Page 1


MİSTİSİZM VE MANTIK


BERTRAND RUSSELL

M İSTİSİZM VE MANTIK Ç eviren :

A Y SE L İ USLUATA

V A R L I K Y A Y I N E V İ A nkara Caddesi, İstan b u l


FAYDALI K İT A PLA R : 126

V arlık Y ayınları, say ı: 1693 Istan b u ld a G ül M atb aasın d a dizilmiş, D ilek M atb aasın d a basılm ıştır. E ylül, 1972


BÖLÜM I

M etafizik y a d a düşünm e yoluyla evrenin tüm ünü k av ram a çabası, in sa n la rd a süregiden iki ayrı itkin in birleşm esi ve çatışm asın ­ dan oluşm uş ve geliştirilm iştir. B u iki ayrı itkinin birisi in san ları gizem ciliğe iter, öteki bilime. K im i kişiler bu itkilerin yalnızca biri­ si ile büyüklüğe erişm işlerdir; örneğin, H um e’ da bilim sel itki alabildiğin e egem endir; B lake’de ise bilim e k arşı yoğun bir düşm an lık ergin bir gizem cilikle birlikte süregider. An­ cak, en büyük kişiler, düşünürler, filozoflar, hem bilim in hem de gizem ciliğin gerekliliği­ ni d uym uşlardır: ikisini u y u ştu rm a çabaları da y aşan tıların ı çizm iştir. K im i kişilere göre, yine aynı çaba felsefeyi, güçlüklerle dolu bellisizlikleri içinde, bilim den de dinden de, her zam an için, ü stü n yapm alıdır. B ilim sel ile gizem ci itiklerin kesin tan ım ­ ların ı verm eden önce, büyüklükleri, elde et­ tikleri en uygun karışım da y ata n iki filozof-


6

MİSTİSİZM VE MANTIK

ta n örneklerle açık lam aların ı y ap acağım . Sö ­ zünü ettiğim iki filozof H erakleitos ile E flatu n ’dur. H erakleitos, hepim izin bildiği gibi, evren­ sel akış’a inanırdı: Z am an herşeyi k u rar ve yıkar. B u g ü n elim izde bulu n an birkaç p a rç a ­ dan düşüncelerine n asıl u laştığın ı an lam ak pek kolay değil; ancak, bilim sel gözlemciliği kaynak aldığını öneren birtakım özdeyişleri var. «E n çok değer verdiğim görülebilen, işitilebilen ve öğrenilebilen şeylerdir,» der. Gerçe­ ğin tek güvencesi gözlemdir, diyen görgücülerin (em pirist) dilidir bu. «G üneş hergün ye­ nidir» de b a şk a p arçad an bir deyiştir; d ü şü ­ nüyü, çelişik niteliğine karşın , bilim sel bir görü şü n esinlediği açıktır. G üneşin geceleyin yeraltın dan yolunu bulup, batıd an doğuya n asıl gittiğin in çözüm ü güç görünm em iştir ona. Gerçek bir gözlem a sa l öğretisin i önerm iş olm alı: Ateş tek sü r el özdür, görülen tüm nes­ neler de onun geçici evreleridir. Y an m ad a nesneleri tüm üyle değişm iş görürüz, alevleri ile sıcaklıkları h avaya yükselip, yok olur. «H erkes için aynı olan bu dünyayı,» der, «ne bir tan rı ne de bir in san oğlu yaratm ıştır.


MİSTİSİZM VE MANTIK

7

K endi y asa sın a göre yanıp, sönerek sü regel­ m iş ve süregidecek, son su z bir A teştir o.» «A teşin dönüşüm ü herşeyden önce deniz­ dir; denizin de y a n sı k arad ır yarısı k asırga.» Bu, bugün bilim in on aylayam ıyacağı bir k u ram sa da, özünde bilim seldir. E fla tu n ’un bi­ ze ak tard ığı ünlü özdeyişi de yine bilim esin­ lem iş o lacak: «Aynı ırm ak la ra iki kez adım atam azsın ız; çünkü yeni su la r durm aksızın üzerinizden akıp gider.» Artık, bugün elimiz­ deki p a rçala r ara sın d a bir b aşk a özdeyiş de buluruz: «Aynı ırm ak lara hem gireriz, hem girm eyiz; hem varız, hem yokuz.» B u gizem ci özdeyiş ile E fla tu n u n a k tard ı­ ğı bilim sel özdeyişin k arşılaştırm ası, iki eğili­ m in H erakleitos’un düzeninde birbiriyle çok y akın d an k ayn aştığın ı gösterir. Gizemcilik, özünde, evrene ilişkin inançlar, üzerine be­ lirli bir duygu derinliği ile yoğunluğunun bi­ raz d ah a fazlasıd ır; bu tü r b ir duygu d a Herakleitos’u, bilim i tem el alarak , y aşam ile dünyaya değgin y ad ırgatıcı keskinlikte şu tür özdeyişlere gö türür: «Z am an d am a oynayan çocuktur; k ralla ­ ra değgin güç, çocuğunkidir.» B ir çocuğun sorum suz u çarılık lar ile Z a­


8

MİSTİSİZM VE MANTIK

m anı dünyanın zorba efendisi o larak sunan, .şiiri y arata n h ayal gücün ün sonucudur, bili­ m in değil. H erakleitos’u k a rşıtla rın özdeşli­ ğini sav u n m ay a götüren de, yine gizem cilik­ tir: «İyi ile kötü birdir,» der; so n ra da, «T an ­ rı açısın d an her şey iyi, d ü rü st ve haklıdır; ancak, in sa n la r kim i şeyleri yanlış, kim ini doğru say arlar.» H erakleitos’un ahlâkının ard ın da büyük ölçüde gizlem cilik y atar; «İn san oğlu n u n kişi­ liği onun yazgısıdır,» sözü olsa olsa bilim sel gerekirci (determ in ist) bir tu tu m u belirler; buna karşılık, yaln ızca bir gizemci, «H er hayvan çayıra döve döve sürülür» diyebilir; sonra, «K işinin yüreğinin isteğiyle sav aşm ak güçtür; elde etm ek istediğin i ruhu b ah asın a alır,» der; son ra yine, «B ilgelik tektir. H er şey arasın d an her nesneye yön verecek düşünceyi bilm ektir bu,» (1) diyebilir. Ö rnekler ço ğaltılabilir; ancak, verilenler (1) Yukarıdaki tüm aktarm alar Burnet’in Early Greek Philosophy’sindendir, ( 2. baskı, 1908), s. 146 - 156,


MİSTİSİZM VE MANTIK

9

de H erak leito s’un kişiliğin i belirlem eğe yeterlidir: bilm ıin gerçekleri, ona göründüğü k ad a­ rıyla, ruhundaki alevi beslem iş, ışığın da d a a teşi delip geçen kendi dansının y an sım asıy ­ la dünyanın derinliklerini gö rm üştü r. B u tü r bir kişilikte bir gizem ci ile bir bilim cinin gerçek birleşm esini görüyoruz... b an a göre, düşünce d ü n y asın d a u laşılabilecek en yüce aşam ad ır bu. E fla tu n ’da da aynı ikili itki vardır, gizem ­ ci itki açıkça ağır b a ssa ve ikisi arasın d ak i çatışm a artın ca ü stün lük onda k a lsa bile... E fla tu n ’un m a ğ a ra tasviri, gerçeğe ve bilgiye olan inancın d u y gu lara olan in an çtan d ah a gerçek, d ah a doğru olduğunun k lasik bir a n ­ latım ıdır. «G irişi boydan boya ayd ın lığa açık, m a ğ a ­ ray a benzer bir y eraltı kovuğunda y aşay an in san lar d üşünün (1). Ç ocuklarından beri ay ak ların d an ve boyun larından zincirle b ağ­ lanm ış in sa n la r... K ım ıld am ak sızm oturup, k arşıya bak m ağa zorunlular; çünkü zincirleri başların ı döndürm elerini engellem ektedir. (1) Republic (Devlet), Vaughan.

514,

çeviri: Davies ile


10

MİSTİSİZM VE MANTIK

Son ra, ark aların d a, d ışard a, tepede yanan p arlak bir a teş düşünün. Ateş ile m ağarad akiler a ra sın d a yüksek bir yol, yol boyunca u zanan bir duvar olsun, tıpkı hokkabazların seyircinin önüne koyup üzerinde oyunlarını gösterdikleri perdeler gibi. — Anladım , diye karşılık verdi . — B u duvarın ard ın da yürüyen in san lar düşün. T a şta n , ta h tad an in san heykelleri, h ayvan görüntüleri ile türlü gereçler taşıy an in san lar... T aşıd ık ları nesneler duvarın üstü n ­ de görünsün; gelip geçenlerin kim i kon uşa­ cak, kim i de su saca k kuşkusuz. — G arip bir sahne, garip tu tu k lu lar ta s ­ vir ediyorsunuz. — Bize benziyorlar, dedim. — Şim di d üşünün; günün birinde zincir­ lerinden k urtarılır, a p tallık ların a son verilir­ se, ne olur? B u n un şöyle olduğunu v arsay a­ lım : içlerinden birisinin zincirleri çözülsün, birden a y a ğ a kaldırılsın, son ra döndürülüp; gözleri ışığ a b ak arak yürütülsün. Yine v arsa ­ yalım ki, bütün bu eylem leri acı çekerek y a­ pıyor, önceleri gölgelerini gördüğü nesnelerin göz kam aştırıcılığı k a rşısın d a da, k avram a gücü yetersiz kalıyor. B irisi, ona eskiden sa lt


MİSTİSİZM VE MANTIK

11

an lam sız görü n tü ler seyrettiğini, oysa şim di gerçeğe d ah a y akın laştığın ı, d ah a gerçek n es­ nelere döndüğünü, d ah a doğru gördüğünü an ­ latacak o lu rsa, ne tü r bir k arşılık verm esini um arsın ız? B u n ların d a ötesinde, geçen bir kaç nesne gösterilip, ne olduklarının söylen­ m esi istenilirse şaşırm asın ı beklem ez m isiniz? E skiden gördüklerini, görm eğe zorlandığı bu yeni nesnelerden d ah a gerçek say m az m ı? — ö yle, çok d ah a gerçek... — B u nedenle, ü st d ü n yadaki nesneleri algılam ası için alışm ası gerekecektir. Önce, gölgeleri ayırdedebilecek; son ra, in san la öte­ ki nesnelerin su d ak i yan sıların ı görecek; d ah a da sonra, gerçekleri görüp an lıyacaktır. B u n ­ ların ardından, gözlerini kaldırıp, aya, yıldız­ la ra bakacaktır. G ökyüzünü geceleyin incele­ m enin, gün düz gün eş ile gün eş ışığın d a ince­ lem ekten daha kolay olduğunu görecektir. — K u şku su z. — E n son un da da, güneşin niteliğini, su ­ da ya da yabancı yerlerde göründüğünce de­ ğil, yerinde olduğunca gözlem leyip, üzerinde düşünebilecektir, san ırım . — Öyledir. — B u n d an sonra a rtık son uç çık aracak ­


12

MÎSTÎSÎZM VE MANTIK

tır. M evsim lerle yılların yaratıcısı, görünen dünyadaki tü m nesnelerin koruyucusu, m a­ ğ a ra d a ark a d a şları ile birlikte gördüklerinin nedeninin hep gün eş olduğu son ucuna v a ra ­ caktır. — B u son uca v araca k tır d oğal o lara k ... — Şim di, d ostu m Glaucon, bu hayalî ola­ yı az önce söylediklerim e tüm üyle u y gu lam a­ lısınız; gözün açığa çıkardığı yöreyi tutukluların m a ğarası ile, o rad ak i ateşin ışığın ı da güneşin gücü ile k a rşıla ştıra ra k yapm alısınız, bunu. Y u k a n y a yükselip, ü st d ünyayı d ü şü ­ nerek ruhun düşünceler yöresine erişeceği so­ n u cu n a varırsan ız, öğrenm ek istediğiniz in an ­ cım ın yönelim ini an larsın ız; doğru m u, y an ­ lış mı, onu d a T an rı bilir yalnızca. Ancak, be­ nim görüşüm şu yoldadır; bilgi dünyasında «îy i»n in tem el ieda’sı araştırm alarım ızın sını­ rıdır ve kolay algılan am az; algılan d ığın d a da, onun bütün aydınlık ve güzel şeylerin k ay n a­ ğı olduğunu an larız - görülen dünyada ışığın yaratıcısı, bilgi d ü n y asın da da doğrunun ile aklın yetkili d ağıtıcısıdır. Özel y aşan tısın d a ya da toplum sal y aşan tısın d a bilgece d av ra­ nan bir kişi, bu «îy i» îd e a ’sını gözönünde tu t­ m ak zorundadır.»


MİSTİSİZM VE MANTIK

13

B u bölüm de, E flâ tu n ’un öğretilerinin ço­ ğun da olduğu gibi, iyi’nin gerçek ile özdeşleştirildiği görülm ektedir. B u özdeşleştirm e, fel­ sefe geleneğine girm iş, günüm üze dek de sü ­ regelm iştir. Böylece iyi’ye y asam alı bir işlev gördürerek, E flâ tu n felsefe ile bilim a rasın d a bir ayrılık y aratm ıştır; bundan da, kanım ca, o zam an d an bu y an a ik isi de zarar gö rm ü ştü r ve görm ektedir. B ilim adam larının, doğayı in ­ celerken, um u tların ı, beklediklerini, bir y an a atm a la rı gerekir; filozoflar da d oğru’y a u la ş­ m ak istiyo rlarsa, bunun tıpkısını y ap m alıd ır­ lar. Ahlâk görüşleri, an cak d oğrulu kları a n ­ laşıldığın d a y asa sa l sayılabilirler. D oğruluk görüşü içinde yaşantım ızı, duygularım ızı dü­ zenleyebilirler, düzenlem elidirler de; ancak, doğrun un ne olduğunu bize zorla onaylatam azlar. E flâ tu n ’da, — bilim sel yanını belirleyenler a ra sın d a — bunun bilincine vardığın ı gösteren bölüm ler bulunur. İçinde S o k ra te s’in, genç bir kişi gözüyle, P arm en id es’e «idealar» k u ram ı­ nı an lattığ ı bölüm en önem lisidir. S o k ra te s’in, iyinin ‘id eası’ nın bulundu­ ğunu, kıl, çam ur, pislik gibi şeylerin ise bu n ­ dan yoksun olduğunu açık lad ık tan sonra.


14

MİSTİSİZM VE MANTIK

Parm enides ona «en değersiz nesneleri bile küçüm sem em eyi» öğütler. B u öğüt gerçek bir bilim sel d avran ışı gösterir. Felsefenin en güçiü o lan ak ların a u laşılacak sa, bu yansız tu tu m ile gizem cinin yüce gerçeği, gizli iyi’yi an lay ı­ şı birleştirilm elidir. B u yönde başarısızlık, ül­ kücü felsefeyi çoğunluk zayıf, can sız ve özsüz yapm ıştır. Ü lkülerim iz an cak dünya ile birleş­ tiğinde ürün verebilir: ondan ayrı oldukların­ da kısır kalırlar. D ünya ile birleşm e de, ger­ çeklerden k açan ya d a dünyanın, u m u tların a uym asını öncelikle isteyen bir ülküyle gerçek­ leştirilem ez. Farm enides’in kendisi, E flâtu n ’un düşün ­ cesinde egem en olan ilginç gizem ciliğin k ay ­ nağıdır. «M an tıksal» denilebilecek gizem cilik­ tir bu; m an tık üzerine kurulan k u ram larla belirlenm iştir. B a tı’d a Parm enides ile o rtaya çıkan bu tü r gizem cilik, o zam andan H egel ile onun bugünkü izleyicilerine k ad ar bütün b ü ­ yük gizem ci m etafizikçilerin düşüncelerine egemen olm uştur. Gerçek, der Parm enides, ya­ ratılam az, yıkılam az, değiştirilem ez, bölüne­ mez; «güçlü zincirlerle bağlıdır, kım ıldayam az; başlan gıcı ile son u yoktur; varolm a ile yokolm a u zak laştırılm ıştır çünkü, gerçek


MİSTİSİZM VE MANTIK

15

inanç onları a tm ıştır.» A raştırm asının tem el ilkesi Hegel'ciliğe de ters düşm eyen şu tü m ­ cede belirtilm iştir; «N eyin olm adığını bile­ m ezsiniz -olanaksızdır bu- ne de söyleyebi­ lirsin; düşünülebilen ile varolabilen aynı şeydir.» S o n ra yine: «Söylenebilen ile düşünüle­ nin varolm ası gerekir; v ar olm ası olan aklıdır çünkü; yok olan ise varolam az,» der. D eğişik­ liğin olanaksızlığı bu ilkenin ard ın dan gelir; çünkü geçm işte varolanın üzerinde k o n u şu la­ bilir, bu nedenle, yine vardır dem ektir. Gizemci felsefe her çağd a, dünyanın her yerinde, incelediğim iz öğretilerle açıklan an belirli inançlar içinde nitelendirilir. ö n ce, araştırıcı, an alitik bilgiye karşın, an lay ışa olan inancı vardır: tüm üyle d u yu la­ ra dayanan, bilim le dış görünüşün y av aş ve yan ılabilir incelenm esine k arşın bilgeliğe hız­ lı, delici ve zorlayıcı giriş yolu inancıdır bu. İçsel bir tu tk u y a kapılm a yeteneğindeki kişi­ lerin tüm ü, nesnelerin gerçek olm adığı duy­ gusun a kapılm ış, gündelik şeylerle ilintilerini koparm ışlardır zam an zam an. B u durum da, dış dünyanın katılığı yok olur, ruh da, sonsuz bir yalnızlık içinde, kendi derinliklerinden, o zam an a dek gerçek ve canlı o larak görünm üş


16

MİSTİSİZM VE MANTIK

olan düşsel görüntülerin çılgın dan sın ı o rtaya çıkarır. Gizem cinin b aşlan gıçtak i olum suz yö­ nü, d ah a ü stü n bir bilgeliğe girişin, duyu lar yoluyla edinilen bilgiden k u şk u lan m ak la h a ­ zırlanabileceği görüşüdür. B u olum suz deneyi bilen çoğu kişi d ah a öteye gitm ez; o ysa g i ­ zemci için ise d ah a yetkin bir dünyanın giri­ şidir bu. Gizemci anlayış, gizem perdesinin k alk tı­ ğı, gizli bilgeliğin, birden, kuşkun un ötesinde bir kesinlik kazan dığı duygusu ile b aşlar. G iz­ liliğin açığa vu ru lm ası ve kesinlik d uygusu belirli bir in an çtan önce gelir. Gizem cilerin u laştık ları belirli in an çlar, an layış an ın da y a­ şan an sözsüz deneyler üzerinde düşünm enin son ucudurlar. Çoğunluk, bu an ile gerçek ilin­ tisi olm ayan inançlar, giderek an a çekirdeğin çekiciliğine kapılırlar; böylece de, tü m gizemcilerce pay laşılan k an ıların yanında, d ah a yörel ve d ah a geçici nitelikte k an ılarla k arşılaşı­ rız. ö zn el kesinlikleri nedeniyle tem elde gi­ zemci k an ılarla karışıp, birleşirler bunlar k u ş­ kusuz. Biz, böylesine tem elsiz gelişm eleri önem sem eyip, kendim izi tüm gizem cilerin p a y laştığı in an çlarla sınırlayabiliriz. A ydınlanm a anının ilk ve en dolaysız


MİSTİSİZM VE MANTIK

17

ürünü, gizliliği açıklayış, an layış ya da seziş denilebilecek bir yolla varılabilen ; y anılsam a b atak lığın a götürdüğüne in an ılan m an tığa, u sa ve çözümlemeye k a rşıt bir bilgi olanağına in an m aktır. B u inan çla yakın dan ilişkili, gö­ rünen dünyanın ardında, ondan tüm üyle de­ ğişik bir G erçeklik kavram ı vardır. B u G erçe­ ğe, çoğunlukla, tap ın m ay a v aran bir h ay ran ­ lıkla bakılır; her zam an, her yerde yakınlığı duyulur, duyu gösterileriyle örtülm üş, ve onu k av ram ay a yatkın kişiler için, İn san o ğlu n u n açık ahm aklığı ve kötülüğü ard ın d an bile, tüm görkem i ile p a rlam a ğ a h azır bekler. Ozanlar, ressam lar ve âşık lar bu görkem in a r­ dından k o şa rlar; tu tk u n ca izledikleri güzellik, onun güneşinin solgu n bir y an sım asıd ır yal­ nızca. G izem ciler ise görü şü n tü m ışığın da y a­ şa r : başkaların ın loşlu kta arad ık ların ı onlar öteki bütün bilgilerin bilgisizlik sayılabileceği bir bilgiyle bilirler. Gizem ciliğin ikinci özelliği, birliğe in an ­ cı, dolayısiyle de bölünm e y ad a k arşıtlık o la­ nağını inkâr etm esidir. H erak leito s’un «iyi ile kötü birdir» dediğini gördük; son ra yine o, F. 2


18

MİSTİSİZM VE MANTIK

«y u karıy a giden yol ile a şa ğ ıy a inen yol tek­ tir ve aynıdır» da der. Benzer tutum , çelişkili önerm elerde görü lür: «Aynı ırm ak lara hem gireriz, hem girm eyiz. H em varız, hem yokuz.» Parrnenides’in, G erçeğin tekliği ve bö­ lünm ezliği konusundaki sav ı birliğe duyulan bu itkiden doğar. E flâtu n ’da bu itki, ‘id ealar’ kuram ı ile dengelendiğinden, pek belirli de­ ğildir; an cak, m an tığın ın izin verdiği ölçüde, İyiliğin üstün lüğü öğretisinde yeniden ortaya çıkar. H em en hem en bütün gizem ci m etafiziğin üçüncü belirtisi Z am an ’m gerçekliğinin inkâ­ rıdır. Bölüm ün inkârının bir son ucudur bu: M adem ki h er şey tektir, öyleyse geçm iş ile geleceği birbirinden ayırm ak bir y an ılsam a­ dır. P arm en id es’de bu öğretinin a ğ ır bastığını görm üştük; m odern düşün ürler arasın d a da, Sp in oza ile H egel’in sistem lerin de bu gö rü ş tem ellendirilir. G izem ciliğin, bizce önem li olan son öğre­ tisi, bü tü n kötülüklerin sad ece görüntü, ve an alitik düşîüncenin bölerek y a d a k a rşıtlık k u rarak m eydana getirdiği bir y an ılsam a ol­ duğu inancıdır. Gizem cilik, sözgelim i, zorba­ lık gibi d av ran ışların ‘yi’ olduğunu söyle­


MİSTİSİZM VE MANTIK

19

mez, ancak, gerçekliklerini yadsır: bunlar, iç görüşün k avray ışıy la bağlarım ızı koparm am ız gereken ald atıcı biçim ler dünyasına, alt dün­ y aya aittir. K im i kez —sözgelim i, H egel’de, Sp in oza’da d a sözle— yalnızca kötülük değil iyilik de y an ılsam a sayılır. Ancak, Gerçeklik say ılan şeye k a rşı d u y g u sal tutum , onu G er­ çeğin iyi olduğu in an cı ile kendiliğinden bir­ leştirecek niteliktedir. H er durum da, gizem ci­ liğin ah lâkî özelliği, b aşk ald ırm a ile öfkeden yoksunluk, sevinçle kabulleniş, iyi ve kötü diye iki k arşı küm eye bölünm enin doğruluğu­ n a inanrnayıştır. B u tu tu m gizem ci deneyin niteliğinin doğrud an doğruya son ucud ur: bir­ lik an lam ı ile son su z b arış duygusu birleştiril­ m iştir. Gerçekte, b arış duygusu, tıpkı düşler­ deki d uygular gibi, gizem ci öğreti m eydana getiren birbirine bağlı in an çlar sistem in i y a­ ratıyor diye bir ku şku uyan dırabilir. Ancak güç bir sorud ur bu; üzerinde in san lığın bir an laşm ay a v arm ası d a beklenemez. Böylece, gizem ciliğin d oğrulu k y a d a y an ­ lışlığını d üşünürken o rta y a dört soru çıkar; I. Bilm enin, akıl ile sezgi diyebileceğim iz, iki yolu m u v ard ır? Böyle ise, biri ötekine yeğ tu tu labilir m i?


20

MİSTİSİZM VE MANTIK

II. T üm çokluk ile bölünm e görüntü m ü­ dür? III. Z am an bir y an ılsam a m ıdır? IV. îyilik ile kötülükte ne tü r bir gerçek­ lik vardır? B u soruların dördünde de, tüm üyle geliş­ m iş gizem cilik b an a yanlış da gelse, b aşk a türlü elde edilem iyecek, gizem ci d uyu şlarda öğrenilm esi gerekli bilgelik u n su ru n u n bulun­ duğu kanısındayım . Gerçek bu ise, gizem cilik dünyaya ilişkin bir inanç diye değil bir y a­ şam görüşü diye salık verilebilir. B u yazım ­ da, m etafiziğe ilişkin inancın, duygunun y an ­ lış bir son ucu olduğunu göstereceğim : bu duy­ gu, tüm öteki düşünce ve d uyu şları renklen­ dirip, bilgi vererek, İnsanoğlu ndaki en iyinin esinleyicisi olsa d a ... Bilim in, gizem cinin ça­ bucak v arılan kesinliğine k arşıt görünen, ger­ çeği özenli ve sabırlı a ra ştırm a sı bile, içinde gizem ciliğin yaşayıp devindiği bir saygı duy­ gusu ile beslenip, desteklenir.


MİSTİSİZM VE MANTIK

21

I. A K IL İL E SE Z G İ (1) Gizem cinin dünyasının gerçek olup olm a­ dığı üzerinde hiç bir şey bilm iyorum . B u dün­ yayı ne y ad sım ak istiyorum ne de onu açığa vuran kavrayışın gerçek bir kavray ış olm adı­ ğını bildirm ek. Y ap m ak istediğim —bilim sel d av ran ış işte bu rad a gereklidir— en önemli gerçeklerin çoğu, ilk önce, bu araçla (gizem ci kavray ışla) bulunm uş o lsa bile sın an m am ış ve desteksiz bir kavrayışın gerçeklik için ye­ te rsiz bir tem in at olm adığını gösterm ektedir. İçgüd ü ile aklı k arşıt gösterm ek oldukça sıra ­ d an d ır: 18. yüzyılda karşıtlık aklın y ararın a idi; R ou sseau ile rom an tik akım ın etkisi sonu­ cunda ise sezgiye yeniden önem verildi; önce, yönetim ve düşüncenin yapm a biçim selliğine karşı çıkan larca, son ra da, geleneksel tanrıbilim in sav u n m asın ın salt akılcı yoldan y ap ıl­ m ası giderek güçleştikçe, bilim de y aşa m a ve (1) Bu kesit ile gelecek bölümlerdeki bir, iki sayfa Open Court Publishing Company’nin bastığı On our knowledge of the external world’de çıkmış­ tır. Ancak, özgünlükle bu yapıt için yazıldıklarından, onları burada bıraktım.


22

MİSTİSİZM VE MANTIK

dünyaya dinsel b ak ışla b ağd aştırd ık ları inanç­ la ra k arşı bir tehlike sezinleyenler içgüdüyü ak la yeğ tu tm u şlard ır. Bergson, «sezgi» adı altında, içgüdüyü m etafizik gerçekliğin tek y argıcısı durum una çıkardı. Gerçekte ise, sezgi ile aklın k a rşıtlığı tüm üyle bir y an ılsa­ m adır. İçgüdü, sezgi ya da kavray ış, akim son rad an onayladığı ya d a reddettiği in an ç­ ları getirir. Ancak, onaylam a d ah a a z içgüdü­ sel olm ayan in an çlarla uyuşm ayı içerir. Akıl, y aratıcıd an çok uyum sağ lay a n denetleyici bir güçtür. S a lt m an tık sal bir a lan d a bile, ye­ ni olan a ilk u laşan ise, akıl değil, kavrayıştır. Akıl ile sezginin kim i kez çatıştığı durum ­ lar, özel in an çlara ilişkindir; öteki in an çlarla bağdaşm azlıkları ne k ad ar büyük olu rsa ol­ sun, bun lara kesin ve içgüdüsel bir k ararlılık ­ la inanılır. İn san o ğlu n u n bü tü n yetenekleri gibi içgüdü de, yanılır. Akıl yönünden güçsüz kişiler, bunu b aşk aların d a kabul ederler de, kendilerinde etm ezler. İçgüdünün yanılm a olan ağının en az görüldüğü durum lar, doğru yargının in san varlığının a y a k ta du rm asın a yardım ettiği p ratik d u ru m lardır: örneğin, başkaların ın bize k a rşı olan düşm anlık veya dostluğu, çoğunlukla, çok özenli gizlemelere


MİSTİSİZM VE MANTIK

23

rağm en, gerçekten o lağ an ü stü bir ayırım la duyulabilir. B u du ru m lard a bile çekingenlik ya d a y altak lan m alarla yanlış izlenim ler ve­ rilebilir. D ah a dolaylı u y gu lam alard a, sözge­ lim i felsefenin ilgilendiği konular gibi, çok güçlü içgüdüsel inan çlar kim i kez tüm üyle yan ılabilir; aynı derecede güçlü öteki in an ç­ la rla uyuşm azlığa düştükçe bu yanılm ayı biz de anlarız. İşte bu tü r d uru m lard a, in an çla­ rım ızı birbiriyle uyuşup u yuşm am ası yönün­ den sınayan, kuşkulu du ru m lard a iki yanda da yanlışlığın nerede olabileceğini aklın d ü ­ zenleyici aracılığı gerekir. B u ra d a içgüdünün tüm üne k arşı çıkış yoktur; yalnızca d ah a sıra ­ d an am a güvenilirliği d ah a az olm ayan yön­ lerini bir y an a itip, içgüdünün herhangi bir ilginç yönüne körükörüne bağlan m ay a karşı çıkılm aktadır. Aklın düzeltm eyi am açladığı, böylesine tek-yanlılıktır, yoksa içgüdünün kendisi değil. B u az b asm ak alıp sözler, B ergso n ’un «sez­ gi» yi «ak ıl»a k arşı sav u n m asın a u y gu lan arak açıklanabilir. Bergson «bir nesneyi bilm enin son derece değişik iki yolu» v ard ır der; «ilki, nesnenin çevresinde dönüşüm üzü içerir; ikincisi, o nesnenin içine girdiğim izi. İlki, bulu n­


24

MİSTİSİZM VE MANTIK

duğum uz yerdeki görü şü m üz ile bu gö rü şü ­ m üzü açıkladığım ız sim gelere dayan ır. İk in ­ cisi ise, ne görüş açısına ne de sim geye d ay a­ nır. İlk türdeki ^bilginin ‘göreli’de (relatif) durduğu, İkincinin, olabilen durum larda, rnutlakı elde ettiği söylenebilir.» (1) B u n la ­ rın İkincisi, sezgi, bir tü r ‘zihinsel d u y g u d aş­ lık tır; bununla kişi, nesnede benzersiz, bu ne­ denle de açık lan am az olan a rastla m ak için, kendisini nesnenin içine koyar» (s. 6). B erg­ son, A çıklam ada, kendini-bilm eye değinir: «Y alın bir çözümleme ile değil, sezgiyle hepi­ m izin içten yakaladığı, en az, bir gerçek v ar­ dır. Z am an içinde akıp giden kişiliğim iz —süregiden kendim iz— dir bu» (s. 8). B ergso n ’un felsefesinin geri kalan bölüm ü, sezgiyle edini­ len bilginin yetersiz kelim eler aracılığıyla, a n ­ latılm asın ı ve ard ın d an gelen, bilim den ve sağd u y u d an çıkarılan sözde bilginin tüm üyle suçlan m asın ı kapsar. B u işlem, içgüdüsel in an çlar ça tışm asın ­ da yan tu ttuğun d an , bir y an daki inançların

(I) Bergson: Introduction to Metaphysics (Meta­ fiziğe Giriş) s. 1.


MİSTİSİZM VE MANTIK

25

ötekilere k arşın d ah a çok güvenilir oldukları­ nı isp atlam ak zorunluluğundadır. Bergson s a ­ vunm asını iki yoldan y ap m ağ a çalışır; birin­ de, zihnin biyolojik b aşarı sa ğ la y a c a k p ratik yetisini açıklar; ötekinde, h ayvan lardaki ola­ ğan ü stü içgüdü örneklerini verir, dünyanın sezgiyle anlaşılabilecek, zihne ise şaşırtıcı ge­ lecek özelliklerini gösterir. B ergson ’un, zihnin, doğru in ançların k ay ­ n ağı değil de, varolm a kavgasın d a gelişm iş bir yeti olduğu kuram ı üzerinde şun ları söy­ leyebiliriz: önce, varolm a k avgasın ı ve in sa n ­ oğlunun biyolojik ataların ı yalnızca zihin yo­ luyla biliriz: zihin yanıltıcı ise, o rtay a çıkarı­ lan bu tarih de büyük bir olasılıkla gerçek de­ ğildir. Öte yandan, evrim in D arw in’in söyle­ diği gibi oluştuğu düşüncesini B ergso n ’la p ay ­ laşırsak, o zam an yalnızca zihnin değil tü m yetilerim izin, p ratik faydan ın b askısı altın d a geliştiği o rtaya çıkar. Sezgi doğrudan doğru­ ya fay d alı iken en iyi biçim inde görünür; söz­ gelim i b aşk aların ın kişilikleri ile eğilim lerine ilişkin d uru m lard a. B ergson , bu tü r bilgi için gerekli yeteneğin varolm a kavgası ile açık­ lan m ası olanağının, örneğin, tem el m atem a­


26

MİSTİSİZM VE MANTIK

tik için gerekenden d ah a az olduğu kan ısın ­ dadır. Ama, sah te bir d ostlu k la aldatılm ış il­ kel bir vahşi, yanlışını h ay atıy la ödeyebilir; öte yandan, en uygar to plu m larda bile kişi­ ler m atem atik kon usun daki yeteneksizlikle­ rinden dolayı ölüm cezasına çarptırılm azlar. B ergso n ’un h ay v an lard ak i sezgiye ilişkin ör­ neklerinin en önem lilerinin tüm ü, doğrudan doğruya, varolm a güdüsüne bağlıdır. Gerçek şu ki, hem sezgi hem de zihin, faydalı olduk­ ları için gelişm işler ve, genel anlam ıyla, ger­ çeği y an sıttık ların d a yararlı, sah teyi y an sıt­ tıkların d a ise zararlı olm uşlardır. Zihin, u y ­ g a r bir kişide, san atçı yeteneği gibi, zam an zam an bireye y ararlılık tan öte bir noktaya k ad ar gelişm iştir; sezgi ise, u y garlık arttık ça vokolm a yolundadır. Genellikle de, çocuklar­ da yetişkinlerden, eğitim görm em iş kişilerde, eğitim görm üşlerden d ah a büyük oranda b u ­ lunur. K öpeklerde ise sezgi, in san lard a bulu­ nanın tüm ünü aşar. B u gerçeklerde bir sezgi öğütlem esi bulan kişilerin orm anlardaki vah­ şi y aşam a dönm eleri, kendilerini boyayıp, o t­ larla beslenm eğe başlam aları gerekir. Şim di de, sezginin, B ergson ’un öne sür­ düğü gibi, yanılm azlık niteliği taşıyıp taşı-


MİSTİSİZM VE MANTIK

27

m adiğini inceliyelim . Ona göre bunun en g ü ­ zel örneği kendim izi tan ım am ızd ır; ancak, bi­ lindiği gibi kendini-bilm e çok gü çtü r ve pek az gerçekleşir. Örneğin, çoğu kim se y arad ılış­ tan cim ri, gösterişçi, ya da kıskan çtır; en iyi dostları bu özelliklerini güçlük çekm eksizin fark etse de, kendileri bu duru m ların ın bilin­ cine varm azlar. Sezgide, zihinde yok olan bir inandırıcılığın bulunduğu doğrudur. Sezgi varken doğrulu ğun d an k u şku lan ılam az; a n ­ cak, incelendiğinde, zihin gibi yanılabilirliği görülürse, öznel kesinliği değerini y itirir, d a ­ yanılm az bir a ld atm ay a dönüşür. Kendinibilm enin yan ın d a, sezginin en önemli örnek­ lerinden birisi de in san ların sevdikleri kişiler üzerine bilgileri olduğuna in an m alarıdır: de­ ğişik kişilikler arasın d ak i duvarın say d am laş­ tığı görülür, kişiler b aşk aların ın içlerini de kendilejininki gibi gördüklerini san ırlar. Oy­ sa, bu tür du ru m lard a ald a tm a b aşarıy la uy­ gulan ır ve ald atm an ın k asıtlı olm adığı d u ­ ru m lard a bile, genellikle deneyler, zam anla, v arsay ılan an layışın bir y an ılsam a olduğunu, uzun sürede de, zihnin d ah a y av aş yol bulan yöntem lerinin güvenilirliğini tan ıtlar. Bergson, zihnin nesnelerle, yalnızca geç-


28

MİSTİSİZM VE MANTIK

inişteki deneylere benzedikleri o ran da ilgile­ nebileceğini, sezginin ise, her yeni am n ben­ zersizliğini, eşsizliğini an la m a gücünün bu­ lun duğunu ileri sürer. Her an da yeni, benzer­ siz bir şeyin bulunduğu gerçektir kuşkusuz; bunun zihinsel kavram lar aracılığı ile tü m ü y ­ le açık lan am ıy acağı da doğrudur. Y alnızca do­ laysız ta n ım a yeniye, benzersize ilişkin bilgi sağlay abilir. B u tü r dolaysız tan ım a da tü ­ m üyle duyum la verilir, görebildiğim k ad arıy ­ la, kavran m ası özel bir sezgi yetisi gerektir­ mez. Yeni verileri sağ lay a n duyum dur, ne zi­ hindir, ne de sezgi. Ancak, veriler yeni iken, zihnin onlarla u ğ ra şm a yeteneği sezgininkinden d ah a çoktur. B ir tavuğu yavru ördek sü ­ rü sü a raşm a, kuşkusuz, sezgi götürür, yoksa ördekleri an alitik yöntemle tan ım ak am acı değil; ancak, ördekler suya girdiklerinde, sez­ ginin y an ılsam ası o rtaya çıkar ve tavu k kıyı­ da kalak alır. G erçekte sezgi, içgüdünün bir yönü, gelişm iş bir biçim idir; tüm içgüdüler gibi de sözünü ettiğim iz h ayvan m ki gibi alış­ kanlıkları biçim lendiren alışılm ış çevrelerde hoşa gider; çevreler, alışılagelm em iş eylem bi­ çimi gerektirecek bir d uru m a dönüşür dönüş­ mez, tüm üyle yetersiz kalır.


MİSTİSİZM VE MANTIK

29

Felsefenn am açlad ığı, dünyanın k u ram ­ sal olarak anlaşılm asın ın , h ay v an lar için, v ah ­ şiler için, hepsinin ötesinde en uy gar in san lar için bile p ratik önem i yoktur. B u nedenle de, sezgi ya da içgüdünün, işlenm em iş, hazır ve aceleci yöntem lerinin bu a lan d a u y gu lan m a­ ları için elverişli bir o rtam b u lacak ları varsayılam az pek. Sezgiyi en iyi duru m un da göste­ ren, eski eylem türleridir; h ayvan larla, yanin san larla akrabalığım ızı o rtaya koyan tü r ­ deki eylemler. K en din i-sakm m a ve sevgi gibi k onularda, sezgi (her zam an değilse de) kim i kez, eleştirici zihni şa şırta n bir hız ve ke­ sinlikle çalışır. Ancak felsefe, bizim geçmişle yakınlığım ızı belirleyen u ğraşlard an biri de­ ğildir: çok ince, çok uygar bir araştırm ad ır; felsefenin b aşarısı içgüdüsel y aşan tıd an be­ lirli bir bağım sızlığı, kim i kez de, dünyaya ilişkin um ut ve k o rk u lardan bile arın m ayı ge­ rektirir. B u nedenle, sezgiyi en iyi d uru m da felsefede görm eyi bekleyemeyiz. Tersine, fel­ sefenin gerçek a m a ç la n ile bunların k av ran ­ m aları için gerekli düşünce alışk an lık ları y a ­ bancı, alışılm am ış ve uzak olduğundan, başka alan lard an çok burada, zihin sezgiye ü stü n lü ­ ğünü ta n ıtlar; çözüm lenm em iş ve ivedi inanç­


30

MİSTİSİZM VE MANTIK

lar d a eleştirisiz onaylanm ayı en az hakkedenlerdir. Sezgiye güvenle d ay an m an ın kendini-öne sürm esinde, o n ay lattırm ak isteyişine karşın, bilim sel kısın tı ve dengeyi savun u rken biz yalnızca, bilgi çevrim i içinde, dünyanın tüm büyük dinlerinin öğrettiği, p ratik u ğraşlard an özgürlüğü, kişilikdışı yansızlığı, derin d ü şü n ­ celere d alışların yüceliğini savunuyoruz. Böylece, bizim vardığım ız sonuç, bir çok gizem ci­ nin belirgin in an çlarıyla ç a tışsa da, temelde, bu in an çları esinleyen ruh a ters düşm ez, ter­ sine, bu ruhun düşünce alan ın a uygulanışının ürünüdür. II. B İR L İK İL E ÇOKÇULUK Gizemci ay d m latışm en inandırıcı yönle­ rinden birisi bütün nesnelerin birliğinin, tek­ liğinin, an laşılır biçim de o rtaya kon ulm ası­ dır; bu da dinde k am u tan rıcılığa (pantheism ) felsefede birciliğe (m onism ) yol açm ıştır. P ar­ m enides ile başlayan, H egel ve izleyicilerinde en yüksek n oktaya v aran ayrıntılı, yetkin bir m antık, evrenin bölünm ez bir B ü tü n , bölüm ­ leri gibi görünenlerin de, salt görüntüler ol-


MİSTİSİZM VE MANTIK

31

duğuııu isp a tla m ak am acıy la, geliştirilm iş­ tir. G örüntü dünyasının ötesinde, bir G erçek­ lik kavram ı, tek, bölünm ez ve değişm ez bir gerçeklik, B a tı felsefesine Parm enides ta ra ­ fından, gizem ci ya da dinsel nedenlerle değil, var-olm ayışm olanaksızlığı gibi m an tıksal bir ta rtışm a tem elinde soku lm uştur. Çoğu m eta­ fizik sistem ler bu tem el düşüncenin ü rü n ü ­ dürler. Gizem ciliği sav u n m ak ta ku llan ılan m antıkda, m an tık sal bir y an ılgı v ar gibidir, tek­ nik yönden de eleştirilere açıktır. B a şk a bir yerde açıkladığım bu eleştirileri burad a tek­ rarlam ay acağım ; güç, oldukça da u zun d urlar; yerine gizem ci m an tığı y arata n bilinç d u ru ­ m unu çözüm lem eğe çalışacağım . D uyularla algılan an d an oldukça değişik bir gerçeğe inanış, genellikle gizem cilik ile m etafiziğin kayn ağı olan belirli duygusal d u­ ru m lard a day an ılm az bir güçle o rtay a çıkar. B u tü r bir d u ygu sal durum ağ ır basarken, m an tığa ihtiyaç duyulm az; bu nedenle, ger­ çek gizem ciler m an tık kullanm az, doğrudan doğruya k av ray ışların a dolaysız u laşm ay a baş vuru rlar. Ancak, böylesine tam gelişm iş bir gizem cilik B a tıd a pek az bulunur. D uygusal


32

MİSTİSİZM VE MANTIK

kan ıların yoğunluğu azalınca, akıl yürütm e alışkan lığın d aki bir kişi, kendinde bulunduğu inançları destekleyecek m an tık sal sebepler aray acak tır. Ancak, inanç d ah a önceden o rta­ ya çıkıp varlığım sürdürdü ğün d en , kişi ken­ dini öneren her sebebi elverişli k arşılay acak ­ tır. K işin in m an tığı ile tan ıtlan an k arşı dü­ şünceler gerçekte gizem ciliğin p arad o k sları­ d ır ve kavrayış ile u y u şacaksa, m antığının u laşm ası gereken am açlardır. Son u cu n da or­ tay a çıkan m antık, çoğu düşünürü bilim dün­ yası ile gün lük y aşan tıy a ilişkin bilgi verm ek­ te yetersiz kılar. B u tü r bilgi verm eğe istekli olsalardı, m antıklarının yanılgısını bu lu rlar­ dı; oysa, bu düşünürlerin çoğu, gün lük y a şa n ­ tı ile bilim dünyasını an lam ak tan çok, üstünduyarlı bir «gerçek» dünya çıkarm a, onu ger­ çek olm am akla su çlam ay a yönelm işlerdir. M antık, gizem ci büyük düşünürlerce işte böyle izlenm iştir. Ancak, bu kim seler gizemci coşkunun, duygunun v arsay ılan anlayışını gerçek diye aldıkların dan , çoğunluk, m an tık ­ sal öğretileri belirli bir k u ru lu k ta sunulm uş; izleyicileri de bunları o rtaya çıktıkları anlık ay d ın latm alard an bağım sız san m ışlardır. Oy­ sa kökenleri o n lara bağlı süregelm iş ve bilim


MİSTİSİZM VE MANTIK

33

ile sağ d u y u d ü n y ası yönünden — S a n ta y a n a ’dan y ararlı bir sözcük alıp ku llan ırsak— «kö­ tücül» kalm ışlardır. E n sağ lam yerleşm iş ve inanm aya değer görülen tüm olağan ve bilim ­ sel gerçeklerle öğretilerinin uyuşm azlığını dü­ şünürlerin kayıtsızca karşılay ışların ı ancak böyle açıklayabiliriz. Gizem cilik m an tığı kötücül her şeyin te­ m elindeki eksiklikleri, pürüzleri gösterir; bu da doğaldır. M an tığa yönelme, gizem ci tu tu m içinde iken değil de, bu durum dan u za k laştık ­ ça yeniden kendini gösterir; ancak bunu, yit­ m ekte olan k avray ışı yeniden kazan m a ya da hiç değilse onun kavray ış k arşısın d a görüne­ nin de görüntü olduğunu tan ıtlam ak isteğiyle y ap ar. O rtaya böyle çıkan m an tık ne yansız­ dır, ne de açık; üstelik bu m an tığ a u y gu lan a­ cağı günlük y aşan tıd an belirli bir tiksinm e son ucun d a varılm ıştır. B u tü r bir tu tu m en iyi son uçlara yönelm ez kuşkusuz. H erkesin de bildiği gibi, bir y azarı sa lt yerm ek için okuya­ rak anlayam ayız. Doğa’nın kitabını d a tüm ü y­ le görüntü olduğu k an ısıy la okum ak, onu a n ­ lam ağa götürm ez bizi. M antığım ız sırad an F. 3


34

MİSTİSİZM VE MANTIK

dünyayı kolay a n laşılır bulm ak istiyorsa, k a r­ şı tutum alm am alı, onu genellikle, m etafizikçilerde bulunm ayan bir iyi k arşılay ışla ele a l­ m alıdır. I II. ZAMAN Z am anın gerçek olm adığı bir çok m eta­ fizik sistem lerin baş öğretisidir. Parm enides’in yap tığı gibi bu, çoğunluk m an tık sal sav lar üstüne k u ru lm u şsa da, kökenleri, hiç değilse yeni sistem lerin kurucuların da, gizem ­ ci kavrayış an ın da doğan kesinliğe dayan ır. İran lı S o fî ozanın dediği g ib i: (1) «T an rıy ı görüşüm üzden gizleyen geçm iş ile gelecektir. İkisin i de ateşle yakın! D ah a nice süre B ir kam ış gibi bu bölmelerle a y rılacak sın ?» E n sonunda gerçek olanın değişm ezliği­ nin gerekliliği inancı oldukça sıradan d ır; bu inanç, m etafizik bir kavram olan töz’ün (cev­ her, substan ce) ortaya çıkm asına yol açm ış(1) Whinfield’in Mesnevi çevirisi (Trübner, 1887), s. 34.


MİSTİSİZM VE MANTIK

35

tır. B u gü n enerji ile kütle birikim i gibi bilim ­ sel öğretilerde bile, tüm üyle bilime ayk ırı ola­ rak, bu inancın doğrulandığını öne sürenler de vardır. B u görüşteki doğruyu, yanlışı bulup çı­ karm ak güçtür. Z am anın gerçek olm ayışı ve duyu dünyasının bir yan ılsam a olduğu savı konusundaki görüşler de, kanım ca, aynı ölçü­ de aldatıcı sayılm alıdır. Yine de, zam anı ger­ çeğin önem siz ve yüzeyde bir özelliği say m a­ nın duyulan, am a açıklan m ası güç — bir a n la­ m ı vardır. G eçm iş ile gelecek şim diki an gibi gerçek say ılm alıdır; zam an a kölece bağlılık­ tan belirli bir ölçüde ku rtu lm ak d a felsefe dü­ şüncesi için zorunludur. Zam an, kuram dan çok u y gu lam ada, gerçekten çok isteklerim iz yönünden önem lidir. K anım ca, dünyanın d a ­ h a gerçek bir görüntüsü, nesnelerin d ışard aki sonsuzluk dün yasın dan zam an ak ışın a girdik­ leri düşünülerek elde edilir, zam anı herşeyin acım asız kıyıcısı say a n görüşten değil. Hem düşüncede, hem duyguda, bilgeliğin an ah tarı, zam an gerçek bile olsa, onun önem sizliğini kavram aktadır. Geçmişe ilişkin duygularım ızın geleceğe ilişkin d uygularım ızdan neden böylesine d e­


30

MİSTİSİZM VE MANTIK

ğişik olduğunu kendim ize sorarsak , bu durum açıkça görülebilir. B u değişikliğin nedeni bü­ tünüyle p ra tik tir: isteklerim iz geleceği etkile­ yebilir, geçm işi ise etkileyem ez; gelecek belirli bir ölçüde gücüm üze bağım lıdır, geçm iş ise d eğiştirilem iyecek d urağan lıktad ır. Ancak, her gelecek, bir gün geçm iş o lacak: geçm işi bugün gerçekten görüyorsak, eskiden, d ah a gelecek iken, de şim di gördüğüm üz gibi olm a­ lı, şim di gelecek olan da, geçm iş olduğunda göreceğim iz gibi olm alı. B u nedenle, geçm iş ile gelecek a rasın d a duyulan nitelik ayrım ı, te.mel bir ayrım değildir; bizimle ilgilidir ay ­ rım yalnızca, yansız düşüncede ise yok olur. Zihin dünyasında düşünm enin yan tutm azlığı, eylem d ünyasında hakgözetirlik ve bencil­ likten u zaklık diye görünen kayıtsızlık erde­ m iyle aynıdır. D ünyayı gerçekten görmek, d ü ­ şüncede gün lük tu tk u ların baskısının üzerine çıkm ak isteyen bir kim se, geçm iş ile geleceğe ilişkin tutum ayrılıklarım yenmeyi, tüm za­ m an akışını bir an layış görünüm ünde incele­ m eyi öğrenm elidir. Zam anın, bence, k u ram sal felsefe düşün ­ cem ize h an gi an lam d a girm em esi gerektiği evrim düşüncesi ile bağdaştırılan , Nietzche,


MİSTİSİZM VE MANTIK

37

yararcılık (p ragm atizm ) ve B ergson ile geliş­ tirilen felsefe ile açıklanabilir. B u felsefe, y a­ şam ın en a lt düzeyindeki türlerden in san oğ­ lu n a dek süregiden bir gelişim e d ayan arak, ilerlem e’de evrenin tem el yasasın ı görür; böylece de, önce ile son ra arasın d ak i ayrım ı d ü­ şünce sınırları içine sok ar. D ünyanın geçm iş ve gelecek tarih i ile çatışm ak istem iyorum . Ancak, hızlı b a şa rı sarh oşluğun d a, evrenin doğru o larak a n laşılm ası için gerekli pek çok şeyin un u tuld uğun u sanıyorum . E sk i Y unan kültürün den birşeyleri, D oğunun tevekkülün­ den birşeyleri sab ırsız B atın ın kendine güve­ ni ile birleştirm eli, a n cak bundan so n ra genç­ liğin coşkunluğundan yetişkinliğin olgun bil­ geliğine erişilir. Bilim e b aşv u rm asın a karşın, yine de, kanım ca, gerçek bir bilim sel felsefe çok d ah a coşkun, çok d ah a ayrıdır, dünyayla ilişkisi az olan u m u tlara karşılık verir, b a şa ­ rılı uygulanm ası için de d ah a k a tı bir disipli­ ni gerektirir. D arw in’in Türlerin K ökeni dünyayı, değiğişik h ay v an lar ve bitki türleri arasın d ak i ay ­ rım ın, göründüğü gibi d u rağan ve değişm ez bir ayrım olm adığına inandırdı. Sın ıflam ay ı ko­ lay laştırıp kesinleştiren, Aristo geleneceğinde


38

MİSTİSİZM VE MANTIK

ta b u la ştırılan ve dinsel doğm a adın a sözde gerekliliği yüzünden korunan doğal türler öğ­ retisi. birden, biyoloji d ünyasından tüm üyle uzaklaştırıldı. İn san oğlu ile d ah a aşağ ı h ay ­ v an lar arasın d aki, bize çok büyük gelen, ay ­ rım kesinlikle ne insanoğlu bölüm üne giren ne de girm eyen a rad ak i v arlık ları da k a p sa ­ yan, a şam alı bir oluş diye gösterildi. G üneş ile gezegenlerin, ilkel, az çok ayrım laşm am ış bu lu tsu (n o b u la)’d an türem iş olabileceğini d ah a önce L aplace gösterm işti. Böylece, eski d u rağan sın ırlar sallan dı, belirsizleşti; tüm kesin çizgiler bulan ıklaştı. N esneler ile türler sınırların ı yitirdi; nerede başlayıp, nerede bit­ tiklerini kim se söyleyem ez durum a geldi. M aym unla ak rab alığı in san oğlu n u n ü s­ tünlük duygusunu bir an için sa r sa da, o, çok geçm eden, yeniden kendini beğenm enin bir yolunu b ulm uştur hep; bu yol da evrim «fel­ sefesidir». Amipten insanoğluna k adar uza­ yan süreç, filozo flara kesin bir ilerleme gibi gö rü n m ü ştü r — am ipin bu düşünceye katılıp k atılm ıyacağı bilinm ez oysa. Bilim in, geçm i­ şin tarih i diye gösterdiği değişim ler dizisi, böylece, evrende iyiye doğru bir gelinim y a sa ­ sının açıklayıcısı o larak sevinçle kiirsılanm ış-


MİSTİSİZM VE MANTIK

39

tır— evrim ya da y av aş yavaş gerçekte yerini a lan bir düşüncenin açık lan ış!. Ancak, bu tü r bir görüş, Spen cer’i ve H egelci evrim ciler d i­ yebileceğim iz kişiler için yeterli olsa da, deği­ şikliğe yürekten bağlı kişiler için yeterli de­ ğildir. D ünyanın gitgide y ak laşm ak ta oldu­ ğu ülkü, bu görüşteki kişilere göre, esin u y an ­ dırm ak için pek cansız, pek d u rağan dır. Y al­ nızca özlem değil, ülkü de bu evrim sürecin­ de değişm eli, gelişm elidir: belirli, değişm ez bir a m aç değil, bu sürec’e tek b aşın a birliğini ve­ ren ve yaşam ın kendisi dem ek olan itkiyle ye­ ni gereksinm elerin sürekli biçim lenm esi ge­ reklidir. B u felsefede y aşam sürekli bir akıştır, içindeki tüm bölm eler de yapm adır, gerçekdışıdır. Ayrılıklar, başlan g ıçlar ve bitişler, sa lt kullan ışlı uydu rm alardır. Y alnızca kırılrnaksızm akan, düzgün bir geçiş vardır. B u gü n ü n inançları, bizi akış boyunca ta şırla rsa, bugün için doğru sayılabilirler; y arm ise yanlış ola­ cak lard ır; yeni d u ru m lara göre yeni in an çlar­ la yer değiştirm elidirler. T üm düşüncelerim iz kullanışlı uydu rm aları, akışın h ay alî dondu­ rulm alarını, içerir: bütün u y d u rm alara k a r­ şın, gerçek, a k a r gider; bu gerçeği yaşarız,


40

MİSTİSİZM VE MANTIK

am a, düşüncede algılayanlayız. H er n asılsa, açıkça söylenm eksizin, geleceğin, önceden görem esek de, geçm iş ya da şim diden d ah a iyi olacağı güvencesi a ray a sık ıştırılır; okuyucu, aç ağzını, yum gözünü dendiği için şeker bek­ leyen çocuk gibidir. B u felsefede m antık, m a­ tem atik, fizik yoktur, (d u rağan ) dırlar bunlar çünkü. Gerçek olan, y ak laşıldık ça u zak laşan ve u laştığı yerleri u zaktan göründüklerinden başka y ap an gökkuşağı gibi, bir a m aca yönel­ m iş ve ilerleyiş değildir. B u felsefenin teknik yönden incelenm esi­ ne girişi önerm iyorum . Y alnızca, esinleyici güdüleri ile ilgileri öylesine p ratik , u ğraştığı soru n lar öylesine özel ki, bence, gerçek felse­ feyi oluşturan so ru n lara değindiği düşünüle­ m ez pek; işte bunu belirtm ek istiyorum . Evrim ciliğin en çok ilgilendiği sorun, in­ san oğlun un yazgısı ya d a hiç değilse yaşam ın yazgısı sorunudur. B ilgi için bilgiden çok ah ­ lâk ve m utlulukla ilgilenir. Aynı şey öteki fel­ sefeler için de söylenebilir ve felsefenin vere­ bileceği türdeki bilgi için de pek istek yoktur; bunu kabul etmeliyiz. Ancak, felsefe gerçeğe u laşm ak ise eğer, her şeyden önce, filozofla­ rın gerçek bilim adam ın ı nitelendiren yan tu t­


MİSTİSİZM VE MANTIK

41

m ayan zihinsel m erakı edinm esi gerekir. Ge­ leceğe ilişkin bilgi —insanoğlunun yazgısını öğrenm ek istiyorsak, araştırm am ız gereken b ilg i, türü de budur— belirli, d ar sın ırlar içinde olanaklıdır. Bilim in ilerleyişi ile sın ır­ ların ne k a d a r genişletilebileceği bilinemez. Geleceğe ilişkin önerilerin, konusu nedeniyle, belirli bir bilim d alın a girdiği açıktır; bunlar araştırılac ak sa , bu bilim in yöntem leriyle araştırılm alıd ır. Felsefe öteki bilim ler gibi a y ­ nı tü r so n u çlara kestirm e yol değildir: ger­ çek bir çalışm a y ap ılacaksa, kendi alan ın da bulunm alı bu ve öteki bilim lerin ne isp a tla y a ­ bileceği ne de isp atlay am ıy acağı son uçları am açlam alıdır. K ötüden iyiye değişim anlam ın daki iler­ lem e kavram ın a d ay an an evrim cilik, zam an kavram ını kölesi değil de acım asız, kıyıcı yö­ neticisi y ap ar; bu nedenle de, felsefe, düşün­ ce ve d uyu şların da en iyinin kayn ağı olan düşünce yansızlığını yitirir. M etafizikçiler, gördüğüm üz gibi, zam anın gerçekliğini tü ­ m üyle yadsım ışlardır. Ben, bunu yapm ak is­ tem iyorum ; yalnızca, yadsım ayı esinleyen akıl görüşünü, düşüncede, geçm işi şim di ile aynı gerçeklikte, gelecek ile aynı önem de gören


42

MİSTİSİZM VE MANTIK

tu tu m u sak lam ak istiyorum . «B u ray a dek,» der Spinoza (1), «akıl nesneyi zihnin buyru­ ğu n a göre kavrarken, düşünce ister geçm işin, ister geleceğin, ister şim dinin olsun, aynı de­ recede etkilenecektir.» E vrim e d ay an an felse­ fe, işte bu «Zihnin buyru ğuna göre kavrayış» tan yoksundur. IV. İY İL İK İL E K Ö TÜ LÜ K Gizem cilik bü tü n kötülüklerin y an ılsam a olduğunu savunur, kim i kez aynı görüşü iyi­ lik için de sav u n u r; an cak, çoğunlukla, ‘G er­ çek tüm üyle iyidir’ görüşündedir. İki görüş de H erakleitos’da bulunur: «İyilik ile kötülük birdir» der; son ra yine, «T an rı’ya her şey d ü­ rü st, iyi ve doğrudur, an cak in san lar kim i şeyleri yanlış, kim ini de doğru say arlar.» Ay­ nı ikili durum Spinoza’da d a görülür; ancak, sa lt in sa n la ra özgü iyilikten söz etm ek iste ­ m ediğinde, Spinoza, «yetkinlik» sözcüğünü kullanır. «Gerçeklik ve yetkinlik ile bir şeyi dem ek istiyorum ,» der; (2) bir b aşk a yerde (1) Ethics, Bk. IV., Prop. LXII. (2) lb., Pt„ II. Df. VI.


MÎSTİSÎZM VE MANTIK

43

de şu tan ım ı buluruz: «İyi, bize yararlı oldu­ ğunu kesinlikle bildiğim iz şeydir» (1). Y e t­ kinlik, bundan ötürü, G erçekliktedir; iyilik ise, bizimle ve gereksinm elerim izle bağın tılı­ dır, yansız bir inceilem ede de yokolur. Gi­ zem ciliğin ah lâk açısın d an görüşünü a n ­ lam ak için bu tü r bir ayrım ı gereklidir san ı­ rım ; görünüş dünyasını, birbiriyle çatışır gö­ rünen bölüm lere ayıran dünyaya ilişkin, ve alt düzeyde bir tü rü vardır iyilik ile kötülü­ ğün. Ancak, iyiliğin, hiç bir kötülük türün ün k arşı çıkm adığı, Gerçeğe değgin, d ah a üstün, gizem ci bir türü de vardır. İyilik ile k ötülüğü n öznel olduklarını k a ­ bul etmeden, bu durum un m a n tık sal açık la­ m asını yap m ak oldukça güçtür. İyi olan, salt kendisine belirli bir tü r duygu kötü olan da, başka tür d u ygu lar beslediğim izdir. Seçim yapm am ız, ak la yakın iki eylem den birini öte­ kine yeğ tutm am ız, p ratik h a y a tta ‘iyi’ ile ‘k ö tü ’ nün ya da hiç değilse ‘daha iyi’ ile ‘d a­ ha k ö tü ’nün ay rım ının yapılm asını zorunlu kı­ lar. B u ayrım , eylemle ilgili herşey gibi, gizem ­ ciliğin görüntü dünyası saydığı d ün yaya da (1)

Ethics, Pt. IV., Df. I.


44

MİSTİSİZM VE MANTIK

ilişkindir. B ir eylem i gerektirm eyen düşünce dünyam ızda, yansız olunabilir, eylem in gerek­ tirdiği ah lâkî ikilik de o rtad an kaldırılabilir. S a lt yansız kalabildiğim iz süre, eylem in hem iyiliğini hem de kötülüğünü y an ılsam a sa y a ­ biliriz. Ancak, gizem ci görüşüm üz v arsa, tüm dünyayı sevmeye ve ta p m a y a değer bulur­ sak,

«Yeryüzü ve tüm sıradan görünümler... Tanrısal ışıkta süslenmiş,» görü nürse bize, eylem inkinden d ah a yüce bir iyiliğin bulunduğunu, bu üstü n iyiliğin ger­ çeğe olduğu gibi tü m dünyaya da ilişkinliğini söyleriz. Böylece, ikili tu tu m ile gizem ciliğin bu ikilik arasın d ak i tereddütleri açıklan ır ve h aklılığı belirlenir. B u evrensel sevgi ile sevincin tüm v a r­ lıklard a bulunabilir olm ası y aşam ın sü rd ü ­ rülm esi ve m u tlu lu ğu için çok önem lidir; üzerine k u ru lacak in an çlar yanında, gizem ci d uyu şlara da ölçüsüz değer verir. Ancak, yan­ lış in an çlara yöneltilm ek istem iyorsak, gi­ zemci duyuşun kesinlikle neyi açıkladığını anlam alıyız. İn san o ğlu yaradılışın ın olan ak­ larını -daha soylu, daha m utlu, daha özgür bir y aşan tı olanağını- o rtaya çıkarır. İn san o ğ ­


MİSTİSİZM VE MANTIK

45

lu d ışında ya d a evrenin n iteliği üzerine ge­ nel bir açık lam a yapm az. İyilik ile kötülük, gizem ciliğin her yerde bulduğu üstü n iyilik biie, kendi duyuşlarım ızın b aşk a şeylerde yan sım asıd ır; nesnelerin içlerindeki tözün bir bölüm ü değildir. B u nedenle de, in san ın öz varlığından kopm uş, yansız bir düşünüş, nes­ neleri iyi ya d a kötü diye yargılam ıyacaktır. Oysa, gizem ciye tü m dünya iyidir dedirtecek evrensel sevgi duygusuyla k o lay ca k ay n aştın * 'ab ilir de. Evrim felsefesi, ilerlem e kavram ı a ra c ı­ lığıyla, d ah a iyi ile d ah a kötünün ahlâkî iki­ liğiyle yakından ilişkilidir; bundan ötürü de evrim felsefesi, yalnızca iyi ile kötüye tüm ü y­ le hiç yer verm eyen a ra ştırm a d a n değil, herşeym iyiliğini öne süren gizem ci in an çtan da u zaklaştırılm ış olur. Böylece, iyi ile kötünün ayrım ı, zam an gibi, bu {felsefenih acım asız efendisi olur ve düşünceye eylem in k u ru n tu ­ lu seçiciliğini getirir. İyi ile kötü, zam an gibi, düşünce dünyasının yaygın ya d a tem el öğe­ leri değildirler, zihnî h iyerarşinin en son, ol­ dukça da uzm an laşm ış üyeleridirler. G ördüğüm üz gibi, gizemcilik, iyilik ile kö­ tülü ğü zihin yönünden tem el say m ayan görüş


46

MİSTİSİZM VE MANTIK

ile u y u şacak biçim de y oru m lan sa bile, geç­ m işin çoğu büyük filozofu ve dinsel öğretm en­ leriyle artık tam bir an laşm ay a varam ıyacağımız da kabul edilm elidir. Ancak ben, ahlâk düşüncelerinin felsefeden ayıklanıp a tılm ası­ na bilim sel bir gereklilik, üstelik — çelişki gi­ bi görünse de— ah lâkî bir gelişim olacağın a inanıyorum . İki savın da k ısaca savun u lm ası gerekir. D aha in san ca isteklerim iz için doyum um udu — dünyada şu ya da bu hoşagiden a h ­ lâkî özelliklerin bulunduğunu gösterm e um u­ du— görebildiğim k adarıyla, bilim sl felsefe­ nin, doyurm ak için bir şeyler yapabileceği tü r­ de değildir. İyi bir dünya ile kötü bir dünya arasın d ak i ayrım , bu dü n y alarda varolan be­ lirli şeylerin belirli özelliklerindeki ayrım dır: felsefe alan ın a girm ek için yeterince soyut bir ayrım değildir bu. Sözgelim i sevgi ile nefret, ah lâk açısın d an birbirinin karşıtıdır; felsefe­ ye göre ise, bu ikisi nesnelere karşı birbirine çok benzeyen tu tu m lard ır. Akıl olgu ların ı oluşturan bu tu tu m ların genel biçim ile yapı­ sı felsefenin sorun udur; ancak, sevgi ile nef­ ret arasın d ak i bir biçim ya da yapı ayrım ı değildir; bu nedenle de, felsefeden çok özel


MİSTİSİZM VE MANTIK

47

bir psikoloji alan ın a girer. Böylece, filozofları çoğunlukla esinleyen a n lak kon u ları ikinci derecede önemli kalm alıdır; ah lâk a bir tü r il­ gi tüm çalışm ayı esinleyebilir; ancak, ayrın tı­ ya sokulm am alı, ara n ıla n belirli son uçlarda da beklenm em elidirler. İlk b ak ışta bu görüş bize um u t kırıcı gö­ rünürse, benzer değişikliğin tüm öteki bilim ­ lerde de gerekli bulunduğunu an ım say abili­ riz. B ir fizikçi ya da kim yacının iyonların ya d a atom ların ah lâk açısından önemlerini is­ p a tla m a sı gerekli değil artık ; bir biyologdan açım ladığı bitki ya d a h ayvan ların y ararlılık ­ ların ı ta n ıtlam ası beklenmiyor. B ilim den ön­ ceki çağlard a durum böyle değildi. Örneğin, astronom i, in san lar astrolojiye inandığı için geliştirilm işti: gezegenlerin devinim lerinin insan oğu lların m y aşan tıların a en dolaysız ve önemli ilintisi bulunduğu sanılıyordu. B u inanç çürüyüp, yansız astronom i çalışm aları oaşlaym ca, astro lo jiy i son derece ilginç bulan çoğu kişi, in san ları ilgilendiren pek az yanı bulunduğu için astronom iyi u ğ raşm ay a değer bulm am ıştır. Fizik, örneğin E flâ tu n ’un Tim aeus’unda göründüğü gibi, ah lâk kavram larıy ­ la doludur: yeryüzünün beğenilm eğe değdiği­


48

MİSTİSİZM VE MANTIK

ni gösterm ek ereğinin tem el bölüm üdür. Mo­ dern bir fizikçi ise, tersine, yeryüzünün beğe­ nilm eğe değdiğini y ad sım asa da, bir fizikçi o larak, ah lâk nitelikleriyle de ilgilenm ez: y al­ nızca gerçekleri bulm aktır am acı, iyi m i yok­ sa kötü m ü diye düşünm ek değil. Psikolojide bilim sel tu tu m fiziksel bilim lerdekinden çok d ah a yeni, çok d ah a gü çtü r: in san ın doğasını ya iyi y a d a kötü say m ak, p ratik te çok önemli say ılan iyi ile kötü arasın d ak i ayrım ı teoride de v arsay m ak doğaldır. Ahlâk yönünden y an ­ sız bir psikoloji an cak son yüzyılda gelişm iş ­ tir; b u rad a da ah lâkî yansızlık bilim sel başarı için tem el olm uştur. Felsefede şim diye dek ah lâkî yansızlık pek az aran m ış ve hem en hem en de hiç uygu­ lanm am ıştır. K işiler kendi isteklerini a n ım sa ­ m ak, felsefeleri de istek leri açısın d an y argıla­ m ışlardır. B elirli bilim lerden u zaklaştırılan iyilik ile kötülük kavram ların ın dünyanın a n ­ laşılm ası için a n a h ta r sağ lam ala rı gerektiği inancı felsefeye sığın m ak istem iştir. Ancak, bu inanç, en son sığın ağın dan da, felsefe bir düşler dizisi o larak k alm ay acak sa eğer, çıka­ rılıp atılm alıd ır. M utluluğun, onu doğrudan d oğru y a aray a n la rc a bulunam ıyacağı bilinen


MİSTİSİZM VE MANTIK

49

bir gerçektir; bu iyilik için de söylenebilir. H iç değilse düşüncede iyi ile kötüyü unutup, yaln ızca gerçeği öğrenm eyi ara ştıran ların iyi­ yi bulm a olan akları, dünyayı kendi istekleri­ nin aracılığın d a görenlerden d ah a çoktur. Böylece yine çelişik görünen görüşe geli­ riz: dünyaya kendi iyilik ile kötülük k avram ­ ların ı uygulam ayı önerm eyen bir felsefe, y al­ nızca gerçeğe u la şm a k la kalm az, ayn ı zam an ­ d a üstün bir ah lâk görüşünün de ürünü olur; bu ah lâk görüşü, evrim cilik ve çoğu gelenek­ sel sistem lerin evreni sürekli o larak yeniden değerlendiren ve onda günün ülkülerinin ke­ sin belirtisin i bulm aya çalışan ah lâkların d an d ah a yücedir. Dinde, dünyaya ve in san oğlu ­ nun yazgısına ilişkin her derin ve önemli dü­ şüncede, hep bir boyuneğm e öğesi vardır; in­ san oğlunun gücünün sınırlılığını kavrayıştır bu; m odern dünya ise, hızlı özdeksel b a şa rıla ­ rı, sın ırsız ilerlem e o lan ak ların a a şın inancıy­ la, bir ölçüde bundan yoksundur. «Y aşan tısı­ nı seven, onu y itirir»; çok güvenli bir yaşam tu tk u su sonucu, y aşam , kendine en ü stü n de­ ğeri vereni yitireceği korkusu vardır. Dinin

F. 4


50

MİSTİSİZM VE MANTIK

eylem de aşılad ığ ı boyun eğme, tem elde, bili­ m in düşüncede ö ğrettiği ile birdir; ahlâkî y an ­ sızlık bu boyuneğişin ürünüdür, b aşarılar da bu ürünle elde edilm iştir. A nım san m ası bizi ilgilendiren iyilik, y a­ ratm a sı kendi gücüm üzde olan iyiliktir —ken­ di yaşantılarım ızdaki, dünyaya tu tu m u m u z­ d ak i iyilik. İyiliğin d ışard a gerçekleşm esi inancında direniş kendini-beğenişin bir biçi­ m idir; bu da, istediği dış iyiliği sağ lay am az­ ken, gücüm üzde y ata n iç iyiliği bozabilir, a l­ çakgönüllülükteki değeri, bilim sel tutum daki verim liliği o lu ştu ran gerçeğe saygıyı yıkabi­ lir. İıısan oğu lları, kuşkusuz, y arad ılışların d a ­ ki insan doğasını tüm üyle aşam azlar; ilgim i­ zin yönünü sa p ta m a k için bile olsa, düşünce­ lerim izde öznel bir şey kalm alıdır. Ancak, bi­ limse] felsefe yansızlığa kişilerin izlediği tüm öteki u ğ ra şlard a n d ah a çok yakınlaşır; bu ne­ denle de, dış dünya ile, ulaşılabilecek en y a­ kın, en sürekli ilişkiyi kurm am ızı sağ lar. İlkel bir k afa için h er şey ya dostçadır ya da d ü ş­ m anca; a n cak deneyler gösterm iştir ki, d ost­ luk ile düşm anlık dünyanın anlaşılabilm esin i sağ lay an k av ram lar değildirler. Böylece bi­


MİSTİSİZM VE MANTIK

51

lim sel felsefe, şim diki d u ru m d a oluşum süre­ cinde bile olsa, bilim öncesi in an çlar ya da düşlerden çok d ah a ü stü n bir düşünce biçim i örneği verir; kendini a şm a ğ a her y ak laşış gi­ bi, bereketli bir ödülü de birlikte getirir: gö­ rüş, genişlik ve an lay ış artışını. Evrim cilik, belirli bilim sel gerçeklere b aşv u rm asın a k a r­ şın. gerçek bir bilim sel felsefe değildir; za­ m anın kölesidir, ah lâk konularını ele alır, d ü n y ay a ilişkin kaygularım ızla, yazgılarım ız­ la u ğraşır çünkü. G erçek bir bilim sel felsefe d ah a alçakgönüllü, d ah a bölüm lü, d a h a güç­ tü r; ald atıcı u m u tla n övm ek için d ış görün­ tülere parlaklık verm ez yazgıya k arşı d ah a bir ilgisizdir, in san oğlu n a özgü geçici istek ­ lerim izin acım asız zo rlam alan n d an uzak, dünyayı olduğunca görm eğe d ah a yetenekli­ dir.


BÖLÜM I I Liberal E ğitim d e B ilim in Yeri

I Bilim , sırad an gazete okurlarına, telsiz telgraf ile uçaklar, radyo-aktif ile m odern kim yanın şaşırtıcı bulu şları gibi, coşku y a ra ­ tan p arlak b a şa rılar biçiminde sunulur. B e­ nim an latm ak istediğim , bilim in bu yanı de­ ğil. B u yönüyle bilim, en son bulunan nesne­ leri içerir; d ah a yeni, zam an a d ah a uygun bir bulgu onların yerini alın cay a kadard ır ilginç­ likleri; sokaktaki ad am ı ilgilendiren, p ra tik h a y a tta y ararlı bulguları, bir rastla n tı sonu­ cu, y aratan , sab ırla ku ru lm u ş bilgi sistem leri­ nin hiçbirisini de o rtay a koym azlar. B ilim le birlikte d oğaya giderek d ah a çok egem en olun m ası, kuşkusuz, bilim sel a ra ştırm a ları des­ teklem ek için oldukça yeterli bir nedendir. A ncak bu neden öylesine sık ileri sürülüyor, öylesine kolay beğeniliyor ki, bence aynı dere-


MİSTİSİZM VE MANTIK

53

cede önemli, öteki nedenlerin üzerlerinde bile durulm uyor. A şağıda, işte bu öteki nedenlerle, özellikle dünya görü şü m üzü biçim lendiren bi­ lim sel d üşünüş alışkan lıklarım ızın içsel değe­ riyle, ilgileneceğim. T elsiz te lg raf örneği iki gö rü ş arasın d ak i ayrım ı belirlem eğe y aray acak tır. B u bu lgu da gerekli hem en bütün zihin çabasında ü ç kişi­ nin k atk ısı vardır- F arad ay , M axwel ve Hertz. Deney ve kuram ın seçenekli a şa m a ların d a bu üç kişi elektrom agnetizm ’in çağd aş teorisini k u rm u ş ve ışığın elektrom agn etik d alg alarla özdeşliğini gösterm iştir. B u ldu kları sistem zi­ hin yönünden çok ilginçtir; görünüşte ayrı ve sayısız türlülü kteki olayları bir a ra y a getirir, b irleştirir; h ayran lık u y an d ıran biriktirici bir akıl gücünü o rtaya koyar. B u lu şların ın tel­ graf sistem ine uygulanabilm esi için ay a rlan ­ m ası gereken m ekan ik ayrın tılar da, k u şk u ­ suz, büyük ölçüde u sta lığ ı gerektirm iştir; an ­ cak, yansız düşünm eye konu olabilm ek için, onlara bu özelliği verebilecek evrensellikten ve yaygın etkinlikten yoksundurlar. Edebiyat eğitim inin bilim e d ay an an eği­ tim e ü stün lüğü kan ısı oldukça yaygındır. E d eb iy at eğitim i, y anlış kullanılagelen kül­


54

MİSTİSİZM VE MANTIK

tü r sözcüğünün iy i an lam ın d a bir kültürü oluşturduğu, in san a kişilikten uzak, bilgili bir görüş kazandırdığı, k a fa eğittiği belirtilerek yeğlenir. B ilim in en coşkun sav u n u cu ları bile k ültü rün fay d ay a fed a edilm em esi görüşüne d ay an d ırırlar savlarını. K ü ltü re say gı gö ste­ ren bilim adam ları, k lasik dil ve edebiyat a la ­ nında bilgili kişilerle k arşılaştık ların d a, on­ lard an a şa ğ ı kaldıklarını, incelik olsun diye değil, içtenlikle o n ay larlar; öte y an d an bili­ m in de in sa n la ra yararlığı ile denge k u rd u ğ a belirtilir. B u tu tu m bilim ad am ların d a süregittikçe, durum kendini' d oğru lam a eğilim i gösterir: salt yararlılık u ğru n a bilim in içsel değerli yönleri bir y an a b ırak ılm ak ta ve aklın d ah a ince özelliklerini besleyip biçim lendiren o y av aş ve sistem li bakışın sak lan m a sın a sü r­ dürülm esine, pek çaba gösterilm em ektedir. Bilim in eğitim sel değerinde v arsay ılan bu tü r bir a şa ğ ı durum , bugü n ün gerçeklerinde v arsa bile, kanım ca yalnızca bilim in kusuru değildir bu; bilim in Öğretiliş ruhunundur ku­ sur. Bilim in tüm olan akları öğretenlerce kay­ ran sa idi, en ü st akıl yetkinliğini oluşturan düşünm e alışk an lık ların ı y a r a tm a yeteneği hiç değilse edebiyatm ki, özellikle eski Y unan


MİSTİSİZM VE MANTIK

55

ve L atin edebiyatm ınki k adar, ü stü n olurdu san ırım . B u n u söylerken k lasik filoloji eğiti­ m ini küçük düşürm ek gibi bir isteğim yok. Ben, kendim, y ararlılık ların ın tadın a v aram a ­ dım ; E sk i Y unan ve Latin yazarları üzerinde­ ki bilgim de hem en tüm üyle çevirilerden edi­ n ilm iştir. Yine de, E sk i Y u n an lıların gö steri­ len büyük ilgiyi h ak k ettikleri ve yazdıklarını tanım am anın büyük, önemli bir eksiklik ol­ duğu üzerinde in an d ır ilm iş im dir. G örüşüm ü, onlara sald ırarak değil, bilim de sav sak lan m ış yetkinliklere ilgi çekerek yürütm ek istiyorum . S a lt k lasik öğrenim in tem elinde bir bo­ zukluk da görü nür — geçm işe gereğinden çok verilen önem dir bu. K esinlikle biten ve bir d ah a d a geri gelm iyecek olan’m üzerinde ça­ lışm ak, şim di ile geleceğe yöneltilecek eleştiri­ ler konusunda alışkan lık doğurur. Ş im d iv i ü s­ tün y ap an nitelikler geçm işin ilgisini yönelt­ tiği nitelikler değildirler, bu nedenle de, Y u ­ n an u y garlığı öğrencisi bunları görmeyebilir. Yeni ve gelişm ekteki bir şeyde, ince beğenjli bir kim seye şaşırtıcı gelecek çiğ, kaba, üstelik de pek sıra d a n bir yön bulunur; bu yüzden sert ilişkilerden çekinerek, geçm işin ince ve budanm ış bahçelerine çekilen kişi, geçm işin


56

MİSTİSİZM VE MANTIK

kabalığının kendi çağında çiğ b u larak k a çtı­ ğı kim seler k ad ar k ab asab a in san larca düzel­ tildiğini unutuverir. D eğeri an cak öldükten son ra an lam a alışkan lığı d a salt k ita p la ra gö­ m ülü bir y aşan tın ın sonucudur. Tüm üyle g e ç­ m işe d ay an an bir k ü ltü rü n gün lük çevreden çıkıp, çağd aş şeylerin temel görkem ini ya da geleceğin d ah a da büyük görkem ini görm esi hiç de kolay değildir:

«Gözlerim yalnızca geçmişin kişilerini gör­ medi; Şimdi de uzaklaşıp gitti onların çağı . Ağlıyorum - göremiyeceğimi düşünerek Gönencin kahramanlarını.» Böyle der Çinli ozan; an cak bu tü r bir yansızlık B atın ın k avgacı ortam ında bu lu n ­ m az pek; geçm iş ile geleceğin şam piyonları, her ikisinin de değerlerini aray ıp bulm ak için birleşecekleri yerde, bitm ez tükenm ez bir s a ­ vaş yü rü tü rler burada. Y alnızca sa lt k lasik diller eğitim ini değil, duruk, geleneksel ve akadem ik her kü ltü r bi­ çimini de engelleyen bu görüş, tem el soru y a yöneltir bizi kaçınılm az olarak: E ğitim in ger­ çek am acı nedir? B u sorun un karşılığın ı ver­


MİSTİSİZM VE MANTIK

57

m eden önce, «eğitim » sözcüğünü h an gi an ­ lam d a kullanacağım ızı tan ım lam am ız yerin­ de olur. B u am açla, onu kullan dığım anlam ı, aynı ölçüde y asa l iki ayrı an lam dan a y ıraca­ ğım ; birisi, kullandığım an lam d an d ah a geniş anlam lı, öteki ise d ah a d a r anlam lıdır. G eniş an lam d a eğitim , yalnızca öğretim le öğrendiğim izi değil, kişisel denem elerimizle tüm öğrendiklerim izi de k ap sar - y aşam eği­ tim iyle kişiliğin o lu şm asıd ır bu. E ğitim in bu yönünden, çok önemli de olsa, söz etımyeceğim ; incelediğim iz so ru n lara oldukça yabancı kon ular getirir çünkü. D ar anlam da, eğitim , öğretim le sın ırlan ­ dırılabilir; türlü konularda kesin, belirli bilgi­ lerin verilm esidir bu. Böyle bilgi, kendi için ve kendi içinde, gün lük y aşan tıd a yararlıdır. İlk eğitim — okum a, yazm a ve aritm etik— hem en tüm üyle bu türdedir. Ancak, gerekli olsa da, kısıtlı öğretim benim incelem ek iste ­ diğim an lam d ak i eğitim i kendi b aşın a oluş­ turm az. Benim aldığım an lam d a eğitim şöyle t a ­ n ım lanabilir: öğretim yolu ile belirli akıl a lış­ kanlıklarının oluşturulm ası, y aşam a ve d ü n ­ yaya l>elirli bir b akışın biçim lendirilm esi. B u ­


58

MİSTİSİZM VE MANTIK

rad a bize düşen, öğretim in son ucunda, h an gi akıl alışkan lıkları, ne tü r hir bakış um ulabilir, diye kendim ize sorm aktır? B u sorunun karşılığın ı verdikten sonra, istediğim iz a lış­ k an lık larla, bakışın o lu şm asın a bilim in k atk ı­ sının ne olabileceğini sap tam a ğ a çalışabiliriz. T üm y aşan tım ız ilk itkiler ile içgüdüle­ rin belirli bir say ısı — çok küçük bir say ı de­ ğildir bu— üzerine k urulm u ştu r. S a lt bu itki ve içgüdülerle ilişkili bulu n an lar bize önemli ve ilginç gelir. E ylem içindeki yaşantım ızı, um utlarım ızı, korkularım ızı tü m isteklerin ilk iticilerinin denetim indeki bölgeden çıkarabi­ lecek «akıl» olsun, «erdem » olsun ya d a h angi ad altın d a o lu rsa olsun bir yeti yoktur. B u ilk itki ve içgüdülerin herbiri kraliçe arı gibi­ dir; kovana bal toplayan işçi arılard an y ar­ dım görür kraliçe arı; ancak, yok olduğunda da işçiler zayıf düşer, ölürler, petekler de bek­ lenen tatlılık tan yoksun kalır, dolam azlar. U ygar bir kişideki h er ilk itkide de aynıdır duru m : çevredeki dünyanın verdiği bal ne olursa olsun toplayıp biriktiren, etkin bir sü ­ rü, gözetici isteklerle sarılm ış ve k o ru n m ak ta­ dır. K raliçe-itki ölürse, alışkan lıklar bir ölçü­ de geçiktirse de, ölüm ün etkisi tüm ikinçil it­


MİSTİSİZM VE MANTIK

b9

kilere y av aş y av aş y ayılır ve bir yaşan ı çizgi­ si tüm üyle renksizleşir. ö n celeri coşku, can lı­ lık dolu ve y ap m ağ a değdiği açık ça belli olan şey, şim di sık ın tıy a ve am açsızlığa dönüşm üş­ tü r; d ü ş kırıklığı içinde y aşam ın an lam ın ı so­ ru ştu rm a ğ a b a şlar ve tüm üyle anlam sız, tü ­ m üyle boş olduğu kan ısın a van rız. İç tepkiyi zorlayabilecek bir dış an lam ın aran m ası, iste­ neni verem iyecektir hep: «an lam » tem elde ilk isteklerim izle ilişkilidir; söndüklerinde de y an sıttık ları değerleri hiç bir güç dünyaya ge­ ri getirem ez. E ğitim in am acı, bu nedenle, eğitilm em iş kişilerde bulu n m ayan ilk itkiyi y aratm ak ola­ m az; a m aç yalnızca, gözetici düşüncelerin s a ­ vı ve türlerin i arttırıp , en kalıcı doyum un ne­ rede bulunabileceğini göstererek, in san oğlu­ nun y arad ılışın daki etkinlik alan ların ın ge­ nişletilm esi olabilir. ‘D oğal k işi’den K alvinciliğin etkisiyle duyu lan iğrenm e son ucunda bu apaçık gerçek, gençlerin eğitim inde yanlış an laşılm ıştır; D oğa’nın, doğal olandaki en iyi şeyleri d ışarıd a bıraktığı san ılm ış, erdem öğ­ retm e çab ası da, tam -gelişm iş in sanoğulları yerine, bodur ikiyüzlülerin yetiştirilm esine yol açm ıştır. B u gü n k ü ku şağı eğitim in bu tü r


60

MİSTİSİZM VE MANTIK

yan lışlıkların dan d ah a iyi bir psikoloji ile d a ­ h a sevecen bir yürek ko ru m aktadır; bu ne­ denle, eğitim in am acının d oğay a k arşı çıkıp, onu yoketm ek olduğu kuram ı üstü n e d ah a başka bir şey söylem em iz gereksizdir. İsteğin ilk gücünü doğa’nm sağ lam ası ge­ rekse de, u y gar bir kişide doğa, ilkel bir kişi­ deki a ra sıra o rtay a çıkan, kesik ve şiddetli it­ kiler dizisi değildir. H er itkinin kendi y apısal bir düşünm e, bilgi ve y an sıtm a bakan lığı v ar­ dır; itk i çatışm aları bu yolda önceden görü­ lür, bilgelik denilebilecek birleştirici itkiyle de geçici itkiler denetlenir. Böylece, eğitim iç g ü ­ dünün ham lığını giderir, bilgi ile de bireyin dış dünya ile ilişkilerinin tü rlü lü ğü n ü ve bol­ luğunu a rttırır; bireyi soyut ve sav aşçı bir birim olm aktan kurtarıp, uzak ülkeleri, uza­ yın ırak yörelerini, ilgileri çem beri içinde geç­ m işle geleceğin geniş uzan tıların ı kucaklayıp, benimseyen bir evren v atan d aşı yapar. E ğ iti­ m in tem el ah lâkî sonucu, işte, isteğin diren­ m esindeki bu y um uşam a ile etkinlik alan ın ın genişlem esidir. B u ah lâkî son uçla yakından ilintili ola­ rak, eğitim in s a lt zihinsel am acı gelir; dün­ yayı bize, nesnel bir biçimde, n asılsa öyle gös­


MİSTİSİZM VE MANTIK

61

term e ve kişisel isteklerin dağın ık o rtam ın ­ d an uzaklaştırm a çabasıdır bu. Böylesine nes­ nel bir görüşe v arış kuşkusuz, ülküseldir, u la ­ şılm ak istenendir, yaklaşılabilir, an cak tam an lam ıyla gerçekleştirilem ez. Zihin alışk an ­ lıklarım ızın ve dünyaya bakışım ızın biçim len­ dirilm esi diye düşünülen eğitim , son u çta or­ tay a çıkan ü rü n ü bu ülküye y ak laştığı o ran ­ d a başarılı say ılab ilir; toplu m daki yerim izin, in san topluluğunun insan-dışı çevre ile ilişki­ sinin. bizim istek ve çıkarlarım ızın ötesinde kendi başına in san ların d ışın daki dünyanın niteliğinin görünüm ünü verdiği o ran da de­ m ektir bu. B u ölçüt o n aylan ırsa, bilim in ince­ lenm esine dönebilir, böyle bir a m aca bilimin katkısın ın ölçüsünü, eğitim de u y gu lan m asın ­ da karşısın d akilere göre bir yönden üstü n olup olm adığını araştırabiliriz. II E debiyat ile san atların karşısın da, bilim ­ de, karşıt, ilk b ak ışta çatışır görünen iki y a­ rarlı ü stün lük vardır. B u n lard an biri, tem el­ de gerekm eyen, an cak günüm üzde doğruluğu kesinleşen ve insanoğlunun gelecekteki b a şa ­


62

MİSTİSİZM VE MANTIK

rıları, özellikle de ü stü n başarılı öğrencilerin yap acağı y ararlı işler için y ararlı o lan u m u t­ tur. B u um udun birlikte getirdiği olum lu ba­ kış bilim in sıkıcı gelebilecek öteki yanını ör­ ter; benim kan ım ca bu öteki yan, olum lu b a ­ kış da, bir ü stü n lü k tü r; giderek, en büyük ü s­ tünlüktür; bundan, bilim sel gerçeklik söz ko­ nusu olduğunda, bütün öznel m ekanizm anın insanoğlunun tu tk u ların ın yersizliğini, k a ste ­ diyorum . B ilim eğitim inin yeğ tu tu lm ası ko­ nusun daki bu iki nedenin de ayrı ayrı geniş­ letilm esi gerekir. B irin cisi ile başlayalım . E debiy at ile sa n a t eğitim inde ilgim iz sü ­ rekli o larak geçm işe çekilir: E sk i Y unan ile R ön esan s’ın kişileri bugünün kişilerinden d a ­ ha iyi y ap m ışlard ır her şeyi; önceki çağların b aşarıları, çağım ızın yeni b aşarıların ı kolay­ laştırm ak tan çok uzaktır, gerçekte yeni b a şa rı­ ları ve özgünlüğe u laşm ay ı güçleştirir. S a n a t­ ta b aşarı yalnızca yığıcı, toplayıcı değildir, aynı zam anda, uygarlığın yıkm ağa yöneldiği belirli bir itki ve düş arılığına, yeniliğine de bağlıdır. Böylece, eski çağların edebiyat ve sa n a t ürünleriyle beslenenlere yersiz titizlik ile bir ölçüde terslik gelir. B u n d an d a kaçış yoktur pek; k a çan lar da ya geleneği bir yana


MİSTİSİZM VE MANTIK

63

itip iyiyi, güzeli bilerek yıkan zorbalar ya da özgünlük ara y ıp d a egzan trikliğe düşenlerdir. B u tü r bir zorbalıkta d a, büyük san atla rı or­ taya çıkaran yalınlık ile kendiliğindenlik yok­ tu r; kuram , henüz çekirdekteki kem iricidir, içtensizlik de, sözde bilgisizliğin y ararlılık ları­ nı bozar. S a n a t y aratıla rı dışında ü stü n akıl faa li­ yetini önerm eyen bir eğitim in oluşturduğu um utsuzluk, bilim sel yöntem öğreten eğitim ­ de yoktur kesinlikle. B ilim sel yöntem in bu­ lunm ası, tem el m atem atik dışında, geçm işin bir olayıdır; geniş an lam d a alırsak, G alileo’dan başlar da diyebiliriz. B u gü n dünyayı de­ ğ iştirm iştir; giderek a rta n bir hızla d a b aşa rı­ ları birbirini izlem ektedir. Bilim de kişiler ü s­ tün değerde bir çalışm a biçim i o rtaya koy­ m u şlard ır; b u rad a ilerleyiş, sa n a tta k i gibi, sü ­ rekli daha büyük olağan ü stü bir kişinin, o rta ­ ya çıkm asın a bağlı değildir artık ; çünkü bi­ lim de a rd ıllar öncekilerin om uzlarında yükse­ lirler; en ü stü n yetenekli bir kişinin bulduğu bu yöntemi, d ah a az yetenekli binlerce kişi uygulayabilir. Bilim de y ararlı bu lu şlar için üstün bir yetenek gerekli değildir. Bilim in y a­ pısı, u sta b aşla rı ve m im arların y an ısıra d u­


64

MİSTİSİZM VE MANTIK

v arcılarla sırad an işçileri de gerektirir. S a n a t­ ta, ü stü n yetenekli kişiler olm aksızın y ap m a­ ğ a değer hiç bir şey o rtay a çıkarılam az; bi­ limde en sırad an bir yetenek bile en üstü n bir başarıy a k atk ıd a bulunabilir. Bilim de gerçekten ü stü n yetenekli kişi, yeni bir yöntem bulan, y arata n kişidir. İlgi çeken bulu şlar, çoğunluk, ardılların ca, yönte­ m i yepyeni bir canlılık, öncekiyle ölçülemiyecek bir çalışm ayla yetkinleştirerek uygulayabilenlerce, oluşturulur. B u kişilerin akıl a la ­ nındaki yeterlikleri, nice p a rla k olursa olsun, işin gerektirdiği düşünm e yetisi açısından , yöntem i ilk bulanınkinin altın d ad ır hep. Bi­ limde, değişik sın ıflard ak i soru n lara uygun, ölçüsüz say ıda değişik yöntem ler v ard ır; an ­ cak, tüm ü nün de üstünde, ötesinde, pek ko­ lay tan ım lan am ıy an , bilim in yöntem i denile­ bilecek bir şey vardır, ö n celeri bunu tüm e­ varım yöntem i ile özdeşleştirm ek ve B aco n ’nın adıyla b a ğ d a ştırm a k bir alışkan lık olm uş­ tu. Ancak, gerçek tüm evarım yöntem ini B a ­ con bulm am ıştır; bilim in gerçek yöntemi, tü ­ m evarım k ad ar tüm dengelim i de, botanik ile jeoloji k a d a r m an tık ile m atem atiğ i de içerir. Ben bilim sel yöntem in ne olduğunu açık la­


MİSTİSİZM VE MANTIK

65

m ak gibi güç bir işe girişm iyeceğim ; yalnızca bilim sel eğitim deki, y u k an d a sözünü ettiğim , iki seçkin özellikten İkincisini, biMmsel yönte­ m i o lu ştu ran ak ıl d uru m unu belirtm eğe çalı­ şacağım . B ilim sel bakışın özü öylesine yalın, öyle­ sin e açık, öylesine göze çarp ar önem sizlikte­ d ir ki. değinm ek bile alay ediliyor duygusunu y aratab ilir. D ünyanın an la şılm ası için bir a n ah tar sağlarken , kendi isteklerim izi, beğe­ nilerim izi, ilgilerim izi yad sım aktır bilim sel bakışın özü. So ru n u böylesine kötü bir biçim ­ de o rtaya koym ak, herkesçe bilinen bir ger­ çeği sap tam a k gibi görünebilir. Ancak, coş­ kunlukla yan tu tm am ızı gerektiren olay lar­ da, özellikle de eldeki kan ıt, belirsiz ve son uç­ lan m am ışsa, bu b a sit ve yalın gerçeği u n u t­ m am ız çok kolaydır. B ir kaç örnekle a n la t­ m ak istediğim e açıklık kazan dırabilirim san ı­ yorum . Aristo, an lad ığım a göre, yıldızların bir daireler çizerek döndüklerini öne sürüyordu; çünkü dairenin en yetkin eğri olduğu görü­ şünde idi. Tersi için bir k an ıt bulunm adığınF. 5


66

MİSTİSİZM VE MANTIK

dan, ahlâkî-estetik görüşlerle, olguya ilişkin soru n ları üzerinde k a ra rla ra varm ıştı. Böyle oir durum da, bu tü r bir yaklaşım ın h aklı gösterilem iyeceği açıktır. B u gün , göksel kütlele­ rin devinim biçim lerinin bir olgu o larak nasıl a ra ştırılacağın ı; onların daireler çizerek, kesin elipslerde ya d a betim lenebilecek yalın bir eğ­ ri içinde devinm ediklerini biliyoruz. Bu, ev­ renin yalın bir örneğini verm e özlem ini d u ­ y an lara acı gelebilir; an cak, astronom ide bu tü r duyguların yersiz d ü ştü ğü n ü biliyoruz. Şim d i kolay görünen bu bilgiyi, bilim sel yön­ tem i ilk bulanların , özellikle G alileo’nun yü­ rekliliğine ve an layışın a borçluyuz. B ir b a şk a örneği de M alth u s’un n ü fu s öğ­ retisinden alabiliriz. Ö ğretisinin çoğunluğu­ nun yanlışlığı bugün bilindiğinden, örnek çok dah a iyidir. Önemli olan vardığı son u çlar de­ ğil, araştırm a yöntem i ile tutum udu r. H erke­ sin de bildiği gibi, D arw in doğal ayıklan m a Kuram ının tem elini ona borçludur; bunu da sa lt M alth us’un görü şü n ün bilim selliği ger­ çekleştirm iştir. Ü stünlüğü, kişiyi övülecek ya d a yerilecek konu diye alm am asın d a y atar; doğanın bir bölüm üdür kişi, belirli sonuçları o rtaya çık aran belirli özel d av ran ışlard a bu-


MİSTİSİZM VE MANTIK

67

îun an bir nesne. B u davran ış tüm üyle M al­ th u s’un varsaydığı, son u çlar da onun çık art­ tığı şibi değilse, vardığı y argıların yanlışlığı o rtaya çıkabilir, am a bu onun yöntem inin de­ ğerinden bir şey eksiltm ez. Ö ğretisi yeni iken sürdürülen k arşı çıkışlar - korkunçluğu, bu­ n alım y arattığı, kişilerin onun dediğinde d av ­ ran m aların ın gereksizliği vb. tü rü n d e - tü ­ m üyle bilim sellikten u zak bir görüş biçim ini belirtiyordu; bun lara karşı, kişiyi doğal bir olay diye alm a k a ra rı da Devrim ile 18. yüz­ yıl reform cu ları üzerinde önemli bir ilerleyişi belirler. D arw in’ciliğin etkisi altın d a insan oğlun a yöneltilen bilim sel tu tu m bugün oldukça o la­ ğan d ır artık ; çoğu kişi için zor ve sah te bir sap tırm a ise de, kim i kişi için doğal say ılm ak ­ tadır. B ilim sel tu tum un ulaşm adığı, dokun­ m ad ığı bir çalışm a alan ı vardır yine de - fel­ sefe dalı. Filozoflarla halk, bilim sel tutum un iyonlarla, tohum plazm alarıy la, kabuklu de­ niz h ayvan ların ın gözleriyle ilgili yazılarda sürdürülm esi gerekliliğini düşlerler. Oysa, şey tan ’m İncilden ak tarm a yapabilm esi gibi, filozoflar da bilim den a k tarm a yapabilirler.


68

MİSTİSİZM VE MANTIK

B ilim sel tu tu m bir ak tarm a olayı, d ışard an edinilen bilgi değildir; tıpkı d av ran ışların bir görgü k itab ı olayı olm adığı gibi. Aklın bilim ­ sel tutum u, bilm ek istem enin yararın a, tüm öteki isteklerin bir yan a a tılm asın ı gerekti­ rir - u m u tlarla korkuların , tu tk u larla kinle­ rin, öznel duygusal yaşan tın ın tüm üyle b a s­ tırılm asın ı içerir, yeter ki son un da elim izde­ ki verilere boyun eğelim ; ö n yargılardan a rın ­ mış, yansız, oldu ğun ca görm ek dışında bir is­ tekte bulunm aksızın, varolanı, bir tak ım iliş­ kilerle, olum lu ya d a olum suz, istediğim iz ya d a düşleyebileceğim iz biçim de sap tan m ası ge­ rekliliği in ancından uzak, açık seçik görm esi­ ni öğrenelim. B u tü r akıl tu tu m u n a felsefede u la şıla ­ m am ıştır henüz. K işisel değil, in san ca bir özedönüklük, evreni tüm üyle k av ram ak için he­ men çoğu çab alard a görülm üştür. Akıl ya da akim bir yönü - düşünm e, istem ya da d u ­ yum - evrenin k av ran m asın d a örnek say ılm ış­ lard ır; tem elde, böyle bir evrenin tu h a f gö­ rünm em esi, h er yöresinin evim iz gibi sıcak, yakın gelm esi için bundan d ah a iyi bir neden yoktur. Örneğin, evreni, tem elde ilerlem ekte


MİSTİSİZM VE MANTIK

69

y a d a tem elde bozulm akta diye alm ak, um u t­ larım ıza, korkularım ıza kozm ik bir önem ver­ m ektir. B u da, kuşkusuz, h aklı gösterilebilir, ancak h aklı gösterildiğini v arsay m ak için bir nedenim iz yok henüz. Ahlâk yönünden yansız koşu llard a düşünm eyi öğreninceye k adar, fel­ sefede bilim sel bir tu tu m a u laşam ay ız; böyle bir tu tu m a u laşm ad an da, felsefenin som ut son u çlar elde etm esi olanaksızdır. B u ra y a kadar, bilim sel tu tu m u n olum suz yönünden söz ettim hep; oysa bilim in değeri olum lu yönünden çıkar. S a n a t yaratıcılığının temel k ışkırtıcıların d an olan yapıcılık içgü dü­ sü, bilim sel sistem lerde epik bir şiirden d ah a yoğun bir doyum bulabilir. B ü tü n akıl çaba­ larının kayn ağı olan yansız m erak, bilim in hiçbir zam an bu lu n am ıyacak san ılan gizleri açıklığa k avu ştu rab ild iğin i şaşk ın bir sevinçle görür. D ah a yaygın bir yaşam , d ah a geniş il­ giler için, özel koşu llardan, d ah ası da, in san ­ oğlunun süregiden doğum -ölüm çevriminden, ku rtu lm ak için duyulan istek, bilim in kişilikdışı bilim sel b akışı ile yerine getirilir. T üm bunlara, bilim adam ların ın m u tlu lu ğu n a k a t­ kıda bulunan, görkem li b aşarı övgüsü ile in­


70

MİSTİSİZM VE MANTIK

san lık ırkına ölçüsüz y ararlılığın bilinci de eklenm elidir. Bilim e adan m ış bir yaşantı, bundan ötürü, m u tlu bir y aşan tıd ır; m u tlu lu ­ ğu da bu bunalım ve tutku dolu gezegenim iz­ de y aşıy an lara açık olan en iyi k ay n ak lard an çıkar.


BÖLÜM I I I

Özgür Bir Kişinin Tapınması (1) M ephistopheles Dr. F a u st’a çalışm a oda­ sında Y a ratılışın tarih in i şöyle an latır: «M eleklerin korolarının bitm ez tükenm ez övgüleri sıkıcı gelm eğe başlad ı artık. Hem öv­ gülerini o (T an rı) hakketm em iş m iydi? B it­ m eyen sevinçlerini veren o değil m iydi? H ak ­ kedilm em iş övgü, işkence ettiği yaratıkların K endisine tap m ası d ah a eğlenceli olm az m ıy­ dı? G üldü için için ve büyük acıklı oyunun b aşlam ası gerekliliği k a ra rm a vardı. B u lutsu, say ısız yıllar, çağlar boyunca, uzayda am açsız döndü durdu. Sonunda biçim a lm a ğ a b aşlad ı; ortadaki! kütle gezegenleri fırlatıp a ttı; gezegenler soğu d u ; kayn ayan d e­ nizler kabardı, yan an d ağ lar sarsıldı; k a ra bu­ lut kütlelerinden sıcak yağm u r seli katı kabu(1) Independent Review, Aralık, 1903’dan alınıp yeniden yayınlanmıştır.


72

MİSTİSİZM VE MANTIK

ğu su ile doldurdu. Y aşam ın ilk tohum u Ok­ yanu su n derinliklerinde büyüm eğe başlad ı; verim li ılıklıkta kocam an orm an ağaçların ı o lu ştu rdu lar; nem li to p rak tan büyük büyük eğreltiotları fırlad ı; deniz can av arları türedi, sav aştı, yedi ve göçüp gitti. C an avarlardan , oyunun açıkladığına göre, düşünm e gücüyle, iyi ile kötüyü bilen ve tapın m ağa su sam ış, in­ san oğlu doğdu. Ve insanoğlu bu çılgın, bu kıyıcı d ün y ad a herşeyin geçiciliğini, herşeyin, katı Ölüm ’ün buyruğundan önce bir kaç k ısa y aşan tı anını y ak alam ağa çabalad ığın ı gördü. Dedi ki insanoğlu, «Gizli bir erek v ar; d erin­ liğini anlayabiliriz bunun biz. İyi bir erektir bu. B ir şeye say g ı duym am ız gereklidir, görü­ nen dünyada da saygı gösterm eğe değer bir şey yok.» Ve in san oğlu, T an rı’nm in san o ğ lu ­ nun çabalarıyla kaos’tan , (k a rm a şa lık ta n ), uyum un o rtaya çıkacağını öngördüğü y argı­ sın a v ararak , k av galard an uzak kaldı. T an rı­ nın kendisine, av hayvanı olan a taların ın ge­ çirdiği içgüdüleri izlediğinde de, G ünah dedi yap tığın a ve T anrı'ya kendisini a ffe tsin diye yalvardı. Affın sağlık lı, d ü rü st yapılıp yapılm ıy acağm d an d a ku şku lu idi; bunun için so­ n un da T an rı’nm öfkesini y atıştıran k u tsal bir


MİSTİSİZM VE MANTIK

73

T a sa rı buldu. Z am anın kötülüğünü görerek, gelecek d ah a iyi olabilsin diye, d ah a d a kötü­ leştird i y aşan an zam anı. T an rıya da, kendini m üm kün olan eğlencelerden bile yoksun bıraktırabilen gücü verdiği için teşekkü r etti. T an rı güldü; in san oğlun un vazgeçm e ve ta p ­ m ad ak i yetkinliğini görünce de, bir b aşk a g ü ­ neş d ah a gönderdi gökyüzüne; insanoğlunun güneşine çarptı bu ve tüm ü yeniden b u lu tsu ­ ya dönüştü. «‘E v e t’, diye m ırıldandı, ‘iyi bir oyundu bu; tek rarlatacağım bunu ben’.» B ilim in inancım ıza su n d u ğu dünya, an a çizgileriyle, böyledir; d ah a am açsız, d ah a an ­ lam sız yalnızca. B u tür bir dünyanın o rta sın ­ da, ülkülerim izin bir yuva bu lm ası gerekiyor. İnsanoğlunun, u laştık ları sonucu önceden görm eyen nedenlerin ürünü olm ası; kökeni­ nin, gelişim inin, um u tlarıyla korkularının, tu tk u larıy la in an çların ın atom ların rastgele bir a ray a gelm esinin bir son ucundan başka bir şey olm adığı; hiç bir yiğitliğin, hiç bir düşünce ve duygu yoğunluğunun tek bir y a­ şan tıy ı göm ütün ötesinde sak lay am ad ığ ı; çağ­ lar boyu çalışm aların , bağlılıkların, esinlen­ m elerin, in san d eh asının gün ışığı gibi parla-


74

MİSTİSİZM VE MANTIK

m asın ın tüm üyle, güneş sistem in in korkunç ölüm ünde sönüp gitm esinin kaçınılm azlığı; in san oğlun un b a şa rıla r tap m ağın ın yıkılan evrenin yıkıntıları altın a göm ülm esi zorun­ luluğu bütün b u n lar kesinliğe öylesine yakın ­ dır ki, bunları yadsıyan bir felsefe ay ak ta du­ ram az. R uhun konutu, an cak bu gerçeklerin yapı iskelesi içinde, eğilm ez um utsuzluğun sağ lam tem eli üzerinde, güvenlikle ku ru lab i­ lir. Böylesine yabancı ve kıyıcı bir dünyada, İnsanoğlu gibi bir y aratık özlem lerini bozul­ m ad an n asıl sak lay ab ilir? H erşeyi bilen am a kör, uzay u çu ru m ların da yüzyıllar süren k o ­ şuşup dönm elerinde Doğa, yine kendi gücüne bağım lı, am a, görm e, iyi ile kötüyü ayırm a, düşünm eyen A na'sının tüm ilşem lerini yargılayabilm e yeteneğinde bir çocuk çıkardı orta­ ya son u n d a; an laşılm az gizem bu d u r işte. Ölü­ me, ana-baba denetim inin belirtisi ve d am ga­ sına karşın, yine de, k ısa yılları içinde, ince­ lemek, eleştirm ek, bilmek, düşlerinde de y a ­ ratm a k için, özgürdür İnsanoğlu . T an ıdığı dünyada bu özgürlük sa lt ona özgüdür; dış yaşan tısın ı denetleyen dayan ılm az güçlere ü s­ tünlüğü de b u rad a yatar.


MİSTİSİZM VE MANTIK

75

D oğa’nm güçleri k arşısın d a v ah şi bir kişi de, bizler gibi, güçsüzlüğün bunalım ını duyar; kendisinde G üç’den d ah a çok say a cağ ı bir şey bulam ayınca, ta p m a ğ a değer olup olm adıkla­ rını araştırm ak sızm , tan rıların ın önünde ye­ re k ap an m ağ a hazırdır. K ısk an ç ta n rıla rı y a­ tıştırm ak um udu içinde k atlan ılan alçalm a­ nın ve in san fedakârlığının, zorbalık ve işken­ cenin uzun geçm işi hem dokunaklı hem de çok korkunçtur. K u şku su z, korkuyla titreyen inanm ış kişi, en değerli olan şeylerini verirler­ se, tan rıların ın k an a su sam ışlık ların ın gideri­ leceği, d ah a çoğu istem iyeceklerini düşünür. M oloch dini —bu tü r inan çların tü rsel adı— temelde, korkudan y altak lan an kölelerin bo­ yun eğişidir; efendilerinin d alk avu k lu ğa değ­ m ediği düşüncesini yüreklerinden bile geçire­ mezler. D üşünceye, ülkülere özerklik henüz tanınm adığından, k ayıtsızca acı verm esine karşın, Güç, sın ırsız say gı görebilir ve Güce ta p a n la r bulunabilir. Ancak, ahlâk, a şa m a a şa m a atak lık k a ­ zandıkça, ideal bir dünyanın özlemi b aşlar; tap ın m a da, eğer sürüp gidecekse, vahşilerin y arattık ları tan rılard an b aşk a türde tan rılara yönelm elidir. îd e a l olan 'jn gerektirdiklerini


76

MİSTİSİZM VE MANTIK

d u y salar bile, kim i kişiler yine de bunları bi­ lerek y ad sıyacak, çıplak G üc’ün ta p m a ğ a de­ ğer olduğunu öne sürecektir. « Jo b » a T a n r ı ­ nın kasırgan ın içinden verdiği k arşılık ta öğre­ tilen de bu d u r işte: k u tsa l güc ile bilgiye gö s­ teri yürü yüşü y aptırılm ıştır, k u tsal iyilikten ise hiç söz edilm em iştir. Z am anım ızda da, ah ­ lâk ların ı varolm a k av gasın a dayan dıran, a n ­ cak, en güçlü ve sağ lam olan ların bu k a v g a ­ dan b aşarıy la çıkacakların ı öne sürenlerin, tu ­ tum u böyledir. A hlâk an layışın a böylesine k a rşıt bir y an ıtla yetinm eyen öteki kişiler ise, olgular dünyasının idealler dünyası ile, gizli bir biçimde, u y u ştu ğu n u öne sürerek, özellik­ le dinsel saydığım ız bir tu tu m u benim seye­ ceklerdir. İn san o ğlu böylece tüm üyle güçlü, tüm üyle iyi olan T anrıyı, olan ile olm ası ge­ rekenin gizem sel birleşm esini yaratır. O lgular dünyası d a iyi d&ğildir. Y argım ı­ zı ona yönelttiğim izde, düşüncelerim izin a rın ­ m ası gereken kölelik öğesini buluruz orada. İn san o ğlu say gınlığının herşeyde, insan-dışı G üc’ün zorbalığından kurtarılabildiğince, yü­ celtilm esi en iyi yoldur. G üc’ün çoğunlukla kötü olduğunu anladığım ızda, iyi ile kötüyü ayırabilecek bilgisiyle in sanoğlunun bu tü r


MİSTİSİZM VE MANTIK

77

bilgiden yoksun bir d ün yada u m u tsu z kalmış bir atom olduğunu kavradığım ızda, seçim yi­ ne bize su n u lm u ştu r: Güce m i tapalım , yoksa iyiliğe m i? T anrım ız varolm akta, ve kötülükte sürem i gidecek yoksa kendi vicdanım ızın bir y aratısı diye m i k alacak ? B u sorunun karşılığı çok önemlidir, ah­ lâk anlayışım ızı da son derece etkiler. Cariyle, Nietzche ve m ilitarist inancın bizi alıştırdığı Güc’e tapm a, ülkülerim izi d üşm an bir evrene k arşı koruyam am am ızın bir sonucudur: kötü­ ye bitkin bir duru m da boyun eğiştir; Moloch’a en iyi neyim iz v a rsa ku rban ediştir. Güc ger­ çekten say gı görecekse^ olguların çoğunluk kötü olduğunu göremeyen, y anlış «olgu tanın­ m asını» in kâr edenlerin gücüne say gı duya­ lım. B ildiğim iz dünyada, b aşk a tü rlü d ah a iyi olacak pek çok şeyin bulunduğunu onaylaya­ lım. D oğruluğa, güzelliğe, yetkin liğin ülküsel­ liğine saygım ızı sürdürelim , y aşam bunlara u laşm am ıza izin verm ese, bilinçsiz evren bun­ ların birini bile o n am asa d a... Güc, göründü­ ğü gibi, kötü ise, yüreklerim izden çık aralı^ onu. İnsanoğlunun gerçek özgürlüğü burada y atar: yalnızca iyiliğe tu tkum uzun yarattığı T an rıya tapm a, yaln ızca en iyi anlarım ızın


78

MİSTİSİZM VE MANTIK

an layışın ı esinleyen k u tsallığa saygı duym a kararlılığım ızda y atar. Eylem lerim izde de, is­ teklerim izde de, sürekli, dış güçlerin zorbalı­ ğına boyun eğm em iz gerekir; düşüncelerim iz­ de, özlem lerimizde ise, özgürüz, türdeşlerim iz­ den özgürüz, bedenlerim izin sürü n dü ğü önem ­ siz gezegenden özgürüz, yaşadığım ız süre ölüm den bile özgürüz. Öyleyse, bizi sürekli iyi­ nin görü ntüsünde y a şa ta n inancın gücünü öğ­ renelim ; bu görü n tüyü hep gözönünde tu ta ­ rak, olgular d ün yasın a eylem lerim izde inelim. Olgu ile ideal’in karşıtlığı tüm üyle ilk or­ tay a çıktığında, özgürlüğü belirtm ek için b aş­ kaldırm anın, tan rılara kin duym anın gerekli­ liği görülür. D üşm an bir evrene Prom eth eus’un direşim i ile m eydan okum ak, kötülüğünü sürekli göz önünde bulundurup, kin duyuldu­ ğunu belirlemek, G üc’ün zorbalığının acı yaratm ıy acağm ı inkâr etmek, kaçm ılan ıaz o lan ’m önünde boyun eğm eyen herkesin görevi­ dir. Ancak, h aksızlığa k arşı öfke, gücenm e yi­ ne de bir bağdır; düşüncelerim izi kötü bir dünya ile ilgilenm eğe zorlar çünkü. B a şk a l­ dırm ayı y arata n isteğin aşırılığın da bilge ki­ şilerin yenmeleri gereken bir tü r kendini-beğenm işlik vardır. G üceniklikle Öfke, düşünce-


MİSTİSİZM VE MANTIK

79

ierim izin boyun eğişidir, isteklerim izin değil; bilgeliği içeren Stoik özgürlük ise düşün ­ celerim izin değil, isteklerim izin boyun eğişin­ de bulunur. İsteklerim izn boyun eğm esnden, el-etek çekm enin erdem i o rtaya çıkar; d ü şü n ­ celerim izin özgürlüğünden de tüm sa n a t ve felsefe dünyası, bize isteksiz dünyayı y a n ya­ rıya yeniden k azan d ıran güzellik görüşü orta­ ya çıkar. Güzellik görüşü yalnızca zincire vu ­ rulm am ış düşünüşlere, aç gözlü isteklerin yü­ kü ile ağırlaşm am ış düşüncelere açıktır. Böylece özgürlük, y aşam ad an zam anın değişm esi ile bağım lı kişisel nesneler istem iyenlere ge­ lir. Gönül tokluğunun gerekliliği kötülüğü n varlığının kanıtı olsa bile, H ristiyan lık yine de bunu öğütlerken Prom etheus’un başk ald ır­ m a felsefesini aşan bir bilgelik gösterm iştir. K a b u l edilm elidir ki, istediğim iz şeylerin ki­ mi, olanaksızlıkları isp atlan sa bile, gerçek nes­ nelerdir yine de; ötekiler ise, büyük bir is­ tekle özlendik]erinden, tüm üyle arın m ış b'.r ülkünün bölüm ünü bile o luşturam azlar. İn kâr edilm esi gerekenin kötülüğe inancı, kim i kez yanlış da olsa, başıboş tu tk u ların v arsa y d ığ ın ­ dan d ah a az yan lıştır çoğu kez; din inancı.


80

MİSTİSİZM VE MANTIK

hiç bir zam an yanılm adığını isp a tla m a k için bir gerekçe gösterip, bir çok k a tı gerçeği keş­ federek a n tm ıştır um utlarım ızı. El-etek çekmede bir başka iyi öğe daha vardır: gerçek nesneler bile, elde edilem edik­ lerinde, y ak ın arak istenm em elidir. H erkese er geç büyük bir gönül tokluğu gelir. Gençler için elde edilem iyecek bir şey yoktur; tu tk u n bir istem in tü m gücüyle istenen, yine de ola­ n ak dışı olan, iyi bir şey in an ılm az gelir on­ lara. Oysa, ölümle, h astalık la, yoksullukla ya da görevin sesiyle, dünyanın bizim için yapıl­ m adığını, Y azgının özlemle istediklerim izi, n i­ ce güzel olurlarsa olsunlar, yine de, engelle­ yebileceğini öğrenm eliyiz her birimiz. K ötü yazgıda, yıkım geldiğinde, um utlarım ızın yı­ kılm asın a katlan m ak, d ayan m ak, düşüncele­ rim izi boş y akınm alardan , yerinm elerden uzaklaştırm ak da yürekliliğin bir bölüm üdür. G üc’e bu derece boyun eğiş yaln ızca doğru ve yerinde değil; bilgeliğe açılan kapıdır da. Ancak, eylem siz gönül tokluğu bilgeliğin tüm ü değildir; salt gönül tokluğu ile kendi ülkülerim ize tap ın m ak için ta p m a k k u ram a ­ yız çünkü. T ap ın ağın öncül belirtileri im ge­ lem alan ın da, m üzikte, m im aride, akim sessiz


MİSTİSİZM VE MANTIK

81

egem enliğinde, liriklerdeki büyüleyici güneş batışların da, güzelliğin pırıl pırtl p arlad ığı, üzüntünün y an aşam ad ığı, değişiklik korku­ sunun bulunm adığı, olgular dünyasının ba­ şarısızlık ların d an uzak yerlerde görülür. B u n ­ ları düşünürken, cennetin görüntüsü yürekle­ rim izde biçim lenerek, çevrem izdeki dünyayı y argılam ad a bize bir ölçü, k u tsal tapm ağın yapım ında yararlı gereksinm elerim izin biçimlendirilm esinde de esin verecektir. T ap m ağ a girilm eden önce geçilm esi gere­ ken bir k aran lık lar m a ğ a ra sı vardır; günahsız doğm uş küçü k azınlığın d ışın daki herkesin bu rad an geçm esi gerekir. U m utsuzluk m a ğ a ­ ran ın kapısıd ır; döşem esi yıkılm ış um u tların göm üt ta şları ile kaplan m ıştır. Benlik öz (self) b u rad a ölm elidir; tu tk u ların doyumsuzluğu bu rad a öldürülm elidir; ruh Y azgının egem enliğinden ancak böyle kurtarılabilir. M ağaran ın dışındaki Gönül tokluğu K a p ısı ise bilgeliğin ışığın a açılır yeniden; bu aydın­ lıkta yeni bir anlayış, yeni bir sevinç, yeni bir sevencenlik din yolcusunun yüreğinde parlar, kıvanç verir ona. F. 6


82

MİSTİSİZM VE MANTIK

K ısır bir b aşk ald ırışm acılığını tatm aksızın, kendim izi Y azgın ın d ıştan yönetim ine bı­ rakıp, insan-dışı dünyanın tap m ağa değmeziiğini de kavradığım ızda, bilinçsiz evreni öy­ lesine dönüştürüp, yeniden biçim lendirebilir, im gelem po tasın d a öylesine değiştirebiliriz ki, eski kilden pu tu n yerini parıld ay an a ltın im ­ gesi. alır. D ünyanın çok-biçim li gerçeklerinde — ağaçların , dağların, bulu tların görünen bi­ çimlerinde, kişilerin y aşan tıların d ak i olaylar­ da, Ölüm ün m u tlak gücünde bile— y aratıcı ülkücülüğün anlayışı, ilk kendi yaptığı, güzel­ liğin y an sım asın ı bulabilir. Böylece, akıl, ken­ di ince efendiliğini, D oğa’nm düşüncesiz güç­ leri üzerine kurar. Üzerinde çalıştığı gereç ne k ad ar kötü ise, eğitilm em iş isteklere ne k ad ar aykırı düşüyorsa, istek siz kayayı gizli define­ lerini verm eğe k an d ırm ası o k a d a r başarılı, k a rşı güçleri zaferin in görkem ini şişirm eğe zorlam ası o k a d a r gururlu olur. T ü m san atlar içinde en kurum lu, en övünçlüsü T ra je d i’dir; p arıld ay an kalesini d ü şm an ülkesinin tam or­ tasına, en yüksek d ağın tepesine k u rar çünkü; alın am ay an gözlem e kulelerinden, kam plarınnan, cephaneliklerinden, sü tu n ların dan , k ale­ lerinden herşey açıklan ır; d u varları içinde öz­


MİSTİSİZM VE M ANTİK

83

gür y aşa n tı süregider; öte yandan, Ölüm, Acı, U m utsuzluk orduları, zorba Y azg ı’nm tü m kö­ leleşm iş kaptan ları, bu korkusuz kent h alkın a güzelliğin yeni görünüm lerini verirler. M ut­ lud ur bu k u tsal su rlar, üç k at m u tlu du r bu heryeri gören yükseklikte y aşayan lar. Ç ağlar boyu sav aşa ra k , bize ölçüsüz değerdeki özgür­ lüğü m iras bırakan, boyun eğm eyenlerin yur­ dunu sald ırg an larca kirletilm eden sak lay an yürekli sav aşç ıla ra say g ıla r! T rajed in in güzelliği, y aşam da, her zam an her yerde, belli belirsiz biçim lerde bulunan bir özelliği o rtaya koyar. Ölüm ün görünüm ünde, d ayan ılm az acılara k atlan ışta , giden geçm i­ şin geri getiriîm ezliğinde bir kutsallık, d ay a ­ nılm az bir yılgı, bir büyüklük, derinlik duy­ gu su vardır; varolu şu n gizemi vardır, acı çe­ ken kişi dünyaya üzüntü bağlarıy la b ağlan ­ m ış gibidir burada. B u an layışın anlarında, geçici tu tk u lara olan bütün istekliliğim izi, önem siz am açlara yönelm iş çabalarım ızı, u ğ ­ raşm alarım ızı, yüzeyde görüşlere göre günlük yaşan tıyı o lu ştu ran tüm küçük ve sırad an d uru m ları önem sem eyi yitiririz; in san d ostlu ­ ğunun yanıp sönen ışığın da aydınlanm ış s a ­ lın çevresindeki k aran lık okyanusu görürüz,


84

MİSTİSİZM VE MANTIK

d alg aları üzerinde bir süre sallan ırız; dışardaki geceden ü şü tü cü bir esinti girer sığ m a ­ ğım ıza; d üşm an güçler a rasın d a in san oğlun un yalnızlığı tek bir kişide toplan m ıştır; u m u tla­ rına, korkuların a aldırm ayan bir evrenin tüm yüküne karşı, yüreklenebildiğince sav aşm ası gerekir. K a ran lığ ın güçleriyle yapılan bu s a ­ v aşta zafer, k ah ram an ların görkem li toplulu­ ğuna gerçek bir vaftizdir, kişinin varlığının egem en güzelliğine gerçek bir giriştir. R uhun dış dünya ile bu korkunç çarp ışm asın da, an ­ latım , bilgelik ve iyicillik doğar; onların do­ ğ u şla rı ile de yeni bir y aşam b aşlar. K u k la ­ ları gibi görü ndüğüm üz k arşı durulm az gü ç­ leri —ölüm ile değişm e, geçm işin değiştirilm ezliği ile boşluktan boşluğa gözü kapalı ko­ şu ştu ran evrenin önünde in san oğlun un güç­ süzlüğü— ruhun en k u tsa l köşesine alm ak, bunları duyup, bilmek, hepsini yenm ek de­ mektir. G eçm işin büyülü gücünün bedeni budur. D urgun, sessiz resim lerinin güzelliğinde so n ­ bah arın son günlerinin arılığı vardır, bir ü f­ leme ile düşecek olan y ap rak ların gökyüzüne k arşı altın bir görkem içinde parlad ık ları za­ m anın güzelliği. Geçm iş ne değişir ne de ça­


MİSTİSİZM VE MANTIK

85

ba gösterir; D uncan (1) gibi, y aşam ın düzen­ siz kaygısın d an sonra, uyur; doyum suz, istekli ne v arsa, önemsiz, geçici ne v arsa y avaş y a­ vaş uzaklaşıp gitm iştir; güzel, ölüm süz şeyler orad a geceleyin p arlay an yıldızlar gibi ışıldar­ lar. B u güzellik onu hakketm em iş ru h lar için, dayanılm az, Y azgıyı yenen bir ruh için ise, dinin an ah tarıdır. Dış görünüşü ile İn san oğlu n un yaşan tısı, D oğa güçleriyle k arşılaştırıld ığın d a, küçücük kaiır. Köle, Z am ana, Y azgıya, Ölüme tap m a­ ya yüküm lüdür; kendi içinde bulduğu herşeyden d ah a büyüktür onlar, tü m düşünceleri onların yiyip bitirdiği şeyler üzerinedir çün­ kü. Yeterince büyüklerse de, onların büyük­ lüğü üzerinde düşünm ek, görkem lerini duy­ m ak, d ah a bir büyüklüktür. B u tü r düşünce bizleri özgür kişiler yap ar; kaçınılm azın önünde D oğulunun bağım lılığıyla eğilm iyoruz artık ; iyice sindirip, kendim izin bir p arçası yapıyoruz onu. K işisel m utluluk için çabalam ayı bırakm ak, geçici isteklerden u zak laş­ m ak, ölüm süzlük tu tk u su ile y an m ak -k u rtu (1) Duncan, Shakespeare’in ‘Macbeth’ adlı oyu­ nunda, M acbeth’in öldürdüğü kişidir. (Ç.) _


İtil

MİSTİSİZM VE MANTIK

luş budur, özgür bir kişinin tapın m ası budur. Y azgıyı düşünm ek bu bağım sızlığı etkiler; çünkü Y azgı’m n kendisi akla, Z am anın a rıtı­ cı ateşin e a rılaştırılacak hiç bir şey bırakm a­ yan akla, yenik düşm üştür. İn san larla bağların en güçlüsü olan, or­ tak yazgı bağı ile bağlan m ış özgür kişi, gün ­ lük işlerinin üzerine sevgi ışığını saçan, yeni bir görüşü hep yanında bulur. İn san oğlu n un yaşan tısı, görünm eyen d ü şm an larla çevrili, yorgunluk ve acının işkencesi içinde, gece boyunca pek azın ulaşm ayı um abileceği, kim ­ senin uzun süre k alam ıy acağı bir am aca doğ­ ru uzun bir yürüyüştür. Y ürürken in san k ar­ deşlerim iz teker teker, gücü her şeye yeten ölüm ün sessiz buyruğu ile y akalanıp, gözden kaybolurlar. O nlara yardım edebileceğim iz süre çok kısadır; m utlulukları ya da y oksu l­ lukları bu süre içinde sap tan ır. Y o lların a ışık saçm ak, üzüntülerini du ygu daşlık m erhem i ile azaltm ak, tükenm ez bir sevgiyle gönendirip, yüreklendirm ek, um u tsu z an ların d a inanç verm ek görevi bize d ü şsü n ! D eğerlerini değer­ sizliklerini kin dolu terazilerde tartm ay alım da, gereksinm elerini -üzüntülerini, güçlükle­ rini, y aşan tıların ın çekilm ezliğinin nedeni,


M İS T İS İZ M

V E M A N T IK

körlüklerini- düşünelim yalnızca; aynı k a ­ ran lıkta üzüntü çeken in san kardeşlerim iz ol­ duklarını, aynı trajedid e bizimle birlikte rol aldıklarım am m sıyalım . Böylece, günleri dol­ d uğun da, iyilikleri ile kötülükleri geçm işin son su zluğunda ölüm süzleştiğinde, çektikleri acı, uğradıkları başarısızlıkların nedeni hiç olm adığım ızı; yüreklerinde kutsal ateşin bir kıvılcım ı tu tu ştu ğ u n d a ise, duygudaşlıkla, yü­ reklendirici sözlerle y an ların da yer aldığım ızı duyalım . K ısa ve güçsüzdür İn san o ğlu ’nun y a şa n ­ tısı; ağır, güvenli yazgı onun ve tüm ırkının üzerine acım asız ve k aran lık la çöker. Gücü herşeye y atan m adde iyi ile kötüye kör, yı­ kım a aldırış etm eden am an sız yolunda y u var­ lanır gider; bugün en sevdiğini yitirm eye, y a­ rın kendisi k aran lığın kapısın dan geçmeye yüküm lü İn san oğlu n a yalnızca, yıkım gelm e­ den, küçük gününü soy lu laştıracak yüce dü­ şünceleri beslem ek; Y azgının kölelerinin yü­ reksiz korkuların a aldırm ay arak, kendi elle­ riyle kurduğu türbede tapın m ak; rastlan tın ın egem enliğinden vılm aksızm , dış yaşantısını yöneten gad d arlık tan aklını özgür tutm ak; bilgisini ve yüküm lülüğünü, bir an için, hoş


88

MİSTİSİZM VE MANTIK

karşılay an karşı duru lm az güçlere gururla m eydan okuyarak, bilinçsiz gücün a ğ ır y ürü­ yüşüne rağm en, kendi ülkülerinin biçim len­ dirdiği dünyayı, yorgun an cak direnen Atlas gibi, tek başına taşım ak düşer.


BÖLÜM IV M atem atik Ö ğrenim i İnsanoğlunun eylem biçim lerinin tüm ü üzerine, zam an zam an, Amacı ile ülkü sü ne­ dir? İn san oğlu n un varlığının güzelliğine ne yolda k atk ıd a bulu n ur? soru ların ın yöneltil­ m esi gerekir. Y aşam m ekanizm asını sağ lay a ­ rak uzaktan katk ıd a bulunan u ğ ra şlara gelin­ ce, sa lt y aşam a olayını istem eyip, büyük şey­ leri düşünerek, y aşa m a san atın ın gerekliliği anım sanm alıdır. K en d i dışların da bir a m aç­ ları bulunm ayan, dünyadaki bütüne yeni ek­ lem eler yap tığı gerekçesi ile, haklı gösterilm e­ leri gereken u ğraşlara gelince, bunların a m aç­ ların a ilişkin bilgi ile birlikte, içinde y aratıcı im gelem in biçim leneceği ta p m a ğ ın önceden belirlenm iş kesin bir görünüm ü sürekli ola­ rak canlı tutulm alıdır. Genç k a fa ların eğitim inde ku llanılm asını geleneklerin sap tad ığı gereçleri biçim lendir­ me çalışm aların ı ilgilendiren bu gerekseme-


90

MİSTİSİZM VE MANTIK

nin yerine getirilm esi, ne yazık ki, uzak bir gerçektir- böyle bir savı olanaksız gösterecek derecede uzaktır. Y aşan tıların ı adadık ları dü­ şüncelerin güzelliğine tüm üyle açık, büyük kişiler, m utlulukların a başkaların ın da k atıl­ m asını istiyerek, in sanlığı gelecek k u şak lara m ekanik bilgi vermeye yöneltirler; bu bilgi ol­ m azsa, eşikten geçilemez. K u ru bilgiçler bu bilgiyi k a fa la ra sokm ak ayrıcalığını kendile­ rinde tu ta rla r; bunun tap m ağın kapılarını a çan a n ah tar görevini yerine getireceğini u n u ­ tu rlar; y aşan tıların ı bu k u tsal k ap ılara çıkan m erdivenler üzerinde sürdürm elerine rağm en, sırtların ı ta p m a ğ a öylesine k ararlılık la dön­ d ürm üşlerdir ki, varlığı u n u tu lm u ştu r ta p ı­ nağın; kubbelerini, kem erlerini öğrenm e ça­ basın d aki istekli gençlik, geri dönüp m erdi­ venleri say m ay a zorlanır. M atem atik, genellikle Y unan ve Rom a öğre­ nim inden çok, u y garlık tak i yerinin u n u tu lm a­ sın d an zarar görm üştür. Gelenek, eğitim gör­ m üş kişilerin büyük çoğunluğunun konunun hiç değilse an a öğelerini bilm esini gerekli kıl­ sa da, bu geleneğin o rtaya çıkm a nedenleri unutulm uş, kocam an bir önem sizlik ve bilgiç­ lik çöplüğünün altın a göm ülm üştür. M atem a-


MİSTİSİZM VE MANTIK

91

ligin am acını a ra ştıra n la ra verilen a lışılage l­ m iş karşılık, m akinelerin yapım ını, bir yer­ den bir yere yolculuğu, sa v a şta ya da ticarette yabancı u lu sları yenm eyi kolaylaştırdığı yo­ lundadır. D eğerleri su götürür bu son uçlara, uzm an m atem atikçi olm ayacak kişilere uy­ gu lan an yalınç, sıra d a n bir öğretim le, k atk ı­ da bulu n ulam az dive k arşı çıkılırsa, buna ve­ rilecek yanıt »m atem atik akıl yürütm e yeti­ sini eğitir, geliştirir» biçim inde olacaktır. Oy­ sa, yine bu karşılığı veren kişiler, kendileri, çoğunlukla, her zeki öğrencinin içgüdüyle in ­ kâr ettiği ve yan lışlıkları kesin olarak bilinen şeylerin öğretilm esini bırakm aya isteksizdir­ ler. Akılyürütm e yetisi, işlenm esini, gelişti­ rilm esini isteyenlerce, sa lt tu zağa düşm ekten kaçınm ak için bir yol, uygulam alı yaşan tıyı yöneltecek ku ralların bulunm ası için bir y ar­ dım cı diye alınır genellikle. B ü tü n bunlar, kuşkusuz, m atem atik y ararın a önemli b a şa rı­ lard ır; ancak her liberal eğitim de m atem atiğe yer veren bunların hiç birisi değildir. E flatu n , bildiğim iz gibi, m atem atiksel gerçeklerin dü­ şünülm esini T an rısal düşünce değerinde tu t­ tu : cennette bir yer kazan d ıran öğelerin kişi yaşan tısın d a neler olduğunu herkesten daha


92

MİSTİSİZM VE MANTIK

çok yine E fla tu n görm üştür. M atem atikte, der, «gerekli ve bir y an a atılam ay an bir şey v ard ır... ve eğer yanılm ıyorsam , k u tsal bir ge­ rektir bu. Çoğunluğun sözünü ettiği in san oğ­ lunun gereklerine gelince, kelim elerin bu tür uygulanışından d ah a tu h af bir şey olam az. Cleinias : - İn sa n la ra değil de ta n rıla ra özgü bu gerekler nelerdir? A tina’l^ : K u llan m ad an ya da bilm eden kişinin d ün yada ne bir T a n ­ rı, ne bir k ah ram an olabileceği, ne de içten­ likle in san ları düşünüp, in san larla ilgilenebi­ leceği şeylerdir» (Y asalar, s. 818) (1). E fla tu ­ nun m atem atiği y argılam ası böyle idi işte. Am a m atem atikçiler E flatu n u okum azlar, oku yan larsa m atem atik bilm eyenlerdir, onlar da bu sorun üzerindeki düşüncesini salt il­ ginç bir sap m a diye alırlar. Gereğince incelendiğinde, m atem atikte yalnız gerçek değil, en üstün bir güzellik de bulunur - heykeldeki gibi soğuk, sert bir g ü ­ zellik, zayıf yönlerim ize yönelm eyen, resim ile m üziğin göz k am aştırıcı süslerinden yoksun, son derece arı, an cak en yüce san atın göste(1) Bu bölümde Prof. Gilbert Murray dikkatimi çekmiştir.


MİSTİSİZM VE MANTIK

93

rebileceği yetkinlikte bir güzelliktir bu. G er­ çek bir kıvanç duygusu, büyük coşku, en ü s­ tün yetkinliğin m ihenktaşı in san oğlun u a ş­ m a, şiirde bulunduğu gibi m atem atik te de bulunur. M atem atikteki en iyi şeyler bir gö­ rev gibi öğrenilm em eli, günlük düşüncenin bir bölüm ü yapılıp sindirilm en, sürekli olarak ye­ nilenen isteklendirişlerle an ım san m alıd ır da. Çoğu kişi için gerçek yaşam , uzun bir ikincien-iyi’dir, ideal o la n ’la olabilecek olan a r a ­ sın d a süregiden bir orta yoldur. Ancak, arı bir düşünce dünyası büyük y ap ıtları ortaya çıkaran yetkinlik özlem ini görkem li y ap ılard a ’ so m u tlaştıran y aratıcı eyleme p ratik sın ırla ­ m alar ve engeller tan ım az. Nesiller, in san o ğ­ lunun tutkuların dan , doğanın acın acak o lgu ­ ların d an bile uzak, düzenlenm iş bir kosm os y arattı; burad a arı düşünce doğal evinde gi­ bi y aşayabilir, soylu itkilerim izden hiç değilse birisi gerçek dün y ad aki sıkın tılı sürgünün den kaçabilir. Oysa, m atem atikçiler güzelliği öylesine az am açlam ışlard ır ki, çalışm aların da bu bilinç­ li am aç hem en hiç görülm em iştir. A çıklanan in an çlard an d ah a iyi olan b astırılam am ış iç­ güdüler yüzünden, bilinçsiz bir beğeniyle pek


94

MİSTİSİZM VE MANTIK

çok şey biçim lendirilm iştir; pek çok şey de, neyin uygun olduğu konusunda yanlış kav­ ram larla bozulm uştur. M atem atiğin yetkin­ lik özelliği yalnızca m an tıksal akıl yürütm ede bulunabilir : m im arlıkta yapı k u ralları ne ise, m atem atikte de m an tık ku ralları odur. E n güzel bir çalışm ad a ta rtışm a zinciri, içinde her h alkan ın kendi b aşın a önemli olduğu bir biçim de su n u lu r; b a şta n b a şa bir rahatlık, bir açıklık içinde gider; öncüller doğal, kaçınıl­ m az görünen yollarla, olabileceği san ılan d an d ah a çoğunu başarır. E debiyat, evrensel a n ­ lam ları bireysel giysilerinde p arlay an , özel d u ru m lard a genel olanı som u tlaştırır; m a te ­ m atik ise, yersiz süslerden yoksun arılığında en geneli su n m a çabasındadır. M atem atik öğretim i n asıl yönetilm elidir ki bu üstü n ülküden olabildiğince çoğu öğ­ renciye ak tarılab ilsin ? B u ra d a deneyler, bize büyük ölçüde, önderlik etm elidir; an cak, u la ­ şılacak en son am acı düşünm em izden de ge­ nel ilkeler o rtaya çıkabilir. G ereğince öğretildiğinde, m atem atiğin hizm et edeceği am açlard an birisi de, öğrenci­ de akla inancı, isp atlan an ın doğruluğuna, is­ p atın değerine k arşı güven uyan dırm aktır.


MİSTİSİZM VE MANTIK

95

Şim diki öğretim bu am aç için çalışm ıyor; an ­ cak am aca u laşabileceği yollar kolayca görüiüyor. B u gü n aritm etikte öğrencilere bir ku­ rallar dizisi verilir; yanlış ya da doğru diye değil de, sa lt öğretm enin isteği olarak su n u ­ lur; bilinm ez bir nedenle, öğretm enin oyunun oynam asını istediği yoldur bu. B ir ölçüde, y ararlılığı kesin bir öğrenim için, bu durum zorunludur da; an cak çocuk k a fa la ra en ko­ lay yoldan u laşm ak için k u ralların gerekçele­ ri de o rtaya konulm alıdır. Geom etride, Euciid’in başlangıcını oluşturan ve doğruluğu apaçık olarak bilinenleri, yanlış yoldan ispatiam a ile boş yere u ğraşan sıkıcı ay gıt yerine, öğrenci apaçık olan her şeyin doğruluğunu v arsay m ağ a yöneltilm eli; üç ya d a d ah a çok çizginin bir n o k tad a keşiştiğin i gösterenler gibi, ilk an d a şaşırtıcı ve doğrulukları çizim yoluyla kolaylıkla ispatlan abilecek teorem ler­ le eğitilm elidir. B u yolla inanç oluşturulur; akıl yürütm enin olguların doğrulayacağı, ş a ­ şırtıcı so n u çlara vardığı görülür, böylece de, soyut ya da aklî olan herşeye k arşı içgüdüsel güvensizlik y av aş y av aş ortadan kalkar. Güç teorem lerde, şekil tüm üyle tan ın ın caya dek, geom etrik çizimlerle alıştırm a lar y ap ılm alı­


96

MİSTİSİZM VE MANTIK

dır; bundan sonra, ortaya çıkan çizgilerin ya da dairelerin m an tıksal ilintilerinin öğretil­ m esi olum lu bir a şa m a sağ lar. B ir teorem i açıklay an şeklin ak la yakın her durum ve biçimlerde çizilm esi istenir ki, geom etrinin ilgilendiği soyut ilintiler, böylesine çok türJülükler içinde bir benzerlik kalın tısı o larak kendiliklerinden ortaya çıksın. Soyu t açıkla­ m alar öğretim in küçük bir bölüm ünü o lu ştu r­ m alı ve an cak som ut çizimlere alışıld ık tan ve görünen bir olgunun doğal biçim lenişi diye tem ellendikten son ra yapılm alıdır. B u ilk aşam ad a, isp a tla r bilgiçlik bolluğuyla veril­ memeli, ü st üste koyup u y gu lam alar gibi ke­ sinlikle yanıltıcı yöntem ler ilk önce dışarda bırakılm alı; ancak, bu tü r yöntem ler olm adan isp atlam an ın pek güç o lacağı d uru m lard a, sonuç, göstererek açıklam a yerine ta rtışm a ­ la rla ve örneklerle onaylattırılm alıdır. Cebire başlarken, üstün yetenekli çocuk­ lar bile, k u ral o larak, güçlük çekerler. H a rf­ lerin kullanılm ası an laşılm az bir gizdir; gizem leştirm ek dışında bir am acı da görülmez. B a şla n g ıçta , öğretm en h angi sayının yerine kullanıldığını bir söylese, her h arfin belirli bir sayının yerine kullanıldığını düşünm em ek


MİSTİSİZM VE MANTIK

97

hemen hem en olan ak dışıdır. Gerçekte, cebir­ de önce genel doğruların, yalnız belirli, tikel şun u ya d a bunu değil, bir küm eyi içerdiği öne sürülen doğruların, düşünülm esi öğreti­ lir. B u tür d o ğru lan an lam a ve bulm a gücü, gerçek veya olabilir herşeyin d ün yasın da zih­ nin egem enliğini sağ lar. Genel olan la bu tür ilgilenebilm e, m atem atik eğitim inin verm esi gereken yeteneklerden biridir. Ama, çoğun­ lukla, cebiri aritm etikten ay ıran uçurum u an ­ la tm a k ta öğretm en n a sıl beceriksiz kalır, a n ­ lam a çab aları içinde de öğrenci ne k ad ar az y ardım görü r! M atem atikte kullanılagelen yöntem sürdürülm ektedir : nedenlerine' iliş­ kin yeterli bir açıklam a yapılm aksızın k u ral­ lar o rtay a konulur; öğrenci k u raları körükörüne kullanm ayı öğrenir, öğretm enin istediği sonucu elde edince de, konunun güçlüklerini k avrad ığı san ısın a kapılır. Y ap ılan işlem in içeriğini hem en hem en hiç a n lam am ıştır oy­ sa. Cebir öğrenildiğinde, sonsuzluk k avram ı­ nın kullanıldığı çalışm alara (sonsuz - küçük­ ler hesabı ile yüksek m atem atiğin tüm ü ) geF. 7


98

MİSTİSİZM VE MANTIK

linceye kadar, her şey düzgün, yolunda gider. M atem atiksel son suzluğu çevreleyen güçlük­ lerin çözümü, çağım ızın övüneceği en büyük başarıdır. E sk i Y unan düşünce akım ı b aşlad ı­ ğın dan beri bu güçlükler biliniyordu; her ça­ ğın en yetkili aydın kişileri, E le a ’lı Zeno’nun sorduğu, y an ıtlan am ıy acak so ru lara yanıt bulm aya boşuna çalışm ışlardır. Sonunda, Ge­ org C antor yan ıtı bulm uş, K a o s ile k aran lığa bırakılm ış kocam an bir bölgeyi ay d ın lara ye­ ni bir biçimde açm ıştır. C antor ile Dedekind k arşıt düşünceyi önerinceye k adar, bir nesne­ ler topluluğun d an birazı alın ırsa, geriye hep başlan gıçtaki ilk say ıd an d ah a azının k a la ­ cağı, ap açık doğru v arsay ılm ıştır. B u v a r sa ­ yım, gerçekte, sa lt sonlu topluluk için geçerlidir; son su zlara ilişkin d uru m lard a ise bunun böyle olm adığının, o zam an a k ad ar in san a k ­ lını u ğ ra ştıran bü tü n güçlükleri kaldırdığı, gerçek sonsuzluk bilim inin yaratılm asın ı ola­ naklı kıldığı görülm üştür. B u o lağan ü stü ol­ gun un yüksek m atem atik eğitim inde bir dev­ rim y aratm ası gerekir; konunun eğitim sel de­ ğerine ölçüsüz k atk ısı olm uş, son zam an lara dek, y anılgı ve bilinm ezlikle sarılm ış bir çok bilim daim in m an tık sal bir kesinlikle ince­


MİSTİSİZM VE MANTIK

99

lenm esi ortam ını h azırlam ıştır. E sk i yöntem ­ lerle yetişm iş kişilere yeni çalışm alar korkunç derecede güç, an laşılm az ve belirsiz gelir; bu ­ rad a şunu da açık lam ak gerekir ki, bulucu­ nun kendisi bile, çoğu kez olduğunca, zihni­ nin ışığın ın d ağ ıttığ ı sisten zor çıkm ıştır. Ama, yeni sonsuzluk öğretisi, bütün ara ştırıcı k a fa ların yüksek m a te m atiğ i k av ram asın ı k olaylaştırm ıştır; çünkü şim diye k adar, ilk b ak ışta haklı o larak k arm aşık ve y anlış diye y argılan an kanıtları, uzun ve özenli bir sü ­ reç içinde, onaylam ayı öğrenm ek gerekiyor­ du. A kla korkusuzca inanm ayı, m an tığın en kesin gerekliliklerine u y m ayan ların sa in kârı­ nı tem ellendirm eyen bir m atem atik eğitim i, son ikiyüzyıl boyunca k atı incelem elerin yan­ lış dediklerini, yine de m atem atikçilerin deyi­ m i ile «p ratikte» işe y arad ık ları için kabul et­ m ekten geri kalm am ıştır. Böylece tek başın a aklın egem en olm ası gereken yerde, utangaç, u zlaştırıcı bir ruh ya da in an m ayan a an la­ şılm az gelen k u tsa l bir inanç beslenm iş, ge­ liştirilm iştir. B ü tü n bunları bir yana itm eniiı zam anıdır artık ; m atem atiğ in gizem lerine girm ek isteyenlere, gerçek ku ram bütün m an ­ tıksal saflığ ı ve ilgili varlıkların özüyle k u ru l­


100

MİSTİSİZM VE MANTIK

m uş bağları içinde bırakalım , bir an önce ö ğretilsin ... M atem atiği, m ühendisler için teknik eği­ tim diye değil de, kendi içinde bir am aç diye alıyorsak, akıl yürütm esindeki arılık ile ke­ sinliğin sürdürülm esi gerekir. B u n dan ötürü, kolay bölüm leri yeterince tan ıyan lar, doğru­ luğu su götürm ez diye onadıkları önerm eler­ den geriye, önceleri öncül gibi görünenlerin çıkarıldıkları d ah a tem el ilkelere, götürülm e­ lidirler. B u n la ra -sonsuzluk kuram ının kesin­ likle gösterdiği gibi- birçok önerm enin eğitil­ m em iş k a fa la r a apaçık göründüğü, d ah a y a­ kın bir incelemede ise, yanlış olduklarının or­ ta y a çıkarıldığı öğretilm elidir. Böylece, ilk il­ keleri kuşkuyla incelem eye yöneltileceklerdir; tüm akılyürütm e yapısının üzerine k uruld u­ ğu tem ellerin ya da, d ah a uygun bir benzeti ile, yayılan dalların çıktığı büyük gövdenin incelenm esidir bu. B u a şam ad a, yalnız veri­ len önerm elerin doğru olup olm adığını değil, m an tığın an a ilkelerinden n asıl çıktıklarını da sorarak, m atem atiğ in ilk bölüm lerini yeni­ den çalışm ak yerinde olur. B ir zam an lar k a r­ şılıkları bulu n am ay an bu nitelikteki sorular bugün artık açık ve kesin o larak y an ıtlan ab i­


MİSTİSİZM VE MANTIK

101

liyor. Y an ıtın gerektirdiği akılyürütm e zin­ cirlerinde de tüm m atem atik sel çalışm aların birliği o rtay a çıkıyor. M atem atik ders kitapların ın çoğu genel bir yöntem birliğinden, an a konunun sistem ­ li gelişim inden yoksundur. T ü rlü türlü öner­ m eler h angi yolda en kolay anlaşılabilecekleri d üşünülürse, o yolda isp atlan ırlar; bunda, a n a konuya hiç bir k atk ıd a bulu n m ayan s a p ­ m a la ra da çok yer verilir. Ancak, en büyük yap ıtlard a, birlik ile kaçınılm azlık, tıpkı bir piyesin konusunun seyircinin gözünde yavaş y av aş gelişm esi gibi kendini duyu ru r; öncül­ lerde, üzerinde d u ru lacak bir konu önerilir, son raki her a şa m a d a da, niteliğini k av ram a­ ya doğru belirli bir ilerlem e yapılır. Zihinsel itkinin, en içteki özü sayılabilen b ağlılaşm a ve sistem sevgisi m atem atikte, b a şk a yerde bulam ıyacağı bir özgürlük bulabilir. B u itkiyi duyan bir öğrenci, an lam sız örnekler dizisiyle soğutulm am alı, eğlendirici sap m alarla dağıtılm am alı; an a ilkeler üzerinde durm aya, önü­ ne konulan tü rlü konuların yapısını ta n ım a ­ ya, önemli tüm dengelim a şa m a la rı üzerinde kolayca gezinmeye isteklendirilm elidir. Böylece, iyi duru m da bir akıl işlenip y etiştirilir; se ­


102

MİSTİSİZM VE MANTIK

çici ilgiye de, seçim yapıp, önemli olan ’la özlü olan’m üzerinde d u rm ası öğretilir. M atem atiğin bölüm lerinin her biri m an ­ tıksal bir bütün, ilkelerini ku ran önerm eler­ den çıkan doğal bir gelişim diye incelendiğin­ de, öğrenci tüm dengelim li akılyürütm en in bü ­ tün leştirip sistem leştiren tem el bilim i an lay a­ bilir. Sim gesel (sem bolik) m an tık tır bu- b a ş­ langıcım A risto.ya borçlu ise de, yaygın geli­ şim inde, hem en tüm üyle, 19. yüzyılın ürünü bir çalışm adır. Gerçekte sim gesel m an tık bu­ gün, büyük bir hızla gelişm ektedir. Sim gesel m antıkda gerçek buluşun ve belki de m ate­ m atiğin öteki bölüm lerini tan ıyan okuyucuya bu çalışm ayı tan ıtm an ın en iyi yöntemi, tü m ­ dengelim li akılyürütm e örneklerinin, k u lla­ nılan ilkelerin bulunuşu da göz önünde tu tu ­ la ra k çözüm lenm esidir. B u ilkelerin çoğu ak ­ la vurulm uş itkilerim izle öylesine çevrilm iştir ki, istem siz k u llan ılırlar ve ancak, sabırlı bir çabayla ayd ın lığa çıkarılabilirler. M atem atiğin küçük bir tem el y asa lar topluluğun u n kaçı­ nılm az sonucu olduğu bulgusu, tüm ü nün zi­ hinsel güzelliğini a rttıra n bir nedendir; tü m ­ dengelim in eksik ve kesik zincirlerinden b u ­ nalm ış kişiler için bu buluş, gizliliği açıklayan.


MİSTİSİZM VE MANTIK

103

büyük bir güçle gelir; İta ly a ’d a dağ yolundan yukarıya çıkarken, son bah ar sisi içinden bir saray ın sıyrılıp o rtaya çıkm ası gibi, m ate m a­ tik yapıların ulu m erdivenleri, her bölüm ün­ de yeni bir yetkinlikle, gerekli düzen ve bo­ y u tlard a görünürler. Sim gesel m antık bugünkü durum una u laşın cay a k adar, m atem atiğin dayan dığı il­ kelerin hep, felsefeyle ilintili oldukları ve yalnızca filozofların kullanageldikleri belirsiz, ilerlem eyen yöntem lerle bulunabilecekleri varsayılırdı. Böyle düşünüldüğü sürece m ate­ m atik özerk görünm em iş, kendinden başka yöntem lere d ay an an bir çalışm a sayılm ıştır. D ah ası da, aritm etiğin , çözüm lem enin ve geo­ m etrinin dayan dığı p o stu la t’la r özellikleri ne­ deniyle, m etafizik görüşlerin belirsizlikleriyle sarıldığın dan , böylesine belirsiz tem eller üze­ rine ku ru lan yap ılar da* düşlerdeki sa ra y la r­ dan d ah a iyi bir biçim de incelenemezdi. B u yönden, gerçek ilkeler k a d a r bu ilkelerin so­ nuçlarının da m atem atiğ in bir bölüm ü olduk­ larının keşfedilm esi, v arılacak zihinsel hazzı büyük ölçüde arttırm ıştır. B u h az anlıyabileeek öğrencilere ta ttırılm alıd ır; çünkü insan­ oğlunun yeteneklerine saygım ızı, dünyanın


104

MİSTİSİZM VE MANTIK

güzellikleri üzerine de bilgim izi a rttıra c a k türdedir. Filozoflar, m atem atiğin tem elinde y atan m antık y asaların ın düşünce y asaları, aklı yö­ neten y asa lar oldukları görüşündedirler. B u görüşle akim gerçek saygınlığı aşağılatılm ış ve o artık, ister gerçek ister varolan, ister varolabilecek olan her şeyin yüreğine, değiş­ mez özüne inen bir soru ştu rm a değil; sın ırla­ m alarım ızla bağım lı ve az çok in san a yakın bir şeyi a ra ştırm a duru m un a gelm iştir. İnsan -dışı olanın düşünülm esi, aklın kendi y a­ ratm ad ığı gereçlerle u ğ ra şm a yeteneğinin bu­ lunm ası, bunların da ötesinde, güzelliğin iç dünyanın y an ısıra dış dünyada da bulundu­ ğunun an laşılm ası güçsüzlük, zayıflık, k arşı güçler a ra sın a sü rgü n edilm işlik duygularını yenmenin başlıca y ollarıdırlar; bu d uygular da yabancı güçlerin herşeyi yapabileceğine in an m ak tan doğar. K orkunç güzelliklerini sergileyerek, bizi Y azgının -bu güçlerin ede­ biyattaki kişileştirilm esinden başka bir şey değildir Y azgı burada- yönetim ine alıştırm ak trajed in in görevidir. M atem atik ise bizi in­ san ların d a ötesine, m u tlak zorunluğun ege­ m en olduğu bölgeye götürür; buraya yalnız


MİSTİSİZM VE MANTIK

105

varolan dünyanın değil, varolabilecek olan her dünyanın uym ası gerekir. B u rad a o tu ra ­ cak bir yer k u rar m atem atik, y a da, d ah a doğrusu sonsuza dek süregiden bir o tu racak yer bulur; ülkülerim izin tüm üyle doyurulduğu, en iyi um utlarım ızın su y a düşm ediği bir yerdir burası. Zihnin bulduğu bu dünyada ta m bağım sızlığım ızı tüm üyle an ladığım ızda ancak, güzelliğinin büyük önemini yeterince kavrayabiliriz. M atem atik n asıl bağım sızsa, nasıl ki bize, düşüncelerim ize bağlı değilse, bir b aşk a an ­ lam d a, biz ve varolan tü m şeylerin evreni de aynı biçim de bağım sızız, m atem atiğe bağımiı değiliz. M atem atiğin sa n a tla r a rasın d a yeri­ ni an lam ak istiyorsak, bu sa lt ideal özelliğinin k av ran m ası zorunludur. Önceleri, kim i yön­ lerden, gerçek dünyanın niteliğine ilişkin ko­ n uları sa lt aklın sa p tad ığ ı v a r sa y ılır d ı: hiç değilse, geom etrinin içinde yaşadığım ız uzay­ la ilgilendiği d üşünülürdü. B u gü n ise, a rtık temel m atem atiğin gerçek varlık so ru n ları üzerinde y argıda bulu nam ıyacağm ı biliyoruz: ak ıl dünyası, bir an lam da, olgular dünyasını denetler; am a, hiç bir zam an olgu yaratm az, sonuçlarının, zam an ve uzay içinde, dünyaya


100

MİSTİSİZM VE MANTIK

uy gu lan m asın d a da, kesinliği ile belirliliği y ak laşık o ran lam alar ve işleyen v arsay ım lar a ra sın d a kaybolur. M atem atikçilerin üzerinde durdukları am açlar, geçm işte, çoğunluk o lgu ­ ların önerdiği türden d i; soy u t im gelem e ise bu tü r k ısıtlam alard an tüm üyle özgürdür. K a rşılık lı özgürlük tan ım a a n laşm asın a v arıl­ m alıdır; akıl, olgular dünyasını buyruğu a ltı­ n a alam az; olgular da, aklın, güzellik tu tk u ­ sunun ilgilenm eye değer bulduğu nesnelerle u ğraşm a ayrıcalığın ı kısıtlayam az, B u ra d a , başka yerde de olduğu gibi, ülkülerim izi dün­ yada bulunabilen küçük bölüm ler üzerine ku ­ rarız; son unda da, sonucun y aratılm ış m ı yok­ sa keşfedilm iş mi olduğunu söylem ek olduk­ ça güçtür. Öğretim de, öğrencinin yalnızca önemli teorem lerin kesinliğe in an d ın lm ayıp, ak la ge­ len bütün yollardan, en ü stü n güzelliğin bu­ lunduğu yola yönetilm esi çok istenir. İsp a tla ­ m anın gerçek ilgisi, geleneksel su n u ş biçim ­ lerinin önerdiği gibi, tüm üyle sonuç üzerinde toplanm az; oluştuğu yerde de, düzeltilm esi gerekli bir bozukluk diye bakılm alıdır; düzel­ tilirken, yapılabilirse, isp a t aşa m a ları öylesi­ ne genelleştirilm elidir ki, her biri kendi içinde


MİSTİSİZM VE MANTIK

107

ve kendi için önemli olsun. Y alnızca bir so n u ­ cu isp atlam ak için k u llan ılan bir kan ıt, ve­ rilm ek istenen ah lak dersine b ağlı bir öykü gibidir : estetik yetkinlik nedeniyle bütünün p a rçala rı hiç bir zam an yaln ızca a ra ç olm a­ m alıdır. Yeni alan ların kazan ılm ası am acın a yönelm iş belirli bir p ratik ruh ve hızlı ilerle­ me isteği, son uçlara yersiz önem verm enin m atem atik öğrenim ine egem en olm asına se ­ beptir. E n iyisi, üzerinde duru lacak belirli bir konu önerm ektir- geom etride, önemli özellik­ leri olan bir şekil; çözümlemede, çalışılm ası aydın latıcı olacak bir işlev ve benzerleri gibi. İsp a t işlem i, incelenecek nesneyi ta n ım lad ığı­ mız, bazı işaretlere dayandığında, bu işare t­ ler soyut o lara k ele alınm alı ve kendi başla­ rın a incelenm elidirler. Çünkü bir k an ıtta, s o ­ nucun gerektirdiğinden fazla öncül k u llan ­ m ak y an lıştır : m atem atikçilerin incelik de­ diklerine, savı d oğru lay an tem el ilkelerin k u l­ lan ılm ası ile ulaşılır. P araleller axiom ’unu kullanm aksızm gidebildiğince ilerlem esi, E u clid ’deki bir değerdir- bu da, sık sık söylendiği gi­ bi, axio m ’un k arşı çıkm aya değdiğinden değil, m atem atik te her yeni axiom ’un, son uçlarda o rtay a çıkan teorem lerin genelliklerini biraz


108

MİSTİSİZM VE MANTIK

d ah a azaltm asın dan ve olabilirliği en büyük genelliğin her şeyden önce aran ılm ası gerektiğindendir. M atem atiğin, kendi alan ı d ışın daki etki­ leri üzerine, kendi özel ülküsü konusu üzeri­ ne yazıldığın dan d ah a çok şey yazılm ıştır. F elsefe üzerine etkisi, geçm işte, ilgi çekecek derecede çok, ancak d eğişikti; onyedinci yüz­ yılda, idealizm ile akılcılık (rasyon alizm ), onsekizinci yüzyılda, özdekçilik (m ateryalizm ) ile duyguculuk (sen sation alism ) aynı ölçüde onun y aratılarıd ır. M atem atiğin gelecekte or­ tay a çıkabilecek etkilerinden söz etm ek za­ m ansızdır; ancak, bir yönde iyi bir sonuç beklenebilir. Yol güçlük dolu, a m aca u la ş­ m ak da kesin olm adığından, ülkülerin izlen­ m esini bırakan bu tü r ku şku cu lu ğa rağm en, m atem atik, kendi alan ın d a en yetkin bir k a r­ şılıktır. M utlak doğruluğun bulunm adığı, yaln ızca görüş ile özel yargılam an ın v ar oldu­ ğu çoğunlukla söylenir; her birimiz, d ü n y a­ nın bu görü n üşü ile, kendi özgüllüklerim izle, kendi beğeni ve ön y argılarım ızla k o şu llan d ı­ rılm ışız denilir; doğruluğun, sab ırla ve d isip­ linle girm eye h ak kazan acağım ız, d ışta bir krallığı yoktur, yalnızca benim için, senin


MİSTİSİZM VE MANTIK

109

için, her ayrı kim se için doğruluk vardır de­ nilir. B u tü r düşünce alışkan lığı ile in san oğ­ lu çabaların ın tem el am açların d an birisi in­ k â r edilir ve en yüksek içtenlik, olanın kor­ k usuzca onanışı erdem i ah lak görüşüm üzden uzaklaşır. M atem atik bu tü r kuşkuculuğu sürekli olarak tersler; doğruluk yapısı, k u ş­ kulu köpeksiliğin (cynism e) bütün silah ları k arşısın d a sarsılm az ve yenilm ez durur çün­ kü. M atem atiğin pratik h ay at üzerine etkile­ rinden söz etm ek, -bu incelem em izin am acı değilse de- öğrencilerin bir b aşların a k ald ık ­ ları zam an kendikendilerine so racak ları so ru ­ yu y an ıtlam ay a yardım cı olabilir. K ötülükle, -,.cı çekişle böylesine dolu bir dünyada, dü­ şünm e m an astırın a k apan m ak nice soylu ise de, sa lt bir azın lığa özgü bu m u tlu lu ktan y a­ rarlan m ak, bir yerde, bencillikten öteye git­ mez; h ak tan ırlık tan yoksun bir rasla n tı so­ nucu başk aların ın om uzuna yüklenilm iş o la ­ nı p ay laşm ak tan k açın m ak tır bu. Güç ve sert de olsa kendine göre iyi bir y aşan tı sürerken, varolan kötülüklerden kaçm aya, in san k a r­ deşlerim izi yardım sız bırakm aya hiç birim i­ zin hakkı var m ı? diye sorarız. B u soru lar or-


110

MİSTİSİZM VE MANTIK

ta y a atılın ca, gerçek yanıt, kuşkusuz, kim i kişilerin k u tsal ateşi yanık tu tm aların ın , k i­ m i kişilerin de her k u şa k ta çab aların am acı­ nı belirleyen, süreğen görüntüyü sa k la m a la ­ rının gerekliliği biçim inde verilir. Ancak, ki­ m i kez olduğu gibi, bu y an ıt pek soğuk gö­ ründüğünde ve hiç bir yardım d a bu lu n am ad ı­ ğım ız üzüntülere b ak arak hem en hem en çıl­ gın a döndüğüm üzde, m atem atikçin in dolaylı yoldan, in san lığın m utluluğu n a, u y gu lam ad a d ah a etkin tüm öteki çağd aşların d an daha çok k atk ıd a bulunduğunu yansıtabiliriz. B i­ lim tarih i, soyut önerm eler kütlesinin -konik kesim ler durum undaki gibi, günlük yaşan tıyı etkilem eksizin iki bin yıl kalabilse bile- her an her y u rttaşın alışılagelm iş düşünce ve u ğ ra ş­ ların da devrim ler y aratm ak için k ullan ılabi­ leceğini bol bol isp atlam ıştır. B u h ar ile elek­ triğin kullan ışı -etkili örnekler alırsak- ancak m atem atikçilerce gerçekleştirilm iştir. Soyut düşünce son uçlarında dünyanın elindeki a n a ­ m al öylesine birikir ki, çevremize m utluluk getirm ek üzere kullan ılm asın ın şim diyedek bulunabilm iş sın ırları yoktur. Deneyler de, m atem atiğ in h an gi bölüm lerinin yararlı ola­ bileceğini sa p ta m a k ta bir a raç sağlayam az.


MİSTİSİZM VE MANTIK

111

Y ararlılık, bundan ötürü, m utsuzluk an ların ­ d a ancak bir avun tudur, çalışm alarım ızı yö­ neltecek bir önder değil. Ahlakî y aşam ın sağlığı için, bir çağın ya d a bir ulu su n düzenini soy lu laştırm ak için, sert erdem lerin tu h af güçleri vardır, d ü şü n ­ ceyle arın m am ış, bilinçlenm em iş kişilerin gü ­ cünü a şa r bu. B u sert erdem ler içinde doğru­ luğa tu tk u b a şta gelir; doğruluk tu tk u su da, her yerden çok, m atem atik te destek bulur. Hiç bir büyük bilim dalı kendi içinde bitmez; her biri üstü n bir düşünm e alışkan lığı y a ra t­ m a ve sürdürm e için bir a raçtır da. B u am aç m atem atik öğretim i ve öğrenim inde, her za­ m an için, göz önünde bulundurulm alıdır.


BÖLÜM V M atem atik ve M etafiziktiler B u h ar ve biyolojide «evrim » kuram ının bulunuşu ile gu ru rlan an O ndokuzuncu yüz­ yıl, tem el m atem atiğin bulu nm asından dolayı övünm ekte çok d ah a haklı olabilirdi. B u b i­ lim de, ötekiler gibi, d oğm adan çok önce ad ı­ nı alm ış, vaftiz edilm işti; bundan ötürü de, ondokuzuncu yüzyıldan önce, kim i y azarla­ rın, tem el m atem atik diye adlan d ırd ıkların a değindiklerini görüyoruz. Ancak, o n lara ko­ nun un ne olduğu sorulsaydı, yalnızca, A rit­ m etiği, Cebiri, G eom etriyi ve benzerlerini içerdiğini söyleyebilirlerdi. B u dalların ortak yan ların a, u ygulam alı m atem atikten ayrıldık­ ları n o k talara gelince, a talarım ız tam bir k a ­ ran lık ta idiler. Tem el m atem atiği, «L aw of Thought», (D üşünce Y asaları) [1854] dediği bir çalışm a­ sında, Boole bulm uştur. B u yapıt, m a te m atik ­ sel olm ayan ağırbaşlı a n latım larla doludur :


MİSTİSİZM VE MANTIK

113

Boole k itabın ı m atem atik üzerine yazılm ış ilk yapıt v arsay m ak k on usun d a çok alçakgön ü l­ lü idi. Düşünce y asa ları ile u ğraştığın ı sa n ­ m ak ta da yanılm ıştı: gerçekte, in san ların n a ­ sıl düşündükleri ile ilgili değildi; kitabı formel m an tığı konu edinm işti, bu da m atem a­ tikle aynı şeydi. Tem el m atem atik bütünüyle sa v la n içe­ rir : şöyle ki, eğer falan önerme h erh an gi bir şey için doğru ve geçerli ise, bir b aşk a falan önerme de aynı şey için doğru ve geçerlidir. İlk önermenin gerçekten doğru olup olm adı­ ğını tartışm am ak , geçerliliği v arsay ılan n e s­ nenin ne olduğunun sözünü etm em ek gerekir. B u iki nokta u ygulam alı m atem atiğin konu­ sudur. Tem el m atem atikte ise, belirli çıkarım (inference) k u ralların d an yürürüz; eğer bir önerme doğru ise, bir başka önerm enin de doğruluğunu çıkarabiliriz bununla. B u çıka­ rım k u ralları form el m antığın ilkelerinin te ­ m el bölüm ünü oluşturur. Sonra, eğlenceli gö­ rünen bir varsay ım alıp, son uçları tü m d en ge­ lim yoluyla buluruz. E ğ e r varsayım ım ız h er­ hangi bir şey üzerine ise ve belirli bir şey ya F. 8


114

MİSTİSİZM VE MANTIK

da d ah a özel şeyler üzerine değilse, tüm den­ gelim lerim iz m atem atiği kurar. B u n d an ötü­ rü m atem atik , «ne üzerine kon uştuğum u zu ve söylediklerim izin d oğru olup olm adığını hiç bilem iyeceğim iz bir konu» diye tan ım la­ nabilir. M atem atiğin başlangıcın ı kuşkuyla karşılay an kişiler, um arım , bu tan ım la ra h a t­ lar, kesinliğini ve doğruluğunu kabul eder­ ler. M odern m atem atiğin b aşarıların d an biri de, m atem atiğin gerçekte ne olduğunu keşfet­ m ek olduğundan bu konuda bir kaç söz söyle­ m ek yersiz düşm ez. T anım lan am ıyacağı v a r­ sayılan belirli sayıdaki ilkel fikirlerle, ispatlan am ıyacağı v arsay ılan belirli say ıdaki ilkel önerm e ya da axiom ’larla m atem atiğin h er­ h angi bir d alm a -sözgelim i geom etriye,- baş­ lam ak olağandır. B u ra d a gerçek ş u d u r : uy­ gulam alı m atem atiğin her d alın d a tan ım lan am ıy an lar ile isp atlan am ay an lar bulunsa da, genel m antık dışında, tem el m atem atikte bunlar yoktur. M antık, genel anlam da, herşeye u y gu lan acak ları bir biçime konulabilen önerm eleriyle ayırdedilir. Tem el m atem atik -Aritmetik, Analiz, G eom etri- m an tığm ilkel fikirlerin birleşim i ile kurulm uş, önermeleri


MİSTİSİZM VE MANTIK

115

de m antığın genel axio m larm d an çıkarılm ış­ tır. — tasım (syllogism , kıyas) ve çıkarım ın öteki ku ralları gibi. Artık bir düş ya d a bir öz­ lem değildir bu. Tersine, m a te m atik alan ın ın d ah a geniş, d ah a güç bölüm ü üzerinde b a şa ­ rılm ıştır, geri k a lan bir kaç durum ise, özel bir güçlük yoktur; ayn ı yönde gelişim hızla ilerlem ektedir. F ilo zoflar böyle bir tüm denge­ lim in olabilirliği üzerinde çağlar boyu ta r tış ­ m ışlar; m atem atikçiler oturup tüm dengelim ­ ler yapm ışlardır. B u gün filozoflara ince bir an layılşa kabullenm ekten b aşk a bir şey k al­ m am ıştır artık. Böylece son un da m atem atikle özdeşliği­ ni gösteren form el m antığı, herkesin de bil­ diği gibi, ilk önce Aristo bulm uş ve O rta Ç ağ­ ların ‘teoloji (Tanrıbilim ) y an ın d a’ tem el ça­ lışm a konusunu oluştu rm u ştu . A ncak Aristo, tasım ın ötesine gitm em iştir; bu da konunun çok küçük bir bölüm üdür. O kullarda sü rd ü ­ rülen çalışm alar da A risto’yu aşıp, öteye gide­ m em iştir. O rta Çağ dokto rların a ü stü n lü ğ ü ­ m üzün ispatı istenirse, bu rad a bulunabilir. O rta Ç ağlar boyunca en değerli aydınların hem en tüm ü kendilerini form el m an tığa a d a ­ m ışlard ı; ondokuzuncu yüzyılda ise dünyada


116

MİSTİSİZM VE MANTIK

sürdürülen düşünm enin yalnızca son derece küçük bir oranı bu konuya gitm iştir. Yine de, 1850’den bu yana, her yirm i yılda konunun gelişm esine, A risto’d an Leibniz’e dek olan za­ m andakinden d ah a çok k atk ıd a bulu n ulm u ş­ tur. Akılyürütm eyi, Cebirdeki gibi, sem bolik olarak yapm ayı keşfetm işlerdir; bunun so n u ­ cunda d a tüm dengelim , m atem atik sel ku ral­ larla etkilenm iştir. T asım ın yanında bir çok k u rallar bulunm uş; B a ğın tılar M antığı (1) de­ nilen, eski m an tığın güçlerini -bunlar m ate­ m atiğin tem el içeriklerini o lu ştu rsa la r da- t ü ­ m üyle a şa n kon ularla ilgilenecek, yeni bir m an tık d alı bulunm uştur. K on uya yabancı kişilerin, m atem atiğin tem elleri tartışılırken, sem bolizm in önemini kavram ası pek kolay değildir; açık lam a da ilk bakışta çelişkili görünebilir. Gerçekte, iş­ leri güçleştirdiği için y ararlıdır. (B u m ate ­ m atiğin yalnızca başlan gıcı için doğrudur, ileri bölüm leri için değil.) Bizim bilmek is te ­ diğimiz, neyin neden çıkarılabileceği, tüm den getirilebileceğidir. B a şla n g ıçta her şey a p a ­ çıktır; kendiliğinden apaçık bir önerm enin (1) Bu keşif, temelde, Bay C. S. Peirce’indir.


MİSTİSİZM VE MANTIK

117

bir b aşk asın d an çıkıp çıkm adığını görm ek de çok güçtür. Açıklık he-r zam an için doğrulu­ ğun düşm anıdır. B u n d an ötürü de, yeni ve güç bir sem boller sistem i buluruz; b u rad a hiç bir şey açık seçik görünmez. Sonra, sem ­ boller üzerinde işleyecek belirli ku rallar öne süreriz; her şey tüm üyle m ekanikleşir. Böylece neyin önerme diye alın m ası gerektiğini ve neyin ispatlan abileceğim ya da tan ım lan ab i­ leceğini buluruz. Örneğin, Aritm etik ile Cebirin tü m ü n ü n üç tan ım lan am az kavram la beş isp atlam az önerm eyi gerektirdiği gösteril­ m iştir. Sem boller sistem inden yararlam lm asaydı, bunu bulm ak pek güç olurdu. İki ile ikinin dört ettiği öylesine açıktır ki, isp a tla ­ nıp isp atlan am ıy acağı üzerinde h afifçe du­ rak say acak k ad ar bile kuşkulanam ayız. Bu, kendiliğinden ap açık şeylerin isp atlan acağı öteki duru m lar için de geçerlidir. Ancak, kendiliklerinden apaçık önerm e­ ler, konuya hiç girm em iş bir kimseye, pek h avad a bir u ğ ra ş gibi gelebilir. B u n a, apaçık bir önerm enin bir b aşk a apaçık önerm eden geldiği, çoğunlukla hiç de kendiliğinden a p a ­ çık değildir, diye karşılık verebiliriz; öyle ki, apaçık olm ayan bir yöntemle apaçık olan’ı is­


118

MİSTİSİZM VE MANTIK

patladığım ızda, yepyeni gerçekler buluruz. D ah a ilginç bir y an ıt da, kişiler açık önerm e­ leri isp atlam ay a çalıştık ların dan bu yana, ço­ ğunun yanlışlığını görm üşlerdir. K endiliğin­ den apaçıklığı yol göstericim iz diye alırsak, kuşkusuz, bizi yolum uzdan sap tırır. Örneğin, bir bü tü n ’ün bölüm lerindekinden d ah a çok te ­ rim in bulunduğu y a da herhangi bir sayıya bir eklenirse a rttığ ı en apaçık önerm elerdir; an­ cak, bugün a rtık bunların çoğu durum larda y an lışlıkları biliniyor. Çoğu say ılar son suz­ dur; bir sayı da sonsuz ise, ona istediğinizce bir’ler ekleyebilir ve yine de sayıyı hiç boz­ m ayabilirsiniz. İsp atın fay d aların d an birisi de, isp atlan an son uca belirli bir kuşkuyu sok­ m asıd ır; apaçık olan kim i d uru m lard a isp a t­ lanabilir, kim i d uru m lard a da isp atlan am az­ sa bu d uru m lard a apaçık olan ’m d uru m lard a yanlışlığı varsayılabilir. Form el akılyürütm e san atın ın , günüm ü­ zün kişileri arasın d ak i, büyük u stası, bir İtalyandır; T urin Ü niversitesinden Profesör Pea n o ( l) M atem atiğin büyük bir bölüm ünü, (1) F r e g e ’yi de ek lem em ge rek irdi; a n c a k bu d e nem e y a z ıld ığ ın d a onun y a z ıla rı ü ze rin d e bir bil­ g im y ok tu [1917’de e k len en not ]


MİSTİSİZM VE MANTIK

119

içinde hiç bir sözcük bulunm ayan, katı bir sem bolik biçime sokm uştur, (bir süre sonra da, kendisi ya da ardılları, tüm ünü böyle y ap a ­ caklardır) . Sırad an m atem atik kitapların da, kuşkusuz, çoğu okuyucunun istediğinden d a ­ ha az kelime vardır. Yine de küçük terim ler görülür : «bu nedenler.» «v arsay alım ki,» «d ü ­ şünün ki,» «bundan şu sonuç çıkar ki» gibi. Prof. Peano bunların hepsini atm ıştır. Sözge­ limi, Aritm etik, Cebir, ve C alcu lus’un tü m ü ­ nü, gerçekte (Geom etri dışında) genel olarak temel m atem atik denilenin tüm ünü öğren­ mek istersek, üç kelim eyi kap say an bir söz­ lükle işe başlayabiliriz. B ir sembol «sıfır», öteki «sayı», üçüncüsü de «ondan son ra» için­ dir. A ritm etikçi olm ak istiyorsanız, bu kav­ ram ların ne demek istediklerini bilm ek gere­ kir. B u üç kavram için sem boller bulunduk­ tan sonra, bütün m atem atiksel gelişm ede bir b aşk a kelime d ah a gerekmez. Gelecek sem bol­ ler, bu üçünün aracılığı ile sem bolik olarak açıklanır. Giderek, bu üç kavram B ağın tı ve sınıf kavram larıyla bile açıklan abilir; ancak, burada B ağın tılılar M antığı (Logic of R elati­ ons) gereklidir, Prof. Peano ise bunu hiç ele alm am ıştır. K ısa cası başlan gıçta, bir m ate-


120

MİSTİSİZM VE MANTIK

m atikçinin bilm esi gerekenin çok olm adığı kabul edilm elidir. E n çok bir düzine kavram vardır : tem el m atem atikteki (Geom etri de içinde) bütün kavram lar bunların birleşim i­ dir. Prof. Peano, çok yetenekli bir takım genç İtaly an öğrencilerin de yardım ıyla, bunun n asıl yapılabileceğini gösterm iştir. B u ldu ğu yöntem, onun götürdüğünden d ah a da öteye gidebilecek nitelikte ise de, öncülük onuru onundur. P ean o’nun yetkinleştirdiği bilimi, Leibniz iki yüzyıl önceden görm üş, y aratm a çabasın a girişm işti. Ancak, A risto’nun nüfûzuna duy­ duğu say g ı başarısın ı engellem iştir; kesin ve biçim sel y an lışlar için A risto’yu suçlayam az­ dı. T asarıların ı tüm yüksek kişilerin horgörm esine karşın, y aratm ak istediği konu bugün vardır. Leibniz’in «Evrensel K arak teristik » adını verdiği bu konu ile bütün soru n lara bir çözüm bulacağını, tartışm aları son a erdirece­ ğini um m uştu. «A yrılıklar o rtaya çıkarsa,» der, -iki filozof arasın d ak i tartışm a, iki saym anm kinden d ah a gerekli değildir artık.. Çünkii ellerine kalem lerini alıp, m asay a otur­ m ak ve birbirlerine (isterlerse tanık bir a rk a ­ d aşla) ‘Gelin h esap layalım ,’ demek yetecek­


MİSTİSİZM VE MANTIK

121

tir.» B u iyim serlik biraz aşırı görülm üştür; çözümleri kuşkulu sorunlar, h esaplam an ın k arara b ağlayam ad ığı ta rtışm alar vardır yi­ ne de. Ancak, önceleri aykırılıklarla dolu bü­ yük bir alan üzerinde Leibniz’in düşü gerçek­ leşm iştir. B ü tü n m atem atik felsefesinde dü­ zen ve kesinlik, k arm aşalık ile d u ra k sam a la ­ rın yerini alm ıştır; oysa, o da felsefenin öteki bölüm lerindeki k u şku larla doluydu. Filozof­ lar bu gerçeği kavram ış değiller ve bu konu­ lard a eski biçim de yazm akta süregidiyorlar. M atem atikçilerin bugün, hiç değilse İtaly ada, m atem atik ilkelerini yetkinlikle ele alm a güç­ leri var; böylece de, m atem atiğin kesinliği m atem atikçi felsefeye uzanır. B ü yük gizem ler a rasın a konulagelen konuların çoğu -sözgeli­ mi sonsuzluğun, sürekliliğin, uzay, zam an ve devinim in nitelikleri,- artık kuşku ve ta r tış ­ m a götürmez. B u n ların niteliklerini öğren­ mek isteyenler, yalnız Peano ya da Georg C an tor’un çalışm aların ı okusalar yeter; önce­ ki gizem lerin açık seçik ortaya konduğunu göreceklerdir. B u kaprisli dünyada, ölüm den sonra k a ­ zanılan ünden d ah a kaprisli bir şey yoktur. Gelecek ku şakların y argıdan yoksunluğuna


122

MİSTİSİZM VE MANTIK

en belirgin örnek E le a ’lı Zeno’dur. Sonsuzluk felsefesinin kurucusu sayılabilecek bu kişi, E fia tu n ’un Parm enides’inde S o k ra t’m öğreti­ cisi o larak ayrıcalıklı bir duru m da görülür. D evininı'n (hareketin) olanaksızlığını, Achille s’in k ap lu m bağay a hiç bir zam an yetişemiyeeeğini, uçan okun gerçekte hareket etm edi­ ğini isp atlam ak için, tü m ü de ölçüsüz derece­ de etkin dört kanıt (argum en t) bulm uştur. Aristo ile o günden bugüne süregelen filozof­ ların tüm ünün çürüttüğü bu kanıtları, kendi­ si ile Zeno ara sın d a bir ilinti bulunduğunu düşünm eyen bir Alm an p ro fesör,.m atem atik rönesansım n tem eli yapm ış, onları yeniden eski durum larına döndürm üştür. Weierst r a s s ( l) m atem atikte sonsuz küçüklerin kul­ lanılm asın ı kesinlikle y asaklay arak , sonunda değişm ez bir dünyada yaşadığım ızı, okun da uçarken gerçekten hareket etm ediğini göster­ m iştir. Zeno’nun tek yanılgısı, (gerçekten tüm den getirdi ise) bunu tüm den getirm esi­ dir; ona göre değişm e durum u diye bir şey yoksa, dünya h erh an gi bir zam an da öteki za­ rı) Berlin Üniversitesinde matematik profesörü id i

( 1 8 9 7 'd e ö ld ü -}


MİSTİSİZM VE MANTIK

123

m anlardakin e eş durum dadır. Sonuç kesin­ likle böyle çıkm az o rtay a; bu yönde, Al­ m an m atem atik çi u sta Y unanlıdan daha yapıcıdır. W eierstrass, görüşlerini, gerçeğe alışm ış olm anın sağduyun u n kaba önyar­ gılarını o rtad an kaldırdığı, m atem atikte top­ layarak, Zeno’nun birbiriyle çelişen sözlerini, beylik sözlerin saygıdeğer h av asın a sokabil­ m iştir. Sonuç, akılcı kişilere Zeno’nun yürek­ li m eydan okum asından d ah a az hoş gelse de, her duru m da bilimle u ğra şa n kişileri y atıştır­ m aya d ah a uygundur. Zeno üç sorun la ilgilenm işti; bunlar, herbiri devimle gösterilen, an cak herbiri devim ­ den d ah a soyut, ve salt aritm etiksel işleme yatkın sonsuz küçükler, sonsuzluk ve sürekli­ lik sorunlarıdır. İçerdikleri güçlüklerin açık ­ ça belirtilm esi, filozofun görevinin en güç bir yanının b aşarılm ası dem ekti. Zeno bunun ü s­ tesinden gelm iştir. O ndan zam anım ıza dek, her k u şağın en aydın kişileri bu soru n lara karşı çıkmış, an cak bir şey elde edem em işler­ dir, Z am anım ızda ise, üç kişi -W eierstrass, Dedekind, Cantor- üç sorun u geliştirm ekle kalm ayıp, çözüm lerini de bulm uşlardır. M a­ tem atikle ilişkisi olanlar için çözümler, en


124

MİSTİSİZM VE MANTIK

küçük bir kuşku ya da güçlük bırakm ıyacak derecede açıktır. Çağım ızın övünm esi gereken başarıların ın en büyüğüdür bu; büyük a d a m ­ ların ın üstü n yeteneklerini sun m ak için daha inandırıcı bir kan ıtı olan bir b aşk a çağ (belki E sk i Y u n an istam n altın çağı dışında) bilm i­ yorum. Üç soru n d an son suz küçükleri W eiers­ tra ss çözm üştür; öteki ikisinin çözümüne Dedekind başlam ış am a kesin son uca u laşan C antor olm uştur. Önceleri sonsuzküçüklerin m atem atikte büyük yeri vardı. Bize sonsuzküçükleri, d ai­ renin çok kenarlıdan, çok say ıda ve çok kü­ çük eşit k en arlarla sonsuzküçüklükte ayrıldı­ ğını belirten E sk i Y un an lılar tan ıtm ışlardır. B u n un önemi giderek a rttı; sonunda da, Le­ ibniz «In fin itesim al C alculus» su (Sonsuzküçükler H esabı) bulduğunda, bütün yüksek m atem atiğin tem el k avram ı olduğu a n laşıl­ dı. Cariyle, B üyük Frederick’inde, Leibniz’in P rusya K raliçesi Sophia Charlotte ile sonsuz­ ca küçük üzerine n asıl konuştuklarını, K r a ­ liçenin bu konuda öğretilebilecek her şeyi bil­ diği yanıtını nasıl verdiğini an latır. (S aray lı­ ların d av ran ışları kendisini konuya iyice alıştırm ıştı) Ancak, filozoflar ile m atem atikçiler


MİSTİSİZM VE MANTIK

1.25

-saray larla ilişkileri d ah a az olduğundan- ko­ nuyu ta rtışm ad a , hiç bir ilerlem e gösterm ese­ ler de, süregittiler. «C alculus» süreklilik ge­ rektiriyordu; sürekliliğin de sonsuz küçüğü gerektirdiği varsayılıyordu. T am sıfır değildi bu; sonsuzküçüklerin yeterli say ıd a birbirle­ rine eklenm esinin so n ’lu bir bütün o lu ştu r­ duğu görülüyordu. Ancak, yine de, hiçkim se hem sıfır hem de son ’lu olm ayan bir kesir gösterem iyordu. B ir çıkm aza giriliyordu bu­ rad a. Sonunda, W eierstrass, sonsuzküçükle­ rin pek gerekm ediklerini; onlarsız her şeyin yapılabileceğini buldu. Artık, böyle bir şeyin olduğunu v arsay m ağ a gerek yoktu. B u n dan ötürü de, bugün m atem atikçiler Leibniz’den d ah a ağırbaşlıdırlar; sonsuzca küçük üzerine değil de sonsuzca büyük üzerine k on uşurlar -krallara uygun bir konu da olsa- ; yazık ki, bu, onları Leibniz’in k on uştuğu saray lıları sonsuzca küçüğün ilgilendirdiğinden d ah a bile az ilgilendiriyor. Sonsuzküçüklerin sürgün edilmeleri her tür alışılm adık sonuçlar getirir; kişinin bun­ lara y avaş yavaş alışm ası gerekir. Örneğin, gelecek an diye bir şey yoktur. E ğer gelecek an diye bir şey olsaydı, bu an ile bir sonraki


126

MİSTİSİZM VE MANTIK

an arasın d ak i aran ın sonsuzküçük olm ası ge­ rekirdi. Nitekim , arala rın d a son ’lu bir aran ın bulunduğu iki a n ’ı alırsak, ara d a hep b aşk a an lar da olacaktır. Böylece, eğer sonsuzküçükler yoksa, iki an birbirini izleyemez; iki­ si a rasın d a b aşk a a n lar vardır çünkü. B u ne­ denle de, iki an arasın d a sonsuz say ıda a n la­ rın bulunm ası gerekir; çünkü, eğer sonlu s a ­ yıda bulunursa, birisi iki an dan ilkine en y a­ kın, böylece de yanında olur. Benzeri uzayda d a görülür. B ir nesneyi alıp ikiye keser, son ra her parçayı ikiye böler ve bunu sürdürürseniz, p arçalar giderek kü­ çülür, küçülür; k u ram sal o larak da, isted iği­ m ize? küçültülebilirler. Ne k ad ar küçültülseler, yine de kesilip d ah a da küçültülebilirler. Nice küçülseler, hep son’lu boyutları o lacak­ tır. Sonsuzküçüklere bu yolla u laşılam az hiç bir zam an; son’lu bölünm elerin say ısı ne k a ­ d ar büyük olursa olsun bizi n o k ta’lara götür­ mez. Oysa n o k talar vardır, ancak, bun lara birbirini izleyen bölünm elerle ulaşılam azlar. N asıl ulaşılabileceğini, n o k taların neden son­ suzküçük bo yu tlarda olm adıklarını, bize yine sonsuz felsefesi gösterir. Devim ile değişim de de, aynı derecede il­


MİSTİSİZM VE MANTIK

127

ginç son uçlar elde ederiz. E skiden, bir şey değiştiğinde, değişm e durum unda bulunm ası gerektiği, bir şey devindiğinde, devinim du­ rum unda bulunduğu düşünülürdü. B u n un yanlışlığı bugün bilinm ektedir. B ir kütle de­ vindiğinde, söylenecek tek şey, bir zam an bir yerde, bir başka zam an da bir başka yerde bulunduğudur. Gelecek an diye bir şey olm a­ dığından, devinen şeyin gelecek an yandaki yerde bulu nacağı söylenemez. Filozoflar ço­ ğunlukla, bir kütle devinim de iken, bir an da durum unu değiştirdiğini savun u rlar. B u gö­ rüşe Zeno çok önceleri, her kütlenin her za­ m an olduğu yerde bulunduğu yan ıtı ile k a rşı­ lık verm iştir; ancak, böylesine yalın ve kısa bir yanıt, filozofların ağırlık vermeye alışkın oldukları türde değildi, günüm üze dek de, E le alı’nın yıkıcı coşkunluğunu uy an dıran benzer deyim leri tek rarlam ışlard ır. Filozofla­ rın çelişkili görüşlerine rağm en, devim a n ­ cak yakın zam an larda Zeno’nun sırad an deyi­ şine uygun bir biçim de açıklan abilm iştir. Ar­ tık, devim içindeki bir kütlenin, hareket et­ m eyen bir kütle gibi, olduğu yerde, bulundu­ ğun u rah atça düşünebiliriz. Devim, kütlele­ rin kim i kez bir yerde, kim i kez bir başka


128

MİSTİSİZM VE MANTIK

yerde, ara zam an larda da, a ra yerlerde ol­ dukları gerçeğini içerir. Y alnızca bu konuda felsefe ile ilgili düşüncelerin batak lığın d an geçen kişiler, bu yalın ve düm düz sıra d a n de­ yişte geçm iş önyargılardan bağım sızlığın ne­ yi içerdiğini kavrayabilirler. Sonsuzküçüklerin felsefesi, gördüğüm üz gibi, genellikle olum suzdur. K işiler ona inanı­ yordu; bugün ise, y anıldıklarım anladılar. Son suz felsefesi, öte yandan, tüm üyle olum ­ ludur. Önceleri, sonsuz say ılar ile m atem atik ­ sel son su z genellikle, kendileriyle çelişkili sa ­ yılıyordu. Ancak, son suzlukların varlığı -söz­ gelimi, say ıların sayısı- açıklandığında, son­ suzluğun çelişkileri de kaçınılm az göründü; feisefe bir çıkm aza girm iş gibi idi. B u güçlük, K a n t’m çatışk ıların a (antinom i) yol açtı; az çok dolaysız yoldan da H egel’in eytişim sel (diyalektik) yöntem inin öncüsü oldu. G ünü­ m üzün hem en tüm felsefesi (filozofların çoğu bunun bilincine henüz varm am ış o lsalar da) sonsuz kavram ın d aki eski ve saygıdeğer çeliş­ kilerin ortadan k aldırılm asıy la bozulm uştur. B u ra d a ku llan ılan yöntem çok ilginç ve öğre­ ticidir. Önce, E sk i Y un an düşünce akım ının başlangıcın dan beri sonsuzluk üzerine diller


MİSTİSİZM VE MANTIK

129

dökülm üş, an cak kim se sonsuzluk nedir? diye sorm ayı düşünm em iştir. B ir filozoftan son­ suzluğun tanım ını y ap m ası istenseydi, b irta ­ kım saçm asap an sözler söyleyebilir, anlam lı bir tan ım kesinlikle veremezdi. Y irm i yıl ön­ ce, Dedekind ile C antor bu soruyu sorm uşlar, d ah a da önem lisi karşılığını verm işlerdir. K ı­ sacası, son su z sayı ya da sonsuz say ıd a n es­ nelerin topluluğunun yetkin bir kesinlikte tanım ını bulm uşlardır. B u ilk, ve en büyük aşa m a idi. Geriye, k avram d a v arsay ılan çe­ lişkilerin incelenm esi kalm ıştı. B u ra d a Can­ to r tek uygun yolu izlem işti1". Çelişkili öner­ me ikişer ikişer alm ış, çelişkilerin iki yanının da ispatlanabileceğine in an ılan bu önerme ­ lerde varsay ılan isp a tla rı yakından incelem iş­ tir. Son suzluğa k arşı olan isp atların , ilk b a­ k ışta açıkça doğru, son uçlarında ise hem en tüm m atem atik için yıkıcı bir ilkeyi içerdik­ lerini görm üştür. Öte yandan, son suzluğa karşı olm ayan isp atlar kötü sonuçlu bir ilke içerm iyordu, ağduyunun görü n üşte doğru bir belgi (m axim ) ile aldan d ığı ve bu belgi bir kez inkâr edilirse, her şeyin yoluna gireceği, böylece ortaya çıktı. F. 9


130

MİSTİSİZM VE MANTIK

B u ra d a söz konusu belki belgi, bir küm e bir b a şk a küm enin bir bölüm ü ise, bölüm olanın terim lerinin bölüm ü bulunduğununkinden d ah a az olduğudur. B u belgi, sadece son ’lu say ılar için geçerlidir. Örneğin, İngiiizler A v r u p a lIla r a rasın d a yalnızca bir bö­ lüm dür; A v r u p a lIla r d a n d ah a azdır İngilizler. Son suz sayılara geldiğim izde, bu geçerli değil­ dir artık. B elginin bu yıkım ı d a bize sonsuz­ lu ğ u n kesin tanım ını verir. B ir terim ler kü­ mesi. içinde birer bölüm o larak onunla aynı say ıda terim i bulunan başka küm eleri içerdi­ ği zam an sonsuzdur. K üm enin bazı terim le­ rini, terim sayısın ı azaltm ad an çıkarabilirse­ niz, küm ede sonsuz say ıda terim kalır. Örne­ ğin, tüm üyle ne k ad ar sayı v arsa, o k a d a r da çift say ı da vardır; her sayı iki k a tm a çıkarı­ labilir çünkü. Tek ve çift say ıları bir sıraya, çift say ıları da altın a, ayrı bir sıra y a koyar­ sak durum ortaya çıkar :

1, 2, 3, 4, 5...... sonsuza dek (a d in fin itu m ).

2, 4, 6, 8, 10...... sonsuza dek (ad in fin itu m ). Alt sırad a da ü st

sırad ak i k ad ar sayının


MİSTİSİZM VE MANTIK

131

bulunduğu açıktır; çünkü, ü sttek i her bir s a ­ yı için a ltta da bir say ı vardır. Önceleri çe­ lişkili san ılan bu özellik, bugün zararsız bir sonsuzluk tan ım ın a dön ü ştü rü lm ü ştü r; yu­ la r d a k i örnekte de, sonlu say ıların say ıla rı­ nın son su z olduğu görülür.

K onuya yabancı kişiler, sayılam ıyan bir say ı ile bunun n asıl yapılabileceğini öğren­ mek isteyebilirler. B irer birer bütün say ıları saym ak olanak dışıdır; nice çok say arsak s a ­ yalım , ard ın dan gelen v ard ır hep. Gerçekte, bir küm ede kaç terim in bulun d u ğ u n u an la­ m ak için say m ak çok ilkel düşer. S ay m ak bi­ ze terim lerim izin m atem atikçilerin sıra sayısı (ordinal sayı) dediklerini verir; terim lerim i­ zi bir sıra ya da dizilerde düzenler, b u n u n so­ nucun da da bize bu düzenlem eden h angi tip dizi türlerinin o rtay a çıktığını bildirir. B a şk a bir deyişle, kim ini önce, ötekileri sonra saym aksızm nesneleri say m ak olan aksızdır; kı­ sacası, say m ak hep düzenle ilintilidir. Yalnız son’lu say ıda terim bulunduğunda, bunları is­ tediğim iz düzende sayabiliriz; sonsuz bir s a ­ yı bulunduğunda ise, saym an ın yerine geçen şey, bize işlem i y ürü ttüğüm ü z yola göre ol­ dukça değişik son uçlar verecektir. Böylece,


132

MİSTİSİZM VE MANTIK

genel anlam da, say m ak dediğim iz şeyden or­ tay a çıkan sıra sayısı, yalnız terim say ısın a d e ğ il terim sayısın ın son su z olduğu yerde de terim lerin düzenlendiği biçime de bağlıdır. Tem el sonsuz say ılar ise sıra sayıları de­ ğil, say m a (card in al sayı) say ılan d ır. T erim ­ lerim izi düzene koyup say m ak la elde edile­ m ezler; bir b aşk a yöntemle, iki küm ede aynı say ıd a terim lerin bulunup bulunm adığını, ya da, eğer aynı değilse, h an gisin in d ah a bü­ yük olduğunu söyleyen yöntem le elde edi­ lir (1). Bize küm edeki terim lerin sayısının ne olduğunu, say m ad a verildiği biçimde, ver­ mez; bir sayıyı fala n küm edeki terim lerin sa ­ yısı diye tan ım larsak , bu yöntem b aşk a bir küm ede d ah a çok ya da d ah a az terim in bu­ lunup bulunm adığını görm em ize yardım eder. A çıklam alı bir örnek bunun n asıl yapıldığını gösterecektir. Ş u ya da bu nedenle, n ü fu s sayım ı yapılam ayan, an cak her erkeğin bir k a ­ rısı, her kadın ın da bir k o cası olduğu bilinen C.1) Kimi sonsuz sayılar ötekilerden daha büyük olsalar bile, bu, iki sonsuz sayıdan birisinin daha büyük olması gerekliliği ispatlanam az. [1917 de ek^ lenen not].


MİSTİSİZM VE MANTIK

133

bir ülke v arsa, (çok-karılılığm u lu sal bir ku­ rum olm am ası şartıy la) say m ad an , bu ülke­ de, k ad ın larla eşit say ıd a erkeklerin bulu n du­ ğunu bilm em iz gerekir. B u yöntem genellikle uygulanabilir. K a rı - koca bağı gibi bir top­ lu lu kta bulu n an bir şeyi başka bir topluluktakin e bağlayan bir ilinti varsa, iki toplulu­ ğun eş sayıda terim leri vardır dem ektir. Ne k ad ar say ı v arsa, o k ad ar çift sayının v arlı­ ğını bu yolla bulm uştuk. H er say ı iki k a tm a çıkarılabilir, her çift sayı ikiye bölünebilir; bu işlem ler de, iki k a ta çıkarılan ya da bölü­ neni k arşılay an tek bir say ı verir. B u yolla her birinde son ’lu say ıların say ısı k ad ar te­ rim bulunan küm elerin sayısın ı bulabiliriz. B ir derm enin her terim i bir sayıya iliştirilebilir de, bütün son ’lu say ılar bu iliştirm e iş ­ lem inde yalnızca bir kez kullan ılırsa, küm e­ m izde so n lu say ılara eşit terim lerin bulun­ m ası gerekir. Son suz küm elerin sayılarının tanım landığı genel yöntem dir bu. Ancak, bütün sonsuz say ıların eşit oldu­ ğu san ılm am alıdır. Tersine, son ’lu sayılard an çok, son su z say ı bulunur. S o n ’lu say ıla rı de­ ğişik tü r dizilerde düzenleme yolları so n ’lu say ıların sayısın dan d ah a fazladır. U zayda


134

MİSTİSİZM VE MANTIK

son lu say ılard an daha çok nokta, zam an da da d ah a çok an vardır. H erhangi iki tam sayı arasın d a sonsuz say ıda kesir bulunsa da, tam say ılarla kesirlerin say ısı birbirine eşittir. An­ cak, tam say ılard an ya da kesirlerden d ah a çok irrasyonel sayı vardır; u zaydaki n o k tala­ ra eşit say ıd a irrasyonel say ı bulunabilir; sonsuz uzayın bütününde bir ‘inç’ in m ilyon­ da biri uzunluğundaki bir çizgide bulu n an n o k talar k a d a r nokta vardır. T üm üyle her şeyin, her cins ve her türdeki herşeyin say ı­ sı olan, tüm son su z say ıların en büyüğü v a r­ dır. B u n dan d ah a büyük bir sayının bulunam ıy acağı açıktır; çünkü herşey kapsandığm da, eklenecek bir şey kalm az. Cantor, en b ü ­ yük sayının olm adığını isp atla m ıştır; bu isp a t geçerli olsa idi, son suzluğun çelişm eleri a rın ­ m ış bir biçimde yeniden ortaya çıkardı. U sta­ mız, yalnız bu tek noktada, u fak bir yan lışlı­ ğa d ü şm üştür; gelecekte bunu açıklayacağım ı um uyorum (1). (1) Cantor bu noktada yanılmamıştır. En büyük sayının olmadığı ile ilgili ispatı geçerlidir. Bilmece­ nin çözümü karm aşıktır, bu da Principia Mathematica Cilt I’de açıklanan tipler kuram ına dayanır. (Camb. Univ. Press. 1910). [1917’de eklenen not.]


MİSTİSİZM VE MANTIK

135

Zeno’nun neden Achilles’in k ap lu m bağa­ ya yetişem iyeceğini sandığını, gerçekte ise neden yetişebileceğini şim di an layabiliriz ar­ tık. Zeno’yu onay lam ay an kişilerin h aksız ol­ duklarım göreceğiz; çünkü hepsi onun sonuç­ ların ı o rtaya çıkaran öncüllere inanm ıştır. K a n ıtla m a şöyle y ü r ü r : D iyelim ki Achilles ile k ap lu m b ağa bir an d a yola çıksınlar, k a p ­ lu m b ağay a (haklı o larak) bir pay verilir. Ac­ hilles kaplu m bağan ın iki katı hızla ya da on katı, yüz katı, hızla gitsin. K a p lu m b ağay a hiç yetişem iyecektir. Çünkü her an Achilles bir yerde, kaplum bağa da bir b aşk a yerde ola­ caktır; y arış süregiderken hiç birisi bir yerde iki kez bulu nm ayacaktır. Böylece kaplum ba­ ğa da, Achilles’in gittiği her yere gider; çün­ kü her biri bir an bir yerde, öteki an bir b aş­ ka yerdedir. Achilles kap lu m bağaya yetişirse, kaplum bağan ın bu lu n m ası gereken yerler, Achilles’in bulunduğu yerlerin yalnızca bir bö­ lüm ü olur. B u rad a, Zeno’nun, bütünün bölüm ­ lerinden d ah a çok terim leri bulunduğu belge­ sine dayan dığım v arsaym aliyiz (1). B u n dan (1) Bu, Zeno’nun gerçekte düşündüğünün tarih­ sel yönden doğru bir açıklam ası diye alınmamalıdır.


136

MİSTİSİZM VE MANTIK

ötürü, Achilles kap lu m bağaya yetişirse, k a p ­ lum bağad an d ah a çok yerde bulu nm ası gere­ kir; ancak, Achilles’in kap lu m bağa ile eşit say ıd a yerlerde bulunm ası gerekliliğini gör­ dük. Böylece kaplum bağayı hiç y akalayam ıy acağı sonucunu çıkarırız .Tümde bölüm lerin­ den d ah a çok terim lerin bulunduğu axio m ’unu alırsak k an ıtlam a kesinlikle doğrudur. A nlam sız bir sonuç o rtay a çıktığından, a x i­ om inkâr edilm elidir; son ra herşey yoluna gi­ rer. Oysa, son iki binden fazla yıldanberi axiom’u onaylayıp, sonucu inkâr eden filozofla­ ra ne dem eli?!.. Axiom ’un tu tu lm ası soyut çelişm elere yol açar, inkâr ise garip liklere... Açıkça belirtil­ m elidir ki, bu garipliklerin kim i oldukça ş a ­ şırtıcıdır. Benim T ristram Sh an d y parad oksu dediğim garipliklerden birisi, Achilles örneği­ nin tersidir ve kaplum bağanın, zam an verilirSonucu için yeni bir belgitlemedir, onu etkileyen belgitleme değildir. Bu noktada, C. D. Broad, «Achilles ile Kaplum bağa üzerine Notlar» Mind, N.S. Cilt XXII s. 318 - 319 bakınız. Bu yazı yazıldığından bu yana Zeno’nun yorumlanmasına ilişkin değerli çalışm alar yapılmıştır. [Not 1917’de eklenmiştir.]


MİSTİSİZM VE MANTIK

137

se, Achilles ile eş uzaklığa gideceğini gösterir. T ristram Shandy, bildiğim iz gibi, y aşan tısı­ nın ilk iki gününün an ıların ı yazm ak için iki yıl u ğ ra ştı; bu d uru m da, k u llan acağı m alze­ m enin, yazdığından d ah a hızlı toplanıp, yıl­ la r geçtikçe y aşan tı öyküsünün sonundan d a ­ h a da u zak laşacağın d an yakındı. Şim d i ben, ölüm süz y aşay agitse görevinden de yılm asa idi, T ristram S h a n d y ’nin y aşan tısı da b aş­ langıcındaki gibi olaylarla dolu geçse idi bi­ le, yaşam öyküsün ün yine de yazılm am ış y a­ nı kalm azdı kanısındayım . D üşünün, yü­ züncü gün yüzüncü yılda an latılacak, bininci gün bininci y ılda... ve böyle süregidecek. H angi gün ü seçersek seçelim , (bu ister u laş­ m ayı u m am ıy acağı bir gün o lsu n ), k arşılığın ­ daki yılda, bir gün an latılacak tır. Böylece, belirtilen bir gün er geç yazılacak; y aşam öy­ küsünü n yazılm am ış bir bölüm ü k alm ay acak ­ tır. B u parad ok s ile dolu, am a doğru önerme, gün sayısının, her zam an için, yıl say ısın dan dah a büyük olm ayacağı gerçeğine d ayan m ak­ tadır. Demek ki, son suzluk konusu üzerinde ilk b ak ışta paradokslu görünen son u çlard an kaçm ılam ıyor; işte bu da. bunca düşünürün


138

MİSTİSİZM VE MANTIK

sonsuzda ayrılm az çelişm elerin bulunduğuna inanm alarının nedenidir. K ü çü k bir u y gu la­ m a, C an tor’un öğretisinin gerçek ilkelerinin an laşılm asın ı ve doğru ile yanlış karşısın d a yeni ve d ah a iyi içgüdüler edinilm esini ola­ n aklı kılacaktır. Son suzluğa ilişkin sorunların çözümü C an to r’un süreklilik sorun ların ı çözmesine yardım etm iştir. So n su zlu ktaki gibi burad a da kesin bir tanım verm iş, böylesine y etkin­ likle tan ım lan an bir kavram da çelişm elerin bulu nm ayacağın ı da gösterm iştir. Ancak, bu konu öylesine tekniktir ki, b u rad a açık lan m a­ sı yapılam az. Süreklilik düzen’in özel bir tü rü oldu­ ğundan, süreklilik kavram ı da düzen’e b ağ­ lıdır. G ünüm üzde m atem atik, düzeni giderek daha da önem li durum a getirm iştir. E skiden, nicelik m atem atiğin tem el kavram ı sayılıyor­ du (bugün birçok düşünür yine de öyle v ar­ say ar) . Şim di ise, a rtık nicelik, geom etrinin küçük bir köşesi dışında, tüm üyle kaldırılm ış; düzen ise yönetim de giderek d ah a d a çok etkinleşm iştir. D eğişik dizi türlerin in incelen­ m esi, ilintilerinin a ra ştırılm ası bugün m ate­ m atiğin önemli bir bölüm üdür; araştırm an ın


MİSTİSİZM VE MANTIK

139

niceliğe baş vurm aksızm , çoğu kez de, say ı­ ya danışm aksızın, yürütülebileceği görülm üş­ tür. Dizelerin her türünün tan ım ı verilebilir; özelliklerin de sem bolik m an tık ilkelerinden B ağın tılılar Cebiri aracı ile çıkarılabilir. Y ük­ sek m atem atiğin büyük bir bölüm ünde tem el olan sınır kavram ı, kim i terim dizilerini istediğim izce y aklaştırd ığım ız bir terim olarak, nicelik ile tan ım lan ırdı. B u gü n a rtık sm ır ol­ dukça değişik tan ım lan m ak tad ır; sınırladığı diziler ona hiç y ak laşm ay ab ilir de. B u geli­ şim de C antor’un payı vardır ve m atem atikte devrim böyle gerçekleşm iştir. Şim di sadece, düzen sın ırlara ilişkilidir. B u n d an ötürü, ör­ neğin, bütün, son’lu ta m say ılar ondan son­ suz uzaklıkta bulunsa da, sonsuz ta m say ı­ ların en küçüğü sonlu ta m sayıların sın ırı­ dır. D eğişik dizi türlerin in incelenm esi genel bir konudur; (y u karıd a sözü edilen) sıra s a ­ yılarının incelenm esi de bunun özel, çok il­ ginç bir dalıdır. K onun un kaçınılm az teknik incelikleri, m eslekten m atem atik çi olm ayan kişilere açıklan m asın ı olan aksız kılar. Aritm etik gibi, geom etri de, son zam an­ larda, genel düzen çalışm aların ın k ap sam ın a soku lm uştur. Önceleri, geom etrinin içinde


140

MİSTİSİZM VE MANTIK

yaşadığım ız uzayı incelediği san ılıyordu; bu nedenle de, varolan ların an cak am pirik yol­ d an bilinebileceği görüşündeki kişiler, geo­ m etrinin uygulam alı m atem atiğe bağlı say ıl­ m asın ın gerekliliğini savun m u şlardır. Ancak, E u clid ’ci olm ayan sistem lerin a rtm a sı ile, aritm etik nasıl A.B. D evletlerinin n ü fu su n a bir ışık tutm u yorsa, geom etrinin de uzayın niteliği üzerine ışık tu tm ad ığı yavaş yavaş an laşılm ıştır. Geom etri, axiom dizileri küm e­ sine d ayan an bir tüm dengelim sel bilim ler kü­ m esidir. B ir axiom ’lar takım ı E u c lid ’inkidir; aynı ölçüde güvenilir öteki axiom takım ları b aşk a son u çlara giderler. E u clid ’in axiom ’larim n doğru olup olm adığı tem el m atem atikle u ğraşan ların ilgilenm ediği bir sorundur; da­ h ası da, k u ram sal yönden kesinlikle olum lu y an ıtlan am ıyacak bir sorundur. Özenli ö lç­ melerle E u clid ’in axio m ’larm in yanlışlığı gös­ terilebilir. Ancak, hiç bir ölçü de (gözlem in yan ılm ası nedeniyle) d oğruluklarını kesin­ likle o rtay a koyam az, Böylece, geom etri uz­ m anları, gerçek d ün yada h an gi axiom ’larm doğru sayılabileceğinin sap tan m asın ı bilim ad am ların a bırakırlar. G eom etri uzm anı il­ ginç görünen bir axiom takım ın ı alır, sonuç-


MİSTİSİZM VE MANTIK

141

larm ı çıkarır. B u an lam d a geom etriyi tan ım ­ layan, axio m ’la rm d ah a çok boyutlu dizileri o rtaya çıkarm asın ın gerekliliğidir. Geometri, düzen incelem esinin bir bölüm ü an cak böyle olabilir. M atem atiğin öteki d alların d a olduğu gi­ bi geom etride de, Peano ile öğrencileri ilkeler üzerine y ararlı çalışm alar yapm ışlardır. Önce­ leri, filozoflarla m atem atikçiler geom etride is­ p atlam an ın şekillere dayan dığı görüşünde idiler. B u n un y anlışlığı artık biliniyor. E n değerli k itap lard a şekil yoktur hiç. Akılyürütme, form el m an tığın k atı k u ralları ile, b a ş­ langıç için konan axiom lar takım ın dan iler­ ler. Şekil kullanılırsa, hiç bir form el akılyürütm enin belli axiom ’Iarla isp atlay am ıy acağı ve yalnızca apaçık oldukları için kabul edile­ bilecek birtakım şeylerin o rtaya çıktığı görü­ lür. Şekli kaldırırsak, gerekli bütün axiom ’lar bulunabilir; öteki tü rlü görülm eden kalk acak her tü r ihtim al ışığa çıkarılır. E skiden olduğunca, uzayın tüm ünün v ar­ sayım ı ile işe başlam ayıp, gerektikçe n oktalar o rtaya koyarak, doğruluk yönünden, büyük bir ilerlem e sap tan m ıştır. B u yöntem Peano ile Fano adlı bir b aşk a İta ly a n ’ın buluşudur.


142

MİSTİSİZM VE MANTIK

K onuya yabancı kişilere, bilerek bilgiçlik ta s­ lam a gibi gelir bu. A şağıda sıra la n an axio m ’­ lar, yöntem in tem elini oluşturur : 1. N oktalar adı verilen bir v arlık lar sınıfı vardır. 2. Hiç değilse bir nokta vardır. 3. E ğ e r «a» bir nokta ise, «a» nın y anında en az bir b aşk a nokta d a­ ha vardır. Son ra iki noktayı birleştiren düz çizgiyi getirip, yeniden aynı şeye döneriz. 4. Şöyle ki, «a » ile «b» yi birleştiren düz çizgide, «a» ile «b» den başka en az bir nokta daha vardır. 5. «ab» çizgisi üzerinde bulunm ayan en az bir başka nokta d ah a vardır. İstediğimizce noktayı elde etm e yolunu buluncaya dek, bu işlem i sürdürebiliriz. Ancak, Peano’nun da şak ay la belirttiği gibi, uzay, geom et­ rinin hiç kullanm adığı bir sözcüktür. M odern geom etri uzm an ların ın kullandı­ ğı katı yöntem ier E u c lid ’i doğruluk doruğun­ dan indirm iştir. Y akın zam an lara dek, Sir H enry S a v ile ’in de 1621’de belirttiği gibi, EucHd’de yalnızca iki kusurun bulunduğu düşü­ nülüyordu : paraleller kuram ı ile orantılar kuram ı. B u gü n ise E u clid ’in yalnız bu iki n o k tad a yanılm adığı biliniyor. İlk sekiz öner­ m esi say ısız yan lışları içerir. B a şk a bir de­ yişle, E u clid ’in yalnızca, karşılaştırıld ığın d a


MİSTİSİZM VE MANTIK

143

önem siz k alan axiom ’larim n doğruluğuna k u ş­ kuyla bakılm ıyor; önerm elerinin, öne sü rd ü ­ ğü axio m ’lard an çıkm adığı da kesinlikle bili­ niyor. E uclid ’in bilinçsizce kullandığı axiom ’­ lard an çok d ah a fazlası, önerm elerinin isp a t­ lan m ası için gereklidir. Verilen bir taban iizei'ine eşkenar üçgen kurduğu ilk önerm esinde bile, kesiştiği v arsay ılan iki daire kullanırO ysa, bunun böyle olduğuna (dairelerin ke­ siştiğin e) hiç bir apaçık axiom bizi in an d ıra­ m az; kim i tü r uzayda d a her zam an kesişm e­ yebilirler. Uzayım ızın da ne tü r olduğu kesin bilinm iyor. Böylece Euclid, d ah a ilk önerm e­ sinde, bu noktayı isp a tla m ad a b aşarısızlığa uğram ıştır. K olay okunur bir yazar olm adığın­ dan ve çok uzun yağdığından onun tarihsellikten öte bir önemi de yoktur artık. D urum böyle iken, İngilterede çocuklara yine de öğ­ retilm esi m ask aralık tan başka bir şey değil­ dir (1). B ir kitap y a an laşılabilir olm alı ya da (1) Üstte yazılanlardan bu yana kitap, okullar­ dan kaldırıldı. Ancak, bugün kullanılan kitapların çoğu da öylesine kötü ki, değişikliğin büyük bir iler­ leme olduğu kanısında değilim [Not 1917’de eklen­ miştir.]


144

MİSTİSİZM VE MANTIK

doğru; ikisi birleştirilem ez; ikisinden de yok­ sun lu k ise, E u c lid ’in eğitim de tu ttu ğ u yere yaraşm az. M atem atikteki m odern yöntem lerin en ilgi çekici sonucu form el m an tık ile k a tı biçim ci­ liğin önemidir. M odern m atem atikçiler, Weie rstra ss’m etkisi altında, E sk i Y un an lılardan bu y an a görülm edik bir biçim de, kesinliğe önem verip, yarım y am alak akılyürütm eden kaçınm ışlardır. Onyedinci yüzyılın büyük bu­ luşları -Analitik G eom etri ile sonsuzküçükler H esabı (In fin itesim al C alcu lus)- yeni son u ç­ ları ile öylesine verim li idiler ki, kökenlerinin incelenm esine m atem atikçilerin ne zam an la­ rı, ne de eğilim leri olm uştur. Görevi üzerleri­ ne alm aları gereken filozoflar d a gerekliliği duyulan yeni m atem atik dalların ı y aratm ak için yeteneksizdiler. Böylece m atem atikçiler, W eierstrass ile ard ılları önerilerinin çoğun­ daki yanlışlıkları gösterdiklerinde ancak, • d ogm atik uykularından » uyan dırıldılar. Macauley, m atem atiğin belirliliğini felsefenin belirsizliğiyle k arşılaştırarak , T ay lo r’un k u ra­ m ına karşı bir tepkiyi kim duydu? diye sorar. Y a şa sa idi, böyle bir tepkinin geldiğini d u y ar­ dı bugün; çünkü bu, m odern araştırm a ların


MİSTİSİZM VE MANTIK

145

kesinlikle yıktığı teorem lerden biridir. M ate­ m atiksel in ançların böylesine kab a sarsın tısı, bu sarsın tın ın am acım bilm eyen kişilere s a l­ dırgan bir titizlik gibi görünen, biçim sellik tu tk u su n u y aratm ıştır. B ü tü n tem el m atem atiğin, geom etriyle birlikte, form el m an tık tan b aşk a bir şey ol­ m adığının isp atlan m ası, K a n tin felsefesini yıkm ıştır. K a n t, E u clid ’in önerm elerinin, şe­ killerin yardım ı olm aksızın, E u c lid ’in axio m ’larm d an çıkarılam ıyacağın ı anlayıp bu olgu­ yu açıklam ak için bir bilgi kuram ını buldu. A çıklam asını da öylesine b aşarılı yap tı ki, yanlışın, geom etrik akılyürütm enin niteliğin­ den değil de, E u clid ’in y an ılm asın dan ortaya çıktığı gösterildiğinde, K a n t’m kuram ının bı­ rakılm ası gerekti. Tem el m atem atiğin olabi­ leceğini gösterm ek için K a n t’m kullandığı a priori sezgiler doktrininin tüm ü de bugünkü biçim i ile m atem atiğe uygulanam az. O rtaçağ­ daki din adam ların ın A risto’cu doktrinleri m odern m atem atiğin esinlediği doktrinlere temelde d ah a yakındır; an cak, onlar, form el m an tıkların ın eksikliğiyle ve tasım a (syllo-

F. ıo


146

MİSTİSİZM VE MANTIK

gism ) day an an felsefî m an tığın da eş oranda d arlık gösterm esiyle engellenm işlerdi. Şim di gereken, m atem atik sel m an tığı olabildiğince geliştirm ek, ilintilerin önemini tüm üyle ta n ı­ m ak, son ra da, bu sağ lam tem el üzerine, ke­ sinlik ile belirliliğini m atem atik sel tem elin­ den alan yeni bir felsefî m an tık kurm aktır. B u b aşarıy la yapılabilirse, yakın geçm iş m a ­ tem atik ilkelerinde nasıl p arlak bir çağ ol­ m uşsa, geleceğin de tem el felsefede öylesine büyük bir dönem getireceğini um abiliriz. B ü ­ yük b aşarılar büyük u m u tları esinler; arı d ü ­ şünce de, kuşağım ızı, bu yönde, E sk i Y unanis tanın en p arlak çağı ile eş düzeye koyabi­ lecek son uçlar elde edebilir (1).

(1) Eski Yunanistan’ın en parlak çağı Peloponez Savaşı ile sona erdirilmiştir. [Not 191.7’de eklenmiş­ tir.].


BÖLÜM VI

D UYU-VERİLERİNİN FİZİK İLE BAĞINTISI I. Sorunun Belirlenmesi Fiziğin gözlem ile deneye dayan an am p i­ rik bir bilim olduğu söylenir. D oğrulanabildi­ ği (V erifiable) b aşk a bir deyimle d ah a son ra gözlem ve deneylerle on ay lan an sonuçları ön­ ceden hesap layabildiği varsayılır. Gözlem ve deneyle ne öğrenebiliriz? Fizik yönünden hiç bir şey, yalnızca du­ yunun ilk verilerini : belirli renk p arçaları, sesler, tatlar, koku lar v.b. ile belirli uzay-zam an bağıntılarını. Fiziksel dünyanın v arsay ılan içerikleri ('ilk b akışta» b u n lardan oldukça değişiktir : m oleküllerin rengi yoktur, ato m lar ses çıkar­ m az, elektronların tadı yoktur, cisim cikler de kokm az bile. B u tür nesneler d oğru lan acaksa, bu y al­ nızca duyu-verileriyle olan b ağın tıların a göre


148

MİSTİSİZM VE MANTIK

yapılm alıdır : duyu-verileriyle bir tü r bağlı­ laşm a (correlation) ve salt bu b ağlılaşm a yo­ luyla doğrulanabilm eli, sağlan abilm elidirler. B u b ağlılaşm a n asıl an laşılab ilir? B a ğ lı­ laşm a ancak, bağıntılı nesnelerin sürekli ola­ rak birlikte bulunmaları ile am pirik yoldan an laşılabilir. B izim durum um uzda ise, bağlı­ laşm an ın yaln ızca bir terim i, d uyu lur terim i, bulunur : öteki terim in bulu nm ası tem elde olanaksızdır. B u nedenle, fiziği d oğru lay acak olan duyunun nesneleri ile b ağlılaşm anın kendisinin, tüm üyle doğrulan am azlığı gibi bir durum o rtaya çıkar. B u sonuçtan kaçın m an ın iki yolu vardır. 1. B ir ilkeyi, em pirik açıdan doğrulam a gerekm eksizin, a priori olarak bildiğim izi söy­ leyebiliriz, şöyle k i : duyu-verilerim izin kendi­ leri dışında nedenleri vardır; bu nedenler üze­ rine birtakım şeyleri de etkilerinden çık arsa­ m a (inference) ile öğrenebiliriz. B u yol filozoflarca oldukça sık kullanılm ıştır. B u yolun benim senm esi bir ölçüde gereklidir; ancak kullanıldığı sü re fizik am pirik olm aktan, salt deney ile gözleme d ay an m ak tan çıkar. B u n ­ dan ötürü, bu yoldan olabildiğince u zak laş­ m ak gerekir.


MİSTİStZM VE MANTIK

149

2. Fizik nesnelerini duyu-verilerinin iş­ levleri diye tanım layabiliriz. Y alnızca denenebileni. um abileceğim iz için; fizik um u lan ları getirdiği ölçüde yapılabilm elidir bu. O layların fiziksel durum u, duyu verilerinden çıkarıldı­ ğı ölçüde, duyu-verilerinin bir işlevi diye anlatılabilm elidir. B u an latım ın yapılabilm e so­ runu çok ilginç bir m an tık sal-m atem atik ça­ lışm asına yol açar. Fizikte, çoğunluk söylendiği gibi, duyu ve­ rileri fiziksel nesnelerin işlevleri olarak görü­ nürler : şu-şu d alg alar gözüm üze çarptığında, şu-şu renkleri görürüz, v.b. Ancak, gerçekte, d alg ala r renklerden çıkarılır, tersi olmaz. D al­ galar, renklerle öteki duyu-verilerinin işlevle­ ri olarak an latılm cay a kadar, fiziğin am pirik verilere d ay an dığı geçerli say ılam az. Böylece fiziğin doğru lan m ası gerekirse, şu sorun la k a rşı k arşıy a k a lır ız : Fizik, duyu -verilerin fiziksel nesnelerin işlevleri diye gö s­ terir; d oğru lam a ise ancak, fiziksel nesneler duyu-verileri işlevi olarak gösterilebilirse, ya­ pılabilir. B u nedenle denklem im izi, duyu-veriierin fiziksel nesnelere göre vererek çözmeli­ yiz ki, denklem im iz fiziksel nesneleri duyu verilerine göre verebilsin.


150

MİSTİSİZM VE MANTIK

II. Duyu-Verilerinin Özellikleri «Duyu-verisinden» söz ettiğim de, duyuda bir an d a verilenin bütünü dem ek istem iyo­ rum . Tüm den ilgiyle seçilip ayrılabilecek, bir bölüm dür benim a n la tm ak istediğim : belirli renk kesim leri, belirli sesler ve benzerleri gi­ bi. Neyin bir duyu-verisi sayılabileceğinin sap tan m ası oldukça güçtür : dikkatim iz, ço­ ğunlukla, önceden bölüm lerin bulunm adığı yerlerde bölüm ler o rtay a çıkarır. B u kırm ızı kesim şu m avi kesim in solundadır gibi, göz­ lem lenen k arm aşık bir olgu, bizim şim diki görüş açım ızdan, bir veri sayılabilir : bilgi k u ­ ram ı yönünden, bilgi verme işleri o larak yalın bir bilgi-verisinden pek değişik değildir. Lojik yapısı ise duyununkinden oldukça değişiktir : duyu, tikellerle tan ıştırır; böylece de, içinde nesnenin adlandmlabildiği, ancak öne sürülemiyeceği iki terim li bir bağıntıdır; doğruluk yad a yanlışlık söz konusu olam az b u rad a; oy­ sa, öte yandan, algı denilebilecek k arm aşık bir olgunun gözlemi, iki terim li bir bağıntı değildir; nesne-yönünden önerme biçimini içerir; yalnızca tikelleri tan ıştırm ak la k a l­


MÎSTÎSİZM VE MANTIK

151

maz, doğruluk bilgisini de verir. B u lo jik ay ­ rılık, önemli de olsa, sorunum uzla pek ilgili değildir. B u yazının am acı gereği algı-verilerini de duyu-verileri a ra sın a k atm ak yerinde olacaktır. G örülecektir ki, bir algı verisinin öğeleri olan tikeller her zam an en katı a n ­ lam da duyu-verileridir de. Duyu-verileri konusunda, onların, veriler oldukları sürece orad a olduklarını biliriz; bu da dış tikeller konusundaki bilgim izin bilgi kuram ın daki tem elidir, («dış» sözcüğünün an lam ı da, kuşkusuz, bizi d ah a sonra ilgilen­ direcek sorun lar ortaya çıkarır.) Az çok te ­ m elsiz çık arsam a yolları dışında, bir süre içinde duyu-verileri olan nesnelerin veri olm a­ dıkları sürelerde de varlıklarını sürdürüp sürdürm ediklerini bilmeyiz. Veri oldukları sü ­ relerde, dış dünyayı dolaysız ve ilkel bir bi­ çimde bildiğim iz herşeydir duyu verileri; bun­ d an ötürü bilgi ku ram ın d a önemli olan bunrın veriler oldukları gerçeğidir. Ancak d o ğru ­ dan doğruya bildiklerim izin bütün ünün bun­ lar oldukları gerçeği, kuşkusuz, bunların öte­ sinde bir şeyin bulunm adığı anlam ın a gelmez. K işilikdışı, bilgim iz ve bilgisizliğim izden b a­ ğımsız, bir m etafizik kurabilseydik, verilerin


152

MİSTİSİZM VE MANTIK

ayrıcalıklı durum u o rtadan kalkabilir, yerine de benzer nesneler kütlesinden rasgele bir ayıklam a o rtay a çıkardı. B u n u söylerken, ta ­ nım adığım ız tikellerin bulunabileceğini v a r­ sayıyorum . Böylece, duyu-verilerinin önemle­ rinin m etafizikle değil, bilgi kuram ıyla b a­ ğıntılı olduğu o rtaya çıkar. B u yönden, fizik de m etafizik gibi düşünülecektir : kişilik d ışı­ dır, duyu-verilerine özel bir ilgi gösterm ez. F i­ ziğin nasıl bilinebileceğini sorduğum uzda a n ­ cak, duyu-verilerinin önemi yeniden belirir.

III.

Duyular (Sensibilia)

Duyu-verileri o larak m etafizik se! ve fi­ ziksel durum u aynı nesnelere duyulurlar ad ı­ nı vereceğim ; bu verilerin herhangi bir kişiicin veriler olm ası da gerekli değil. Böylece, duyulur’un duyu - verisiyle b ağın tısı erkeğin kocayla b ağın tısın a benzer : erkek, evlilik iliş­ kilerine girerek koca olur, yine aynı biçimde, duyulur d a tan ışm a (acquain tan ce) ilişk isi­ ne girerek duyu-verisi olur. B u iki terim in bu­ lun m ası çok önem lidir; çünkü bir zam an d u­ yu-verisi olan bir nesnenin, duyu-verisi değil­ ken de v ar olup olm ıyacağını ta rtışm ak iste­


MİSTİSİZM VE MANTIK

153

riz. «Duyu-verileri, verilm eden (tan ışm adan ) varolabilir m i?» diye soram ayız; çünkü bu, «evlenm eden koca olabilir m i?» diye sorm aya benzer. «D uyulurlar verilm eden varolabilir m i?» ve yine, «B elirli bir d uyu lur bir süre için duyu-verisi olur da, bir başka zam an ol­ m az m ı?» diye sorm alıyız. D uyulur sözcüğü­ nü ‘duyu-verisi’ sözcüğü k a d a r iyi bilmedikçe, bu tür soruların bizi önem siz lojik bilm ecele­ re sokm ası kaçınılm azdır. T üm duyu-verilerinin du yu lu rlar olduğu görülecektir. T üm d u yu larlar’m duyu-verileri olup olm adıkları m etafiziksel bir sorun dur; veri olm ayan d u y u lu rlar’ı, olan lardan çıkar­ m a yollarının bulunup bulunm adığı da bilgi k u ram ın a ilişkin bir sorundur. İlerledikçe genişletilm ek üzere, b a şla n ­ gıç niteliğinde bir iki söz, d uyu lur’un önerdi­ ğim kullanılışım açık lam ay a yaray acaktır. B en duyu-verilerini aklî saym ıyorum ; fi­ ziğin gerçek konusunun bir bölüm ü sayıyo­ rum . K ısa c a incelenm esi gereken, öznellikle­ rine ilişkin görüşler vardır; ancak, bu gö­ rüşler, bence, sa lt fizyolojik yönden öznellik­ lerini isp a tla r : örneğin, duyu organlarına, sinirlere, beyine nedensel (causal) bağım lı­


154

MİSTİSİZM VE MANTIK

lık gibi. N esnenin bize su n d u ğu görünüm ne­ densel yönden b u n lara d ayan ır; tıpkı, a ray a giren sise, d u m an a ya da renkli cam a bağım ­ lılık gibidir. İki bağım lılık da, belirli bir yer­ den bakıldığında bir özdek bölüm ünün su n ­ duğu görünüm ün yalnız özdeğin bir bölüm ü­ nün değil, a ray a giren aracın da bir işlevidir, deyim inde içerilir. (B u deyişte kullanılan -«özdek», «belirli bir yerden bakış», «görü­ nüm », «a ray a giren araç» gibi- terim lerin tüm ü de yazım ızda sırayla tan ım lan acaktır.) Beyin, sinirler ve duyu organlarıyla, bedeni­ mizi bırakam adığım ızdan, çevrilm em iş yer­ lerden nesnelerin n asıl göründüğünü a ra ştır­ m a araçlarım ız yok dah a; an cak süreklilik, bu tü r yerlerdi bir görünüm sunduklarını varsay m an ın yersiz kaçm adığın ı gösterir. Böyle bir görünüm duyulurlar arasjna katılır. E ğ e r -olm ayacak da olsa- beyinsiz tü m bir insanoğlu bedeni olsaydı, bu duyulurlar bu bedenle bağıntılı o larak varolurdu; bedende us bulunsaydı, bunlar duyu-verileri olurlardı. Gerçekte usun duyulurlara eklediği yalnızca bilince v arıştır : ötesindeki herşey fiziksel ya da fizyo-m antıksaldır.


MİSTİSİZM VE M A N İM

155

IV. Duyu-Verileri Fizikseldir B u sorunu ta rtışm ad a n önce, «aklîn ile «fiziksel» terim lerinin kullanıldıkları an lam ­ ların tan ım lan m ası gerekir. «Fiziksel» kelim e­ si, en ilkel tartışm alard a, «fiziğin ilgilendiği» an lam ın da alınm alıdır. Fizik bize, açıkça bi­ lindiği gibi, gerçek dünyanın öğeleri olan bi­ leşenleri (constituents) üzerine birşeyler söy­ ler; bu bileşenlerin ne olduğu kesinlikle bilin­ meyebilir, ancak, nitelikleri ne olursa olsun, bunlara fiziksel denilecektir yine de. «Aklî» terim inin tanım ı d ah a güçtür; bu konuda bir tan ım a bir çok ayrılıklar ta rtışı­ lıp, k a ra ra b ağlan d ık tan son ra varılabilir. B u n dan ötürü şim dilik bu ayrılıklara dogm a­ tik bir karşılık v arsay m ak la yetinm eliyim . B ir tikel’e (p a r tic u la r ), birşeyin bilincine v ar­ dığında ‘ak lî’ diyeceğim ; bu olguyu da aklî bir tikeli bir öğe olarak içerdiğinde, «aklî» s a ­ vacağım . B irbirlerini aştık ların ı v arsay m ak için bir neden görem esem de, aklî ile fizikselin k arşılıklı birbirlerini d ışarıd a bırakm alarının gerekm ediği an laşılacak tır.


156

MİSTİSİZM VE MANTIK

B izim «aklî» ko n u su n d aki tanım ım ızın d oğrulu ğuna ilişkin kuşku, bugü n kü ta r tış ­ m am ızda pek önemli değildir. Çünkü, burada beni ilgilendiren, duyu verilerinin fiziksel ol­ duklarını gösterm ektir; ard ın dan gelecek, aklî olup olm adıklarını so ru n u n a bu incele­ memizde kayıtsız kalabiliriz. M ach, Jam e s ve «yeni gerçekçiler» in, aklî ile fiziksel a ra sın ­ d aki ayırım ın salt bir düzenlem e sorunu ol­ duğu görüşlerine k atılm asam bile, söyleye­ ceklerim yine de öğretilerine uygun düşecek ve aynı son uca on ların görü ş açısından da ulaşılabilecektir. D u y u - v e rile r i ü z e r in e t a r t ı ş m a l a r d a ik i s o r u n g e n e llik le b ir b irin e k a r ış t ır ıl ır ; şö y le ki : 1. D u y u lu r n e sn e le r , v a r lık la r ın d a n d u ­ y a r lı o lm a d ığ ım ız d a d a s ü r e g id e r le r m i? B a ş ­ k a b ir d e y işle , b e lir li b ir z a m a n d a v e r i o la n duyulurlar ( s e n s ib i li a ) , k im i k ez, v e r i o lm a ­ d ık la r ın d a d a v a r o lm a k t a s ü r e g id e r le r m i? ; 2. D u y u - v e rile r i a k lî m i y o k s a fiz ik se l m id ir ?

Duyu-verilerinin fiziksel olduğunu sav u n ­ m ayı, öte yan dan da, veri olm adıklarında de­ ğişm ez o larak süregitm ediklerini gösterm eyi


MİSTİSİZM VE MANTIK

157

öneriyorum . Süregitm ed ikleri görüşünün, ço­ ğunluk -bence yanlıştır-, onların ‘aklî’ olduk­ larını içerdiği san ılır; kanım ca da bu, şim diki sorun um uzla ilgili karışıklığın kaynağıdır. K im i kişilerin d üşündüğü gibi, eğer duyu-ve­ rilerinin, veri olm aktan çıktıktan sonra da süregitm elerinde, mantıksal bir olanaksızlık v arsa bu, kesinlikle ‘aklî’ olduklarını görternaeye yönelir; yok eğer, benim dediğim gibi, /eri (d a ta) olm adıklarında süregitm ezlikleri, am pirik yollarla sap tan m ış nedensel (cau sal) y asalard an bir çık arsam a ise, birlikte bu tür bir içerik (yani, ‘aklî’ oldukları konusunda) getirm ez; biz de bunları fiziğin konusunun bir bölüm ü diye ele a lm ak ta özgür oluruz. M an tıksal yönden, duyu-verisi bir nesne, öznesinin bilincine vardığı bir tikel’dir. Özne­ yi, inan çlar ile istem lerin y ap tığı gibi, bir bölüm diye içine alm az. B u n dan ötürü de duyu-verisinin varlığı, m an tık sal yönden, özneninkine bağlı değildir ; çünkü, bildiğim ce, A’m n varlığının, m an tık sal yönden, B ’nin v ar­ lığına dayan dığı tek durum , B ’nin A ’nın bir bölüm ü olduğu durum dur. B u yüzden, duyu -verisi olan bir tikelin veri olm aktan çıktığın­ da da süregitm em esi, ya d a öteki benzer tikel­


MİSTİSİZM VE MANTIK

158

lerin veri olm aksızın v arolm am aları için a pri­ ori bir neden yoktur. Duyu-verilerinin ‘a k lî’ oldukları görüşü, kuşkusuz, hem fizyolojik öznelliklerinden, hem de duyu-verileriyle “ d u­ y u m ları” (sen sation s) a y ıram am ak tan doğar. ‘D uyum ’ derken, öznenin duyu-verisinin bi­ lincine v arm asın ı içeren olguyu k asted iyo­ rum. Böylece duyum bir bileşiktir (com p lex); öznesi bir bileşendir (c o n stitu e n t); bu neden­ le de a k lî’dir. Öte yandan, duyu-verisi, özne­ nin duyum da bilincine vardığı d ış nesne gi­ bi, öznenin k arşısın d a durur. D uyu-verisinin bir çok durum larda, öznenin içinde, gövdesin­ de olduğu gerçektir; ancak, öznenin gövdesi özdeksel dünyanın bir p arçasıd ır. B u neden­ le, duyu-verileri d uyu m lard an kesinlikle ayırdedildiğinde, öznellikleri de psikolojik değil fizyolojik diye alındığında, fiziksel say ılm a la ­ rı yolundaki an a engeller o rtad an kaldırılır.

V.

«Duyular» ile «Nesneler»

«D uyulurlar», fiziksel dünyanın en son bile­ şim leri, öğeleri, say ıla cak sa eğer, sağduyunun «nesne» sine ya da fiziğin «özdek» ine u la ş­ m adan önce uzun ve güç bir yolculuğun ya­


MİSTİSİZM VE MANTIK

159

pılm ası gerekir. B ir nesnenin değişik kişilere görünüşleri say ılan değişik duyu-verilerinin birleştirilm elerinin v arsay ılı olanaksızlığı, bu «d u y u lu rlar»m sa lt öznel görüntüler say ılm a­ ların ı gerekli kılar. B elirli bir raasa bir kim ­ seye dikdörtgen görü nüm ü verir, bir b aşk ası­ n a ise ik i d ar açılı, iki geniş açılı görünür. B ir kim seye kahverengi, ışığı yan sıttığı bir b aşk asın a ise ak ve p a rlak görünür. B u deği­ şik biçim lerle değişik renklerin bir an d a aynı yerde bulunam ıyacağı, bundan ö türü de, ik i­ sinin birden fiziksel dünyanm öğeleri olama­ y acak ları söylenir. B u yerinde görüş, açıkça söyliyeyim, bana, yakın zam an lara dek, çü rü ­ tülm ez gelm iştir. K a r şıt görüş ise, Dr. T. P. N unn’m «İkincil N itelikler A lgı’dan B ağım ­ sız m ıd ırlar?» (1) başlıklı y azısın da u stalık la sav un u lm uştur. V arsayılı olanaksızlık, gücü­ nü «bir yerde» deyişinden alır; ve yine bu d e­ yişte güçsüzlüğü y atar. Uzay k avram ı felsefe­ de -şöyle bir düşününce bu tü r bir tutu m u s a ­ vunm ayacak kişilerce bile- K a n t’m, psikolojik bilgisizliği içinde v arsay d ığı gibi belirli, b asit (1) Proceedings of the Aristotelian Society, 1909 1910. ss. 191 - 218.


160

MİSTİSİZM VE MANTIK

ve yalın değilm işler gibi ele alın m ıştır çoğun­ lukla. K ısa c a göreceğim iz gibi, gerçekçilere güçlük çıkaran, karşısındakilere hakketm e­ dikleri ü stü n lü ğü veren, «yer» sözcüğünün algılan am am ış belirsizliğidir. D eğişik türlerin iki «yer» i -bulunduğu yer ile öteden görü n ­ düğü yer- her duyu-verisinde içerilir. G örece­ ğim iz gibi, belirli k ısıtlam alarla arala rın d a bağlılaşm a kurm a olan ağı v a rsa da, değişik u zaylara ilişkindirler bunlar. B ir nesnenin değişik görünüm leri dediklerim izin her biri ilgili gözleyicinin özel uzaym dadır. B ir gözleyicinin özel dünyasındaki bir yer, bir başka gözleyicinin özel dün y asın daki bir yerle öz­ deş değildir hiç bir zam an. B u n d an ötürü, d e­ ğişik görünüm leri bir yerde birleştirm e diye bir sorun yoktur; yine bu nedenle, tüm ünün bir yerde bulu n am ıy acağı gerçeği de, fiziksel gerçekliklerinden k u şk u lan ılm ası için bir ne­ den oluşturam az. Sağd u yu n u n «nesne» si, gerçekte, bütün görünüm lerinin oluşturduğu sın ıfla özdeşleştirilebilir; an cak, görünüm ler a ra sın a yalnız gerçek duyu-verilerini değil, v arsa, «duyulurlar» ı da katm alıyız; kendile­ rine veri görünecek gözlem ciler yoksa bile, süreklilik ile benzetim gerekçesiyle, eş görü­


161

MİSTİSİZM VE MANTIK

nüm ler sistem ine ilişkin sayılabilir bunlar. B ir örnek bunu d a h a d a iyi açıklayabilir. B ir o d a d a birkaç kişinin bulunduğunu, h epsi­ nin de söylediklerine göre, özdeş m asaları, is­ kem leleri, d u v arları ve iskem leleri görd üğü­ nü varsayın . B u kim seler ara sın d a kesinlikle özdeş duyu-verileri olan iki k işi yoktur; yine de, verileri arasın d a, verilerin kim inin bir «nesne» nin birkaç gözleyiciye görünüm leri diye, ötekilerini de bir b aşk a «nesne» nin gö­ rünüm leri diye küm eleştirilm elerini sa ğ la y a ­ cak yeterince benzerlik bulunur. O dadaki be­ lirli bir nesnenin gerçek gözleyicilere sundu­ ğu görünüm lerin yanında, orada bulunm a­ yan öteki gözleyicilere su n acağ ı b aşk a görü­ nüm lerinin de bulu ndu ğunu varsayabiliriz. B ir kim se, iki kişi a rasın d a oturursa, odanın ona su n acağ ı görünüm , öteki iki kişiye sun­ duğu görünüm lerin ortasın d a o lacaktır; bu görünüm , yeni gelen gözleyici duyu o rgan la­ rından, sinirler ile beyinden yoksunsa, v ar olam az; ancak, yine de, şim di yer aldığı du­ rum dan, odanın kim i görünüm ünün o gelm e­ den önce de orada olduğunu varsay m ak doF. ı ı


162

MİSTİSİZM VE MANTIK

ğaldır. B u v arsay ışm üzerinde d u rm ak gerek­ sizdir, bilinm elidir yalnızca. «N esne», görünüm lerinin bir teki ile, özdeşleştirilem iyeceğinden, bu görünüm lerin tüm ü n den ayrı ve on ların tem elinde d ü şü n ü l­ m ü ştü r hep. Ancak, O ccam ’m u stu ra ilkesine göre, görünüm ler sınıfı, tarih öncesi m etafizikçilerin nesneyi icad ettikleri a m a ç la n ye­ rine getirecekse, k avram lard a tu tu m lu d av ­ ran m ak, bizden nesneyi görünüm lerinin sın ı­ fı ile özdeşleştirm em izi ister. B u görünüm ler altın d ak i tözü (su bstan ce) in k âr etm ek ge­ reksizdir; bir tözü varlığını öne sürm ekten kaçın m ak çıkar yoldur. İşlem im iz burad a, y a ­ rarsız m etafizik can av arların m atem atik fel­ sefesinden atılm ası işlem inin bir benzeridir kesinlikle. VI.

Y ap ım lara K ş r ş ı Ç ıkarım lar

«Yer» sözcüğünün belirsizliklerini çözüm­ leme ve açık lam ay a girişm eden önce, yöntem üzerine genel birkaç söz söylem ek yerinde olur. B ilim sel felsefeleştirm ede en üstü n sis­ tem ş u d u r : M üm kün olan her yerde, m an tık sa! ya-


MİSTİSİZM VE MANTIK

163

pmılar (logical constructions) çıkarılan var­ lıkların (inferredentities) yerine konmalı­ dır. M atem atik sel felsefe alan ın d a çıkarım la­ rın yerine yap ım ların kon ulm asın a bir iki örnek, bu sistem in kullan ılışların ı ayd ın lat­ m aya yarayabilir. «İrrasyonellerin », d uru m u­ nu alalım önce. E sk id en «irrasyoneller», aklî sın ırı bulu nm ayan «(rasyoneller», dizilerinin varsay ılan sın ırları diye çıkarılırlardı; bu iş­ leme k arşı çıkış ise, irrasyonellerin, v arlığı­ nı salt isteğe bıraktığı, bundan ötürü de za­ m anın d ah a k atı yöntem lerinin a rtık bu tür tan ım ı hoş karşılam ad ığı yönündeydi. B u gün irrasyonel bir sayıyı belirli bir o ran tılar sın ı­ fı diye tanım lıyoruz; böylece kuşkulu ç ık a ­ rım larla v arm ak yerine, o ran tılar yoluyla m an tık sal yönden k urm uş oluyoruz. S ay m a say ıların ın (cardin al say ıla r) durum unu ele alalım yine. E ş it ölçüde çok sayılı iki küm e­ nin ortak bir yanı vardır : say m a sayıları bu o rtak yan varsayılır. Ancak, say m a say ısı derm elerden çıkarıldığı ve onlardan y apılm a­ dığı sürece, özel bir m atem atiksel konuta (p ostu lat) day an dırılın cay a dek, varlığı ku ş­ kulu karşılan m alıd ır. Verilen bir küm enin


164

MİSTİSİZM VE MANTIK

say m a sayısın ı, eşit ölçüde çok sayılı küm e­ nin bir sın ıfı diye tan ım lay arak , bu naetafiziksel konutun gerekliliğini ortadan kaldırır, böylece de aritm etik felsefesinden gereksiz ku şku u n surun u uzaklaştırırız. B a şk a bir yer­ de de gösterdiğim gibi, bu yöntem , m etafiziksel gerçekliğinin bulunduğunun varsay ılm ası gereksiz, sim gesel k urulm u ş y ap ım lar say ıla­ bilen sın ıfların kendilerine de uygulanabilir. Y apım ın izlediği yöntem b u n larla benzer durum ları yakından andırır. V arsayılı o larak çıkarılan v arlık larla ilgili bir önerm e dizisi verildiğinde, bu önerm eleri doğrulam ak için, varsay ılı v arlıkların istenen özellikleri a r a ş ­ tırırız. So n ra, küçü k bir m an tık sal u stalık la, d ah a az varsay ım lı v arlıkların istenen özel­ liklerdeki m an tık sal işlevini kurarız. B u y a­ pım işlevini biz v arsay ılı o larak çıkarılm ış varlıkların yerine koyarız, böylece incelenen öneriler gövdesinin yeni ve d ah a az kuşkulu bir yorum unu elde ederiz. M atem atik felse­ fesinde çok verim li olan bu yöntem in fizik felsefesine de uygulanabileceğini göreceğiz; bu uygulam a çok önceden yapılabilirdi, k u ş­ kusuz; ancak, şim diye dek bu alan d a çalışan kişiler m atem atiksel m an tığı tüm üyle bilm i­


MİSTİSİZM VE MANTIK

165

yorlardı. B u yöntem in fiziğe u y gu lan m asın ­ d ak i özgünlük benim değildir; çünkü, uy gu ­ lan m ası için öneriyi de itkiyi de, yöntem i duyu-verileriyle n oktalar, fiziksel tikellerle a n ­ la r arasın d ak i orta bölgenin m atem atik sel bö­ lüm lerine u y gu lam aya çalışan dostum Dr. W hitehead’e borçluyum . Y apım ları çıkarım ların yerine koyan yön­ tem in tam u ygulan m ası, konuyu tüm üyle duyu-verilerine, üstelik tek bir kişinin duyu-verisine ilişkin gösterecektir; çünkü b a şk a la rı­ nın duyu-verisi, bir ölçüye k a d a r çıkarım ol­ m aksızın bilinemez. Ancak, bu şim dilik bir ideal, u laşılm ası ise. an cak d ah a başlan gıcın ­ da bulunduğum uz uzun bir hazırlık çalışm a­ sın dan son ra gerçekleşebilecek bir ideal ola­ rak kalm alıdır. Öte y an d an kaçınılm az olan çıkarım lar, belirli yöneltici ilkelere b ağlan ab i­ lirler. Önce, her zam an yetkin bir açıklığa k a ­ vuşturulm alı, en genel biçim de de belirtilm e­ lidirler. Sonra, çıkarılan varlıklar, elden gel­ diğince, varlıkları verilenlere benzemeli, söz­ gelim i K a n t’m D ing an S ich ’i gibi çıkarım ı destekleyen verilerden uzak bir şey o lm am a­ lıdırlar. Ben, an cak iki türlü ‘çıkarılan v arlık ’ kabul edeceğim : a.) ö te k i kim selerin d u­


166

MİSTİSİZM VE MANTIK

yu-verileri, -ki bunlar, benden b aşk a in sa n la ­ rın da, bir aklı olduğunu gösteren an alo jik k an ıtlara d ay an ırlar; b.) Akim bulu n m a­ dığı yerlerden görünen, kim senin verileri ol­ m a sala r da gerçekliklerini v arsay dığım «d u ­ y ulurlar». B u çıkarılan varlıkların iki sın ıfın ­ dan ilki, k arşı çıkılm adan kabul edilebilir. Onsuz yapabilm ek, böylece de fiziği tekbenci (solipsist) bir tem elde kurabilm ek bana en büyük hazzı verecektir. Ancak, insan oğlun a özgü tu tk u ları, m a n tık sal tu tu m lu lu ğa du­ yulan istekten d ah a güçlü olan kişiler -korka­ rım , çoğunluktadır bunlar- kuşkusuz, tekben­ ciliği bilim sel yönden yeterliliğe dönüştürm e isteğim i pay laşm ay acak lard ır. Ç ıkarılan v ar­ lıkların ikinci sınıfına gelince, bun lar çok d a­ h a önemli sorun lar y aratır. B ir nesnenin, onun algılan m asın a y aray an duyu organ ları ile sinir yapısının varolm adığı bir yerde, bir görünüm sunabileceğini ileri sürm ek, kor­ kunç gelebilir. B en bu korkunçluğu duym u­ yorum. B u v arsay ılı görünüm leri salt, fiziğin yapısı o rtay a çıkarken kullan ılan ve yapı bi­ tince sökülüp çıkarılacak olan varsay ılı yapı iskeletinin ışığın da incelem em gerek. K im ­ seye veri olm ayan bu «duyulurlar», fizik fel­


MİSTİSİZM VE MANTIK

167

sefesinin son biçim inde dogm atik bir bölüm ü gibi değil de, açık lam alı bir varsayım , bir baş­ langıç deyişi gibi alınm alıdırlar.

VII.

Özel Uzay ile Perspektiflerin Uzayı

Şim di «yer» sözcüğündeki bellisizliği açıklam am ız gerekiyor; nasıl olur da, deği­ şik türde iki yer, nesnenin bulunduğu yer ile algılan dığı yer, her duyu-verisi ile birleştiri­ lir? S av u n u lacak kuram Leibniz’in monadoio ji’sin i an dırır; yalnız onun k a d a r akıcı ve düzenli değildir. B u ra d a üzerinde d u ru lacak ilk olgu, bulunabildiğince, bir «duyulur» un iki kişiye bir a n d a veri olm adığıdır. İki ayrı kim senin gör­ düğü şeyler çoğunluk yakın benzerlik taşır; öylesine benzeyebilirler ki, an latm ak için öz­ deş sözcükler kullanılabilir; bundan yoksun, duyulur nesneler konusunda öteki kişilerle iletişim (com m unication) olanaksızdır. An­ cak, bu benzerliğe rağm en, görüş açısın ın de­ ğişikliği nedeniyle o rtaya bir ayrılığın çıktığı görülecektir hep. Böylece ayrı duyu-verilerinden ötürü herkes özel bir dü n y ad a yaşar. B u özel dünya kendi uzayını ya d a uzayların ı içe­


108

MİSTİSİZM VE MANTIK

rir; görüş uzayını, dokunuş uzayı ile öteki duyuların tü rlü uzayların a bağlılaştırm ayı bize yalnızca deneyin öğrettiği görülecektir. B u özel uzayların türlülüğü, psikoloji için il­ ginç de olsa, bizim sorunum uz için pek önem­ li değildir; çünkü yalnız tekbenci bir deney, onları tüm duyu-verilerim izi k ap say an bir özel uzayda bağlılaştırm am ızı sağ lar. Duyu verisinin bulunduğu yer, özel uzayda bir yer­ dir. B u n d an ötürü de, bu yer bir b aşk a algı­ layıcının özel uzayındaki yerlerden değişiktir. Çünkü, m an tık sal tu tu m lu lu ğu n istediği gibi, her durum göreli varsay ılırsa, bir yer yalnız içindeki ve çevresindeki şeylerle tan ım lan ab i­ lir; bu nedenle de bir yer, ortak öğeleri olm a­ yan iki özel d ün yada birden bulunam az. Böyiece, bir yerdeki bir nesnenin değişik görü­ nüm leri dediklerim izi birleştirm e sorunu or­ tay a çıkm az; belirli bir nesnenin değişik göz­ leyicilere değişik biçim lerde ve renklerde gö­ rünm esi gerçeği, bütün bu renklerin ve biçim ­ lerin fiziksel gerçekliğine karşı bir tartışm a yaratm az. D eğişik algılayıcıların özel d ü n y aların a ilişkin özel uzayların yanında, bir b aşk a uzay daha vardır; burada tüm bir özel dünya bir


MİSTİSİZM VE MANTIK

169

nokta, ya d a hiç değilse uzaysal bir birim s a ­ yılır. G örüş a çıları uzayı diye de betim lene­ bilir bu; çünkü her özel dünya, evrenin belir­ li bir n oktad an sun d uğu bir görünüm say ıla ­ bilir. Özel dünyanın, an cak birisi onu gözle­ yince gerçekleşebileceği önerisinin önüne geçm ek için, ben, onlardan perspektifler u za­ yı diye sözetm eyi yeğliyeceğim- Yine bu ne­ denle, bir algılayıcı v arsaym aksızın , özel bir dünyadan söz etm ek istediğim de de, «p ers­ pektif» diyeceğim. Şim di değişik perspektiflerin bir uzayda nasıl düzenlendiğini anlam alıyız. B ir ve aynı nesnenin, değişik perspektiflerden görünüm ­ leri say ılan b ağlılaşm ış «duyulurlar» yoluyla yapılır bu. Devimle ve tan ıklıkla, iki değişik perspektifin, aynı duyu lurları içerm eseler de, çok benzeyenleri içerebileceklerini buluruz. B ir perspektifin özel u zayındaki «duyulurlar» m belirli bir küm esinin uzaysal düzeninin, b a ş­ ka bir perspektifin özel uzayındaki bağlılaşm ış «duyulurlar» m uzaysal düzeni ile aynı ya çok benzer olduğu bulunm uştur. Böyle bir perspektifdeki «duyulur» bir b aşk asın d ak i «duyulur» ile bağlılaşm ıştır. B u tü r bağlılaşm ış «duyulurlar» a «bir nesnenin görünüm ü»


170

MİSTİSİZM VE MANTIK

denilecektir. Leibniz’in m onadolojisinde, her m onad bütün evreni y ansıtığm dan, her p ers­ pek tifte her nesnenin görünüm ü olan bir «duyulur» vardır. B izim perspektifler sistem i­ m izde böylesine bir bütünlük v arsayım ı y ap a­ m ayız. B elirli bir nesnenin kim i perspektif­ lerde görünüm ü olacak, ötekilerinde ise olm a­ yacaktır. «N esne» görünüm lerinin bir sınıfı tanım landığından , eğer K , içinde belirli bir nesne f’nin göründüğü gibi bir perspektif sınırı ise, f «d uyulurlar» m karşılıklı dışarda bırakan sın ıfların ın bir sınıfı olan K ’nın çoğaltıcı sınıfının bir üyesidir. B enzer biçim ­ de, perspektif de içinde göründüğü çoğaltıcı nesneler sın ıfın ın bir üyesidir. Perspektiflerin uzayda düzenlenm esi, be­ lirli bir nesnenin değişik perspektiflerden gö­ rünüm leri arasın d ak i ayrılıklarla gerçekleşti­ rilir. Sözgelim i, belirli bir paran ın (on k u ru ­ şun) türlü perspektiflerden göründüğünü varsayalım : kim inde daha büyük, kim inde d ah a küçük görünür; kim inde yuvarlak görü­ nür, ötekilerde ise değişik bir elips görünüm ü su n ar. P aran m y uvarlak göründüğü bütün perspektifleri bir a ra y a toplayabiliriz. P a ra ­ nın büyüklüğündeki değişim lere göre diziler­


MİSTİSİZM VE MANTIK

171

de düzenleyerek, düz bir çizgi üzerine koya­ rız bunları. P aran ın belirli bir kalın lıkta düz bir çizgi gibi göründüğü perspektifler de ben­ zer biçim de bir düzlem üzerine konulur; (an ­ cak, bu durum da, p aran ın eşit büyüklükte pek çok perspektifleri bulu n abilir; bir düzen­ leme bitirilince (bunlar p ara ile m erkezleri bir olan bir daire o lu ştu ra c a k tır); yine, p a ­ ranın büyüklüğüne göre önceki gibi düzenle­ nir. Böylece, p aran ın görsel (visual) görü n ü­ m ünün sun duğu bütün bu perspektifler üç bo­ yutlu uzaysal bir sırad a düzenlenebilir. D e­ neyler gösterir ki, p aran ın yerine, incelediği­ miz tüm perspektiflerde görünen bir nesneyi ya d a değişik perspektiflerde özdeş nesnele­ rin görünüm leri arasın d ak i ayrılıklardan b aş­ ka bir y ararlan m a yöntem i seçersek, perspek­ tiflerin özdeş u zaysal düzeni o rtay a çıkar. T ü­ m ü içeren bir fizik uzayının yapım ın ı o lan ak ­ lı kılan, işte bu am pirik olgudur.

Yapımı burada açıklanan, öğeleri tüm perspektifler olan uzaya, «perspektif-uzay» denilecektir.


172

MİSTİSİZM VE MANTIK

VIII. «Nesneler» İle «Duyulurlar» ın Perspektif Uzaya Konulması B u ra y a k ad ar yaptığım ız dünya altı bo­ yutlu bir dünyadır; her biri ay rı ayrı üç bo­ yu tlu olan, üç boyutlu perspektifler dizisidir bu. Şim di, perspektif uzay ile tü rlü perspek­ tiflerde içerilen tü rlü özel u zaylar arasın d ak i b ağlılaşm ay ı açık lam ak gerek. Fiziğin üç bo­ yutlu uzayı bu b ağlılaşm a ile k u rulur; yine bu b ağlılaşm an ın bilinçsiz işlem i de p erspek tif -uzay ile algılayıcının özel uzayı arasın d ak i ayırım ı bulandırıp, fizik felsefesi için yıkıcı son uçlar y aratır. P aram ıza (on kuruşum uza) dönelim b i z : içinde paranın d ah a büyük gö­ rü n d ü ğü perspektifler paray a, d ah a küçük göründüğü perspektiflerden d ah a yakın say ı­ lırlar; ancak, deneye gelince, p aran ın boyut­ ları belirli bir sınırdan, -örneğin, paran ın gö­ ze öylesine yakınlaştığı, d ah a da y ak laşırsa görünem iyeceği yerden,- so n ra değişm iyecektir. D okunm ayla, dizileri, p a ra göze değinceye dek, uzatabiliriz. Önceden tan ım lan an an lam ­ da, perspektifler çizgisi boyunca gidersek, p a ­ ranın kaldırıldığını düşleyerek perspektifler


MİSTİSİZM VE MANTIK

173

çizgisini, bir b aşk a p a ra aracı ile diyelim, uza­ tabiliriz. P a ra aracı ile tan ım lan an b aşk a perspektifler çizgisi için de benzer işlem y ap ı­ labilir. T üm bu çizgiler belirli bir yerde, belir­ li bir perspektifte kesişir. B u perspektif, «p a­ ranın bulunduğu yer» diye tan ım lan acak tır. Y apılm ış fiziksel u zayd ak i iki yerin h an gi an lam d a belirli bir «duyulur» la birleştirildiği açık tır artık. Önce, «duyulur» un üyesi bu ­ lun duğu p ersp ek tif olan yer vardır; «duyu­ lur» b u rad an görünür. Son ra, «duyulur» un üyesi bulunduğu öteki nesnenin, b aşk a bir de­ yişle, görünüm ün, yeri v ard ır; «duyulur» b u ­ ra d a görünür. B ir perspektifin üyesi olan «duyulur» başka bir perspektifle, duyulurun görünüm ü olduğu nesnenin bulunduğu yerle, karşılıklı bağıntılıdır. P sikologlara «yer, ki orad an » d ah a önemli, daha ilginç gelir; bun­ d an Ötürü de, (duyulur» öznel ve algılayıcı­ nın bulunduğu yerde görünür. Fizikçi için, «yer, ki orada» d ah a ilginç, d ah a önemlidir, bundan ötürü de, «duyulur» ona fiziksel ve d ışlak görünür. B u iki zıt görüşün herbirinin nedenleri, sın ırları ve y an d aş tan ıtlan m aları üstteki belirli «duyulur» la birleştirilen yerle­ rin ikililiğinde görülür.


174

MİSTİSİZM VE MANTIK

Fiziksel bir nesneye perspektif uzayında bir yer verebileceğim izi gördük. Böylece, göv­ dem izin değişik bölüm leri perspektif uzayın­ da d uru m lar elde eder; bundan ötürü de, duyu-verilerimizi içeren perspektifin kafam ızd a bulunduğunu söylem ek (doğru ya da yanlış, bizi ilgilendirm ez) bir an lam taşır. B u neden­ le, perspektif, yukarıda tan ım lan dığı an lam ­ da, k afam ızd a ise, akim da k afam ızın içinde bulunduğunu söylem em iz yerinde olur. Belirli bir nesnenin değişik görünüm leri için a rtık kim i nesneye ötekilerden d ah a yakındır diye­ biliriz; «nesnenin bulunduğu yere» d ah a y a­ kın perspektiflere ilişkin görünüm ler d ah a yakındırlar. Böylece, bir nesne konusunda, onu yakın dan incelemekle, u zak tan gözle­ m ekten d ah a çok şey öğrenebileceğini söyle­ m ekte de doğru ya da yanlış, bir an lam bulabliriz. «Özne ile görünüm ü kendisine veri olan nesne a ra sın a giren nesneler» deyişi de önem kazanır; bir am acı gösterir. Duyu-verilerim izin öznelliği için çoğunlukla öne sü rü ­ len bir neden, nesnenin görünüm ünün, (n es­ nenin kendisinin değiştiğin i v arsay m ad a gü ç­ lük çektiğim izde), değişebildiğidir; örneğin, değişm e, gözlerimizi kap am am ıza yada nes­


MİSTİSİZM VE MANTIK

175

nenin ikili görünm esi için kısm am ıza bağlı ise. Nesne, eğer g ö rünüm lerinin sınıfı diye tan ım lan ırsa (yukarıda k u llanılan ta n ım la­ m adır bu), görünüm lerinden birisi değiş­ tiğinde, nesnede de, kuşkusuz kimi değişik­ lik beklenir. G örünüm lerin değişebileceği iki tü r yol arasın d a çok önemli bir ayrım vardır. Bir nesneye ^ a k tık ta n sonra gözlerimi kap ar öam, gözlerim in görünüm ü, içinde böyle bir görünüm olduğu her perspektifte değişir; öte yandan, nesnenin çoğu görünüm leri değişm e­ den kalır. B ir tan ım lam a olarak diyebiliriz ki, nesnenin hem en yanında, olabildiğince yakınındaki görünüm lerde değişiklikler o lur­ sa, nesne değişir. Öte yandan, nesnenin k ar­ şılaştırıldığından uzak düşen görünüm leri değişirken, belirli uzaklığı aşm ayan b ü tü n görünüm leri değişmez kalırsa, değişikliğin bir başka nesnede olduğunu söyleriz. Bu görüş­ ten, gelecek konum uza, özdeğin incelenişine yöneliriz kuşkusuz.

IX. Maddenin Tanımı '■Fiz'ksel nesne» yi görünüm lerinin sınıfı diye tanım ladık; ancak bunu m addenin tanı-


176

MİSTİSİZM VE MANTIK

mi diye alamayız. Belirli bir perspektifte bir nesnenin görünüm ünün, perspektif ile nesne arasındaki m adde ile etkilendiği olgusunu açıklayabilm eliyiz. «Nesne ile perspektif a ra ­ sında» deyişinde bir an lam bulduk; ancak, m addenin görünüm lere etkisini belirlem ek için, biz m addenin nesnenin görünüm leri sı­ nıfından başka bir şey olmasını istiyoruz. Genellikle, bir nesne üzerine bilgimizin nesne daha yakınken daha kesin olduğunu varsayıyoruz. U zaktan b ir adam ı görürüz. Sonra Jones’u görürüz. D aha sonra, güldü­ ğünü görürüz. Tam kesinliğe bir sınırda u la ­ şılabilir : biz kendisine yaklaştıkça, Jones’un görünüm leri bir sın ıra varır; bu sınır Jones’­ un gerçekte ne olduğunu gösterir. Fizik açı­ sından, nesnenin yakın görünüm lerinin uzak görünüm lerinden daha geçerli olduğu açıktır. Bu nedenle de, bir deneme niteliğinde şu ta ­ nım ı oluşturabiliriz : Belirli bir nesnenin maddesi, nesneden uzaklıkları azaldıkça, görünüm lerinin sın ırı­ dır. Bu tan ım d a bir şeyler vardır, ancak, ye­ terli değildir; çünkü am pirik yönden, duyu -verilerinden elde edilebilecek böyle bir sınır


MİSTİSİZM VE MANTIK

1.7 ?

yoktur. Y apım larla, tan ım larla destekleyerek, tan ım la yetinilebilir. Ama bu, bizi bakılm ası gerekli yere yöneltiyor. Şimdi, fiziğin oluşturduğu, m addeden duyu-verilerine doğru olan ters yolculuğu ana çizgileriyle anlayack durum dayız. Bir nesne­ nin belirli bir perspektifte görünüm ü, nesne­ yi o lu ştu ran m adde ile araya giren m addenin bir işlevidir. N esnenin görünüm ü, araya gi­ ren dum anla, sisle ya da algılayıcının duyu -organlarında ya da sinirlerdeki değişiklikler­ le (bu da araya giren sayılır) değişir. N esne­ ye ne kadar yaklaşırsak, görünüm ü araya gi­ ren m adde ile o k ad ar az etkilenir. Nesneden ne k ad ar uzaklaşırsak, görünüm leri ilk niteli­ ğinden o k ad ar çok ayrılır; ayrılık ların ın ne­ densel yasaları, o n larla nesne arasında yatan m addenin terim leriyle belirtilm elidir. Çok az uzaklıktaki görünüm ler nesnenin kendisi d ı­ şındaki nedenlerle dah a az etkilendiğinden, uzaklık azaldıkça bu görünüm lerin yöneldik­ leri sınırın, göründüğüne karşm , nesnenin »gerçekte ne olduğunu» belirlediğini d ü şünü­ rüz. Bu, nedensel yasaların açıklanm ası için F. 12


178

MİSTİSİZM VE MANTIK

gerekliliğiyle birlikte, m addenin duyu-verilerinden daha gerçek olduğuna ilişkin tüm üyle yanlış bir duygunun kaynağı sayılabilir. M addenin sonsuz bölünürlülüğünü düşü­ nün, örneğin. Belirli bir nesneye bakarken ve yaklaşırken, bir duyu-verisi birkaç olacak, bunların her biri de yeniden bölünecektir. Böylece bir görünüm birçok nesneyi gösterebilir; sürecin sonu gelmez. Sınırda, nesneye sonsuzca yaklaştığım ızda, sonsuz sayıda m ad ­ de birim leri olacaktır; sonsuz bolüm lülük iş­ te böyle ortaya çıkar. N esnenin tüm nedensel etkililiği onun m addesinde y atar. Bir anlam da bu am pirik bir olgudur; ancak kesinlikle belirlenm esi güçtür; çünkü, «nedensel etkililiği» ta n ım la­ m ak güçtür. N esnenin m addesi konusunda am pirik yönden bilinebilen, sadece yaklaşık şeylerdir; çünkü nesnenin görünüm lerini çok küçük m esafeden bilemeyiz; bu görünüm lerin sını­ rın ı da kesin bir biçim de çıkaram ayız. Sm ır, ancak gözleyebildiğimiz görünüm lerin a r a ­ cıyla yaklaşık olarak çıkarılır. Sonra, bu gö­ rünüm lerin, fizikte yanıbaşım ızdaki m adde­ nin işlevi olarak, gösterilebileceği ortaya çı­


MİSTİSİZM VE MANTIK

179

kar; örneğin, uzak bir nesnenin görsel (visu­ al) görünüm ü, gözlere ulaşan ışık dalgaları­ nın bir işlevidir. Bu da düşünce karm aşası y aratır; ancak gerçek bir güçlük çıkarm az. Görsel (visual) nesnenin bir görünüm ü, sözgelimi, öteki zam andaş görünüm leri sap ta­ m aya, belirli bir ölçüde yaklaşsa da, yeterli değildir. N esnenin gizli yapısının sap tan m a­ sı, yalnızca inceden işlenmiş dinam ik çıka­ rım larla gerçekleştirilebilir. !

X. Zaman (1) Tüm ü içeren zam anın, tü m ü içeren uzay gibi bir 'yapım ’ (construction) olduğu an la ­ şılıyor. Fizik, bağm tılıkla ilgili ta rtışm alarla bu olgunun bilincine varm ıştır. İkisi de bir kişinin deneyine ilişkin iki perspektif arasında, önce ile so n ran ın doğru(1) Bu konuda, yazımızı, A.A. Robb’un A Theory of Time and Space ile karşılaştırın; konumuz gereği, kuramının en ilginç, en önemli yönünü kapsamımız dışında bıraksam da, burada savunduğum görüşleri bana ilk bu yapıt önermiştir. A. Robb kuramının taslağını bu başlık altında bir el kitabında vermiş­ tir.


180

MİSTİSİZM VE MANTIK

dan doğruya bir zam an-bağm tısı olacaktır. Değişik deneylerle bölünm e işlemi, tarihinde deney ya da aklî bir şey katılm aksızın; bö­ lünm esi konusunda bir yol gösterir. «Yaşam öyküsünü» belirli bir «duyulur» ile zam andaş ya da ondan önce ya da sonra olan (doğ­ rudan doğruya) herşey diye tanım layabiliriz. Bu bir perspektifler dizisi verecektir; bunla­ rın tüm ü, bir kişinin deneylerini o luşturabi­ lir; hepsi zorunlu o larak böyle yapacak de­ mek değildir bu. Bu türde, dünya tarih i bir­ birlerini karşılıklı olarak dışarda bırakan ya­ şam öykülerinin sayılarına, bölünür. Şimdi değişik yaşam öykülerindeki za­ m anları bağlılaştırm am ız gerekiyor. Değişik yaşam öykülerine ilişkin iki değişik perspek­ tifteki belirli bir (anlık) nesnenin görünüm ­ lerinin zam andaş alınm asını söylemek doğal­ dır; ancak, yetersizdir. A’m n B ’ye bağırdığını, B’n in de A’n m bağırm asını d uyar duym az karşılık verdiğini varsayalım . A’n m kendi b a ­ ğırışı ile B’n inkini duym ası arasında bir s ü ­ re vardır; böylece, A ile B ’n in b ir bağırışı duym asını zam andaş yaparsak, birbirleriyle değil de belirli olayla zam andaş olan olaylar elde ederiz. B unu önlemek için bir «ses hızı»


MİSTİSİZM VE MANTIK

181

varsayıyoruz. B ir b aşk a deyişle, B ’nin A’mn bağırışın ı duyduğu zam anı, A’nm kendi b ağı­ rışı ile B ’ninkini duyduğu zam an süresin in yarısı varsayarız. Böylece b ağlılaşm a gerçek­ leştirilir. Ses için söylenenler, kuşkusuz, ışık için de geçerlidir. G enel ilke, belirli bir anda, belir­ li biı nesnenin ne olduğunu sap tark en , bir arada küm eleştirilecek değişik perspektifler­ deki görünüm lerin tüm ü nün o an da o ldu ğu­ nun v arsayılm am asıdır. Tersine, görünüm le­ rinin niteliğine göre, değişik hızlarda, nesne­ den dışarıya d ağılırlar. B ir y aşam öyküsün­ deki zam anı bir b aşk asın d ak i zam anla d oğ­ rudan doğruya b ağlılaştırm a yolu bulu n m adı­ ğından, belirli bir an daki belirli bir nesneye ilişkin görünüm lerin bu geçici küm eleştirilişi bir yönden gelenekseldir. Amacı, bir ölçüde, bir olayla zam an d aş olaylar birbiriyle de zam an d aştır türündeki belgileri (m axim ) doğ­ rulam ak, bir ölçüde de, nedensel y asaların biçim lendirilm esinde kolaylık sağ lam ak tır.

XI. Nesnelerin ve Maddenin Kalıcılığı Fizik dünyasını duyu dünyası ile b irleşti­


182

rirken, nında, rayla : 1. 2. 3.

MİSTİSİZM VE MANTIK

fiziğin değişken varsayım larının ya­ üç an a sorun ortaya çıkar; bunlar sı­

tek bir uzayın yapımı, tek bir zam anın yapımı, süreğen nesnelerin ya da m addenin yapım ıdır. Bu so ru n ların ilki ile İkincisini inceledik; üçüncüsü kaldı incelenecek. Değişik perspektiflerdeki bağlılaşm ış gö­ rünüm lerin, fiziğin, tü m ü içeren zam anı için­ deki bir an d a bir «nesne» yi o lu ştu rm ak üze­ re nasıl birleştirildiklerini gördük. Şimdi, de­ ğişik zam anlardaki görünüm lerin bir «nes­ ne» ye ilişkin olarak nasıl birleştirildiğini ve fiziğin kalıcı «maddesine» nasıl varacağım ızı inceliyeceğiz. Süreğen töz varsayım ı, ki bu teknik yönden fiziğin işlem esinin temelidir, metafiz'iksel yönden onaylanam az kuşkusuz, bir çok kişinin, bir anda, gördüğü bir yapım ­ dır, öyleyse yine o kişilerin ya da değişik k i­ şilerin değişik zam anlarda gördüğü nesne de bir yapım dır demeye benzer bu; oysa, gerçek­ te, belirli «duyulurlar» m belirli bir küm eleni­ şinden başka bir şey değildir. Bir «nesnenin» b ir anlık d u ru m u n u n de­


MİSTİSİZM VE MANTIK

183

ğişik perspektiflerdeki «duyulurlar» toplulu­ ğa olduğunu, yapılm ış bir zam anda zam an­ daş değil, «nesııen-in bulunduğu yer» den «du­ yulur» la rın niteliğine day an an hızlarla d a­ ğıldığını gördük. «Nesnenin» bu du ru m d a bu­ lunduğu zam an, bu görünüm lerin oluştuğu zam anların alt sınırıdır. Yine biz; bu nesne­ ye ayrı bir zam anda ilişkin diye bir başka gö­ rü n ü m ler dizisinden söz etm eye götüreni in ­ celemeliyiz şimdi. B u n u n için, hiç değilse başlangıçta, k en ­ dimizi tek bir yaşam öyküsüyle sm ırlam alıvız. Belirli bir yaşam öyküsünde, iki «duyulu­ run» bir nesnenin görünüm leri oldukları za­ m anı bilebilirsek, değişik yaşam öykülerinde­ ki <duyulurlar» ı nesnenin bir anlık d u ru m u ­ nun görünüm leri gibi birleştirm esini öğrendi­ ğimizden, nesnenin ta rih in in b ü tü n yapısı için gerekli herşey hazır dem ektir. Başlangıçta, bilinm elidir ki, sağduyu için nesnenin özdeşliği ile fizik için m addenin öz­ deşliği arasında h er zam an bir bağlılaşm a yoktur. İnsanoğlu n u n gövdesi sağduyu için tek kalıcı nesnedir, fizik için ise m addesi sü ­ rekli değişm ektedir. Sağduyu kavram ının, duyu verilerinin sırad an uzaklıklarındaki gö­


184

MİSTİSİZM VE MANTIK

rünüm lerin sürekliliğine, fizik kavram ının ise, nesneden çok az uzaklıktaki görünüm le­ rin sürekliliğine dayandığını söyleyebiliriz. Sağd u y u kavram ı tam bir kesinliğe y aram a­ yabilir; bundan ötürü, ilgim izi fizikte m adde­ nin kalıcılığı kavram ın a yöneltelim . B ir m adde bölüm ünün değişik zam an lar­ daki iki görünüm ünün ilk özelliği süreklilik­ tir. İki görünüm a racılar dizileriyle birleştiriim elidir; eğer zam an ile uzay yoğun diziler düzenlerse, bunların da yoğun diziler düzen­ lemeleri gerekir. Y ap rak ların rengi son bah ar­ da yazm km den değişiktir; ancak, biz deği­ şikliğin y avaş y av aş olduğuna, renkler iki be­ lirli zam anda değişikse, belirli zam an lar a r a ­ sın da a ra renklerin bulunduğuna inanırız. Süreklilikle ilgili önemli iki görüş vardır. İlki, çoğunlukla, varsayım lıdır (hypothe­ tical) . B ir nesneyi sürekli gözleyenleyiz; göz­ lem ediğim izde de, algıladığım ız d u ru m lar arasın d a a ra du ru m lard an geçtiğini kabul et­ m ek sa lt bir varsayım dır. K esik siz gözlem sü ­ resinde sürekliliğin aşağı yukarı d oğrulandığı su götürm ez; ancak, bu rad a bile, devim ler çok hızlı iken, p a tlam alard ak i gibi, sürekli­ lik gerçekte dolaysız olarak doğrulanam az.


MİSTİSİZM VE MANTIK

185

Böylece, duyu-verilerinin, sürekliliği koruya­ cak biçimde, «duyulurlar» m varsayım lı t a ­ m am layıcılığına (com plem ent) izin verdikle­ rini söyleyebiliriz; bundan ötürü de, böyle bir tam layıcı bulunabilir deriz. Ancak, varsay ım lı «duyurular» ı d ah a önce bu biçim de kullan­ dığım ızdan, bu noktayı bırakıp, bu tür «du­ yulurlar» m sürekliliğin korunm asında ge­ rekliliğini onaylıyacağız. İkincisi, süreklilik m addî özdeşliğin ye­ terli bir ölçütü değildir. B ir çok durum larda, kayalar, dağlar, m asalar, iskem leler v.b. gibi görünüm lerin y av aş değiştiği yerlerde, sü rek ­ liliğin yeterli olduğu doğrudur; öteki d uru m ­ lard a ise, hem en hem en birtürden bir sıvının bölüm leri gibi, süreklilikten söz edilemez. S ü ­ rekli sıralam alarla, bir an da denizin bir dam lasm dayken, bir b aşk a an da b aşk a bir d am la­ sın a yolculuk edebiliriz. Deniz suyunun de­ vim lerini akın tın ın etkilerinden çıkarabiliriz; ancak, dolaysız gözlemden süreklilik v arsay ı­ mı ü t birlikte çıkarılam azlar. ■Sürekliliğin yanında gerekli bir özellik de devim sel y asa lara uym aktır. Sağd u yu n u n kalıcı saydığı nesnelerden başlayıp, zam an za­ m an aklî gelen değişiklikler yap arak, belirli


186

MİSTİSİZM VE MANTIK

yalın y asalara, devim sel y asalara, uydukları görülen, «duyulurlar» toplu lu ğu n a ulaşırız. D eğişik zam an lardaki «duyulurlar» ı bir m ad ­ de bölüm üne ilişkin say arak , devim sü resin ­ ce kalıcı birşeyin yapım ı ya da varsayım ın ı önceden v arsayan , devimi tanım layabiliriz. İçinde tüm «duyulurlar» ile görünüm zam an­ ları verilen bir sürede oluşan devimler, içinde değişik zam an lard ak i «duyulurlar» ı bir m adde bölüm ünde birleştirdiğim izdekinden değişik olacaktır. Böylece, bütün dünya tarih i tüm ayrıntılarıyla verildiğinde bile, h angi devim ­ lerin yer aldığı sorunu, belirli bir ölçüde, sü ­ reklilik varsay ım ın dan da sonra, yine de ni­ teldir. Deneyler, devimin, devim sel y asa lara uyacak biçimde sap tan m asın ın olasılığını, bu sap tam an ın da, k ab aca ya da genellikle, sağ­ duyunun kalıcı nesneler üzerine görüşleriyle u y uştuğun u gösterir. S a p ta m a, bu nedenle, onaylanır ve değişik zam an lardaki iki görü nü­ m ün bir m adde bölüm üne ilişkisini, kim i kez uygulam alı, kim i kez k u ram sal olarak, sa p ta ­ m am ız için bize bir ölçüt olur. M addenin za­ m an boyu tan ım lam a ile sağlan ır, sanıyorum . B u sonucu on ay latm ak için, fiziğin am pi­ rik başarısıy la neyin ispatlan dığın ı incelem e­


MİSTİSİZM VE MANTIK

187

liyiz. İsp atlan a n şey, varsayım ların ın , duyu -verilerinin ötesine gittiklerinde, doğrulanam a sala r da, duyu-verileriyle çelişm edikleri, tersine, yeterince «duyulurlar» küm esi veri­ lince tüm duyu-verilerini h esap lan ab ilir kıl­ dıklarıdır. Fizik, duyu-verilerini dizilerde top­ lam ayı o lan ak lı kıldı. B u ra d a her dizi bir nesneye ilişkin sayılır ve fizik y asaların a gö­ re davranır, bir nesneyle ilintisiz diziler ise böyle d av ran m az genellikle. İki görünüm ün bir nesneye ilişkin olup olm adığının belirsiz­ likten çıkm ası isteniyorsa, o rtay a çıkan nes­ nelerin fizik y asa ların a uym ası için, görü­ nüm leri küm elem enin yalnızca tek bir yolu bulunm alıdır. D urum un böyle olduğunu is­ p atlam ak güçtür; ancak, konum uz gereği, bu noktayı bırakıp, tek bir yolun bulunduğunu varsayacağız. Böylece, şu tan ım ı o rtaya ko­ yabiliriz : Fiziksel nesneler, m addesi fizik ya­ salarına uyan görünüm dizileridir. B u tü r di­ zilerin varolduğu, fiziği doğrulayan am pirik bir olgudur.

XII. Yanılsamalar, Sanrılar ve Düşler şim d i, fizik dü n y ası ile alışılm ış ilintiyi k u ram ay an duyu-verilerine, sistem im izde na-


188

MİSTİSİZM VE MANTIK

sil yer bulacağım ızı sorm ak kalıyor. T ürlü türlüdür bu duyu-verileri, değişik tür d av ra­ nış ve tu tu m gerekirirler. T üm ü de «gerçek­ dışı» denilebilecek türden d ir; bundan ötürü de, ta rtışm ay a girişm eden önce gerçek ve gerçekdışı k avram ları üzerine birkaç belirli görüşü vermek gerek. A. Wolf (1) der ki : «S ay d am eylem ler sistem i olarak akıl kavram ı savun u lam az, san ırım ; çünkü d ü ş­ lerle san rıların açık lan m asın d a b aşarısız kalı­ yor. Çıplak, say d am bir eylemin orada bulun­ m ay an a n asıl yöneltilebileceğini an lam ak, ve­ rilm em iş olanı kavram ak, olanak dışı görü­ nüyor.» B u çoğu kim senin onayacağı bir açık la­ m adır. Ancak, iki k arşı çıkışa açıktır. İlki, bir eylemin yokluğa nasıl yöneltilebileceğini görm ek güçtür : bağın tı terim i salt bir yok­ luk olam az. İkincisi, bir neden verilm em iş, ben verilem iyeceği kan ısın dayım da; düş -nesnelerinin «orada» olm adığı ve «belirsiz» (1) «Natural Realism and Present Tendencies in Philosophy,» Proc. Arst. Soc., 1908 - 1909 s. 165.


MİSTİSİZM VE MANTIK

189

liği ileri sü rü lm ü ştü r çünkü. İkinci noktayı önce alalım : 1. D üş-nesnelerinin belirsizliği, sanırım , uyanık y aşan tıy a göre, duyu-verileri ile k a r­ şılık ların d ak i «nesne» arasın d ak i ayrım ı gö­ rem em ekten gelir. Düşlerde, düşleyicinin v a r­ saydığı gibi, bir k arşılık «nesne» yoktur; «n es­ ne», M einong’un (1) öne sü rd ü ğ ü gibi, u y a­ nık yaşan tıda belirli olsa idi, belirlilik yönün­ den düşlerle uyanık y aşan tı ara sın d a bir ay ­ rım olurdu. Ancak, bizim gösterdiğim iz gibi, belirli olan nesne değil de sadece nesneyi o lu ştu ran «duyulurlar» dan birisi ise, düşde kavradığım ız da uyanık y aşan tıd a k avrad ığı­ m ız k ad ar belirlidir o zam an. Benzer ta rtışm a düş-nesnelerinin «ora­ da» olm asın a da uygulanır. Düşleyicinin pers­ pektifinin özel uzayında konum ları vardır bunların; öteki özel uzaylarla, bundan ötürü de, perspektif uzayla b ağlılaşm ad a başarısız­ lığa u ğrarlar; ancak, verinin bulunabileceği anlam da, uyan ık y aşantının duyu-verileri k a ­ d ar «orada» dırlar. (1) Die Erfahrungsgrundlagen unseres Wissens, s. 28.


190

MİSTİSİZM VE MANTIK

2. «Y an ılsam a» ya da «gerçekdışı» k av ­ ram ı ile, bağlılaşm ış «gerçeklik» kavram ı, genellikle, derin m an tık sal k arışık lık lar y ara ­ ta cak biçimde kullanılırlar. «Gerçek» ile «gerçekdışı», «varolan» ile «varolm ayan », «geçerli» ile ((geçersiz» v.b. gibi ikili giden sözcüklerin tüm ü bir tem el İkiliden, «doğru» ile «yanlış» tan türetilm işlerdir. B u gün «doğ­ ru» ile «yanlış» -türem e dışında- yalnızca önermelere u y gu lan m ak tad ır. Böylece, yukard aki İkililerin anlam lı kullan ıld ıkları yerde hep, ya önerm elerle ya da bütün ün içinde an ­ lam kazanan, böylece de önerm e oluşturan, eksik deyişlerle u ğraşıy oruz dem ektir. B u tür ikili sözcükler betim lem elere (1) (descripti­ ons) uygulanabilirler; özel ad lara ise uy gula­ n am azlar; bir b aşk a deyişle, verilerle betim ­ lenen v arlık lara ya da yokluklara u y gu lan a­ bilirler. B u ra d a «varoluş» ile «varolm ayış» terim ­ lerini açıklayalım . «x» verisini alalım ; «x» in «varolduğunu» sav u n m ak ya d a y ad sım ak an ­ lam sızdır. «K u şk u su z x v arolm ak tad ır yoksa (1) Principia M athematica, Cilt I, 14, Giriş, Böl. III. «Varoluş»un tanımı işin 14.02 bkz.


MİSTİSİZM VE MANTIK

191

veri olam azdı,» dem ek eğilim indeyizdir hep. Ancak, böylesiııe bir açıklam a gerçekten an ­ lam sızdır; oysa, «şim diki duyu-verim varol­ m aktad ır,» dem ek son ra yine, « ‘x’ benim şim diki verim dir», demek doğru ve anlam lı­ dır. B u iki önerm eden « ‘x ’ varolm aktadır» çı­ karım ı m an tığa yabancı kişilere hoş ve d ay a­ nılm az gelebilir; oysa, çıkarılan önerme y al­ nız yanlış değil, kesinlikle anlam sızdır da. «Şim diki duyu-verim varolm aktadır» demek (k abaca) : « ‘şim diki duyu-verim in’ betim le­ diği bir nesne vardır» dem ektir. Ancak, « V in betim lediği bir nesne vardır,» diyemeyiz; çünkü «x» (varsaydığım ız durum da) bir ad­ dır, betim değil. Dr. W hitehead ile ben bir başka yerde (1) bu noktayı tü m ayrın tılarıy ­ la sem boller k u llan arak açıklam ıştık; Sembolsüz a n laşılm aları gü çtü r bunların; yukarki önerm elerin açıklam alı gösterilm esini bu­ rad a yinelem iyeceğim , sorunum uza uy gulan ­ m asın a geçeceğim. «V aroluş» un salt betim lere u y gu lan ab il­ m esi olgusu, gram erdeki özel adların , onları gerçekten betim lere dönüştürecek biçimde, (i) Yine yukarıdaki yapıt.


ısa

MİSTİSİZM VE MANTIK

kullan ılm asıyla gizli kalır. Örneğin, Homer'in varolup olm adığım sorabiliriz; «Hom er» b u rad a «H om er şiirlerinin yazarı» an lam ın ­ dadır ve bir betim dir. Yine benzer biçimde Tanrının varolup, olm adığını sorabiliriz; bu ­ rad a da T an rı «E n Yüce V arlık», «ens reaîlissimum» ya da yeğliyeceğim iz bir başka b e­ tim lem e an lam ın a gelir. «T anrı» özel ad diye kullanılsaydı, T an rın ın bir veri olm ası gere­ kirdi; o zam an da, varlığı üzerine soru so ru ­ lam azdı. V aroluş (existence) ile öteki yük­ lem ler (predicate) arasın d aki, K an tin belir­ sizlikle duyduğu ayrım , betim ler kuram ı ile aydınlığa çıkmış, «varoluş» da m etafiziğin te­ mel kavram ların dan tüm üyle u zak laştırılm ış­ tır. «V aroluş» üzerine söylenenler, «varoluş» ile eşanlam lı sayılabilen, «gerçek» e de uygu­ lanır. Y an ılsam alard ak i, san rılard ak i ve d ü ş­ lerdeki nesnelerin «varolup» olm adıklarım ya da «gerçek» olup olm adıklarını sorm ak an ­ lam sızdır. O rad ad ırlar; bu da konuyu k a p a ­ tır. Ancak bu tür objelerden çıkarılan nesne­ lerin ya da «duyulurlar» m gerçek olup ol­ m adıklarını ya d a varolup olm adıklarını araştırabiliriz. Düş nesnelerinin gerçekdışı olduk-


MİSTİSİZM VE MANTIK

193

la n görüşü, bu «nesneler» ile öteki «d uyulur­ lar» m gerçekdışı olm aları ve veri olm adıkla­ rının an laşılm asın d ak i güçlük yüzünden or­ tay a çıkm ıştır. Şim di bu görüşleri ayrın tılarıy la gerçek­ çiliğe k arşı an a belgitlem eye uygulayabiliriz; söylenecekler b aşk aların ın önceden söyledik­ lerinin bir tekrarı olacak. 1. K a rşıt v arsay ılan düzgülü görü n üm ­ lerin tü rlü lü ğü v ar önce. Belirli bir nesnenin değişik gözlemcilere sunduğu değişik biçim ­ lerle renklerin durum udur bu. Locke’un hem soğuk hem sıcak gelen suyu bu duru m ların sın ıfın a ilişkindir. Bizim değişik perspektifler sistem im iz tüm üyle bu d uru m ları açıklar ve gerçekçiliğe karşı bir belgitlem e sağ lam ad ık ­ ların ı gösterir. 2. D eğişik duyular arasın d ak i bağlılaş­ m anın o lağan d ışı durum ları vardır. Su d a eğik sopa b u ray a ilişkindir. İn sa n la r eğri ol­ duğunu söyler, oysa düzdür : dokunuşa düz, görüşe ise eğik an lam ın a gelir bu. «Y an ılsa­ ma») yoktur, sopa dokunm aya da eğik gele­ cektir diye düşünürsek, yalnızca yanlış çıka­


194

MİSTİSİZM VE MANTIK

rım vardır burada. S o p a fo to ğ ra fta da yine eğik görünecektir, G ladstone’un «fo toğraf yanlış söylemez,» (1) dem esine rağn ıen... Çift görme durum u da buraya ilişkindir; yalnız bu d u ru m da olağandışı b ağlılaşm an ın nedeni fizyolojiktir; bu nedenle de, fo to ğrafta görül­ m eyecektir. İkili gördüğüm üzde, «nesne» nin ikinci görünüm ünün çıkıp çıkm adığını sor­ m ak yanlıştır. «N esne» tüm «duyulurlar» s is ­ tem idir; sadece algılayıcıya yeri olan görsel «duyulurlar» dır (visual sensibilia) çiftlenen. O layın açıklan m ası salt fizyolojiktir; gerçek­ te, iki gözüm üzün bulunm ası nedeniyle, bak­ tığım ız nesnelerden elde ettiğim iz tek duyuverisinden d ah a az açıklam a gerektirir. 3. D üşlem e anında kuşku u yan dıracak bir şey içerm eyen, ancak önceki ve sonraki verilerle varsayılı uyuşm azlıkla su çlan an d üş­ ler türündeki d u ru m lara geldik şim di. K u ş­ kusuz, düş-nesneleri çoğunluk alışılagelen bi­ çimde d av ran m azlar : ağ ır nesneler uçar, k a­ çı) Edwin B. Holt, The Place of Illusory Ex­ perience in a Realistic World, «The New Realism,» s. 305, hem bu noktayı hem de çift görm e’yi karşılaştı­ rınız.


MİSTİSİZM VE MANTIK

195

tı nesneler erir, bebekler dom uza dönüşür ya da d ah a büyük değişikliğe uğrar. Ancak, bu olağandışı olayların düşte oluşm a gerekliliği yoktur; düş-nesnelerine bu olaylar nedeniyle «gerçekdışı» denilemez. Düşleyicinin geçm işi ve geleceğiyle süreklilikten yoksunlukları, uyan dığın d a bu nesneleri su çlam asın a yol a çar düşleyicinin; b aşk a özel d ü n y alarla bağlıîaşm am aları da, başkaların ın su çlam aların a yol açar. Suçlam am ızın nedeni, onlardan çı­ kardıklarım ızın, uyan ık duyu-verilerim izden çıkardıklarım ızla fizik y asaların a göre birleştirilm em eleridir. Düş verilerinden çıkarılan •nesneler» i su çlam ak için kullanılabilir bu. Düş-verileri, kuşkusuz, «nesnelerin» görü­ nüm leridir; ancak, düşleyicinin varsay dığı türdeki «nesne» lerin değil. Psiko-analistler gibi düşlerin psikolojik k u ram larıyla u ğ ra ş­ m ak istem iyorum . Ancak, (psikolojik neden­ lerin k atk ısı ne olursa olsun) fiziksel neden­ lerin bulunduğu d uru m lar açıktır. Örneğin, çarp an bir kapı, sav aş gem ileri, deniz, dum an görünüm leriyle bir deniz sav aşı düşü y a r a ta ­ bilir. T üm düş çarpan bir kapının görünüm ü­ dür; ancak, bedenin (özellikle beyinin) uyku­ d aki durum una bağlı o larak görünüm , çarp an


196

MİSTİSİZM VE MANTIK

bir kapının y aratm ası beklenen türde değil­ dir; böylece de, düşleyici yanlış in an çlara k a ­ pılır. D uyu-verileri ise, yine de, fizikseldir, f i­ ziğin kapsam ın a alıp, h esap lay acağ ı türde­ dir. 4. G örüntülerin so n sınıfı, bir kim senin deneyinde bulunam ayıp, b aşk alan n m k ilerle ayrılıkların dan keşfedilenlerdir. U yanık y a­ şan tıy la yeterli bir düzenlilikte birleştirilirlerse, düşler bu sın ıfa konulabilir. Ancak, an a ör­ nekler deliliğe götürecek türdeki san rılard ır. B u rad a, h a sta y ı başkaların ın deli dediği d u ­ ru m a sokan, kendi denem esinde, sa n rısa l du­ yu-verilerinin b aşk a perspektiflerdeki «duyu­ lurlar» la alışılm ış türde ilişkisinin bulu n m a­ dığını gösterecek şeylerin yokluğudur. T an ık ­ larla bunu öğrenebilirse de, tan ıklığın doğru olm adığını, aldatıldığın ı v arsay m ası d ah a ko­ laydır. G örebildiğim kadarıy la, böyle bir d u­ rum da, deliliği ile ark ad aşların ın yalan cılığı­ nın iki eşit derecede yeterli v arsayım ı a r a ­ sında h astan ın k a ra ra v arm ası için k u ram sal bir ölçüt yoktur. ki,

Y ukard aki örneklerden de görülecektir yanıltıcı saydığım ız türdeki anorm al d u ­


MİSTİSİZM VE MANTIK

197

yu-verileri tem elde ötekilerden değişik değil­ dir; başka «d uyulurlar» ve «nesneler» le ne­ densel ilişkileri ve b ağlılaşm aları yönünden ise ayrılırlar. A lışılm ış b ağlılaşm alarla ilişki­ ler um duklarım ızın bir bölüm ü olduğundan, üstelik verilerim izin de bir bölüm ünü oluş­ tu rd u k ları görüldüğünden, — psikologlar böy­ le görm ez y a ln ız — böyle d u ru m lard a yanlış olarak veriler gerçekçi say ılırlar; salt yanlış çıkarım lardır oysa. A lışılm am ış türde b ağlı­ laşm a ile ilişkilerin kurulduğu olgusu, d u ­ yudan nesnelerin çıkarılm asın a, fiziğin duyuveriltriyle açık lan m asın a güçlük k atar. An­ cak, bu o lağan ü stü du ru m lar fiziksel ya da fizyolojik yönden açıklan abilir görüldükle­ rinden, sadece bir karışıklık y aratırla r; fel­ sefe yönünden bun lara k a rşı çıkılm az. Böylece, duyu-verilerini fiziksel dü n y a­ nın gerçek tözünün bir bölüm ü say an görüşe geçerli bir k arşı çıkış yoktur; öte yandan, fi­ ziğin am pirik yönden doğrulanabilirliğini açıklay an tek gö rü ştü r diye bitireceğim yazı­ mı. B u ra d a konuyu kab a çizgileriyle verdim. Fiziksel dünyanın y apım ın da, özellikle, za­ m anın payının yukarıda belirtildiğinden çok d ah a tem el olduğu kanısındayım . Ayrıntılı


198

MİSTİSİZM VE MANTIK

açık lam alarla, olasılıkla anlık görünüm ünden elde edilebilen çıkarım ları desteklem ek için «nesne»nin tarih in e b aşv u rarak algılan m am ış «d u y u lu rlar»ın payının ortadan kaldırılabile­ ceğini um uyorum .


BÖLÜM: VII TANIMA İL E B İL G İ VE B E T İM İL E B İL G İ B u yazım ın am acı, falan -filam n kim ya da nc olduğunu bilm eksizin, «falan -filan » üze­ rine önerm eleri bildiğim iz durum larda, bildi­ ğim izin ne olduğunu incelem ektir. Sözgelim i, en çok oy alac ak adayın k:m olacağını bil­ m esem de, en çok oy alacak adayın seçilece­ ğini bilirim . Benim üzerinde durm ak istedi­ ğim sorun: öznenin yalnızca betim lendiği bu d uru m lard a ne biliriz? B u sorunu bir başka yerde salt m an tık sal açıdan incelem iştim ; bu­ rad a ise, sorunun m an tıkla olan bağın tısı y a ­ nında bilgi kuram ı ile olan bağın tısın ı da in ­ celem ek istiyorum ; yukarıda sözü geçen m an ­ tıksal tartışm aların görüşünde, bu yazım da m an tıksal yanı, elden geldiğince, kısa tu ta c a ­ ğım. «T anım a» (acquain tan ce) ile «betim» (description) a rasın d ak i k arşı savı açıklığa


200

MİSTİSİZM VE MANTIK

k avu ştu rm ak için, önce «tan ım a» ile nö de­ m ek istediğim i açık lam ay a çalışacağım . B ir nesneyi tanıdığım ı, o nesneyle doğrudan doğ­ ruya biliş ilişkim olursa, başka bir deyişle nesnenin kendisinin dolaysız bilincine v arır­ sam , söylerim . B u ra d a biliş ilişkisinden söz ettiğim de, yargı oluşturan ilişki tü rü n ü değil de, sunm ayı (presentation) o lu ştu ran ilişki türünü kastediyorum . Gerçekte, benim tan ı­ şıklık dediğim öznenin nesneyle bağıntısı, su ­ nuşu, o lu ştu ran nesnenin özneyle b ağın tısı­ nın tersidir; bir b aşk a deyişle, S, O’ yu ta n ı­ yor demek, O, S ’ye sun ulm uş dem ekle eş an­ lam dadır. Ancak tanıma sözcüğünün çağrı­ şım ları ve doğal uzan tıları, sunma sözcüğüııünkinden ayrıdır. Önce bir nesneyi, nesne gerçekte o an d a k arşım da bu lu n m asa bile, da­ ha önce k arşım d a bulunduğu ve ilerde yine bulu n acağı şartıyla, tan ıdığım ı söyleyebilirim . B a şk a bir şey düşünürken, 2 + 2 = 4 olduğunu bildiğim in sövlenm esiyle bir an lam d ad ır bu. Sonra, tan ım a kelim esi, ilgilendiğim iz olgu­ nun bağıntı niteliği üzerinde durm aya, sun­ m a kelim esinden d ah a çok yöneltilm iştir. Bence, su n m a sözünü ederken, nesne üzerin­ de durm ak, dolayısiyle özneyi gözden kaybet­


MİSTİSİZM VE MANTIK

201

m ek tehlikesi vardır. B u n u n son ucun d a da, ya öznenin bulunm adığı görüşü ortaya çıkar ki, buradan m addeciliğe varırız; ya da, sunu­ lanın, öznenin bir bölüm ü olduğu görü şü or­ taya çıkar ki bu rad an da idealizm e varırız. U m utsuz dönüşüm lerle tekbenciliğe (solip­ sizm ) ulaşm am ız da beklenir. B u yazım da Öz­ ne ile nesne ikiliğini koruyacağım ; çünkü, ba­ na bu ikilik bilişe (cognition) ilişkin tem el bir olgu gibi görünüyor. B u n d an ötürü de, ta n ı­ m a kelim esini yeğliyorum ; çünkü, tan ışan öz­ nenin gerekliliği üzerinde duruyor. Tanıdığım ız nesne türlerinin ne olduğu­ nu sorduğum uzda, ilk ve en belirgin örnek duyu-verileridir. B ir renk gördüğüm de ya da b'.r gü rü ltü işittiğim de, rengi ya da gü rü ltü ­ yü d oğru d an 1doğruya tanırım . T an ıd ığım du­ yu-verisi, bu duru m larda, genellikle bileşik­ tir, k arm aşık tır (c o m p le x ). B u özellikle gör­ me d uru m um da doğrudur. V arsayılı fiziksel nesne bileşiktir dem ek istem iyorum , k u şk u ­ suz; dolaysız d uyulur nesnenin bileşim oldu­ ğunu ve uzaysal bağıntılı bölüm leri içerdiğini kastediyorum . Bileşenlerinin (constituents) bilincine v arm ad an bir bileşim in bilincine v a­ rılıp v an lm ıy acağ ı sorusu gü çtür; ancak tü ­


202

MİSTİSİZM VE MANTIK

müyle olanaksızlığı için bir neden de görün­ m üyor. B u soru, bilinçlenme (self - conscious­ ness) konusunda kesin biçim de ortaya çıkar; şim di kısaca bunu inceleyelim. İçebakışda, bizimle biliş ve duyuş bağın­ tıları olan nesneleri içeren, tü rlü bileşiklerin bilincine vardığım ız görülür. G üneşi gördü­ ğüm de, güneşin bilincine varm an ın yanında, güneşi gördüğüm ün de bilincine varırım . Y i­ yecek istediğim de, yem ek istediğim in bilinci­ ne varırım . Öğesi bulunduğum bileşim e k ar­ şın, yalnızca kendim in, benliğim in, bilincinde olduğum bir akıl durum u bulm ak güçtür. Benliğin bilincine varışın n iteliği sorunu, ge­ niş kapsam lı olduğu için burad a uzun uzun tartışm ak m üm kün değildir, üstelik bunun konum uzla da ilgisi pek azdır. K endim izi t a ­ nım adığım ızı v arsay sak , bazı yalm olguları açıklam ak güç, am a olanaksız değildir. S a d e ­ ce "Kendinin - A’yı - tan ım ası» bileşiğini ta ­ nım akla kalm ayıp, «A’yı tanıyorum » • önerm e­ sini bildiğimiz, de açıktır. B u ra d a bileşim çö­ züm lenm iştir; »B en», tan ım a’nıri doğrudan doğruya, dolaysız, nesnesiz yerini tutm u yor­ sa, «B en »in betimle (description) bilindiğini varsayacağım . ‘B e n ’i tan ım ak diye bir şey


MİSTİSİZM VE MANTIK

203

yoktur, görüşünü sav u n u rsak şöyle bir ta r ­ tışm a sürdürebiliriz: tanıma’yı tanıyoruz, bu­ nun da bir bağıntı (relation) olduğunu bili­ yoruz. T an ım an ın bağın tı k u ran bir bağıntı olduğunu algıladığım ız bileşim i de tanıyoruz. B u n d an ötürü de, bu bileşim in ta n ın an bir öğesinin bulunm asının gerekliliğini biliriz; sözgelim i, nesne-terim i yan ın d a bir özne-terimi de bulunm alıdır. B u özne terim ini «Ben» diye tanım larız. Böylece, «B en», «bilincine vardığım bilinçlilikteki özne-terim i»dir. T a ­ nım olarak bu m utlu bir çaba sayılam az. B u n dan ötürü de, ya kendim i tanıdığım ı, bu nedenle de «B en »in belirli bir nesnenin özel adı olup, tan ım lam a gerektirm ediğini v ar­ saym ak, ya da benliğe ilişkin bilinçlenm enin bir başka çözüm lem esini bulm ak zorunlu gö­ rünüyor. Böylece, bilinçlenm e, öğelerini bil­ m eksizin bir bileşim i bilip bilem iyeceğim iz so­ run un a ışık tu tuyor sayılam az. A ncak bu so­ run konum uz için önem li değildir, bundan ötürü de üzerinde d ah a çok durm ayacağım . Şim diye dek üzerinde d urduğu m uz bilinçlilik, tikel v arlıkların (p articu lar existents) bilincine varış idi, geniş an lam d a bütün bu n ­ la ra duyu-verileri de denilebilir. Çünkü, bilgi


204

MİSTİSİZM VE MANTIK

kuram ı açısından, içebakışa iliişkn bilgi, gör­ me ya da işitm eden çıkarılan bilgiyle bir dü­ zeydedir. Tikellerin bilincine v arış denilebile­ cek yukardaki türdeki nesnelerin bilinci y a­ nında, (eş an lam d a o lm asa da) tüm ellerin (universals) bilincine varış diyebileceğim iz bir durum da vardır. T üm ellerin bilincine v a­ rışa kavray ış (con ceiv in g), bilincine vardığı­ mız tüm ele de k av ram (Concept) denilir. Y alnız tikel sarıların bilincine varm ayız; ye­ terince sarı görürsek, yeterince de zeki isek, tüm el sarının bilincine varırız. B u tüm el, «sarı m aviden değişiktir» ya d a «sarı m aviye yeşilden d ah a az benzer» türün deki y argıla­ m alard a özne durum undadır. T üm el sarı, «bu, sarıdır» türündeki y argıda yüklem dir; b u ra­ daki «bu» da, belirli bir duyu-verisidir. T ü ­ mel b ağın tılar (universal relations) da bi­ linçli! iğin nesneleridirler; aşağı-yukarı, önce-sonra, benzeyiş, istek, bilinçliliğin kendisi vb.nın tüm ü de bilincine varabileceğim iz nes­ neler diye görünür. B a ğ ın tıla r yönünden, tüm el bağıntının kendisinin hiçbir zam an bilincine varm ad ığı­ mız, buna karşılık, sadece, tüm el bağıntının bir öğesini o luşturduğu bileşiklerin bilincine


MİSTİSİZM VE MANTIK

205

vardığım ız ileri sürülebilir. Sözgelim i, «bu şun dan öncedir» türünde bir önerm eyi ve «bu şu n d an önce o larak» 'türündeki bir bileşiği do­ laysız olarak anlayabilsek de, önce türündeki bir bağıntıyı dolaysız o larak bilm ediğim iz soyieyenebilir. B u görüşü, içinde bağıntının özne olduğu ya da b ağlan an ların belirli olm adığı önerm eleri bildiğim iz olgusuyla b ağd aştırm ak güçtür. Sözgelim i, bir şey bir b aşk asın d an önce, öteki de bir üçüncüden önce gelirse, birinci­ nin üçüne üdeıı önce geldiğini biliriz. B u ra d a ­ ki şeyler belirli değil, «h erh an gi bir şey» dirler. S a lt belirli bir nesnenin bir b aşk a belirli nesneden önce gelm esi gibi gerçek, ve belirli d uru m ları değil de, «önce»yi tanım adıkça, «önce» üzerine kurulm u ş böyle bir olguyu n a ­ sıl bilebileceğim izi görm ek güçtür. D ah a da dolaysızı: «bu şu n d an öncedir» türündeki bir yargı, yargın ın bir bileşim in bilincine v arış­ tan çıkarıldığı yerde, bir çözümle oluşturur; kullan ılan terim lerin anlam ların ı tan ım az­ sak, çözümlemeyi de anlayam ayız. Böylece, «ö n cem in yalnız örneklerini değil, anlam ını da tanıdığım ızı varsaym alıyız. Bilincine vardığım ız en az iki tü r nesne


206

MİSTİSİZM VE MANTIK

vardır: tikellerle (p articu lars) tüm eller (uni­ v e r s a l ) . Tikeller a ra şm a, tüm varolanları, bir ya da d ah a çok öğesi varolan tü m bile­ şim leri, bu-şundan-önce, bu-şunun-üstünde, bunun-sarılığı vb.yi koyacağım . Tüm eller a ra ­ sın a ise, tikellerin öğesi bulunm adığı tüm nesneleri koyacağım . Böylece «tüm el-tikel» ayrım ı bü tü n nesneleri içerir. B u n a «soyutsom ut» ayrım ı d a diyebiliriz. «K avram -algı» k arşıtlığın a p aralel değildir bu; çünkü, an ım ­ san an ya da düşlenen nesneler tikellere iliş­ kindir, bun lara da algı denilemez; (öte yan­ dan, tanıdığım ız tüm eller k av ram larla özdeş sayılabilir.) T anıdığım ız nesneler a ra sın a fiziksel nes­ nelerin (duyu-verilerinin k a rşıtı olarak) k a ­ tılm adığı görülecektir; öteki kişilerin aklı da yoktur burada. B u n ları «betim ile bilgi» de­ diğim le biliriz. Şim d i bu konuyu ee a lm alı­ yım. «Betim » ile ben, «bir falan-filân » ya da «falan -filânı» biçim inde bir deyişi dem ek is­ tiyorum . «B ir falan -filan » biçim indeki bir d e­ yime ben «belirsiz» betim diyeceğim. «Falanfilânı» (bu, şu, o ile de nitelendirilebilir) biçi­ m indeki bir deyime de «belirli» betim diyece­


MİSTİSİZM VE MANTIK

207

ğim . Böylece, «bir adam » belirsiz bir betim dir, «dem ir m askeli adam » ise belirli bir betim dir. B elirsiz betim lerle ilin tili değişik sorun lar v ar­ dır; ben onları geçiyorum ; çünkü ta rtışm ak is­ tediğim konuyla doğrudan ilişkili değiller. T a r ­ tışm ak istediğim belirli betim e uyan bir nes­ nenin, onu tanımasak bile, böyle bir nesnenin var olduğunu bildiğim iz d uru m lard ak i bilgi­ m izin niteliğidir. Y alnız belirli betim lerle il­ gili bir konudur bu. B u n d an ö türü de, artık aşa ğ ıd a «belirli betim ler» den söz etm ek iste­ diğim de, yalnızca «betim ler» diyeceğim . B öy­ lece, betim hep bu «falan -filan ı» biçimindeki deyim an lam ın a gelecek. «Falan-filânı» bildiğim izde, b aşk a bir de­ yişle, belirli bir özellikte, çok değil, bir nesne­ nin bulunduğunu bildiğim izde, nesnenin «be­ tim le bilindiğini» söyleyeceğim ; böylece de, bu nesneyi tan ım a ile bilm ediğim iz belirlene­ cek. Demir m askeli ad am ın v ar olduğunu bi­ liyoruz, ona ilişkin bir çok önerm eler de bi­ liniyor; an cak onun kim olduğunu bilmiyo­ ruz. N itekim en çok oy a lan adayın seçilece­ ğini biliriz; bu durum da da, (birisini tanıyabilme an lam ın da) gerçekte en çok oyu a la ­ cak olan aday kim seyi de tanırız olasılıkla;


208

MİSTİSİZM VE MANTIK

ancak, onun ad ay lard an h an gisi olduğunu bilemeyiz; bir b aşk a deyişle, «A en çok oy alacak adayd ır» biçim inde bir önerm eyi bil­ meyiz. B u ra d a A ad ay lard an birisinin adıdır. B u falan -filân m varolduğu n u bilsek, gerçek­ te de bu falan -filân olan nesneyi ta m sa k bile, bu falan -filân üzerine «sa lt betim sel bilgim iz» var diyeceğiz; an cak yine de, içindeki A bi­ zim tan ıdığım ız olan «A bu falan-filân dır» bi­ çim inde bir önerm e bilemeyiz. «B u falan -filân vardır» dediğim izde, fa ­ lan - filân olan sa lt bir nesnenin bulunduğu­ nu söylem ek isteriz. «A fala n - filân dır» öner­ m esi, A’nm fala n - filân n iteliği vardır, b aşk a birinin bu niteliği yoktur, dem ektir. «S ir J o ­ seph L arm or B irlikçi adaydır» demek, «Sir Josep h Larm or B irlikçi adaydır, b aşk ası de­ ğildir» an lam ın a gelir. «B irlikçi aday vardır» demek, «birisi Birlikçi adaydır, b aşk ası d eğil­ dir,» dem ektir. Böylece, falan -filân diye bildi­ ğimiz bir nesneyi tanıdığım ızda, bu fala n - fi­ lânın varolduğunu biliriz; ancak, fala n - filân olduğunu bildiğim iz bir nesneyi tan ım ad ığı­ mızda, üstelik, fala n - filân nesneyi bile ger­ çekte tanım adığım ızda da, bu fa la n - filânın varolduğunu bilebiliriz.


MİSTİSİZM VE MANTIK

209

Cins adlar, özel ad lar bile genellikle, ger­ çekte betim lerdir. B a şk a bir deyişle, bir özel adı doğru bir biçim de k u llan an bir kim senin k afasın d ak i düşüncesi, o a d m yerine bir be­ tim konulursa ancak, belirginlikle açık lan a­ bilir. B u n d an d a öte, düşüncesinin açıklan ­ m asın da gerekli betim, d eğişik kişiler için ya d a d eğişik zam an lard a bir kişi için değişir. D urağın tek şey (ad doğru kullan ıldığı süre) adın konulduğu nesnedir. Ancak bu d u rağan kaldığı süre, içerilen tikel betim, adın içinde geçtiği önerm enin doğruluğu y a da yanlışlığı yönünden bir değişiklik yapm az. B irtak ım örnekler alalım : B ism arck ’a iliş­ kin b irtak ım deyişler v arsay alım . K işin in kendini dolaysız ta n ım ası diye bir şeyin bu­ lunduğunu v arsay arsak , B ism arc kendi adını, tan ıd ığı özel bir kişiyi belirlem ek için d oğru­ d an doğruya kullanm ış olabilir. B u durum da, kendi üzerine bir y argılam ad a bulunduysa, kendisi bu yargıyı oluşturan bir öğedir. B u ­ rad a özel ad, isted iği türde, dolaysız ku llan ı­ lır; nesnenin salt bir betim i değildir; belirli bir nesnenin yerine kullan ılm ıştır. Öte yanF. 14


210

MİSTİSİZM VE MANTIK

dan, bu y argılam ay ı B ism a rçk ’ı bilen bir kim ­ se y ap arsa, durum değişir. B u kim senin t a ­ nıdıkları, B ism arck ’m bedeniyle (doğru v ar­ say acağım ız bir biçim de) birleştirdiği, belirli duyu-verileridir. Fiziksel bir nesne o larak be­ den, d ah a da ötesi aklı, yaln ızsa bu duyu ve­ rileriyle birleşm iş akıl ve beden o larak bilinir. B u, aklının ve bedeninin betim yoluyla bilin­ m esi dem ektir. B ir dostu, bir kişiyi düşündü­ ğünde, o kim senin görünüşünün h an gi özellik­ lerini an ım say acağı, kuşkusuz, sa lt bir r a st­ lan tı sorun ud ur; bundan ötürü, dostun beti­ m i rastlan tısald ır, geçicidir. Ana n okta ise, söz konusu varlığı ta n ım am a sın a rağm en, türlü betim lerin bu v arlığa u y gulan acağın ı bilm esidir. Bism arck'ı bilmeyen bizler, onun üzerine bir y argılam a yap m ak istersek, k afam ızd aki betim ler belli belirsiz, üstelik de çoğu d urum ­ larda, onu özdeşleştirm ek için gerekenden çok tarih sel bilgi yığını olacaktır. S a lt bir örnek diye, B ism arck ’ı «A lm anya İm p arato rlu ğ u ­ nun ilk B aşb ak an ı» diye düşündüğüm üzü v ar­ sayalım . B u ra d a «A lm anya» dışındaki kelim e­ lerin hepsi soyuttur. «Alm anya» kelim esinin de değişik kişiler için değişik an lam ları v ar­


MİSTİSİZM VE MANTIK

211

dır. B u kelim e kim i kişide Alm anya yolculu­ ğu an ıların ı canlandırır, kim inde A lm anya’­ nın h a rita üzerindeki yerini ve benzerlerini. Ancak, uygulanabileceğini bildiğim iz bir be­ tim i elde etm ek istersek, bir n oktada, tan ıd ığı­ m ız br tikele b aşv u rm ak zorunda kalırız. G eçm işin, şim dinin, geleceğin (belirli ta rih ­ lere k a rşı o larak ) ya d a orada, buradan ın ya da başkaların ın bize söylediklerinin sözü edil­ diğinde de böyle bir b aşv u ru ş gerekir. B öy­ lece, betim lenen nesne ko n u su n d aki bilgimiz, betim lem eden m an tık sal o larak çıkarılacak türde olm ayacaksa, bir tikele uygulan abilece­ ği bilinen bir betim için, tanıdığım ız bir b aş­ ka tikele baş vurm am ız gerekli gibi gö rü n ü ­ yor. Sözgelim i «in san ların en uzun yaşayan ı» kim i kişilere u y gu lan m ası gereken bir betim ­ dir; ancak, bu kim se üzerine, bu betim in ver­ diğinin ötesinde bilgi gerektiren, y argılam a­ lar yapam ayız. Öte yandan, «A lm anya İm p a ­ ratorluğun u n ilk başb ak an ı kurnaz bir diplo­ m at idi» dersek, bu yargım ızın doğruluğunu tanıdığım ız bir şeye -işitilen ya da okun an la­ rın tanıklığına- d ay an arak sap tayabiliriz. Psi­ kolojik yönden incelenirse b aşk aların a iletti­ ğim iz bilgi ile gerçek B ism a rck ’a ilişkin olgu­


212

MİSTİSİZM VE MANTIK

lar yanında, gerçekte edindiğim iz düşünce bir ya d a d ah a çok tikeli içerir; geri k alan ların tüm ü ise kavram dır. Y er ad la rı — Londra, İn ­ giltere, Avrupa, Yeryüzü, Güneş Sistem i— tü ­ m ü de kullan ıld ıkların d a, benzer biçimde, t a ­ nıdığım ız bir ya d a d ah a çok tikellerden b aş­ layan betim leri içerir. M etafizikçe alındığı yönde, E vren in bile tikellerle böylesine bir ilişkisinin bulu ndu ğundan kuşkuluyum . Y a l­ nızca v aro lan larla değil, varolabileceklerle de ilgilendiğim iz m an tık ta ise, tersine, tikellere başvurm a gerekliliği yoktur. G örünüşe göre, yalnızca betim ile bildiğim iz bir şey üzerine bir bildirim de (statem en t) bu­ lunduğum uzda, bildirim im izi, betim i içeren bir biçimde değil, betim lenen nesne üzerine y ap ­ m aya yöneliriz. B ir b aşk a deyişle, B ism arck 'a ilişkin bir şey dediğimizde, yalnız B ism arck m yapabileceği bir y argılam ay a, b aşk a bir deyiş­ le kendisinin öğesi bulunduğu bir y argıya v a r ­ m ak steriz. B u n d a, gerçek B ism arck bizce bi­ linm ediğinden, başarısızlığa, yenilgiye u ğ ra ­ m am ız zorunludur. Ancak, B ism arck denilen B nesnesinin bulunduğunu biliyoruz; kurnaz bir diplom at idi B. Öyleyse, onaylam ak iste­ diğim iz önermeyi «B k u rn az bir diplom attı»


MİSTİSİZM VE MANTIK

213

biçim inde betimleyebiliriz; burad a B B ism arck olan nesnedir. K u llan dığım ız türlü betim lere rağm en, iletişim kurm am ızı sağlayan, gerçek B ism arck ’a ilişkin doğru bir önerm enin bu­ lun duğunu bilm em iz ve betim i ne k ad ar de­ ğiştirirsek değiştirelim (betim doğru olduğu sürece) betim lenen önerm enin aynı önerme olm asıdır. Betim lenen ve d oğrulu ğu bilinen önerm edir bizi ilgilendiren; ancak, önermeyi biz kendim iz tanım ıyoruz, doğrulu ğun u bilsek de kendisini bilmiyoruz. Tikelleri tan ım ak tan u zak laşm ad a türlü a şa m a ların bulunduğu görülür: kendisini bi­ len kişiler için bir B ism arck vardır, onu y al­ nızca tarih ten bilenler için bir B ism arck v a r­ dır; bir dem ir m askeli adam vardır, bir in ­ sa n la r içinde en uzun y aşay an vardır. B u n lar, aşa m a aşam a, tikelleri tan ım ak tan u z a k laş­ m ışlardır. Tüm eller yöresinde de benzer bir a şa m a dizisi vardır. B ir çok tüm elleri de, ti­ keller gibi, betim lem e ile biliriz. Ancak bu­ rad a da, tikellerin d uru m un d aki gibi, betim ­ le bilinen bilgi, en son un da tan ım a ile bili­ nenle ilgili bilgiye indirgenebilir. B etim leri içeren önerm eleri çözümlemede bilgi kuram ına ilişkin tem el ilke şu d u r: anla-


214

MİSTİSİZM VE MANTIK

yabilecepmiz her önermenin, tümüyle tanı­ dığımız bileşenlerden öğelerden, oluşması ge­ rekir. Şim diye k ad ar söylenenlerden, bu ilke­ yi neden savunduğum , ilk b ak ışta buna karşı çıkan önerm eler duru m un a uym ayı n asıl önerdiğim açıkça an laşılacak tır. İşe, ilkeyi doğru saym an ın nedenleriyle başlayalım . İlkeyi doğru say m ak için an a neden, y ar­ gıladığım ızın ya da üzerinde varsaydığım ızın ne olduğunu bilm eksizin bir y argılam a y a p a ­ bileceğimize ya da bir varsayım ı tu tab ileceği­ mize in an m an ın pek olanaklı görülm em esidir. Sözgelim i, Jü l Sezar üzerine bir yargı veriyo­ ruz diyelim ; Sezar olan gerçek kişinin y argı­ nın (Judgem en t) bir öğesi olm adığı açıktır. B u ra d a d ah a öteye gitm eden, bunun ya da şu ­ nun bir yargının ya da anladığım ız bir öner­ m enin öğesi olduğunu söylerken, ne dem ek is­ tediğim i açık lam am d a y arar vardır. Y a rg ıla r­ d an b aşlarsak , yargıyı, bir olay olarak, ben akim birkaç varlıkla, b aşk a bir deyişle y arg ı­ yı oluşturan v arlık larla bağın tısı diye alıyo­ rum . Sözgelim i, A’nin B ’yi sevdiği yargısın a varırsam bu yargı, bir olay olarak, belirli bir an d a yargılama (Ju d gin g) denilen ve benim, A’nın, sevginin ve B ’nin arasın d ak i dört te ­


MİSTİSİZM VE MANTIK

2X5

rim li özel bir bağıntının varlığını içerir. B a ş­ ka bir deyişle, yargıladığım anda, terim leri ben, A, sevgi ve B olan bir bileşim vardır; bunların b ağlaşık bağıntısı d a yargılam ad ır. B u görüş için nedenlerim bir başka yerde or­ tay a konm uştur; (1) onları bu rad a te k rarla­ m ayacağım . Y argı konusundaki bu görüşü benim sersek yargının öğeleri, yargı olan bi­ leşim in de öğeleridir. Öyleyse, y ukardaki du­ rum da, öğeler ben, A, sevgi, B ve y arg ıla m a ’dır. Ancak, ben ile yargılam a, benim tüm y argılam alarım d a içerilen öğelerdir; öyleyse, bu özel yargılam an ın ayırdedici öğeleri A, sevgi ve B ’dir. «Önermeyi an lam ak» ile ne de­ nilm ek istendiğine gelelim şim di: Benim , A’nın, sevginin ve B ’nin arasın d a, A’nın B ’yi sevdiğini benim varsayışım (supposing) de­ diğim bir b aşk a olasılı bağıntının bulu n du ğu­ nu söylem eliyim (2). A’nın B ’yi sevdiğini var(1) Philosophical Essays, «The Nature of Truth.» Mr. Wittgenstein bu kuramın aşırı yalınlığına beni inandırdı; ancak gereken değişiklik yukardaki görü­ şü etkilemiyecektir (1917). (2) Bkz. Meinong, Ueber Annahmen, passim. Önceleri Meinorıg’un görüşüne karsı, varsayış ba-


216

MİSTİSİZM VE MANTIK

sayabildiğim izde, A B ’yi seviyor «önerm esini an larız». Böylece, yargı verm ek için yeterli bilgim izin bulunm adığı d u ru m lard a bir öner­ meyi an larız yine çoğunlukla. Y argılam a gibi v arsay ış da, aklın bir terim i bulunduğu çok -terim li bir bağıntıdır. B ağın tın ın öteki te­ rim lerine v arsay ılan önerm enin öğeleri de­ nilir. B u durum da, belirttiğim ilke yeniden şöyle açıklan abilir: Varsayış ve yargjlayuş

bağıntısı ortaya çıktığında hep, varsayan ya da yargılayan aklın varsayış ya da yargılayış bağıntısı ile bağlaşık bulunduğu terim­ ler, sözkoııusu aklın tanıdığı terim ler olm a­ lıdır. D em ektir ki, yargılayışım ızı ya da varsayışım ızı ne üzeıine yaptığım ızı bilmeden, y argılam ad a ya da v arsa y ışta bulunam ıyacağız. Bence, ilke an la şılır anlaşılnıaz, ilkenin d oğrulu ğu belirginlenir; bundan ötürü a şa ğ ı­ da, ilkeyi varsayıp, betim ler içeren y argıları

ğıntismın salt bir sunuş, olabileceğini varsaymıştım. Bu görüşte yanıldığım kanısındayım şimdi; Meinong doğrudur. Ancak, şimdiki görüşüm şu kuram a daya­ nıyor; yargılam ada da varsayışta da tek bir amaç yoktur; yargının ya da varsayışm öğeleri usla çok terimli bir bağıntı içindedir.


MİSTİSİZM VE MANTIK

2İ7

çözümlemede yön verici o larak k u llan a ca ­ ğım. J. Sezar’a dönelim şim di: kendisinin, ya­ pabileceğim y argılam aların öğesi olam ıyacağınm kabul edileceğini varsayıyorum . Ancak, bu noktada, y argılam aların ‘id ea la r’ denilen şeylerden oluştuğu, yargım ın öğesinin J. Sesar ‘id ea’sınm olduğu görüşünü incelem ek gerekir. B u görüşün tu ta rlı görünm esinin doğru bir betim ler kuram ın ın ortaya konulam am asm a dayan dığı kanısındayım . Benim J . Sezar ‘id ea’m, ona ilişkin o larak bildikle­ rim anlam ın a gelebilir: sözgelim i, G aly a’yı egem enliği altın a alm ıştır, M artın 15’inde öl­ dürü lm üştür, okul çocuklarının da başbelâsısıdır. Şim di J. Se zar’ı yargıladığım d a, gerçek­ te k afam d a neyin bulunduğunu bulm ak için, özel ad yerine, ona ilişkin bildiklerim in oluş­ turduğu bir betim i koym am gerekliliğini öne­ riyorum. (Ç oğunlukla, düşüncem i açık lam a­ m a yardım edecek betim, «adı Jül Se zar olan adam »d ır. Ona ilişkin olan neyi un u tm u ş olursam olayım , sözünü ettiğim de adını u n u t­ m adığım açıklır.) Y argıların ‘idea’ları içerdi­ ği kuram ının buna benzer biçim de önerildiği­ n i k ab u l etsem bile, ku ram ın kendisin in te­


218

MİSTİSİZM VE MANTIK

melde yanıldığı kanısındayım . B u görüş şöy­ le an latılabilir: aklî bir varlık vardır; buna, düşünen kişinin aklının dışında bulu n an bir şeyin ‘id ea’sı denilebilir; yargı da aklî bir olay olduğuna göre yargının öğeleri de y argılayan kişinin aklının öğeleri olm alıdır. Ancak bu görüşün düşünceleri bizim le dış nesneler a r a ­ sın da bir tül, peçe koyar — bilm em iz v arsay ı­ lan nesnelere değil de, sa lt bu nesnelerin ‘idea ’la rına u laşırız bilgide. B u görüşde akıl, d ü­ şünce ve nesne bağıntısı son derece bellisiz­ dir; görebildiğim kad arıy la da incelemeyle bu­ lunabilecek hiçbirşey ‘id ea’nın akıl ile nes­ ne a ra sın a girm esini gerektirecek nitelikte de­ ğildir. G örüşün b ağın tılard an hoşlanm am a duygusuyla beslendiği ve nesneyi bilm e duru­ m u denilebilecek bir durum aklın «içinde" bulunm adıkça, akim nesneleri bilem iyeceği kan ısın a dayan dığını sanıyorum . B u tür bir görüş son su z bir gerilem eye yol açar; çünkü düşüncenin nesneye bağıntısı, düşüncenin kendisinde nesne düşüncesinin bulunduğu ve sonsuza dek benzerleri, v arsay ılarak açıklanır. B u n d an ötürü ben, bir nesneyi tan ıdığım ız­ da içimizde, nesne ‘id ea’sı denebilecek birşevin bulu ndu ğuna in an m ak için bir neden gör-


MİSTİSİZM VE MANTIK

219

ıııuyorum . Tersine, tan ım an ın , ‘id ea’lard a varsayıldığı gibi akıl öğesin i gerektirm ediği, tü ­ m üyle bir bağın tı olduğu görüşündeyim . Bu, kuşkusuz, geniş bir sorundur, gereğince ta r ­ tışılırsa da, bizi konum uzdan çok ötelere gö­ türür. B u nedenle, y u k ardak i bilgilerle ve y argılam ad a da, y argıladığım ıza ilişkin ger­ çek nesnelerin, varsay ılı ak lî v arlık lar değil de, yargı bileşim inin öğeleri oldukları son u ­ cuyla yetineceğim . K endisine ilişkin yargılam am ızın a n la ­ m ını bulabilm ek için, «Jü l S e zar»m yerine Jü l Se zar’m bir betim ini koym am ızın gerek­ liliğini söylediğim de de, bir ‘idea’yı koym alıyız dem iyorum . «Adı Jü l Sezar olan ad am »ı beti­ m im iz v arsay alım . Yargım ız, «Jü l Sezar öl­ d ürü lm üştür» olsun. Öyleyse, «adı Jü l Sezar olan adam öldü rülm üştür» olur. B u ra d a Jü l Sezar tanıdığım ız bir ses ya da biçim dedir. Y argının tüm öteki öğeleri (geçm iş zam anı bir y an a b ırakırsak) tan ıd ığım ız k av ram lar­ dır. Böylece, yargım ız tüm üyle tanıdığım ız öğeler indirgenir; J. S e z ar’m kendisi ise y ar­ gım ızın bir öğesi değildir artık. Ancak bu, ilerde d ah a da açıklan acak, bir koşulu gerek­ tirir, şöyle ki, «adı Jü l Sezar olan adam »m,


220

MİSTİSİZM VE MANTIK

tüm üyle yargım ızın bir öğesi olm ası gerek­ mez, bir b aşk a deyişle, deyişin yargım ıza gi­ ren bir an lam ı yoktur. B u nedenle, yargının doğru bir çözüm lem esi bu deyişi parçalam alı; onu y argıya bağım lı bir bileşim diye a lm a m a ­ lıdır. «Adı Jü l Se zar olan ad am öldürülm üş­ tür» yargısı, «bir, yalnız tek bir adam ın adı Jü l Sezar idi, o da öldürülm üştür» an lam ın da yorum lanabilir. B u rad a, «adı Jü l Sezar olan adam » deyişiyle u y u şan bir öğenin bulu n m a­ dığı açıktır. Öyleyse, bunu, yargın ın bir öğe­ sini açıklayan bir deyiş say m ak için bir ne­ den yoktur; yargın ın tü m öğelerini ta n ıy a ­ caksak, deyişin p arçalan m asın ın gerektiğini gördük. B ilgi k u ram ln a ilişkin görüşlerden ulaştığım ız bu sonuç da bize m an tık sal görüş­ lerle zorla onaylatılır. Şim di k ısaca bunu gözden geçirm eliyiz. «W averley’nin yazarı» türündeki deyiş­ lerde, iki yönü, anlam (m eaning) ile gö ste­ rilen i (d en otation ), ayırdetm ek olağandır. Anlam belirli bir bileşim dir; en azından, y a ­ zarlık ile W averley’in bir bağlan tısın ı içerir. G österilen ise S co tt’tur. Benzer biçimde, «tüy­ süz iki ayaklı h ayvan lar» m da bileşik bir an ­ lam ı olacaktır; şöyle ki, öğeler diye, iki aya-


MİSTİSİZM VE MANTIK

221

ğın varlığını, tüylerin de yokluğunu içerecek­ tir; gösterilen de in sa n la r sınıfıdır. Böylece, «Scott, W averley’nin y azarıdır» ya da «in­ sa n la r tüysüz iki ayak lı h ay v an larla özdeştir.) dediğim izde, gösterilenin kim liğini ileri sü re­ riz; bu da anlam tü rlü lü ğ ü nedeniyle y apılm a­ ya değer (1). Anlam ile gösterilenin ikiliği, ger­ çek bir yorum verse bile, tem el diye alın ın ­ ca bizi yanlış yola götürür. Gösterilen, k an ım ­ ca, önerm enin öğesi değildir — Sözgelim i, özel adlar, nesneye bir nitelik atam ay ıp , sa lt ad lan d ıran lar, duru m u b u rad a ku ral dışı k a­ lır. B u an lam da, kesinlikle tikellerin özel ad ­ ları olan yalnızca iki sözcüğün, «ben» ile «bu» nun, bulunduğunu belirtm eliyim (2). G österilenin, önerm enin öğesi olm adığın a in an m am ak için bir neden, gösterileni ta n ı­ m adan da önerm eyi bilebilm em izdir. «W aver­ ley’nin yazarı» nin S c o tt’u belirlediğini bil­ meyen bir çok kişi «W averley’nin yazarı bir (1) Bu görüşü son zam anlarda Bayan E.E.C. Jones savunmuştur. «A New Law of Thought and its Ipmlications,» Mind, Ocak, 1911. (2) Şimdi «ben»i, kesin anlamında, özel adlar­ dan çıkarıp, yalnızca «bu»yu tutmam gerekir. [1917.]


222

MİSTİSİZM VE MANTIK

rom ancıdır» önerm esini biliyordu. B u neden üzerinde yeterince durulm uştur. İkinci neden, «fa lan - filân a» ilişkin öner­ m elerin, «bu falan - filânın» gösterilen’i yok­ ken bile bulunabilm esidir. «Altın dağ yoktur» ya da «y u varlak kare kendisiyle çelişkilidir» örneklerini ele alalım . A nlam ile gösterilen ikiliğini koruyarak, M einong ile birlikte, v a r­ lıkları yoksa bile, altın dağ ile y uvarlak kare türünde nesneler vardır demeliyiz. Üstelik, y uvarlak k are bir varlıktır, an cak varolm am ak tad ır diye de belirlem eliyiz (1). M einong bunu çelişki say m az; bense bunu çelişkiden b aşk a bir şey sayam ıyorum . Gerçekte, «yu­ v arlak kare diye bir nesne yoktur» yargısının, böyle bir nesnenin bulunduğunu öncelemediği (presuppose) bence açıktır. B u kabul edi­ lince de biçim benzerliğiyle, «bu fala n - filâ ­ na» ilişkin bir yargının fa la n - filân ı bir öğe olarak içerm ediği son ucuna varırız. B a y an Jones (2), «F ra n sa ’nın şim diki K ı­ ralı» türündeki nesnelere ilişkin çelişik yükC11 Meinong, TJeber Annahmen, 2 nci baskı, Le­ ipzig, 1910, p. 141. (2) Mind, Temmuz, 1910, s. 380.


MİSTİSİZM VE MANTIK

223

iemleri, bu nesnenin kendisinin çelişikliğine d ay an arak kabullenm ede bir sak ın ca görmez. Şim di, kuşkusuz, bu nesnenin, yu varlak kare gibi, kendisiyle çelişm ediği, çünkü v aro lm ad ı­ ğı tartışılab ilir. Ancak bu, konunun kökenine inmez. Böyle bir tartışm ay a gerçek k arşı çı­ kış, çelişki y asasın ın geleneksel «A hem B, hem de B değil olam az» biçim inde değil de, «bir önerm e hem doğru hem de y anlış ola­ m az» biçim inde kon ulam ad ığı yönündedir. G eleneksel biçim, yalnız belirli önerm elere, b aşka bir deyişle, özneye yüklem a ta y a n la ra u ygulan abilir. Y asa, özneler ve yüklem lere ilişkin o larak değil de, önerm elere ilişkin ola­ rak konulduğun da şim diki F ra n sa K iralın a ya da y u varlak kareye ilişkin önerm elerin ku­ ral dışında k alam ıy acak ları belirlenir, onlar da artık öteki önerm eler gibi hem doğru hem de y anlış olam azlar. B a y an Jo n es (1), «Scott, W averley’nin yazarıdır» m S co tt ile Waverley’nin yazarı arasın d a, gösterilen açısından bir özdeşlik ol­ duğunu savunur. Ancak, bu görü şü n değişik an lam ları arasın d an seçim y ap m ak güçtür. (1) Mind, Temmuz, 1910. s. 379.


224

MİSTİSİZM VE MANTIK

Önce, Wavcilev’in y az a n ’m n Scott gibi sad e­ ce bir ad olm adığı gözlem lenecektir. Scott, belirli bir kişiyi gösterm ek için geleneksel bir biçimde kullanılan, salt bir ses ya da biçim ­ dir; bu kim se konusunda bir bilgi vermez; üstelik, gösterilen’den ayrı o larak an lam di­ yebileceğim iz bir şey içermez. (Y u karıda in ­ celenen, özel adların da, ku ral olarak, betim ­ ler yerine ku llanıldıkları olgusunu bir yana bırakıyorum .) Ancak, Waverley’in yazarı, aiışılm ışljk açısından S c o tt’un bir adı d eğ il­ dir; b u rad a alışm ışlık öğesi ayrı sözcüklere, eklere W averley’nin yazarı, ı’ya ilişkindir. B u n ların neyin yerine ku llanıldıkları belirle­ nirse, «W averley’in yazarı» rastgelelikten k u r­ tulur. Scott, W averley’nin yazarıdır denildi­ ğinde, bunların bir adam ın iki adı olduğunu söylem iyoruz; oysa, «Scott, S ir W alter’dir» dediğim izde söyleriz. B ir kim senin adı, ona dem lendir; ancak, S c o tt’a dilediğim iz k adar, W averley’nin yazarı, diyelim , bu onu W aver­ ley’in yazarı y apam az; çünkü, bunun için S c o tt’un gerçekten W averley’i yazm ası gere­ kir; bu da a d la rla ilişkisi bulu n m ayan bir ol­ gudur. Son ra, gösterilenin özdeşliğini ileri sürü­


MİSTİSİZM VE MANTIK

225

yorsak, gösterilen ile yalnızca adın, adlan d ı­ rılan nesneyle bağıntısını kastetm em eliyiz. Tem elde, «S co tt»u n anlam ının «W averley'nin yazarı »nin gösteriien’i olduğunu söylem ek gerçeğe d ah a yakındır. «S co tt»u n S c o tt’a ba­ ğıntısı, «S co tt»u n Sco t an lam ın a gelm esidir; tıpkı «yazar»m , böyle denilen k av ram a ba­ ğıntısının, «y azar»m bu kavram an lam ın a gelm esi gibi. Öyleyse, «W averley’nin y a z a r ı n ­ da an lam ile gö sterilen i ayırdedersek, «Scott» ta gösterilen yoktur, an lam v ard ır dem em iz gerekir. «Scott, W averley’nin yazarıdır» d e­ diğim izde de, «W averley’nin y azarı»n m a n ­ lam ı savım ıza uygundur. Çünkü gösterilen, tek başın a uygun olursa, özdeş gösterilen’li öteki deyişlerin de özdeş önerm eyi verm esi gerekir. Böylece de, «Scott, M arm ion’un y a­ ş a n d ı r ı n , «Scott, W averley’nin yazandır-, ile aynı önerme olm ası gerekir. Oysa, durum böy­ le değildir kesinlikle; ilkinden S c o tt’un M arm ionu yazdığını öğreniriz, İkincisinde de Waverley’i yazdığını; ancak, ilki W averley’e iliş­ kin birşey söylemez, İkincisi de M arm ion’a. B u n d an ötürü, «W averley’nin y azarı»n ın anF. 15


226

MİSTİSİZM VE MANTIK

lam ı, gösterilen’e karşı, «S co tt, W averley’nin y azarıd ır»a uygundur. Böylece, « W averley’in yazarı» nin sa lt bir ad değil de, an lam ının içinde göründüğü öner­ melerle ilintili olduğunda an laştık . B a y an J o ­ nes gibi biz de, «Scott, W averley’nin y azarı­ dır» m gösterilenlerin özdeşliğini öne sü rd ü ­ ğün ü söylersek, «W averley’n in y azarı»n m gösterilen’ini, «W averley’nin yazarı» ile ne dem ek istendiğinin de gösterilen’i saym am ız gerekir. «W averley’nin y azarı»n in an lam ın a M diyelim. Böylece M ’ «W averley’nin y a z a r ı ­ nın dem ek istediğidir. Öyleyse, «Scott, Wa­ verley’nin y azarıd ır»m «S c o tt M ’nin gösterilen’idir» anlam ına geldiğini v arsay acağız. Ancak, b u rad a önerm em izi benzer biçim deki bir b aşk ası ile açıklıyoruz; gerçek açık lam a­ ya doğru, bir ilerlem e yapm ıyoruz. İnceledi­ ğim iz k u ram a göre, «M ’nin gösterilen»inin, «W averley’nin yazarı» gibi, hem an lam ı hem de gösterileni vardır. B u n un an lam ın a M d ef­ sek, önerm em iz «S c o tt M’nin gösterilenidir» olur. Ancak bu d a son su z bir döngüye yol açar. Böylece, önerm em izi gösterilenin özdeş­ liğini öne sürüyor saym ak, p arçalan ır, çözü­ lür; bir başka çözümleme bulm ak d a zorunlu


MİSTİSİZM VE MANTIK

227

olur. B u çözümleme bitirildiğinde, tem el alın ­ dığı süre bellisiz k alan «gösterilenin özdeşli­ ği» deyişini de yeniden yorum layabilirz. Gözlem lenecek ilk nokta, «W averley’nin yazarı» n a ilişkin bir önermede, S c o tt’tan açıkça söz edilm ediği süre, gösterilenin ken­ disinin, başka bir deyişle S c o tt’un, görünm e­ diğidir; yaln ızca bir değişkenle (variable) be­ lirlenecek olan ‘gösterilen’ kavram ı görülecek­ tir. «W averley’nin yazarı, M arm ion’un yazarı idi» dediğim izi v arsay alım ; gerçekte, ikisinin de S co tt olduğunu söylem iyoruz — Sco tt di­ ye birisinin bulunduğunu un u tabiliriz bile; W averley’nin yazarı ve M arm ion’un yazarı olan bir kim seden söz ediyoruz. B ir b aşk a de­ yişle, W averley ile M arm ion’u yazan birisi vardır; b aşk a kim se bunları yazm am ıştır: Öy­ leyse, özdeşlik, değişkenindir, b aşk a bir de­ yişle özdeşlenebilen öznenin, «b ir isin in d ir. «W averley’nin yazarı» n a ilişkin önermeyi de, kim olduğunu bilm eden, bu nedenle a n la ­ yabiliriz. «W averley’nin yazarı bir ozandı» de­ diğimizde, «W averley’i bir, yalnız tek bir kişi yazdı, o da ozan idi» dem ek isteriz; «W aver­ ley’nin yazarı S co tt idi» dediğim izde, «W aver­ ley’i bir, yalnız tek b ir kişi yazdı, o da Sco tt


228

MİSTİSİZM VE MANTIK

idi» dem ek isteriz. B u ra d a özdeşlik değişken, belirsiz özne ‘o’, ile Sco tt a rasın d ad ır; «Wa­ verley’nin yazarı» çözüm lenip ayrılm ıştır; önerm enin öğesi olarak görünm ez a rtık (1). «W averley’nin yazarı» deyişini çözümle­ yip ayırm anın zorunluluğu nedeni şöyle açık­ lanabilir. «W averley’nin yazarı, M arm ion’un yazarıdır» dediğim izde, «dır» özdeşliği açık­ lar. So n ra gördük ki, ortak gösterilen (Scott) önerm enin öğesi değildir; öte yandan, «Wa­ verley’nin yazarı» ile «M arm ion’un y azarı»nin anlamları (eğer v arsa ) özdeş değildir. Yine gördük ki, sözcüğün anlam ının, sözlü de­ yişte sözcüğü k apsay an , önerm enin bir öğesi olduğu an lam d a, «Scott» gerçek kişi Sco tt a n ­ lam ın a gelir; tıpkı, «y azar»m belirli bir tü ­ mel olm ası gibi. B u durum da, «W averley’nin yazarı» yukardaki önerm ede bağım lı bir bile­ şim (Sobordinate Complex) olsaydı, an lam ı­ nın, -'Marmion’un y azarı»n m an lam ın a özdeş olm ası gerekirdi. D urum kesinlikle böyle de­ li) Savunduğum kuram, yanındaki mantıksal temellerle, Principia Mathematica, Cilt I, Giriş, Böl. l ll ’de tümüyle ortaya konmuştur; dar kapsam lı ola­ rak da, Mind, Ekim, 1905’de.


MİSTİSİZM VE MANTIK

229

ğildir; tek kaçış da, bölüm ü bulunduğu deyiş­ lerin an lam ı v arsa bile, «W averley’nin yazarı» ran, kendi başına, anlam ı yoktur dem ektir. B ir b aşk a deyişle, y u k ard ak i önerm enin doğ­ ru çözüm lem esinde «W averley’nin yazarı» or­ tad an kalkm alıdır. Y u k ard ak i önerme, «B iri­ si W averley’i yazdı, b aşk ası değil; yine bu kim se M arm ion’u yazdı, b aşk ası değil» a n la ­ m ında çözüm lenirse, gerçekleştirilir bu. B u durum , önerm e fonksiyonu (propositional function) olan (x, W averley ile M arm ion’u yazdı, bir b aşk ası değil) doğrulanabilir, baş­ ka bir deyişle 'x ’in kim i değeri onu doğru y a­ p ar b aşk a değeri değil, diyerek d ah a yalın açıklanabilir. Öyleyse, yargım ızın gerçek öz­ nesi, bir önerm e fonksiyonudur; belirsiz bir öğe içeren, öğe belirlenir belirlenm ez de öner­ me olan bir bileşim dir. D eyişin belirtisin i tanım layabiliriz şim ­ di. «A falan -filân dır» önerm esinin d oğrulu ğu­ nu, «A» falan -filân dır b aşk a birşey değildir diye biliyorsak, «A» y a falan -filân deyişinin gösterilen’i deriz. «A »nm falan -filân ’m gösterilen’i olduğu yerde «falan -filân» için «a»y ı koyarsak, «falan -filân» üzerine yapacağım ız önerm elerin büyük bir çoğunluğu ya doğru


230

MİSTİSİZM VE MANTIK

ya da yanlış kalır. B u tü r önerm eler, «falanfilân» için özdeş gösterilenli b aşk a deyişleri de koysak, yine ya doğru ya da yanlış kalır. B u n d an ötürü, uygulam ayı seven kişiler o la­ rak gö sterilen le, betim den d ah a çok ilgile­ niriz; çünkü gösterilen içinde betim lerin gö­ ründüğü pek çok deyişin doğruluk ya da yan­ lışlığını sap tar. B u n d an da öte, d ah a önce be­ tim ile tan ım an ın bağıntısını incelerken gör­ düğüm üz gibi, çoğunlukla gösterilene u la ş­ m ak isteriz; ancak, tan ım am ak bizi engeller: böyle d u ru m lard a betim , gösterilen’e y ak la ş­ m ak için bir yoldur yalnızca. B u n d an ötürü de gösterilen, betim i içeren önerm enin bir bö­ lüm ü varsayılagelir. Ancak, hem m an tık hem de bilgi kuram ın a ilişkin tem ellerde, bunun yanlışlığını gördük. G österilen olan gerçek nesne (eğer v arsa) betim leri içeren önerm e­ lerin (açıklıkla belirtilm ediği süre) öğesi de­ ğildir; bu da, böyle önerm eleri an lam ak için, betim in öğelerini tanım am ızın neden gerekti­ ği, gösterilenin öğelerini ise gerekm ediğinin nedenidir. Çözüm lem enin ilk sonucu gram er öznesi «falan -filân » olan önerm elere uy gu lan ­ dığında, değişkeni öznenin yerine koym aktır: «falan -filân olan birşey vardır; bu birşey de


MİSTİSİZM VE MANTIK

231

şu-şudur» biçim inde bir önerm e elde ederiz. «Falan -filân a» ilişkin önerm elerin d ah a ay rın ­ tılı çözümlemesi, böylece, değişkenin, örneğin kimi, bir ve tü m ’ün anlam larının, niteliği so ­ rununu da kapsar. Şim dilik ele alm ayı d ü şü n ­ m ediğim güç bir soru n d u r bu da. K onum uzu tüm üyle özetlersek: iki tür nesne bilgisini ayırderek konuya girdik; sı­ rayla. tanıma ile bilgi ve betim ile bilgi. B u n ­ lardan yalnız ilki nesnenin kendisini akim önü­ ne getirir. Duyu-verilerini, çoğu tüm elleri, ola­ sılıkla da kendim izi tanırız; ancak, fiziksel nesneler ile öteki a k ıl’ları (other m inds) ta ­ nıyanlayız. T anıdığım ız özellikte ya da n ite­ likte bir nesne olduğunu bildiğim izde, nesne üzerine betimsel bilgim iz vardır; başka bir deyişle sözkonusu özelliklerin ya da nitelikle­ rin b aşk ası değil, bir nesneye ilişkin olduğu­ nu bildiğim izde, nesneyi tan ıyalım tan ım ay a­ lım, bu nesne üzerine betim ile bilgim iz v a r ­ dır denilir. Fiziksel nesnelerle öteki a k ıl’lara ilişkin bilgim iz, s a lt betim ile bilgidir; ilgili betim ler genellikle duyu - verilerini ilgilendi­ renler türündedir. Bizce an laşılabilir tüm önermeler, salt betim ile bildiğim iz nesnelere ilişkin olsun olm asın, tanıdığım ız öğeleri içe­


232

MİSTİSİZM VE MANTIK

rirler; çünkü tan ım ad ığım ız bir öğe bizce an ­ laşılabilir değildir. Y argın ın ‘id ea’lar denilen akıl öğelerinden oluşm adığını, öğeleri a k ıl(l) ile belirli nesneler, tikeller ya d a tüm eller olan bir olgudan oluştuğun u gördük. (E n azından birisi tüm el olm alıdır.) B ir yargı doğru bir bi­ çimde çözüm lendiğinde, öğeleri bulunan n es­ nelerin tüm ünü de, yine bir öğe olan aklın ta ­ nım ası gerekir. B u sonuç bizi, önermelerde bulunan betim sel deyişleri çözümlemeye ve bu tür deyişlerle belirtilen nesnelerin (nesneler açıklıkla belirtilm edikçe) bu deyişleri içeren y argıların öğeleri olm adıklarını söylem eye zorlar. B u da bizi, «M arm ion’un yazarı W a­ verley’nin yazarı idi» dediğim izde, S c o tt’un kendisinin yargım ızın öğesi bulunm adığı, y ar­ gının da, gösterilen’in an lam türlülüğüyle öz­ deşliğini gerçeklediğini söyleyerek, açıklanam ayacağı görüşüne götürür; (görüş sa lt m an ­ tıksal tem ellerde de salık verilir.) Y argı, an ­ lam özdeşliğini de öne sürm ez. B u n d an ötü­ rü de, bu tü r yargılar, yalnızca betim sel de(1) Terimi, bu birşeyin ne olduğu sorununu ön­ ceden yargılam ayı amaçlamayıp, salt yargıya giren psikolojik birşeyi göstermek için kullandım.


MİSTİSİZM VE MANTIK

233

yişleri p arçalay arak , bir değişken sokarak, önerme fonksiyonlarım en son özneler y ap a­ rak çözümlenebilir. Gerçekte, «Falan -filân şuşu ’dur» dem ek «x Falan -filân d ır, b aşk a birşey değil ve x şu -şu du r»u n doğruluğu gerçekleye­ bileceği an lam ın a gelir. B u tü r y argıların çö­ züm lem esi bir çok yeni soru n ları içerir; a n ­ cak, bu sorun ların tartışılm a sı bu yazıda ele alınm am ıştır.

SO N


İ Ç İ N D E K İ L E R

1. Gizemcilik (Mistisizm) ile Mantık .......

5

II. Liberal Eğitimde Bilimin Yeri .................

52

III.

Özgür bir Kişinin Tapınması ................

71

IV.

M atematik Öğrenimi

89

................................

V. Matematik ve M etafizikçiler

..................

112

VI.

Duyu-verilerinin Fizik ile Bağlantısı ......

147

VII.

Tanıma ile ilgi ve Betim ile Bilgi .............

199


t’AYDALI K İTA PLA R (5 lira, *8, **10, ***1 5 lira 1. 2. 3. 4. 5. 6. 7 8.

9. 10. 11. 13. 14. 15. 16'. 17. 18. 19. 21. 22. 23. 24. 25. 26. 27

28. 29.

* Büyük Kom pozitörler (40 besleei) * * Büyük Y azarlar (65 ünlü yazar) K ısa Dünya Tarihi (H. G. Weis) Büyük A dam lar (230 ünlü kişi) * Sanat T arih i (Haz: Zahir Güvem li) * A vrupa M illetleri T arihi (Ch. Seignobos) * * * Dinler Tarihi (Felicen Chalbye) Sinema Tarihi (Z. Güvem li) Büyük Sözler (Ülkü Tam er) * * * Edebiyatım ızda isim ler Sözlüğü (Ilaz: Beh­ çet Necatigil) * Büyük Romanlar (Haz. Azize Erten Bergln) * * Musiki Tarihi (İlhan M im aroğlu) * Büyük Şairler ve Şiirleri (Haz. T. Yücel; K ısa Dünya Edebiyatı Tarihi Am erika Federal Hükümeti ve Çalışm a Meka­ nizması (F. C. Acheson) * Tiyatro T arihi (Memet Fuat) Kılavuz Sözlük (Y aşar Nabi) * Am erika Birleşik Devletleri Tarihi Jap on Şiiri (L. Sam i Akalın) * Bilimden Beklediğimiz (Bertrand Russell) * Fransız ih tilâli (Pierre G axotte) * * Evlilik ve Ahlâk (B. Russell) * S aad et Yolu (Bertrand R ussell) * Siyasî Doktrinler Tarihi (Prof. G. M osca) * * Cinsiyet ve Psikanaliz (Sigmund Freud) * * Düşünce T arih i (O. Hançerlioğlu) A tatürkçülük Nedir? (Haz. Y a şa r N abi)


30. 31. 32. 33. 34. 36. 37. 38. 39. 40. 41. 42. 43. 44. 45. 46. 47. 48. 49. 50. 52. 53. 54. 55. 56. 57. 58. 59. 60. 61. 63. 64.

Büyük Siyasi D âvalar (S . Tlryakioğlu) Resim Bilgisi (Nurullah Berk) M itologya (Editlı Ham ilton) in san (Jean R ostan d; Fizyoloji Açısından Cinsiyet (D. Walker) * * Mahatma Gandhi (L.Fischer) * * Politikaya G iriş (Maurice Duvcrger) Uzay Bilgisi (W illiam J . Weiser) Türkiye’de Cinsiyet Problemi (T. A ytul) * Büyük Ressam ve H eykeltraşlar (140 sanatçı) * Dünya Edebiyatçıları Ansiklopedik Sözlüğü Dünyamızı Keşfedenler (Haz. A. Bcrgin) M utluluk Düşüncesi (O. Hançerlioğlu) Uygarlık T arih i (Sh epard B. Clough) Dünya Ekonomi T arihi (G. Köhnen) Rom alılar (R. H. Barrow ) R üyalar (Dr. Freud - Dr. Türek) Dünyamızın Hayat Hikâyesi * * Atatürk İçin Diyorlar ki (Selâhaddin Çiller) Uygarlık ve B arış (A. Schweitzer) Ruh ve Akıl Bozuklukları (Dr. Yellowles) * * Özgürlük Düşüncesi (O. Hançerlioğlu) Eski Akdeniz ve Yakm-Doğu Uygarlıkları (J. Gabriel-Leroux - Georges Contenau) Dünyada ve Bizde Sendikacılık (G. Lefranc - K. Sülk er; İki Dünya Savaşı (G. Lesitien - R. Cere) Hükümet Devirme Tekniği (C. M alaparte) K arıncaların Dünyası (D. W. M orley) * K apitalizm , Sosyalizm ve Dem okrasi 1 (J. A Schum peter) Atatürk Yolu (Y aşar Nabi) Türkçülüğün E sasları (Ziya Gökalp) A tatürkçü Olmak (Ceyhun Atuf K ansu) Edebiyat Terim leri Sözlüğü (L. S. Akalın!


65. 66. 68. 69. 70. 71. 73. 74. 75. 76. 77. 78. 79. 30. 31. 32. 33. 84. 85. 86. 87. 88. 89. 90. 91. 92. 93. 94. 95. 96. 97. 98. 99.

* Cinsî Adatler T arih i (R. Lewinsotm) * * Güç Çocuğun Eğitimi (Alfred Adler) M istisizm - T asavvuf (Henri Serouya) * Çağımızı Hazırlayan Düşünce (N. Alsan Türkiye M ektupları (Von M oltke) Çağdaş Görgü Sözlüğü (iyi Y aşam a bilgisi. * Kapitalizm , Sosyalizm ve Demokrasi II. Çağdaş Eğitim (W. O. Lester Sm ith) Baudelaire ve K ötülük Çiçekleri (Su ut Kemal Yetkin) * Başkaldıran insan (A lbert C am usj Y aşayan Alevilik (Y ah ya Benekay) Besin ve Beslenme (Osman Koçtürk) Bunlar da mı insan (Primo Levi) Ekonomik Sistem ler (Joseph L aju gic) Dil Devrimi (T. Yücel) Masonluk (Paul Naudon) Tarihte Garip Olaylar (M ax Kemmericfa) * * Rus ih tilâli (M arcel Liebm an) * Bizim K uşak ve Ötekiler (B. S. Ediboğlu) Y aşam a Sanatı (Andre M aurois) * Türk Şiiri (Haz. Y aşar Nabi) Toplum Sınıfları (Pierre Dajoquc) * Dünya Şiiri (Haz. îlhan Berk) Politika ve Propaganda ( J . M. Domenach) Şiir Sanatı (Haz. Y aşar Nabi,) **N apoleon Bonaparte {Chateaubriand) B. Russell: Eğitim ve Toplum Düzeni * Çağımız - 20. Yüzyıl Necip Alsan) Çin K ültür ih tilâli (A. Jelohovtsev) Tolstoy’un H ayatı (Rom ain Holland) Yazm ak San atı - Kompozisyon (Em in Özdemir - Adnan Binyazar) A tatürk ve K urtuluş Savaşı (C. A. K ansu) Evren ve Einstein (Lincoln B am ett)


100. 101. 102. 103. 104. 105. 106.

Atatürkçülüğün ilkeleri (İh san A kay)

A tatürk Diyor ki A tatürk’ün Özel M ektupları Dine K arşı Düşünce Tarihi * Hangi Sol (A ttilâ Ilhan) Mutlu Olmak Sanatı (Alain) * * * Edebiyatımızda Eserler Sözlüğü (B.Necatigil) 107. Ekonomik Doktrinler (Joseph Lajugie) 108. * * Toplumsal Düşünce Tarihi 109. * * Turizm (Dr. Tunay Akoğlu) 110. * * Millî Mücadele Anıları (H.V. Velidedeoğlu) 111. * Büyük Ahlâk Doktrinleri (F. Gregor re) 112. * Toplum Bilimin Tarihi (Gaston Bouthoul) 113. * Panait îstrati (Monique Justin) 114. Bilim ve İnsan Değer Yargıları (J. Bronowski) 115. Çağdaş Türk Edebiyatında Sosyal Konular (Kemal Karpat) 116. Tarihimizde Garip V akalar (Reşat E. Koçu) 117. *Yeni Eğitim (Angela Medici) 118. Atatürk Şiirleri Antolojisi (M uzaffer Reşit) 119. Vatan Şiirleri Antolojisi (Muzaffer Reşit) 120. Kahram anlık Şiirleri (Mehmet Gökalp) 121. * Büyük Felsefeler (Pierre Ducasse) 122. * * * Zerdüşt Böyle Diyordu (Friedrich W. Nietzsche) 123. * * * Acı Aşklar (Zahir Güvemli) 124. * Psikolojik Savaşı (Maurice Megret) VARLIK YILLIĞI: 1961 -62-64 — 68-69-70 (10 lira) VARLIK YILLIĞI: 1971 (15 lira), 1972 (20 lira)


Ünü dünyayı tu tm u ş olan İngiliz

fi­

lozof ve y azarı B ertran d R u sse ll’ın

bu

eseri, m istisizm i m antık açısından ince­ liyor ve m an tık la m istik düşünce ve ina­ nış a ra sın d a yüzyıllar

boyunca sü rm ü ş

olan çatışm an ın bilim sel yönden bir açık­ lam asın ı koyuyor önümüze, her zam an ­ ki açıklığı ve yapıcı gücü ile.

8 lira

Bertrand russell mistisizm ve mantık (varlık yayınları, 1972)  
Read more
Read more
Similar to
Popular now
Just for you