Issuu on Google+

1

BİR YÖK BAŞKANININ DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ Prof. Dr. Ali Demirsoy, Hacettepe Üniversitesi, 21.01.2009 Toplum için her mesleğin yadsınamaz bir önemi vardır. Her meslek grubunun

içinde

de

düşündüklerini

çekinmeden

söyleyenler

ve

özgürlüğüne düşkün olanlar vardır. Ancak tarih ve sosyoloji, bir meslek gurubuna diğerlerinden daha fazla sorumluluk yüklemiştir. Bu meslek grubu, bilimi kendine rehber yapmış, analitik düşünülebilen, kurulu düzenin aksayan yönlerini gördüğünde hiçbir çıkar beklemeden toplum yararına uyarı görevini yapabilen, özgün düşünceler üretebilen ve en önemlisi, bildiğini hiç kimseden çekinmeden açıklayabilen ve bu tavrını bir usta olarak eğitmekle yükümlü olduğu gençlere öğretebilen insanların oluşturduğu öğretim üyesi grubudur. Tarihe bir bakıyoruz, bugünkü bilgilerimizin ışığı altında her zaman o günkü koşullarda doğruyu bulmasalar ya da haklı nedenlere dayanmasalar dahi, düşüncelerini özgürce açıklayan ve bugün bile saygıyla andığımız birçok düşünür bulunmaktadır. Tarihe ve insanlığa yön veren bu insanlardır. Ancak kurulu düzene karşı çıkacak bu insanların yeşerebileceği tek ortam bilime ve bilim adamına saygısı olan topluluklar olmuştur. Yakından tanıdığımız iki ülkeyi örnek olarak verebiliriz. Hollanda, bildiğimiz kadarıyla bilim adamlarına ve bilime en çok saygı gösteren Avrupa ülkelerinden biri olmuştur. Hatta geçmişte baskıcı rejimlerin egemen olduğu ülkelerden kaçan birçok düşünüre kucağını açmıştır. Bakıyorsunuz Konya ilimizden daha küçük olan bu ülkeden çıkan bilim adamı sayısı neredeyse Ön Asya’daki son bin yılda yetişen bilim


2

adamlarının sayısından daha fazla. Hollanda bu yaklaşımının ödülünü hep aldı. 1900’lü yılların birinci yarısında Almanya’da yetişen bilim adamı ve düşünür

sayısı

tarihin

herhangi

bir

dönemine

kıyasla

karşılaştırılamayacak kadar fazladır. Ancak, bilimi ve bilim adamını baskı altına alarak, onu özgür doğasından uzaklaştırarak sistemi yürütmeye çalışanların hazin sonu da İkinci Dünya Savaşı’ndaki Almanya’nınkinden, keza İtalya’nınkinden farklı olmayacaktır. Türk

üniversitelerinin

Üniversitelerle 11.10.1934

ilgili

günü

tarihi

de

ilk

düzenleme

kabul

edilmiş

iniş

çıkışlarla

Bakanlar bulunan

Kurulu

'İstanbul

bezenmiştir. tarafından, Üniversitesi

Yönetmeliği'dir. Daha sonra 1946 tarihli, 4936 sayılı Üniversiteler Yasası çıkarılmıştır.

1950’li

yılların

iktidarları

üniversite

hocalarına

ve

üniversitelere hiçbir zaman sıcak bakmadılar; “kara cübbeliler diyerek” onları bir çeşit potansiyel tehlike olarak gördüler. 1960 Devrimi ile birçok konuda olduğu gibi üniversitelere bakış da değişti. Ancak yine de bu yıllarda, 147’ler diye üniversitelerden atılan bir öğretim üyesi kadrosu üniversite tarihimize damgasını vurmuştur (ek-1). Türk Tarihinin en özgür anayasası yürürlüğe konmuştu. Ancak bu anayasa tutucu kesim, halkı sömürecek siyasi kesim, bilime değil de Bizans oyunlarına yatkın üniversite hocaları ve en önemlisi Atatürk Milliyetçiliğini ön plana alması nedeniyle, her zaman olduğu gibi, düşünen ve aydın bir kesimin oluşmasını gelecekteki çıkarları için tehdit olarak gören vahşi kapitalizmin temsilcileri (bizim stratejik ortaklarımız), ilk olarak bu anayasanın daha sonra da çıkacak 1750 nolu Üniversiteler Yasasının altını oymaya başladılar. 1969 olayları, yani 6. Filonun Türkiye’yi ziyareti ile ortaya çıkan olayların

tezgâhlanması

birçok konuda olduğu gibi,

hem

anayasamıza hem de daha sonra yürürlüğe girecek 1750 nolu Üniversite Yasası’na tepkimelerin doğmasına zemin hazırladı. Altıncı filonun


3

gelişine tepki gösterenleri ezmeye kalkanların bugün nerelerde makam tuttuğunun araştırılmasının Türkiye’nin gizli tarihine önemli ışık tutacağını söyleyebiliriz.

Yoğurda

maya

çalınmıştı.

Gösteriler,

kışkırtmalar,

tezgâhlar sonunda 1972’de 12 Mart Muhtırası’na kadar sürüklenildi. Batı ilk defa gizli yandaşlarını bu muhtıra ile sahneye çıkardı. Üniversiteler üzerinde faşist denecek derecede büyük bir baskı kuruldu. Zaten susmaya yatkın oldukları için öğretim üyelerinin büyük bir kısmı sus pus oldu; sesini çıkaranların ise başı kırıldı. Batının çıkarları açısından, özgür düşünen, Batının tezgâhlarını zamanında halka anlatacak, tehlikeyi sezinleyecek kesimin başının ezilmesi gerekiyordu; ezildi de. Ancak, Atatürkçü ruh hala toplumun büyük bir kesimine işlemişti; bu ezilmeden yılmadı ve tekrar filizlenmeye başladı. Sonuçta 1973 tarihli 1750 sayılı Üniversiteler Yasası çıkarıldı. Bu yasa bugün de dâhil en özgürlükçü ve bilimsel ölçütlere göre hazırlanmış bir yasaydı. Bu yasa, zaman içindeki gelişmeler

ışığı

altında

mantığı

bozulmadan

uygulanabilseydi,

Türkiye’nin geleceği olumlu yönde çok daha farklı olacaktı. Bu yasa, Türkiye üzerinde çirkin emelleri olanlar için bir tehlikeydi. Kökeni içten ve dıştan kaynaklanan, yıkıcı olaylar, kışkırtmalar, tezgâhlar tekrar başladı, klasik bir deyişle kardeş kardeşi vurmaya başladı. Tehlikeyi daha iyi sezinleyen ve daha aydın bir kesimi temsil eden, yaklaşımı itibariyle Batının emperyalist sistemine sıcak bakmayan insanlar, komünist olarak damgalanarak, sağ eğilimli insanlara –milli duygular kaşınarak- ezdirildi. Sonuçta, Batı, Türkiye’yi kendi yörüngesine sokacak hareketi başlattı ya da göz kırptı: 1980 İhtilalini. İhtilalinin ilk gününde, Amerika Yönetiminin “yönetime el koyanlar Amerikan taraftarı gibi” bir açıklama yapması neyin ne olduğunu da göstermekteydi. Demokrasi havarisi Amerika bir ihtilale olumlu bakıyordu. Antidemokratik bir anayasa hazırlandı, 1960’ın özgürlükçü anayasası gündemden kaldırıldı.


4

Bu yazının nedenini oluşturan 2547 nolu Üniversite Yasası 1981 yılında yürürlüğe kondu. Yasanın özeti, üniversite öğretim üyelerine korku salmaktı. İlk aşamada 1402’likler adı altında binlerce insan, çoğu öğretim elemanı, hiçbir itiraz ve soru sorma hakkı olmadan, mesleğinden atıldı; kamuda çalışması yasaklandı ya da tutuklandı, işkence gördü. Atılanların profiline baktığımızda, bugün Amerika’nın üzerimize ve Orta Doğuya çullanmasını tahmin edebilecek ve uyaracak insanlardan oluştuğunu görebiliriz. Bütün bunları yürütecek bir teşkilat olmalıydı. Korku Cumhuriyetinin Korku Teşkilatı YÖK (Yüksek Öğretim Kurulu) kuruldu. Çoğu ülkenin gereksinimi olan, yüksek öğretimi organize edecek böyle bir teşkilat kurulmalıydı; zaten daha önce, 1970’lerde de böyle bir organizasyon vardı. Ancak, bu Teşkilat bu yeni yapılanma ile başka bir misyonu daha yüklenmişti: Sesi çıkan öğretim üyelerini şu ya da bu şekilde etkisiz hale getirme. İlk olarak atamaların tümünü (araştırma görevlisinden

profesörlüğe

kadar)

üniversitelerden

alarak

kendisi

yürütmeye başladı. Tabii yandaşlarını (Amerikancıları) gözeterek. Bu dönemin başlarında sol eğilimli olduğu varsayılan hiç kimsenin –kendini ustaca saklayanların haricinde- akademik yükselmesi yapılmadı. Her yükselmede MİT ve diğer güvenlik kuruluşlarından raporlar alındı ve güvenlik

soruşturmasından

geçemedin

dendiğinde,

öğretim

elamanlarının bunu araştırması için hiçbir yasal izin ve hak verilmedi. Bir sürü

insan

bir

türlü

bugüne

kadar

öğrenemedikleri

nedenlerle

suçlandıkları için istedikleri işlere başlayamadılar. Bunların toplumdaki genel isimleri 1402’likler olarak tarihimize kara bir leke olarak geçti. Bugün Türkiye’nin çıkarlarını savunan ve emperyalizmin uşaklığına baş kaldıran düşünürlerin çoğu, bu eski 1402’liklerdir. Üniversitelerin

kurulmasından,

bölümlerin

açılmasından,

kadrolardan, atamalardan, yayın ilkelerin hazırlanmasından, alınacak öğrencilerin miktarının saptanmasından, yurt dışına gideceklerden, hangi


5

derslerin ne kadar saat olarak verileceğinden, üniversitelere öğrenci alınmasından, akla gelebilecek her şeyde kendini sorumlu tutan, daha doğrusu kendini yetkili sayan ucube kuruluş böylece Türk Yüksek eğitimine damgasını vurdu. İki önemli uygulama, sesini tam değil, biraz çıkaracaklar için baskı oluştursun diye yürürlüğe kondu. Biri, denenmek üzere başka bir üniversiteye

gönderilme.

Deneyimi

ve

kıdemi

ne

olursa

olsun,

yöneticilerin teklifi ile ya da doğrudan YÖK tarafından denenmek üzere başka bir üniversiteye bir öğretim üyesi apar topar gönderilebiliyordu. Öğretim üyesinin itiraz hakkı yoktu. Çoğunluk da gönderilen üniversite gelişmesini tamamlamamış, birçok olanaktan yoksun üniversitelerdi. Böyle bir uygulama amacına aykırıydı; çünkü bir insan denenmek üzere ancak yetkin kişilerin bulunduğu bir yere gönderilmeliydi; çünkü denenecek kişileri ölçecek kişilerin daha deneyimli ve yetkin olması gerekiyordu. Hâlbuki bacım ölüyor acından ben umuyorum bacımdan. Anlayacağınız denenmek üzere gönderilmek bir aşağılama vasıtasıydı. Böylece bir sürü insan denendi!!! Çoğu da yöneticileriyle takışanlar oldu… Öğretim üyeleri, meslek kuruluşları da dâhil herhangi bir sivil kuruluşa üye olacaklarsa, rektörlerinden izin alacaklardı; bir yerde konuşma yapacaklarsa önceden izin alacaklardı; yazacakları kitaplar galiba 135 madde olan Anayasa diline uygun olacaktı; içerisinde evren ya da doğa (öz Türkçe kelimeler) da dâhil 220 kelimenin kullanılması yasaklandı. Hocalara ve öğrencilere, daha önceki üniversite yasalarında da bulunan disiplin suçlarının üzerine ekler yapılarak ağır yaptırımlar getirildi ve en önemlisi “öngörülmemiş disiplin suçları” diye bir madde eklendi. Bunun açılımı, bana ters düşersen seni suçlarım demekti… İnsanlara her türlü suçu yükleyebilir, geleceği ile oynayabilirdiniz…


6

İkinci en önemli uygulama rotasyondu. İlk bakışta çok akıllıca ve sorunu çözebilecek bir uygulama olarak görülüyordu. Bir an önce –ne olursa olsun- unvana kavuşma histerisine kapılanlar, büyük şehirlerde çeşitli nedenlerle yaşama lüksünü benimsemeyenler, yeni kurulan üniversitelerde lojman ve ek ders imkânına, kuruluş zammına kapılanlar ilk aşamada gitti. Sel gelince ilk olarak çöpler gelir. Kalanlar birkaç yıl içerisinde –yeni çıkan uygulamalar

ile- hiç düzenini bozmadan

bulundukları yerlerde unvanlarını aldılar. Ancak bugün Amerikancıyım diyenler ya da bunu deklare etmeyip o gün YÖK’ün himayesinde olan kişiler, o günkü yasalar cevaz vermese dahi, bulundukları şehirlerdeki başka üniversitelere, çalıştıkları konular uysun ya da uymasın insanların gözüne baka baka atandılar. YÖK’ün ikinci başkanı rahmetli Prof. Dr. Gürol Ataman’ın rahmetli eşi, Doç. Dr. Mualla Ataman, bir polimerci olmasına karşın, profesör olarak Ankara Üniversitesi Kimya Bölümü Biyokimya Anabilim Dalına (bu konuda tek bir makalesi olmadan); bu yazının objesini oluşturacak Sayın Prof. Dr. Kemal Gürüz (atanırken doçentti), Ortadoğu Teknik Üniversitesi’nin Kimya

Mühendisliği

Bölümü’nden,

Ankara

Üniversitesi

Eczacılık

Fakültesi’ne dekan olarak atandı; emin değilim ama; daha sonra, “başbuğum ellerinden öperim” diye Sayın Alparslan Türkeş’e mektup yazan, yine Ortadoğu Teknik Üniversitesi’nden devşirme Ankara Üniversite Rektörü Sayın Prof. Dr. Tarık Somer’e rektör yardımcısı oldu. Bu görevini bitiminde Karadeniz Teknik Üniversitesi’ne rektör oldu ve bu rektörlüğü sırasında, 70 kadar dinci olduğu söylenen araştırma görevlisini astronomik paralarla Amerika Texas Tech. Üniversitesi’ne doktora yapmak için gönderdi. Birçoğu doktora yapamadı; büyük bir kısmı da laik Türkiye Cumhuriyeti’ni yıkacak oluşumlara girdi. Bu Amerika Üniversitesi bu kadar öğrenciyi gönderdiği için Sayın Başbakanımız Turgut Özal’a fahri doktora unvanı verdi. Prof. Dr. Mehmet Sağlam ile birlikte aşırı


7

tutucu öğrencileri yüksek lisans ve doktora yapmak üzere yabancı ülkelere gönderdiklerine ilişkin basında sürekli yazılar çıktı. Bu görev bitiminde sistem Sayın Prof. Dr. Kemal Gürüz’ü ortada bırakmadı; ilk olarak YÖK üyesi yaptı; daha sonra TÜBİTAK başkanı yaptı. Oradaki görevin bitiminde de yüksek öğretimin en yetkili ve onurlu makamı sayılan YÖK’ün başına getirildi ve bu görevi 8 yıl boyunca –birçok kesimin tepkisini çekecek tarzda- yürüttü. Bu görevi sırasında askerlerle (Genel Kurmay YÖK temsilcisi havacı Sayın Korgeneral Erdoğan Öznal aracılığıyla olduğu söylendi) içli dışlı olduğu yazıldı çizildi. Bu sıkı temas sonucu olmalı ki, türban konusuna en sert tepkiyi gösterenlerden biri Sayın Prof. Dr. Kemal Gürüz oldu. Katıksız bir Atatürk Devrimi savunucusu oldu (ya da görünümü verdi). Bu görevde, basından çıkan bilgilere göre, toplam olarak bugünkü rakamlarla milyar dolarlara mal olan, 5.000 kadar araştırma görevlisini doktora ve yüksek lisans yapmak üzere yurt dışına gönderdi. Bu öğrencilerden de istenen sonuç alınamadı. Hâlbuki bu paralar üniversitelerimize harcansaydı, belki de komşu ülkelerdeki öğrencilere bile doktora yaptırabilirdik. Görevi süresince öğretim üyelerine ve hatta rektörlere normal kurallarının dışında sert hitaplarda bulunduğu söylendi. Genel bir izlenim olarak hem yöneticileri hem de öğretim elemanlarını baskıladı… Bütün bu tezgâhların babası Doğramacı bile bunu daha ustaca yapmıştı… Bu görevin sonunda bizim gibi üniversite ortamına katılıp eğitimöğretime yönelmemiş; Amerika’dan aldığı bir bursla uzunca bir süre yurt dışına çıkmış (Boğaziçi Üniversitesi’nden bir profesörün yazdığına göre, YÖK başkanıyken ABD Üniversiteleriyle yaptığı bir anlaşma nedeniyle böyle özel bir davet almış). Türkiye’de sürü ters dönüp de ….lar baş olunca, sıra Sayın Prof. Dr. Kemal Gürüz’e geldi, askere sırtını dayamanın ve türbana karşı çıkmanın kefaretini ödeteceklerdi. Bundan sonra anlatacaklarımız görsel


8

basının önünde herkesin ibretle izleyeceği bir tarzda sürdü. Galiba gece yarısı ya da sabaha karşı, bu kadar onurlu görevi yürüten Sayın Prof. Dr. Kemal Gürüz, palas pandıras evinden alınarak, sanki adi bir suçlu gibi davranılarak, gözaltına alındı. Arabaya binerken sakallı bir polis memurunun bir zamanlar hepimizin temsilcisi olan Sayın Prof. Dr. Kemal Gürüz’ü başına bastırarak arabaya sokması, geldiğimiz noktada bilime, bilim adamına, bir insanın geçmişine gösterilecek saygının değerini tarihe kazıyordu. Özünde kafasına bastırılan Sayın Prof. Dr. Kemal Gürüz değildi, bilimdi, bilim adamına saygıydı, belirli makamlara saygıydı. Bundan şu sonucu hemen çıkarmayalım: Sayın Prof. Dr. Kemal Gürüz bu makamlara uygundu, yaptıkları çok iyiydi ya da bu soruşturmada tamamen suçsuz olmalıydı. Onu, soruşturmanın ya da yapılırsa yargının sonuna bırakalım. Ancak, bırakamayacağımız tek şey, bir daha silinmesi mümkün olmayan aşağılatıcı harekettir. Bu yazıyı okuyanlar bu noktadan itibaren şu izlenime varmış olabilirler: Elimizden geldiğince sayın Prof. Dr. Kemal Gürüz’e destek olalım. Sayın Prof. Dr. Kemal Gürüz’ü kişisel olarak tanırım ve bugüne kadar herhangi bir kişisel kırgınlığım da olmamıştır. Ancak bu satırların yazarı böyle bir amacı hedeflememiştir. Bu yazının özü şu son paragraflarda dile getirilecektir. Siz bu kadar onurlu görevlerde bulunun; birçok insanla temas edin; hatta sizin aracılığınızla atanmış onlarca rektör hala iş başında olsun; fakat size yapılan bu çirkin hareketi tek bir üniversite kurulu ya da öğretim üyesi resmi bir dille kınamasın. Bu, bizzat sizin ve seleflerinizin bu yüce kurumları nasıl köleleştirdiğini, insanları nasıl korkak, çekingen, düşündüğünü dile getiremeyen, sadece; ama sadece seyredip, ağzında belirli belirsiz birkaç cümleyi, hiç kimsenin anlayamayacağı ya da duyamayacağı tarzda geveleyen bir öğretim üyesi kadrosunu geleceğe, Türk gençliğine miras bıraktığınızı gösterir. Konuşamayan bilim adamı,


9

düşünürü olmayan her ülke gibi, bizim ülkemiz de büyük bir tehdidin altındadır. İşte geleceği böyle bir ülke bırakıyorsunuz. Cumhuriyet Savcısının soruşturmasından değil, tarihin yargılamasından korkun.

Başınıza bastırmayı fiziki olarak önleyemezdiniz. Bunu anlarız. Ancak serbest kaldıktan sonra verdiğiniz beyanat normalde başınızın acısından çok daha fazla yüreğimize oturdu. Ben “Amerikancıyım”; Irak ve Gazze’deki kanlar daha kurumadan, onları bile görmemezlikten gelerek “dünyada demokrasiyi sadece Amerika sağlayabilir” cümleleri ile verdiğiniz beyanatlar ne oluyor? Bu kadar onurlu görevleri yüklendikten sonra çıkar çıkmaz “ben Kemalist’im ya da Atatürkçüyüm” deseydiniz küçülür müydünüz? Bu iki sözcük de Amerikancıyım sözcüğünden daha az mı değerli? Eğer bu yaklaşımınız ile Amerikalı dostlarınıza ben sizin en sadık kişinizim izlenimini vererek, bu arbededen yarasız beresiz çıkmak istiyorsanız, bize de, bu ülkeye de, gelecek kuşaklara da yazık olmuştur derim…


10

Böyle bir YÖK başkanının acısının bizden daha az olduğunu düşünemiyorum. Bir komutan düşünün ki, yıllarca milyonlarca insanı yönetmiş, geleceğe hazırlamış ve bir gün geriye baktığında, arkasında onurla destek verecek hiç kimseyi bırakmamış. Buna ölmeden mezara girme denir. Çoğu kişi ve büyük bir olasılıkla bu kötü muameleye uğramış YÖK başkanımız, üniversitelerin ve öğretim üyelerinin bu sessizliğinin nedenini merak etmiş olabilirler. Bu sessizliğin temelinde de yine bu zihniyet yatıyor. Bizzat bu kötü muameleye uğramış Sayın Prof. Dr. Kemal Gürüz, hem TÜBİTAK hem de YÖK başkanı iken, “Türk Dili bilim dili olamaz” diye beyanatlar vermişti. Böyle bir açıklama, biri bilimsel bir kurum, diğeri ise hem eğitim hem de bilimsel bir kuruluş olan TÜBİTAK ve YÖK başkanlıkları için ne büyük bir gaflet ve talihsizlik olmuştu. Geliştirmek zorunda olduğunuz şeyi değersiz kılmıştınız. Bir de belirli bir unvan almanın ilk koşulu olarak Amerikancayı (İngilizceyi) öğrenmek ve değerlendirmeye alınması için bilimsel eserlerimizi Türkçenin haricinde hangi dilden olursa olsun yazmak için birçok düzenleme getirmiştiniz ya, işte bu düzenleme hem sizin hem bu ülkenin belini büktü. Hizmet götüreceğimiz kesim, yazdıklarımızı anlamadı, sadece Amerikalılar ve Amerikancılar anladı. Kaldı ki bizim dışımızdaki ülkelerde ve dillerde böyle yayınlar yapabilmek için, ülkeye özgü sorunların çözümüne yönelik değil de vahşi kapitalizmin gereksinmelerini karşılayacak çalışmalar öncelikli oldu. Sonuçta arkanızda cahil bir halk ve tek hedefi Amerikanca öğrenip, yabancı dilden yayın yapan bir öğretim elemanı kadrosu türedi. İşte bu kadronun Kemal Gürüz’ün aşağılanmasını, bilmem ne aydının ezilmesini, ülkenin hızla kaymakta olduğu karanlık tehlikeleri izleyecek hali ve hevesi kalmadı. İşte bu nedenle Kemal Gürüz olduğunuz için değil, bir bilim adamı ya da öğretim üyesi ya da onurlu bir kurumun başkan olarak desteklenmeniz gerekirken hiç kimsenin kılı bile


11

kıpırdamadı. Hedeflenen (ya da birilerince hedeflenen) suskun toplum, böylece 2547 nolu yasayla ve uygulamalarla başarıldı. Biyolojide bir kural vardır: Boşalan niş farklı bir türle hemen doldurulur. Öyle de oldu. Nedense söylemekten imtina ettiğiniz aydınlıkçı ve müspet bilime dayalı Atatürkçü zihniyetin yerini, Anadolu’nun her kasabasında her caddeye kurulan masalarda birçoğu ipe sapa gelmeyen bilgilerle dolu dini kitapların ve evrim karşıtı kitapların –kaynağı bilinmeyen yerlerden aldığı destekler ile- bedelsiz ya da bir külah çekirdek fiyatına satılmasıyla çağ dışı bir zihniyet aldı. Yazılı ve görsel basının büyük bir kısmı dini ön plana alan, İkinci Cumhuriyet özlemi çeken, Osmanlıyı özleyen insanların eline geçti. Biz ülkemizde Türkçeyi unutturmaya çalışırken, bu zihniyet, ülkemizden binlerce kilometre uzakta, başka ülkelerin çocuklarına Türkçe eğitim vermeye ve dünya görüşünü şu ya da bu şekilde empoze etmeye başladı. Eğer YÖK kurulurken böyle olması planlanmış ise, planlayanları gerçekten kutlamak gerekir; amacına ulaştı; yok eğer öyle kurulmamış da bu şekilde bir çıkmaza saplanılmış ise, bu kurumda kuruluşundan bu yana görev alan herkesin tarih önünde hesap vermesi ve lanetlenmesi gerekir. Koca bir millet binbir tehlikenin ve çıkmazın içine hızla yuvarlanıyor. En büyük tehlike ise şimdi sizin tanık olduğunuz; ama bizim yıllarca endişeyle izlediğimiz ölü aydın suskunluğu… Bilgiyi bir kişi bulduğu herhangi bir yerde ya da herhangi bir zamanda

kazanabilir;

ancak

onuru

ve

ilkeli

davranmayı

ancak

ustalardan, örneklerden ve özellikle eğitim aldığı kişilerden alabilir. Eski YÖK başkanımın şu beyanını da çok talihsiz buldum: “Nezarethanede en az dört defa ağladım”. Bir insan, bir ölümde, karşı çıkamayacağımız geriye dönüşü olmayan duygusal bir olayda belki ağlayabilir. Ancak, bir zamanların YÖK başkanının nezarethanede ağlamak gibi bir zafiyeti olamaz. Biz parmakçılıkların arkasında dahi dik duran öğretim üyeleri ve YÖK başkanları istiyoruz. Düşüncelerine ya da eylemlerine katılırsınız ya


12

da katılmazsınız; ancak başında uzun süre bulunduğunuz YÖK kurumunun bir zamanlar sürüm sürüm süründürdüğü Sayın Prof. Dr. Yalçın Küçük’ten en azından esinlenseydiniz. Bütün bu görevleri anla şanla yürüttükten sonra -yapılmış yanlış bir işlem dahi olsa- kolunuzu kanadınızı indirerek, ağlayarak, milyonlarca öğrenciye kötü örnek olmanızı bağışlayamayız. Demek ki Amerikancılar böyle oluyor… Ancak eski YÖK başkanımızı –düşündüğünü her platformda savunan bir bilim adamı kimliği ile değil de sıradan bir vatandaş olarak görürsek bu hareketine hak verebiliriz. Çünkü türbana ve gericiliğe karşı yüreklendirdiği birçok rektörü –henüz kanıtlanmamış- bir çete üyesi olarak 3 yıldan bu yana Silivri zindanında tutuklu iken, türbana en sert tepki gösteren, ordunun bir memuru gibi hareket eden Sayın Prof. Dr. Kemal

Gürüz,

birkaç

günlük

bir

tutuklanmadan

sonra

serbest

bırakılmasını, Amerikancı tutumu ile bağdaştırmadan edemiyoruz. Bana, ülkeme, devletime, üniversitelerime, kurumlarımın hepsine Amerikancı değil, gerçek Kemalist ve Atatürkçü yöneticiler ve insanlar istiyorum… Başkalarının kurguladığı ya da tasarladığı bir dünyada değil ülkemin kurguladığı ya da tasarladığı bir dünyada yaşamak istiyorum… Prof. Dr. Ali Demirsoy

Ek-1: Not: 147'ler olayı, 27 Mayıs 1960 askerî darbesinin ardından kurulan askerî yönetimin 147 öğretim üyesini üniversitelerden ihraç etme kararıdır. Bu tasfiyenin yapılmasının ana nedeni üniversitelerin gençlerin önünü tıkayan profesörlerden arındırılmasıdır. Aşırı sağ, aşırı sol, mason ve dinci hocalardan bir karma yapılmaya çalışılmıştır. Ekim 1960'ta Milli Birlik Komitesi 147 öğretim üyesini üniversitelerden uzaklaştırdı. Görevine son verilenler arasında Ali Fuat Başgil, Sabahattin Eyüboğlu, Yavuz Abadan, Nusret Hızır, Tarık Zafer Tunaya, Mina Urgan, Haldun Taner de vardı. Genelde bu tasfiyeler üniversite içinden gelen ihbarlara dayanıyordu. Tasfiyelerin yanında ayrıca, Oya Sencer, İdris Küçükömer ve Sencer Divitçioğlu'nun


13 profesörlükleri reddedildi. Kararı protesto etmek için Fikret Narter (İTÜ), Sıddık Sami Onar (İstanbul Üniversitesi), Suut Kemal Yetkin (Ankara Üniversitesi) ve Turhan Feyzioğlu (ODTÜ) gibi rektör ve birçok öğretim üyesi görevinden istifa etti. 1962 yılında çıkarılan yasayla öğretim üyelerine geri dönüş hakkı tanındı. Haldun Taner, Dostoyevski'nin aynı adlı tamamlanmamış öyküsünden esinlenerek, 147'lerin görevden alınışıyla ilgili "Timsah" adlı oyunu yazdı. O dönem gazete yazılarında 147'lere destek vermiş olan Taner, "Timsah"la görevden alınan öğretim üyelerine destek olmayı ve onlara moral vermeyi amaçladı. Oyun 2008'de yazarın eşi Demet Taner ile Selçuk Erez'in çabasıyla Haldun Taner'in Timsahı adıyla kitap olarak basıldı (Vikipedi’den).


Bir yök başkanının düşündürdükleri