Page 1

KANIT Düşünce Kültür Sanat

Tasarım: T sanat

Sayı 1-2-3 ANLAM

İMTİYAZ SAHİBİ& YAZI İŞLERİ MÜDÜRÜ AHMET ŞAMİL KAAN

ahmetsamilkaan@gmail.com kanitdergi@gmail.com tyayin.com/dergimiz facebook.com/dergimiz twitter.com/dergimiz @dergimiz #dergimiz @ahmetsamilkaan

#dergimiz hakkında

YAYIN İDARE MERKEZİ İrfan baştuğ cad. No: 188 03123476816 BASIM TARİHİ: 04/2016 BASIM YERİ: SEMİH OFSET Sebze Bahçeleri Caddesi (Büyük Sanayi Sitesi) No:103, Zübeyde Hanım Mh., Ankara 0312 341 4095 www.semihofset.com.tr

• #dergimiz basın ahlak ve etik ilkelerine, insan onuruna ve Allah’ın cc koyduğu kurallara saygı duyar. • Vicdani ve ahlaki değerleri öteleyen hiçbir unsur #dergimizde yer bulamaz. (gözümüzden kaçar başka) • Kadının güzelliğini, çocuğun masumiyetini istismar eden hiçbir reklama yer vermeyiz. Tek kişi kalsak da sözümüz bitene kadar susmamaya ahdettik, azmettik. • #dergimizin fiyatı içeriğinin ve emeğinin karşılığı değil, matbaa ve kağıdın bedelidir. Ecrimizi O’ndan beklemekteyiz. • Bu dergi Türk pediatri derneğinden, nöroşirurji derneğinden, woswos sevenler kulubünden onay istememiştir. • #dergimizde beğendiklerinizi aleni, beğenmediklerinizi özelden söylerseniz fena olmaz. :D • Her zaman ciddi olmak bünyeye zarar verebilir. Olmadık esprilere hazır olun.


BAŞLARKEN Varlıklar içinde kendini öldürme ve yaşatma iradesi gösterebilen, elindekiyle yetinmeyen, sahip olduklarını kıymetsizleştirebilen tek varlığız biz. Dün sevdiğinden bugün nefret edebilen, dost ya da düşman olabilen tek varlık. Bunları yapabilecek tek kuvvet olan ruh sadece bizde. Bir aslan da annelik yapar, eş bulabilir, yemek yer, içer... Bir timsah ya da çakal. Fakat insanın yemesi, içmesi, evlenmesi onlara benzemez. Biz yediğimizde şükrederiz. Şükür; görmek, göstermek, vermektir. Vermek bizi insan yapar. Bir hayvan gibi çocuk doğurmayız. Çocuğumuz için didiniriz, üretiriz, biriktiririz. Sadece karnını değil, beynini ve ruhunu da doyururuz. Çünkü onun bedenden ibaret olmadığını biliriz. Bilmek bizi insan yapar. Her şey akar, su, tarih, yıldız insan ve fikir diyor ya şair. Biz su gibi akmayız mesela. Kimi zaman kurşun gibi delip geçer kelimelerimiz, bazen de yaz akşamında serin meltem gibi dokunur yüreklere. Sesimiz, nefesimiz sadece rüzgarın taşıdığından ibaret değildir. Kelimelerimiz sesten ibaret değildir. Sesin içine sevgi ya da nefret katabilen, bu suretle yeni anlamlar üretebilen tek varlık biziz. Üretmek bizi insan yapar.

Millet nasıl olsa okumaz. Çorba tarifi yazsan da olur dediler kulak asmadık Bizi insan yapan her neyse onları toplayıp bir potada eritsek, karşımıza güneş kadar berrak, su gibi hayat veren bir cevherle karşılaşırız. O cevherin adı anlam. Biz anlayan, anlatan, anlaşabilen varlıklarız. Hayvanlar yemek için birbirleriyle savaşabilir. Anlaşmak bizi insan yapar. Önüne otu, suyu, samanı gelen bir hayvancağız, kim getiriyor bana bu kadar yemeği diye sormaz. O önüne gelen yemin derdindedir. Yemi, suyu tamamsa susar. Semirir. Bu insanlar acaba beni neden besliyor diye sormaz. Öldürülmek için beslendiğini anlamaz. Yediği zaman bile yemeğinden işkillenen tek varlıktır insanoğlu. Şüphe, bizi insan yapar. Toplum içinde yaşarız. Sürü değildir katıldığımız. Dostumuzu, düşmanımızı aklımızla, fikrimizle, tecrübemizle seçeriz. Seçmek bizi insan yapar. Bizi insan yapan her ne varsa kökünde anlam var. Anlam varsa insan var. İnsanın anlamı varlığına güven bağladığıdır. Parasına güvenenin değeri parası kadardır. İflas etmek onun için ölümdür. Gücüne güvenenin değeri koltuğundan inene kadardır. Ünvanı alındığında hiç olur. İnsan Allah’ını bulup onunla mutlu olmadıkça korkuyla yönetilmeye mahkumdur. Bütün zalimlerin nefesi korku kokar.

Allah’a inanmak yeryüzünde adaletin sağlanabilirliğinin tek yoludur. Çünkü ... İnsanları Allah’a inanmayan,

Allah ile yollarını düzeltmeyen toplumlar Allah yerine icad edilen sahte putlarla korkutulurlar. Korkan toplumlar düşünemez, bundan dolayı da doğru karar KANIT|ANLAM| 2 KANIT|ANLAM| 2


veremez. Ekonomik kriz bir puttur. Kuraklık, küresel ısınma, birer puttur. İnsanların önüne konulur ve onlarla susturulur. Fakat esas putlar daha göz önünde tutulur. Kadın, şehvet, para. Herkesin tapınmak istediği cinsten hem de. Eğer uslu çocuk olursan sana daha çok maaş, bu çarkı daha hızlı döndürürsen iki kat maaş. Bize kul olursan sana daha çok bizim putlarımızdan veririz. Çünkü onları biz üretiyoruz. Üretim onların elinde doğru. Tüketmek için bizi kamçılıyorlar lakin. İnternetimiz ayrı, televizyonumuz ayrı reklam. Gazetemiz başka, durağımız başka reklam. Güzel kadınlar, yakışıklı erkekler her gün ellerinde başka bir ürünle karşımızda. “Benim gibi olmak istiyorsan, sen de elimdekini, üstümdekini kullan” “Senin gibi istesem de olamam fakat madem sen o telefonu, şampuanı kullanıyorsun ben de onu kullanıp bir nebze olsun sana benzerim” diyor bilinçaltımız.

za basarak çekildik hayatın kıyısından. Hayattan sıyrıldık, usta bir kasabın elinde kemiğin etten sıyrıldığı gibi. Anlamak bizi insan yapar. Biz anlamak istemedik. İzleyelim yeter. Bir film indirdik ve onu da izledik. Unutunca yok oluyor zannettik hayatı. Biz unutunca her şey unutuldu zannettik. “Sakın ola sakın Allah’ı unutan -bu yüzden- Allah’ın da onları unuttukları gibi olmayın. Onlar fasıkların ta kendileridir.” Unutmamaktan başka çaremiz yok. Unutmaktan çok hatırlamak bizi insan yapar. Anlam’ı Allah verir, anlamını bulan kendini bulur. Aramak insanı insan yapar. Anlamını aramayan salar kendini. İpi kopmuş gibi özgürdür o takdirde, aradığını bulmuş gibi mutlu, huzurlu ve onurlu değil. Onurdur insanı insan yapan. Para için dostlarımızı harcadık, sattık üç kuruşa. Ama unuttuk. İnsandır insanı insan yapan.

Çünkü çok önceleri işgal edilmişti en temel anlam alanımız. Neyi, niye yaptığımızı, tükettiğimizi, harcadığımızı düşünmek için hiç vaktimiz olmadı nedense . Okumak için hiç zamanımız olmadı facebook duvarlarından başka yeri. Kitabımız yok çantamızda da hayatımızda da. Okumayı çocuklara, düşünmeyi akademisyenlere, parayı şirketlere, güvenliği polislere bıraktık ve beynimizi uyandırmamak için parmak uçlarımıKANIT|ANLAM| 3 KANIT|ANLAM| 3


İNSAN - KUR’AN - ANLAM Tarih boyunca bütün medeniyetler insanı anlamanın peşine düşmüşlerdir. Doğu ya da batı medeniyetinde insan ile ilgili tanımlamalar hep hayvanlar üzerinden yapılır. Düşünen hayvan, hisseden hayvan, konuşan hayvan, alet kullanan hayvan... Burada anlatılmak istenen şudur. İnsan ... vasfıyla hayvandan ayrılır. Örneğin insanı düşünen hayvan olarak tanımlayan kişi “düşünmeyen insan hayvandır” demek istiyordur. Bizim kitabımız ve medeniyetimiz ise bizi anlamla diğer canlılardan ayırır. “Onların kalpleri vardır, onunla düşünmezler; gözleri vardır, görmezler; kulakları vardır, işitmezler; onlar davarlar gibidir hatta daha da aşağılıktır. onlar gafillerin ta kendileridir. (Araf 179)”Farkımız anlayabilmemiz ve anlatabilmemizdedir. Rahman suresinde insan ile alakalı bize şu bilgiler verilmektedir.

Rahman, Kur’ân’ı öğretti, insanı yarattı ve ona (yarattığı insana) beyanı öğretti. Bir şey dikkatimizi çekti burada.

Rahman

İnsanı yarattı

Kur’ân’ı öğretti İnsana beyan verdi

İnsanın yaratılmasından önce [Allah ona] “Kur’an öğretti” ifadesi geçmekte. Şimdi düşünelim. İnsan yaratılmadan ona Kur’an öğretme mümkün müdür? Hayır. Burada insana öğretmek ifadesi geçiyor mu? Hayır. O

zaman

Kur’an’ı

öğretti

ifadesini nasıl anlayacağız? Öncelikle nasıl anlamayacağımız kesinleşti! İnsan yaratılmadan ona herhangi bir şey öğretmek mümkün olmadığına göre ayetteki Kur’an ifadesinin, yaz kurslarındaki Kur’an öğretimi gibi bir anlamı olamaz. Burada denilmek istenenin ne olduğunu anlamak için biraz daha derine dalmamız gerekiyor. Kur’an kelimesinin, k-r-e kökünün derinliklerine. Talim kavramının içlerine. Derin bir nefes aldık mı? Haydi bismillah!!! Hak

KANIT|ANLAM| 4

Batıl

Bir anlam üzerine bina edilmiş, anlam ve Allah ile bağı olan Her türlü anlamsız durum ve nesnenin adı


Kur’an kelimesinin türetildiği k-r-e kökünün asli anlamı toplamak, bir araya getirmek demektir. Karye aynı kökten köy anlamına gelir. Bir araya gelmiş insan topluluğu. Okumak anlamı k-r-e’ye sonradan verilmiştir ve Türkçedeki okumaktan farklı bir anlamı vardır. Okumak için Arapça’da üç kök kullanılır.

Tilavet

: Peşpeşe gelmek demektir. Seslendirmek manasında, dil ile okumaktır. Kur’an tilavetini sıkça duyarız bunun için.

Kıraat

: Bir araya getirmek demektir. Anlayarak, akıl ile okumaktır.

Tertil

: Hissederek, kalp ile okumaktır.

Sözümüzü unutmadık değil mi. k-r-e kökü ve talim üzerinde durup, buraya derin dalış yapacaktık. K-r-e kökünden türetilmiş kelimelere şöyle bir göz atalım. Karye : Bir araya gelmiş insanların oluşturduğu yerleşim birimine verilen isim. Köy. (köy ya da başka bir yerde insanlar bir amaç için bir araya gelirler. Piknik alanı gibi değildir örneğin. Gelip geçici değil, hayatlarını sürdürmek için oradadırlar. ) Kur’an geleceğiz.)

: Kutsal kitabımızın ismi. Anlam veren, anlaşılan demektir. (Niye öyle

Kıraat : Okuma diye geçer fakat anlayarak okumaktır esasen. Kıraat farklılıkları tabiri de bu yüzden kullanılır. Arapça’da bir metni okumanın yolu önce anlamaktır. Kişi nasıl anladıysa öyle okur, seslendirir. Okumak deyince biz Türklerin aklına bir tek şey gelir. Bir yazıyı okumak. Bir kişi hiç anlamadığı bir yazıyı okuyabilir. İlkokul iki çocuğu kimya makalesini okur, hiçbir şey anlamasa da okur. Okumak başka, anlamak başka bir şeydir latin harfi kullanan diller söz konusu olduğunda. Peki Arapça’da da öyle midir? Gelin hep beraber bakıp görelim.

KIRAAT NEDEN ANLAMAK DEMEK?

KANIT|ANLAM| 5


‫و كل امة يدعوا اىل الغزة‬

Kur’ân denildiğinde aklımıza gelen tek şey yandaki gibi harekeli Arapça metindir. Kur’ân okuyanların yüzde 99’u (evet malesef) okuduklarının çoğunu anlamaz. Çünkü Arapça bilmez. Arapça kendi doğal halinde harekeleme sistemini kullanmaz. Kur’ânlarda ve çocuk kitaplarında kullanılan, hicri 150 senesinde Arapça okumayı bilmeyenler için icad edilmiş bir sistemdir hareke. Kur’ân’ın yanlış okunmasını engellemek için yapılmıştır. standart Arapça örneği

Arapça, diğer sami dilleri gibi okununca anlaşılan değil, anlaşıldıktan sonra okunabilen, seslendirilebilen bir dildir. Bu, derginin ana cümlesi.

Ne demek yani okununca anlaşılmama, anladıktan sonra okunma? Okumadan nasıl anlaşılacak, olur mu öyle şey? dediğinizi buradan duyar gibiyiz. Bunun için size solda ve altta 9. yüzyıldan bir Kur’ân sayfası göstermek isteriz. İçimizde Kur’ân okumayı bilenler, hatta hafızlar bile yandaki metinde ne yazdığını okuyamayacaktır eminim. Neden? Çünkü metinde hareke yok. Harfler bir değişik. Peki şimdi bu Kur’ân sayfası üzerinden düşünecek olursak, o dönemde yaşayan herhangi bir insanın burada yazılanları, anlamadan okuması mümkün müdür?

Düşünmeye gerek yok. Değildir elbette. Dün ya da bugün bütün sami dilleri (kutsal kitapların indirildiği diller: İbranice, Aramice, Arapça) harekesiz ya da ne yazıldığını bilen, konuya vakıf birisi olmadan okunamaz, anlaşılamaz. Söylediklerimizin havada kalmaması için yan sayfadaki örneklerimize göz atmanızı tavsiye ediyoruz.

KANIT|ANLAM| 6


Ortak noktaları şu. İkisi de hiç öyle okunacak gibi durmuyor. Evet doğru. Her ikisi de sami dillerinden. Anlamadan okunamıyor.

İbranice bir metin.

İspanyolca

Aramice bir metin.

Bir de Latin dilleriyle yazılmış metinlere bakalım. Anlaşılmıyor fakat okunabiliyor değil mi

Orjinal Tevrat’ın dili

El presidente de Rusia, Vladimir Putin, aterrizó este viernes en La Habana, Cuba, pocos días después de que el parlamento de su país, la Duma,

Orjinal İncil’in dili

L'Uruguayen de 27 ans, suspendu quatre mois pour avoir mordu Giorgio Chiellini lors de la rencontre entre la Céleste et l'Italie pour la Fransızca

Dieses E-Learning-Angebot ist als Selbstlernkurs konzipiert. Es eignet sich jedoch zur Unterstützung des DaF-Unterrichts. Nutzen Sie dazu die Lehrermaterialien: Zu jeder Lektion gibt es Almanca

Okumak ve anlamak birbirinden farklıymış demekki. Biz Türkçeyi okuyup anladığımız için her dil okunduktan sonra anlaşılacak diye bir kaidemiz yok. Hepsi kendi gerçekliğiyle değerlendirilmelidir. Bir Türk’ün, Fransız’ın okumak deyince aklına gelen şeyle bir Arap, Süryani’nin aklına gelen aynı olmaz, olamaz. Bir Arap, dilini anlamadan okuyamazken, bir Türk, İspanyol çok rahat bir şekilde okuyup zoraki anlayabilir ya da hiç anlamayabilir de. Bu mümkündür. İşte bu nedenle k-r-e kökünün bir araya getirmek asli manasından okumak anlamına neden getirildiğini anlayabiliyoruz. Arapçada harfler yazılır fakat onları anlamlı bir şekilde bir araya getirebilmek ancak onları anlamakla mümkündür. Dolayısıyla k-r-e Türkçedeki okumak değil, Arapçadaki okumaktır. Anladıktan sonra, harflerin oluşturduğu birlikteliği çözümledikten sonra okumaktır.

KANIT|ANLAM| 7


‫علم‬

Yanda görülen kelime Arapça bilmeyen bir kişi için hiçbir anlam ifade etmemektedir. Kur’ân okumayı bilen birisi ise “Bunun harekeleri nerede?” diye sorma ihtiyacı hissedecektir, dolayısıyla okuyamayacaktır. Şimdi gelin bir oyun oynayalım. Yandaki harfleri, nasıl kaç farklı şekilde okuyabileceğimizi görelim ve her okuyuşumuzda anlamın nasıl değiştiğini de görelim.

‫َعلِ َم‬ ‫عُلِ َم‬ ‫َعلَّ َم‬

‫عُلِّ َم‬ ِ ‫ْم‬ ٌ ‫عل‬ ‫َعلَ ٌم‬

Alime. Bildi, öğrendi. Ulime. Bilindi, öğrenildi. Alleme. Zorla da olsa öğretti, belletti demek. (zorla eklemesinin niye olduğunu meraklısına cevaplayabiliriz. facebook.com/dergimiz adresinden) Ullime. Öğretildi, belletildi. İlmun. İlim, bilgi. Alemun. Bayrak, iz, işaret, bilinmeye yarayan şey.

Ayn, lam ve mim üçlüsünün altı farklı şekilde okunabileceğini (anlaşılabileceğini) görmüş olduk. İçimizden bir ses “iyi de bu adamlar hangi kelimenin nasıl okunacağını nasıl biliyorlar” diyorsa söyleyelim “bilmiyorlar”. Araplar okuduklarının o anlamamı geldiğini bilmezler fakat metin o anlamdan başkasını (büyük ihtimalle) taşımadığı için yazılanın anlamının o olduğunda herkes mutabık kalıyor. Kur’ân için bu geçerli mi peki? Büyük çoğunlukla evet. Fakat bugün kıraat farkları olarak bilinen şeyin hangi temele dayandığını da görmüş olduk. Dikkat edilirse harfler değil, üst ve alttaki şekiller değişti. İşte bu alt ve üstteki şekillere biz hareke diyoruz. Bilmeyenlerin de Arapça bir metni doğru okuyabilmesi için bunlar dile sonradan eklenmişlerdir.

KANIT|ANLAM| 8


Bir dakika yanlış anlamadım değil mi Kalp. Adam üç harf yazıyor ve ben onu altı farklı şekilde okuyabiliyorum.

Aslına bakarsan altı çok iyimser bir rakam Beyin. Verdiğimiz örnekte sadece alt üst yazı karakterlerinin değişimi örnek verildi. Bir de harflerin benzeriyle değiştirilmesine müsaade eden bir yapısı da var Arapça’nın. Noktalar da sonradan icat edilmiş yazıda. Dolayısıyla yazıda bugün nokta ile ayırdığımız harf ve deyişlerin hepsi o gün için anlama dahil olabiliyordu. Abartırsak elli farklı anlam tek bir kelimeye girebiliyordu

Nereden bileyim doğru söylediğini elli değil de hadi onbeş tane farklı anlamı olabilen bir kelime göster bana.

???!!! ^^$$%%&&’’(()) ?\}][{¾½½¼#¹¬¬

Öyle teker teker saymayım da nasıl olabileceğini söyleyim. Mesela Arapça’da tek diş üzerine ya da altına nokta konularak okunabilen beş tane harf var. Noktasiz yazılan bir metin eğer müsaitse bu ihtimallerin gerçekleşebileceği üç karakter olduğunda 5.5.5= 125 farklı karakter koyarak okuyabilirsin demektir. Metnin müsaade etmediği, anlamsız kaçtığı gibi ihtimalleri 100 deyip atsan bile sana yine 25 kalır ki gerçekten akıl alır gibi değil.

Kafan karıştı anlıyorum. Bak mesela

‫ثبت نبت تبت بنت يتب‬

Bu kelimelerin noktalarını atsan hepsi aynı olur. İşte sadece harekelerini değiştirerek 6 farklı okunuş elde etmedik mi, ettik. Kaç ihtimal çıktı ortaya 30. (kırk olsaydı güzel bir espri yapacaktım). İşte bir kelime 30 farklı anlama sahip olabiliyor o şekilde okunabiliyor demekki Arapçada. Harfler çoğaldığında ihtimaller de artıyor. KANIT|ANLAM| 9


Kalp ve Beyin’e aydınlatıcı sohbetleri için teşekkür ediyoruz. Şimdi k-r-e kökünün neden okumak değil de anlamak olduğunu daha iyi anlayabildik zannediyoruz. Nereden gelmiştik buraya unutmayalım. Kur’ân’ı öğretti ayetindeki Kur’ân’ın mushaf değil, bütün bir kainatın içindeki anlam olduğunu söyledik. Yani Rabbimiz Rahman sıfatıyla (yarattığı her şeyi seven ve onlara değer veren) bütün yarattıklarının içine bir anlam ve değer koymuştur. Dolayısıyla fıtratı korunan her şey değerlidir, kıymetlidir, mübarektir. Bu açıdan bakıldığında şu ayetin ne demek istediği daha bir açığa kavuşuyor. “Hiçbir şey yoktur ki, Allah’ı överek yüceltmesin. Fakat siz onların bu hakikati nasıl dile getirdiğini anlamıyorsunuz (niyesini sorgulamadığınız için). [Bundan dolayı büyük bir gaflettesiniz fakat Allah buna rağmen] kullarına karşı çok yumuşak ve hatalarını affedicidir. Bu bilgiler ışığında Rahman suresinin ilk dört ayetini bir daha gözden geçirelim.

Bir şeyin fıtratı, Allah’ın yaratılışta koyduğu şekil ve maksadıdır. Ölüm fıtridir, ölümsüzlük düşüncesi ise şeytani. Rahman Her şeye anlam verdi İnsanı yarattı Ona kendisine yüklenen anlamı fark edebilmeyi de öğretti.

KANIT|ANLAM| 10


Rabbimiz, bizi diğer canlılardan ayıran en temel vasfın beyan olduğunu haber veriyor. Beyan açıklamak, açık olmak, anlamak, anlatmak, anlaşılmak demek. İnsanın özü: Allah ona Anlama

[kıraat]

Anlatma ve Fark edebilme [beyan] yeteneği vermiş ve bu vasıflarıyla ayrıcalık kazandığını ifade etmiş. Şuraya dikkat kesiliyor muyuz acaba. Nereden başlarsak başlayalım, nereye bakarsak bakalım, kapımız hep anlama çıkıyor. Çünkü anlamı olmadan hayat yaşanabilir olmaktan çıkar. “Bu kadar malım mülküm var da ne işe yarıyor. Ben ölünce çocuklarım mirasımı yiyecek ama ben ölmüş olacağım. O zaman nasıl benim malım oluyor? Bu mal benim değilse kimin o zaman? Niye bu kadar çabalıyorum ki mal toplamak, biriktirmek için? Hakikaten zengin olmak bana ne katıyor? Ben mi paraya muhtacım yoksa para mı bana? Para bensiz yapabilir fakat ben param olmadığında kendimi yalnız hissediyorum!” demeye başlar bir anda insan.

Rabbimiz Rahman sıfatıyla (yarattığı her şeyi seven ve onlara değer veren) bütün yarattıklarının içine bir anlam ve değer koymuştur. Dolayısıyla fıtratı korunan her şey değerlidir, kıymetlidir, mübarektir. Zengin ya da fakir herkes, aynı şeyi soruyor Niye? Niye ben zenginim/ fakirim? Zengin fakirlik korkusuyla, fakir zenginlik ümidiyle hayata sarılıyor. Hayatının bir amacı, anlamı olmasını istiyor. İşte bu insanoğlunun en belirgin özelliği aynı zamanda onun göz önündeki en büyük vasfı. İyi ve kötünün savaşı hep buradan yürüyor.

KANIT|ANLAM| 11


Farklı anlamaların, farklı tavırlara giden en çabuk ve kestirme yol olduğunu bilen Rabbimiz bizi doğru yola götürmek için indirdiği kitabın adını Kur’an (kişiye aradığını bulduran, sorularına cevap bulan, anlam veren) koymuştur, şeytan da bizi saptırmak için hep buradan saldıracak bir yol bulmuştur. Nasıl ki hz. Adem’den beri indirilen bütün dinlerin adı İslam, kişinin kendi rızasıyla Allah’ı bulup teslim olması ise; bütün kitapların adı da Kur’an’dır. Çünkü hepsi de insanların kaybettiği anlamı onlara kazandırmış, onları fıtratıyla buluşturmuş, kaybolan değerlerini hatırlatmıştır. Buraya kadar sağ salim gelebildiysek şimdi dürbünü kendimize çevirelim. Anlamın üzerinde neden bu kadar duruyoruz? Çünkü bizim bütün değer ve davranışlarımızın ana kontrol merkezi anlam alanımızdır. Bu kabiliyeti açığa çıkarılan tek varlık da insandır. Bundan dolayı da Kur’an’ın muhatabı bir başka canlı değil, insanoğludur. Emanet (sorumluluk ve Allah adına dünyada hükmetme yetkisi) de ona verilmiştir. Anlam alanımız dış dünyaya değerlerle bağlanır. Değerler, kök anlamın çevresinde şekillenen ve davranışlarımızın niyelerinin oluştuğu zemin katımızdır. Bu kat sağlam ve hakikate bağlı değilse davranışlarımız bozulmaya, karakterimizi de bozmaya başlar.

KANIT|ANLAM| 12


Algılarımız yarı bağımsızdır. İstediğimizi göremeyiz fakat istediğimiz gibi görebiliriz. Gördüğümüzü değiştiremeyiz lakin görüşümüzü değiştirebiliriz.

Anlamlı değerlerle beslendiği ölçüde algılar mükemmelleşir. Algılar kötüleştiği kadar da değerleri çürütmeye başlar.

Anlamın kaynağı ve sahibi Allah’tır cc. Başka hiçbir varlık ya da güç anlam alanını yok edemez fakat onu başkalaştırabilir ya da işlevsiz bir hale getirebilir.

Algılarımız kanaat ve davranışlarımızla beraber yaşar.Kanaatlerimiz değerlerimizin gün yüzüne çıkmasıdır. İkinci aşama ise kanaatlerin davranışa dönüşümüdür.

değerler

anlam

Anlamsız yaşantılar (tepe) zamanla değerleri (orta) anlamsızlaştırır. Bu da anlam (dip) ile değer alanını koparır. Kişi yaşadıklarını öğrendiklerine tercih eder.

Değerler anlamdan beslendiği kadar berraklaşır. Duyulardan beslendiği kadar da bulanıklaşır.

Anlam değerleri besler. Değerlerden anlam alanına akış olmaz. Fakat yanlış değerlendirmeler anlamın etkisini yok edebilir.

“İnandığı gibi yaşamayan kişi yaşadığı gibi inanmaya başlar.”

KANIT|ANLAM| 13


Anlam-Beyan denklemi Emrin davranışa dönüşmesi

islam-fıtrat hali

Beyan

Algı ve davranışlarımız buradan kaynaklanır.

Değer Anlam ile kontrol edilir. Davranışları kontrol eder.

Anlam

Kendisi için yaşadığımız, onun için ölebilecek kadar sevdiğimiz varlık, Allah.

KANIT|ANLAM| 14

Algı ve davranışlar değerlerle şekillenir. Allah bak diyorsa doğru olduğu için diyordur, onun emirlerini gücüm yettiğince yaparım, tartışmam.

Şu muhtaç adama yardım ettiğimde Rabbim razı olacak. Öyleyse ediyorum.

Değerler algı ve davranışlarımızı kontrol eder. Anlamdan beslenirler.

Neyi, niye yapacağımı biliyorum. Dolayısıyla seçimimi ondan yana kullanıyorum. Doğru ve mantıklı olan o.

Anlamını bulma, Allah Allah hayatımın anile buluşma. lamıdır. O’nun iyi Ne dendiğini, niye dediği iyi, kötü de- denildiğini anladım. diği kötüdür.


Yasağın davranışa dönüşmesi

Salim fıtrat

Bozuk fıtrat

Harama bulaşma imkanım olduğu halde, Rabbimin rızasını tercih ettim. Mutluyum.

Onun yap dediği her şeyi yapmaya, uzak dur dediklerinden de uzak durmaya gayret gösteriyorum.

Bana para kazandıran her şeyi yaparım, menfaatim olan her işe koşarım.

Rabbimden uzaklaşmak benim için büyük bir acıdır. Bu kötü ve çirkindir.

Onun iyi dediği her şey benim için iyi, kötü dediği de benim için kötüdür.

Parası olan iyidir, para kazandıran her şey güzeldir, para her kapıyı açar, para için her şeyi yaparım

Allah’ın ne dediği önemli benim için, canımın ne istediği değil.

En çok Allah’ı seviyorum. Yeter ki o istesin yaparım.

En çok arabamı, evimi, parayı seviyorum

KANIT|ANLAM| 15


Dünyevileşen fıtratın bozulma süreci Algı Kişi gördüğü her şeyi örnek alır, söylenen her şeyi doğru kabul eder. Seçemez, ayırt edemez.

Değer Hakikat ile bağı kopan değerler, algılarla şekillenmeye başlar. Gördüğüm iyi, duyduğum doğru, aldığım kâr, verdiğim zarar.

Anlam Değerler üzerindeki etkisini yitirir. Küflenmeye başlar. Üzeri örtülür.

KANIT|ANLAM| 16

Fıtratla çelişen mesaj ve görüntülerle yoğun mesai, davranışlarımızla değerlerimiz arasındaki bağı zayıflatır. Çok fazla film ya da reklama maruz kalan beyinler zamanla paranın ve gücün elde edilmesi gereken en önemli şey olduğuna ikna olurlar. Reklamı olan her şeyin değerli, tv’de görünen herkesin de örnek insan olduğuna inanırlar. Onlar gibi davranmaya (moda) kendilerini şartlarlar ve bunu yapabildiklerinde haz duyarlar [Değer alanının bozulması].

Bakışa, görüşe, söze tesir edemeyen değerler, algı ve davranışların etkisine girer. Anlam alanıyla bağını koparır. Davranışlara göre değer benimsediğinden, İlkeli davranamaz aksine çelişkili düşünür ve inanır. Gündelik değer ve düşüncelerle yaşayan kişi de değersizleşir. Sabit ve hakikate bağlı değerler, davranışları doğrular; yanlış davranışlarda ısrar ise değerleri bozar ve ilkesizleştirir

Hayatının amacını maddileştiren kişi hakikatle bağını koparır. Allah vardır onun için fakat dış dünyada. Huzurevindeki anne gibidir. Umurunda değildir (küfür). İslam’ın Allah inancı ise bu algının tam karşısındadır. Allah hayy ve kayyumdur. Yani her an diridir ve her şeyin başındadır.


Hepimizin yaşadığı hayat meşgalelerle dolu. Duyduğumuzun, gördüğümüzün, sevdiğimizin, haddi hesabı yok. Bu nedenle beynimiz kendi içine kıvrılıp düşünmeye vakit ayıramıyor. - biz müsade etmediğimizden- Enerjisinin çoğunu gördükleri ve duyduklarını hazmetmek ve değerlendirmek için uğraşıyor. Bu hengamenin içinde hakikati bulmaya, çözümlemeye, değerlendirmeye, fıtratına uygun yaşamak için nasıl davranacağını düşünmeye vakit ayıramıyor. Evin masrafı, arabanın gazı, yemeğin tuzu, komşunun kızı derken bir de bakıyor ki insan yaşlanmış, kırkı devirmiş, çocuklar evlenmiş, torunlar etrafında dönüyor. Bu hengame içinde boğulan beyin; ahiret, cennet, ölüm gibi hakikatlerden habersiz bırakılırsa kişinin iç dünyasında çatışma başlıyor. Psikolojik rahatsızlıklar ortaya çıkıyor. Bu çatışmadan kurtulmanın iki yolu var. Ya ölüm ve ahiret ile yüzleşip dünya ile ilişki dengelenir (tedavi) ya da hakikat ile bağ kesilerek tamamen dünyevileşilir (uyuşturma/uyutma). Tedavi olan insan dünya ve ahirette güzelliğe kavuşur, uyuşan insan uyandığında ise iş işten geçmiş olur.

Dünyevileşen bir insan Ne kaybeder 1. İstikamet 2. özsaygınlıke çi 3. Selim idrak DÜNYEVİLEŞEN İNSANDA NE DEĞİŞİR

Anlam, hakikat; kişinin değerlerinde belirleyiciliğini kaybeder. Değerler, algı ve davranışları etkileyen (aktif) değil onlardan etkilenen (pasif) konumuna geriler. Davranış ve algılar inanç ve değerlerle değil dış dünyanın uyarıcılarıyla kontrol edilir. (Reklam, sanatçı, modacı, starlar vs.) Bu yüzden görmediğime inanmam, görebiliyorsam gerçektir sendromları ortaya çıkar. Bir sonraki safha göremiyorsam yoktur inancıdır ki küfürdür.

KANIT|ANLAM| 17


Davranış

Kur’ân ile tanışan kişi kök kavram ve değerlerini değiştirmesinden itibaren çabucak müslümanlaşır, yumuşar; müslümana muhabbet eder, islam düşmanlarına karşı tedbir almaya gayret eder.

18 kanit

Değer Kur’ân ile tanışan kişinin değerler sistemi yeniden düzenlenir. İyi ve kötü Allah’ın isteklerine göre şekillenir. Allah için güzel olan güzel, kötü olan kötü, değerli olan değerlidir. İyiyi, kötüyü, doğruyu Allah bilir, o belirler.

Anlam Kur’ân ile tanışan kişi tevhidi bulur. Kalbindeki putları birer birer yıkmaya başlar. Sözünü dinlediği tek varlık Allah olur. Allah’tan başka her şey anlamını kaybeder. Allah ile tekrar anlam bulur. Kalp, idrak, zihin yeniden formatlanır. Ruhun işletim sistemi sil baştan değişir.

KANIT|ANLAM| 18


Tarih boyunca islam ile tanışan insanların Kur’an ile buluşma hikayelerini dinlediğimizde hep şu hakikatle karşılaşırız. Söz konusu kişi normal hayatına devam ederken bir anda bir şey fark eder. Ya zihninde bir şimşek çakar, ya fark etmediği bir nokta gözünün önüne gelir ve belki de dakikalar içinde o insan farklı birisi oluverir. Dışarıdan bakan bir göz bu süreci anlamlandırmakta hayli zorlanır fakat dönüşen insan için bu son derece basittir.

Gördüm, fark ettim ve değiştim.

Kur’ân İle Buluşan Bir İnsan Ne Kazanır

Aslında insan kolay kolay değişmez. Belki de hiç. Bir mafya babası ya da din adamıyla konuştuğumuzda her ikisi de doğru yolda ilerlediğini söyleyecektir. Her ikisi de iyi bir insan olmaya çalıştığını, değerli ve güzel işler yapmaya gayret ettiğini söyleyecektir. Peki ama doğru nedir? İyi nedir? Güzel nedir? Değerli nedir? Kime göre değerli ya da değersiz?

1. Basiret Hakikati görür

2. Furkan

Doğruyu-yanlıştan ayırır

3. İstikamet

İlke-değer uyumuyla hareket eder

İşte Kur’ân bize bu soruların cevabını verir. Bu değişim saniyeler içinde gerçekleşirse hidayet süreci de o nispette kısalır. Kişinin kendisi bile bu değişime hayret edebilir. Hayber Kalesi’nin fethinde müslüman olan çobanı hatırlayalım. Dakikalar içinde iman etmiş, savaşmış, şehid düşmüş ve cennete gitmiştir. Tek vakit namaz kılma imkanı olmadan. Nasıl peki? Çünkü İslam ile Allah katında anlam kazanmış, değer bulmuştur. Kur’ânlaşmak esasen bu kadar basit ve güzeldir. Dünyalılaşmak ise her an güç sarfı ve kaybıdır. Çünkü ona kapılan insan dünya döndükçe dönmek, değişmek zorundadır

KANIT|ANLAM| 19


Anlamlı olan neyse göz onu görür. Kulak onu duyar. Algıda seçicilik onu ayırır. Her yerde onu arar ve bulur. O sunulduğunda hayır diyemez kişi. O verildiğinde her şeye evet diyebilir. O elinden alınacak olursa dünyaya meydan okuyabilir. Paraysa para, güçse güç. Anlamını maddede bulan kişi onun akıbetini paylaşır. Ölür, erir, kaybolur, gider.

Hayatının anlamını, dünyalık herhangi bir maddede bulan kişi bütün düşünce ve duygularını bu yöne çevirir. O varsa iyi, sevinçli, mutludur. Onun yokluğu onu üzer, kızdırır. Paralı olmayı ister. Altındaki arabanın iyi olması için çabalar. Başka bir şeyi gözü görmez. Önemli değildir bir yetimin gülmesi, bir vakit namazın kaçması. Diğer her şey için bahanesi vardır fakat o anlam yüklediği şey için asla. Bir şekilde onu elde eder.

Allah, kelime olarak kişinin en çok sevdiği demektir. Kişi dünyada en çok parayı severse, bütün hayatını onu kazanmak, onu çoğaltmak için yaşarsa, bu durumda para Allah’ın yerine geçmiş olur. İçinde para olmayan hayat anlamsız ve değersiz algılanır.

KANIT|ANLAM| 20


Normal şartlar altında Allah’tan başka hiçbir kuvvet tarafından işgal edilemeyen insanın anlam alanı, irade sahibinin yoğun ısrarları ve hakikate karşı durmadan yüz çevirmesi nedeniyle üzeri batılla kaplanabilir. Altının üzerini çamurla sıvadığımızda nasılki altınlığından eser kalmazsa temel varlık nedenini Allah’tan başka herhangi bir şeye bağlayan kişinin de insanlığından eser kalmaz.

Herhangi bir şeyi parasına göre değerlendirir. Faydalı-zararlı değil, pahalı-ucuz vardır onun için. Her şeyin bir fiyatı vardır. Olmalıdır.

Dış dünyanın yoğun maddi baskısına teslim olmakla kalmayıp, elde ettiği hazzı gerçek kabul etmeye başlayan kişi bu şekilde devam ettiğinde gerçekle maddeyi eşleştirir. Parayı gerçek değil, gerçeği para olarak kabullenmeye başlar. İki durum arasındaki fark şudur.

Kişi hayatının anlamı olarak neyi görüyorsa onun kuludur.

Parayı gerçek kabul eden kişi, gerçek kavramını hakikatle düzelttiğinde paradan soğuyabilir ya da daha fazla bağlanabilir. Para bu durumda asli unsur değil, kişinin gerçeğine uygun herhangi bir unsurdur. Gerçeği para kabul eden kişinin durumu ise tamamen bataklıktır. Bu durumda kişi herhangi bir şeyin değeriyle değil fiyatıyla ilgilenir. Para için bütün kapılarını açar, paraya götüren bütün yolları meşru kabul eder. Para getiren her işi yapar, para getirmeyecek hiçbir işe teşebbüs etmez.

Kafasında dönüp duran sorular “Alsam satar mıyım? Kâr mı ederim zarar mı? Satsam zarar eder mi? Nasıl etsem de bugün para harcamasam? Acaba bugün kimden para koparabilirim? Kim bana daha çok para kazandırır?”

Hayatın anlamı benim için işimse onun kuluyum, eşimse onun, kendimse kendimin. Canımın istediği her şeyi yapmak zorunda hissediyorsam kendimi ilah edinmişimdir. Tek amacım kendimi mutlu etmek, haz almak, daha çok tatmin hissi yaşatabilmekse kendime, nefsime kul olmuşum demektir. Kişi anlamını kaybetmez fakat sahtesiyle değiştirebilir. Anlam manevi bir olgu olduğundan maddi her türlü nesne anlamı karşılamaktan uzaktır. Kişi anlamını sadece maddeden soyutlanabilen, içi, özü olan bir varlıkla bulabilir. Hakiki olan, hakikatle bağı olan bir mana ile. Bu da yalnız ve yalnız Allah ve O’nun anlamlı kıldıklarıdır.

KANIT|ANLAM| 21


Anlam değişimleri

Hayatımı değerli kılan şey nedir? Benim yaşamamı gerektiren şey ne? Beni mutlu eden şey ne? Beni kedere boğan şeyler neler? Neyim olursa “başka bir şeyim olmasa da olur” diyorum? Neyim olmazsa “dünya benim olsa ne fayda” diye düşünüyorum? Bu sorulara verdiğim cevap aynı zamanda benim hayatımın merkezine koyduğum maddi ya da manevi unsuru da belirtir. Eğer hayatımın olmazsa olmazı ilke ve erdemler ise normaldir. Fakat hayatımın merkezinde evim olsun, işim olsun, evleneyim, diplomamı alayım gibi maddi unsurlar varsa benim anlam alanım maddenin işgali altına girmiş demektir. Bu aynı zamanda Allah inancının kişide etkisini yitirdiğini de gösterir. Çünkü Allah cc kıymetli ve kalıcı olanın ahiret olduğunu dünyanın ve dünyevi her şeyin gelip geçici, kendisine bağlanılmayacak kadar zayıf olduğunu bize bildirmektedir. Hayat denilen koşturmacanın içerisinde en iyi korumam gereken şey inancımdır. Hayata dair inancım yanlış bir çizgide ilerliyor ya da hiçbir çizgiye bağlı kalmadan yürüyorsa hayat gemisinin dümenine şeytan geçmiş demektir. Şeytanın kontrolüne geçmiş bir hayat dünyada da ahirette de bataklıktır. Dünyada bataklıktır, neden? Bütün isteği bir ev olan insan düşünelim. Gözü evden başka bir şey görmüyor. Nasıl ev alırım, tek düşüncesi. Ne yapacak? Kredi çekecek. Çekti. Ne olacak? Geri ödeyecek. Bu adamın zaten geçim standardı kıt kanaatti. Nasıl olacak da asli ihtiyaçları hariç aylık 500 tl artıracak. Artıramayacak. Artıramayınca geri ödeyemeyecek, sonrası da haciz. Evinde haczedilecek bir şey yok, hapis. Hanımın zoruyla kredi almıştık ama o bizi değil kendi rahatını düşünüyordu. Bizim sıkıntımıza katlanmak zorunda değildi ve bırakıp gitti. Evim yoktu rahattım, ev almaya çıktım döndüğümde ne eski evim ne de içindeki ailem kalmıştı. Şeytan görevini burada da eksizsiz yapmıştı.

KANIT|ANLAM| 22


Hayatımın anlamı sensin diyorsam bir insana Olumsuz düşüncelerim

Olumlu düşüncelerim

Beni ne üzer

Beni ne mutlu eder

Ya sana bir şey olursa

Sen sağ salim ol yeterki

Bana kızması, küzmesi

Beni sevdiğini söylemesi

Ya beni terkedersen

Senin yanında olmak yeter

Beni daha az sevmesi

Bana içten gülümsemesi

Ya seni kaybedersem

Seni gördüm ya ölsem ne gam

Ondan ayrı kalmam

Onunla birlikte olmak

Ya seni bir daha göremezsem

Varlığın yeter

Onunla paylaşmak

HAYATIMIN ANLAMI TESTİ Sabah uyandığımda neye ihtiyaç duyuyorum? O gün onunla olmadığımda pişmanlık duyuyor muyum? O bende olduğunda, çoğaldığında mutlu oluyor muyum? Benim olsaydı mutlu olurdum dediğim şeyler neler? Benim olsun yeter ki, ne olursa olsun dediğim şey var mı? Nedir? O olmazsa yaşayamam, ölürüm daha iyi dediğim şey var mı? Nedir? Birisi hakkında “Eğer şuna sahipse iyi insandır. İtibar, hürmet ederim” diyorsam şu nedir? Birisi hakkında “şuyu yoksa bir işe yaramaz” diyorsam şu nedir? Gece yattığımda, sabah kalktığımda paramı düşünüyorsam, nasıl zengin olurum diyorsam hep, para kazandığımda tarifsiz bir sevinç, para kaybettiğimde derin bir hüzün duyuyorsam para hayatımın anlamı olmuş, para Allah’ın olması gereken yere, hayatımın merkezine çöreklenmiş demektir.

Ne gece ne gündüz Allah’ın rızasını düşünmüyorsam, Allah’ın emirlerini çiğnediğimde hiçbir sıkıntı duymuyor, sıkıntı duysam da yapmamaya devam ediyorsam, kaçırdığım dizime üzülüyor kaçırdığım vakti umursamıyorsam, Allah’ı olması gereken yerden indirmişim demektir. O kalp temiz değildir. O kalbin hakimi şeytandır. Ve beni kandırmanın yolunu bulmuş olmalı ki ben bu durumdan gocunmuyor, “kalbim temiz, Allah affeder” gibi cümleleri üstüme çekip, rahat uyku uyuyabiliyorum demektir. Fakir bir insan mı değersizdir gözümde, yoksa imansız bir insan mı? Parası çok olan bir adamın yanında mı olmak isterdim, yoksa huzurlu bir insanın mı? Babamın zengin olmasını mı isterdim yoksa alim mi? Çocuğumun iyi bir işi olması mı önemli yoksa iyi bir ahlakı mı? Bu sorulara verdiğim cevaplar aynı zamanda hayatımı neyin anlamlı kıldığını da cevaplıyor.

KANIT|ANLAM| 23


Anlam nedir?

Her şeyi anlıyoruz, doğru ya da yanlış. En basit şeyleri unutabiliyoruz fakat. Anlam nedir ki biz onu kullanıyoruz. Anlamak ne yapmaktır acaba. Gelin rabbimizin yanıbaşımızdaki dillere serpiştiği hakikatlere biraz bakalım. Anlamak an kökünden gelir Türkçede. En küçük zaman dilimi. Bir an. Herhangi bir şeyi bulunduğu anda, bulunduğu zamanda, mekanda anlarız. Çünkü her şeyin anlamı bulunduğu zaman, mekan ve orada kullanıldığı amaca göre değişir. Herhangi bir kişi ya da nesne kendisine o anda yüklenilen amaca göre mahiyetini değiştirebilir. Elimizde yazmakla meşgul bir kalem, ani bir hareketle kafamızı kaşıyan bir kaşıyıcıya dönüşebilir. Kendi halinde duran boş yoğurt kabı ani bir hareketle çöp kabına dönüşebilir. Bir anda olur hepsi de. İngilizler understand kelimesini kullanırlar. Bir şeyin altında durmak demektir normalde. Anlamak için kullanılmasının nedeni de herhangi bir şeyin altında yatan nedenin kavranması olarak düşünülmüş olabilir. Almanlar verstehen (feşteyn okunur)

Araplar vukuf (‫ )وقوف‬derken hep durmak isterler anlamak için. Çünkü anı yakalayabilmek ancak durmak ile mümkündür. Zaman geçip giderken aynı zamanda bizi de kendiyle beraber götürmek ister. Kişi anı bulup yakalayamazsa ne kendini ne de o an yanında geçip duran zamanı, o mekanı dolduran eşya ve insanı, anlayamaz. Önce durup düşünmek zorundadır insan. Ne oluyor, neredeyim, kimim, etrafımdaki bunca karmaşa, kargaşa niye, nereye gidiyorum, böyle gidebilecek miyim, etrafımdaki eşya ve insanlar yok oluyor. İnsanlar yaşlanıyor, ben yaşlanıyorum, ölenler var, ölüp geri dönen yok. Ölüm yok olmaksa ben niye şu anda varım. Olmasam olmaz mıydı? Bütün bu sorular insanın fıtratına kodlanmış ve kendi anlamını bulabilmesi için sorabilecek kudretle donatılmıştır.

KANIT|ANLAM| 24

İnsan önce kendisinin sonra da etrafında olup bitenin anlamını bulmak zorundadır. Aksi halde bocalaması bitmez ve zaman içerisinde fıtratıyla çelişen davranışları alışkanlık haline


getirir ve zaman içerisinde bağımlılıklarla boğuşmaya başlar.

de

Günümüz insanının içki, televizyon, internet, kadın, zina, gıybet gibi her türlü aşırılığa ve kötülüğe bağımlı olmasının ardında yatan nedenlerin başlıcası varlığına anlamlı bir açıklama getirememesi ve bunu bulmak için de kendine yeterli zaman ayıramaması. Etrafımızda bizleri bir an bile kendimizle başbaşa bırakmayacak kadar meşgale ve fitneyle doldurulmaya çabalanmasının nedeni de budur kanaatimizce. İnsan bir an bile kendiyle başbaşa kalıp fıtratını deşmesin. Bu dünyanın anlamsız ve geçici olduğu, ebedi ve sonsuz olanı elde etmenin mantıklı olacağını bulamasın. böylece daha çok bağımlılığı olsun, daha çok tüketsin, daha çok köleleşsin, daha az düşünsün, daha çok bocalasın, daha mutsuzlaşsın, daha çok uyuştursun -tv,içki,her türlü fuhşiyat- ve bu kıskacın içinde boğulsun gitsin. Açıkçası onlar bizim aptallaşmamızdan memnunlar fakat bize noluyor orası tam net değil...

Anlam nasıl bulunur İster bir çöp kutusu isterse de bir dağ olsun. Herhangi bir şeyin anlamını bulmak istiyorsak öncelikli sormamız gereken soru niye’dir. Yaşamımın anlamını bulmak istiyorsam, niye yaşıyorum? Ölümün anlamını bulmak istiyorsam, niye ölüyorum? Varlığın anlamıysa bulmak için beni çıldırtan şey; niye varım? Hayatımınn anlamıysa beni geceleri uyutmayan soru, niye hayat var, olmasa olmaz mıydı? Bütün bu soruları burada sorup bırakmayacağız. Bizi biz yapan, insanı diğer varlıklardan ayıran en bariz vasfımızı sorma, sorgulama, merak etme, tatmin olmama, daha fazlasını isteyen fıtratımızı eşya, araba, para ile değil saf ve sıhhatli bilgiyle tatmin edeceğiz. Elimizde Kur’ân gibi bir kitap varken sormaktan bıkmayacağız, korkmayacağız. Kur’ân bize sorgulayanların değil, sormadan düşünmeden yaşayıp ölenlerin cehennemin azabına çarpıldığını bildiriyor. Bize de her fırsatta kendiniz, varlık, yaratılanlar, nefsimiz, fıtratımız, eşyalar, hayvanlar, nimetler, imtihanlar üzerinde düşünmemizi emrediyor. Ve şimdi biz de bu ilahi emre uyduğumuzu gösteriyor her şeyi sormaya ve sorgulamaya başlıyoruz. Bu sorgulamayı yaparken ispatlamadığımız, aklımızın ermediği hiçbir sınır tanımayacağız. Allah cc kendi varlığını kendi kitabında sorguya açtıysa biz de onun varlığını onun verdiği akılda sorguya açabiliriz. Gelin kafir oluruz, çarpılırız, taş yağar korkusuna kapılmadan sorularımızı sorup, cevaplarını bulmaya çalışalım. KANIT|ANLAM| 25


Ben müslüman anne babadan doğdum bu beni şanslı yapmaz mı diğerlerinden

Bugüne kadar aksi söylenmedi ama gerçekten Allah diye bir varlık var mı? KANIT|ANLAM| 26

İlk başta anlaştığımız gibi hiçbir ön yargıyı kabul etmeden akıl ve mantığımızı kullanarak bu soruyu cevaplayacağız.

Olgu: Ben, annem, babam var şu anda, ba-

zılarının yok. Bir gün annem, babam ölecek, ben de. Yani cismen yok olacağım. Bundan yüz yıl öncesinde hiçbirimiz yoktu. Milyar yıl önce insan da yoktu yeryüzünde. Milyar yıla kalmayacak bu gidişle dünyayı kurutacağız ve yine insan kalmayacak dünyada. Yoktuk ve yine yok olacağız. Şimdi ben kendimi düşünüyorum, ben var olurken kimse bana sormadı ve ölürken de kimseye sormuyorlar ki ölüyor insanlar. - Sorulsa kimse ölmek istemezdi, dünyada kazandıklarını terketmezdi-


Düşün: Mademki biz kendimizi var edemiyoruz ve

yok olmamıza da engel olamıyoruz bu durumda bir üst kata çıkıp “ Burada olaylar olaylar. Kim bunu kontrol ediyor? Ölüyoruz, doğuyoruz kim bunu yönetiyor? ” diye sorasımız gelir. Bizim elimizde değilse bu hayatın var ve yok oluşları birisinin elinden, onayından, iradesinden geçmek zorunda. Bunun sahibi olmalı, düğmeye basan, komut veren, yöneten, yapan eden biri olmalı.

Sonuç: İster adına Allah ister başka bir şey diyelim sonucu değiştirmeyecek. Bu dünyayı ve içindekileri var eden, var olanları yok eden bir üst kudret, kuvvet, irade var. Çünkü bunu biri yapacak olsaydı, irade ve bilinç sahibi tek varlık olarak bunu biz yapardık. Yapamadığımıza göre bizden daha kuvvetli ve iradesi bizden daha güçlü ve geçerli bir üst makam var. Eğer buna Allah diyorsa dinler O bu olmalı. : Ben herkes gibi bir insanım. Elimde bir Peki, şeyOlgu varsa vermek istemiyorum. Bir yerde birisinin sözü geçecekse benimki olmasını istiyorum. Bir işyerine amir olsam bana itiraz eden Allah’ın olmasını istemiyorum. Elimde güç, para olduğunda ortağım olmasın, hepsini ben kontrol varlığını edeyim istiyorum. Düşün: Bir insan gücü sınırlı olduğu halde her kabul ettik şeye kendi başına hükmetme güdüsü varsa içinde sınırsız ve her şeye hükmeden kudret diyelim, gücü elbette kendisine karşı çıkacak birini Eğer olsaydı güçler ve iradeler Niye tek istemez. birbirine savaş açacaktı. Sonuç: Bırakalım iki ilah fikrini, tek noktadan diye ısrar kontrol edilmeyen iki motoru bir arabaya koysak anında motorlar birbirinin hareketini bozar ve ediyorlar? araba yürümez. Bizim ayağımız, elimiz iki fakat irademiz, bilincimiz tek. Bizim içimizde iki ses ortaya çıksa tereddüt ediyoruz, İki olsun ne farklı elimiz ayağımız tutmaz oluyor. Bu kainat sıfır hata ve çatlakla yürüyorsa demek ki arkasında zararı var? tek bir irade ve güç var.

KANIT|ANLAM| 27


Bİz olmasak olmaz mıydı? Nİye Allah bİzİ var ettİ? AHİRETTE CENNETE GİTMEME İHTİMALİMİZ YOK MU? YA DİĞER DİNLERDEN BİRİ HAKLI ÇIKARSA 28

Biz ahiretin varlığını kimden ve nasıl öğreniyoruz? İlahi dinlerden. Bu dinleri insanlığa kimdir? Allah cc.

indiren

Allah en son hangi kitabı insanlığa indirmiştir ve niye farklı kitaplar indirme ihtiyacı duymuştur? Çünkü indirilen diğer kitaplar müntesipleri tarafından tahrif (merasim kitabı, mezarlık kitabı, ebced kitabı, cifir kitabı, büyü kitabı olarak kabul) edilmiş, anlamından saptırılmış ve işlevsiz bırakılmıştır. Son kitabı da Kur’ân’dır. Son kitabında bunu açıkça ifade ediyor mu Allah cc peki? Evet. Allah katında tek din İslamdır. (Al-i İmran-19) Kim İslamdan başka din isterse bu kendisinden kabul edilmeyecektir. (Al-i İmran-85) Bize ahireti, cenneti ve cehennemi öğreten zat Allah’tır cc başkası değil. O’nun indirdiği kitaplar bellidir ve o tevhid ehlini cennetime alacağım dedikten sonra tartışma bitmiştir.

KANIT|ANLAM| 28

Bu sorunun cevabını kendimize bakarak bulabiliriz. Bu dünyada tanınan, meşhur, gıbta edilen insanları listeleyelim. Ne yapmışlar da acaba tanınmışlar? Cevabımız buydu işte. Bir insan, insanken bir şey yapmadan duramıyor. Yaptığını güzel yapan hem kendi başına kaldığında “iyi bir şey yaptım” düşüncesiyle mutlu oluyor hem de “iyi yapması onu diğer hemcinsleri arasında temayüz ettiriyor”. Allah bizi halife yaparken -dünyada onun yapacağı işlere bizi öne sürüp siz yapacaksınız demesi- aynı zamanda bizi kendi vasıflarının örnekleriyle donatmıştır. Anlama kabiliyeti bunun en başında yer alır. Sonrasında da beyan yani anlatma gelir. Bu beyan yani anlatım gücünün farklı yansımaları da kişinin yaptığı işlerdir. Yeni bir beste yapan, film yapan, şiir yazan [gerçi şimdi adam yerine koymuyorlar], bakır tepsi, porselen çini yapan insana “Niye yaptın” diye sorgulamıyoruz “aferin, ne güzel yapmışsın” diyerek takdir ediyoruz. Filmini izliyoruz, (yaşasın torrent), şarkısını dinliyoruz, para verip evimize süs yapıyoruz eserini. Bize üretme kabiliyeti veren Rabbimiz bir şey anlatmak istedi bize. “Ey insanoğlu, var olmak var etmek, üretmektir. Her varlık, var ederek varlığını kendisine ispatlar ve kendisine olan güven ve takdirini bu şekilde ifade eder” Fatiha suresi “Elhamdulillahi Rabbil alemin” [Alemlerin yaratıcısı ve düzenleyicisi olan Allah gerçek övgüye layık olandır] ile başlar. Rabbimiz övgüye layık oluşunu yaptığına, yarattığına bağlamaktadır.Alemleri yaratarak ben gerçek övgüyü hak ettim. Eğer siz de övgü almak istiyorsanız benden size bahşettiğim nimetleri (akıl, anlama, anlatma, sanat, üretme, yeniyi arama, merak...) bu Kur’ân rehberliğinde kullanın, cennette benden övgü alın.


Allah cc bizi yarattı, kendi sanatını ortaya koydu ve bizimle övündü, gurur duydu ve bunun için meleklere bizi takdir ettirdi. Allah bizi yarattı çünkü bizim gibi bir varlığı yaratmaya kimsenin kudreti yetemezdi, bizimle tüm varlığa meydan okudu. Allah bizi yarattı ve bize isyan, merak, akletme, düşünme gibi ilahi vasıflarla donatarak kudretinin ve iradesinin zirvesini ortaya koydu. Bugünün insanının bu hakikati bulmakta zorlanmasının nedeni kapitalist dünya düzeninin “var olmak tüketebilmektir” zemininde yeşermesi ve bu sloganı bilinçaltından bütün zihinlere ezberletebilmesinde gizlidir. Bugünün insanı bir yaptıklarıyla değil, aldıklarıyla kendini ifade etmeye şartlandığı için ilahi varlığın temel bilinç kodunu unutmuştur. Bu hakikat dinin temsilcisi konumundaki insanlar tarafından da paylaşılmadığı için, din de tüketim kültürünün bir nesnesi haline sokulmuş; imanın insanı ateşleyen, harekete geçiren tabiatı yerine her şeye sorgusuz itaat eden, öndeki ne diyorsa şartsız kabul eden bir din uydurulmuştur. Bu bizi apayrı bir tartışma zeminine çektiği için burada sonlandırıyoruz.

KANIT|ANLAM| 29


Kur’ân’ın Allah kelamı olduğunu nereden anlıyoruz? Ya değilse?

Bu son derece haklı ve mantıklı bir sorudur. Eğer Kur’ân Allah kelamı değilse çok büyük bir yalan üzere bir buçuk milyar kişi kandırılıyor demektir. Birinin bunun önüne geçmesi lazım. Eğer Allah kelamı ise bu durumda beş buçuk milyar kişiye birinin bunu anlatması lazım.

Neden böyle bir şey söyledik. Şunun için. Birinci cümleyi okurken içinizden bir ses muhtemelen size “hadi şu adamlara gerçeği haykıralım” dedi. Aynı sesin ikinci cümlede “Aman canım sana mı kalmış, kim anlatacaksa anlatsın” dediğini hissetmişsinizdir. Bu soru şeytandandır düşünmeyin demeyeceğiz. Kimden olursa olsun her türlü soruyu cevaplayacağız. Bu sorumuzun cevabını bulmak için öncelikle Kur’ân’a bakıp onu okumak zorundayız. Alimlerimiz bu hususta binlerce delil zikretmiştir fakat biz onların dediklerine değil aklımızın gösterdiğine bakacağız. Bir çöl bedevisi bütün bir Arap, İran ve Türk halkını kandırmış. Bu cümle mantıklı geliyor mu? Hayır. Çölde yaşayan ve ömründe eline kitap almamış bir adam, bugüne kadar insanlık tarihinin en mükemmel ses, kafiye ve anlam örgüsüne sahip kitabını yazdı. Bu cümlede bir mantık var mı? Yok. Bugünün Türkiye’sinde İstanbul’da yaşayan okuma yazma bilmeyen bir tüccar, bana gökten vahiy geldi diyor ve bugüne kadar ne kendisinin ne de başka birisinin söylemediği, yazmadığı güzellikte, derin manalı hakikatleri okumaya başlıyor. İnsanın merak edesi geliyor değil mi? İşte o günün Mekke’sinde kendi halinde bir tüccar olan Abdullah’ın oğlu Muhammed isimli bir şahıs, o güne kadar hiçbir edebi faaliyette bulunmamasına rağmen, o günün ve gelecekteki bütün herkesin insanına meydan okuyor. Kimse benim söylediğim kadar güzel söz söyleyemez. Bizim aklımıza ilk gelecek şey nedir? Bu adam, kendisi söylemiyordur, kesin bir yerden bulup söylüyordur yoksa okuma yazma bilmeyen tüccar ne anlar edebiyattan, sanattan, hakikatten. KANIT|ANLAM| 30


Evet, bizde işte tam bunu söylüyoruz. Peygamberimizin eğer kendiliğinden böyle bir vasfı olsaydı tarih bunu yazar, etrafı bunu dile getirir ve onu sahtekarlıkla suçlarlardı. Lakin öyle olmadı. Kimse ona “ Bunu sen Allah’tan başkasından alıp söylüyorsun, yazdırıyorsun” diyemedi. Herkes onun durumundan haberdardı. Dolayısıyla peygamberimiz sadece gökten bilgi alabilirdi. Yerdeki bütün bilgi kaynaklarından korunmuştu.

Peygamberimizin bizi kandırma ihtimali var mıdır?

Düşünelim. Bir insan başkasını nasıl ve ne için kandırır?

Ali ve Ahmet. Ali zengin olma peşinde ve Ahmet’in malında gözü var. Bir şekilde parasını almak istiyor ona yalan söylüyor parasını alıyor. Kandırıyor.

Ayşe ve Fatma iki küçük kız. Ayşe’nin şekeri var Fatma’nın yok. Fatma Ayşe’nin şekerini almak için “ Annen geldi, şekeri bırak da onun yanına git” diyor ve şekerin geri kalanını Fatma yiyor. Bir insan diğerini niye kandırır? Kandırdıklarından menfaat devşirmek; kendine gelir, itibar kazandırmak için. Peki, Peygamberimize, onun hayatına bakalım. Çevresinde bir çok zengin vardı fakat o onların parasını zimmetine almadı. Aklı başında bir insan kendi kafasından bir şeyler uydurup, uydurduklarının gerçekleşmesi için kendini bir ömür çilenin altına atmaz. Peygamberimiz as vahyin başlamasından sonuna kadar bu uğurda hep çile çekmiş, insanlarca aşağılanmış, horlanmış, yurdundan atılmış, savaşmış, yıpranmıştır. Kendisinin devrinin en ahlaklı insanı olduğunda ittifak vardır. Ahlak aklın var olduğuna işarettir. Akıllı bir adam kendini durup dururken sıkıntıya sokmaz. Okuma yazması olmayan bir tüccar bütün sanatkarlara kalemini çöpe attıracak Kur’ân gibi bir metin yazamaz. Bu durumda bir tek ihtimal kalıyor. Peygamberimiz Allah tarafından bu göreve seçilmiştir.

KANIT|ANLAM| 31


Ben müslüman annebabadan doğdum diye hazıra mı kondum, o zaman diğer annebabadan doğanlara haksızlık olmadı mı? Bunun bizlerce çokça sorulmasının ardındaki nedenlerden biri, kürsüden vaaz eden zatların bu tezi durmaksızın tekrarlamalarıdır. Bu yanlış bir algı ve bilgidir. Neden? Çünkü Müslüman anne-babadan doğmak kişinin müslüman olduğuna dair bir delil değildir. Ebeveyninden farklı dinlere mensup olan insanlar hayli fazla şu an dünyada. Esasen bu inancın arkasındaki neden de müslüman olmayı kelime-i şehadet söylemeye endeksleyen din inanışıdır. Kişi şehadet kelimesini şehadet etmeden söylediği takdirde bir manası yoktur. Ömründe eline silah almamış bir adamın turnayı gözünden vurduğu iddiası ne kadar inandırıcı ise, Allah’ın varlığını ve birliğini hiç düşünmemiş, kendini sorguya çekmemiş, Allah ile ilişkisi hakkında en ufak bilgisi olmayan bir adamın Arapça bir şeyler söyeyerek müslüman olduğunu iddia etmesi de o kadar inandırıcıdır. İlk yanılgımız müslüman anne-babadan doğmayı müslüman olmak için geçerli bir durum saymamızdır ki bunun böyle olmadığı bilinmelidir. Neden? Çünkü müslüman doğulmaz müslüman olunur. İslam tıpkı inkar gibi bir tercih sonrasında insanın yüklendiği vasıftır. Kişi “Ben gerçeği gördüm. Bundan sonra Allah’ın emrettiklerine göre yaşamayı tercih ediyorum” dediğinde İslam’a girmiş olur. Şehadet kelimesi eğer kişinin bu niyetini ortaya koyuyorsa kıymetlidir. Ben doktorum diyen bir adamın bu sözü, diploması olmadığı KANIT|ANLAM| 32


takdirde boş laftan öteye geçmeyeceği gibi, ben müslümanım diyen birisi de Allah’ın emirlerini yerine getirmediği müddetçe bu sözü boş bir iddiadan ibaret kalacaktır. Bunun için herkes hangi anne-babadan doğarsa doğsun ergenlik çağına girip akli melekeleri tam kapasite çalıştığı andan itibaren kendini tanımak ve Rabbini bulmakla yükümlüdür. Kişi kendi tercihi ve iradesiyle müslüman olmadıktan sonra anne-babasının, yaşadığı ülkenin hatta bütün dünyanın müslüman olmasının bir faydası olmayacaktır. Zıttı için de bu kural geçerlidir. Kişi yaptıklarıyla küfrün tarafında olduğunu ilan etmedikçe anne-babasının, çevresinin müşrik olmasının ona bir zararı yoktur. Çevresi müslüman olan kişinin İslam’ı bulması bazen farklı dinden çevresi olan kişilere göre daha zor bile olabilir. Çünkü kişi çevresinden gördüğünü doğru din zannedip hiçbir arayış ve araştırma içerisine girmeden hayatını sürdürebilir. Bu durumda kişi ömrü boyunca İslam’ı seçme ve tercih etme iradesi bile gösteremeyebilir Allah muhafaza.

Buradan biz şunu anlıyoruz. Bizler anne-babamız kendine müslüman diyor diye ne onların ne de kendi islamımızdan emin olamayız. Hepimiz islam dairesinde olup olmadığımızı Kur’ân ve sünnetle test etmekle mükellefiz.

Ömründe eline silah almamış bir adamın turnayı gözünden vurduğu iddiası ne kadar inandırıcı ise, Allah’ın varlığını ve birliğini hiç düşünmemiş, kendini sorguya çekmemiş, Allah ile ilişkisi hakkında en ufak bilgisi olmayan bir adamın Arapça bir şeyler söyleyerek müslüman olduğunu iddia etmesi de o kadar inandırıcıdır.

Yazdık bİr kenara Fakülte kapısında bekleyip başörtülü öğrencilerin resmini çeken ve onları derslere almayan Prof. Dr. Pekünlü, 2 yıl 1 aylık hapis cezasını çekmek üzere 20 Kasım 2014’de cezaevine girdi. Bu günleri gördük.

KANIT|ANLAM| 33


Susuz orman Çok uzun zaman önce, pirelerin berberlik yaptığı zaman-ı evvelin birinde bir orman varmış. İnsanlar o zaman da o kadar kendilerine kör ve sağırmış ki nerede kaldı ki ağaçların dilinden anlasınmış. O zamanda biri hz. Süleyman’ın su kabını bulmuş içindeki son damlayı içmiş ve mahlukatın konuştuğunu dinleyip yazmaya başlamış. Bu hikayeyi de onun soyundan gelenler aktarmış. Ormanın birine susuzluk isabet etmiş. Ağaçlar, hayvanlar kuraklıktan neredeyse çatlamış. Kuşların öttüğü, kaplumbağaların hız rekoru yaptığı eski orman kurumuş kalmış, yeşil renginden, temiz havasından eser kalmamış. Çeşit çeşit renkte, seste kuşları varmış ki şakıdığında yedi köyün güzelleri toplanıp dinlerlermiş. Meşe, çam, sedir, palamut, çınar, söğüt, fındık, ceviz, kiraz binbir çeşidi yaşar gidermiş o zamanlarda. Ne olduysa suları kurumuş. Su kesilince meyveler bavulunu toplayıp başka diyarlara göç etmiş. Herkes o kadar umutsuzluğa boğulmuş ki artık ağaçlar su bulabilmek için birbirlerinin köklerini kırmaya, su yollarını tıkayıp kendisine su almaya, köklerinin uçlarını köreltmeye başlamışlar. Eski dostluktan eser kalmamış, ağaçlar birbirlerini kurutmaya başlamış. Birlikte daha güzel yaşadıkları günleri unutmuş hepsi. Birbirlerinin arkasından konuşmaya, kökünü kurutmaya başlamışlar.

KANIT|ANLAM| 34

Bütün ağaçlar “ne olacak bu ormanın hali” diye düşünmeye başlamışlar. Kimisi isyan bayrağını çekmiş, böyle ormanda yaşanmaz deyip köklerini topraktan çıkarıp kendini kurutmuş, kimisi başka ağaçların köküne musallat olmuş. Bazı ağaçlar ise işi iyice azıtmış, başka ağaçları kendilerine su bulmaları için çalıştırmaya başlamış. Bazıları iyice gürlenip tazelenirken, çoğu ağaç kuruyup gitmiş. Bu nahoş durumdan boyu göğe uzanan, dallarının altında ordu barınan bir kaç ağaç hariç hiçbirisi bu gidişattan memnun değilmiş. Derken ormanda bir gün bir ses işitilmiş. Toprağın bağrına bir şeyin vurulduğunu hissetmiş ağaçlar. Kökleri gıdıklanıyormuş. Kendi aralarında tartışmaya başlamışlar. Acaba su mu arıyorlar, kuyu mu yapıyorlar? Bütün ormanı bir bekleyiş almış. Suyun geleceği duyulmuş. Sır gibi saklanan müjdeli haber kulaktan kulağa bir günde yayılmış. Gerçekten de suymuş gelen. Zaman geçmiş, bir gün, bir ay derken suyun tazeliği toprağı kaplamış ve bütün orman derin bir nefes almış. Her şey yolunda gitmiş bir müddet. Bir insan, bütün ağaçları sulamış. Bütün ağaçlar yeşermiş, gürlenmiş. Yaprağı, dalı olan her ağaç suyun tadına bakmış. Hiçbir ağaç diğerinin suyuna göz dikmemiş. Ta ki su getiren adam ölümün eline düşünceye kadar.


Bazı gerçeklerden esinlenilmiştir. Kahramanlar ve kurgu hayal, anlatılanlar birebir gerçektir. Ne mi olmuş sonra? Hep birlikte dinleyelim. Su taşıyan adam öldükten sonra bir müddet eski suyun tazeliği ile idare etmişler. Biraz zaman geçince yüzeydeki nem çökmeye, kurumaya başlamış. Ağaçların yeniden su ihtiyacı çıkmış ortaya. Bir palamut ortaya atılmış. Ey ağaç halkı! Siz bu suyun nereden geldiğini bilemezsiniz. Beni vekiliniz yapın, ben size suyu bulurum. Diğer ağaçlar, rahat rahat yerlerinde oturmanın, su aramaktan daha mantıklı olduğunu düşünüp palamut’un teklifini güle oynaya kabul etmişler. Palamut, bir müddet herkese suyunu vermiş, diğer ağaçların rahata alıştığını görünce daha az su dağıtmaya başlamış. Gel zaman git zaman palamutlar bütün ağaçlar gibi tohum vermiş, o tohumlardan filizlenen yeni ağaçlara da nasıl suyu bulacaklarını ve kullanacaklarını öğretmişti. Diğer ağaçlar hazır bulduklarından suyu zamanla su nasıl bulunur unutmuş, palamutların verdiğine razı olmaktan başka çareleri kalmamıştı. Palamutlar ise suyu kökleriyle alıyorlar, diğer ağaçların yapraklarına serpiyorlardı. Böylece yaprakları ve kabukları güzelleşiyor fakat içlerine yeni kurtlar düşüyor, içlerini kemiriyordu. Böyle devam ederken, yeni bir sorun çıktı ortaya. Ağaçların yaprakları büyüyor fakat inceliyor, meyveliler

meyve veriyor fakat meyveleri gitgide tatsızlaşıyordu kökleri suyla buluşmadığı için. Orman ağaçları iyice huzursuzlanmaya başlamıştı ki, palamutlar yeni bir söylem ile çıkageldiler. “Ey ağaçlar! Bu su bizim hayat kaynağımız olarak gökten indirilmiştir bunun için kutsaldır. Herkes ona dokunamaz. Siz ona dokunursanız tadını alamazsınız hatta zehirlenebilirsiniz. Bunun için suyu kaynağından değil, bizden almalısınız. Yoksa çarpılırsınız.” Palamutlar işi iyice abartmıştı. Kuyunun açılış yıldönümlerinde ormanda tören yapıyorlar ve herkese suyun sesini dinletiyorlardı. Törene katılan ağaçlar da “oh be kulağımızın pası silindi” deyip mutlu bir şekilde evlerine dönüyorlardı. Bu dinletilerin adını da “su ziyafeti” koyuyorlardı ki gelen ağaçlar köklerinin suyla buluştuğunu zannedip, “Niye bize tattırmadın demesinler”. Her yerde suyun faydalarından ve mucizevi özelliklerinden bahsediliyordu artık. Ağaçlara kurt dadanıyor, ilaç yerine su sesi dinletiliyordu şifa olması için. Ne de olsa su şifa olarak indirilmişti gökten. Sesi de şifa olmalıydı. Zaman geçtikçe suyu tanımayan ağaçlar da çoğalmıştı. Su artık aranıp bulunan bir şey değil, palamutların izin verdiği kadar kullanılan bir şeydi. Yeni su kuyuları açılamaz mıydı acaba? Bir kuyu varsa kuyuyu besleyen damarlar bulunamaz mıydı? Söylentiyi duyan palamutlar ağaçlar arasında bir söylentiyi yaymaya başladılar. “Su arama ka-

KANIT|ANLAM| 35


pısı kapanmıştır. Şimdiye kadar ne kadar su bulunduysa bundan sonra o kullanılacaktır. Buna rağmen arayanlar çıkarsa sapık ilan edilecek ve ormanımızdan kovulacaktır.” Ağaçlar bu hükmü duyunca yaptıklarından pişmanlık duydular. “Doğru biz kimiz ki yeni su damarları bulacağız. Biz ne kadar bilsek de bizim büyüklerimiz kadar bilemeyiz. Suyun ne demek olduğunu onlar bilir, onların zamanında gelmiş çünkü kaynak. Biz sadece onların bulduklarını tüketebiliriz. Bizim bulmamız saygısızlık olur. Onlara karşı gelmiş oluruz” dediler. Yeni filizlenen ağaçlar bu durumu iyice kanıksamışlardı. Çocuklarını ona göre yetiştiriyorlardı. Yavrum, su sesi dinlerken konuşulmaz. Palamutlar bize su sesi dinletmeye gelecekler onlara azami saygı göster tamam mı. Yerde su damlası görürsen onu köklerine verme hemen saygıyla üst yaprağına koy, onun yeri en üsttür. Yeni filizler bu nasihatlere ilk başta anlam veremiyordu. “ İyi ama anne, bu su biz içelim diye indirilmedi mi gökten? Neden biz onu kendimiz aramıyoruz, dokunamıyoruz ki? Bizim içimizin ona ihtiyacı yok mu? Suyun sesi neymiş, biz suyun kendisine muhtaç değil miyiz? Suyun tadını köklerimiz almadıktan sonra yapraklarımıza su değmesinin ne anlamı var? Bu düşünceleri dil-

KANIT|ANLAM| 36

lendiren yeni filizler gittikleri okullarda susturuluyorlar, bir daha böyle şeyler düşünmemeleri için uyarılıyordu. Yeni filizler bir anlam veremiyordu fakat büyüdükçe herkesin böyle düşündüğünü görüp “Acaba suç bende mi? Ben mi yanlış düşünüyorum” diye sormadan edemiyordu. Sonuçta okuldan mezun olup bütün filizlere ağaç diploması verildiğinde onlar da diğer ağaçlar gibi düşünüyorlardı. “Evet, su kutsaldır, herkes tadamaz. Zehirlenebiliriz bile nasıl içilmesi gerektiğini bilmediğimiz için.” Palamutların işi güzeldi, sorunsuzdu her şey. Fakat ağaçlar bu sefer bizim çocuklarımız neden su dağıtamıyor. Su dağıtımı hep sizde mi kalacak diye homurdanmaya başlamışlardı. Palamutlar tahtlarını kaptırmadan otorite paylaşımını nasıl yapacaklarını düşündüler ve buldular. Hemen bir su işleri başkanlığı kurdular. Oraya her ağaçtan filiz topladılar. Oradan mezun olanların görevi ağaçların arasına karışmak palamutların verdiği emirler doğrultusunda su serpmekti diğer ağaçların yapraklarına. Su işleri başkanlığı her bölgeye bir ağaç atadı; ağaçlar sıkıntılarını ve mutluluklarını mahallelerinin ağaçlarıyla paylaşmaya başladı. Başkanlığın ağaçlarının kendilerini özel hissetmesi için de tepelerine bir tutam


yaprak sardırdı. Böylece diğer ağaçlar onlara karşı niye ve nereden olduğunu bilmedikleri bir saygı duyuyorlardı.

besleyici ve lezzetli oldu. Benim suyumu serperseniz yapraklarınıza daha güzel yapraklarınız olacaktır.

Mahalle ağaçları son derece iyi iş çıkarıyorlardı. Yeni bir tohum filizlendiğinde, bir ağaç devrildiğinde, kuruduğunda, kesildiğinde yanına gidiyor, kendilerine öğretilen su seslerini çıkartıyor ve ağacın yakınlarının içine su serpiyordu. Böyle yapmanın kuruyan ağaca rahmet olacağına inandırmışlardı bütün ağaçları. Fakat şunu kimse anlamıyordu. Ağaçlar susuzluktan kuruyorlardı.

Ceviz ve çamların büyük ağaçları da buna benzer bir konuşma yapmışlardı ve etraflarına yeni ağaçlar toplamayı başarmışlardı. Belli bir müddet sonra ağaçlar sadece ağaç olarak tanınmayı yeterli bulmadılar ve kendilerine palamutçu, meşeci, cevizci, sedirci demeye başladılar. Palamutçular palamutun verdiği sudan, meşeciler büyük meşenin verdiği sudan serpiyordu yapraklarına. İşin garibi hiç kimse su vermediği halde köklere, herkes kendini suyun hakiki sahibi olarak ilan ediyordu.

Birkaç ağaç bu hakikati görmüştü. Diğer ağaçlara bunu anlatmaya çalıştılar fakat hep aynı tepkiyi aldılar. “Sen palamutlardan iyi mi bileceksin. Senin su işleri başkanlığından mı geliyorsun, yoksa dinlemeyiz.” Hakikati gören ağaçlar, diğerlerinin neden bu kadar gerçeğe karşı kör ve sağır olduklarına bir anlam verememişlerdi ki bir zaman sonra yeni bir sorunla karşı karşıya kaldı bütün orman halkı. Meşeler, cevizler, çamlar ve sedirler de su bulduklarını iddia ediyorlardı. Sadece iddia etmiyorlar isteyene içiriyorlardı bile. Su palamutların tekelinden çıkıyor muydu acaba? Büyük meşe bir gün etrafındaki ağaçları topladı ve kökünde toplanan suyu gösterdi. Ey ağaçlar! Görüyorsunuz değil mi. Ben suyu buldum ve içiyorum. Bu su, palamutunkiyle aynı olabilir fakat ben içtikten sonra daha

Bir zaman sonra cevizciler, sedirciler de tek başlarına kalmadı, onlar da dallara ayrıldı. Biz cevizcilerin orta dallarındanız, sonraki dallarındanız vs. denmeye başlamıştı ağaçlar arasında. Bütün orman susuzdu fakat kimsenin sudan bahsettiği yoktu. Herkes su ne kadar kutsaldır, su nasıl hayat verir, bizim suyumuzun özelliği nedir, diğer sular neden içilmez bundan bahsetmeye başlamıştı. Evet aynı suydu fakat meşeciler, cevizcilerin suyunun zehirli olduğundan, içenlerin, üzerine sürenlerin, yapraklarına dökenlerin hastalanıp aklını kaybedeceğinden bahsediyordu. Dışarıdan bakınca bir arada gibi görünen ağaçlar aslında neredeyse her

KANIT|ANLAM| 37


adımında farklılaşan bir topluluğa dönüşmüştü. Birbirlerine şu soruyu sormak istiyorlardı içten içe. Aynı suyun hasretiyle yanmıyor muyuz. Aynı şeyi istemiyor muyuz. Neden sen meşenin suyuna dokunduğun için benden farklıymış, üstünmüş ya da alçakmış gibi davranıyorsun ki? İkimiz de ağaç değil miyiz. Tohumdan büyümedik mi. Bunu sormaları düşünmeleri gerekiyordu fakat her grubun büyük ağacı buna müsade etmiyordu. Ağaçlar da bırakamıyorlardı gruplarını. Herkesin bir grubu olmuştu artık. Ağaç olduklarını da unutmuşlardı çoğu. Birbirlerini meşeci, cevizci diye biliyorlardı. Ben ağacım, kimin suyunu kullandığım önemli değil, tohumumun kimden olduğu önemli, hepimizin tohumunu yaratan aynı varlık. Diyemiyorlardı.

Zamanın huyuydu hep geçiyordu yine geçti. Orman ağaçları artık birbirlerini görünce selam vermeyi bırakmışlardı. Acaba meşeci mi yoksa cevizci mi diyordu içinden herkes. Kimsenin ağaç olarak değeri kalmamıştı ormanda. Herkes suyu kimden alıyorsa onun doğruluğunu savunuyor, kendi susuzluğu aklına gelmiyordu. Bütün ağaçların Bunu dememeleri en çok büyük içi birbirine karşı kin dolmuştu. ağaçların işine geliyordu. Gruplar Zaman yine geçti. Bir balta geldi arası nefret ve sataşma arttıkça ormana bir de zalim oduncu. Görgrup üyeleri daha bir sıkı ve taas- düğü ağacı kesiyordu. Ağaçlar arasubla gruplarına bağlanıyorlardı. sında her gün yeni bir ağacın ölüm Hatta bazı ağaçlar sırf gruplarında haberi duyuluyordu. Bu kesilen daha üst mevkilere gelebilmek, kim değil de kimden diye soruyorbüyük ağaca daha yakın olabilmek lardı birbirlerine. Meşecilerden bir için asılsız haberler uyduruyor, on- ağaçsa diğerleri boşveriyor, meşelar bize şöyle şöyle diyor diyerek ciler de diğerlerinin düşmanlığındiğer ağaçları kandırabiliyordu. dan dem vurup ölen arkadaşlarının

kendi davalarını savunma uğruna

KANIT|ANLAM| 38


Ağaçların yaprakları vardı verebilecekleri. Bazılarının da meyvesi. Meyve daha değerliydi. Grupta onların sözü daha geçerli, büyük ağaca daha yakınlardı. Orman ağaçları kesiliyordu fakat kimsenin bunu düşünmeye ayıracak zamanı yoktu. O kadar çok ağaç grubu vardı ki ormanda, hangi ağaç kesilse sevinen üzülenden fazla oluyordu. Ağacın büyükleri varsa onlar üzülüyorlar, onları da grup başkanı kendi yanına çağırıp teselli ediyordu. Böylece bir nevi ödüllendirilmiş oluyorlardı. Grup başkanı ağacın yanına gitmek herkese nasip olmazdı ne de olsa.

şehid olduğunu, bütün ağaçların öldükten sonra gideceği bahçede tohumunun yeniden can bulacağını söylüyorlardı. Herkes kendi grubundan bir ağaç öldüğünde aynı sözü tekrarlıyordu. Ölen öldüğü ile kalıyordu. Bütün ağaçlar bir bir yerinden sökülüyordu O kadar ilerlemişti ki zaman, grup fakat büyük ağaçların derdi köklerinin başkanları, dalları, budakları hepsi sağlığı ve selametiydi. birer başka grup olmuşlardı. Ve arGaripti ama kimsenin oduncudan ve tık ortada su yoktu. Yeni başkanlar baltadan söz ettiği yoktu. Oduncu ve bal- kendi büyük başkanları nasıl su tayı ormandan nasıl çıkartırız diye dü- içerdi, suyu nasıl kullanırdı bunları şünmüyordu kimse. Biri ondan söz açtı- anlatan kitaplar yazmışlar ve büğında büyük ağaçlar “Ey ağaçlarım! Bu tün ağaçlara bunları okuyorlardı. size bizi yaradanın gönderdiği bir imti- Su yine çok ihtiyaç olursa yapraklahandır. Sabretmekle mükellefiz. Şimdi ra serpilen bir şeydi. Normalde salütfen grubumuzun ihtiyacı olan yeşillik- bah sisinin bıraktığı nem yetiyordu ler için herkes yaprak versin, yaprak top- çoğuna. Arada yağmur yağıyor lamaya başlasın” deyip ortalığı sakinleş- kökler de biraz serinliyordu ama o kadar. Kuyudan eser yoktu. Suyun tiriyordu.

KANIT|ANLAM| 39


kaynağı kurumuş muydu, neredeydi, en son kim bulmuştu, görmüştü kimsenin elinde doğru dürüst bilgi yoktu. Ellerde dolaşan yeni yazılan kitaplardı. Suyun önemi, suyun tarihi, su içme teknikleri, su nasıl kullanılırdı, suyun oluşumu, suyu kim gönderdi, ben de su içebilir miyim, su içen büyüklerimiz. Her grup başkanının su ile alakalı bir kitabı vardı. Herkes su hakkında bilgiyi oradan almalıydı. Başka grupların kitaplarını da o grubun ağaçları okuyordu. Günün birinde ormana nerden geldiği bilinmeyen bir tohum düştü. Herkes gibi bir ağaçtı fakat hiçbir ağaca benzemiyordu. Ağaçlar her biri bizim gruba katıl diyerek ziyaretine geldiler. Yeni tohum hiçbirine kulak asmadı. Salabildiği kadar köklerini saldı ormana. “Ne yapıyorsun, suyu bulursan çarpılırsın” dediler onu da dinlemedi. Aramaya devam etti. Gün geldi suyun kaynağına erişti.

KANIT|ANLAM| 40


Bir ağacın suyu tattığı, ağaçların gündemine bomba gibi düşmüştü. Ağaç çarpılmamış, bozulmamış, yıkılmamıştı. Bütün ağaçlar suya dokunduğu için ağacın üstüne yıldırım düşüp, kapkara kesildiği haberini beklerken aksine daha parlak, daha canlı ve içinde hiçbir kurt yoktu. Yeni filizler bu ağacı görmeye geliyorlardı. Büyük ağaçların bahsettiği gibi kötü bir ağaç değildi. Kötü hava da vermiyordu. Zehir yoktu hiçbir tarafında. Yeni ağacın ünü gittikçe yayılmaya başladı. Artık ağaçlar grup başkanlarının sözlerinden çok yeni ağacın su gibi berrak sözlerini dinlemeye, konuşmaya başlamışlardı. Bu yeni durum grup başkanlarının hiç hoşuna gitmedi ve hemen bir toplantı ayarladılar. Toplantı sonrası karar verildi. En sağlam ağacın sapından yeni bir balta yapılacak ve yeni ağaç kesilecekti. Dediklerini yaptılar. Ağaç kesildi fakat ürettikleri fitne baltası orada duruyordu. Gün geldi, o balta onları da kesti.

Ben anlamadım bir şey diyen varsa; ne yapalım anlaşılmamak da kaderimiz olabilir

KANIT|ANLAM| 41


WhatsApptan yazanlar Azam Ahmet abi ismi azami deyince Allahin hangi yüce isimler aklınıza geliyor? Bunlar belli mi acaba birinci husus olarak şunu çok iyi idrak etmemiz lazım. Allah’ın bizim dilimizin kavramlarıyla ifade edilen hiçbir vasfı o kavramın içeriğiyle sınırlı değildir. Nasıl ki ihlas suresinde o hiçbir şeyin benzeri ve dengi değildir deniyorsa bu dilin ifade ettiği kavramlar için de öyledir onu anlatan ya da ona ait olduğu ifade edilen hiçbir vasıf bizim düşüncelerimizle oluşturulan kelimelerin darlığına bırakılamaz ismi azam denildiğinde de bizim anladığımız ismi anlamayacağız yani şöyle bir düşünce oluşmayacak zihnimizde abra kadabranın islamisi tarzında bir şey Allah’ın ismi denilince onun kullarına varlığını göstermek için yaptıklarını yarattıklarını anlayacağız. Rezzak ismi onun kullarına rızık verdiğini ifade eder

bunu söylemek değil bunu idrak etmek mühim olan meseledir bu da nedir mesela rızık için endişe değil gayret etmektir Allah’ın rızık dağıtım kurallarını bilip ona göre çalışmaktır Allahtan başkasına rızık için kul seviyesinde eziklik ve bağımlılık göstermemektir ismi azam denince de Allahı annebaba kadim dost gibi derin bir marifet ve muhabbet ile tanımak aklımıza gelecek mesela bir abin var. çok seviyorsun onun yanındayken için huzur buluyor biraz daha konuşsa dinlesem hiç bitmese bu beraberlik diyorsun ya bunun daha derin ve şiddetlisini Allah için besleyebilmektir ism-i azam içine tahammül edilmez bir sıkıntı, bütün düşünceleri öldüren bir ferahlık geldiğinde Allahın olduğunu bilip normale dönebilmektir ism-i azam Allah'ın ilah ve Rabb, bizim de kul olduğumuz idrakinin azami seviyeye gelmesidir ismi azam


Tuz basın, kar basın bu yaraya Nice beyaz kalan varsa basın Kirleniyor renkleri dünyanın

Muhsin şehidin Aziz hatırasına

Başka beyaz varsa onları da asın Karanlığa boğun geceyi Kirlenecek beyaz kalmasın Nur salın, haber salın dağlara Cehenneme uygun adım koşanlar Cennetliklerin ardından ağlamasın Kahve toprak, kahpe pusu

Beyaz ve bembeyaz

Canı veren de alan da o

Şehitler nur olur, düşmez gölgesi kara

Leke düşürmez beyaza

Nurun rengi solar, karbeyaz olur

Kara düzenin mahpusu

Ana yüreği bu, kanar,

Annemin sütü gibi,

Kan düşer toprağa, toprak da kavrulur.

Namazlık örtüsü gibi

Kar beyaz, gece ayaz

Beyaz bu gece

Ses versen geceye duymaz

Toprağı ve göğü tanıyorum

Yankı vermez bu dağlar

Anlaşmışlar bu yiğidi tutmak için

Karlı dağlar, kanlı dağlar

Geceyi gündüz geçe

Döktüğün kan, bilesin sana nam olmaz

Ayaklarım tutmuyor Secdeye düşüyorum

Kara gece, zifir kara

Ayaz vuruyor senin yüzünü

Yürekleri yangın, ruhları dingin

Ben mezarında üşüyorum

Cennet tutmuş ruhunu bu yiğidin Cisimle manayı ayırıyor Ruhu bedenden sıyırıyor

Bir şiir molası


Bir de böyle düşünelim Kur’ân-ı Kerimde pek çok yerde geçen bu ifade üzerinde biraz düşünelim isterseniz. Biz nasıl anlıyoruz, bize nasıl anlatılıyor bu ifade. Dünya hayatı geçici, oyun ve eğlence. Hiçbir şekilde kıymeti yok. Sakın aldanmayın. İfade doğru fakat anlatımda ve anlamada eksiğimiz var. Anlatılmayan tarafı şu: Dünyanın oyun ve eğlence oluşu onun anlamsızlığına değil, tam aksine kıymet ve değerine atıf yapmaktadır. Neden mi? “Oyun” kavramına biraz daha yakından bakalım. Bazı sorulara cevap verelim. Oyun kimin işidir, kim oyun oynar? Çocuklar. Çocuklar ne için oyun oynar? Vakit geçirmek için. Başka? Oyunu severler. Ama niye başka bir şey değil de oyun. Bizim göremediğimiz başka bir şey var mı oyunun içinde? Var. Dünyaya oyun denmesinin ardındaki neden de bu. Nedir o? Çocuklar oyunda gerçek hayatta karşılaşacakları olay ve durumları kendilerince taklit ederler. Erkeklerin oyuncak arabalarla, kızların oyuncak bebeklerle, evlerle oynamasının ardındaki neden budur. Onlar oyunda ne yaparlarsa, gerçek hayatta aynısını yapmak isterler bir gün. Oynayarak gerçek hayata hazırlanırlar. (Ben anladım galiba diyen kardeşim, ben yine de anlatacağım müsaadenle) Bu dünya hayatı da Rabbimizin bizi gerçek hayata hazırlamak için kurguladığı bir oyun zamanı ve zeminidir. Burada bizi oyun gereği cennet ve cehenneme sokar. Bu dünyada yaşadığımız her türlü mutluluk ve sevinç, Rabbimiz tarafından verilen anlık ve boyutu küçültülmüş cennet tatlarıdır. Sıkıntı ve kederler de girdiğimiz cehennemlerdir. KANIT|ANLAM| 44


Bu dünyada her türlü lezzet ve kederden tattırılmamızın nedeni cennet ve cehennemin mahiyetini bizzat yaşayarak kavrayabilmemizdir. Mutlu oldukça cenneti, üzüldükçe cehennemi kavrarız. Mutluluğun ne olduğunu bilen, mutlu olan hiç kimse o anın bitmesini, o mekanın değişmesini istemez. Bu şartları taşıyan tek yer ise cennettir. Kimse bir an olsun üzülmek istemez. O zaman cehennemden uzaklaşması gerekir. Cennete gitmenin yolu, bu dünyada yüreklerde cennet adacıkları oluşturmaktan geçer. Kişi mutlu ettiği, huzur verdiği yürekler sayesinde cennet oluşturur kendine. Bu dünyada insanlara eziyet, sıkıntı, çile verenler de dünyada yaktığı yürek kadar ahirette kendini ateşte bulacaktır (Maazallah. esed-şaron-bush gibiler için inşallah. ) Dolayısıyla dünyanın oyun ve eğlence oluşu bizi ahirete zararsız ve doğru bir şekilde hazırlaması içindir. Çocuklar oynayarak sosyal hayata uyum sağladığı gibi, büyükler de dünyada mutluluk ve sıkıntı tadarak ahirete tedarikli olmaları konusunda uyanık kalırlar.

Bu dünyada yaşadığımız her türlü mutluluk ve sevinç, Rabbimiz tarafından verilen anlık ve boyutu küçültülmüş cennet tatlarıdır. Sıkıntı ve kederler de girdiğimiz cehennemlerdir.

KANIT|ANLAM| 45


KUL-ABD Kamet Takva Cemaat Mezhep İslam İman İhsan İdrak

Nefs Muhabbet Vehm Vesvese Ye’s Tövbe Günah Sevap Sabır Sükür Sirk İsar İstiğfar Rabb Rasul Rıza Fıkıh Zikir Akıl

KANIT|ANLAM| 46

!!!!! Buradaki Abd a be de diye okunan malum ülke değildir. abduhu derken çıkan abd sesidir.

Kimin kulusun? Allah’ın. Bu cümleler bize öğretilen, ezberletilen ilk soru-cevaplardandır. Bunları söyleyen çocuk kulun ne demek olduğunu bilmez. İşin garibi büyürken de onlara pek öğretilmez. Allahın kulu olmak ne demektir mesela? Bizler şu güne değin hiç kimseden “git falan kimseye kul ol gel” türünden bir cümle duymadık. Bundan dolayı türkçenin imkanlarının şekillendirdiği zihinlerimizde kul kelimesi tas tamam belirli bir yere oturmuyor. Bu yüzden Allah’a kul olmamızın hayatımızda herhangi bir tesiri olduğu zamanlara çok sık rastlamıyoruz. Araplar için öyle değil elbette. Peygamberimizin zamanında neredeyse Mekke’deki her üç insandan birinin adı kul yani abd idi. Abdullah, Abdulmuttalip, Abdurrahman, Abduşems kimisi cahiliyye kimisi islam eseri olan bu isimlerin hepsinin ortak noktası arabın zihninde abd’in bir anlam alanına tekabul etmesi. Kölelik. Allahın kulu olmak Türk zihninde biraz daha yumuşak bir ifade kalıyor kölesi olmaktansa. Türkçenin şekillendirdiği zihnim bana böyle diyor. Allah’ın kölesi ne demek? Ne yani sen Allah ne derse hepsini yapmak zorunda mısın? Evet, zihnim bana tam doğru cümleyi kurdu şimdi işte. Kul deyince çalışmayan kafam, köle deyince birden dişlileri dönmeye, devrelerinden akım geçmeye başladı. Allah ne derse onu yapmak zorundayım tabiki. İşe gidince amirim bana ne derse yapıyorum. Çünkü çekiniyorum. Evde çocuklarım benden bir şey isteyince, sevdiğim kız/erkek benden yapabileceğim bir şey isteyince onu yapmak için bütün gayretimi gösteriyorum. Amir’e bir çeşit kulluk ediyorum çünkü bu sayede para kazanıyorum. Sevdiklerimin istediklerini yerine getirmeye çalışıyorum çünkü bu sayede mutlu oluyorum. Evet, hayatın normal işleri gibi görünen bütün bu eylemler aslında beni ya mecburiyetten (teslimiyet) ya da bilinçli olarak (islamiyet) kendisine bağlayan ve onlar olmadan hayatımı devam ettiremeyeceğimi düşündüğüm şeyler. Buradan ben şunu anlıyorum.


Kişinin bütün imkan ve gücüyle başka bir varlığı sevmesi, her şeyden daha değerli görmesi, ona kulluk etmesidir.

Tıpkı babalık, annelik gibi kulluk da tek başına kullanılamayan kavramlardandır. Annesi olan herkesin bir babası da mutlaka vardır. Abd yani kul kavramı da böyledir. Ben oğulum diyen birisine “iyi de kimin oğlusun?” diye sorulacağı gibi “ben kulum” diyen kişiye de “iyi de kimin kulusun” şeklinde sorulması gerekir. Allah’ın kulu olduğumuzu iddia edebilmemiz için, öncelikle onun bizim Rabbimiz olduğunu söz ve davranışlarımızla tasdik etmemiz gerekmektedir. Biz kimin isteklerini yerine getiriyorsak zorunlu olarak onun kuluyuz demektir. Kölelik, islam ile icad olmuş bir kavram değildir. Kişi kendini Allah’ın emrine vermediği takdirde mutlaka onu emri altına alan başka kuvvetler çıkacaktır. Rabbimizin “Ben insanları ve cinleri sadece bana kulluk etsinler diye yarattım” ifadesi insan soyunun özgürlük delilidir. Allah’a kul olan, başkasına köle olmaktan imtina eder, canı pahasına direnir. Allah’a köle olmak, iradeden vazgeçmek değil tam aksine iradeye büsbütün sahip çıkmak ve başka hiçbir insana, topluluğa, bir grubu temsil eden sahte karizma sahibi kişilerin emrine vermemektir.

İnsan ve cinler kul olup olmamakta değil, kime kulluk yapacakları konusunda tercih hakkına sahiptir.

Ve eşhedu enne Muhammeden ABDuhu ABDullah iyyâke nA’BuDu

40 y aş üst ündeki abiler im iz de gençliğin akıbet i hakk ın da endişeler pey dah olma ya başladı. Naciz ane t av siye miz kendi akıbet ler i hakkın d a endişe et meler idir . Gen çle r onlar gibi olmak ist iy or çün kü. Z engin, y akışıklı, güz e l, güçlü, dediğim dedik, kim se ye boy un eğmey en, kendisin den başkasını düşünmeye n , menf aat i kadar sev en ya da nef r et eden. . . O nlar -biz k imin ne olduğunu gay et net gör ebiliy or uz . İ şin edeb iya t kısmını at lay ıp hakikat i konuşalım. Ne y apt ık, ne ya p ıy or sunuz , ar sa, dair e alm a k dışında bu ümmet e ne y at ırım y apt ık diy e sor ulmalı. Boş konuşmanın ger eği y ok gib i.

DERKENAR

Kulluk, herhangi bir varlık ile varlık düzeyinde ilişki kurmaktır. Ne demektir bu peki? Onun varlığını kendi varlığımın tek sebebi, gayesi olarak düşünmemdir. Ben neyi ya da kimi varlığımın ana sebebi, olmazsa olmazım yapıyorsam kendimi onun kulu haline getiriyorum demektir. Bir varlığın kulu olmak, onun istediklerini istediği zaman yapmak için var gücüyle gayret etmektir. Varını yoğunu onun hoşnutluğu için seferber etmektir.

Kulluk Kavramını Nerede Kullanıyoruz

KANIT|ANLAM| 47


Çünkü insan dünyaya bozulmamış bir fıtratla ve her gördüğünü almaya hazır bir zihinle gelir. Kendisinin benim dediği bütün bilgi, değer ve kanaatlerini, bir başka insandan yahut kaynaktan alır. Bu bilgilerin oluşturduğu akıl ile düşünür ve karar verir. Böylece her insan bilgisini, değerlerini ve kanaatlerini aldığı diğer insan ve kaynağın sözüne tabi olur. Bu tabi oluş da kulluğun bir başka boyutunu oluşturmaktadır. Eğer insan Rabbinin bilgi, değer ve kanaat sistemini benimserse Allah’ın, farklı inanç sistemlerininkini benimserse onların kulu olur. Ben kul değilim demek ben yokum demekle eş anlamlı ve aynı derecede anlamsızdır. Çünkü ben diyebilen var demektir. Rabbimiz hz. Âdem’den beri İslam dinini göndererek insanı kula kulluktan Allah ’a kulluk mertebesine

ALLAH

Kulluk sadece Allah’a yapılır. Allah’tan başkası onun yerine konulursa (şirk) bu durumda kişi her şeye kulluk eden bir şamar oğlanı konumuna düşer.

RABB

Rabb efendi, kul köle demektir. Kişi hayatını kimin menfaatine, kimin nizamına, başarısına adadıysa onun kuludur.

AKIL abd/kul

İRADE ÖZGÜRLÜK

Kavramlarla düşünürsek KANIT|ANLAM| 48

Akletmeden kulluk etmeye kalkışan kişi kulluğundan fayda değil zarar görür. Kul olmak tek başına iyi değildir, şeytanın kulları zarar, Allah’ın kulları fayda görür. Kişi iradesini kullanmadan kul olmaya kalkışırsa kulluğu ona lezzet vermez. Allah’tan başka varlıkların iradelerine kulluk eder ve zarar görür. Allah’a kulluk etmek, kişiyi özgüvenli ve erdemli bir şahsiyete büründürür. Allah’tan başkasının hoşuna gitmeye çalışmayacağı için yükü hafifler.

TUTSAKLIKKulluk bir nevi özel kalem müdürlüğüdür. Cumhurbaşkanının

özel kalemi ben başkalarının işini de yapmak istiyorum demez. (Hasan bey’e sorabilirsiniz). Bu manada tutsaktır fakat mutsuz değildir. Allah’a kulluk da böyle düşünülmelidir. Evet tutsağız, kısıtlıyız fakat mutluyuz. Diğerleri herkese özel kalemlik yapıyorken biz tek bir varlığın emirlerinden mesulüz.


çıkarmıştır. İnsan tek başına yaşama kabiliyeti olan bir varlık olmadığı için kul olmama gibi bir irade gösteremez fakat kulluk yapacağı varlığı seçebilir. İslâm (bkz. İslâm) olan kişi iradesini bilinçli olarak Allah ’a teslim ettiği için diğer rablik iddiasında bulunan kimse ya da nesnelerin bu vasıflarını görmezden gelmektedir. Kelime-i şehâdet olarak ifade ettiğimiz İslâm’a giriş ibaresinde peygamberimiz Allah ’ın kulu ifadesine özellikle vurgu yapılması, Rabbimizin bizi tanımlarken kulluk ifadesini daima izafeli olarak kullanması; kulluğun gözümüz ve bedenimiz gibi ayrılmaz bir vasfımız olduğunu ifade etmektedir. İslâm sayesinde insanlar kula kulluk etmekten Allah ’a kulluk etmeye terfi etmişlerdir. Bizim kul olmamak gibi bir seçeneğimiz olmadığına göre kul olacağımız varlığı iyi seçmeli, kulluğumuzla kendimize şeref katmalı ve aynı zamanda efendimiz sayesinde diğer kullara üstünlük sağlayabiliriz. Kişinin Allah ’a kul olmasının keyfiyeti, köleliğin yürürlükte olmadığı toplumlar için biraz zor anlaşılabilir. Hatta bireyselleşme iddiasıyla kişiyi yücelten sistemler, Allah ’a ibâdet etmeyi alçaltıcı bir durum gibi algılayabilirler. Hâlbuki Allah ’ın bizim kendisine kul olmamızı geçirmeye hazır her türlü kötülükten, nefis, Abid Kulluk eden, çok ibâdet eden. Abide Büyük heykellere abide denmesinin nedeni, bu heykelleri yapmaktaki temel amacın kendisine ibâdet edilmesidir. bilindiği gibi abide Arapça bir kelimedir ve arap yarımadasında kendilerine tapılan putların çoğu da kadın ismi taşımaktadır. Mabud Kulluk edilen. Kişinin ibâdet ettiği şey onun mabududur. Bu bilgiler ışığında yandaki ayetlere bakışımız, onları anlayışımız gelişmiştir değil mi.

istemesi, bizi köleleştirmek değil bizi her an ele şeytanî insan ve cinlere kulluktan azat etmektir.

“Yalnız sana kulluk eder, yalnız senden yardım dileriz.” Fatiha 4. “De ki ey kafirler! Ben sizin taptıklarınıza tapmam (kulluk ettiklerinize kulluk etmem). Siz de benim taptıklarıma tapmazsınız.” Kafirun 1-3. “ Ey insanlar, sizi ve sizden öncekileri yaratan Rabbinize kulluk edin ki takvalanmanız mümkün olsun”. Bakara 21.

KANIT|ANLAM| 49


Hiç kimsenin göremediğini #dergimiz konuşturdu. Herkesten saklanan gerçekleri #dergimiz ortaya çıkardı.

Sizi bulmak bizim için zor olmadı en baştan söyleyelim. Garibimize giden bu kadar kolay bulunabilirken nasıl oluyor da kimse sizi göremiyor. Her an her yerde karşımıza çıkıyorsunuz fakat görülemiyorsunuz. Çoğumuzla uzaktan iletişim kurabiliyorsunuz. Sizin sözünüz bize geçiyor fakat bizimki size geçmiyor - Bi dakka. bi dakka. Benim tekniklerimle bana saldırıyorsunuz yemem. Ne demek benimki size geçiyor sizinki bana geçmiyor. Ben sizinkini dikkate almıyorum siz de benimkini almayın. Çok mu zor yani. Hayır millet beni kötü bir adam sanacak en baştan. Ben sizin iyiliğinizi düşünüyorum Taaabiii caaanıııımmm. Adem’i cennetten attıran da büyük dedemmiş. Nenemi görünce tövbe tövbe. Yav bu kayıt cihazı kimde. Tüüüh açık kalmış meret. Pili bitecek yav. Hacııı. Dizgiciye söyle bunları ... Ses gelip gidiyor mu. Yeni makine getirin ona kaydedelim. KANIT|ANLAM| 50

Gelin en baştan başlayalım. Bize olan düşmanlığınız nereden geliyor. Bizden bu kadar nefret edişinizin ardında ne var. Olayı bir de sizin ağzınızdan dinleyelim. Biz hep karşı tarafın yorumuyla dinledik. Siz ne diyeceksiniz herkes merak ediyor. Kapakta haberi çıkacak röportajın o kadar mühim yani. - Benim bundan kazancım ne olacak peki? (200 lira yeter mi Para kabul etmem avucunu yalarsın o zaman) Dergide dört sayfa ayırdık daha bela mı istiyorsun Allah’tan. - Neyse madem beni bulabildin bu da sana hediyem olsun Başlayalım o zaman - Nereden başlayalım. Şu kovulma meselesi. En baştan anlat işte. Cihaz da sıfır. On saat kaydeder. - Herkes beni şeytan olarak bilir. Fakat adım iblis. Şeytanlık benim görevimin adı. Uzaklaştıran demek. Neyi uzaklaştırıyorsun ki? - İnsan denilen cinsiniz var ya, beni cennetten kovduran. İşte onu Allah’tan, doğrudan, hakikatten, kendinden uzaklaştırıyorum.


Hakikaten iyi de yapıyorsun işini, hakkını vereyim. - Ver ya da verme. Hiç umrumda değil yani. Ben işime bakarım. Tamam işte bu işi üstlenmenin nedeninden bahsedecektin. Gene konudan uzaklaştın bakıyorum. ( Ateş kızılı gözlerini kısarak baktı) - İlk hamlede uyandın bakıyorum. Neyse. Şöyle anlatayım. Ben zamanında herkeslerden biriydim. Sizin cin dediğiniz tayfadan. Cin gizli demek. Görünmeyen demek. Mikroplar da cinlerdendir yani. Lafa boğmazsan sevinirim. -Üff tamam ya! İşte ben kendi yurdumda son derece itaatkar, müslüman, akıllı bir varlıktım. İbadet, zikir, tespih o kadar ilerledim ki cennette meleklerin katına çıkarılıp onlarla beraber Allah’ı tespih etmeye hak kazandım. Bizimkilerden başkaları da vardı benim gibi. Tek sen değildin yani. - Ya var işte düşününki Türkiye’den bir grup akademisyen üstün başarısından dolayı Oxford’a davet ediliyor. Bilmediğin de yok ha. -Lafa boğma. Lafımı kesme (Bozdu beni melun. Dizgide gömmez miyim seni) - İşte ben ve bir kaç arkadaş huşu içinde ibadet halindeyken bir gün bir nida duyuldu. [ben yeryüzünde bir halife var edeceğim] diye. Dizlerimin feri gitti diyorsunuz ya aynen öyle oldum. Biz varız ya dedim içimden. Başka bir varlık daha mı inecek yeryüzüne. Ta oradan gazını aldın yani. - Sonra işte Allah cc çıkardı ortaya yeni yarattığı varlığı. Anam bi tipsiz, bi çirkin, bi mendebur görmelisin. Kendini anlattın bi anda. (gömdüm) - (boğazını temizledi mecburen). İşte. Eee. Nerede kalmıştık. Ha. Sizinki karşımıza dikildi. Nida geldi bi daha. Secde edin diye. Bizimkiler de sazan hemen atlayıverdi. Sizinkiler derken. - Etrafta ne kadar melek, cin, falan varsa. Bizim arkadaşlar da gitti işin garibi. Hani melekleri anlarım akılları yok. Ne denilirse onu yapmaya hazırlar da bizimkilere ne oluyor arkadaş. Senin arkadaşlar yani. Aynı cinsten olanlar.

- Evet. Bunlara dürttüm, işmar ettim (bak google’a işmar ne demek), yok. Oğlum manyak mısınız, buna mı secde ediyorsunuz. Şunun tipine baksanıza. Eee. Onlar ne dediler. - İblis, Allah’ın geriz..alısı. Allah emrediyor. İsyan edip yerimizden mi olalım. Sen ondan daha mı iyi bileceksin neye secde edilip edilmeyeceğini. O dedikten sonra mesele bitmiştir. Üç kuruşluk aklınla Allah’a iş mi öğreteceksin. M.l herif. Aynen böyle dediler yani. - Satıcı pislikler. Aynen böyle dediler. Onları ayartamadın yani. - Yok. Ama onlardan sonra bizimkilerden yanıma gelen oldu bayağı. E. Lafını kesme de anlat. - İşte bu Geriz..lı arkadaşların satışına gelince ben kart postalların tek ağacı gibi ortada kaldım. (Edebiyat da var melunda) - Sonra herkes fark etti benim bu halimi. Allah zaten biliyor söylemesine gerek yok kimsenin. Beni çağırdı ifade vermeye.

KANIT|ANLAM| 51


Ne dedi. - Niye secde etmedin dedi. Yani o kudreti sonsuz Allah, seni bir emirle yok etmeye muktedir, o maliku’l-mülk, seni adam yerine koyup soru sordu. - Evet. Niye şaşırdın. Niyesi var mı işte. Resmen sana fırsat vermiş hatanı anla dön diye. Sen de elinin tersiyle itmişsin. - Ne hatası. Anladım devam et. (Bugün olmuş hala hatalı olduğunu kabul etmiyor melun.) - Niye secde etmedin deyince ben de adam gibi anlattım. Rabbim bak bu çamurdan, ben ateştenim. Şimdi hiç benim gibi bir ateşten varlık, bunun gibi sünepe toprağa secde eder mi? Mantıklı mı yani? Allah’a akıl verdin yani. - Yahu. Niye örümcek kafalarla düşünüyorsunuz anlamadım. Yani yanlış değerlendirmiş olamaz mı? Kim? Allah cc yanlış yaptı, sen doğrusunu yani. - Evet. Ne var bunda. Tamam. Sen devam et. (Allahım ne sabırlısın sen) - İşte ben de öyle atarlanınca cennete giriş iznim iptal edildi. Rabbim beni azarladı. [Defol oradan. Sen kim oluyorsun da burada bana büyüklük taslıyorsun. Küçüklük bile senin için şeref olacak şeytan] (gözleri dolar gibi oldu o anı anlatırken) Şeytan oradan kaldı adın olarak yani. - Evet. Uzaklaştırma aldım ya. Ondan da olabilir. Eee. Heyecanlandım şimdi. Ne oldu sonra. - Sonra ben bu tipsiz yüzünden hayatta elde ettiğim her şey elimden alınınca itiraz ettim Allah’a. Allah Allah. - Dedim ki “ Rabbim madem bu ş...z yüzünden sen beni cennetten attın. Ben de bunun soyunu sopunu... Hop. Yavaş. Ne oluyoruz. - Soyunu cennetten uzaklaştıracağım. Bana izin ver, ömür ver yeter ki. KANIT|ANLAM| 52

Yani, ben bir halt ettim. Bundan mutlu oldum. Doğrusunu ben yaptım. Hata benim değil, bu Adem’in. Onu da sen yarattığın için suçun birazı da senin. Ortada tek masum benim demeye çalıştın. - Ama öyle. Tamam. Devam edelim (Nasıl olsa laf anlamayacak) - İşte ben böyle izin isteyince O da verdi. Vay be. - Tamam. Sana izin veriyorum, dedi. Bu adam ve soyu yaşadığı müddetçe sana izin verdim. Sevindin sen de çocuklar gibi. - Ne diyorsun yav. İçimdeki intikam ateşi öyle dinecek gibi değil. Hepsi senin gibiler yüzünden. Şimdi öyle diyorsun da Allah için mantıklı düşünelim. Senin anlattığına göre Adem piyasaya çıktığında seninle konuşmamış. Doğru mu? - Evet. Sen atarlandığın zaman Adem’in seninle alakalı hiçbir iradesi yokmuş doğru mu? - Evet. E şimdi nasıl oluyor da senin yaptığın bir şeyden dolayı başkası suçlu oluyor. - Yav niye anlamıyorsun. Ona secde etmedim diye kovuldum ben diyorum sana. Tamam. Ben de onu diyorum. Senin cennetten kovulmana sebep olan şey Adem’in çıkışı mı yoksa senin secde etmeyişin mi? Daha izah edeyim. Eğer dediğin gibi senin cennetten kovulmana sebep Adem ise, Adem de bu sırada senin ya da başkasının üzerinde herhangi bir irade kullanmamışsa -ki atın bu iblisi dışarı dememiş- bu durumda seninle aynı vasfı paylaşan bütün cin kökenlilerin cennetten kovulması gerekirdi. Ama sadece sen kovulduğuna göre demek ki Adem’in bir suçu yok. - Nasıl yok ya? Ona secde etmedim diye atıldım diyorum. Laf anlamıyor musun. (Takıldı. Anlamayacak, anlaşıldı.Bu beyin nasıl bir şeyse arkadaş. Kendine çalışmıyor bir tek. Başkalarını allem kallem edip saptıran kafa kendine çalışmıyor.)


Tamam. Devam edelim. - İşte ben de kovulunca içimden kendi kendime yemin ettim. Allahım madem sen benim ayağımı kaydırdın, ben de senin bu çok güvendiğin adamları cennetten kovduracağım. Peki ne oldu izin alınca. Allah sana özel bir pelerin, sihirli bir asa, patlatma butonu, kurşun geçirmez yelek filan mı verdi. Bir anda süper iblis, hiper şeytana mı dönüştün. - Hayır. Nasıl hayır. - Hayır’ın nasılı nasıl bilemiyorum şimdi. Hayır işte. Normal hayatıma devam ettim. Yani senin süper gücün yok mu! - Hayır canım ne alaka. Madem süper güçlerin yok nasıl bu kadar arkadaş bulabiliyorsun kendine. - Aslında bunu söylesem ticari sırlarım ifşa olur diye korkmuyorum değil. Ama mühim değil. Allah cc bütün semavi kitaplarında benim hikayemi anlattığı halde sizinkilerden üstüne alınan olmadı. Tam gaz faaliyete devam ettim sağolsunlar. Benim gücüm gibi görünen her şey sizin aptallıklarınız. (Ağır oldu biraz ama) Beyninizi kullanmaktan korkuyorsunuz. Bu huyunuzu çok seviyorum ama. Biri bir şey dedi mi araştırmadan peşine düşüyorsunuz. Düşmeden önce bir düşünür adam. Bu da benim gibi bir adam. Benden üstün vasfı olamaz. Onu yaratan Allah beni de yarattı. Bana da güvendi. Beni de yaratmaya değer

buldu demiyorsunuz. Hoşunuza gidiyor galiba böyle davranmak.(Adam haklı dağılalım beyler.) Konuyu dağıtmayalım. - Neyse. Ben hikayemi anlatmaya devam edeyim sorunun cevabı da gelecek. Şimdi ben cennetten kovuldum fakat görebiliyorum, duyabiliyorum içeride olan biteni. Sizin internet bağlantınız gibi düşünün işte. Ademle iletişime geçebiliyorum. Adem biliyor mu peki seni. - Yani biliyor tabi. Ama tam bilemiyor. Benim ne yapabileceğimden habersiz. Saf yani bildiğin. Allah onu uyarmıştı, bu ağaca yaklaşma diye. Ağaçtan haberin var mı. Hakikaten ne ağacıymış o. - Onu sokma şimdi lafın arasına. Ben devam ediyorum. İşte beni cennetten kovduran adam, bir zamanlar benim doyasıya gezdiğim yerlere ayak bastığını gördüğümde fıttırıyordum. Ne yapsam nasıl etsem diye düşünürken aklıma süper bir fikir geldi. Neymiş o?

Merakla beklenen cevap gelecek sayıda

Ha. Madem öyle

bir sene bekleyelim. Tamam. Hadi öptüm.

KANIT|ANLAM| 53


Çay

molası

Bir 28 Şubat hatırası

2001 senesi. [bu garip 18 yaşında o zaman] Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesinde başörtüsü yasağı uygulanmasına karar verildi. Biz imam-hatipten yeni mezun olmuş tıfıllarız o zamanlar. Niyesi belli olmayacak şekilde yedi arkadaş bir araya geldik kendimize çok 07 dedik. Herkes kendisine bir nick seçti. Ben çekirge oldum [Zıplayarak çıkıyordum merdivenleri, yolda atlayarak geziyordum]. Yaşlıkurt en yaşlımızdı gerçekten de. Matkap, Kartal, Gezgin, Meçhul [sonradan maybaş] ve Hoca bir grup olduk. Eylem yaptık, ateş yaktık. Ha ateş dedim esas mesele zaten o. Bir gün yine eylem kararı alındı, özgürlük ateşi yakacağız. Her şeyin en cafcaflı dönemi. Okulun İçi-dışı sivil polis kaynıyor. [simit satan mı ararsın, içeride istihbarat toplayanını mı]. ateş yakılacak doğru ama nerede. Yerde yakarsak devlet malına zarar vermekten içeri. Mecburen bir kabın içerisinde yakılması lazım. O kap ne olacak. En iyi teneke olur. Tenekeyi kim bulacak. Ben ve yaşlıkurt. Sabahın 10unda Ankara hasköy’de teneke bulmak için yola çıktık. Teneke nerede bulunur. Bakkalda. Muhitin bütün bakkalı, çakkalı kolaçan edildi. Hiçbirinin çöpünde teneke yok. Önderlik(!) bizi görevlendirdi. Eli boş gidersek rezaletin dibini boylarız. - Yaşlıkurt aklıma bir fikir geldi. -..... - Emin misin çekirge? - Başka çaremiz var mı? - Babana bir soralım istersen. Meğer babam ne işiniz var buradadan bizim maksadımızı anlayınca nasıl olsa bunlar bu işi beceremez deyip hemen en yakın inşaattan iki tane tenekeyi al getir. Depodan da odunları koy içine biz dükkana döner dönmez “tamam çocuklar haydi gidiyoruz” deyip yüzümüzün akıyla emaneti yerine ulaştırdık. Babam sağolsun. Arabayla seyir halinde iken yaptığı hizmetten mağrur ve mesrur bir özgüvenle o can alıcı soru soruldu. “Çocuklar ben bu tenekeleri bulmasaydım ne yapacaktınız.” Vallaha Necmeddin Amca Ahmet dediydi ki

“ Bir teneke peynir alalım. Peynirini dökelim, tenekesini götürelim.”


kelime kutusu Geçen sayımızda ilm kökünden türetilip kullandığımız kelimeleri sıralamıştık. Bu sayıda da örf kökümüzü inceleyeceğiz. Aynı kökten kaç kelime katmışız dağarcığımıza bakalım. a-r-f Örf Arif İrfan tecrübe

: tanımak, bilmek, alışık olmak : insanların yaparak, söyleyerek alıştığı, garipsemediği, belli bir zaman sonra terketmeyi reddedip, savunduğu şey : bilen, tanıyan, görmüş-geçirmiş, irfan sahibi kişi : kitap bilgisinden öte, yaşam bilgisi. Tecrübe,yaşanarak edilenler

Maruf

: herkesçe bilinen, tanınan, garipsenmeyen şey.

Tarif

: tanıtmak, bildirmek, göstermek

Taarruf

: örflenme, yetişme, irfan sahibi olma

Arifan

: -ân farsça çoğul eki, arifler

Tarifât

: tahrifat ile karıştırılmaya zinhar

tarifat tarifler, tahrifat bozulmalar demek

Kök kardeşliği ‫فتح‬ ‫فقه‬ ‫فلح‬ ‫فرح‬ ‫فهم‬ ‫فصح‬ ‫فوه‬

f-t-h

Fetih. Açmak. Fatih, açan kişi. Miftah, anahtar. Ülkeyi fethetmek, oradaki insanların zulümle kapanan ufkunu İslamla açmaktır.

f-k-h

Fıkıh. Bir durumun, hükmün niyesini bilme, açıklama. (fıkıh sayesinde hüküm başka durumlara uygulanabilir. Hükmün ufku açılır)

f-l-h

Felah. Kurtuluş. ( Kişi tutsak halden, kalbindeki manevi tutukluğun ya da üzerindeki maddi kilitlerin açılmasıyla kurtulur) Ferah. Sevinmek. (İnsan açık havaya çıktığında ferahlar. Açık ufka bakmak insanı ferahlatır. Kişi önü ve ardı açıksa ferahlar.) Fehm. Anlamak. Mefhum, kavram. (Bir kelime bilinmediği takdirde açıklanırsa, anlaşılır, kavranır. ) Fesahat. Açık, anlaşılır ve hatalardan uzak olan konuşma. Fasih, bu şekilde konuşan kişi.

f-r-h f-h-m f-s-h f-v-h

Ağız. Ses değişikliğine uğrayarak fem şeklinde söylense de aslı fevehundur. (Ağız açılır, herhangi bir şeyin açılan yeri ağzıdır.)


Anlayan bir nesil için EĞİTİM SERÜVENİMİZ Kişide öğrenme yaşantıları yoluyla istendik yönde davranış değişikleri oluşturma süreci olarak tanımlanan EĞİTİM, milletlerin tarih boyunca en fazla tartıştıkları ancak işin içinden de bir türlü çıkamadıkları temel meselelerdendir. Öğretimle karıştırılır çoğu zaman. Ancak eğitimin asıl hedefi, öğretim yoluyla elde edilen bilgiyi bir depo/yığın olmaktan kurtarıp ahlakî bir şekilde kullanılmasını sağlamaktır. Bilginin ahlakına ulaşmaktır yani. Bizde de durum farklı değildir elbette. Özellikle son 100 yılda çağı yakalamak (!) adına denemediğimiz yöntem uygulamadığımız felsefi yaklaşım kalmamasına rağmen bir türlü istenilen seviyeyi yakalayamamamızın sebepleri sorgulanmaktadır uzun zamandandır. Ne olduğunu tam olarak bilmesek de yıllardır süregelen bilimsel eğitim (!) arayışımız halen devam etmektedir. Peki, nedir gerçekte bilimsel eğitim? Kriteri ve dayanağı nasıl belirlenir? Her toplumda aynı sonucu verir mi? İşte bu ve bunun gibi birçok soru çoğu zaman göz ardı edilmiş ve genelde “ben yaptım oldu” mantığıyla bireyler belirli şekillere sokulmak istenmiştir. Zira bilimin mutlak olmadığının bizzat bilimsel verilerle isbat edildiği günümüz dünyasında mânâyı bir kenara bırakarak hazırlanan müfredatlar ancak kafası karışık bireyler yetişmesine sebep olmaktadır. Sorulması gereken asıl soru eğitimin amacının ne olduğu ya da olması gerektiğidir aslında. Bizler eğitim sürecinden ne beklemekteyiz? Sorumluluk sahibi, düşünen, beynini kimseye kiraya vermeyen, yanlış da olsa ifade etmekten ve üretmekten çekinmeyen bireyler yetiştirmek mi yoksa resmî ideolojiye uygun düşen, var olanı çok fazla sorgulamayan, icad çıkarmayan (!) bireyler mi? Devletlerin tercihi çoğu zaman ikincisi olduğu için daima şekil içeriğin önünde yer almıştır. Mânâyı şekle, esası usule kurban etme alışıla gelmişliğimiz her alanda olduğu gibi eğitim anlayışımızda da kendini göstermektedir. Hem de hiç küçümsenemeyecek derecede. Zîra yıllarca aynı tip kıyafet ve saç tipi-


ne sahip öğrenci yetiştirmeyi disiplin zaferi (!) belleyen bir öğretici kadrosunun elinde yetişen nesiller bırakın dünyayı kurtaracak icatlara imza atmayı kendi zihinlerini dahi bu kargaşadan kurtarabilmiş değillerdir.

Sorunun Temeli Nedir ve Çözüme Nerden Başlanmalıdır?

Bu ülkede, “bedel ödemek nedir?” diye sorduğunuzda size en iyi cevabı verebilecek olan dindar kesime göre bu kargaşanın tek suçlusu “laik eğitim” anlayışıdır. Çok da haksız sayılmazlar aslında bu fikrin sahipleri. Zira bu ülke eğitim anlayışını ilk 50 yıl sadece İslamî değerlerden kopabilmek adına heba etti bilindiği üzere. İslam’ın getirdiği 1000 yılı aşkın tecrübeden faydalanmak şöyle dursun, geri kalmışlığın (!) sebebi olarak bu değerleri gören ve çözümü tamamen Batı da arayan tepeden inme bir sistem benimsendi. Doğal olarak Kuranî/Nebevî metod araştırılmadı bile. Ancak din eğitimi boşluk kaldırmayan bir alandı. Ve bu alan devlet müdahil olsun veya olmasın mutlaka birileri tarafından dolduruluyordu. Sonuçta bu gömleğin bu vücuda oturmadığı fark edildi edilmesine ama kaybedilen yıllar değil nesillerdi bu arada. Bu durumun anlaşılmasıyla birlikte devlet bu alanda aktif bir rol almaya başladı. Fakat 50 yılı aşan alışkanlıklardan kurtulmak da o kadar kolay olamayacaktı. Bu yüzden karşımıza aşılması zor bir çelişkiler yumağı çıkıverdi. Temel eğitimimizde en bariz şekliyle hissedilen bu yeni duruma göre aynı okulda aynı sınıfta aynı devlet tarafından görevlendirilen iki öğretmenden biri evrim teorisini ballandıra ballandıra anlatırken, diğeri yaratılış mucizesindeki mükemmellikten bahsediyor ve ne gariptir ki ikisi de müfredata (!) uygun hareket ettiğini düşünüyordu. Daha okulla tanışır tanışmaz sınıf duvarlarındaki yaratıkvâri insan figürleri eşliğinde “taş devri” panolarını gören tertemiz beyinler ilk olarak 4.sınıfta karşılaştıkları Din kültürü ve ahlak Bilgisi Öğretmenine Hz. Adem’in eşi ve çocuklarıyla nasıl iletişim sağladığını soruyordu. Zira bugüne kadar öğrendikleri ışığında Âdem henüz dil gelişimini tamamlayamadığı için konuşamamalıydı. Öğretmenin anlattığı bu diyaloglar da neyin nesiydi? Yukarıda söylediğimiz gibi, dindar kesimde yetişen insanlara göre bu kargaşanın tek sebebi laik eğitim anlayışıydı. Ancak pratikte işler pek de öyle gözükmüyordu. Zira şekli mânâya tercih etme konusunda bu kesimin de diğerlerinden aşağı kalır yanı yoktu. Çünkü onların yetiştirdiği bireylerin de Hz. Âdem’in boyunun kaç metre olduğundan ve yediği meyvenin cinsinden kurtulup şeytan-insan ayrımını fark etmesi çok da kolay olamamıştı.


İşte bu paradokslar içinde yetişen dağınık zihinler ne İsa’ya ne Musa’ya yaranabildi yıllarca. Hatta kendilerini nasıl ve hangi öncelikle tanımlayacakları konusunda dahi net değildi zihinleri. Bu kargaşa içerisinde - çok farklı sâiklerle açılmış olsa da – İHL’ler koştu imdada. Yıllarca ayrımı yapılan dünyevi ve uhrevi eğitime birleştirici bir yaklaşım getirmişti bu okullar. Bu yüzden açanları dahi şaşırtacak derecede bir rağbet gördü. İnsanlar çocuklarının namaz kılan bir doktor, güzel ahlaklı bir mimar olması fikrine bayılmıştı. Pratikte başarılı da oldu bu yaklaşım. Çok yönlü bakış açısına sahip, sorgulayan, hakikati arayan bireyler yetiştirilmiş, daha da önemlisi bu şahıslar sadece İslami olarak nitelenen alanda değil toplumu etkileyen çok çeşitli mecralarda söz/mevki sahibi olmaya başlamıştı.

Bu yüzden yine çok farklı başka etkenlerin de devreye girmesiyle İHL’ler bir fetret devri yaşadı. Böylelikle kısmen de olsa, ilmi ve eğitimi (dünyevî-uhrevî ayırmadan) bir bütün olarak ele alma tecrübesine, pratikte olumlu sonuçlar alınmış olmasına rağmen, ara verilmiş oluyor ve bu aranın etkilerinin, görünürde 15 yıl sürmüş olsa da, çok daha uzun süreceği anlaşılıyordu.

Adam haklı Bilimin mutlak olmadıgının bizzat bilimsel verilerle isbat edildigi günümüz dünyasında mânâyı bir kenara bırakarak hazırlanan müfredatlar ancak kafası karısık bireyler yetismesine sebep olmaktadır.

Tabi her şey dört dörtlük değildi. Zaman içinde insanların bu okullara yaklaşımı sihirli bir değnek beklentisine dönüştü. Eğitimi bir bütün ve süreç olarak ele alıp; toplumsal, ailevî, kültürel, dînî vs. boyutlarını düşünmek ve çözüm üretme arayışında olmak yerine, çocuklarını İHL’lere göndermekle üzerlerine düşen tüm sorumluluğu yerine getirdiklerini düşünen veli anlayışı, hem sorumluluk almaktan kaçınmış hem de farkında olmadan düzelsin diye gönderdiği öğrencilerin düzgün olanları da bozmasına yol açmıştı. Az önce de belirttiğimiz gibi zaten bu okulların açılmasındaki amaç da ortaya çıkan sonuçla pek uyuşmuyordu. Zira sistem bu okullar vasıtasıyla din eğitimini kontrol altında tutmak, istediği ölçü şekle sokmak istemiş ancak tam olarak istediği kontrolü sağlayamamıştı. [Hatta tam tersi mi oldu. editör]

yılından son rd a in c re ü cılı s eydana İşte bu san emizde m lk ü e v a d a eğitim anla le larda düny iy is tk e in ildi. imler gelen değiş eni bir yol haritası çiz ıy a k ortaya ç ra yışımızda d la o ” ik il c erkez ursa “Öğrenci m ım, teoride göz dold n i ak ar, beklene d a kan bu yen k e iy d larada şim da uygulam a bazı nokta tt a H i. d e rem etmiş etkiyi göste k haksızlık e s e d ttı lı ra ia lup kapsam u r da geçmiş u ld o d ira altı n sloolmayız. Z yapılmada a m ş lı a i ç bir uğu izlenim ld ve planlı u n o k a y ealk orta msuz ve id ganik olara u r o s ; ım ş akla ören veren bu y endini daima haklı g k , mayı siz bir nesil ve hak ara r le y e ir b en ışını (bencil) erg zanneden veli anlay k a ticihesap sorm e getirmiş oldu. Öğre rind ınlığıda berabe erken sayg d ım y a lt a i az nin etkisin tirdi. na halel ge


Bizler eğitim sürecinden ne beklemekteyiz? Sorumluluk sahibi, düşünen, beynini kimseye kiraya vermeyen, yanlış da olsa ifade etmekten ve üretmekten çekinmeyen bireyler yetiştirmek mi yoksa resmî ideolojiye uygun düşen, var olanı çok fazla sorgulamayan, icad çıkarmayan (!) bireyler mi? Devletlerin tercihi çoğu zaman ikincisi olduğu için daima şekil içeriğin önünde yer almıştır.

Sonuç olarak tüm bu tecrübeler bize gösterdi ki eğitim anlayışımızda şekilden mânâya doğru bir yolculuk yapmamız gerekmektedir. Amacımız sorumluluk bilincine sahip, özgürlüğü bencillik değil hakka riâyet olarak gören ve insanlara faydalı olmayı onların en hayırlısı olmak şeklinde algılayan, içi dolu bir davası olan bir nesil yetiştirmekse eğer; tüm ideolojik saplantılarımızdan kurtulup yaratıcının referansına sığınarak Kuran merkezli bir anlayışla Hz.Muhammed (S.A.V)’in rehberliğine başvurmamız ve her şeye yeniden başlamamız çok da zor değildir. Bu noktada eğitimin bir süreç olduğu bilinciyle sabırlı davranıp bugün atılan bir adımın meyvesini 20 yıl sonra vereceği gerçeğini göz ardı etmemeli ve sorumluluk almaktan kaçınmamalıyız. Çünkü bu hedefe ulaşılabilirse toplumda karşılaştığımız birçok sorun da kendiliğinden çözülmüş olacaktır. Unutmayalım ki çocuklarımızın eğitimi başkasına bırakılamayacak kadar önemli bir meseledir…


feyz duvari

Şu kola denen zıkkımı içme arkadaşım. İçme. Allah rızası için içme. Müslümanlığa biraz saygın varsa içme. Yahudinin ne mal olduğunu biraz anladıysan içme. İçmediği için ölen kimse yok fakat kalbinin sesini öldürüp "Aman, bi colayla mı israil çökecek" diyerek şeytan ayinine tempo veren insanlar tanıyorum. Sen onlardan olma. Allah rızası için olma. Kalbinin sesini kısma.

Bu çarpıcı resim kayıtlara gireli çok olmadı. Ve ortalama her insanda olduğu iddia edildi. Bazılarının neden kullanmak istemediği ise merak konusu. Ayrıntılar geliyor. Brükselden İman Akıllagelişir bildirdi.

Sevgiyi insanda arayan kalp, Allahsızlıktan ölmüştür.

Çok okuyan değil, çok gezen değil, çok gören bilir. Okuyarak cahilliğini, gezerek borcunu artıran nice insanlar türedi. Görmek ayrı bir şey. Her şeyden ibret alabilir insan. Zeytinyağını düşünelim mesela. Zeytinler bir araya geliyor, ezilince yağları çıkıyor. Zeytin konuşuyor kendi lisanıyla. Ey insanoğlu senin en kıymetlin, özün. Onun ortaya çıkması için, kendini tanıman için, keşfedebilmen için ezilmeyi, üzülmeyi göze al. Sıkıntı geliyorsa başına unutulduğundan, aldatıldığından, zulmettiğinden değil belki de seni yaratan sana seni hediye etmek istiyordur.

Bu d e rg i i b u ra d a b i te rrr. Her şeyin yolunda olması nasılki her şeyi yoluna koyan bir Allah’ı gösteriyorsa, hiç bir şey yolunda gitmediğinde de her şeyi yolundan çıkaran ve yoluna koyacak bir Allah’ı görmektir iman. KANIT|ANLAM| 60

x düşmanınız ve dostlarımızdan daha çok gündemimize geliyorsa, biz işgal edilmişiz demektir. Düşmanına küfretmek için yaktığımız enerjiyi bir dostumuza sevgimizi söylemek için harcamak çok daha mantıklı. Düşmanımıza kin kusmak onu bize karşı büyütmekten başka bir işe yaramayacaktır. Dostumuza sevgimizi haykırmak bizi onun yüreğinde büyütecek ve yerimizi perçinleyecektir. Düşmanını değil büyüt ey kendim.

dostluklarını


İNSANLIK 02.09.2015

İnsanlığın öldüğünün resmidir ISSN 2149-2522

9 772149 252008


Dijital hayatımızda /tmedyasanat

/aklet

/dergimiz

/tkitap

Hayatın içinde T var www

tyayin.com

iyideniye.com kuranla.net

Kültür hayatımızda

Yazın hayatımızda

Kanıt dergisi anlam sayısı  
Kanıt dergisi anlam sayısı  
Advertisement