Issuu on Google+

•


İsmail Habib

Sevük

DiL DA'V ASI

'iNKILAP KİTABEVi lıtanbul, Ankara Caddesi No. 15S


NOT: Kitaptaki 19 yaz ı <(Cumhuriyet» gazetesinde 26 Kasım 1948

den 25 Mart 1949 tarihleri arasında çıkmıştır. ((Kitabn hedef­ lerin

başlıklı

Önsözden başka, gazete sütunlarına taşkın

ge­

len bazı yazıla.rdan çıkarılmış bazı fıkralarla, fazla taşan ·ya­ zılara ilave edilemeyen bazı kısımlar btt sefer yeni ilaveler halinde ekıendi. Bu ilaveler 5 inci, 12 nci, 13 üncü 17 nci ve J9 uncu yaz'lılara yapılmıştır. Makale numaraları 1.çin ..

fihfis'fe

bakrılması.

İstanbul, 1949


Kitabın

Hedefleri

Sırasilc ((Canl ı Türkçe ve ölü nesin>, <ıTürkçenin istiklal (<Türk nazmının zaferi» başlıklar ın ı taşıyan ilk üç yazı asırlardanberi bü yük ve güzel dilimizin kendini bulma ve kendi kade rini yuğurma cephesini anlatıyor. O Sa­ 'ıılaıın o bj ekti f bir şekilde ortaya koyduğu hakikat dilde

savaşrn,

asıl inkılabın

anonim

bizzat dil tarafından yapıldığ•dır.

sayısız

mazhariyete

emeklerin

erdi. Dilin

bir araya

Ferdi veya Türkçe

gelişile

bu heybetli tekevvünü

bu

karşısınd a

hiç kimse dilde inkıiapçılık d avası yapamaz. Her şeyden önce

bu «İnkilapçılık istismarnı nı ortadan kaldırmamız gerek. Dilde inkılapçılığı ne kadar ters anl adığımıza canlı bir misal: Hakk ar i Milli Eğitim Müdürü Zeki Teoman i mzasile

26 Şubat 1949 tarihli dört sahifelik bir mektup mıntakası Maarif

Eminliğim

fildım.

Adana

zamanında talebe olduğu anla­

�ılan bu genç maarifçimiz, bi:3im 19 yazıdan yalrtız 2 tane­ sini görmüş, 10 uncu ve 11 inci yazılar. Mektubuna şu satır­ larla baslıyor:

[HCumhuriyet» de «Tasfiyecilerin Türkçeye cephe aıışları»

ve «Prensip yok . tenakuz çokıı bll§ııklı Dili kendi açınızdan

anlatışlı

bir

iki yazınızı ok:udum.

inc eliyorsunuz. Güzel bir yazış özeıtiği,

deyim, benzetmeıerden

doğan - bir tafülıkla ya­

zılarınızı okuyanlar, etkiniz altında kalır. Yıllardanberi belki

öğre tmeni olarak

öğretmenimizin

bize

öğremler

Adanada bulunduğunuz sırada söylevlerini göre

yeni olan,

verdiniz.

�dim.

günlüklerdeki yazılarınızı,

Eskiye

betikl.erinizi oku­

dum. Türkçülüğü önce sizden ö ğrendim. Sonra asıllarına geç­

tim. Bu bakımdan size saygım vardı1·. Bu saygım ileridir. Yalnız son günlerde «İstanbul Öğretmenler Birliği» nin dil toplanttsında konuşan bir kaç büyüğün yolunu beğenmiş gibi görilndiiğünüzden, üzülerek bu bet-.ı, yazdım. Siz beni tanı­ mazsımz, ama

Şu üç

herkes gibi ben

beş

satırda «açı,

sizi

tanırım.]

öğrem,

betik,

b�.,n

gfüi

ke-


4

DİL · ·-

DA'

YA �:il

-=--

--.=-=c===-====

limelerden başka mektubun ondan sonraki kısımlarında ((:yırım, yırlar, tilcik, kıpı, tüz, yazaga, papıt>> cinsinden bir sürü aca­ jrip kelimelerlekoyu-Türi{Çrrlü ğünü filen de anlatan bu mek­ tup sahibi yazısının sonunda şunu söylüyor: (Bana b u kadar y azdıran bir geriye dönil§ kınamamdan­ dır. Ne oluyoruz? Sizler ki bizleri devrimci yetiştirdiniz, geriye dönmeyi yine sizlerden mi öğreneceğiz? ·Betim sizde bir y an kı uyandırırsa bir gün. uydurma dediğiniz tilcikler üzerin­ de konuşuru:z . Kalın sağ.fakla büyük öniitü_m.) Bu masum okuyucum, yalnız ra e iki yazıyı değil, bütün yaztları bir araya toplayan bu kitabı dikkatle, amm�, kafasındaki peşin fikirlere saplanarak değil, Descartes'ın yaptı­ ğı gibi, kafasını tastamam boşaltıp objektif bir rll,k ılcJ..e_t için­ de okursa dilde devrimciliğin ne olduğunu ve ne olması la­ zım geldiği ni apaydın görecektir. Bu aydınlık bizden değil, «lisaniyat ilmi>> nin dilleri. kaplayan hakikatlerinden geliyor. Baş;ka bir okuyucu, Adanadan 16 Mart 1949 tarihli ve Samed Egit imzasile Ofis ambarı karşısında manav Sabri'yi adres vererek gönderdiği mektuba şu satırlarla başlıyor: (Cumhuriyette çıkan y azılarınızı ilgi ile okuy oru m Yazı­ larınız ruhumda kuvvetli izler bırakmaktadır. Öyle ki koyu bir «ÖZ Türkçeci» iken «Orta Tilrkçeciı> olmağa başladım. Hele imla kııraHarı üstüne söylediğiniz çok gerekli noktalardır.) Otuz seneyi aşan yazı hayatımda, bizim mevkide olan her meslekdaş gibi, bir çok mektuplar alıp telefonlu muhaberelere maruz kaldun. Fakat bu dil yazıları vesilesile gösterilen alaka her türlü tahn-:.inleri aştı. Dosyada yüzlerce mektup dolu. Kimbilir onların kaç misli de telefon yapılmıştır. Bu hal dil işin deki hassasiyeti gösterir. Samed Egit cinsinden «hiqayete ermeı; mektupları, tebrik, te�kkür, teşçi, teşfik yaZJlarile telefonları yanında Zeki Teoman gibi devrim ve ideal namına masumane aldananlar da var. Yirnıi yıl' önceleri Ada�ada iken Türkçülük. ve inkılapçılık öğrendiğini şük!"anla hatırlayan bir kimseyi şimdi gericilikle ith� etmeden önce kendisinin niçin ve nasıl aldandığını düşünmesi gerektir. Evet, her­ şeyden önce inkılapçılığı istismardan vazgeçmek boynumuzun borcu olmalı. İkinci büyük istismar Atatürk'e aiWr. Atatürk hayatında 0

.


KİTABIN I!EDEFLERİ

5

kurtarıcısı, inkılap hamlecisi, m edeniyet meş aleci si Ölümünden sonra ise, bunların hepsinin ü stünd e , he­ pimizi birleştiren bir sembol payesine yükselmiştir. İmpara­ torluk asırlar boyu Fatih'lerden ve Yavuz'lardan kuvvet alıp gelen irsiyet hakkile yi ne asırlar boyu şeriatten kuvvet alan ulema saltanatına is tin a t ederdi. Y ani hönedanlık ve fetva imparatorluğun iki mesnetliydi. Atatürk o iki mesnedi de kal­ dırdı. Şimdi Türklüğ ün mesnedi onları kcı.ldıran A ta tü.r k 'ün ken­ didir. O artık şahsi olmaktan çıkınca mille te temel oldu. O te­ mele ne kadar yaslanırsak istikbale o kadar emniyetle yürü­ yeceğiz. Bu itibarl a Atatürk dünüm ü z olmaktan daha çok ya­

vatah oldu.

rınımızdır.

Millet ve hele gençlik nazarında Atatürk'ün bu sonsuz bilenle r dil davasında onu da istismara çalıştılar. (<Atatürk'ün dil ink ıl abını devam ettireceğiz)) pa rul ası dili ön e sürerek sökm iy ecek işi Atatürk'ü öne sürer ek söktürmeye ça­ lışmaktı. Kitaptaki «İlk on yılın t ablosun başl ıklı 4 üncü yazı Atatürk'ün dil davasındaki vaziyetini olduğu gibi herkesin gözü önüne koymaktadır. «Şimdiki on yıl» başlıklı 5 inci yazı, 1928 deki harf inkı ­ Jabındanberi 20 yıllık dil davasının iki,nci devrini, yani İnönü zamanını anlatıyor. Atatürk'ten sonra onun «en yakınrn olan Cumhur Başkanımızın çe yrek asır önce Baş ve k i l iken Türk Ocağı Kurultay azasına « İnkılabıı ı tarif ed iş i nden bu kitapta bir kaç defa temas edilmiştir. İnöı:ıü o zaman şöyle de mi şti: -ı<İnkılap olmıyacağı yapmak değil, nasıl olsa olacağı v aktinden evvel yapmaktadır.ıı Evet, ne Atatürk, ne omm muhterem halefi «olmıyacak olamı la uğraşmadılar. Bu uğraşı� <d nkı lap ıı değil,' « i nad )) olurdu. Akıllı olanın ilk işi «�nadn la «sebabı ı ayır­ maktır ve büyük olanlar inada düşmekten daima uzak kalırlar. !kinci on yıldan sonraki, yani geçen senedenberi ve yarma doğru uzana cak zamana «demokrasi ve realite devriıı diyebi­ liriz. Bu ki ta p bu devrin icabı namına vücuda getirildi. Bu devirle T ürk ce sevgisini istismar faslı d a k apanmış oluyor. Ki­ tabın diğer bütün yaZıları ((hakiki Türkçell nin «sağı> lı « sol ıı iu iki. cesit sun'i Türkçeye karşı sava şını anlatır. O yazılar hakiki Türkçenin «fasahatçilern :i dinlemeyişi gibi «tasfiyecilerııi de dinlemediğini bütün delillerile söylüyor. prestijini


DİL

6

DA'

VA S I

«Tasfiyeciler» anlatılırken bunları

«Dil Kurumu» nu ele alışımız ccKurum» sadından ileri

gelm ed iği kitapta yer

muayyenleştirmek içi n

a

uluorta hücum mak­

yer Kurumcula:rm hayırlı

hizmetlerinden ş ükr an l a bahsedilmesile �e sabittir. Burada da

açıkça söyliyelim ki Dil Kurumunda çoğunu şı: hsan tanıyıp sev­ diğimiz arkadaşlar hayırlı hizmetlerde bulundular. En başta Türkoloji için sonsuz bir hazine olan Kfuıgarlı Mahmud'un <ıDivan-ı Lugat-üt - Türk» ü ile Yusuf Hasi Hacib'in o Kudatgu Bilig» i ve yalnız bu iki esere ait her b iri beş altı cilt tutan külliyat; sonra üç cildi çıkan «Söz derleme der g isi » ve diğer bu cins eserler Türkçe için de, Türkoloji bakımından da, ede­ biyatırnızın köklerini tetkik yönünden de ab idevi himmetler­ dir ..(Dff Kurumu ş arkta , garpta, Çin ü Maçinde Türk ç eye a it herşeyi toplasa yalnız bu u ğr a şı � onların bütün ömürlerini dol­ durmaya yeter.� Fakat Türk diline istikamet çize r ek dilin ka­ derile oynamak rolü öyle bir t eşekk ül e ver il emez. Kitap baştan sona kadar dilin doğr ud an doğruya uzvi ta­ rafil e , onun ruh ve duygu tarafile, dilin millet ol an ve insan •.

olan tarafile, kısacası dilin «Ümumi bilanço» b a şlıkl ı

asıl dil olan

tarafile

uğraşıyor.

son yaz ı dil davamızın ayni zam an­ da muhasebesidir. Bu muh asebe deki meseleleri bütün şüm.uliy­ le başarmak ancak e debiyat , sanat, zevk sahibi kimselerden, yani bugünkü güzel Türkçeyi işleyenlerden mürekkep selahi­ ye tli bir akademiye nasip olabilir. O son yazıda dilin mektep ve kanun yolile aldığı kargaşalık yüzünden cemiyette doğan de­ rin sarsıntılar samimiye tle açıklanmıştır. Artık kaybedecek vaktimi z yok . Cemiyet huzursuzluğunun bu ana meselesini bir an önce halletmek zorundayız.

Ortada «dil inkılabı yok, sadece dil davasrn var. Bizler bu davacıyız. D ava mız ı en yükse�{ mahkeme olan mil­

davada

lete sunuyoruz.

Karar

milletindir.

Ağustos 1949 Taksim

- Ayaspaşa fsmaiı Habib SEVÜK


Canlı Türkçe ve Ölü Nesir Onüçüncü asrın dördünücü çeyreği; Anadolu Selçuk dev­ letinin

boyunduruğuna girdiği

Moğol

sa lla nt ı

arabca ilim dili, fa rs ça resmi dil. Devleün

zamanları;

hab ere ve mu­ ameleleri hep farsça yapılıyor. Moğollar Türk milletinin, fars­ ça da Türkçenin üstüne çökmüş; hem Türk, hem türkçe yas içinde. Karamanoğlu Birinci Mehmed Beyle İzzeddin İkinci Keykavus'un oğlu Gıyasüddi n Sivayuş elele verdiler. Selçuk prensi ((Cimri>> diye müstear bir isim takınarak köy köy do'­ mu

l a şıp Moğ ol zulmüne karşı halkı ayaklandırmak için teşkilat

yapıyordu. (1277)

İlk

Mehmed Be yi n bir baskın

hareke tile

Konya 676

de zaptedildi. Cimri sultan; Mehmed Bey vezir

büyük divan ııBundan

·meydanda

ku ru luşunda şu

böyle

türkçeden

divanda,

k arar

dergahta,

ba.şka dil

oldu_.

veriliyor:

barigahta,

·

mecliste,

konuşulmıyacaktır. ı)

Bu karar o kadar azimli ve heybetliydi ki büyük divan

o

kararın aksine hareket edenlerin idama kada r ceza görecek­

lerini de il an ediyordu. Farisi kültürüne mal olan Selçuk sa­ rayına karşı Anadolu halkının yaman bir intikanuydı bu. Türkçenin istiklal bayrağı Selç u k sara yında zaferle dalyala­ .Türkçenin istiklıll bayrağı Selçuk sarayın d a zaferle dalgala­ nıyor. 1277 deki o mes 'ud hadiseyi Türk c;I ilinin baş bayramı, yapmak nekadar yerinde olur.

Ertesi sene gerek Cimri, gerek Mehmed Bey Moğol kuv­ gelen Selçuk hükümdarının elinde maktul dfü:ıtüler. Fakat çok geçmeden Selçuk devleti ortadan kalkıp Ondördün­ cü asırdan itibaren Anadol u müstakil Türk beyliklerinin eline geçtiğinden türkçe heryerde resmi dil olmakta devam ederek Konya, Kütahya, Bursa, Kastamonu, Sivas gibi kültür mer­ kezleri meydana gelmişti. 14 üncü asır sonlarile 1� inci asırda

vetlerile


8

D

i

L

DA' VA. S I

öz ve sade Türkçenin çeşidli alanlarda pırıl pırıl eserler verdiği­ ni görüyoruz. b unlar zannettiğimizden daha zengindir. Misalleri hep 15 inci asır başlarından alıyorum:

( 1429

da ölen Hacı Bayramı Veli manevi oğlu ve halifesi mektupta §U tertemiz türkçeyi kullanıyodu; << Lokması kursağımıza düşen yaradılrnış ya­ banda kalmaya. Iznimiz budur ki kaba dervişlerle sohbet ede­ siz. Zira tarik böyledir ki birbirimiz yüzünden marifet söyle­ yu söyleyu hal tahsil olur. Zira hakik atte size ata düştük, sizler dahi hakikatte bize oğul düştünüz. Ata daima yerine oğul istemez mi?...» Dikkat ettiniz mi? ((Mahluk» yerine <<ya­ radılmış)) diyor. Hacı Bayram yalnız en ulu bir veli değil, apaçık bir türkçecidir de.) Şeyh

Hüsameddine yoll adığı ••.

Ahmed Aşıki ki, İkinci Kosova cenginde yararlık hem kalem, hem kılıç sahibi kahraman bir katipti, ((Aşık Paşazade Tarihi>) diye meşhur eserini baştanbaşa ko­ nuşma Türkçesile yazdı. Yalovanın fethinde oranın sahibesi Prenses Balkonda şöyle der: «Ben bu Türklerle cenk f.?tmezin . .l\nunçünkim eğer bunlar bizden öldürürlerse ölen gitti, ye­ rine kalana ne fayda? Ve eğer biz bunlardan öldürürsek bun­ larla kan düşmanı oluruz; ta kıyamete değin cenk eksik ol­ maz.ı) Yalovadaki bütün mallarını serbestçe götürmelerine aman veren Orhan Gazinin teminatını da şö yle anlatır: ((İs­ kele ye gemiler geldi. Mur adların c a doldurdular. Orhan Gazi eyderkim, sakının bir çöpmü· zayi olmasun. Biz ahdımıza hain olmavuz.)> Şeyh

gösteren,

(lfele o asırdaki Kur'an tercümeleri billur türkçenin birer hazinesidir. İşte Kastamonuda Candaroğullarından İsfendi­ yar Bey zamanında Çelebi İbrahim tarafından yazılan «Ce­ vahir-ül-esdafıı isimli Kur'an tercümesi, 15 inci asrın başın­ da yazıldığ ı için 14 üncü asır türkçesini bütün saffetile ak­ settiren eser.\ Cümle nahvinde ayetlerin mekanizmasına da aynen riayet' ediyor: ((Musa eyitti, tahkik bildik ki indirmedi Pes d iled i Fir'avn ol ayetleri, illa gökler ve yerler tanrısı ki anları kopara Mısırdan Pes gargettik. anı ve şunları ki onv:nla bile (beraber) idi bir uğurda Ve dedik Fir'avndan sonra Yakub oğlanlarına, sakin olun Mısır mülkünde Pes ka-


CA NL f T

ki k ı yam e t gE>le,

çan

§ık)

--

Ve

İkinci

K

ÇE

ve

ÖLÜ NESj

Murad

okuyordu.

rince okuduğu

R

götürevüz sızı karış katış

hakkile indirdik Kur'anı, ha kkile

9 (karmakarı-·

indi.ıı

seferle�·inden birinde, Fi1ibe yo­ çadırında Kaavusname isırunde farsç·a bir

Rumeli

lunda konaklarken

kitab

ÜH

Adamlarından Mercimek Ahmed çadırına gi­

eseri

göstererek der ki: ((Hoçı kitabdır

ve

için­

de çok faydalar v ard ır . Amma Fars d ilinc edir . Bir kişi Türk­ çeye ter c ü m e e tmi ş; veli (veJ akin ) aç ık söylememiş. Bir kim­ se ol s a ki o kitabı açık terc üme etse. Ta ki gönüller mefhu­ mundan haz alsa.ıı Padişahın bu sözünü bir irade telakki eden Mercimek Ahmed kaleme s a rılı p o eseri tertemiz bir türkçe ile tercüme etti. Hem onun bu tercümedeki berraklığı hakkında metin­ den bir misal verm ek , hem de :şiir ve edebiyat dilin d e sade üslup kullanmanın lüzumuna dair çok doğru ve çok ibretli nasihati görm ek için şu satırları alıyorum : «Ey oğul, eğer şair olup <?iir etmeye kasdedersen ce hd eyle ki �iirde sözün açık ola ve sakın ki örtülü söylemiyesin. Mesela bir sözün ki mfu:ıası şerhini sen bilesin ve ayruk (başka) ki:;:,i bilmeye, anın gibi sözü söyleme. Zira şi'ri halk için ederler, kendi ken­ diler için değil.ıı Yazık ki Divan edebiyatı bu doğru ve güzel nasihati din­ lemedi. İkinc� Murad hani Mercimek Ahmede: ((Bir kisi türk­ ç eye terçüme etmis. veli ae<ık söylememiş)) d ed iyd i değil. mi? Pad�ahın, adını bile söylemeğe lüzum görm i yer ek , sadec� (<bir kişi)) d e d i ğ i o me çhul ki şi . Bül\:ün hüsran o kişi'dedir. Asırlar boyu o koskoca Divan edebiyatını nesirden mahrum eden o büyük. o acılar acısı, o son su z hüsran. * *:::

İslam ;sk::ılastik medeniyetinde kültür kavnağı olan med­ di1 tam bin vıi türkc;eyi t ahsil ettirmedi. Türkçe ana o1dufo için kendiliğinden öğreniliyor. Onu bilmek hür.er de­ ğil. Hüner �ııedresede dirsek çürüterek arabca ve farsçayı öğre:::e


DİL DA'

10

v

As

I

xenmektir. O .iki dilden ne kadar çok kelime biliyorsan

. dar ali msi n

O iki dilin

.

kamusları birer vakıf

o

ka­

hazinesi gibi

açıldı. Hesabsız, ölçüsüz, alabildiğine kelime alıp duru�� Bun­

dan iki zıdlık meydana geldi. Biri konuşulan dil, öteki ya­ zılan dil. Birincisi hayatın, öteki sahifenin dili. Hayattaki canlı, sahifedeki ölü. O ko skoc a Divan edebiyatının şi'ri var da <<in.'i'.l" deni­ len ı.esri nedeP

yok? «Münşiı> ler istedikleri

kadar

istedikleri kadar terkiplerle sıralamakta' serbesttiler.

inşasının

Fuzuli,

gibi son

Divan

üstad­ ları yabancı kelimeleri yazılarında yüzde doksanın üstüne çı­ kardılar. Halbuki şairler böyle serbest değildi. Mısra kısa­ -du, istediğin kadar terkib yapamazsın. Vezin ve kafive za­ ruretleri şairi türkçe kelimeleri de kullanmağa zorluyor. Di­ van şi'rine bu sayede canlı dilden hayatlılık girmiş oluyor­ .du.

Nergisi ve Veysi

lfagatleri

zirveye çıkan

Baki, Nefi, Nedim, Galib gibi şairler yalnız bizim

değil, bütün insanlığın

da

övüneceği

dehalardır. Onların öl­

mezliğine rağmen Nergisi'ler ve Veysi'ler mazinin medfenin.:.

<le pestilleşmiş birer cesed oldular. Nefi bir şi rin de «İnşa­ ya tenezzül etmem, eğer etsem melekler bile inşamı ezber­ lerdiı> diyor. İyi ki tenezzül etmemiş. Etseydi o koca şair kendinin yarısını kendi elile öldürmüş olurdu. '

* *:::

sız

19 uncu asır başındaki dil alimi Bianchi «Türk - Fran­

Kamusmı

nun mukaddimesinde, bizim yabancı kelimeler

alışımızdan «Türk ırkı

ve Acem

gjhi cihangir olan Türk dilinin Arab yapbğı fetih)) diye bahsederek yal­

kamuslarından

n:z bunun ifrata götürülüşünden memnunsuzluk gösterir. Di­

van inşa sı o kam.uslan fethetmedi, o kamus1arın

okyanusunda

boğuldu. Fakat canlı dilin· Arab ve Acemceden alıp kendine nıalederek erittiği kelimeler; hakiki fetih budur.

Zamanımızın büyük dilcilerinden Jean Deny de «Türk Dili Grameri» nin mukaddimesinde bütün tarih boyunca Arab ve Acemin Türk dili üzerinde yaptığı te�ir kadar geniş hiçbir misale rastlanmıyacağını söyliyerek Arab ve Acem ka­ :muslarından birteviye kelime alıp durmak salahiyetini talı-


CANLI

TÜRKÇE ve ÖLÜ NE S İR

11

did edecek bir esas buhınmayışmdan acı acı şikayet eder, Fakat uzun asırlardır o sun'i dile karşı bir istiklal savaşı a­ çan canlı türkçe, o iki kamustan kelime akmasını önlemek için yalnız bir sed yapmayı değil, asırlardanberi o kamuslar­ dan yazı diline dolmuş olan kelimelerin hemen hemen topunu birden <<hudud dışrn edecek şekilde öyle bir iç hamlesi yapıp öyle bir istiklal zaferi kazandı ki...


Türkçenin Canlı

İstiklal Savaşı

Divan edebiyatına karşı ilk defa, 15 inci başlayıp 16 ıncı asır başlarında ci2 .(bir müddet

türkçe

asır sonlarında

devam eden bir istiklal ayaklanması yaptı. İçinde hiç arabca ve farsça bulunmıyan, öz_ türkçe kelime'lerle a.ruzlu şiir yaz­ mak yolundaki bu temiz idealli harekE)te (<Sade türkçen ma­ nasına <(Türki-i basit)) adı veblmişti. Fa , ka1. bu hareket sök­ medi, sırf türkçe kelimelerle aruzlu şiir yazmak çok güçtü, iri kemikli türkçe kelimeler aruzun kıvrak k:::Jıplarına uy'­ makta zorluk çektikten başka yalnız türkçe kafiyelerle kırk, ' elli beyitlik kasideler yazmağa ci.a imkan yoktu. } (<Türki-i ba­ sitıı davası, takatinin çok üstünde bir ağırlık yüklenmişti, yükünün altında ezildi.

klasik �airler içinde halk diline mümkün mertebe inmek, yahud halk dilindeki tabirleri şiire çıkarmak tarzında bir temayül devam edip giderek nihayet 19 uncu asır başında Enderunlu Vasıfla koyu bir şekil aldı, Vasıfın tuttuğu yoldaki aksaklığı ilk de­ fa Namık Kemal bir keşif gibi farkediyor. ((Vasıf bu işi he� cey]e yapmalıydı» der. Eğer öyle yapaydı yeni bir çığıra ön­ Dava

o

şekilde sökmemekle beraber

hiç olmazsa

derlik

etmiş olacaktı.

Halbuki

o

Olmii sokak süpiirgesi kaadın kadıncık ol Diye türkçe hece] erin boyunlarını zorlH büküp çekerek uz·atmakla hem ar uzu hem türkçeyi. gücendiriyordtL ,

KÜLÇE NESRİN YIKILIŞI: Türkçe ilk zaferini, 19 uncu asrın ikinci y&rısı başların­ da, Divan edebiyatının nesrine karşı kazanıyor, (<İnşaıı deni­ len o nesirde Arab ve Fars kelimeleri yüzde doksanı bul­ duktan başka, bundan daha beter ve daha berbad tarafı bu

((inşa» nın \«İfadeyi biribirine ekleme tarzı)) JT;f,nasma

«�ı:?k-_i_

mevsuh denen sistem yüzünden bir cümlevi hiç kesmeksi­ :cillôrr iki sahife uzatacak kadar acayib bir külce haline gel­ miş olmasıdır 1 Cümleleri. değil, fıkraları bile olmıyan külçe


TÜRKÇENİN

İ S TİKLAL

S A VAŞI

13

Böyle yaz ana «münşi» den iyor. Her katip k.atibliğini ispat edebilmek için öyle yazmağa .mecbur. Bunun ne şümul­ lü bir hale geldiğine bakmalı ki İkinci Mahmud zamanında, 1245 (1829) harbinde Ruslar Balkanları aşıp ilerlerken , Edir­ nede toplanan «zi.�arnd�lp.rn alınacak tedbirler hakkında pa­ dişaha Divan iı{ş��iie -(Şukka) lar yazınca Sultan Mahmud nesir.

hiddetlenerek onları: «Bu surette katibane el faz ile vakit ge­

maazallah i şl er in pek çirkin suretlere varaca­ itablarla h aşladı ama ne fayda, korktuğu ba­ şına gelmiş, yani Ruslar Edirneye girmişti. Evet vatan elden giderken de katiblik elde n bırakılmıyordu. Sultan Mahmu­ tlu bile çileden ç ı karan bu (cEdirne şukkasvı üsl ub il e gazete çıkartlamıyacağından Türkiyede gazeteciliğin başfaması, hele 1860 ta «Tercüman-ı Ahval» 1862 de ((Tasvir-i Efkanı la' Garbda tahsil eden ilk «sivil münevverıı in, yani Şina�nin açtığı ((teceddüclH hareketile eski «İnşaıının külçe nesri yere çecek

ğı ... »

olursa

tarzında

çarpılarak yukarıdan dü şen bir külçe halipde dağılıverdi. NAMIK KEMALİN HAMLESİ:

•(Külçe inşad» dağilip fıkra ve c tımle neşrine kavuşuldu

Fars kelimel e ril e doluy­ du, bu nesirde de farisi izafetlerin sıralandığı görülüyordu; hu nesirde de bol bol «seci'» lerle lafız hünerleri yapılıyor­ du. Bu işin de düzeltilmesi gerekti. Daha tabii, d aha sade, kısacası daha türkçe bi r yazı dil i davası için ilk dev hamh::yi Namık Kemal yaptı. B undan tam 86 yıl önce 1863 te <<Tasviri Efkarı> da çık.an makaleleriyle davasını, ap:ı.çık ortaya koydu-:, ama bu yeni nesir de gene Arab ve

yoktur; tıpkı hırist.i­ üç d il d en tek bir dil olamaz. Bnnu aynen şöyle ifade eder: «Türkçenin ec­ za-yı terkibi olan üç lisan Ekaanim-i selas.e gibi sözde glı.ya müttehid ve hakikatte zıddı-ı kamildir.» Bununla yazı dili­ mizin dahi konu�ma dilimiz gibi türkçe olduğu ilan ediliyordu. 2- Arabça ve Acemceden lisanımıza girip türkreye mal o!an keHmeler türkçe sayılmalıdır: «Türkçeleşmiş a.rabl: ve farıı:1 ke­ limeleri türkçe olarak kabul etmek zaruretindeyiz.ı: BtmunJa türkçenin tasarruf hakkı tasdik ediliyor. 3 - Canlı diJe inn:em?ş 1-0smal!hca diye

yanlıktaki ((ÜÇ

k utsi yet

üçüzlü

bir

akideshı

dil

gibi

apayrı


D

14

i

L

DA'

VA

S I

« Lisanda kullanılmıyan ara­ bi ve farsi kelimel erin de kamuslardan ve lfıgatlerden ihracı Ia­ zımdır .'1· Bununla <csun'i dib in tasfiyesi düsturu konmuş o­ luyor. 4 Sayıb gitmeğe lüzum yok. Medresecilerin «galat» dediklerine, «doğru)) diyor. Dilin bir milleti millet yapmak­ taki hayati rolünü de anlatarak o sun'i dil yüzünden türkçe­ n in «temsil ku dreti >J ne mani olduğumuzu söyleyip yanaya­ kıla şunları yazar: «Edebiyatımızın rabıta-i milliyyeye olan hizmetinden i se okadar m ahrumuz ki türkçemiz henüz elif­ bası bile olmayan Arnavu d ve La:q lisanlarını dahi unuttur­ mamıştır.>� Peki ama, bütün bunla rı bu kadar açıkça yazıp durduğu halde neye kendisi o yazılarda gene bol bol arabca ve far sc a kelimelerle yabancı terkibl er kul lanıp du ru yo r ? Bwm da kendisi dobra dobra açıklamaktan çekinmiyerek: «İyi amma ben dediğim bu esaslar da iresinde çok sade bir üslUbla yaz­ sam o zaman muharrir sayılmıyacağımdan beni okumazsınızı> yabancı k elimel erin atılması gerek:

-

diyor. Okuyucunun yazan üzerindeki tazyiki; onların istediği:

yazmasa okunmıyacak. Evvela fikirl eri aşılamak, sonra

gibi.

üslub

deği şme sine

sıra gelir. Koca adam.

TÜRKÇENİN İSTİKLAL BAYRAGI

Bundan altmış yıl önce Kemal Paşazade Said bey J. J. B.ous­

seau•dan « Fez ail i İlmiyye» ismile bir risale tercüme etti. Med­ -

rese fesahatçileri

yılmadığından

Farsi nisbet

H f ezail i

edatı alan kelimeler Arabça sa­

ilmiyye))

tabi rin in

yanlış

ol duğ un u

söylediler. Sa i d Bey asabi, atak, kavgacı bir adamdı. Nasırı­

na bas.ılmış gibi bir feveranl a (cArablar söylemezse biz söy­ leriz1> diyerek şu kıt'ayı yazdı:

Arabccı

istiyen Urbana gitsin

Acemce istiyen İrana 'gitsin

Frengiler Frengistana gitsin

Ki biz Türküz ·bize Tiirki gerektir. Bu kıt'a türkçenin istiklal savaşında bir marştı ve millet­ leri topyekfuı keneli. sesine toplayan her milli marş gibi bir bayraktı. Fakat bayrağı açan Said Bey bile kendi bayrağının altına girmedi. Türkçenin, istiklalini en geniş heybetile ifade


TÜRKÇENİN

iSTİKLAL SAVAŞl

15

bu bayrağı o s adece arabca ((mutabakat kaaidesiH ne· serbe�tliği gibi daracık bir sahada kullanarak açtığı o bayraktan sonra da esk.i bir münşi edasile yazı ya z­

eden

u ym amak

makta devam edi p gitti. Neden? Namık Kemalin ondan çey­ rek asır önce söylediği söz Said Beyin o bayrağı açtığı z a­ manda da kuvvetini muhafa za ediyordu. Çünkü m uh it , yani ka ar i ler , ö yle yazmıyana muharrir nazarile bakmıyorlardı. İyi bir muharrir görünmek ihtiyacı onları kendi aç tıkları bay­ rağın altında kendilerini bile yürümekten alakoydu. «SAHNEn NİN ZAFERİ: es k i «İn�ıa.» yı yıktılar. Fakat nesirde ve· türkçeye eremediler. Buna r ağ men onlar, Allah razı ol sun ((Sahne» sayesinde canlı dile kavuş­ manın yol un u buluyorlar. «Sahne» yalnız kültürümüz için değil, tü rkç emi z için de en büyük nimet oldu. Şinasinin bun­ Tanzimatçılar

şiirde, k onuşulan canlı

dan tam 88 yıl önce, 1860 ta, «Terc üman- ı Ahval» gazete sine tefrika ederek neşreylediği «Şair evlenmesi » baştanbaşa halk d il ile yaz ı ldığı gibi o iki perdelik piyeste bütün şahıslar ken­ di şivelerile konuşuyorlardı. Yani eser hem dil için, hem (( folk-· lorn için iki katlı bir zaferd i. Ö yl eyk�n «Tercüman-ı Ahval>} in çıktığı zamanlardaki diğer bir gazetede, «Ruzname-i C.eri-. de-i Havadis» muh arrirleri , ki onlar· eski inşa ile yazarlard ı,. «Şair evlenmesi» ni «kocakarı masalrn diye tez yi f ettiler. Ya-­ ni onlar ne canlı türkç eyi, ne Türk folklorunu anlıyorlardı . Sadece Şark kafasile kalanlar Şinasinin pi yesindeki çift za-­ ferli saadeti kavnyamazlardı elbet.

Şinasiden on sene sonra 1870 ten itibaren Türk sahnesi­ bir canlılığa ermesi: Direkt ör Alinin <(Kokona Yatıyor», «�firi İstikbal», Moli er'den «Memiş Ağa» ve «Ayar Hamza>> tercümeleri. Recaizade Ekremin 1872 deki <(Süreksiz Sevin e )) i ve Ebüzzi ya Tevfi k beyi n <<Ecel-i Kaza»· nin bereketli

sı.

Nihayet Namik Kemalin 1873 teki «Vatan)) piyesile Türk

sahnesinin şahlanış

devri. Onun bu yüzden Magosa zindanı­

na atılmasına r a ğmen, sahne eserlerinin devam edip duruşu: Başta gene

Namık Kemal olmak üzere Şemseddin

Manastırlı Ri fa tın ve Mollier' i

türkçemizde

Saminin.

baştanbaşaa

ye-


D i L DA' VA S 1

16

·-------

niden yaratan Ahmed Vefik Paşanın külliyatı. Evet, <ıTürk sahnesi)) üç çeyrek asır önce türkçenin de zafer sahası oldu. ı·SERVETİ FÜNUNUCULARıı IN HÜSRAN TARAFI: Fünun» devrinde sahne yasak, piye s yok. Fakat o m ec muada bir araya geler e k ((Edebiyat-ı Cedideıı di y e Tan­ zimat edebiyatın dan daha garblı y en i bir devir aça nlar ın , ne garibd ir ki edebiyat dili tanzimatçılarınkine nisbetle daha geri bir m an zara gösterdi. Çünkü bunlaTin gerek nesir, gerek nazımdaki dilleri, T an z irn at çılara nisbetle, canlı türkçeden daha kat kat fazla uzağa gitmişti ve Serveti Fünuncular A­ rab ve Acem karnuslarından harıl harıl, yeni yeni, cici cici kelimeler al ı p duruyorlardı. Tan zimatçıl ar ki garblılıkta Hu­ go'dan beriye geçememişlerdi; Se r ve t i Fünuncular ki, bunu ken­ dileri övüne övüne ilan ettiler, bir sıç ray ışta Fransadaki çağ­ daşlarile birleşmişlerdir, öyle iken dil i t ibarile Ahmed Mit­ hat:ın bile acı acı ve haklı . haklı alaylarına maruz kalacak ka­ dar neye geri g öründüler ? Bunun sebebi Serveti Fünlincuların çağdaşı olan «parnas­ yem> !erdeki «estetik telakki» dir: Şiir ve edebi n e si r amiyane h alk diÜ ile yaratılamazdı. Sanat ayni zamanda asalet­ li bir lisan ister. Şiir b ir nevi müziktir ... Serveti Fünuncular bayram ,içinde «ya öyle mi?Jı dediler. Bizim «aruz» denen bir terennü m vasıtamız var ki n ered e ise müsiki ile omuz öpü­ şecek kadar nağmelidir, sonra bizim Arab ve Acem kamus­ ları diye öyle zengin iki kelime hazinemiz var ki, edebiyat diline halk dilinin amiyaneliğinden uzak bir mazhariyet vermek için ... Evet o nl a r parnasyen est etiğile bayram yaparken tü rkçe hazin hazin hıçkırıyordu. ı<Serveti

HEYBETLİ VE HÜR ZAFER:

dan

so nra (ıFecri .Atin ciler de ı<Serveti Fünun­ Rüb ab ıı ı çalıp durdular. Fakat hele B a lkan har­

Meşrutiyetten

kaJma

binden

((

sonra Ziya Gökalp'ın

bayraktarlık

yaptığı

«Türkçü­

lük cereyanııı muzaffer olup da devrin b ellib a şlı zevk. sahibi kıymetli kalemleri, e<lib ve şairler, yazı dilinde «ecnebi terkib­ ler)) i kullanmamak hususunda kendiliklerinden birleşiverince .... 'İşte bu mes'ud hadise türkçenin istiklal savaşında haşmetli


TÜRKÇEN İN

bir

zafer oldu.

anda

iki

Arab ve

Yazı

İSTİK L AL SAVAŞI

17

dilinden ecnebi kaidelerinin atılışil e bir

büyük netice

meydan a

Acem kamusları türkçeye

ç ıkıveriyor

.

Bir yandan

ebediye n kapandığı

gibi,

yandan da asırlardanberi yazı diline beyhude ye re do­

diğer

lan on binlerl e kelime

ke ndiliğinden atılıverdi. Yani bir tek hareketle Türkçe hem atisini, hem mazis ini kurtarmıştı Sade ce « yabancı kaidelerin atılmasrn ile bu k adar mühim iki hadise nasıl meydana gele bildi ? Meğer yazı dilindeki bütün o yabancı kelimeler hep o «yabancı k aide» sayesinde duru­ yormuş. Kaide atılınca hepsi koltuk değnekleri alınıvermiş .

meflfrclar gibi anide yuvarlanıverdiler. Meğer o yabancı

ke­

limeier kendi başına yaşamıyormuş. Asırlardır en koyu med­ reseci bile «bana bir bardak su verıı veya «bugün afitab bu­ lutlu» veyahud «ŞU senglet ne garib duruyor» demedi Fakat kendi başlarına yaşayarnıyan o kelimeler «ter:kibıı denen ken­ di kaidelerine bürününce: «ab-ı hayat ı> , «afitab-ı cihantab», ccsen g i ibre t >ı şe klinde birer abide gib i dikiliverdiler. Evet Türk çülü."k �ereyanı, dil savaşına en heybetli zaferini kazan­ dırdı. Hem tazyiksiz, iradesi z zorlantısız, kazanılan heybet .

-

,

­

li bir zafer.

2


Türk Nazmının Zaferi Arabistan çölünden çıkan İslfunlık, Atlas Okyanusundan Tuna üstlerind en Cava adalarına kadar . Türk, Acem, H in du gib i bir ç ok milletlere, hepsinde müşterek olmak üzere, iki şey verdi. Bunun biri «dinıı , diğeri «aruzıı dur. Bu ikisi dışında Arablık, bütün o islam kavimlerinin dillerine, din tesiril e , kelimeler verdi amma, dil veremedi. A­ hin du cayı , hatta ne de rabc a , ne türkçeyi , ne farscayı, ne Arablık di ğer müslüman milletlere k ürd c eyi sökememiştir. kültür ve karakter de veremedi. Müşterek ve bütün olarak verdiği yalnız ccdin» ile «aruz» dur. Fakat bunların ikisi de · tam Arab kalamıyarak her millete göre ırki mahiyetleı:- aldı. Her müslüman mil l ett e minare, kubbe, medre se var ; fa�rnt nrii�iüman milletlerde müş tere k olan bunların i siml eri d ir, onl arw c isi ml eri her millete göre apa yr ı bir hususi yet gös­ t<:: r ir. Bizim minaremizle k ubbe m iz b i zd en başka hiçbir müf:­ lüman mill ett e yoktur.

Çin hududlarına,

ARUZUN

EŞSİZLİGİ :

ArU;1; ki Arabdan çıkan bir nazım veznidir, sadece bir vezin ol an aruz din gibi bütün islam milletlerinin müşterek malı olmak payesine nasıl erebildi? Bu, aruzun mahi yet in ­ deki eşsiz nimetten doğuyor. Aruzun esas bün ye s i ki «Uztm ve kısa hecelerin münavebesi» sistemine dayanır. Bu, e ski yu­ nanca ve latincede de vardı. Aruzda ((Qrijinaln olan bu değil . Orijinal olan, eşsiz olan, yeryüzünde hi ç bi r dile nasib ol may an cihet Arab aruzundaki cctakti')) sayesinde veznin muayyen kalıplara göre, ayrı ayrı ses veren bir ahenk sentezine malik oluşudur. Bu, m uc i ze gibi bir nimetti. Müslüman m ill etle ri o nimeti, tıpkı islam dini gibi, benimseyiverdiler. Fakat o m il­ letler dine nasıl kendi ırki hüviyetlerini koydularsa aruzda da aynı şey oldu. Arabdan başka bir «Acem aruzu)), Arabl a Acemden başka da bir «Türk aruzu» vardır .


T Ü R K NAZ M I N I N

�AFERİ

19

ASIRLAR BOYU SAVA Ş : Farsçada uzun heceli kelimeler fazla oldu ğu için anıza çabuk intibak edebileceği halde Acemler 9 unc u ve, 10 u nc u asırlarda hep «Arab aruzuıı nu kullanmaya mecbur oldular. Ancak 11 inci asırda, Gazneviler zamanında, «Acem aruzU>ı meydana geldi. İri kemikli türkçenin aruza intibakı tabiatile daha çetin olacaktı. Fakat Divan Edebiyatının bü­ yük şairleri sayesinde bu güç iş bir iki asırda başarılabildi. Yedi asırlık «İslami Türk şiiri» nin başın da Yunus Emre bir vec d dehası halinde gerilir. Onun şiirinde hem ırktan gel­ me <d ç unsurn lar, hem islamlıktan gelme «dış unsurlar» ol­ duğu gibi on un nazmında da hem ırki vezin olan <<hece», hem islami vezin olan crnruz)) v ar dı. lAbdülkadir Gölpınarlının tet­ kikleri Yunus Emrede 54 manzumenin aruzla, ayrıca 20 man­ zumnıin de aruzlu heceli yazılmış olduğunu meydana çıkar­ dı. Evet, aruzu bilmeden yedi asrın başındaki Yunus Emrenin sesini bile tam olarak tadamayız.) da ha

__

-

.

SADELİK KAİDESİ : 1 4 üncu asırdan itibaren Ahmedi 1 Şeyhi, Necati, Ahmed· Paşa, Zati ve nihayet Baki ile, 17 nci asırda da Nef'i ı:;ayesinde divan nazmı fars �lirine meydan okuyacak bir ihtişam kaza­ nir. Divan şairleri insiyaki bir sezişle . şiir dilini nesre kar­ şılık sade tutmanın yolunu da buldular. Bu iş acieta kaide­ leştirihnişti. Divan Edebiyatının hem «inşa)) da, hem <<nazım)) da iki cepheli bir üstadı olan Nabi «Divan-ı gazel nüsha-i kaa­ mus değildim diye nazımda lugatperdazlık yapılışını yasak. ederken «inşa» da istediği gi bi lugat parçalayıp duruyor­ du. Şeyh Galib de lugatperdazlığı «manzum söz içinde aynı siklet» gördüğü halde : «İnşaya verir eğerçi ziynetn diye onun ancak nesirde caiz olacağına izin verdi. Divan nazmında, yabancı terkibler bile bulunrruyacak derecede sade beyitler, tahmin edilemiyecek kadar öyle b ol dur ki, bir meraklı bunları top1asa, basit kimselerin bile an­ lıyabileceği, bir iki cildlik bir antoloj i meydana gelebilir. Bir• kaç misal vereyim diye FuzuU ve Bakiye aid notlarıma şöyle bir göz atarken kağıdda kırk, elli beyit toplanıverdi. Zaten bu hcıkikati böyl e bir yazıda misaller sıralıyarak göstermeye ­


D İ L DAvAsı

20 lüzum da yoktur.

Tanzimat edebiyatçıları divan nesrini der­

hal yıktıkları halde divan n azmının kılına bile neye dokun­ madılar ?

Dokunmamak şöyle dursun, (( te c eddüd» icabı garb

ettiler. Vakıa

hepsi o nazmı terennüm nazım şekillerini de ka­

bul ettiler amma o nazımlardaki <edil» de divan tarzı nazım­

lardakinin seslerini

aynı idi. Bundan başka onların hepsi asıl kuvvetli

hep eski tarz şiirlerde

gösterdiler. Namık Kemalin

«Hamaset kasidesi» ve «murabbalarrn yanında yeni tarz man­

zumeler bir kekeleme gibidir. Hfunidin · ((Makber» i b ile na­

zım sesi bakıniından mesela ((ölü)) nün yanında pijamalı bir sallap atilik gösteriı;. Neden? Divan nazmının sesi onların iliklerindeydi de ondan, o sesin yedi asırlık bir heybeti var d ı da ondan, o ses, Fuzuli, Baki , Nef'i, Nedim, Gaalip gibi dehalar yetiştfrmişti de ond an . ŞEYH GAALİB ve MAYKOVİSKİ : Geçen sene «Tasvir» namına bir

edebiy at anketi yapan Dül gere .anlattığım fıkrayı hatırlatayım : Nazım Hikmet rusçayı söktürdükten sonra bolşeviklerin en büyük şairi olup

Bahadır sonra

intihar

eden

Maykoviski'ye Şeyh Galibin bir

(«Güneşin

tercüme ederek

okur:

fariusu i çinde ,

fanusun camına

büyük mumu

kıtasını

göğün mavi

hiç zarar ver meden yanıp roeminin öyle bir şulesi var ki onu güneşin yerine koysam göğün o sonsuz fanusunu çatlatırd!j Sina çöllerin deki Tfu dağı, ki Allah orada Musaya tecelli et­ ti, şimşekler ve yıldırımlar yuv ası olan bu gönüldeki nur cumbüşüni4ı heybetini o Sin adak dağ' dahi görmedi.ıı , Bu ter­

o

duruyor. . Halbuki gönül

i

cümeyi beş, altı defa dinliyerek her defasında yerinden sıç­ nyan Maykoviski, en sonunda Nazım Hikmete aynen şunu

söyler: «Bizim ula�mak için çırpınıp durduğumuz şiir sizin eski şairleriniz çoktan ermişler.»

meğer

DİVAN

NAZMININ HALKA

idealine

İNİŞİ :

Bütün i sl am aleminde <cmevzunıı demek «aruzla yazılan» demekti. Onlar «hece» ye · vezin diye bakmadıkları için heceli şiirlere nazım demediler. Divan şairleri içinde yalnız Nedim bir «türküı) yazıp bunu divanına koymak suretile hecenin de nazım olabileceğini kabul etti. Rahmetli Sad eddin Nili:hetin bildirdiğine göre, Şeyh Galibin Revan köşkündeki el yazma-


TÜRK NAZ M ININ ZAFERİ

'H

sı d iv an ında dahi heceli bir türkü varmış. Demek ki yalnız örnek vermek suretile bizim halk edebiyatına el uzatmış o ldular . Yalnız iki si , Nedimle Galib, y ani Divan Ede­ biyatında yenilik için en çok çırpınan iki muztarib. Divan şairleri umumiy etl e aruz hakkındaki esas telakki­ leri yüzünden halk edebiyatına inemedil er amma halk şair­ leri divan şi irin e ç ıkarak yukar ıdaki şiiri kendilerine indirme­ nin yolunu buldular. B un da en çok Fuzulinin t esiri olınllij­ tu. «Aşık» dahi denen <csaz şairleri» Fuzuliyi velilik h file s il e parl ıyan en büyük aşık gördükleri için onµ pirl eri gibi ka­ bul ederler. Saz şairleri aruzun bilhassa iki veznini ele ala­ rak halk edebiyatında <cSemaiıı ve «Kalenderiıı i smil e iki «ne­ vi>ı yarattılar. Diğer tar aft an Aşık Garib, Gevheri, Emrah, Derdli, Seyrani gibi en ünlü halk şa irl e r i aruza da hakkile 1 asarruf ettikleri için «hal k ıı ile <<Divamı ı birbirine b ağl am ış oluyorl ar dı .

ikisi birer

İKİ AKSAKLIK: .

Divan şiirinin en çok aksayan iki ta rafı vardı. Biri <mazım ŞE'killeri )) ile <m az ım mevzuları)) nın mua yyen ve mahdud oluşudur. Onlar bu iki çem ber den çıkamadılar. Bundan ken­ dil e ri bile bıkmışlardı. B ak i : <cVallahi g az el söylemeden çok­ tan usandıkıı dediği gibi Nedim de «Fersudedir dima ğ gazel­ den kasidedenıı diye yorgunluğu nun koyuluğunu anlattı. Şeyh Galib de «Divan yolu s anm a bu zeminbı diye başka bir yol tuttuğunu söyledi. «İslami kubbeıı nin al t ından çıkamadığ1 için istediğine eremezdi ve eremediğinden o da sa d ece divan şa .iri olarak kaldı. İkinci aksaklık divan şiirinde Türk s esin in «imale)) yü� zünden bir nevi esarete mahkum ol u ş u dur. Aruzun muhtac olduğu uzun hec el eri türkçeden de bol bol yakalıyabiJmek için divan şairl eri bizim kısa heceleri uzattıl ar . Fakat büyük divan fairlerinin kuvvetl i bir <<İÇ ritimıı leri olduğu için bu imalelere bir nevi çeşni ve yum�klık da verebiliyorlardı. Füzuli: «Suya vers in bağban gülzarı zahı-net cekmesin>ı der­ ken uzattı ğı <<sfü� ile manaya �.id det, Baki : « Hur Ş i de baksa göz­ leri halkın dola gelür» derken ifadeye rikkat, N ed im : «Dö­ vülmeğe, kôvulmaya, sövülme ye, billah - hep ka ailim amma ki efendim senin olsam» derken edaya şuhluk veriyordu.


22

DİL

DAVASI

T anzi mat şa i rl eri ise bunu da yapamadılar. Şinasi «Aç idi bi r karakuş yavrus u .. .>> derken « i di » nin <ıi» sin i kuyuya kova sarkıtır gib i aşağıya çekiyor, Namık Kemal : «Sıdk ile terke­ öne doğru d erken «ile)) nin «e» sini bir etek gibi delim ... » yayıyor. H ami d de « Karı şma çık sa eğer . . . » derken «karşıma)) nın «ma» sı karşısına bir engel gibi 4iltiliyordu

TÜRKÇE SESİN İSTİKLALİ : Türkçeyi bu ezilip büzülüşten kurtarmak için ilk him m e­ ti m u all im Naci gö st e r d i . Bu o ka d ar mühim k i Mehmed A kif liSıhhat Yurdm> ndaki hasta yatağında bize: «Naci olmasaydı Tevfik Fikret de olmazdı, ben de olmazdım» dedi. Fikretin koskoca « R üb ab ı Şikeste» sinde iki üç taneden b a şk a imale yoktur. Mehnied Akif ise yedi tane ki tabın d a bir tane bil e i mal e yap manı. Akifin Fikreti ikmal eden asıl t ar af ı �ur ad a.

Fikret n azma konuşma dilini koydu amm a bu, kitab ko nu ş­ m ası yd ı. İhti yar balıkçı: << . . . yarı n ümid ederim sul ar b ir az d aha sak inl e ş ir . . . » der, Halbuki onun dili ne • «ümid ederiılllı , n e •<sakinleşirn diyebilirdi. lMehmed Akif nazmındaki müka­ lemelerde «ağa» yerine «a», çocuğu yerine «çocuıı di ye c ek ka­ dar t ürk çe yi tam hakkile aruzun sinesin e sindirdi . Bu, cam çubukları bükm ek kadar yaman bir işti. Yalnız Fi kre tin de, Akifin de Tü rk nazmında noksan bıraktıkl arı iki c e nh e var : B ir i ik i s iıl in de dilde yabancı kaideleri muhafaza edişleri, di­ ğeri müka.Iemeli manzumelerinde nazmı nesrin düzlüğüne kadar indirişleri. Birinci noksan türk çenin ist ikl alin e e n gel di , İkinci noksan yü z ü n den de şiirin kendine m a h su s sesi kay­ boldu. NAZIMDA İKİZLİ ZAFER:

Meşrutiyetten sonraki Türkçülük hareketinin en feyizli bir neticesi de kendini nazımda gö s te r i yor. Aruzl u siirl erde

bile yabancı terkibler topyekun atılmak sureti1e türkce a­ ruza katıksız bir saffetle ye rleş t i . Halid Fahri . Orhan Seyfi , Yusuf Ziya , Mithat Cemal, hele Faruk Nafiz, ve �airlel' �airi

Yahya K em al . Aruz, t ü rkç eye taı:r aınen ram olmuştur. Bu, hem ka t ıksız türkçenin dil bakımından, hem ;,iir denen büğü1 ü mu­ ' Siki ni n ses estetiği bakımından ik i zl i bir zafer oldu. İ şt e tam ye--


TÜR K di asrın

emeğile

N A Z M I NIN

ZA FER

l

bu zirveye er diğimiz zaman «aruz öldü)) diyo­

ruz. Fuzuli'den b u gün e kadar asırlar boyu ölmez şiirler yaratan

dill e yarat­ bile billur türkçeyi aruzun mitolojik gerdunesi üs­ tünde ebediliğ€. götürmeğe yeter.

öyle bir vezin ölür mü? Yalnız Yahya Kemalin canlı tığı

şiirler


ilk On Yılın Tablosu Atatürkün hayatı dad)ı

büyük

malı1m:

heyecan dalgalarile çalkanan

heybetli

Harbiyeden yüzbaşılıkla çıkar çıkmaz «istib-­

la mücadele,

«31 Mart irticarn

nda

«Hürriyet ordusu))

!rnn Erkanıharb Reisliği, sonra silsile silsile cenkler ; Trablus,

Balkan, Çanakkale, Şark cephesi, Yıldırım orduları ve İ stik­ lal

muharebeleri.

Böyle

olur mu ? Ata.türk dil

hir

askerin dille uğraşmağa vakti

işini ancak 1928 deki

«harf inkılabrn ile ele aldı. Dil davamızın yirmi yıllık bir ömrü var. Bunuri ilk on yılı tastamam onun devrinde geçer.

ATATÜRKÜN BİR SUALİ : Adana s�yahati zamanı. günü

öğleye

kadar

1923 martının

Mersinde

17 nci

çok sinirlenip

Cumartesi

öfkelenen

Gazi

Mustafa Kemal Paşa öğleden sonra Tarsusta, Suphi Paşa fab­ rikasının çağlayanlı bahçesinde çok neşelidir. Zeybek oyunları oynatıyor, şarkılar söyletiyor, şiirler okutuyor. Ben de Nazım Hikmetin İstiklal cengine aid «Kırk haramiler» şiirini oku­ muştum. Birdenbire Gazi Paı:;anın şöyle bir sualine he­ def oluyorum: «Söyle bakayım İ smail Habib, bizim en büyük şairimiz kimdir ?» İ sabet ettiremezsem başıma iş açarım endi­ şesile olacak, «Vallahi Paşam, dedim, kadınların kendileri

şiir

de

ol duğu için şairden en iyi onlar anlar, seyahatin başın­

danberi merak ediyorum, acaba Latife Hanımefendi en

çok

hangi şairimizi beğeniyor ?» Atatürk refikasına dönüp «Sahi, Latife, sence en şairimiz kimdir?))

deyince

büyük

Hanımefendiye verdiğim pasla ken­

dimi kurtardığıma sevindim amma Laıtife Hanımın hiç tered­ " düde lüzum görmeden : «Bunda şüphe mi var Paşam, en bü­ yük şairimiz elbet Tevfik Fikrettir.» diye verdiği cevabı Ga­

zinin de kabul etmiş görünmesi beni tasalı tasalı düşündür­ dü. «Hal i s türkçe» namına iç i md e bir şey kınlmıştı.


İ L K O N YILIN T A B L O SU

25

TÜRKÇENİN ZAFERİNE RAGMEN : Bundan evvelki üç yazı türkçenin, nesir ve nazımda, a­ boyu bir cihadla istiklaline nasıl kavuştuğunu ar.latır. Tarsustaki sahneden on yıl önce dilden yabancı kaideler a­ tılmak sayesinde türkçe kapitülasyonlardan kurtuldu. Tar­ sustaki bahçede : ccArtık Serveti Fünuncuların o lfıgatli ter­ kib-li sun'i dili çoktan _yıkılmıştır» diyemezdim. Zaten o yı­ kılışın tam olmadığı o bahçeden bile belliydi. Hala Cenab ve Nazif en büyük nasir, Fikret en büyük şair öyle mi ? Öyleyse gencliği Serveti Fünunun lisanından kurtarmak için var gü­ cümüzle savaşmak gerek. Kastamonudaki intihab vazifem bi­ tip de Ankaraya döndüğüm zaman hemen o yıl , yani 1923 de, ilk eserimi yazmağa koyuluyorum. İçimde yalnız şevk de­ ğil, hınç da var. İşte yedi yüz sahifelik «Türk teceddüt ede­ biyatı tarihi» o hınçla meydana geldi.

s ırla r

İKİ KİTABDAN İKİ FIKRA: 1923 de yazılıp ertesi sene basılarak daha ertesi yıl neşir sahasına çıkan o kitabın son sahifesi şu satırlarla biter : « Evet, Arab ve Acemin kaideleri atı ldı, Fakat harflerimiz .

.

gene bizim değil. Sadamız ve imla mız yok. Sarfımız hıila ka­ rarsızd.ır. Türkçe namına ne_!

kadar türkçesizlikler yapıyoruz:

Milli lisanımız var, öyle mi? Çok acele; henüz milli kamu­ sumuz yok: Türkçeye medeni lisanların kemalini vermek; rab­ bim, bu ne muazzam, bu ne güzel btr eser olacak. » Bu yedi

yüz sahifelik kitabda bir tane yabancı terkib yoktu . Onun yazıldığı sıralarda, 1922 sonlarında, rahmetli dostuhı İbrahim Necmi Dilmen de aynı mevzuda - ccTarih-i Edebiyat dersleri» nin ikinci cildi olarak «Edebi teceddüdümüzün zuhur ve tekfunülfüı ismile 327 sahifelik bir kitab neşretti: O kitab şu satırlarla başlar : ccOnüçüncü kurn-u hicri tarih-i alemin b ü yü k bir inkiliibına .şahid olmuştur: Fransa inkiVab-?. -

kebiri o za'mana kadar mer'i olan usul-Ü medeniye ve siyasi­

yeyi defnederek yerine büsbütün yeni bir siyak-ı medeni ve içtimai vazeylemiş v e bu ink.ıU�bı yapan Fransa milel-i mev­ cudeye pi{'V{i;..yi tec'eddüt

sıfatını almışm. ıı

hep bu minval üzere de ·:am ediyo"'rdu :

Bu kitabın

lisanı


DİL

26

DAVASI

HARF İNKILABlNDAKİ ENDİŞE : Kendi kitabımın son satırlarında «fakat harflerimiz gene

bizim değil» d eyi şiml e har f inkıl abına be ş

l ık etmiş

olmamı çıtl atar ak övünmek

yıl önce taraftar­ istediğimi sanmayınız .

Bu c ihet i o kitabı yazandan da, Hüseyin Cahi d Yalçından da

çok önce, ta 1868 de, Londradaki «Hürriyet» gazetesinde Na­

m ık Kemai

koskoca bir makale ile heybetli heybetli anlat­

mıştı. Hüner Latin harflerin in kabulünü ' istemekte değil, bü­

tün hüner onu tatbik sahasına çıkarabilmekte idi. Bunu an­

Qak

At atürkün s on suz

prestiji yaptı. Hc::n

so ns u z

prestiji,

hem tabiat kuvvetleri gibi· önü n e durulmaz mehabeti. Başka türlü bir milletin bütün okur yazarları bütün ömiirkri bo­

yunca el de ettikleri bir nimetten kendilerini bir a,n da mah­ rum edebilir miydi? Ş i mdiki nesil anlamaz. Bi z l er giden harf­ l erle o gidişe k adark i ömürlerimizi verdik. Yaptığımız bu fe­ ·dakarlığa karşı mazimizin bin yıl lı k kül tü r ü nd e n ko pm ak gi­ bi b lıy ük b i r endişem i z d e vard ı . Cumhuriyeti kuran Şef bin yı l ııı harflerini atarken « C u mh uri y ehı gazetc:S i n i kur an da çok mühim bi r başmakalesile o büyük en di ş em � z i önliyecek bir ted­ bir öne sürüyor du . YUNUS NADİNİ!'f YAZISI : Rahmetli Yunus Nadi bütün okur y az arla r ın aydınlık bir al em­ den koyu bir alaca karanlığa d ü şm eme s i için en az on beş yıllık

b ir

zaman teklif etti . İlkmektebin birinci sınıfından

darül­

fünunun son sınıfına kadar uzayan on b eş senelik bir zaman. Almanlar gotik harflerini a tıp Latin harfkrini alabil m e k için yarım asırdan fazla bir zam an ayırdılar. Bizim de hiç olmaz­

sa tahsil müddetince onb e ş seneye ihti yac ım ız var. O müddet

. için rle durmadan mazimizin

birinci plandaki kültür e serl er ini

yeni harflere çevirmiş oluruz. On beş sene bitti ği zaman ar­

tık hem

alaca karanlığa dü şm eksi zin , hem mazimizin kültü­

r ü nd en kopmaksızın emin adımlarla . . . Neden sonra Nadi Beyin kendisinden di nle dim . Atatürk o yazıyı çok haklı bulmuş. Fa­

kat der ki : Bu iş bir a:p. evvel kendisi hayattayken başarılmak

lazımd ır. Ne

olur ne olmaz haya ta gözl erin i yu muverir s e baş­

lanan i�. yarı yolda kafaQilir. Ne kadar haklıymış, ne kad ar.

'Ünbeş senel ik zamo:.nın son beş senes in i göremedi.


tL K

ON Y İ LIN

T ABL O SU

27

İ DEALİSTİ N HAMLESl :

Ebedi Şefin en kabarık iki vasfını hep biliriz : O, hem en heyecanlı idealist, hem en katı realistti. İdealistliğinde motörünün hamlesile, realistliğinde de freninin kudretile iş gör­ dü. <ıHarf inkılabrn ndan sonra bir iki sene kekeliye geveliye yeni harfleri söktürdüğümüzü anlayınca dil davasını ele alı­ yor. Atatürk bu davaya önce idealist tarafile atılacaktır. Ö­ nünde çok cazibeli bir ideal var: Sinesinden bütün yabancı kelimeleri atmış, · atılanların yerine (pir yandan mazinin eski kitablarında uyuklayan öz türkçe kelimeleri diriltip, bir yan­ dan halkın §ifahi kamusundaki sayısız _]{elim,el�rLtoplayarak, bir · yandan · da iür.kÇeni� b°iiİıyesiıideki « ür etm� -ka b iliyeti» nden faydalanmak suretile ; hiçbir yabancı dile minneti olmıyan, akpak, tertemiz, katıksız bir Türk dili meydana getirmek : Böyle bir ideale öyle bir idealist nasıl vurulmasın? Atatürk da'vaya motörünün bütün hamlesile atıldı. BÜYÜK HAMLENİN İLK ESERİ : 1932 yazında, Dolmabahçe sarayının yal d ızlı , ihtişamlı M<:ıayede salonunda, o zaman Amerika Genelkurmay Başkanı olan General Mac Arthur'ün de bulunduğu , «Birinci Dil Ku•· ırultayrn nm ilk toplantısı. «Türk Dili Tetkik Cemiyeti>> nin kurultaydan sonra harıl harıl çalıştırılması. Bu birinci safha­ nın ilk mahsulü 1934 de çikan «Tarama Dergisi» dir. <.,Ç ift sü­ tunlu, 840 sahifelik koskocaman bir kitab. Orada en kökleş­ miş, en çok bizim olmuş kelimelere bile, öz türkçe namına, sürü sürü karşılıklar bulunmuştu. Mesela «kalem» yerine : ç�_, kavrı, sızgıç , y�z�_ç_. . . «Mezarn yerine : Basaga, gö m g�_,_, ko_my_? , kurgan�SI:iı, tüke, tünerik; kom ; söki... . · hatta <<.destek» gibi destek1Çd.esteksiz, destekle-mek-diye-· tasrifini yapıp dur­ duğumuz bir kelimeye bile acayib acayib karşılıklar : bagam, ---taban, direngeç, bagana, tayak, öçek, yamaç.. -�

.--- �·

------

«TUNADAN BA TI YA>> ZAMANLARI : 1934 yılı «Öz türkçe humması» nın en had devreye çık­ tığı zamandır. «Kuş diliıı ni andıran çetrefil bir kargaşa­ lık. Benim Tuna yolile Avrupa seyahati o yıla rastlar. «Tu­ nadan Batıya>ı yazılarında iki endişem vardı. Biri Varna do­ layısile İkinci Muradı, Niğbolu vesilesile Yıldırımı, Belgrad


D İL

28

DA V ASI

muhasarası anlatılırken Fatihi ve Mohac zaferi canlandırı­ lırken Kanuniyi methetmek zarureti. Halbuki o zamana ka­ dar Osmanlı padişahlarına methiye kimsenin aklından geçe­ Yunus Nadinin bu « Tun a d an Batıya» yazılarına de­ mezdi. rin alakasını bütün içyüzü ile Fer i dun Osman Menteşeoğlu gayet iy i bilir. Nadi o yazıların hem çıkmadan bir gün ön­ ce, hem çıktığı gün ilk sa hifede ilanını emrettiği için Feri­ gün Abi din Daver dun O sm an d yolda hareket ederken bir ağa be yimi z «Yahu, seni n yazılar sa ray · kabullerinde el i altın sopalı te şrifatçı nı n gelenleri i l anına benzedi ! )) diye alay bi­

le dmişti.

Evet Feridun Osman iyi bilir. Bir gün Yunus N adinin od ası na gir di ği m zaman çok n e şe l i bir tonla dedi ki: «-Dün (O bu­ gece sofrada senin Belgrad yazısı okunurken biri, kim ol du ğun u da söyledi) Fatihin aleyhinde bul u n­ nun maya kalkınca Gazi ona «Sus , F atih kim , sen kim? O bü­ yük adamın ismini abdest al da ağzına öyle al » diye çıkış­ tuı Bunun arkasından şunu da ilave etti: ((Senin onlar yal­ nız hükümdar değil ; s erda r dır , diye yazman çok iyi olmuş.» İ şin padiş ahlar t arafı böyle atlandı. Fakat dil tarafı? O ya­ zılarda gücümün yettiği k �d ar saf türkçe kullanıyordum ama «Tarama Dergisi dili)) ne hiç yanaşmamı�.tım. Yunus Nad i gene bir gün (Artık o yazıların sonl arına do ğru 1935 senesının ortalarını ge ç m iş ti k ) şunu dedi : «Dün ge c e Gazi­ ye s enin Avrup a· yazılarından birini okudum ve dedim ki: Türkçeyi bundan daha fazla zorlarsak sun'i dile gideriz. Ne dersin ? G azi kızacağı yerde hak verir gibi başıllı salladı. Ga­ liba bu iş yakında düzelecek.» REALİSTİN İŞE KARIŞMASI :

ç ıkan «Cep Kılavuzu )) . Belli R ealist kul ağı na b i rş eyler yanına gi dip söylemiş olacak. Atıldıklarına yana yak.ıla hayıflanıp durdu­ ğumuz yüzlerle ve y üzl erle kelimeler, bir de baktık ki, «Cep Kılavuzu» ile geri gelmi ş : «Ahlak, akıl, asker, bahar; beden ; can ; cümle, defter, din, edeb, end am , ferd ; fikir, ha­ yal , haber, hafta, hak , heykel , hükumet , hürriyet, ırz, kalb, kal em. . .>> Yal nız �ilimizde değil, hepimizin damarında olan

İkinci

Atatürk,

safha, 1935 de

idealist Atanın


İLK ON YILIN bütün

bu cins

TABLOSU

canını kelimelerin

gelişlerine öyle

c and an

sevindik ki. F akat kurtulan bu mesud kelimeler an c ak dört

yüz kadardı.

Ertesi sene 1936, gene Yunus Nadi, kapıya tenbih etmiş,

doğru odasına gir dim : «Büyük müj de» «Gazi gayet tılsımlı bir anahtar buldu. Öyle bir anahtar ki en yabancı san dığı mız kelimeler bile türkçe oluveriyor.ıı Geçen sene dokuzuncu ölüm yıld ön ümü vesilesi­ le yazdığım «Eserinin muhasebeshı , «Cumhuriyet)) 10 kasım 1947, başlıklı yazıda dil inkilabmdan bahsederken, Yunus Dil» n aza Nadinin «Tılsımlı anahtarıı d ediği bu e<Güneş riyesi için şu satırları yazmıştım. <(Atatürk dilde inkılab olamıyacağını e<Güneş Dilıı naza­ riyesile güneş gibi ortaya atmıştı. O, ne bir nazariye, ne bir şey; o apaçık şanlı bir ricattir Atatürkün yüksek kumandan­ Iik vasfını onunla da anladık. İyi kumandan yainız taarruz etmeyi değil ; icabında çekilm eyi de bilir.>> O zaman bunu ya­ z arken ondan üç d ört yıl önce, mebus olduğumuz vakit Falih Rıfkı Atayın «Ulus)) taki o dasınd a bize : Atatürk'ün : «Bu dil işi bu tutumla sökmiyecek, ben öldükten sonra döneceklerine ben ktndim dönerim)) dediğini ilave etmeğe lüzum bile görme­ miştim. Nazariyenllı kendi, Atanın ne yaptığını herşe yin üstün­ de apaçık gösteriyor. «Atatürk'ün eserin i bırakmayızıı diyen­ ler esere Onun bıraktığı yerden başlamalıdırlar. Halbuki O öldükten sonra (<Güneş Dib in adı bile anılmadı. idarehaneye

varınca

dedi ve anlattı:

-

.

-

­


Şimdiki On Yıl 1928 deki harf ink.ılabındanberi yirmi yıllık ömrü olan dil davasının ilk on yılını geçen yazıda anlatırken üç esas safhanın tablosunu gördük. Birinci safha, ((Tarama Dergisi», Atatürk davay ı sadece idealist tarafile ele aimı ştı; ikinci safha, «Ceb Kılavuzu», realist Atatürk idealistin yanına geldi ; üçüncü safha, «Güneş - Dil», meydan sadece realistindir. Bu nazariye için a,paçık bir ricattir dedik. _ Fakat bu rica,t dil davasından değil, <cTarama>ı ve ((Kılavuz» denemelerinden dönüştli.. Realist Atatürk çlil davasından dönmek değil, aksine o davayı asıl bü­ yük dil inkilabına yöneltmişti. Nedir bu <casıl büyük dil in­ kıl abı ? »

HEPİMİZ İÇİN BÜYÜK HEDEF : Çeyrek asır önce yazılan yedi . yüz sahifelik <<Türk teced­ düd edebiyatı tarihi» nin son sahifesindeki fıkrayı bu «seriı> nin ikinci yazısında aynen görmüştük. O fıkra şu cümleyle bitiyordu': ccTürkçeye medeni lisanların kemalini vermek, rab­ bim, bu ne muazzam, ne güzel bir es er olacak.» Evet Türkçe­ yi medeni dillerin bütün mefhumlarını ifade edecek bir kema­ le çıkarmak, işte hepimizin birleştiğimiz ve bi rle şmemiz la­ zım gelen büyük hedef budur. ve bu ideal hedefe varmak : İşte asıl dil inkilabı buna denir. ·

İNÖNÜNÜN İNKILAB

TARİFİ :

1925 Nisanında Türk Ocakları Kurultay azası olarak Baş­ İsmet Paşanın huzuruna kabul edildiğimiz zaman yaptı­ ğı kıymetli beyanat arasında bize inkılabı da şöyle tarif etmiş­ ti : <eİnkılab olmıyacağı ya pmak değil ; tabiatile olacak olanı vaktinden evvel yapmaktır.>ı İşte medeni dillerdeki bütün mefhumları türkç emi z de de tastamam ifade iç in , bütün kuvvetl e­ ri ve imkfuıları bir araya toplayıp, bütün hızımızla harekete geçer ek , ilerideki o mesud hedefe bir an evvel ulaştığımız zaVl· kil


Ş İ M D İK İ

O N

Y I L

31

man en hayırlı bir inkılabı başarmış olacağız. O hedefe .ney­ le gidilir? Bütün medeni milletler neyle gittiyse onunla, ya­ ni. Jlimle.

İLİM DEVRİ : Üstad Fuat Köprülü bundan on yıl önce, yani İnönü devri­ nin ilk aylarında, <cÜlkü» m ecmu asında İnönü'nün iktidara geli­ şile «Türkiyemizde ilim devrinin açıldığı» na dair çok esas l ı hir yazı neşretti. Bu, Atatürk devrinde ilim yoktu demek de­ ğildir. Fuat Köprü lü safha safha inkılab hamlelerinden sonra rükudetli ilim devrine s ıra gel di ği.ni anlatıyordu. Hele dil ba­ kımından hedef açıktı: Dilin kendi <colması lazım gelenıı bir emel değil, ((olduğu gibi olanıı bir hakikattir. Dili kendi eme­ l im1zle istedi ği m iz yere götüremeyiz, vazifemiz ilmin aydın­ l ıği le dilin kendine gitmek olmalı. Atatürk ki ilmin en yanıltmaz bir mürşid olduğunu Ankar a Üniversitesinin cephesine yazdırttı. İnsan oğlunu cin değil, şeytan değil, kendine kulak asıl m adı ğ ı zaman ilim çarpar. ((DİL KURU LU »

NUN

HAYIRLI ESERLERİ :

Fuat Köprülünün o yazısından b ir az sonra, 1 939 da, Besim Atal ayın ((D i van -ı Lugat-üt-Türkıı tercümesi çıktı. Kaşgarl ı :iVJ:ahmudun, <c Tür kol o j hı ilmine sonsuz ' ufuklar açan o hazin e ­ l•=r değerindeki abi d ev i eser. Dil Kurulu,(yeryüzünde ancak bir tek nüshası bulunan o tam manasile eşsiz eserin fotoğra:l;­ larla bir de (( t ıpkı basrn sını meydana getirdi� Gene 1939 da halk ağzından ((Söz Derleme Dergisi» nin çıkışı'. ((Türk Teced­ düd Edebiyatrn nın son fıkrasında şu cümle de vardı :.('4,.Anado­ lunun şifahi kamusunda ne kadar canlı, veciz, ve bilmediği- , miz kelime yaşıyor. Ş.) işte «SÔz Derleme Derg isi» ile çeyrek a­ sır önce açıkladığım o emelime kavuşarak onun s ahifelerind e kendimi çocukluğumdaki ana dilfo süt buğulu havasında ya­ jıyorum sandı1n . Arkadan, 1941 de J ean Deny'nin o dillere destan <cTürk Dili Gram eri » nirt tercümesine ·başlanması, onun arkaı.;ından, 1942 de <<Kudatgu Bilig» in fotoğraflarla üç tane «tıpkı basrn sı.·,, eh, diyorduk. Dil Kurulu sahiden hay ırlı yo­ lu tuttu. ·

ROTANIN DEGİŞMESİ : Kurulun bu

h ay ırlı

neşriyat safhası tavsamağa başladı. Öyle


32

D

1L

D A' V

ı\ S I

bir kurulun yapacağı ve yapmakla mükellef olduğu en müsbet iş bütün dünyada Türk dili bakımından birer hazine değeri taşıyan o gi bi eserl er in bugünkü dilimize maledilmesi olacaktı. Başlanan eserler arası�da bitirilen ya ln ız «Divan-ı Lugat ü t Türk» tür. «Kudatgu Bilig» in sadece «tıpkı basrn larile kaldık. On un bugü nkü dille izahlı tercümesi yapıl madı «Söz Derleme Dergisi)) nin K harfi sonuna kadar yalnız iki cildi çıktı. Sekiz yıldır hala üçüncü cildini bekliyoruz. [1] Al i Ulvi El öve tara­ fından tercüme edilen. J ean Deny gramerinin sekiz yıldır ancak onuncu fasikül ü çıkabildi. Bu gibi hayırl ı eserlerdeki bu tavsayışa karşılık «Tarama» ve «Kılavuz» zamanlarına dönmek isteğinin hızlandığı görülüyor. Rota değişmişti . -

­

.

SEKİZ YIL ÖNCEKİ YAZILAR : 1941 başlarında bu rota değişmesinin neticesi gazete ve mecmualarda hararetli neşriyat başladı. Yunus Nadi de be­ ni. çağırarak dil için seri yazılar yazmamı istiyor. (ıCumhu­ riyet>ı te 15 Şubat 1941 de n 13 Mayısa kadar bir düzine ya­ zım çıktı. «İnkılab ve tekevvünıı başlıklı yazıda dilin ken­ din i kendi yaratan uzvi bir tekevvün olması yüzünden dil­ de inkıl ab olamıyacağının bedaheti, « Türkl üğün hakkıJJ ya­ zısında Türk dilinin ezelden gelen ırki varlığının heybeti, <cBin yılın hakkrn nda mazi �in diri kalan kültür tarafından «Fesahatin ölümü» nde Os­ m ahrum olmamanın lüzumu, bocalayış)> «lstılahlardaki hezimeti, taraflarının manlıca Saymağa lüzum yok. Dil ilminin teknik tarafile hiç al&­ ta kam olmadığı halde bu seri yazılardan dolayı dil. bahsinde salahiyetli biri gibi görülmüş olacağ ım ki yazılardan bir bm;:uk ay sonra 7 Temmuz 1941 de Ankarada toplanan cNük­ sek Gramer Komisyonu ıı na çağınldım. ...

DİL ALİMLERİNİN MÜNAKAŞALARI : Bir hafta sür en bu «Yüksek Gramer Kom isyonu)) nda boyuna akademik münakaşalar dinledik. Ön safta rah metli Ragıb Özdem, Ahmed Cevad Emre, Tahsin Banguoğlu gibi -dil bilginlerinin özlü özlü, vukuflu vukuflu, hararetli hara­ re tli çarpışmaları hem e ğlenc el i, hem faydalı oluyordu. Dil ilminin öyle inceliklerine gj,rildi ve öyle karanlıklarına da{1)

Eııer

ı;o1:ı:rıı

bn { i\ n l',i.'l cildle 1 ıım a m l ıı n rl ı


ŞİMDİKİ

ON YIL

83

1ındı ki zaman zaman kendi mizi maden kuyusu

asansörile di � alemlere inerek meş'aleli rehberler arkasından dehliz dehliz dolaştırılıyoruz sandık. Fakat neye yarar ki bu «Yük­ sek Gramer Komisyon u n nun «imlan dan b ahs e tme ğ e sala­ hiyeti yokt u . Halbuki bizler oraya imladaki bazı aksaklık­ ları düz eltmeğe fırsat buluruz ümidile gitmiştik. Bu bir haf­ talık komi�yon sonunda edindi ğim en mühim bilgi şudur; Karpiçteki umumi z iyafette yanyana oturdu ğumuz dostum Ahmed Cevaçl Emre laf vesilesi gelerek kulağıma eğilip: o.Milli Şef öyle harikulade zeki ki verdiğimiz i zahatla bütün dil meselelerini kav rayıv er di n dedi. Gülerek : « D emek Şefi kazanm�şınız» dedim.

ARKADAŞLARIN MÜJDESİ : Ankara dön üş ün den iki hafta sonra maarifçi arkadaşlar gelere k bir müj de ver dile r. O sıralarda yen i ç ıkan her biri altışar yüz sahi.fe kalınlığında iki cildlik <c Avru pa Ede­ bi y a t ı ve B iz )) kitabını, Remzi kütüphanesi iki c ildi bi� ara­ da cildleyip, bana da bir hürmet ithafiyesi yazdırarak, Cu mh ur Rei:oirnize göndermişti. 1941 H azir an ın da Almanların Rusya­ ya yönelmesi yüzünden bütün millet gibi ve tabii yükl end i ği evime

gen iş bir hududlarımı­ za d ayandı ğı zamandanberi g eçir il en haf ak anlı günl e rin yor­ dinlenmeğe gunl uğunu gidermek için, ziya desi l e hak etti ği o yaz Y�lova ve Fl orya d a kavuşmuştu. At atü rk gibi h al efi­ nin de okumağa çok m er aklı olduğunu zaten biliyorduk. İşte o dinlenme zamanında bil e, ark ada şl ar ın geti r d i ği müj de yle, o iki cildli k kitabı okudu ğunu öğrenince her fani gibi sevin­ miştim. Me ğ er sevincim bununla kalacak değilmiş.. Devlet Başkanımız, <cyakın arkadaşım olduğunu bjl diği Maarif Veki­ li H asan Ali Yüceli i'lk fırsatt a kendilerinin kitabdan duy­ duğu m emnunluğu bil dir meğe ıı memur etmek lutfund a bu­ lunuvorlar . Üç gü11 sonra, 29 Temmuz 1941, bu «ilk fı r sat» ı «Habib, ayağa Suadiyedeki bir dost evinde bulan Yücel : imn diye söyliyeceğ aynen yi e d a r i illi m kalk, telakki ettiğim bildir il ­ nmın sükranla de ben olup biteni aııl attı.ktan sonra ettim. rica mesine delal etini kendisinden heybetli mes'uliyet dolayısile herkesten

oh

ç e ke n

Cumhur Reisimiz,

dah a

« N a zi tehdidi>ı

fazla

nin

3


D İL

D A' V A S I

İKİ GÜN SONRA: Hasan Ali Y ü cel iki gün sonra Ankaraya d önerken dedi ki : (Teşekkür.ı.ermi inonüne arzederken önünde gene senin .kita b vardı. Kitabı bi tırmek üzere olduğunu s öyl e di . İkinci cııdin 441 inci sahifesine gelmişti. Bana o sahifedeki bir fık­ ram göstererek: «Bu öz türkçe kelimeleri beğenmemezlik yapma sın , hatta yazılarında kendi de kullansın» buyurdu.) Ve arkasından bir Vekilin bir muallime ı?Öyliyec eği tonla de­ ğil, teklifsiz bir arkadaş edasile ilave etti : «Anladın ya , ona göre davran.» Eve gelince � it ab ın o sahifesini açtım. Nasuhi Baydarın Paul Morand'dan 1935 te tercüme ettiği «İris ve İren» vesi­ l e si l e şunları yazmışım : (Tercüme, türkç enin ifratlı ve yer yer sun'i bir dil y a r atma zamanına rastgel diği için: <CYöne­ tim, bel g e , teci m, özgürlük, konu, etki, utku. . . ıı gibi büsbü­ tün unuttuğumüZ' bir sürü kelimeler, adım oaşında ins an ın aya�na çakıl taşl ar ı gibi çarpıyor. ) O zaman Ahme d Ceva­ dın Karpiçteki sözünü hatırlıyarak : «Mademki o ka da r ze­ kidir, hakkın bu c ephesi gi bi öteki cephesini de görecektir » dedim.

MÜHİM BİR BEŞARET: Nitekim dört ay sonra, 10 Aralık 1941 de, o zaman ki İs­ tanbul Ma tb uat Cemiyeti Reisi Hakkı Tarık Us (<Falih Rıfkı Atayın dile dair beyanatt a bulun acağrn vesilesile 'bizleri Be­ yoğlundaki C em iyet binasına davet etti. İ çti m a d a Ulus B.0tç­ ya zarınd an başka Refik Halid, Peyami Safa, Yusuf Ziya, Or­ han Seyfi ve daha b irçok matbuat mensupları var.. E ğer Yahya Kemal, Faruk Nafiz gibi şairlerle Halide Edib, Ya­ kub Kad ri gibi nasirler de bulunabilseydi Me�rutiyet yıll a­ rında yazı dilinden yabancı kaideleri atarak türkç eyi istik­ laKne kavuşturan kalem sahiblerinden hayatta olanların tab­ losu tamamlanmış olacaktı. Falih Rıfkı Atay bilhassa �u iki cih et i belirterek Cumhur Reisimizin dil d avasınd a ilim taraftar olduğunu ve ne diyorsa öyle hareket edilmesin:e ıcin i rip yü):selttiği t ş li e g sahibleri kalem her mill ette dili b ir Hepimize söyledi. beklediğini bizde de bunu onlardan


ŞİMD İKl ON Y IL

35

ferahlık gelmişti . Bu sevi ncle Cumhur Re isimize şükran t�l­ grafı çekilmesini kendim teklif e tti m . AY İSİMLERİ : O günkü toplanışta salonu kaplıyan beşaretti havanın neşesile bütün oradakiler Türçenin , geli şmesine başlanmasını kararlaştırdılar. Galiba Refik Hilit Karay'ın teklifile hemen filiyata geçil mesi için ay isimlerinin konuşulmasına başlandı . Ay isiml erin in Şubattan EylUl e kada r sekiz t anesi hep bi­ rer kelimelik ve hepsi güzeldi: F akat dört tanesi hem iki keli­ meli, hem terkipli: Teşrinievvel, Teşrinisani, Kanunuevvel, Kanunusani.. Vakıa çoktanberi bun l ar ın terkibi atılarak, Birin­ cit eşr i n, İkincikanun şekline g ir di l er amma yabancılıkları yi n e sırıtıp duruyor. Sonra Milacli yıl t akviminin kabulile sona kalan aya « biıı in ci>> , bac a geçen aya « ikinciıı deyip durmak büsbütün aykırıydı. Aklımda kal dığın a göre münakaşarr.J.z neticesinde o dört ay için �u isi ml e r uygun görüldü : Teşrin, Ekim, So­ nay, Önay, İşte <cserbest hava» ile bulunan bu i si ml ere karşı ­ lık ondan dört yıl sonra «resmi :O.ava» il e «Ekim, Kasım , Ara­ l ık, Ocakıı isiml eri kabul ediliyor. Fa�at «Kasımıı ay ismi de­ ğil. yazıa kışı ayıran dönüm mevsimidir.,fAralık bizim eski Türk kadınları arasında iki bayram arasınaaki iki Arabi aya verilen isimdir'.\ Herhalde o s erb e st havalı toplantının unu­ tulmıyacak ibretli bir t arafı var.

«ULUSıı rAKİ HAYIRLI HAMLE : Dil davasını ilim cephesinden de ele almak i st iyen «Cum-• huriyet», 1942 yılı ortalarında, İsmail Hami D anişmend e sütunlarını açarak onun sekiz, on kad ar seri makalesini neş­ retti. Bu yazılar Fal ih Rıfkı Atayın dikkatini ç ekmi ş olmalı ki 1943 te İ sm a il Hamiyi «Ulusıı a angaj e e diyor . Dil Kuru-" lu n d aki öz türkçeci1ik i fr a tı n a karşı lisaniyat ilminin objek­ tif hakikatleri ikti d ar pa rti sin in ken d i ga z et esin de birer a­ bide gibi dikilecekti. F al i h Rıfkı ki Me şr uti y et «Taninı) in­ deki ((İstanbul Mektublamı nclanberi yazılarında ecn eb i ka­ ide kullanmıyan <chalis türkç eci » lerin ön safta gelenlerin­ dendir , «Ulusıı a verdirmek istediği bu yeni hamleyle- en ha­ yırlı bir işe girişmişti. İsmail Haminin mus'ta çıkan methal


Dl

36

L

D A'

V ASl

mahiyetindeki ilk yazısını lisaniyat ilminin en objektif doğ­ ruluğunu s öylediği için zevkle okurken en son satıra gel­ diğim zaman ((eyvalli> dedim. Muharrir bu son satırda, sanki başka misal bulunamazmış gibi, ((Il\ekteb>> in ((Okul» yapıl­ ; masına çatıyordu. Bu bir «takt hatası» idi. <<Okul>> a doku ­ nana Ulus'ta devam im.kam olam�dL Falihin hayırlı ham­ lesi bir kelim� yüzünden daha ilk · yazıda ; yani doğarken öldü.

ANAYASANIN TÜRKÇELEŞMESİ : 1944 sonları, ((Anayasa» nın türkçeleştirilrriesi; vaktileı çetrefilliğine boğularak pek acele kaleme a· Osmanlıcanın lınan o t emel kanunun yeni baştan yazılması çok zaruriy­ di.. ((Cumhuriyet» 1945 yılının ilk aylarında rahmetli ·· İbn­ h1m Necmi Dilmenin ((Türkçe A.11ayasaya dair» başlıklı seri yaz ıl arına sahifelerini memnunlukla açtı. O yazıları dikkat­ le okuduk, Açık söylüyoruz. Hiç bir hak başka haksızlığa meydan vermemelidir. Eski M:ecelle yalnız şark hukukunun bir abidesi değil, · ayni zamanda Tanzimat devri in şasın ın da klasik bir vakarıydı. Şi mdik i Anayasamıza da bu günkü berrak türk ç en in öyle bir mazhariyetini vermeliydik. Hal­ buki yenisi de eskisi gibi aceleye geldi. Fakat fazla üzül­ müyoruz . ·, Mühterem İnönü B aşv€killiği zamanında söylediği güzel bir nutukta: «Mademki insanız, hata veya noksan ya­ p abiliri z, fakat devlet. adamı sıfatile onları bir daha tekrar etmemekle mükellefiz.>> demişlerdi. Hataların tekrar edilmeyip

noksanların düzeltilmesi: Zaten böyle bir ümidimiz bu seri yazılara: neye emek veriyoruz?

olmasa


Türkçenin Zenginliği ve Fakirliği Abry ve Audic'in Fransız liselerinde okunan «Histoire illustree de la Litterature Françaiseıı kitabının ilk sahifele­ rinde Fransız dilinin nasıl' teşekkül ettiği anlatılırken bunun Golvalılar, Romalılar ve Cermenlerle kaynaşmaktan ileri geldiği söylenir. İngilizcenin nasıl t e şekkül ettiğini de geçen­ ki Dil ko n gre sin de Halide Edib çok güzel teşrih buy ur du . E:el tler, Romalılar, kilisen in Ia ti n c ey i d i n ve ilim dili ya­ pışı, 5 inci a sır d a TqtQµların geli ş il e An glo-Sakson dili, 1 1 inci asırdan sonra Semi�&kson dili, 15 inci asırd anb e ri de bugünkü İngilizce. Almancan ın ise daha fa zl a dillerle mey­ dan a ğeldiğini selahiyetliler s öylüyor. Bugünkü medeniyet al emi n in en büyük üç dili, üç ü ele ç e şitl i dil l erin kay naş mas il e son beş altı as ır da esas çehrelerini , aldılar. Halbuki Türkç e daha sekizinci asırda Orhon kitabelerile nasıl ezeli bir kı­ dem sahi bi olduğunu m ey d an a çıkardı . O Avru pal ı diller hep ((terekküblüıı, Türkçe ise «tekli dilıı dir. Hem «kadimıı, hem de kadimdenberi kendi başına akıp gel en dil .

TÜRKÇENİN ÜSTÜNLÜGÜ:

Bu üstünlüğü ll inci asırda Ka'.şgarlı Mahmud yalnız kuııu lafla değil, o abidevi kam usile fiil halinde isbat etti. Türk dili Arapçanın bütün mefhumla:pnı ifade edebilmekten b a şk a Allah dünya saltanatını Türkl e r e verdiği iqin o s alta na tt an nimetl enmek isteyen herkes Türkçe öğrenm ek zorundadır dedi. O kamusu Arap] ara b u nimetler nim eti Türk dilini öğretmek ic;in yazdı. Zaten i ki hadis rivayet ediliyor. Biri : <(Türk d il ini öğrenin, onların uzun saltanatı var.>> Diğeri: «Benim Türk adlı bir ordum var, da l fil et e sapanları o ordu tedip ed er .)) Koca Kaşgarlı diyor ki : Eğer bu hadisler son­ radan ihdas edilmişse demek ki öyle hadisler ihdasına za-


38

D

i L

D A' V A S I

ruret hasıl olm uşt ur, bu zarurete boyun eğmel i . Yok bu ha­ disler doğru ise o z aman da dinin emrine itaat gerektir. Türkçenin Farsçaya üstünlüğünü de 15 inci asırda b üyüle Çağatay şairi Ali şi r N evai , gene lafla değil, «Muhakeme-tül­ Luğateyn n isimli kitabile filen isbat etti.

TÜRKÇENİN HEYBETİ 12 nci asır sonlarında Hindistanda Gaznelileri mü­ teakip ikinci Türk de vl e tin i kuran �ular zamanında, «Şecere-i-ensabı> müell ifi Fahreddin Mübarekşah, All ah ve Cennet dili olan arab cayı istisna ettikten sonra bütün d ün y� dilleri arasında <cTürkçeden daha iyi ve heyb etli bir dil yo ktur» di yo r . Türkçeye rağ'bet gittikçe artmaktadır. Çünkü bütün dünya devleti Türklerin elinde, Türk vatanı şarkt a Çinden, garpta Roma d eVl e t ine , cenupta Hindden, şimalde Ye'ci,i.c me'cüc diyar ın a (yani meçhul iklime) kadar dün­ yanın en gen iş ülkesidir. Evet, Kaşgarlıdan sonr ak i o iki n c i büyük türkoloğumuzun hakkı var. Türk milleti de , Türk vatanı da, Türk qili de hep heybetler heybetiydi.

TÜRKÇENİN ZENGİNLİGİ :

K�garlı ve Nevai gibi eski kaynakl arı iyi bildiği anlaşılan Ali Suavi, bundan 79 yıl önce 1 870 te Pariste · çıkardığı <<Ulum ga� ete si J> nde Türk dilinin «arabcadaki irab müşküla­ tın da n ve saireden dolayı arabcaya fü ik n oldu ğunu , acemceye üstünlüğünün de Nevai'nin kitabile apaçık sabit bul und u ğu­ nu anlattıktan sonra İngiliz ve Amerikan lisaniyatçılarma istinatla da türkçenin Avrup a dilerine faikiyetini söyl er . Bu son dava sın ı ispat için Arthur Lumley Davids'in İngiliz­ ce y a zd ığı «Türk Grameri» isimli kitabına istinad ediyor. o kitabın methal in de {jn giliz alimi türkçedeki «seviştirme­ mek» kelimesinin İngilizcede an c a k 10 kelime ile . . «seviştire­ memek» kelimesinin ise 12 kelime il e ifade edilebildiğini açıklayıvermiş '.)Neticede Al i Suavi hükmünü veriyor : « Türk­ çe en zengin dildir.ı> TÜRKÇE ANA DİL Mİ ? «Milli

Mücadele» devr i ,

1 922

yılı,

Sakarya ile büyük


TÜKÇE

N

iN

Z EN

G i N L 1 G i ve F A K i R L İ G 1

39

zaferin arasında.ki zamandayız: Maarif Vekili Balıkesirli Veh­ bi bey, ki he�erimizdi ve kendisine bir a ğb ey nazar iyle ba­

kard ık , bir gün yan ına girdiğ'im zaman gayet neş'eli bir ses­ le: «Samili Rifat B ey çok mühim bir ke şi fte bul u ndu , Türk­ çe bütün dillerin anasıymış» dedi : Eğer bu keşif ispat edilir­

tarafından kaşifi mükafatlandırılacağı i ç in Ve­ binası salonunda kalabal ık bir toplantı yap ıld ı : Rah­ metli Samili Rifatıiı uzun uzun izah.atını dinledik : On dan sonra kürsüye gel en Orta Tedrisat Umum Müdürü Kazım Nami : «Bu izahatla bunun bir keşif olduğu anlaşıldı, rey i ­ nize müracaat e dile cek » de yi nce rahmetli Topçu İh san bü­ tün ora daki kalabalığa ter cüm an olan bir sağduyu ile ş u ce­ vabı verdi : «Hepimiz verilen izahatı faydalı b i r konferans gibi zevkle dinledik amma bunun bir ke ş if olup olmadığını söylemek bizim ne haddimizdir , ne de buna sel2 11 ' yetimiz vaı-dır : Biz evet desek sonra ilim alemi bunun keşif olmad ı­ ğını meydana ç ıkar ırsa bizim ev et in ne kıymeti ,)lur ? Ak­ sine biz hayır qesek sonra ... » Arka d an rahmetli Vasıf Çınar riyaset makamında bulunan Samih Rifata ((Çince bil i r misi­ niz ? n dedi. «Hayrrıı ceva bını alınca cemaate dönerek : «Va­ ziyet anl aş ıl dı » dedi . Bir sual l e keş if, suya düşmüştü : se

Vek.filet

k al e t

UNUTULAN HAKİKAT : alınamaz. d e mücerred olarak ele Birer kaderleri de milletlere ba ğl ıdır . mil l etler oluyor. akide ve kitab olan dinl ere hacim. veren Yahudilik, hırist iyanlık , islamlık, budistlik ; o dinlere giren milletlerin manzarası ne ise o dinler odur . Hatta değil din; Kat ol ik mi, protestan­ ler, ayn i dindeki mezhepl e r de öyle. o lık mı ; şa şmaz öl çüyü o m e zhebleıı:in aki d elerin de d e ğil, mezhebl ere giren mill etl e rde aramalı. Protestanlı,ğ ı daha di­ namik ,e-österen İngiliz, Alman ve Amerikan milletleri değil mi? <cSünnilikJ> ile « Siiıı liğin farkını Tü rk iye ile İ ra na ba­ karak aniıyabiliriz. D ill er de böyle. Evet Türkçenin ezeli kJ d"'mine karsı ancak 15 inc f asırd an baslayan bugünkü İn­ Fakat İ n gilizl er bir cihan gfü z cenin öm �ü pek güdüktür. üstünü Amerikad aki ço­ da imparatorluğu kurdular, .. bundan Amerikanın lisam dillerini o şi mali ğunlukları sayesinde Dinler

Dinler

gibi

gibi

diller

di l l e r i n


D l L D A' V A S 1

40

yaptılar. Bugün o telaffuzu güç, çetrefil dili

dört beş yüz asırda ,Türk dünya hakimi ol­ hakim dildi. Şimdi türkçemiz de bizim

milyon insan konuşıuyor. 1 1 inci

duğu

için türkç e

de

en

kadardır.

TÜRKÇENİN BÜNYE KUDRETİ : Tab i i milletl erin k ıym eti nasıl y alnı z ülkeleri ve nüfusi.arile o dili · konuşanların çokluğu ve azlığı ile ölçülemez. Abdülhamidin zamanında haritamız İşkodradan B asr a ya , Trablustan Yemene uzanırdı. Fakat biz ölçülemezse dil l erin kıymeti de

çürüktük. Şimdi coğrafyamız kü ç ük, fakat kendimiz güçlüyüz. Türkçemiz de b öyl e Onun kon uşulma sahası daralfü. Fakat büny esin in ku dre ti o lduğu gibi duruyor. Al i Süavinin Lumley Davids'siJ?.den bügünkü Jean D eny y e kadar Türk dili ile uğra­ şan bütün garb alimleri türkçemizin bu bünye kudretine hay­ ran d ırl ar . Nedir bu bü n ye kudret i ? . Onlar meydana çıka.cdı : Sanki. dünyanın dört bucağından bütün d il aliml eri bir araya toplanmış, tasrifleri, kaideleri gayet kolay, istisnası . o] mayan mantığı kuvvetli bir dil yapalım demişler. İşte türkçe böyle .

'

bir dilmiş, FAKİRLİK NERDEN GELİYOR?

Böyle bir .bünye kudretine rağmen bugün dilimizde apaçık bir fakirlik var. Ali Seydi'nin «Resimli Kamusu Osmanlı> si büyük hacımda her bi ri üç sütunlu 1 132 sahife tutar. Müellif kit abın kabında: «Lisani Osmanide müst amel türki, arabi, farsi ve ecn ebi 40 bin kelimeyi muhteviıı diye övünüyor. Halbuki o 40 bin kelimenin çoğu: «Afitab, huq;.id, şems, ka mer , malı, ab, maıı gibi yazı dilimizden yabancı izafetlerin atılıvermesile yuvarlanıp giden lüzumsuz kelimelerdi. Onlar çıka rılı n c a o kamus yarıya iner. Yani 20 bin kelimeye. HalbuJ.d (Victor Hu­ go eserleri nde 45 bin kelime kullandı. Anatole France 50 bin kelime. Bugün medeni milletl erin milli kamusları ilim ve sanatın bütün sahalard :ıl-i "'1 efhumlannı ifade içi.n yüz bini

bilmem ne kadar geçtiler ) Önümüzde duğumuz işte böyle bir şahika var .

tırmanmağa mecbur ol­


T Ü R K Ç E N İ N Z E N G l N L İ G İ ve F A K İ ll L İ G i

41

ATATÜRK'ÜN HAYKIRIŞI :

Bir gün sofr ada Ahmet Cevad Emre türkçenin zenginli­ ğini, rumcaya kayan şivesüe ballandıra ballandıra anlatırken Atatürk birdenbire haykırdı : ((Nerenin zenginliği, fakirin faki­ riyiz. Baksanıza medeni dillere . . . ıı Bu haykırışı yaparken sof­ rada Yahya Kemal de vardı. Btinu elbet Falih Rıfkı da, Fazıl Ahmed de, sofranın di ğer münevverleri de bilirler. Atatürk­ ün o haykırışı, hepimizi medeni dillerin eriştiğ1 zirve ye eriŞ­ tirmek için bir d av etti O haykırış, o büyük hedefe varmak için bir k um an d a idi. O �um an da asıl Tü rk dili inkılabının ne­ rede olduğunu gösteriyor. Bir defa hedefi ap a çık görelim. Ora y a tırmanmanın yolu zannedildiği kadar güç değildir. Çün­ kü medeni m il l et le r oraya varmak için yollar açıtılcır, açılan yoll a r ı asfaltla döşediler, bizler o yolları bırakıp fundalıklar arasında yeniden keçi yolları a ramağa kalkarsak, bu boş emek­ lerle kaybedilen na ki t ve vakit yüzünden yarınki nesillerin lane ti ne . uğrarız. Hepimiz onlara yalnız doğru olanları m i ras l;nrakmakla mükellefiz. Onlar bizim ((bi rn yal::ınımızı yakalarlar­ ı!'>a onun yüzünden ((On>> doğrumuza da inanmaz olurlar. Acı da olsa z ar ar ı yok, açık görüşeceğiz, .


iki Büyük Hak Sekiz

yıl önce «Cwnhuriyet» te

çı k an bir düzine

yazıd an

iki tane sini müstakil birer makale halinde bu iki hakka ayır mıştım. 1941 Şub at ın ın 22 si' ile 26 sın da çıkan o iki yazıdan birincisi «Türklüğün hakkrn, diğeri ((Bin yılın hakkrn başlı kla rını taşıyor du . Birinci hak namına, dile yabancılık veriyor diye, türkçe olmıyah bütün kelimeleri atmak mı lazım ; yok­ sa ikinci hak namına, dile zenginli ktir diye, bin yıldır ye:rleş­ .

­

miş b ütün yabancı kelimeleri bırakmak mı lazım ? B üt ün anla­ şamamazlıklar bu iki hakkın hakkını vermemekten çıkıyor. IRK PAYININ

BİZDEKİ KUVVETİ :

Geçen yazıda Avrupa dillerin in şaret ettik. J.i.,ransada G olv a , Rom a,

«terekküblfüı ol d u ğ un a i­ Cerm E" ırklarile o, ırkla­ rın d il leri birbirl eriyl e kayn a şa k ayn aşa 11 inci ası r d an iti­ baren fran sız c anın ç ehrel erini ç i zme ye b<J.şlad1. 15 inci asırda o çizgiler tamamlanarak fr an sız c a bugünkü si ma sı nı alır. İn­ gilizcede öyle Kelt, Töton ve Roma kaynaşmasile gene 15 inci asırdan itibaren «Modern İngilizce» denilen bu günkü dil te­ şekkül. ediyor. Bize gel inc e : Türkün de, türkçenin de şu asır­ dan başl ıyo r diye bir tak'vimi yok. Türkçenin başı ezelle ka­ rışmaktadır. Tür k de, türkçe de o ezelin kovnundan tek ırk ve tek dil halinde akıp gel iyor İsmimiz ü st ün d e Milletimize «Türk», d il imiz e «türkçeıı diye diye yaşayı p g el d i k ve yaşayıp gideceğiz. Irk türkçenin yalnız un su ru değil, «esas m ih ver i » dir. .

DE Gİ ŞEN

VE

,

DEGİ ŞMİYEN TARAFIMIZ :

Evet, bin yıl evvel İsl amlığı kabullendikten sonra çok de­ rin değişikliklere u ğradık ((Müslüman Tür k » ((Putperest Türkn e bir c eh enn eml ik gibi bakarak ona ((Cihad kıl ı cı ıı çekti. Fakat bi n yılın müslümanlığı içinde gene dimdik Türk kalıyoruz. Kurduğumuz dokuz asırlık İmparatorluk ki, « S el çuk ıı ve «ÜS­ ,

manlrn diye iki

ayrı isim taşımakla beraber

hakikatte ayni


İ K i B Ü Y Ü K HAK milletin

kurduğu yekpa re bir

salta mı.ttır ,

43 bu

İ mp ara to rl uğ a

yab anc ı ırklardan insanlar doldu, fakat içimizde eridiler. Eri­

yenler bizden oldu. Türkçeye de yaban c ı kelimeler girdi, eri­

yen ler dil in vat an d aşı old u . Erimiyenler . . . Onlar zaten ne can­ lı dile girmişlerdi, ne de kendileri canlı idi. Onlar ancak bera­ berlerinde getirdikleri kaidelere yapışarak yazı dilinde dura­

biliyorlardı. Meşrutiyet türkç ülüğil e yazı d ilinden yabancı ka­ ideler atılıverince bütün o sahte kelimeler de kendiliklerinden yuvarlanıp gitti.

TÜRKÇEN İ N İ STİ KLALİ NE PEYMAN : Otuz küsur yıl önce türkçenin o istiklal m azhariy et i ne kar­

şı o şatafatlı ter kip le rin tiryakiliğine alışanlar ne kadar daya­

tıp çırpındılar. Fakat türkç enin ırk hakkı, yani istiklal hakkı götürdü . Dilin bünyesindeki bu istiklal kud­

hepsini süpürüp retini

şimdi daha iyi anlıyoruz.

Meşrutiyet Türkçülüğünün

zaferinden sonra bazı «klişe terkipler�1 in olduğu g ibi kalma­ sında bei s görülmemişti. Meğer türkçe öyle terkiplere karşı bile için için homurdanıp duru yormu ş . Türkçenin iç sesi : Yirmi

yıl d ır dil d ava sın d a y apıl an en hayırlı iş türkçemizde bu iç se­

si duymamız ın daha vüzuhlaşmasıdır. 'Tü rkç emi zi n kendi bün­

yesi n d en çıkan m uk a d d es ses ; v azifem iz yalnız o sesin h akkına

uymak değil, bu uymayı en vecidli bir şevk b il i yo ruz . Dilden

da.lJ. a

aziz neyimiz var ki ona hizmet etmekten daha yük sek

bir zevkimiz olabilsin.

KLİ ŞE TE RKİ BLERE TÜRKÇE KARŞILIK: Nelerdir o klişe terki.bler ? Adetleri fazla de ğild ir , fakat tü rkç en in uzvi bünyesi bunları eritmediği i çin üzülüyordu. Bunlar öyle te rkibler ki manaları sanki kelimelerinden d e ğil

de terkiblerinden çıkıyormuş gibi, terkibi kaldırınca kelime­

ler de manasız manasız donakalıyor. <cEmr-i vaki>> , « akl-ı se­

lim)) ; t erk ib i kaldır, vaki emir, selim akıl ; olmuyor. . Fakat türkçesi bulununca : Emr-i vaki - olup bi tti , akl-ı selim t= sağ­ duyu. Artık işin tılsımı bulundu. Devam edel im : Aks-ül-amel = tepki, havass-i hamse = beş duyu. hareket-i arz = zelzel e veya deprem , hele şu en lüzumlu ve telaffuzu da t ürkç eye en


D İL D

4-t

A'

V A. S

1

aykırı gelen, hani fr en kç ed e cmostalgie» dedikleri şu <<da-üs-sıla», ona da «yı.ır.ğgm...�.» demek ne güzel olacak. Fakat «suikasd» e hfila bir karşılık bulunamıyor . Yalnız onun izafet he cesini atarak

o

suykasd deyip duruyoruz. VaJ.'. sın ğu gibi

k alsın.

da o h al i ile nazar boncu­

YABANCILIGI SIRITAN KELİMELE R :

Turkçe y al nız ((yabancı terkih» e d eğil , yabancılıkları çiy istemiyor. Bunların ba­ zıları, yalnız kanun zorile .değil , kendiliğinden de tuttu : Ce_se= oturum, arzuhal = dilekçe, ekalliyet = azınlık, e kser iye t çoğunluk, intihab seçim, kifayet y eterlik, mütekaid = emekli, müstemleke sömürge, muhtekir vurguncu, mec.,. mua = d ergi . . . Türkç ede zaten karşılığı ol anl ar da kolayc:a çi y sırıtan kelimelere de katlanmak -

=

=

=

=

=

tutup gid e c ekt i r ve tutuyor: Asayiş = güven, gü z i d e

aıat ve e devat

=

ava d anlı k , ıstı fa

verim, tek zib etmek

=

=

=

seçkin,

seçkinlenme; ran d ı man

yalanlam'ak. Sayıp

__:._

gitmeye lüzum yok.

BİR HUSUSİYETE DİKKAT :

<(Şı'.l.ra-yı Devletıı t e rki bl i olduğu ıçm bir kelim eli olan «Temyiz))

n ışt a y » yakıştı da tek

tay)} yakışmadı : Biz (<Mahkeme-i

kelimelik

«Da­

yerine ((Yargı­

Temyiz)) demiyorduk.

İki ev­

li halk diline kadar <cdava Temyize gitti, Temyi zden geldiıı de­ niyordu. K el i me canlı dilde gene d ipdi r i yaşayıp duruyor . . «Danıştay)) daki ((danış)) m Türk kökünden olması onu serripa­ tikleştirdiği halde «yargrn. böyle bir nim etten mahrum . Dil d e

ol d u ğu için « i stisgar karşılı­ dal ccy_fil:?_is)> karşılığı cc kurak>> var di.ye «ratib)> karşılığı ccyaşalrn hiÇ mi hiç uymadıi Geçenki Dil Kon­ gresinde Halide Ecff'b:- i nce bir sanatkar zevkil e <<kıvancı> ke­ lim esinin aleyhinde bulundu. Besim Atalay dostumuz da ke­ limeyi müdafaa ederek medjhlere boğdu. Kıvan ç ; ne kadar macunlu bir lüzucet var bu kelimede. Besim Atalay ki vak­ tile Ank aranın tozunu pudra diye yüzüne sürm üştü; varsın kıvan c ı da krein diye yüzüne bulasın. k:ın<>mayız. Yalnız hepimizin bileceğimiz bir hakikat var. TürkcP o n a sundı.ı i!u­ muz yeni kelimeleri ka b ullen mek için ilk ve en baş şart ola­ rak ((zevk» istiyor.

ıdstisgar»

ğı

karşııl ığı «azım samak»

«çoğumsamak» uydu


İKİ BÜY ÜK TIPKI

HAK

AVRUPADAKİ GİBİ :

Avrupa dilleri çeşitli ırkların kaynaşın.asile meydan a geldi amma, o kaynaşmayı yuğuran Hrristiyanlıktır. O dille­ rin kültür kaynağı da «Antikite» denen eski ��unanca ile ıa­ .

tinceye dayanıyor. Bugünkü Avrupa medeniyetinden Hırısti­ antikiteyi ç.ıkar ını z , yanlıkla o medeniyet tam t ak ır kalır.

Avrupada Hıristiyanlık bin yıl l atinc eyi ilim dili diye kulla­

narak

<(garb skolastiği))

ni yaşattı . Yalnız skolastik medeniyet

mücerreddi, satıhtı, hacim değildi. Avrupa ancak 16 ncı asır rönesansile

Yun an

ve Latine

ulaşıncadır ki

ilim

hacme kavuştu. Biz de bin yıl önee müslümanlığa

ve sanatte

girdik . İ s­

lfunlık da Türkçeyi yeni baştan yuğurmağa başladı. İslamlıktan

da bir «şark skolastiğin kurulmuştu. Bu skolastik medeniye­ tin de müşterek hr ilim dili var. Garbdaki l atinc enin rolünü şarkta arabca oynuyor. Buraya kadar hep A vrupadaki gibi . . ·

BİN YILIN HEYBETLİ ŞEREFİ : Bundan sonra

Avrupadan

üstünlük tarafı başlar. Eski

Yunandan bin yıl müddetle kopan gart; skolastiği satıh kal­ dığı halde şark skolastiği

eski Yunana inmenin yolunu b ul­

duğu iç�n ilim cephesinden hacim oldlL Avrupa Yunanı şarkın bu hacmile bulabilmiştir. Bu isl8.m .

rönesansı

medeniye­

tinde en büyük rolü Türk milleti oynuyor� Farabi, Bi runi, İbni Sina gibi dehalarımız garbı nurlandırdı. Bin yılın islam medeniyetindeki heybetini anlamak için garb dünyasının mey­ dana getirdiği «İslam Ansiklopedisiıı ne bakmak yeter, ga­ yet ince harflerle her biri sekiz, dokuz yüz sahifelik dört cil­ dini dokuz senede tercüme ed eb il di ğimi z ve ancak H harfi­ ne gelebildiğjmiz kültür abidesi, eYet bin yılın medeniyetin­ deki heybetli c:�refimizi bilelim. Başka milletler habbelerini kubbe diy e şişirirlerken biz kubbeler kubbesi şerefim izi hab­ be yapmamalı.y1z.

«TASFİYECİLER}) İN ALDANIŞI : Türkçeden bütün yabancı kelinıeleri

İslam

kiUtü:r

atmak isteyen (<tas­

hazinesine dokun­ dukl arı n ın farkında mıdırlar? 1'l"e Türk mill eti b i n yılın öte-

fiyeciler»

medeniyetindeki


D iL

46

D A'

VASI

sine gidebilir, ne Türk dili bin yılın kendine verip

benimse­ (<dili dilimden, dini di­ nimen» dedi. Halkın sesi h akkın sesidir. Bu, hepimizi birleş­ tiren ses, yani bayrak ses; milletle dil, gövdeyle can gibi biribirinden ayrılmaz. .Asırl ar boyu başka ırklardan gelip milletimizde k ayn ayan , yüz bi nlerc e değil, belki milyonlarca bi z olanı biz olmaktan nasıl atamazsak dilin kendine male­ dip vatandaş edindiği kelimeleri de atamayı z . Bunun imkan­ sızlığı bir tarafa, bu dava ilme karşı da bir meydan okuyuş­ dur. E vet ilme karşı da. diği kelimeleri atabilir . Türk milleti

İLlv'.IİN SESİ

İsmail Ha.mi Danişmend 1 942 ortalarında «Cumhuriyetı> te yazdığı yazılarla davanın bu cephesini apaçık anlatm ış�. Bütün ırkiyat mütehassıslarınca hiç bir ırk o l madığı gibi bütün dünya li san iya t mütehassıslarınca da hiç bir saf dil yok­ tur.'''\

Faris Üniversitesi lisaniyat profesörü

Vendrye, bütün l a r ve <cistikrazıı lar yaptığını dillerin söyledikten başka bir dilin diğer dillerden kelimeler alma­ sının faydalarını da sayar. Hatta alınanlar yetmiyor gibi Av­ rupa milletlerinin iki tane ihtiyat deposu va rd ı r, diyor. İn­ gilizce ve Ftansıza için ihtiyat deposu «Latince», Slav dilleri için de (,Yunancaıı dır. İngiliz lisaniyatçısı Hovelacque, i;n­ gilizcenin 18.tinc@ ve Fransızcadan kel imel er almak say esi n de zenginleşmesine karşılık İzlandalılarm bu yolu tu tmam aları yü­ zünden fakir kaldıklarını ilan ediyor. ı Fransızcada <(Seman­ tique» ilminin. kurucusu Breal, dil d en \ dile kelime almanın meydana koydu. ı Romalılar m edeniyet kadar eski olduğunu Yunanlilardan, Yunanl ıl ar da Sümerlilerle Akadlilardan dil istikrazı yapıp durdular. Onun fikrince (; İngilizler , Sakson ke­ limelerinin bir misli ka dar Latin kelimesi almak sayesind edir ki milli dillerini' her türlü fikir inceliklerini ifad eye kabili­ yetli bf r ıı.eviyeye çıkarmışlardır: birbirlerine

((ikraz»

TÜRKÇENİN İKRAZ VE İSTİKRAZLAR! : Türkçemiz de bu umumi kaidenin içi nd e bulunuyor. Bi­ zim d ilimiz de diğer dillerle ikraz ve istikraz alış verişi yaptı. Şarkta arabca ve acamceden canlı konuşma dil ine bile bir sü r ü kelime aldık. Bunu llaşka bir yazıda ayrıca konuşacağız.


İK İ

BÜYÜ K HAK

Fakat Arab ve Acem dilerine ikrazlar da yaptık. Acemler «ordu» nun «vav» mı atıp kendilerine mallettiler. Biz onunl a farsi terkibler dizdik. Atlı top oyunu, yani Polo, türkçede adı «çevgen» ; A ceml er onu çefkan yaptı. On binlik fırkanın adı türkçede «tümen » ; farsçada cctüman». Arablar da «kağamn ha­ kan yapıp hava.kin diye cemilediler. «Pencere» nin müfredi «elbencire>>, cemi elbencir. Çengel «eş.şengel, eşşenagil». Hat1ta ccTürk» kelimesini vavsız yazarak <<Etrak» diye cemiledikleri için Necib Asımla Veled Çelebi onu «vav>> la yazdılar diye medreseciler kıyameti kopardılar. Kendi ismimizi Arab kendi kaidesile cemiledi diye onu kendi imlamızla yazmaktan menediliyoruz. Ah aziz türkçe, başırı;ı neler gelmedi ki. GARB DİLLERİLE ALIŞVERİŞ : Fransızcada ön tarafı sırma şerid dolamalı bir nevi as­ " keri cekete ccdolman>ı denir. Bu, onlara türkçenin «dolama» sından hediyedir. Fakat onlar bizden bir aldise biz onlardan. bin aldık. Karlı olan kendimiziz.)Eşya isimlerinden y al n ı z ccb)>­ harfli olanı iki kısma ayırıyoruz. Birinci kısun, esas telaffu­ zu aynen muhafaza edilenler: Baraka, bal ya , banyo, baston, bom-· ba . . . Diğer kısım; hafif değişikliğe uğrayanlar : ((Baule>> den. b avul , «bandiera>> dan bandıra, «bil anc i o» dan bilanço, «barib den varil. Hele denizcilik istilahları hep İ t alya nca dan alındı : Kadırga, kalyon, gambot, bordo, alabanda, alarga, rampa, laşka, lombar, vardıya. . . Bunların birkaçının bir ara­ ya gelmesinden hazan c üml e çehreli sözler bile doğuyor du . Barbaros Hayreddin, Preveze cenginde «geminin provasını rüzgarın estiği cihete çevirerek m an evra yapını> manasına §)Öyle bağırıyordu : - Orsa alabanda tr_ap:ı.olı), ! .

KENDİLİGİNDEN ÇIKAN NETİCE: İki büyük hak; bir i Türklüğün hakkı n amına türkçeyf türkçe olmıyan bütün kelimelerden tasfiye etmek, diğeri bin yılın hakkı namına bütün yabancı kelimeleri ayakta tutmak. İki hakkın ikisi de büyük ama, ikisi de tek başına tam değiL İkisi de yarım. İkisinden de hak olan yarımları alınca hakika­ tin bütünü meydana çıkacak. Hakikatin bütünü ; yani türkçe�­ nin kendi.


Türkçenin

Fesahatçılarla

Uzun Cengi geç en yazıda anlattığımız, «İki büyük hak» hakları t an rmıyanlara karşı; iki c ep heli bir cenk yapmıştır ve yapmaktadır. B irincisi <cfesahatçılarıı .a k arşı es­ kidenberi devam edip gelen, i kinc isi <üasfiyecilerı> e karşı yıllardır sürüp giden iki cenk, ikincisini iyi anlamak için ön­ ce birinciyi görmeye iht i yaç var. Türkçemiz

namına,

o

BİRİNCİ CENGİN SEBEBİ : Türkçe,

istediğim

hal

dili ile ş oyl e dedi :

«Ben yabancı kelimeleri

m al ederim, buna kimse karış am a z . » İlim namına doğruluğu o yabancı kelimelerin kendi esas dil­ lerindeki gibi kalmasında sananlar da cevap verdi : <cHayir se­ nin ol mıy anı kendine mal etmeğe hakkın yoktur, onlara do­ kunmamalısın.» D ilin mal ettiğine «gal at ıı , bilginlerin söyl edi­ ğine « fe sahat» dendi. Öteki bir «hakı>, beriki bir «zihniyeb>, işte o hakla bu zihniyetin çarpışmasından ç ıkan cenk asır­ ]ar boyu devam edip duruyor. Bu uzun c enkte durmad an il erl emek d il e , b oyun a geril emek de b il gi nler e düşmüştür am­ ma aradaki savaşı hala bitmiş değildir. Hala dil i n hakkını «ga1at», fesahatı cc d o ğru ıı g ör enler var. gibi kendime

İKİ MÜHİM MİSAL : Edebiyatı ve Biz» kitabının, 1940 ta ç ıkan , bi­ «Serveti Fünunıı şairlednden Ahmed Reşid Beyin, şiir cih an gir i Virjil'in « E n eid )) ini ter cüm e etmesi ve­ sil e s ile (S: 144) şöyl e demiştim: «Bugün artık türkçeye ha­ .kim olım Türk foneti,ğidir. Kelimel eri eski fesahatçılar g ibi kendi a::nU arıtıdaki telaffuza r i ayet ederek değil. (Türkleşmiş ·olan c;ese hürm et ed erek kullaniyoruz.ıı : « Tehlükeıı degil, teh­ like : vmehabbetıı değil, muhabbet ; <crecan değil, rica . . . diye «Avıupa

·r

in c i cildinde,


TÜRK Ç ENİN FES4HATÇ 1 LALLA

L L.U N'

CENGİ

49

misaller sıralandıktan sonra hamiş notuna da şu cümle eklen­ miş : <(Beyhudeyi bihude yapmak için beyhude uğraşıyorlar ! » <(Cumhuriyet)) teki

7

bir düzinelik eski dil serisinin

mart

1941 t ari hl i ((Tasarruf hakkrn başlığmı taşıyan yazıda da Ha­

lid

Zi ya

U şaklıgil üstadımızın dile dair <(Son Posta» da çıkan

yedi uzun makalesinden birinde «mildir, müskil, müm kin gibi kelimeleri neye asıllarındaki gibi (d)) il � değil de <(Ü» ile yazıyorlar ? Başka bir lisanın malına ne hakla tecavüz e­ ..•

dild iğin e akıl erdiremiyorum» demesine k ar şı da şunları yaz­

mışım

:

«Hayır, üstad, bir kere eski harfler zamanında onları

buyurduğunuz

gibi mildir,

müşkil,

sadec e gözümüzü ald at ıyo r duk

.

mümki n

diye okumuyor,

Hepimiz konuşurken

((müdür

bey geldi» deriz. Yalnız o kel i me terkib h al i n e girdiği vakit aslındaki telaffuza bürünür ve

o

zaman <cmüdir-i

dirayetse­

etmek . . . » Ooooh, muhterem üstad, buna büsbütün hayır, ortada başka lisan yok, benim li s anım var.>>) [1]

mi:r))

olur.

Sonra

«başka

lisanın malına

tecavüz

FESAHATE İMAN : O çaptaki üstadların bile

dilin tasarruf hakkına karşı nedendi? B;u fesahatin doğr ul uğun a inanmaktan ileri geliyordu. Şarktaki belağat il min in uzun bir mazisi ve sağl am sistemleri var. Daha 1 7 nci asırda meşhur mesn ev i şarihi İsmail Ankaravi'nin ((Miftah-ül-belaga>> sı ile «'fesahat» e karşı «galat» ın ne olduğu ((kıyasa muhalefet» esa­ sına dayanılarak kaideleştirilmişti. Cevdet PPşa gibi şark il­ minin en heybetl i otoritesi de ccBelagat-i Osm an iye » sinde

böyle bir d ur um almaları

[1]

R ah m e t l i Hal i d Z i y a Uşakl ıgil

bizim

o

1

s er i yazılara k arşı

6 hazira n 1 94 1 tarihli «Son Posta» gazetes i n d e « İ mHi meselesi »

umu­

mi b a ş l ığı alt ı n d a « İsmail Habible aram ı z d a ihtil a f n o k t al a r ı >ı başlıklı

bir

y a z ı y az d ı . Makaleye «Edebiyat d ü n y a mı z ı n vücudile i ftihar du­

şulan kalem ve fi k i r sahipleri arasında t e tki k l e r i n i n serveti, hüküm­

lerinin olan

..

»

i sabeti, yazıların ı n n ezahet ve zarafetile pek güz i d e b i r s i ma

d iy e o k e n d i n e m a h s u s nezaketile

kıymetli

Rından k u rt a rm a k için ya den b i r i n i n umumi k a i d e muş

ve

fazla

c e mil e k a r

haşlıyan

üst a d gayet zeki b i r tabiye ile m e s e l e yi b i r imla kargaşalı­ halk k u l lanış ı n ı n

,

ya a sl i tela ffuzun birin­

i

şekli ne konması lfız ım gel d i ğ i ş e k l n e

koy­

ruhu n u n b ü y ük l ü ğü n ü bir d a h a göst e r m i ş t i . o bü yiik .ruhu

t�krar rah m e tle

·Ve

ş ük r a nl a a n ıyoruz.


D

50

iL

D A'

VA

S

I

diğer dill er den alınan kelimelerin bozulmasını, yani «galatı> «ehl-i lisanın istimaline muhalefe t » diye tarif ett i. D iyarb a kırlı S ai d Paşanın (<Mizanül-edeb» ine göre de galat (<lafzın bir lisanda cereyan eden kaideye muhalif istimalidir.» Uzun nesiller ilk mektebden ba şlıyarak tahsil hayatında hep fesa­ hatin do ğruluğunu öğrenip ona inanarak kelimeleri hep o yolda kullandılar. Bir şeyin hem doğruluğuna inanmak; hem ömürl�ıince ona alı şm ak ; insan oğlu imanl a itiyadın birl e ş ­ tiği şeyden ayrılabilir mi ? ı,

­

TÜRKÇEYE

KARŞI İLİM SEDDİ :

Bizim bir düzineyi bulan eski seri yazılardan bir buçuk Yll İsmail Hami D ani şm.en din gene «Cw11huriyetıı te çı kan yedi kadar yazısından birinde, ç ok doğru olarak, şarkın bu e debi yatı tedvin eden kitaplarındaki nazariye için şu hüküm verilir «Ü kitaplardaki bu nazariye il e Arap ve Acem kelime­ lerinin türkçeleşmesine karşı ilmi bir sed kurulmuş oldu.ı> İşte Halit Ziya, Ahmed Reşid gibi üstadların bile beri gel­ lememelerine' o ilmi sed engel olmuştu ve o kanaatte olan ni­ celerine hala o sed en gel olmaktadır. 17 nci asırdanberi o s ed yalnız Arap ve Acem kelimelerine yani yalnız ş ark a kerşı kullanılırkfm 1302 ( 1886) dan sonra Mustafa İzzet Efendi «Tashih-ül-galatatıı kitabile o seddi, bir baraj genişletir gibi garba da: uzatar ak , bu galat yasağını Avrupa diller ine de şu­ rnullendirdi. { <cbatarya>ı yanlış-; do ğru su ccbatriıı dir. « Poyr az » denemez, «boreası> demeli. (c p an dispany a ıı d eme k ayıp, <cpain d'Espagneıı demek lazım ! son ra

SEDDE KARŞI TEPKİ

İlmin dile kurduğu bu sedde kar şı da ruhlarında tepki du­ Namık Kemal bu işte de şeref b ayra ğın ı ta şıyor. Ta 1 863 de, «Tasviri Efk arı> daki me;,.hur dil makalesinde apa­ çık şöyle dedi : «Galat-ı meşhur denilen i stimal-i umumini:ıl lugat-i-fasih itibar olunan vaz'-ı asliye rüçhanım kabul.» Ondan beş on yıl sonra Münif Paşa, <c Gal at ab ı ismile çıkardığı kitap için Sırrı Paş aya{ « ç amaşı r y erine came-şuy diyemeyiz » jdiye al­ ayl ı i ğnel erl e ber ab er : ((Aslı ne olursa olsun umum · aras ın d a ıtaYi olmuş ve kıdem kazanmış laı:Eızları old uğu gibi ipka.dan

yanlar oldu.


TÜRKÇENİN FESA HATÇILARLA UZUN CENGİ

51

başka çare yoktur" demek suretiyle haklı davaya daha açık bir ifade verdi. Ondan beş on yıl sonra, 1883 te Kemal paşa za9.e Sait Bey: «F ezai l-i Ahlakiyy� ve Kenıal&t-i İlmiye" eserin den ahlaki)) ve «ilmi» diye farisi nisbet edatı alan kel imeleri n arabca mutabakat kaidesine uymayacağını kendi de kabul et­ mekle beraber <<böyle izafetleri Arab yapm ıyors a biz yapa­ rmı diye fet va verdikten başka o hiddetle türkçenin istiklaline· bir marş güftesi bile yazdığını, bu serinin «Türkçenin istiklal savaşı" b aşlıkl ı ikinci yazısında görmüştük. Ondan bir iki yıl so nra da Muallim Naci «İntikadıı isimli eserinde «tenkid » i ya:ri lış görenlere k arşı : «Tenkid doğru değilmiş, Arab b unu i stimal etmemiş diye kaldırıp atal ı m mı? Arab b eğenmiyo r s a biz beğeni­ yoruz. Li san ı mı z varsa ona tasarruf etmeğe de hakkımız var­ dmı diye davaya büsbütün sarahat ver di .

GALATÇILARIN TEK HAYRI : Türkçenin Arab, Acem ve Garb dillerinden kendine maI edip, kendi bünyesinde eriterek tastamam Türkçeleştirmek suretile gösterdiği kudreti anlamak için eskiden beri yazılmış elan · <<Galatat" kitaplarına bakmak yeter. Asılları bozuldu diye çığlık koparan o galat avcıları bu telaşla harıl harıl galatat .kitabları çıkarırlarken, hiç faırkına varmaksızın, türkçenin han­ gi kelimeleri hangi usulle çevirerek kendine mal ettiğini apa­ çık m e y d an a vurmuş oldular. Bu b akımd an o kitabların türk­ çeye mühim bir hayrı dokundu. Garb alemindeki <<lisaniyat al im ler i » dillerdeki temsil cihazlarının nasıl i şl edikler in i ga­ yet iy i bilirler. Onlar içinden bazı müsteşrikler, türkçenin temsil ettiği kelimelerin neler ol duğu nu anlamak için şüp­ hesiz en çok ((galatatıı kit apl arın dan istifade ederek onlara mütec:ekkir kalmışlardır. Beri tarafda bizim fesahatçıl ar , garb­ deki � ilimden haberleri olmadığı için, fasih kelimelerin bo­ zulmaması gayesiyle kendilerini bir «ilim seddiıı kurmuş san­ dıkları hald e meğer kurdukları şeyin bir «c ehil seddh> oldu­ j:unu tabiatiyle farkedemeyip gittiler. ALİ SEYD İ'NİN İLERİ ADIMI :

Avrupa lisaniyatçıları dillerin kendilerine mallettikleri kelimeleri 0 dilin sayarlar. Onların nereden ve nasıl ıel d ikl erini araştırmak sırf ilim namına aydınlanmak için-


52

D i L D A' Y A S

ıd;ir. ı, Bizde

«Resimli

1

haritalı Kamus-u Osmanh> vücude getiren Ali Sey di merhwn 1324 (1907) de neşrettiği c<Defter-i Galatatıı ile, türk­ çen in, fesahate meydan okuyarak, tasarruf e ttiği kelimelere karşı il k defa Garblı bir filim edası takımlı. O ki, Kamusuna koyduğu isimden bile belli, « Ü sm a nl ıca ıı yı üç d ili n birleşme­ sile meydana g elmiş ayrı bir lisan sanıyordu, hem de ondaa. evvel Ş emseddi n Sami 1901 dekı «Kamw;-u Türkiıısi ile ve onun başına yazdığı çok mühim mukaddeme ile t ür kçen i n Arab, Acem ve başka dillerden kelimeler almakla beraber gene müstakil bir tü rkç e olduğunu bütün azamet il e anlattığı halde, Ali Seydi; dil b a hsind e kendisinden evvel ilan e dil en o haki­ kate eiişemiyecek kadar geri kalmasının vebal ini ödemek ister mişçesine Allah r azı olsun ccgalatatı> bahsinde Türk d il in in is"' tikil.filini kabul ederek artık o galatların olduğu gibi kullanıl­ masından b aşka çaıre olma dığın ı ve o gibi kelimelerin yalnız ismile

de

hayırlı

bir

büyük

ve

eser

­

ilmen bilinmesi Ia'zım geldiğini söyledi.

DİL İLMİNDEN HABERSİZLİGİMİZ : asırdır «lisaniyat ilmi» diye muhtelif ayrılmış heybetli bir varlık olduğundan bizimkilerin hepsi habetrsizdi. Cevdet Paşayı fil an bırak, türk ç eni n t asarruf baklana hürmet gösteren Nam ık Kemalinden Naciye, Münif Paşasından Said beyine kadar, edebiyatçılarla filimlerimizin bile haberleri yokt u \Onların galata ceva z vermeleıri Garbdan gelme bir bilgiyle değil, o galatların dilden sökülemiyeceğini anlamaktan gelen bir sa ğduyu neticesiydi. Aksi takdird e Garb­ dan deliller geti rer ek daha başka türlü ve yüksek konuşurlardı. Hatta bu hali Ali S ey dide bile görüyoruz. Neydi bu Garbdaki dil ilimleri ? O iliml er dillerdeki temsil cihazlarının, diller ara8llldaki ikraz ve istikrazların, kelimelerdeki mihanikt ve uzvi Garbda bir buçuk

kısunl ar a

.

değişmelerin, hulasa dillere aid bir çok hususiyetlerin usulle­

rini,

kanunlarını, yollarını gösteriyor. İşte b undan haberimiz

olmadığı içindir ki o kadar zaman dil kendi tasarruf hakkını tanımı.yanlara kaırşı kendi başına savaştı durdu .

HALKIN AMPRİK

ALİMLİGf :

«Fesahı;ıtıı namına dil kaidel erin i tedvin eden alimlerimizle


TÜRKÇENlN FESAHA'l ÇILARLA UZUN CENG İ

53

«galat)) n amına lehte ve aleyhte söylenen aydınlarımızın Garb­ daki dil ilminden haberleri olm:ıdığı halde meğer Türk halkı o ilmi bütün esasla.rile biliyormuş gibi bin yıldanberi tatbik edip durmuş. Yabancı kelimelerin tasarrufu

hakkında Garb ilminin söylediği temsil cihazlarının hepsini kullanıyor: Biri, kelimelerin seslerini değiştirmek (ilimde i smi fonet ik) ; diğeri,

ma11aları

ikisini

değiştirme�_ J���antik) ; üçüncüsü, bazı kelimelerde kullanmak (fon etik-semantik) ; dördüncüsü,

bird en

uydurma kelimeler yaratmak (ilimdeki ismi calqu e ) . Türk hal­ kı asırlar boyu kullandığı bu temsil cihazlarüım1siınlerini de

cisimlerini de bilmiyordu. Bildiği şey o cihazları fiil halinde kullanmaktan ibaret. Frenkler böyle bil giye «amprik» derler. Bizim çiftçinin ziraat bilgisi de öyle. Fakat o bilgi nasıl toprak

gibi kapkatı bir hakikatse halkın dil fili ınliği de dil gibi capcanlı bir hakikatti.

GARBLILARIN HALKIMIZI TASD İ KLERİ :

Garb dill ıotrinin birbirlerinden aldıkları ile, hele Yunanca

ve latinceden aldıklarını bir

tarafa bırakalım, onlar

bunları

öz malları bilirler. Fakat Fransızca, İtalyanca, İspanyolca gibi dillere, tabii fazla temas neticesi, Arab, Acem ve Türk dillerin­ ' den de kelimeler girdi. Hami Danişmend, yedi yıl evvelki o seri yazılarından birinde ,Yransızcadaki yalnız Arabca kelimel e rin 250 yi bu l du ğu nu söyler.IÜ ç dilden üç enteresan misal : Arabca

«tavla zarrn na «ez-zahnı denir, bu kelime İspanyolcaya «zar oyunu» manasile «azarı> olarak geçti. Yani hem fonetik, hem semantik değişmeye uğrayarak. Aynı kelime ispanyolcadan fran sızcaya « te sadüfı>

manasına «hasard» diye

giriyor. Farsçada tu­

runç manasına gelen «nareng» arabcaya cmarençıı , oradan ispaıi­ yolcaya «naranj a, oradan da fransızcaya portakal manasına

«O­

rangeıı diye geçiyor. Türkçenin «dolama» sı da fransızcaya sırma seri d dolamalı bir nevi asker ceketi manasına cıdolmafüı diye

geçti.

leri

Onların alimleri işte böyle Şark dillerinden gelme kelime­

bile nasıl millileştireceklerini lisaniyat ilmile ve o ilniin

meydana çıkarılan kanunlarile başardıkları için türkçenin yap­ tığı temsil ve tasarruf bahsinde de fesahatçılarımıza değil Türk halkına hak verdi. Gene işte bunun içindir ki mesela Rus lisani­ yatçısı Prens Aleksi Petersburgda

1840 ta basılan

«Fransız-Arab-


D i L D A' V A

54 Acem-Türk

lUgati >ı

S I

nde halkımızın fonetik ve semantik bakı­

mından değiştirdiği kelimeleri hep Türkçe sayarak onları ese­

rinin Türk kısmına koyd u

.

TATBİ KAT TABLOSU Türkçenin fesahatçilerle süre kli c en gi ; bu yazı ile cengin dil karşısında dile cephe alanlar tarafını gördük. Bundan sonraki yazile de t ürkç en in c en gindeki fi'li zafer anlatılacak. Yan i di­ lin temsil cihazındaki dört çeşid çarkı işleterek meydana getir­

diği tatbikatın tablosu . . . Göreceğiz, tablonun temaşası hem zevk­

li, hem ibretlidir.


Türkçedeki Ta s a rrufun Tatbikat

Tabl osu

Garbda bir buçuk asırdanberi heybetli bir gelişme göste­

teren «Linguistique» yani « dil ilmi» tarih boyunca birbirlerile alışverişe girişirlerken dillerdeki « temsil cihazrn nın üç esaslı çarkla nasıl işlediğini meydana

Phonetique, laffuzda

tahrifin,

çarklardan biri

uzun kelimeleri kısaltmanın,

arasmdaki mahreç farklarının

ğeri,

çıkardı. Bu

yani «ses değişmesi» , bu çark, yazıda imlanın, te­ tesirleri

hulasa

diller

altında iş gö�ür . Di­

«Semantique», yani «mana değişmesiıı ; bunda içıımai, ta­

rihi, :ruhi amillerden başika edebi

amillerin de :rr.i: �; im tesiri

olduğunu büyük «Lengistıı lerden Dauzat (Doza) etrafile izah

eder. Mühim rol oynıyan bu edebi amiller kinaye, teşbih, mecaz,

tehzil gibi unsurlardır. Temsil cihazının diğer bir çarkı «C::ı lcıue,ı ;

yani «taklid kelimeler» , bu da başka dillerdeki kaidelere kıyas­

la kelime uydurma temayülünden ileri geliyor. Şimdi bu esas­

lara göre türkçer::ı i zdeki temsil cihazının meydana getirdiği eseri

safha safha görelim.

HECELERLE OYNAYIŞ : Arab ve Acemin : «Hatır, ateş, azar, azad. . ıı diye yukarıy

� bir sürü uzun hecelerini budayara k Hhatır, ateş, .

boy

azar,

vermiş azad

. . .

diye boylarını yarıya indirir, «peri>l gibi son hece­

siyle aşağıya uzayanları «peri» diye yukarıya kaldırıp kısaltır.

<<Kusurıı gibi yanlama uzayanları «füı daki uzatmayı atmak su­ retil e şişmanlıktan kurtarır ve «tabfıtl> gibi birinci hecede yu­

karıya, ikinci hecede yana uzayan kelimelerde ise hem b oydan hem enden budama yapıp onu «tabut» şekline kor.

«Reva, eha1i, ebdal, nemaz . » gibi kelimelerin ilk ve «kat­ re» gibi kelimelerin son harflerindeki ince heceleri kalınlaştı­ rarak onları : «Hava, ahali, aptal, katraıı şekline soktuğu gibi <cbehane>> cinsinden kelimelerin de hem ilk, hem son hecelerini . .


56

D İ L D A' V A S r

((bahana>l diye kalınlaştırarak aynı amel iyey i iki defa tatbik e­ der. Bu kalınlaştırmanın aksine (( he c a , heman . . >> gibi 1 kalın sesli kelimel eri de ((hece, hemen)) diye inc el e ştir i r . Bazan ((maye, ayine, fa.i d e , hain, g aib , <livar . . . )) cinsinden k e l im el erde ; iki ay­ rı ameliyeyi yani uzunları kısaltmakla inceleri kalınlaştırmayı birl e şt ir er e k onları «maya, ayna, fayda, h a yı n , kayıb ; duvar» şeklinde çifte kavrulmu ş bir biçime sokar. Türkç em iz in fonetik çarkı aynı ikizli hüneri şeddeli ke­ limelere de tatbik ederek: (<Hammal, k as s ab , h ammam . . . » kel imel e rinin hem << şed de>> lerini atıp hem bo yl ar ın ı bu­ dayarak onları «hamal, kasab, hamam)) şe klin e kor. Fakat boyları uzun değilse yalnız şeddeyi atmakla yet i nse n ir : ,Ker� re, n iyyet hediyye» cinsinden kelimeler ((kere, niyet, heciiye»

ol url ar .

HAREKELERİ DEGİŞTİRİŞ :

Hareke, yani «Arab e l ifb a)) sı nd a « ü s tü n , esre, örte)) denen Üç ses. Eski imlada bunların harfl eri olmadığı, iç in türkçenin fonetik ç arkı , z ahm et siz c e ve c an ı istedikçe, o h ar ek e leri alt­ üst ediy ordu. Fesahatçilerin (<galat, galabı diye en çok kızıp avaz avaz bağı rdıklar ı bunlardı : «Çimern> değil çe men , <<he-. s ab ıı değil hisab, ((tercüme)) değil t ercem e , «muhteınelıı değil muhtemil, <<tedarik» değil tedarük, ((nöbebı değil nevb et , ((peş­ timalıı değil peştümal, ((ayalıı değil iyal . ıcan

İşi o kad ar azıttılar ki yür ekl er i çar ptır an o en tatlı heya­ i çin «aşkı> değil «ışk>ı ; insan oğl un a teselli veren o en

pırıltılı

<<hayal>>

nadlı

hassamız için n ağm el er uçan

saz için

değil hiyal : mızrablarından ka­ «rebab» değil rübab, içi en ke­ yifli iksirle dolu kadeh için «piyale» değil p ey ale ; kar anl ı ğ ı kovan lamba için «kandil» değil kındil, her şey i m iz i ta r ttığı­ mız ölçü aleti i ç in ((kantarıı değil kmtar dediler Hatta işin gar abe tin e bakmalı , o fe s ahat çil er en ehli eşyamızdan ol a n sev­ gili m endil i mi zi bile onun doğrusu « m ind ib> <lir di ye elimiz­ den alm a ğ a kalktılardı. HARFLERLE

Gene «fonetik

lerile

CÜNBÜŞLEŞME : çark» , övüt e c eği yabanc ı kelimelerin harf...

çeşidli cünbüşler

gösterir :

Bunlardan biri kelimeden


TASARRUFUN

TÜRKÇ.lmE o\. İ

harf a tar ak kısaltmak :

<cSerbest, rast»

harfini atar, «serbesledim,

yi atıp onu

TABLOSU

gibi

«harta» yapar. Bu

«İ»·

<<harita» da ((i»

işi has isimlere de t atbi k edi­

hec e de n

ilk hec enin boyu da yarıya iner.

<<lt"""a tmaıı , köylerde ccFedime»

57

kelime l erde

rasladum> deüz.

yor. «Aişe» «Ayşe» şeklinde üç gibi

TATBİK.tı.T

ikiye inerek kısaldığı

ccFatımaıı , şehirlerde

oldu. ccMuhammed» ise üç ame­

g eç ir i yo r : Peygamberimizin ismine tı p atıp benzemesin diye eski kültür dil inde «Mahammed », halk dilinde «Mehmed » ,.

liye

köy dili n d e de ccMemed ıı . Dilin

d u rm ad an işleyen övütme çarkı harfleri

Ç ark a girmeden

önce ((dane,

d eğiç L r ir :

meş'ale, şem'a , perhiz . . . )>

deki kel imeler ç ar ktan çıkınca :

şeklin­

<cTane, maşala, şama, periz>>·

şekline g ir dil e r . Bazan aynı ameliyeyi aynı kelimede iki defa yapar :

ccBenefşeıı nin

«men ekş e » oluşu

gibi. Dil

bu,

ca nı

istE:di mi bol keseden kelimelere ilave harfleri i hsan buyurur :

«Ke hrü baıı nın <ckehlibarn, cctemennaıı nın cctemennah)) olma-· sı gibi. Harflerin y e rl e ri ni değiştirmek süretile cc Le n g i s t ıı lerin «metatheseı> dedikleri hüneri göstererek kelimedeki sesleri. birbf rine takdim ve tehir E:tmek suretile muziblikler y ap ar . «Nimtenı> in «mim» ini «nunı> la becayiş ed ip «mintan» diye güzel bir kö ylü ceketi y aratır. « İştih a ıı nın ((ti» derken yap­ tığı çukurluğu

beğenmediği

için sondaki

cca» yı

«he ıı ile de­

ğiştirerek «iştahıı diye daha düzgün ve derl i t opl u bir kelime meydana getirir. « R as u ht ıı

un

«teıı

si ile cchrn sını müba del e

ederken, ayrıca ufak bir a m el i y e ile, <<hı» yı da « k af » a çevG.

rip kelim e yi kaşa

sürülebilecek ccrastık)) haline kor.

KELİMELERDEKİ TANINMAZLIK : Türkçenin fonetik ('arkı a sıl büyük hü ner i n i yabancı ke­ limel er i , kendi :vazifesi icabı ses bakımından halli hamur ede­ rek, tanınmıya c a k hale getirmekte göster ir. t «Sihriç, riça l , t e n­ _ nur . .

, ıı

reçel ,

Sırasil e/bunlarm

tandır. >>

Üç

kelime

türkçede aldıkları daha : «Çeyrep,

�ekil :

ho s- ab ,

« Sarnıç,

mihmaZ».

Yormamak için sekillerini kestirebildiniz mi ? ustanı n «Üs­ Hadi mahmuz.» hoşaf, , b a or «Ç s öyley iver e yim tad»dan, «bedavaJ> nın «badihevaıı dan çıkt ığını kestirdik. F aka t Türkçedeki

«pençeşenbihıı den «perş.embeıı nin,

«mağnatisıı tan

«mihnahsıı-


D İ

L

D A.' V

A

S 1

«patlıcan» ın ç ık tıği akla gelir mi ? H ele şekline girenler : «Cömerd» din, «civan­ merd ıı 1 den « siftah » ın «istiftahıı tan , at sırtına konan şu bil­ diğimiz «haşaıı nın « gaşiyeıı den , kadınlarımızın bu kadar asır giydiği « ç arşafıı ın «çadır-şeh» ten ve <cçapraz» ın i<Ç ebüras t» tan gelmesi 1n1 «ba dingan» dan

büsbütün muamma

.,

MA'NA DEGİŞMELERİ : Kelimelerin şekli ve telaffuzu olduğu gibi kaldığı, yani fonetik bakımından onlara dokunulmadığı halde manalarının değişı:nesi Bu işi ele alan ((Semantik ç ark» ne cilveler göster­ me z

. (Farsçada

,

=

«pehl = asken> «Van muhafı z ıı manasına geldigi için ikisinin birleşmesinden hasıl olma <l p ehlevamı on­

la r da cckumandanıı demekken biz

k ispetii giydirip onu güreş çıkar dıkJ .A:rabın ccyaraıı manasına kull and ığı ccce-­ rahat» b iz de irin manasınadır. Bizim « ki bri t ıı dediğimizi onl ar kükürt diye kullanıyor. ) Gençliğini Suriyede geçirdiği ıçın arabcayı iyi bilen Hami Danişmend, yedi yıl önceki seri ya­ zılarında<bizdeki cckitabıı ın a :c ab ca da «mektubıı manasına, bi zim cdtibarııın on lar da «ibret almak» diye, bizim «hileıı nin de Arab dilinde «çare ve tedbirıı karşılığı ol arak kul l an nıldığını yazdı. B izd eki C(abesı> arabcada «karıştırmak>>, b iz­ deki «imza» onlarda <cgeçirmek» demekmiş, Hele şu iki kel i.. meye b akın ız ; Bizim «kıyafet» arnbcada (( Z ek a ve takibıı ve bizim «devlet» orada ((Zaferıı manasına gelmektedir.'� mey danına

'\

­

MA'NALARIN.

TAM

TERSİNE DÖNÜŞLERİ :

Semantik çark, yabancı dillerden alı p ö?,üttüğü k el i mel eri n yalnız manalarını değiştirmekle kalmıyor, bu işi büsbütün koyulaştırarak, s anki o dill erden öç almak ister gibi, kelime­ lerin man al arını büsbütün zı ddın a çeviriyor. Arabcadan aldı­ ğımız ((şafak» ı fesahatç il er in o kadar yaygaralarına rağmen bu mil l et hep cdecir» manasına kullandı ve onu bir türlü sa­ bahtan alıp akşama vermedi. Farsçada C<Ön» manas m a gelen ccpiş)) i biz «peşimden gelıı diye arka m a n asın a kullanırız. Arablar <thalaıı yı teyze manasına kullandıkları halde biz onu kar deşi yaptık;, kız k ar d e şl i ğin d en çıkarıp bab.ınm an anın manasına gelmücevherat t:<ıMuzahrafat)) da arQbcada tezyinat ve


TÖllKÇEDEKl

TASARRUFUN TATBİKAT TABLOSU

59

eliği halde bizde süprüntü manasına geliı. Farsça «Serbest» in «başı bağlı» demek olduğu m eyd an da iken biz onu tam tersine cc b a şı boş» h ale getirdik:� Seyd inin kamusu bile

(Ali

yazar ki bi z im «güzel ve latif» manasına kullandığımız «ra'naı>

nın aslı

arabcada ((ahmalrn

isnad etmek man asına

dem ekm i ş ve bizim

kullandığımız «tekfirn

nahı ortadan kaldırmak» manasına gel irm iş !

gene küfür

arabcada

«gü­

KAİDELER VE TASARRUF : Ma'na değiştirmekte onl arın kaidelerine de k arış a r ak istedi­ ği mi z gibi tasarruflar yaptık. Arabcacla «talebe)) isteyen manası­ na (( tali b ıı in cem'i idi , bizde okuyan manasına müfred ol du . «Hademe» hizmet eden manasına «hadimlJ in cem' i iken onun

çoklu k manasını da teke in di rd i k .

Bunun aksine «evlad» on­ Onun m üfr e d i olan <cveled» i i se öfkelendiğimiz z aman hakaret kelimesi gibi kullanıyoruz. Bazan da arabca cemi olan « büdela» yi müfr ed olarak tam Türk hançe resil e «budala» diye aldık da onun müfredi ol an «bedil» i semtimize b il e u ğr atma dık. Bazılarının müfredleri n i

larda cemi iken bizde müfred oldu.

kullandığımız

halde

cemilerini

de

ayrıca

müfred

yaptık :

«Veli>ı ve «evliya», «asılıı ve ccusulıı 'gibi. Bazılarının c em ' ini gene müfred gibi kullanmakla beraber müfredini de başka manada kullandık. «Akrab a ı> ve cckaribıı ; <c k iba rıı ve <ckebirıı gibi.

HEM SES, HEM MA'NA DEGİŞMESİ : cıFonetik» ve «semantik» ça rklarını n ikisi birden işleyin, hem lafzı, yani dışı ; hem m ana s ı , yanı ıçı ce kelimelerin kullandıkları değişiyor. Arabların halef -ye vekil manasına

alfa ıı oldu, huy ve makluk manasına <,hali­ ka» nm cem'i olan <(halaik)) ten <ıhalayıkıı ı çıkardık. Farsça­ da efendi, zengin ve hükümd ar manasına gelen <chace» bizde «hoca)) dır. Ay ışığı mana sın a «mahtabıı ı <cmcı.ytab» a ç evirip �laya aldık. «Kın a ıı yı «hina» dan, «aktar» ı « att ar ı> dan, «be­ kar» ı ((bikar» dan, <(muşamba)) yı (( müşam ma ıı dan, «ibrik» i «halifeıı

bizde

<( k

((al>-rizıı d en , «l'evanin yi «rügaan1n den, «beygirıı i «bargirıı den , «hekim» i ((hakim» den çıkardık ve Acemin yaya mana­ ınna ((piyadeıı si yürüye yürüye Arabistana gidip <<�yd akı}


D İ L D A V AS I

60

şekline girdikten s onr a oradan da tıpı§ tıp ış Türkiyeye gelerek ((paytak» oldu ! 'ı UYDURMA KELİMELER : Lengistik ilminin « C alqueı> ded i ği t akl id

y olil e de türk­

çeffiiz kelimeler uy duru p durdu. «Haşeb» den «ah ş ab» ı, « mef­

hlk» ten c<felaket>ıi, ccsalahıı tan ccselahiyet» i icad ettik. Arab­ cada ö yl e kelimeler yok. Bunları h ep frenklerin kıyas

dikleri

sis�emile

cc an

yapıyordu""k. c<Tebaiyet» ,

algie ıı

de­

«tebellür» ,

H ep uydurma. Arabcada ccnezaket» diye bir şey onu biz acemcenin <mazülrn ünden Arab kaidesile çıkar­ dık. Arabçada «maarif» diye bir kelime de yok. Onu «marifet» «tesadüfa . . . yok,

in cem'i diye icad etmek bizim marifetim.izdir. «Mülkiyet» de

böyle,

cc t enki d »

de « müna kasa » da,

«bakir» de,

Sonuncunun başına bir de farsi cma» ilavesile

galatın sunturlusunu yapmışız .

galat içinde

ccbekar»

da.

fesahatçilerce Gene

Acemin

«hurda» sını Arab kaidesile c emi ley ip «hırdavat» diye hüner,.. ler gösterdik �,

Frenklerin

cc a t t rac t ion»

dedikleri «y::ı.kıştırman yolile

de

«a laim- i semaı> dan «eleğim sağma» yı «pertev-suz» dan «pe:r­

dahsızıı Hele

ı,

İtalyanca ıcballamezzaıı dan

Acemin eski aba ve çul

sinden çalyaka

aklına gelir ?

«b alyeme z » i çıkardık.

parçası manasına ccpelaspareı)

manasına ccpalaspandıras» ı::ı çıkacağı

k imin

Dıştan bize doğru yapılan bu tasarruf aksine bir de biz­ den dışarı doğ'ru tasarruflar yapmışız. Yani kendi türkçe ke­ limelerimizi onların yabancı kaidelerine uy d urm ak , bu suretle

yapısı bizim mi m ar i si onların olmak üzere bir nevi «melez: Arab sıgasile tıraştan meydana gel di : kelimeler

ç e h reli »

«matruş» ; farsçanın emir sigasile emekten <\işgüzar)) ;

gene farsçanın

«be»

raptiye

((emektar» , işten « günbegün »,

edatile

Hele şu gü zelin

«yelpaze» ; onu da Acemleriri katkat ahenkli ve ince bir ondan <e b ad ı> - baz» ına bakarak

((katbekat» . .

kelime çıkarmışız.

BİRİ BİTERKEN ÖTEKİ: Kendi

istikla1

hakkile

kendi te ms il

cihazını kullanarak


TÜRK.Çlfü�Kİ TAS ARRUFUN T ATBİK AT

TABLOSU

öğütme çarklarını i şl et e işlete fesahatçilerin, evvela Hoca

rahim Efendi

61

İb­

gibi en koyularınd�.n başlayarak, derece derece

hepsini bertara f ettikten sonra türkçemiz asırlar boyu süren cengi kazandı. Artık fesahatçilik ölmü ştür Tam bu iş biterken bu sefer, hem türkçeyi türkçenin kendinden fazla seviyor .

görünen bir iddia ile,

«tasfiyeciler»

bilerek bilmiyerek, dilin

istiklaline karşı cenk açtılar. Görüşeceğiz.


Tasfiyecil erin Türkçeye Cephe Alı ıları Bundan evel ki son iki gör dük : Türkçenin asırlar

yazı ile m adalyanın

boyu emek ç ekerek

sağ yüzünü yabancı dil­

lerden alıp kendine malettiklerine karşı «fesahatçiler» in bir­

teviye «galat, galat»

diye savaşmaları.

rağmen fesahatcil er dildeki bir

O kadar emeklerine

tane yanl ış'! deviremedikleri

halde dil onların bütün doğrularını yere ser di .

c<SAG>ı LA «801.nı UN BİRLEŞMESİ : Mad al yanın öte yüzü, yani sol tarafı . Bizim Dil Kurumu­

nun 1935 t eki «Ceb Kılavuzu» mukaddemesinde ş ö yl e bir

rar

vardır:

anlamından

«Dilünizde kullanıla kullanıla ayrıl arak türlü d üşü n cel er

ka­

arabca ve farsÇa

anlattığından

bunla r

için tek k arşılık bulunaıruyan yerlerde her anlaına başka bir

karş ıl ık koymak gerekmiştir.» sahatç ile rn le

Bu, bizim «tasfiyecilet»in «fe­

birleştiğini ilandan başka

bir şey değil. Madalya­

nın sağ yüzünde bulunanlar Türkçenin arapça ve farsça an­ lamından

düşünceler anlatan kelimelerine onları nasıl tanımadılarsa madalyanın

a yrıl arak türlü

galat damgasını vurup

sol yü zün dekil er de işte o kararla ayni kanaate iştirak etmiş

oluyorlar . Bu sağla sol birleşmesinin madde hal in d e mi sallerini v erel im :

Türkçe «semantikıı

ve «fonetik» denen mana ve

ses de­

ğiştirm e ç arkların ı ku llan ar ak işl etti ği «temsil cihazrn sayes in­ farsçanın C<pertev-suz» unu c<perdahsız» yapmıştı de mesela

değil m i ? Dil fabrikasında o hale gelen kelimeyi Dil Kuru­ nnınun çıkırığı «}?ü�t_çe)) şekline kor . Halbuki perdahsız yal­ nız büyüten değil güneşe tutunca yakandır da. Dil fabrikasın­ da <ccalqu eıı denen çarkla «p eren debrurn denmiş değil mi? Çı�

kırıkta o «taklabanıı olur. Bari c<perendeci» diy eyd iler. Dilin temsil fabr&�mi'danıı ı fo net ik bir değişmeyle « şamdanı> diye türkçele�irdiği halde çık:ı:rık onu tanımayıp ccç�:_����n))


TASFiYEC iLEJ ÜN 'IÜRKÇEYE CEPHE diye bir

kırıkta

.A LIŞLARI

şey uydurdu. Fabrikada «dellabı tellalı> ((çağırman>>

oldu, halbuki tellal yalnız

63

ol muştur çağıran

,

çı­

değil

ilan edendir. (Arabcada ((maarif» diye bir kelime yok. Onu «marifet>ı in c em'i diye biz uydurmuşuz. Hem de cemi olarak uydurulduğu halde müfred gibi kull anmak yüzünd en ikinc i bir gal at daha yaptığımız için çıkırık bu nokt ayı da tashih eder ek ona «bilimlern dedi. Sökmeyince kanun yolile «eğitim � i söktürdüler. �

İLMİN SESİ : Halbuki

böyle bir vaziyet

karşısında medeniyet

alemin­

deki (<lisaniyat ilmin hiç de bu fikirde değildir. O bizim fesa-­

hatçil ere de, tasfiyecilere de yanlış bir yol tuttuklarım bağırıp·

duruyor : Her d il diğer dillerden kelimeler alır, bu alış zarar değ il kardır, düny a d a saf ırk g ibi saf dil de yok.

dıkları yab ancı

Diller al-­

kelimeleri bir de sem anti k veya fonetik de­ ğiştirmelere uğratarak tanınmıyacak bir şekle korlarsa bunlar o d il in artık öz k elimel er i sayılır. Nitekim Fransada «seman­

t ik» ilminin _ kurucusu olan Nen dryes fransızcadaki o bitnez tükenmez latin c e kelimeleriiı asılları gibi o ku nm ası lazım

gelse hiç bir söyler ve

Fransızın onlardan bir ,

şey anlıyamıyacağım

gene söyler ki o çeşi d fransızca

kelimeleri bir La­

tine söylerseniz, o da bunların Iatince olduğunu anlıyarruı.z .. Bizim <(dolama)) fransızcaya <<dolmanıı diye geçmiş. Ne Fran­ sı7. a bizim k el i meyi söylersek bir şey anlar, ne onun kelime­ sinden biz bir iey anlarız.�· ASIL ESASLI HATA: Semantik ve fonetik değiş melerle doğrudan doğruya ilmen

dahi

türkçeleşmiş olan kelimelerden b�şka türkçenin ne sesi-,

dokunmıyarak, fakat bin yıldan beri bağ-­ keli m e var. Türkçe­ n in öz m.ıı gibi benimsediği bu kelimelere karşı bizim Dil Kurumu iki türlü harekete geçm ektedir. Birinci hareket dur­ madan o kelimeleri at mak . İşte bunun için onlara «tasfiyeci eliyoruz. İkincisi atılan o kelimeler yerine «Öz türkçe>ı diye ,. ya bin yılın ötesinde kal mış ölü kelimeleri diriltmek , yahud yeniden kelimeler uydurmak. Bu hareketleri yüzünden de ne

ne manasına

rı na basıp

ısındığı biiılerle ve binlerle


lJ

64 -0n l a r a

İ

«zora ki ö zle ş tir i ci»

.kendinden

L

U A' V

.A

S l

denebilir. Birinci hareket dili dilin

fazla sevmek gibi gülünç

bir şey oluyor. Hem di­ emekle benimsediğini onun elinden almağa kalk­ mak dilin i stik l al hakkına riayetsizlik değil de ned ir ? İkinci hareket, yani dilin istemediği uydurma ve yapmacık kelimeleri ona zorla kabul ettirmeğe kalkmak ; iyi amma d il in ta­ sarruf ettiğini tanımamak ne i se etm e d i ğini zorl a tasarruf et­ ti rme ğe kalkmak da aynı k apı ya çıkar. «Fesahatçilern le cctas­ fiyecilern d ilin istiklalini tanımamak bah s in d e de birleşmiş lin

bin yıllık

,oluyorlar.

ATILAMIYACAKLARA MİSALLER: Dilin kendine

malettiği iç i n atılamıyacak olanlarla, dilin m al et me k istem ediği i ç in tutunam ıyacak olanla,r'. Önce b iri n ciler i görelim : Bunlar dilin bünyesinde uzvileşmiş - ol;mJ ardır. Biz kurduğumuz o heybetli imparatorlukta şark-­ tan ve garbdan yalnız ülkeler d eğil , kelimeler de fethettik. Bu serinin ilk yazısında Fransız müsteşriklerinden dil alimi Bianchi'nin c<Türk ırkı gibi cihan gi r olan Türk dilinin Arab ve Acem kamuslarından yaptı ğı fetih» ten bahsetmiştik. Coğ­ rafyadaki f etihl eri m iz el den gitti, d ildekil ere de mi kıyacağız ? Biz gafletle kıymak i ste s ek bile, en yaşlı çınarlardan d a ha ·uzun ömürlü olan o kelimeler öyle derin kökler salarak öyle sağlam yerleşmişlerdir ki onların mesela eşya i siml eril e be­ raber gel en l eri n i atabilmek için evvela ev im i z i ve odaları­ mızı tamta kır hale getirmek icab e d er : C am, perde, resim, çerçeve, mum, şamdan, kağıd, saat, yelkovan, kibrit ; h ok­ -ka, çuha, çember . . . Bir de garbdan gelenler ; Piyano, porselen, lamba, tablo, tabla, t elgı� af , telefon, fotograf ... Dilimize ma­ nevi mefhumlarla yerleşen pek çok keli m el eri ise kafaları­ mızın içile ruhlarımızın derinliğinde korkunç boşlu klar 1:mak­ mad an atamayız : Akıl, fikir, kalb, ruh, ahlak, vi c d an, zeka; ırz, namus, aşk, can . . :, Falih Rıfkı Atay üç, dört ay önce ( (( Cum­ huriyetn 27 eylül 1948 «İkiz dilden tek dile))) ne kadar kat'i ve d o ğru söyledi «Türkç-eleşmenin önüne nasıl geçemezsek ·kelim elerde ırkçı da olamayız:ı) kendine

BAYRAK KELİMELER :

Del8.let

ett ikler i eşya ile evimizin harimine

giren ve g•


TARFİYECİLERİN TÜRKÇEYE tirdikleri ğinde,

CEPHE

ALJ Ş L A RI

65

mefhumlarla kafamızın içinde, r uhu mu zun derinli­

kal bi mi zin

darabanında

yer alan k e limel erd en başka

bir de t ari h boyunca bir kültür ış ığı hal inde akıp gelen keli­

meler var. Bayra k bir bez değil; bütün mill eti bi rl eş ti r e n bir sembol ol d uğu içi n nasıl mukaddesse öyle k eli m ele rde de b ir bayrak hey e ti bulunur. Sekiz yıl önceki ser i y azıl arda n birin­ de («Cumhuriyet)) 12 n is an 1941 «lstılahlarda:' bocalayışJ> ) o cins kelimelere bir n ümun e olarak «mekteb)) i ele almışım.

Sekiz buçuk yıl önce yaz dığım aynen şıudur ((Bazan bir kelime bir tarih hey be ti taşır. ccMekteb» keli­ mesi Tanzimattan ön c ek i eski zamanda dahi var dı . «Mekteb-i Sıbyam) diye mahalle me kt ebl eri i çi n kullanılırdı. Ç oc uğ un ilk yazıyı öğr enip Kur'anı ilk s ö ktür düğü yer. Tanzimat o kelimey i mahalleden aldı, rüştiyeye, id ad i ye ve darülfünuna çıkar dı . <<Mektebfü) , «medreseli)) de yin c e gozumuzun onune garblı şarklı iki ayrı kült ürü te msil e den iki tip gelir, onun yer in e « okul», h ayır . Mekteb artık ne arabcadır, ne de kelime� dir : Orada bir b ayr ak gibi bir asırlık garbl ıl a şma hamlemizin nuru dalgalanıyor.)> Tesadüfe bakı n ı z, İngiliz müsteşriklerinden Hony (( A s ya cemiyet-i kraliy e si gazetesiıı nde ne�ırı=ttiği Türk diline aid etüdünde

( «Cumhuriyet, 19 haziran 1948ıı Ahmed Halil,

(( bi r

İngiliz alim in in türkçemize dair düşünceıeriı>) ay nı kelimeyi ele alarak diyor ki : «school» kelimesinin İn gili z c e oluşu ka­ dar türkçe olan «mekteb)) in <(okulıı olm a sında mana nedir ? ) İKİ NEVİ KELİMFY.İ AYIRAMAYIŞ :

Yabancı kelimelerin hepsi bir cieğil, kelime var, kelime­ İ plikle dışımıza b a ğlı olanlar ve sinirde enerji, da­ marda kan gibi bünyemize yerleşenler bir olur mu ? Dil Ku­ rumu çok kere bu iki cins kelimeyi ayıramıyor . «Tesamüh>> yerine ((hoş görmen , hoş gördük gitti. « İnkişaf)) yerine «geliş­ me)) pekala. Müsavat yerin e «eşitlikn , salahiyettar yerine «yetkili>>, <cpişdar)> yerine «Öncü)) . . . Saymağa lüzum yok, hep­ si güzel . H a tt a kelimelerin kı ym etl er i n i nereye kadar tartmak lazım gel d iği hakkmda küçük bir fikir vermek içi n şunu da söyliyeyim. ((Mekteb)) le beraber «muallim )) de gitti. Fakat ikisiniı1 acısı bir değil. Neden ? (<Mektebıı bir defa semantik 5 cik var.


D İL D A V A S I

66

değişmeye uğrayarak türkçeleşmişti, nasına

kullanılır. Sonra o bütün

sinden kuvvetlisi o

ar abc ada

mazimiz de

o

«büro» ma­

yaşıyordu, hep­

iki evli köye kadar yayılmıştı. Halbuki onun yerine daima «hoca» yı

«muallimı> öyle değil, türkçe kullandı. «Öğretmem lik k eli meler

in

yadırganmayl§ı bundandır.

zaten gidecek.

Evet ip­

Fakat sinir halinde bünyemiz e

işleyenler. Biz olan kelimeleri n gidi şin e k arşı sinirlerimizin kesilmesinden ileri geliyor.

derin sızımız

İLMİN ÇİZDİGİ HUDUD : Garbın

<<lisaniyat

ilmi»

diller in

tereddüdsüz olarak kabul eder. Bunda

millileşme

ş ek

hakkını

şüphe yoktur. De­

min is mi geçen İngiliz müsteşriki Hony de aynen şöyle diyor : «Mevcud türk çe köklerden kelimeler yapmak; buna itira z

edi­ etmekte­ dirler. ı> Peki ondan sonra? «Fakat gayritabiiliklere bu n o ktada ıraslanıyor» diye Dil Kurumunun h at al arın ı sayıp döker. I'il­ lerin kendilerini bulma hakkı nı kabul eden «lisan iyat il mi» o hakkın hududunu da gös ter i yor . Zaten hangi hak hudutsuz­ dur ? Hakka hudud koymamak hakkı haksızlığa götürmek olur . Nedir bu hudud ? Büyük lisaniyatçı Michel Brtfal 1924 te çıkan « E s s ai de Semantiqueı> te ( S : 27 1 ) dill erin tafsiyeci­ lemez. Bütün d il l er bu usulü

likteki hududunu edebi man derhal durdurarak

ma zi

o

maz : «Ürada durulmazsa

t atbik

etmişlerdir ve

ile olan alakaya dayandığı

hududu

bir adım

da ha ileri

za­

attn�

m az i den kopulur, o kopuş mazi ile

isti kbal i ayırıştır, bu, milleti yekpare b ir devamlılıktan mah­

rum etmek olur, hududu aşan tasviy ecil i k dile

verir» diyor.

kar değil

zarar

ME G ER BESİM ATALAY DA Bİ ZDENM İ Ş

Garib bir tesadüf daha,

Besim Atalay dostumuz geçen

ay Burhan Fele ğin bir yazısına cevab verirken ( «Cumhuri­ yet >> , 14. Aralık 1948) eskil erin cdntak-ı hak» d e di kleri , hani o ken di kendine hapt etm eğe bir misal verir gibi bir Ru s ali­ minden delil getireyim der�cen Vinegradof'un «Rus edebi dili tarihi» nin 1938 tarihli kit abı nın 156 n cı sahifesinden şu satır­ ları nakletmektedir : <<Yabancı kaynaklardan geld'iği halde hal­ kın diline girmiş ve vatandaşlık hakkını kazanmış olan keli-


TA SFİYECİLERİN TÜRKÇEYE

CEPHE

ALIŞLARI

67

meleri atıp yerlerine kimsenin anlamadığı, sözde Rusça ke­ ko ym ak g ör en eği, lisanın gelişmesine ve kararlık bul­

limeler masına

engel olur.»

İlahi Besim Atalay, b i z işte Rus aliminin ded iği yolda­ yız. Siz o yazıda sağc.ılarla solcuları biraz karıştırmışsınız amma kitabın d ediğil e bizdeki . manzara apaçık meydan da ol­ duğuna göre biz o sağc ıl arl a solcuları olduğu gibi söyliyelim. Sağcılar, yani <cfesahatçılar», onlar devrildiler. Solcular, yani «tasfiyecilern ; dil ki ezelden ebede akan bir kudretl er kudre­ tidir, onun kaqısmda ona karşı gelen kim dayanabilir? Onlar da devrilecek. Siz, Rus aliminin kitabındaki satırlara inanan Yer ini z bizim yanı­ değiştiriniz. mısınız ? Öyleyse s afınız ı mı z d ad ı r: ' ···


Prensip Yok, Tenakuz Çok 1 «Dilciler»,

«tasfiyeciler»,

«kurumcular»,

«Öz türkçeciler»,

«zorlamacılarn... H an gi sıfatı kullanırsak kullanalım, i şt e on­ l ar a sorarsanız her ha r eketl eri n i bir prensi be uydurmuş­ lardır. Zaten i l k yanıldıkları hareket noktası «pensip» ile «pe­

şin hükm.)> ü a yı rama ma ktan

emel den değ i l;

i limd en

geliyor . Prensip re aliteden ç ıkar, değil ; dUe uym aktan

ç ık ar, kafadan

çıkar, dili kendine uydurmaktan değil..

İLK HAMLEDEKİ TENAKUZLAR : Türk ç e mi z kendi

b ü nyes in e uymıyan ya banc ı kelimeleri

atıyor değil mi ? Dil davas ı nda

ilkönce i şte dilin bu y üksek

geç il di.

hakkına dayanılarak cezri bir harekete

an latıl dığı veçhile

t ürkç e de,

G eç en yazıda

Arab ve Acemden gel m e , ne ka­

dar yabanc ı k el im e var s a topy ekü n atmaya

kalktık. Hatta fonetik ve semantik, yani ses ve mana değişmel eril e türkçeleştirdiği kel imel eri bile. Bunu yapanlar bu hareke tl e iki türlü tenaküze düştül er. Biri cıfesahatçiler» e kar ş ı , d iğ e­ türkçen in

ri

«dil ilmi» ne karşı.

Türkçeleşen o kelimeleri, m en s ub ol­

dukları asıl dil l er in d eki ş ek il l er i ve manaları

fesahatçiler

tanımayıp

onlar

((galatı>

bozuldu· diye

dam gasını

için «kurumcularn da onları tanımayınca, hiç

vurdukları

farkı na varma­

dan, bir de baktılar ki ken di ler i , kendilerine en zıd ol anla rl a

saftadırl ar . Garb aleminin türkçeyle alakalı müsteşrik­ leri <d en gistik» ilmine uyarak öyle k elimel eri türkçe d iye lfıga te ve kamusa geç i rd i kl e ri halde, biz i m dilciler, gene far­

bir

kı nda olmadan, ilme karşı da aykırı bir vaziyet al mı ş oldular.

YARIM HAKKIN HAKSIZLIGI : Türkçeleşmemekle,

yani

fon etik ve

semal! tik değişmele­

re uğramamakla beraber bin yılın kültür t esi ril e, dilimize on

binlerle yab a n cı grupa

kelime

mensubdurlar.

dol m uştu . Bunlar çok esaslı iki ayrı

Bu iki grup yalnız ayrı değil, biribiri-


P

R E N S İ P Y O K,

ne aykırıydı da. nız

eski

Çoğunluk

TENAKUZ

Ç OK

olan birinci grup kelimeleri

yazı dilinin malıydı. Bunlar canlı dile mal

bütün o ke limeler

yal­

olmamıştı ,

ancak izafet terkiblerile yaşayabiliyorlardı.

Otuz küsur yıl önce meşrutiyet dilimi zd en

69

yabancı kaideler

türkçülüğünün zaferile

atıl ınc a o kelimelerin hepsi,

yaZı kol­

tu k değnekleri alınmış sakatlar gibi yuvarlanıverdiler : Afitab ,

hurşid,

mihr , sitare,

sinden

binlerce

c anl ı

dile girenlerdi.

mal ı diy�

ahter ,

kelimeler.

encüm,

Türkçe

malı,

kamer . . . ilah. cin­ grup kelimeler yılın yuğuruş ile öz

Halbuki ikinei onları

bin

benim semi şti : Vicdan, zeka, ırz,

akıl ,

fikir ; ha­

ya, namus . . . ilah. Dil öteki keli meler i kabul etme d i diye bun­

ları da dil den atmak, bu , birbirinden ayrı ve bi rbirine aykırı iki nevi kelimenin mahiy e tini ayıramamaktı. Bunu onl ar gü­ ya türkçeyi türk ç e itibarile kuvvetlendirmek s an ar ak yaptıiar. H albuki bu t ürkç eyi dil itib a r i l e fakirleştirmekti. D üştükl eri

hurdadır. Bu hal onların yarım hakla hare­ d o ğdu . Yarım hakkı bütünleştirmek is­ terken eldeki yarım hak da elden gitmişti. Unuttular ki her hak kendi hududunda kalırsa haktır. hazin tenakuz

kete

geçmel e r inden

BİN YILIN ÖTESİNDEKİLER: Türkç e den bütün yabancı kelimeler atılınca

q;nlarm bı­

raktığı boşluğu öz türkçe keli melerl e doldurmak için tuttuk­

yoldan biri bin yıl ın öt esi nde , yani isl&ınlıktan önce­ ki orta As y a lehçelerindeki kelimeleri diriltmek oldu. Bu seri yazıların başm<?.anberi tekrar ettik ki bir defa türkçenin esas

ları iki

bünyesi bin yılın ötesindeki daha öteden , yani m azinin eze­ meçhullere karı�mış b i r nehir gibi linden geli yor . Kaynağı

akıp gelen dil in getirdikleri nasıl kendininse getirmedikleri de artık kendinin değildir. Bizim <ckurumcu l ar )) dillerdeki bu de­

ğişmez kanunu dü şünme di kl erinden tenakuza düştüler. Dü­ şü nülmedi ki dil e mal olmak diri olmaktır, m al olanların kö­ kü yabancı da olsa _onlar diri kalıyor . \,Bunun t ersine kökü en öz tü rkçe olsa bile dil in m al etmek istemediği ölüdür, ne kadar

u ğ r a ş s a k dirilmiyor : Peygamber yerine « yal va çn , hakim yeri­ ne «kalgayH , Al lah yerin e «çaiap>>, kitab yerine «bitig>ı , mezar

yerine�· z,sin ıı , can

yerine

.bunları İsa'nın nefesi bile

« tinıı , şeytan yerine «yik» . . . Hayır "listün e islam diriltemez. Onlarııı

kültürü bin yıl ağrrlığında bir kapak

örttü.)


70

DİL DA VASI

İKİ BAHTİYAR KELİME :

«Yoktur tapacak - Çalaptır ancak» diye beyit şeklinde ve bir mesel kudretile vedzelendirilmesine rağmen «çalapıı bir türlü dirilemedi. Fakat ((tanrrn bin yılı aşarak gel di. Yalnız

o geldi diye ((Allahıı da gitmedi. İkisi de ayrı ayrı vazife gö­ rüyor. ccTanrı mis afiri >ı yerine ((Allah misafirin diyemiyeceği­ miz gibi «söz bir, Allah birn yerine de ((Tanrı birn diyemeyiz. Tabii dilin kemiği yok, inad ederse� deriz ama ikisinde de türkçeden dı�.arı çıkmış oluruz. Hem bu ((Tanrııı kelimesi ko s­ koca «allah)) dururken bin yılı nasıl aşıp gelebildi? ü_nun Orta Asya türkçesindeki asıl telaffuzu ((tengiri>ı dir. Türkiye türk­ çesi onu esaslı bir fonetik değişme yle ;adeta kıyafet tebdiline uğratarak, yaşatmanın yolunu buldu. İkinci bahtiyar kelime «yas a» . O da c<kanunıı karşısında unutulmuştu. Fakat ccyasak» kökünün c anl ı kalışıından dolayı, Ziya Gökalp, otuz küsur yıl önce, onu bir manzumeyle ortaya atınca kimse yadırgamadı. Fakat «Tannı> nın ccAllahıı a karşı vaziyeti gibi «yasaıı da ((ka­ nun» u ort adan kaldırmış değildir. ccTürkiyede kanun varı) de­ nir, ccya�a varn denemez ve o kelime ancak ve her şeyden üstün <canayasaıı ya yakıştı. Hem de tar ihin koynundan süzü­ lüp gelen mücevher bir taç gibi. ccUYr:5URMACILIKıı : Türkçeden attıklarını sandıkları yabancı kelimeler yerine öz türkçe kelimeler bulmak emelile cmydurmacılıkıı da gürül­ tülü bir hamaratlıkla denendi. Sandılar ki bu uydurma keli­ kelimeleri atıverecek : meler bin yılın kültürile köklenmiş <cserpim», dava yerine �fazını yerine «dizim» , nesir yerine - ri _ ._ «dil.!!:1�2 » , erine y tercüman ,_ «kapaçıı ccdjJev», seccade ye ne ru­ tesviye tersane yerine «gemili�>>, tı:iliaflye y erine «tür�iJ._çn, sök­ biri Hiç yok. lüzum hu yerine «düzeygiç». . . Saymaya medi, bin yılin o : kelimelerini tutan delalet ettikleri manalar değil, o kelimelerin asırlık hüviyetleridi.-) Uydurmacılar bunu görmedikleri gibi bir çok uydurma kelimeler gülünç il tib a s­ lara da meydan veriyordu.{Derkenar yerine «çıkman hamam peştamalını akla getir diği iÇin tutamadı. İhr aca t yerine ((çıkrn bohçayı hatırlattığından sökemezdi ) İstiklal yerine «bag:lm­ .sızlık» bu uydurma hem «başıboş» manasına geldiği için bir


PRENS

İP

Y OK,

ÇOK !

TENAKUZ

71

karşılık değil di , hem istiklal cengimizin tarih hakkına karşı bir günahtı. Günah ağır b as t ığ ı için ondan vazgeçtik amma « m üs t akil » i «bağımsız» d iye başıboş bırakmakta d ev a m e d ip gi d iyoruz. ·

«YAKIŞTIRMACILIK>> :

Uydurmalar

«hazin))

se

yakıştırmalar

«gülünç>>

oluyor :

Edeb yerine «edev», buhar yerine «buganı, eser yerine «i ze:nı , irade y erine ıı , normal erine <ın_?:rp.;ıln ) Geçen

tl�_çlg

y

•.

yazıda kendisinden b ah s etti ğ imi z İ n g il iz müsteşriklerinden H o ny Dil Kurumunun bu «yakıştırmacılıgrn ka rş ı sın d a : «Dil Kurumunun, ciil ıslahı gibi pek in c e bir ameliyeyi başar­ maya el ver i şl i vasıfları haiz bulunduğund an §Üphe edilebilir» diye ağır, f ak at ç ok doğru bir hüküm verd iğ i gibi yapılan yakı�tırmalara karşı da şu acı, fakat gülünçlükleri apaçik meydanda o la n , mi s all er i veri y or : � «Silindir» fransı.zunm yu­ nanca asıllı (<cylindre ıı kellimesinden değ·iI de yurn u ş atm ak manasına t ü r kç e

«Silindirmekıı

fiilinden

geliyo r .-;:'.uş ;

fransızcanın gene Yunan köklü << athlete» kelimesinden

« atl e t»

değil de

tür kçenin «atlamak)) m asd arından çıkmaymış ; hele (ısport­ men » garb di l l erin d en gelme değil ; t dt a r c an m avl amak mana­ sına «sıbırmakıı kelimesinden türemeymiş ! . Bİ R DİLCİ Mİ Z İN FORM ÜLÜ : Bütün

bu uydurmalarla yakıştırmaları dile zorlamak. İyi

ama bunu yapanl a r dil namma en ucı bir tenaku za düştükle­

rinin farkında değiller mi ? Dilin «b en imd in > dediğini elinden, almak uzviyetin hazmettiği gıdayı b üny e d en çıkarmaya k alk­ mak

demekse dilin ((istemem» dediğini ona zorl a vermek d e

dili beslemek değil , onl ar ı atacağı için. dili beyhude yere za­ yıf dü şürm ektir . Yani iyil ik n amına kemlik. Almanyada ((dil ilmi» tahsil eden Tahsin . B an guo ğl u 1941 de neşrettiği ((Dil Bahisleri)) broşürünün 35 inci sahifesinde dil d avam ı zı n bu eh aksak t arafın ı su satırlarla formülleştir­ mişti: ((Dil, bünyesine zorla sok:ulan ve azçok cebiırLe muha­ faza olunan yan lış ve zevksiz maddeler karşısında, tıpb bir uzviyet gibi, hareket eder: Diı için yanlış kelime yabancı ke­ lime hükmündedir.,> İşte doğrular d oğr usu olan söz buna denir.


D İL DAVASI

72 ------·--- - - - -

=� =�=�===== ===== ==" -=-=

Ya nl ış k el i me ıı , yan i uy du rul an ve ya kıştırılan t ab i r , onu halk tanı m az , «halkın sözü ki hakkın . sözüdür», onu ilim ta­ nımaz, ilim ki <<en hakiki mürşiddinı . İ kisi n in de tammadığmı «

yalnız <(kurumculanı tanır, günah olan da budur.

H AKİMSİZ MAHKEME İLE ViLAYETSİZ VALİ :

Dilimizden yabancı kaideler at ıl dı , Arab harfle r i atıldı, ile « m e vz ii kapitülasyonlar» �iye­ bileceğimiz bir tarafı kalmıştı. Mesel& «adl» k ökün ü aldık değil mi ? O ana kel i m e der h al yak ı n ve uz a k bütün akraba­ larını da yanına çağırdı : « A dal e hı , «adilıı, «muaddil » , « t e a d ü l » , ((muadilı> . . . B u hal arab c a kelimelerin dilimizde öbek öbek ko l o n i kurmasıydı, b u elbet doğru olamazdı. Koloniyi dağıt­ fak a t arabcanın « si ga ıı yolu

mak dilimizin istiklali için bir haktı. Fakat bizdeki «kurum­

culuk sist e m i » adeta her hakkı h a ksı zl ı ğa götürmeyi bir pren­ sip h ali n e k oyd u ğu için b un d a da ona uyarak doğruyu iğr iy e çevirdi. Çünkü bazı akraba kel imel er i n akrabalıktan çıkarak ikizleşmiş bir hale geldiğini göremedi. Mesela « ma hk em e >> ile «haki m ı> ve t<vali » ile <tvHayetıı gibi. Dilimizde «mahkeme)\ yi bıraktık , fakat <(hakim» i bırakırsak Ar abın siga esaretine düseriz korkusil e «ceb kılavuzun nd a hakime «hükCım enı> de­ nildi. Fakat kendileri de beğenmediğinden ye.rii�e-��yargıçı> geç ti . «Valin yi « Qb.?.Y!> yapalım dedik, fakat halk alıştı diye vazgeçildi ama i<vilayet )) , «İl>> oldu. Netice? Şimdi dilimizde mahkemeler

hakimsiz ve

valiler vilayetsizdir !

Dilimizde dedim, e s t a ğ f urull a h ;

halk ve b ütün millet gene ve vilayet d eyi p duruyor. Her i ki kelimenin iki evli köye kadar kök salan bir derinliği ve her iki kelim enin asır­ l ar ı taşıyıp gelen bi r asaleti var. Böyle kelimeler dilden ç ıkar mı ? Çıkmadı . Yalnız k a nun d an çıkarıldı. Kanunların sa ğl am­ lığı ki hayata uygunlugu ile ölçülür. «Kurumculuk sistemi» kanunu bile hayattan ayrılıp kağıdda yaşamaya mahkum et­ miştir. Yazık. hakim


İmla Kargaşalığı Bir dil için en ayıp şey imlasızlık Lır. Harf inkilabındanberi yirmi yıldır bu en baş vazifeyi bile başaramadık. Z aten harf inkilabının en güz el hayrı i ml a kargaşalığına son vermek ola­ caktı . Eski harfler devrinde kimisi türkçeleşmiŞ Arab ve Acem ke:imelerini 1'.:: e ndi telaffuzumuza g ör e yazar, kimisi bu n a ateş püskürerek onların a s ıl l a r ın d a k i imlalarını muhafaza eder. İ s tey en bol bol sesli harf ku llanır, isteyen kullanmaz. Herkesi . kendi hevesinde serbest b ı r ak an bu imla başıbaşluğu i çind e Cenab Şehabeddin gibi ü s t ad l a r nükte yapardı: ((Bırakınız , hür ve serbest o ld uğ um u z bir t e k imla s ah as ı var, o da elimizden gitmesin ! » HEDEFLE KAİDEYİ KARIŞTIRIŞ Harf inkılabile i m l a d a ki o başıboşluk ortadan kalkacağına daha berb ad bir hal aldı. E ski imlası;zlık hiç olmazsa dilin sathındaydı. Halbuki harf inkılabından sonra «Dil Kurumu» nun hep yanlış veya kifayetsiz pren s i pl er e inadla saplanması yüzünden imlasızlık dilin bünyesine ve bünyenin derinliğine indi. Bu h al i n ana kaynağı şundan çıkıyor : Dil Kurumu önce c< i n k ı l ab ı> namına bir t&kım p eş in hedefler ç i z e r e k k ai d el e r i o hedeflere gqre kurdu. Halbuki dil gibi uzvi bir müessesede asıl hedef, dilin en uygun kaidelerini bulmak olacaktı. Hede- • fi mi z i kaidelere çevireceğimiz yerde hedef u ğr u n a kaideleri kurban eder bir duruma düştük.

UZUN VE KISA HECELER : Hani üç yazı önce «türkçedeki tasarrufun tatbikat tablosu» nda dilimizin u z un heceleri kısaltmak t em a yül ü n d en bahisle · «azar. a z a d . a te ş . . . )) gibi kel imelerin ilk h e ce l eri ni yarı boy indirdiği y az ıl m ı ştı. Bizim dilciler t ürkç en in bu kısaltma tema-­ yülüne bakarcı k bunu hemen umumi bir kaide şeklinde bütün­ leştirme ğe kalktılar. Halbuki dil bazı u zun heceleri kısaltır­ ken onlardan kat kat fazla bir çok kelimeleri de uzun sesli


D İ L

7 -i

D A V A S I

bırakı yord u. Kısalttıklarına karşı desahatç il enı i dinle­ yirmi yıldır bizim dil ciler e kar&1 da kı s altm a ­ dıklarını uzatmakta d evam edip duruyor ve devem edip gi­ decek. işte halk diline kada:r inen bir sürü kelime Çare, cani. h adise , hafıza, şaır, kanun , pervane, aferin, aile, tane, filet; al i m ; alem , casus, dahi, vahi, harika; har ik a ; tali, vali ... Hele şahıs is i m l er i : Htı\lid, H al i s , Salih , Cahid, Ffilih, Faruk; Naci ; Nafiz , Kwmil, Hazım, Şakir, Nad� ; Nahid, Sadık, Sami, Raşid . . . say da say .

·olarak

miyen dil, işte

TENAKUZ ÇEMBERİ

Dil Kurumu «Hamidnle c< l-Iam id ıı ; <(Ali)) ile c(Ali» gibi şahıs isi ml eri n de , onları birbirinden ayırmak zarur2fr1den dolayı, b ir inc il e rin uzatma işaretil e yazılmasını ıutfen k a b u l buyurdu. Fakat mesela ((alicenab)) has isim o lm a d ı ğ ı için o r a d a uzatma işaretine izin vermez. Bu izne r a ğm en o işareti kullanırsanız resmen im l ay a aykırı hareket etmiş olursunuz.

Bu y ü z den mekteblerimizde Türk çocukları c<alicenabı) ı « Ali )) ye i z afetl e okuyup d u ru yo r. Hani yen i a· fobemizin baş pren­ sibi f one tik esasın a da ya n ıyor d u , hrrni yeni harflerimizin en hayırlı nimeti bu esasın kabulündeydi, çocuklarımız bu s a yed e kelimeleri gözleri ile görerek kola yca okuyuverecek­ le!'di ; eski Arab harflerinde olduğu gibi kelimeleri kulakla öğrenip b el l e m ek külfetinden kmtu1acr klar d ı ; hani Arab harflerinde türk çe n i n ses istikl ali olmadığı için o ra da kay­ bol an bu i s ti kl al i yeni harflerde bulacaktık ? Halbuki <(Ku­ rumculanı , d i l in u zun sesli olarak b ı r a k tıki arını kısaltmak­ la işte yeni alfabemizin en baş prensibi olan fonetikten ay­ rıJ mış oldular. H em p re n s ip koyup hem prensibi tamm ar:1ak· Tenakuzun en sunturlusu .

MENFİ FETVA :

kel i mel e re karşı düşmanca vaziyet hakkına hür m etten türkçenin türkçeleştirme ileri geliyordu. Dil m ad emki bazı uzul). kelimeleri kı s alt m ı ş­ tır , henüz kısaltmadıkları da, uzatma iş ar eti olmadan yazıla yazıla, zamanla k ıs al ır sandılar. Bu suretle dilin onları türk­ 'Çel e şt irmes in i kolaylaştırmış ol a c akl ar dı . Halbuki harf inkıDilcilerin uzun heceli

aJ ı�,Jarı guya

·


İMLA

ARGAŞ ALIGI

K

labından sonra on iki sene gibi uzun keli m enin kısalmadığını

75

uzun bir z aman geçip

görünce

şaşırdılar.

hiç bir

Hep aynı

hata, dile uymak gibi tabii yolu bırakıp dilin kendi emelle­

rine uyacağını sanmak gibi bir vehme k apıl mak

Dil hiç bir keli meyi kısaltmadıktan başka herkes , hele metinlerde o keli m e l eri u z at ma i şar e til e yazıp durunca dilciler gülünç bir mevkie düştüler. İşte realiteye k arşı bu gülünçlükten kurtulm ak için Dil Kuru mu 1941 ortalarında neşredilen «Ye­ ni imla Kılavuz ü ze r ine bir tasarı)) isimli 42 büyük sı:ılıifelik bir broşürle lUtfen ve istemiye istemiye şu müs aa de yi verdi: uzun

«Kelimeyi daha iyi okutmak mctksadile ayırma v eya kullanmak mutlaka yanlış sayılmaz.>>

işaretini

(1)

deki edaya bakıyor musunuz? Kullanmaya cevaz

Sadece kull anman ın

ediliyor. Yani

((mutlaka

menfi bir fetva.

J;)İLCİLER VE ERMENİ

menfi fetvalı

verilmiyor. k abul

yanlış sayılmıyacağrn

ŞİVESİ :

yıl önceki o

Dil Kurumu sekiz

için o

uzatma M ü saade ­

bro�ürle

uzatma

m ü s aa dey i vermekle b er ab er

işareti

bunu mah­

bir sahaya hasretmek için uzatmaların öyle uluorta ve y erde kullanılmıyacağını da ayni bro ş ürde ilan etti . Peki amm a uzatma işareti olmayınca Tü r k ç o cu ğ un u n onları kısa okuması yüzünden Erm en i şivesine kayacağı itirazına karşı

dud

her

da Dil Kurumu parlak bir mantıkla şu yolda cevab veriyor : «Dilde yaşıyan s özl e ri Türk çocuğu okuyarak deği l konuşa­ rak öğrenmiş ve öğrenecektir.ıı ( ! ! ) P eki amma Türk çocuğu

Türk

dil in d ek i kelimeleri

meyip, eski

ko nu §ıar a k ,

Arab

yani

harflerinin

okuyarak değil ,

kulakla öğrenecek

kabahatı

neydi ?

yani

Ne

gözle öğren­

olduktan kadar

sonra

tenakuz

içinde ten aku z bu : H em fonetik esası kabul et, hem ona ria­

yet

etme: Hem türkçeye uzun hece uygun ı:;elmez diye bütün uzunları kısalt, hem bunun sökmediği görü lü n ce uzatma işa­ retine izin ver ; hem verdiğin izi nden pişman olup o izni da� ralt, hem bu d ar al tm a sebebile Ermeni şivesine düşüleceğin­ den kork ; hem de bu �orkudan kurtulmanın kestirme yolu gözdeyken, gözü bırakıp keramet i kulaktan b ekl e . AHENK Hem

VE ZEVK :

Allahaşkına uzun

heceye karş ı bu düşmanlık dilde


DİL DAVASI

76

ahenk d en i le n nime t i g örm eyip zevk denilen hassadan mah­

rum olmak

değil de nedir ? Bir dilde «med» olm ay ı şını

mazhariy et mi

bir s anıyo rl ar ? Türkçede « med » yoksa Türk han­

ç eresind e medde

i sti dad

var. Gene bu a hen k ve zevk

nok­

sa nlı ğın d a n d ol ay ı tür kçenin ince heceden sonra ince, kalın­ dan sonra kalın hece gel i şindeki hayırlı tarafile zararlı ta­ r a f ını da ayır am ıyor uz. O hus u siy et türkçenin bünye sağlam­

lığını gösterir. Arabcanm deve silüeti gibi inişli yokuşlu ke­

l im el eri yer ine türkçe hecelerin mutabakat sistemi sayesinde bir ses sıhhatine sahibdir. Fakat bun u ifrata götürmek türkçe­ y i monotonluğa d üşürmek o}ur. Dilin uzun h eceleri muhafa­ zadaki sırrı bundan geli y or . KAİDE MUTLAK DEGİL: Türkçede uzun hece o l m ayı şı v e tü rkçen in ince heceden so nr a ince, kalından sonra kalın hece getirmesi onun bün­ y es in e ait «umumi b'ir ahen k kanunu)) dur amma bu kai d e mut­ lak d eğildir. <<Arkadaş» da umumi kaide v ar da ((Kardeş)) de yo k . Üvez, ayva umumi kaideye u y g un da « Ki r az, elma, kestane» değil . Eskiden «knnrn , ''kangrn den irken dil on l ar ı «hanbı han­ gbı diye umumi k a id e den çıkarır. Rabıt << ki ıı si kelimeden ay­ rı olduğu �çin t abi at iyle umumi ka id ey e uymaz: «olmıyor ki, görmüyor ki» deriz. Fakat zarf <<ki» si k eli m ey e b a ğl ı ol d uğu h al de yin e kaide dışı kalıyor : «Sobadaki, babamdaki» gibi . Hal sigası, yani « yo r » eki kalın olduğu halde ince seslerden « İn a n mak » gel iyor : ((iniyorum, geliyorumı� gibi. so n r a da masdarı da tek baş ın a umumi kaidenin dışındadır. Müre kkep ince kelimeler de umumi k ai d eyi t an ı mıyorlar . Bunlarda da ve k alın hec eler p ek ala münavebe yapmaktadırlar: Hanım eli, arabcanın «hel­ şi ş m an .. gibi, sözün k ıs as ı hani dişbudak, va» sına karşı c ahil bir köylü, k en d isin in hem kaba, hem ince konuşabileceğini anl atmak saflığile, «Biz halva demesini de biliriz helve demesini de» de m i ş ya? İ şte o köylüye değil bi­ zim dilcilere türkçemizin ah en k düstürü olarak apaçık söylüyo­ bil­ ruz : Hayır, ne h alva , ne helve, hüner «helvaıı demesini mek ti r . «AYIRMAıı

DAKİ TERANE :

Dil Kurumunun 1941 br oşür ile uzun heceler

için

ve rd i ği


ıİ M L A K A B iznin,

«ayırma>)

iş areti

için

GA

de

Çff L l G l

esirgenmediğini

yukardaki

metinde gördük . Fakat bunda da aynı menfi fetva, aynı kı­

yafetsizlikler, aynı tenakuzlar var. Türkçe Arabcanın «ayın » ve «hemze»

lerini de

uzun hecelerde

olduğu gibi tasarruf

ed er . Bir defa ayın ve hemzede gargara yapmayız. « İ ntifa» «ıt.tı­ laıı «ittisa », derken sondaki «ayın» ları hiç hissettirmiyerek atı­ yoruz. tırlar.

tadır ;

Yalnız düşen

ay ınlar kendinden evvelki

he c eyi

uza­

kadar . Dil ortada gelenlerde de tasarruflar yapmak­

O

«ayımı

lılard a :

«ric'at,

mi'de,

za'fiyyet, cüm'a»

kelime

leri : (< r i c at, mide, zafiyet, cümaıı olurlar. Hemzelilerd e : «neş'e, me'yus,

hey'et,

mes'eleıı

kelimeler i

cmeşe,

meyus,

heyet,

mesele» şekline girer. Dilin tasarruf hakkı ayınları da, hem­ zeleri de sıfıra indiriyor. İşte

dilciler

buna

bakarak

dilin

tasarruf

etmediklerine

de, kendi kendilerine ve bol keseden o hakkı verirler. Uzun

hecelerde nasıl bir

oldu ğu

bir küfransa

rühtandır . .İ şte

gibi

dilin

tasarruf

tasarruf

ettiklerini

etmedikl erini

tanımamak

de etmiş

sanmak

bir sürü kelime: «ta'lim, ta'viz, ca'li, mu'tad,

ta'ziye, ma 'cun, ma'zur, ma'lum ; malul . . . ıı say sayabildiğin ka­ dar. Hayır, hiç bir vakit cnna'cunn a cc a cumı der gibi <mı.acun» demiyoruz ve denmiyecek.

Demin dilcilerimize

ahenk için

bir düstur hediye etmiştik. Dil için de şunu söyleyelim : Türk­ çeyi sevmek dile

değil.

uymakla olur,

d'i li kendi ne

uydurmakla


İ mladaki diğer ak saklıklar «İ ml a

kargaşalığ1ıı ba şl ıklı geçen yazıdan sonra imla bah­ diğer ak sakl ıkl ar a geçmeden, bundan önceki yazının sütıin hakkını taşırmamak yüzünden bu yazıya bıraktığımız « dur a kl am aıı ya aid ibretli bir noktayı işaret edelim : sindeki

İNAD İÇİNDE İNAD :

Türkçe yabancı kelimelerin sonlarındaki <myınıı ve <chem­ yi atarak yalnız o atılanlardan sonraki heceyi u za tma kl a iktifa edip «deva, iptila, inkita, irtiffüı şekline koyduğu halde

zeıı

kelimelerin

ortasında bulunan « ayınıı ve

sondakiler gibi

türlü

umumi

hareket eder.

yapan türkçe

bu

bir

«Neş'eıı

atma yi

<m

«hemzeJ>

ameliyesi

e ş eıı , «mes'ele»

gibi kelimelerde

hemzeyi

lerde ise

yapmıyarak

yi

sıfıra

iki

«mesele» indiriyor.

Bizim dilciler işte buna bakarak dilin atmadığı ayın ve hem­ zeleri de atılmış: gibi tanımak istediler.

zorlamak demekti. makta inad etmek ve «hemze» lerde

yordu .

Bu,

dili dile r a ğmen

Yani dilin atmamakta inad ettiğini

attır­

sistemi. Halbuki dil atmadığı o cins «ayımı de bir nevi türkçeleştirme ameliyesi yapı­

B izim türkçemiz halkımızın

«

a y ın

çatlatma ıı diye

ala­

ya ald ığı «gargara» yı hiç sevmez. İ şte <<kurumcular» ın bu­ nunla yetinsenmesi lazımken onlar dilin bu t abii lutfunu da kafi görmediler.

Dil

ki ((ayımı ı a tm ıyo r

cağım

mesela

«ma'cun»

kelimesinin ortasında­

ama o kelimeyi orta

yerde

ayın

diye fazla durarak ikiye de bölmüyor. Dil sadece

ç atl ata­ ayını u­

zun ufoı şekline kor. Dilciler bunu da kabul etmeyip 1941 deki «İmla kılavuzmı na da kelimeyi gene « m a cun » diye aldılar. Bu suretle çocukların o kadar sevdikleri o n arin boylu «ma­ cun » , (( k uru mcul ar n ın o ka dar bayıldıkları yalpak «acun» a benzedi. Evet inad içinde inad.

HELVACI BIÇAGI HARFLER: Rahmetli Halid Z iya Uşaklıgil sekiz yıl önce «Son Posta » dairi seri yazılarından birinde «b,c,dıı harflerini «Türk alfabesi-


i MLADAKİ DİGER AKSAKLIKLAR

nin sakat çocukları» diye va sıfl a nd ırmı ştı.

79

Bunlar sıhhatte iken

s a nki yumuşayıp eriyerek «p, ç, t» şekline girerler. Rahmetli üsta­ dın onlara sakat çocuklar demesi herhalde bundan olacak. Hal­ kendi şekillerini muhafaza ettikleri halde hastalanınca

buki o harfler sakat olmak şöyle dursun helvacı bıçağı gibi

iki yüzlüdürler.

Yani hem solak hem sağgl';: harfler. Bu hal Dil Kurumunun onl ara iki türlü r ol yükl emes in d en ileri geldi. İyi ama bu yüzden de milletimizdeki bütün okur yazar taba­ kanın ikiye ayrılmasına s ebeb oldu. Yirmi yıldır devam edip giden hazin b ir ikilik. Bir dilde i ml a demek herkesi b irl eşt iren demektir. Bayrak gib i hepimizin birleşmemiz lazım gelen bir dav ada bu ikiye ayr:ılış hem acı, hem günah. İKİLİGİN SEBEBİ :

Gazetelere, mecmualara, kitablara yani Türk iyem i zin bü­ tün ımeşriyat ha yatııı na bakın ız . O «Üçüzlü» harflerin ya as­ li imlalarile mesela «harb, felc, sedıı diye, yahud « harp , felç

set» şeklinde yazıldığını göreceksiniz. Dil Kurumu o üçüzlü harflerin böyle şekil değiştirmesine niçin lüzum gördü ? Bu, o ya ban cı kelimeleri Türk fo netiği ne boyun eğdirmek emelin­ den geliyor. Emel cazibeli. Bu cazibe ile üçüzlü kel imel er üç safha ile üç ç eşid ameliyeye tabi tutuldular. Üç harfin ortada olma sı , sonda olması bir de mürekkeb kelime haline gelmesi. Eğer bu üç safhada «kurumcularıı şaşmıyan sağlam esaslar bulsalardı buna karşı kimsenin ağız açmaya hakkı olamazdı. Halbuki her üç s af ha da da tenakuzdan tenakuza düşülmekte­ dir. Türkçeleştirmek emeli güzel ama «doğrun her türlü emel­ den daha güzeldir. B i r t araft a dil in bünye si ndeki reali te , di­ ğer t ar afta dil ci ni n kafa sındaki emel ; ikilik o r e al ite ile bu em elin ç arpışmasın dan d oğuyor .

İKİ KELİMELİK MİSAL: Üçüzlü harflerin ·bu üç safhalı

deği şme cilvelerine gir­ meden önce ccdihı ile ccdilciıı arasındaki türkçeleştirme meka­ nizmasının mahiyet farklçınnı göstermek için iki kel i melik «tipik» bir misal ve·relim : «Şiibhen kelimesinde halk telaffuzu. yani dilin kendi, ccb» yi «pıı ye ç·evirip üstel ik C(h>ı yi de atarak kelimeyi çifte kavrul mu ş bir tasarrufla cc şüp e ıı yaptı . ccHn harfi kelimeye adeta hendek açıyor. Türk hançeresi seste hendeği

'


DİL

80

DAVASI

sevmez. Onu at arak k el ime yi düzleştirdi. B i zim dilciler o ke­

limedeki t as arrufun birincisini görüp

ikincisini fark etmemiş nda d a, « İ mla Kıl avuz u )) nda da <(şüphe)) d i y e ka b ul ett il er . Görül üyor ki biz, türkçe­ l eştirme am e liyes i dilin kendi tarafından yapıldığı zaman, «dilcilern den bi r boy daha ilerdey i z. Onlardan nerede ayrı­ lıyoruz? Dil cil er o k eli me deki «bıı nin «pıı olduğunu gö rdü ler ya, hemen ona kıyasen «teşbihl> i de « teşpihıı y aptıl ar . İ şte bu olm ad ı . Ç ünk ü «şüph e )) yi iki ame li ye ile iki d ef a t ürkç el e ş ­ tiren hançeremiz «teşbih)) e hiç d ok unmu yo r. Çünkü bu ke­ lime öteki gibi halk d i lin i n değil, kültür dilinin malı. Herkes kendi ağz ı nd a tecrübe etsip_. Görecek ki o kelimenin dördün­ cü harfi «b)) d e ği l s e «p» hiç değildir. Hayır, dilin bize mal et­ me d i ğin i dilci hi ç edemez. Şimdi « üçü zl enı in üç s afhal ı ame­ liyesine geçiyoruz. olacaklar ki kelimeyi «Ceb Kılavuzu))

·

ORTADA BULUNURLARSA : Bu üç harf kelimenin ortasmda bulunurlarsa hazan ken­ di asli şekillerini muhafaza ediyorlar, hazan da e tm iyorlar . Yani işin bu safhasında umumi bir ka id e d en mahrumuz : Ted­ bir, tebcil, ibraz Hep ccb)) ile . İ pt al , ip k a, iptil a... . «pıı ile. Takdim, idrak, tedris. . . «d» il e . Tetfin, t etk ik , tethi§ . . . «tıı ile. Tecrübe, t ecvi z , tecdit..... « c ıı ile. Te ç h i z , teçsim, i çt i h a d . . . «Ç» i l e . şu rastgeie sıral a n a n misallere göre acaba biz im « ü ç üzl ern «t, ş, h, f, k, S)) harflerinden önce geldikleri zaman mı değişiyor­ lar diye bir sual hat ıra gelebilir. Bir kere onları d e ğ i ş tiren harner al t ı ya çıkmış da neye ye d: y e , se k iz e çı k ma z ? Hem bu kadm· fazl a harfle deği�irlerse ona cd;:aideıı denir mi.? Hepsini bir t araf a bırakalım. Kul a k <dpkaıı nın «b)) mi, «pıı mi ol du ğunu, cddhalıı in ccdıı il e mi, «hı ile mi yazılacağını neyle ay ır sın ? Bu s e sl e r hangi m iligramlı t er a zi ile tartılmaktadır ? Bu, �:aideyi kulağa bırakmak de ğil , k e yfe bırakmak olu y o r. Henı göze kaybe tti r, hem kulağa k a z a n d ır ma , hayır böyle alış­ verişin kan olamaz. ­

­

ÜÇÜZLER SONDA OLUNCA: üç harf kelimenin s o nu nd a olunca D i l Kurumu mese­ le:< T':umi bir kaide halinde kestirip attı. O zam an bu üç harf 0


İMLADAK.İ

D İGER

AB.SAh LIKLAR

81

mutlak olarak yumuşarlar. Yani «t, ç, pıı olurlar. İşin hiç istisnası olmadığına göre bunun Türk çocuğuiOia sonsuz bir kolaylık nimeti sağlaması l azım gelir. Bu, doğru olU;rdu, e­ ğer mücerredken o şekle giren üçüzler tasrif edildikleri za­ man tekrar eski şekillerini almasaydı. Mücerredken <<Ahmet» olan kelime tasrif edilince «Ahmedil> oluyor. Bundaki mühim aksaklık şuradadır : Türk çocuğu o yabancı kelimelerin asılla­ rını bilmediği için «Ahmet» in tasrifte «Ahmed>ı oluşu gibi «Mithatıı ı da tasrifte «Midhadaıı diye yazıyor. Çocuk böyle hatalara dfü�mesin diye ona kelimenin aslını öğretmek zaru­ reti var değil mi? Mademki kelimenin aslı ne olduğunu işin sonunda öğretmek zorundayız, onu işin ba�ında neye öğret­ miyoruz ? Tabii , kaide normal olmayınca ondan işte böyle te­ nakuz i<_;"inde tenakuz çıkar. TENAKUZUN KAİDE HALİNE GELİŞ İ : Üçüzlü harfl erin kelime sonunda «mutlak olarakıı Türk fonetiğine uyamıyacağı önce bazı yabanc.ı kelimelerdeki ilti­ baslarla kendini açığa vurdu. O kaideye mutlak olarak uyu­ lunea «kalb» «kalpı' oluyor. Türk halkı n ın ııcanevin dediği kal­ bin kalplaşması. Gene o kaide icabı «hacıı ((h:?.Ç» şekline girdi. Yani müslümanın hıristiyanlaşdırılışı. Gene o kaide yüzünden «haddini bilmek» teki «had>J «hatıı şeklini alıp çizgileşir. Ni­ hayet harf inkılabından on iki yıl sonra 1941 deki broşürl e bu cins kelimelerin istisnalığı kabul ediliyor . Peki amma bu­ nun kabulü kaidedeki ((mutlaklıkıı esasından caymak demek- , ti. Caymak, yani kendini nakzetmek. Görülüyor ki «Kurum» un hemen her kaidesinde bir tenakuz olması k endisi için adeta şaşmaz bir kaide olmuştur. MÜREKKEPLEŞME TENAKUZU :

ı< Üçüzler>> in bu üçüncü safhasında üç kaide var. Biri, tek heceli kelimeler mücerred olunca umumi kaide icabınca kendi imli'ı.larını bırakarak Türk telaffuzuna uyuyorlar : Harp, felç, set, bent ... İkinci kaide : Bunlar türkçe «etmek, eylemek, olmakıı fiille� rile birleşince mürekkeb kelime halinde tekrar eski şekillerine dö nerle:r : harbetmek, celbeylemek, felcolmak, seddetmek ... Fakat bu kelimeler iki veya daha fazla: heceli olursa o zaman tür kçe fiileG


DİL

82

DAVASI

rile birleşemediğinden üçüncü bir kaide ç ıkıyor . Mademki bir­

l eşmiyorlar

mücer red s a y ıl ırlar ve b öyle sayıl dı kl ar ı için de Türk fonetiğine boyun eğm ek zorunda kalırlar : İcap etm e k, ihraç eylemek gibi. Tek hecelilerin eski şekillerini almasına a ma sebeL kendile rinden s o nra sesli harfler ge_lmesiydi. İyi iki hecelilerden sonra da gene sesli harfler ge liy or , neden a­ sıll ar ınd aki şekle dönmezler ? Çünkü k aid e icabı onlar fiilden ayrı farz edil m i ş . Allahaşkına herkes k endi nd e tecrübe etsin : Biz ((İcab etmek» di ye ayr ı y a z ı lmas ına ra ğm e n onu tıpkı «cel­ b etmekıı g ib i telaffu z e tm iy o r muyu z ? Çün kü o kelimeler kendilerinden sonraki fiil sigalarına bağlanmış,lardır. İ s t er tek heceli, ister iki üç hec eli olsun kel imel er kendilerini çe­ ken fi il l erl e yür üy o rl ar . İ şte y apt ığım ı z kaidenin realiteye uy­ mayışı. Yan i kaidenin kaide olmayıp.

MEGER KAİDE TÜRKÇEYE DE UYMUYORMUŞ : Siz <<Üçüzler» in kelime sonunda mutlak olarak Türk fo­

n eti ğ in e uymak esasındaki d.lveye bakınız ki o kaideyle ya­

banc ı kelimeleri türkçeleştirelim derken meğer o kaid eye türk­ çenin kendi bile i syan ediyormu ş . Ö yle ya, isim man asın a · «ad ))

la,

K urum un kaidesil e <e at » ol acak . Ate ş manasına «Od» « O t ı>­ kuvvet man as ın a da «güc» <cgüçıı le k arışaca k. Ateş üstün­

de pide yufkası pişirilen ccsac» kaide icabı « saç» olunca onu

başı mızın üstünde

taşımak

la zı m

gelecek.

yürek

manasına

ccödıı ü ccötıı şekiin e koyduğumuz zaman zavallı k elime Kurum­

dan emir aldı d iye

Türkçe

o

ötüp duracak ! kaideyi yalnız böyle iltibaslı

kel imelerde

değil,.

müst akil kelimelerde de kabul etmiyor. « Ağ ac )) ı «ağaç» yapa­ mazsın, tasrifte «agaca çıktım)) diyoruz. ((Kanad» ı «bı ile ya� zam ay ı z <<kanadı kırılır.» « Kurtıı diye yazm ak yanlıştır «kurdu»· yakaladımıı deniyor. \cÖc» de öyle : c< Ö cümü komam» deri z . «Ucn un yumuşak ol madığ'ı «ucu sivri » deyişimizden belli. Hulasa Yiibancı kelimeleri türkçeleştirmek için konan kaidenin tfü-kçe­ ye bile uym adığı b elli ; böyle sahte k aid eyle neye uğraşırız? Türkçe Arabın «ceybıı kelimesini «cebıı şekl in e sokup pekala

türkçeleşti:rdi.

Onu sahte kaid eyl e «cep» yapmağa

kalmakta

mana ne? «Cebime koy» dediğimiz zaman «cep ortadan kalk­ tığına göre bu tek kelime bile kendi başına kaidenin yapma-


l.oo LAD.AKl . D lGER AKSAKLIKLAR

ile sahicisini ne iyi ölçü: Doğruyu görmek

cıklısı

bir

mak için

gösteriyor. Hemen

83

hemen

şaşmaz

için dilin yaptığına, iğ ri yi yakala­

de dilcinin eylediğine bakmalı.

İSTİSNADAN KORKMA HASTALIGI :

Dillerde kaideye uygun olanlara eskiden «kıyasiıı , istis­ nalara da « ga y ri kıyasi)) denirdi. Bazı dillerin gayri kiyasi istisnalardaki bolluk ve çapraşıklığı baş belası olur. Meseıa fransızcanın fiil tasrifleri gibi. Halbuki türkçenin fiil tas­ r:ifl er i gibi hep kaide içinde akan nimetleri dilimizi bu iti­ barla d ünyan ın en mesut mazhariyetine erdirmiştir. Fakat diller <<mutlak kaidecilik» den de hoşlanmıyorlar. Türkçe­ nin de yer yer istisnaları var. Bunların makul bir had da­ hilinde oluşu dilimize ayrı bir çeşni zenginliği vermektedir. Mesela harf değişmelerinde ol d uğu gibi. Dil bu, «kök)) derken tasrifte scı.dalı harf eklenince aslını muhafaza ederek «kökü» Denk: diyoruz da «gök)) te harf değişerek «göğe)) oluyor. öyle. Sonra sap, sapı ; kaç, kaça; dengi ; renk, rengi de budu, harç = derken asıllar kalıyor da : Süt = sütlü, but harct, tat = tadı derken harf deği§meleri oluyor. Ditmek ·= güdüyor kelimeleri de öyle. Böyle istis� didiyor, gütmek İ stisnalar kaide haline gelir, o kadar. korkulmaz. nalardan =

=


Okunamayış noksanlı ğı Eski «elifba)) da mesela «ibret» i «ubret, abret, iberet . . . » ·diye okumamak için onun öyle okunacağını bellemek lazım­ dı. Bu, kelimeyi okumak değil, ezberlemektir. Yeni «alfabe�) mizle işte o en esaslı derdden kurtarılacaktık.

Halbuki yirmi

yıldll' beyhude yere gene pek çok kelimeleri okuyamamak. zo­

.runda bulunuyoruz. Sebeb ?

YARIM KAİDECİLİK: Eskiler kaideyi «Efradını cami ağyarını dafi'» diye tarif e­ ·derlerdi. Yani bir k aid en in noksansız olabilmesi için ona uy­ gun olanlar ora ya girmeli, aykırı olanlar da onun dışında kalma­ l ıd ır

.

Halbuki bizim «kurum)) un kai deleri ya yarımdır, kai­

·deye girmesi lazım gelenlerin çoğu dışarıda kalır ; ya

fazla

uzatılmıştır, kaideye girmemesi icap edenler de girer. Haddi­

ni bulamamak gibi haddini aşmak da bir noksanlık olduğuna göre o ikinci cins kaideleri de gene güdük sayabiliriz. YABANCI TERBİB İŞARETLERİ :

Yirmi

yıl ön c eki harf inkıiabında baştan yabancı izafet­

lerin çizgi ile gösterilmesi kabul edilmişti. Atat ü rk

,

halka ye­

ni türk harflerini öğretmek için, « en büyük başmuallim» sı­

fatile � Ana d ol u seyahatini yaparken Sivastan ç ekti ği telgrafta halkın izafet çizgisi istemediğini bildirince o işaret kaldırıldı.. .

Halkın da, Şefin de yerden göğe hakkı vardı. Bizim Mehmed­ çiklerin bile eskiden «mulazim-i evvel, mülazim-i sanlı> yerine «evvel mülazim, sani mülazim)) dediklerini hep bil ir di k

.

İza­

fet işaretin e halk için lüzum olamazdı. Fakat konu şm a dilin­ den başka bir de metin d ili var. Yani bin yılın kültür mirası. O­ rada lüzum su z olan burada zaruri idi.

o

İşte

ccyarım k aidec ilik»

ilk adımdan başlıyor. Kurumcular konuşma dilinden haklı

olarak atılanı haksız olarak metin diline almadılar.


O KU N A M AYIŞ

!\ O K S A N L I G I

85

HAYATIN ZORLAYIŞI :

Harf inkılabındaıt

bir az

sonra

Maarif

Vekaleti

liselerin

son sınıfı için beni edebiyat tarihi yazmakla mükellef kılınca hiç

tereddütsüz i zafe t ve atıf işaretlerini kullandım. A yni za­

manda Adana mıntakası Maarif Emini ol d u ğu m' için

birinci cil­

dini ancak 1930 da bitirebildiğim «Edebi Yenili ğimiz» in Devlet · Matb.aasında basılıp lisel erd e okunması 1931 de nasib oldu. Kitabda i zafet ve atıf işar etl er i kullandığımın mucib sebeble­ rini tam iki sahifelik tefsilatla (5 :39-40 ) anlatmıştım : Mese­ la «hüsnü» kelim e si nin «ÜJJ sü çok farklı üç mana taşır. Bu üç role göre onun da üç türlü yazılması Iazundır. Türkçe tasrif e dilir se ((Onun hüsnü», atıf edat ı ise «Hüsn' ü aşkıı , eğer iza­ fet ise ((hüsn-ü zah» Bunlar ş ark metinlerinde milletler arası kahul edilen «transkripsiyon)) a da uygundu. Neye yarar ki bu işaretler

Dil Kurulunca

kabul

edilmediğinden diğer mekteb

kitablarmda bunlar kuilanılmıyordu. Rahmetli S a d ed din Nüz­

het i n lise 1 0 da okunmak üzere benim kitabla aynı zamanda çıkan divan e debiy atin a aid «Tanzimata kadar Türk edebi­ yatı tarihin 193 1 , Agah Sırrının gene aynı sınflar için ayni mahiyetteki «Tanzimata kadar edebiyat tarihi dersleri» 1932 Mustafa Nihadm «Metinlerle muasır T,ürk edebiyatı t ari ­ hi» 1930-1932. Fakat hay at durur mu? Realitenin zorile yavaş yavaş bu işaretl er umumil eşm eğ e başladı. Nihayet Dil Kuru­ mu on üç yıllık bir gecikmeden sonra, hayattaki fi'li real i­ teye uy arak 1941 deki br oşüriyl e o işaretlerin kullanılmasına llı.tfen izin verdi : Kurum ki bizlere önderlik edecekti, bu işte yaptığı geriderlik gibi bir şey! .

İŞTEK İ YARIMLIK : Yeni a]fabem izde eski «kefıı yerine ccqün harfi kabul edilmedi. Dilcilerin bunun i��in il eri sürdükleri sebeb çok doğruydu. Ti.irkcede k ha rfi kalın h e c ed en sonra gelirse «kafıı, inceden , sonra g elirs e cckefı> sesi verir. Bunun bir tane bile istis­ nası yok. İyi ama bu istisnasızlık sadece Türk kökünden ke­ limelere aid. Halbuki d üny a da saf dil olmadığı gibi türkçe­ miz de bu k ai d e den müstesna değil. Halk

diline

kadar

inen katib, kar,

kabus,

kafur, kafi �


86

D

1

L

D A' V .ı\ S l

kakül ..... gibi sürü sürü kel imı?ler bizim türkçenin ses kan u­ nuna u ymuy or . Bu mahzur da harfle değil , i ş ar e tle halle­ dildi. «a» işar e t i hem uzatmaya, hem inceltmeye y ar ı yo r du . Bir küçük işaretle iki rolü birden y apt ırma dak i buluşun gü­ zelliğine d iy ece k yo k tu ama burada da «yarım kaidecilib ten kurtulamadık. Meğer b ul d uğu muz k aide y al n ız ince uzun he­ celi kelimelere uym a kta . Halbuki bir de kalın uzun heceli kelime ler var. Onlar kaidenin d ışın d a kaldı. YARIMI

DÜZELTİRKEN:

Evet Konuşma

mah olan ((k an un , limelere

uzatm a

diline

kadar ınmgı

ıçm türkçemizin öz

k a til , k aid e , kafile; ka m u s .. >> ci n s i nd en ke­

i ş a reti

koy un c a ((kafıı lar

«kafıı olu p inceli­

yor, işaret konmazsa uzun «kaıı lar yarı bo y k ı s a lıy or.

Yan i

sözün kı s a sı bu çeşid kelimeler okunamamaktadır. Sonra da

o­ kunamayış yalnız « k af ıı «kefn li kelimelere münhasır değil. Bir de kal ın uzun «ga» lı keli m el er var : Gafil , galib, ga ib , ga­ ye . . . Bunların da i ş ar et konmazsa boyları, konursa kal ınlıkla r ı gitmek tedir. Biz sekiz y ıl önce, 1941 başlarındaki seri ya­ zılarda, eğer yeni bir iş aret kabulüne imkan yoksa, bu gi bi kelimelerde ayırma işaretinin kullanılmasını teklif etmiştik . Ayırma

tabi i bir duraklama yapar,

her

duraklamadan da

Ka'til, k a'file , ga'lib, ga'fil . . tec­ e dildiğin i uzunl u kl arı n muhafaza

tab ietil e bir u z atm a çıkıyor :

Kalınlıklarla n e ş r ettiği göreceksiniz. Fakat Dil K urumu 1 941 ortalarında öyle ke­ e l i şür o r b tasarı» ön bir e n i r ze ü Kılavuzu (<Yeni İmla ı kabul n sı a lm ı n a l kul «a» t if ç limelerin iltibaslı olanlar·ında l imel e ­ e k mıyan ] iltibaslı o n u n o le » in z i etti. V eril en bu ((yarım daha ıı k mh ı yar << bir apaçık re tatbik edilmem esi yüzünden bir üstakil m ne i yer işaret ir b küçük mey dan a ç ıktı ğ ı gib i doğdu. «fazlalık» bir ağır da harf ilaves ind en do l ayı

rübe ediniz.

ÜÇ ÇEŞİD KARIŞIKLIK : Bir ke·r e dilimizi öğrenme k istey en bir yab anc ı veya Türk eği ç o cuğu öyle çift <<aıı ların ne maksatla k ond uğunu bilmiyec sa­ dahil ne bünyesi için her iki «a)ı yı da k elipıen in kendi

narak «Maarif» te oldu ğu gibi onla rı da mesela «kaatiln ı uk«ka-atib, (<gaasıb» ı «gaa - si b » diye okuyacaktir . Nitekim ç o c


OKUNAM A YIŞ

NOKSANLIGI

87

larımızın böyle okuduklarını görüp durduk. Sonra herkes iltibaslı olanlarla olmayanları nasıl ve neyle ayırsın ? Ebe manasına (( kaabile» iki a ile y a zı l ı d ı r . Çünkü öyle ya zılmaz s a «kabile» olur. «Bu kabilden mesele» derken bellediği ((kabib i (<Oı:ı.un ya pı lm a sı kabil değil» cümlesinde iki a ile yazacak ((Ka a hi r ıı i <(kahir» d en , (( kaa bı z » ı «kabızıı d an , (<kaadinı i «lrndinı den ayırmak.. Dili öğrenecekler, dil bilgini m i ki b u n l arı ayırsın. Üçüncü karışıklık : Kurumun yarı izinile i l ti­ baslllara hasretmek i s t e d iğ i o ç i f t el i kaideyi herkes il tib as­ lı o lma ya nl ar a da tatbika başladı : gaafil, gaaye, kaafile, kaamus .. Hep çift a ile yazılıp duruyor : Hayat bu, yarımya­ ma l a kl ığı d inlemiyor işte. UNUTULAN C İ HET : İ nce uzun ve ka�ın uzun <Ckaıı larla « ga ıı l a r d z: b a şka bir de uzun o l m a d ı ğı halde ince okunması l a z ı m g el en bir sü­ rü sessiz harfli k el i m el e r bul u n d u ğ u unutulmuştl I : <(Ahlakıı kel imesini (<ablak» t o nr e o kut m a m ak i ç in « a )) ya uzatma i şa­ reti konsa hem <Ü » fazla boy atmiş, hem sondaki «kaf n «kef» e çevrilmiş olur. «Tal akı> k?limesi de «dalak» vezninde d e ğ i ld i r , «lahinıı kel im e si ne aksan konsa «laki n n gi.bi o l uy o r . konm'.l::a «h> kalınlaşarak «sakını> gibi ses verir. «<Tul daires i » derken kel i­ me uzun olmadığı için «uıı ya aksan konamaz, konmayınca da ince l am l ı kelimeyi «dul ıı gibi okumak z o r u n d a kalırız. Hele bir takım garblı kelimelerde bu hal daha zi ya d e kendini gö s ter iy or . Bir nevi i ç ki manasına «bolıı un «bı i ince olduğu için bizim (( b ol ı> . gib i , (( r o l ıı k el ime si (( s ol ıı gi bi , gene i nc e «hı li <( al mamı bizim «yalm an)) gibi okunamaz. Bunları n a sıl okut­ Selami Karabonctık doktor Ahmed ek lUtfunda bulun­ m er d n ö g m i n ğ i ç i müsveddelerini görmekli

mal ı ? Bursada bul unan

«dilimizin ve yazımızın ıslahı hakkındaı> isimli brm;u­ rile bu ci n s kelim�lerde i :;; a ret i n sessiz harfler üzerine kon­ ması fikrini ileri sürüyor : Teklifte o r ij in al bir taraf var. Fa­ kat mesela ahlak, talak, l ahin , tul kelimelerinde uzun b oy l u <cl ıı J erin bir de uzatm8 ümretile dah a boyJ andırılması şekil estetiğile m atb a a tekniği bakımından belki uygun düşmiyebi­ lir. İyi ama bu işe bir çare bulmak zorundayız. Her halde bizim uzatma i ş ar eti mizn k a fi gelmediği yerlerde atranskripduğu


D l L .D' A'

88

siyon»

V

A SI

a dahil olan çizgi işaretlerini ka bul etmek gibi çal:ele­

re başvurmak ge rekiyor .

İLTİBASLILARI AYIRMAK İÇİN:

Dil Kurumu iltibash kelimelerin birbirine karışmaması

zarur eti karçısında hemen izin v erir. Fakat muallimliğim za­

(( m e t i n diliıı nde r a stl an a n bir çok iltibaslı kelimeler i­ çin her meslektaş gibi zorluklarla karşılaşırdım. Bunların bir

manı

kı smın a kendimce hususi çareler buluyordum : «esenin cem'i olan

«asam ile

((asır>> ın

cem'i olan «asar» ı biribirinden ayır ­

mak için birincinin «a>> sı üstüne uzatma, i ki nc i n in «a» sı ö­

nüne ayırma işareti ko ymak gibi :

asg"r,

a'sar.

Anıt m anasına

«abide» ile ibadet eden kadın m ana sı n a ((abide» yi, halk na­

zımlarında «manrn ile , meneden manasına ((ma'niııi, akıllı manasına l<a'kibı ile y iyen manasına <cakilıı i . de o yol­ da ay ırm ak mümkündü. Cenk ma nasın a «harbn le bir nevi çalgı olan «iıar b )) ı da h a di ((b», « P » ile ayıralım. Fakat bil-· diğimiz «hakıı ile kazarak yazılan manasına <<h ak» nasıl ayrı­ labilir? İkinciye aksan koysak toprak man as ın a «hak» o luy or . Hele hizme t eden man asna «hadimıı ile yıkan m anasına <c ha ­ dim)) i, engel m a nasına cchaih> ile korkunç manasına «hail» i ve sadlı crhaYasıı i l e sinli «havası> ı ay ı rmak .. Bunlar için de me­ tin dilind e gene «transkripsiyonıı a dahil olan harf ayırma işaretlerine ba� v urm ak t an b aşka çare ol ma s a gerektir.

<<KAr) NIN :Kİ DERDİ : Şimdi alfabemizde e ski «kefı> in karşılığı olmayışi yuzun­

den onun vazi.fesini de yüklenen << ka>ı

laya girmektedir.

Çocuklarımız

hel ak eden m anasına ikraz,

ikdam .

. . . )>

«halik»

cinsinden

nın iki

y er de başı be­

yaratan manasına

diye

«halikıı i

okuyorlcır. ((ikrar,

ikbal,

kelimeler onların ağzın d a hep

«ikmal» şekline giriyor. Doktor Ahm ed Selami Bey böyle yer­ lerde <<kaıı Iarm altına «sedfüı , yani çengel işareti

teklif ediyor · ama bunun pratik ol a c ağın ı

nın

konmasını sanmıyoruz. «ka»

öteki derdi, yani kendinden sonra ince h ec e

gelm esi. Ço­

kik1 » yi «ha-ki-kin diye okumaktadır. Faruk Nafizin aruzla vp.,,ı VV) , ,. ' � --ıfra>ı isimli güzel bir m anzume­ si var. Manzumenin esa.c: kafiyeli dört mısraı şunlardır : ((Er-

cuklarımız

<ch a


OKUNAMAYIŞ

guvan göklerin çede, bir pir-i

sederim

afaki.

Kafiyelerdeki kuyuya

altında mügan,

N OKS ANLIGI

sular bir saki.

leylaki

Nice

Bir

89

benim

bir hatıradan

bah­

bah­

Nevhalar dinletecek mersiyesinden Baki.» «kal) ları kalın kalın ve derine doğ-ru bir

billur kovayla ses

indirir gibi (tleytakyi, sakyi, afa.kyi,

Bakyi)) diye

uzata uzata bir daha okuyunuz. Üçer kıtadan on iki mısralık o manzumede bu dört kafiyenin derin ahengi şi'rin kendine ayrı bir şiir tadı katıyor. Bugünkü canlı türk­ çenin bu pınar çehreli şi'rini bugünkü Türk çocuğunun oku­ mas ın a imkan yok. Nimetler nimeti olması lazım gelen alfa­ bemiz böyl e mi olmalıydı? Yazık.


Istı lahlar Bahsinde Temel Hatalar O ka d ar zorlamalara ra ğme n canlı dile bir şey y apıl amı ­ yacağı anlaşılınca ıst ıl ahlara başvuruldu. Ne konuşmamıza k�­

rışabildiler, ne yazmamıza. Dil ki a ı1oni m dir , umumun malı­ dır, gör dül e r ki o ferman dinlemiyor ; halbuki ıstılahlar fer­ diyd i , ö yl e yse . . . İşte bütün da'va buradan çıkıyor . Ortada dil da'vası diye bir şey yok. Kudretler kudreti olan dilin l< endi bildiği gibi akıp gidiyor. Bütün da'va ıstılahlarda ve o yol­ dan mektebin ele alınışındadır. ANONİM ISTILAHLAR :

de ğil d ir . Eskile­

Bir kere ıstılahların ferdi olr.1.ası mutlak

ri bırakalım .

Son yıllarda

bile

halk tak ':ası tarafı ndan ya­

ratılmış ıstılahlara şahid o l up dun-:yoruz . Otomobilden büyük

ve

otöbü ste n küçük olana halk

« ka ptıkaç tın dedi, şıp diye tu­

tul d u . Otomobilin kendi de üç türlü : Ne « h u susin ye, ne ((taksi»

ye uymıyan üçüncü tip ken d i adını ke:.ı.diliğinden haykırdı: «Dolmµş>). Gündüz y o kk en gece peydahlanıveren ev yavrula­ rına

((gecekondmı d en iver di. Orduya

j ektörıı

ke li m es in e

işin içinden

en

dilini uyduramayınca ona

«pro­

<<ışıldak» deyip

çıktı. Bu seferki Cihan Harbinde ((sığınak»

güzel bir ıstılahı bulan da

J a rın hepimize

tuluyor

gelen Mehmedcik

halktır. Bu halk

gibi

patentli ıstil ah ­

verdiği bir ibret dersi var. Belli ve gene belli k i tabii ol an seviliyor.

ki s evil en tu­

İKİ AYRI MAHİYET : Sonra ıstılahları t ek cepheli ve tek hüviyetli sanmak

bü­

yük bir h ata idi. Istılah denilen o mefhumlar aleminin biri­

birinden çok ayrı iki mah iye ti var. Bunlar o kadar ayrı ki

onlarda

varılacak

hedeflerle tatbiklenecek

prensipler

iki nev i ıstılahtan birinci kısma

başkadır.

Bu

ilimlerin

hususi snh al ar ın da doğarak y a şarlcır .

başka

dahil olanlar İkinci kısma


ISTILAHLAR BAHS İNDE TEMEL HATALAR aid lı

olanlar ise halka kadar inip canlı O.il

oluyorlar.

Sadece ilmi

mahiyetteki

i çin de

91

umumun ma­

ıstılahlarda en esaslı

hedef onların delalet ettikleri mefhumları en başarılı �ekil d e ifade edebilmelidir. Bu cins ıstılahları yaratmak için ilk kay­ nak olarak da ana dile başvurulur . Eğer bu uygun düşerse ne ala ; bu na imkan olmazsa, bütün medeni d ill e r d e olduğu gibi, ba�ka kaynaklardan f aydal a nman ın ç ar e sin e bakılır. Ha­ yata mal ol an ıstılahlardaki hedef ise o nl arın canlılıklarını muhafaza etmesidir. Zaten hayata mal olan yaşamak hakkını kendiliğinden kazandığı için biz is teme s ek de o gene yaşar.

İNCİ YERİNE BONCUK: İlmi ıs t ıl ahl arda bazan bir k el i men in bir sahifelik söz söy­ oluyor. Mesela h uk uk ta ((nu propriet e >> denen bir bahis var. B u , bir mülkün tasarrufuna sahib olup da i r ad ın a malik olamamak demektir. Yani mülk kend in i n amma m enfaati

lediği

kendinin değil . Bizim

eski hukukta buna «rekaben

:denilir.

B ö yl e bir kel i men in türkçeleştirilmesinde mana olamaz. Çün­

onun

lan

halk di li le

alilkası yok.

Ö yleyken frenkçeden

y ap ı ­

tercümeyle biz on a « çıplak m ül k iyet» dedik. Bu, bir kere

türkçeleştirmek deği l di , mademki «mülkiyebı kelimesi a rab ca kıyafetile, b a ş ı n d a agel, sırtında ma�lah, ol duğu gibi du­ ruy o r . Sonra bu, m an ayı aydınlatmak da de ğ il d i , mademki huhuki izahat verilmeyince o ndan gene birşey anlaşılamaz.

­

Halbuki ((rekabeıı ;

mazip.in derinliğinden

süzülüp

gelen bu

ı s t ıl ahta , tonlarla kömürün asırlık ıstıfalarla bir katra elmas

haline gelmesi gibi pırlantalaşan b ir tekasüf var. Bunun ye­ rine

öteki ; hayır, bu, in c i verip b onc u k almağ'a benzer.

İKİ MİSAL DAHA : Psikoloj i yeni ilimlerdendir. Garbdan onu alırken

ilkönce

ruhıı dedik. Bu i si m değil , tarif gib i birş.ey di, sökmedi. Naim B ey ona «İl m- ü n-n efs >l dedi, o hiç beğenilmedi. En kısa­ sı ((ruhi yat » demekti, öyle dendi,tutacağa ben zi y o r d u, gene tut · matlı. Şimdi ((psikolojiı> diyoruz. Lazım olan böyle demekti. Onun mazide ken d i yoktu ki is m i olsun. «Piyano» nasıl k en d i i smi­ ni kendi gövdesile beraber geti rd iyse psikolojinin müsemması da i smile beraber gelecekti. Kırk yı l göğüs germemize rağ­ men neticede olması lazım gelen oldu.

·«İlm-i


Psikoloj ide ideesıı

hafıza

kanunlarında n birine

denir. B un a ayn e n

«Teselsül--ü efkar»

« İş t irak -i

efkab>

((association

des.

dedik, olmadı ;.

bunun fran­ ifade edemiyordu. O hafıza kanunu fikirlerin .ne iştiraki, ne teselsülüdür. O, bir fikrin diğer bir fikri davet etmesiydi . İşte r a hm e t l i Naim Bey ince bir buluşla davet kö künd en (( te d a i -i e fk ar iı de yi n c e me­ sele fransızcasından dah a doğru olarak halledilmiş oldu. Yal­ nız bu b ul uşt a onun t erk i bl i -olması gibi bir ağırlık ve o ter­ kibde «ayın ıı yüzünden ileri gelen bir gargaralık vardı. Hayat böyle şeye katl an ır mı ? «efkarı> k el im e si kendiliğinden atı­ l ıveri n c e ortada terib de kalmadı. Siz ((tedai» deki h ayatlı ­ lığa bakınız ki iki kelimelik o manayı tek başına ifade e dip durduktan b a�k a okur yazarl arın kon u şm a diline kadar girdi. Laf arasında (cbir tedai ile hat ırl ad ım » diyorduk. İşte kırk yılın emeğile kazanılan bu eşsiz ıstılahın yerine Dil Kurumu dedik, gene olmadı. Bir defa

sız cası delalet ettiği mefhumu tam

.şu karşılı ğ ı koydu : « Ç ağrışım ! » istediğin kadar rılışla hiç

bir fikir

humu ifade

çağır,

o çağ­

diğer fikri yanına g et ir em ez . Mananın mef­

etrnedi.ğı

oır tarafa. Zevk bakım ından da o ne <cÇağnşım )) , yani <dbri�imıı in halat­

sallapatı gövdeli şey o,

laşması.

CANLI DİLDEKİLER : Yalnız ilim sahasında kalmayıp asırlar boyu canlı dlle inerek hayata karışan ıstılahlar büyük kütlenin malı kadar hamur e d ip kendi hal arını oldular. Halk onların terkibli olanl fonetiğine uydurarak mesela tarihi ıstıl ahlardan « Sadr-i a'­ zamll ı «sadrazamı> , «ŞeyhülislB.m )) ı «şeyhislaiYrn , «Kaadi-asker» i ((kazasker » yaptığı halde tek kel imeleri olduğu gibi bıraktı : Padi şah, müfti, kadı, ferman ; divan ; taht . . . İslamlığın tesirile

dile dolup iki evli köye kadar yayılanl ar : Mescid , cami, türbe,

minare, sebil ; tarikat ;

şeriat, dua, namaz, imsak ; hutbe; sün­

net . . . Hukuktan ve diğer ilimle·rden : Vakfiye, il am, fetva, hesab, hen d e se, tarih, coğ'rafy a ; edebiyat, şiir,

icazet,

nesir . . .

Bütün bu kelimeler mazinin kültüründen bir aile kafilesi ha­ O nl a rı n hepsi müsl ümandılar. Kurumcular bunlara da el a tm ağ a kalkarak ((hesabn ı <<ari.tmetibı, «hende­ se)) yi. r<j eom etriıı yapmak süretile onları «garbhl a<>tırmakıı iste­ diler. Halb uki yapılan iş onları <<tanassur)) ettirmekti . Ne garbli n d e akıp geliyor.


l81'ILA H L AR

..

JJAHS lNDE

TEM EL

H A 'f A LA H.

=--=: .=:::.·== . ::::::::�=--= - - - · · - - · - - - · - - - · - -- - · - - - ·-----

9J

emelile o cins kelimelere dokuna­ mayız. Kubbe l erimiz in üstünde nasıl, a sırl arın elile örülmüş, zaman denilen ayrı birer kubbe varsa o kelimeler de k en di bünyelerinde asırlar�� ta ş ıyorl a r. Minarenin t ürk ç esi olamaz

lılaştırma, ne türkçeleştirme

ç ünkü Türk bin

yüın

ötesinde ezan

o kumuyordu.

GARBDAN. ISTILAH AKINI : Akdeniz kıyılarına geldiğimizdenberi dokuz asırdır Garb milletlerile temas neticesi bi_r çok isiml eri o isimlerin getirdi­ ği cisiml erle beraber kabulleniyorduk. Y al n ı z «b>ı i l e başlı­ yanlar : Baraka, ba le , ban y o , baston, bomba, bilan ç o . . . Deniz­ cilik ıstılahları : Kadırga, kalyon, gambot, borda ; al a b an d a ;

alarga . . .

Hele

sinema,

ra dy o

ic a dl a ra ait ıstılahlar : Telgraf, telefon, . Derken bu İkinci

tiyatro,

Dünya Harbinden sonra

makine mamulatı gibi seri haline giren , icadların türkçemi­ de akın h a l i n de dolmağa b a şl ama sı : Radar, atom, d ed et e, p enisilin , sulfamidler .... B il m em n eler? T elaş a düşm ek türk­ çenin büyük ku d ret ind en şüphelenmek demektir. « A n t en )) ye­ rine «duyurgaıı, «vantöz)) y erine <<çek en» , «vitamimı yerine «di­ rimözıı . . H a y ır. vaktile «kalyon» un •kendi yelken açıp gel i r ­ ken nasıl ismin i de beraber getirdiyse he r yeni keşif de ismi­ le gelir. Onlara zorla türkçe k arşılık aram a·k, anten, vantöz, vitarr:.inde olduğu gibi bi z i ti.i.rkçeye götürmez, sadece mallım­ ze

dan kald ırıp meçhule götürür.

İLK ADIMDA İKİ AKSAYIŞ:

'

adım tabii herşeyden önce (<ıstılahıı ı h öz türkçesini bulmaktı. Buna «terimıı dendi. Rahmetli İbrahim Dilmen ((Ulusıı un 9 Nisan 1943 tarihli nüs­ ha sın da bu kelimenin türkçe olduğunu izah ederken onun muhtelif türk lehçelerindeki «t ermekıı fiilinden geldiğini an­ latmıştı. Bizim t ürk çemi zd e o fiil (( dermek » tir. Öyleyse . n e.ve ((derim>) denmedi ? Ç ü n k ü biz Hderi m ıı İ ba�ka manada kulla­ ister «dermek » , derleyip nıyoruz. Peki ama i ster «termelrn , toplama man asına öyle bir kelime ıstılah mefhumu ifade ede­ bilir mi?Edermiş. Çünkü ıstıl ah demek : ((Bir bilim kcı.vrammın bir çok ayrıntılarını kısaca topl aya n derlitop1 u sözn dem ek­ miş. Istılah bu demek değil elbet. Fakat ne crı re. keli. m e ı.s tı -

Istılah

işine

girerken

atılacak

ilk


D İ L D A' V A. S

94

1

laha uymayınca ıstılahı kelimeye uydurmak lazım

gel di ! Tevillere lüzum yok, ışın iç yuzu « te rim» in fransızca <<terme» e benzemesidir. S on da ki ((e>> okunmadığı için fre:nk­ lerin « t erm >> dediğ i ne bizim «terim» dememiz ; iki kelime lkiz: kardeşler gi bi biribirine yakın, ıstılahlar işine girerken daha ilk adımda garblılaşmış görüneceğiz. Bu, garbl ıl aşmak değil, onlara imreniş, yani kendi mizi küçük görüştür. Kelimede hem ıstılahı karşılayamayış, yani güdükltik; hem bir ec neb i ke­ p meyi taklid ediş, yani kalplık. Evet daha ilk adımda sunturlu iki a ks ayış var . GARBLILIK

ÖZENİŞİ :

Kurumca adeta bir sistem haline yerine ((negatif.». muvazi yerine c<paraleln, terazi yerine c<balans»···· · .H ele frenk­ çe kelimelerin melezleştirilmesi : «application» dan cceplikat n , «exercice)> ten cc e k s ey » , cmormabıden <<nomah . . . . . . ccKil0>> y a uysun diye «bina )) , « k ilo gr a mı> a benzesin diye «binogram»··· . Büyük Türk gr amer i nin yaratcısı Jean Deny, o ünlü Fransız alimi ccLa Reforme ac t u el l e de la l an gu e Turqueı) isim­ l i broşüründe ((Lisaniyat tarihinde bunun emsali yoktum di­ ye bu hareketimizi acı acı tenkid eder. İ ngiliz müsteşriki Hony de türkçeye mal olmuş Arab ve Acem kelimelerini atarak 011ların yerine «rötarıı , ((rekolte» gibi garblı kelimeler alınma­ sına karşı şu teşbihi ku ll an ıy or : <<Bunlar ocaktaki tavanın için­ den kurtulmak isterken ateşin içine düş me kten başka bir şey Zaten garblılığa öz eni ş

konmuşıur. Ahenk yeri n e ((harmoni», men fi

değil.»

SİSTEMİN

BOZUKLUGU :

Kurumculann «yeni terim yaratma» sistemi şu esasa da-· yanır : ((Türk köküne Türk eki yamamak.ıı Bunu Kurumun merhum genel Sekreteri Ulus'taki o makalesinde böylece ilan· etti.. Hem kök türkçe, hem ek türkçe. B un a akan sul ar durur­ du, �ğer bu iş ölü eklerle y apıl m a s ay d ı . Dil ilm frıin şaşmaz bir kanunu da şudur : (c Ölü kökler gibi ölü ekler de dirile.­ mez.» Jean Deny demin ismi geçen broşürünün 19 uncu sa..; hifesinde ölü eklerden bahs e dip 24 üncü sahifesinde bizim «ab, <(Salıı eklentili sun'i kelimelerimizden örnekler ver.i r. Se-


ISUL A H LAR BAHSİNDE TEM EL kiz yıl evvelki s erid e de yazdıydım. (<yoksuhı

gibi bir iki

HATALAR

Türkçemi z d e

<J5 (mysah,

sıfatla (<kumsal» , <(çatabı gibi bir iki isim­

de kalmış ölü eki kurumcular «Sah , «sel» şeklinde genis- ıstılah

bir i k i kelime­ sistemi çıkarmak, bu, bir musluk suyundan nehir yaratmak gibi bfrşeyd i ! « g » e k i de böyle. Bu ek bizim tek heceli mahdud bir kaç kelimede görülür : ağ, bağ, dağ, yağ, çağ, sağ Müteaddit he­ celi kelimelerde bunlar ya düşerler: Yayla, kı şl a , tuzla gibi: ya «k>> şekline girerler, yaylak, kışlak gibi. Kur um cu lar dilin bu iki esaslı a mel iye s in i de dinlemiyerek «g» leri müteaddit he­ celi kelimelere de tatbik ile ıstilah yaratıyorlar : duyuğ, görüğ, işitiğ, korkuğ, katığ. . . Bunlara kelime değil Mo ngol tokmağı

mekanizması gibi kullanmağa kalktılar. Dilin

sindeki

ölü ekten bütün bir ıstılah

denir.

Hele fr enkç enin

«que>) nisbetine imrenilerek bizde de «kn Cebri yerine «cebrik>ı , k ut bi yerine <ıkutbik» . Ve hele bunun frenk kelimelerine de tatbik edilişi : Adedi yerine <mumerik! ! n Halbuki fransızcanın kendi «QU€>l sini olduğu gibi kullanınca hiç yadırgamıyoruz : pratik, sempatik; kübik, d in a mik .... İşte dil ile ,d i lc il er in arasındaki u­ çurum farkı : Dilin kendi bile, yapmacığı değil ; dobra dobra: ol mayı istiyor.

ile ıstılah nisbetleri yapılması :


Üç Kanunun Dersi E debiyatta garblılaşma hareketimizin bir asırlık mazis i

var.

İli.mde Garblılaşma ise op. d an yarım asır daha kıd emli d ir. Gar­ m ü sb e t ilimlerini kendimize mal etmek için ıstılahlar ica­ dın a bir buçuk asır önce ba şla dık . · y al nız , Garbda Iatince nasıl Avr upa milletlerinin m üş t er ek k ült ür d ili ol duy s a Ş ark­ ta da ara b c a aynı mahiyette olduğu i ç in , yeni ıstılah yaratan­ lar tabi atil e hep ar abc ay ı esas tuttular. Bu, t ürkç en i n hakkı bakımından elbet z ar arl ı y dı . Türkçülük ve sadelik cereyanı­ n a kadar bunun pek farkı n a varılmadı. Fa k a t ondan sonra ... :. Bizim «Kurumcularn işte ond a n sonrayı görmemezliğe g eldi­

bın

ler.

ESKİNİN İKİ HATASI: Eşki ıst ıl a h sisteminin iki esaslı hatası vardı. Biri t am arabcaya karşılıkları olan basi t mefhumlar için de �aşvurmaları: Barsak yer ine «em'a)), damar yerine (( ş ir ya n )) kemik yerine «azını>, kaya yerine «suhunı . . . İkincisi, ıstılah­ ((Sol köprücük terkiblerden çekinmemeleri . larda �üselsel kem iğin i n altrn yerine <<azm-i taht-ı terkuve-i eyser ! » denmesi. Hayat buna tahammül eder mi? İşte son dil kongresinde sa­ meyd ana çıktı. lahiyetl i profesörlerin r aporl aril e de apaçık Çoktanberi o izafetli ıstılahlar yerine tabii bir s a d eleşm e alıp yürümfü�tü. vMüselles mütesavi-yüs-sakeynıı yerine, «Sakeyn müselles» ve «iki saklı müselles», ((Zu-erbea-tül-vücuhıı yeri.ne «dört v e c ihl i >ı ve «dört yüzlföı denm esi gibi. Harun Reşid otuz beş yıl önce 1330 ( 1914) te çıkan «İlm-i nebatabı k i t abın da mesela ım eb ata t - ı zat�ül-ezharıı yerine «Çiçekli ne ba t atl anı den­ me sini t e kl if e d i yordu . 1925 teki <�teşrih» kitabında da « muh ıı yerine ((beyimı , «asab» yerine ((Sin)rıı dedi. Coğrafyacıl arımız, tür,kçe

bizim t ah si l zamanımız da bile <d'tikal-i riyahin yerine <früzgar aşındırması » derl erdi. Evet Kurumcuların « b u nl a r türkçe mi ? »

diye kı1ıc salladıkları korkunc düşman h akikatte bir ceseddi.


ÜÇ

KANUNUN

DERSİ

İMPARATORLUK KANUNLARININ

Kal dırılan M ec el l ed en

çocuğu na

bunları mı

97

DİLİ :

ağdalı rr:nddeler

öğreteceğiz ? ))

diye

okuyup :

«Türk

yaygara yapanlara

karşı biz daha koyusunu söyliyelim : ((Us ul-Ü muhakemat-ı liu­ ..kukiyen d i ye bizim H ukuk t ayken öğrendiğimiz kanunun son .zamanlarda

ismini

değiş tir ip

«hukuk

yargılamaları

usulü

kanunu'> diy e , melezleme bir çetrefillikle ismini gu.ya türkçe­ l eştird ik amma kanunun iç i gene olduğu g i b i eski hüviyetile ·duruyor.

Mesela

501 in c i maddede şu c üm l e y e

.hacze ve ref-i yede müsari-ül-fesad

bakın : (( .... .fekk-i ismi

eşyaya müteallik . . . . ıı

ka nun un kendi böyle mi kalmal ı ? İ m parator­ devri kanunlarının di l i aşağı yukarı bu minval ü z eredir . Bu dil tü rkç e değ·il di , canım dilden ayrıldı, onun için halk

öyle kübikleşen .luk

ondan bir şey anl ıyamıyordu. Kanun ki halk anl asın d i ye ya­ pılır ; öyl eyke n eskiden kanunlarımızı, araya i z ah edici bir va­ .sıta koymadan halka anlatmağa imkan yoktu. Bu, devletin .halkla doğrudan doğruya konuşmaması de mek t ir . Devleti yukandd, halkı altta tasavvur ederiz. Halbuki kanu n lisanı bakımından devlet, işte misallerile m ey d an d a, halk dilinden · :geride bulunuyor. Devletle m i l l eti n b� rbi rin den ayrı iki dil konuşması, evet acı bir şey.

CU:!v'.I:HURİYETİN

KANUN

DİLİNDE İNKILABI :

Bundan tam yirmi beş y ıl önc e , 1924 te, yani Cumhuri­

y ılı n da , kanun d i li itibarile mesud bir inkıla­ ba mazhar old uk . ((Büyük M ill et Meclisbı nin ikinci d evresinde ·çıkan ((köy kanunu)) nda köyün n e olduğunu tarif eden 3 ün cü madde şöyledir : ((Cami, mekteb, otlak, yayl ak ; baltalık ; gibi -ortamalları bulunan ve toplu veya dağınık yerlerde oturan insanlar bağ, bahçe ve t arlal aril e birlikte bir köy teşkil eder1er.ı> Köyün menkul, gayrımen kul mallara sahib manevi şahsi­ ye tini tarif eden 7 nc i madde de şudur : <(Köy, b i r yerden bir -yere götürülebilen veya götürülemiyen mal l ara sahih olan ve işbu kanunla kenriis ine ve ri l en iş l e ri yapan başlıbaşına bir var­ lıktır. Buna -şahs-ı manevi- de denir.n Bu kanunl a , ikizli dit 'Ortadan kalkarak devletle halk birle�tL Asırlar boyu devam <edip gelen ikiliği ortadan kaldırma k : İşte hakiki inkılab huydu.

yetim izin ikinci

7


. c-:?!P--

D

iL

D A'

VAS

1

--=r - � - ·

.- . .--�---- --- -

Yazık ki ((kö'y kanunu» ile de kaldı.

açılan bu

'"

mes'ud çığır açıldığı yer­

İLERİ HAMLE : <(Köy kanunu» ndaki canlı ve t abi i dili bir «inkılabıı gibi görmiyen ve görmemek mevkiinde olan «kurumculuk zihni­ yeti ıı 1935 teki «tarım kooperatifleri k anunu )) ile başlıyarak nihayet 1945 teki ((Anayasaıı ile son zirvesine vann on yıllık bir zaman içinde hukuk alemimizi yeni terimlerin umumi i s­ tilasına maruz bıraktı. Bizim (<Teşkilat-ı E s a siy e ıı kanunumuz. ismiyle de, cismiyle de sahiden Osmanlıcaydı. Mebusların ye-­ min fıkrası bi le dolambaçlı, nahiv bünyesi karışık, acayıb bir şey olduğu için kürsüden o yemini okuyan mebuslar arasın-­ da s ık sık sendeleyişlere şahicl. olmuştuk. O en baş kanunu­ mu zu üslub itibarile değiştirmek çok yerindeydi. Fakat 1945· te değişiklik yapıldıktan sonra baktık ki ((Anayasaıı mızı hal-: ka ve herkese izah için ayrıca «kılavuz)) lar, «SÖzlülrn ler, ve <<İzahlı broşürler» neşredilmektedir. An kar ada «Genelkurm ay)) matbaasının «Anayasa ve Kılavuzu)) ismile neşrettiği ceb kıt-' alı eserde 6 fas ı l l ık ve 105 maddelik Anayasanın metni ince harflerle ancak 22 sa hife tuttuğu halde «Kılavuzıı kısmındaki «lügatçe» onun iki mislini bulmaktadır. İ stanbul Barosu avu­ katlarmdan Ş ü ku fe Ataöv'ün <<Türkçe Sözlük» kitabını Baro· bastırdı;· Ankara avukatlarından Memduh K araabalı da cÖz türkçe An ayas a ve yeni türkçe karşılıkl arııı nı neşretti. De­ mek ki Anayasamızı anlamak için böyle yardımcı risal elere m uhtacız. Demek ki onu doğrudan doğruya anlıyamıyoruz. Demek ki o r adaki dil canlı dilden ayrıdır. Demek ki canlı dilden daha ileri bir hamle yapmışız. İKİ ZIDDIN BİRLEŞMESİ Ah, başlangıçtaki emelin cazibesi, türkçenin hakkını ver-­ mek eme li ;

o emelin cazibesile o kadar hızlı harekete geçili­ yor ki türkçenin içini kaplıyalım derken türkçenin iç:nden öteye geçip gidiyoruz. İ şte de.ha ilk sahifede 5 inci madde : «Yasama yetkisi ve yürütme erki Büyük Millet Meclisinde belirir ve onda t opl amr . ıı Tabii bir şey anlıyamadığınız için maddeyi <(Kılavuw veya «Sözlük)) kısmında araştırmalarla·.


=-- -

ÜÇ -

K A NUNUN D E R S İ

çözüyorsunuz. Meğer ccyasama

99

y e tk i si » <eteşri' salahiyeti»

mekmiş ve << y ürü tme erki» m eğer

cdcra

de­

ku d ret i l> anlamına

g eliyormuş. Bu m inv al üzerine maddeleri okurken ccdenetle­ me>> nin <ernurakabeıı , <ckısıltrn nın <Cmahçurn, ccuyrukluk)) ;ın

«tabii y yet » , <cdöneme» in <cd ev re » , ccesenlikn in <cselamet», cckol­ C<Zabıta», ccyiyicilik)) in «irtikab >ı , ccaraçn ın «vasıta » ,

luk » un

<ıayrıcalık»

ın <cimtiyaz »,

« ayrık» m

ccmüstesna»,

«hagıt»

ın

«fiibı , <dşlemıı in «muameieı> , ccnitelik» in « V asıf» , «yasalrn nın << m e şru » , cızoralımı> ın « mus ade re ı> oldu­ ğunu öğreniyorsunuz. Öğrenmek kafi deği l bellemek lazım, bellemek de yetmiyor, unutmamak gerek, unutmamak d a kifa­ yetsiz, okurken hem en hatırlamak icab eder. Pek i ama bu ka­ « aki d» , cceylem»

in

dar külfete karşı

kazancımız nedir ?

Türkçenin

hakkını ver�

mek deği! m'ı. '? Fakat hangi hak hududunu geçerse hak ol­ maktan çıkmaz? İmparatorluk kanunun un dili canlı türkçeye

nazaran gerideydi, şimdiki de ilerdedir. Yani ikisi de a sıl türk­

çenin kendinde değil. «Geri» ile cüieriı> yi ikiz y aptı k .

UYGUN OLANLAR : Halbuki türkçeye uyan y en i keliıp eler bu işte yürür. e c ek yolun ne olduğunu kendiliğinden gösteriyo!' . En başta «teşki­

Iat-ı esas iye» yerine ccanayasa» demek, ne kadar güzel ve ne ol du . «İ sy a n» y erin e «ayaklanma» «mugayir)) yerine «aykırı», <c m enut ı> y erine ccbağlı)), ccsulh)) yerine «barış » , «fesih» yerine ccbozmaı> , <c fa sıl » yerine cc b ölüm n , «dairel> yerine «çevre ıı , ((masuniyet» yerine ccdokunulmazlık» «müsaviı> yerine ({ eş it» , «m uhaberatıı yerine <(haberleşme » , « hıy ane t>ı yerin� ((hayınlık)) , ( ( a m m e» yerine «kamu » , «divan-ı ali», yeri ne ((yüce divamı cctakyidat» yerine cc ka yıdl amalar» , cmıeskılkat darbrn ye­ rine ccpara basma», <cemraz-ı müstevliye}> yerine «salgın has­ talıklar», «in1 ihabı> yerin e «seçi mn , cdsticvab» yerine «sorgm>, «cürmü meş hud n ye r in e C<SUÇ üstü», «aded-i m ür ettep ıı y erine «tam-scı yrn. <csülüsan-ı eks eriy et » yerine «Üçte iki çoğunluk», «mamulünbih olmak» y er i ne « yürü rlüğe girm ek» .. Fazla sar mağa lüzum yok. Eğer hep bu tarzda hareket edileydi, ki e• dilmemesine bir engel yoktu, <<Anayasaıı metn inin iki mislini bul an üç dört yüz 1ugatlik sözl ükler ilavesine hiç lüzum kal­ :maz. herkes o te m el kanunumuzu ilk okuy u şt a anlardı.

kadar uygun


100

D İ L

D A'

V A

S I

UYGUNLARIN İRŞADI:

Bu

cins uygun

ıst ıla hl ar ın bizi h aykır a

haykıra irşad

edip

durduklarını görüyoruz. Bir kere <(teşkilat-ı esasiye)), «cürmü

<< emr a z -ı müstevliye)), « ad e d- i mürettep)) «sülisan-ı ekseriyebı, gibi yabancı terkib taşıyanların atılm a ­ ları yalnız lazım d eği l farzdır. Onların yerine «anayasa)) , «SUÇ üstü», «yüce divan», ((salgın hastalıklar» . . . gibi tam türkçe karşılıklar nurlu yüzlerile, ıstılah olma�m d a üstün de , birer zafer oldular. İkinci nokta; münferid kel imeler halinde olmak­ la berab er halk diline yab anc ı olup Türk ha nçeresin e uymı­ yanlar : mugayfr, menut, fesih, amme, isticvab ... gibi. Üçüncü

meşhud » , udivan-1 ali)),

nokta;

«muhaberatJ> ın

«takyidat» ın

«haberleşme )) , diye

<ckayıdlama»

<<hıyanetnin «haymlık» ,

türkçeleştirilmesi. B u ,

canlı

dilin tasarruf hakkını Anayasamızla dahi kabul etmekti. Es­

ki fesahatçilerce «galat» denilenlerin «doğru» olduğunu bunun­

la kanunlaştırmış olduk. Fakat <(kur'a» gibi hal k diline kadar iner ek

türkçeleşrniş

olan bir

kel imey e ((ad çekme» diye bir

karşılık bulmağa neden lüzum görüldü ? «Kur'anı çıktı», <ıkur'a efradı geldi» derken o k arş ılı ğı kullanamayız. Öyleyse ayı karşılamıyor demektir.

İLTİBASLILARLA

Yemllı

kur'...

KİFAYETSİZLER:

<cmuahedeı>

.etmek yerine «and içmekJı , peki; f akat

yerine ((andlaşmaJ> , olmadı. Muahedede yemin yok, ahid var.

Deminki

türkçeleştirnıeye

demeliyd i .

kıyasen

hiç

olmazsa

<<Davet» yerine <<çağırmak» , hayır

cmhidleşmen

ikincisi birinci­

sinin ancak yarısıdır, her davette çağırma var ama her ça­ «Müstesna» yeı i ne <<ayrıkıı derken b unun «ayrık otu» ile iltibas yapacağını unutmuş olacağız. ((Ekseri­ yet)) in karşılığı «çoklulrn olamaz <<çoğunluk>> ol ab ilir . ((Devre)) mefhumunu «dönemı> ifade etmiyor. «Devre» de muayyen bi,r

,ğırlha davet değil.

müddete

aid bir

imtidad

var,

<(dönem» ise

dönemeç

gibi

kısa ·bir geçiş manası taşı.maktadır . «Tefekkür» yerine cıdüşün­ ı:ne)) . Peki, fakat ((mütalea» yerine «düşünce» olamaz .

nu

ıı beni

bir düşünce aldrn diye tasa manasına

da

Biz

bu­

kullanırız.

Sonra düşünce pasif, mütalea aktiftir, ikisi birbirine zıd. (<Mah­ kUm>> yerine <chükümlüı> yakışık almıyor, <<hükümlü» de ade­ ta nüfuzlu der gibi bir eda var. İnsana «hükmü geçiyor» vehi


ÜÇ

KANUNUN

DER S İ

!Ol

mini vermektedir. <<Varidatı> ye rine «gelirıı, masarif yerine «gider», bir kere «o gelir, bu gider» deki muzari sigalarile il· tibas ya.pıyorlar, son ra ıcgelirıı in canlı dilde ccgelirli)) dendi­ ği için bir istinadı var ama «gider» böyle bir istinaddan da mahrum. «Ledeliktiza» yerine «gerekli görüldükçen çok gü­ zel, fakat «esbab'-ı mucibe» y erin e ((gerekçen çok kifayetsiz. «İcra» ve «idare» yerine «yürütme n ; bir kere iki ayrı yemeği bir kabda yemek neye ? Sonra o kah iki yemeği almak değil, teker teker ikisine de dar gelmektedir. Evet, belli, Anayasa­ yı türkçeleştirme işi aceleye geldi. Halbuki o temel kanunu­ muzun bütün kel im el eri yontma mermerler gibi sağlam ol­ malıydı ve kanunun topyekun kendini, dil bakımından, ebe­

diliğe

göğüs g eren bir abide gibi seyretmeliydik.


Gidişin Sonu ((Kurumculuk

zihniyeti))

hareket noktalarını yanlış seçip

aykırl. hedeflere doğru yola çıkınca ne nasıl gideceğfoi bil e­ bildi, ne de n er ey e gideceğini. Neden ? . Çünkü dil in üç katlı bir yapı halinde hacimli bir

hakikat olduğunu görmemişler­

di. Yapının esas katı, İslamlıktan önceki Türklük; ikinci k at , bin yıllık İslam kültürü ; ü ç ünc ü kat, bir asırdır u ğrunda di­ din diğim iz garblılık. I s tıl a hl ar bahsinde bu üç katın ihtiyacı­ na göre üç hedefle yo la çıkacağımıza, tek hedefle harekete geçtik. Halbuki dil her k atın hakkını en doğru olarak kendi veriyordu. ALİ

SUAVİ'Yİ ANIŞ :

Seksen beş yll önce Ali Suavi Avrupada ç ıkar d ığı «U­

Sckse�1 beş yıl önce Ali Şuavi Avrupada

çıkardığı

cıU­

lumı> gazetesinde ı stılahl ar için §U esasları ileri sürüyordu : a - Bütün milietlerce kabul ed il en ıstılahları bizim de aynen almamız en uygun yo l dur : Oksij en, idroj en, fotoğraf . . gibi. Yalnız bunları al ırken milletler kendi hançerelerine göre bazı harf değişiklikleri yapabilir. Fransızların «oksij enıı d e di­ ğine İngilizl eri n ((oksicen» demesi gibi. b- Eğer arabca bir ıstılahın türkÇede karşılıği varsa, onu tercihte hiç tereddüt edemeyiz. ((Telkih>ı yerine «aşrn gibi. c- Eğer bir mefhu­ (<Alimıı , mun türkçede karşılığı yoksa ar a b c a sı kullanılır : «katip)) gibi. Fakat böyle yabancı kelimelerin tasrifleri alın­ maz <<alimıı var diye cıulemaıı ya, «katip)) var diye «küt'tab>> a lüzum olmayışı gibi. Bir asrın ö tes indek i Ali Suavi ne ya­ pılınası gerektiğini apayd ı n görmüştü. Bir asrın berisindeki «Kurumcular» ise bir çıkm az içinde bocalayıp duruyor.

DİLİN TÜRKÇELİGİ : Rahınetli ve büyük Ziya Gökalp gibi yazı dili n de canlı türkçenin bayraktarlığını yapan bir türkçü bile ilim dilinde,


G İ D l Ş İ I\. _yani

ıstılahlar

tutarak ·

diye

103

b ahsin de , İslfunlığın z ar uretile arabcayı esas

«real.iteıı

«mefkılr e »

SO N U

ye

«şe'niyetıı

dedi,

o l m a dı ;

«hars» dedi, devam ettiremedi.

Gençliğimizde Fazıl

_yareıı kelimesini bulduğu vakit bir

lime tuttu da. Fakat otiız küsur yıl la <<Uçakıı meydana çıkınca

yerine

yerine

Ahmed «tay­

keşif gibi sevinilmişti. Ke­

sonra anonim

«tayyare>>

bir fırlayış­

yere seriliverdi. İkinci

Cihan Harbinde u ç akl ar a karşı icad edil en

tayya re » dendi, terkibli

«ideal »

uytlurdu, sökmedi; «kültüm

kelime

silaha. önce «da'fi-i

olduğu için çok geçmeden «tayyare da­ dil in ne yaman bir «veto hakkrn var­

_fii)) ne çevrildi. Meğer mış. İ stemediğini kabul

ettiremiyorsun.

(<Uçak-savam

den in­

sefer şıp diye kabulleniverdi. «Mayi-mahruk>ı ; te­ Hiffuzları gü ç iki kelime, kıyafe tl er i ağelli me�;:Jahl ı, dil gene vetnsunu kullanıp durmaktad ır , «akar-yakıtn denir denmez tabir hemencik umumun malı oldu. Oldum o l as ı y a «te:"k-i tes.:. lihat» d eyip duruyorduk. Falih Rıfkı «Silahsızlanma)) yı orta­ ya atınca . . Belli dil , uydurma ve zoraki olmadıkt an sonra, chalis türkçeleri, yani temel katın hakkını her şeyden üstün _görüvor. E z eli miz onun ü zer in e kurul du. O hakta toprak üs­ tün d ek i ağaçlan tutan bir toprakaltı derinl iği var. ce dil bu

GÜDÜK KELİMELER :

Fakat bulunan ıstılahlar t ür kç e olmakla beraber yükl e :tı ­ ·c:ikleri mefhu mu tam i fad e edemiyorlarsa dil onlara yan yan �bakmaktadır . . Vak.tile Muallim Naci, « abide» yi ortaya atın­ ·ca keli m e bir abide gibi tuttu. B oyil e de, sesile de delalet et­ tiği · mefhuma çok yakışıyordu. Ona karşı «anıt» ı koyduk. ·.Fakat' bu, abidenin ancak yarısını söylüyor. Yunus . Emrenin -Batı Anadoludan Doğuya kadar

dört, beş yerde m ezarı var­

<lır. İ şte o nl ara <(anıt ·- kabir» denebilir. İ ç inde cesed yok, sa­ ,d ece anmak iç in yapılmış bi r mezar. Süleymaniye camii bir a b id e l er abidesidir. Ona « anıtıı deyiniz, bak kelime ne kadar güdük kalır. Tecrübe yerine «deneme », ilk b ak ışt a tam kar­ şılık sanılıyor. F akat <<tecrübeli adamıı yerine «denemeli» di­ yebilir miyiz ? Tecrübede devaml1lık, denemede ise şöyl e t ir ·

yoklay'ış

manası var da

ondan.

<•Muvakkat»

e bedel « geçici>>

deyip duruyoruz. Halbuki muvakkat geçici d eğil , aksine mu­ :ayyen bir müddet kalıcıdır. «Geçici)) ise durmadan gider. «Hu�


DİL DAVASI

104

=== =======-=·=-

lUhı e «geçişmek», cm ü fuz» a ((geçmek» deyişimiz de böyle.Hu-­ JUi ve nüfuz girdikleri yerd e iz ve tesir bırakırlar. Türk­ çeleri bırakmıyor. Demek ki ıstılah olarak g ü d ükt ü rl er . «Sey­ yale)) ye r in e ((akım» , olmadı. El ektr ik seyyalesi ; akan yok .. parlayan, aydınlatan, tr amv ay ını , trenini önüne katıp götürme var. Dilin (<abide)>, <<tecrübe», <<m uvakk at» ; «hulfil »

cinsinden

kelimeleri, eğer karşılıkları hep ö yle güdük kalırsa,

y a ş ayıp

y erin e <dncelemeı) ; türkçesi a ra b ­ casından kat kat kuvvetli ol duğu i çi n derhal baştacı oldu.

duracaklar.

Fakat

«tetkik»

DİLDEKİ ADALET:

Üç katl ı yapının haklarını kendiliğinden bilen dil, türk-· diğer k atların hakkını vermekte de tam bir ad al et gösteriyor. Yunus Emre gibi ermiş bir şairin : ((Gö­ nül Ç a l a pı n tahtı-Çalap gö nül e bahtııı diye güzel sözler söyle­ mesine r a ğm en dil «Çalapıı ı atıp (< All a » a yapıştı. Ziya Gökalp çede olduğu gibi,

da b ir çok manzumelerinde kullanmasına rağmen «yalvaç )) a

aldırış etmeyip «Peygamber» i bağrın a basar. «Kitabıı ye ri n e «bitigıı mi? El i ne almak değ il , göz bile atmaz. Orta kat iç in

böyl e olduğa gibi üst kat için de öyle.

G arbd an

bir sürü ıstılah­

lar geliyor ki ne öztürkçede, ne bin yılın k ül tür dilinde kar­ şılıkları olmadığından dil , onların yerleşmel erine hiç ses çı­ karmıy or : Ene rj i , veto, dikt at ör , kroki, komplo, hıanevra,. kozm opoli t , sür p ri z , hatta op ort ün ist . . .

Dildeki a dale te bakmalı ki eskidenberi karşılıkları old u ğu

hal d e frenkç el eri

de

tutan

kelimel er i hak itibarile

müsavi

gördüğü için her ikisinin de ya,şa m al ar ı na müsaade etmekte­

dir: İtibar

=

kredi , müdür

=

direktör, t abii

=

normal, gay­

büro, tim­ sal sembol.. O rta katla üçüncü katın bu cins kelimele­ ri şimdilik ya nyana yaş ıyo rlar . İlerde hangisi üstün gel ecek? «Umde» ke lim esi <<prensip)ı le e ş i tlik iddia etmesine rağmen dil frenk kelimesine hak verdiğinden şarklı kelime o rt ad an çekildi. (<İhsaiyatıı ın o kadar kıdemi vardı , ö yl eyken <<İstatis­ tik:)) onu yeniver di . ((Şahadetname» yi « ş a d etn ame ıı diye türk­ çeleştirdiğimiz halde ((dioloma)) ya yenildiğini görüyoruz. Ya­ Dil ki rın da b akar sın şarklı k elim e, garblıya galebe çal ar. sabırlıdır, beklemeyi biliyor, onun i şi n e karışılır mı? ritabii

=

=

anor m a l , sa n a tkar

=

ar tist , yazıhane

=


G İ D İŞ İN

SONU

1 05

DİLİN ELASTİKİYETİ :

Dil

«nas»

lara

ve

«doğmatik»

fikirlere

saplanmaz.

O,

Türk kökü, şark kültürü, garb mefhumu d iy e mutlak bir ter­

cih

«Ameli)) ye ri ne «pra ti k)) denmesini hoş

yapınıyor.

g ö rdü

de ona k ıyas en «nazari)) yerine «teorikıı denmesini hiç b e ğen­

medi. « S er ma ye ıı ye karşı « kapü a l ıı i semtine

uğratmadı da

«sermayedarıı a karşı « kapitalist )) i derhal kabullendi. Neden ?

D i ld en, mantık istenmez, d ers alınır. Kaidemizi dile

de dilin

meyiz

öğrete­

ya pt ığı ndan kaide çıkarıp öğreniriz. Demek ki

dil <lsermayeıı yi münferid o ld uğu için benims iy or da «serma­ yedarıı yabancı kaideli olduğu için ona yüz v er m iyer e k garblı kelimeyi o yabanc ı şarktan daha münis buluyor. Gene dilin kendi bünyesindeki bir ş uu r n�ticesidir ki «müsbetıı , ((menfüı,. <(mantıkıı . . . gibi ı st ıl ahl ar a karşılık ({pozitifn , «negatifıı , ((loj ikı} denmesini beğenmedi. Çünkü şarklı ıstılahla� canlı d il e kadar inen bir köklülük sahibidirler.

Dil bu, bin yılın kültüründeki kelimlerin ya r ı sını

öl dü ­

r ü p , yarıs ını d ir i bı raktığı bile oluyor. «Deryaıı müfre d oldu­

ğu halde ölü, <cderyadilıı onun

mürekkeb

gi bi «serıı ölü, <lserdanı diri.

ol du ğu halde diri .

Gene

Gönül m a n as ın a «dilıı tek

b aşın a hiç

kullanılmaz.

kü lejandı

var. Hızır Peygamberin içtiği sudur o. Dil aynı

Halbuki « dilberıı

terütaze

ayaktadır ..

gitti « ş e hsü va ıı duruyor. Su mana s ı n a «ah» kurudu da terki b li <c ab:.a hayatlı gözlere görünmeden akıp dur uyor. Çün-­ «Şeh>i

ameliyeyi türkçe kelimelere de tatb ik eder. Ses ve sahib ma­ nasına ((ısıı ölu de ((ıssız» diri . Akıl manasına ötesinde çömelip kaldı,

((uslun

((usıı bin yılm

ise esas manasını kaybetmekle

b eraber dipdiri. Dil dar zihniyetliliği sevmez. Yabancı izafet

terkiblerine alem>ı şartile,

amansız düşman

in i zafetin e

ol duğu

mesela «harc-1. ayınını çatlatmamak

halde

fa?la basmamak ve

((harcalemıı diye kul l anıl m ası n a pekala izin verir.

VARLIK

İÇİNDE FAKİRLİK:

Fransızcanın ü ç ayrı kel im es i : s e c omp o ser = terekküb comb in er = imtizac etmek, s 'uni r = ittihad etmek ; Kurumcular üçünü d e «birleştirmek» l e karşıladılar. Ü ç ayrı

etmek, se

mefhumu bir kelimede eritmek yoksulluğu neden? S e k iz se ne


D İ L D A�

106

VAsı

cins mi s aller vererek türkçeyi ne fa kirl eştirmekt e o ldu ğumuzun tercüme sahasında an­ laşılacağını anlatmıştık. Bu seferki seride «tü:rkçenin zeng in­ liği, fakirl iği » yazısı vesilesile de Tekel mütercimlerinden Akif S ert ' in bu fakirleşmek hakkında üç yıl önce Dü Kuru­ muna yolladığı r apo rla al dı ğı cevabi dosyayı a sıl l arile gön­ ibretle okudum. O rapora dermek lfıtfunda bulunduğu i ç in <dugat k olb aşı srn tarafından verilen cevabı rapor sahibine bil­ <li:rirken «Türk Dil Kurumu Genel y az manı » Hasan R eş id Tankut 17 Mayıs 1946 tarihli ve 528 nu mar al ı tezkeresinde şöyle diyor : «Bu c e v ab ın sizi tatmin edip e tm i y ec eğini kes­ tiremem. Fakat b en c e siz bazı noktalarda yerden göge kad ar hak�ısınız. Çünkü yabancı dillerden çevirme yapan bir zat, dH ak ı nı nı engelliyen darlıkları ve geniçlikleri herkesten evvel sezer. ıı Genel i)'' azmanı iki d ef a tebrik edebiliriz. Bir taraftan k en di kurumuna karşı rapor sahibini tutmak gibi bir hak se verlik gösterdiği için, diğer taraftan dil fakirliği­ nin en çok tercüme sahas ında bell i olac ağın ı gördüğü için. evvelki seri yazılarda bu

derece

YANILTAN CİHET:

Akif Sert'in

rap orun da iki mühim h u s us iy et

birbirinden

a a

ayrılmıyarak yekd i ğerine karıştırılmış . Raporuna b şl rken « İ fa , icra,, infaz, imal , in ş a . . . ı> gib i birbirinden ayrı mefhumla­

rın türkçemizdeki tek <<yapmak>> k elim0sile kar�ılandığını söylemesi doğru değildi. Onlar h::ı kikzten hep «yapmak» fikri etrafı nd a birbirine yakın kelimelerdir. Onlar, dile zenginlik vermez, l üz ums uz .bir kalabalık getirir. Hem biz onları bir tek (( yapmak» la ifade etmiyoruz. Her biri için ayrı tabirler kulla­ ml-ız. « Taahhü dün ü ifa etti » yerine taahhüdünü yerine g etir ­ <lb>, <ıhükmü nü icra etti>> y erin e <1hükmünü yürüttü)) . ((Fab ri ka kum aş imal eder » yerine «kumaş çıka rı n> . «Köprü inşa etmek)) yerine «köprü yap makn deriz. Demek ki biz arabcann� o gibi Ö vleyse kel imel er in i ayrı ay rı ifade tarzlarile karşılıyoruz. ki hiç li Dikkat et me dild e o c i n s kel i meler e lüzum yoktur. birimiz gerçek bir rolü olmıyan o cins k el i mel eri yazı dili­ mizde kullanmıyoruz. Onlar kelim e değil , ıstılah de,ğ il, sad ec e "kuru kalabalıktırlar. Meşrutiyet türkçülüğünün zaferile yalnız y aban cı kaidelerle, beraber böyle «hikmet-i vücudleriıı bulun-


G İ D İ Ş İN . S O N U

1 07

mıyan lüzumsuz kel im el e r de k en d i l ikl erin d en çekildiler. On­ lar ancak (<icra-yi ahkam ıı cdnfaz-ı meram» , «i'mal-i desais» gi b i terkibler yapmak i ç in yaşayabilirlerdi. gitti, t a biatil e onlar da bitti.

M ademki terkib

HAKLI TARAF :

Kurum Genel Yazmanı tarafınd an de­ göge haklı olduğu)) taraf, ı st ıl ah olarak müstakil mefhumlara sahih olan kelimeleri ya bii tek türkçe kel i me ile karşıl2mağa kalkmak, yahud o nla r ı karşılıyamıyan uydurma kel i m eler ortaya atmaktadır. « Ap pe l ıı e «çağrı» de­ nebilir, f ak at ((invitatiomı a karşı aynı kelime kullanılamaz. Onun canlı dilde de y aşay an en tabii karşılığı (<davet)) tir. Gene mesela «vra i n , « re el » , «effectifıı kelimelerine karşı, Ku­ rumun cevabında olduğu gi bi bir inc iy e «doğru)) , ikinc iye ııger­ çek diyelim, fakat üçüncüye, yani (<effoctifn e (<edimsel» de­ Rapor sahibinin,

nildiği gibi,

«yerden

mek? Onun «hakiki ve fiiliıı manasına geldiğini o

uydurma

m i ? Hem ticaret hayatımızla bankalarımız­ da zaruri ve doğru ol arak f er e nkçe s i kull an ıl ıp duran o ıstılah ye r ne uydurmaya başvurmak . neden ? Rapor sahibinin gene mesela <dnclinatiomı a karşılik olan « egilme ıı nin ayni zaman­ da ıdnhin an manasına olan ((flexionıı a karşılık göste r ilm iye­ ceği i ti raz ın ı Kurumun lUgat k ol başlığı da kabul etmek zorun­ da kaldığından hem e nc ik birinci için « eğinim)) , i ki n ci iç in de ·«bükümJ> d en e bil e c e ğ ini n uygun olacağı cevabını veriyor. «İn-­ hina )) ya «b ükü m ıı demekten daha uy gu n s uz ne olabilir ?

k e lim e anlatabilir

'

VARILAN SONUÇ :

Türkçeıı llıgatı hazırlamakta olan dil im i ze dair bir ya zı s ın dan evvelce bahsetmi şti k. İn g ili z müsteşriki, İ stanbul M uallimler Birliği-' nin f:"nn Dil Kongresile Türk ç e yazdığı ikinci bir makaleyi «İ ş» Me<' m u c- sına gönderdi. O ne düzgün t ü rkç e o. Mühterem müs­ teşrik bu yazısında da en çok, zenginleşip du ran Türkçenin öztürkçecilik namma fakirleştirilmesine yanıp yakılmaktadır. «Savasıı harb ve cenk karşılığı olmaz. Çünkü savaşmak mut­ laka sil &h kul lanm a yı i cab e tt irm i yor Biz ilave edelim : ,,Müba­ lağa c enk oldu » tabiri b i z im «folklor» umu z a kadar inmiştir. Büyük

bir

«İngilizce :...

müst e şrik H. C. Hony'nin

·

.


D İ L

108

O A'

V AS

I

Gene müsteşrik «söylev » «nutuk)) un, «yabancrn ((ecnebi» nin�

t ab etm e ıı nin karşılığı olamıyacağını söyler. Gene­ edelim : Kitab müellifine «yazanıı denir mi? Bir insan katibine dik te ettire ettire bir kitap telif eder, k itab ı yazan katibidir, fakat müellif olan o değil . Dil inkilabı da'vasiyle yola «basmak»

ilave

çıkmanın sonu dili

bö�le

fakirleştirmek mi olacaktı ?.

ASIL FACİA: Tutulan y alnış yolun verd i ği sonuç · yalnız bu değil, asil d.ram mekteplerimizde oynanıyor . He rk es , gerek ıdktidanı da olanlar, gerek ııvazife» de bulunanlar, gerek ((iş)) l e i.ığrasan­ lar, sözün kısası, vak tiyle mekt epten çıkıp şimdi haya tla didi­ şenler, bıraktıkları mekt eb de neler olduğnnun, tabiatile farklll ­ da değiller. Onların gözleri önün e , dil davasının son safhası olan m ekt ebi olduğu gibi arzetm ek bu s er i yazılar için son borcu da ödemek o\acak.


Fecaat Safhası Rahmetli Cemal Nadirle, apartman dairelerimizin baikon­ ları yanyana olduğu için, o her gün «Cumhuriyet>ı e giderken, icab ettikçe, benim yazılarımı da götürmek llltfunda bulunur­ du. Bir gün �ötüreceği y a zımı kendine verirken <;Bu c;efer sizip mesleğe imrenerek biraz iğneli mizahcılık yaptım» deyince -0 da yeni bitirdiği bir karikatürünü göstererek : «Ben de bu se­ fer sizin mektebi iğneledim>ı dedi. Bir gün işime yarar diye kesip ayrrdığım o çok ince karikatür ş uyd u : Muallim + işa­ retini göstererek talebeye soruyor : «- Buna ne denir ? » Ço­ cuk cevab verir : «- Üç sene evvel zaid, s o n r a cemi, biraz evvel toplam, ş im d i ne dendiğini bilmiyorum ! ı> KARARSIZLIK

SARSINTISI :

Cemiyetler için iki uçda iki tehlike; biri «donuşıı,

öteki

(<değiŞip duruş» ; halbuki, tabiatın dersinden belli, lazım olan

<coluşn tur. Dil davasile sımsıkı ilgili olan bakanlığın kendi, son beş altı yıl içinde, beş defa isim değiştirdi : Bir ; <ıMaarif Vekaleti» , v eka) et arabca diye kaldırılıyor, fakat <(Maarif arabcada yoktu, onu biz icad etmiştik, ikinci isim : <<Maarif» Bakanlığrn ; sonra «Maarif» in arabca olmadığı unutulmuş olacak. kelime göze battı, üçüncü isim «Kültür Bakanlığı n ; iyi amma ((Kültür « de hem yabancı, hem garbl ı ; «MaarHıı in daha bizim olduğu hatırlanmış ki dördüncü isim «Maarif ' Ve­ killiğhı, bu sayede ((Vekaletıı de Türkçeleştirilmiş oldu. Hayır içimiz gene rahat değil, beşinci değiştiriş ((Milli Eğitim Ba­ kanlığrn. Dikkat ediniz, «beşincbı dedim, «sonuncuıı demiyo­ rum, çünkü bu üç kelimelik son isimin başında «Milli» keHme­ si, hem de yabancı n.isbet edatı taşıyarak, bed bed sa11anıp duruyor, elbet bir gün bu son ismi de değiştiririz ! .


DİL

110

D .A' V A. S

1

KARARSIZLIKTAN ÇIKAN MANALAR :

Kararsızlik, malUm, yalnız bu bakanlı.kta değil, diğ.erle­ rini sayma ğa lüzum yok, en y üksgek müessesemiz olan ı<Tür­ kiye Büyük M ill et Meclisi>mde bile dört beş yılda dört defa değişiklik oldu. B aşt an ((mebus» sonra türkçeleştirilerek «saylav>>, s on ra bundan vazgeçilerek tekrar «mebus>> a avdet ,. geçen de vr e sonla:rında da ikizli isim, k en dimiz için «millet­ vekili>ı , başka milletler için «saylav», tı,ıhaf bir tecelli; yaban­ cı milletlere i s m in tür kç e s in i , kendimize de iki y ab an c! · keli­ m elisi ni uygun gördük. Bütün bu kararsızlıklardan çıkan ma­ nalar a çık: Bir kere, demek ki,yaptığımıza kendimiz de inan­ miyoruz, doğruluğuna inanıl sa değişiklik olm az . Sonra pren� sips izl i k , mademki mebusa iki y ab an c ı kelime ile ıımilletvekili» diyecekt ik , «temyiz» in kab a h ati neydi de «yargıtay>ı oldu ? · Sonra t enak uz : Millet bahsinde ırkçılıktan u za k kalmak için Turancılık yapanları m ah kemey e bile verdik de dil bahsin­ de ırkçı lığa gid e r ek «hakim» i m ahk eme den neye çık ar dı k ? Hayır, Falih Rıfkı At ay ın 2 7 Eylı11 1948 tarihli <<Cumhuriyeh te yazdığı gibi : «Türkçeleşmenin önüne nasıl geçemezsek ke­ limelerde ırkç ı da olamayız.ıı

«KURUMıı UN KURNAZLIGI : Dil

kurumunun kendi

de

üç defa ismini deği şti r d i . Baştan

<ıTürk Dili Tetkik Cemiyeti » , sonra 'ıTürk Dili Ara şt ı rma Ku­

rumu», en son «Türk Dil Kurumu)). Fakat bunu ne kararsız' lık, ne de Türkçe ye gidiş s anm amal ı. Bunda yaman bir kur<<Tetkik» ve «araştırma» kayı dlar ı bir sal&hiyet nazlık var. değil, ancak hazırlayıcılık safhalarına delalet eder.

((Kurum))·

kendine, gökten inme bir mazhariyetle, bir haml e­ de ismin den o hazırlık safhalarını atarak k endi ni dilimizin ka­ derile oynıyabilecek mutlak bir sel ahiy et sahibi yaptı. İyi Kongre­ amma İstanbul Muallimler Birıiğinin «Birinci Dil raporlarından kitabında'.ki si» ismile n eşr ett iği 200 sahifelik belli, meslekteki bütün salahiyetliler Dil Kurum u nun öyle bir yetkisi. olamıyacağındart müttefiktirler . İçeriden gör ül en ha­ kikat böyle. Dışarıdan da en büyük Türk gra:ı'nerini yaratan Jean Deny dilimizde yapılq.p.lar için << l i san iy at tarihinde buişte ke ndi


o

-�-

-

FECAAT SAFHASI

===

11

l

nun emsali yoktur» diye ağır hükümler v erdiği gibi büyük bi r <(İngilizce Türkçe» lılgatı haz:ırlıyan H. C. H o ny de <(Dil

Kurumunun dil ıslahı gibi ince bir ameliyeyi başarmağa el-­ verişli va s ıfl a r ı haiz bulunduğundan şüphe edilebilin> dedi. İç alemle dış alemin aynı hak ik a t üzerinde birleşmesi : Demek ki Kurumun kendi taktığı isimde kurnazlığı var, f ak a t öyle· bir isim t aşı m akt a salahiyeti yok.

TUTULAN TERS SİSTEM : En iyi ıstılah herkesin anladığı tabirdir. Bir şeyi ki hepi­

miz biliyoruz, şark ve garb, nereden g eldi ğin e bakmıyacağız. bi z den olmasa

H epi m izi birl eş tir en bir mefhum,

da,

bizden

bizimdir. Ku­ rumculuk zihniyeti ise, ıstıl ahl arda bunun büsbütün zı d dı bir yol tutt ur arak bilinenleri atıp onların yerine bilinmiyenleri koy uyor. Ra sgel e birkaç misal : Ahen k = uyum, kaziyye = önerme, müc erred = suy ut , m ürekke p = bileşik, fail özne, mef'u l = tümleç , müteradif eşanlamlı, eb ediy et = bengi·­ lek, fazilet = erdem, hat ır a = angı , i h ti ras = tutka, tenkid

olup hepimizi ayıran

bir mefhumdan kat

kat

=

=

=

eleştirim, uzviyet

=

ö rgenl ik, k e safe t

=

yo ğwıluk . . .

«Ham­

l e et ya kafir ! » diye halk destanlarına kadar giren «hamleıı­ ye ((atılım» de me k

neye ? ((Muziceıı yi kim bilmez ve onun karşılığı olan «tansık'' ı kim bilir ? İ ki evli köyde bile ((All a­

hın hikmetiıı denip dururken onun y erin e hikmet ne?

Hele ((tasavvuf»

( bil gel ik » demekte

<

yerine <cgizemcilik» . . .

Tasavyuf

gibi bütün isiam mill etlerinde müşterek bir unvan olan hey­ b etl er

o

" heybe ti bir ilme

öyle uydurma bir

ilmin ismile ber ab er cismini de o r tad an

midir?

karşılık koymak kaldırmak

değil

Tutul an bu sisteme «Türkçeleştirmekıı değil düpedüz d en i r . Malılm yerine «etken», meçhu l yerine·

<<UydurmacılıkıJ (( e d il gen »,

yani malumu

karanlığa gitmek.

bırakıp ·

meçhule ,

aydınlığı bırakıp-

«KEUME,, Yİ ANLAMAYI Ş Bütün bu uydurmacılık sistemi

ı stıl ahın da, k eli men in de·

ne olduğunu bil memekt en veya bilmez görünmekten ç ık ıyor . Ziya Gökalp

kelime için şöyle demişti: «Kelimeler delalet et­ Kelimelerin nıa-

tik l eri manaların tarifleri değil işaretleridir.


D

1

L

D A'

VAS

l

bilmekle anlaşılmaz.>> İşte Kurumculuk zih­ niyeti bunu anlıyamadı; yahud anlamak işlerine gelmedi. «Be­ şiktaş» d e rk en kimsenin gözü önüne ta�tan bir beşik gelmez. ,((Karakulak)) d ediğ i m i z zaman da gözönüne ge l en billur çeh­ -reli bir sudur. Çalyaka manasına ((palaspandıras)) ın eski hır­ ka m anasına ((pelilspare)) den çıktığı kimin aklına gelir? Evet kelim e d e mühim olan mana değil delalettir. Kelimenin nere­ den geldiğine d eği l, neye delalet ettiğine bakacağız. «Hacimı> nalan iştikaklarmı

in

aslı T ürk ç e «açını> dan geliyormuş diye

etimoloj ik oyunlar

sesin çı ktığı yere « m ah rec » , denmiş, iyi değil , fakat onun yerine «çıkakıı , hu da pek zırlak. Hayır, kelimelerle kuyumcu t aş l arı gibi oynayamayız. B a şl ıbaşın a uzvi bir varlık olan dil içinde birer uzviyd h üceyr el er i olan keli melerdeki bu mahiyeti görmemek

:yaparak gülünç

olmanın manası

ne?

Gramerde

canlı ile ca n sızı ayırmamak olur.

ATATÜRKTEN AYRILIŞ :

Bu seride «llk on yılın tablosu» başlıklı d ördüncü yaz i le dil d a vasının Atatürk devrine aid kısmı anl atıiırken görmüş­ tük ki ((öz türkç ecil ik» hamlesile açılan ilk m er h a l ed en 1934 te (( Tar ama Dergisi )) meydana g elmişti . Ondan bir yıl sonra

1935

dilde

deki ikinci methaleden «Ceb o

limenin geri gelmesine

neş

Kılavuzu )) doğdu.

Bununla

ka dar köklü olarak yerleşen yüzlerle 've yüzlerle ke­

sevinmiştik.

Ondan bir yıl

sonraki

«Gü­

Dih teorisile (( gi ts el er de beis yokn dediğimiz y abancı .kelimeler bile «meğer bizim asıllarımız türkçeymişn d iy e ge­ ri gelmişlerdi. Hakkında o kadar konferanslar verilip o ka d ar Dil » , A tatürkün ölümünden sonra yazılar yazılan «Güneş ağıza bile alınmadı. Kur u m o nazariye ile bütün ilgisini kes­ mişti. 1942 de çıkarılan « F el s efe ve Gramer Terimleri» le Dil Kurumu Atatürkün « C eb Kılavuzmı devrinden de apaçık ay­ rılmış oluyor, «Kılavuzıı da m ü sb e t , menfi , kemiyet, k e yfiyet , madde, �ahıs, unsur, tenkid, hafıza ; hayal ; ahlak ; çuur ; vic­ dan ; zeka )) gibi kelim elerin hepsi kendi asıllari le olduğu gibi bırakılmış, bazılarına da yedek mahiyette Türkç e karsı-

lıklar

R"Österilm işti . Kurumcular

bunların

asıllarını

at tıkl a­

rı gibi, bırakmak zorunda kaldıkları bir kaç kelimeye de, çi ft yıldız işareti koyarak, şu kaydı eklediler : <cTürkçe karşılık-


F E C A A T S A F H .A ::! l

1 13

-- -----

ları b ul unmakl a beraber yaygın oldukları için şimdilik isti­

yenlerce kullanılması caiz görülen yabancı kelimel er.>> Anla­ .şılıyor ya, onların bırakılışı ccşimdilik>' tir,

demek ki il eride Neden? Çünkü onlar c<yabancı k elim el er)) , çünkü onların «türkçe karşılıkları bulundmı. Atılan o b e d­ baht yabancı kelimeler yerine keşfedilip getiril en bu mesud karşılı kl ar n el erdi r? kat'i olarak atılacak.

ATILANLAR VE GETİRİLENLER:

Hafıza yerine «bellek», şuur yerine <cbilençıı , hayal y er in e

«imge>,, vicdan yerine

rine

«türebilim>ı . . .

<( bul u ğ ıı , zeka yerine « anlak>ı, ahlak ye­ Hafıza ki kafanuzda hazine, şuur ki hafı­

zamızda derinlik, hayal ki beynimizde ışık, vicdan ki içimizde nur, zeka ki hüviyetimizde ziya, aklak ki damarımızda

kan

ve ci ğ erim izd e havadır, onları atmak, onların y aşattığı bütün

o Tanrı kıymetlerine kıymak d eğ il de nedir'? Hele ana rahmi­ ne ((döl yatağı )) demek; kadın hastalıkları mütehassısımız muh­ terem profesör T evf ik Remzi Kazancıgil, Dil Kongresine ver­ diği raporda, hayv anl a ra aid bir ıstılahla kadın rahmini ka­ rış tırm ayı en aşağı" t abirl e gülünç buluyor. ASIL FECAAT NEREDE ? :F'ecaat

((Vicdan,

hayal,

ahlak, zeka»

gibi

mücevher

keli­

meler yerine uydurma kar şılıklar kaymağa kalk makta değil­

dir. Konuşma ve yazı dilim izde canlı canlı p ır ıl d ıyan o keli­ melere b ed el h,iç kimsenin o uydurmaları kull and ığı yok. Kul­ lanırsa meramını anlatamaz. Fe caat biitün bu s arsaklıkl arın mektebe sokulma s ın dan ileri geliyor. Onlar ın mekteb kitabia­ rına

girmesi

öğr eni l m�le ri ve

yüklemektedir . Mektebde

öğret ilm ele ri

yapılan bu işin

mecburiyetini

gafleti

«münferid

«müselsel terkib)) i ayırc1mamaktan doğdu. Çocuk­ adla» dedirtmek ne kadar günahsa larünıza: «Zü-kesb:·e-tül «köşegemı in «kutur» dan, «e�kenar dörtgen)) in «main )) den, «çarpım)) ın ((darbı> dan daha kolay öğrenileceğini sanmak da o kadar manasızdır. Sıraladığımız o üç m isa l ile en basit bir hendese me s ele sinin bugün mekteb kitablarımızda na sıl ifade edildiğine bakınız: « B i r eşkenar d ör tgen in alanı köşegenle:ri� şey okudenktir . )) Çatagayca bir nin çarpımının yarısına 8 kelimen ile


1

ı4

D

yor gi bi si niz değil

sa tı h mesahası Şüphesiz

mi ?

İ

L

D

A'

V

A.

S l

Bunun man a sı "§U

kuturları

hasılı zarbının

bu c ü mle daha

demek :

«Bir maının

nısfın a müsavidir.>)

türkçeleçürilebilir,

fakat Çağatay­

calaştırılmaz. MEKTEB TECRÜBE TAHTASI MI

Mektebi nasıl

tecrübe

?

tahtası y aptığımızı anlatmak için

yazının başında ralunetli Cemal Nadirin karikatüründen bah­

settim. Yazıyı bitirirken İngiliz müst e şriki H. C. Hony'nin de dilimize dair «Asya Kraliyet Cemiyeti Gazetesi)) nde n e şre t­

tiği etli.de Cemal Nadirin aynı karikatürile başladığım i ş aret edeyim. O

ki

yaln ız müsteşrik değ'il

türkologdur, yazı sın a o

karikatürü neye baştacı y apmı ş ? Bir Avrupal ının havsalası­

na sığmıyacak şey m ektebi tecrübe tahtası yapmaktır da onun için. Bütün m ed eni milletlerde mek tebe «acaba?)) girm ez.

Mekteb klasik yer, oraya ancak katileşen hakikatlerle acabası kalkmış bilgiler girer. Her yeni n a zariye , her yeni ıstıl ah, her­

şey, müz akere ve münakaşa safhaları bitip iyice t eb ell ür ettik­

ten sonradır ki onlara karşı mek te bin kapısını açarlar. Bunun tersine,

bizdek i

gibi, m ek t ebin tecrübe tahtası yapılması istik­

balle oyn am ak demektir. Garb medeniyeti sağl am temelli mek­

mektebden ancak hüsran doğar. Hem medeniyet kervanına katılmak d av a sı, hem o medeniyetin an� temeline karşı aykı rı hareket ; hiç olmazsa biivük bir te­

tebden

nakuza

doğdu. Sallantılı

düştüğümüzü görelim.


Umumi

Qilanço

on sekizi bulan bu seri yazılarla dil ·d.ava-­ cephelerini «o bj ektif realitelern halinde ortaya ko yduk. Yani o y azıl ar kendimizi değil di­ kon u ştu Bu 19 uncu son y azile dil davasının u-·

Şimdiye kadar

.ı;nızın

olduğu

bellib a şl ı

gibi,

lin kendini

.

mumi bir blançosunu

çizmeğe çalı ş ac a ğız :

Dİ LİN UZVİYET HEYBETİ : Dil yalnız ses ve söz değiL D iı sayısız nesillerin birbirine

devrettiği ko pmaz bir yaş ayış ; zaman i ç in de tarihin, m ekan içinde coğrafyanın, iman iç in de dinin hep elele veri p birbirini destekliyerek,

çeşidli

unsurları

yekdiğerine

mayalaştıran,

yerüstü ve yeraltı suları gibi, görünür ve görünmez kanalla rl a

arasında aktarmalar yapa yapa; geniş çaplı bir alışve­ riş filemi içinde, başlı başına, mantık ve ferman dinlemek­ sizn, kendine mahsus kanunlarile, tabiatın en karışık uzvi­ diller

yetlerinden daha dipd iri bir

akıl

�cak dil den ders alır.

v arl ıktır '

.

Dile akıl öğretilmez,

DİL VE VATAN: H er ş eyin üstünde en muka ddes varlık ki vatandır, fakat vatan yal nı z toprak , dağ, tarla de ğil ; yani vatan y alnız coğ­ rafyanın gövdesi değ il ; vatan ki mille t in yarattığı mefharet

­

ler mecmu a sıdır; gövdeye can gibi vatanı yaşatan milletse, mil­

leti millet y apan da dilidir. Dilin vatandan daha

mukaddes

olduğunu anlamak iç in tarihlere b akm ak yeter. Giden vatan­ lar dilleri d i ri kalan milletler tarafından tekrar kurtarıldı, fa­ kat dili giden milletlerin ne vatanları kaldı, ne kendileri. Bu bahiste son söz vatanın mukaddesliği gibi dilin de kutsiyet­ aklımızdan çıkarmamaktır. Dille oyna­ yanlar neyle oynadıklarım iyi bil m eli

ler kutsiyeti olduğunu

.

BAYRAK KITA: İnsan

hava

teneffüs etti ği

için övünemiyeceği gibi vata-


1 16

DİL

D A'

V A :::; ı

nı ve türkçeyi sevmekle de övünemez. Bunları sevmek cıgere hava almak kadar tabiidir de ondan. Yalnız sevmek meziyetin aktif şekli değil. Sevdiğimize yararlı olmakla da mükellefiz.

Vatanı sevmekte hepimiz müsaviylz amma vatana hizmette derecelerimiz a yrıl ı yor. Rahmetli Ziya Gökalp Türkü ve türk­ çeyi ;yalnız en çok seven değil onlara en çok hizmet edendir

de.

İçinde

şiir heyecanı olduğu halde kendini şair sanmazdı. hafızalara kolayca yerleşsi n diye, nazma bür ü­ düğünü söylerdi . Fakat fikir hazan o kadar kuvvetli o lur ki nazım kanadlanarak şi ir e yükseliverir. Onun şu nesir edalı düpdüz kıtasına bakınız. «Türklüğün vicdanı bir Dini bir, vatanı bir Fakat hepsi ayrılır - Olmazsa lisanı bir.» İşte ta­ şıdığı hakikatin şümulile hepimizi b irleşti re c ek söz ve böyle sözler de bayrak mazhariyeti olur. Fikirlerini,

HİLKATİN SON ESERİ : Eskiler insana

«mahlılkatm eşrefi»

derlerdi.

Şeyh G alib

bunu kaınat kadar genişleterek insana «ZÜbde-i

alem» dedi. Bizi bu mertebeye yükselten omuzl ar üstünde kafa dediğimiz şu yuvarlaktır. Hilkatin son es eri . Ancak kırk yılda kemal haline gelebilen eser. S alahi yetl i filimler insan kafasının her millette ancak ana dille yetiştiğini söyler. Ana dilinde kuvvetli olmıyan ne kadar ecnebi dil öğrense kafa sahibi olamazmış. Ecnebi di� gaye değil vasıta.

Ana dille teşekkül ed en kafalar,

kendi ihtisas sahalarına göre, öğrendikleri ecnebi dilden fay­ dalanırlar, o kadar.

ATATÜRKÜN NÜKTESİ : Atatürkün, hele askerlik sahasınd a , su götürmez bir deha sahibi olduğunu dünya tastik etti. İngiliz devletinin Birinci Cihan ;Cengine ait resmi Harb Tarihi Anafartalardan bahseder­ ken : «Bütün mukadderatı mavi gözl ü bir miralay değiştir­ di» der. Atatürk e cneb i dili b il mek bakımından hiç de iyi bir durumda değildi. Sözünü kıramıyacağı en yakınından biri, ki birkaç eenebi dili bilirdi, Atatürkteki fransızcanın bile pratik bakımından ·çatpatlığma bakarak, bir gün saffetle Atatürke sorar: <cSiz hiç ecnebi dil bilmediğiniz halde nasıl dahi oldunuz ? » Atatürk cevab veriyor: «Yavrum, sen dahiyi


U M U M İ B İL A N Ç O

1 17

ecnebi dil bilenlerde arıyorsan Beyruta git, oranın hamaiları

en az yedi e c n eb i dil bilir! ıı

KORKU N Ç TEHLİKE : Hilkatın hele bu

son eseri olan kafa anadill e

teşekkül

ederken

ecnebi mekteblerine rağbet n ey e müt­

son yıllarda,

hiş surette art t ı ? Bu rağbet hiç bir dev ir de

görülmemiş bir

süt emme zamanından kolejlere

aileler varmış.

hadde varm ış tır . Son dil kongr esinde de acı acı şikayet edildi. D oğa n çocuklarını, t a hsil çağı gelince yer bulunsun diye, daha kaydettiren

Kendim de ne kadar çocuk b ab asın d an : «Bizim d il karmakarı­

şık ol du, çocuğumu bir ecnebi mek t eb ine göndereyim de bari sağla m bir dil

öğrensin »

d eki bazı azınlıklar

gözile bakmazlar.

diye derd yandığını

tü rk ç ey e

te ş ekk ül

dinledim.

etmez dem ektir .

değidinı

demek türkı;e

Mekteble oy:q,amanın

İstanbuidaki azınlık mektebJ eTinin ne kadar kuvvetli bir dil

bilgisi

Biz­

(( kültür ve ilim dili»

Şimdi kendimiz de onlara mı uyuyoruz ?

«Türkçe bir kültür ve ilim diii kafa

zaten

�le

sonu. ana

ibretle incelemeliyiz . Azınlıkların bu temei bilginin kudretinden çı kıyor .

verdiklerini

hayat başarıları

MEKTEBİ TERS ANLAYIŞ : Geçen yazıda mektebi anlatılmıştı. Şimdi. açıklıyalım.

de

nasıl tecrübe tahtas ı

mektebe karşı ters bir

Sa;nıyoruz ki çocuk mektebde

yaptığınız düşüncemizi

öğrendiğini eve

Halbu­ ki haki kat bunun tersi çıktı. Çocuk evden ve s o kakt an aldı­ mektebdeki dil ğ ın ı mektebe götürmektedir. Daha doğrusu hay att ak i ve evdeki dile uymadığı i ç in çocuk mek t eble ev a­ rasınd aki s okakta ayrı bir dile sahip oldu. Ç ocuklarımız so­ kakta yaman bir argo ile konuşup duruyorlar. Mektebl � ha­ yat bağlannın kopması ; bu , vatan t opr a ğ ın ın sallanması gibi götürür. M e kt eb i ele al ı n c a evi de fethetmiş olacağız.

bir �eydir.

KATMERLİ SUN'İLİ K :

biri

Eskiden yazı dili i l e konu şma dili ayrıydı. Yani eskilerin

ta'-ii, diğeri sun ' i olmak üzere iki dili v ardı. Onlar

o

sun'i


ı 18

D İL

irtica li

D A'

VAS!

bir nutuk &öyliyemezlerdi. Meşrutiyet

türkçülü­ y a zıl ar ın da yaban ­ cı k aidel eri atınca o su n' i dil ortadan kalktı. Bu sayede tek dilli olm anın saadetine ermiş.tik. Kurumcular. bu saadeti gör­ me mezc iliğ e geldikten başka otuz şu kad ar yıl önce ortadan kalkan su n ' i dile bedel kendileri yeni bir sun'i dil yarattı­ lar. Eski « s ağ sun'icilik» yerine yeni bir ((sol sun'icilik>) . Hem bundaki sun ' ii ik eskisinden iki kat beter oldu. Eskiden yalnız konuşma ve yazma dili aynydı. Şimdi · sun'i dilde de aynı ayr ıl ık var. Şi md iki uydurma türkçeciler de yazdıkları gibi konuşamazlar ve konuşamıyorlar. Faka t eski sun 'ilikte yazı dilinin okuyucuları va r d ı . O devrin aydınları zaten o yazı diline göre yetişiyorlardı . «Sol sun'icilern işte bu m azh ariyet­ ten de mahrumdurlar. Onların sun'iliğinde de ç ifte kavrul­ dille

ğün den sonra bütün zevk sahibi kalemler

muşluk bundan geliyor.

İKTİDARA SIGINIŞ : yoktur d a o uydurma dille ve mecmualarda nasıl yazı yazabiliyorlar ve ge­ ne o di ll e broşür ve kit ab cinsinden nasıl neşriyat yapabili­ yorlar? Bu ancak «iktidar>> ın kanadına sığınmakla inümkür. olmakta dlr . Bakınız, onlar sadece beylik gazetelerle mecmu­ alarda yaz arl ar ve kitapları da ancak ya resmi müesseselerin, ya yarı resm i kurulların neşriyatı arasında ç ıkar . Onların nekadar zayıf mevkide olduklarına bundan parlak delil ol ur mu ? Kuvvetli olan serbest sahada o landır . Çünkü cemiyet an­ cak onları tutuyor . İstediğiniz kadar davet ediniz, zayıflar o­ raya çıkamaz. Onların, z ayı f oldukları için, iktidarın kanadına sığınmakla karlı h ar eket ettiklerine akıl erer ama iktidarın onları kan ad ı altına almakla ne kazandığına na s ıl akıl erd ir­

Sol sun'icilerin okuyucuları

gazetelerde

meli !

ŞAHT'IN

de st an Al:Q;\an iktisatçısı Ş aht ' ın «Cumhuriyet» hatıralarını ib retl e okuduk. Hitler, tam kan, yaem dörtte bir, sekizde bir kan d iy e gülünç bir ır k çı l ı k yapar­ Şaht ((Alm an kanı kendine kan karışmaktan korkmıya-

Dillere te çıkan kan, ken

DERSİ :


UM U M İ B İLAN Ç O

1 19

cak kadar kuvvetlidir» dediği için Hitl er bile tuttuğu n az a ri­

yeyi tav s at tı . Ne büyük ırklar kan karışmasından, ne yük

diller

kel im e

dildir . Irkımıza

nasıl Tütkse dil

karışmasından

bu

korkarlar.

kadar kan karışmasına r ağ me n

de

de

bü­

Tü rkç e büyük

bu millet

çark tan ve garptan al ıp kendine malet ti­

ği o kadar kel i mel er e rağmen türkçedir. Dilde hiç y ab a nc ı kelime bırakmak ist emeyiş dile hizmet d eğil aksine dile gü­ venmemek olur. Dile güvenenlerdir ki ona hürmet ediyorlar. YETER ARTIK DEMAGOGLU K :

leri,

Irkların ve m ill etl erin b irb iri n e ka rşı meziyetleri n a ki s e:- ­

üstünlükleri

düşküniükleri o l du ğu

de böyledir. Arabcanın

cılar

kabul ediyor. Fakat

arabca kendi ülkesine mekan edatı bunu Ac eml erd en ald ı . Halbu­

b u l a madı da «Arabistan)) d i ye

ki b i z

kendi ülkemize

dedik. Kurumcular o

Arab

arabca bir edat

« Türkiye ıı

yi

uydurarak « Türkiye»

atabilirler

mi?

Eu vatana

kaidel i isim ne kadar ya kış t ı ysa bu dile Arabın n is­

İ lmi,

bet l ahi ka sı da o k a d a r yakı�mıştı :

Bunları

gibi bu hal d i ll erde

büyük bir dil olduğunu bütün 1isarı ­

b ı r akı p da a s abi yerine

edebi,

milli; asabi...

daha sini ­ re dokunan ne olabilir ? Arkadaşım :Hami Dani şrr·rnd 1941 Ağust osun d a «Cumhuriyetıı te. << Ku r' an da türkçe kelimei erıı di ye bir yazı n eşre tmi�ti . Aklımda kalan ş u : Bizim «küpn «ekvab)> diye c emilen ip Kur'ana giriyor. Allah bile türkçe­ den kelime almış da b i z arabcadan neye almıyacakmışız ? Türk ç e hiç bir dilden hiç bir kel imeye mu ht ac değil di r . . . Bı­

«sinersehı

demekten

ra kal ım bu demagoj iyi. Bakınız medeniyet alemi

ne diyor ?.

MÜSTEŞRİKİN SİLLESİ

Bu seri

yaz ıl ard a kendisini bir

kaç

defa

zikrettiğim

İn­

gfi z müste;:riki ve tü rko l o gu H. C. Hony'ye karşı bizim dev:.. rimci

yaz arl a rd an

biri

« Biz i bizden

olmıyanlar

anlıyamazıı

teranesile başlıyarak: «Orta Asyadan gelip Anadolu y ayl asın ­ da çadır kuran büyük dedemin d il i n de benim bütün bir geç­ mişimin mirası vardır, bunu y a b an c ı biiemez ! ıı diyen bu mu­ harrire müsteşrik şu c ev ab ı veriyor : ((Biz de 5 i n c i asırdaki

atalarımız Hengist

ve Horsa'nın

kullandığı

d il e dönsek bu-


iL D

D

120

A.' V

A

S l

İngilizlerin hal i ne olur ?» Muhterem rııüsteşrik ce-· vabına şunu da ilave ediyor : «Medeni insanlar için <\ÖZ dil»· d iy e bir şey yoktur. Böyle boş bir hevese kapılarak her mil­ let kendi mazisinin mir asını inkara kalkarsa hep imiz toptan kabile hayatına döneriz.» Bu, bir cevap değil, .bir silletl.ir. günkü

Bizi yabancı anlamaz ö yl e mi? En büyük Türk gramerını Fransız Jean Deny yarattı. İ ngiliz m üsteşriki Redhouse türk­ Haddimizi bilelim .

çenin dünya çaplı bir selahiyetidir.

«BÜYÜK DÜŞMAN» I SEVİNDİRİYORUZ : Bizim meşrutiyetin ilanından biraz evvel Acem Şahı

busan Meclisini topa yazdığı şiirde

tutar�k

«Umurnen Garbı güldürdün ,

ağlattın» demişti

.

türkçeye h ayran

Mehmet

dağıttığı için

umumen

.

nin

de

·

Garblılar da

türkçesi

mü şt erek

kültür

mail B e yi n Kırımda kan bi r

en

gazete

korktuğu

Şarkı

Dil davamzdaki kargaşalığa bizimle beraber üzülüp

b unu

havsalal arına

dıramıyorlar. Yaln ı z «büyük düşman» ımız s ev i n i p dir Bizim Garb

Me­ Akif

sığ­

gülmekte­

krrk elli yıl önce diğer Türk. lehçeleri

dili olmağa başlamıştı. Gaspıralı İ.s­

çıkardı.ğı

<(Tercüman»

ı

biz bu rad a

gibi ko l ayc a okuyorduk. <'Büyük D üş man ıı

şey buydu. Şimdi bizim yeni

çı­

ın

kelimelerimizi en

hararetli te h al ükl e yaymaktayrp ış . Dfü manı bu kadar sevin­ d iren şey bizi der in derin düşündürmelidir elbet. DEVA SERBEST HAVADADIR: Falih Rıfkı Atay «Cumhuriyet)) in 2 Ağustos 1948 tarihli

nüshasında: « A r a ş t ırma

meliydi» dedi . 27

Kurumu yalnız

Eylül tarihli ya zı sı nda

aramalı ve teklif et­

da kurumun

«teklifıı ,

«denemeıı , «yokl ama» s afhal ar ın ı bırakcı.rak hemen t a tbi k sa­

geçmesini muahaza etti Zaten bütün ı stı r abl ar bun­ dan gel iyo r . D üny a n ın her yerinde olduğu gibi yeni kelime­

hasına ler

ve yen i

.

ıstılahlar serbestçe

ortaya

ltutmıyanlar için d e inad e dilm e z

.

atılır. Tutanlar, t utar ;

Herhangi bir sanat v e fi­

kir adamı için yeni bir kelime tutturmak, onu sevdirip umu.:.. ma maletmek ne şerefli bir zevktir. Fakat <<Uydurma zorl ayı­ cılık)) herke si işte bu ş er eft en m ah rum ed i y o r Umumi hava o hale geldi ki sevdiğimiz y eni bir kelimeyi bile kullanamaz olduk. Adeta herkes <(Özleştirici», «uydurmacrn gibi bir dam.


U M UM

g a yemekten çekinir oldu.

d a ğıtmak

gerek. Bu

çeleşmeğe doğru

İ

Bİ L A N Ç

O

H erş eyd en önce

antip atik

bu kötü havayı

zorlayış yüzünden dilin türk­

gelişmesini bile

tabii

121

engellediğimizi bil­

m el iyiz . Falih Rıfkı A ta y doğru h ü küml er bulunan o iki y a zı sın ın

birincisinde sarsak bir t arz da vazolunan yanlış bir istatistiğe

«H as an Ali Yücel'in Bakanlığ1 za­ manında tutan ve tutmayan kelimeler hakkında açılan an­ kete karşı hocalar yeni terimlerin ancak y ü z de on b eş i n i red­ dettiler ! » İyi a m m a o ank e t serbest bir hürriyet ha vasil e vic­ danların kanaatini is t ey en bir yoklama değil, «empozeıı edilen yeni terimler üzerine yd i . Hocalar ne yapsın ?. Sadece baladan zorlanan o uy d u rm a kelimeler hakkında fikrini sö yley ec ek . Bunda, kendilerine an b er kelimeler teklif edilmediğinden te­ zeğe r ey vermek cinsinden bir ruh h al et in in fecaati vardı. İn­ giliz m ü�teşriki Hony bundan <ıserbestlik yok ta mualliml�r ve profesörler bi rşey yapamıyor» m a na sı nı çıkardı. Evet bütün deva s er b est hav a dad ır .

istinatla �unu söylüyor :

DİLDE DEMOKRASİ: Sayın olarak

İ nönü

tarihin

demo kra siyi

huzuruna

en

övün e c eğ i

göstereceğini ilan buyurmuştu.

eser

Yerden

gök e kadar haklıdırlar. «Tek ses» t en d em okra s i y e geçmek sesi m ecl i steki partilere bırakmaktı. Bundaki ruh büyüklüğünü memleketin her temiz aydını idrak edi yor . Vatan ki mukaddestir, demokrasiye kavuştu ; dil ki kutsiyet­

kendisindeki

ler kutsiyetidir, onun da kavuşması lazım. Zaten dilde tutu­ lan sistem « t e k s e sli

r ej i m )) in icabıydı, ondan vaz ge çmek

demokrasideki s amim i y eti mizin en özlü bürhanı olacak. Mil­

letin kendini kendi idare et mesi ,

asıl köklü inkılab budur.

Ancak bu sa y ed e medeniyet ail es ini n Garblı bir uzvu olaca­

ğız. Dilde en büyük

hedef de türkçeyi Garblı d ill erin mefhum

zenginliğine ul a ş tırm aktı r . Dilimiz asıl hakiki inkılaba bunun­

erecek. Evet bu güçtür amma. devlett e «tek sesıı de kolaydı, güç o l an demokrasiye gittik. Dil de de <ımekteb ve kanun» gibi kestirme ve kolay olanı bırakıp uzun ve güç olana gideceğiz. Ç eyrek asır ön c e y e d i yüz s ahif el ik «Türk la

onu bırakıp


DİL DAVASI

122

nin son sahifesinde yaptığım duayı

teceddüd edebiyatı tarihi»

şimdi bir daha tekrar ediyorum :

«Türkçeye medeni lisanla­

rın kemal in i vermek, Rabbim, bu ne mu az z am , ne güzel bir

eser olacak.))

-S O N -

BİRKAÇ DÜZELTME : S ahi f e

46 47

51 105

Fıkra ;ı;;• iı

3 - 4 7

'

110

Satır

2

sondan

3 - 4

dinimden elben aci r

eserinde

6

«şehsüvar>>

3

olamıyacağında


INDE X (Encleks) Şahıs İsimleri (

C edveli

Siyalı rakamlar o şab11n fazla b a h se d i l d i ği s a h i fe l e r i gösteri r . ) A

Abdülhak

Bia n ch i

20, 22

Ham i d :

Abd ül h a m i d (Sultan İkinci ) : Abdül kadir

Gl:Hpınarl ı :

19

Abry :

37 85

8

:

Ahmed Cevad Emre: 8 2 , 88, 84, 4 1

65

Ahmed Hal i l :

Ahmed

Mithat :

Ahmed Paşa, (Şair

16

-) :

19

48 - 49, 50 Reş i d : Ah m e d Seliim i Karab o n cnk: 87, 88 Ahmed Vefik Pa ş a : 1.6 19 Ah m e d i ( Şair -) Hı Ali (Direktör -) : Aleksi (Prens -) 53 - 54 Ali Seydl : 40, 51 - 52 , 59 38, 40. 102 A l i Suavi : 88 Alişir Neval : 32 Ali Ulvi Eli.\ ve :

Ahmed

Akif Sert :

106 - 107

Anatole Fr a n ce (Anatol Aşık Garib :

Ata türk :

4

-

Fra n s ) :

40

21

5, 24, 26 - 29, 30, 3 ı ,

88, 41 , 84, 1 1 2,

1 16-117

An<l i c (Odik) :

37

B

Bllki (Şair -) :

Balkonda (Pre n ses

1 0, 19, 20,

-)

Barbaros Hayre d d i n :

Besim Atalay :

( Bianşi):

Brea l ( M i chel

-)

Cemal Nadir Güler Cenab ŞE"h a be d d i n

66

109, 1 1 4

:

25

Paşa : 49, 52 7 Cimri cGıyasiidd i n S iyaviiş): Cevdet

Çelebi İbrahim Dauza� (Doza) : D av i d s (Arlhur Derd l i (Şair -)

ç

8 - 9

D Lumley

:

-) :

Descar t e s (Dekart) :

55

38, 40 21

4

E

15

Rbüzz iya Tevfik : Ekrem

Emra h

15

(R eca izade -) : (Şair -) :

ıı

12

Enderunlu Vll.sıf :

F 38

Fa hred din M übarekşalı :

FAi i h Rıfkı Atay : 29, 34, 35, 41, 103, 1 1 0, 1 20, 1 21 45 Fadbi :

Faruk Nafiz :

47

Fazıl Ahmed :

31 , 44, 66 - 67

46, 66

c

21

8

10, 64 45

Bürhan Fe l e k :

23

Abi d i n Daver :

A gah Sırrı : Ahmed Aşıki (Şeyh --)

40

Birtlni :

Fatih :

Feridun

Osman :

22, 8 4

88

-

89

28

4 1 , 103

28


D

1 24 Fuad K ö prül ü :

İ

L

D A.' V

L

10, 9 1 , :!O, 2 1 . 23

Latife

G

(Şeyh -) : Gaspıra l ı İsmail

1 20

H Hacı l'·ayra m ıveli :

8

Ha kkı Hınk Us :

34 22

�9 , 50, 78 S 4 , 37 , 44

Uşakl lğil

Hal i d e E d i b :

96 3 3, 34, ı ı t 1 06

Harun R e ş i d Ha sa n A l i

Yüce l

Has a n R e ş i d 'fa n g n t

Hitler :

11 8

H o n y ( H . C. - )

65 , 6 6 , 7 1 , 94 , 1 07 - 108, 1 1 1 , 114. 1 1 9 - 1 20, 1 2 1 Hovel a <· qu e ( H ovelak) : 46 Hugo (Vi ctor

Hüsey i n

-)

Sin a :

İbra h i m r. fe n d i (H oca

l brahi nı İnönü

:

)

Necmi D i l ııı e n

:

45

61

23 , 36,

93 . 94

5, 30 - 31 . 33 - 35, 1 2 1

İsfe n d i y a r Bey

(Ca n d aroğlu - :

İsmai l İsmail

A n k aravi :

ism ııil

Habib

Ha m i

35

DAn işm end

-

8

49 36

46, 50, 53, 58, 1 1 9

6 , 24, 49

Sevii.k

(Ge nera l) (Sul tan i k i n ci - ) . Manastırlı Hifa t :

1$

M a ykoviski :

20

Mehmed ( K a ra ma n oğlu M ehmed A kif

[

:ı 2 , 40, 94, 94 . 95, ı ı o

-

-

11, at

ı ı 1 . 120

:K K a n uni C ·- Sulta n Süleym a n ) K a şgarh Mahmud :

IHtzım

Nami

28

6, 31 , 37 . 38 119

15

Birinci - ) :

7

22 , 1 20 98

M emduh Kara a ba l ı

9

M ercimek Ahmed

1 M ithat Cemıl. 1

22

Muham med

57

15

M olierc ( M olyer):

Murad (Sul t a n

İkin ci - )

M ustafa lzzet l�fen d i : M ustafa Nihad

:

9 , 27 50

81>

50 - 51, 52

M ü u i f Paşa

N N abi

(Şair -)

19

_.N aci ( Mua llim - ) : 22, 51 , 52 , 103 Nalın Bey

! A h med -)

:

9 1 , 92

Namık [{ enı a ı : 12 , 13 " 14 . 15, 20,

22, 26, 50,

Nasuh i Baydar Neca t i

Neci b

19

(Şair - )

Asım :

Nerl im ı Ş a ir

Nef ' i :

62

20 , 24

Nazım Hikmet

10 , 2 0 , 20 -

-·)

47

�ı

10, 1 9 , 20

10

Nergisi :

J Jean Den y (Ja n Den i l : 10

27

M a h mud

40

�6

Ca h i d :

i ib n i

24

M a c Arthur

21

Gevheri (Şa ir -)

Hanım

M

ı o . t9, 20. 20 - 21

Ga l i b

Halid Fahri

s 1

31

Fuzuli

Ha lid Z i y a

A

o 8

O r h a n Ga z i :

22, 84

Odı a n Seyfi : p

Paul M ora n d (Po l M ora n ) : P e y a m i Sa.fa

34

34


1NDEX

( i ndeks )

R

Tevfik Fikret 1 20

Jte dh.ouse (Redhavz) :

S •

Zft.ds

14

_

-

Samed Eği t :

85

Sırrı Paşa :

50

4

Süleyman Nazif :

ş

Şeyh Husameddin : Şeyhi (Şair -) Şinasi :

39

39

Çelebi :

, Vel ed

Vendrye2

(Vandri)

:

:

50 24

25

ıo

V i ıı egra rl of :

66 - 67

Virjil

8

19

13, 15

98

Şüktife Ataöv : T Tahsin Bauguoğlu

82, 71

48

y Yah y�

Kem a l

22 - 23, 34, 41

Y a k ub Kadri :

34

27

Yıldırım B l\ yezld : Y us u f

1 18 15. fı 2

46

46 , 63

Ve ysi

21

)

Sami

39

Vehb i B ey :

52 1 39

-

Subhi Paşa ( A da n alı)

Şemsiddin

)

IS, Si ,

Said Paşa (D'iyarbakırlı - ) : :

113

Vas ı f Çınar :

Sadeddin ' Nüzb et : Sa i d Bey (Kemıı lpa';\a

SeyrAni (Şair

22, 24, 2fı

v

84, 35

Refik Ha l i d :

Şabt :

:

Tevfik Remzi Kaza n cığil Topçu İhsan :

82

RAgı b Öz dem :

SAm i h Rifat

125

Hll.s-ı

Yusu f Z i ya :

Hacib

Yunus Emre Yunus NAdi :

6

22, 34

1 9, 103,

104

26, 28, 29, 82

z Zati (Şair -> : Z eki

Teoman

Ziya G l> k a l p

:

3

19 .

4

\6, 70, 104, 102-103,

116


FİHRİST Kitabın Hedefleri - Can l ı Türkçe ve Öl ü Ne sir - Türkçenin İstiklal SavaŞı - Türk Nazmının Zaferi - İlk On Yı lı n Tablosu 5 - Şimdiki On Yıl 6 - Türkçenin Zenginliği ve Fakirliği 7 - İ ki Büyü k Hak 8 - Türkçenin Fesahatçılarla Uzun Cengi

1 2 3 4

9 - Türkçedeki Tasarrufun

10 -

Tasfiyecilerin

Türkçeye

Tatbikat Tabl osu

Cephe Alışları

1 1 - Prensip Yok, Tenakuz Çok

12 - İmla Kargaşalığı 13 - imladaki Diğer Aksaklıklar 14 - Okunamayış Noksanlığı

15 - Istılahlar Bahsinde Temel Hatalar 16 - Üç Kaanunun Dersi 17 - Gi di şi n

sonu

3

7 12 ıe 24 31 37 42 48 55

62 68 73 78 84 90

96

102

18 - Fecaat Safhası

ıog ıu

Endeka Fi hrist

' '23 1 2(]

19 - Umumi Bilanço


İsmail Habi b Sevü k' ün Son Eseri M�ell i f i n

ı o n ese r i o l a n

1 ÜRK

GÜREŞİ

tüphanemiz t a ra fından satılmaktadır. Bü tün

bir heyecan hi 52

ve

reaı i m l e

alaka ile

karşılana n bu

kitabı da kü­

mem l e kette umumi

300 sah ifelik

ve

tari­

zen ginleşmiş kitabın fiati 250' i y i k ağıda basıl­

mış cildli tabı 500 kuru ştur. Ünlü minde önüne

>

durulmaz bir

pehlivanlanmı zın Garp ale­

kasırga gibi

güreşlerini

ıanatkir

müellif yine bir k asırga g i bi s: ürü kleyici uslubile canlan dırıyor. Kita.ba bir d efa başladınız mı elinizden bırakamıyacağınıza emin olunuz. D e � r u d a D doğruya k üt üphanemi zden a l dıran lara ayrıca yüzde on tenzilat yapılır

ve

1 posta par aın alınmaz.

İnkılap Kitabni

B. Erenler M _. tbaan


İsmail habib sevük dil davası