Page 1

2012’den Akılda Kalanlar  

[Belgeden bir alıntı veya ilginç bir noktanın özetini yazın. Metin kutusunu belge içinde herhangi bir yere konumlandırabilirsiniz. Kısa alıntı metin kutusunun biçimlendirmesini değiştirmek için Metin Kutusu Araçları sekmesini kullanın.]

Akademik Perspektif –2012’den Akılda Kalanlar

Hazırlayanlar

AkademikPerspektif.com

Oğuzhan Yanarışık Samet Zenginoğlu 0


Akademik Perspektif –2012’den Akılda Kalanlar

1


Online Sosyal Bilimler Dergisi   

KÜNYE GENEL YAYIN YÖNETMENİ    Oğuzhan Yanarışık  yanarisik@akademikmakalem.com     

Ahmet Şimşirgil   Ekrem Buğra Ekinci   Göktuğ Sönmez   Oğuzhan Yanarışık  

KÖŞE YAZARLARI    Beril Dedeoğlu   Volkan Türkmen   İmdat Özen   Mustafa Güven   Rıdvan Civan   Çağrı Erhan   Mustafa Keskin   Ahmet Ataş  

Cengiz Günay   Necip Yıldırım   Samet Zenginoğlu  Muharrem Ahmetoğlu

RÖPORTAJ EKİBİ    Abdullah Sayın   Ali Özalpay   Betül Usta   Firdevs Kadayıf   

Halil İbrahim Çakır  İbrahim Alptekin  İmdat Özen   Mustafa Karaca   

Pembe Doğan   Rıdvan Civan   Samet Zenginoğlu  Serdar Yılmaz 

Süleyman Karakuş  Şeniz Denizelli   Volkan Türkmen  Zeynep Beyazlıoğlu

İLETİŞİM  editor@akademikmakalem.com               *Dergimizde yayınlanan bütün makalelerin içeriklerinden yalnızca yazarları sorumludur.  Her bir makale sadece yazarının görüşünü yansıtmaktadır. 

Akademik Perspektif –2012’den Akılda Kalanlar

2


2012’DEN AKILDA KALANLAR

İÇİNDEKİLER İslam Âlemi Yanıyor, BM Yine Seyrediyor (Çağrı Erhan) .................................................. 4  Reforming The United Nations (Beril Dedeoğlu) ................................................................. 6  Ayyıldızlı Pasaporta Şapka Çıkarıldığı Zamanlar (Ekrem Buğra Ekinci) ........................ 9  Osmanlı’da Kardeş Katli Meselesi (Ahmet Şimşirgil) ....................................................... 11  KKTC’yi Kurmak (Ata Atun) ............................................................................................. 19  Başarı Öyküsünden Korku Masalına (Oğuzhan Yanarışık) .............................................. 23  Srebrenika Anneleri (Rahim Er) ......................................................................................... 26  Etkili Türk Lobisi Var Olmadıkça… (Samet Zenginoğlu)................................................. 28  Ortadoğu’nun Üvey Evladı: Filistin (Cengiz Günay) ........................................................ 30  Uluslararası Hukuk: Var mısın Yok musun? (Rıdvan Civan) .......................................... 33  Devlerin Kafkasya Aşkı (Mustafa Güven) ........................................................................... 35  İsrail: Değişen Ortadoğu’nun Değişmeyen Tek Ülkesi (Volkan Türkmen) ..................... 39  Yeni Dünya Düzeni, Avrusyacılık ve Rusya (Mustafa Keskin) ........................................ 42  Fikir Çilesi: Asrımız ve Biz (Muharrem Ahmetoğlu) ......................................................... 45  Avrupa Birleşik Devletleri (İmdat Özen) ............................................................................ 47  Dış Politikamız ve Türk Dünyası (Necip Yıldırım) ............................................................ 51  Teorisi ve Pratiğiyle Çin’i Doğru Okumak (Göktuğ Sönmez) ........................................... 54   

3 Akademik Perspektif –2012’den Akılda Kalanlar


İslam Âlemi Yanıyor, BM Yine Seyrediyor Prof. Dr. Çağrı Erhan  Suriye  ve  Gazze’deki  durum  vahimdir.  Baas  rejiminin  eylemleri  karşısında  BM’nin  karar  almasını  imkânsız  kılan  Rusya  ve  Çin  ne  kadar  mesulse,  İsrail’in  hukuk  dışı  eylemlerinin  BM’de  kınanmasına  dahi  müsaade  etmeyen  ABD  de  o  kadar  mesuldür.  Bununla  birlikte,  İslam  âlemindeki  durumun  vahameti  sadece  Suriye  ve  Gazze’ye  indirgenemez.  Halen  dünyada devam etmekte olan ve her birinde yılda en az 1000 kişinin hayatını kaybettiği 11  silahlı çatışma alanı mevcuttur.  

T

ürkiye ile  Mısır  arasında  çok  yönlü  bir  stratejik  iş  birliğinin  ana  çerçevesini  oluşturan  görüşmeler  geçen  hafta  sonunda  Kahire’de  gerçekleşti.  Başbakan  Erdoğan’ın,  beraberindeki  10  bakanla  Mısır’a  gerçekleştirdiği  çalışma  ziyareti,  Muhammed  Mursi’nin  cumhurbaşkanlığı  koltuğuna  oturmasından  sonra  iki  ülke  arasındaki  ilişkilerin  ne  ölçüde  geliştiğinin  önemli  bir  göstergesi  niteliğindeydi.  Fakat  Türkiye‐Mısır  görüşmeleri,  İsrail’in  Gazze  saldırısının  gölgesinde  gerçekleşti.  Dört  yıl  aradan  sonra,  yine  bir  genel  seçim  öncesinde, Hamas tarafından yapılan roket  saldırılarını bahane eden İsrail, havadan ve  denizden  Gazze’yi  bombalamaya  başladı.  Ateşkes  çağrılarına  rağmen,  bu  satırların  yazıldığı  sırada,  Gazze  sınırına  yığınak  yapan  İsrail  tankları,  çok  daha  büyük  bir  felakete  sebep  olabilecek  kara  harekâtına  hazırlanıyordu.    Başbakan  Erdoğan  ve  Cumhurbaşkanı  Mursi  İsrail’in  durdurulmasını  isteyen 

açıklamalar yaptı.  Erdoğan,  bir  defa  daha  BM’nin  etkisizliğine  vurgu  yaparak,  Güvenlik  Konseyi’nin  mevcut  yapısıyla,  uluslararası  barış  ve  güvenliği  temin  etme  temel  amacından  ne  kadar  uzak  olduğunun  altını  çizdi.  Obama  ve  Putin’le  yaptığı  telefon  görüşmelerinde  ABD  ve  Rusya’nın  İsrail’i  durdurmak  için  devreye  girmesini  isteyen  Erdoğan,  Suriye’deki  katliam  sürerken,  Gazze’de  de  benzeri  bir  insanlık  felaketinin,  üstelik  dört  yıl  içinde  ikinci defa tekrar etmesinin önlenmesi için  harekete geçilmesini istedi.    Ne  İsrail  operasyonunu  “terör  örgütü  Hamas’ın  saldırılarının  önlenmesi  için  yapılan bir meşru müdafaa eylemi” olarak  nitelendiren  ABD’nin,  ne  de  İsrail’le  ilişkilerinde  her  zaman  dikkatli  ve  dengeli  bir  yaklaşım  sergileyen  Rusya’nın  Netanyahu’ya  karşı  sert  bir  söylem  takınmasını  bekleyemeyeceğimize  göre,  bu  felaket  nasıl  önlenecek?  Bizzat  Katar  dışişleri  bakanının  ifadesiyle  “zaman  4

Akademik Perspektif –2012’den Akılda Kalanlar


kaybından başka  hiçbir  işe  yaramayan”  Arap  Birliği  toplantılarında  İsrail’i  durduracak  bir  önlem  mi  alınacak?  İslam  İşbirliği Teşkilatı acilen toplanıp, İsrail’e ve  bu  ülkeye  yardımcı  olan  ülkelere  karşı  bir  tedbir  paketini  mi  yürürlüğe  sokacak?  Henüz Mavi Marmara katliamının hesabını  soramamış  olan  Türkiye,  başta  Sina  karışıklığı  olmak  üzere  kendi  iç  meseleleriyle  boğuşan  Mısır’la  birlikte,  İsrail’i  durdurma  misyonunun  öncülüğüne  soyunsa, bunda ne ölçüde başarılı olacak?    Bunların  hiçbiri  olmayacak.  Netanyahu,  İsrail’in  her  zamanki  vurdumduymazlığı  içinde,  kimseye  sormadan  başlattığı  harekâtı,  yine  kendisinin  istediği  zaman  bitirecek.  Uluslararası  hukuku  hiçe  sayan,  yıllardır  başkalarından  çaldığı  topraklarda  yerleşim  birimleri  kurmakta  bir  beis  görmeyen,  Uluslararası  Atom  Enerjisi  Ajansı’nın  denetimine  kapılarını  kapatarak  nükleer  silahlar  üreten,  kentlerin  etrafına  inşa  ettiği  duvarlarla  Filistinlileri  açıkhava  hapishanelerinde yaşamaya mahkûm eden  İsrail,  hâmilerinin  kollarında  bildiğini  okumayı sürdürecek.    Suriye ve Gazze’deki durum vahimdir. Baas  rejiminin eylemleri karşısında BM’nin karar  almasını  imkânsız  kılan  Rusya  ve  Çin  ne  kadar  mesulse,  İsrail’in  hukuk  dışı  eylemlerinin  BM’de  kınanmasına  dahi  müsaade  etmeyen  ABD  de  o  kadar  mesuldür.  Bununla  birlikte,  İslam  âlemindeki  durumun  vahameti  sadece  Suriye  ve  Gazze’ye  indirgenemez.  Halen  dünyada  devam  etmekte  olan  ve  her  birinde  yılda  en  az  1000  kişinin  hayatını 

kaybettiği 11  silahlı  çatışma  alanı  mevcuttur.  Bunlardan  9’u  İslam  ülkelerinde bulunmaktadır. Sudan, Somali,  Mali, Afganistan, Pakistan, Yemen, Irak ve  Libya’daki  çatışmaların  bazıları  iç  savaş  görünümü  arz  etmektedir.  Suriye’de  ise  çoktan iç savaş noktasına gelinmiştir. Yıllık  bazda daha az can kaybına yol açan, halen  devam etmekte olan 32 krizin 17’si de yine  İslam  ülkelerindedir.  Myanmar’dan  Filipinler’e,  Belucistan’dan  Keşmir’e,  Batı  Sahra’dan  Kuzey  Kafkasya’ya  kadar  birçok  bölgede  Müslümanlar  ya  birbirleriyle  çatışmakta  ya  da  baskı  ve  müdahalelere  karşı  direnmeye  çalışmaktadır.  Böylesine  karanlık  bir  tablo  karşısında  “BM  olup  biteni  sadece  seyrediyor”  demek  kadar,  “İyi  de,  Müslümanlar  kan  ve  gözyaşına  gark  olmuşken,  İslam  İşbirliği  Teşkilatı  ne  yapıyor?” diye sormak da hakkımızdır.    BM’nin  reforme  edilmesi  ve  bu  türden  çatışmaların  sona  erdirilmesinde  işlerlik  kazanması  elbette  önemlidir.  Ama  İslam  ülkelerinin  hükümetlerinin  de  artık  kendilerine  gelmesi  gerekir.  İslam  Zirveleri’nde  nutuk  atmakla,  kendimizde  hiç  kabahat  bulmayıp,  dönüp  dönüp  Batı  dünyasını  suçlamakla  çözülmüyor  bu  meseleler.  BM  Güvenlik  Konseyi  beş  ülkenin “iki dudağının arasında” da, birçok  İslam ülkesinin hükümetleri değil mi?    Prof. Dr. Çağrı Erhan   Ankara Üniversitesi   Siyasal Bilgiler Fakültesi   Uluslararası İlişkiler Bölümü    

       

 

5

Akademik Perspektif –2012’den Akılda Kalanlar


Reforming The United Nations Prof. Dr. Beril Dedeoğlu  The  United  Nations  has  been  shaped  according  to  the  power  balance  that  emerged  as  a  result  of  World  War  II.  Since  its  creation,  the  New  York‐based  international  organization  has  been  considered  the  most  reliable  and  legitimate  source  of  international  law.  The  United  Nations,  with  its  193  members,  is  the  only  international  organization  capable  of  declaring whether or not a political entity is a “state” or whether or not an international  treaty is valid. In other words, there is no international organization that could replace the  United Nations yet or that can be seen as legitimate as or more global than it. 

O

ne of the main bodies of the United Nations, the Security Council, is considered the mirror of the international balance of power. Nevertheless, the 15 members of the Security Council can adopt a resolution only if the Security Council’s five permanent members do not veto it. As a consequence, the UN remains paralyzed if one of these five countries opposes a resolution. The veto power is often criticized because it apparently prevents the UN from being more active and efficient; however, one has to admit that veto power is also some kind of shortcircuit mechanism that prevents the great powers from falling out with each other. The UN Security Council is perhaps not efficient enough to resolve every international crisis, but it at least helps to prevent these crises from becoming a vortex that sucks the great powers in. The UN Security Council has, however, a more important handicap: The five

permanent members of this council (the “P5”) are not the only great powers that exist in today’s world. The P5 are also known as the countries that can legitimately possess nuclear weapons, and the nuclear deterrence against one another has always been a guarantee for the survival of the UN system. However, we also know that there are other countries that are not in the P5 that have a nuclear arsenal, and some of these, such as Pakistan (or perhaps Israel) can’t be described as great powers. Moreover, in today’s world, it is getting harder to justify the presence of France, for example, on the Security Council, while Germany and Japan are absent. The current international balance of power is not what it was right after World War II in 1945. Countries like Brazil, India, South Korea or South Africa play very important economic and political roles in their region, and they also contribute to 6

Akademik Perspektif –2012’den Akılda Kalanlar


maintaining international security and stability in many different ways. Nevertheless, these countries are not permanent members of the UN Security Council. Who can pretend that the P5 are sufficient to represent the current global balance of power?

the injustices or instabilities in the world, or we have to find alternative ways to intervene and resolve international crises, bypassing the UN. However, the last option can give way to important violations of international law with incalculable results.

All these contrasts make the UN’s reputation and efficiency questionable. In fact, more than the resolutions adopted by the UN Security Council, the resolutions that cannot be adopted provoke important debates and reactions. There are many who claim that the UN is supposed to prevent human rights abuses or to resolve international conflicts, but its present structure does not allow this organization to fulfill its duties. As of today, we have two options before us: First, we can just accept the UN as it is today, which means that we have to turn a blind eye to some of

The only way out of this dilemma is to launch a comprehensive reform of the United Nations. UN reform is an old debate, but it is more urgent now than ever before. Prof. Dr. Beril Dedeoğlu   Galatasaray Üniversitesi  İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi  Uluslararası İlişkiler Bölüm Başkanı     

7 Akademik Perspektif –2012’den Akılda Kalanlar


8 Akademik Perspektif –2012’den Akılda Kalanlar


Ayyıldızlı Pasaporta Şapka Çıkarıldığı Zamanlar Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci  Şimdi Amerikan vatandaşı olmak için insanlar yarışıyor. Vaktiyle Osmanlı vatandaşı olmak  böyle  itibarlıydı.  İnançları,  ırkları,  gelenekleri  sebebiyle  baskıya  uğrayanlar  için  Osmanlı  vatandaşlığı bir can simidi vazifesi görürdü. 

G

ünümüzde Osmanlı Devleti’nde halkın  teb’a  olduğunu  söylemek  moda  oldu.  Teb’a  ile  modern  vatandaşlık  arasında  mühim  farklılıklar  varmış.  Cumhuriyetten  sonra  teb’alıktan  vatandaşlığa  geçilmiş.  Halbuki  tâbiyet  ile  vatandaşlık  arasında  fark  yoktur.  Teb’a  ile  vatandaş  da  aynı  mânâya  gelir.  Vatandaş,  bir  devletin  kanunlarına uyma sözü veren; mukabilinde  temel  hak  ve  hürriyetleri  üstün  otorite  tarafından korunan kimsedir. 

Osmanlı Devleti,  ulus‐devlet  değil;  imparatorluktur. Vatandaş telâkkisi, azınlık  hakları  bakımından  çağdaşlarından  daha  ileridir. Osmanlı vatandaşları çeşitli dinlere  mensup  olmakla  beraber,  hukuken  eşittir.  Sadece gayrı müslimlerin amme hizmetine  girme  imkânı  Tanzimat’tan  sonra  genişletilmiştir.  O  devirde  dünyanın  hiçbir  yerinde  hâkim  unsur  dışındakilere  bu  hak  tanınmamıştır.  Ne olursan ol gel! 

Teb’a = Vatandaş  Vatandaşlıktan  kasıt,  seçme,  seçilme  ve  hükûmeti  kontrol  ise,  bu  demokrasi  demektir.  Ayrı  bir  mevzudur.  İmparatorluklarda  tâbiyet  kriterleri,  bir  ırkın  hâkim,  diğerlerinin  azınlık  görüldüğü  ulus‐devlete  benzemez.  Hangi  ırk  ve  dine  mensup  olursa  olsun,  halk  hükümdarın  çocukları  sayılır.  Nasıl  bir  baba  çocukları  arasında  ayrım  yapmazsa,  imparatorluk  vatandaşları da kanun önünde eşittir.   

Müslüman veya  gayrımüslim,  Osmanlı  Devleti’nin hâkimiyetini kabul eden herkes  vatandaş  statüsündedir.  Devletten  din,  vatan  ve  milleti  koruma  vazifesini  bekler.  Modern  telâkkiye  uygun  olarak  devlet  ile  teb’a  arasında  hukukî  münâsebet  bahis  mevzuudur.  Başka  ülkelerde  yaşayan  Müslümanlar  da  Osmanlı  ülkesine  hicret  etmek istedikleri zaman, dârülislâm olmak  hasebiyle,  devlet,  kendisini,  sınırlarını  açmak  ve  gelenlere  vatandaşlık  vermek  mecburiyetinde  hissetmiştir.  Hangi  ülkede  yaşarsa  yaşasın,  dünya  Müslümanlarına  Osmanlı  vatandaşı  muamelesi  yapılmıştır.  9

Akademik Perspektif –2012’den Akılda Kalanlar


Hatta Osmanlı  ülkesine  sığınan  gayrımüslim mültecilere de karşılıksız teb’a  statüsü tanınmıştır.  1848  ihtilâlinden  sonra  giriştikleri  istiklâl  mücâdelesinden  mağlup  çıkan  Macar  ve  Leh vatanseverleri, Avusturya ve Rusya’nın  elinden  kaçıp  Osmanlı  ülkesine  sığındı.  Bâbıâli,  kendisini  çok  kritik  siyasî  vaziyete  düşüren  bu  mültecileri  her  ne  pahasına  olursa olsun iâdeye yanaşmadı. Bu hâdise,  İngiltere  ve  Fransa  gibi  hürriyete  düşkün  ülkelerde  çok  müsbet  karşılandı.  Hatta  Londralı  gençler,  Osmanlı  sefirinin  arabasının atlarını çözüp kendileri çekerek  tezahürat  gösterdi.  Bu  mülteciler,  Müslüman olarak Osmanlı hizmetine girdi.  18.  asırda  Rus  Çarı  Deli  Piyotr’un  sakal  yasağına  karşı  çıktıkları  için  Osmanlı  ülkesine  sığınan  Hıristiyan  Kazaklar,  Manyas’a  yerleştirildi.  Bazı  inançlarında  Ortodoks  Ruslardan  ayrılan  Molokanlar  Kars’ı  yurt  tutmuştu.  Kazaklar  ve  Molokanlar,  cumhuriyetten  sonra  Anadolu’yu  terk  etmek  zorunda  kaldı.  Rumlar,  Ermeniler,  Yahudiler,  Levantenler  de  birer  birer  hayattan  sıyrıldı.  Ulus‐ devletin,  farklı  renklere  tahammülü  yoktur.  Rusya,  XIX.  asırda  Anadolu’dan  göçen  her  Hıristiyan’a  para  ve  toprak  verdiği  halde,  Rusya’ya  göçenler,  Rusya’dan  Anadolu’ya  gidenlerin  yanında  çok  ehemmiyetsiz  sayıda  kalmıştır.  Başta  Endülüs  olmak  üzere  Avrupa’dan  kaçıp  Osmanlı  ülkesine  sığınan  yüzbinlerce  Yahudi  de  hatırlanmalıdır. 

geçen bir  mürur  tezkeresi  verirdi.  XIX.  asırda bu usul değişti. Pasaportu, yolcunun  kendi  devleti  verir  oldu.  1838  tarihinde  yurtdışına  çıkacak  olan  Osmanlı  vatandaşlarına  Hâriciye  Nezâreti  tarafından  Avrupa’daki  teamüle  uyarak  pasaport  verilmeye  başlandı.  Osmanlı  ülkesine  girecek  ecnebiler  de  Avrupa  şehirlerindeki Osmanlı konsolosluklarından  vize  alacaktı.  Osmanlı  vatandaşı  olmak  itibarlıydı.  Yaşlı  Arablardan,  “Eskiden  Osmanlı  pasaportunu  görünce  ecnebiler  selâma  dururdu.  Şimdi  yüzümüze  bakan  yok” sözünü çok işittim.  1869 tarihinde de Osmanlı Tâbiyet Kanunu  çıkarıldı.  Artık  reâyâ,  zimmî,  müstemen,  harbî  yerine,  Teb’a‐yı  Devlet‐i  Aliyye  (Osmanlı  vatandaşı)  ve  Ecnebi  tabirleri  kullanılmaya  başlandı.  Babası  Osmanlı  teb’ası  iken  dünyaya  gelen  çocuklar,  Osmanlı  teb’asındandır.  Anne  ve  babası  ecnebi  olduğu  halde,  Osmanlı  ülkesinde  doğan  çocuklar,  reşid  olduktan  sonra  üç  sene  içinde  Osmanlı  tâbiyetini  talep  edebilir. Reşid olduktan sonra fâsılasız beş  sene  Osmanlı  ülkesinde  oturan  ecnebiler  de  Hâriciye  Nezâreti’ne  istidâ  verip  Osmanlı  tâbiyetini  talep  edebilir.  Osmanlı  teb’ası  iken,  izinle  ecnebi  tâbiyete  geçenler,  bu  tarihten  itibaren  ecnebi  sayılır.  İzinsiz  terkedenlerin  yeni  tâbiyeti  hükümsüzdür.  Osmanlı  ülkesinde  ikamet  edenler,  aksini  isbat  etmedikçe  Osmanlı  vatandaşı sayılır.  Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci   Marmara Üniversitesi, Hukuk Fakültesi Hukuk Tarihi Anabilim Dalı   

Şimdi yüzümüze bakan yok!    Eskiden  Osmanlı  ülkesine  gelenlere  Osmanlı  hükümeti  sınırda  pasaport  yerine 

10 Akademik Perspektif –2012’den Akılda Kalanlar


Osmanlı’da Kardeş Katli Meselesi Prof. Dr. Ahmet Şimşirgil  Busbecq  (Avusturya  İmparatoru  Ferdinand’ın  elçisi):  ”Müslümanlar,  Osmanlı  hanedanı  sayesinde  ayakta  duruyorlar.  Hanedan  yıkılırsa  din  de  mahvolur.  Bu  sebeple  hanedanın,  din ve devletin selâmeti ve bekâsı evlattan daha mühimdir.”  Kanunî  Sultan  Süleyman  Han:  “Cenab‐ı  Hak  benden  sonra  senin  hükümdar  olmanı  takdir  etmişse, bunu hiç kimse tebdil ve tağyir edemez. Etmemişse, bunu da sen değiştiremezsin.  Bugün  din‐i  İslamın  yegâne  istinadgahı  Osmanlılardır.  Devletin  dahilindeki  bir  mücadele  doğu  ve  batıdaki  düşmanlara  fırsat  verir.  Bu  ise  bir  cinayettir.  Ve  İslamiyeti  temelinden  yıkmakla birdir.”  Kadimden töredir kardeşe kıymak  Atayı anayı gussalı komak    şıkpaşazâde’nin  bu  beyti  Osmanlı  tarihinin  en  mühim  bir  meselesine  işaret  ediyor.  Bu  şanlı  hânedana  tarihin  görmediği  uzun  süreli  saltanat  hayatı  sağlayan  kudret  kaynaklarından  biri  de,  şüphesiz  merkeziyetçi  bir  devlet  oluşumu  idi. Ancak böyle bir ideali gerçekleştirirken  ortaya  çıkardıkları  kardeş  katli  meselesi  her  zaman  tartışılageldi.  Art  niyetli  olanı,  Osmanlı  düşmanlığını  ilke  edinen  ve  tarih  metodundan  uzak  bulunan  yazarlar  ve  kimseler  arasında  ise  padişahlar,  kardeşlerini, kardeşlerinin oğullarını, hatta  kendi  oğullarını  hunharca  katlettiren  adamlar  olarak  değerlendirildi.  Kendi  saltanatları  ve  tahtları  için  görülmemiş 

A

mezalimler yaptıran  insanlar  olarak  gösterildi.    İşte  bu  ve  benzeri  görüşler  karşısında  genellikle  insanlar  sükutu  tercih  ettiler  ve  bir  ölçüde  bu  ifadeleri  kabul  etmek  mecburiyetinde  kaldılar.  Zira  olayın  insani  ve  vicdani  boyutu  pek  büyüktü  ve  aklı  başında  bir  kimse  için  evlat  katli,  kabul  edilmesi  imkânsız  bir  işlemdi.  Dolayısıyla  konuyu  geçmişi,  devrinin  özellikleri,  anlayışı,  sosyal  ve  siyasi  şartları  ile  ve  objektif  bir  biçimde  ele  alacağız  ve  tarih  metodu  ile  okuyucularımızın  bilgilerine  sunmaya çalışacağız.    Kutsal kan    Gerek  eski  Türk  ananesinde  ve  gerekse  İslâm’dan  sonraki  dönemde  devlet,  11

Akademik Perspektif –2012’den Akılda Kalanlar


hükümdar ailesinin  ve  hanedanın  müşterek  malı  sayılırdı.  Nitekim  İslâmiyet’ten  önce  Türkler,  kendilerinin  dünyayı  idare  etmekle  görevli  olduklarına  inanırlardı.  Yaradan  bu  görevi  onlara  bahşetmişti.  Kağanların  yaptıkları  işlerin  Cenab‐ı  Hakk’ın  iradesiyle  olduğu  Orhun  Abideleri ile de sabittir. Dolayısıyla Türkler,  onların  hükümdar  ailesinden  olan  kimseleri  idam  ederken  kanlarını  akıtmıyorlar,  yay  kirişiyle  boğuyorlardı.  Zira  onların  kanları  kutsal  biliniyordu.  İşte,  aynı  inanışların  İslâmiyet’i  kabul  ettikten  sonra  da  dini  bir  çerçeve  içerisinde  ele  alındığı  ve  yaşatıldığı  görülüyor.  Karahanlılar’da,  Gazneliler’de,  Selçuklular’da,  Timur  oğullarında  ve  Anadolu  beyliklerinde  devlet  hep  hanedanın  müşterek  malı  kabul  edildi.  Yalnız  uygulamaya  geçildiğinde  bunun  devlete  ve  milli  menfaatlere  zararlı  bir  yönü  ile  hep  karşı  karşıya  kalındı.  Bu  hastalık  devletin  birliğini,  gücünü,  kuvvetini kırıyor ve kısa bir süre içerisinde  onu tarihe mal ediyordu.    Böl, parçala, yut    Devletlerimizin  çabuk  yıkılmasına  sebep  olan  bu  uygulama,  devletin  müşterek  hakimi olmaları sebebiyle oğullar arasında  pay  edilme  geleneği  şeklinde  de  kendini  göstermişti. Eski Türkler’de doğu‐batı diye  her  zaman  bölünmeye  yol  açan  ve  Çinliler’in  ekmeğine  yağ  sürmekten  öteye  gitmeyen  bu  usûl,  İslâmiyet’ten  sonraki  Türk  devletlerine  de  aynen  yansıdı. 940′larda  Türkistan  ve  Maveraünnehir’de  güçlü  bir  hâkimiyet  kuran Karahanlılar, bir asır geçtikten sonra  önce ikiye sonra üçe bölündü ve yine aynı  süre  bittikten  sonra  da  yıkıldılar.  Gazneli  Sultan  Mahmud’un  Azerbaycan  hudutlarından  Hindistan’ın  Yukarı  Ganj  vadisine  Orta  Asya’da  Harezm’den  Hint  Okyanusu  sahillerine  kadar  çok  geniş  bir  sahada  teşekkül  ettirdiği  devleti  (962‐

1030) kendisinden  sonra  daha  çok  hanedan  üyelerinin  saltanat  mücadelelerine  sahne  oldu  ve  1187′de  tamamen  ortadan  kalktı.    Tuğrul  Bey,  Alparslan  ve  Melikşah  dönemlerinde  çok  geniş  ülkeleri  elinde  tutan  Büyük  Selçuklu  Devleti,  yine  bu  inanç  ve  gelenek  dolayısıyla  İran,  Kirman,  Konya,  Halep  ve  Dımaşk  Selçukileri  adıyla  beş  parçaya  ayrıldı.  Bütün  bu  bölünmeler  ne  yazık  ki  ilk  düşman  ve  ilk  tehlike  oluyordu.  Özellikle  komşu  ülkelerde  siyaseti iyi bilen idereciler, bu bölünmüş ve  parçalanmış  hanedanları  birbi  rleri  ile  kapıştırmakta hiç zorlanmıyordu. Neticede  sel  gibi  Türk  kanları  akıyor,  memleketler  harap oluyordu. Birinci Haçlı seferinde 600  bin  kişi  Anadolu’ya  girmiş,  ancak  Anadolu  Selçuklu  Sultanı  I.  Kılıç  Arslan  ülkedeki  birlik ve beraberliğin verdiği güçle bunların  sayısını  Antakya  kalesine  ulaşıncaya  kadar  (1096‐1097)  100  bine  indirmişti.  Oysa  Suriye’de  Büyük  Selçuklu  Devleti’nin  bölünmüşlüğü  ve  parçalanmışlığı  az  sayıdaki  bu  Haçlı  birliklerinin  işine  yaradı.  Müslüman,  Musevi  ve  Hristiyanların  birlikte  yaşadığı,  her  üç  dinin  mensuplarınca  da  mübarek  bilinen Kudüs,  Haçlılar’ın eline geçince büyük bir katliâma  sahne  oldu.  Yetmiş  bin  Müslüman  ve  Yahudiyi,  mabetlere  sığınan  çocuklar  ve  kadınlar  dahil,  acımasızca  kılıçtan  geçirdiler.  Şehrin  sokakları  kan  ve  cesetlerden geçilmez oldu.    Diğer taraftan Anadolu’da da Sultan II. Kılıç  Arslan’ın  1188′de  memleketini  yine  eski  Türk  hâkimiyeti  telâkkisine  göre,  onbir  oğlunun  arasında  pay  etmesi,  devletinin  geleceğini  gayet  fena  bir  şekilde  etkilemeye  başladı.  Şehzadelerin  birlik  ve  beraberlik  için  verdiği  mücadeleler  binlerce  Türk’ün  ölümüyle  sonuçlandı.  Ve  sonunda  da  50  yıl  geçmeden  Moğollar’ın  tahakkümü  altına  girdi.  Bütün  bu  gelişmeler  ise,  düşmanların  kafasına  12

Akademik Perspektif –2012’den Akılda Kalanlar


Türkler’i yok  etmenin  bir  reçetesi  olarak  kazınıyordu.  Ve  bu  reçete  üç  kelimeden  ibaretti. Böl, parçala, yut.    Bir ülkeye tek çoban    Anadolu  Selçukluları’nın  Moğol  tabiiyeti  altına  girmesi  uçlardaki  Türk  beylerini  harekete  geçirdi  ve  her  biri  bulundukları  mıntıkalarda  istiklallerini  ilân  etmeye  başladılar.  Karamanoğulları,  Aydınoğulları,  Germiyanoğulları,  Candaroğulları  ve  Saruhanoğulları  gibi  güçlü  beyliklerin  bu  taksim  töresine  sadıkane  bağlı  kaldıkları  müşahede  edilirken,  Bizans  sınırına  yakın  bir  mevkide  yer  alan  ve  beyliklerin  en  zayıfı  olarak  telakki  olunan  Osmanlılar’ın  ise  ne  yapacakları  merak  edilmeye  başlandı.    Ertuğrul  Gazi’den  sonra  aşiretlerin  ve  beylerin  kararıyla  oğlu  Osman  başa  geçirilmişti.  Aşireti  beyliğe  çeviren  Osman  Gazi’nin  vefatından  sonra  Alaaddin  ve  Orhan isimlerinde iki oğlu kalmıştı. Osman  Gazi’nin bıraktığı ülke nasıl pay edilecek ve  bu  konuda  nasıl  bir  yol  izlenecekti?  İşte  devletin  en  temel  dinamiği  bu  husus  olacak ve geleceğini etkileyecekti.    Tek yürek    Orhan  Bey’in  vefatından  sonra  Hüdavendigar  lâkabı  ile  anılan  oğlu  I.Murad  babasının  vasiyeti  ve  vezirlerinin  ittifakıyla  hükümdar  olurken,  saltanat  davasına  kalkışan  iki  kardeşi  İbrahim  ve  Halil  beyleri  ortadan  kaldırdı.  Daha  sonra  Bizans  İmparatorunun  oğlu  Andronikos  ile  birlikte  olup  kendisine  isyan  eden  oğlu  Savcı Bey’i yine devletin sıhhat ve selameti  için  öldürttü.  Böylece  saltanatta  birlik  prensibi Osmanlılar için olmazsa olmaz bir  devlet telakkisi haline geldi.    Nitekim  I.Murad  Han,  1389′da  Kosova  meydanında  şehid  düşünce  beylerin 

ittifakı ile babasının yerine seçilen Yıldırım  Bayezid,  kaçan  düşmanı  takipten  dönen  kardeşi  Yakup  Çelebiyi  öldürterek  muhtemel  bir  iç  savaşı  önlemek  istedi.  Gerçekten  de  Anadolu  beylerinin  bu  olayı  vesile  ederek  Osmanlılar’a  karşı  ittifak  kurmaları  ve  faaliyete  geçmeleri,  Yıldırım  ve  beylerinin  yerinde  bir  karar  aldıklarını  açıkça gösterdi. Zira muhtemeldir ki Yakub  Çelebi  bu  beyler  tarafından  rahat  bırakılmayacak  ve  Yıldırım’a  karşı  teşvik  edilecekti.    Timur  hadisesinden  ve  Ankara  bozgunundan  sonra  yaşanan  11  yıllık  fetret devresi ve şehzade kavgaları aslında,  firaset  ve  siyaset  sahipleri  için  mükemmel  bir  dönemdi.  Kardeş  katli  meselesinin  devlete  ne  derece  bir  hayatiyet  bahşettiğinin  vesikası  hüviyetindeydi.  Tarih  metoduna  sahip  kimseler,  bu  açık  vesikayı  okuyup  değerlendirmekte  hiç  güçlük  çekmezler.  Fetret  devrinden  önce  ve  sonra  10  yıllık  dönemlerde  mevcut  topraklarını  iki  kat  büyütebilen  Osmanlılar,  bu  defa  birbirlerinin hasmı ve düşmanı olmuşlardı.  Sadece  birbirlerini  kırmakla  kalmamışlar,  Bizans, Eflak ve Karamanoğulları karşısında  önemli  ölçüde  toprak  kaybına  da  uğramışlardı.    Yaşanan  bütün  bu  olaylar  birlik  prensibini  daha  da  pekiştirdi.  Çelebi  Mehmed  kardeşlerini  ortadan  kaldırarak  devletin  ikinci  bânisi  sıfatını  kazandı.  Onun  yerine  tahta  oturan  oğlu  II.Murad  da  önce  tarihlere  “Düzmece”  lâkabıyla  geçen  amcası Mustafa Çelebi’yi, ardından kardeşi  Şehzade Mustafa’yı ortadan kaldırarak tek  başına ülke idaresine sahip oldu.    Ekser ulemâ dahi…    İstanbul’un  fethinden  sonra  ise,  Fatih  Sultan  Mehmed  ülkenin  bölünmezliği  ilkesini sistemleştirdi ve bir kanun maddesi  13

Akademik Perspektif –2012’den Akılda Kalanlar


haline getirdi.  İşte  meşhur  kanunnâmede  yer alan kardeş katli ile ilgili hüküm:    “Her  kimseye  evlâdımdan  saltanat  müyesser  ola,  kardeşlerini  nizâm‐ı  âlem  içün  katl  etmek  münâsibdir.  Ekser  ulemâ  dahi tecviz etmiştir. Ânınla amil olalar”.    Fatih  Sultan  Mehmed  böylece  ata  ve  dedesinin  pratikte  uygulaya  geldiği  bir  usûlü  böylece  kanun  olarak  yerleştirdi,  hanedanı  rahatlattı  ve  sistemi  kalıcı  kıldı.  Fatih’ten  sonra  tahta  çıkanlar  daha  rahat  hareket  etme  imkanını  buldular.  Nitekim  II.  Bayezid  Han  kardeşi  Cem’in  oğullarını,  Yavuz  Sultan  Selim  şehzade  Ahmed,  Korkud ve evlatlarını, Kanuni oğullarını, III.  Mehmed,  III.  Murad,  IV.  Mehmed,  IV.  Murad  ve  diğerleri  kardeşlerini  hep  bu  kanuna istinaden ortadan kaldırdılar.    Kanunnâmede  bu  uygulamanın  “Nizam‐ı  âlem”  için  yapıldığı  belirtilirken,  yine  kaynaklarda  meşruiyeti  göstermek  bakımından  şu  hukuki  prensipler  veya  siyasi gerekçeler göze çarpıyor.    Fitne, adam öldürmekten daha kötüdür.  Umumî  bir  zararı  def  edebilmek  için,  hususî bir zarar tercih olunur.    Bir  kafeste  iki  aslan,  bir  kında  iki  kılıç  olmaz.    Kangren  olan  kolun  kesilmesi  bütün  vücudu  kurtarmak  için  zaruridir.  İşte bütün bu ifadeler ve hükümler, devlet  bütünlüğünün  parçalanmasına,  binlerce  Müslümanın  ve  askerin  ölümüne,  köy  ve  şehirlerin  felaketine  ve  cihad  hizmetinin  durmasına  yolaçacak  olan  kardeş  kavgalarının  önüne  geçebilmek  için  bir  veya  bir  kaç  kişinin  ortadan  kaldırılmasını  gerekli kılıyordu.    Kemalpaşazâde  bir  kıtasında  bu  hadiseyi  şu şekilde belirtir. 

Çü şah baştır memleket ona ten  Yaramaz iki başlı olmak beden  Bir iklime sığmaz iki padişâh.    Taksim tehlikesi    İşte  bu  özellikleri  dolayısıyladır  ki,  her  şehzade  babasının  bıraktığı  mülke  vâris  olmanın  yanısıra,  kendisini  devlet  idaresine  namzet  görüyor,  bu  uğurda  mücadele  yoluna  atılmakta  tereddüt  göstermiyordu.  Bu  mücadeleler  sırasında  eski  Türk  geleneği  üzere  zaman  zaman  devletin  bölünmesi  ve  müşterek  idare  olunması  teklifleri  de  gündeme  gelmeye  başladı.  Nitekim  fetret  devrinin  ortaya  çıkardığı  karışık  devrede  kardeş  kanlarının  akıtılmasını  istemeyen  Çelebi  Mehmed  ağabeyi  İsa  Çelebi’ye  Anadolu’nun  ikisi  arasında  pay  edilmesini  isteyerek  şöyle  demişti:    “Ey  canım  kardeşim,  ey  sevincimizin  neşemizin kaynağı, boşa giden dünya malı  için İslamın yiğitlerini savaşa salmak, sonu  mutsuzluk ve pişmanlık olan bir iştir. Cihan  sultanlığı  hem  bir  anlık,  hem  de  sonu  gelmeyen  bir  dilektir.  Bilgili,  ileri  görüşlü  ve  akıllı  kişiler  bu  değersiz  mala  istekli  olmaz.    Yer  yüzünün  Müslüman  kanıyla  sulanması  ne din için gereklidir, ne de aklın görüşüne  uygun  düşer.  Gazilerin  ok  ve  kılıçları  din  düşmanlarının  kanı  ile  boyanmalı.  Bu  ortada  iken  müminlerin  kanına  girmek  yerinde  midir?  İki  günlük  devlet  için  güzel  adımızı  boşa  salmak  uygun  mudur?  Kardeşçe  ilişkiler  kurmak  ve  birbirimizi  desteklemek varken sonu kötü düşmanları  sevindirmek,  doğruyu  araştıran  aklın  gereği  değildir.  Güçlü  kişilere  uygun  düşecek  olan  budur  ki  Anadolu  diyarına  yarı  yarıya  hükmederiz,  kardeşlik  ve  hoşnutluk yolunu tutarız…”    14

Akademik Perspektif –2012’den Akılda Kalanlar


İsa Çelebi  ise  küçük  kardeşinin  kendisine  yol  göstermesi  karşısında  hiddetlenerek  sert ve ağır ifadelerle cevap verdi ve atının  dizginlerini mücadele meydanına çevirdi.    İki padişah fazla    Neticede Mehmed, Süleyman, İsa ve Musa  Çelebiler  arasında  onbir  yıl  devam  edecek  büyük  mücadele  başladı.  Mehmed  Çelebi  Osmanlı devletini yeniden bir idare altında  toplamayı  başarırken  bu  durumdan  memnun  olmayan  devletler  de  vardı.  Batıda  güçlü  bir  devletin  bulunmasını  istemeyen  ve  dağınık  mevcut  statünün  devamında  kendisi  için  faydalar  gören  Timur’un  oğlu  Şahruh,  Çelebi  Mehmed’e  bir  name  göndererek  dikkatini  çekmişti.  Şahruh  mektubunda;  onun  Osmanlı  töresi  üzerine  kardeşlerini  öldürtmesinin  İlhanlı  töresine  uymadığını  söylüyor  ve  yaptıklarından  dolayı  Çelebi  Mehmed’i  şiddetle  tenkit  ediyor,  aksi  halde  üzerine  geleceğinden dem vuruyordu.    Osmanlı  sultanı  ise  bu  sözlere  karşı;  “Osmanlı  padişahları  başlangıçtan  beri  tecrübeyi  kendilerine  rehber  yapmışlar  ve  saltanatta  ortaklığı  kabul  etmemişlerdir.  On derviş bir kilim üzerinde uyur, lakin iki  padişah  bir  iklime  sığmaz.  Zira  etrafta  din  ve devlet düşmanları fırsat beklemektedir.  Nitekim  malumunuzdur  ki  pederinizin  arkasından  (Ankara  Savaşından  sonra)  kafirler  fırsat  buldu.  Selanik  ve  başka  beldeler  elden  çıktı”  diyerek  cevab  vermişti.    Cem Sultan’ın teklifi    Osmanlı devleti fetret devrinden sonra en  ciddi  bölünme  tehlikesini  Fatih  Sultan  Mehmed’in  oğulları  Bayezid‐Cem  mücadelesi  sırasında  yaşadı.  II.Bayezid’in  saltanatı  elde  etmesine  karşılık  Bursa’yı  zapteden  Cem,  kendisini  Anadolu’ya  hakim  olmuş  sayarak  bir  elçilik  heyetini 

ağabeyine gönderdi ve bu durumun kabul  edilmesini istedi.    Elçilik heyetinde, Çelebi Mehmed’in kızı ve  şehzadelerin  halaları  ihtiyar  Selçuk  Hatun  da  bulunuyordu.  Bayezid  Han,  huzuruna  gelen  halasına  büyük  izzet  ve  itibar  gösterdi. Selçuk Hatun ona:    “Padişahım  olmaz  mı  ki  can  beraber  olan  kardeş  kanını  dökmeğe  kalkışmayasın.  İslam  arasında  cenk  ateşini  yakıp  tutuşturmayasın.  Rumeli  topraklarıyla  yetinip  Anadolu  ülkesini  kardeşine  bağışlayasın.  Böyle  yaparsan  o  da  eğdiği  boynunu  bir  daha  boyunduruğundan  çıkarmaz.  Çekişme  bir  ağaç  için  dahi  olsa  üzüntüden  başka  meyve  vermez.  İki  şanlı  padişah  döğüşmeye  niyet  etseler  bundan  halk  büyük  zarar  görür.  Ülke  kavgası  yüzünden ortalığı harabeye çevirmek yüce  gönüllü  olmaya  ve  yiğitlik  şanına  uygun  değildir” dedi.    Evlâttan daha mühim    Sultan  II.  Bayezid  hissiyatla  dile  getirilen  duygu yüklü bu konuşmaya aldanmadı.  Lâ  erheme  beyne’l‐müluk  (Hükümdarlar  arasında merhamet olmaz) ve  Bu kişver‐i Rûm bir ser‐i pûşîde‐i arus‐ı pür  namustur  ki  iki  damad  hutbesine  tâb  götürmez.  (Osmanlı  Devleti  öyle  başı  örtülü  namuslu  bir  gelindir  ki  iki  damadın  talebine  tahammül  edemez)  ifadeleriyle  saltanatın  taksim  edilemeyeceğine  dair  namus ve kudsiyet duygularını belirtir.    Mücadelenin  sonunda  Cem’in  Rodos’a  geçmesinin,  Osmanlı  devletine  nelere  malolduğu meselesi ise tarih uzmanlarınca  çok  iyi  biliniyor.  İşte  Osmanlı  padişahları  bu  tarihî  geçmişi,  vuku  bulan  kavgaları  ve  neticelerini  görerek  kat’i  tedbirlere  başvurmaktan  geri  durmadılar.  Nizam‐ı  âlem  mefkuresini,  din  ve  devlet,  mülk  ve 

15 Akademik Perspektif –2012’den Akılda Kalanlar


millet duygusu  ile  ele  alarak  her  fedakârlığa katlanmaktan çekinmediler.    Kanuni  devrinde  Türkiye’ye  gelen  İmparator  Ferdinand’ın  elçisi  Busbecq  bu  anlayışı  şu  sözleriyle  ifade  etmektedir:  Müslümanlar, Osmanlı hanedanı sayesinde  ayakta duruyorlar. Hanedan yıkılırsa din de  mahvolur.  Bu  sebeple  hanedanın,  din  ve  devletin  selâmeti  ve  bekâsı  evlattan  daha  mühimdir.    Kanuni  Sultan  Süleyman’ın  feda  etmek  istemediği  oğlu  Bayezid’e  gönderdiği  namesinde  aynı  duygu  ve  inancı  görmek  mümkündür:    Cenab‐ı  Hak  benden  sonra  senin  hükümdar olmanı takdir etmişse, bunu hiç  kimse tebdil ve tağyir edemez. Etmemişse,  bunu  da  sen  değiştiremezsin.  Bugün  din‐i  İslamın  yegane  istinadgahı  Osmanlılardır.  Devletin dahilindeki bir mücadele doğu ve  batıdaki düşmanlara fırsat verir. Bu ise bir  cinayettir.  Ve  İslamiyeti  temelinden  yıkmakla birdir.    İşte  Kanuni’nin  oğlunu  ve  padişahların  kardeşlerini  ortadan  kaldırırlarken  düşündükleri  yüksek  devlet  şuuru  bu  anlayıştır.    Tevbe kıl canım oğul    Osmanlı  padişahlarının  bu  yüce  duygularını  ve  hareket  tarzlarını  anlamak,  onları  taht  için  kardeşlerini  öldürten  hunhar  ve  zalim  kimseler  şeklinde  göstermek, yanlıştır. Oysa İslam ülkelerinin  harap  olmaması  ve  Müslüman  halkın  huzuru  için  canlarından  çok  sevdikleri  kardeşlerini  ve  çocuklarını  biremirleriyle  öldürtmek acaba cihad hizmetini yürütmek  ve  adaletten  çıkmak  korkusuyla  yıpranan  ruh  ve  bedenlerine  daha  ne  şekilde  etkilerde  bulunmuştu.  Genç  denilebilecek  yaşlarda,  üzüntü  ve  kederlerin  yol  açtığı 

hastalıklarla ölümlerinde,  ne  gibi  etkenlerin  rolü  vardı.  Bunlar,  öncelikli  olarak  incelemeye  değer  mevzulardır.    Padişahların  kardeşlerini  ortadan  kaldırdıkları  sıra  yaşadıkları  halet‐i  ruhiyeden  bazı  örnekleri şöyle  sıralayabiliriz:    “Çelebi  Mehmed  ağabeyi  Musa’nın  vücut  donanımını  yitirdiği  cihetten  üzülmüş,  onun  gençlik  deminde  yokluk  diyarına  gidişine  yanmış,  üzüntüsünü  belli  edercesine huzursuz olmuştu. Kirpiklerinin  ucundan  dökülen  yaş  taneleri  göz  bebeklerini  nar  gibi  kan  içinde  bırakmış,  akan yaşlar yanaklarını kızartmış, oturduğu  yeri nemlendirmişti”.    Yavuz Sultan Selim de kardeşleri Korkud ve  Ahmed’in  ölümlerinden  büyük  üzüntü  duydu  ve  ruhları  için  sadakalar  dağıttı.  Kanuni  Sultan  Süleyman  nasihatçileri  de  dinlemeyerek  isyan  eden  oğluna  “Bî‐ günahım  deme  bari  tevbe  kıl  canım  oğul”  derken  ne  iç  buhranları  geçirmişti  acaba?    Yavuz  devri  tarihçilerinden  Celalzâde  Mustafa bu hususu:    Cihana verme gönül bî‐vefadır  Mülûkun menzili taht‐ı fenadır  Huzur‐ı saltanat bir bâda benzer  Karındaşı kişinin yâda benzer  Cihan için karındaşa kıyarlar  Bıçak ile ciğer çeşmin kıyarlar    diyerek  ifade  ederken  belki  de  meliklerde  bu  sebeple  huzur  ve  sükûnun  bulunmayacağını idafe etmektedir.    Meşhur tarihçi Kemalpaşazâde ise:    Akıbet şirzâde şîr olur.  Zirzâde büyür emir olur    beytiyle  arslan  yavrusu  büyüyünce  aslan  16

Akademik Perspektif –2012’den Akılda Kalanlar


olacağı gibi,  küçük  de  olsalar  saltanat  üyelerinin  büyüdüklerinde  padişah  olacaklarını  belirtip  ortadan  kaldırılmalarının,  cihan  görmüş,  tecrübe  sahibi  yaşlıların  tedbiri  ve  tavsiyeleri  neticesinde devam ettiğini belirtir.    Bir veliye bende olmak…    Öte  yandan  Osmanlı  padişahlarının  zevk  için, mevki ve makam için insan katledecek  kadar aşağı ve bayağı kimseler olmadıkları,  onların  ruhi  yönlerini  yansıtan  ifadelerinden  daha  açık  bir  şekilde  anlaşılır.  Reayayı  koruma  yönünde  gayretleri,  dini  yaşantıları,  İslamiyetin  emirlerine  bağlılıkları,  adaletle  hükmetmelerinin  yanısıra  şahsiyetlerini  yansıtan  en  mühim  yönleri  onların  ilmi  ve  edebi cihetleridir.    Hemen  her  biri  mükemmel  bir  eğitimden  geçen Osmanlı sultanlarının veya hanedan  mensuplarının tamamı şiirle meşgul olmuş,  belki de med‐cezir hareketleri gibi üzütülü‐ coşkulu  iç  dünyalarını  bu  şekilde  ifade  etmişlerdir.  Onların  bu  yönleri  dikkatle  ve  tarafsız  bir  şekilde  incelenirse  sanatçı  özellikleri,  içli  ve  duygulu  yapıları,  saltanatın ağır yükünden bunalışları, ahiret  hesabı  içerisinde  bunaldıkları  açık  bir  biçimde görülür.    Yavuz Sultan Selim:  Padişahı âlem olmak bir kuru kavga imiş  Bir  veliye  bende  olmak  cümleden  evla  imiş    Kanuni Sultan Süleyman:  Saltanat dedikleri ancak cihan kavgasıdır  Olmaya  baht‐ü  saadet  dünyada  vahdet  gibi    II.Selim Han:  Bu  zamanın  devletiyle  kimse  mağrur  olmasın 

Kâm alırsan  adl  ile  ol  dem  be‐câdır  saltanat    Fatih Sultan Mehmed ise:  Nefs ü mal ile nola kılsam cihanda ictihad  Hamdülillah  var  gazâya  sad  hezârân  rağbetüm    ifadeleriyle  hangi  duyguların  hasretliğini  çektiklerini  açık  bir  tarzda  ortaya  koymuşlardır.    Ekber evlât    Sultan  III.  Mehmed’e  halef  olan  oğlu  I.  Ahmed’den  itibaren  şehzadelerin  sancağa  çıkarılmaları  usulü  kaldırılıyordu.  İşte  bu  uygulamanın  sona  erdirilmesi  ile  kardeş  katli  problemine  de  çözümler  aranmaya  başlandı.  Zira  III.  Murad  ve  III.  Mehmed  devrinde  sayıları  artan  şehzadelerin  öldürülmeleri  sarayda  derin  akisler  doğurmuş,  büyük  üzüntülere  yol  açmıştı.  I.Ahmed  devrinde  il  k  defa  olmak  üzere,  oğlu  Osman  dünyaya  geldiğinde  kardeşi  Mustafa’ya  dokunulmadı.  Yine  ilk  defa  olmak  üzere  I.Ahmed  Han  vefat  ettiğinde  oğlu  Osman  küçük  olduğundan  amcası  Mustafa  tahta  çıkarıldı.  Buna  rağmen  şartların  getirdiği  sıkıntılar  sebebiyle  II.  O  sman  ve  IV.  Murad  dönemlerinde  yine  Fatih kanunnâmesine dayanılarak şehzade  idamları  vuku  buldu.  Ancak  bütün  bu  idamlar padişahın sefere çıkması sırasında  sarayda  saltanata  geçebilecek  namzet  bırakmak  istememelerinden  kaynaklanıyordu.  Zira  IV.  Murad  defalarca  zorbalar  tarafından  ayak  divanına  çağırıldığında  hep  kardeşlerinden  birinin  tahta çıkarılmasıyla tehdit olunmuştu.    Nihayet  I.  Ahmed  döneminde  tavsayan  kardeş  katli  meselesi,  Sultan  IV.  Mehmed  zamanında  sona  erdi.  Bu  devirde  Osman  oğulları içinden yaşça en büyüğünün tahta  geçmesi  kabul  edilerek  kardeş  katlinin  önüne  geçildi.  Hemen  hemen  Osmanlı  17

Akademik Perspektif –2012’den Akılda Kalanlar


hanedanının nihayete  ermesine  kadar  devam  eden  bu  usulün  öncesi  ile  mukayesesi ise her zaman yapılageldi.    Güçlü nefeslerden göç şarkılarına    Yetenekli,  kabiliyetli,  ilim  ve  siyaset  bakımından üstün nice şehzadeler kenarda  beklerken  idarede  başarısız  olanlar  uzun  yıllar icranın başında bulundular.    Diğer  taraftan  gerek  bazı  haris  devlet  adamları, gerekse askerler beğenmedikleri  veya  menfaatlerine  uygun  gelmeyen  padişahları  her  zaman  tahttan  indirme  imkanına sahip bulundular. Artık ayak başa  hükmetmektedir.  Bu  durum  karşısında  Osmanlı  sarayı  eskiyi  aratmayacak  acılara  sahne oldu. Genç Osman’ın, III. Selim’in ve  Abdülaziz  Han’ın  şehadetleri  bunun  e  n  bariz  misalleridir.  Bu  uygulamalar  padişahların  rahat  hareket  etme  imkanlarını  ortadan  kaldırdı,  onların  pek  çok  dengeleri  gözetmesine  yol  açtı;  böylece  güçlü  devirler  yerini  çekingen  ve  korkak uygulamalara bıraktı.                 

Kanuni Sultan Süleyman’ın:    Allah Allah diyelim sancak‐ı şâhi çekelim  Yürüyüp  her  yanadan  Şarka  sipahi  çekelim  İki yerden kuşanalım yine gayret kuşağın  Bulanıp toz ile toprağa bu râhı çekelim  Pay‐ı  mâl  eyleyelim  mülkünü  düşmen‐i  dinin  Gözüne sürme deyu dûd‐ı siyahi çekelim  şeklindeki güçlü kudretli sedaları yerini,  III. Mustafa Han’da:  Yıkılubdur bu cihan sanmaki bizde düzele  Devleti çerh‐i deni verdi kamu mübtezele  Şimdi ebvâb‐ı Saadet’te gezen hep hâzele  İşimiz  kaldı  hemân  merhamet‐i  Lem‐ Yezel’e    mısralarıyla  iç  sıkıntılarına  ve  çaresizliğe  terkediyordu.    Dolayısıyla kardeş katli meselesi ve sonraki  uygulamalara  dair  mukayesenin  pek  çok  bakımdan ve sıhhatli bir şekilde yapılması;  hissi,  yanlı,  düşmanca  tavır  ve  değerlendirmelerden  uzak  kalınması  gerekiyor.    Prof. Dr. Ahmet Şimşirgil   Marmara Üniversitesi   Fen Edebiyat Fakültesi   Tarih Bölümü

18 Akademik Perspektif –2012’den Akılda Kalanlar


KKTC’yi Kurmak Prof. Dr. Ata Atun  Kıbrıslı Rumlar, azınlık olarak kayıtsız şartsız yönetimleri altına girmeyi kabul etmediğimiz  müddetçe,  ellerinden  gelse  soluduğumuz  havadan  bile  bizi  mahrum  etmek  düşüncesindeler.  Ada  üzerinde  kulları  köleleri  olmadığımız  müddetçe  bize  hiçbir  hayat  hakkı  tanımak  istememektedirler.  Kıbrıslı  Rumların  KKTC’yi  hazmedememelerinin  nedeni  de budur.  

1

gibi kısa olacaktır” demek, hiç de yanlış bir öngörü olmaz.

Aynen “Çok okuyan değil, çok gezen bilir” atasözümüze uygun olarak, “Teorik değil, deneyimsel kurallar uzun ömürlü olur” sözünü Kıbrıs’ta kurulması için yoğun çaba sarf edilen ortak devlet için söylemek, doğru bir yaklaşım, doğru bir tavsiye niteliğinde olacaktır.

1960 Kıbrıs Cumhuriyetinin ilk Cumhurbaşkanı Kara Papaz Makarios kendini o denli güçlü ve dokunulmaz hissetmişti ki, 1960 Kıbrıs Cumhuriyeti Anayasasını dikkate almamış, Belediyeler ve Vergiler konusunda Kıbrıslı Türklerin taleplerini haklı bulan Anayasa Mahkemesinin tarafsız bir ülkeden gelen başkanı Ernst Forsthoff’u bu kararından dolayı istifaya mecbur etmişti. Sonra da 1 Ocak 1964 sabahı, herhalde yılbaşı kutlamasında içtiği içkiler başına vurmuş olmalı ki altında garantör devletler olan İngiltere, Türkiye ve Yunanistan ile birlikte Kıbrıs Türk ve Rum Halklarının liderlerinin imzalarının yer aldığı ve BM’ye tescil edilmiş 1960 Kıbrıs Cumhuriyeti anayasasını iptal ettiğini açıklamıştı.

955-1960 ve 1963-1974 yılları arasında geçen kötü günleri yaşayan, soykırıma uğratılan, Rum adalet ve siyasi yönetim mekanizması içinde her konu ve olayda haksızlığa uğramış olan belli yaş grubuna ait bizlerin, KKTC’nin kuruluş gününün kıymetini takdir etmemizin, daha genç yaş gruplarına kıyasla daha farklı olduğu kesin.

Tarihimizi bildiğim, geçmişi yaşadığım için “Türkiye’nin etkin ve fiili garantisi olmadan, Kıbrıslı Türklerin kurulması empoze edilmeye çalışılan ortak devletteki haklarının, Anayasanın içine konması mümkün olmayacaktır. Kıbrıs Türklerinin kendi geleceğini tayin etmesi garantiler ile korunmadığı müddetçe, kurulacak bu yeni bir devletin ömrü 1960 Kıbrıs Cumhuriyeti

Çok değil aynı günün öğlen vakti de garantör devletlerin yaptıkları baskıdan bunalmış ve “Yanlış anlaşıldığını” beyan 19

Akademik Perspektif –2012’den Akılda Kalanlar


ederek bu sözlerini geri almıştı. Önemli olan sözlerini geri alması değil, dönemin Rum halkının düşüncelerini temsil eden Rum liderinin 1960 Kıbrıs Cumhuriyeti Anayasasına bakışı, düşüncesi ve mantığıydı. 1960 Kıbrıs Cumhuriyeti’nin Anayasasını oluşturan 1959 Zürih ve Londra Anlaşmalarını daha başından beri Rumlar, akıllarında 1796 patentli ENOSİS yani Yunanistan’a bağlanma ülküsü olduğundan kabul eder gibi görünmüşler ama hiçbir zaman kabul etmemişlerdi. Özellikle Kıbrıslı Türklerin “Yönetime” yediye üç oranında ortak olmalarını, adada 650 kişilik “Türk Alayı”nın bulunmasını ve özellikle de Türkiye’nin “Etkin Garantörlüğü”nü, ENOSİS yolunda engel gördüklerinden, daha Kıbrıs Cumhuriyeti’nin kurulduğu ilk günden itibaren yok etmek ve çalışmaz hale getirmek için elden geleni yaptılar. Başardılar da. 1963-1967 yılları arasında Kıbrıslı Türklere silahlı saldırılarla “Soykırım” uygulamalarına rağmen Kıbrıslı Türkleri yıldıramayınca, silahla bu işi çözemeyeceklerini anlayıp bu defa taktik değiştirip “Ekonomik Soykırım” uygulamaya başladılar. Ve adanın kaderi, Rumlarla Yunanistan’ın kendi aralarındaki adaya hâkim olmak çatışmaları doruk noktasına ulaşınca, 15 Temmuz 1974 tarihinde yapılan darbe ile değişerek, Rumların hiç beklemedikleri bir sonuca ulaştı ve ada fiilen ikiye bölündü. Günümüzde, 1968 yılından beridir süregelmekte olan müzakerelerin gidişatı, Rumların güneye geçen Kıbrıslı Türklere karşı aşağılayıcı ve darp edici davranışları, Rum hükümetinin ve Yunanistan’ın Kıbrıslı Türklerin dünya ile olan bağlarını koparmak için ellerinden geleni yıllardır yapıyor olmaları hala daha bu mantık ve düşüncede olduklarını göstermekte. Ellerinden gelse soluduğumuz havadan bile bizi, azınlık

olarak kayıtsız şartsız yönetimleri altına girmeyi kabul etmediğimiz müddetçe, mahrum etmek düşüncesindeler. Ada üzerinde kulları köleleri olmadığımız müddetçe bize hiçbir hayat hakkı tanımak istememektedirler. Kıbrıslı Rumların KKTC’yi hazmedememelerinin nedeni de budur. Adanın kuzeyinde, yaşadığımız zor günlerden, uğradığımız soykırımdan sonra kurmayı başardığımız “Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti” ile kendi yönetimimiz altında, kendi askerimizin sınırlarımızı koruduğu, polisimizin iç güvenliğini sağladığı, yargı düzenimizin çağdaş hukuku uyguladığı, meclisimizin yasama görevini eksiksiz yerine getirdiği, ulaşım ve iletişimde çok iyi bir alt yapıya sahip olduğumuzu, kabul edilse de edilmese de KKTC pasaportumuz ile seyahat edebildiğimizi, yetmişe yakın yabancı ülkeden öğrencilerin KKTC’ye gelerek üniversitelerimizde okuduğunu bir türlü kabul edememektedirler. Bu düzeni yıkmak ve yok etmek, Kıbrıslı Türkleri kendilerine muhtaç ederek yönetimleri altına almak ve adanın tümüne de 1974 öncesinde olduğu gibi mutlak hâkim olabilmek için elden geleni de yapıyorlar ve yapmaya da devam edeceklerinden de hiçbir kuşkum yok. Karşılarındaki ilk engel adada “Fiili Garantör”lük görevini yıllardır başarı ile yapan “Türk Askeri”. Öncelikli hedefleri, adadaki “Türk Silahlı Kuvvetleri”ni dış güçlerin Türkiye’ye yapacağı baskılar sonrasında geri göndertmek ve 1974’den beri var olan “Fiili Garantör”lüğü “Etkin Garantör”lüğe dönüştürmek. “Etkin Garantör”lüğü kaldırmanın tek yolu da, 1960 Kıbrıs Cumhuriyeti Anayasası’nda var olan “Ek I, madde 4”deki Türkiye, Yunanistan ve İngiltere’nin “Garantör”lüklerini Anayasadan çıkarttırıp yerine Avrupa Birliği’nin Garantörlüğü’nü koydurtmak.

20 Akademik Perspektif –2012’den Akılda Kalanlar


Bunun için gerek Rumlar gerekse de Yunanistan, yıllardır ağızlarında sakız etmişçesine “21. Yüzyılda garantilere gerek yoktur, Yunanistan ve İngiltere Garantörlüklerini iptal etmek kararındadır, Türkiye’de Garantörlüğünden vazgeçsin, gene de Kıbrıslı Türkler ısrarla Garantör istiyorlarsa adanın Garantörü AB olsun” diyerek, ada üzerindeki Türkiye’nin “Etkin Garantör”lüğünü iptal ettirmek için her yolu deniyorlar. AB’nin Garantörlüğü ne denli güçlü olabilir, Kıbrıslı Türkleri bir saldırıdan ne kadar koruyabilir, bunu sorgulayan yok. Gerçekte, askeri bir güce sahip olmayan AB’nin kendisinin bir Garantöre gereksinimi var ve bu edinmenin de uğraşısı içinde. Kendisinin Garantöre gereksinimi olan AVRUPA BİRLİĞİ, Kıbrıs’a veya Kıbrıslı Türklere nasıl

“GARANTÖR” olacak ben pek anlamış değilim. Sürmekte olan müzakereler bunun en güzel bir ispatı. Kıbrıslı Türklerle, eşit koşullarda eşit siyasi haklara sahip ortak bir devleti kurmak için anlaşmaya varmak yerine, varmamak için uğraş vermekteler. Bizlere egemen olmanın getirdiği özgürlüğü yaşatan Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ni yaşatmak ve sürdürülebilirliğini korumak hepimizin görevi olmalıdır. Aksini düşünmek bile istemiyorum.   Prof. Dr. Ata Atun  KKTC Cumhurbaşkanı Danışma Kurulu  Üyesi ve Kıbrıs Yakın Doğu Üniversitesi  Öğretim Üyesi 

   

21 Akademik Perspektif –2012’den Akılda Kalanlar


22 Akademik Perspektif –2012’den Akılda Kalanlar


Başarı Öyküsünden Korku Masalına Oğuzhan Yanarışık  Çok  değil  daha  birkaç  sene  önceye  kadar  hiç  kimse,  bazı  Avrupa  ülkelerinin  şu  an  içinde  bulundukları  bunalıma  düşeceklerini  tahmin  bile  edemezdi.  Dünyanın  pek  çok  noktasını  etkileyen  2008  küresel  finans  krizinin  aşama  aşama  Avrupa  bunalımına  dönüşmesini  o  yüzden herkes şaşkınlıkla izledi. AB’nin ekonomik başarı öyküsünün evrimleşerek kısa bir  sürede korku masalına dönüşmesini hayretle takip etti.  Kredi  derecelendirme  kuruluşları  tarafından mümkün olan en yüksek notları  alan  ve  yatırım  için  “çok  güvenli”  denilen  Avrupa ekonomileri bir anda kâğıttan evler  gibi çöküverdiler. Kuma gömülmüş kafaları  taşıyan  bedenler  de  yıkılan  bu  evlerin  enkazından  kurtulamadılar.  Çarpık  istatistikler,  yalan  notlar  ve  yapay  refah  devleti  uygulamalarıyla  ancak  bir  yere  kadar gidilebileceği görülmüş oldu. 

azalıyor, insanlar  siyasetçilere  güvenlerini  gittikçe  kaybediyor.  Krizdeki  ülkelerin  seçimle  başa  gelen  liderleri  tek  tek  istifa  ederken,  yerlerine  seçilmeden  atanmış  teknokrat  hükümetler  kuruluyor  ve  böylece demokrasi yara alıyor. Hatta İtalya  örneğinde  olduğu  üzere  AB  bir  tarafa,  bölgesel ayrılıkçı hareketler güç kazanarak,  ülkenin ulusal bütünlüğü bile tartışılır hale  gelebiliyor. 

Sorunları çözmek  yerine  halının  altına  süpürünce,  esecek  küçük  bir  yelin  hepsini  yeniden  ortaya  döküvereceğini  hesap  edemeyen  kısa  görüşlü  politikaların  hatalarının  yıkıcı  boyutlarını  tespit  etmek  henüz  mümkün  değil.  Her  geçen  gün  yeni  bir  kötü  haberle  uyanan  Avrupalılar,  bu  krizin  acı  sonuçlarını  görmeye  yeni  başladılar.  Hiç  kimse  dip  noktanın  neresi  olduğunu  ve  krizin  hangi  ülkenin  kapısını  daha  çalacağını  bilmiyor.  Avrupa  Birliği  projesine  inananların  sayısı  gün  geçtikçe 

Almanya gibi  zengin  ülkeler  diğerlerini  tembellikle  suçlarken,  krizdeki  ülkeler  onları  Euro  sistemini  istismar  ederek  zenginleşmekle,  kendilerine  gereksiz  silah  satışları  yapmakla,  sadece  kendi  bankalarını  kurtarmaya  çalışmakla  itham  ediyor. Avrupa Birliği’nin en büyük başarısı  olarak  görülen  Euro’nun  çökebilme  ihtimali  en  yetkili  ağızlarca  dillendirilebiliyor.  Almanya  Şansölyesi  Merkel,  “Euro  biterse  AB  biter,  AB  biterse  Avrupa’da  neler  olur  kimse  bilemez”  diye  23

Akademik Perspektif –2012’den Akılda Kalanlar


uyarıyor. Hiç  kimse  yıllardır  sessizce  yaklaşan bu sorunlar yumağının nasıl olup  da fark edilmediğini, fark edenlerin neden  hiç  kimseyi  uyarmadığını  açıklayamıyor.  Adı  üstünde  “Birlik”  olan  AB,  hiç  de  birlik  ve bütünlük görüntüsü vermiyor.  Bir  zamanların  kibirli  Türkiye  karşıtları,  AB  fonlarına değil kendi kaynaklarına dayanan  Türkiye  gün  geçtikçe  iyileşirken,  kendilerinin  bu  hale  düşmesini  kahrolarak  izliyor.  “Fakir  Türkler  gelip  fonlarımızı  sömürecek”  çığlıkları  atanlar,  şimdi  avuç  açıp  AB’nin  daha  çok  fon  oluşturarak  kendilerini  iflastan  kurtarması  için  tek  tek  sıraya  geçiyor.  Dünya  dönüyor,  zaman  değişiyor.  Değişimi  fark  edemeyip,  geniş  ufuklu  olamayanlar  kaybetmekten  kaçamıyor.  Dersini  iyi  çalışanlar  ve  şımarmayanlar  ise  krizi  bile  fırsata  dönüştürmeyi başarıyor.  Türkiye’nin  Ekonomik  Başarısı  Devam  Eder mi?  Türkiye  ekonomisinin  son  yıllarda  göstermiş olduğu etkileyici başarı, pek çok  uzman  ve  yatırımcının  Türkiye’yle  ilgili  gelecek  projeksiyonunun  olumlu  yönde  şekillenmesini  sağlıyor.  Bu  da  ekonomik  kalkınmanın  önemli  faktörlerinden  olan  iyimserlik  ve  özgüven  konusunda,  sağlamlaşan  bir  yapı  meydana  getiriyor.  Örnek  vermek  gerekirse,  ABD  merkezli  Goldman  Sachs  yatırım  bankasının  2008’de  yayınladığı  raporda,  Türkiye’nin  Japonya,  Almanya,  İtalya,  Fransa  ve  Kanada  gibi  ülkeleri  geride  bırakarak,  6  trilyon  dolar  gayrisafi  milli  hâsıla  ile  2050  yılına  kadar  dünyanın  dokuzuncu  büyük  ekonomisi  haline  geleceği  tahmini  yapılıyor.  Ekonomik  büyümeye  paralel 

olarak, kişi başına düşen gelirde de onuncu  sıraya yükseleceği öngörülüyor.  Uluslararası  yatırım  kuruluşu  HSBC  Global  Research  de  2011  Ocak  ayında  hazırladığı  değerlendirme  raporunda,  benzer  şekilde  Türkiye’de  gayrisafi  yurtiçi  hasılanın  2010’dan  2050  yılına  kadar  on  senelik  periyotlarda, sırasıyla ortalama yıllık yüzde  5.3,  yüzde  4.7,  yüzde  4,  ve  yüzde  3.5  oranında  artacağını  tahmin  ediyor.  2001  yılında  tarihinin  en  önemli  krizlerinden  birini  yaşayan  Türkiye’nin  mevcut  yönetiminin  önemli  siyasi,  anayasal  ve  ekonomik  reformlar  uyguladığını  vurgulayan  rapor,  bundan  yola  çıkarak,  Türkiye’nin  istikrarlı  bir  şekilde  büyüyüp,  2050  yılında  dünyanın  en  büyük  on  ikinci  ekonomisi olacağını ifade ediyor.  Bunun  yanında  diğer  pek  çok  yabancı  gözlemci  gibi  İngiltere  Başbakanı  David  Cameron’un da Ankara ziyaretinde üstüne  basa  basa  vurguladığı  üzere,  OECD  Türkiye’nin  2017’ye  varıldığında  Çin  ve  Hindistan’ın  ardından  dünyada  en  hızlı  büyüyen  üçüncü  ülke  haline  geleceğini  ve  2050  yılında  Avrupa’nın  en  büyük  ikinci  ekonomisi olacağını öngörüyor.  Dünyanın  en  büyük  ikinci  finansal  danışmanlık  şirketi  Price  Waterhouse  Coopers, Ocak 2011’de yayınladığı raporda  (The World in 2050), Türkiye’nin de içinde  bulunduğu  yedi  gelişmekte  olan  ekonominin  toplam  büyüklüğünün,  önümüzdeki  10  yıl  içerisinde  şu  an  G7  olarak  bilinen  dünyanın  en  zengin  yedi  ülkesini  geride  bırakacağını  söylüyor.  Rapor  Türkiye  ile  birlikte  Çin,  Rusya,  Hindistan,  Brezilya,  Endonezya  ve  Meksika’nın  oluşturduğu  yükselen  ülkeler  grubuna  E7  ismini  veriyor.  G7  ile  E7  ülkeleri  arasındaki  ekonomik  büyüklük  24

Akademik Perspektif –2012’den Akılda Kalanlar


farkının, yaşanan  küresel  finans  krizinin  ardından  daha  da  hızlı  bir  şekilde  kapandığını  belirtiyor.  2050  yılına  gelindiğinde  artık  Amerika,  Avrupa  ve  Japonya’nın  şimdiki  ekonomik  ağırlığının  büyük  oranda  kaybolduğu  yepyeni  bir  dünya  düzenini  öngörüyor.  Türkiye’nin  satın alma gücüne göre yurt içi hâsılasının  2020 yılında Kanada’yı, 2024’te İspanya’yı,  2028’de  Güney  Kore’yi,  2033’te  de  İtalya’yı geride bırakacağını öne sürüyor.  Bütün  bunların  sadece  geleceğe  yönelik  projeksiyonlar  oldukları  ve  kesinlik  ifade  etmedikleri bir gerçek. Fakat geleceğe dair  beklentileri  ve  Türkiye  ekonomisine  yönelik  olumlu  düşünceleri  ortaya  koyan  önemli  göstergeler.  Her  ne  kadar  uzun         

vadeli öngörülerin beklenmedik gelişmeler  neticesinde  sapması  ihtimal  dâhilindeyse  de bu çalışmaların yatırımcılara yön veren  önemli  kuruluşlar  tarafından  ortaya  koyuldukları  unutulmamalı.  Türkiye  rehavete  kapılmadan,  siyasi  istikrarı  ve  mali  disiplini  devam  ettirip,  mevcut  geniş  ufuklu  vizyonuna  sahip  çıktığı  müddetçe,  bu  olumlu  öngörülerin  gerçekleşmesi  pekâlâ mümkün.  Oğuzhan Yanarışık  University of Warwick  Politics and International Studies, PhD     

  25 Akademik Perspektif –2012’den Akılda Kalanlar


Srebrenika Anneleri Rahim Er  Srebrenica, Bosna‐Hersek’in  doğusunda,  Sırbistan  hududuna  10  km  mesafede  huzurlu  bir  Osmanlı  şehri,  bir  Müslüman  Boşnak  vilayetiydi.  Çağ,  Milenyum  efsanesine  hazırlanırken  Balkanlarda  Haçlı  ruhu,  bir  gün  yeniden  hortladı.  11  Temmuz  1995’te  ağır  silahlarla  donatılmış  Sırp  kuvvetleri,  Srebrenica’ya  saldırıp  8  bin  500  civarında  çocuk,  kadın,  genç…  masum Boşnak’ı katletti. Başlarındaki komutan, Bosnalı Sırp, Ratko Mladic’ti… 

K

atil, bir  süre  evvel  yaptığı  bir  konuşmada  şöyle  diyordu:  “Yeniçerilere  karşı  ayaklanmamızdan  sonra,  bu  ikinci  fırsattır.  Türklerden  intikamımızı  alacak,  buraları  onlardan  temizleyeceğiz!!!”  Bunların “Türk” dedikleri bütün Müslüman  unsurlardır.  Murad‐ı  Hüdâvendigâr’ı  bir  dönem  Cumhuriyet  çocukları  belki  tanımadı  ama  Balkan  Hıristiyanları  O’nu  hiç  unutmadılar.  Bu  üçüncü  Osmanlı  Sultanı,  babası  Orhan  Gazi’den  aldığı  devleti,  en  az  beş  kat  büyüterek  500  bin  km2’ye  çıkartmıştı.  28  Haziran  1389’da  Kosova  Meydan  Muharebesini  kazandı,  sonrasında  da  şehid  edildi.  Bir  kısım  uzuvlarının bulunduğu Kosova’daki türbesi  bugün de ulu nöbetindedir.  Bu  iç  savaş,  1991‐1995  yılları  arasında  cereyan  etmişti.  Silahların  susmasından  sonra rütbe itibariyle general, hakîkatte ise  bir  canavar  olan  Mladic,  16  sene  boyunca  arandı.  Güya  bulunamıyordu.  Sonunda 

yakalanarak 31  Mayıs  2011’de  Lahey’deki  Uluslararası  Savaş  Suçları  Mahkemesi’ne  çıkartıldı. O tarihten beri yargılanmakta.  Srebrenica  Anneleri,  o  tarihten  beri  nurdan  örtüleriyle  Lahey  mahkemesi  önüne  de  giderek  adalet  istiyorlar.  Bir  sadist,  bir  ırkçı,  layıkı  gibi  cezalansın  diyorlar. Üstelik de bu canavar işte nihayet  suçunu da ikrar etti:  ‐Vatanım  için  8  bin  Boşnak’ı  öldürdüm,  diyor.  Öyle  ise  bir  mahkeme,  bir  yıldan  bu  yana  daha  ne  arar,  ne  bekler?  Nihayet  verecekleri  karar  idam  da  değil.  Halbuki  böylesi  mücrimler  için  farklı  kanunlar  olmalı.  Savaşların  kurşuna  dizme  cezaları  vardır.  Bunun  uygulanması  şart  ötesi  şart.  Bu  mahkeme  savaş  suçuna  baktığından  aynı  zamanda  askerî  mahkemedir.  8  bin  500 civarında sivil kişiyi katleden biri, 8 bin  500  anneyi  de  canlı  cenaze  hâline  getirmiştir. O çocuklar, gençler, kadınlar….  26

Akademik Perspektif –2012’den Akılda Kalanlar


sırf Müslüman  oldukları  için  canlarından  oldular.  Şimdi  adalet  zamanıdır.  Herkes  Srebrenica  Anneleri’ni  duymalı.  Onları,  Yeniçerilerin  torunlarının,  “Türkler”n  torunlarının  herkesten  evvel  duyması  gerekir.  O  mübarek  anneler  bizim  analarımızdır. 

O topraklar,  bu  topraklardır.  Bedr’den  Srebrenica’ya,  oradan  Hakkâri’ye  kadar  bütün şehîdlerimize, yüce Allahtan sağnak  sağnak  rahmet  diliyoruz.  Allah,  bizleri  şehîdlerimize layık eylesin.  Rahim Er  Türkiye Gazetesi Köşe Yazarı ve Avukat 

       

        27 Akademik Perspektif –2012’den Akılda Kalanlar


Etkin ve Etkili Türk Lobisi Var Olmadıkça Çabalarımız Sonuçsuz Kalmaya Devam Edecektir! Samet Zenginoğlu  Uluslararası  politikadaki  bir  takım  hadiselerde,  hem  cevabını  bildiğimiz  hem  de  büyük  resmin eksik yanları olduğunu düşündüğümüz için merak etmeye devam ettiğimiz sorular  vardır. Örneğin, “Ermenistan ve İsrail ekonomik durumları bakımından çok parlak tablolara  sahip  olmamalarına  ve  ayrıca  bu  ülkelerdeki  ‘demokrasi’nin  varlığı  ve  uygulaması  da  tartışmaya açık olmasına karşın, bu ülkeler Amerika Birleşik Devletleri’nin ve bazı Avrupalı  ülkelerin desteğine nasıl sahip olmaktadırlar?” 

B

u doğrultudaki sorular, bazı gelişmeler  sebebiyle  Türkiye’de  de  sorula  gelmektedir: “Fransa, 1915 Olayları ile ilgili  “reddetmenin  suç  sayıldığı”  temeline  oturtulan bir yasa tasarısını nasıl gündeme  getir(ebil)mektedir?”  “Türkiye–İsrail  ilişkileri dönem dönem gerginlik yaşasa da  neden bu gerginlik ‘gibi görünmek’ten öte  bir  anlam  ifade  etmemektedir?”  Ve  son  olarak,  “neden  her  24  Nisan’da  Amerika  Birleşik  Devletleri  başkanının  kullanacağı  kelimeleri  beklemekten  başka  bir  durum  söz  konusu  ol(a)mamaktadır?”  İfade  ettiğimiz üzere, aslında bu sorular cevabını  bildiğimiz  (ya  da  en  azından  bildiğimizi  düşündüğümüz)  sorulardır.  Lakin  bunun  yanında,  resmin  tamamının  net  olmaması 

ve/veya eksik  olması  sebebiyle  cevabını  merak ettiğimiz sorulardır da.  Sadece  devletler  üzerine  kurulu  bir  sistemin  olmadığının  farkındayız,  ancak  aynı  zamanda  meydana  gelen  güçlüklerin  ya  da  çıkmazların  sadece  devletler  tarafından  aşılabileceğine  de  inanmaya  devam  ediyoruz.  Bu  yüzden  de  Türkiye  olarak  aleyhimize  işleme  misyonuna  sahip  mekanizmaların  engellenmesi  için  ortaya  koyduğumuz çabalardan olumlu bir netice  alamamaya devam ediyoruz.  Hep  “potansiyellerimiz”  üzerine  konuşuyoruz:  “genç  nüfus  potansiyeli”,  “sahip  olduğumuz  muhtelif  madenlerin  enerji  potansiyelleri”  ve  en  nihayetinde  28

Akademik Perspektif –2012’den Akılda Kalanlar


“yurtdışındaki Türk  vatandaşların  potansiyeli”.  Potansiyellerin  büyüklüğü  elbette  ki  inkâr  edilemez.  Ancak  mesele  potansiyelin  sahaya  aktarılmasına  ve  olumlu  neticelerin  alınmasına/alınabilmesine  gelince,  bu  büyüklüğün  varlığından  söz  etmek  güç  olmaktadır.  Konumuz  bağlamında,  100’den  fazla  ülkede  Türk  vatandaşlarının  yaşadığı,  özellikle  Almanya  başta  olmak  üzere  Avrupa  ülkelerinde  bu  dağılımın  yoğun  olduğu  bilinmektedir.  Ayrıca  yine  bu  bağlamda  Amerika’da  güçlü  bir  Türk  lobisinin  olduğu  (tartışmaya  açık  olmakla  birlikte)  son  dönemde  dile  getirilen  hususlardan olmaktadır.  Bu  hususlar  ışığında,  dünden  bugüne  yaşanan temel bir takım gelişmeleri de göz  önüne  aldığımızda,  başta  yakın  çevre  olmak  üzere,  etkin  ve  etkili  bir  Türk  lobisinin  varlığına  duyulan  ihtiyacın  (hatta  zaruretin)  günbegün  arttığına  şahit  olunmaktadır: Yarım asrı aşan sevdamızda  halen  Avrupa  Birliği’ne  meramımızı  anlatamamaktayız.  Her  24  Nisan’da  Amerika’dan  gelecek  hayati  kelimeleri  beklemeye  devam  etmekteyiz.  1915  Olayları  ile  Fransa  örneğindeki  gibi  bir  girişimin engellenmesi için neticeye odaklı  adımlar  atamamaktayız.  Son  dönemde  Suriye’de  yaşanan  gelişmelerde  etkin  ve  etkili  olmaya  çalışsak  da  5  büyüğün  (fakat  özellikle  ABD,  Rusya  ve  Çin’in)  politikaları  üzerine  kurgulanmış  Suriye  için  kendi  lehimize ve bölge lehine ciddi bir değişime  girişememekte  ya  da  ortak  olamamaktayız…  Bu  ve  buna  benzer  örnekleri  çoğaltabilmemiz  mümkündür.   

Fakat sonuçta  yine  aynı  yere  gelinecektir:  yakın  çevremiz  başta  olmak  üzere  ve  ardından  Avrupa  ve  Amerika’da  etkin  ve  etkili  Türk  lobisinin  varlığına  duyulan  ihtiyaç/zaruret.  Bunun  için  öncelikle  uluslararası  ilişkilerdeki yegâne aktörün en nihayetinde  devlet olduğu algısının ortadan kaldırılması  lazımdır. Hükümetler arası, Devlet–dışı gibi  çeşitli  biçimlerde  ayrılan  diğer  aktörlerin  varlıklarının;  olayların  ortaya  çıkması,  gelişmesi  ve  sonlanması  gibi  süreçlerde  devletlerden  bile  daha  etkili  oldukları  gerçeği  göz  ardı  edilmemelidir.  Lakin  göz  ardı  edilmemesi  gereken  bir  başka  gerçek  ise,  lobicilik  faaliyetinin  mevcut  olabilmesinde,  tutarlı  ve  etkin  devlet  politikalarına  duyulan  ihtiyaçtır.  Milyonlarla ifade edilen yurtdışındaki Türk  vatandaşlarının  ortak  bir  hedef  çerçevesinde  toplanması  ve  bu  koordinasyonun  yine  belli  amaçlar  çerçevesinde  devlet  öngörüsü  ve  desteği  ile sağlanması gerekmektedir.  Şayet  bu  alanda  da  yüksek  “potansiyel”imizi,  sonuca  odaklı  bir  biçimde hayata geçirmeyi başaramaz isek,  Ortadoğu’dan  Avrupa’ya,  Amerika’dan  Asya’ya  yaşanan  ve  Türkiye’yi  de  bizatihi  ilgilendiren hadiselerde beklenen/alınması  gereken  sonuçları  alamamaya  devam  etmemiz sürpriz olmayacaktır.    Samet Zenginoğlu  Süleyman Demirel Üniversitesi  Uluslararası İlişkiler Anabilim Dalı, Avrupa  Birliği Çalışmaları Bilim Dalı, Doktora   

29 Akademik Perspektif –2012’den Akılda Kalanlar


Ortadoğu’nun Üvey Evladı: Filistin Cengiz Günay  Yine bir İsrail saldırısı ve yine sağdan soldan gelen kınama haberleri. Oysa bunların hiçbir  değeri yok. Hiçbir kınama İsrail’e yaptırım olarak geri dönmezken, herhangi bir Filistinlinin  daha ölümüne de engel olmuyor. Peki, kınama dışında yapılacak bir şey yok mudur? Varsa  neden yapılmıyor?  Oysa  yaşım  küçücüktü,  elim  silah  tutmaz,  kalbim kin gütmezdi, ama hayallerim vardı  benim… 

S

oğuk savaş  süreci  boyunca  iki  süper  güç,  ABD  ve  SSCB,  birçok  alanda  karşı  karşıya  gelmişler  ancak  asla  sıcak  bir  çatışmaya  girmemişlerdir.  Dehşet  dengesi  denilen  bu  sistemde  iki  süper  güç  birbirilerinin  savunma/saldırı  kapasiteleri  karşısında  tedirgin  bir  ruh  haline  sahip  olmuşlardır. Bu ruh hali onları kimi zaman  yeni  askeri  teknolojiler  üretmeye,  kimi  zaman  da  birbirleriyle  silahlanmayı  azaltma anlaşmaları yapmaya yöneltmiştir. 

Sıcak çatışmadan  kaçınan  bu  ülkeler;  bunun  yerine  müttefiklerini  silahlandırıp  onların çatışmasını yönlendirme ve çıkacak  sonuca göre politika üretme yolunu tercih  etmişlerdir.  Vietnam,  Kore,  Afganistan  bunlardan en bilinenleridir. Öte yandan bu  iki ülkenin sıcak çatışmanın eşiğine geldiği  yegane  olay  da  1961  tarihli  “Küba Füzeler 

Krizi”dir. Bu  olayda  iki  ülke  donanması  çatışmanın  eşiğine  gelmiş  ve  bunun  iki  ülke  için  yaratacağı  sonuçların  farkına  varan  liderler,  iki  ülke  arasında  “yumuşama dönemi”ni başlatmış ve kendi  aralarında  doğrudan  iletişimi  sağlayacak,  “kırmızı  hat”  iletişim  yönetimini  uygulamaya başlamışlardır.  SSCB  dağılınca  yani  Soğuk  Savaş  bitince,  ülkelerin  müttefik  çatıştırma  politikası  da  bir  evrim  geçirmiştir.  Artık  müttefiklerin  çatışması  ve  dolayısıyla  birbirine  üstünlük  sağlaması yönteminden vazgeçilmiş bunun  yerine  ülkelerdeki  iç  siyasi  dengeleri  kullanma  yöntemi  ön  plana  çıkmıştır.  Bu  yöntemle  iki  ülke,  ABD  ve  Rusya,  bir  ülkede  kendine  yakın  olabilecek  siyasi  aktörü  belirlemekte  ve  onun  iktidara  gelebilmesi  için  politikalar  gütmektedir.  Gürcistan,  Ukrayna,  Kazakistan,  Sırbistan  gibi  ülkelerde  yaşanan  “kadife  devrim”,  “renkli  devrim”,  “turuncu  devrim”  gibi 

30 Akademik Perspektif –2012’den Akılda Kalanlar


adlarla anılan  süreçler  bu  politikaların  ürünüdür.  Bu  politikada,  müttefik  ülkelerle  ilgili,  dikkate alınması gereken birkaç nokta öne  çıkmaktadır.  Örneğin,  ülkenin  jeopolitik  konumu,  ülkenin  demografik  yapısı,  siyasal‐askeri  gücü…  vsr  gibi.    Bunun  yanında  ülkedeki  iç  politik  aktörün  (yani  üzerine oynanacak at’ın) de bazı özellikleri  onu  cazip  veya  antipatik  kılmaktadır.  Örneğin,  bu  iktidar  adayı  aktör,  iktidar  olunca  nasıl  politika  güdecektir,  hangi  sermaye  gruplarına  yakındır,  hangi  etnik  kökene  mensuptur,  ne  gibi  uluslararası  fikirlere  sahiptir  ve  hatta  hangi  ülkedeki,  hangi  üniversiteden  mezundur?  Bunlar  gibi  cevaplandırılması  gereken  sorular  neticesinde  çıkacak  cevaplar,  bize  hem  o  ülkenin  müttefikliğinin  getireceği  kazanç  hem  de  ülkedeki  siyasi  aktörlerden  hangisinin  desteklenmesi  gerektiği  ile  ilgili  fikir vermektedir.  En  son  olarak  “Arap  Baharı”  sürecinde  gördük  ki;  bu  politika  hala  devam  etmektedir.  Hatta  bu  politikayı  benimseyenler  kervanına  Çin  de  katılmıştır.  Süreç  boyunca  bu  politikanın  sahipleri,  baharı(!)  yaşayan  ülkelerdeki  iktidar  adaylarına  veya  mevcut  iktidarlara  yönelik  politikalar  geliştirerek,  daha  sonradan  buralarda  oluşacak  iktidar  bloklarında  söz  sahibi  olmayı  amaçlamışlardır.  En  canlı  örnek  olarak  Suriye’deki durum karşımıza çıkmaktadır.  Filistin ise bunların dışında gözükmektedir.  Adeta  “Ortadoğu’nun,  babası  tarafından  sevilmeyen  üvey  evladı”  gibidir.  Bu  topraklarda  yıllardır  süregelen  çatışma  birçok  insanın  canına,  birçok  liderin  de  koltuğuna  mal  olmuştur.  “Filistin  Davasına”  sahip  çıkamayan  Arap  lider  koltuğunda kalamamış, bu davada aktif rol  üstlenenler  ise  liderliklerle  ödüllendirilmişlerdir. 

Filistin herhangi  bir  yönden  zengin  bir  coğrafya  değildir.  Çok  fazla  nüfusa  da  sahip  değildir.  Ne  madeni,  ne  askeri  gücü  vardır.  Dolayışla  malum  ülkelerin  Filistin’e  destek  olmaları  için  herhangi  bir  sebep  yoktur(!)  Keza  hep  de  böyle  olmuştur  ve  İsrail’in saldırıları karşısında verilen yegane  tepki  “kınama”  olmuştur.  Çünkü  fazlasına  gerek yoktur.  Konuya  Arap  ülkeleri  açısından  bakarsak  eğer  biraz  daha  değişik  bir  tablo  ile  karşılaşacağımızı  kabul  etmek  gerek.  Bu  ülkelerin  liderleri  bu  meseleye  eğilmek  zorundadırlar.  Çünkü  bu  meselenin  kamuoyu  nezdinde  albenisi  çok  yüksektir.  Yani  kendi  toplumlarında  meşruiyet  sağlamak  adına  Filistin  davasıyla  ilgili  olmak  zorundadırlar.  Aksi  halde  koltuklarından  olmaları  yüksek  ihtimaldir.  Yıllarca  ülkelerini  tek  adam  olarak  yöneten,  halkın  herhangi  bir  talebiyle  pek  fazla  ilgilenmeyen  Arap  liderler,  konu  Filistin  davası  olunca  sese  kulak  vermek  zorunda  kamışlardır.  Belki  de  yıllarca  koltuklarında  kalmalarının  en  büyük  nedenlerinden  biridir  bu  sese  kulak  vermek.  Herhangi  bir  getirisi  olmayan  bir  politika  olan  “Filistin’i  Destekleme”  fikrinin  büyük  güçlerden  pek  fazla  ilgi  görmemesinin  nedeni  dediğimiz  gibi  açıktır:  getirisi  yoktur.  Dolayısıyla  sırf  idealist  fikirler  uğruna  reelpolitikten  ödün  vermenin  anlamı  yoktur!  O  yüzden  Filistin  halkının  bir  kıymet‐i  harbiyesi  yoktur.  Bu  durum  Arap  liderler  için  de  kısmen  geçerlidir.  Çünkü  onların  da  davaya  sahip  çıkmak  adına  tek  motivasyonları  kendi  meşruiyetlerini sağlamaktır.  Bu  belirlemeler  ışığında  Filistin’in  durumu  daha  önce  de  belirttiğim  gibi  “babası  tarafından  sevilmeyen  üvey  evlat”  gibidir.  Çünkü  bir  kan  bağı  olmayan  bu  çocuk,  babası tarafından sevilmeye ve korunmaya  31

Akademik Perspektif –2012’den Akılda Kalanlar


muhtaçken, babasının  böyle  bir  derdi  yoktur.  Zira  bu  çocuğun  ne  ilerde  “büyük  adam  olma”  ihtimali  vardır  ne  de  aileye  veya  babaya  “maddi  destek”  sağlama.  Dolayısıyla onu sevmek için hiçbir gerekçe  yoktur, insan olmasının dışında. Bu şartlar  altında  bu  çocuğu  sevebilecek  tek  kişi  sanırım annesi olmaktadır. 

yukarıda belirtmeye  çalıştım.  Dolayısıyla  ondan  bir  şey  beklemek  yersizdir.  Ancak,  sadece  anne  bu  duruma  tepki  gösterebilme  şansına  sahip  görünmektedir.  Analojimizde  anne  rolünü  oynayabilecek tek unsur kamuoyudur. Zira  Filistin  halkı  sadece  kamuoyu  tarafından  umursanmakta  ve  sadece  kamuoyu  bu  halkın hakları ve davası konusunda samimi  görünmektedir.   

Analojilerin hataya  çok  meyilli  olduklarını  belirterek  şunu  söyleyelim:  üvey  baba  elbette  arap  liderler(ve  tabi  Türkiye)  ve  malum  büyük  güçler  olmakta,  üvey  evlat  da tabi ki Filistin halkı. Babanın bu çocuğu  sevmesi için herhangi bir sebep olmadığını   

Cengiz Günay  İstanbul Üniversitesi  Uluslararası İlişkiler Bölümü   

 

    32 Akademik Perspektif –2012’den Akılda Kalanlar


Uluslararası Hukuk: Var mısın Yok musun? Rıdvan Civan  Milletlerarası  münasebetleri  konu  alan  ve  bu  doğrultuda  bu  münasebetleri  düzenleme  iddiasında  olan  uluslararası  hukuk  hiç  şüphesiz  münakaşanın  en  yoğun  olduğu  hukuk  dallarından  birisidir.  Gerek  resmi  ve  fonksiyonel  bir  müeyyide  organının  yokluğu  gerekse  diğer  hukuk  dallarına  göre  yeni  olması  uluslararası  hukuku  şimdiden  birçok  eleştirinin  hedef noktası haline getirmiştir.  Bu  eleştirilerin  en  büyüğü,  şüphesiz,  uluslararası  hukukun  güçlünün  hukuku  olduğu  yönündeki  iddiadır.  Zira  bu  hukuk  dalının  hegemon  gücün  dünya  üzerindeki  faaliyetlerini,  çıkarlarını  ve  müdahalelerini  meşru  hale  getirme  aracı  olduğunu  ve  buna  binaen  uluslararası  hukukun  aslında  yok  hükmünde  olduğunu  savunan  akademisyenlerin  sayısı  bir  hayli  fazladır.  Esasında  tarih  boyunca  yaşanılanları  göz  önünde  bulundurduğumuzda  bu  akademisyenlerin  çok  da  haksız  olmadıklarını görmekteyiz. “Beyaz Adamın  Yükü”  zırvası  ile  Immanuel  Wallerstein’in  deyimiyle  çevre  ülkelerde  medeniyet(!)  götüren  hegemon  güç  verdiklerinin  yanında  bir  şeyler  almayı  da  ihmal  etmemiştir.  Köleleştirme  ve  sömürgeleştirme  faaliyetlerini  meşru  göstermek  için  medeniyet  kisvesi  kullanılmış ve hatta Batı tüm bunları görev  kabilinden yapmıştır.    Aynı  şekilde  meşru  müdafaa  anlayışı  söz  konusu  Birleşik  Devletlerin  güvenliği 

olunca Başkan  Bush’un  tek  bir  konuşmasıyla  değişerek  “sezgisel  önleyici  vuruş”  adı  altında  bambaşka  bir  hal  alabilmektedir. Hiçbir kurum ya da organın  bunun  önüne  geçemeyeceği  ve  Birleşik  Devletler’in  güvenliğini  tehdit  eden  bir  durumu sezmesi halinde savaş tehlikesinin  çok  yakın  olmasına  gerek  duyulmadan  ve  gerekirse  tek  başına  hareket  etmekten  çekinmeden müdahalede bulunacağı Bush  Doktrini  olarak  da  anılan  20  Eylül  2002  tarihli  Amerika  Birleşik  Devletleri’nin  Yeni  Ulusal  Güvenlik  Stratejisi’nde  açıkça  belirtilmiştir.  Dahası  Amerika  Birleşik  Devletleri’nin  yapacağı  muhtemel  askeri  ve  hukuka  uygun  olmayan  müdahalelerde  buna  engel  olabilecek  bir  uluslararası  kurum/örgüt  henüz  geliştirilememiştir.  Tepkiler  ancak  devlet  bazında  olacaktır.  Bunun  işlevselliği  ise  Irak  işgalinde  denenmiş ve görünen o ki pek de caydırıcı  olunamamıştır.    Bu  ve  bunun  gibi  örneklerin  rağmına  uluslararası  hukukun  var  olduğunu  ve  salt  33

Akademik Perspektif –2012’den Akılda Kalanlar


güçlünün hukuku olmadığını savunanlar da  mevcuttur.  Uluslararası  sistemde  yaşanan  bütün  gelişmeler  güçlü  devletlerin  çıkarlarına  hizmet  etmemektedir.  Örneğin  1982  Birleşmiş  Milletler  Deniz  Hukuku  Sözleşmesi’nde  karasularının  12  mile  çıkarılması  kararlaştırılmış  ve  bu  durum  küçük  devletler  için  daha  avantajlı  olmuştur.  Ayrıca  uluslararası  hukukun  aktörlerinden  olan  uluslararası  örgütlerin  varlığı  da  zaman  zaman  küçük  devletlerin  elini güçlendirmektedir. Zira bu örgütlerde  yapılan  oylamalarda  ihtiyaç  duyulması  halinde,  küçük  devletler  tarafından  irade  beyanları  masaya  konularak  büyük  devletlerle  pazarlık  payı  artmış  ve  bu  da  özellikle  soğuk  savaş  sonrasında  küçük  devletlere daha fazla bir hareket serbestisi  tanımıştır.    Uluslararası  hukuk  yeni  bir  disiplindir  ve  dolayısıyla  bu  disiplinin  olgunlaşması  için  zamana  ihtiyaç  vardır.  Ceza  hukuku  ya  da  medeni  hukuk  gibi  köklü  tarihleri  olan  hukuk dallarının yanında, 1648 Westphalia   

Barışı ile  başlayan  süreçte  gelişen  uluslararası  ilişkilerin  hukukunun  tarihi  belki  de  henüz  emekleme  aşamasındadır.  Daha  “İnsan  Hakları”  kavramının  ortaya  çıkışının  bir  asrı  geçmediği  bir  dünyada,  uluslararası  hukuktan  bu  kadar  az  zamanda  tüm  dünyaya  adalet  dağıtmasını  beklemek  biraz  insafsız  bir  temenni  olacaktır.  Evet,  hegemon  güçler  hukuku  kullanmaktadır  ancak  bu  sadece  uluslararası  hukuk  alanında  değil  diğer  tüm  hukuk  disiplinlerinde  meydana  gelen  bir  olaydır.  Tüm  egemenliklerin  hukuk  ile  meşru  kılındığı  bir  dünyada  uluslararası  hukuk  yok  sayılarak  milletlerarası  alanda  söz  sahibi  olmak,en  azından  güçsüz  devletler için, çok da mümkün değildir. Bu  çerçevede  uluslararası  hukuku  reddetmek  yerine  biraz  daha  olgunlaşmasını  beklemek  ve  bu  esnada  sürece  olumlu  katkıda  bulunmak  daha  akil  bir  yol  olarak  görünmektedir.  Rıdvan Civan  Ankara Üniversitesi  Uluslararası İlişkiler Bölümü 

       

34 Akademik Perspektif –2012’den Akılda Kalanlar


Devlerin Kafkasya Aşkı Mustafa Güven  Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nin çözülmesinin ardından büyük değişimler yaşayan  Kafkasya  bölgesi,  jeopolitik  ve  jeoekonomik  konumu  itibariyle  tüm  ülkelerin  dikkatlerini  üzerine  yoğunlaştırdığı,  önem  arz  eden  bir  bölgedir.  Kafkasya’da  ki  gelişmeler  sadece  Gürcistan  –  Osetya,  Azerbaycan  –  Ermenistan  veya  Türkiye  –  Ermenistan  sorunlarından  ibaret  değildir.  Sorunların  tamamına  hakim  olabilmek  için  büyük  resmi  görebilmek  gerekmektedir. 

K

afkasya bağımsız  bir  bölge  değildir.  Çevresinde  daha  büyük  bölgelerin  arasında  kalmış  bir  alt  sistemdir.  Tarih  boyunca  da  üç  büyük  gücün  (Türkler,  Persler,  Ruslar)  arasına  sıkışmış  bir  bölge  olmuştur. Tarih bu üç devletin güç durumu  ve dengesine göre zaman zaman Kafkasya  içlerine  ilerlediklerine,  zaman  zaman  da  gerilediklerine  tanıklık  etmiştir..  Kafkasya  bölgesi  üzerinde  hakimiyet  kurmaya  çalışan  devletler  ise;  başta  Rusya  olmak  üzere ABD, Çin, İran ve AB’dir.    Amerika Birleşik Devletleri ve Kafkasya  ABD,  bölgeye  yönelik  çıkarlarını  bölgedeki  enerji  kaynakları  merkezli  tanımlamaktadır.  SSCB’nin  dağılmasından  sonra  bölgeye  yönelik  çıkarların  tanımlanmasında jeopolitik unsurlar da ön  plana  çıkmıştır.  ABD’nin  Kafkasya’ya  yönelik  politikalarını  3  döneme  ayırmak  mümkündür.   

1991–1995 : ABD’nin,  Kafkasya’ya  yönelik  politikaları  Moskova  merkezlidir.  Yani  ABD,  ‘’Russia  First’’  –  ’’Önce  Rusya’’  politikası  uygulamıştır.  Bunun  nedeni  Kafkasya  ile  Rusya  üzerinden  ilişki  kurulmak istenmesindendir.      1995–2001 : ABD’nin yeni bağımsız  cumhuriyetlere  öncelik  tanımasıyla  ilişkilerde yakınlık ve gelişme başlamıştır.      2001  ve  Sonrası  : ABD  bölgeye  yönelik daha aktif bir politika geliştirmeye  başlamıştır.  1995  yılından  sonra  Kafkasya’da  değişen  ortam,  ABD’nin  de  dış  politikasının  değişmesine  imkân  vermiştir.  Amerika  Birleşik  Devletleri’nin  Kafkasya  ve  Orta  Asya’yı  ‘’stratejik  hayati  bölge’’  olarak  tanımlaması  Rusya’nın  tepkisine  yol  açmıştır.   

35 Akademik Perspektif –2012’den Akılda Kalanlar


Kafkasya bölgesi, Orta Asya ile birlikte ABD  ve  Batı  devletleri  için  SSCB’nin  çevrelenmesi  politikasında   ‘’yumuşak  karın’’  olarak  görülmüştür.  Sovyetlerin  çöküşünden  sonra  AB  ile  birlikte  ABD,  Sovyetler’in  boşalttığı  yerleri  hızla  doldurma  gayreti  içine  girmişlerdir.  ABD’nin  bölgeye  yönelik  siyasi  hedeflerini  ise  üç  ana  maddede  toplamak  mümkündür.     Bölge  ülkelerinin  egemenlik  ve  bağımsızlık  arzularını  desteklemek.  Bu  davranışıyla  bölgeye  müdahil  olmak  ve  bölgenin  enerji  ve  petrol  kaynaklarından  çıkar sağlama eğilimindedir.     Amerika  Birleşik  Devletleri’nin  bölgedeki  ikinci   siyasi  hedefi  :  Bölgesel  petrol  üretimi  ve  ihracatı  açısından  bölgedeki  ticari  çıkarlarını  desteklemektir.  ABD  şirketleri,  ekonomik  reformların  hızlanmasına ve bölgenin dünya ekonomik  pazarlarına girmesini amaçlamaktadır.     ABD’nin  bölgeye  yönelik  son  siyasi  hedefi  petrol  ile  ilgilidir.  Amerika,  petrol  temin  etme  seçeneklerini  çoğaltmak  ve  Basra  körfezine  bağımlı  durumdan  kurtulmak istemektedir.  11 Eylül saldırıları sonrasında sınırlı sayıda  Amerikan  askerinin  Gürcistan’a  gönderilmesi,  hem  Gürcistan  hem  de  Azerbaycan  ile  yürütülen  askeri  ilişkiler,  Bakü  –  Tiflis  –Ceyhan  ham  petrol  boru  hattı  projesine  verilen  destek,  Ermenistan’da  NATO  tatbikatı  yapılması  ABD’nin  bölgeye  angaje  olmak  için  uyguladığı politikalara somut örneklerdir.    Rusya Federasyonu ve Kafkasya    Kafkasya  her  dönem  Rusya  için  ayrı  bir  önem  arz  etmiştir.  Rusya’nın  gözünde  Kafkasya büyük bir hammadde kaynağıdır.  Jeopolitik  açıdan  Kuzey  Kafkasya,  Avrupa  ile  Orta  Asya  arasında  geçiş  köprüsü 

niteliğindedir. Kuzey  Kafkasya,  Rusya’nın  Karadeniz,  boğazlar  ve  Akdeniz  yoluyla  sıcak  denizlere  inebilmesine  imkân  sağlamaktadır.  1990’lar  da  Rusya  Kuzey  Kafkasya’da tutunabilmek için savaşmıştır.  2000’lere gelindiğinde ise Rusya’da Güney  Kafkasya’ya  inme  eğilimi  baş  göstermiştir.  Bölgenin  enerji  kaynaklarından  dolayı  Moskova,  bölgeyi  ele  geçirmeyi  ve  elinde  tutmayı  en  önemli  hedeflerinden  biri  olarak görmektedir. Bu hedef Soğuk Savaş  sonrasında  da  değişmemiştir.  Putin’in  göreve  gelmesinin  ardından  Kafkasya  politikasını yenileyen ve sertleştiren Rusya,  dünyaya  Kafkasya’nın  kendi  nüfuz  alanı  olduğunu vurgulamıştır.    Moskova,  Kafkasya’da  mutsuz  ve  ayrılıkçı  azınlıkları  müttefiki  olarak  görmektedir.  Onları kendi başkentlerine karşı kışkırtarak  bölgede  hareket  sahasını  genişletmiştir.  2008  Gürcistan  Savaşı’ndan  sonra  Gürcistan  neredeyse  üçe  bölünmüştür.  Bunlar  Abhazya,  Güney  Osetya  ve  Gürcistan’dır. Böylece Rusya’nın bölgedeki  müttefik  sayısı  üçe  çıkmıştır.  Ayrıca  Gürcistan Savaşı ile bölgeye ve dünyaya şu  çok önemli mesajlar verilmiştir :     Bölgenin patronu Rusya’dır.   ABD  burada  hiç  kimseyi  koruyamaz.   ABD  desteği  olmayınca  Türkiye’de  burada kimseyi koruyamaz.   Rusya’nın  karşısında  olanların  sınırlarını bilmeleri gerekir.     Kafkasya’da  milliyetçiliğin  yükselmesi,  Rusya  Federasyonu’na  karşı  nefretin  güç  kazanmasına  paralel  biçimde  ortaya  çıkan  ayrılıkçı  hareketler,  bölgenin  gelecekte  Rusya  Federasyonu  açısında  da  bir  tehdit  olabileceğini  göstermektedir.  Henüz  lokalize  olarak  gözlemlenen  ayrılıkçı  eğilimlerin  önümüzdeki  dönemlerde  genelleşerek  bir  ‘’bloklaşma’’  ile  sonuçlanma  ihtimali  bulunmaktadır.  Bu  36

Akademik Perspektif –2012’den Akılda Kalanlar


durum Rusya’nın  bölge  ile  doğrudan  bağlantılı  ekonomik,  siyasi  çıkarlarını  ve  toprak bütünlüğünü tehdit edecektir.    Kafdağı’nın  Ardında  Saklı  Kalan  Komşuluk: AB ve Kafkasya    AB, bünyesinde bulundurduğu ülkeler gibi,  komşularıyla  da  arasında  ortak  kültürel  değerler ve birbirlerine yakın refah düzeyi  istemektedir.  Avrupa  Birliği’nin  Kafkasya  ile  ilişkileri  ‘’Ortaklık  ve  İşbirliği  Anlaşmaları’’  ile  başlamıştır.  Anlaşmalar,  her  iki  taraf  arasında  ilişkileri  düzenlemekte, yeni işbirliği alanları ortaya  koymakta  ve  isteklerin  kurumsal  mekanizmaya  oturtulmasında  faydalı  olmaktadır. Ortaklık ve işbirliği bağlamında  AB,  bölge  ülkeleriyle  siyasi  diyalog  geliştirmiş,  bölgedeki  etnik  çatışmalar  ve  anlaşmazlıklar  ile  ilgili  bildirilerde  bulunmuştur.  Ancak  etnik  çatışmaların  çözümünde  AB’nin  arabulucu  rolü  pek  de  etkin  olamamıştır.  Bunun  nedeni  bölgede  çok sayıda dış aktörün varlığıdır.    Kafkasya  bölgesi  AB  için  çok  önemli  bir  yere  sahiptir.  Güney  Kafkasya  bölgesi  Avrupa kıtasının  enerji sağlayıcısıdır. Bakü  –  Tiflis  –  Ceyhan  boru  hattı  bu  bağlamda  büyük  önem  taşımaktadır.  Yine  Şahdeniz  yatağında  çıkan  doğalgazın  Bakü  –Tiflis  –  Erzurum  boru  hattı  ile  güvenli  bir  şekilde  Türkiye  ile  AB  pazarlarına  çıkışının  sağlanması  bölgenin  AB  için  ne  kadar  önemli olduğunu ortaya koymaktadır.    AB’nin  Kafkasya’ya  yöneliminde  dört  faktör belirgin olmuştur. Bunlardan ilki son  genişlemenin  AB  sınırlarını  doğuya  doğru  yaklaştırması ve Hazar’ı Avrupa merkezine  daha yakın hale getirmesidir. İkinci faktör;  uluslararası  güvenlik  dengelerinin  değişmesi  ve  11  Eylül  saldırılarının  ardından  kendini  asimetrik  tehdide  açık  halde  görmeye  başlayan  AB’nin,  Kafkasya  Bölgesi’nde  de  çıkarlarını  koruması 

gerektiği düşüncesidir.  Diğer  bir  faktör;   Gürcistan’da  ki  Gül  Devrimi’nin  AB  içerisinde  Kafkasya’da  otoriter  yönetimlerin  sona  yaklaştığının  işareti  olarak algılanmış olmasıdır. Son faktör ise;  AB’nin  Hazar’da  ki  kaynaklara  ve  Asya  ile  Avrupa  arasındaki  ulaşım  merkezi  olma  rolüne  önem  vermesidir.  Bölgede  önemli  hammadde  potansiyelinin  bulunması,  bölgenin  Avrupa  ile  Asya  ve  Uzakdoğu  arasında  önemli  bir  bağlantı  oluşturması,  AB’nin Kafkasya’ya olan ilgisini her zaman   sıcak tutacaktır.    Genişleme  süreci  devam  eden  AB’nin  her  yeni  üye  ile  enerji  rezervlerine  olan  ihtiyacın  giderek  artması;  TACIS  (Bağımsız  devletler  topluluğuna  teknik  yardım)  kapsamında  INOGATE  (Avrupa’ya  devletlerarası  petrol  ve  gaz  nakli)  projesinin  hayata  geçirilmesini  gündeme  getirmiştir.  AB’nin  bölgedeki  çıkarları  ekonomiktir.  AB  bu  politikalarla  Kafkasya  ile  olan  iletişimini   canlı  tutmayı,  özellikle  de  bölgenin  enerji  kaynaklarının  kullanılması  ve  dağılmasında  söz  sahibi  olmayı amaçlamaktadır. AB, Kafkas ülkeleri  ile  güçlü  bağlantılar  kurarak  uluslararası  sistemde  küresel  bir  aktör  olarak  sürekliliğini  ve  etkinliğini  korumayı  amaç  edinmektedir.    İran ve Kafkasya    Sovyetler  Birliği’nin  çöküşü  İran  açısından  kısmen  olumlu,  kısmen  olumsuz  ama  her  halükârda  önemli  sonuçlar  doğurmuştur.  Öncelikle İran’ın son üç yüz yıllık tarihinde  Tahran’ın  tehdit  kaynaklarının  başında  gelen  Rusya  ile  doğrudan  sınır  kalkmıştır.  Kafkasya’da yeni devletlerin ortaya çıkması  İran  için  önemli  ilgi  odaklarından  biri  olmuştur.  İran,  bu  yeni  devletlerin  ortaya  çıkışını  uluslararası  arenada  yalnızlıktan  kurtulma adına bir fırsat olarak görmüştür.   

37 Akademik Perspektif –2012’den Akılda Kalanlar


İran, Kafkasya  bölgesine  tam  kapasite  ile  etkin  olamamaktadır.  Bunun  en  büyük  nedeni  bölgede  ki  başat  gücün  Rusya  olmasıdır.  Diğer  faktör  İran’ın  bölge  ülkeleri ile ilişki düzeyinin düşük olmasıdır.  Bunların dışındaki faktörler ise;     Azerbaycan  açısından  mevcut  İslami rejimin İran bağlantısı,    İran’ın  ekonomik  durumu  ve  teknolojik yetersizliği,   Türkiye  –  İran,  ABD  –  Rusya  rekabetinin yansımaları,   Hazar’ın  statüsünün  belirlenmesidir.     Bu  dört  neden  devam  ettikçe  İran’ın  bölgeye  tam  kapasite  ile  müdahil  olması  hep sınırlı çerçevede olacaktır.    İran,  bölge  dışı  aktörler  olarak  tanımladığı  AB,  ABD  ve  NATO’nun  bölgedeki  yayılmasından  rahatsızlık  duymaktadır.  Kafkasya’da  ki  her  türlü  sıcak  çatışma  ve  kontrolsüz  istikrarsızlığın  kendi  milli  güvenliğini tehdit ettiğini düşünen İran, bu  çerçevede  her  türlü  çatışmaya  karşı  çıkmaktadır.    Çin ve Kafkasya    Çin, 21. yy.’da süper güç olma peşindedir.  Bu nedenle tek kutuplu dünya oluşumuna  karşı Rusya ile stratejik ortaklık kurmuştur.  Rusya  Federasyonu’nun  doğu  bölgeleri  dışında  Rusya  toprakları  üzerinde  özel  bir  çıkarı  olmayan  Çin,  Kuzey  Kafkasya  üzerinde  Rusya  Federasyonu’nun  belirlediği  çizgi  dahilinde  bir  politika  geliştirmektedir.  Ancak  Rusya’nın 

etkinliğinin azaldığı  Güney  Kafkasya’ya  Çin’in  ilgisi  giderek  artmaktadır.  Çin’in  Güney Kafkasya ve Kuzey Kafkasya için ayrı  politikalar  benimsemesi  iki  nedene  dayanmaktadır.     Çin,  Rusya’nın  Güney  Kafkasya’dan  çekilmesiyle  ekonomik,  siyasi,  askeri,  kültürel  vb.  konularda  boşalan  alanların  yalnızca  batı  ülkeleri  (AB,  ABD)  tarafından  doldurulmasından rahatsızdır.   Çin,  Kafkasya’nın  jeopolitik  ve  jeoekonomik  açıdan  önemli  bir  bölge  olduğunun  bilincindedir.  Bu  nedenle  Güney  Kafkasya’ya  müdahil  olmak  için  bölge  ile  ortak  dış  ticaret  hacmini  arttırmaya yönelik politikalar izlemektedir.     Çin’in  Güney  Kafkasya  politikası  Rusya  ile  paralel  olmasına  rağmen,  Rusya’dan  farklı  olarak  Çin,  Gürcistan’ın  toprak  bütünlüğünü desteklemektedir. Bu durum,  sorunları  BM  aracılığıyla  çözmek  isteyen  Gürcistan  için  çok  önemlidir.  Nitekim  Çin,  BM Güvenlik Konseyi daimi üyesidir.    Zayıf  siyasi  kültür,  milliyetçilik  sorunu,  ekonomik  problemler,  sınır  sorunları,  radikal  İslam  gibi  konular  bölgenin  çözülmeyi  bekleyen  başlıca  sorunlarıdır.  Bölgeye  büyük  güçler  tam  kapasiteyle  müdahil  olmak  ve  enerji  kaynaklarından  yararlanmak  istemektedir.  İşbirliğinin  kullanılarak  devletler  arasında  karşılıklı  çatışan  çıkarların  ortak  çıkarlara  dönüşmesi bölgenin gelişimine büyük katkı  sağlayacaktır.  Mustafa Güven  Atatürk Üniversitesi   Uluslararası İlişkiler Bölümü  

38 Akademik Perspektif –2012’den Akılda Kalanlar


İsrail: Değişen Ortadoğu’nun Değişmeyen Tek Ülkesi Volkan Türkmen  Yahudiler  Roma  İmparatorluğu’nun  Kudüs’ü  ele  geçirmesi  ve  ardından  üç  isyanı  bastırmasıyla  birlikte  dünyanın  çeşitli  merkezlerinde  yaşamlarını  sürdürdüler.    19.yüzyıla  doğru  Yahudilerin  devlet  kurma  düşüncesine  ilgiler  artmaya  başladı.  Buna  istianen  1897  yılında  İsviçre’nin  Basel  kentinde  bir  toplantı  yapıldı.  Toplantı  da  Dünya  Siyonist  Örgütü  kuruldu.  Kurulan  teşkilatın  başına  Theodore  Herzl  geçirildi  ki  kendisinin  Siyonizm üzerine  yoğun çalışmaları mevcuttur. Bundan sonraki aşama devletin nereye kurulacağıdır. Uganda  ismi ilke olarak geçmekte ancak kabul görmemiştir.  Kurulacak  olan  Siyonist  yönetime  bölge  Askeri,  ekonomi  ve  tarihi  koşullar  dikkate  alınmalıdır.  Zira  devlet  Böylece  askeri  açıdan  savunulabilir  ve  hem  de  ulusun  ekonomik  ihtiyacı  karşılanabilecektir.  Filistin  fikri  ortaya  çıkmıştır.  İlk  olarak  Osmanlı  Devleti  engeli  aşınmak  istenmiş  Theodore  herzl  ve  Abdülhamit  görüşmesinde  Abdülhamit  fikri  reddetmiş  ve gerekçesi olarak da şöyle demiştir: “Ben  bir karış dahi olsa da toprak satmam. Zira  bu  vatan  bana  değil,  milletime  aittir.  Milletim,  bu  imparatorluğu  kanlarını  dökerek  kazanmışlar  ve  yine  kanlarıyla  mahsuldar  kılmışlardır.  O  bizden  ayrılıp  uzaklaşmadan tekrar kanlarımızla örteriz.  Benim Suriye ve Filistin alaylarımın efradı  birer birer Plevne’de şehit düşmüşlerdir.  Bu  aşamalardan  sonra  İsrail  devleti  2.dünya  savaşı  sonrasın  da  1948  yılında  nüfusun  600.000  üzerine  çıkması  üzerine  1948  yılında  İsrail  Devleti  kurulmuştur.  Kuruluşundan  itibaren  dünya  üzerinde 

uluslararası arena  da  belirleyici  rol  oynayan devlet İsrail olacaktır.    İsrail  dış  politikasını  anlamak  için  öncelik  olarak  kuruluşunu  ve  prensiplerinin  neye  dayandığı  iyi  anlaşılmalıdır.  İsrail’in  Dış  Politika  sorunlarına  değinirsek  öncelik  olarak  Filistin  anlaşmazlığı,  Türkiye  İlişkileri,  İran  ile  ilişkileri  Uluslararası  Arenada en çok öne çıkan başlıklardır.    İsrail–Filistin anlaşmazlığı    İsrail  Filistin  anlaşmazlığı  tarihte  diplomat  eskiten dosya olarak da geçmektedir. İsrail  –  Filistin  anlaşmazlığı  temel  noktası  İsrail’in  kuruluşundan  itibaren  İsrail  devletinin  bölgenin  kendisine  ait  olduğu  iddiası üzerinde yatmaktadır. Başlıca temel  sorunlara  değinecek  olursak  Jerusalem  (Kudüs) statüsü, Yahudi yerleşim birimleri,  Filistin  devleti  sınırları  ve  Su  sorunu  çözümsüzlüğün  başlıca  sorunlarını  39

Akademik Perspektif –2012’den Akılda Kalanlar


oluşturmaktadır. Her  iki  devletin  de  belirlenen  çözümleri  kendi  çıkarları  açısından  sorun  olarak  görmesi  anlaşmazlığın  çözülmesi  konusunu  daha  derinlere  itmektedir.  Bunun  en  büyük  nedeni  her  iki  ülkenin  de  dine  dayalı  bir  yönetim  anlayışını  benimsemeleridir.  Sorunlara değinecek olursak,    1)  Yahudi  yerleşim  yerleri;  İsrail  işgali  sonucu  Filistin  topraklarında  Yahudiler  yerleşim  yerleri  konusunda  taviz  vermemektedirler.  1991  yılından  bu  yana  hızla  katlanarak  devam  eden  Yahudi  yerleşimleri  için  İsrail  taviz  vermemekte  bunun  yanı  sıra  işgal  altındaki  Filistin  topraklarında  ki  konut  projelerinde  barış  anlaşmasın  da  yer  almasını  istemektedir  İsrail  için  Yahudi  yerleşimleri  güvenlik  meselesi  olarak  görmektedir.  Barış  sürecinde  çözümsüzlüğü  oluşturan  nedenlerden  birisini  İsrail  kendi  kendine  üretmektedir.    2)Kudüs Statüsü; 3 büyük dinin buluştuğu  yer  olan  Kudüs  dünya  tarafından  paylaşılamayan  en  önemli  kutsal  mekân  olan  Kudüs  Arap  –  İsrail  arasında  ki  anlaşmazlığın  en  önemli  nedenlerinden  birisidir.  İsrail  Kudüs’ü  ebedi  başkenti  ilan  ederken  Filistinliler  ise  BM  242  sayılı  kararına  dayanarak  Doğu  Kudüs’ü  Filistin  devletinin  başkenti  olarak  savunmaktadır.  Her  iki  kesim  içinde  Kudüs  din  ve  kimlik  meselesi  olarak  görülmekte  ve  barış  sürecinin önünü tıkamaktadır    3)Filistin  Devletinin Sınırları;  Oluşturulacak  olan  Filistin  Devleti’nin  sınırları  aynı  zamanda  İsrail’in  sınırlarını  belirleyeceğinden  dolayı  İsrail‐  Filistin  arasında  ki  barış  görüşmelerinin  belirleyecektir.  1979  Kamp  David’de  Mısır  ile  1994  yılında  Ürdün  ile  yapılan  anlaşmayla  sınır  konusunu  çözen  İsrail,  Batı  Şeria’yı  1967’den  beri  işgal  altında  tutmaktadır.  BM  güvenlik  Konseyi’nin  242 

sayılı kararına  göre  İsrail  Filistin  sınırının  1967  savaşı  öncesi  olması  gerektiğini  belirtmiştir.  Ancak  İsrail  Doğu  Kudüs’ü  ilhak  ederek  İşgal  altında  tuttuğu  Batı  Şeria’ya  Yahudi  yerleşim  birimleri  kurarak  bir  ayrım  duvarı  inşa  etmektedir.  Bu  noktada  sınır  konusu  tam  olarak  çözümlenmesi  imkansız  hale  gelmiştir.  Sonuca  gelecek  olursak  İsrail–Filistin  çatışmasının  nedenleri  bellidir.  Bu  nedenler ortadan kalkmadıkça İsrail‐Filistin  meselesi  öyle  kolay  kolay  sonuçlanamaz.  Bu açıdan İsrail dış politikasının önemli bir  bütününü  oluşturan  Filistin  sorunu  İsrail’i  çıkmaza sürüklemektedir.    Türkiye –İsrail İlişkileri    İsrail‐  Türkiye  ilişkileri  28  Mart  1949  tarihinde Türkiye’nin İsrail’in bağımsızlığını  tanımasıyla  başladı.  Böylece  bundan  itibaren  ilişkiler  süregelen  inişli‐çıkışlı  bir  seyir  izlemektedir.  İsrail  için  Türkiye’nin  önemi  İsrail’i  tanıyan  ilk  Müslüman  ülke  olması  buna  mukabil  bölge  üzerinde  jeostratejik açıdan önemli bir konumda yer  almasıdır.  Tarihi  süreci  iyi  analiz  ettiğimiz  zaman  Türkler  ile  Yahudiler  arasında  sürdürülen  iyi  ilişkilerin  Türkiye‐İsrail  ilişkilerin  tesisinde  önemli  bir  rol  oynadığı  görülmektedir.  Türkiye  –  İsrail  ilişkilerinin  ilk  gerginliği  Bağdat  paktında  oluşmuş,  Türkiye  26  Kasım  1956’da  İsrail  ile  ilişkilerinin  temsil  düzeyini  maslahatgüzar  seviyesine düşürmüştür.    Ancak  1990’lı  yıllarda  ise  Türkiye  –  İsrail  ilişkiler diğer dönemlere göre farklıdır. İkili  ilişkiler  askeri,  siyasi  ve  ekonomik  olarak  büyük  bir  ivme  kazanmıştır.  Türkiye‐İsrail  Savunma  Sanayi  İşbirliği  Anlaşması  çerçevesinde  F‐4  ve  F‐16  uçaklarının  modernizasyonu  projesi  uygulamasını  başlatmıştır.  1998’de  Türkiye‐ABD‐İsrail  gemilerinin  katıldığı  Güvenilir  Denizkızı  (Reliant  Mermaid)  adını  taşıyan  arama‐ kurtarma tatbikatı icra edilmiştir.  40

Akademik Perspektif –2012’den Akılda Kalanlar


İkili ilişkilerin  güven  ve  memnuniyet  derecesinde  olması  2000’li  yıllardan  itibaren  düşmeye  başlamıştır.  İsrail  de  gerçekleşen  hükümet  değişikliği  sonucunda Arel Şaron hükümetinin Filistin  üzerinde  ki  şiddeti  arttırması  üzerine  Türkiye soykırım yapmakla suçlamıştır. Her  ne  kadar  siyasi  olarak  ilişkiler  gerginleşse  de  askeri  ve  ekonomik  olarak  ilişkiler  hep  üst  düzeyde  kalmıştır.  170  Türk  M‐60  tankının  modernizasyon  projesi  Başbakan  Ecevit’in  soykırım  suçlamasından  2  gün  önce,  30  Mart  2002’de  bir  İsrail  firmasına  verilmesi örneğinde görüldüğü gibi ilişkiler  sadece söylem düzeyinde kalmaktadır.    İlişkilerin  bozulmamasının  en  önemli  nedeni tarihten gelen Türkler ile Yahudiler  arasında  sürdürülen  iyi  ilişkilerdir.  Buna  rağmen  kimi  zaman  ikili  ilişkiler  istenildiği  gibi  gitmemektedir..  Davos  Ekonomik  Forumu’nda  “Gazze:  Ortadoğu’da  Barış  Modeli”  başlıklı  panelde  İsrail  Cumhurbaşkanı Sayın Şimon Perez İsraillin  haklı  olduğunu  söylemesi  üzerine  ‘’one  minute’’  krizi  yaşanmış  ve  Türkiye  Başbakanı  Sayın  Recep  Tayyip  Erdoğan  İsrail Cumhur başbakanına ciddi ve sert bir  tepki  göstermiştir.  Bundan  sonra  İsrail  –  Türkiye  ilişkileri  gerginleşmiş  Sayın  Başbakan  Recep  Tayyip  Erdoğan  Arap  dünyasında kahraman ilan edilmiştir.    Davos krizinden sonra 9 Türk vatandaşının  öldürülmesiyle  sonuçlanan  mavi  Marmara  olayı  sonucu  Türkiye  İsrail  ilişkileri  artık  geri  dönülmez  noktaya  ulaşmak  üzeredir. 

İsrail’in 9  Türk  vatandaşını  öldürerek  yaptığı  büyük  hata  sadece  Türkiye’nin  değil  dünya  kamuoyunda  da  İsrail’in  sert  bir  tepkiyle  karşılaşmasına  neden  olmuştur.  Cumhuriyet  tarihinde  ilk  defa  Türk  vatandaşı  siviller  düzenli  bir  ordu  tarafından katledilmiştir. Bunun neticesine  de Türkiye İsrail den özür beklemektedir.    Bugünkü  gelişmelerin  sorumlusunun  İsrail  hükümeti  olduğunun  altını  çizen  Davutoğlu,  İsrail  hükümetinin  gereken  adımları  atmadıkça  bu  noktadan  geri  dönülmesinin  söz  konusu  olmayacağını  ifade  etmiştir.  Sonuca  gelecek  olursak  tarihi  süzgeçten  geçirdiğimiz  İsrail  Türkiye  ilişkileri  zaman  zaman  ivme  kaybetse  de  İsrail’in  atacağı  doğru  hamlelerle  tekrardan yükselişe geçebilecektir. Türkiye  İsrail’e  sadece  özür  dilemesi  durumunda  tekrardan  ilişkilerin  gözden  geçirileceğinin  belirtisini zaten vermiştir. Türkiye bölgesel  bir güç olmasının yanı sıra İsrail ile tarihsel  sıkı  bir  bağı  mevcuttur.  Bu  bağ  Türk  ve  Yahudi  nüfusunun  birbirine  duyduğu  sempatiden  kaynaklanmış  Osmanlı  dan  itibaren  başlayan  samimiyet  hala  ekonomik  siyasi  ve  askeri  olarak  devam  etmektedir.  Neticesinde  İsrail‐Türkiye  ilişkileri  kısa  bir  süreliğine  de  olsa  durma  noktasındadır. Bu noktadan itibaren her iki  ülkenin  yaklaşımı   ilişkinin  seyrini  belirleyecektir.   

Volkan Türkmen  Trakya Üniversitesi   Uluslararası İlişkiler bölümü

41 Akademik Perspektif –2012’den Akılda Kalanlar


Yeni Dünya Düzeni, Avrusyacılık ve Rusya Mustafa Keskin  Sovyetlerin yıkılmasının ardından Rusya Federasyonu’nda dış politikanın saptanmasındaki  temel  argüman  “uluslararası  sistemdeki  belirsizlik”tir.  İkinci  Dünya  Savaşının  ardından  yaşanan iki kutuplu sistemden birinin yıkılmasıyla sona ermiş ve Soğuk Savaş’ın sona erdiği  söylemi egemen olmuştur. 

O

luşan yeni  ve  belirsiz  uluslararası  ortam, ABD tarafından tek kutuplu bir  “Yeni  Dünya  Düzeni”  inşa  edilmesini  gündeme  taşımış,  daha  istikrarlı  ve  daha  zengin  bir  dünya  oluşturulmasına  yönelik  umutlar  özellikle  ABD  siyaset  ve  bilim  çevrelerince çok sayıda taraftar bulmuştur.    Bunu yaparken de “Yeni Roma” adı altında  hegemonyasını  dünya  çapında  inşa  etmeye  çalışmıştır.  Bu  çerçevede  Fukuyama’nın “tarihin sonu” tezi realist bir  tınıyla  seslendirmeye  başlanmış,  insanlık  tarihinin  en  mükemmel  sloganlar  olan  “piyasa  ekonomisi,demokrasi  ve  insan  hakları”  ile  dünya  uygarlığının  ABD  merkezli ihracata başlanmıştır.    Bu  dönemde  “Yeni  Dünya  Düzeni”nin kurulabilmesi  için  gerek  George  Bush,  gerekse  Bill  Clinton  yönetimleri  uluslararası  işbirliğine  ve  uluslararası  örgütlerin  birleştirilmesine  yönelik  çabalar  harcamışlardır.  Nitekim  1990  yılındaki  1.Körfez  Savaşı’nda  BM 

tarafından verilen  yetkiyle,  ABD  önderliğinde  bu  zamana  kadar  dünya  tarihinde  görülmeyen  en  büyük  koalisyon  oluşturulmuştur.    Diğer yandan “Yeni Dünya Düzeni” sloganı  ABD  dışındakiler  tarafından  oldukça  olumsuz  olarak  algılanmış,  ABD’nin  diğer  devletlerin  rızasını  ve  desteğini  alarak  hareket  etmesi  daha  da  önemli  hale  gelmiştir.    Bu dönemin aslında çok kutuplu mu yoksa  tek kutuplu mu olduğu noktasında önemli  tartışmalar  yaşanmıştur.  Ancak  süreç  ilerledikçe  şu  anlaşılmıştır  ki,  ABD’nin  tek  süper  güç  ya  da  tek  küresel  güç  olarak  tanımlanması  tamamıyla  doğru  bir  kodlama  değildir.  ABD  askeri  anlamda  tek  süper  güç  olmasına  karşın,  ABD’nin  tek  kutup  olduğundan  dem  vurmak  söz  konusu değildir.    Askeri  güç  olmak  olmak,  dünyanın  tek  sahibi  olmak  demek  değildir.  Bu  anlamda  42

Akademik Perspektif –2012’den Akılda Kalanlar


devletler arasında  belirleyici  bir  güç  olan  ekonomi  de,  en  az  askeri  güç  unsurları  kadar  etkili  bir  silahtır.  Nitekim  ABD;  ticaret,  finansal  düzenlemeler  benzeri  taleplerini  AB,  Japonya,  Çin  gibi  devlerle  uzlaşma  sağlamadan  gerçekleştirememektedir.  Enerji  gibi  hassas  bir  konuda  Rusya  gibi  bölgesel  bir  güçle  istişare  yapmaksızın  net  politikalar  ortaya koyamamaktadır.    Gelinen  noktada  Soğuk  Savaş  sonrası  uluslararası  düzen,  “3  boyutlu  bir  satranç  tahtası” modeli üzerinde şekillenmektedir.  Buna  göre,  yeni  sistemin  tek  hamisi  ABD  değildir,  süper  güç  olma  kriterleri  askeri  güç  unsurlarına  sahip  olmakla  sınırlı  değildir.  Son  olarak  yeni  uluslararası  düzende,  potansiyeli  olan  bütün  aktörler  söz sahibi olabilirler.    AvRusyacılık ve Rusya    İlk  kez   1904’te  İngiliz  coğrafyacı  Sir  Halford  Mackinder’in  kuramına  göre,  “heartland”  dünyanın  en  büyük  doğal  kalesidir.  Buraya  egemen  olan  dünyaya  egemen  olur  görüşü  hakimdir.  Bu  yaklaşıma  göre;  Doğu  Avrupa’dan  başlayarak,  tüm  Avrasya’yı  “hertland”  içine  alan  Mackinder,  1943’te  Lena  nehrinin  doğusunu  bu  merkez  bölgeden  çıkararak,  neredeyse  günümüzde  “enerji  savaşımları”nın  yaşandığı  bir  coğrafyayla  sınırlamıştır.  Sonuç  olarak  bir  kısmı  Rusya  Federasyonu  içinde  kalan  ve  bir  kısmı  da  SSCB’den ayrılarak Rusya Federasyonu’nun  komşusu  haline  gelen  Orta  Asya‐Hazar  bölgesi  dünyanın  “yeni  enerji  merkezi”  ve  “yeni  böyük  oyun”  sahnesine  dönüşmüştür.    Rusya’nın  1990’lardaki  fotoğrafına  baktığımızda  dağılma,  ekonomik  ve  toplumsal  bir  çözülme  ve  bunlara  paralel  olarak  uluslararası  dönüşüme  ayak 

uydurma gibi  kavramlar  belirginleşmektedir.    Putin ve Şahlanış    Özellikle  Yeltsin  bu  büyük  dönüşüm  sürecinde,  devletin  bekasını  garantileme,  toprak  bütünlüğü  ve  egemenliğin  tesisi  gibi konularla ilgilenmiştir.    Rusya  güçlü  bir  başkanlık  sistemiyle  yönetilmektedir.  Nitekim  Yeltsin’in  ardından 26 Mart 2000’de ilk turda yüzde  53 oy alan Putin güçlü başkanlık koltuğuna  oturmuştur.    1990’larda iç politikada yaşanan Atlantikçi‐ Avrasyacı  çekişmesi,  Putin’in  iktidara  gelmesiyle  sona  ermiştir.  Putin  deyim  yerindeyse  bir  sentez  oluşturmaya  çabalamıştır.  2001  yılbaşında  eski  Sovyet  ulusal  marşını  tekrar  kabül  edip  ona  yeni  sözler  yazdırmıştır;  devletin  resmi  bayrağını  Çarlık  Rusya’sının  üç  renkli  bayrağı  olarak  belirlemiş,  ordunun  bayrağını  kızıl  bırakmıştır.  Sovyet  döneminin  her  şeyinden  nefret  ettiğini  gizlemeyen  Yeltsin’in  aksine,  Putin  Sovyet  vatanseverliğini  Rusya  için  geri  getirmeye  çabalamıştır.  Bu  çerçevede  “Her  kim  ki  Sovyetler Birliğinin çöküşünden üzülmüyor,  onun  kalbi  yoktur;  her  kim  ki  onu  eski  şekliyle  canlandırmak  istiyor,  onun  aklı  yoktur.”  diyerek  pratik  ve  pragmatik  bir  yaklaşım ortaya koymaktadır.    Dağılmayla  beraber,  Rusya  ekonomik  anlamda  dibe  vurmuştur.  Ancak  2000’lere  geldiğinde  enerji  fiyatlarındaki  artış  tam  tersi  bir  etki  yaratmıştır.  Bura  etkili  olan  unsur  petrol  fiyatlarındaki  büyük  artıştır.  Ancak  üzerinde  durulması  gereken  bir  diğer  unsur,  burada  uygulanan  akılcı  politikalardır.  Temmuz  2000’de  kabul  edilen 10 yıllık Ekonomik Program’la Rusya  Federasyonu  bir  çerçeve  programı  ortaya  koymuştur.  Bu  program  çerçevesinde  bir  43

Akademik Perspektif –2012’den Akılda Kalanlar


yandan IMF’ye ve Paris Klübü’ne olan tüm  borçlar  ödenerek  ülke  üzerindeki  yabancı  baskılar  azaltılmış,  yolsuzluklara   ve  oligarklarla  savaşım  yardımıyla  vergilendirme  sağlanarak  halka  yarar  ve  güçlü halk desteği sağlamlaştırılmıştır.    Putin  ekonomik  mekanizmayı  sağlamlaştırmış, bu çerçevede yükümlülük  altına sokabilecek uluslararası anlaşmalara  ulusal  çıkar  çerçevesinde  açıkça  karşı  çıkmıştır.  İzlenen  politikalar  sayesinde  2006’da  Rusya  dünyanın  12.  büyük  ekonomisi  olmuştur.  Ticaret  fazlası  120  milyar  doları  aşmış;  bütçe  fazlası  önemli  ölçüde artış göstermiştir.    Sonuç  olarak,  Putin’in  hedefi  çağdaş  ekonomik  bir  yapı  kurmak,  ekonomide  oligarşik yapıyı kırmak, enerji kaynaklarının  ulusal  çıkarlara  hizmet  etmesini  sağlamak  ve  Rusya’yı  dünyadaki  eski  gücüne   kavuşturmasını sağlamak olmuştur.    Sonuç    ABD uluslararası sistemdeki gelişmeleri tek  başına  yönlendirmede  yetenek  ve  irade  sahibi  tek  devlet  değildir.  Bu  anlamda  Rusya  bölgesel  bir  güç  olarak  ABD  karşısında  dengeleyici  bir  güçtür.  21.   

Yüzyılda ABD’yi  nükleer  anlamda  tehdit  edebilecek ve dengeleyebilecek en önemli  güç  yine  Rusya’dır.  Bu  durum  ve  dengeleme  sadece  nükleer  anlamda  değildir.  Rusya  Sahip  olduğu  ve  denetimi  altında  tuttuğu  enerji  kaynaklarıyla  dünya  enerji  fiyatlarını  belirleyen  devletlerin  başında  gelmektedir.  Buna  ek  olarak  dünyanın  en  büyük  coğrafyasına  sahil  olması da önemli bir olaydır. Bu çerçevede  Rusya  AB  ülkeleri  üzerinde  de  etki  sahibidir.  Kafkaslar  ve  Avrasya  coğrafyasında  başat  güçtür.  Dolayısıyla  Rusya  söz  konusu  olduğunda  bir  “bölgeden” değil, “bölgelerden” söz etmek  gerekir.  Putin’in  Papa  Jean  Paul’la  görüşmeleri,  16.  Benedikt  ile  görüşmeleri  o  dönemde  dünya  basınında  ve  gündeminde  önemli  bir  yer  tutmuştu  hatırlanırsa.  Bu  açıdan  Rusya,  Avrupa’da  da,  Kafkaslarda  da,  Ortadoğu’da  da,  Uzak  Doğu’da da bölgesel bir güçtür.  Ancak bu  bölgesel  güç  anlayışının  vitesi  oldukça  yüksektir  ve  manevra  alanı  oldukça  geniştir.  Bu  da  göz  ardı  edilmemesi  gereken önemli bir unsurdur.    Mustafa Keskin  Kocaeli Üniversitesi  Uluslararası İlişkiler Bölümü 

 

44 Akademik Perspektif –2012’den Akılda Kalanlar


Fikir Çilesi: Asrımız ve Biz Muharrem Ahmetoğlu  Çağımız insanı bir yönüyle topaldır. 19. asrın vulgar/kaba maddecilik takıntısı ile boğuşan  ve içerisinde boğulan, 20. asrın yıpratıcı, sendeleyici olayları karşısında sarsılan eski dünya  insanı  tipolojisi;  21.  asırda  kendini  toparlayamadan,  zihnini  bulanıklığını  gideremeden,  yerini,  yeni  dünya  insanı  tipolojisine  devredivermiştir.  Söz  konusu  devrediş,  zaman  ve  mekân  cihetiyle  kısa  ve  sathî,  mana  ve  etki  cihetiyle  derunî  ve  kuşatıcıdır.  Yine  aynı  acı  devrediş, insanın topal kalan ama asıl olması gereken yönünü, manevî yönünü işaret eder.  İkinci  bin  yıla  girişimiz  on  yılı  aşmış  bulunuyor.  Ardımıza  dönüp  baktığımızda  geldiğimiz  veya  vardığımız  noktanın  düne  nazaran  daha  huzur  verici  olduğunu  söylemek,  teptiğimiz  onca yola, çektiğimiz olanca zahmete rağmen, akla kâbil değil. 

Y

eni ve  modern  insan,  ruhundan  soyunmuş,  bedeni  ile  onun  arzuları  arasında  sıkışıp  kalmış,  hezeyanlarından  sürekli  üretmek  ve  o  ölçüde  tüketmek  düstûruna  dayanarak  kurtulma  telaşına  düşmüş,  fikrî  mülâhazalardan  alabildiğine  uzak,  idealsiz  veya  köhnemiş  idealleriyle  var  olma  mücadelesine  giren,  kafa‐kalp‐ beden üçleminin nisbetsiz gelişimine engel  olamayan,  hakîkati  duyma  tahammülü  gösteremeyen,  bütün  bu  sayılanların  ve  daha  nicelerinin  farkına  dahi  varamayan  insandır.  Yeni  ve  modern  insana  rağmen  var  olma  mücadelesi  vermek,  hakiki  bir  inanç,  kuvvetli  bir  direnç  ister.  Bahsettiğimiz  “var  olma  mücadelesi”,  maddi  ve  müşâhhas  olmaktan  bir  hayli  uzaktır ve fikri tekâmülü ifade etmektedir.    Peki,  fikri  tekâmül  ve  beynin  zonk  zonk  zonklaması,  sızlaması  neden  gereklidir? 

Daha ileri  bir  düşünce  olarak  ise  şöyle  sorulabilir:  Fikir  çilesi  çekmek  gerekli  midir?  İnsanoğlu  ürettikçe  var  olmuş,  var  oldukça  üretmiştir.  Çağımızda  ise  bu  çark/tarihsel  gerçeklik  tersine  dönmüş,  tepetaklak  olmuştur.  Tüketmek,  bitince  yine  tüketmek  günümüz  insanını  veciz  bir  şekilde  bizlere  anlatır.  Telaşla  birleşen  tüketim  arzusu  maddi  olanı  tükettiği  gibi;  ilişkileri,  duyguları,  zihinleri  ve  fikirleri  kısaca  manevi  olanı  da  tüketmekte,  onarılamaz  hasarlar  bırakacak  şekliyle  görünmeyen  yanımızı  sinsice  kemirmektedir.  Modern  insanımızın  mülâhazaya,  murâkabeye,  ruhunun  olgunluk  merhalelerini  bir  bir  aştırıcı  tefekküre  ayıracak  vakti  yoktur  ve  kalmamıştır.  O  sürekli  bir  yerlere  yetişme  telaşındadır.  Evine  bir  önce  varma,  bir  an  evvel  yatağına  girip  uyuma,  sabah  telaşla  kalkarak  işine  yetişme  çabasındadır  ve  45

Akademik Perspektif –2012’den Akılda Kalanlar


bıktırıcı kısır  döngü  birileri  dur  değinceye  dek, her yeni gün tazelenmeye mecbur ve  muhtaçtır. Bir mütefekkirimiz medeniyetin  yeni halini şöyle izah etmektedir:    “Medeniyetin  en  büyük  yasağı  durup  dinlenmektir;  fakat  dinlenmeye  müsaade  etmediği  gibi  yorulmayı  da  affetmeyen  bugünkü  çelik  medeniyet,  bizden  çelik  bir  bünye  istiyor  ve  vücutlarımızı  da  endüstrinin  muhtelif  aksamı  haline  sokmaya çalışıyor.”    “Fikir”  denen  mücerret  kavram,  çilesiyle  birlikte  var  olabilmektedir.  Emek  ister,  çaba gerektirir. Bir dert ile hem hal olmayı  şart  koşar,  kapılarını  her  isteyene  açmaz.  Uyutmaz  adamı,  beyni  içer  her  gece!  Anlatılamaz  elbette,  yaşanması  tadına  varmak  için  bir  yol  olabilir  sadece.  Batı  tandanslı  insan  modeli  ve  onun  kötü/beceriksiz  yerel  taklitçileri  bunca  zahmeti  göze  almaktan  ictinâb  etmekte;  hazır  olanın,  kolay  bulunanın  peşine  düşmektedirler.  Bu  iç  burkucu  tablo,  21.  asrın  olanca  debdebesine,  ihtişamına  (!)  rağmen  hakikatte  yoksulluğunun,  çaresizliğinin,  çürümüşlüğünün,  suallere  cevap  olamayışının,  kendini  hiçlikte  ve  yoklukta  tanımlayışının  gerçek  bir  fotoğrafıdır.    Toplumumuzun  çözülememiş,  kronikleşmiş,  tekrar  tekrar  ele  almaktan  yontulmuş  ve  incelmiş  nice  mes’elelerinin  olduğu  varittir.  Yaşanan  olayların  temelinde  de,  çözümünde  de  insan  faktörü  ön  plana  çıkmaktadır.   Lakin;  asrımızın  bize  dikte  ettiği  yeni  kimlik,  bırakınız  sorunların  çözümünde  ön  aktör  olmayı,  kendi  benlik  kavgasını  verip  etrafına  bakabilecek  ufuktan  dahi  yoksundur.  Yeni  kimlik  ve  unsurları  “antroposantrizm (insan‐merkezli  görüş)”  etrafında  çerçevelenmiştir.  “Benlik”  kavramına  defaatle  yapılan  vurgu,  bu  kimliği  güçlendirmekte,  tabii  olarak, 

“senlik/öteki” kavramını,  var  olmak,  kendini  kanıtlamak  gayretiyle  karşısına  almaktadır.  Hesapsız  girişilen  böylesi  bir  mücadele,  rasyonel‐modern  insan  için  kalabalıklar  içinde  yalnız  kalmakla  sonuçlanmaktadır.  Baş  başa  kalınan  yalnızlık  zaman  zaman  ve  yer  yer  farklı  grup  veya  cemaatlere  kendisini  tevdi  etse  de,  esas  itibariyle  ölçüyü  her  sahada  kaçırmanın  habercisi  de  olabiliyor.  Bir  kişi  kalbî,  zihnî  ve  manevî  yönden  ne  derece  zayıf ve yetersiz ise kendini dışa vurumu o  ölçüde  şiddetli  olacaktır.  Etrafımızda  gördüğümüz modern asrımızın (!) dahi çok  ötelerinde  yaşayan  mutasyona  uğramış  tipler  yukarıdaki  çıkarıma  ne  güzel  misallerdir.    21.  asır  tefekkür  asrıdır,  öyle  olmalıdır.  Bütün  ilmi  sahalarda  ve  girilen  ilişkilerde  hedeflenenler;  sabırla,  tevekkülle  gergef  gergef işlenerek olgunlaştırılmalıdır. Bu bir  zaruret halini almıştır. Kâinatı ve yaratılanı  yeniden  anlamaya/anlamlandırmaya  şiddetle  ihtiyacımız  vardır.  Her  yeni  gün  tazelenmek  ve  zihnimizdeki  bizi  biz  yapan  değerleri  yeniden  üretmek  meşakkatli  bir  süreç olsa da, bizlere sunulan modern/sunî  kimliği  reddetmek  ve  aslına  sadık  kalmak  adına  tarihî  sorumluluğumuzu  yerine  getirmek  ertelenemez  bir  borç  halini  almıştır.  Köhnemiş  dimağlara,  boşalmış/mühürlenmiş  gönüllere  inat,  ebedî  saadetin  hasretkeş  yolcuları/arzulayıcıları  üzerlerine  tevdî  edilen tarihî sorumluluğu yerine getirmeye  muktedirdirler. Yığınla benliğin salyalarının  üzerimize  aktığı  modern  çağda,  sabırla  ve  ülfetle  girilecek  tefekkür  ikliminde  kalmak  ve  fikrin  huzur  veren  çilesini  çekmek,  bizi  tanımlamak  adına  ödenecek  asgarî  bedel  değil midir?  Muharrem Ahmetoğlu  Hacettepe Üniversitesi  Uluslararası İlişkiler Bölümü

46 Akademik Perspektif –2012’den Akılda Kalanlar


Avrupa Birleşik Devletleri İmdat Özen  Özellikle  Yunanistan’ın  ve  ardından  Euro  bölgesinin  genel  anlamda  içerisinde  bulunmuş  olduğu  ekonomik  kriz  Avrupa  Birliği’nin  sonunun  yaklaşmakta  olduğu  anlamına  mı  gelmektedir? Bu sorunun cevabını tam olarak vermek şu an itibari ile mümkün olmasa da,  şunu açıklıkla ifade edebiliriz ki,  bu gibi, Avrupa Birliği’nin sonunun geldiğini dile getiren  söylemler ne ilktir ne de son olacaktır. 

T

he Economist dergisi, Avrupa Birliği’nin  ölümünün  yaklaşmakta  olduğu  haberlerini  1957  Roma  antlaşmasından  beri  yayınlamasına  rağmen,  Avrupa  Birliği  önüne  çıkan  engelleri  bir  şekilde  aşmayı  başarıp 1950’lerdeki 6 ülkeden oluşan üye  sayısını  2007  itibari  ile  son  olarak  Bulgaristan  ve  Romanya’nın  da  katılımıyla  27’ye  çıkarmayı  ve  istikrarlı  gelişimini  sürdürmeyi başarmıştır.    Globalleşmenin  ve  dolayısıyla  da  dünya  ülkelerinin  ekonomik  ve  finansal  sistemlerinin  tamamen  iç  içe  olduğu  bu  dönemde,  tüm  dünya  çapında  etkisini  hissettirmekte olan ekonomik krizin AB’nin  sonunun yaklaştığı olarak görülmesi büyük  bir  hatadır.  Elbette  ki,  ekonomik  krizin  Avrupa’da  ve  özellikle  Euro  bölgesinde  yapmış  olduğu  olumsuz  etkiler  dolayısı  ile  AB’nin liderliğinin eleştirilmesi gerektiği ve  Euro konusunda muhtemel bir yıkımın söz  konusu  olabileceği  görüşlerinde  hemfikirim.  Ancak,  tüm  bu  olumsuzlukları 

AB’nin sonunun  habercisi  olarak  görmek  büyük  bir  hatadır.  AB’nin  veya  eski  tabiri  ile  Avrupa  Ekonomik  Topluluğunun  öldü,  ölüyor  veya  komadadır  söylentilerine  inatla  yaşamına  yıllardır  devam  etmesi  ve  de gün geçtikçe güçlenmesinin bu fikrimin  doğruluğunu kanıtladığı görüşündeyim.    Peki,  bu  durumda  AB  nedir?  AB’nin  gelecekten beklentileri nelerdir?    Avrupa  Birliği,  ikinci  dünya  savaşının  sonuna  kadar  Avrupa  kıtasında  birbiri  ile  çeşitli sebepler dolayısı ile sürekli savaşmış  olan  toplumların,  ülkelerin  geçmişe  bir  çizgi çekip, barış dolu ve zengin bir Avrupa  için  masaya  oturmalarının  bir  ürünüdür.  Jean  Monnet’in  resmi  anlamda  öncülüğünü  ettiği  Avrupa’yı  birleştirme  fikri  1951  Paris  Antlaşması  ile  resmiyet  kazanmıştır.  İlk  etapta  Fransa,  Batı  Almanya,  İtalya,  Belçika,  Hollanda  ve  Lüksemburg  gibi  ülkelerin  imzaları  ile  oluşturulmuş ve de AB’nin ilk isimlerinden  47

Akademik Perspektif –2012’den Akılda Kalanlar


olan Avrupa  Kömür  ve  Çelik  Topluluğu,  zamanla  isim  değiştirip,  Avrupa  Ekonomik  Topluluğu  ve  son  olarak  Maastricht  antlaşması  ile  Avrupa  Birliği  olarak  karşımıza çıkmıştır.    Avrupa  Birliği’nin  gelecekten  beklentisi,  “Avrupa  Birleşik  Devletleri”  rüyasını  gerçekleştirip,  globalleşen  dünyada  şu  an  itibari  ile  tek  süper  güç  olan  Amerika  Birleşik Devletleri karşısında güçlü bir dost  aynı  zamanda  rakip  olmaktır.  Avrupalılar,  “Avrupa Birleşik Devletleri” rüyasını tarihin  derinliklerinden bu yana sürekli yaşamışlar  ve  gerçekleştirmeye  çalışmışlardır…  İkinci  Dünya Savaşı sonrasında, milliyetçiliğin bir  kenara  bırakılıp,  karşılıklı  çıkarlar  doğrultusunda  bölgesel  dayanışmanın  kucaklanması  gerektiğine  duyulan  inanç  perçinleşmiş  ve  de  ekonomik  çıkarlara  dayalı  olarak  kurulmuş  olan  AB,  günümüz  itibari  ile  politik  bir  birliğe  dönüşmüştür.  İkinci  dünya  savaşı  öncesinde  Avrupa  Birleşik  Devletleri  rüyasının  Avrupalılarca  benimsendiğini  gösteren  en  güzel  örneklerden  biri  Fransız  yazar  ve  şair  Victor  Hugo’nun  1848’de  dile  getirmiş  olduğu şu cümlelerde yatmaktadır.    “Kendilerine  özgü  hususiyeti…  veya  olağanüstü  orijinalliği  kaybetmeden,  Avrupa  milletleri  bir  gün  daha  yüce  bir  birliğe dönüşecekler ve Avrupa Cemiyetini  oluşturacaklardır…Böylece,  Amerika  Birleşik  Devletleri  ve  Avrupa  Birleşik  Devletleri  olmak  üzere,  okyanuslar  ötesindeki  iki  olağanüstü  grubun  birbirine  ellerini uzattığı müşahede edilecektir.”    Bu  bakımdan  da  Avrupa  Birliği  düşüncesi  her  ne  kadar  ekonomik  sebepler  dolayısı  ile  yaşama  geçirilmişse  de,  bunun  altında  yatan  temel  sebep  güçlü  bir  politik  birlik  oluşturup,  ikinci  bir  süper  güç  olarak  dünya  sahnesinde  yer  almaktır.  Avrupa  Birliği’nin  geçmişine  azıcık  göz  atarsak,  şunu  açık  ve  net  olarak  görebiliriz  ki, 

Avrupa Birliği  devletleri  her  ne  kadar  zaman  zaman  aralarında  sorunlar  yaşamış  olsalar da, bu sorunlar kısa vadeli olmuş ve  de değişik alternatiflerle bir şekilde tatlıya  bağlanıp  çözüme  kavuşturulmuştur.  Bunu  özellikle,  AB  ülkelerinin  aralarında  yapmış  oldukları  antlaşmalara  vermiş  oldukları  tepkilerde  gözlemek  mümkündür.  Belli  antlaşmalar,  yapılan  milli  referandumlar  sonucunda ilk etapta ret gördüyse de, çok  zaman  kaybetmeden  yapılan  ikinci  referandumlar ile kabul görmüştür.    Örneğin,  Danimarka  halkı  1992  yılında  Maastricht  antlaşmasına  “hayır”  dediği  halde,  1993’teki  ikinci  referandumla  aynı  antlaşmaya  kabul  cevabı  vermiştir.  Yine  aynı  şekilde,  2008  yılında  Lizbon  antlaşmasına  “hayır”  diyen  İrlanda  halkı,  2009  yılındaki  ikinci  referandum  sonucunda  bu  antlaşmaya  onay  vermiştir.  Çoğaltabileceğimiz  bu  örneklerde  görüldüğü gibi, Avrupa Devletleri, “Avrupa  Birleşik  Devletleri”ni  kurma  konusunda  kararlıdırlar.    Tüm  çekişmelere  rağmen,  Almanya  ve  Fransa,  Yunanistan’a  maddi  desteği  sürdürmüşlerdir.  Şunu  hiçbir  zaman  unutmamalıyız  ki,  Avrupa  Birliği  devletleri  birliğe  sadece  ekonomik  bir  birlik  olarak  bakmamaktadır.  Ekonomik  birlikten  ziyade,  kendilerini  politik  bir  birlik  olarak  gördükleri  için  de  karşılarına  çıkan  tüm  engelleri  tek  tek  aşıp,  Avrupa  Birleşik  Devletleri’ni kurma konusunda istikrarlı bir  şekilde  yollarına  devam  etmektedirler.  Politik  birlik  anlayışı  da  Avrupa  Birliği’nin  kolay kolay sarsılamayacağının bir delilidir.  Aksi  takdirde,  ekonomik  çıkarları  sarsılan  Avrupa  devletleri  niçin  hala  Yunanistan’ı  birlikte  tutmak  için  tüm  gayretleri  göstermektedirler?    İngiltere  eski  başbakanı  Tony  Blair’in  şu  sözleri  Avrupa  Birleşik  Devletleri’nin  kurulması konusundaki kararlılığın delilidir:  48

Akademik Perspektif –2012’den Akılda Kalanlar


“Şu anda  dünyanın  yeni  bir  süper  gücünü  inşa  etmekteyiz.  Avrupa  Birliği,  müşterek  gücün,  zenginliğin  ve  tesirli  olmanın  projesidir.  Birbirinden  ayrı  bu  milletleri  daha  kudretli  yapan  şey  bu  müşterek  güçtür.  Bu  güç,  Avrupa  Birliği’ni  bir  bütün  olarak  global  bir  güç  haline  getirecektir.  Yalın  bir  dille  ifade  etmek  gerekirse,  Amerika Birleşik Devletleri günümüzün tek  süper gücüdür.    Fakat  şu  bir  gerçektir  ki,  tek  bir  süper  gücün  varlığı  dünyanın  doğası  gereğince  sağlıklı  değildir.  Avrupa’nın  birleştirilmek  istenmesinin altında yatan temel sebep de  budur.  Avrupa  milletleri  olarak  birlikte  çalıştığımız  sürece,  Avrupa  Birliği  Amerika  Birleşik  Devletleri’ne  eşit  ikinci  bir  süper  güç  ve  ortak  olarak  ayakta  kalabilir.  Dünyanın  böyle  ikinci  bir  güce  şu  anda  ihtiyacı vardır.”    Peki,  tüm  bunlar  göz  önüne  alındığında,  Avrupa’nın  geleceği  hakkında  ne  söylenebilir?    Avrupa  Birliği,  şu  anki  politik  özellikleri  ve  yapısı  dolayısı  ile  daha  çok  konfederal  bir  sistemi  andırsa  da  AB  politikacılarının  gerçekleşmesi  için  çaba sarf  ettikleri  rüya,  Amerika Birleşik Devletleri’nde olduğu gibi  Avrupa’yı  federalizme  dönüştürüp  AB  çatısı altında, ulusal gücün ötesinde bir güç  ile  yönetmektir.  Böylece  Avrupa  Birliği  içerisindeki  her  ülke,  Amerika  Birleşik  Devletleri’nin  eyaletlerine  benzer  bir  konumuna  dönüşecek  ve  de  zamanla  İngiliz,  Fransız,  İspanyol  vs.  kimlikleri  önemini  yitirip,  tek  bir  kimlik  olan  “Avrupalı” kimliği ortaya çıkacaktır. Lizbon  antlaşması,  herhangi  bir  Avrupa  Birliği  ülkesi  uyruklu  olan  bir  bireyin  aynı  zamanda  Avrupa  Birliği  vatandaşı  olduğunu dile getirmektedir. Bu bakımdan  da, şunu net bir şekilde ifade edebiliriz ki,  Avrupa federal bir sisteme geçme yolunda 

emin adımlar  ile  yürümektedir.  Federal  sisteme  geçiş  konusunda  daha  birçok  çalışmaları  olmuştur…  Örneğin,  her  ne  kadar  AB  içerisindeki  her  ülkenin  kendine  ait  bir  bayrağı,  milli  marşı,  yüce  divanı,  parlamentosu  olsa  da  ulusal  gücün  ötesinde bir güç olan AB’nin de kendine ait  bir  bayrağı,  milli  marşı,  Avrupa  Adalet  Divanı (ECJ, European Court of Justice), ve  parlamentosu  mevcuttur.  Bu  örnekler  daha da çoğaltılabilir…    Avrupa  Birliği  ülkeleri  arasında  zaman  zaman  bazı  anlaşmazlıklar  gündeme  geliyor  olsa  da  bunu  AB’nin,  gerçekleştirilmek  istenen  “Avrupa  Birleşik  Devletleri” rüyasının veya federal sistemin  sonu  olarak  görmek  doğru  bir  tespit  değildir.  Şu  an  itibari  ile  AB’nin  tüm  bu  ideallerini  gerçekleştirip  gerçekleştire‐  meyeceğini kesin olarak ifade etmek doğru  olmasa  da  şu  bir  gerçektir  ki  AB  idealleri  doğrultusunda emin adımlar atmaktadır ve  de şu ana kadar bu yolda büyük başarılara  imza  atmıştır.  İngiltere’ye  karşı  savaşıp,  1776’da  bağımsızlıklarını  ilan  eden  13  Amerikan  kolonisinin  bile  konfederalizmden  federalizme  geçişleri  çok da kolay bir şekilde gerçekleşmemiştir.  Kaldı  ki  bu  koloniler  aynı  düşmana  karşı  kan  dökmüş,  ortak  bir  dili  (İngilizce),  dini  (Protestan  Hristiyanlık),  kültürü  ve  tarihi  bünyelerinde  barındırmışlardır.  Diğer  taraftan,  AB  içerisindeki  toplumlar  ikinci  dünya  savaşının  sonuna  kadar  sürekli  birbirleri  ile  savaşmışlar  ve  birbirlerinin  kanını  dökmüşlerdir.  Bu  bakımdan  ortak  bir tarihe, dile, dine (Hıristiyanlığın değişik  kolları), kültüre ve tarihe sahip olmayan bu  AB  ülkelerinin  tek  bir  millet  olmaları,  federal  sistemi  ve  “Avrupa  Birleşik  Devletleri”  idealini  gerçekleştirmeleri  muhakkak  ki  bu  13  Amerikan  kolonisinin  tek  bir  millet  durumuna  gelmelerinden,  federal  sistemlerini  inşa  etmelerinden  ve  “Amerika  Birleşik  Devletleri”ni 

49 Akademik Perspektif –2012’den Akılda Kalanlar


kurmalarından çok daha meşakkatli olacak  ve daha fazla zaman alacaktır. 

tarih sahnesinde alacağı yerin inşasına hızlı  bir şekilde devam etmektedir…   

Şartlar ne  olursa  olsun,  AB  ideallerinde  kararlıdır  ve  ikinci  bir  süper  güç  olarak 

Dr. İmdat Özen  Washington University in St. Louis  Political Science and International Affairs                  

                        50 Akademik Perspektif –2012’den Akılda Kalanlar


Dış Politikamız ve Türk Dünyası Necip Yıldırım  Türkiye, son on yılda, hiçbir zaman olmadığı kadar aktif ve dinamik bir dış politika izliyor.  Balkanlar,  Kafkaslar,  Avrupa,  Orta  Doğu  ve  hatta  Afrika  bölgelerinde  kayda  değer  mesafeler  kat  edildi.  Suriye  krizinden  dolayı  meydana  gelen  bölgesel  şartlar  sayılmazsa,  Türkiye’nin  dış  politikası  genel  olarak  başarılı  sayılmalıdır.  Türkiye’nin  siyasi,  iktisadi  ve  insani bakımdan on yıl öncesine nazaran daha iyi bir konumda olduğu tartışılmaz. Bilhassa  Osmanlı  döneminde  aynı  bayrak  altında  yaşadığımız  için,  Balkanlar  ve  Arap  memleketleriyle yakın münasebetler tesis etmemiz kaçınılmazdır.  Türkiye  dış  politikasının  en  “başarısız”  olduğu  alan  Türk  Dünyasıdır.  Söz  konusu  başarısız  siyasetin  sebebi  olarak  pek  çok  ihtimal dile getirilmektedir:    ‐Türkiye’nin  bölgede  başarılı  olmak  adına  yeterli  derecede  kaynak  ve  enstrümana  sahip olmadığı;    ‐Türk  Cumhuriyetlerinde  iktidarda  olanların  eski  komünist  mantaliteden  kurtulamadıkları  ve  dolayısıyla  Türkiye’ye  karşı mesafeli durdukları;    ‐Hürriyetlerine  kavuştukları  ilk  yıllarda  Türkiye’nin  Türk  Cumhuriyetlerine  karşı  takip  ettiği  hazırlıksız  ve  aceleci  siyasetin  bu  devletlerde  tedirginlik  ve  şüphe  meydana getirdiği;    ‐Rusya ve İran’ın Türkiye’nin bölgede aktif  olmasına  mani  olacak  politikalar  tatbik  ettikleri;   

‐Türkiye’nin Rusya  ile  (gizli)  bir  anlaşma  imzalayarak bu bölgeyi Rus nüfuz sahasına  terk etmiş   olabileceği;    ‐Türkiye’nin  şuurlu  olarak  enerjisini  daha  çok  Avrupa,  Orta  Doğu,  Balkanlar  ve  Kafkasya  bölgelerine  yoğunlaştırdığı  ve  Türk  Cumhuriyetlerine  yeterince  ehemmiyet vermediği;    ‐Yaklaşık  yetmiş  yıllık  Sovyet  idaresi  neticesinde  bölgede  yaşayan  Türk  asıllı  halkların  bir  nevi“yabancılaşmaya”  uğradıkları  ve  kimlik  telakkilerinin  başkalaşıma  uğrayarak  dünyaya  Türkiye’den  çok  farklı  bir  noktadan  baktıkları;    ‐Bilhassa  Osmanlı’nın  son  döneminde  çokça revaçta olan Turancılık, Türkçülük ve  Türkistancılık  gibi  bazı  düşüncelerin  Türk  Cumhuriyetlerinin  bilinç  altında  Türkiye’nin  Türk  Dünyasına  karşı  51

Akademik Perspektif –2012’den Akılda Kalanlar


“yayılmacı ve  tahakkümcü”  emeller  içinde  olabileceği şüphesi;    ‐Türkiye’nin  Türk  dünyasını  yeterince  tanımadığı  ve  Türkiye’nin  tasavvur  ettiği  Türk  dünyası  ile,  gerçekte  var  olan  Türk  dünyasının  tamamen  bir  birinden  farklı  olduğu…    ‐Soydaşlarından  umduğu  ve  beklediği  “kolayca  yola  gelme”  şeklinde  hulasa  edilebilecek  bir  tavır  görmediği  için  Türkiye’nin  hayal  kırıklığı  yaşamış  olabileceği…    Türkiye’nin  “Başarısız  Türkistan  Siyaseti”  ile  alakalı  pek  çok  başka  sebep  sıralanabilir.  Fakat  sebepler  ne  olursa  olsun, varolan durumu değiştirmez.    Bu  değerlendirmeyi  haksız  bularak,  Türkiye’nin  Türk  Cumhuriyetlerinde  mühim adımlar attığını savunanlar olabilir.  Türkiye’nin başarısızlığı, “potansiyelini tam  olarak  ortaya  koyamama”  şeklinde  okunmalıdır. Türk dış politika uygulayıcıları  eğer hakikaten/gerçekten sağlam bir irade  ortaya  koysalardı,  bugün  Türk  Cumhuriyetlerinde  çok  farklı  noktalara  gelinmiş olurdu.    Osmanlı yıkılmıştır.    Bu  hakikati  artık  görmekte  ve  idrak  etmekte  fayda  vardır.  Balkanlar  ve  Orta  Doğu  gibi  bölgeler  bir  daha  bizim  vilayetlerimiz  olmayacaktır.  Elbette  ki  bu  bölgelerle  münasebetlerimiz  en  üst  seviyede  tutulmalıdır.  Fakat  bütün  dikkatimizi  sadece  bu  sahaya  teksif  etmemiz son derece yanlış olacaktır.    Osmanlı  devleti,  İslamiyet’i  yaymak  maksadıyla  fetih  hareketlerini  daha  çok  Balkanlara  ve  Avrupa’nın  içlerine  doğru  ilerletti.  Orta  Doğu  bölgesini  de,  İslam’ı  kendisinden  daha  farklı  şekilde 

yorumlayanların idaresinden  kurtarmak  için  kontrol  altına  aldı.  Türk  devletlerine  yönelme  ihtiyacı  hissetmedi.  Çükü  bütün  Türk  Dünyası  zaten  Hanefi‐Sünni  Müslümanlardan  müteşekkildi.  Sebepleri  ne olursa olsun, Osmanlı dönemi boyunca  o  günkü  şartlar  ve  konjonktür  bizim  Türkistan  bölgesine  yönelmemizi  gerektirmiyordu.  Cumhuriyet  tarihi  boyunca  ise,  Türk  dünyası  Sovyetler  birliğinin hâkimiyeti altındaydı.    Ancak bugün şartlar değişmiştir.    Balkan  devletleri,  açık  ve  net  bir  şekilde  Avrupa’nın  nüfuzu  altına  girmiştir.  Orta  Doğu bölgesi kurtlar sofrası gibi olmuştur.  Üstelik,  Araplarda  Osmanlı  döneminden  kalan  bir  kompleks  vardır:  Türkleri  sömürgeci  olarak  görmektedirler.  Bunda,  son  bir  asırda  bölgede  tesirli  olan  Batılı  sömürgecilerin  propagandası,  Arap  milliyetçiliği,  sosyalizm  ve  diğer  pek  çok  diğer  faktör  tesirli  olmuştur.  Hakikat  budur. İslam Birliği, ümmetçilik, Müslüman  Devletler Birliği gibi yaklaşımların bugünkü  dünya  şartlarında  karşılığı  yoktur.  Boş  hayalden ibarettir.    Bugün  dünyada,  Türk  dünyası  haricinde,  Türkiye’ye  adeta  “stratejik  derinlik”  kazandıracak bir başka saha yoktur. Beşeri  ve  tabii  kaynakları,  genç  nüfusu  ve  daha  pek  çok  cihetiyle  Türkiye’nin  istikbali  için  son  derece  verimli  bir  bölgedir.  Türk  Dünyasının  Türkiye  için  neden  mühim  olduğu ayrı bir kitap konusudur.    Türk  dünyasıyla  yakın  olmak  için,  hiçbir  şekilde  bir  zorlamada  bulunmaya  hacet  yoktur.  Dilimiz,  dinimiz,  mezhebimiz,  kahramanlarımız,  kitaplarımız,  mukaddesatımız,  şiirlerimiz,  zevkimiz  ve  estetiğimiz… her şeyimiz aynıdır.    * * *    52

Akademik Perspektif –2012’den Akılda Kalanlar


Allah aşkına,  Türkistan;  bir  Orta  Doğu  ve  bir  Balkanlar  kadar  alaka  ve  iltiması  hak  etmiyor mu?    Hükümetimizin  2013  yılını  Türkistan  Yılı  ilan etmesi lazımdır. Bir ”Türkistan Açılımı”  şarttır.    ‐Yıllardan  beri,  hükümetler  seviyesinde  görüşmeler  yapılmaktadır.  Hükümetler  arası  görüşmelerden  arzu  edilen  neticeler  bir  türlü  elde  edilememiştir.  Dolayısıyla  sivil  hareketler  teşvik  edilerek  önü  açılmalıdır.    ‐Özbekistan  ve  Türkmenistan  başta  olmak  üzere,  Türk  devletlerinin  demokratikleşmesi  gerekmektedir.  Türkiye, bu noktada kilit rol oynayabilir. Bu  anlamda,  Türkiye’nin  elle  tutulur/somut  bir planı olmalıdır.    ‐Türk  Konseyine  daha  çok  bütçe  aktarılarak,  sivil  alanda  aktif  ve  etkili  faaliyetler  yürütmesinin  önü  açılabilir.  Tacikistan,  Özbekistan  ve  Türkmenistan’ın  da  bu  konseye  tam  üye  olmaları  sağlanabilir.    ‐Eğitim,  edebiyat,  tarih,  sanat  ve  pek  çok  diğer  sahalarda  konferans,  seminer,  sempozyum  ve  benzeri  etkinlikler  düzenlenebilir.    ‐Bu  memleketlerde  bulunan  elçilik  ve  konsolosluklarımızın  personel  ve 

kaynakları artırılarak daha geniş imkânlarla  faaliyetlerini yürütmeleri sağlanabilir.    ‐Özbekçe,  Türkmence,  Kırgızca,  Kazakça,  Tacikçe  ve  Azerice  gibi  mahalli/yerel  lehçelerde  televizyon,  radyo,  internet  ve  diğer  mecralarda  neşriyatlar  yapılabilir.  TRT  vasıtasıyla  olabileceği  gibi  özel  sektör  de teşvik edilebilir.    ‐Özbekistan  ve  Türkmenistan’a  Türk  vatandaşlarının  vizesiz  olarak  seyahat  etmelerinin önü açılmalıdır.    ‐Rusya,  İran  ve  Çin  gibi  diğer  aktörlerin  bölgedeki  politikaları  ciddiyetle  tahlil  edilmeli  ve  Türkiye’nin  bölgede  faal  olmasının  önünü  tıkayacak  ve  her  türlü  teşebbüsünü  akamete  uğratacak  politikalarına karşı tedbir almalıdır.    Yapılması  gerekenler  sıralanırsa,  bu  liste  uzayıp  gidecektir.  Yapılacakların  en  başında  ve  olmazsa  olmaz  olan  şey  “sağlam  irade”dir.  Her şeyden  önce,  sayın  Cumhurbaşkanımız,  Başbakanımız  ve  Dışişleri  Bakanımızın  konuya  ciddiyetle  eğilmeleri gerekiyor.    Acaba  bir  gün  Türkistan  Bakanlığımız  da  olacak  mıdır?  Tıpkı  AB  Bakanımız  olduğu  gibi…    Necip Yıldırım  Uludağ Üniversitesi  Uluslararası İlişkiler Bölümü

53 Akademik Perspektif –2012’den Akılda Kalanlar


Teorisi ve Pratiğiyle Çin’i Doğru Okumak Göktuğ Sönmez  Çin Halk Cumhuriyeti’nin ABD’ye tehdit oluşturabilecek düzeyde bir güç haline gelebileceği  ve  muhtemel  birçok  kutuplu  dünyada  en  önemli  kutuplardan  olacağı  uzunca  bir  süredir  akademik camiayı da meşgul eden iddialardan.  Konunun daha anlaşılır kılınması açısından  bu  iddia  üzerinde  birkaç  önemli  fikri  kampa  değinelim.  Bunlardan  biri  Çin’in  ileriye  attığı  her  adımla  daha  agresif  bir  tutum izleyerek statükoyu tehdit eder hale  geleceği ve ekonomiyle başlayan yükselişin  askeri anlamda da ifade bulacağı yönünde.  Öte  taraftan  Çin’in  ilerleyişinin  Batı’yla  giderek  daha  entegre  ve  o  oranda pasifist  bir  hal  alacağı  yönünde  fikir  beyan  eden  çevreler  de  mevcut.  Benzer  şekilde  Çin  iç  siyasetinde  de  bu  iki  seçeneği  de  dillendiren  grupların  dönem  dönem  güç  kazanıp  kaybettiğini  görüyoruz  ki  Deng  reformları  ve  takip  eden  ekonomik  yeniden  yapılandırma  ve  benzer  reformist  hareketler  de  büyük  oranda  ikinci  fikri  kampa yakın çevrelerin etkinliğiyle ilgili.    Ancak  yukarıda  belirtilen  ihtimaller  ve  Çin’e  dair  ABD  kamuoyunda  oluşan  veya  oluşturulmaya  çaba  sarf  edilen  tehdit  algısında  temel  sıkıntı  Çin’in  yeni  bir  yükselen  güç  olarak  nitelenmesi.  Aksine  ÇHC’nin  oturmuş  ve  gücünü  zaten  kanıtlamış bir bölgesel güç olduğu ve Doğu  Asya  siyasetinde  hâlihazırda  temel  güçlerden  olduğu  göz  ardı  ediliyor. 

Dolayısıyla bir  anda  parlayan  ve  bu  parlama  sonucu  hangi  yolu  takip  edeceği  merak edilen bir güç olarak yansıtılabiliyor.  Daha gerçekçi bir tarih okuması ise bizlere  Çin’in  Soğuk  Savaş  döneminde  Doğu  Asya’da  ABD‐SSCB  ve  ÇHC  arasındaki  bir  üçgenin  zaten  aktif  bir  oyuncusu  olduğunu,  Sovyetler  ’in  gücünün  adım  adım  azalmasıyla  birlikte  bölgedeki  liderliğini  de  adım  adım  ilan  ettiğini  gösteriyor.  Çin’den  ABD’ye  karşı  bölgesel  de olsa ciddi bir askeri tehdit umanlar için  ise  göz  önünde  bulundurulması  gereken  teorik noktalar var.    Bunlardan biri kara gücü ve deniz gücünün  dengeleyici  yapısını  öne  süre  jeopolitik  ekoller, bir diğeri ise iki kutuplu sistemlerin  istikrar  doğuracağını  öngören  neorealist  ekol.  Özellikle  ABD’nin  1975’te  Tayland’dan  ve  1991’te  Filipinler’den  kuvvetlerini  çekmesi,  Kamboçya’nın  Çin’le  oldukça  yakın  ilişkileri  ve  Güney  Kore’nin  dahi  Japonya  merkezli  tehdit  algısı  dolayısıyla  Çin’le  ilişkilerini  olabildiğince  yakın  tutması  sonucu  bölgede  karasal  üstünlüğün  Çin’de  olduğunu  söylemek  mümkün.  Öte  taraftan  ABD’nin  Singapur,  54

Akademik Perspektif –2012’den Akılda Kalanlar


Malezya, Endonezya  ve  Bruney  gibi  ülkelerin  deniz  kuvvetlerinin  tesislerini  kullanabilmesini  öngören  anlaşmaları  sayesinde  denizdeki  hâkimiyeti  oldukça  sağlam.  Dolayısıyla,  iki  gücün  de  kendi  bölgelerindeki  hâkimiyetlerini  tehdit  edecek  maceracı  bir  tutum  sergilemeleri  kendi  çıkarları  açısından  fayda  sağlamaktan  uzak  ki  böyle  bir  hamlede  başarının  ‐mümkün  olsa  dahi‐  bedeli  tarihte kara hâkimiyeti ile deniz hâkimiyeti  sahibi güçlerin çarpışmalarına bakıldığında  oldukça yüksek olacaktır.    Öte  taraftan  Kenneth  Waltz’la  en  etkin  sesine  kavuşan  iki  kutupluluğun  istikrara  sebep  olduğu  argümanı  bölgedeki  bu  iki  temel  gücün  gerilimden  uzak  değil  fakat  ciddi  çatışmalardan  mümkün  olduğunca  uzak bir yaşam süreceğini öngörüyor ki iki  gücün  şimdiye  kadarki  tavrı  da  bunu  doğrular  nitelikte.  Netice  olarak  denebilir  ki,  Çin’i  son  on  yılın  yükselen  ve  adımları  tahmin  edilemez  gücü  olarak  nitelemektense  daha  doğru  temellere  dayanan  bir  yakın  tarih  okuması  bölge  istikrarının aksi iddialara karşın en azından  bu  iki  güç  arasındaki  çekişmeden  kaynaklı  ciddi  bir  tehdit  altında  olmadığını  gösteriyor.    Çin’in  bölgesel  gücünün  küresel  anlamda  ne  ifade  ettiği  ve  edebileceğine  dair  yorumlara  geçmeden  önce  bölgede  Çin’in  pozisyonu  açısından  önem  teşkil  eden  rakiplere  kısaca  bir  göz  atmak  gerek.  Japonya’nın coğrafi imkânsızlıkları ve böyle  bir  mücadelede  kendine  yetebilecek  kaynakları  olmadığı  bir  gerçek.  Ekonomik  anlamda  hem  üretim  hem  inovasyon  açısından  büyük  sükse  yapan  Japon  ekonomisini  böyle  bir  mücadeleyle  gerilere itmek de Japonya açısından makul  bir  tercih  gibi  görünmüyor  ki  önceki  denemelerde  uzun  vadede  sonuçlar  oldukça  sıkıntılı  olmuştu.  Öte  taraftan  Rusya,  Hindistan  gibi  güçlerin  Çin’le 

mücadelesi de  bu  ülkelerin  hem  içeride  uğraştığı  sorunlar  hem  de  yakın  çevrelerinde  öncelikleri  olması  sebebiyle  ‐ aradaki  güç  eşitsizliği  görmezden  gelinse  bile‐ mümkün görünmüyor.    Özellikle  Rusya  ve  Çin  arasında  ABD’nin  adımlarına  karşın  dönem  dönem  sözbirliği  sağlanması,  Şangay  İşbirliği  Örgütü  gibi  oluşumlardaki  yakın  ilişki,  belki  iki  yakın  stratejik  ortağın  tavrı  olmasa  da  en  azından  bölgesel  dengeyi  sürdürmeye  yönelik  çabalar  olarak  görülebilir.  Hindistan’ın  ise  her  ne  kadar  özellikle  Pakistan’la gerilimlerinde Çin’e suçlamalar  yöneltse  de  öncelikli  kaygısı  Pakistan  ve  güç  asimetrisi  dolayısıyla  orta  vadede  Çin’le  karşı  karşıya  gelmeyi  göze  alması  pek  mümkün  değil.  Çin’in  de  bölgede  Tayvan  Boğazı  ve  Spratly  Adası  meseleleri  gibi dönemsel alevlenen konular haricinde  kendi  lehine  gözüken  manzarayı  yeniden  düzenleme  ve  bunu  yaparken  de  uluslararası  kamuoyunun  şüphelerini  doğrulayıp  dışlanma  riskini  almayı  tercih  etmediği  90’lardan  beri  Çin  siyaseti  takip  edildiğinde görülebilir.    Aksine  uluslararası  ekonomik  ve  güvenlik  kurumlarına katılım oranı artan, bu amaçla  ekonomik  yeniden  yapılanmasını  gerçekleştiren  Çin,  Batı’yla  entegrasyonunu  kuvvetlendirmeyi  ve  böylece BM’de olduğu gibi diğer yapılarda  da  hak  ettiğini  düşündüğü  koltuğa  sahip  olmayı  amaçlıyor.  Çin  adına  bu  olumlu  manzaraya  karşın  hâlihazırdaki  durum  yakın  dönemde  ABD’yi  tehdit  edecek  küresel  bir  etkinliğe  ulaşılabileceği  yönünde  değil.   Bölgesi  dışında  da  etkinliğini Afrika gibi coğrafyalarda artırma  hamleleri  başarılı  olsa  da  her  kıtada  söz  söyleyebilir ve değerleri dolayısıyla olumlu  karşılanabilir  bir  hava  sergilemiyor.  Daha  ziyade  ekonomik  gücüne  dayanarak  gerçekleştirdiği  bu  hamleler  şu  an  farklı  kıtalara  uzanmaya  çalışan  etkin  bir  55

Akademik Perspektif –2012’den Akılda Kalanlar


bölgesel gücü işaret ediyor. Orta Doğu gibi  coğrafyalarda  ABD’yi  silah  satışları  ya  da  BM’deki  veto  gücü  gibi  yöntemler  haricinde  sıcak  çatışma  dâhil  önemli  kamplaşmalara  sürüklemekten  oldukça  uzak.    Çok  kutuplu  bir  dünya  isteğini  dönem  dönem  dillendirilen  Çin’in  bu  kavramı  ne  oranda  dilediği,  ne  oranda  ABD’yi  eleştirmek  maksatlı  kullandığı  da  tartışmaya  açık  bir  diğer  nokta.  Rusya  ve  Çin  tarafından  özellikle ABD’nin  tek  taraflı  karar  ve  uygulamalarına  karşın  dillendirilen  bu  kavram  Avrupa’da  da  Almanya  ve  Fransa  gibi  güçler  tarafından  Irak  Savaş  örneğinde  olduğu  gibi  destek  bulabiliyor.  Ancak  bahsi  geçen  dört  ülkenin de ABD’nin hâkimiyetini tamamen  yeniden  şekillendirme  ve  yeni  kutuplar  olarak  ortaya  çıkmaktansa  kendileri  açısından  kritik  olaylarda  ve  güçlerinin  olayın  seyrini  değiştiremese  bile  bölgesel  kamuoyunu  etkileyebileceği  durumlarda  bu  tarz  hareketlerinin  masadaki  pozisyonlarını  güçlendirmek  maksatlı  olduğu söylenebilir.    Zira  bu  güçlerin  ulusal  çıkarları  açısından  belirttiğimiz  tarz  durumlar  hariç  ABD’yle  ortak harekette ve ABD’nin etkin konumda  olduğu  örgütlerde  daha  aktif  rol  alma  eğiliminde  olduğu  gözlemlenebilir.  Hâlihazırdaki  uluslararası  sistemden  rahatsızlık  duyulsa  dahi  örneğin  Çin’in,  Rusya,  Japonya  ve  Hindistan  gibi  güçlerin  de birer kutup olarak belirebileceği birçok  kutupluluğu mu yoksa ABD’nin tek kutuplu  sisteminde  Doğu  Asya’da  rakipsiz  kalmayı  mı  ulusal  çıkarlarına  daha  uygun  bulacağı  düşünüldüğünde ikinci ihtimal daha makul  gözüküyor.  Çin  ile  ABD  arasındaki  ticaret  hacmi,  ABD’nin  tek  kutuplu  sistemi  sürdürmek  adına  bölgesel  güçlere  de  belli  ölçüde  rahatlık  sağlaması  gerektiği  gerçeğini  daha  fazla  kavraması  gibi  etkenler  bu  iki  gücün  de  gerginlikler 

kaybolmasa dahi barışçıl bir birlikte yaşam  formuna  daha  sıcak  bakmasını  mantıki  netice olarak önümüze koyuyor.    Kısaca toparlamak gerekirse, yeni bir yıldız  olarak  değil  bölgesel  gücünü  zaten  kanıtlamış  ve  hem  ekonomik  hem  askeri  kuvvetini  bu  gücün  devamı  yönünde  seferber  etmeye  devam  eden  Çin’in  tutumu  teorik  beklentileri  karşılıyor.  Tibet  ve  Doğu  Türkistan  –ki  Doğu  Türkistan  meselesi  başlı  başına  bir  yazının  konusu  olması  gerektiği  için  burada  değinilmemiştir‐ gibi bıçak sırtı konular da  bu rolün bir adım öteye gitmesinin önünde  bir engel.    ABD’de gündeme getirilen Çin’in bir tehdit  olabileceği  algısı  bu  manzarayla  örtüşmemesinden  öte  “kendini  gerçekleştiren  kehanet”  haline  dönüşme  riski  taşıyor.  Zira  şu  anki  durumda  iki  kutuplu  bir  görüntü  sergileyen  Doğu  Asya’da  süregelen  istikrarı  bozabilecek  en  önemli  etken  bu  iki  kutbun  birbirlerine  dair  oluşturdukları  tehdit  algısı.  Bu  iki  gücün  birbirlerine  dair  fikirleri  agresif  siyasi  ve  askeri  adımları  tetiklerse  bunun  zincirleme  sürmesi  muhtemel  ancak  şimdiye  kadar  bu  riskin  bilincinde  bir  görünüm sergileniyor ve çıkarların çatıştığı  noktalarda  da  gemileri  yakma  yoluna  gidilmiyor.  Dolayısıyla  yakın  dönemde  bölgesel  gücünü  aynı  yoğunlukta  muhafaza edebilecek bir Çin, istikrarı ciddi  bir sınavdan geçmeyecek bir Doğu Asya ve  Çin’in  diğer  kıtalarda  ekonomik  gücüne  yaslanarak  etkinliğini  artırma  çabasını  görebiliriz.  ABD’nin  bu  süreçte  agresif  söylemlerden  kaçınması  ve  tek  kutupluluğun  gereği  olarak  bölgesel  güçlere  de  hareket  serbestisi  verme  siyasetini sürdürmesi kilit rol oynayacaktır.    Göktuğ Sönmez  University of London   The School of Oriental and African Studies  56

Akademik Perspektif –2012’den Akılda Kalanlar


Dergimiz, akademik vasıflara sahip yazarların, genel beklentinin aksine, sıkıcı ve teknik olmayan keyifli bir üslupla gündemi ve dünya meselelerini analiz ettikleri seviyeli bir platformdur. Sizlere uluslararası ilişkiler, tarih, ekonomi, hukuk ve siyaset bilimi alanlarında makaleler, röportajlar, haberler, karikatürler ve videolar sunan güncel bir online sosyal bilimler dergisidir. Dergimiz köşe yazılarının yanında, ekibimizin hazırladığı röportajları, okuyucularımızdan gelen ve inceleme alanı kapsamımıza giren yazıları, yerli ve yabancı basında çıkmış kaliteli makaleleri de yayınlamaktadır. Böylelikle onların fikirlerinin, bu alanda eğitim görenler ve çalışanlar başta olmak üzere, bu konulara ilgi duyan herkese ulaşmasını hedeflemektedir. Oğuzhan YANARIŞIK Genel Yayın Yönetmeni Akademik Perspektif Dergisi

www.akademikperspektif.com

57 Akademik Perspektif –2012’den Akılda Kalanlar

Akademik Perspektif - 2012'den Akılda Kalanlar  

Akademik Perspektif Dergisinde 2012 yılı içerisinde yayınlanmış makalelerden öne çıkanlarından derlenmiş bir referans kaynağı.

Read more
Read more
Similar to
Popular now
Just for you