Issuu on Google+

Sözcükler (*) İnci Aral Bir roman yazıyorum. Günün, özellikle gecelerimin tümünü hücremde, masa başında geçiriyor, sürünerek yatağa giderken, bugün de ölmedim diye avunuyorum. Dünyanın, zamanın dışında, romanın içinde yaşıyorum. Kahramanımın midesi ağrıyınca benimki de ağrıyor. Yazdıklarıma gülüyor ya da ağlıyorum. Evden çıkmıyorum, deli gibi sigara içiyorum, uykusuzum, sinirlerim yay gibi gergin. Yazma biçimim yavaş bir intihara benziyor. Son noktayı koymadan rahat huzur yok bana. *** Kırk yıldır yazıyorum. Sözcükleri düşüne taşına yan yana getiriyorum. Bir yerden alıp öbür yana koyuyorum. Siliyorum, bozuyorum, atıyorum. Çoğu zaman kendimi onların ustası değil de çırağı imişim gibi hissediyorum. Sayfaları dolduran cümlelere çekingen bir yabancılık duygusuyla bakıyorum. Sanki var olabilsinler diye sözcüklere yol gösteren beceriksiz bir kılavuz, ışıltıları ortaya çıksın diye didinen kaba bir yontucuyum. Sözcükler çok değişken. Yalın anlamlarının ötesine geçip bambaşka şeyler söyleyebiliyor, farklı çağrışımlar yapıyor, susmaları gereken yerde sızlanıyor ya da düpedüz kafa tutuyorlar. Onları eğip büküyor, açıyor ya da kapatıyorum. Çın çın öttüklerini, gülüp ağladıklarını duyuyorum. Elimin altında, dilimin ucundalar, sahipleri olmak için yıllarımı verdim ama bir türlü büsbütün benim olmuyorlar. Bunca zaman içinde şunu fark ettim: Sözcükler büyülü. Özellikle yan yana gelişlerinde çözemediğim ve asla bozmak istemediğim bir büyü var. Beni uğraştıran asıl bu. Ben bunun delisiyim. En uçucu, en sivri, yumuşak, dokunaklı, aklı başında sözcükleri bulmaya savaşıyorum durmadan ve cümlelerin daha zenginini, kusursuzunu arıyorum. Yazdıklarımı süslemek, gereksiz yere allayıp pullamak için değil, tersine, çekicilikleri iyice ortaya çıksın, albenileri en duru, renkleri en temiz biçimde görünsün istediğimden. Gündelik dille iletişimde o büyünün farkında olmuyorum. Herkes gibi alışıldık kalıplarla konuşuyorum. Neyse ne, ne eksik ne fazla. Ne zaman ki yazmak için kalemi elime alıyorum, o zaman uğraşımın, dilimi günlük dilin dışına taşımak, duygu yoğun başka yerlere götürmek olduğunu hatırlıyorum. *** Biliyorum, sözcükler, tek başlarına cömert, kırılgan, güçlü ve parlak, ama yine de somutturlar. İçlerine giremezsem beni belirli olanın dışında bir yere götürmezler. Benim bakışım ya da onlara yüklediğim imgeyle hayat bulurlar. Aralarındaki ilişki, oluşturdukları düzey benim sesimle, düşüncemle, eğilimlerimle yoğrulmuştur. Ama büyülü ve sınırsız olmasalar, bu kadar güzel ve esnek olmasalar onlarla oynama gücünü kendimde bulamazdım. *** Aramızda kıyasıya bir savaş var. Bazen sözcükler tarafından tutulmuş, kuşatılmış olurum. Yazan, konuşan ben değilmişim de yalnızca onların nesnesiymişim gibi umutsuzluğa, kimliksizlik nöbetlerine kapılırım. Kendimi özümsenmiş, dilsizleşmiş hissederim. Yılgınlık içinde yetersizlik ve sıradanlığımı hatırlarım.


Sonra kuşkular, kırgınlıklar yatışır. Çünkü sözcükler benim yazma hakkımın, yazma çılgınlığımın, düşlerimin ve içimden taşanların dostu ve suç ortağıdırlar. Yazdığım satırlardan atlayıp elimden kaçtıkları, istemediğim yollara gittikleri çok oldu. Ama çoğu zaman güler yüzlü, alçak gönüllü ya da kurumlu geri döndüler ve kusurlarımla birlikte kabullendiler beni. Birlikte baştan çıkarıcı bir oyun oynuyoruz. Ben onlara hayranlıkla, saygıyla yaklaşıyorum, gizemleri beni fena halde büyülüyor. Onlar ise beni bırakıp gidemiyorlar. Aramızdaki aykırı aşk buradan doğuyor.

(*) İnci Aral’ın 15 Mart 2011’de Cumhuriyet’te yayınlanan yazısı


Sözcükler