Issuu on Google+

1

Bertaraf olacağım… Prof. Dr. Ali Demirsoy, Hacettepe Üniversitesi

Tarihten ders almayanlar 17.08.2010 tarihinde Başbakanımız Tayyip Erdoğan, Çorum’da yaptığı konuşmada “Ey hayırcılar, ey evet demek için girişim yapmayanlar; yarın tarafsızlığınızın ya da karşı koymanızın bedelini ödeyeceksiniz; biz de o zaman sizin yanınızda olmayacağız; bitaraf olan bertaraf olur” diyerek TUSİAD, sendikalar ve Türkiye’nin önemli kuruluşlarını tartışmanın içine çektiği gibi, bir devlet adamı kimliğiyle, bir referandumda oyların rengini belirtmede devlet gücünü tehdit olarak kullanmaya başlamıştır. Adnan Menderes’i ipe götüren en önemli nedenlerden biri kurmuş olduğu “Vatan Cephesi” olarak bilinen zırvadır. Radyolarda her haberden sonra Vatan Cephesine girenler isim isim sayılıyor; sadece Vatan Cephesine kayıt olanlara zor bulunan gazyağı, pil ya da araba lastiği veriliyordu. Türk vatandaşlarının siyasi görüşü nedeniyle ciddi şekilde bölünmesi ve siyasi görüşlerin kan davasına dönüştürülmesi “Vatan Cephesi” ile başlamıştır. Ne yazık ki bugün bu mantık Evet-Hayır cephesine dönüşmüş görünmektedir. Ne çabuk unuttuk… Geçmişi sadece sonuçlarıyla değil, nedenleriyle anımsamak ve anlatmak bu ülkeye hizmet olacaktır… “Bitaraf olan bertaraf olur. Yarın geldiğinizde bizi yanınızda bulamayacaksınız” tehditleri ne anlama geliyor? Vatan Cephesine girmez isen o devrin en zor bulunan gazyağını alamazsın tehdidinden çok daha ağır bir tehdit olarak görülüyor.


2

Rahibe tartışması – utanç verici bir tablo 2010 Anayasa Referandumu için yapılan konuşmaların içeriği yeni kurulmuş ilkel bir ülke için bile utanç vericidir. Bunlardan en ilgi çekici olanı, doğru ya da yanlış yapılmış olmasını bir tarafa bırakırsak, İstanbul’da Avcılar Belediyesi tarafından asılmış olan bir afişteki şu yazı olmuştur: Eğer evet oyu verirseniz, kadınlarımız rahibeler gibi giyinecektir. Bu sözcük üzerine kızılca kıyamet koptu. İktidar, nasıl bu örtünmeyi rahibelerinkine benzetirsiniz diye ağzına geleni meydanlarda savurmaya başladı. CHP, süklüm püklüm, çok büyük bir gaf yapmış gibi, özür dilemeye kalkıştı ve belediye başkanı hakkında soruşturma açacağını belirtti. Hiç kimse kalkıp da şu soruyu sormaya yeltenmedi. 1. Bu örtü rahibelerinkine benzemiyor da kimlerin örtüsüne benziyor; söyler misiniz? Bakınız: http://www.richardpettinger.com/blog/archive/2007/01/25/nuns_story_dvd http://ekonomistler.blogcu.com/turban-ve-esarp-baglama-sekilleri/8634037

2. Dini nedenlerle örtünmenin simgesi rahibelerdir. 1 Şu anda İslam dünyasında ya da diğer dinlerin birçok kesiminde kadınların –aynı makastan çıkmış gibi- örtünmesi de bu nedene dayanmaktadır. Yüzlerce belge ve şekil bunun böyle olduğunu gösteriyor. Geçmiş kültürlerin sergilendiği çok sayıdaki müzelerimizin birine bir defa uğramış olsaydılar böyle bir yanılgıya düşmezdiler. Tarih bize bu tip örtünmenin semavi dinlerden bile çok eskilere dayanan simgesel bir biçimi olduğunu söylüyor.

1

Şehvet nazarı ile kadınlara bakmanın aynen zina olduğunu Îsâ Aleyhisselâm bildirmiş iken, Hıristiyanlar kadınlarını örtmemişlerdir. Bugün ellerde dolaşan İnciller Hıristiyan kadınların örtünmelerini emretmektedir. Bunun içindir ki, bütün kiliselerde, manastırlarda vazifeli olan kızlar, rahibeler, Müslüman kadınları gibi örtünmektedirler. (Harputlu İshak Efendi): Dini terimler: http://sozluk.ihya.org/dini-terimler/rahibe.html


3

3. Kaldı ki bizim de kutsal saydığımız semavi dinlerin –saygın dini görevlisi olarak bilinen- örtülü kadınlarına rahibe denir ve kutsal sayılır. Giyimini örnek aldığımız bu kadınlara benzetilmeyi neden hakaret olarak algıladığımızı anlayan varsa öne gelsin. Tanrının buyruklarını harfiyen yerine getiren kadınlara rahibe denir. Biz de kadınlarımızdan zaten bunu istiyoruz. Bu nedenle örtünmelerini öneriyoruz.

Kaldı

ki,

rahibelerin

giyimini

–aşağılayarak-

yadırgayanların, güya girmeye çalıştığımız Avrupa birliğindeki halkın çoğunun

türbanlıları

yadırgamasına

göstereceği

tepkiye

kim

inanacaktır? Kaldı ki rahibeler ortalıkta dolaşmaz; siyasi girişimlerin kuklaları olmazlar; kendilerini kutsal işlere adamışlardır. 2010.09.08 tarihinde AKP başkan yardımcısı ve meclisin kıdemli milletvekili

Bülent

Arınç,

anayasa

referandum

propaganda

konuşmasında, “CHP kadınlarımızı rahibelere benzetmekle onlara tecavüz etmişlerdir” diyerek, her dinde kutsal sayılan rahibelere tarihin en iğrenç hakaretini yapmış bulunmaktadır; sanki rahibeleri tecavüz edilmiş kadınlarmış gibi göstererek (galiba başbakan yardımcımız, rahibelerin çoğunun bakire olma gibi bir yükümlülüğünü görmemezlikten gelerek). Bu zevat, 2010.07.02 tarihinde, “batıdaki her erkek yasal eşine ek olarak doğudan bir kadın almalıdır” diyen yandaşını (AKP’li Rize Belediye Başkanı Halil Bakırcı’yı) ise suskunlukla belki de hayranlıkla izlemiştir. Doğudaki kadınlar, satılık, yedek parça olarak kullanılacak, pazardan alınabilecek adi bir mal mıdır sorusunu ne yazık ki kimse sormadı. Korkarım ki, bu hakaretin objesi kadınlar, doğudaki kadınlar, kendilerine bu kadar ağır hakaretlerde bulunmuş –ve bu kadar zaman geçmesine karşın bu fikri ileri sürene karşı hiçbir ceza uygulamamış-


4

bir partinin suyundan giderek “Evet” oyu kullanacaklar… Bu nedenle demokrasi erdemli, bilgili, bilinçli insanların rejimidir diyoruz… Bunun doğruluğunu ise doğudan çıkacak evet ya da hayır oylarının oranı gösterecektir…

Referandum ile gündeme gelen Dersim Hareketi – Bilgisizliğin tesciliHırs bitmiyor, 16.08 2010 tarihinde, yine Tayyip Erdoğan, vergi vermediler diye CHP (başka parti olmadığı için o günün Türkiye Cumhuriyeti’ni kast ederek) ve onun başkanı İsmet İnönü (sayını olmadan), Dersimde masum insanları bombalatarak katletmiştir gibi ağır bir açıklamada da bulundu. Neresinden bakarsanız bakın bir hükümet için utanç verici bir durum… Çünkü: Dersimin bombalandığı 1937 tarihinde Cumhurbaşkanı Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Gazi Mustafa Kemal, birinci Dersim Harekâtı sırasında başbakan ise İsmet İnönü’dür. Birinci Dersim Harekâtını bizzat Mustafa Kemal Yürütmüştür. Ancak Dersim ayaklanmasının tümüyle temizlenmesi ve suçluların idam edilmesi sırasında başbakan bugünkü

sağ-gerici

akımları

kuluçkaya

koyan

hükümetlerin

cumhurbaşkanı Celal Bayar’dır (görev süresi: 25 Ekim 25 1937 – 25 Ocak 1939). Yani bir anlamda AKP’nin de dedesidir, hamisidir… Mustafa Kemal Atatürk, çok hasta olduğu için, ikinci dersim harekâtını bizzat yürütmüştür. Başbakan Celal Bayar Dersimdeki isyancılara karşı saldırıyı onayladı ve İkinci Tunceli Harekâtı (2 Ocak - 7 Ağustos 1938) başlatıldı. Vergi vermediler onun için bombaladılar demesi de bir devlet adamı için utanç vericidir; çünkü cehaletin en karasını sergilemektedir.


5

İngiliz ve Fransız arşivleri açıldı; durum aydınlandı. Devletimizin yetkili yerlerindeki görevliler, rektörlerin, generallerin, yargıçların, yazarların, bilim adamlarının telefonlarını dinleteceğine, tarihindeki temellerine dinamit koyanları tanıması beklenilmez mi? İngiliz, Fransa ve Türk arşivleri tarafsız ve bilimsel olarak incelendiğinde Dersim Olayının nedenini anlamak mümkün olacaktır: İngilizler Nusaybin, Siirt ve Hakkâri yöresinde bulunan Nasturi (bazen Asuriler, Doğu Kilisesi, Doğu Süryanileri olarak da bilinir) ve daha sonra Papanın zorlaması ile yine Hıristiyan olan Keldanileri (Nasturiler ve Keldaniler bugün Katolik mezhebine bağlıdır) bahane ederek nüfusunun neredeyse yarısı Nasturi ve Keladeni olan Hakkâri’yi Irak’a bağlamak, daha doğrusu Musul ile Türkiye Cumhuriyeti arasında yeni bir devlet kurmak üzere (o zaman Irak, İngilizlerin sömürgesiydi) talepte bulununca, Kerkük’ü ve Musul’u Misak-i Milli sınırlarımız içinde sayan Atatürk’ün bu bölgeye askeri hareket yapma kararlılığını anladı ve böylece bugün terörizm altında hortlatıldığı gibi, geçmişte de Şeyh Sait İsyanını başlattılar (yıl 1925). Böylece gücünü Dersim İsyanına yoğunlaştıran Türkiye, Musul ve Kerkük hareketini rafa kaldırmak durumunda kaldı; öyle de kaldı (zengin petrol yatakları da İngilizlere kaldı). Atatürk için Türkiye’nin üç yumuşak bağrı vardı: Kerkük-Musul, Kıbrıs ve Batı Trakya; bunlardan taviz verilemezdi. Bu ayaklanmaya destek verdiği söylenen ve bu nedenle hakkında soruşturma açılan Terakkiperver (İlerici) Cumhuriyet Fırkası (yani partisi) çok geçmeden hükümet kararnamesiyle kapatıldı. Bu partinin kurucuları, Mustafa Kemal Atatürk ve İsmet İnönü haricinde, Amasya Tamimi ile Milli kurtuluş Savaşını başlatan diğer beş kişiydi (Kazım Karabekir, Rauf Orbay, Ali Fuat Cebesoy, Refet Bele ve Adnan Adıvar). Bu partinin içine İngiliz yanlısı kişilerin sızdığı ve din istismarı ile cumhuriyete karşı bir


6

direnç geliştirilmeye çalışıldığı birçok yerde vurgulanmaktadır. Nitekim Atatürk,

Nutuk'ta

Terakkiperver

Fırka

kurucularını

cumhuriyet

düşmanlığı, saltanatçılık, halifecilik, İngiliz yandaşlığı, isyan kışkırtıcılığı ve vatan hainliği ile suçlar. Bu gelişmenin sonunda Keldanilerin merkezi Diyarbakırken, önce Musul’a daha sonra da Bağdat’a taşındı. Bu olay o günkü devlet adamlarına Türkiye’deki her isyan ve ayaklanma hareketinin arkasında o günün egemen gücünün parmağı olduğunu öğretmişti. Belli ki geçen bunca

zaman

içinde

belleğimizi

yitirdiğimiz

için

bu

gün

yaşadıklarımızı- doğru değerlendiremiyoruz… Daha sonra Hatay’ın Suriye’ye mi yoksa Türkiye’ye mi bağlanma oylaması gündeme gelince, Fransa ve Suriye başta olmak üzere batılıların onlarca isyanı kışkırttıkları gibi, o gün de yerli işbirlikçileri kışkırtarak Dersim İsyanını çıkarttılar. Türkiye Musul ve Kerkük’teki gibi bir daha böyle bir çıkmaza düşmeyi göze alamadı. Atatürk, İnönü (Birinci Dersim Harekâtı) ve Celal Bayar (İkinci Dersim Harekâtı), Fransa ve İngilizlerin bu oyununu yutmadılar; gerekli önlemleri zamanında aldılar. Hatay’ın Türkiye’ye bağlanmasını sağladılar (23 Haziran 1939). Daha sonra Türkiye’nin başına dert olacak PKK kalkışması başladığı zaman, yere göre koyamadığımız Turgut Özal gibi “birkaç çapulcu işi” diyerek, hafife alıp, ülkenin geleceğini ateş yerine çevirmediler. Diyelim ki yabancılar kışkırtmadı; isyancı Seyit Rıza’nın talimatıyla askeri birliklere saldırılarak çok sayıda insan öldürüldü ve vergi vermeyeceklerini, askerlik yapmayacaklarını ilan ettiler. Böyle bir hareketin tanımı her dilde isyandır. O zamanın yöneticileri, daha sonraki gafiller gibi (1984’den bu yana olduğu gibi), birkaç çapulcu diyerek


7

hafife almadılar ya da sınır kapılarında bu işbirlikçileri davul zurnayla karşılamadılar. Böylece neredeyse 50.000 yaklaşan insanın ölümüne neden olmadılar. Ne yazık ki bu sefer İngiliz-Fransa Oyununun değil, bu olayı çarpıtarak faturayı başkalarının üzerine yıkmaya çalışan Neoişbirlikçilerin tuzağına düşmek üzereyiz… Kişi bilgisiz ve bilinçsiz olabilir. Ancak devlet, bu bağlamda devlet adamları, tarihimizin geçmişindeki eylemler için bilgisiz ve bilinçsiz olamaz; çünkü bir devletin yıllarca birikmiş istihbaratı, arşivi; olayları günü gününe izleyen ilgili kurumları, gizli ve açık anlaşmalara ulaşma yetkisi, yetkili danışmanları vardır. Buna karşın bir devlet adamı çıkıp da doğru olmayan açıklamalarda bulunuyorsa ya kendine söylenenleri anlamamıştır ya çevresine aptalları seçmiştir ya da seçtiği insanların gizli bir amacı vardır ya da bu açıklamayı yapanların kısa vadeli çıkarları vardır ya da bu düzeni yıkmak için ve elde edilenleri silip süpürmek için gizli bir hedefleri vardır. Çünkü neresinden bakarsanız bakınız yabancıların kışkırtmasını görmezden gelerek devletimizin önde gelenlerinin suçlanması yenilir yutulur bir açıklama değildir… Böyle bir açıklamaya tepkinin uygar bir ülkede olağan üstü sertlikte olması beklenirken, bu ülkede birkaç politikacının –şeflerini koruma güdüsüyle- haricinde cılız bir ses bile çıkmamıştır. En azından üniversitelerimizin

Tarihçi

kadrosundan

ya

da

İnkılâp

Tarihçisi

kadrosundan maaş alan, güya unvanlı bilim adamlarınca açıklama yapılması beklenirdi. Onlar da yaz aylarında kış uykusundalar... Halkın önemli bir kısmı da tepki göstermemiştir. Çünkü üniversite bitirenler bile bu gün Dersim’in yerini harita üzerinde gösteremediği gibi, Dersim ile Tunceli (Hozat) arasındaki ilişki konusunda tek bir kelime bile söyleyecek durumda değillerdir. Dersim olayları ile küresel sömürgecilik


8

arasındaki derin ilişkiyi ve bağlantıyı ise, bugün dolaylı bir şekilde devamını acı bir şekilde yaşadığımız, her gün bir ya da birçok vatan evladını toprağa verdiğimiz Hakkâri İlindeki olayların bir terör olayı mı, yoksa bu isyanların rövanşı ile ilgili olup olmadığını, Hatay’ın Türkiye’ye bağlanması ile ilgili olup olmadığını, devletin en başındaki yetkililerin bile bilemediği bir ülkede bulunmanın utancını yaşıyoruz. Bir ülkenin yöneticileri tarihinin önemli olayları yerine, karşı partinin sülalesindeki kişilerin dinlerini, mezheplerini, ırklarını, hatta boylarını postlarını araştırmaya daha çok zaman ayırmaya ve onu uluorta

konuşmaya

başlamışsa

o

ülkenin

başında

karabulutlar

toplanmaya başlamış demektir. Ancak burada gözden kaçan ve acı olan bir başka husus daha vardır. Şimdilik geçerli olan anayasamız, bir insanın dinine hakaret etmeyi ve ülkenin bütünlüğüne yönelik her türlü eylemi suç saymıştır (yasayla değil, anayasa ile). Tarihi gerçekleri tahrif ederek ve olaylarla ilgisi olmayan tarihi kişilikleri töhmet altında bırakarak halkın bir kısmını galeyana getirmek anayasal bir suç oluşturmuyor mu? Bir dinin mensuplarını bir çeşit fahişe olarak göstermek bir dine hakaret olmuyor mu? Bunları kanıtlamak için de özel belge üretmeye ya da telefon dinleyerek kanıt toplamaya gerek yok; bu beyanlar meydanlarda yapıldı. Nerede cumhuriyeti ve anayasanın amir hükümlerini kollamaklakorumakla yükümlü olan cumhuriyet savcıları, başsavcıları? Galiba onlar rektörleri, yazarları, sendikacıları, parti başkanlarını, terörle mücadele için yaşamını harcamış insanları sorgulamakla meşguller de onun için… Ekonomik

bazı

rakamları

gündeme

getirerek

kalkınıyoruz

görüntüsü verme, yine tarihi birçok olayı bilmiyoruz demektir. Tarihte,


9

zenginleşen; ancak ahlak değerlerini ve adalet duygusunu yitiren birçok toplumun ve devletin, zenginliğinin altında kaldığını biliyoruz. Ticareti ve adaleti, kendi güdümüne göre yönlendiren ve yandaşlarına peşkeş çeken tarihteki her ülkenin (Roma’nın, Bizans’ın Osmanlı’nın…) çöküşü gibi bir çöküşü görmek istemiyoruz…

Akıllı olma, birçok olayın iç içe yaşandığı durumlarda doğru ile yanlış birbirinden ayırma yetisidir. Hiçbir zaman benimsemediğim 1982 Anayasası halkın oylarının %92’ü ile kabul edildi (Aziz Nesin bunu farklı bir şekilde yorumlamıştı). Kaldı ki o günlerde bugünkü gibi her düzeyde insanın ve makamın dinlenmesi için teknolojik bir olanak olmadığı için, anayasanın kabulü için gizli bir tehdit de söz konusu değildi. Eğer halkın kararına saygı duyuluyorsa, 2010 tarihinde değiştirilecek anayasa maddelerinin oylamasında evet oylarının toplamının %92’nin üzerine çıkması durumunda halkın iradesi tecelli edecek demektir. Aksi takdirde 1982 anayasasına oy kullananlara saygısızlık yapılmış olacaktır –Eğer o gün de bu gün de çıkan oylar iradeyi temsil ediyorsa-. Kişisel olarak ben her ikisinin de halkın özgür ve bilinçli iradesi ile çıktığına inanmıyorum. Çünkü 1982 anayasası oylanırken cunta başı Kenan Evren, bu anayasa oylamasına hayır çıkarsa, bizi çok beğeniyorsunuz diye anlar başta kalmaya devam ederiz diyerek, bizi evet demeye zorlamıştır. 12 Eylül anayasa değişikliği oylamasının ise özgür ve bilinçli irade ile nasıl yapıldığını, tüm bu tehditkâr konuşmaların yanı sıra, devlet dairelerine dağıtılan hayır kelimesinin kullanılmasının bir çeşit yasaklandığı tamimler, İstanbul Bağcılarda 2010.09.09 tarihinde gece yarısı aile başına dağıtılan 200 lira


10

civarındaki acil yardım (!) sırasında çıkan kargaşalık gözler önüne sermektedir… Daha da komik olanı, şu anda 1982 anayasasına sahip çıkan hiç kimsenin olmamasıdır. AKP yöneticileri sürekli halkın en az %48’nin oylarını almakla övünüyor. CHP ve MHP 1982 anayasasına sıcak bakmıyor. Adama sormazlar mı, pekâlâ, 1982 anayasası %92 oy ile kabul edilmiş ise, bu oylar nereden gelmiş diye? Uzaylılar oy kullandı da bizim haberimiz mi olmadı? Senin %48 oya sahibim diye övündüğün insanlar, o gün de o faşist-gerici unsurları içinde barındıran anayasanın destekleyicisiydiler. Hangi halkın iradesinden bahsediyoruz? 1982 anayasası çıktığında –göstermelik ve yanlı olsa da- gericilik ve bölücülük cezalandırılıyordu. Acaba henüz 30 yıl geçmeden değiştirilen anayasanın yeni versiyonu, gerici ve bölücü kesime yeni olanaklar sağlayacağı umudunu doğurduğu için mi kabul görecektir? Hamasi söylemlerle yönlendirilen kamuoyunun kararı, ulusal iradeyi değil, olsa olsa kısa vadeli çıkarları ve dogmanın sırtının sıvazlanmasını getirir… Temel bilimlerde birçok kavram vardır; bir kuram beklenilen her şeyi karşılar; ancak bir şeyi karşılamaz; o karşılamadığı şey de doğanın işleyişine ya da fiziki kurallara ters olan bir şey ise, kuramın tümünün çöpe atılmasına neden olur. Örneğin dünyanın güneşten kopması ile oluşması yaklaşımı, şu andaki her sorumuza yanıt verebilecek niteliktedir; ancak fiziğin bir kuralına “açısal momentum”un korunma yasasına ters düştüğü için, aklı başında hiçbir bilim adamı tarafından kabul edilemez. 12 Eylülde oylanacak anayasa değişikliğinin belli ki çoğu maddesi bu ülkede yaşayan her insanın, istisnasız, isteklerine cevap verecek nitelikte görünmektedir. Ancak bu beğenilen maddelerin arasına


11

“sinsice” iki madde sokuşturulmuştur ki, belirli bir vadede elde edilen tüm getirileri bir kalemde götürecek niteliktedir. Açısal Momentumun korunması gibi… Bu nedenle anayasa değişikliğine oy verirken, size önerilen bir hap olsun, bu hap midenize böbreğinize, karaciğerinize, kalbinize, akciğerinize ve biri hariç belki tüm organlarınıza güç veren ve sağlıklı olmasını sağlayan maddeleri içersin; ancak içindeki iki farklı madde düşünme yeteneğiniz ortadan kaldıracak nitelikte olsun. Yeni anayasa değişikliği oylaması sizi böyle zorlu bir tercihe itmiş bulunmaktadır. Hapı yutup yutmama size kalmış…

Birçok partinin ve kesimin varlık nedeni (palazlanması) 1980 darbesidir Amerikalıların bizim çocuklar dediği generaller, 12 Eylül 1980’de darbe yaparak tüm siyasi parti ve dernekleri kapattılar. Gerçek demokratlara karşı yoğun bir baskı uyguladılar. Zulüm ve işkence doruğa çıktı. Ülkenin aydınlık birikimi üzerinden silindir gibi geçildi. Konuşmalarında ümmet anlayışını ön plana çıkaran, günlük konuşmalarını ayetlerle güçlendirdiğini zanneden gerici 12 Eylül’ün darbesinin başı Kenan Evren, 10 Ağustos 1981 tarihinde Çanakkale’de yaptığı konuşmada: “Muhterem din adamlarının elini öpeceğiz” diyerek günümüze uzanan yolları açıyordu. Cunta, 2842 sayılı yasayı 16.06.1983 tarihinde yürürlüğe koyarak bu

yasanın

yükseköğretim

10.

maddesiyle

kurumlarına

İmam

Hatip

girmelerini

Lisesi

sağladı.

mezunlarının Bununla

da

yetinmeyerek, 1983 yılında 1739 sayılı yasanın 31. maddesinde yaptığı


12

değişiklikle, cami imamı olarak yetişenlerin okullarda öğretmen olmalarına

yasal

dayanak

hazırlandı.

Bugünkü

siyasilerin

arka

bahçesini düzenliyorlardı… Bugünkü ve bundan önceki tutucu söylemli partilerin siyasi kadroları da bu dönemde yetiştirildi. Bugünkü AKP’nin kadrosunda bile çok sayıda aktif politikacı, cuntanın ve cunta başkanı Kenan Evren’in Cumhurbaşkanı olarak egemen olduğu dönemlerdeki hükümetlerin aktif üyeleriydi. 12

Eylül’de

gerçekleştirilen

Amerikancı

darbeden

sonra

başbakanımızın sık sık hakaret ettiği İsmet İnönü’nün oğlu veto edilerek seçimlere katılması önlenirken, Nakşibendî tarikatının mensubu olan Turgut Özal’ın Çankaya’ya kadar tırmanmasının yolu açıldı. Bu yol bugünkülerin de yürüdüğü yoldur… Özal’ın 14.08.1987 tarihinde basına yansıyan şu açıklaması 12 Eylül 1980 darbesini bahane ederek demokrasi karşıtlarını güya lanetleyenlerin soyunu ortaya koyuyor: “12 Eylül olmasaydı iktidara gelemezdik”. Hiçbir dinde nankörlük kutsanmamıştır. Dini ön plana çıkaranların varlık nedenini hazırlayan 12 Eylül darbesini en az yukarıdaki nedenlerle lanetlemesini –eğer takiye yapmıyorlarsa- bu nedenle anlamak mümkün değildir. 1980 darbesi sonuçları itibariyle özünde sol görüşlülere ve Atatürkçülere karşı yapılmış bir darbedir. Dönün geçmişe bir bakın, Türkiye’yi Amerikan (ve Avrupa) emperyalizminden korumaya çalışan, bugünkü kargaşalıkları önceden tahmin eden, gidişin gidiş olmadığını yazan-çizen insanlar ya öldürüldüler ya mahkûm oldular ya da başka türlü kıyıma uğradılar. 1980 Darbesi –tutuklanan, yargılanan ve kıyıma uğrayanları göz önüne aldığımızda- Atatürkçü eylem görüntüsü altında,


13

faşist, gerici ve emperyalist güçlerin Türkiye’deki çıkarlarını güvenceye almak için yapılmış bir harekettir. 1980 Darbesinden önceki olayların işbirlikçilerini, tetikçilerini, müsebbiplerini ortaya çıkarma Türkiye tarihine ışık tutacaktır (1980 Darbesi gerçekleştiğinde, Amerika Başkanı Nixon’a, danışmanlarının “bizim çocuklar başardı” sözcüğünün ne anlama geldiğini açma ile başlamalarını öneririm). Türkiye’de kim ne derse desin, bugün sol silinmiştir; kitle partisi olmaktan çıkmıştır. CHP’nin varlığını sürdürmesi, bu arada partinin başına geçen yöneticilerin ya da parti yönetiminin başarılı yönetimlerinden değil, Atatürk ruhu taşıyan, laik, belirli ölçüde devletçi ve üniter devlet yapısını savunan bir avuç gerçek milliyetçi-Atatürkçü insanın CHP’ye ve birkaç küçük partiye sığınmak zorundan kalmasındandır. Başka bir çelişki de 1980 darbesinde en çok işkence gören solcu diye nitelendirilen kesim ile bugün MHP içinde yer alan ülkücü kesim, bu anayasa referandumuna canhıraş bir şekilde hayır derken, kural olarak o dönemde işkence görmeyen hatta sırtı sıvazlanan tutucu kesimin 1980 anayasasına bu kadar karşı çıkmasıdır. Acaba, MHP ve CHP, yağmurdan kaçayım derken, doluya tutulacaklarını gördükleri için mi hayır diyorlar? Bu partiler anayasa değişikliğinin, bu millet için o dönemde gördükleri işkenceden daha ağır sonuçlar doğuracağına inandıkları için mi hayır diyorlar? Üzerinde dikkatle düşünülmesi gerekir.

Yeni darbeci bulmanıza gerek yok; gerçek darbeciler kucağınızda… 1980 darbesini yapan cuntanın üyeleri en iyi şekilde korunan, daha sonra bir çeşit darbe gibi muhtıra veren genelkurmay başkanına hemen zırhlı araba verilerek baş tacı edilen bir ülkede, silahı ve gücü


14

olmayan, sadece yaptıkları telefon konuşmalarında –bir çeşit geyik muhabbeti de olabilir- darbe içerikli sözlerin geçtiği söylenerek, –toplum tarafından saygınlıkları tescil edilmiş- birçok insanın iki yıldan fazla bir süredir gözaltında tutulması hangi adalet ve demokrasi aşkıyla izah edilebilir. Her kesimin her partinin (nemasından yararlanan yöneticiler hariç) şikâyet ettiği YÖK’ün yeni anayasa paketinde yer almaması bile bu anayasa değişikliğinin arkasındaki niyeti açıklamaya yeterlidir… Eğer görmek isterseniz…

Yandaşların ilginç açılmaları Anayasa referandumu ile ilgili yapılan konuşmalar ve beyanlar da ilginç; arka planda neler döndüğünü aydınlatacak nitelikte. Her konuda fikir beyan eden, meclisteki irticai girişime koltuk olan, sarı saçlı köşe yazarı bayan, aynı nitelikte hukukçu bir bayan başta olmak üzere her devrin yandaş yazarları televizyonlarda şu açıklamaları yapıyorlar: Yeni anayasa parti kapatmayı zorlaştırıyor, bu BDP’liler neden karşı çıkıyorlar; anlamak mümkün değil. Anlayan anlıyor. Çünkü bugünkü BDP’nin ve AKP’nin bir anlamda köken aldığı partiler, sırasıyla bölücülük ve irticai faaliyetlerden dolayı kapatılmıştır. Darbelerde zaten kimse neyi yaptığına bakmadan, yasaları da göz önüne almadan partileri kapatmıştır; onlar için yasaya gerek yoktur. Bu açıklamalarla, BDP’lilere şu mesaj iletiliyor: Yeni düzenleme ile istediğiniz kadar bölücülük, ayırımcılık yapabilir; kargaşalık çıkarabilirsiniz; sizin bu faaliyetleriniz yasal güvenceye alınıyor; daha ne istiyorsunuz? Çünkü BDP’nin köken aldığı partiler geçmişte başka bir nedenle kapatılmadı ki. Bu açıklamalar bile yasa karşısında bölücülük ile aynı kefede tartılmalıdır. Neyse ki, niyetleri öyle olmadığı için ya da AKP’nin kurmuş


15

olduğu tuzağı algılamış olmalılar ki, BDP’liler seçmenlerine boykot önerdiler. Çünkü seçmenlerine evet ya da hayır seçenekleri arasında bir tercihe izin verseydiler, geçtikleri yolun bıraktığı izlerden dolayı, evet oyları ağırlıklı çıkacaktı. Neyse ki, BDP’nin neden olduğu bu açığı Diyanet İşleri Başkanlığı kapattı. Sanki üzerine vazifeymiş gibi, -insanın temel hak ve özgürlüklerinden dem vurarak- 2010.09.09 tarihinde bir açıklama yaparak, boykot caiz değildir diye bir fetva (!) verdi.

Bugünkü

sistem

içinde

ve

kompozisyonda

köklü

anayasa

değişikliği girişimleri ahlaki mi? Temsil kusuru: Ancak bugünkü meclis bileşimiyle ve anayasanın halen geçerli olan iki hükmü kaldıkça, yapılacak anayasa değişikliğine olumlu bakmamız mümkün değildir. Çünkü bir girişimin iyi niyetli olup olmadığını anlamak için amaç ile öncelikler arasındaki tutarlılığa bakmamız

gerekir.

Kürsüye

çıkan

herkes

halkın

iradesinin

kutsallığından dem vuruyor. Evrensel açıdan doğrudur. Anti demokratik unsurları

bulundurduğu

için

hiç

kimsenin

onaylamadığı

1982

anayasasındaki seçim sistemine bu anayasa değişikliğinde hiç yer verilmemiş. Egemen parti, toplam oyların yaklaşık %40’nı almasına karşın, mecliste milletvekili olarak toplamın %60’nı temsil ediyor. Anayasa değişikliği de bu %40’ın oylarıyla gündeme geliyor. Hâlbuki anayasa hepimizin anayasası olmalıdır ve olabildiğince halkın iradesi anayasalara yansıtılmalıdır. Bu düzen içinde yapılacak anayasalar, sayısal olarak yeterliliği sağlamış görünmesine karşın, etik olarak kusurlu olacaktır. 2010.09.08 tarihinde Büyük Millet Meclis Başkanı Mehmet Ali Şahin, evet oyları tek bir oyla bile fazla çıksa, bu anayasa, anayasa

olacaktır,

diyerek

çoğulcu

demokrasiden

ve

uyuşma


16

kültüründen ne anlamış olduğunu açık açık ifade etmiştir. Yarın oyların %30-40’nı alıp da meclisteki çoğunluğu eline geçiren başka bir parti geldiğinde o partinin anlayışına göre yeni bir anayasa için yine sandıklara mı üşüşeceğiz? Bu nasıl demokrasi anlayışıdır; bu nasıl halkın iradesine saygıdır? Eğer gerçekten halkın iradesine saygı duyuyorsanız, öncelikle farklı düşüncelerin mecliste temsil edilmesini sağlayacak seçim yasanızı değiştirmeniz gerekecekti. Hâlbuki sürekli didiklediğiniz anti demokratik 1982 anayasasının arkasına sığınarak tüm bunları gerçekleştirmeye kalkmanız demokratik de değildir, ahlaki de değildir. Sürekli 1982 anayasasına çatmanız inandırıcı da değildir. Bu nedenle iyi niyete inanmak mümkün değildir. Aklanma sorunu: Yeni anayasal düzenlemede, yüksek yargı organları üyelerinin bir kısmının seçimi milletvekillerine veriliyor. Batı demokrasilerinde de böyle olduğu sık sık vurgulanıyor. Adaletli bir seçim sisteminde böyle bir hakkın milletvekillerine verilmesinde bir sakınca olmamalıdır. Ancak, bir koşulla; o meclisi oluşturan kişilerin mahkemelerle bir alıp vereceği bulunmamak kaydıyla. Çünkü hiçbir suçlu kendi yargıcını tayin etme yetkisine sahip olamaz. Dönüp, yüksek mahkemelere ya da kurullara atama yapacak milletvekillerimizin adli siciline bakıyoruz, -basından edindiğimiz bilgilere göre- çoğu yüz kızartıcı suçlardan olmak üzere 600 küsur izlenmesi gereken dosya çekmecelerde duruyor (neredeyse milletvekili başına 1,5 dosya). Niye? Ahlaksızlığa, yolsuzluğa, vurguna, talana, bölücülüğü, irticaya zemin hazırlayan dokunulmazlık zırhından dolayı. Öncelikle yüksek yargı organlarına ya da kurullarına atanacak kişileri seçecek kişilerin adli sicillerinin aklanmış olması gerekir. Suçluların kendilerini yargılayacak yargıçları seçtiği hiçbir ahlaki düzen yoktur. Bu nedenle yeni anayasa değişikliğindeki bu düzenlemeler de samimi gözükmemektedir. Eğer


17

kimsenin itiraz edemeyeceği bir düzen kurma peşinde iseniz, eğer samimi iseniz, eğer ahlaki değerlere önem veriyorsanız, kürsü dokunulmazlığı hariç (bu sizin hakkınız olabilir), meclisi halkın gözünde yolsuzluklar yumağı olarak gösteren dokunulmazlık zırhınızı kaldırın. Yargıcını seçen zanlı: Çeşitli isimler altında defalarca sahneye çıkan köktenci-tutucu bir partimizin genel başkanı, sahtecilikten, zimmete para geçirmeden ve benzeri suçlardan galiba 2,5 yıl hapis ve trilyonlarca lira da para cezasına çarptırıldı. Yandaşları tarafından çıkarılan bir anlamda özel bir yasa ile hapse girmesi önlendi. Ancak suç hala baki… Ancak bu parti başkanının yardımcısı ve ikinci adam olan kişi de aynı suçlamayla mahkemelere sevk edilmiş olmasına karşın, dokunulmazlık zırhı nedeniyle dosyası bir türlü açılmadı; böylece bir türlü aklanma fırsatını bulamadı (kişisel olarak başvurarak bu ayıptan kurtulmaya

engel

bir

durum

görülmemesine

karşın).

Cumhurbaşkanlığına oturtulan bu kişiye, yeni anayasa düzenlemesinde, kendini

aklamak

için

gideceği

mahkemenin,

yani

anayasa

mahkemesinin üyelerini seçme ve başkaları tarafından seçilenleri de onaylama hakkı veriliyor. Şimdi size soruyorum: Bunun neresi hukuk, adalet, etik ve demokratik? Kürsülerden

sürekli

bağıran

politikacılarımız,

Amerika’dan

örnekler vermeyi ve Türk demokrasisine model göstermeyi ihmal etmezler. Amerika’da bu böyledir diye bilgiç bilgiç açıklamalarda bulunurlar. Ancak milletvekillerinin ya da cumhurbaşkanının yüksek mahkemeler tarafından yargılanmasına gelince, nedense, Amerika demokrasi modeli birden bire silinir. Halkın oyarıyla seçilmiş kişileri nasıl olur da birkaç yargıçtan oluşmuş mahkemeler yargılayabilir diye bağırmaya başlarlar. Bu ülke yargıçlar ülkesi olamaz diye tarihi sözler


18

söylerler. Ancak, Amerika tarihinin en popüler ve en çok oyla seçilmiş başkanı Clinton, başkanlığı devam ederken, bizim yasalarımızda neredeyse suç bile oluşturmayan bir eyleminden dolayı bir yargıçlar heyetinin (yüksek mahkemenin) karşısında değil, sadece sıradan bir yargıcın karşısında 3,5 saat ayakta durarak ifade vermiştir. Aklanan başkanlarını Amerika halkı her zaman ayakta alkışlamıştır. Ancak sürekli demokrasiden dem vuran; ancak siyasi aklanmaya sığınıp, hukuksal aklanmaya yanaşmayanlar ise her zaman –ahlaki değerleri olan kesimlerce- kınanmıştır. Onun için Amerika bir hukuk devleti, buna uymayanlar da kabile ya da aşiret devleti görüntüsü vermektedir.

Gerçekte neyi oyluyoruz? Geleceğimiz olmasın!!! Şimdilerde okyanus ötesinde, Amerika’nın himayesinde oturan bir cemaat liderinin “hedefinize varıncaya kadar kendinizi saklayın; zamanı gelince de gerekeni yapın” mealindeki talimat yerine geliyor gibi görünüyor. 10 Kasım 1938 tarihinden bu yana Atatürk ilkeleri ile temeli atılmış Türkiye Cumhuriyetine karşı direniş, şu ya da bu şekilde 1980 yılına kadar su altında sinsice seyretti; 1980 darbesinde gerici ve Amerikancı Suudilerin parasal desteği ile “Rabıta Projesinde” yeterince yetkin elaman yetiştirildi; önemli yerlere getirildi ve sinsi hareket devletin ayrıcalıklı destekleri ile palazlandırıldı (bir emniyet müdürümüzün yakın zamanda yazmış olduğu kitapta ayrıntılar veriliyor). Denizin altında sinsice seyreden bu denizaltının burnunu gösterme zamanı gelmişti; belli ki seçilen tarih 13 Eylül oldu. Su üzerine çıkan geminin rotasını hep birlikte göreceğiz; direğine asılan bayrağı (ya da bayrakları) da. Amerikan ve Avrupa rotasında seyreden Gürcistan, kargaşalığa düştü ve bayrağına bir haç koydu; İran 3.000 yıllık bayrağını değiştirerek dini


19

motiflerle süsledi; Irak bayrağı en az üç parça oldu. Batının bir türlü hazmedemediği laik, üniter ve devletçi Atatürk Türkiye’sini 12 Mart muhtırası da, 1980 darbesi ve anayasası da ve de daha sonra yapılan bazı değişiklikler de istenen düzeyde ortadan kaldıramamıştı. Amerika ve Avrupa’nın önde gelen ülkeleri, Adnan Menderes’in Amerika’ya gidip parasal yardım talep etmesi ve talebinin de ret edilmesinden sonra, Eylül ya da Ekim ayında Moskova’yı ziyaret etme isteğini bir çeşit şantaj olarak

algılayarak,

Alpaslan

Türkeş

ağırlıklı

1960

darbesini

desteklemesine (ya da düğmeye basmasına) karşın; çağın en demokratik anayasaları arasında sayılan 1961 anayasasının çıkacağını tahmin edememişlerdi. Bu anayasanın yıpratılması için Türkiye’deki tutucu ve gerici güçlerin seferber edilmesi gerekiyordu; öyle de yapıldı; bu güçler akşam sabah 1961 anayasasını yıpratmak için ellerinden geleni yaptılar. O dönemin egemen partisi Adalet Partisinin yetkilileri ve ikinci başkanı olan Süleyman Demirel başta olmak üzere, Milli Hareket Partisinin (yani bugünkü MHP’nin köken aldığı partinin), Milli Nizam Partisinin (1970-1971) ve bu partinin kapatılmasından sonra yerine açılan Milli Selamet Partisinin (1972-1980 ), daha sonra onun yerine kurulan Refah Partisi (1983-1998)’nin (yani bugünkü Saadet -1981 ve şimdiki yöneticileri ret etseler de AKP - 2001 partisinin) başkan ve yetkilileri, kürsülerde “bu anayasa Türk Milletine bol gelmiştir” diyerek, üniversitelere, sendikalara ve basına tam özerklik veren 1961 anayasasını, ellerinden gelen tüm imkânlarla yıpratmaya çalışmış ve bir anlamda 1982 anayasasının hazırlanmasına zemin hazırlamışlardır. Şimdi de kalkmış, özgürlükleri kısıtlıyor diye 1982 anayasasını yerden yere vurmaktalar. Buradaki esas sorun 1961 anayasası yandaşlığa ve yalakalığa taviz vermiyor; hükümetlerin ve milletvekillerin –ben yaptım oldu- yaklaşımına da yasal izin tanımıyordu. Devleti öncelikle


20

milletvekillerinin ve onların biat ettiği başkanlarının devleti değil hukuk devleti yapmayı öngörüyordu. Anayasa Mahkemesinin referandumdan önceki tanımlanmış yetkileri ve düzenlenme şekli bu amaca yönelikti. Padişahlık kültüründen gelen ve hala onun özlemini çekenler için yetkileri sınırlayan böyle bir kurumsallaşma rahatsız ediciydi. Nitekim Turgut Özal’ın “anayasayı bir defa delmeyle ne olacak?”; Süleyman Demirel’in “yaptımsa yaptım, ne olacak?” sözleri gerçek niyetleri ortaya koyuyordu; bu niyetlerin gerçekleşmesi AKP hükümetine ve evet oyu verenlere nasip oldu. Hayırlı olsun… Bütün bunlar yetmedi. Özellikle anadilleri farklı olsa da aynı dine mensup

azınlıklar

ya

da

topluluklar

arasındaki

ilişki

–farklı

mezheplerden olsalar bile- kolay kolay yıpratılacak kadar gevşek değildi; kız alıp kız vermiş, ölülerini aynı mezarlığa gömmüşlerdi. Bunların ayrışması için çok daha köklü bir değişikliğe gereksinme vardı; işte bizim oyladığımız birkaç maddelik bir değişiklik değil, gelecekte (iç ya da güç güçler tarafından tasarlanmış) çıkarılacak anayasanın yolu üzerindeki olası taşları temizleme operasyonudur. Türkiye’de etnik kimliklerin ve dini örgütlerin güçlendirilmesini, Atatürk fotoğraflarının kaldırılmasını, askerin burnunun kırılmasını öneren bir zamanların Avrupa Birliğinin genişlemesinden sorumlu olan şahsın, oylamadan birkaç gün önce gelerek, bu oylamaya tam destek verdiğini beyan etmesi kuşkularımızın yersiz olmadığını göstermektedir. Bütün bunları nereden

çıkarıyorsun

diye

düşünebilirsiniz:

denizaltının seyrüsefer defterinden…

Aydınlar! Sorumluluktan kaçmayınız!

Dikkatle

izlediğim


21

Burada, bu yazıyı okuyanlar, bu yazıyı yazanın fikrini öğrenmek isteyebilirler. Bence bu yazıyı yazan kişinin, bunca laftan sonra düşüncesini açıklamaktan kaçınması kişiliksizliğe örnek olabilir. Bu nedenle ben de fikrimi söylemeliyim: Eğer bir toplum midesine girenlerle düşünmeye alıştırılmış ise, örneğin patates ve unla oyunu veriyorsa, ondan akıllı ve erdemli bir yargıyı bekleyemezsiniz (anketlere göre neredeyse toplumun %48’ı neyi oylayacağını bilmiyormuş; bu nedenle anayasa

değişikliğine

ve

doğacak

sonuçlarına

alışın

derim…);

demokrasi sözcüğü de politikacılar tarafından istismar için kullanılmaya başlamış ve sadece kirli emellerini örten bir kılıf olmaktan öte anlam taşımamaya başlamış ise, ülke sevgisini taşıyan ve mesuliyet duygusunu taşıyan birilerinin açık açık fikrini söylemesi kaçınılmaz hale gelmiş demektir.

Anayasa değişikliklerini halka kim anlattı? Halkın neredeyse yarısı neyi oylayacağını bilmiyormuş; bildiğini zannedenlerin de ayrıntıda ve sonuçlarını değerlendirme açısından anladığını varsaymak safdillik olur. Uyar bir ülkede uzmanlar, bu konuda çalışmış olanlar, bu konuda bir zamanlar yetkili olanlar çıkarak tüm yönleriyle düşüncelerini anlatırlar. Anayasa Mahkemesi, Yargıtay, Danıştay, Yarsav, Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu (HSYK) başkan ve üyeleri zaten taraf olarak ilan edildikleri için onların düşüncelerini söylemeleri bir anlam taşımaz oldu. Bir zamanlar görsel basında sık sık görmeye alıştığımız, emekli cumhuriyet başsavcılarını (örneğin Vural Savaş, Sabit Kanadoğlu) ya da Yargıtay başkanlarını (örneğin Prof. Dr. Sami Çelik) bu tartışmaların hiçbirinde göremedik; onların yerini her konuda boy gösteren Ilıcak, Hatemi, malum gazetelerin köşe yazarları,


22

mevcut iktidarın yöneticileri ile geçmişte karmaşık ilişkiler içinde olan yazarlar, okyanus ötesinden talimat alan gazetelerin yazarları halkı aydınlattı (!). Başka anlatanlar oldu mu? Oldu. Politikacıların bizzat kendileri. Dersim olayını, İnönü’nün bıyık şeklini, türbanı, bilmem ne başkanının çekilmiş kasetini zaman zaman da yukarıda anlatmaya çalıştığımız şekilde çarpıtarak ya da başbakanın evinin kapısının kaplamasını gündeme getirerek… Uygulamadan gelen ve birikmiş tecrübeleri olan insanlar niye ekranlara çıkmadı derseniz? Galiba evlerinin

barklarının

Ergenekoncu

diye

gece

yarıları

basılıp

aranmasından ya da neredeyse tümüne yakını egemen iktidarın yanında

yer

almış

olan

yayın

organlarının

bu

kişilere

yer

vermemesinden olmalı… Yine de karşı görüşler birileri tarafından gündeme getirildi mi? Getirildi. Başkanı içeride olan İşçi Partisi’nin yayın organı olarak bilinen “Ulusal TV”, Alevi vatandaşlarımızın sorunlarını dile getirdiği bilinen “Cem TV”, başkanı tutuklu olan ve Kıbrıs’tan yayın yapmak zorunda kalan bir sendikanın desteklediği “ART TV” ve belki birkaç televizyon kanalı daha. Atatürk cumhuriyetinin yetiştirmeye çalıştığı gençlik vicdanı hür, düşüncesi hür… gençlikti. Yani her şeyi sorgulayan, düşünen, taşınan, bilimsel verilere göre yoğuran ve ona göre karar veren gençlik. 10 Kasım 1938’den bu yana kasıtlı olarak ihmal edilen böyle bir gençliğin, son otuz yıldır devletten de aldığı rüzgârla pupa yelken seyreden cemaatlerden ve örgütlerden düşünmeden, bir anlamda biat ederek emir alan ve gerektiğinde her türlü fedakârlığı yapabilen bir kesim karşısında başarıya ulaşma şansı olacağını düşünmek zor. Kaldı ki özellikle son 30 yıl içerisinde bu Atatürk İlkelerini içine sindirmiş olan kesimin üzerinde üstü kapalı baskı uygulaması onları önemli ölçüde eyyamcılığa da itmişse… Oylama sırasında sahillerde kumsallara


23

uzanmış insanların bu açıdan profilini çıkaracak bir anket yapılsaydı ne demek istendiğini daha iyi anlayacaktık…

Ne yapmalıyım? Ben böyle bir geri evrimleşmeye hazırlıklı değilim. Bu nedenle bir ülkenin siyasi iradesinin de üstünde olması gerektiğine inandığım yargıyı denetim altına alan maddeleri kabul etmenin tamir edilemez sonuçlar doğuracağına inandığım için ve bu iki maddenin geçmesi için uzatılan havuç niteliğindeki diğer maddelere kanmayarak –eğer seçim sandığı listesinde adım çıkarsa- “Anayasa Referandumunda” hayır diyeceğim. Sevgilerimle Prof. Dr. Ali Demirsoy

Sevgili Kardeşim Herkesin fikrini açıklamaya zorlandığı bir süreçte, suskun kalmam beklenemezdi.

Bertaraf

olmayı

göze

geleceğini bertaraf edebilirler. Bu vesile ile bayramınızı kutluyorum. Saygılarımla

alamayanlar,

çocuklarının


24

Sayın Kardeşim Daha önce size göndermiş olduğum “Bertaraf Olacağım” adlı yazının devamı ne yazık ki dozu gittikçe artan Dersim Harekâtı tartışması ile gündeme oturuyor. Bilgisizlerin, yıkıcıların, Truva atlarının, işbirlikçilerin,

Cumhuriyet

düşmanlarının,

gündemi

saptırmak

isteyenlerin cirit attığı; konuşması gereken kesimlerin – özellikle üniversitelerin- sus pus olduğu bir final yaşanıyor. Bu tartışmanın savcısı hükümet, avukatı da CHP olmamalı. Bu Cumhuriyetin getirilerine ve değerlerine herkes sahip çıkmalıyız. Cumhuriyetin aşındırılması olarak yapılan her saldırıya karşı koymayı ve bildiği kadarıyla görüşümü nitelikli kitle olarak bildiğim sizlerle paylaşmayı milli bir görev olarak benimsediğim için “şimşekler çakmadan önceki” yazmış olduğum Dersim Harekâtının arka planının da içeren yazımı bir daha sizlerle paylaşmak istedim. İyi okumalar… Saygılarımla 23.11.2011


Bertaraf olacağım