Page 1

SAYI: 5 / 10 TL


İÇİNDEKİLER 3 Başlarken

23 Gece Kuşları

4 Nükleer Başlıklı Füzeler Diyarı

24 Çark

5 Devlet Adamı Olarak

25 Rastlantı

8 Lennie

26 Ölüme Geç Kalmak

10 Unutulan Değerlerimiz

27 Ne Haldesin Dünya

12 İmtihan ve Neticeler Üzerine

28 k.A

14 Mehtabın Uykusu

30 Burma Günleri

16 Yeni Salgın: Dizi Platformları

33 Film Analizi:

18 Röportaj: Uğur Gallenkuş

34 Şiir Öyküsü

20 Yabancı

35 Nilgün Marmara

Bir Zamanlar Anadolu’da

21 Zinde Kalmalı 22 Günlerden Gece

2


Yayın Yönetmeni Ahmet Oğuzhan BALCI Sorumlu Müdür Kerem Can AYVAZ Sorumlu Yazı İşleri / Editör Ahmet Nuri UYGUN Tuğçe GÜNEŞ Yayın Kurulu Orhan ÇAVDAR Murathan BORAN Saim DURDU Cüneyt BAŞ Furkan CANBOLAT Kapak Tasarımı Yağmur YÜKSEKTEPE Mizanpaj / Görsel Tasarım Yağmur YÜKSEKTEPE Arka Kapak Hivda BORAN Sosyal Medya Sorumlusu Onur ALTUNIŞIK Handenur TOMBAK İnternet Sitesi Sorumlusu Alparslan Berat ÖZDEMİR

www.kiremitdergi.com iletisim@kiremitdergi.com editor@kiremitdergi.com Instagram Twitter kiremitdergi kiremitdergi Eylül 2019 - Sayı: 5 ISSN: 2636-8528 Basım Yeri Teknik Basım Tanıtım Matbaacılık San. Tic. A.Ş. Keyap Tic. Mrk. Bostancı Yolu Cad. F1 Blok No: 39 Y. Dudullu Ümraniye - İstanbul Tel: 0(216) 508 20 20 Faks: 0(216) 508 20 45 www.teknikbasim.com Sertifia No: 24871 Bu dergide yer alan hiçbir yazılı metin, fotoğraf ve illüstrasyonlar yazılı izin olmaksızın kullanılamaz.

Başlarken Ahmet Oğuzhan BALCI

Sevgili Kiremit Dergi Okurları, Bu sayımızda insanın kendi özüne, gerçeğine ve hayatına yabancılaşmasını eskilerin tabiriyle ‘bigâne düşmesini’ ele aldık. Sayımıza Utku Kuyubaşı’nın dünyanın trajik sonunu ironik şekilde kaleme aldığı hikâyesiyle başlıyoruz. Kuyubaşı hikâyesinin içinde okuyucuyu da bir kahraman yaparak aynı zamanda insanın bitmez-tükenmez hırsının sonuçlarını anlatıyor. Hikâyenin ardından Mustafa Işık bizlere devlet yönetiminde olması gerekenler üzerinden olmaması gerekenleri anlatarak tarihi bir yolculuğa çıkarıyor. Zehra Söğüt hepimizin üzüldüğü Lennie karakterini muhteşem üslubuyla şiirine işliyor. Şehsuvar Engin ise ‘unutulan değerlerimizden’ yalnız birkaç tanesini kısa hikâyelerle bize sunuyor. Bir diğer yazımızda Orhan Çavdar karşılaştığımız zorlukların esasında bizim problem çözme marifetimizi geliştirmesine değiniyor. Ardından güzel aşk şiiriyle Ayhan Avcı bizleri karşılıyor. Uğur Gallenkuş ile yaptığımız röportajda ise kendisi yapmış olduğu sanatsal çalışmalardan bahsederken bu işe nasıl başladığını ve neler düşündüğünü de bizlere anlatıyor. Kendisinin yapmış olduğu çalışmalar mevcut dünya düzeninde gerçekleşen adaletsizlikleri yine mevcut dünyanın diliyle gözler önüne sermesi takdir ettiğimiz bir hareket. Daha sonra değişik konularda renkli ve bilgilendirici yazılarımızla birlikte kolaj çalışmaları, kitap ve film analizi bizleri bekliyor olacak. Son sayfamızda ise -melankolik şairimiz- erken yaşta kaybettiğimiz Nilgün Marmara’nın kısa yaşam öyküsü var. Bu sayımızda da dolu bir şekilde karşınızdayız. Herkese keyifli okumalar.

3


Nükleer Başlıklı Füzeler Diyarı ve Dünyanın Sonu*

Utku KUYUBAŞI

Bu hikaye eser miktarda Douglas Adams ilhamı ihtiva etmektedir. Her şey sekiz ocak günü başladı. Karlı bir Pyongyang sabahı, başkan bu kez ortadan ikiye ayırmayı hayal ettiği muhteşem traşlı saçlarından beklediği karşılığı alamamış, yeni yumurtlamış Kore tavuğu formundaki asil başı, sinirden ağrımaya başlamıştı. Resmi tatile aldırmadan parti yetkililerine ve generallere acil toplantı çağrısı yaptı. Yurttaşlarından coşkulu gösteriler beklemektense, bu günü nükleer başlıklı havai fişek şovuyla kutlamaya karar verdi. Japon Denizi kıyısındaki askeri tesise yapılan ani ziyaret, askeri personeli resmi tatil rehavetinde gafil avlamıştı. Başkan kendisine verilen brifing esnasında uyuklayan teknik personeli fark edince tam manasıyla kontrolden çıktı. Vücudundan beklenmeyen çeviklikteki her hareketinde ahenkle dans eden saçlarıyla, askere tekme tokat girişince zavallı adam kontrol paneline kapaklandı ve füzeleri Rus kıyılarına yolladı. Tatbikat olarak planlanan füze uçurmaca oyunu böylece amacını aşmış oldu. Nükleer domino taşı etkisi o kadar hızlı yayıldı ki, Rusya; İsviçre peyniri stoğu bol, ama havalandırma sistemi arızalı bir sığınakta başkanın yağlı gövdesini birkaç saniye içinde fırında kızarmış domuza çevirecek ölçekte bir karşılık verdi. Daha ne olduğunu anlamadan Amerika, İran, Japonya nükleer yeteneklerini sergilemeye başlamıştı. Avrupa parlamentosu olağan üstü toplantı kararı almaya hazırladığında birçok Avrupa ülkesi çoktan haritadan silinmişti. Eğer başka bir galaksiden bize doğru dönmüş meraklı gözler varsa, şu an hayretle açılmış olmalıydı zira gezegen Anadolu topraklarında çocukların yüksek miktarda çatapat patlatarak yangın çıkardıkları sünnet düğünlerine dönmüştü.

4

Ormanlar büyük ölçüde yok oldu. Çok sayıda canlı soyu tükendi. Hatta savaşların yüksek yıkıma yol açtığı bazı bölgelerde çok yüksek ve çok düşük sıcaklıklarda canlılığını koruyabilen bakteriler bile hayatta kalamadı. Dünya üzerinde radyasyon etkisine maruz kalmayan az sayıda bölge vardı ve bunlardan birinde Paris Komünü rüyası gerçekleştirilmek istendiyse de evini paylaşmak istemeyen bir eski müteahhidin çıkardığı isyanın iç savaşa dönüşmesiyle hayaller yine yarım kaldı.

Petrolün artık hiçbir anlam ifade etmediği Ortadoğu ve Arap yarımadasında jiplerle yapılan safariler rağbet görmemeye başladı. Bu arada Basra Körfezi buharlaşınca Burj Al Arab oteli adeta dev bir güneş saatine dönüştü. Kuzey ülkeleri bozulmuş bir derin dondurucuda eriyen vanilyalı dondurmalar kıvamındaydı. Neyse ki İsveçliler zarar eden Volvo’yu tam zamanında Çinlilere satmışlardı. Amerika, yıllardır Hollywood aracılığıyla dile getirdiği zombilerle dolu şehir merkezleri özlemine nihayet kavuştu. Her iki Amerikalı’dan birinin kolu büyüklüğünde silahı vardı ve eğlencenin had safhaya ulaşacağını tahmin etmek zor değildi. İngiltere’de gündem pek fazla değişmedi. Prensesin ayak bileklerindeki yanıklar ve ulltraviyole ışınlardan kırmızıya dönen gözleriyle uyumlu olmayan yeşil döpiyesi manşetleri süslüyordu. Çin, bir milyon nüfusuyla hala dünyanın en kalabalık ülkesiydi. Depremler, tsunamiler, radyasyon yüklü bulutlar, yeşil derili sekiz parmaklı insanlar… Dünya artık dev bir sirki andırıyordu. Muhtemelen birkaç on yıl içinde her şeyin sonu gelecekti fakat Vogonlar, hiperuzaysal ekspres yolu inşa edilmesi için dünyayı yıkmak zorunda kalarak bu kepazeliğe bir an önce son verseler hiç fena olmazdı. Aslına bakarsanız bu trajikomik hikaye gerçekleşmeseydi de, tüm canlılar içinde onu farklı kılan yegane becerisi yaşamı boyunca iki ayağının üstünde durabilmek olan insanoğlu güzel gezegenini mahvedecekti. Evrenin küçük mavi akiği, insan soyunun açgözlülüğünün kurbanı olacaktı. Büyük ihtimalle arada bir gizli gizli barış çubuğunu tüttüren, kafası dumanlı ama gönül gözü açık bilge bir Kızılderili’nin de dediği gibi; Son ağaç kesildiğinde, son balık avlandığında, son nehir kirletildiğinde, son kabile büyücüsü yüzüne sürdüğü boyaları Marks & Spencer’dan sipariş ettiğinde, son Pocahontas beyaz bir kocaya varıp kaloriferli evinin kadını çocuklarının anası olduğunda… Tam olarak hatırlamıyorum sanırım bunun gibi bir şeyler.

*İçimizdeki Murakami sevgisi bambaşka.


Mustafa IŞIK

Bu yazıda maksadımız, herhangi bir siyasi lideri yahut tüzel kişiliği hedef tahtasına oturtmak değildir. Maksadımız, Hz. Peygamber’in devlet yönetiminde izlediği yol haritalarından birkaçını yazımızda örnek teşkil etmesi bakımından işlemektir. Öncelikle devlet adamı kimdir sorusunu sorarak, ufak bir tanımla girişimizi yapmış olalım. Devlet adamı: genel itibari ile, bir devletin yönetiminde önde gelen kişi veya kişiler olarak nitelendirilir. Devlet adamlığı, başbakan yahut cumhurbaşkanı ile sınırlı değildir. Bürokrasi dahilinde, devletin yol haritasına etki eden, tüm karar alıcı kişiliklere devlet adamı tanımlaması yapmak uygundur. Uluslararası mahiyette de tanımlamalar hemen hemen aynı paraleldedir.

Devlet Adamı Olarak

Bir devlet adına uzun yıllar görev yapmış siyasetçi ve diplomatlara devlet adamı denir tanımı, yukarıda yaptığımız tanım ile paralellik göstermektir. Türkiye ve İslâm Dünyası’nın içerisinde bulunduğu siyasi bunalım, bir ülkeyi yöneten devlet erkânı nasıl olmalı sorusunu sık sık akıllara getirmekte. Bu sorunun cevabını doğru yerde aramak gerek. Türkiye inanç ve kültür medeniyeti bakımından son derece birikimli, tecrübeli bir devlet. Dolayısıyla bu sorunun cevabı Batı’da değil, bu sorunun cevabı kendi medeniyetimizdedir. Bu mahiyette olaya baktığımızda, kendimize ahlâk ve adalet kavramları doğrultusunda örnek alabileceğimiz yegâne lider Hz. Muhammed (sav) değil de kimdir?

5


Genel giriş ve tanımlamalarımızın akabinde asıl konumuza, yani Hz. Peygamber’in devlet adamlığını izah etmeye çalışalım. Malum olunduğu üzere, 622 muharrem ayında Mekkeli Müslümanlar’a, müşrikler tarafından baskı ve zulmün artması neticesinde, Hz. Peygamber gelen vahiler doğrultusunda Yesrib yani sonraki adı ile Medine’ye hicret etme kararı aldı. Müslümanlar’ın hicreti ile birlikte orada bir devlet vücuda gelmeye başladı. Bu devletin başında da Hz. Peygamber bulunuyordu. Devletin teşekkülünde, Hz. Peygamber’in ilk icraatı, etnik ve dini bakımdan toplumsal dinamikleri oluşturan unsurlar ile, birtakım mutabakatlar ve antlaşmalar imzalamak oldu. Bu antlaşmaların ilki bir vatandaşlık antlaşması idi. 47 maddeden oluşan bu antlaşma metni, ensar-muhacir ve Yahudiler arasında imzalanmıştı. Amaçlanan ise, vücuda gelen devlet dahilinde yaşayan toplumun, tüm kesimleri ile ortak bir gaye oluşturmak ve devleti iç huzur ile, dış baskı ve tehtidlere karşı daha güçlü bir hale getirmekti. Hz. Peygamber, bir devletin iç ve dış güvenliği için bu anlaşmanın gerekliliğini akletmiş ve hayata geçirmiştir. Böylece devlet adamlığının en önemli vasıflarından biri olan, toplumsal huzuru ve barışı sağlayıcı sıfatını bizlere en güzel şekilde göstermiştir. Terimsel olarak bugünkü manada bu olayın önemine baktığımızda, Hz. Peygamber devletin kuruluş aşamasında ilk iş olarak toplumda, ‘’birlik ve beraberlik’’ ruhunu vücuda getirmiştir. Bu tarihsel anektot, bir devlet adamının iç güvenlik meselelerinde nasıl refleksler vermesi gerektiği hususunda tarihsel bir tecrübe niteliği taşımaktadır. Hz. Peygamber devlet adamı sıfatı ile, ikinci adım olarak, Medine dışında kalan aşiret ve kabileler ile birtakım saldırmazlık anlaşmaları imzalamıştır.

6

Bu anlaşmalar bugünkü manada Medine dış politikasına güvenlik mahiyetinde yön veren yol haritalarıdır. Devlet adamlığında üçüncü adım olarak, devletin sınır güvenliğini sağlamak maksadı ile Seriyye’ler (askeri keşif kolları) kurmuştur. Böylece Medine Devleti’nin kritik sınır hatlarına bu birlikleri konuşlandırarak, yukarıda da ifade ettiğimiz gibi sınır bölgelerinden gelebilecek tehtidleri en aza indirmeyi hedeflemiştir. Hz. Peygamber bu birlikleri, kendilerine saldırı ve taciz olmadığı müddetçe, karşı bir saldırıya geçilmemesi hususunda kesin bir dille uyarmıştır. Tüm bu hamleler, Hz. Peygamber’in bir devlet aklına sahip olduğunu, devlet yönetmenin ne kadar ciddi bir iş olduğunu bizlere göstermektedir. Bir devlet adamı olarak Hz. Peygamber, bugün modern devletler ne tür önlemler alıyorsa, o dönem aynı önlemleri almıştır. Seriyye’lere bir diğer ifade ile istihbari faaliyetler de denilebilir. Diğer taraftan Hz. Peygamber’in bizatihi katıldığı Gazve’ler vardır. Seriyye ile Gazve arasındaki fark birisine Hz. Peygamber’de iştirak ederdi (Gazve), diğerine bizatihi iştirak etmezdi. Genel manada devlet adamı sıfatı ile Hz. Peygamber, Medine Devleti’nin dış politika ve dış güvenlik konularına bu şekilde tedbirler almış ve devletin güvenliğini sağlamaya çalışmıştır. Peki Hz. Peygamber dış güvenlik ve dış politika konuları dışında, içeride devletin kasasını nasıl yönetmiştir. Özellikle 21. yüzyıl devlet adamlarının ekseriyesi yolsuzluk iddiaları ile sık sık gündeme gelmektedir. Hâl böyle iken Hz. Peygamber’in, devlet başkanı sıfatı ile, devlet kasasını nasıl idare ettiği örnek teşkil etmesi bakımından önemlidir.


Mustafa IŞIK

Hz. Peygamber’in liderliğini yaptığı Medine Devleti’nin kasasına Beytülmal denmekte idi. Genel bir tanım ile Beytülmal (mal evi) : devlet hazinesi demekti. Devlete ait mal varlığı, gelirler burada toplanırdı. Devlet adına ödemeler, borçlar yine buradan yapılırdı. Bu kurumun ne zaman teşekkül ettiği huşunda iki görüş hakimdir. Birinci görüş, Beytülmal’ın Hz. Ömer döneminde vücuda getirildiği görüşü, ikinci görüş ise Beytülmal’ın Medine İsâm Devleti’nin kurulmasıyla birlikte ortaya çıktığı görüşüdür. İkinci görüş daha yaygın olarak kabul gören görüştür. Beytülmal’dan evvel mali işler Hz. Peygamber’in, Müslümanlar arasındaki yardımlaşmayı basit bir düzen içerisinde yürütmesinden ibaretti. Medine döneminde ise kurulan bir İslâm Devleti ve bu devlete bağlı olarak yavaş yavaş oluşan bir mali yapı söz konusudur. Peki devletin bu mali yapısını besleyen maddi kaynak nasıl oluşmuştu? Bu maddi kaynağın oluşmasında yardımların dışında, yapılan savaşlardan gelen ganimetler önemli bir yer teşkil etmekteydi. İlk önemli gelir Bedir Savaşı’nda (624) elde edilen ganimetler ve esirlerin serbest bırakılması karşılığında alınan fidyelerdir. Var olan devlet mekaniması bu elde edilen gelirlerin tamamını, devlet için pay ayırmadan, savaşa katılan gazilere dağıtmıştır. Birtakım görüşler ışığında yine bu yıl, zekât mükellefiyeti gelmiş ve devlet ilk defa vergi toplamaya başlamıştır. Bedir Savaşı’ndan sonra ikinci büyük ganimet, Benikaynuka Gazvesi’nden gelmiştir. Bu ganimetin 1/5’i devlete ayrılmış geri kalanı ise gazveye katılan gazilere dağıtılmıştır. Daha sonra Beni Kurayza Yahudilerinden alınan ganimette aynı şekilde taksim edilmiştir. Hicri dokuzuncu yılda devlet gelirlerine ganimet ve zekâtın yanı sıra cizye de eklenmiştir. Genel manada Beytülmal dediğimiz mali yapıyı bu unsurlar beslemekteydi. Devletin nereden ve nasıl gelir sağladığını bilmeden, nereye ve nasıl sarfettiğini bilmek abes olurdu, dolayısıyla bu yapının beslendiği maddi kaynağı bilmekte fayda olduğunu düşünmekteyim.

Bu bölümümüzün asıl merkezini ihtiva eden noktaya gelecek olursak. Hz. Peygamber devlet adamı olarak, devlet başkanı olarak kasayı ne şekilde yönetiyor ve nasıl maddi sarfiyatlarda bulunuyordu? Hz. Peygamber toplanan bu gelirlerin bir kısmını zekâtta olduğu gibi Kuran’ı Kerim’de belirtilen yerlere sarfediyordu, bir kısmını da kendi inisiyatifi doğrultusunda gerekli gördüğü yerlere sarfetmekteydi. Bu harcama kalemlerinin başında savaş giderleri ile, yoksullara yapılan yardımlar gelmekteydi. Diğer taraftan, teşekkül eden İslâm Devleti’nin muhtelif bölgelerinde memuriyet görevi icra edenlere de maaşlar bağlanıyordu ( bir veya iki dirhem). Medine döneminde oluşmaya başlayan bu devlet gelirlerinde Hz. Peygamber günümüz siyasileri gibi, bir mal sahibi gibi değil, olması gerektiği gibi bir devlet adamı, bir memur, bir devlet başkanı gibi sarfiyatlarda bulunmuştur. Hz. Peygamber devlet malı hususunda o kadar hassastır ki, devlet için toplanan zekât hurmalarından birini ağına atan torunu Hasan’a ‘’Bırak, o ne Allah resulüne, ne de ailesinden birine helaldir’’ diyerek tepki göstermiş, devlet malının sarfiyatından ne kadar hassas olunması gerektiğini vurgulamıştır. Diğer taraftan devlet başkanı sıfatı ile Beytülmal Hz. Peygamber’in kendi himayesinde korunurdu. Bu emanet maddi varlığı Hz. Peygamber uzun süre asla himayesinde tutmaz, ivedilik ile elinden çıkartırdı. Devlet mallarının, devlet başkanlarının ve devlet adamlarının özel mal varlığı olmadığı anlayışı Hz. Peygamber’in, sonraki dönemlerde gelecek Müslüman devlet liderlerine bıraktığı en güzel devlet adamlığı sünneti ve geleneğiydi. Ancak buna riayet eden Müslüman liderler ne kadardır bunları uyguluyor cevabını vicdani yargılara bırakıyorum. Utanç verici bir kıyaslama olmakla birlikte, çoğu zaman aşağılamak maksadı ile ‘gavur, sünnetsi, kafir’’ olarak nitelediğimiz Batılı devlet adamları, Müslüman devlet adamlarının çoğundan daha çok riayet etmekte devlet malları hususuna.

7


Lennie

kırıp döküyor avuçların parmaklarını öfkelisin ve masum ve rüyaların var bu evler göğüs kafesi gibi Lennie hele de bu saatlerde eşiğe takılıp kalıyor adımların yumrukların yumrukların ve kapılar geçinemiyorlar. bu evler Lennie hapis gibi, müebbet zincirliyiz, kaçamıyoruz bu evlerde itip kakıyor bizi zaman bu evler öldürürken saklıyor bizi bu evler saklarken kaybediyor bizi evler odalar ve pencereleri olmasa daha bir mahkum çıkarsan başını, rüzgarı ağlatırsın çıksan gitsen kapısından yeni bir hücrenin kapısında soluklanırsın

8

Fatma Zehra SÖĞÜT

evler ve odalar ve uçsuz bucaksız hayallerin var hayallerin ki Lennie nefes aldırmıyorlar sana her an sırtında bir hançer alnında bir kara leke hayallerin Lennie “ben değil, Lennie yaptı” der gibi geçip gidiyorlar yanından şu umut ne kötü şey Lennie ona bir ikimiz inandık bu kadar hayallerimiz her an gerçekleşemeyecek kadar güzel her an gerçekleşemeyecek kadar uzak bu evi, bu soluğu, bu sahte serinliği bir ikimiz anladık… ve sen bilmiyorsun Lennie yağmur bizden sonra da yağacak bu adil mi? Lennie kırıp döküyor avuçların parmaklarını öfkelisin ve masum ve rüyaların var… içimi bi bilsen bi okuyabilsen yazdıklarımı kaç kişiyi öldürdüm rüyalarımda Lennie ve hiç kimse duymadı. *İnsanlar ve Fareler


Çağımız bir korku ve tiksinme çağıysa bir umut ve yücelme çağıdır da; yeter ki haksızlığa karşı koyma direncimiz kırılmasın. Hilmi Yavuz

9


Unutulan Değerler

Şehsuvar ENGİN

SADIK OLMAK Verilen sözün tutulması ve sırrın söze düşmemesi hem büyük millet hasletlerinden hem de faziletli insan hasletlerindendir. Büyük milletler zaman zaman değerler bakımından dalgalansalar da özlerinde her daim necip millet olmanın değerleri ve özellikleri mevcuttur. Zaman zaman tozlansa da milli benlikteki bilinç ve şuur, üflenen de tozu gider, özü kalır. İşte bu cihetle, biz her daim büyük ve necip milletlerin arasında Türk milleti olarak da var olduğumuzu bilerek düşünmeli ve her daim umut tazelemeliyiz. Ki aşikâr olan bu duruma bir şahit isterseniz bendenizden, tarihin tozlu sayfalarından Avrupalı seyyah Corneille Le Bruyn’u şahit olarak takarım koluma. 1732 yılında yazdığı beş ciltlik büyük seyahatnamesinde “Türkler söz verince, kendilerine inanılmasını isterler ve gerçekten de inanılmaya layıktırlar. Çünkü Türkler sözlerine o kadar sadıktırlar ki, ser verirler, sır vermezler!” yazmaktadır. Yetmez bir şahit daha derseniz, İtalyan seyyah Comte de Bonneval’da diğer koluma girer ve 1740 yılında yazdığı “Venedikliler ve Türklerle İlgili Anekdotlar” adlı eserinde “Türkler sözlerine dindarca bir bağlılık gösterirler” sözüyle sizi tereddütsüz iknaya davet eder. (*) Gel, bir de iki kıssa sun derseniz, İstiklal şairimiz merhum Mehmet Akif Ersoy’dan başkasıyla başlayamam anlatmaya. Yakın tarihimizde söz verme hususunun en büyük yiğitlerinden, örnek şahsiyet, hakiki söz eri olan üstadımız bir gün bir arkadaşı ile öğlen 12’de buluşmak üzere sözleşir. Lakin o gün öylesine bir fırtına kopmuştur ki canım İstanbul’da, her yer sel, boran, fırtına… Değil Akif ’in ahbabı, hiç kimse zaruret harici insanların

10

sokağa çıkacağına ihtimal vermezken, Akif bin bir zorlukla randevu saatinde gelir, saatlerce bekler ve arkadaşı gelmeyince de oradan ayrılır. Ertesi gün özür için gelen arkadaşıyla altı ay konuşmaz. Bu küslüğün sebebi arkadaşının o gün randevuya gelememesinden ziyade, nasıl olur da Akif ’in o randevuya gelemeyeceğine yani verdiği sözü tutmayacağına ihtimal vermesinden ötürü kırılmıştır. Akif ’i bilen, tanıyan biri iki eli kanda da olsa Akif ’in verdiği sözü tutacağını bilmeliydi. Akif ’e göre “Bir söz, ya ölüm veya ona yakın bir felaketle yerine getirilmezse, mazur görülebilir!”di. Büyük şahsiyet Akif ’i istiklal şairi yapan da bu muazzam hassasiyeti, tartısı sağlam bir yüreği, mizanı geniş yaşamıydı. Darısı sözün ve sırrın namus, ahde vefanın güneş olduğunu anlayan bizlere olsun. İkinci kıssayı ise İslamiyet’in en güzel yaşandığı yıllardan çağıralım. Ahde vefayı, insanlığı, söze güvenmenin anlamına ermek için iyi dinlemeli. Hz. Ömer devrinde geçen bu kıssa görelim bize neler fısıldayacak. Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) kabrini ziyaret için Medine’ye gelen bir genç, yolda abdest tazelerken atı bir hurma bahçesine girer, bahçenin sahibi ihtiyar adam bir hışımla kocaman bir taş alır ve ata fırlatır. Takdir-i ilahi at oracıkta ölür. Atını çok seven ve duruma sinirlenen genç de aynı taşı alarak ihtiyara fırlatır. Hâk bu ya ihtiyarcık da oracık da can verir. Genç duruma çok üzülür ve hemen yakınlarını arar ve bulur, durumu anlatır. Genç şeriatın kestiği parmak acımaz diyerek cezayı kabul eder, lakin bir isteği vardır. İhtiyarın üç evladı da bu genci yaka paça Halife Ömer’e getirir ve kısasa kısas isterler.


Yaşadığı yerde kendisine emanet edilen bir yetim vardır ve yetime ait altınları bahçesine gömmüştür. Yerini de bir tek kendisi bildiğinden, kendisine müsaade ederlerse altınları yetime teslim edip geri geleceğini söyler. İhtiyarın evlatları itiraz eder ve salınmamasını ister. Hz. Ömer’de hükmün infaz edilmesi gerektiğini gence anlatır. Tek ihtimal vardır; o da kendisi gelene kadar yerine birini kefil bırakmak. Lakin genç yabancısı olduğu bu diyarda hiç kimseyi tanımamaktadır. Genç son çare sahabe efendilerimizi süzerek, Ebu Zerri’l Gifari (r.a.) hazretlerini göstererek, “Bu zat bana kefil olur” der. Bu söz üzerine Ebu Zer tereddüt etmeden, “Bu gencin üç gün içinde geri döneceğine inanıyor ve kendisine kefil oluyorum.” der. Genç hemen yola koyulur. Aradan iki gün geçer, üçüncü günün akşamı da gelir çatar. Herkeste bir panik havası, ya genç gelmezse... Filhakika Hz. Ömer’in verdiği hüküm açıktır. Genç gelmez ise yerine Ebu Zer idam edilecektir. Hz. Ömer’in adalet terazisi en sevdiklerine dahi tereddütsüz işleyeceği bilinir. Sahabeler arasında çokça sevilen Ebu Zer için türlü yollar aransa da kısas sahipleri ikna edilemez. Ebu Zer’i kurtarmak servetler teklif edilse de ihtiyarın evlatları kısastan vazgeçmezler. Tüm şehir nefesini tutmuş olacakları beklerken, genç can hıraş bir halde koşarak çıkagelir. Ölümüne koşarak gelen bu genç herkesi hayretler içinde bırakır. Az daha geç kalsa Ebu Zer için bilinen son gerçekleşecektir. Genç, başta Ebu Zer’den sonra diğerlerinden özür dileyerek söze başlar; “Kusura bakmayın, geç kalarak gönüllerinize şüphe düşürdüm belki lakin yaşadığım yer uzak ve atım da öldüğünden yaya olarak gidip geldim. Yetişemeyeceğim için çok korktum. Çok şükür verdiğim sözde durabildim. Şimdi kısas hükmünü infaz edebilirsiniz.” Bir taraftan Ebu Zer’in kurtulduğuna sevinen sahabeler, bir taraftan da gencin bu vakarına hayret ediyor

ve böyle bir gencin idam edileceğine de çokça üzülüyorlardı. Bu arada söze giren Hz. Ömer gence döner ve der ki; “İsteseydin geri dönmez, kaçar ölümden kurtulurdun. Geri dönmene sebep nedir? Genç; “Ya Emiru’l Müminin, aksi nasıl düşünülür. Geriye dönmese idim, benim yüzümden günahsız bir can daha gidecekti. Ben bunun altından nasıl kalkarım? Döndüğüme neden hayret edersiniz? Mümin olan verdiği sözde durur. Dünyada AHDE VEFA kalmamış dedirtmemek için döndüm.” der. Hz. Ömer bu kez de Ebu Zer’e dönerek; “Hiç tanımadığın ölüm cezası olan bu gence neden kefil oldun ey Ebu Zer?” diye sorar. Ebu Zer; “Bu genç onca sahabe içinden beni seçti ve ona kefil olabileceğimi söyledi. Dünyada İNSANLIK kalmamış dedirtmemek için tanımadığım bu gence kefil oldum.” der. Tüm bu konuşmaları ve yaşananları gören ölen ihtiyarın evlatları davalarını geri çektiklerini söylerler. Bunun üzerine Hz. Ömer onlara dönerek; “Ey hak sahipleri, davanızdan vazgeçmeniz, bu genci ve de Ebu Zer’i affetmeniz için size bir servet vaat edilmişken davanızdan vazgeçmediniz de neden şimdi vazgeçersiniz?” diye sorar. İhtiyarın evlatları; “Tüm bu yaşananlar bize hâlâ sözüne sadık, ahde vefasına bağlı, tanımadığı idam mahkûmuna kefil olacak kadar faziletli insanlar olduğunu gösterdi. Dünyada MERHAMET kalmamış dedirtmemek için davamızdan vazgeçiyoruz.” derler. Dünyada faziletli insanların en önemli özelliklerinden ikisi “SÖZE SADIKLIK ve AHDE VEFA”dır. Günümüz toplumunda üzeri tozlanan bu iki hasletimizin üzerindeki tozun en kısa sürede kalkacağına olan umudumuz ve inancımızla birlikte Hacı Bektaş-ı Veli hazretlerinden bir söz ile veda eyleyelim. Hazret buyurmuş ki; “Öl söz verme, Öl sözünden dönme.” Gayrısı güzel yüreklerin nakış penceresindedir vesselam. Kalın sağlıcakla…

11


İmtihan ve Neticeler Üzerine

Orhan ÇAVDAR

İnsan, ‘biraz korku ve açlıkla, bir de mallar, canlar ve ürünlerden eksiltmekle denenmekte’ yani imtihana tâbi tutulmakta. O, var olduğu müddetçe üzerinden gelinip geçilen bir kervansaray misâli bu dünyada sürekli olarak herhangi bir imtihanla karşılaşacak. Bazen karşılaştığı imtihanlara sabretmekten başka bir şey yapamayacak. “İmtihan” kavramı; ‘sınav, güç, direnme, dayanışma gerektiren, sonucunda deneyim kazandıran zor bir durum’ anlamlarına gelmektedir. Bu yazıda üzerinde durulacak anlam, onun son anlamı olacak. Çünkü imtihan ve sabır cenderelerinden bir ders ve bir mânâ çıkartmak, yine imtihana tâbi tutulan insanların boynuna borç olacak. Yoksa daha sonra aynı veya farklı sıkıntılar baş gösterdiği zaman, bunun adı imtihandan ziyâde, ahmaklık olacaktır. İşte, bu yazımda kaleme almak istediğim konunun özünde de, son zamanlarda sıkça karşılaştığımız ama ifrat derecesini ayarlayamadığımız ‘hüsn-ü zân’ın ya da bazı haddini bilmez ve saygıyı hak etmeyen insanlara duyduğumuz gereğinden fazla saygı var. Üzerinde durduğum konunun büyük pencerede çok derin ve geniş olması ve ana konudan uzaklaşılmaması sebebiyle üzerinde kısaca durmakta fayda olduğunu düşünüyorum. İmtihan, insanoğlunun herhangi bir zamanda, herhangi bir hâlde, herhangi bir kişiyle karşılaşacağı bir sınavdır. Belki de günümüzde çoğu insanın ortak imtihanlarından birisi de yine kendi türü olan ‘insan’dır. Devirlerden öyle bir devire girdik ki, bu devir, çoğumuza, yakın görünenlerin aslında ne kadar da uzak; uzakta bir yerlerde ama bizim varlığını hissedemediğimiz insanların ise ne kadar da yakın olduğunu fark etmemizi sağladı. Burada şu unutulmamalıdır ki, yine bu devir, önceden ‘samimi’ bir his ile yakın olanların, hâlâ duyduğu samimiyet ve uhuvvet hissini de gözlerden kaçırmadı. Tâbir yerinde ise, ‘destek olacağına köstek olmak’ ifadesi, bu devirdeki bazı insanların tavır ve hareketlerini ne güzel anlatıyor. Çoğumuzun da hemfikir olduğu gibi, karşılaşılan imtihanlara elimizden geldiğince sabretmeli ve bunu, diğer imtihana tâbi insanlara telkin etmeliyiz. Peki, insan en zor durumda kaldığı, sebeplerin bütünüyle sükût ettiğini düşündüğü anlarda, ona destek olan -elleri/alınlarıöpülesi insanları veya tam aksine köstek olan zavallıları unutmalı mı? Kesinlikle hayır. Unutmamalı, unutturmamalı da... İster pragmatist düşünülsün, isterse insancıl. Bu sorunun cevabı her noktada kesiştiği gibi, koca bir ‘hayır’. Bu ifadelerin, kin ve öfkenin ürünü olmaktan ziyade, ileride karşılaşılabilecek herhangi bir imtihanda dostu ve düşmanı, desteği ve kösteği görmenin anahtarı olacağı kanısındayım. Günümüz global dünyasında, hele ki demokrasi(!) ile yönetilen ülkelerde, her insanın kendisine has bir doğrusu var. Bu doğruların sayısı, belki milyonlarca, belki milyarlarca, belki de trilyonlarca...

12


Medenî her insan gibi, bizlerin bu doğrulara saygı göstermesi gerek. Ancak bu doğruların yanında bir de ‘hakikat’ yani gerçek diye bir kavram da var. Doğru ile aralarındaki tek fark, hakikatin ‘tek’ oluşudur. Bunların yanında, her insanın, iç dünyasında yaşadığı ve şekillendirdiği bir adalet mekanizması vardır. Ve insan, bu mekanizma ile karşılaştığı haksızlıklara, ona sessiz kalanlara veya alkış tutanlara karşı kendince bir tepki göstermektedir. Bugün yakından tanıdığım bazı insanların zulmeti üstü açık yahut kapalı destekleyen insanlar için takındığım tutumlarımın yani iç dünyamdaki adalet anlayışımın iyi olmadığından şikâyet ettiğine şâhit oluyorum. Ancak bu sitem ve şikâyetlerin haksız olduğunu düşünüyorum. Her kim olursa olsun -ister kan bağından isterse bir başka kişi- insanın doğrusu ne olursa olsun, var olan hakikati idrak etmesi, onu kabul etmesi, yine onun sorumluluğundadır. Eğer –ben dâhil- bir başkası, ilmel yakîn veya aynel yakîn bir şekilde ortadaki hakikati göremiyorsa, diğer insanların ona bir şekilde izâh etmesi gerekmektedir. Bu izahat, ılımlı ve bir o kadar da samimi bir dille olmalı. Velev ki, bu da yetersiz geldi. O vakit, üslup ve tavır da karşıdaki insanın durumuna göre olmalı ve bu, karşıdakinin hâlinin değişimine göre zamanla şekillenmelidir diye düşünüyorum. Her problemin başında gelen bir şeyin aşırısı veya yetersizliği, bizi belli bir andan itibaren ‘sessiz’liğin cenahına itti. Çıktığımız yollarda karşılaştığımız insanlara karşı hüsn-ü zandan bir an taviz verilmemelidir. Ancak buradaki tutumun da ayarının normal olması gerektiğini düşünüyorum. Çünkü bunun kimi insana fazla uygulanması, bizi tabiri câiz ise ‘kuzu’ gibi sessizleştirir (veya öyle algılanmamızı sağlar). Ya da az uygulanması, gaddarlığa yahut merhamet noktasında geri sıralara iter. Benim, yaşanılan imtihanların birisinden çıkardığım ders tam olarak bu. Her ne kadar ‘nabza göre şerbet vermek’ deyimini tasvip etmesem de, bu konuda yani hüsn-ü zan konusunda, her insana ayrı muamelede bulunmak gerekiyor. Böyle bir tutumla, karşıdaki insanların bizim onlara gösterdiğimiz güzel davranış ve düşündüğümüz güzel düşüncelerin suistimâl etmesini engelleyebiliriz. Şurası muhakkak ki, hak ile batılın çizgileri -nereden bakılırsa bakılsın- belli ve bizler de tarafımızı –açık ya da kapalı- belli etmek sorumluluğundayız. Burada, gereğinden fazla saygı veya suistimale açık hüsn-ü zan göstermek, bu çizgileri maazallah karıştırmaya sebebiyet verebilir. Bir insan, düşüncelerini özgürce ifade edip diğer insanların düşüncelerine de sonuna kadar saygı duyduğu müddetçe hakkını sonuna kadar savunmalı ve davası çizgisinde yürümelidir. Cemil Meriç’in de dediği gibi, ‘Bîtaraf olan, bertaraf olur.’ Haklı davaların ön saflarında; haksızlığa ve zulme mâruz kalanların yanında ve en önemlisi de haksızlığın karşısında durmak ümidi ve duasıyla...

13


Mehtabın Uykusu

Ay suları yandığında açılır gözleri gökyüzünün Ateş böceği misali vurur sahile ışıkları bu şehrin Bir ada vapuru kalkar gözlerinden Sen uyurken Sisli bir ürperti böler ışığını mehtabın Birkaç yıldızla çevrilidir etrafı Tiril tiril yanar lambalar evlerde Kalbine meftun içerim gibi Ramazan sofralarında bölünen nimetler kadar uhrevi Bir lokma suya hasret dudaklar gibi mülteci bekleyiştir sevda İki kaşının ardında gizli Ve sen onların ardında gölgelenen güneşleri açtığında aydınlanır Sahurun bereketi Ufuk aydınlığı şehrin sessizliği ve ruhun dinginliğince sarar bedenimi Sözlerin Saçların kokusuna uyurum sonra Sonra sana uyanmak duasıyla Açarım yüreğimi Allah’a Gözlerinedir sevdam Yanımda eşsiz büyüsüyle uyuyan… Gevezeliğim aşkından Senle yaktım ben parmağımı güneşe Dokundum aya avuçlarıma alıp uyudum sana 14

Ayhan AVCI


A D A L

T

ABCÇDEFGĞHIİJKLMNOÖP RSŞTUÜVYZ

15


Yeni Salgın: Dizi Platformları Bizim henüz yeni yeni emeklediğimiz streaming servisleri ve buna bağlı olarak dizi platformları aslında küresel dünyayı çoktan sarmış durumda. Öncelikle streaming servisinin ne olduğunu ve dünyayı nasıl etkilediğini konuşmamız lazım. Streaming servisini ‘ gerçek zamanlı veri akışı’ olarak Türkçe’ye çevirebiliriz. En yaygın akış yayını yapan hizmetler arasında video paylaşım ve yayın sitesi YouTube ve Twitch; film ve TV şovu yayını yapan Netflix ve müzik akış yayını yapan Spotify ile Apple Music örnek verilebilir. Streaming servisleri bunlarla sınırlı kalmayıp oyun dünyasına da atılmış durumda. Şu ana kadar var olan Utomik gibi bazı sistemler vardı ama Google geçtiğimiz günlerde iddialı bir giriş ile Google Stadia adlı sistemini tanıttı. Yıllarca Steam üzerinden oyun indiren ve bilgisayar parçalarına yüzlerce dolar para döken oyunculara Youtube’tan video izler gibi oyun oynama ayrıcalığını sağlayacağının teminatını verdi. Aslında burada dikkat etmemiz gereken şey oyunların dahi stream edilmeye başlamasından çok artık her şeyin aylık abonelik sistemine dönmesi. Netflix, Spotify gibi servislerin bize kazandırdığı en büyük özellik bu, artık her şey aylık abonelik sistemi üzerinden yürüyor. Şirketler kendilerine büyük ürün yelpazeleri sunuyor insanlar bunları tek tek satın almak yerine aylık belli ücretler ödeyip içinden istediğini kullanıyor. Mesela netflix kendi içinde yüzlerce dizi ve filme sahip, insanlar eskiden istediği filmi gidip dvd olarak satın alıyordu ama artık aylık belli ücret karşılığı istediği kadar filme ulaşabiliyor. Peki size aynı sistemi Snap-On adlı çekiç, tornavida gibi alet edevat satan bir firmanın da kullandığını söylesem. Yıllardır babalarımızın takım çantalarında gün yüzü görmeyi bekleyen ve bir kez alındıktan sonra bir daha hiç kullanılmayan bu aletleri aylık olarak ulaşabiliyorsunuz artık. Snap-On adlı firma kendi kamyonlarıyla size milyon dolarlık takım çantalarını sunabiliyor. Bu da bize gösteriyor ki günümüzde insanlar tek seferde çok para harcamak yerine kiralama yöntemini seçiyor.

16

Oğuzhan TEKLER

Peki bütün bütün bunların başlangıcı ne? Eskiden dünyanın en büyük vhs kaset, dvd ve oyun kiralama şirketi olan Blockbuster. 1985 yılında David Cook tarafından kurulup bugünkü Netflix’lerin, Hulu’ların yolunu açan firma yine aynı firmalarla rekabet etmeye dayanamayp 2013’te çalışmalarına son verdi. İnternet üzerinden video stream eden ilk siteler ise Google Video, Dailymotion ve Youtube. Bu 3 site de 2005 senesi içerisinde video paylaşım amacıyla kuruldu ve bugünkü video izleme alışkanlıklarımızın temelini attı. Bu dönemde Netflix de Blockbuster gibi dvd kiralama işi yapıyordu. Tarihler 15 Ocağı gösterdiğinde ise Netflix online streaming servisi kuracağını duyurdu. Ama yaklaşık 4 ay önce eylülde Amazon, Amazon Video’yu tanıttı ve taşı kuyuya atan ilk firma o oldu. 12 Mart 2008’de ise diğer bir rekabetçi firmamız olan Hulu Amerika’da erişime açıldı ve platformların rekabeti resmen başlamış oldu. 2011 senesinde Netflix, 2012 senesinde ise Amazon Prime Video yurt dışına açıldı, Hulu ise hala çok az ülkede. Şubat 2013’te ise Netflix ilk orijinal içeriği olan House of Cards’ı yayınladı. Bu ise diziler için yeni bir dönemin başlangıcı oldu. Diziyi tek seferde yayınlayan Netflix sektöre yeni bir soluk getirdi. O zamana kadar dizilerin sezonluk planı yapılsa da hafta hafta çekiliyordu. O andan sonra diziler belli bir senaryo kurgusuna sahip sezonu baştan planlanıp üzerine çekilen işler olmaya başladı. Bu da dizileri artık film kalibresine getirdi. Dizilere harcanan paralar da değişti. Dizileri çeken yönetmenler de değişti, ünlü film yönetmenleri dizi çekmeye başladı: David Fincher, Steven Spielberg, Russo biraderler gibi büyük isimler platformlarla iş yapmaya başladı. Hatta beyaz perdede hiç gözükmeyen filmler, bu platformlara özel çıkıyor. 2018’in en büyük Oscar adaylarından biri olan Alfonso Cuaron yapımı Roma hem Netflix’ten aldığı çok büyük katkılarla yapıldı hem de Netflix filmin dağıtım haklarına sahipti. Önümüzdeki yıllarda Oscar ödülü almış platform orijini bir film görmemiz işten bile değil.


Platform dizileri aynı zamanda televizyon izleyici sayısını da geçmiş durumda. Tarihin en büyük dizilerinden biri sayılan Game of Thrones’un son sezonu HBO Now platformundaki izlenme sayıları televizyon sayılarını geçmiş. Bu da yavaş yavaş televizyon tarafının ölmeye başladığının göstergesi. Bu durumun tek kötü tarafı artık çok fazla servis çıkmaya başladı. Disney, Warner Bros gibi büyük şirketler kendi platformlarını başladı. Aslında bu yapım şirketleri beyaz perdede kurdukları sinematik evrenleri aynı zamanda bu platformlara taşımaya başladı bunlar bizim için güzel haberler. Aynı zamanda dizilerin kalitesinin de artacağının habercisi. Ama izleyici için her ayrı platform, ayrı ücret anlamına geliyor. Özellikle bizim gibi ülkelerde dolarla başa çıkmak bu kadar zorken insanların bu platformlar arasından seçim yapması zor hale geliyor. Ülkemizde ise bu platformlar yeni yeni yaygınlaşmaya başladı. Çoğu yabancı platform fiyatlarını lokale çekemediği için girmeyi tercih etmiyor. Netflix ve Amazon’un gelmesi ise çok yeni sayılır. Önümüzdeki günlerde çıkacak Apple Tv Plus, Disney’in kendi platformu gibi servislerse tam bir muamma. Bu iki platformun da Türkiye’ye hizmet vereceğini düşünsem de fiyatlandırma hakkında hiçbir tahminim yok. Netflix’in bile Türkiye’deki abone sayısı 65 bin iken diğer platformların kâr etmesi zor gözüküyor. Aslında Türkiye’ye gelen firmaların eksiği de var bu konuda şahsen gelen her platformu deneyen birisiyim. Netflix için yurt dışına kıyaslayınca çok az içeriğe sahibiz.

Netflix Türkiye resmen deneme tahtası gibi kendi yeni orijinal içeriklerini sürekli karşımıza çıkartıyor, birçok iyi filmi bulmak mümkün değil. Amazon Prime Video ise Türkiye’de hem çok az tercih ediliyor hem de özensiz denebilir. Türkçe altyazı seçeneğinde ise bir sürü yazım yanlışı dahi bulabiliyorsunuz. Puhu Tv, Blu Tv gibi yerli platformların yanında televizyon kanalları da kendi platformlarını kuruyor. Foxplay, Beinconnect, Filmbox Live gibi aslen televizyon kanalı olan platformların yanı sıra Turkcell gibi telekomünikasyon firması olan şirketin de kendi platformu olan Turkcell Tv Plus var. Bu platformların tam olarak abone sayısını bilmesek de çok iç açıcı olmadığı ortada. Bu da firmaların başka yoldan kâr etmeye çalışmasına yol açıyor. Netflix Türkiye’de çok ucuza dizi üretebildiği için yeni Türk dizileri çıkarmaya başladı. Hakan Muhafız dizisi çok beğenilmese de Güney Amerika’da iyi izlenme sayıları yakalaması, firmaların Türkiye’de yüksek abone sayısı yakalamasa dahi buradan ürettiği dizilerden kar edebileceğini gösterdi. Masum gibi kaliteli bir dizinin de Netflix’e satılmasıyla iyi dizilerimizin de yurt dışına tanıtılabileceğinin göstergesi oldu. Günün sonunda bu dizi platformlarının geleceğimizin büyük bir parçası olduğu apaçık ortada. Bizim de bu üretim sürecinin bir parçası olmamız sevindirici. Dilerim Netflix gibi iyi senaryoların kurtarıcısı olarak görülen platformlar eski kalitesine döner ve yeni çıkacak platformlar kaliteli işlerinin yanında müşterinin cebini de fazla zorlamaz.

17


Röportaj: Uğur Gallenkuş 1. Merhabalar Uğur Bey, sizi sadece çizimleriniz ve genelini yabancı gazete ve dergilere verdiğiniz röportajlardan tanıyoruz. Öncelikle sizi biraz tanıyabilir miyiz? Çocukluğunuzu,akademik kariyerinizi,yaşantınızı vs. Ben Uğur Gallenkuş. 29 yaşındayım ve İstanbul’da yaşıyorum. İşletme lisans mezunuyum. Şu anda bir şirketin e-ticaret sitesini yöneterek hayatımı idame ediyorum. Herhangi bir sanat eğitimi ya da iş tecrübesine sahip değilim. Fakat görsel olarak bir hafızaya sahip olduğumu ve farklı bir bakış ve düşünce dünyam olduğunu söyleyebilirim. Hobi olarak kolaj yada montaj çalışmaları yapıyorum ve bu şekilde kendimi geliştirmeye çalışıyorum. Fikir dünyamı bu şekilde yansıtabiliyorum. 2014 yılından bu yana bobiler.org sitesi üzerinden zaten siyasi, gündem ve mizahi içerikler üreten birisiyim. Mutlaka önceden bana ait montaj çalışmalarını birçok kişi internet üzerinde görmüştür. Evet genellikle yabancı basına röportajlar veriyorum. Çünkü onlardan daha çok talep ve ilgili söz konusu. Yerli yayın organlarında da çok sınırlı bir talep aldım. Ki çalışmalarımın bilinirliği yabancı içerik siteleri sayesinde oldu.

3. Böyle çalışmalar hazırlamak aklınıza nasıl geldi?

Bu yöndeki ilk çalışmamı 2015 yılında Aylan bebeğin cansız bedeni üzerine yapmıştım. 2016 yılında da bir sabah haberlerinde Ege Denizi’nden kaçak yollarla gitmeye çalışan ve yakalanan mültecilerin haberine denk geldim. Orada gözlerinden korku ve çaresizlikleri okunan çocukları gördüm ve bu sorunları gösterebilmek ve empati duygusunu yansıtabilmek için bu yöndeki ilk çalışmalarımı yaptım. Ben batı ya da doğu toplumları yerine gelişmiş ve gelişmemiş toplumlar demeyi daha doğru buluyorum. Çalışmalarımda 2. Doğu kültürü ile batı kültürünün iç içe geçvermek istediğimiz mesaj tek taraflı değildir. Getiği bir coğrafyada doğmanın sanatınıza ne gibi nelde ilk olarak şöyle bir yargı söz konusu oluyor etkileri oldu? “bakın gelişmiş toplumlar bunların acı çekmesi vs gibi olaylar hep sizin yüzünüzden ...” Fakat Öncelikle yapmış olduğum teknik çok yaygın ve çalışmalarımda daha çok gelişmemiş toplumlabasit bir tekniktir. Dijital dünyada bunun farklı ra yönelik mesajlar sunuyorum. Aradaki farkı örneklerini görmeniz mümkün. Çalışmalarımda daha net görmeleri ve neden bizde böyle huzura, asıl emeği olan kişiler zorlu şartlar altında çalışan demokrasiye, hürriyete, adil siyasi sisteme, adalete fotoğraf muhabirleridir. Çünkü onların fotoğrafsahip değiliz düşüncesini yansıtmaya çalışıyorum. larını farklı bir şekilde sunuyorum. Doğu ve Batı Bunları da hepimizin yaptığı gündelik olaylar ya kültürüne entegre olmuş ya da olmaya çalışan bir da ikonik durumlar üzerinden göstermeyi deniülkede olduğumuz için tabi ki bu kompozisyonları yorum. İnsanlara kendi hayatlarında olan olaylar yaparken etkisi mevcuttur. üzerinden bunları göstermek haliyle daha etkili ve tetikleyici oluyor.

18


“Çalışmalarımda Türkiye’yi keskin bir çizgi olarak görüyorum.” 4. Çizimlerinizde temasını oluşturan adaletsizliği sanatınıza işlerken içinizde oluşan duygu üzüntü mü yoksa öfke mi oluyor? O andaki hisleriniz nelerdir? Çalışmalarımı yaparken birçok fotoğraf taramak durumundayım ve bir çoklarını gördüğünüzde savaşın yıkımını ve farklı hikâyelerden haberler görebiliyorsunuz. Çalışmaları yaparken genelde üzüntü hâkim olabiliyor. Çok acı olaylar ve görseller söz konusu.

6. Dünya düzeninde Türkiye’yi bu çalışmalar arasında nerede görüyorsunuz? Ben çalışmalarımda Türkiye’yi keskin çizgi olarak görüyorum. Ne mutlu taraf ne de acı çeken taraf. Hangi tarafta olacağımızı toplumun şuuru belirleyecek. Nasıl çalışmalarda yer alan tarafların bulundukları konumları nesiller ve yıllarca gelişen olaylarda toplum belirlediyse.

5. Dünyanın gelecekteki tablosunun değişeceğini düşünüyor musunuz? Yoksa böyle tasarımlar görmeye devam edecek miyiz? Çalışmalarımdan yer alan sorunların gelecekte biteceğini düşünmüyorum. Biteceğini düşünmek saflıktır. Ben çalışmalarımda da zaten böyle bir amaç gütmüyorum. Fakat bu sorunları minimize edebilirsiniz. İleri de büyük çapta savaşlar, çevresel sorunlar, insan hakları ya da istikrarsızlıklar çıkmasını azaltabilirsiniz. Çalışmalarda yer alan olaylar dünya tarihinde her zaman vardır ve her zamanda olacaktır. Kurtuluşumuz yok.

19


Yabancı

Yakupcan AVCI

Kendini nerede olsa tanıyan var mı? Güneşli bir gök kubbenin altında demirden bir kabuğun içinde gidiyorum. Nereden geçsem ilk görüyorum. Her yer yabancı, her yer başka, ilk defa görüyorum herkesi. Ben yalnızım ama herkesin önünde bir ses edeni var. İnsanın tabi ki yalnız kalmaya ihtiyacı var, kendini bulması için olması gereken ilk şarttır belki. Madem tekim ve uzun bir sürede böyle olacağım kendimi bulmanın tam sırası. Beynimin her köşesine bakacağım, gözümün önünden, bilincimim en derinine kadar, zihnimin çatlaklarından girip, anılarımın sisinden çıkacağım. Gözümün önünden başlamak istiyorum. Kendimi bulmak için ilk önce bir takım taslaklar çıkarmalıyım. Aynı bir ressamın ana hatlarıyla bir potreye başlaması gibi, önce kendimi kabataslak tanımalıyım. İşin içinden nasıl çıkcağımı bildiğimden emin değilim. İnsan nasıl kendini anlatır ki, gözümün önünde duran bir yığın et ve kemik yığını, fiziksel her şeyimiz ortak beni ben yapan şeyi kastediyorum, onu gözümün önüne nasıl getirebilirim ki! Çoğu zaman isteklerime göre hareket ederim, ihtiyaçlarımı zorlar vaz geçer, kendimi çok şımartır, istediğimi kimsenin etkisi ve tesiri altında olmadan yapmaya çalışırım. Uzaktan baya cazip görünüyor ama sahiden böyle. Bence böyle yapan bir insan kendini yavaş yavaş bulur, kendini bulan da olduğu gibi davranmaya başlar sonradan diye düşünüyorum. Ancak kendimi bulsam mutlu olacağımı zannetmiyorum bu ayrı mesele ama kısaca bahsetmeme izin verin. Kendimi bulsam e kendini bulan çok az insan olacağı için yalnızlıktan sıkılacağım ve oldukça mutsuz olacağım. O zaman neden bu gayret diye sormalıyım kendime? Neden gözünün önüne bakmaya karar verdin de kendine dair bir şeyler aramaya başladın? Aslında bu bir zamandan beri aklımda olan bir şey. Aklım yettiğimden beri, kendimi hep özel hissettim. Bu yanlış ya da ukalaca bir şey değil, hepimiz kendi özelimizde çok özeliz ve birileri için önemliyiz, önemliydik ya da bir gün öyle olacağız. Çünkü her şey bir bakıma öznel oluyor. Nesnel bir ütopyaya aklım yetmiyor. Aklım da hayalimde hep olmayan soyutluğun pençeleri arasında dayak yiyor. “Gözümün önünde yalın ve sadeliği de arıyorum. Sade bir ruhaniyette en az detaylı olanı bulmalıyım. Taslak bir beni araştırıyoruz sonuçta. Gereksiz ayrıntı ve detaydan kaçınmalıyım. En sade halimle kendimi garip buluyorum. Bu o ukala özelliğimden geliyor olmalı. İçimde bir yerlerde hep daha farklı ve özel olan bir şeylerin arayışı var. Küçük ve enterasan. Belki de bu farklılık sadece kendimi arama isteyişimdeki ısrardan kaynaklıdır. Sıkılmıyorum bu arayıştan hiç kendimi aramaktan bıkkınlıkta yorgunlukta gelmiyor. Sadece zaman zaman zihnim uyuşuyor.

20

Gözümün önüne bakarken, biraz daha olsa da yabancılaşma kavramını ele almak gerek. Biz bu duruma düşecek adamlar değildik sonuçta. Yabancı bilinmeyen, bulunduğu yere ait olmayan, tanıdık değil anlamlarına geliyor. Demek ki insanın kendini bulmasındaki en önemli duraklardan birisi adiyet duygusuna sahip olması. Ait olduğumuzu hissettiğimiz her köşenin, kendimizi saklanıp çıkardığımız köşe olması içten bile değil. O yüzden ait olmalıyız bir yerlere. Bunun için de yazarlar iyi bir hikâye öneriyor. Sizin hikâyeniz. Her iyi hikâyede olduğu gibi, ya şehre yabancı birisi gelir ya da karakterimiz bir yabancı bir şehre gider. Kendi hikâyemizi iyi ya da kötü yazmak bizim elimizde sonuçta. Pek çoğumuz ama epey çoğumuz başkalarının hayatını yaşıyoruz. Nasıl böyle olduk, biz mi böyle yaptık yoksa kudretli bir sır mı böyle keramet etti bilinmez ama başkalarının hayatlarında sıkışıp kalan ömürlermizde nefesimizi tüketiyoruz. Bilincimin çatlaklarına dolan o çamurlu hayallerde hep uzakta keşfedilmeyi bekleyen bir şeyler aradım. Belki de keşfetmeye kendimden başlamalıydım bu zamana kadar. Uzaklara 1 cm çaplı göz bebeklerimle görebileceklerime karşın kalp gözümün odalarında seyre dalmalıydım. Zihnim yeni anılara her zaman gebe, ruhaniyetimde saklı olan bu değişim rüzgarları, Kuzey Batı‘dan Poyraz gibi esiyor. Kalbimi üşütüyor. Soğuk havalarda yalnız üşümenin verdiği sessizlik hâli. Kısa zamanda insana çok şey düşündürür. Yola koydurur. İşte bu yenilenme arzusunu, yeni şeyler arayışında kendimi düşünürken bulurum. Doğru kendimi bulurum. Değişimci. Anılarımda pek çok kez utandım. Geçmişin ele verdiği bu ihtiyatsız kararlar ile bilinç altıma sızmış pişmanlık birleşince aniden doğan utanç ortaya çıkı veriyor. Koca bir noksanlık içinde, derin huzursuzluk ve pişmanlıkla, üşümüş bir kalp ile utanıyor. Kendi iç yalnızlığımda efkârın tüneline lokomotifimi sürmesini biliyorum. Trenim son istasyona doğru hareket ederken, aklıma Avnî’nin acınası yakarışı geliyor.

Kimsesiz hiç kimse yok her kimsenin var kimsesi, Kimsesiz kaldım yetiş ey kimsesizler kimsesi.


Ahmet Oğuzhan BALCI

Bu ifadenin bizim açımızdan neden önemli olduğunu anlamak için 19. asrın başından itibaren dünyadaki şartları göz önüne almak gerekir. Uzun yıllar süren Türk-İslam anlayışının teşkilatlı devamı Avrupalıları rahatsız eder. Dolayısıyla onu yıkmanın hayali Avrupa’nın büyük devletlerinin en önemli meselelerinden birisidir. Yani Osmanlı topraklarının kendi aralarında pay edilmesi. Anlaşılan o ki bu ameliye kendi içlerinde bir canlılık yaratırken Osmanlı Devleti de ortadan kalkmalı yok olmalıdır. Başta İngiltere olmak üzere birçok devletin bu mülahazada çalıştığı bilinir. Topraklarımızın hangi siyasi düzen etrafında yönetileceği ve kimlerin hangi görevi üstleneceği kendi aralarında çözüme bağlanacaktır. Büyük güçlerin bu planlarını hazırlamaya yeltenmesi bile bir bakımdan bizim suçumuzdur. Devletimizin kurumasının, fazlaca budanıp solmasının niçini yine kendimizdedir. Manevi anlamda tam bir teslimiyet manasına gelen Tanzimat ve sonrası da bu mevzuda dikkatle tetkik edilmelidir. Avrupa’ya karşı ‘fetih edasını’ koruyabilenler olmakla birlikte bu dönemler itibariyle biz kendimizi unutmuşuz, aramaya bile lüzum görmemişiz. Maalesef ki olduğumuz yerde durgun, sessiz ve sönük kalmayı ısrarla ve inatla sürdürmüşüz. Bu ise tabii olarak değişik yerlerden gelen darbeler neticesinde devrilmemize neden olmuştur. Çoğu kez yanlış şeylerle doldurulmaya çalışılan bir dönemden geçmişiz ve hala geçmekteyiz. Bu vaziyetin temel sebebi durağanlıktır. Durağanlığın neticesi olarak bir nevi baygınlık geçirip büyük sıkıntılar, çıkmazlar, buhranlar içine girmeye mecbur kalmışız.

Zinde Kalmalı Halbuki Allah varlığı hareket üzerine yaratmıştır. Bu sebeple insanda hareketin bitimine karşı devamlı bir isyan ediş olmalıdır. Yere kapaklanmamak için devamlı hareket gerekir. Hareket dediğimiz tutum ise aslında kendimize bir gaye-i hayal, bir mefkure belirlemektir. Durağanlığı, süreklilik haline getirmek için devamlı bir yöneliş halinde olmalıdır insan. Kendisini yenileme adına bir arayış. Kızıl elmasına gözünü dikip bu uğurda canlı kalmalıdır. Bu süreklilik hali ise ancak Kuran’ın altın kaidelerine bağlı kalarak ve ‘kitap şuuru’ ile sağlanabilir. Bizi daima ayakta tutacak, davamız uğrunda devamlı canlılık sağlayacak şey işte budur. Levh-i Mahfuz’dan gelen emirlerle devamlı bir devinim ve iyiye dönüşüm açısından buyrukları takip etmek, onlara daha fazla önem vermek her şeyden kıdemli olmalıdır. Ölçülerini iyi belirleyip istikametinden emin olmak gerekir bu yüzden kişi ahlak ve mefkûresini kaybetmekten korkarak bu uğurda temkinli yürümelidir. Dikenli yollarda ayakları kanaya kanaya bugünleri bize emanet etmiş ecdadımızdan, bırakılmış iş bu emanetin farkında olarak sabırla hız kesmeden ilerlemek çok önemlidir. Maddenin esiri* olmaktan sıyrılıp adaleti, merhameti ve iyiliği karanlık dimağların kurtarıcı meşalesi yapmak hedefimizdir. Bu hayali gerçekleştirmek, insanlığa nefes olmak adına emek verip, mesai harcamak ise görevimizdir. İşte bu sebeple uyuşukluğa, yorgunluğa ve cansızlığa başkaldırmalı ve kaderi değişmeyen bu yolda; milli değerlere tutunup geçmişten güç alarak geleceğe bir şeyler söylemek adına dosdoğru bir düşünceyle mücadeleyi sürdürmeli. Bu yol uzaktır Menzili çoktur Geçidi yoktur Derin sular var Yûnus Emre

21


Günlerden Gece

Şulenur KAHVECİ

‘Elveda…’ diyor Güneş. Buruk bir gülümseme bırakıyor ardında. Kayboluyor gözlerde. Ama acıyor yine mevcut hale, yavaş yavaş gidiyor. Alıştıra alıştıra veda ediyor. Değişe değişe kayboluyor. Rengini dağıtıyor etrafa. Yayılıyor serpe serpe. Gittikçe ağlıyor renkler, yaşlar gibi süzülüp birbirine karışıyor. Bulutları da boyayarak hüzne boğuyor. Etraf sessiz, çıt çıkmıyor. Renkler de dargın. Görünememişliklerin üzüntüsü var üzerinde sanki. Göğe doğru artıyor mavilik. ‘Hep orada olduğunu bilmek de güzel ,’diyor Güneş. ‘Yarın yine görüşeceğiz.’ Ay’a bırakıyor yerini. O’na emanet. Beyazlıkla alacalanmış mavilik. Sarı da kırmızıyı seçmiş, yoksa kırmızı mı sarıyı? Bulutlarsa tarafsız. Parça parça değiştirseler de renklerini, belli etmiyorlar. Kum saati devriliyor artık. Akıp gidiyor zaman. Dalgalanıyor hareket eden vapurlarla ve rüzgarın dokunuşu ile deniz. Batıyor artık güneş. Tam da o sırda silüeti beliriyor gökyüzünde, orada. Tam da dediği saatte. Gülümsüyor, Kavuşmuşluğun hissi ile. Evet. Bugün günlerden gece. 22


Ekin GÜNEŞ

Gece Kuşları

Her yolculuğun bir sebebi vardır. Aslında insanın kader çizgisi, insanı farklı yol ayrımlarına ve yollara çekebilir diyebiliriz. Bu yolculukların içinde en anlamlı olanı, belki mesafesi oldukça az ve sıradanlığı bir o kadar fazla olan insanın güne başladığı meskun yere dönüşüdür. İnsan bir günü daha atlatabilmiş ve katılmış olduğu seminerler, ofisler, okullardan sıyrılıp benliğini bulabileceği o köşesine çekilmektedir. İşte ressam Edward Hooper benim kanaatimce tam da bu anlamlı yolculuğu tasvir etmiştir, ‘Gece Kuşları’ tablosunda. Tablo 1942 yılında Amerika’da çizilmiştir. Yani savaşın olduğu ve savaşta olan bir toplumun gözlemlenmesiyle çizilmiştir. Sıradan bir Amerikan sokağını görüyoruz tabloda. Renkler bir o kadar belirgin ve dolgundur. Tablodaki en büyük figür görmekte olduğumuz lokanta tarzı yerdir. Dikkatimizi çeken husus ise bu yerin bir kapısının olmamasıdır. Yani Edward Hooper’ın her tablosunda temel felsefesini barındıran ‘yalnızlaşma ve toplum yabancılaşmasını’ bu tabloda bu üstü kapalı ayrıntıyla hissedebiliyoruz. Hatta lokantada çalışan beyaz gömlekli kişinin üçgen tezgahının kapısı dahi yoktur. Beyaz gömlekli çalışanın tezgahının kapısının olmaması ‘çalışanlar ve patronlar herkesin yeri sabittir ve kurallar çerçevesindedir’ mesajı çıkartılabilir .Yani dünyanın etkisi altına aldığı ve başını Amerika’nın çektiği kapitalizmin eleştirisini görmekteyiz. Sol üstte gördüğümüz binanın perdelerinin kapalı olması ve tek başına oturan adam yine bizlerde yalnızlık temasını anımsatır.Yine aynı şekilde soldaki işyerinde vitrindeki yazar kasa resimdeki bir ayrı figürdür. Aslında baktığımızda her şey basittir bu tabloda, klasik bir Amerikan gündelik hayatı yer almıştır ve Edward Hooper’ın eleştirdiği de bu klasikliğin toplumu toplum yapan birliktelik özelliğini bozduğudur. Dünyaca ünlü Sımpsonslar dizisi de ayrıca bu üstünde sayfalarca yorum yazılabilecek tabloya birçok kez gönderme yapmıştır.

23


Çark

Ahmet Nuri UYGUN

‘Kendi tehlikesi peşinden gider insan’ demiş yıllar öncesinde bir şair. Siz değerli okurlarımı da bu gidişime ortak etmek benim en büyük arzumdur. Çünkü sizlerle bir yola çıkmak değil aslında ilgimi çeken, somut bir yalnızlığın bu yolda şart olduğunu düşünüyorum. Lakin arkamda olduğunuzu bilmem baltasıyla gaddar bir yaşlı kadını öldüren Raskolnikov’un içindeki vicdan rahatlığını sağlıyor bana. Sanki tüm kainat bu yaptığımı içten içe onaylıyor da yanımda olmaktan çekiniyor gibi. Birçok üstü kapalı söz söylendi bu güne kadar. Düşünmenizi istedi romanlar, hissetmenizi istedi şiir, bilmenizi istedi bir makale ve anlamanızı istedi bir insan. Oysa ben şimdi tüm çevresel duyu organlarını etkileşime kapatmış veyahut birbirine karıştırmış ve bunun farkında bile olmayan bir kitleyle muhatap olmaktayım. Bir insanı dinlediğimizde onu anladığımızı zannederiz ona kulak kabarttığımızda hislerini paylaştığımızı zannederiz. Oysa yıllar öncesinde birbirimizi anlamayı yasaklamış bir çarkın içine atıldık. Ve en çok da her akşam karanlığı çöktüğünde geçirdiğimiz o günden hiçbir verim alamayıp üstümüze hüzün çöktüğünde o çarkın dişlerinin acısını hissederiz. Hepimiz o çarkın içine farklı yaşlarda gireriz. Eğitim sisteminden, ekonomik yatırımlara, evlilik ve aşk hayatından, aile hayatına bu çark yağlanır ve kimi insanda daha hızlı döner kimisinde daha yavaş. Demem o ki bu ülkede bireysel ve toplumsal bazda etki eden birçok alanda ‘sistem sorunu’ vardır. İşin daha acısı bu sorunu inşa edenler, bu çarkın işletimini sağlayanlar: halkın iyiliğini düşünmeyip de onu aptal yerine koyan politikacılar, sahip olması gereken ilkelere ihanet edip cepsiz cübbesini dolduran hukukçular, ülkenin ekonomik gelişmesini istemeyip de sofrasından kuş sütü eksik olmamasına rağmen yetimin bir lokma ekmeğinde gözü olan işadamları, o çarka en büyük darbeyi vuracak insanın içindeki uyanışı ortaya çıkaracak sanatı sanat için değil de prim ve yalakalık uğruna yapan sanatçılar, sahip olduğu algısızlığa ve vicdansızlığa rağmen medyayı algı operasyonu olarak kullanan iyimser gazeteciler… Evet dostlarım evet, bizim o değerli gözle baktığımız sistemin bizlere değerli gözüyle baktırdığı insanlardır çarkın dönmesini sağlayanlar. Sen ne önerirsin tehlikesinin peşinden giden insan? Bu dergiyi okuyan birçok insanın belli bir okuryazarlık düzeyinde olduğunu düşünüyorum. Peki soruyorum sizlere neden kitap okuyorsunuz? Cevabınız nedir? Ne o, kitaplar en iyi dostlardır diye cevap verecek romantik edebiyatçılardan biri misiniz siz de? Veya sayfaların içinde kaybolmayı seviyorum diyecek kadar elit tabakadan olduğunuzu mu düşünüyorsunuz? Aslında hepiniz bu çarkı biliyorsunuz aziz okurlarım. Böyle bir çarkın olduğunu, kimlerin işlettiğini, kimlerin ne görev yaptığını biliyorsunuz. Ve işte tam da bu yüzden kitap okuyorsunuz. Yazımın başında birbirimizi anlayamadığımızı belirtmiştim. Kitap okuyoruz, çünkü kitaplar bize birbirimizi anlatıyor. Birbirimizi anlamamızı, empati yapmamızı, duygularımızı düşüncelerimizi anlamamızı sağlıyor sadece kuru bir ‘dökül içindekileri’ aktivitesi yapmamamızı sağlıyor. Ve çarkın dışından sıyrılanlar da birbirlerini anlayabilen, kitap okuyan, her düşünceye ve kesime karşı empati yapabilen, farklı diller öğrenip farklı kültürlere merak saran yani farklılığı sağlayabilen insanlardır. Yani o ayaklar altına aldığımız kaderi sürgünle, cezaeviyle, ölüm fermanlarıyla sonlanmış aydın kesimimizdir. Ne yazık ki, çarka isyan edip o keskin dişlerin kuru sızıntısına hapsolmayanlar aynı şekilde çarkı işletenler tarafından bunun bedelini ödemelidir. İnsan tehlikesinin peşinden gidermiş. Ben ki bu yolda imgeler kullanmak mecburiyetinde kalan ve boyuna eleştirecek bir yazar bozuntusu. Sahip olduğum tüm asi duygularımı kelimelere yükledim, ve kelimelerimin onlara yüklediğim ağır yükten dolayı bana bedel ödeteceği günü tarifi zor duygularla bekliyorum. Tıpkı Rasnolkinov’un gaddar yaşlı kadını baltayla öldürdükten sonra onu ziyarete gelen gaddar kız kardeşini de öldürmesi gibi.

24


Furkan CANBOLAT

Abdallar yüzyıllar evvel Horasandan Anadolu’ya göçmüş Türkmen aşireti. ‘’Türkmen’’ ismi tartışmalarına girmeden göçmenler diyelim onlara… Zaten abdal da göçebe demek. Daha doğrusu göçebe hayatı yaşayan dervişlere denirmiş abdal diye. M. de abdaldı. Köy köy dolaşır yerel deyişle sekiz baş horantaya hem çalar hem söylerdi. Zaten abdalların kanlarında iki şey vardı; çalgıcılık ve göçebelik. M. ‘nin de evlatlarının da ömrü böyle geçecekti. Bozkır insanının ona hitap ettiği şekilde ‘’M. Ağa’’ namı sadece düğünlerle sınırlı kalmayacaktı. O yıllarda Türkiye’de yeni yeni yaygınlaşmaya başlayan radyo kendine bir misyon belirlemişti. Anadolu’nun yerel seslerini ülkeye duyurmak. Bu misyon çerçevesinde yetkililer M. ‘yi de radyoya davet ettiler. M. daveti öğrenir öğrenmez müthiş bir heyecanla ne yapacağını şaşırdı. Başkente gidecekti, büyük insanların yaşadığı büyük kente. Takım elbiseli, fötr şapkalı insanlarla muhattap olacaktı. Düğünlere gittiği gibi gidemezdi ya başkente. Eldeki üç kuruşla da üstüne başına çeki düzen verip Büyük şehre bir otobüs bileti aldı. Gelip çatmıştı yolculuk günü. Otobüsün kapısına geldi, son kez dönüp ardına baktı. Ardında bıraktıklarına baktı. Severdi aslında hayatını, ben abdalım böyle yaşarım derdi soranlara ama daha rahat yaşamayı, yarın karnımız doyacak mı diye düşünmeden yaşamayı kim istemezdi. Bir de sesini tüm ülkeye duyurmak vardı işin ucunda. Otobüs yol boyu iki kez arızalansa da sağ salim varmışlardı Ankara’ya. Elinde adresin olduğu kâğıt, sırtında bağlaması usul usul yürüyordu. Terminalden Ulus’a kadar yürüdü. Radyo burada bir yerde olacak diye düşünüyor aynı zamanda yüksek binaları hayret, hayranlık ve korku ile izliyordu. Sonunda radyonun kapısına gelmişti. Yavaş bir şekilde üç-dört kez kapıyı çaldı, açan yok. Biraz daha sert, daha sert… Kimse açmamıştı kapıyı, tarih bugündü ama kimsecikler yoktu içeride. Beni tatil günü çağırmazlar herhalde işleri var birazdan gelirler diye düşündü. Arkasını döndü gördüğü ilk kaldırıma oturup cebinden cigarasını ve kibritini çıkardı. Zor olsa da sigarasını yakmayı başardı. Sigarası bitti hâlâ gelen giden yoktu radyoya. Kış günü daha fazla bu şekilde beklemek istemedi utangaç bir şekilde oradan geçen insanlara sormaya karar verdi. Ama kimse duymuyordu onu, çırpınışlarını kimse dikkate almıyordu. Yalnız bir şeyi fark etti. Herkes bir yere yetişmeye çalışıyordu ve yine herkes biraz da hüzünlüydü. Tamam dedi büyük şehrin büyük insanlarının aceleleri var ama ya hüzün?

Rastlantı

Ya da hüzünlü değillerdi sadece ona öyle geliyordu veya büyük şehrin insanları hep hüzünlüydü. Bilemedi. Aslında ne dediğini de anlayamadı. En sonunda biri kulak verdi sessiz haykırışlarına, ‘’Ağam ıradyo neden kapalı?’’ Büyük şehrin büyük insanı müthiş bir kibir ve gözle görülür bir hüzünle ‘’Yas günü bir de açık mı olacaktı saygısız adam.’’ Dedi titreyen sesiyle. Konuşabileceği en üst perdeden konuşuyordu. Ama M. bunların hiçbirine alınmamıştı. Adamın sesindeki hüzün çoktan onu etkisi altına almıştı. Bir şey demesi gerekiyordu ama kelimeler sanki belleğinden yüreğine iltica etmişti. Konuşamıyor ama büyük insanın hüznünü yüreğinin en derin köşelerinde yaşıyordu. Sonunda ‘’Yas mı ne yası?’’ diyebildi. Büyük insan bir şey arar gibi pardösüsünün ceplerini karıştırdı ve sonunda sigara paketini buldu. Bir sigara götürdü ağzına, ateş istedi, M. hemen büyük insanın sigarasını yaktı. Büyük insan bir duman aldı sigarasından sol kaşını havaya kaldırıp yine titreyen bir sesle ‘’ Sabah babamızı kaybettik, atamızı Atatürk’ümüzü.’’ Gözleri nemli bir halde yoluna devam etti büyük insan. M. öylece kaldı hayatının en büyük fırsatı ona 10 Kasım 1938 günü gelmişti. Ne yapmalıydı şimdi ya da ne yapacaktı? Aslında ilk olarak ne yapacağını biliyordu. Yapmasını bildiği tek şeyi yapacaktı. Bu büyük kaybın ardından bir ağıt yazacaktı. Ya sonra? Geri köyüne dönerdi herhalde, peki insanların yüzüne nasıl bakacaktı? Bir işi beceremedi M. Ağa demezler miydi ardından. Bunlardan bağımsız bir de hayalleri vardı ama onu o ana pek fazla umursamıyordu. Birden düşüncelerinin içinden utançla sıyrıldı. ‘’ Koca Mustafa Kemal paşa vefat etmiş. Böyle düşünmeye utanmıyon mu sen?’’ diye kendine kızdı. Sahi kimdi neciyedi bu Mustafa Kemal Paşa? Babası ara sıra anlatırdı koca Gaziyi. Büyük adammış hatta babasının dediğine göre güneş gibi saçları varmış. Bir kez uzaktan görmüş babası Paşayı çok yakışıklı adammış memleketi kurtarmış. Düşuncelerinin arasindan birden sıyrıldı neden geldiğini hatırladı ve neden gitmesi gerektiğini... Son kez radyoya baktı M. sonra bir cigara daha yaktı. ‘’büyük adama büyük veda olur.’’ Dedi ve döndü arkasını. Bu onun Büyük kente ve Atasına vedasıydı. Yorgun ve yaşlanmış adımlarla terminale doğru yürümeye başladı.Büyük insanların küçümsediği yaşamına dönmek için can attı bir an, elalemin ne der korkusunu ömründe ilk kez aşmıştı. Terminale geldi otobüsünün kapısını kadar geldi ve son kez dönüp ardına baktı...

25


Ölüme Geç Kalmak

Rümeysa AYVAZ

Kar yağsa. İki tarafı orman, geniş ve uzun bir yolda öylece yürüsek. Karda ilk bizim ayak izlerimiz olsa, bir de kedilerin. Soğuktan kimseler ölmemiş gibi sevsek soğuğu. Sokakta kimse yaşamamış gibi olsa. Ağaçlara binalar uğruna kıyılmamış gibi. Yollara betonlar dökülmemiş gibi. Kimse doğaya ihanet etmemiş gibi... Öylece yürüsek. Zamanın acelesine kapılmadan, kendi zamanımızın biteceğini düşünmeden. Yaşamla bağımızın bir tek ölüm olmadığını hissederek. Susarak belki, belki de hiç susmayarak. Uzun uzun o yolu yürümek isterdim seninle. Çünkü en az karlı günler kadar soğuk insanlar tanıdım. Ormanlardaki kesik ağaçlar gibi hiç acımadan kesilmiş insanlar gördüm. O ağaçları kesenler gibi acımasız insanları da... Bir balta gibi keskin ve ağır sözler duydum. Kahverengi toprağın karla örtünmesi gibi hatalarını unutup kendilerini, bedel ödemeden aklayanlar gördüm. Uzun karlı yolda yürür gibi hayat boyu ayağını soğuktan kurtarmakla uğraşıp bir kez bile başını göğün güzelliğine kaldıramayan insanlar gördüm. Yan yana koca bir yolu yürüyüp birbirlerinin kalbini bir kez olsun dinlememiş insanlar... Ağaçlara tutunmuş kar taneleri gibi hayatı boyunca birilerine bağlı yaşamak zorunda olanlar... O uzun aydınlık yolda yürümektense kendini karanlık ormanlara bile isteye atanlar da... Bilerek saptığı karanlık yollarda düşerken hep başkalarını suçlayanlar gördüm. Kar’ın böcekleri yok ettiği gibi aydınlığın yok ettiği insanlar... Çocukken hiç kartopu oynamamış kadar kötü kalpliler gördüm... Ne kadar güzellik gördüysem hepsi o karlı yol kadar güzeldi. Ne kadar çirkinlik varsa o soğuk kadar gerçekti. Bu çağda, dört duvar içinde kaç saksıda çiçek yetiştirirsek yetiştirelim bir tek hayat var etmiş olmuyoruz, farkındayım. Balkonlarımız ne kadar geniş olursa olsun içimizdeki darlık geçmeyecek. Fotoğraflarda ne kadar gülersek gülelim, siyah beyaz kareler kadar net olmayacağız. Ormanları katledip betonlar üzerine yapay çiçekler koyarak daha estetik olamayacağımız da kesin. Parklar, bahçeler gibi ve hatta insanlar da sahte. Üstelik insan en çok kendine sahte bu devirde. Farkındayım ölüyoruz. Her lüzumlu duygumuzu kaybedip yerine hırslarımızı, gösterişlerimizi, kibirlerimizi koyarak neden gün geçtikçe hissizleştiğimizi sorguluyoruz. Hiçbir şey için tepki göstermeyip neden bir şeylerin değişmediğini merak ediyoruz. Her güzelliği hak ettiğimize inanıyoruz. Bu yapay dünyanın bana göre olmadığını biliyorum. İşte şimdi, en çok da ölüme geç kalmak için biraz daha direnmeliyim. Buhranlardan arınıp, hayattaki varlığımın sebebini bulabilmeliyim. Her şeyin en başta sevgiyle başladığını görebilmeliyim. O karlı yolda, her yokluğun bilincinde ama yine de umutla, seninle el ele yürüyebilmeliyim.

26


Samet YAZAR

Ne Haldesin Dünya

İki harp arasına sıkışmış günler ile gecelerdi Bir anda çıkagelmiş anlamsız bilmecelerdi. Karanlık ile güneşin savaşı hâkim oldu dünyama, Mutluluğun türevleri artık kilit vurulmuş hecelerdi. Oyuncağım olmadı hiç, Bir kırık dal, bir parça kumaş. Fazlasını düşünemedim, hayallerimi vurdu savaş Karanlık kazandı demek hâl bunu gösteriyor, Çocukluğun ölümünü söyle hani kim üstleniyor? Ali amcamın oğlu Ahmed’de aynı halde biliyorum Bu çocuk halimle ben de aynada ölümü görüyorum. Nerde benim babam? Bir kere gitti daha gelmedi, Ne suçum vardı benim sence? Başımı kimseler sevmedi. Ninni diye işledi ruhuma feryad ile figanlar Şu dört duvarın ardında ölümü soluyor insanlar. Ağlamıyorum, çünkü ağlama derdi anam. Bu lafı duydum ya gayrı ölsem de ağlayamam. Kapımın önünde serili yüzü solgun bedenler, Hani nerede çıksın şimdi dünya güzel diyenler! Allah’ım! anamı gördüm bugün yerde uzanmış yatıyordu. Cennet vari yüzünden kan oluk oluk akıyordu Şimdi ne yapayım babam zaten gitti, Ne oldu bu insanlara? Bu insaf denilen ne zaman bitti? Ölür mü ki acep ölüm bir gün bu kadar ölü arkasına? Yapışacağım ana bir gün korkma bende ölümün yakasına. Ben bir köşede kendisiyle konuşan çocuğum Anamın feryatları arasında gömülüp gitti çocukluğum. Ben ölümün başında nöbet beklediği çocuğum, Çaresizlik içinde ölümü bekler çocukluğum.

27


k.A -4 Cesaretini kaybetmeme adına hızlı hızlı yürüyordu. Yoksa Arif, hayatını durgunca yaşayan birisi olarak yavaşça adımlamayı tercih ederdi. Yürürken her zaman olduğu gibi kendi kendine konuşuyor, sonrasında bunun farkına varıp kendisiyle münakaşayı hemen kesiyor, çok geçmeden yine kendisiyle konuşmaya başlıyordu. Dışarıdan bakan birisi için alelade bir yere yetişme çabasında olan bir insan izlenimi veriyordu. Arif ise çevresine olabildiğince bakmamaya çalışıyor, bakışları kaldırım çizgisine sabit ve donuk bir halde yoluna devam ediyordu. Düşünceleri arasında geçişleri farketmiyor sanki tümüyle insanlığın bu zamana kadar olan problemlerine tek tek çözüm arıyordu. Halbuki durup çevresine baksa; sokağı çevreleyen sağlı sollu ağaçların varlığını onların yeni yeni yeşillenen yapraklarını, insanların köpeklerini gezdirmelerini, çocuk arabalarını farkedecekti. Kendisi de bu durumun bizatihi bilincindeydi mamafih hem düşündüklerinden kopmamak hem de çevresiyle en ufak bir etkileşime girip saflaşmış hissiyatlarının ve anlamlarının bulanıklaşmaması adına sokağa tepkisiz kalıyordu. Bir ara zayıf vücudu bu tempoyu kaldıramayacağının belirteçlerini göstermeye başladı. Birdenbire aldığı nefes ciğerlerine gitmiyor ağzında kalıyormuş gibi hissetmeye başladı. Bacaklarından ve kollarından başlayarak boğazına doğru bir sıcaklık yayılıyordu. Bu durumlarla daha önceden de karşılaşan Arif, bu problemlerle beraber kulağının yanmasını ve bir ayağının seğirmesini umursamıyordu çünkü bir hafakan nöbeti geçiriyordu. Ancak her ne kadar umursamadığını kendine söylese de içinden varlığını önemseyen sesine iştirak etmekten başka çare bulamadı. Yolda gördüğü, oturakları tahtadan, kenarları siyaha boyanmış demirden olan rastgele bir banka oturdu. Ayağından yukarıya doğru yükselen ateş varlığını sürdürüyordu. Diğer yandan hızlı ve uzun yürümenin ardından bir yerde oturmak kalbinin atışının yavaşlamasına müsaade veriyordu. Ayaklarına pompalanan kan, sirkülasyonunun sıklığını azaltıyordu. Bu durum bir çok açıdan iyi gibi gözükse de Arif ’in daha çok düşünmesine imkan tanıyordu. Odasında geçirdiği vaktinin birçoğunu kafasında durmadan dönen çarkın dinginliği adına harcamış ancak başarısız olmuştu. En son gelen mektup ve Kemal’in kendisine karşı azalan tahammülüyle beraber kafası bir saat çarkına dönmüş, her ‘tik ve tak’lık zaman diliminde kendisinde yeni bir düşünce var oluyor yahut düşüncelerinin 64 karelik boyutlarında yeni bir kayboluş yaşıyordu. Arif ’in içinde bulunduğu hal; bayağılaşmış felsefik tanımların ötesinde, benliğinin samimiyetle kendisine ve çevresinde müşahade ettiği canlı ve cansız nesnelere karşı inkisarlarını ifade etme çabasıydı. Safkan atların bir türünden bahsederler, aşırı koşturulmaktan korkunç kızışan atlar, ferahlamak için içgüdüsel olarak damarlarını ısırırlarmış. Sıklıkla Arif de kendisini böyle hissediyor ve “beni sonsuz özgürlüğe kavuşturacak bir damarımı kesebilsem “ diye sık sık iç geçiriyordu.

28


Şamil ŞENGÜL Bankta oturduğu bu an da o iç geçirmelerden biriydi. Düşüncelerinin ve hislerinin tabularından sıyrılıp özgürce yaşayabilmek tasavvuru aklından çıkmıyordu. Hayali sadece, benliğini 4 noktadan çivileyen tabularından asılı kaldığı çarmıhtan kurtulmak değil, aynı zamanda kendisinin ve karşısındaki herhangi birisinin; hüzünlerini, tutkularını, sevinçlerini ve inançlarını ifade edebilmesi ve hatta özgürlüğünü de taşıyordu. Arif Hislerini ve inancını Çarmıha geren, kendi oluşturduğu tanrıcıklarla bezenmiş toplumdan kurtulmak adına Nuh’un gemisine, hayatında hiçbir şeye karşı olmadığı kadar muhtaçtı.Durumu bir Hayy’dan öte adaya kaçan Yaksan’la anlatılabilirdi.Yaşadığı sıkıntı bazı günlerde o kadar ağırlaşıyordu ki bu sorunsaldan yazılarında bahsetmeden geçmesi mümkün değildi. Bir yazısında; “İnsanlarının birbirleri için az şey ifade etmesi bende genellikle göğsümü parçalamak, beynimi dağıtmak isteği uyandırıyordu. Ah! Karşımdakine geçiremediğim sevgi, şefkat ve hazzı, karşımdaki de bana sunamaz, tüm kalbim mutlulukla dolup taşsa bile karşımda kılı kıpırdamadan duran soğuk birini mutlu edemem” cümleleriyle özgürlüğe hasretini ve hicranını ifadeye çalışmıştı. Kendisinin insanlardan uzaklaşıp basit bir odada yaşamayı istemesinin sebeplerinden birisi de buydu. Ne yaparsa yapsın muhattabına ve onların kendisine sergilediği duygulardan tatmin olmuyor, tavırları bayağı ve samimiyetsiz geliyordu. Şimdi oturduğu bankta çakılıp kalması bunca tereddütü barındırıyordu. Arif daha fazla içinden konuşmaya dayanamayıp istemsiz şekilde sesli sesli konuşmaya başladı. Ve adeta bağırıyordu çünkü bağırdığı zaman içine çöken geceden kurtulacağı hissiyatına bürünüyordu. Konuştukça aç bir hayvanın avını parçaladığı iştiyakına benzer şekilde dili ve dudaklarına birbirine çekiç gibi ardı ardına vuruyordu. Kendini dışa vurma tutkusu tüm vücudunu ele geçirmişti.”Keşke huysuz biri olabilsem, suçu havaya, üçüncü bir şahsa , başarısız bir girişime yükleyebilsem, o zaman keyifsizliğimin katlanılmaz sıkıntısı yarı yarıya azalırdı. Vay halime! Tüm suçun yalnızca kendimde olduğunu biliyorum- Aslında suç demek doğru değil.- Kısaca, nasıl ki eskiden tüm mutlulukların kaynağı bendeyse şimdi de tüm üzüntülerimin kaynağı içimde saklı.” Bu safça itiraf Arif ’in yüzünü ekşitti, ağzında acı bir tad bıraktı. Kendi haline üzülmesi ve nefeslenmesinin ardından yine bağırmaya devam etti. “Burada oturup saatlerimi harcamam manasız. Ailemin yanına gitmeden önce kendimin, en azından, dışarıya tavırlarına hakim olmam lazım. Peki ama neden hakim olayım! Nasıl hakim olayım! Yeter artık sıkıldım Arif! Odana geri dön. Kendinle, yaşattıkların ve yaşadıklarınla yüzleş. En iyi yapabildiğin şeyi yap, kendini, nerelerden buraya geldiğini yaz. Yaz ki anlamadıkların ve anlaşılmadıklarını kelimeler çözsün.” Arif hışımla yerinden kalktı. Eve gidecekti. Daktilonun başına oturup her şeyi oturup yazacaktı. Sonrasında aciz bir durumda olan ailesinin yanına gidip her şeyi halledecekti. Arif gerçekten her şeyi çözebileceğine inanıyordu. Bu onun iyimserliğinden veya kendisine aşırı güvenden değil aksi durumda kalmaktan korktuğu için her şeyi yoluna koyabileceği kadar gerçekten uzak bir inanç taşıyordu. Bununla beraber kendisine aşırı inanmasının bir diğer sebebi de ailesine karşı, derinlerinden gelen ihanet ve haksızlık düşüncesini bastırmaktı. Kafasındaki karmaşıklığı azaltmak adına evine doğru yürüyerek değil koşarak gidiyordu. Bir yandan da daktilonun başına geçtiğinde yazacaklarını düşünüyordu. Arif eve vardığında, Daktilonun tuşlarına dokunması ile kağıda bastığı ilk cümleleri şunlar olacaktı: “ İnsan. Nisyan ve Ünsiyet. İnsan olmak ve insan olarak kalmanın zorlaştığı bir çağa tüm korkaklığım ve çocukluğumla teslim oldum. Kendimin farkettiklerini unutmaya, bilincimi ve hissiyatımı acı şakşakçılığı ve vicdan mastürbasyonuyla uyuşturdum bunca zaman. Ve fikirlerim.. Fikirlerim kıvamını bulmadan aksiyon kabına dökmeye çalıştım. Başarısızlığın ve incitilmişliğin güçsüzlüğüne sığındım. Şimdi dört bir yanımda hüküm süren bir zemheri soğuğu ve ortalık mahşer yeri...”

29


Kitap Analizi: Burma Günleri Geoge Orwell, asıl adı ile Eric Artur Blair. Hindistan’ın Bengal eyaletinin Motihari kentinde doğdu. Ailesiyle birlikte İngiltere’ye döndükten sonra öğrenimini İngiltere’nin en elit okullarından birisi olan Eton Kolejinde tamamladı. Orwell’ın en çok tanınan iki eseri olan, İkinci Dünya Savaşı’nın sonlarına doğru yazdığı Hayvan Çiftliği, Stalin rejimine karşı sert bir taşlamadır. Diğer eseri Bin Dokuz Yüz Seksen Dört, bilimkurgu türünün klasik örneklerinden biri olmanın yanı sıra, modern dünyayı protesto eden bir romandır. Orwell, 20. yüzyıl İngiliz edebiyatının dünyaya bir armağanıdır. Orwell, 1922-27 yılları arasında Hindistan’da İmparatorluk polisi olarak görev yaptı. Yazarın roman türündeki ilk eseri olan “Burma Günleri”, İngiliz sömürgeciliğini dile getiren ilk eseridir. Orwell, 21 Ocak 1951’de Londra’da öldü. Bu yazıda ise “Burma Günleri” eserinin tahlili yapılacaktır. George Orwell’ın “Burma Günleri” romanı 1934 yılında önce Amerika’da Harper & Brothers yayınevi tarafında basıldı. İngiltere’de basılmamasının sebebi ise kitabın Hindistan’daki İngiliz sömürgeciliğini anlatıyor olmasıydı. Gelen geri dönütler üzerine ertesi yıl İngiltere’de de basılan kitap Hindistan ve Burma’da sömürgecilik süreci sonlanana kadar yasaktı. Türkiye’de Can Sanat Yayınları tarafından ilk defa 2004 yılında yayımlandı. Benim elimdeki, kitabın 2018 yılında yayımlanan 16. baskısıdır. Kitabın İngilizce aslından çevirisini Deniz Canefe yapmıştır. İngiliz sömürge sistemi üzerine yazılmış birçok bilimsel eserin aksine George Orwell “Burma Günleri” kitabını roman tekniği ile ele almıştır. Bu tekniği seçmesinin yazarın kendi kişisel tercihinin dışında aslında romanların insanlar tarafından bilimsel kitaplardan daha çok rağbet görüyor olması olduğunu düşünüyorum. Orwell’ın, tarihi roman türünü seçmiş olmasının böyle olumlu bir yönü varken burada vermiş olduğu bilgileri kurgular ile harmanlanmış bir şekilde vermesi kitabı bilimsellikten uzaklaştırmaktadır. Kitabın akışı Orwell’ın belirlediği ana karakter olan Mr. Flory’nin İngiltere’nin Hindistan sömürgesine bağlı Burma eyaletindeki bir kasabada geçmektedir. Romanın geçtiği zaman dilimi ise George Orwell’ın da kitabı yazmadan önce orada bulunduğu Birinci Dünya Savaşı sonrasında milliyetçilik ve sosyalizm akımlarının da dünyanın farklı bölgelerinde yükselmeye başladığı 1920-30’lu yıllardır. Kitap siyasal açıdan ele alındığında dönemin modern, gelişmiş ve insanların hayallerini süsleyen İngiliz İmparatorluğunun aslında bu imparatorluğun arka bahçesi olan İngiliz sömürge sisteminin uygulandığı ülkelerden birisi olan Hindistan’daki durumunu gözler önüne seriyordu. Sanatsal yönüyle ele alındığındaysa Orwell bütün bunları okuyucunun kitaptan kopmamasını sağlayacak bir kurgu ile aktarmıştır. Kitapta bulunan bireyler, onların düşün ve duygu dünyasını oluşturan kısımlar psikoloji uzmanlarının inceleyebileceği türdendir. Orwell’ın olay ve karakterlerine dönük yaklaşımı gayet realisttir. Orwell karakter ve olay anlatımında da realist anlatım ve tasvirden uzaklaşmamaya dikkat etmiştir. Eserlerinin genelinde karşılaşacağımız bu realist ve objektif bakışı daha ilk romanında yakalamayı başarmıştır. Bir İngiliz olmasına rağmen 1922-27 yılları arasında Hindistan’da İngiliz polis memuru olarak görev yaptığı süreçteki gözlem ve tecrübelerine dayandırdığı “Burma Günleri” romanında İngiliz sömürge sistemini ve oradaki memurların yerel halka olan tutumlarını adeta yerden yere vurmuş ve o eleştirel bakış açısını kitapta okurları ile buluşturmuştur. Adı “Burma Günleri” olan romanı kısaca özetlemek istiyorum. Mr. Flory İngilizlere ait bir odun şirketinin görevlisi olarak Burma’nın bölgesi olan Kyauktada az sayıda İngiliz ile bir arada bulunuyordu. Burada yerel halkın ifadesiyle “sahip”ler olarak “Kulüp” adını verdikleri ortak alanlarının dışında bir de kilisede bir araya geliyorlardı. Burada genel olarak durağan bir hayat süren İngilizler bazen küçük çaplı ayaklanmaları da polis teşkilatının sert bir şekilde müdahalesi sonucunda bastırıyor ve hayatlarına devam ediyorlardı.

30

Erhan DAĞLI

Bur Gün


rma nleri

Kitapta Burma’daki sosyal, siyasi ve ekonomik yönleriyle sömürge sistemi anlatılıyor ve yerel halkın İngilizlere olan bakış açılarının farkları kişiler üzerinden açık bir şekilde aktarılıyor. Yerel halk (siyahiler) genel itibariyle İngilizlere (beyazlara) nefret veya hayranlık duygularıyla yaklaşıyorlardı. Kitabın ana karakteri olan Mr. Flory bir İngiliz olarak İngilizlerin politikalarını Burmalı bir doktor olan dostu Dr. Veraswami -tam bir İngiliz hayranıdır, kendisini ve milletini alt sınıf insanlar olarak görür- ile aralarındaki sohbette İngilizlerin neden Hindistan’da olduğu üzerine düşüncelerini şöyle dile getiriyor: Dr. Veraswami: “Ama sevgili dostum hangi yalanla yaşıyorsunuz?” Mr. Flory: “Zavallı siyah kardeşlerimizi soymak için değil de onları kalkındırmak için burada olduğumuz yalanıyla elbette. Sanırım bu oldukça doğal bir yalan aslında.” Bunların bir Burmalının değil de İngiliz’in sözleri olması ile romandaki yapılan eleştirinin insanlar için daha dikkat çekici olduğunu düşünüyorum. Bunun sebebi; roman, Orwell’ın kitabı kaleme aldığı dönemdeki okuyucu kitlesi olan özellikle İngiltere’deki insanların, yapılan bu sömürge faaliyetlerine farklı açılardan yaklaşmalarına, görmelerine ve düşünmelerine yardımcı olmuştur. Kitap, ilerleyen sayfalarında sanatsal bir boyut da kazanmaya başlayacaktır. Devam eden sayfalarda okur kendisini bir aşk hikâyesinin içerisinde bulur. Bölgeye sonradan gelen Mrs. Elizabeth ile Mr. Flory arasındaki aşk hikâyesi artık olaya heyecan katmış ve kişilerin düşün dünyası hakkında da okuru düşünmeye iterek psikolojik bir etki yaratmıştır. Mrs. Elizabeth düşünce olarak daha İngiliz milliyetçisi bir tutumdadır. Burmalıları ilkel insanlar olarak görmekte ve onlardan tiksinmektedir. Zaten Mr. Flory ile yaşayacakları sorunlar da bu temel üzerine gelişmektedir. Mr. Flory genel olarak İngilizlerin takındıkları yerel halktan uzak bir yaşam sürme konusundaki fikirlerin aksine onların yaşam alanlarının en içlerine kadar girmiş ve bu kültürden de etkilenmiştir. Kitapta üzerine durulan bir diğer konu da yerel halkın yaşadığı sorunlar da İngilizler özellikle olayların dışında tutulmaya çalışılmıştır. Buradaki İngilizler(yerel halk Pukka sahip diyor) için Pukka sahip yasaları vardır ve İngilizler bu yasalara göre hareket ederler. Pukka Sahib’in “On Emri”nden biri, yerli tartışmalardan uzak durması gerektiğidir ve Mr. Flory kendisini böyle bir olayın içerisinde bulur. Son olarak kitabın içerisinde bulunan betimlemeler, okuru yaşanan olayların birer kahramanı yapabilecek güç ve sağlamlıktadır. Mesela Mr. Flory’nin yağmurda ıslandığı bir bölüm vardır ki ben kitabı okuduğum esnada kitap okuduğumu unutup bu anı yaşadım. Bütün bunların sonucunda kitap hakkında daha fazla bilgi vermeden şunu söyleyebilirim: Kitap son derece etkileyici bir biçimde sonlanmaktadır. Genel olarak kitabın güçlü olduğunu düşündüğüm yönlerinden birisi de, dönemin şartlarını iyi yansıtmasıdır. Ayrıca tarih, siyaset, coğrafya ve sosyoloji kitaplarında rastladığımız İngiliz sömürge siyaseti, Burma’nın coğrafi özellikleri ve Burma toplumunun yapısına dair bilgilerle Orwell’ın “Burma Günleri”nde verdiği bilgiler arasında uyum ve tutarlılık bulunmaktadır. Bu özellikleri sayesinde roman daha sağlam bir zeminde inşa edilmiştir. Orwell, temelde İngiltere’nin sömürge sistemini eleştirmektedir. Ancak kitapta aynı zamanda göz ardı edilemeyecek kadar etkili olan sanatsal taraf okuru bazı yerlerde bu ana düşünceden uzaklaştırmaktadır. Kitabın önemi sömürgeciliğin ve dünya genelinde yükselen milliyetçiliğin yaşandığı bir dönemde George Orwell’ın kaleminden sert bir şekilde eleştirilmesidir. Aynı zamanda buna sanatsal bir biçim kazandırarak o dönemde yaşamış olan insanların fikir dünyasını da okuyucu ile buluşturması yazarı ve kitabı alışılmışın dışına çıkarmaktadır. George Orwell’ın, “Burma Günleri” yapıtı tarih, siyaset, sanat ve psikoloji temalarını içerdiği için farklı kesimden okuyuculara hitap etmektedir.

31


32


Gökhan GÖK

Film Analizi: Bir Zamanlar Anadolu’da

Film gece boyunca ilerleyecek bir cinayet hikayesinin ipuçlarını verse de bittiğinde, karanlıktan aydınlığa süren bu serüven bir cinayetten çok daha fazlasını anlatarak izleyicinin asıl temayı bile unutmasını sağlıyor. Tek bir karakter üzerinden ilerleyecekmiş gibi başlıyor ama aslında eğitimli-eğitimsiz, şehirli-köylü, güçlü-güçsüz birçok karakterin de filmin içinde olduğunu görüyoruz. Bazı karakterler bir insanı öldürüyor, bazıları ise gerçekleri. Film ismiyle bize bir masal anlatacağını müjdeler gibi olsa da aslında her karakter yaşadığı gerçeği unutup kendi kendine masallar üretiyor. Savcı resmi olma gayreti ve de kendi kişisel karizmasını da koruma iç güdüsüyle birlikte tamamen kendi görüşünden oluşan bir rapor hazırlar. Yazdırdıkları asla tartışılmaz, sorgulanmaz. Doktor, cesede dokunmadan ottopsi raporu hazırlar. Köyün yaşlısı köyün elektiriğinin sürekli gidiyor oluşuna rağmen yeni bir morg yaptırmanın hesaplarını yapar. Ölüler pis kokar. Bu daha önemli bir sorundur. Gelişime, modernliğe ait hiçbir isteği yoktur. Filmde kadının rolü ise hemen hemen hiç yoktur.

Dolayısıyla aslında film, sinematik olarak bir cesedin otopsisinden çok erkek aklının otopsisini açıklamaya yönelir. Filmin ironisini en iyi anlatan sahnelerden birisi ise doktor karakterinin kendi işinden ve hayatından bu kadar kopmakla birlikte ölen adamın karısı ile bir yakınlık kurmaya çalıştığını ima eden görüntülerdir. Filmde kadınlar hep erkeğin gözünden bakılarak anlatılmıştır. Köy muhtarının kızının odaya girdiği sahnede bütün karakterlerin yüzleri tek tek gösterilir. Aynı şekilde ölen adamın karısı da hem otopsi odasında hem de filmin sonunda doktorun gözünden, onun bakış açısıyla yansıtılır. Savcının intihar ettiği için karısını acımasızlıkla suçlaması da Anadolu insanının kültürüne kodlanmış bu egemenlik durumunu gözler önüne serer. Bir Zamanlar Anadolu’da filmini izleyenler gerçekten de filmin bir cinayetin çözümlenmesinden daha çok yüzyıllar geçmesine rağmen hiçbir değişikliğe uğramamış Anadolu insanının sosyal psikolojisini çözümlemeye çalıştığını fark edeceklerdir.

33


Haydi Abbas ‘Bir gün şehzade aşık olduğu mavi gözlü kızı bulmak üzere yollara düşer. Bir kuyudan geçerken ak saçlı bir teyzenin kuyudan su çekerken zorlandığını görür ve yardım eder. Buna son derece mutlu olan kadıncağız saçından iki tel koparır ve şehzadeye: Ne zaman başın derde düşerse bu iki teli birbirine sürt. Uzun boylu kara kaşlı bir Arap karşına çıkar. Bu Arap’ın adı Abbas’tır korkmayasın sana yardıma gelmişti.’ Masallar insanların dimağlarından yıllar geçse de çıkmaz. Dinlediğimiz masallar ya hayatımızın içine zuhur eder ya da yaşadığımız hayat bir masaldır. Cahit Sıtkı TARANCI askerliğini yedek subay olarak yapmaktayken komutanı tarafından kendisinin bir emir eri seçmesi gerektiği söylenir. Cahit Sıtkı hemen künye listesine göz atar ve yıllar önce Babaannesinden dinlediği bir masalı anımsar. Listede gözüne ilişen Abbas oğlu Abbas’ı emir eri olarak seçer. Türk Silahlı Kuvvetleri’nde er ve erbaşlar her zaman komutanlarına karşı büyük bir saygı ile yaklaşmışlardır. Abbas da böyle bir askerdi. Belki de biraz daha fazlası. Mardinli Abbas’ın saflığı ve kıvrak zekasında Anadolu’yu gören Cahit Sıtkı da ona komutan asker ilişkisinden ziyade çok daha derin ve yakın anlamlar yüklemiştir. Abbas komutanının her sabah kahvaltısını hazırlamış, kıyafetlerini ütülemiş her ihtiyacına tüm gücü ve samimiyeti ile yetişmiş hatta Cahit Sıtkı’nın anılarında bahsettiğine göre çarşı izninde dahi belli bir mesafeden komutanını izleyen Abbas, komutanının mendile ihtiyacı olduğunda bile yanında bulunmuştur yani ona bir emir erinden ziyade hızır olmuştur. Yine bir şafağın daha sonunda Abbas’ın hazırladığı bir çilingir sofrasında alkolün de tesiriyle söyle bir konuşma geçmiştir. - Abbas askerlik nasıl? - Valla çok eyi gumandanım. - Abbas İstanbul’u bilir misin? - Bilirem gumandanım. - Benim orada bir sevdiğim var çok seviyorum onu benim için kaçırır mısın?  - Baş üstüne gumandanım.

34

Artun

Sabah Cahit Sıtkı uyandığında Abbas’ı yola çıkmaya hazır bir halde görür ama Sıtkı dün ne söylediğini dahi unutmuştur. Onun için o konu sadece bir lâtifedir. ‘Bu hal ne Abbas?’ diye sorar ve Abbas gayet ciddi bir şekilde ‘gumandanım gız kaçıracaz ya’ deyince Cahit Sıtkı müthiş bir duygu karmaşası yaşar. Bu duruma gülmeli mi yoksa baştan aşağı Anadolu olan bu askerin kendisine olan bağlılığına karşı içinde hüzün bulunan bir şükran mı sunmalıdır. O ise en iyi yaptığı şeyi yapar yani şiir yazar. “Haydi Abbas, vakit tamam; Akşam diyordun işte oldu akşam. Kur bakalım çilingir soframızı; Dinsin artık bu kalp ağrısı. Şu ağacın gölgesinde olsun; Tam kenarında havuzun. Aya haber sal çıksın bu gece; Görünsün şöyle gönlümce. Bas kırbacı sihirli seccadeye, Göster hükmettiğini mesafeye Ve zamana. Katıp tozu dumana, Var git, Böyle ferman etti Cahit, Al getir ilk sevgiliyi Beşiktaş’tan; Yaşamak istiyorum gençliğimi yeni baştan.”


Elif YAPRAK

Türk Edebiyatının Zelda’sı: Nilgün MARMARA

Şair ve yazar Nilgün Marmara 13 Şubat 1958 tarihinde İstanbul’da doğmuştur. Çocukluk ve gençlik yılları Kadıköy’de geçer. Öğrencilik hayatında daha ilkokuldan itibaren başarılı olan melankolik şairimiz Boğaziçi Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı bölümünden mezun olur. Boğaziçi Üniversitesi’nde orta kantinin üstündeki ‘Umutsuz Merdivenler’e ismini veren Nilgün Marmara’dır. Cemal Süreya sayesinde yakın arkadaşı Ece Ayhan ve diğer şairlerle tanışma imkânı bulmuştur. Şair arkadaşlarıyla sık sık şiir üzerine sohbetler ve tartışmalar yapmasına rağmen şiir yazdığını bir süre arkadaşlarından saklaması da ilginçtir. Ünlü şairin arkadaşları arasında: İlhan Berk, Fazıl Hüsnü, Turgut Uyar ve daha birçok tanınmış şair ve yazarlar vardır. Yazdığı şiirleri bir süre sonra bazı şair arkadaşlarına gönderir ancak hayatta olduğu zaman boyunca şiirleri pek değer görmez. Şairler arasında ayrı bir yeri vardır nitekim hep keskin düşünceler içindedir bu nedenle kendisi arkadaşları arasında marjinal olarak değerlendirilir. Ece Ayhan’ın anlatımıyla ‘uç’ta bir şairdir. Nilgün Marmara, Amerikan Caz’ını çok sevdiğinden arkadaşları ona meşhur Fitzgerald’ın eşinin ismini verirler ve Zelda demeye başlarlar. Edebiyatın yanında çeşitli işlerde yapan şair en son kedisini tamamen şiire vermiştir. Yazdığı sayfalarca şiirlerini yine kimselerle paylaşmamıştır. Manik depresyon hastası olan Nilgün Marmara 13 Ekim 1987’de henüz 30 yaşında bile değilken beşinci kattaki evlerinin penceresinden atlayarak intihar eder.

Edebiyat dünyası tarafından çok sevilen Nilgün Marmara ölümüyle herkesi üzüntüye boğar. Cemal Süreya şairin ölümü üzerine “Nilgün ölmüş. Beşinci kattaki evinin penceresinden kendini aşağı atarak canına kıymış, Ece Ayhan söyledi. Çok değişik bir insandı Zelda. Akşamları belli saatten sonra kişilik hatta beden değiştiriyor gibi gelirdi bana. Yüzü alarır bakışlarına çok güzel ama ürkütücü bir parıltı eklenirdi. Çok da gençti. Sanırım otuzuna değmemişti daha.. Bu dünyayı başka bir hayatın bekleme salonu ya da vakit geçirme yeri olarak görüyordu. Dönüp baktığımda bir acı da buluyorum Nilgün’ün yüzünde. O zamanlar görememişim. Bugün ortaya çıkıyor.” Yaşamı süresince yayınlanmayan şiirleri ilk defa o öldükten sonra ‘Daktiloya Çekilmiş Şiirler’ olarak kitap halinde yayınlanmıştır. Kendisini sevgi ve özlemle anıyoruz.

“Niye izin vermiyorsun yoluna kuş konmasına? Niye izin vermiyorum yoluma kuş konmasına? Niye kimseler izin vermez yollarıma kuş konmasına? ‘Öyle güzelsin ki, kuş koysunlar yoluna..’ bir çocuk demiş..”

35


niye kimseler izin vermez yollarıma kuş konmasına?

Profile for ahmetn.uygun

Kiremit Dergi 5.sayı  

Kiremit Dergi 5.sayı  

Advertisement