu derece k o rk u lan bir despot görülm üş değildi. T eo d o ra’yı eleştirenlerin gözden k açm aları im kânsızdı. C asu slar ordusu, evlerde, pazar yerinde ne söylenm iş ve ne yap ılm ışsa İm p arato riçe’ye tek tek haber verirdi. Suç işleyenlere verilen cezanın duyulm am asını istediği o la y la r d a şöyle davranırdı: Önce ad a m ı getirir, soylu bir kişiyse onu büyük bir gizlilik içinde görevlilerden birine verir, İm paratorluğun en uzak köşelerinden birine götürm esini isterdi. Görevli, sarıp sarm alan m ış, zincire vurulm uş suçluyu gece y a ­ rısı g em iye bindirir, kendi de binerdi. İm paratoriçe’nin belirttiği yere gelince, kimse d u y m a d an adam ı o rad a yetenekli bir kişiye verir ve m ah kû m u gö zaltın ­ da bulundurm asını isterdi. Görevli, îm p arato riçe ce­ zadan üzüntü d u y u n c a y a k a d a r y a da zavallı ad am g üçlükler yüzünden ça b u cak y a şla n ıp ölünceye k a d a r kim seye bir şey söylem em esini tembih eder, d ah a son­ ra geri dönerdi. 105


Yeşillerden seçkin bir genç olan Vasianus, İm paratoriçe aleyhine öyle küçültücü görüşler öne sürdü ki, İm p arato riçe fena h ald e kızdı bu işe. İm p arato riç e ’nin hoşnutsuzluğu k u lağın a gelince, Vasianus he­ men Aziz M i k a il K ilisesi’ne sığın d ı. İ m p a ra to riç e onunla meşgul o lacak görevliyi seçti. Görevliye, Vasia n u s’un kendisi h ak k ın d a söylediklerini a n latm ad ı, bunun yerine Vesianus’u o ğ la n lara düşk ü n lü k le suç­ ladı. Görevli hemen V asianus’u kiliseden çıkarttı ve d a y a n ılm a z işkenceler uyguladı. Bütün öm rü boyunca iyi bir h a y a t y a ş a y a n yü k sek sınıftan birinin böyle zo rlu k larla karşılaştığını gören halkın yü reği d ağ lan d ı ve V asianus’un kurtulm ası için ya lv a ra n la rın feryatla­ rı ve iniltileri g ö kyü zü n e yükseldi. A m a Teodora ce­ zayı d aha da artırdı; erk ek lik organını kestirdi, sonra d a öldürttü. Bütün m allar��n a hazine el k o yd u ; oysa ad a m y a rg ıla n m am ıştı bile. Ne zam an bu para düş­ künü kadın bir k a ra r verse, önünde sald ırılm a d ık t a ­ pınak kalm ıyor, y a s a la r güven sağlam ıyor, bütün kent halkının y a lv a r m a la rı suçluyu acı sonundan k u rt a r a ­ mıyor, kısacası d ü n y a d a hiçbir şey onu k ararın d an d öndürem iyord u. Aynı biçim de Diogenes, Yeşillerden olduğu için Teo d o ra ’nın hışm ına uğradı. Diogenes can a y a k ın bir insandı. Kimse İm p arato riçe’nin a lç a k ç a , onu e rk e k ­ lere d ü şk ü n lü k le suçlam asın a engel o lam a d ı. Teodora ad am ın evindeki esirlerden ikisini rüşvetle kandırdı ve m ahkem ede iddiacı ve tanık o larak efendilerine k a r ­ şı o rtay a çık ard ı. H er za m an k in in tersine Diogenes, gizlice ve k ap alı k a p ıla r ard ın d a değil, açık bir m a h ­ kemede so rgu ya çekildi. D iogenes’in soylu bir kişi ol­ duğu göz önüne a lın a r a k jüri üyeleri yetenekli kişiler arasın d an seçilmişti. J ü ri, d av ay ı b ü yü k bir titizlikle 106


inceledikten sonra, bir y a rg ıy a erişm ek için esirlerin id d iaların ı yeterli ağ ırlık ta b u lm adı. Ç ü n k ü esirler ço­ cuk denilecek y a ştayd ı. İm paratoriçe hemen Diogenes’in en y a k ın a rk a d a şla rın d a n T eodor’u ünlü hücre­ lerinden birine kapattı. B urada T eodor’u önce k u r­ nazca sözlerle a ld a tm a y a çalıştı, sonra uzun uzun iş­ kence yap tırd ı. Bu u y g u la m a d a sonuç vermeyince, m ah k û m u n başına k u lak la rı üzerinden k ayış taktırıp kayışı sıktırdı. Teodor, gözlerinin yerlerinden oynayıp fırlayacağ ın ı sandı. A m a D iogenes’in aleyhine bir şey söylem ekten kesinlikle kaçındı. Sonunda jüri, ta n ık la ­ rın id d iayı isp atlay aca k yeterlikte o lm ad ığ ın a k arar verdi ve D iogenes’i b eraat ettirdi. Bütün kent bu o lay şerefine b ay ra m yaptı. Ö y k ü n ü n sonu böyle. Bu cildin başında Belisarius’un, F otius’un ve Buzes’in İm p arato riçe’nin elinden neler çektiklerini anlatm ıştım aslında. K ilikyalı iki M a v i partizanı, a y a k la n m ış bir k a la b a lı­ ğın b aşın d a, K ilikya Valisi K allin ik u s’un üzerine y ü ­ rüdüler ve saldırıda bulundular. Y anında bulunan se­ yisi, onu k o ru m ak isterken, V ali’nin ve bütün halkın gözü önünde öldürüldü. Partizanlar, bu yenisi de d a ­ hil bir düzine cinayetle suçlandılar ve yasa gereğince Vali onları ölüm e m ah k û m etti. A m a Teodora bunu haber alın ca, M av ile ri desteklediğini gösterm ek için K allin ik u s’u m a k a m ın d a y a k a la ttı ve hiçbir bahane yok k en katillerin mezarı başında öldürttü. İm parator ise K a llin ik u s’un ölüm ü üzerine tim sah g ö z ya şla rı d ö k tü, bir dom uz gibi h o m u rd a n d ı.’ Bu yasadışı işi y a p a n la r a tehditler savurdu a m a , bir şey yap m ad ı. Ö lünün m allarını ve servetini d u ra k sa m a d a n y a ğ m a etti. 107


Teodora, bedensel g ü n ah lar için cezalar y a ra tm a işine de kendini adadı. 50 0 k a d a r fahişeyi bir a r a y a topladı. Pazar yerinde, görevlerini a y a k ta kalabilecek k a d a r bir p ara karşılığı ya p an k ad ın lard ı bunlar. Kar­ şı y a k a y a gönderildiler ve Tövbeliler M a n a s tır ın a d a ­ ha iyi bir h a y a t yolu seçsinler diye kapatıldılar. Bu­ nunla birlikte, bunlardan bir kısmı zam an zam an ge­ ce yarısı m anastırın k o rk u lu ğ un d an kendilerini aşağı a ta r a k , isteklerine aykırı bir yo ld an gülünç biçimde değişm ekten kurtuldular. Bizans’ta iki genç kız yaşard ı. B a b a la n ve b ü y ü k ­ bab a la rı konsüllük payesine eriştikleri gibi uzak a t a ­ ları da Sen ato ’nun en seçkin üyeleri a rasın d a yer a l ­ mıştı. Kızlar d ah a önce evlenmişler, k o caların ın z a­ mansız ölüm leri onları dul bırakm ıştı. T eodora, k ız la­ rın uygun bir h ay at sürm ediklerini öne sürerek, on ­ larla evlendirm ek üzere iki aşağ ılık ve b ay ağı y a ra tık seçti. Kızlar d u ru m d an dehşete k a p ıla r a k A y aso fya’ya sığındılar. Kutsal V aftizhane’ye girerek elleriyle Vaftiz K urnası’na tutundular. A m a, İm paratoriçe onları ö y ­ lesine aç bıraktı ve öyle ac ılar çektirdi ki, düştükleri güç d u ru m d an k u rtu lm ak için evliliğe y a n a ş a r a k , is­ tem edikleri halde alçaltıcı yo lu seçtiler. T eo do ra’nın el atm adığı ve kirletm ediği yer yoktu. Böylece kızlar, kendileriyle evlenm ekte y a rışac ak soylu kişiler v a r ­ ken, kendi toplum düzeylerinin çok altın d a dilenci kı­ lıklı iki herifle gerdeğe girdiler. Dul olan anneleri, üzüntüsünü belli etm em ek için ses ç ık a r a m a d ı, başına gelenleri için gözyaşı bile dökem edi, taş kesilmiş bir du ru m d a düğün ü bekledi. D aha sonra T eodora, a ş a ­ ğılık d av ranışının ya ra ttığı suçluluğu üzerinden a t­ m ak için, toplum ya saların ı çiğnem ek p ah a sın a genç k ad ın ların d urum un u düzeltm eye girişti. Kocalarının 1Ü8


her birine yü k sek bir m a k a m verdi. A m a genç kızlar bununla bile avunm adılar. K o calan em irleri altındaki herk ese d a y a n ılm a z ve o n u lm az a c ıla r çektirdiler, bunları d a h a sonraki bir kitap ta a n latacağ ım . Çünkü T eo d o ra’nın ne görevlilere ne de toplum çık arın a s a y ­ gısı v ardı. Kendi am acını gerçekleştirm ekten başka bir şeye aldırm azdı. Söylentilere göre, Teodora tiy a tro d a oyuncuyken â şık la rın d a n birinden gebe kalm ıştı ve talihsiz d u ru ­ mu a n la m a k ta gecikm iş, sonradan bir düşük y a p a b il­ mek için her yolu denemişti; a m a , ne k a d a r uğraştıysa hemen hemen tam bir insan yavru su biçimini a la ­ rak büyüyen zam ansız çocuğu atam am ıştı. Bir sonuç elde edem eyince, ç a b aların ı b ırak ıp çocuğu do ğ u r­ muştu. T eo do ra’yı ana olduğu için artık vücudunu es­ kisi gibi k u lla n a m a y a c a ğ ı kuşkusu ve k o rk u su içinde gören bebeğin babası, T eodora’nm çocuğu öldürece­ ğinden haklı o larak ürkm üş, y a n m a alıp kendi çocu­ ğu o la ra k tanım ış ve Yohannis adını vermişti. Ç ü n k ü , erkekti çocuk. Sonra baba ve oğlu A ra b is ta n ’a g itm iş­ lerdi. Babası öleceği sırada çocuk on yaşının üzerinde genç bir d elik an lıyd ı. O ğlan, babasının ağzından a n a ­ sının kim olduğunu dinlemişti. Babası ölünce, ona ge­ leneğe uygun bir cenaze töreni yap tırm ıştı. Bir süre sonra Bizans’a geldi bu çocuk ve anasının y a n m a sü ­ rekli girip çık a n la ra kendisinin geldiğini haber verdi. Onlar, T eo do ra’nın an alık d u yg u su n d an b aşk a d u y ­ g u la ra sahip olabileceğini düşünm eden, oğlu Yohannis’in geldiğini söylediler. Bu ö yk ü n ü n kocasının k u ­ lağına gideceğinden k o rkan Teodora, hemen çocuğun h uzurun a getirilm esi için em irler verdi. Gelince de, o ğ lun a bir defa baktı ve onu gizli işlerde kullandığı görevlilerin eline teslim etti. Z av a llı çocuğun hangi 109


yo llard an y a şa y a n la rın dün yasın dan u zaklaştığını bi­ lem em , am a bugüne k a d a r onu bir dah a gören o lm a ­ dı; İm p arato riçe’nin ölüm ünden sonra bile. O sıra la rd a bütün k ad ın ların a h lak ı bozulm uştu. K adınlar ko caların ı ald atın ca bir ceza g ö rm üy o rla rd ı ve böyle bir dav ran ış o nlar için ne bir tehlike y a r a t ı­ yor ne de bir z a ra r veriyordu. Z ina y a p tık la rı k a n ıtla ­ nan k a d ın la r bile ceza dışı k alıyo rla rd ı. Ç ü n k ü , he­ men İm p arato riçe’ye g id iyo rlar ve k o c aların a karşı d av a a ç a r a k bir suçları o lm ay an k o caların ı da m ah ­ kem eye sü rü k lü yo rlard ı. H a k la rın d a bir şey k a n ıtla ­ n am ayan kocalar, ald ık la rı çeyizin bir katı p ara öde­ m ek zo runda k a lıy o rla r ve sadık o lm ay an eşlerinin gösteriye girişip u ta n m ad an â şık ların a çağrıd a b ulun ­ d u k la rın ı yeniden görm ek az ab ın a k a tla n ıy o rla r d ı. Â şıkların ço ğ u ysa, gerçekte âşık lık görevleri nedeniy­ le kazan ç sa ğ layıp geçinmekteydiler. Bu d u ru m d a a r ­ tık k o caların ağızlarını k ap atıp k ırb açtan k u rtu lm a k ­ tan m em nun görünm elerine şaşm a m ak gerekir. Koca­ lar, k a n la r ın ın y a p tık la rı her şeyi hoş g ö rüp farkın da değilm iş gibi d a v r a n m a y a , k arıların ın işleri ne k a d a r edep dışı da olsa ses ç ık a r m a m a y a b aşlam ışlardı. î m p a r a t o r i ç e , k işise l g ö rü ş le r in e g ö re , to p lu m o layların ın her alan ın ı denetim altın da tu tm a k la ken­ dini görevlendirm işti. Devlet ve Kilise m a k a m la rın d a görev a la c a k la rı o seçiyordu. Emirlerini ku şku su z ye­ rine getirebilecek kimselerin bu görevlere atan m asın a çalışıyor, saygıdeğer, iyi bir kim senin yü k sek bir mevkiye getirilm esine her zam an engel o lu yordu. Ayrıca, sanki tanrısal bir hak m iş gibi bütün evlenmeleri a y a r ­ lıyordu. O nun dönem inde evlilik b ağ ların d an biri ol­ sun ta ra fların isteğiyle yerine getirilm em işti. Bir er­ kek, birdenbire kendini bir k ad ın la evli buluveriyor-

110


du, k ad ın a istek d u yd u ğ u n d an değil, Teodora öyle bu yu rd u ğ u için. O ysa en geri ülkelerde bile kad ın la erkeğin isteğine değer verilir. Böyle evliliğe itilen k a ­ dın lar da kendilerini aynı hoş o lm ay an d u ru m d a bu­ lu yo rlard ı. Azıcık da olsa eğilim d u y m a d ık la rı e rk ek ­ lerle y a ş a m a k zo runda k alıyo rla rd ı. Ç ok kere İmparatoriçe, bir esinti üzerine yeni gelini gerdek odasın­ dan bir an d a dışarı çıkarıyor, güveyi de evlenmemiş o larak o rtad a b ırak ıyo rd u . S o rdukları za m an , kızgın bir biçim de, bu birleşmeyi k ab u l etm ediğini a ç ık lıy o r­ du. Böyle d av ran d ığı erkekler arasın d a Referendarii m evkiinde b ulunan L eontius’la H erm ogenes’in oğlu Magister Saturninus da vardı. Her ikisi de yeni evlen­ mişlerdi. Saturninus, soylu bir aileden, üstün nitelikli, ikinci dereceden yeğeni olan bir kızla evlenmişti. Kızın b a­ bası Kiril de, Hermogenes erken ö ldüğü için evliliği uygun bulm uştu. Gerdek odasına girer girm ez, Te­ o dora güveyi y a k a la ttı ve başka bir o d a y a götürttü ve ad am ın yü rek d a ğ la y a n yalv arışların ı dinlem eden onu K riso m allo ’nun k ızıyla evlendirdi. K risom allo, bir za­ m an la r dansözlük yap m ış o yn a k bir k adın dı. Kadın eski mesleğini ve tiyatro hayatın ı terk edince k a r a r g â ­ hını s a r a y a k urm uştu. O lay sırasında b aşk a bir Kriso­ m allo ve İn d aro ’yla birlikte sa ra y d a ya şıy o rd u . S atu r­ ninus yeni gelinle yatıp onu kız oğlan kız b u la m a y ın ­ ca, y a k ın ark a d a şla rın d a n birine, evlendiği m alın bo­ zuk çıktığını söyledi. Yapılan yo ru m T eo do ra’nın k u ­ lağına gittiği za m an , gösteriş y a p m asın a ve böyle ho­ m u rd an m a sın a hiç h ak k ı olm adığını söyledi. Görevli­ lerine S atu rn in u s’u bir okul çocuğu gibi öne eğdirm e­ lerini söyledi. Sonra a rk asın a d a y a k attırdı ve bir d a ­ ha böyle saç m alık lar yap m am a sın ı tembih etti. 111


K ap ad o kyalı Yohannis’e neler yaptığı d a h a önceki bir k ita p ta an latılm ıştı. Y ap tıkları, ad a m ın devlete karşı işlediği suçlardan değil, ona olan k ızgınlığından ileri geliyordu. Ç ün k ü Yohannis, em rindeki a d a m la ra eziyet ettiği, çeşitli suçlar işlediği halde Teodora ona bir şey y a p m a m ış t ı. A m a Y o h a n n is, T e o d o r a ’nın em irlerine karşı çıkıp, İm p arato r’a onun aleyhinde y ı­ kıcı id d ia la rd a b ulununca, k arı koca arasın d a sanki bir savaş başlam ış gibi oldu. Teodora, o zam an Yo­ h an n is’e karşı harekete geçti. D aha b aşlangıçta da söylediğim gibi, bu kitap ta bu o layın gerçek nedenle­ rini an latm alıyım . İm paratoriçe, Yohannis’i M ısır ’da hapsedip uzun uzun anlattığım acıları çektirm ekle yetinm em işti ve sürekli o larak Yohannis’e karşı çıkarabileceği yalancı ta n ık la n a r a m a k la vaktini geçirmişti. Dört yıl sonra K a p ıd a ğ ’d a, Yeşiller partisine bağlı iki kişi buldu. Bunların K apıdağ Piskoposu Eusebius’a başkaldıranlard an olduğu sanılıyordu. Övgü, telkin ve tehdit y o ­ luyla bu iki kişiyi o derece etkisine aldı ki, bunlardan biri bir y a n d an k o rku altında bir ya n d an elde edeceği kazancı düşünerek. Piskopos Eusebius’un öldürülm esi sorum luluğunu Yohannis’in om uzlarına yıktı. D iğeriy­ se işkence dolabına gerilmiş du ru m d a, her an ölümle burun buruna olduğunu düşündüğü halde, doğru bil­ diğinden şaşm adı. İm paratoriçe de iyice şaşkın bir h al­ de, bu gerekçeyle Y ohannis’i ortadan k a ld ır a m a y a c a ­ ğını anladı. Yine de bu iki genç ad am ın sağ ellerini kestirdi. Birinin yalan cı tan ık lık ta bulunduğunu öne sürdü, ötekini de kendi düzenini o rtaya k o yacağı k o r­ k u su yla böyle cezalandırdı. Bununla birlikte, olanlar s a k la n m a y a çalışılm adan pazar yerinde herkese a n la ­ tıldı. İm parator ise farkında değilmiş gibi davrandı. 112


ŞEYTAN İMPARATOR’UN GETİRDİĞİ YIKIM

m p a rato r insan değildi. D aha önce de belirttiğim gibi, insan k ılığ m a girm iş bir şeytandı. İnsan so y u ­ na getirdiği kö tü lü k lerin b ü yü k lü ğü bu savım m k a n ı­ tıdır. Ç ün k ü her uyg u lam ac ın ın gücü, ya p tık la rın ın b ü yü k lü ğü y le görülür. İm p arato r’un yo k ettiği h a y a t­ ların doğru bir tahm inin i T an rı’dan b aşk a kim se y a ­ p am az. İnsan, k u m tanelerini bu h ü k ü m d arın o r ta ­ dan k ald ırd ığ ı insan y ığ ın la rın d an d ah a ça b u k sayar. Ancak tek insan k a lm a m a c a sın a k azan m ış olan böl­ gelerin nüfusunun k a b a c a bir tahm inini y a p a r a k on bin kere on bin kere on bin kişinin h a y atların ı y itir d i­ ğini öne sü rü yo ru m . Örneğin L ibya, çok geniş bir ü l­ ke olduğu halde öylesine terk edilm iştir ki, insanın ne k a d a r giderse gitsin canlı birine rastlam ası güç ve d ik ­ k at çekici bir b aşarı olur. O ysa bu ülkede son silahlı a y a k la n m a y a k atılan V andalların sayısı sekiz bindi yalnızca. K an ların ın , çocuklarının ve esirlerinin s a y ı­ sını tahm in etm ek ise güç. Kentleri do ld u ran , araziyi işleyen, denizde çalışan L ib y a lıla ra gelince - o n la r ı gözlerim le g ö rd ü ğ ü m için b iliy o r u m - onların k a l a b a ­ lık sayısı üzerinde k im tahm inde bulunabilir? Yine de onlar, k a r ıla rıy la ve ço c u k larıyla birlikte son kişiye

İ

113


k a d a r y o k edilen M a ğ rip lile r k a d a r k a la b a lık değ ild i­ ler. Ayrıca pek çok Bizans askeri ve on lara B izans’tan gelirken eşlik edenler, şimdi toprak altındadırlar. Bu du ru m d a biri çıkıp, yalnızca L ib y a ’da beş m ilyon in­ sanın h ayatın ı yitirdiğinde ısrar etse, sanırım g erçek ­ leri k ü çü k gösterm iş olmaz. Ç ün k ü Ju stin ian u s, Vand allar ezilir ezilmez, ülkeyi düzene so k aca k bir adım atm ad ı ve güven altın a a lm a yı p lan lam a d ı. Tersine, bütünüyle suçsuz olduğu halde, Kom utan Belisarius’u s iy a s a l a m a ç la r g ü tm e k le s u ç la y a r a k , hem en geri dönmesini em retti. Böylece kendi tatlı ç ık a rla rın a u y ­ gun em irler vererek, L ibya ya ğ m a sın d a n ele geçenleri yutabildi. Hemen arazinin değerini saptam ak için tahrirat m e­ m urları g önderdi, o za m an a k a d a r görülm em i�� ezici vergiler u yg u lad ı ve en değerli arazilere el k oydu. Sonra gözlerini A riu sçu lara çevirdi. O nların g elen ek ­ sel din törenlerini k u tlam a la rın ı y a s a k la d ı. En sonun­ da silahlı kuvvetlerin ücretlerini ödem eyerek onları bekletti. A skerlerine y a şam ı bir yü k haline soktu. Bü­ tün bunlar a y a k la n m a la r ın p atlak vermesine ve y a y ­ gın y ık ım a yol açtı. İm p arato r’un her şeyi k arıştırm a ve kaos içine a t m a y a derin bir tutkusu vardı. L ib y a ’dan en az üç defa büyük olan İtalya ondan d ah a çok insansız kaldı. Buradaki yık ım ın ölçüsünü b u lm ak için u zağa gitm ek gereksiz. İ ta ly a ’nın başına gelenlerin so ru m lu lu ğ u d ah a önceki bir bölüm de a y ­ dınlatılm ıştı. İm parator, L ib y a ’dak i yan lışların ın ben­ zerlerini b u rad a da yap tı. İ ta ly a ’dan sağladığı her şeyi altüst etti. İta ly a ’d a k i savaş b aşlam ad an önce, Got İm p ara­ to r lu ğ u G a l y a ’ d a n ' S irm iu m k e n tin in b u lu n d u ğ u Dakya^ bölgesi sınırlarına k a d a r u zan ıyo rd u . Bizans ]14


ordusu, İta ly a ’y a g eldiğinde G alya ve V enetia’nın^ bü­ yük bir bölüm ü G otların işgali altın d ayd ı. Sirm ium kenti ve çevresiyse Gepidler"* elindeydi. A m a, bütün bu bölge hemen hemen boşalmıştı. B urada y a ş a y a n la ­ rın bir bölüm ü ölm üş, bir bölüm ü savaşın k açın ılm az sonucu o la ra k h astalık ve açlık tan kırılm ıştı. Justinianus, Bizans İm p a ra to rlu ğ u ’nun başına geçtiğinden beri her yıl, İllirya ve bütün T rak ya - y a n i içine M o r a ve Khersonesos^ ya rım a d asın ı da a la r a k İyo n ya Körfezi’nden Bizan s’ın sayfiyelerine k a d a r uzanan b ö ig e Hunlar, S lavlar ve Antalar*^ tarafından bask ın a u ğ ru ­ yordu. S aldırıd an yerli h alk d u yu lm ad ık a c ıla r çekti. Her sald ırıd a, bu bölgede oturan en az iki yüz bin Bi­ zanslInın öldürüld ü ğ ü n ü y a da esir ahndığını sa n ıy o ­ rum. Böylece bütün bu bölge ikinci bir İskit Çölü^ h a­ lini aldı. Libya ve A v ru p a’d ak i savaşların sonuçları böyleydi. Aynı z a m an d a A ra p la r sürekli o larak M ıs ır ’ın d o ­ ğusundan İran sın ırların a k a d a r olan bölgeye y a y ı lı ­ yo rlar ve ölüm ya ğ d ıra n eylem lerini öylesine g erçek ­ leştiriyorlardı ki, bütün bu bölge neredeyse insansız kalm ıştı. Bir insanın, araştırm aların d a ne k a d a r d ik ­ k atli olursa olsun, sald ırılar sonunda yok olan ların sayısını bulabileceğini san m am . Ayrıca H üsrev’in y ö ­ netim indeki İran h lar üç defa Bizans toprağını işgal et­ tiler ve kentleri yerle bir ettiler. S aldırdık ları kentlerde y a k a la d ık la r ı k adın ve erkeklerden kim ini kestiler, k i­ mini götürdüler, geçtikleri her yeri bütünüyle insansız hale getirdiler. Kolhis’i işgal ettiklerinden bu y a n a Kolhislilerin, L azik alıla rın ve B izanslılann k ıyım ın ı sü r­ dürdüler. Bununla birlikte, İranhlar, Araplar, H unlar, S lavlar olsun ya da başka ya b a n c ı işgalciler olsun hiçbiri y a ­

115


ra a lm a d a n Bizans to p rağ ın d an çekilebilecek k a d a r talihli değillerdi. H areketleri sırasın da, k u şa tm a la rd a ve sav aşlard a birçok engellerle k arşılaştılar ve k a y ıp ­ ları Bizanslılar k a d a r ağ ır oldu. Yalnızca Bizanslılar değil, Bizans s ın ırlan d ışındak i bütün u lu slar da Justin ian u s’un kan dö k ücülüğün den kendi p a y la rın a düşe­ ni aldılar. Başka bir k itab ım d a belirttiğim gibi, Hüsrev pek kötü nitelikli bir kişi değildi am a Justin ian us onu savaşa k ışk ırtm a k için her şeyi yap tı. Ç ün k ü e y ­ lemlerini zam anın k o şu lla rın a u yd u rm ay ı hiç d ü şü n ­ mez ve her şeyi ters za m an d a yap ard ı. Barış olduğu y a da sav aşa ara verildiği z a m an lard a k o m şu ların a sald ı­ rı için haince p lan lar düzenler, savaş za m an ın d ay sa en delice biçim de gevşer ve öngörülen hareketi haz ır­ la m a k ta üzücü bir güçsüzlük gösterirdi. Ç ü n k ü h a r ­ c a m a d a b u lu n m ak ta n nefret ederdi. Elindeki işlere d ik katin i vereceği yerde, yıldızları gözetler ve Tann ’nın yapısını sap tam ak için çılgın yollara başvururdu. H u y b ak ım ın d an öldürücü ve kan dökücü o ld u ­ ğ u n d an savaşı b ırak m az, a m a d ü şm an ların ı da alt edemezdi. Ç ün k ü taşıdığı k ö tü lü k , onu asıl so run larla u ğ ra şm a k ta n ah k o y a rd ı. Bu du ru m d a tah ta çık tığ ın ­ dan beri, yeryüzün ün insan k an ın a b ulanm ası ve Bi­ zanslIların olduğu kadar, sınırlar dışında başka u lus­ ların da k anının d u rm ad an ak m ası şaşırtıcı mıdır.^ İ m p arato rlu ğ u n her ye rin d e s av aş ların y a ra ttığ ı d u ru m b ö y le y d i. A yrıca Bizans k en tin d e ve öteki kentlerde h alk a rasın d ak i k av g a la rın hesabına b a k ın ­ ca, bu y o ld an da sav a şla rd a k i k a d a r çok insan ö ld ü ­ ğü sonucuna vardım . İşlenen suçlar karşısında ad ale t ve tarafsız cezalan d ırm a çok az görülürdü. İm parator iki partiden birinin heyecanlı destekleyicisi olunca, doğal o la r a k rak ip ler sessiz kalm adılar. Hepsi son de­ 116


rece başıboş k o şu lla r o rtasında um utsuz yo lla ra sap ­ tılar. Ç ün k ü bir ta ra f baskı görüyor, diğer ta ra f ise el üstünde tu tu lu y o rd u . Partililer kimi zam an kitle h a ­ linde birbirlerinin b o ğazına sarıldılar, kim i zam an k ü ­ çük to p lu lu k la r için tek tek tuzak hazırladılar. Otuz iki yıl birbirlerine k o rk u n ç eziyetler y a p m a k için hiç­ bir fırsatı k açırm adılar. Bu a r a d a bir ya n d an da k am u düzenini s a ğ la m a k la gö revli yö n eticiler ta ra fın d a n ölüm e m ah k û m edildiler. A m a işlenen suçların ce z a la ­ rı ço ğ u n lu kla Yeşillere yü k len d i. Ayrıca, S am a rita n la ra ve sözde yan lış in an çlılara karşı girişilen ce z a la n ­ d ırm a eylem inin de İm paratorluğu k a n a boğduğunu b u n lara ekleyebiliriz. Şim dilik sunacağım k ısa ta n ım ­ lam a bundan ibaret k a la c a k , iki bölüm önce yeteri k a d a r ay rın tılı bilgi verm iştim . İnsan biçim indeki bu şeytanın yönetim inde, insan soyunun başına gelen felaketler böyleydi işte. O lan bitenlerin so rum luluğ u, İm parator olduğu için Justin ian u s’a düşer. Gizli bir güç ve şeytansı bir niteliğin, insanoğulları üzerine nasıl ölçüsüz ac ılar y a ğ d ır m a s ı­ nı m ü m k ü n kıldığı, ö yk ü m ü n bundan sonraki konusu o lacak. Üstelik bu a d a m işbaşındayken afetler birb iri­ ni izledi. B irtakım kimseler, bu afetlerin a lça k şe y ta ­ nın düzenleri sonucu olduğunu öne sürdüler. O ysa b aşk aları, T an rı’nın Ju stin ian u s’tan nefret ederek Bi­ zans İ m p arato rlu ğ u ’na biraz sonra a n latacağ ım fela­ ketleri gerçekleştirm esi için fırsat verdiğini ileri sü r­ düler. Önce, Skirtus Irmağı ta şara k Edessa’yı bastı ve bu­ rada o tu ran lara sayısız felaketler getirdi. D ah a sonra Nil her zam an olduğu gibi yükseldi; am a za m an ın d a alçalm adı ve orad a o tu ran lara acı çektirdi. Üçüncü o larak C ydnus İrmağı* ta şara k , Tarsus kentini g ü n ler­ 117


ce sel altında b ırak tı, ancak say ıla m a y a c a k k a d a r z a­ ra r m e yd an a g etird ik ten sonra d u ru la b ild i. Ayrıca deprem , D oğu’nun önde gelen kenti A n ta k y a ’yı, onun y a k ın ın d a k i S ilifk e’yi ve K ilik y a ’nın en ünliı kenti A n azarbus’u’ yerle bir etti. Üç kentte yitirilen in san la­ rın sayısını tahm in etm ek güç. Öte yandan Pontus’un önemli kenti A m a s y a ’yı, İbora’yı, F rig ya’da Polybotus k e n tin i, P is i d y a lı l a r ı n F ilo m o d e s d e d ik le r i k e n ti, Epir’deki L indinus’u ve Korent’i u n utm am alıyız. H ep ­ si kısa za m an d a deprem lerle yıkıldı ve o turan ların ço ­ ğu öldü. Depremlerin üstüne, dah a önce anlattığım salgın h astalık geldi. Depremlerden k u rtu la n ları bu salgın yo k etti. Bu ad a m önce devletin yöneticisi o la­ rak iş g örürken, d ah a sonra da h ü k ü m d ark en , böylesine yaygın dı insan kıyım ı. Şimdi de ele geçirdiği servetleri nasıl kendine mal ettiğini an la ta c a ğ ım . A m a önce Ju stin u s’un yö n e tim i­ nin b aşlan g ıcın d a, soylu bir v atandaşın g ö rd üğ ü düşe değineceğim . Bu soylu kişi düşünde kendisinin Bi­ za n s’ta deniz k ıyısın d a K ad ık ö y’e karşı bir yerde bu­ lu nduğunu, J u s tin ia n u s ’un ise denizin ortasın d a onun karşısına d ik ildiğini görm üş. Justin ian us denizin b ü ­ tün su yu n u içmiş. Deniz k urum uş ve k ıy ıy a d a lg a la r çarp m az olm uş. D ah a sonra her iki yö n d e de kentin k a n a lla r ın d a pislik le ve çöple dolu su lar a k m a y a baş­ lam ış. Ju stin ian u s bunları da içmiş ve Boğaziçi’nin ta ­ banını bir defa d a h a k urutm uş. Soylu kişinin g ö rdüğ ü düş böyleym iş. Justinus tah ta çık tığ ın d a , yeğeni Ju stin ian u s h âzi­ neyi k am u p a r a s ıy la dolu buldu. Ç ü n k ü , d a h a önceki İm parator A n astasius, im p arato rların en tutum lusuydu, haklı o la ra k kendinden sonra geleceklerin p ara sı­ kıntısı çekip v ata n d aşları soym asından k o rk u y o rd u . 118


Yaşamının son günlerinde hâzineyi k ap ıların a k ad ar altınla doldurdu. Justinianus bunların hepsini en kısa z a m an d a deniz k ıyısında işe y a r a m a y a n ya p ılara ve İm paratorluğun dışındaki kabilelere dağıtıp çarçur et­ ti. O ysa insan bu hâzinelerin en eli açık im p arato rlara bile yüz yıl yeteceğini sanırdı. Ç ün k ü hâzineyi ve İm­ p arato rluğ un servetini yönetm ekle görevli memurlar, A n astasius’un Bizans’ı 2 7 yıl yönettikten sonra, geriye devlet k asaların d a 3 2 2 2 centenarium^^' altın b ırak tığı­ nı belirttiler. Ju stin u s’un dokuz yıl süren h ü k ü m d arlı­ ğı dönem inde, Justin ian us denilen bu ad am siyasal y a ­ pıda öyle bir k arışık lık ve düzensizlik yarattı ki, u y ­ gunsuz yo llard an im p arato rlu k hâzinesine 2 0 0 bin ki­ lo altın dah a girdi. Yine de top lan an bütün bu servet­ ten geriye bir şey k alm ad ı. Bu m irasyedi, dah a Justinus h a y atta yk en , önce de belirttiğim gibi, bütün p a r a ­ lan har vurup h arm an savurdu. H ay atı boyunca u y ­ gunsuz y o llard an edindiği ve harcadığı paranın toplam ınıysa h esap lam aya y a da ölçm eye im kân yoktur. Taşkın bir ırm ak gibi her gün uyru k ların ı y o k su llaş­ tırdı ve v arlık ların ı y a ğ m a etti, am a ak a n bütün sel doğal düşm anlarını zenginleştirm eye yarad ı. Ülkenin k am u zenginliğini so yd u k tan sonra, gözle­ rini bireylere dikti ve kısa z a m an d a u yru k ların ın ser­ vetlerini aldı. Bunu ya p a rk e n gerekçe bile göstermedi. Bir suçları olm adığı h alde Bizans’ın ya da öteki k en t­ lerin hali vakti yerinde kişilerini içeri attı. O nların bir kısmını ç o k ta n n iı o lm a k la , bir kısm ını İsa konusunda uygunsuz in an çlar beslem ekle, kim ini o ğ la n lara d ü ş­ k ün lükle, kim ini rahibelerle aşk serüvenleri y a ş a m a k ­ la ya da töredışı cinsel ilişkilerde b u lu n m ak la, parti k av g a la rın ı k ışk ırtm a k la . Yeşiller partisinden o lm a k ­ la, kendisine sadık o lm a m a k la ya da listedeki başka 119


suçlarla itham etti. Uyguladığı bir başka num ara ise kendini bir kalemde ölen kişilerin varisi yapmaktı. Adam ölmese de bir yolunu bulup kendini evlat edin­ diriyordu. Başlıca çabaları işte böyleydi. D aha önce de anlattığım gibi ona karşı yapılan N ika Ayaklanması, kendi çıkarına uygun hale dönüşünce, hemen bir se­ natörün varisi oldu. N ik a Ayaklanm ası’ndan önce de, teker teker birçok serveti kendine mal etmişti. Ülkenin olası düşm anlarına, doğuda, batıda, ku ­ zeyde ve güneyde, Britanya gibi uzak yerlerde otu ran ­ lara, dünyanın bilinen her yerinde çeşitli uluslara, da­ ha önce var olduğunu duymadığımız, ancak gözleri­ mizle görüp adlarını öğrendiğimiz uluslara her fırsat­ ta para akıttı. Justinianus’un nasıl bir adam olduğunu duyunca, çağrı bile beklemediler, onunla ilişki kur­ m ak için her taraftan gelerek Bizans’a doluştular. İm ­ parator bu işten hiç sıkılmıyor, tam tersine, keyif alı­ yor, Bizans zenginliğini geri ırklara yedirmekte ya da denizin dalgalarına savurm akta beklenmedik başarı gösteriyordu. Her gün ceplerini doldurup onları ülke­ lerine geri gönderiyordu. Böylece, her yöndeki ya b an ­ cı uluslar ya İm p a r a to r ’un elinden im paratorluğu yağma ederek, savaş tutsaklarını geri satarak ya da barış karşılığı para isteyerek Bizans’ın servetine k o n ­ dular. Böylece, az önce anlattığım düş gerçekleşmiş oldu. Justinianus’un uyruklarını soymak için uyguladığı başka yöntemler de vardı. Ç ok büyütmeden, elimden geldiği kadar bunları anlatacağım . Böylesine yöntem ­ ler, uyruklarının mallarına bir hamlede el koym ak ye­ rine, onları azar azar soymayı kolaylaştırıyordu. Ö nce Bizans halkının başına getirdiği bir valiye, dükkân sahiplerinin mallarını istedikleri fiyata satma-

120


lan karşılığında yıllık gelirlerinin yarısını alma yetki­ sini verdi. Dolayısıyla ev alışverişini dükkânlardan yapan tüketiciler asıl fiyatın üç katını ödemek zorun­ da kaldılar. Yakınacak kimse de bulamadılar. Bu reza­ let büyük zararlar doğurdu. Hazine, gelirlerden pay topladı, konuyla ilgilenen mem urlar da, aynı kaynak­ tan zenginleşmenin tadını aldılar. Ayrıca, bu tatsız iş­ leri uygulayan alt düzey görevliler, dükkân sahipleriy­ le güç birliği yaparak, yasaları hiçe saymaya başladı­ lar ve alışveriş edenlere kötü davranarak hem fiyatla­ rı alabildiğine yükselttiler, hem de satılan malların ni­ teliklerinde ağza ahnm az hilelere saptılar. Attığı ikinci adım tekeller kurm ak oldu. Uyrukla­ rının zenginliğini bu canavarca düzeni işletenlere satı­ yordu. İmparator, pazarlığın karşılığının ödenmesiyle yetiniyor, onunla anlaşma yapanların işlerini hoşları­ na gittiği gibi yürütmelerine izin veriyordu. Başka devlet kuruluşlarıyla da, hiç saklamaya gerek görm e­ den aynı yolda anlaşm alar yapıyordu. İmparator, bu kuruluşların uygunsuz yollardan edindikleri kazanç­ ların bir bölümünü cebine atıyor, kuruluşlar ya da kom isyoncular da, ellerine düşenleri daha çok soy­ mak için yarışıyorlardı. Geleneksel yargıçlıkları amaçları için yeterli gör­ mediğinden, ticaret işleriyle ilgili iki yargıçlık daha icat etti. D aha önceleri bu konulara, kamu düzenin­ den sorumlu olan yargıç bakardı. Ancak meslekten jurnalcilerin sayısının artmasını sağlamak ve bütü­ nüyle suçsuz kişileri cezalandırabilmek için iki yargıç­ lık daha kurmaya karar verdi. Bunlardan birinin başma getirdiği kimseye, sözüm ona, hırsızları cezalan­ dırma görevini verdi. Rütbesi de Pleplerin Praetor'u oldu. Ötekisiyse oğlanlara düşkün olanları ya da k a ­

121


dınlarla töredışı ilişki kuranları yola getirmek, ayrıca Tan rı’ya karşı gerekli saygıyı göstermeyenleri cezalan­ dırm akla görevlendirildi. Adına Q u aestor denildi. Şimdi bakın ne oldu? Praetor hırsızlık malları içinde değerli bazı eşyalar ele geçirirse, bunları İm p arator’a veriyor ve sahiplerini bulmanın mümkün olmadığını bildiriyordu. Böylece majesteleri en değerli hırsızhk parçalarından pay almış oluyordu. Q uaestor denilen görevliyse, sözde suçluların işlerini bitirince, onların sırtından kendini zengin edecek kadarını alır, gerisini İm p a ra tor’a sunardı. Yargıçların emrinde çalışanlar sözde suçları ispat edecek iddiacılar ve tanıklar gös­ termezlerdi. Ama onların pençesine düşecek kadar ta­ lihsiz olanlar, suçlu oldukları kanıtlanm adan gizlice yok edilir, varlıklarına da el konulurdu. Dah a sonra bu kan içici şeytan, kamu düzeninden sorumlu yargıçların ve m em urların bütün suçlarla meşgul olm alarını, daha kısa zamanda daha çok sayı­ da kimseyi yok etmek için birbirleriyle yarışmalarını emretti. Söylenenlere bakılırsa, yargıçlardan biri, üç yargıç da reddedildiği takdirde davaya kimin b ak a c a ­ ğını sormuştu. Karşılık hemen geldi: Kim daha önce işe burnunu soktuysa davaya o b ak acak !.. Üstüne üstlük, Quaestor'\\ı^\ın yetkilerine karıştı. Quaestor'\uk daha önceki im paratorların hepsi ta ra ­ fından saygıyla karşılanmış bir kuruluştu. Bu göreve gelecek kişilerde, çok deneyimli, özellikle yasal kon u ­ larda usta olm ası, rüşvet almaya eğiHmli olmaması gibi nitelikler aranmıştı. Göreve atananlar deneyim­ siz, para düşkünü olduklarında devlet zararlı çıkıyor­ du. İm parator ise göreve T ribonian us’u atam akla işe başladı. T ribonian us’un işleriyse daha önceki bir cilt­ te anlatılm ıştı."

122


T ribonian us öbür dünyaya göçünce, Justinianus onun servetinden bir kısmını aşırdı. Oysa, geriye bir oğul ve birçok torun bırakmıştı. Göreve Libya kökenli Junilus seçildi. Junilus daha hukukun h’sini bilmiyor­ du, avukat bile sayılmıyordu. İyi Latince biliyordu am a, G rekçe’ye gelince, okula hiç gitmemişti ve dili dönmüyordu. N e zaman bir Grekçe söz söylese emrindekiler gülmekten katılıyorlardı. Kirli yollardan para yapmaya bayılıyordu: İmparator tarafından imzalan­ mış belgeleri kılı kıpırdamadan açık artırmaya çıkarı­ yordu. Bir altın para gelecek diye, yüzü kızarmadan herkese elini uzatırdı. Yedi yıl süreyle bu görevde kal­ dı ve devleti gülünç duruma soktu. Junilus günlerinin sonuna gelince Konstantinus’a görev verdi. Konstantinus yasalardan anlıyordu ama çok gençti ve avukatla­ rın çevirdikleri dolaplar konusunda deneyimsizdi. Bu­ na karşılık, yaşayan en büyük hırsız ve palavracıydı. Bu adam Justinianus’un ilgisini çekmeyi başardı ve onun en aziz dostlarından biri oldu. İm parator da onu, mahkemeleri yoluna koym ak ya da hırsızlık k o ­ nusunda bir ara ç gibi kullanm aktan geri kalmadı. Böylece kısa zamanda Konstantinus, bir yığın para yaptı, yanına yaklaşılam ayacak kadar gururlu oldu. Artık “ havada yürüyor ve insanları hor görü yord u .” '^ Herhangi biri, ona büyük bir rüşvet sunmayı tasarlı­ yorsa, parayı sadık yardımcılarından birine verir, o n ­ dan so n ra aklın d a n geçenleri u ygu lam akta özgür olurdu. Ama Quaestor'\in kendisiyle görüşmek ya da ilişki kurm ak kimsenin yapamayacağı bir şeydi. An­ cak saraya gidip gelirken yakalarsa o zaman başka. O zaman da yürümez, hızlı koşar gibi giderdi; böyle­ ce, karşılığını vermeden kimsenin kendi vaktini har­ cam asına izin vermezdi.

123


Ju stin ian u s’un bu gibi işler çevresinde uyguladığı yöntem ler böyleydi. Genel valiye dönersek, onun her yıl düzenli vergi gelirinin üzerine 15 kilo altın topla­ dığını görürüz. Bu insafsız yüke, “ hava vergisi” adını verdi o. Sanırım, düzenli ve sürekli vergi olmadığı ve bir talih sonucu daima havadan kucağına düştüğü için bu adı takmıştı. Böylesine uygulamalar aslında kötülüklerin bir göstergesi olarak daha iyi anlatılabiiir. Genel valilik, tahsildarlar sayesinde halkı soym ak­ ta her gün daha azgınlaştı. Aslında bu gibi işlerden İm p a ra to r’un bilgisi olması gerekirdi. O ysa, m em ur­ lar sıkıntıya düşmeden kendilerine büyük bir hazine toplayabiliyorlardı. Justinianus böyle şeylere aldırış etmiyor, memurların gerçekten büyük bir servete k a ­ vuşacakları günü bekliyordu. O zam an hemen şöyle ya da böyle bir suçlamayla bir hamlede, birikmiş var­ lıklara el koyuyordu. Kapadokyalı Y oh an n is’in başı­ na gelen de böyle olmuştu. O çağda, genel valiliğe kim gelirse gelsin birdenbi­ re hayal edemeyeceği kadar zengin oluveriyordu. Yal­ nız iki istisna vardır. Birisi, daha önceki bir kitapta anlattığım sarsılmaz erdem sahibi F o k a s ’tır. Y ö n eti­ min başındayken zengin olm a yönündeki eğilimlere direnmiştir. Diğeriyse, daha sonra göreve gelen Bassus’tur. Ama ikisi de görevde yalnız birer yıl kalabil­ diler. Yararsız oldukları ve yaşadıkları çağa uyamadıkları gerekçesiyle görevlerinden atılmışlardır. Ö te yandan tek tek ayrıntılara girerek öykümü uzatmam gereksiz, yalnız şu kadarını söylemeliyim ki Bizans’ta ­ ki bütün yüksek yönetim kadrosu içinde aynı şeyler olm aktaydı. K oca Bizans İmparatorluğu’nun her yerinde Justini­ anus aynı yöntemi uyguladı. H er yerde en kokuşmuş

124


insanları bularak, yolsuzluğun alıp yürüdüğü devlet dairelerini çok yüksek fiyata onlara sattı. Oysa aklı başında namuslu hiç kimse, sırf savunmasız vatan­ daşları soyma zevki için parasını böyle işlere yatırmazdı. Justinianus, görevleri pazarlıkla satıp parayı aldıktan sonra görev sahiplerine daha aşağıda bulu­ nan kimselere istediklerini yapma iznini verirdi. O n ­ lar da kendi emirlerindeki bölgeleri ve insanları yok etme ve kendilerini hayatları boyunca lüks içinde ya­ şatacak bir servet toplam a olanağı bulurlardı. Y ö n e ­ tecekleri kentleri satın alm ak için ödedikleri parayı yüksek faizle tefecilerden aldılar. Sonra da alacaklıları memnun etmekten başka bir şey düşünmeyerek, uy­ ruklarına olm adık yoksulluğu çektirdiler, kendileri de bu arada ülkedeki en zenginler arasına katıldı. Yap­ tıkları tehlikesizdi, kimse onları eleştirmiyordu; tam tersine, hayranlık topluyorlardı. Bu yüzden, anlamsız öldürme ve soygun işinde gittikçe daha başarılı olu­ yorlardı. O nlara katil ve soyguncu demek, etkinlikle­ rini ve güçlerini daha da artırıyordu. Ama Justin i­ anus, yüksek memurlardan birinin ço k ça bir servet biriktirdiğini görünce, hemen bir bahaneyle bu adamı ağına düşürüyor ve neye sahipse ele geçiriyordu. Justinianus daha sonra, memur adaylarının işe gir­ meden önce, rüşvet alam ayacaklarına dair yemin et­ meleri için bir yasa çıkardı. Ayrıca geçmiş günlerden bu yana yazılı anlaşmaları bozanlara lanet yağdırdı. Ama söz konusu yasa yürürlüğe gireli daha bir yıl o l­ muşken, ilk önce kendisi bu yasaya aykırı davrandı, anlaşm aları ve yeminleri bozdu, devlet görevlerini satm ak için pazarlığa girişti, hem de bunu gizlice de­ ğil herkesin gözü önünde yaptı. Doğal olarak görevle­ ri satın alanlar, içtikleri antları bir yana bırakıp, her

125


zamankinden daha azgın biçimde sağı solu yağm ala­ maya başladılar. Sonraları Jııstinianus, insana küçük dilini yuttura­ cak başka bir düzen buldu. Bizans ve öteki önemli kentlerde yüksek sayılan mevkileri satmak yerine, boş görevler için ücretli kişiler aradı. Bu ücretli görevliler belli bir aylık karşılığında, soygunlarının tümünü Justinianus’a vermeye başladılar. Ücretlerini alınca ülke ç a ­ pında tahsilat ve soygun işine girişiyorlardı sevinç için­ de. Çünkü bu ücretlilerin yetkisi her yerde geçiyor, her istedikleri yerde resmen vatandaşı soyuyorlardı. İmpa­ rator, dikkatle seçerek kuşkusuz, dünyanın en kötü in­ sanlarını bu görevlere getiriyor, her zaman olduğu gibi iğrenç yoluna devam ediyordu. İmparator, serseriler topluluğunu ilk defa işbaşına getirdiği ve onlara şey­ tansı kötülüklerini gün ışığına çıkartabilecekleri yetkiyi verdiği zaman, hepimiz insan yaratılışında bu kadar çok kötülüğün bulunabilmesinden şaşkınlığa düşmüş­ tük. Z am an içinde onların yerine daha ileri gidebilen­ ler gelince ve bu yeniler daha beter çıkınca, herkes es­ kiden kötü sayılanların şimdi nasıl olup da işlemlerin­ de tam efendice davranmışlar gibi göründüklerini bir­ birine sormaya başladı. Yenilerin ardından gelen üçün­ cü topluluk ise, adaletsizlikte İkincileri geride bıraktı. Öylesi düzenlerle halkı mahkemelere sürüklediler ki, onlardan önce gelenlerin hepsi erdemli kişilermiş gibi gözüktü. Durum kötüleştikçe, herkes insanların taşıdı­ ğı kötülüklere sınır olmadığını öğrendi. Kötülükler, geçmişte yapılanların bilgisiyle ve karşılarına çıkanı kurban etme konusunda sorumsuzca bir yetkiyle des­ teklenince, o ölçüde büyüyordu ki acı çekenler bunu kavramakta güçlük çekiyorlardı. Yargıçların ve yüksek memurların elinde Bizanslılann çektikleri işte böyleydi.

126


Hun ordusu tekrar tekrar Bizans İmparatorluğu’nu yağma edip uyruklarını tutsak aldılar. Bu arada Trakyalı ve İlliryalı komutanlar, Hunlar geri çekilirken on ­ lara saldırmayı planladılar. Ama kendilerine İm para­ tor Justin ian us’tan gelen bir mektup gösterildi. Bu mektupta İm parator Hunlara saldırmayı yasaklıyor­ du. O n lar da kararlarından döndüler. Hunlar, belki de G o tlara ya da başka düşmanlara karşı Bizans’a müttefik olarak gerekliydiler. Sonuç olarak, kabileler açık bir düşmanlıkla davranmaya, eriştikleri her Bizanslıyı soym aya, tutsak almaya başladılar. Ardından da BizanslIların müttefiki olarak, tutsakları ve gani­ metleriyle ülkelerine döndüler. Bizanslı çiftçiler, tut­ sak olarak götürülen karılarını ve çocuklarını özleye­ rek, geri çekilen düşmana karşı birleşerek saldırdılar. Birçoklarını öldürdüler, atlarıyla birlikte ganimetleri­ ni de ele geçirdiler. Ama bu eylemlerin cezalarının çok ağır olduğunu gördüler. B izans’tan gönderilen adamlar, Hunlardan aldıkları atları geri verinceye k a ­ dar, çiftçilere ağır para cezaları kestiler. İm p arator’la Teodora, Kapadokyalı Y ohannis’i o rta ­ dan kaldırdıktan sonra, onun yerine başkasını atam ak istediler. D aha alçak birini bulmak için birlikte uzun çaba harcadılar. Despotluklarına iyi bir araç bulmak ve uyruklarını eskiden olduğundan daha çabuk yok etmek umuduyla adayların niteliklerini inceden ince­ ye gözden geçirdiler. Z am a n la, Y ohannis’in yerine Teodotus’u buldular. İyi adam değildi ama Y oh an n is’in yerini dolduracak kadar kötü de değildi. T eod otu s’u atadıktan sonra daha uygununu bulmak için ç ab a is­ teyen araştırm alarını her yönde sürdürdüler. T akm a adı Barsimes olan Suriyeli Petrus adlı tefeciyi bulunca

127


kendileri de şaşırdılar. Petrus, yıllar yılı bronz para­ larla alışveriş yaparak, değiş tokuştan hoş görülmeye­ cek kadar yüksek bir gelir sağlamıştı. Küçük bakır ve bronz paraları çalm akta ustaydı; el çabukluğuyla bir­ biri ardından müşterilerinin gözlerini boyuyor ve o n ­ ları aldatıyordu. Ö nüne çıkanın servetini cebine a t­ makta çarpıcı bir ustalık gösteriyor, yakalandığı anda günahsız olduğuna yemin ediyor, elleriyle işlediği su­ çu dilinin gücüyle kapatıyordu. İm paratorluk m uha­ fızları arasında görevlendirildi ve korkunç işler becer­ di ki, Teod ora on d an çok memnun kaldı. Teodora ’nın düzenlerinde karşılaştığı güçlükleri gidermekte ona heyecanla yardımcı oldu. K ap ad okyalı’nm yerine atadıkları Teodotus hemen görevinden alınarak, bu­ raya her işi yapan Petrus getirildi. Petrus hemen hiç çekinmeden ve utanm adan kıtada hizmet gören as­ kerlerin ücretlerini ve harçlıklarını soydu. Yöresel yargıçlıkları her zamankinden daha belirgin biçimde açık artırm aya çıkardı. Yargıçların saygınlığını düşü­ rerek, bu görevleri kutsal olmayan bu tür ticaretten çekinmeyenlere satıyor ve alıcılara, uyrukların hayat ve mallarıyla istedikleri gibi oynam a yetkisi tanıyor­ du. Çünkü yöresel yargıçlık için para veren adamla Petrus arasında, görev bölgesinde yağma ve soygun uygulama konusunda hemen anlaşma yapılmış olu­ yordu. Böylece, devletin başındaki kişiden başlayarak in­ sanların hayatı üzerinde ticaret sürüp gidiyor ve pa­ zarlık kentlerin yıkımıyla sonuçlanıyordu. Y üksek mahkemelerde ve F o ru m ’un çevresinde, kamu örgüt­ lerini satarak karşılığında para toplayan bir icazetli haydut dolaşıyordu. Yaptığı kötülüklerin dikkate alı­ nacağı konusunda hiç umut yoktu tabii. Ayrıca devlet

128


hesabına çalışan, aralarında seçkinlerin de bulundu­ ğu, çok sayıda insandan en kötülerini kendi çevresine çekiyordu. N e yazık ki böylesine kötü davranış, yal­ nız onun tarafından değil, mevkice ondan sonra ge­ lenler tarafından da uygulanıyordu. Aynı şeyler Magister dairesinde, privata ve patrimonium'^ denilen kasalara bakm akla görevli, devletin mali işlerini y ö­ neten saray memurları arasında da sürüp gidiyordu. Gerçekte Bizans’ta ve bütün öteki kentlerde devlet dairelerinin durumu aynıydı. Bu hükümdar işbaşına geldiğinden beri, devlet dairelerinde genç memurlara verilmekte olan primler ya Justinianus tarafından ya da dairenin başındaki yönetici tarafından toplandı ve iç edildi. Dolayısıyla onlardan emir alarak görev ya­ pan bu kimseler tam yoksulluğa düştüler ve en aşağı tabakadan esirlermiş gibi çalışmak zorunda kaldılar. Bizans’ta büyük ölçüde tahıl depo edilmişti ama bunlardan bir kısmı bozulmuştu. İm parator kimseye danışmadan bozuk tahılları doğu kentlerine nüfusuna göre paylaştırarak gönderdi. Bu bozulmuş tahılları kimsenin yemesine im kân yoktu. Yine de İmparator, karşılığında piyasa fiyatından çok daha fazlasını iste­ di. Şişkin fiyatları ödeyen alıcılar, tahılları denize ya da lağıma d ökm ek zorunda kaldılar. Başkentte tahıl­ ların bozulmadığı tek bir depo kalmıştı. Bunları da en yüksek fiyatla, tahıla ihtiyacı olan kentlere sattı. Böylece, bu tahıllar için başka devletlere hâzinenin ödediği paraya göre yüzde yüz oranında kâr sağladı. Bununla birlikte ertesi yıl, verimli bir ürün alınma­ dığından Bizans’a gemilerin getirdiği tahıl yetersiz kal­ dı. Bu güçlükle nasıl başa çıkacağını bilemeyen Petrus, Bitinya, Frigya ve T ra k y a ’dan geniş ölçüde tahıl satın almayı düşündü. Bu bölgenin halk, ürünlerini deniz

129


kıyısına indirmek, oradan, tehlikelerle yüz yüze Bi­ zans’a taşım ak gibi güç bir işi yüklendiler. Bizans’a ge­ lince Petrus onlara sattıkları ürünler karşılığında k o ­ mik bir para ödedi. Kayıpları o derece büyüktü ki buğdayı hükümetin depolarına bedava ya da üstüne para ödeyerek bile verseler belki daha memnun olur­ lardı. H alk arasında bu işe “el k o y m a ” deniyordu. Y i­ ne de Bizans’a gereksinimi karşılayacak kadar buğday toplanamadı, pek çok kimse durumdan sert biçimde İm parator’a yakındı. Aynı zamanda ordu mensuplan ücretleri verilmediği için kendilerini başıbozukluğa bı­ raktılar, kentte sürekli olay çıkardılar. Bu arada İm parator, Petrus’tan hiç de hoşnut o l­ madığını belli etti. H em yukarıda anlatılan nedenler­ le, hem de becerdiği yolsuzluklar sonucu kam u p ara­ sını görülm emiş bir ölçüde iç ettiğini haber aldığın­ dan, İm parator onu görevden uzaklaştırmak istedi. İm p a ra tor’un aldığı haber doğruydu. A m a Teodora kocasının isteğine karşı koydu. Belli ki açık kötülüğü ve kendinden aşağıda olanlara sert davranışı nedeniy­ le B arsim es’e bağlıydı. Söylemek gereksiz, İm paratoriçe son derece vicdansızdı ve insafsızlıkla doluydu. Emrinde olanların da, nitelikleri bakım ından kendine benzemesini beklerdi. İm paratoriçe’nin Petrus tara ­ fından büyülendiğini ve isteğine aykırı olarak kendine yardıma zorladığını söylerler. Çünkü bu Barsimes de­ nilen adam büyücüler ve şeytanlara tutkundu. M a n i inancına hayranlık duyuyor ve herkes önünde in an cı­ nı açıklam aktan çekinmiyordu. İm paratoriçe bunları duyduğu halde, kendi adamından himayesini esirge­ medi. O n u daha çok korum aya devam etti ve belki de ona karşı söylentiler nedeniyle daha da yakınlık gös­ terdi. Çünkü İm paratoriçe, daha gençHk yıllarında

130


büyücülere üfürükçülerle düşüp kalkmıştı. Yaşayış bi­ çimi onu bu yöne sürüklemiş ve hayatının sonuna k a ­ dar gizli güçlere inanmış ve her zaman onları güven kaynağı saymıştı. Ayrıca T e o d o ra’nın, güzel sözlerle kandırm a değil de daha çok şeytanların karşı konulmaz gücüyle Justinianus’u parmağında oynattığı söylenir. Aslında Justinianus da nazik, dürüst ya da bu çeşit ince saldırıla­ ra karşı koyabilecek derecede sarsılmaz erdeme sahip bir kişi değildi. Tam tersine para düşkünlüğü ve kan dökücülüğünün tutsağıydı kuşkusuz. Yine, övgü ve hile karşısında güçsüzdü. Kendini büyük bir heyecan­ la eyleme geçiren konularda bile hiç nedeni yokken dönüş yapar ve bu yüzden her zaman fırıldağı an ım ­ satırdı. Yakınları, tanıdıkları bile ona gerçek bir gü­ ven duymazlardı. Sürekli olarak yapılmasını istediği şeyler konusunda görüş değiştirirdi. D a h a önce belirt­ tiğimiz gibi büyücüler için kolay bir hedef oluşturdu­ ğundan T e o d o ra ’ya da hemen boyun eğdi. Dolayısıy­ la T e o d o ra ’nm böyle gizli güçler tutkusu Petrus’a ya­ kınlığını her şeyden daha çok artırdı. İm parator için, Petrus’u oturduğu görevden atm ak kolay iş değildi ve çok geçmeden Teodora daha birkaç ay önce Yohannis’in atandığı Hazine Bakanlığı’na onun getirilmesi için diretti. Yoh an n is, Filistin’de doğmuş soylu bir insandı. H içbir zaman kendini zenginleştirmek aklından geç­ memiş, yaşayan kimseye kötülük etmemişti. Bütün halkın ona görülmemiş derecede sevgi göstermesine şaşm am ak gerek. Bu durum ise, Justinianus ve değerli karısı gözünde onu iğrenç ve çekilmez yapm aya yet­ mişti. Çünkü hiç beklenmedik bir biçimde bakanları arasında gerçekten iyi bir insan çıkmıştı. Akıllarını yi­

131


tirdiler, o kadar üzüldüler ki ilk fırsatta dolaylı ya da dolaysız yollardan onu görevden uzaklaştırmak için çılgınca bir çaba harcadılar. Böylece Y ohannis’in yeri­ ne Petrus getirildi ve İm paratorluk hâzinesine el k o ­ yarak bir defa daha herkesi içine alan büyük felaket­ lerin başlıca sorumlusu haline geldi. Yerleşmiş bir ge­ lenek olarak her yıl çok sayıda vatandaşa İmparat o r ’un ihsanı biçiminde dağıtılan parayı kesti. Bir yandan İm p a rato r’a kamu giderlerinden çok küçük bir yüzde vererek, hiç çekinmeden cebini doldurdu. Özellikle, değerinden düşük altın paralar çıkarm ca, soyguna uğrayanlar üzüntüden donup kaldılar. Böyle bir şey daha önce görülmemişti.''' îm p a ra to r’un bakanlarına nasıl davrandığı k o n u ­ sunu böylece tam am lam ış oluyoruz.

132


VI

TOPLUMUN ÇEŞİTLİ SINIFLARININ KIYIMI

imdi de, Ju stin ia n u s’un her yerde tarım arazisi sa­

Ş

hiplerini nasıl yok ettiğini an latacağım . D ah a ö n ­ ce bütün kentlere gönderilen görevlilerden söz etm iş­ tik. Taşrada oturanların başına gelenleri genel çizgi­ leriyle an latm ak ta n fazlası, gereksiz bizim için. M ü lk sahipleri, bu görevliler tarafın d an saldırıya uğrayan ve soyulan ilk insanlar oldu. Yine de olan bitenleri tam anlatm ak yerinde olacak. Bizans İmparatorluğu’nda, geçmiş yüzyıllarda he­ men her hükümdar, bir defa değil, birçok defa uyruk­ larının Hazine’ye olan borçlarını bağışlardı. Bu yapı­ lırken iki am aç güdülürdü. Böyiece hem sermayesi tü­ kenmiş ve borçlarını ödeyecek olanaklardan yoksun bulunanlar sürekli baskı altında tutulmamış olurdu hem de borçlu olmayan ve vergisine bağlı kişiler aley­ hinde çeşitli bahaneler ileri sürülüp tahsildarları ju r­ nallerle donatm aktan kaçındırdı. Ama şimdiki impara­ tor 3 2 yılı uyruklarına böyle bir şey yapmadan geçir­ di.' Yani, parası kalmayanların memleketten kaçıp bir daha geri dönmemekten başka çareleri yoktu. İspiyon­ cular ise, hali vakti yerinde çiftçileri, yıllarca bölgeleri­ nin gerektirdiği ödemeden daha az vergi verdiklerini

133


öne sürerek kovuşturmayla tehdit ediyorlar, onları ölüm derecesinde tasalandırıyorlardı. Zavallılar, yalnız yeni ve ağır vergilerden titremekle kalmıyorlar, uzun yılları kapsayan birikmiş vergilerin adaletsiz ağırlığı al­ tında ezilme düşüncesiyle korkudan taşlaşıyorlardı. Ö y ­ le ki, kimi mülkünü ispiyonculara ya da Hazine’ye a r­ mağan etmeye sürükleniyor ve her şeyi bırakıyordu. İkincisi, M edler ve Araplar Asya’nın büyük b ölü ­ münü, Hunlar, Slavlar ve Antalar bütün Avrupa’yı si­ lip süpürdüler, kentlerin bazılarını yerle bir ettiler, b a ­ zılarını son kuruşuna kadar haraç ödemeye zorladı­ lar, halklarını bütün mallarıyla birlikte tutsaklığa sü­ rüklediler. Günlük saldırılarla her bölgeyi çöle çevir­ diler. Yine de Justinianus tek bir kişiden olsun vergi yükünü kaldırmadı. Yalnızca düşmanın ele geçirdiği kentlere bir yıllık bağışıklık tanıdı. Oysa İmparator Anastasius, düşmanın ele geçirdiği kentlerden yedi yıl süreyle ödeme zorunluluğunu kaldırmıştı. Am a bu süre bile bu defa yeterli olmazdı sanırım. Ç ünkü Anastasius zamanındaki K abbades saldırısı kentlerin yapısında çok az yıkım yapmıştı. Oysa İranlı Hüsrev, koca kentleri yakıp yıkmış, yerle bir etmiş, yolu üze­ rinde K abb ad es’ten daha büyük felaketler getirmişti. Sık sık M ed ordularınca istilaya uğram akta olsa da, Hunlar ve vahşi Araplar, İmparatorluğun bazı bölge­ lerini yakıp yıksalar da, Avrupa’nın yarı-uygar k a b i­ leleri oradaki Bizanslılara aynı şeyi yapsalar da, her­ kes vergilerinin ancak çok küçük bir kısmının alay eder gibi bağışlandığını görünce, İm p a rator’u, bütün düşmanları bir araya koysanız, onlardan daha da b ü ­ yük bir düşman olarak saymaya başladı. Düşm an çe­ kilir çekilmez, el koymalar, yükümlülükler ve özel vergi yoluyla arazi sahipleri yıkıma sürükleniyordu.

134


Sözü geçen bu deneyimlerin ne anlama geldiğini ve ne anlama çekilmesi gerektiğini şimdi anlatacağım. Çiftlik sahipleri herkesin ödemesi gereken vergiye da­ yanarak, Bizans Ordusunu beslemeye zorlanıyordu. Yapılan katkılar, yaklaşan bunalımın baskısını karşı­ lam ak için değil de görevlilerin keyfine ve eğilimlerine göre isteniyor, görevliler de çiftçilerin elinde yeteri ka­ dar erzak bulunup bulunmadığını düşünmüyorlardı bile. Yani bu zavallı yaratıklar, askerler için erzak, a t­ lar için yem bulmak üzere başka yerlere gidiyor, k o r ­ kunç derecede yüksek fiyatlarla bunları satın alıyor­ lardı. Kimi zaman çok uzak bir bölgeden aldıkları yi­ yecek maddelerini ve yemleri, ordunun bulunduğu yere kadar geriye taşım ak zorunda kalıyorlardı. D ö ­ nüşlerinde yiyecekleri ordu levazım subayına, herkes­ çe bilinen yöntemle değil de, bu beylere nasıl uygun gelirse o biçimde teslim ediyorlardı. İşte bu işlemler el koyma olarak biliniyordu. Bunun sonucu bütün çiftlik sahiplerinin iflası de­ mekti. Çünkü onları, gerekli olanın en az on katı ver­ gi ödemeye zorluyordu. Belirttiğimiz gibi orduya yar­ dımda bulunm aktan başka çoğu zaman Bizans’a buğ­ day taşım ak gibi ek bir görevle karşı karşıya kaldıkla­ rı da oluyordu. Yalnız Barsimes değil, ondan önce ge­ len Kapadokyalı da aynı iğrenç yola başvurmuştu. O nlarm yerine atananlar da onlar kadar suçluydu. İş­ te aşağı yukarı el koym anın anlamı buydu. “ Y ü k ü m ” deyimiyse gökyüzünden çiftlik sahipleri­ nin tepesine inen görülmemiş bir felaket anlamına ge­ liyor ve onların yaşama umutlarını yok ediyordu. Baş­ ka bir deyimle, bu öyle bir vergiydi ki, boş bırakılmış ve üretimsiz kalmış araziden alınıyordu. Sahipleriyse ya toptan yok olmuş, atalarından kendilerine kalan

135


arazileri terk etmiş ya da yükümlülüklerinin altma gö­ mülmüş olurlardı. Ama görevliler yüzleri kızarmadan henüz iyice ezilmemiş olanlara yeni vergiler yüklerdi. Y ü küm deyiminin anlamı buydu ve özellikle bu çağda herkesin dilindeydi bu söz. “ Özel vergilerin tarh ı” sorunu üzerine de biraz eğilelim. Özellikle bu çağda kaçınılması güç ve ezici birçok istek, kentlerin üstüne bir yağmur gibi yağmış­ tı. Hangi nedenlerle ve ne biçimlerde bu isteklerin geldiğini burada açıklam aya çalışm ayacağım . Yoksa, anlattıklarım sonsuza kadar uzar gider. İsteklerin ç o ­ ğu, mallarının değerlerine göre mülk sahipleri tarafın­ dan karşılandı. Ama sıkıntıları bu kadarla kalmadı. Salgın hastalık bütün bilinen dünyayı ve özellikle Bi­ zans İm paratorluğu’nu silip süpürüp tarım da çalışan topluluğun büyük bir bölümünü alıp götürünce ve ar­ dında bom bo ş bir iz bırakınca Justinianus, felakete uğramış mülk sahiplerinin gözünün yaşına bakmadı. Yalnız adam başına düşen yıllık vergilerini istemekle kalm adı, ayrıca ölmüş kom şularının vergilerinden de onları sorumlu tuttu. Az önce sözünü ettiğim öteki is­ tekler de çiftlik sahibi olm ak talihsizliğine uğrayanla­ rın sırtına yükleniyordu. Üstelik en iyi, en zengin d ö­ şenmiş evlerini askerlere b ırakm ak ve onları el-pençe divan beklemek ve sahip oldukları en kötü, bozuk, berbat kulübelerde yaşam ak zorundaydılar. Justinianus ve T e o d o ra ’nm hükümdarlığı sırasında böylesine felaketler sürekli olarak halkın başına geli­ yordu. Çünkü durmadan ya savaş ya da başka bir kötülük ortaya çıkıyordu. Evleri bırakm aktan söz et­ mişken şunları da ekleyeyim; Bizans’taki ev sahipleri, yirmi bin kadarı yarı uygar, paralı yabancı askere ev­ lerini vermek zorunda kalmıştı. Böylece mülk sahibi

1.16


olm anın zevkini çıkaram adıkları gibi, ç o k daha a c a ­ yip durumlarla karşılaştılar. Justinianus’un askerlere karşı davranışlarını da bu­ rada yazmadan geçemem. Askerleri bulabildiği en bü­ yük serserilerin emrine verdi. O nlara da bu kaynak­ tan becerebildikleri kadar tırtıklama yetkisini tanıdı. Ö yle ki, toplayabildikleri her kuruş onların olacaktı. Bu gibi kimselere “ denetim subayı” adı verildi. Dene­ tim subayları yıllar boyunca izlenecek bir plan düzen­ lediler. Yerleşmiş bir gelenek olarak askerlere aynı üc­ ret verilmezdi. G enç yaşta, askerlik deneyi az olanlara az ücret verilirdi. Savaşa katılırsa listenin ortasına yükselir ve ücreti de artardı. En sonunda askerlik hiz­ metinde yaşlanır ve görevden ayrılacakları zaman yaklaşırsa ücretleri de gösterişli bir düzeye erişirdi. Böylece sivil hayata döndüklerinde geri kalan günleri­ ni zorluk çekmeden geçirirler ve ölünce ailelerine bir şeyler bırakırlardı. Gerçekten, listedeki merdivenin en altında olan askerler, zamanla, ölerek ya da ordudan ayrılarak boşalan basam aklarda yükselir ve kıdemle­ rine göre kamu kaynaklarından ücret alırlardı. Denetim subaylarıysa, ölen askerlerin adlarını lis­ teden silmediler. Sürekli savaşlar nedeniyle ç o k sayıda asker ölse bile, bunu yapmadılar. Listeye uzun bir sü­ re yeni ad eklemek zahmetine katlanmadılar. Sonuç o larak, devlet gönüllü askerlerden yoksun kaldı. O r ­ duda kalanlarsa, çoktan ölen başkaları listeden silin­ mediği için yükselemediler, gerçek mevkilerinin altın­ da kaldılar. Uygun ölçünün altında ücret aldılar. Bu arada denetim subayları askerlerin parasından belli bir oranını Justinianus’a ödediler. Üstelik başka yollardan da, ödenekleri kısıtlayarak askerleri yoksullaştırdılar. Savaşta tehlikeye atılmanın

137


karşılığı bu oldu. Kimini Grek olm akla suçladılar (sanki Y u nanistan’dan saygıya değer kimse çıkm az­ mış gibi), kimini İm parator’un emri olmadan orduya girdiler diye azarladılar. İm p arator’un eliyle yazılmış bir belge gösterildiğinde denetim subayları bunu bile kabul etmeyecek kadar yüzsüzdüler. Askerlerden bir bölümünü de izin alm adan birkaç gün uzaklaştılar di­ ye cezalandırdılar. Daha sonra bazı saray muhafızları, askerlik görevine uymayan askerleri ortaya çıkarsın­ lar diye İmparatorluğun her yöresine gönderildiler. Bunlardan bazıları, buldukları askerlerin işe yaramaz olduğunu gösterm ek için palaskalarını sökecek kadar gaddardılar. Ordudan çıkarılanlar, günlerce Foru m ’da dikilip iyi yürekli halktan yiyecek dilendiler ve gören­ lere büyük üzüntü kaynağı oldular. Orduda kalanlar­ sa, ordudan atılanlarla aynı kaderi paylaşmamış ol­ mak ayrıcalığını ağır biçimde ödemek zorunda bıra­ kıldılar. Böylece, ne yana dönse soyulan askerler dün­ yanın en yoksul insanları durumuna geldiler ve savaş­ ma isteklerini bütünüyle yitirdiler. İtalya’da Bizans egemenliğinin yıkılış nedeni bu ol­ du. Aleksandros adındaki denetim subayı oraya gön­ derildiğinde, askerlere aynı yöntemi uyguladı. Teodorik ve G o tla ra karşı izledikleri politikayı cezalandırdı­ ğını açıklayarak para topladı. Denetim subayları ta­ rafından yoksulluğa itilenler yalnızca askerler değildi. Subaylar, kıdemli komutanlar, yüksek mevkilerde bu­ lunanlar da açlık ve yoksulluk yükü altında ezildiler. Günlük gereksinimlerini bile karşılayamaz oldular. Askerlik konusuna değinmişken anlattıklarıma bir şey daha eklemek istiyorum. Justin ian us’tan önceki Bizans im paratorları sınırlara, özellikle Arapların ve İranlılann saldırılarını önlemek için Doğu sınırına,

138


ç o k sayıda asker yerleştirmişlerdi. Bu birliklere Limitanei (uç askerleri) deniliyordu. İm parator Justinianus ise bunlara daha başlangıçta öyle umursamazlık ve pintilikle davrandı ki, bu askerlerin mutemetleri ücretlerini ödem ekte dört yıl geri kaldı. Bizans’la İran arasında barış ilan edildiğinde, barışın meyvelerinden yararlanacakları gerekçesiyle bu talihsiz adamlar ba­ rış süresince alacakları ücretleri H azine’ye vermek zo­ runda bırakıldılar. D ah a sonra Justinianus hiç nedeni yokken onların “ asker” adını da kaldırdı. O andan başlayarak Bizans İmparatorluğu sınırları garnizonsuz kaldı, sınır askerleri birdenbire kendilerini yar­ dımsever kişilerin eli açıklığına bağlı buldular. Aslında, sarayı korum ak için üç bin beş yüz kişilik bir muhafız birliği kurulmuştu. Birliğe Scholariı deni­ liyordu. D aha başlangıçtan beri Hazine onlara öteki askerlerden daha yüksek ücret verirdi. D ah a önceki im paratorlar yetenekleri dolayısıyla bu seçme birliğe Ermenileri alırlardı. Z e n o ’nun tahta gelişinden sonra en zayıf, savaştan habersiz kişiler de muhafız birliğine girmeye başladı. Z am an la, yeteri kadar para ödeyebi­ len esirler bile girdiler. Justinus tahta geçtikten sonra Justinianus denilen adam, ünlü birliğe bir yığın adayı kabul etti ve bu işten de büyük ölçüde kârlı çıktı. Sonra birliğin ad listesinde boş yer kalmadığını g ö­ rünce, listeye iki bin kişi daha ekledi. Bunlar ek nu­ m aralar olarak adlandırıldılar. Ama kendisi tahta ge­ çince, ek numaralılara bir kuruş ödemeden, onları birliğe aldığından daha çabuk başından atıverdi. Seçme birliğin asıl üyelerineyse şu düzeni uyguladı; Ordu İtalya’ya, Libya’ya ya da İran’a gönderileceği za­ man, M uhafız Alayı’na da sefere katılmak üzere eşya­ larını toplamalarını bildiriyordu. Oysa herkes onların

139


savaşta bir işe yaramayacaklarının farkındaydı. M u h a ­ fızlar, gerçekten savaşa gideriz korkusuyla, ücretlerini belli bir süre Justinianus’a bırakıyorlardı. Scholarii'le.rin başına bu iş tekrar tekrar geldi. Petrus da M agister olduğu sürece adı ağza alınmaz hırsızlıklarla muhafız­ ları sarstı. Yumuşak başlı ve kimseyi kırmayacak gibi görünen bu adam, yaşayan en büyük hırsızdı. Akıl al­ mayacak kötülüklerle doluydu. Bu Petrus, Teodorik’in kızı Am alasunta’nm öldürülmesini düzenlemişti. Daha önceki bir kitapta bunu anlatmıştım. Söz konusu topluluktan başka, sarayda saygı g ö­ ren iki grup daha vardı. Hazine onlara iyi para öder­ di, çünkü görevlerinin nitelikleri nedeniyle atanm ak için daha çok para vermişlerdi. O nlara D om estici ve Protectores denilirdi. Düşm anla hiç karşılaşmadıkları halde, görevlerinin önemi ve mevkileri nedeniyle S a ­ ray M uhafızları arasına alınmışlardı. Bir bölümü Bi­ zans’ta, bir bölümü G ala ty a’da ya da öteki bölgelerde otururlardı. Ama Justinianus onları da ötekiler gibi ikide bir korkutur ve hakları olan ücretten caymaları için zorlardı. Bir iki sözcükle açıklanabilir bu durum: İmparatorların beş yılda bir her askere belli miktarda altın ödemesini öngören bir yasa vardı. Beş yılda bir, İmparatorluğun her yerine adam gönderilir ve her as­ kere birkaç altın verilirdi. Bu hükmü yerine getirme­ mek için bir bahane uydurmak mümkün değildi. O y ­ sa Justinianus devleti yönetmeye başladığından bu yana ne böyle bir şey yaptı, ne de yapacakm ış gibi bir eğilim gösterdi. 3 2 yıldan az olm ayan bir zam an geç­ ti, çoğu kimseler bu geleneği unuttular. Uyruklarını soymak için uyguladığı başka bir y ö n ­ temi açıklayacağım şimdi: Muhafızhk işinde çalışan ya da İm parator’un giden evrakını düzenleyen görevli-

140


1er, Bizans’taki memurlar, ücret kademelerinin en alt basamağmda işe başlarlar, zamanla ölen ya da emekli olanlarm yerlerine yükselir, en sonunda merdivenin en üst basamağma basarak görevlerinin doruğuna erişir­ lerdi. En yüksek mevkiye erişenler, yerleşmiş bir gele­ neğe göre öyle bir ücret alırlardı ki yıllık gelirleri bir centenarturn’dan (beş kilo) fazlaya ulaşırdı. Yaşlı d ö­ nemlerinde bu mevkiye geldiklerinden, aldıkları para­ dan başkalarına da yardımda bulunurlardı. Sonuç o la­ rak, devlet işleri yüksek bir etkinlik kazanırdı. Bu İm ­ parator işbaşına geçince böylesine memurları aylıkla­ rından yoksun bıraktı; hem onları, hem de başkalarını incitti. Yoksulluk önce onların zenginliğini paylaşanla­ ra geçiyordu. Onların yitirdiklerini hesap etmek iste­ yen bir kişi, aradan geçen otuz iki yılı da göz önüne alırsa, varacağı sonuç, yoksullukların derecesini göste­ rir. H üküm dar ise bu yoldan, resmi görevdeki kişilerin de canına okudu. Şimdi de tüccarlara, denizcilere, esnaf ve san atk â r­ lara, satıcılara ve onlar aracılığıyla herkese neler yap­ tığını anlatacağım . Bizans’ın her iki tarafında da b o ­ ğazlar vardır. Biri Sestus ile Abydus arasında Ç a n a k ­ kale Boğazı’dır, ötekisi Karadeniz’in ağzında Hieron denilen yerdedir. Ç anakkale Boğazı’nda şimdiye ka­ dar resmi gümrük binası olmamıştır ama İm parator tarafından gönderilen bir subay Abydus’ta yerleşir ve İm p a ra to r’un izni olmadan Bizans’a silah taşıyan ge­ milere, Bizans’tan bu işle görevli memurların imzasını taşım ayan belgelerle hareket eden gemilere göz kulak olurdu. Çünkü Magister'in dairesindeki bazı m em ur­ ların izni olm adan hiçbir gemi Bizans’tan ayrılam az­ dı. İm p a ra tor’un temsilcisinin bir başka görevi de ge­ mi sahiplerinden, kimseye zararı dokunm ayacak ve

141


görevli subayın zahmetine değecek kadar bir vergiyi toplam aktı. Buna karşılık öbür boğazda oturan g ö­ revli, maaşını İm p arato r’dan alıyordu ve yukarıdaki konularda gözünü açıyordu. Bizans arazisinden K a ra ­ deniz kıyısındaki kabilelere ihracı yasak m allara dik­ kat ediyordu. Görevlinin o yana doğru gidenlerden bir şey alması yasaklanmıştı. Justinianus tahta geçer geçmez her iki boğaza da gümrük binaları kurdurdu ve buralara ücretli m e­ murlar gönderdi. G erçekten bunlara ücret veriyor, ama bir o kadarını da yaptıkları işlerden çıkarm aları için zorluyordu. Görevliler ona sadık olm aktan başka istekleri olmadığını göstermek için gemicilerden yük­ leri kadar para alıyor, böylece kendi yüküm lülükle­ rinden k u rtu lu y o rla rd ı. H er iki b o ğ a z d a J u s tin ianus’un izlediği yol böyleydi. B iz a n s’taysa, aşağıdaki düzeni düşündü: Y a k ın dostlarından Suriyeli Addaeus için özel bir görev ya­ rattı. Suriyeli, gelen gemilerden bir miktar kazanç sağ­ layacak ve bunu efendisine verecekti. Sonunda A dda­ eus, Bizans L im a m ’na gelen bir teknenin bir daha oradan demir alm asına izin vermedi. Ya kaptanları teknelerinin değeri üzerinden cezalandırdı ya da L ib ­ ya’ya, İtalya’ya dönmeye zorladı. Kimi, ne bir dönüş yükü almayı ne de yeniden yola çıkmayı istedi. G e m i­ lerini yakıp, bu işten kurtulmayı yeğ tuttular. B un u n ­ la birlikte içlerinde, denizcilikten başka bir işten para kazanmasını bilmeyenler vardı. Bunlar yüklerini ith a­ latçılara üç kat pahalıya satıp, önceki gibi yük aldılar. İthalatçılar da kayıplarını malları satın alanlardan çı­ kardılar. Böylece Bizanslıları açlıktan yok etmek için elden gelen her şey yapıldı. Kamu işleri için a n lattık­ larım şimdilik yeter.

142


A nlatm am gereken başka bir konu da, iki hükümdarm bozuk paralara ne yaptıklarıdır. Sarraflar her zaman bir altın stater karşılığı iki yüz on o b o l verir­ lerdi. Haşmetlilerimiz ise bir stater'e yüz seksen o b o l verilmesini emrederek cephelerini doldurdular. Böylece her altından değerinin yedide birini koparttılar. Çifte hüküm darlar her türden eşyanın alışverişini tekellerin emrine verdiklerinden, sürekli olarak tüke­ ticilerin boğazına basıyorlardı. Yalnız kumaşçıların işyerleri pençelerinden kurtulmuştu. O nları da dize getirmek için bir yol buldular. Fenike kıyılarında Bey­ rut ve Tir kentlerinde ipekli kum aş yapımı, kuşaklar boyunca yerleşmiş bir zanaat durumundaydı. İpekli kum aş işiyle uğraşan tüccarlar, kumaşları yapan usta ve yarı usta işçiler bilinmeyen zamanlardan beri o ra ­ da yaşıyorlardı ve ürünleri oradan her yere gönderili­ yordu. Justinianus tahta çıkınca, B izans’ta ve başka kentlerde ipek işiyle uğraşanlar ipekli kum aşlar için daha ç o k fiyat istemeye başladılar. Gerekçe olarak İranhlara ipek için geçmiştekinden daha ço k para ödediklerini, ayrıca ithalde alınan yüzde on vergiden kaçınm anın m ümkün olmadığını gösterdiler. İm parator bu durumdan hiç de hoşnut olmadığını açıkladı ve ipeklinin altı kilosu için 16 ofco/’dan fazla ödenmesini yasaklayan bir yasa çıkardı. Yasayı çiğne­ yenlerin mallarına el konulacaktı. H a lk bu yasanın uygulanmasını olanaksız bularak, yasayı m ahkûm et­ ti. İthalatçıların pahalıya aldıkları bir malı daha ucu­ za satmaları beklenemezdi. Sonunda bu ticaretle uğ­ raşanlar, beklemektense, ellerinde kalan stokları el al­ tından satışa çıkardılar. Ve mali durumlarının yıkımı pahasına iyi giyinip kuşanm ak isteyenlere bu malı sattılar. Fısıltılardan neler döndüğünü öğrenen İmpa-

143


ratoriçe, hemen sahiplerinin ellerinden stoklarını aldı ve onları beş kilo altın ödeme cezasına çarptırdı. Ondan sonra bu ticaret, Bizans geleneğine göre İm ­ paratorluk hâzinesinin denetimine girdi. H azine’nin başına Petrus Barsim es’i atayınca hükümdarlar, onu karanlık işler çevirmekte serbest bıraktılar. Petrus her­ kesin yasaya son ayrıntısına kadar boyun eğmesini is­ tedi ama bu işte kullandığı kişileri yalnız kendi çıkarı için çalışmaya zorladı. Gizlemeye gerek görmeden, Foru m ’daki halkın gözü önünde adi cinsten boyalı ipeğin beş gramını 22 o b o r d e n satışa çıkardı. Ayrıca H oloverum diye bilinen İmparatorluk boyasına dört kat fiyat biçti. Böylece İm parator’a büyük bir para su­ nuyor, göstermeden, daha çoğunu kendine ayırıyordu. Onunla başlayan uygulama, o zamandan beri sürüp gitti. Bugün bile Hazine, ticaretin bu dalında tek itha­ latçı ve tek satıcı durumundadır. Bizans’ta ve öteki kentlerde, denizde olsun, karada olsun, öteden beri bu ticaretle uğraşan ithalatçılar, d o­ ğal olarak söz konusu işlemler nedeniyle büyük güç­ lüklerle karşılaştılar. Adı geçen kentlerde ise bütün halk birdenbire kendini dilenci olmuş buldu. Elişi ya­ panlar ve zanaatkarlar açlıkla savaşmak zorunda bıra­ kıldılar. Sonuçta b irçoklan bağlı oldukları topluluktan ayrılarak kaçtı ve İran toprağına sığındı. H er yıl, tica­ retin geliri Hazine B a k a m ’nm eline geliyordu. O da bu kaynaktan bir bölümünü İm parator’a veriyor, önemli bir parçasını kendine ayırarak halkın yoksulluğu pa­ hasına zenginleşiyordu. Konuyu burada bırakalım. Justinianus’un Bizans’ta ve öteki kentlerde halkın üstün tuttuğu değerleri ve soylu kişilere verilen şeref payelerini nasıl ortadan kaldırdığı, bundan sonraki konumuz olacak.

144


ö n c e , hukukçuların toplum içindeki etkinliklerini azaltmak istedi ve mahkemelerde yaptıkları işlerden dolayı aldıkları, lüks içinde yaşamalarını sağlayan ar­ mağanlardan yoksun bıraktı onları. Davacılara, ant içip kendi davalarını kendileri çözmelerini emretti. Bu küçültücü davranış, hukukçuların yükselme tutkula­ rına ağır darbe indirdi. D aha önce gördüğümüz gibi Bizans’ta olsun başka kentlerde olsun, senatörlerin ve hali vakti yerinde sayılan herkesin elinden malını m ül­ künü aldığı için hukuk mesleği de işsiz kaldı. Çünkü kimsenin elinde m ahkem eye gidecek değerde bir şey kalmamıştı. Böylece, hukukçuların bir zam anlar sayı­ lan ve göz kam aştıran ünleri, her yerde yok olma de­ recesine düştü ve kaçınılmaz sonuç olarak huku kçu ­ lar yolsuzluğa itildiler. Çalışmaları hakaret dışında hiçbir şey kazandırm az oldu. Ayrıca, bilginleri ve soylu aile çocuklarını okutan öğretmenleri de yaşam ak için temel gereksinimleri karşılayamaz duruma soktu. Eski imparatorların bu meslek sahiplerine verilmesini emrettikleri parasız yi­ yecekleri, Ju s tin ia n u s bütünüyle kaldırdı. B undan başka, belediyelerin bölgesel amaçlarla ve gösteriler düzenlemek için topladığı gelirlere el koydu ve bunla­ rı utanm adan merkezi hükümetin gelirlerine ekledi. O ndan sonra bilginler ve öğretmenler adam dan sayıl­ maz oldular. Artık kimse kamu yararına bir yapı planlayacak durumda değildi. Kentlerin sokaklarında ışıklar yanm az oldu. Hayatı halk için çekilir hale ge­ tirmenin imkânı kalmadı. Tiyatrolar, hipodrom lar ve sirklerin hepsi kapatıldı. O ysa Justinianus’un karısı buralarda doğup büyümüş ve ilk eğitimini almıştı. H azine’yi gösteri yerlerinde çalışan kimselere yaptığı ödemelerden kurtarm ak için - k i buralarda çalışanla-

145


nnı sayısını bilmek g ü ç - B izans’ta bu gibi yerlerin ka­ patılması emrini verdi. Evlerde ve sokaklarda üzüntü ve karamsarlık yaygındı. Sakin, gökten gelen bir bela insanları çarpmış gibiydi. Yaşamdan neşe silinmişti. Halk, evde olsun, Foru m ’da ya da kiliselerde olsun, felaketlerden, yoksulluktan ve görülmemiş talihsizlik­ lerin birbiri ardına gelişinden başka bir konu üzerin­ de durmuyordu. Kentlerde durum böyleydi. Şimdiki öykü anlatılmaya değer. Her yıl biri Rom a’da, biri Bizans’ta olm ak üzere iki Konsül atanırdı. Bu göreve atanm ak şerefine erişenler, resmi amaçlarla 20 centenarium harcam ak zorundaydılar. Paranın bir bölümü o kimseden, büyük bir bölümü İm parator’dan gelirdi. Para, çoğunlukla sözünü ettiğim kimselere, be­ lediye çalışmalarına destek olm ak için özellikle tiyat­ rolara ve çok yoksul kişilere dağıtılırdı. Justinianus tahta çıktıktan sonra, bu işler zamanında yapılamaz oldu. Ö nce, gecikmeden bir R o m a Konsülü atandı ama sonradan bir daha böyle bir atamayı düşünde bi­ le görmedi.^ Dolayısıyla zavallı ölümlü kişiler sürekli yoksulluk içinde kaldılar. Çünkü artık İm parator gele­ neksel biçimde uyruklarını desteklemiyor, tam tersine nerede bulursa ve ne biçimde olursa olsun onları so­ yuyordu. Sanıyorum bu yıkıcı kişinin devlet paralarını nasıl yuttuğunu, senatörleri nasıl tek tek ve topluca soydu­ ğunu yeteri kadar anlattım . Ayrıca kendilerini zengin sayan askerleri, b akanları, saray muhafızlarını, arazi ve mülk sahiplerini, hukukçuları, ithalatçıları, gemi sahiplerini, tüccar gemicileri, zanaatkarları, m an ifa­ turacıları, tiyatroda hayatlarını kazananları nasıl teh­ dit yoluyla etkilediğini açıkça anlattım sanırım. Şimdi de dilencilere, yoksal halka ve sakatlara yap­

146


tıklarını anlatm am a gerek. Papazlara nasıl davrandığı ise başka bir kitapta anlatılacaktır.’ Daha önce belirt­ tiğim gibi, bütün m ağazaları ve dükkânları e le geçirdi ve tekeller kurdu. Herkesi aldığı mallarda asıl fiyatın üç katını ödemeye zorladı. Yaptığı öteki şeyleri b u ra­ da sıralamak benim gücümün dışındadır. O nları çok uzun olan bir kitapta bile anlatmaya kalkmazdım. Ekm ek yemezse yaşam ayacak kimseleri, za n a atk a rla­ rı, çok yoksul kimseleri ve sakatları acımadan ve so ­ luk aldırmadan cezalandırdı. Üç centenariuni\\\k özel bir gelir elde etm ek için somunları hem küçülttü, hem de içlerini külle doldurttu. İm parator hazretleri böyle bir açgözlülük örneğini vermekten bile kaçınm adı. Ceplerini doldurm ak isteyenlerle işleri yürüterek zen­ ginleşmek yolunu bulanlar, bolluk zamanında yoksul­ ların başına yalancı bir darlık getirdiler. Çünkü başka yerlerden un ithal etm ek kesin olarak yasaktı ve her­ kes çıkarılan somunları satın alm ak ve yemek zoru n­ daydı. Kentin su yolu bozulmuştu ve her zamanki suyun ancak bir bölümü kente gelebiliyordu. M ajesteleri bu duruma aldırmıyor, bir kuruş harcamıyordu. O ysa di­ li bir karış dışarı sarkmış olan kalabalık, çeşmelerin çevresinde su bekliyordu. H am am ların da hepsi k a ­ patılmıştı. Ö te yandan Justinianus, paraları gerekçe­ siz olarak deniz kıyısındaki yapılara ya da anlamsız konutlara yağdırıyordu, sayfiyeleri böylesine kon u t­ larla donatıyordu, sanki kendi ve eşi, eski im p arato r­ ların yaşadığı saraylara sığmıyorlardı. Öyleyse su y o­ lunu onarımsız bırakm alarında asıl neden paradan kısıntı yapm ak değildi. Asıl am açları insanoğlunu yok etmekti. Çünkü büyük bir parayı töredışı yollar­ dan sağlayıp bir anda olmadık yerlere harcayan Justi-

147


nianus gibi biri, tarihte görülmüş değildi. Um utsuzla­ ra ve parası olm ayanlara yiyecek ve içecek olarak yal­ nız ekm ek ve su bırakılmıştı. Gösterdiğim gibi İm pa­ rator bunları da kullanarak, hayatı çekilmez kılmak için, birini çok pahalı, ötekini de hemen hemen bu ­ lunmaz duruma getirmişti. Yalnız Bizans’taki dilenciler değil, başka yerlerde yaşayan dilenciler de onun elinden acı çekti. Şimdi an latacağım ... T e o d o rik ’in ordu ları İta ly a ’ya yayıldığı z am an , Justinianus R o m a Sarayı’na, eski devletin izlerini k o ­ rum ak amacıyla gündeliğe bağlı silahlı muhafızlar bı­ rakmıştı. M u hafızlar çok sayıdaydı. Aralarında Silentiarii, D om estici ve Scholarii adı verilenler de vardı am a, hepsine asker deniliyordu ve ancak yaşamaya yetecek kadar bir ücret alıyorlardı. Bu ücretler ç o c u k ­ larına ve varislerine geçecekti. Aziz Petrus Kilisesi’nin gölgesinde yaşayan dilencilere de H azine’den her yıl dört bin beş yüz kile un verilmesini emretmişti. M a ­ kasçı Aleksandros’un" İtalya’ya gelişine kadar sürdü bu durum. O gelince hiç çekinmeden zavallıların bü­ tün aylıklarını kesti. O lanları duyunca Romalıların İm paratoru Ju stin ian u s yapılan işlemi onayladı ve A leksandros’u daha çok destekledi. Görünüşe bakılırsa, gezisi sırasında Aleksandros Yunanlıların da canını yaktı. Term opil’deki^ karakola oradaki çiftçiler bakıyor, ne zaman bir yabancı kabile P elo pon essos’a*' girmek istese surları koruyorlardı. Ama Aleksandros buraya gelince, Peloponessoslulara iyilik ediyormuş gibi karakolun bekçiliğini çiftçilerden aldı. O raya iki bin asker yerleştirdi. Askerlerin ücret­ leri Hazine’den ödenecek bahanesiyle her kentin geli­ rini Hazine’ye akıttı. Sözde, askerlerin tayın giderini

148


karşılamış olacaktı. Sonuçta, Yunanistan’ın her yerin­ de, Atina’da bile kamu yapıları parasızlıktan onarıla­ maz halde kaldı. Kentlerde bir tek gelişme olmadı. Justinianus vakit geçirmeden M a k a s ç ı’nın Yunanis­ tan’daki eylemlerini de onayladı. Yunanistan’daki du­ rum için de bu kadar yeter. Şimdi dikkatimizi zavallı İskenderiyelilere çevire­ lim. O bölgedeki hukukçular arasında bulunan H ep ­ haestus adında biri kentin valiliğine atandı ve sert y ö n ­ temler uygulayarak kentteki ayaklanm alara son ver­ di. Ama aynı zamanda oranın halkına her türlü y o k ­ sulluğu getirdi. Satıcıların çalışmalarını yasaklayarak her dükkân tekel altına aldı ve kendini tek satıcı du­ rumuna soktu. Ardından valilik yetkisine dayanıp, her çeşit malın fiyatını tespit edip satmaya başladı. Eskiden en yoksul kişinin bile her şeyi ucuz bulup sa­ tın alabildiği bir kent olan İskenderiye, açlıktan ölme düzeyine indi. En büyük darlık ekmeğin sağlanm asın­ da baş gösterdi. Çünkü Vali, buğdayı kendi eliyle M ı ­ sır’dan topluyor, başkasının bir kile buğday bile satın alm asına engel oluyor, böylece ekmeği denetim altın­ da tu ta rak so m u n lara istediği fiyatı uyguluyordu. Ç o k geçmeden duyulmamış bir servet biriktirdi, aynı zamanda bu konuda İm p ara tor’un isteklerini de k a r ­ şıladı. İskenderiye halkı Hephaestus’un korkusundan, ses çıkarm adan acılara boyun eğdi, İm parator da ka ­ sasına giren paranın hatırına Vali’yi övmekten başka bir şey yapmadı. Hephaestus denilen adam İm p a ra to r’un gözüne daha çok girmek için şu düzeni uyguladı: Diocletianus R o m a İm paratoru olduğu zaman, her yıl hâzine­ nin armağanı olarak İskenderiye’nin yoksullarına çok miktarda un verilmesini öngörmüştü. Başlangıçtan be­

149


ri İskenderiyeliler bu unları aralarında paylaşır ve ge­ leneğe göre bu hakları çocuklarına da geçerdi. İşbaşı­ na geçer geçmez Hephaestus hayatta başka bir geliri olm ayan bu insanların elinden üç milyon kile un ala­ rak devlet depolarına koydu. İm p arato r’a bir mektup yazarak bu insanların devlet çıkarlarına aykırı bir bi­ çimde, hakları olmadan un aldıklarını öne sürdü. S o ­ nuçta, İm parator bu davranışı destekledi ve başka bir geçimleri olmayan İskenderiyeliler, insanlık dışı bu uygulamadan da büyük acı çektiler.

150


V II

HER ŞEY VE HERKES İMPARATOR’UN AÇGÖZLÜLÜĞÜNE KURBAN EDİLDİ

ustinianus’un kötülükleri o kadar çok ki, sonsuz­ luk bile yetmez hepsini anlatmaya. Benim için, bu uzun listeden birkaçm ı seçip birkaç örnek vererek onun niteliklerini doğmamış kuşaklara iletmek yeter. Duygularını ç o k iyi gizlerdi. Tan rı’ya, papazlara, ya­ salara, çok bağlı olduğunu söylediği halka, dürüstlü­ ğe, devletin çıkarlarına ya da devletin yararına olabi­ lecek hiçbir şeye aldırmazdı. Eylemlerinin uygun kar­ şılanması için ça b a da göstermezdi. Tek şey önemliydi onun için: D ünyanın bütün zenginliğine el koym ak. Anlatmaya bununla başlayacağım. Paulus adında birini İskenderiye Başpiskoposluğu’na atadı. O sırada, Fenike doğumlu R o d o adında biri İskenderiye valisiydi. İm p arator, V ali’den Paulus’a yardım etmesini, Paulus’un verdiği emirlerin en küçüğünün bile uygulamasını istedi. Böylece Paulus, İskenderiye’de din bölücülerini ikna edip K adıköy Ruhani M e c lisi’nin' kararlarına boyun eğdirecekti. Ö te yandan, birtakım önemli konularda İm paratoriçe T e o d o ra ’ya yararh olan Filistinli Arsenius adında bi­ ri, nitelikleri çok bayağı olm akla birlikte, çok zengin­ leşmiş ve senatörlüğe yükselmişti. Bu adam bir Sama-

J

151


ritan’dı; ama ele geçirdiği mevkiyi kaçırm am ak için kendine Hıristiyan diyordu. Babası ve kardeşi ise, onun gücüne dayanarak Skitopolis’te^ kaldılar ve o ra ­ daki Hıristiyanlara karşı çok gaddarca davrandılar. Sonunda, vatandaşlar ayaklanıp ikisini de öldürdüler. Böylece, Filistin halkının başına gelen bir sürü felake­ te yol açtılar. Arsenius, olayların sorumlusu olduğu halde, Justinianus ve Teod ora’dan bu sırada bir ceza görmedi; sadece S aray’a gelmesine izin vermediler, çünkü davranışları üzerine Hıristiyanların protestola­ rı birbiri ardından yağıyor ve hüküm darlarda huzur bırakmıyordu. İm p a ra to r’un gözüne girm ek için Arsenius, Paulus’la birlikte İskenderiye’ye yollandı. İskenderiyeli­ leri yola getirmek için Paulus’la işbirliği yapacaktı. Bu arada saraya sokulm am ak talihsizliğine uğradığı süre içinde Hıristiyanların bütün inançlarını öğren­ mişti. Durum T e o d o ra ’yı kaygılandırdı. Çünkü daha önce de belirttiğim gibi, inanç konularında İmparato r’a karşıymış gibi görünürdü. Arsenius’la Paulus İs­ kenderiye’ye geldiler. Palusu, İm p a rato r’un isteklerine engel oluyor diye Psoes adında bir papaz yardımcısını idam edilmek üzere Vali R o d o ’ya gönderdi. İm p ara­ to r’un yazılı emirlerinin çok kesin olduğunu düşünen R o d o , Paulus’un isteğine uyarak, papaz yardımcısına işkence uyguladı, adamı işkence dolabına bağladı ve adam hemen öldü. H aber İm p arato r’un kulağına gelince, İmparatoriçe’den gelen güçlü baskı karşısında dönüş yaptı ve her şeyi Paulus, R o d o ve Arsenius aleyhine çevirdi. Sanki daha önce üçüne gönderdiği yazılı emirleri unutmuş­ tu. Rom alı bir soylu kişi olan Liberius’u İskenderi­ ye’ye vali atadı ve durumu incelemek üzere birkaç ün-

152


İÜ din adamını İskenderiye’ye gönderdi. Gönderilenler arasında R o m a Başpiskoposu Vigilius’u temsilen Başkeşiş Pelagius da bulunuyordu. Paulus cinayet suçun­ dan m ahkûm oldu ve papazlıktan uzaklaştırıldı. Eski Vali R o d o , Bizans’a kaçtı. Paulus’un her dediğini yap­ ması ve dini inançlar konusunda isteklerini yerine ge­ tirebilmesi için İm parator’un kendisine yazdığı on üç mektubu gösterdiği halde İm parator mallarına el koy­ du ve başını vurdurdu. Arsenius, Teod ora’nın bir iması üzerine yeni vali Liberius tarafından ortadan kaldırıl­ dı. İm parator da mallarına el koydu. O ysa, Paulus’la ilişkisinden başka suçu yoktu. İm parator bu işlemlerinde haklı mıydı? Değil miy­ di? Üzerinde durmayacağım am a, olayları niçin anlat­ tığımı hemen açıklayacağım. Bir süre sonra Paulus, Bizans’a geldi ve İm parator’a yedi centenarium altını vererek, meşru olmayan yollardan elinden alındığı ge­ rekçesiyle papazlığa dönmek istedi. Justinianus nazik bir biçimde parayı kabul etti ve adam a büyük saygı göstererek hemen İskenderiye Başpapazlığı’na atan­ masını onayladı. Oysa o sırada o mevkide bir başkası bulunuyordu. Sanki Paulus’a yardım edeni ve onunla ilişkisi olanları ortadan kaldırıp mallarına el koydu­ ğunu unutmuştu. Böylece, Augustus’ Hazretleri heye­ canla kendini yeni düzene kaptırdı ve sonuna kadar uğraştı. Paulus ise şöyle ya da böyle papazlığa döne­ ceğinden emin, bekliyordu. Ama o sırada Bizans’ta olan R o m a Başpiskoposu Vigilius, böyle emirler ve­ rirse İm p a rato r’a boyun eğmeyeceğini açıkça belirtti, temsilcisi Pelagius’un İskenderiye’de verdiği kararlar­ dan dönemeyeceğini ilan etti. Başkalarının malını soy­ m aktan başka bir şeyin İm p arator’u ilgilendirmediği­ ni bundan daha açık kanıtlayan bir olay var mıdır?

153


Şimdi başka bir olaya sıra geldi. Faustinus Filistin­ liydi. Sam aritan bir aileden gelmekle birlikte yasanm zoruyla resmen Hıristiyan olmuştu. Faustinus sena­ törlüğe yükseldi ve bölgenin valisi oldu. Ama kısa bir süre sonra Bizans’ta birtakım papazlar onu suçlaya­ rak, Sam aritanların geleneklerini sürdürüp Filistin’de­ ki Hıristiyanlara kötü davranıyor iddiasında bulu­ nunca, görevinden alındı. O da Bizans’a geldi. Justinianus fena halde kızgın görünüyordu. O İm parator­ ken İsa adı nasıl hakarete uğrayabilirdi? Senato k o ­ nuya eğildi ve İm p a rator’un baskısıyla, Faustinus’u sürgün cezasına çarptırdı. A m a İm parator, Faustinus’tan istediği parayı alır almaz, m ahkem enin k ara­ rını bozdu. Faustinus eski payelerine kavuştu, İmparato r’la arası düzeldi, İm parator da onu Filistin’e a ta ­ dı. Artık bu bölgede, sonuçlarından korkm adan iste­ diğini yapabilirdi. Hıristiyanların sorunlarını savun­ mada J u s tin ia n u s’un hangi yön tem ler kullandığını pek anlatmadım am a, bu küçük olay bile bir sonuç çıkarm aya yeter. Şimdi de para söz konusu olduğu zaman Justinianus’un yasaları nasıl çiğnediğini kısaca açıklayacağım. Emassa"" kentinde başkalarının yazılarını taklitte uzmanlaşmış, bu kötü işte tam bir sanatçı olmuş Priskus adında biri yaşıyordu. Yıllarca önce Emassa Kili­ sesi soylu vatandaşlarından birinin varisi yapılmıştı. Bu adam ın adı M a m m ia n u s’tu. Ç ok zengin ve iyi bir soydan geliyordu. Justinianus’un hükümdarlığı döne­ minde Priskus, adı geçen kentin önde gelen ailelerini incelerdi ve hali vakti yerinde, büyük para ödediği takdirde sarsılm ayacak kimseler bulursa, onların so­ yundan gelenleri dikkatle izlerdi; eski mektuplarını

154


ele geçirdiğinde onlar tarafından yazılmış gibi belge­ ler h a z ırla d ı. Belgelerde ad a m la r ip o te k karşılığı M a m m ia n u s’tan sözüm ona aldıkları büyük miktarda p ara lan ödemeye söz veriyorlardı. Sahte belgelerdeki p a r a n ın k a p s a m ı 100 cen ten a riu m ’u b u lu y ord u . M a m m ia n u s sağken doğruluğu ve başka erdemleriyle tanınmış bir adamdı. Fo ru m ’da oturur ve vatandaşla­ rın belgelerini hazırlar, kendi el yazısıyla belgeleri onaylardı. R om a h la r böyle adam lara Tabellio^ der. Priskus, bu adamın el yazısının şeytanca bir taklidini yaptı ve belgeleri Emassa Kilisesi’nin işlerine b akanla­ ra verdi. Karşılığında bu kaynaktan sağlanacak para­ lardan bir bölümü ona ayrılacaktı. Ama yasa bu işi engelledi. Çünkü yasa, adi hak sa­ hipleri için otuz yıl sınır koymuştu. Süre ender o la ­ rak, özellikle ipotekten doğan haklarda kırk yıla ka ­ dar uzatılıyordu. O zaman sahtekârlar aşağıdaki yola başvurdular. B izans’a gelerek İm parator’a büyük para ödediler, m asum vatandaşların yıkımını sağlayacak olan bu konuda işbirliği yapması için yalvardılar. Justinianus parayı aldı ve kaşının bir işaretiyle bir yasa yayınla­ yarak kilise haklarının belli bir süre için değil, bir yüzyıl geçse bile yürürlükte olmasına izin verdi. Yeni yasa yalnız Emassa için değil, bütün Bizans İmparat o r l u ğ u ’nda g e ç e rliy d i. Yeni d ü ze n in g ö z e tim in i E m a ssa ’da yürütmek üzere, sonradan B izans’ta k o­ m utanlık yapan Longinus adında savaşçı ve müthiş iri yarı birini atadı. Kilise işlerini yönetenler, sahte belgelere dayanarak, vatandaşlardan birinin aleyhine iki centenarium 'luk bir dava açm akla işe giriştiler. Hemen davayı kazandılar. Talihsiz adam kolay kolay savunmada bulunamadı. Çünkü aradan çok vakit geç­

155


mişti ve söz konusu çağda ne olup bittiğini hatırlam ı­ yordu. Jurnalcilerin insafına kalan öteki vatandaşlar da, özellikle önde gelenler, ölçüsüz acı çektiler. Kötülük, vatandaşların çoğunun başlan üzerinde dolaşırken. Tanrısal kader tam zamanında araya gir­ di, Şimdi bunu anlatacağım. Longinus bir gün ince düzenin yaratıcısı Priskus’a, elindeki bütün belgeleri getirmesini emretti. Priskus bu emri yerine getirmekten kaçınınca, Longinus ad a­ ma öyle bir tokat attı ki, Priskus bu güçlü adamın dar­ besini yiyince arkası üstü yere yapıştı, ayağa k a lk a ­ madı. K orkudan titreyerek dehşete kapıldı ve Longinus’un her şeyi bildiğinden kuşkulanarak, baklayı ağ­ zından çıkardı. Böylece bütün düzeni ortaya çıktı ve jurnalci olarak çabaları son buldu. İmparator, yalnızca Bizanslılarm yasalarıyla her gün oynam akla yetinmedi. Musevilerce saygı gören yasaları da kaldırdı. Hıristiyanların da daha önceleri kutladığı Ham ursuz B ayram ı’na sıra geldiğinde, Yahudilerin bu bayramı zamanında kutlam alarına, bu bayram da T a n rı’ya adak adam alarına, geleneksel t ö ­ renlerini yerine getirmelerine izin vermedi. H üküm et görevlileri tarafından Yahudilerin çoğu yasalara karşı geldikleri, bu dönemde kuzu eti yedikleri gerekçesiyle yakalanıp mahkemeye verildi. Sonra da ağır para ce­ zalarına çarptırıldılar. Justinianus bunlara benzeyen daha sayısız eylemlerden suçludur. Onların hepsini biliyorum am a, bu yazıya almayacağım. Çünkü kitap az sonra son bulacak. Yazdığım olaylar adamın nite­ liklerini apaçık ortaya koymaya yeter de artar bile. Şimdi de onun nasıl duygusuz ve ikiyüzlü bir insan olduğunu göstereceğim. Birkaç sayfa önce adını andı­ ğım İskenderiye Valisi Liberius görevden alınmış, ye-

156


fine Yohannis Laksarion adında bir Mısırlı atanmıştı. Başkeşiş Pelagius bunu öğrenince Liberius’un yakın arkadaşı olduğundan, İmparator’a Laksarion’un a ta n ­ masının doğru olup olmadığını sordu. Justinianus ke­ sinlikle inkâr etti. Pelagius’u inandırmak için, Liberius’a gönderilm ek üzere bir mektup verdi. M ektu pta Liberius’un görev başında kalması ve hangi koşul al­ tında olursa olsun görevi bırakmamasmı istiyor, şim ­ diki halde onu görevden almaya niyetli olmadığını be­ lirtiyordu. Ama Y oh an n is’in Bizans’ta konsül olmuş, büyük para sahibi, bir ara İm p arator’un özel mülklerinin denetmenliği görevinde bulunmuş Eudemon adında bir amcası vardı. Eudemon olanları duyunca, İm p a ra ­ t o r’a gidip yeğenini kesinlikle göreve atayıp a tam ad ı­ ğını sordu. Justinianus, Liberius’a mektup yazdığını yalanladı ve bu defa Yohannis’e bir mektup yazarak görevi devralmasını ve herhangi bir müdahaleye al­ dırmamasını bildirdi. Ayrıca bir başka düşüncesi ol­ madığını söyledi. Bu sözleri gerçekmiş sanan Y o h a n ­ nis, Liberius’a görevden alındığını, dolayısıyla m a k a ­ mını bırakmasını buyurdu. Liberius onun buyrukları­ nı dinlemedi. O da İm parator’dan aldığı m ektuba da­ yanarak böyle davranıyordu. Sonra Yohannis kendi taraflarını silahlandırdı ve Liberius’un üzerine yürü­ dü. Liberius da kendini destekleyenlerle savunma ted­ birleri aldı. Ç atışm ada pek çok kimse, bu arada göre­ ve yeni atanan Yohannis de öldü. E ud em on ’un ivedi uyarmaları üzerine Liberius Bi­ zans’a çağrıldı. Senato, olayı enine boyuna inceledi. Ve saldırgan olm adığı, savunucu d urum u ndayk en olayın ortaya çıktığı kanısıyla onu temize çıkardı. İm­ parator, her zam anki gibi gizlice, yüklü bir para ceza­

157


sı ödetmeden olayı kapanmış saymadı. Justinianus’un doğruluk ve açık sözlülük anlayışı böyleydi işte! O lan bitenlerin devamına da bu noktada değin­ mek yerinde olur sanırım. Eudemon, ardında bir yığm akrab a bırakarak, vasiyette bulunmadan ya da bu konuda bir istek önermeden, kısa bir süre sonra öldü. Hemen aynı sıralarda, Saray hadımlarının başı Eufratas da, ardında bir yeğen bırakarak, ancak oldukça geniş arazisiyle ilgili bir düzenleme yapm adan öbür dünyaya göçtü. İm parator her iki mülke de, kendini bir kalem vuruşuyla varis ilan ederek el koydu. Yasa gereğince varis olanlaraysa bir kuruş ayırmadı. İmpara to r’un yasalara ve yakın arkadaşlarının soyundan gelenlere saygısı bu kadardı! Aynı yolla daha önce ölen ve vasiyette bulunamayan İreneus’un mallarına da el koymuştu. Aynı zam anda rastlayan ve bu olaylarla ilgili baş­ ka bir konu da değinmeye değer! Askalon denilen yerde senatörler listesinin başında yer alan Anatolius diye biri vardı. Kızı, Kayseriye’nin soylu bir ailesin­ den gelen M am ilian u s ile evlenmişti. A n ato liu s’un başka çocuğu olmadığı için kız, aynı zam anda onun varisiydi. Eski yasalara göre bir senatör ya da bir va­ tandaş erkek evladı olmadan bu dünyadan göçerse, mallarının bir çeyreği bölgesel S e n a to ’ya, geri kalanı ölenin en yakınına verilirdi. İm parator bu konuda da niteliklerinin rengini göstermekte gecikmedi. Hemen başka bir yasa çıkararak daha önceki yasayı tersine çevirdi. Bundan böyle, bir senatör erkek evlat b ırak ­ madan ölürse mallarının dörtte birini soyundan en yakını alacak, geri kalanı da H azine’ye ve bölgesel S e n a to ’nun hesabına geçecekti. O ysa şimdiye kadar insanlık tarihinde bir senatörün mallarından İm p ara­

158


tor’un ya da H azin e’nin pay almasına izin verilme­ mişti. Yeni yasa yürürlüğe girince Anatolius günleri­ nin sonuna erişti. Yasa gereğince kızı geri kalan m ül­ kü Hazine ve bölgesel Senato arasında paylaştırdı. İm ­ parator ve Askalon senatörlerinin işlerini görenler, kı­ za mektuplar yazarak, paylarını aldıklarını, kızın p a ­ yına düşen mülke bir zarar gelirse bunu karşılayacak­ larını bildirdiler. D a h a sonra kadının kocası, Anatolius’un damadı, M am ilian u s da geriye yalnızca bir kız bırakarak öldü. Tabii kız, babasının bütün mallarına sahip oldu. Sonra, daha annesi hayattayken kız da öl­ dü. Önemli bir kişiyle evlenmiş ve ona erkek ya da kız çocuk doğurmamıştı. Justinianus hemen vurgunu vurdu, mallara el koydu ve şu acayip görüşü öne sür­ dü: Anatolius’un kızı şimdi yaşlı bir kadındı ve hem kocasının hem de babasının parasıyla zenginleşmesi doğru değildi. Ama kadın dilenciler sınıfına katılm a­ sın diye hayatı boyunca günde iki o b o l ödenek bağ­ lanmasını sağladı. Gönderdiği belgenin bir yerinde, iki oboT lük ödeneğin yardımseverlik örneği olduğunu belirtiyor ve “ daima yardımsever olm ak ve dine bağlı hareket etmek benim âdetim dir” diyordu. Ama bu konuyu da yeteri kadar anlattım . O k u y u ­ cularımı sıkm ak istemem, ne de olsa kimse Justinianus’un bu biçim işlerinin tümünü anlatamaz. Şimdi de, o kadar bağlı göründüğü M avilere bile, işin içinde para olm adıkça tam bir saygı göstermedi­ ğini belirteceğim. K ilikya’da R eferendarii dairesinin başı ve daha önce anlattığım L e o n ’un damadı M a lta nes adında biri vardı. Justinianus, K ilikya’daki şiddet olaylarını bastırma görevini bu adama verdi. Böylece bir gerekçe bulan M altanes Kilikyalılarm başına ol­ madık belalar açtı. Kiminin mallarını yağm aladı, ki-

159


mini İm p ara tor’a gönderdi. Bu arada kendi de açıkça zenginleşti. Vatandaşlardan çoğu başlarına gelenleri sessizce sineye çektiler am a, Mavilerden olan Tarsus halkı, İm p a rator’un kendilerine özgürlük tanıdığını sanarak M altan es Fo ru m ’da yokken aleyhine h ak a­ retler yağdırdılar. M altan es söylenenleri duyunca bü­ yük bir askeri birliğin başında gece yarısına doğru T arsus’a yürüdü. Gün ağarmadan adamlarını evlere yollayarak Tarsusluların alanda toplanmasını istedi. Silahlı bir saldırıya uğradıklarmı sanan M aviler elle­ rinden geldiğince kendilerini savundular. Karanlıkta herkes birbirine girdi. Yaralananlar oldu, özellikle Se­ nato üyesi Dam ianus bir okla yaralandı ve öldü. Dam ianus, bölgedeki M aviler topluluğunun başıy­ dı ve ölümü Bizans’ta duyulunca Maviler bu duruma çok kızdılar. Kentte büyük bir huzursuzluk çıkardılar. İm parator’u olayla ilgili olarak protesto ettiler ve ra ­ hat bırakmadılar. Leon ve M altan es’e korkunç tehdit­ ler savurarak onları aşağıladılar. Haşmetlileri de olay­ dan aynı biçimde kızgın görünüyordu. H em en bir mektup yazarak M altan es hakkında soruşturma a ç ı­ lıp cezalandırılmasını buyurdu. Leon, îm p a ra to r’a o l­ dukça büyük bir m iktar altın sununca, kızgınlığı da M avilere olan b abaca sevgisi de bir anda yok oldu. O lay soruşturmasız bırakıldığı sırada M altan es İm pa­ ra to r’u görm ek için Bizans’a geldi. İm p a rator onu dostça karşıladı ve seçkin bir ziyaretçiymiş gibi dav­ randı. Ama İm p arator’un huzurundan ayrılınca, bek­ leşmekte olan Maviler, daha saraydayken dövmeye başladılar onu. Leon tarafından gizlice para yedirilen birtakım M aviler olmasaydı, orada ölebilirdi. Şu işe bakın, bir im parator para yiyip olayları soruşturmasız bıraksın ve partizanlar daha imparator saraydayken,

160


ayaklanıp memurlarından birine haksız olarak saldır­ sınlar, bundan daha büyük bir rezalet olabilir mi? Üs­ telik ister M altanes tarafından olsun, ister saldırgan­ lar tarafından işlenmiş olsun suçsuz cezalandırılma­ dan bırakıldı. İm parator Justinianus’un niteliklerini, isteyen, bu gerçeklerden kolayca tahmin edebilir. Justinianus’un devlet çıkarlarına aldırmadığını an ­ lamak için posta örgütüyle gizli haber alma örgütüne yaptıklarına bakm ak yeter. Eski günlerin im parato r­ ları düşmanın şu ya da bu bölgede yaptığı hareketler­ den, kentlerdeki partizan çatışmalarından, İmparat o r ’a bağlı görevlilerin ve vatandaşların davranışla­ rından gecikmeden haberli olabilmek için gerekli ted­ birleri almışlardı. Ayrıca, başkente gönderilen parala­ rın gecikmeden ve tehlikeye düşmeden yerine erişme­ sine dikkat ederlerdi. Bu iki amacı gözeterek her yön ­ de hızlı bir posta hizmeti örgütlemişlerdi. Uygulanan yöntem şöyleydi: H afif bir atlının bir günde gidebile­ ceği uzaklık üzerinde duraklar yapmışlardı. D u rak la­ rın sayısı kimi yollarda sekiz, kimi yollarda ise beşten az olm am ak üzereydi. H er durakta kırk kadar at bu­ lunur, yetecek sayıda seyis atlara bakardı. Usta ulak­ lar atlarını belirli uzaklıklarda değiştirirlerdi. Atlar da dikkatle seçilirdi. Böylece kimi zaman on günlük yolu bir günde alırlar ve görevlerini yerine getirirlerdi. Ay­ rıca her bölgedeki arazi sahipleri, özellikle çiftlikleri deniz kıyısından uzakta olanlar, posta örgütünden büyük yarar sağlardı. Çünkü her yıl hükümet, ürün­ lerinin fazlasını atları ve seyisleri beslemek için alır ve çiftçiler de iyi kâr ederlerdi. Bu arada Hazine her va­ tandaştan beklediği vergiyi sağlardı. Çiftçilere verilen para bir süre sonra vergi olarak geri gelir, devlet de alışverişte isteğine erişmiş olurdu.

161


Eskiden durum böyleydi. A ma, bugünkü M ajeste Hazretleri, işe K adıköy’den Daciviza’ya kadar giden posta örgütünü dağıtmakla başladı. Karşı koym aları­ na bakmadan, postacıları Bizans’tan Helenopolis’e k a ­ dar deniz yolundan gitmeye zorladı. Postacılar Boğaz’ı geçmekte kullanılan küçük teknelerle yapıyorlardı bu işi. Bir fırtına çıksa, çok tehlikelere düşüyorlardı. G ö ­ revlerini ivedilikle yerine getirmek zorunda oldukla­ rından uygun zam an kollam ak ya da havanın durul­ masını beklemek ise kuraldışıydı. İran’a giden yollar­ da posta örgütünün eskiden olduğu gibi çalışmasına izin verdi am a, M ısır’a giden yollarda, bir günlük yol­ da tek bir durak olmasını, buralarda atların değil de az sayıda eşek bulundurulmasını buyurdu. Sonunda bölgelerde olan bitenlerle ilgili haberler gittikçe güç iletilmeye, her şey olup bittikten sonra ulaşmaya baş­ ladı. Karşılığında tedbir alınmadığı için, arazi sahipleri ellerindeki ürünlerin çürüdüğünü, boşa gittiğini, eski kazançlarının havaya uçtuğunu gördüler. Gizli haber alma örgütüyle ilgili durum ise şöyleydi: Öteden beri devlet bir sürü casus kullanırdı. C a ­ suslar düşman ülkelerine gider, kendilerini tüccar kılı­ ğına sokarak ya da başka bir oyunla İranlılarm sara­ yına girme yolunu bulurlardı. Her şeyi dikkatle izle­ dikten sonra Bizans toprağına dönünce düşmanın bü­ tün sırlarını İm p a ra to r’un yardımcılarına anlatm ak durumunda olurlardı. İm p a ra to r’un yardımcıları da önceden bilgili old ukların dan dikkatli davranırlar, hiçbir zaman habersiz yakalanmazlardı. Aynı yöntem uzun süre M ed ler arasında da kullanılmıştı. Bilgimiz doğruysa Hüsrev, casuslarının aylıklarını yükseltmiş ve öngörürlüğü sayesinde yarar sağlamıştı. Justinianus ise casuslara bir kuruş ödemiyordu. Casus diye kimse

162


kalmamıştı ortalıkta: İm p a ra to r’un bu deliliği birçok zararlara yol açtı. Lazika düşmanın eline düştü. Bizanslılar, İran K ralı’nın ve ordusunun nerede olduğu­ nu bile öğrenemediler. Justinianus’un deliliğinin sınırı burada da kalmadı. Devlet öteden beri çok sayıda deve besler ve Bizans ordusu düşman üzerine yürürken bu develer ordunun ağırlıklarını taşırdı. Böylece, ırgatlar hamal gibi çalış­ mak zorunda kalm azdı, askerler de ihtiyaçlarını güç­ lük çekmeden her an karşılayabilirlerdi. Justinianus bu deve işine son verdi. Artık Bizans ordusu düşman için harekete geçtiği zam an çok sınırlı olarak ilerleye­ biliyor. Devletin önemli çıkarlarına aykırı işler böyle de­ vam ediyordu. Ama yapılanlar eksik kalmasın diye gülünç uygulamalardan birini daha ekliyorum. Kayseriye’de Evangelus adında sivrilmiş bir hukukçu var­ dı. Kader rüzgârı öylesine lehine esti ki geniş arazilere ve mallara sahip oldu. En sonunda üç centenarium ödeyerek deniz kıyısında Porfieron adında bir köy sa­ tın aldı. Bu alışveriş İm p arato r’un kulağına erişince, hemen köyü kamulaştırdı. Ve zavallı adam a, verdiği paranın küçük bir parçasını kamulaştırma bedeli o la­ rak ödedi. Ayrıca ciddi ciddi, Evangelus gibi bir adam böyle bir köyün sahibi olursa bütün mülkiyet kuralla­ rını çiğneyeceğini söyledi. Özet olarak anlattığım bu olaylara artık başkasını eklemeyeceğim.

163


SONSOZ

İMPARATOR’LA İMPARATORİÇE’NİN KENDİNİ BEĞENMİŞLİĞİ

esmi görüşmelerde Justin ian us ile T e o d o ra ’nm getirdikleri yenilikler aşağıda gösterilmiştir: Eski hükümdarlar zamanmda Senato, İmparator’un huzuruna geldiği zaman şöyle biat edilirdi: Patrisyen olan bir kimse, İm parator’u, göğsünün sağ yanma eline koyarak selamlardı. İmparator da onu başından öper ve huzurdan çekilmesine izin verirdi. Geri kalanlarsa sağ dizlerini yere koyarak eğilirler ve çekilirlerdi. İmparatoriçe’ye biat edilmezdi. Ama Justinianus’un ve Teod ora ’nın huzuruna geldikleri zaman Patrisyen olanlar bile yüzükoyun yere kapanm ak, kollarını ve bacakları­ nı açm ak, majestelerinin ayakuçlanna dudaklarını değ­ dirdikten sonra ayağa kalkm ak zorundaydılar. Teodora da kendine aynı biçimde davranılmasında diretti. Ayrıca İran elçisiyle öteki elçileri kabul ayrıcalığı konu­ sunda hak ileri sürdü. Bunları sağladı. Teodora, İm pa­ ratorluğun sahibesi gibiydi. Tarihte görülmemiş bir şey. Bundan başka, eskiden im paratorla konuşan kim ­ seler im paratora “ im p arato r” , eşine de “ imparatoriçe” derler, yardımcılarının her birine mevkileri neyse ona uygun unvanları kullanırlardı. Herhangi bir kim ­ se çıkıp onlara “ Efendimiz H azretleri” derse ya da

R

165


yardımcılarına onların esiriymiş gibi hitap ederse c a ­ hil ve edepsiz sayılır, büyük bir terbiyesizlik yapmışçasma huzurdan uzaklaştırılırdı. Eski günlerde saraya çok az kimse, ancak ender du­ rumlarda gelirdi. Bu ikisinin tahta çıkmasından sonra görevliler ve her çeşit insan günlerini sarayda geçirme­ ye başladı. Aslında eski günlerde görevliler kendi yar­ gılarına göre doğru bildiklerini yasalara uygun olarak yapmaya yetkiliydiler. Yani, resmi görevlerini dairele­ rinde yerine getirirler, imparatorun uyrukları da baskı nedir görmediklerinden, imparatoru çok az rahatsız ederlerdi. Justinianus’la Teodora uyruklarıyla ilgili her şeye burunlarını sokup her şeyi ellerine aldıklarından, herkesi esir gibi sürekli bir bekleme içine soktular. İn­ san her gün mahkemeler bomboşken, İm parator’un bekleme salonunda birbirini iten, dirsekleyen, aşağılık bir tutsaklık düzeyi gösteren kalabalık görürdü. H aş­ metlilerinin yakın arkadaşları sayılan kimseler bütün bir gün ve gecenin bir bölümünü doğru dürüst yemek yemeden ve uyumadan ölü gibi bir duruma gelinceye kadar ayakta bekleyerek geçirirlerdi. Sözde iyi talihle­ rinin onlara sağladığı ayrıcalık da buydu. Feci durumdan kurtuldukları zamanlarda ise bu al­ çaklar, Bizans zenginliğinin nereye uçtuğu konusunda sert tartışmalara girişirlerdi. Bir bölümü bu zenginliği yabancıların aldığını, bir bölümüyse İm parator’un ki­ litli birtakım odalarda sakladığını öne sürerlerdi. Justinianus insansa, günlerden bir gün bu dünya­ dan ayrılacaktır. Şeytanların efendisiyse, insan biçi­ mindeki yaşayışını bir yana bırakacaktır. Hayatta kalacak kadar talihli olanlar, o zaman ger­ çeği anlayacaklardır. O

166


NOTLAR

K İTA BIN A M A C I S a r d a n a p a lu s : M Ö 7. yüzyılda y aşad ığı sa n ıla n A su r Kra lı. M e d l e r b a ş k e n t N i n e v e h ’i k uş atın ca saray ın ı ve ken dini yaktı . Bazı t a rihçiler asıl a d ın ın A su rb a n ip a l o ld u ğ u n u yazar. N e r o n : R o m a İm p a r a t o r u . M S 5 4 - 6 8 yılları a ra s ın d a i m p a r a ­ t o rlu k yaptı. Deliliği ile ünlüdür. R o m a ’yı a teşe verdiği iddia edilir. S e m iram is: A su r m it olo ji sin e g öre A su r kra liçesi. Asıl adının S a m u r a m a t olduğu ve M Ö 8 0 0 yıllarında y aşad ığı sanılıyor.

I

B E L I S A R I U S İL E A N T O N I N A

Barış oy u n u n d a n b ir cü m le.

1

A r i s t o f a n e s ’in

2

Silverius: Bir Papa. P ro k o p iu s , olayı b a ş k a bir k ita p t a y a z a c a ­ ğını belirtiy or a m a b ö y le bir k ita p yok.

3

E u n o m i a n iz m ; M S 4 . yüzyılda K a p ıd a ğ ı P is k o p o su E u n o m iu s’un kurdu ğu bir t a rik a t. Bu t a r i k a t d a h a so n r a H ı r i s t iy a n ­ larca d in den sap m a sayılmıştı.

4

A re th a s : B ir k o m u t a n .

5

A n t a k y a 5 4 0 yılında Sa saniler t a ra f ın d a n ele geçirilmişti.

6

K o lh is ülkesi: K a r a d e n i z ’ in doğ u k ıy ıl arın da bir ü lk e, G ü r c is ­ tan.

7

Petra : K o lh is ülkesinde bir kent.

8

N a b e d e s ; İranlı bir k o m u t a n .

167


9

B le sham es: İranlı bir k o m u t a n .

1 0 V alerianu s: Bizanslı bir k o m u t a n . 1 ] K ilik y a; Şim diki Ç u k u ro v a bölgesi. 1 2 M S 5 4 2 ta rihind e ç ık a n b ü y ü k salgm. 1 3 G e lim e r: V an d a llarm kralı. 1 4 Vittigis: V izigotla rın kralı. 1 5 Belisariu s bu sı ra lard a 3 9 yaşın da o ld u ğ u n a g ö r e , karıs ın ın 6 0 yaşın da olm a sı bira z a b a r t m a gibi geliyor. 1 6 T o t ila : İt a ly a ’d a k i G o t l a r t a ra f ın d a n 5 4 1 yılında kra l seçildi. İt a l y a ’nın bü y ük bir b ö lü m ü n ü ve S icily a ’yı egem enliği altına aldı. 5 4 2 yılında Bizanslı k o m u t a n N a r s e s ta r a f ın d a n yenilgi­ ye uğratıld ı ve öldürüldü. 1 7 V italian u s: Biz ans ta h tın d a h a k iddia ed en bir şahıs. Ju stinia n u s t a ra f ın d a n öldürt üld ü. 1 8 Kızın ın ç o k genç olm ası nedeniyle A n t o n i n a ’nın altm ış yaşında olduğu iddiasını gene k uşkuyla k a r ş ıla m a k gerekiyor. 1 9 S o l o m o n : B elisa riu s’un V a n d alları y end ik ten so n r a geriye d ö ­ ne rk e n I J b y a ’da bıraktı ğı k o m u t a n . 2 0 B u so n b ö lü m d e sözü edilen kişiler Se rgius, S o l o m o n ve Pegasius L ib y a ’d aki Bizan s k o m u t a n l a r ı olm alıdır. L i b y a ’da 5 3 3 ’ le 5 4 8 yılları a ra s ın d a Va n dalla rla sürekli ça r p ış m a la r d evam e t ­ miş ve Belisa riu s ile ç a r p ış m a la r d a ba şa rı k a za n m ıştı. Belisari­ us B iz a n s’a geri ça ğ rıl ıp o r d u n u n bir b ö l ü m ü de L ib y a ’dan a y rıl ın ca b u defa yerli k abilele r ay a k lan d ı. S ö z k o n u s u k o m u ­ t a n la r yerlilerle y apıl an savaşlarla uğraştılar.

II

JU ST IN U S , JU ST IN IA N U S V E T E O D O R A 1

L e o n : 4 5 7 - 4 7 4 tarihleri a ra s ın d a im p a r a to r l u k yaptı. O n u n z a m a n ın d a G o t l a r İ m p a r a t o r lu k içinde ç o k etkiliydiler. O r d u ­ nun b ü y ü k ço ğu n lu ğu G o t l a r d a n k uruluyd u. L e o n bir ara G o t l a r d a n k u r tu lm a k istedi. B u n u da başa rd ı. B u yüzden K a ­

2

sap L eo n o l a r a k da anılır. A na stasiu s: 4 9 1 - 5 1 8 yılları a ra s ın d a im p a r a to r l u k yaptı. Z a ­ m a n ın d a e k o n o m i k b a k ı m d a n başa rı k a za nd ı ve öld üğünde hazin e d oluydu .

3

4

İs auriyalıl ar: T o r o s D a ğ la rın a y erleşm iş savaşçı bir ulus. Quaestor. Dev lerin yüksek m e m u rla rın a verilen bir unvan. Bu rü tb e d aha ç o k m ali işlerle uğ r a şa n la ra veriliyordu.

168


M a s sa g e tle r ya da G eder: K uzey ’den gelerek İm paratorlu ğ u güç d uru m lara so k a n bir kavim. Geder, H a n l a r ve Bulgarlarla gel­ diler. T ü r k k ökenli olabilirler. V cs p a sia n u s: R o m a İm p a r a t o r u ( M S 6 9 - 7 9 ) . A sk erler ta ra f m d an i m p a r a t o r ilan edildi. R o m a ’d aki C o l o s s e u m ’u yaptırdı. A y a k la n a n Ya h u d ilere karş ı h a re k e te geçti. D o m i t i a n u s : V e s p a s i a n u s ’ un oğ lu. R o m a İ m p a r a t o r u ( M S 8 1 - 9 6 ) . T a m bir d esp o t h a lin e geldi. K a r ı s ı n m da karış tı ğı bir k o m p l o so n u n d a öldürü ldü. N e r v a , o n u n y erine i m p a r a to r oldu. A nlatıl an bir ö y k ü in a n ıl m az geliyor biraz. Ö y k ü , P ro k o p ius’un z a m a n ın d a n ö n ce de dilden dile anlatıl ıy ordu . H erhald e D o m i t i a n u s ’un he ykelinin acayip g ö rünü şü ne b a k ıla r a k uydu­ rulm uştu . Belki de, D o m i t i a n u s ’un vü cudu değil de heykeli p arç a p arç a edilmişti. K o cas ın a bağlı göste rilen dul ba y a n D o m it i a ’ya g clin ce, k ocas ın ın öldürü lm esin de p a rm ağ ı olduğu b e ­ lirtiliyor.

III

J U S T I N I A N U S ’U N K Ö T Ü Y Ö N E T İ M İ 1

M o n t a n i z m : M S 2 . yüzyılda F rig y a’da d o ğ a n bir H ıristiy an in an cı. M o n t a n u s ad ın d a bir kişi ta ra f ın d a n kuruldu. M o n t a nu s, ken dini ve iki k a dını p e y g a m b er ila n et ti. K a d ın l a r a ta m

2 3

eşitlik t a n ıy a n bir mezhepti. S a b a t ta r ia n i z m : Yah ud ilik et kisin de bir H ıristiy a n inan cı. S a m a r i t a n l a r : A dlarını Filist in’deki S a m a r i a k e n tin d en alan bu m ezh ep sah ip leri Yahudi et kisin de o l a r a k T e v r a t ’ ın ilk beş k i ta b ın a bağlı kaldı.

4

M a n işe iz m : İranlı M a n i t arafın d an M S 3. yüzyılda k u r u la n bir din.

5

GrckIer; Söz k o n u s u olan Greklcr, eski ço ktan rıl ı dine bağlı k a ­

6

lan Y u nan lılardır Böyle bir kitap yok. Prok opiu s belki y azm adı, belki de yazdı da

7

Edessa; B u g ü n k ü U rf a.

8

N i k a A y a k la n m a s ı: B iz a n s ta ri h i n i n en ö n e m li a y a k l a n m a s ı .

kaybold u.

H i p o d r o m , y a n i at y a r ış la r ın ı n y a pıl dığ ı yer, a y n ı z a m a n d a siy a sa l b i r m e r k e z k o n u m u n d a y d ı . K a p a d o k y a l ı Y o h a n n i s ’in de k ö t ü valilik y ö n e t i m i n d e n h o ş n u t o l m a y a n M a v i ­

169


ler ve Y e ş ille r ilk d efa k e n d i a r a l a r ı n d a d ü ş m a n l ığ a s o n v e ­ r e r e k a y a k la n d ı la r . J u s t i n i a n u s , H i p o d r o m ’a el çi g ö n d e r e ­ re k h a l k l a g ö r ü ş t ü a m a , i k n a e d e m e d i. Y o h a n n i s ’in g ö r e v i ­ ne s o n vere ceğ in i b ildird i. B u d a b ir şey e y a r a m a d ı . İ s y a n c ı ­ la r “ N i k a ” y a n i “ Z a f e r ! ” diye b a ğ ı r a r a k k e n t i n iç i n d e b i r ­ ç o k b i n a y ı, bu a r a d a b u g ü n k ü A y a s o f y a ’nın y e rin d e b u l u ­ nan

b i r b a z i l i k a y ı a t e ş e ve rd ile r. H a l k , e sk i İ m p a r a t o r

A n a s t a s i u s ’ un y e ğ e n l e r i n d e n birini i m p a r a t o r ila n etti. J u s ­ t in i a n u s t a h t ı terk ed ip k a ç m a y ı d ü ş ü n ü y o r d u . T e o d o r a , s a ­ r a y d a y a p ıl a n b ir t o p l a n t ı d a b u n a k a r ş ı ç ık t ı. Ve yine P ro k o p i u s ’un D e B ello Persico “ İr a n l ı l a r l a S a v a ş ” adlı k i t a b ı n ­ d a b e li r t t iğ i n e g ö r e ş u n la rı sö y led i: “ B e lk i k a d ı n l a r ı n , e r ­ k e k l e r ö n ü n d e k o n u ş m a s ı ve k o r k a k l a r a c e s a r e t ve rm e si d o ğ r u değildir. A m a , t e h lik e a n ı n d a h e r k e s elin d e n geleni y a p m a lıd ır . B e n c e , bu d u r u m d a k a ç m a m ı z bize bir şey k a ­ z a n d ı r m a z . K a ç a r a k k u r t u l s a k b ile b u n u n s o n u y o k t u r . N a ­ sıl o l s a d ü n y a y a g e len kişi ö lece k tir. H ü k ü m d a r o l a n k im s e sü r g ü n d e y a ş a y a m a z . E y İ m p a r a t o r ! K a ç a r a k k u r t u l m a k is­ t i y o r s a n , b u n d a b ir g ü ç l ü k y o k . H â z i n e n var, g e m ile rin h a ­ zır b e k liy o r. A m a s a r a y ın d a n a y rıl d ığ ın z a m a n h a y a t ın ı da y i ti r m i ş o l a c a k s ı n . G ü v e n e c e ğ i n b ir y e re k a ç t ı ğ ı n z a m a n ö l ü m ü g ü v e n liğ e t e r c i h ed ip e t m e y e c e ğ i n i d ü ş ü n . ” İ m p a r a ­ t o r bu s ö z l e r ü z e r in e k a ç m a k t a n v a z g e ç e r e k , a y a k l a n m a y ı b a s t ı r m a işini k o m u t a n

B e l i s a r i u s ’ a v erd i. A y a k l a n m a n ı n

a ltın c ı g ü n ü n d e B e li s a r iu s isy a n c ıl a r ı H i p o d r o m ’a s o k a r a k k a p a t t ı ve 3 0 - 4 0 b i n kişiyi ö l d ü r t e r e k isy a n ı b a s tı r d ı . O l a y M S 5 3 2 y ılın d a c e r e y a n etti. 9 A r i s t o f a n e s ’in Barış adlı o y u n u n d a n bir m ıs ra. 1 0 A r i s t o f a n e s ’in S o k r a t e s ile eğlendiği Bulutlar adlı o y u n u n d a n bir p a rç a . 11 T r i b o n i a n u s : Ju s t i n i a n u s d ö n e m in in en ö n e m li h u k u k ç u la r ın ­ dan biri. Eski R o m a k a n u n la rın ı to p la y ıp . C o d e x J u s t in ia n u s ad ı a ltın d a bir a ra y a get ir enlerd en en b a ş ta geleni. 12 13

Secretis ( S ek retik o i): İm p a r a t o r u n özel k a l e m m em u rları. Referendarii: İm p a r a t o r ile dilekçe verenler ara s ın d a ilişki k u ­ ra n m em url ar.

1 4 A r i s t o f a n e s ’in 15 A r i s t o f a n e s ’in

Bulutlar adlı o y u n u n d a n . Şövalyeler adlı o y u n u n d a n .

170


IV

T E O D O R A ’N I N İŞ L E R İ 1

T e o d o r a itansere y a k a la n m ıştı. N i t e k im k a n s erd e n öldü.

2

H e r i o n : B o ğ a z i ç i ’ nin A n a d o lu y a k asm d a bir sayfiye yeri.

3

B a lin a o l a r a k adı g eçen bu yaratık bu ça ğ d a B o ğ a z ’a d a d a n ­ m ış ve y a rım yüzyıl k a d a r B o ğ a z iç i’ndeki ulaşım ı tehlikeye s o k m u ş t u . B u b ü y ü k deniz y aratığ ın

4

Porfirion adı tak ılm ış tı.

A m a l a s u n t a : G o t K ra lı T e o d o r i k ’in kızı ve T e u d a tu s ’u n karısı. B a b a sı G o t k ra lla rın ın en bü yüğüydü ve İt a ly a ’yı M S 4 9 3 ’ten 5 2 6 y ılına k a d a r yön etm işti. Ö l ü n c e , oğlu b ü y üy ün cey e k a d a r y ön etim i A m a l a s u n t a ’ya b ıra k m ıştı. A m a la s u n ta da T eu d a tu s ile evlendi.

5

A r i s t o f a n e s ’in bir oy u n u n d an .

V

Ş E Y T A N İ M P A R A T O R ’U N G E T İ R D İ Ğ İ Y I K I M 1

G a l y a : B u g ü n k ü F ra n sa .

2

D a k y a ; B u g ü n k ü Y u g o s l a v y a ’nın güneyin de bir bölge.

3 4

V en etia: B u g ü n k ü Ven ed ik çevresi. G epidler; Slavy a da A lm a n ır k ın d a n bir kabile.

5

K h e r s o n e s o s : B u g ü n k ü G e lib o lu yarım adası.

6

B u r a d a k i Slav sö zün den tarihçiler şüphey e düşmek tedir. Slavla rm d a h a geç geldikleri belirtilmektedir.

7 8

A r i s t o f a n e s ’in o y u n u n d a n a l ın m a bir söz. C y d n u s: Se yh an.

9

A n a z a r b u s: Ç u k u r o v a ’d aki A nazarva K ale si’nin old uğu bölge.

1 0 A şağı y u k a rı 1 5 0 b in k ilo altın ediyor. 11 P r o k o p iu s , T r i b o n i a n u s kon u s u n d a hak sız lık yapıyor. Ç ü n k ü bu a d a m ö n d e gelen h u k u k ç u la r d a n biriydi ve R o m a y a s a la rı­ nın t o p l a n m a s ı n a bü y ük emeği geçm işti. P r o k o p iu s ise on u bu ra d a rü şv et e m era k lı bir k im se gibi gösteriyor.

Bulutlar ^dU oy u n u n d an . 13 Magister: D ev le tin yönetildiği en y ükse k sivil daire. B ir ara Magister O fficiorum , devletin i m p a r a to r d a n so n ra gelen en y ü k se k m em u ru y d u . Privata diye im p a r a to r u n özel hâ zinesine d eniliy ord u. Patrimonium ise d ah a ön cek i im p a r a to r l a r d a n

1 2 A r i s t o f a n e s ’in

gelen hazin e a n l a m m a kullanıl ıy ord u. 1 4 D a h a ö n c e de altı n p aran ın değeri düşürülm üş tü.

171

Aureus ya da


Solidus denilen altın p a ran ın ağırlığı M S 3. yüzyıla kad ar , lib ­ renin 4 0 ’ta birin den 7 2 ’de birine düşü rü lm üştü . Y a n i ba ş la n ­

solidus altını yarım kilo ed erk en d a h a so n ra 7 2 solidus altını y a rım k ilo etmey e başlamıştı. D e m e k ki Petrus g ıçta 4 0 k a d a r

H az in e B a k a n ı o lu n ca altının değerini d a h a da d üşü rm üş.

VI

T O P L U M U N ÇEŞİTLİ SIN IFL A R IN İN K IY İM I 1

P ro k o p iu s, J u s t i n i a n u s ’un sa ltanatın ı J u st in u s’ la başlatıyor, y a ­ ni, 5 1 8 yılında. B u ta rih e 3 2 ek lersek, d em ek ki 5 5 0 yılındayız.

2

J u s t i n i a n u s , K o n sü llü ğ ü M S 5 4 1 yılında kal dır dı.

3 4

B öy le bir k i ta p bu lu n a m a d ı. M a k a s ç ı A lek sa n d ro s: İnce o la n Bizan s altı nlarının kenarla rın ı k eserek ce b in e attığı için b u ad verilmişti. J u s t i n i a n u s ’un ünlü d enetim s u b a y ların d a n biri.

5

T e rm o p il; Ü n lü geçit. M Ö 4 8 0 yılında Is part alı L e o n id a s ile askerle ri İr an lıl a rla bu ra d a savaşmışlardı.

6

P e lo p o n e ss o s: M o r a Y a rım a d ası.

VII

H E R Ş E Y V E H E R K E S İ M P A R A T O R ’U N A Ç G Ö Z L Ü L Ü Ğ Ü N E K U R B A N ED İLD İ 1

K a d ık ö y R u h a n i M e c li s i , 4 5 1 yılında to p la n d ı; H z . İ s a ’n ın in­ san yanını a z a l ta n İskenderiye g ö r ü şü n e k arşı çık t ı ve “ İs a ’nın T a n r ılık ve in s a n lık ta b iatı b irb irind en a y rılm az a m a birb irine de k a r ış tı r ıl m a z ,” k a r a r ı n a vardı.

2

S k ito p o lis : F ilistin ’de bir kent.

3

A ugust us: R o m a İm p a r a t o r la r ın a verilen u n v a n l a r d a n biri. J u s t i n i a n u s z a m a n ın a k a d a r Biz anslıl ar kendile rini R o m a İm -

4

p a r a t o r l u ğ u ’ n u n varisi sayar lardı. E m a s s a : B u g ü n Su riy e ’deki H u m u s kenti.

5

Tabellio: B u g ü n k ü no terlere benzey en bir k a m u görevlis i.

172


ZA M A N D İZ ÎN

4 8 1- 3 50 0 503 50 5 5 18 523

Ju stin ian u s’un doğum u. P ro ko p iu s’ un doğum u. T eo d o ra’ nm doğum u. B elisariu s’ un doğum u. Ju stin ian u s İm parator. Ju stin ian u s ile T eo d o ra’ nm tahta çıkışı. Ju stin u s’ un ölüm ü. P ro ko p iu s’ un, B elisariu s’ un özel danışm anı oluşu. 52 9 Ju stin ian u s R o m a yasalarını to p latarak yayım latıyor. 530 Belisarius İran lıları D a ra s’ta yenilgiye uğratıyor. 531 Belisarius K allin ik u s’da İran lılara yeniliyor. 532 N ik a A yaklanm asını Belisarius bastırıyor. 533 Belisarius V an dallara karşı K uzey A frik a ’ya gönderiliyor. 534 Belisarius zafer kazan arak dönüyor. 535 Belisarius S icilya’ yı istila ediyor. 536 B elisarius R o m a ’ yı ve N a p o li’ yi alıyor. 53 9 İran kralı H üsrev, Bizans İm p aratorlu ğu ’ na karşı harekete geçerek, A n ta k y a ’yı ele geçiriyor. 540 Belisarius R a v e n n a ’ yı ele geçiriyor ve geri çağrılıyor. 541 B elisarius yeniden İran lılar üzerine gönderiliyor. 542 B izans’ta veba salgını. 54 3 Belisarius yeniden İtalya’ya gön deriliyor am a başarı kazanam ıyor. 54 7-8 T e o d o ra’ nın ölüm ü. 549 N arses, Belisarius’ un yerine İtalya’da kom utanlığı ele alıyor. 550 P rokopius G izli Tarih'\ yazıyor. 559 B elisarius, Bizans surlarına d ayan an H unları uzaklaştırıyor.

173


560 561 56 2 56 2 -3 563 564

P ro ko p iu s’a illustres unvanı veriliyor. Prokopius Yapılar adlı kitabını yazıyor. Belisarius hapsediliyor ve m allarına el konuluyor. Prokopius Bizans kenti valisi oluyor. Belisarius bağışlanıyor. B elisarius, Ju stin ian u s ve P rokopius’ un ölüm leri.

174


Y E R ADLARI D İZİN İ

A b y d u s 141

Dakya 1 1 4 , 171

A m as y a 1 1 8

Daras 2 0 , 87, 173

A n a z a r b u s 1 1 8 , 17 1

D icle 3 8 , 3 9

Antakya 1 6 , 3 9 , 9 0 , 1 1 8 , 1 6 7 ,

Edess a 8 7 , 1 1 7 , 1 6 9

173

E fe s l6 , 33, 35, 37, 3 8 ,4 1 ,4 2

A ra b is ta n 1 0 9

E m a ssa 1 5 4 , 1 5 5 , 1 7 2

A s k a lo n 1 5 8 , 1 5 9

E pir 1 1 8

Asu r 3 9 , 1 6 7

F enik e 1 4 3 , 1 5 1

Asya 1 3 4

Fır at 2 0 , 4 4

A tin a 1 4 9

Filistin 1 0 , 8 4 , 1 3 1 , 1 5 1 , 1 5 4 ,

Avrupa 1 3 , 1 1 5 , 1 3 4

169,

B eyrut 1 4 3

172

F ilo m o d e s 1 1 8

Bitinya 1 2 9

Frig ya 8 4 , 1 1 8 , 1 2 9 , 1 6 9

Bizan s 7 - 1 6 , 2 0 - 2 3 , 2 7 , 3 1 ,

G a ly a 1 5 , 1 1 4 , 1 1 5 , 1 7 1 H e len o p o lis 1 6 2

3 4 -4 1 ,4 3 -4 6 , 4 9 -5 5 ,5 7 -6 1 , 64, 65, 68, 69, 73, 75, 76,

Hieron 141

8 2-8 4 , 86, 87, 89, 90, 93,

İbora 118

95, 98, 100, 101, 103, 108,

İllirya 1 8 , 2 0 , 5 7 , 1 1 5 , 1 2 7

109, 114-120, 124, 126,

İran 1 0 , 1 7 , 2 0 , 2 3 , 3 5 , 3 7 ,

127, 129, 1 3 0 ,1 3 3 -1 3 6 ,

39, 4 0 , 8 7 , 1 1 5 , 1 3 9 , 1 4 4 ,

138-146, 148, 153-157,

162, 163, 1 6 5 ,1 6 7

160, 162, 1 6 3 ,1 6 6 , 168, 169,

İskender iye 1 6 , 7 2 , 1 4 9 - 1 5 3 ,

172

156, 172 İskit 1 1 5

B ritan y a 1 2 0 Cydnus 1 1 7 , 171

İtalya 7 , 1 0 , 1 5 , 1 6 , 1 9 2 0 , 3 4 ,

Ç a n a k k a l e 141

49-52, 60, 104, 114, 115,

D a civ iza 1 6 2

1 3 8 ,1 3 9 ,1 4 2 ,1 4 8 ,1 6 8 ,1 7 1

175


P entapolis 1 7 2

İyon ya Körfezi 1 1 5 K a d ık ö y 1 6 , 1 1 8 , 1 5 1 , 1 6 2 ,

Perusia 5 2 P etr a 3 9 , 1 6 7

172 K ap ıd a ğ 1 1 2 , 1 6 7

Pisidya 1 1 8 P o ly b o tu s 1 1 8

Kartaca 3 2 , 3 4 , 54

Pontu s 1 1 8

K ayseriye 1 0 , 8 4 , 1 5 8 , 1 6 3 K h e rs o n cso s 1 1 5 , 171

Po rficro n 1 6 3

K ilik y a 4 1 ,9 7 , 107, 118, 159,

Rom a 10, 11, 1 4 -1 6 , 18, 20,

K allinik us 4 4 , 1 0 7

Ravenna 7, 2 0 , 3 4 , 5 0 , 1 7 3 22, 50, 66, 1 4 6 ,1 4 8 ,1 4 9 ,

168

152, 153, 155, 167, 169-172

K olhis 3 9 , 1 1 5 , 1 6 7

Sela n ik 31 Sestus 1 41

K o re n t 1 1 8 K te s ifo n 3 9

Sicilya 2 0 , 3 3 , 5 0 , 1 6 8

K ud üs 4 4 , 7 4 L azik a 3 9 , 1 1 5 , 1 6 3

Silifke 1 1 8 Siraku za 3 3

Libya 2 0 , 3 2 , 5 3 , 5 4 , 6 0 , 7 2 , 90, 113-115, 123, 139, 142,

Sir m iu m 1 1 4 , 1 1 5

168 Lin dinus 1 1 8

S is a u ra n o n 3 8 , 3 9 Sk irtus 1 1 7

Lübnan 8 7

S k ito p o lis 1 5 2 , 1 7 2

M ısır 12, 15, 17, 1 9 , 8 6 , 9 0 , 112, 115, 149, 157, 162

Spolicium 5 0

M ora 115, 172 Napoli 2 0 , 173

T arsu s 1 1 7 , 1 6 0 T erm o p il 1 4 8 , 1 7 2

Nil 1 1 7 Nizibis 3 8 , 3 9

Tir 7 2 , 143 Trakya 3 2 , 1 1 5 , 1 2 7 , 129

P afla g on y a 1 0 4

V ed eriana 5 7

Pclo p o n ess o s 1 4 8 , 1 7 2

Ven etia 1 1 5 , 171

Su riye 1 5 , 1 7 , 1 9 , 1 7 2

176


KİŞİLER D İZİNİ

A dd aeus 1 4 2

Bakhus 5 3

A k a sius 6 9

B a rsim e s, bkz. Petrus

A la m u n d a ru s 8 3

Basilius 8 7

A lek san d ro s 1 3 8 , 1 4 8 , 1 7 2 Am alasunta 1 0 3 , 1 0 4 , 1 4 0 , 1 7 1

B elisariu s 9 - 1 2 , 2 0 , 2 1 , 2 9 , 3 1 -3 6 , 3 8 , 3 9 , 4 1 -5 4 , 87, 107, 114, 168, 170

A m an tiu s 6 0 A nasta siu s

(imparator) 1 5 , 5 7 ,

B les h a m e s 3 9 , 1 6 8

5 8 ,6 9 ,1 1 8 ,1 1 9 ,1 3 4 ,1 6 8 ,

Buzes 4 5 , 4 6 , 1 0 7

170

D am ianus 160

(T eodora’tım yeğeni) 4 8 A nasta siu s (Teodora'nm torunu) 5 2 , 5 3 A nasta siu s

D e m o s te n e s 8 7 D io c le t ia n u s 1 4 , 1 4 9 D io g e n e s 1 0 6 , 1 0 7 Dionisios 8 7

A na stasy a 6 9

Ditiv istu s 5 7

A natolius 1 5 8 , 1 5 9

D o m e s tic i 1 4 0 , 1 4 8

A nd reas 4 1

D om itianus 6 6 , 6 7 , 1 6 9

A n t a la r 8 2 , 1 1 5 , 1 3 4

E rm en ile r 3 9 , 1 3 9

A ntem iu s 8 6

Eudemon 1 5 7 , 158 E u fra tas 1 5 8

A n to n in a 9 , 1 2 , 2 1 , 3 2 - 3 8 , 4 1 43 , 4 6 , 4 7 , 4 9 , 51 -5 4 , 168

E u p h e m ia , bkz. L u p icin ia

A rap la r 8 2 , 1 1 5 , 1 3 4 , 1 3 8

Evangelus 1 6 3

A reo b in d u s

(general) 5 4 A e ro b in d u s (uşak) 1 0 5

Evrenius 3 4

A reth a s 3 8 , 3 9 , 1 6 7

F o k a s 124

Ariusçular 1 6 , 8 3 , 1 1 4

F otius 2 1 , 3 4 - 3 7 , 4 1 - 4 4 , 4 9 ,

Faustin us 1 5 4

Ars enius 1 5 1 - 1 5 3

53, 107

Asterius 6 9

G elim er 2 0 , 4 8 , 1 6 8

177


[general) 3 4 (imparator) 1 4 - 1 6 K o n s t a n t in u s (quaestor) 1 2 3

G ep id ler 1 1 5 , 171

K o n s t a n t in u s

G otlar 9 - 1 1 , 1 5 , 1 6 , 2 0 , 5 0 ,

Kon stantin us

52, 103, 1 1 5 ,1 2 7 , 138

Konsül 1 4 6 , 1 7 2

H ekebolus 7 2 , 90 H e p h a e s tu s 1 4 9 , 1 5 0

Krisom allo 1 1 1 1

H e r m o g e n e s 111 Herodianus 5 0

K r i s o m a l i o II 11 1

H i la ra 8 7

L e o n ya da L eo n tiu s 9 7 , 9 8 ,

Leon

(imparator) 5 7 , 1 6 8

111, 159, 160

H ip a tiu s 7 3 H u n la r l5 ,2 1 ,2 2 ,3 9 , 75, 82,

Leuvathae 5 4

83, 115, 127, 134, 169, 173

L ib eriu s 1 5 2 , 1 5 3 , 1 5 6 , 1 5 7 Lim ita n e i 1 3 9

H ü sr ev 3 5 , 3 9 , 4 0 , 4 4 , 4 9 , 8 3 ,

L o k s a r i o n , bkz. Y o h a n n is

87, 1 1 5 ,1 1 6 ,1 3 4 , 162

L o n g in u s 1 5 5 , 1 5 6

İn d a r o 1 1 1

Lu p icin a 5 9

İ r a n lIla r 9 - 1 1 , 1 5 , 2 0 , 3 9 , 4 4 ,

M agister 2 2 , 1 0 4 , 1 1 1 , 1 2 9 ,

4 9 , 61 , 83, 87, 115, 138,

1 4 0 , 1 4 1 , 171

143, 162, 170, 172

M a g r ip lile r 2 0 , 1 1 4 M a k a s ç ı , bkz. A lek sa n d ro s

İ re n e u s 1 5 8

İs a l6 , 9 1 ,1 1 9 , 154, 172

(köle) 3 3 , 3 7 (oyuncu) 9 0

Joan nina 4 8

Makedonya

Ju l i a n u s 1 5 , 8 5

Makedonya

Ju n il u s 1 2 3

M altanes 1 5 9 -1 6 1

J u s t i n a 51

M a m i ii a n u s 1 5 8 , 1 5 9

J u st in ia n u s 7 - 1 3 , 1 5 , 1 7 - 2 3 ,

M a m m ia n u s 1 5 4 , 1 5 5

27, 29, 45, 48, 52, 57, 59, 60, 64-69, 73, 75, 76, 78,

Manişeistler 8 4 , 1 3 0 , 1 6 9

79, 81-86, 88-91, 94, 97,

M a s s a g e t le r 6 1 , 1 6 9

9 9 ,1 0 0 ,1 0 4 ,1 1 4 - 1 2 0 , 123-

M a v il e r 1 7 , 1 8 , 2 0 , 6 0 , 6 2 , 7 0 ,

M artinus 4 6

73, 78, 9 0 ,1 0 7 ,1 5 9 ,1 6 0 ,

127, 129, 131, 133, 134, 1 3 6 -1 4 0 ,1 4 2 -1 4 9 ,1 5 1 -1 5 9 ,

169

161-163, 1 6 5 ,1 6 6 , 168,

M edier 82, 1 3 4 , 1 6 2 , 1 6 7

170,

M ontanus 84, 169 Nabedes 3 9 , 1 6 7

172

Just inus 1 2 , 1 5 , 2 3 , 5 7 - 5 9 , 7 5 , 76, 82, 9 0 , 1 1 8 , 1 1 9 , 1 3 9 ,

Neron 28, 16 7 Paulus 1 5 1 - 1 5 3

172 K abb ad esl34

Pegasius 5 4 , 5 5 , 1 6 8

K a d ra tu s 4 7

Pelagius 1 5 3 , 1 5 7

K a ll ig on u s 4 1 , 4 3 , 5 3 K a llinik u s 4 4 , 1 0 7 , 1 7 3

Petr us (Aziz) 1 4 8 Petr us (Bars im es) 1 2 7 - 1 3 2 ,

Kiril 1 1 1 K o m ito 6 9 , 7 0

Petr us

140, 1 4 4 ,1 7 2

178

(general) 4 5 , 1 0 4


Presidius 3 4 Priskus Priskus

T e o d o s iu s

(demirci) 1 5 4 - 1 5 6 (sekreter) 10 4

(senatör) 15

Teodotus 7 4 , 1 2 7 , 1 2 8 T o tila 2 0 , 5 0 , 1 6 8

P rok lu s 5 8 , 7 4 P ro t e c t o r e s 1 4 0

T ribonianus 19, 9 2 , 1 2 2 , 1 2 3 , 170, 171

P soes 1 5 2

V a lerianu s 3 9 , 1 6 8

P u m p k in , bk z. T e o d o t u s

V a n d a lla r 9 - 1 1 , 1 5 , 2 0 , 1 1 3 , 114, 168

Rodo 151-153 Sabbatius 88

Vasian us 1 0 6

S a m a ritan lar 8 4 , 1 1 7 , 1 5 4 , 1 6 9

Vespasianu s 6 6 , 1 6 9

Sa r d a n a p a lu s 2 8 , 1 6 7

Vigilius 1 5 3

Satu rn in u s 111

Vita lia n u s 5 0 , 6 0 , 1 6 8

Sav aru s 8 5 Sc ho la rii 1 3 9 , 1 4 0 , 1 4 8

Vittigis 2 0 , 4 8 , 4 9 , 1 6 8 Yeşiller 1 7 , 1 8 , 2 0 , 6 0 , 6 9 , 7 0 , 8 5 ,1 0 6 , 112, 1 1 7 ,1 1 9 , 170

Se m ira m is 2 8 , 1 6 7

(Basilius’un oğlu) 8 7 (başpiskopos) 6 0 Y o h a n n i s (Filistinli) 1 3 1 Y o h a n n i s (kambur) 5 7 Y o h a n n i s (Kapadokyali) 2 1 ,

Senato 6 6 , 6 7 , 7 6 , 8 3 , 8 6 , 8 7 ,

Yohannis

9 6 ,1 0 8 ,1 5 4 , 157-160, 165

Yohannis

Sergius 5 3 , 5 4 , 1 6 8 Silentiarii 1 4 8 Silverius 3 2 , 3 4 , 1 6 7

32, 37, 46, 1 1 2 ,1 2 4 , 127,

Sisin niolus 5 4 Slavlar 8 2 , 1 1 5 , 1 3 4 , 1 7 1

131, 132, 1 6 9 ,1 7 0

Solom on 2 0 , 5 4 , 5 5 , 1 68

Yohannis

Tabellio 1 5 5 , 1 7 2

Yohannis Y ohannis

T a tia n u s 8 7 Teodor 10 7

(Loksarion) 1 5 7 (obur) 4 5 (Sisinniolus’un oğlu)

54

Teodora 7 -1 3 , 1 7 - 1 9 , 2 1 , 2 2 ,

Y ohannis

27, 2 9 ,3 1 ,4 0 - 4 6 ,4 8 ,5 3 ,

(T eodora’nm oğlu)

109

57, 69, 70, 72, 73, 75-79,

Y o ha n nis

8 6 ,9 0 , 9 3 ,9 9 -1 0 1 , 103-109,

(Vitalianus’un yeğeni)

5 0 ,5 1

111, 1 1 2 ,1 2 7 ,1 2 8 , 130,

Zaberganes 4 0 Z e k e r iy a 4 4

1 3 1 ,1 3 6 ,1 5 1 -1 5 3 ,1 6 5 , 166, 1 7 0 ,1 7 1

Zeno Zeno

T e o d o r ik 1 3 8 , 1 4 8

(Belisarius’un evlatlığı) 21, 31-38, 41-43

T eo d o s iu s

(Antemius’un torunu) 8 6 (imparator) 1 3 9

Zim arkus 5 7

179


Bizans'ın gizli tarihi prokopius