Page 1

sayı: ilk

Söyleşi : Beatmucit Ceyhuni


İ ç i n d e k i l e r Topalcak *Zeker Cimalioğlu

Merhabayın Sümbül Destanı *Artin Dolgorukiyan

Projeterya *Zeker Cimalioğlu

Kopuk Yazı *Artin Dolgorukiyan Falçatanın Parlak Gözleri *Gece İşareti

İtçi Ali *Zeker Cimalioğlu

Makinist ses ver *Zeker Cimalioğlu Zıbartı *Amin Ferjadi

Derdalan [müptezel gastronomi] *Artin Dolgorukiyan

Beatmucit Ceyhuni ile Söyleşi

Osvaldo Nartallo


Ş a v Ş a t

D ü e l l o

3

M er h a b a y ı n Mevzunun Şavşatla Düelloyla falan bir ilgisi yok.Öyle gelişine vurduk. Aramızda anlattığımız bağzı şeylerlen 9/8’lik bir düet icra edebilir miyiz dedik, biraz süsledik püsledik küfledik ve böyle bir şey oldu. Bu icra esnasında belki sarsılabiliriz. Kemerimiz yok. Bulduğumuz kemerler hep ithal ve pahalı. Bu şeyden ara ara insan ve hayvan iniltileri gelebilir, panik yok. Avam bir şeyde estetik aramıyoruz. Elimiz pek varmıyor yalnızlığa, aşka, hüzne falan. Lükse girdi o şeyler, vergileri çok. Yaşa başa taşa oturmadan okuyun. Eyvole.


Ş a v Ş a t

D ü e l l o

4


Ş a v Ş a t

D ü e l l o

5

TOPALCAK

Zeker Cimalioğlu

at kuyruğundan mı o kemanın üzerinde yürüyoruz çakıyor imansız

burası ishâk efendi sokak bolca orospuların vardiyalı ikametgâhı zilleri getirir küfecil taksiler şoförler kadınlardan çok alır iç cebe varmak girmekten ölümcül hicâz muzdarip nihavent kusuk otogazın icadıyla cümbüş perdesiz at kuyruğundan mı o çatalından giriyoruz dünyaya sevgiyle sevgiyle


Ş a v Ş a t

D ü e l l o

6

SÜMBÜL DESTANI Artin Dolgorukiyan

ağustos ‘999 bir yatsı vakti post modern darbenin titrettiği bacaklara komut geldi allahûmme ente’s selâmû ve minke’s selâm tebârakte ze’l-celâli ve’l-ikrâm ergen belden boşalır gibi indiler beytullah merdivenlerini iki ayakkabı corlanmış, sümbül ve biber gene yekvücûd tırmalamıştı cennetmekân cemaat haysiyetini sümbül, kulakları babadan dik memeleri anadan pörsük her dâim gebe sümbül, mahallenin dızosu komuştu bu ismi zira nişanlısı da aynı namda atmış idi yüzüğü ol sebep sümbül’ün ırzına ilk geçtiği vakit, fısıldamış idi ezan okur gibi, uğursuz dölüyle vaftiz ederken ağzı bantlanmış ite: sümbül’e bu ismi kainatın en günahsız orospusu, gecekonduların en bahtsız bekçisi, taşranın çilekeş isa’sı sümbül, iflah olmaz yaftasıyla bütün gün gezerdi de bahçeleri dua ederekten, inleyerekten gece olmasın diliyordu çöpleri eşeleyerekten. çünkü gece oldu mu şarabı rakıya katmış nursuz sürüsü çökecekti kuytu duvar diplerine, en kıtıbiyozunu yollayacaklardı tutması için sümbül’ü sümbül garip, sümbül naçar, ağlıyor sümbül biber’i düşlüyor, tornacı mesut’un iti biber’i ağzı iple sıkıştırılıp, vazelin sürülürken hak yoluna.


Ş a v Ş a t

D ü e l l o

her akşam yedi kez kıyamet kopar mahallede, kimse duymaz kan kokusunu. her akşam yedi bebek boğazlanıp atılır kenefe, kimse hissetmez. her akşam yedi rekat tevbe namazı kılınması gerektir, kimse kılmaz. çünkü böyledir taşranın puştu böyledir allahsızı taşranın. her akşam tam yedi kez ırzına geçilmiştir sümbül’ün, unutmak ister, koşar tornacı mesut’un dükkana, biber’e havlar, biber’in maşallahı vardır, yorgun bir dev gibi uyumaktadır, bir zıplamada aşar telleri sümbül’e varır ve koşarlar caminin mermerlerine, ne güzel sevişirler, sümbül’ün yanmaktadır bacak arası biber de bilir o yüzden hırlamaz, narindir. az evvel ırzına geçenler içeride son farzı kılmaktadır, sümbül cennetin en şık dansını edâ etmekte. böyle alır intikamını her akşam sümbül, cami önünde yekvücûd kalır biber’le, çay ocağından getirilen kaynar sularda güsul alıp giderler. ağustos ‘999 gecenin üçünde arz cazibesi kustu bütün nefreti zilzal diye haykırdı bütün beton, karısının plağını tersten çalma gayretinde olan nice pezevenk can havli kusarak attı kendini sokağa, sümbül hissetti, çığlık çığlık koşuşturup felaketi alarm eden diğerlerine inat sustu, hiç ses etmedi. her gece kanlı mızraklarını ciğerine sokan yediden altısı öldü, bir dızo ölmedi, o esnada üstübüye son tineri boca etmekle meşguldü ertesi gün şimal yıldızlarının uhrevi ziyâlarının altında dızo’yu gördü sümbül, kaldırıma uzanmış kafasını yaşamakta geldi sessizce, usta idi bu mevzuda ve aldı gırtlağını hıyanet elçisinin, yürüdü gitti. ayak tıpırtıları her gece saat dörtte duyulur oldu mahalleli tarafından.

7


Ş a v Ş a t

D ü e l l o

8

PROJETERYA Zeker Cimalioğlu

rayları mı bizden bizleri mi raylardan uzak tutmak için çekilmiş dünyanın en uzun çitinin dibinde zayi oluyor gibi görünmek muzafferliğinden napişman antepfıstığı ve köpeköldüren çek baba çek pimiyle fingirdeşen bom köpeköldürenle antebi ve fıstığı bir araya getiren iman ile çitin görevindeki muğlaklık intihardan alınan yüksek vergi bir patron bulundu ilk yevmiyenin huzurunda yemin edildi o çitler aşılacak! çek çek çek


Ş a v Ş a t

KOPUK YAZI

D ü e l l o

9

Bir sabah uyandım ve okulu bıraktım.Çoğu şeyi bıraktım o sabah, Artin Dolgorukiyan öpüşmemeyi ve sevişmemeyi bıraktım mesela. “Madem Tanrı göstermiyor kendini, benim de aramaya dermanım yok, varsın bir ışık huzmesi gibi kalsın aklımda tüm varoluş, varsın otobüs penceresinde bir anda belirip kaybolan suretler gibi silikleşiversin gökyüzünün tanımsız tonları.” dedim kendi kendime, bir sigara yaktım, babamı aradım, açmadı. O sabah, güneş geç başladı mesaisine, doğmak bilmedi, yakmak bilmedi. Bir çay koydum üzerine, üzerime bin ağaç devrildi. Tek tek yerlerine dikmek de gelmedi içimden, metruk bir kainata dönüştüm pencere kenarında.Fesleğene dokundum biraz, biraz kurumuştu. O sabah tüm yeşillikleri de çıkardım hayatımdan, önce taze ıslanmış çimen yeşilini, sonra Moda sahil yeşilini elbet, “Dörtnala gelip uzak asyadan” diyerek aldığım parkamın yeşilini de astım rutubetli odamın sessizliğine. Biraz müzik dinledim, hiçbiri kuru tütünün yanarken çıkardığı asfalt yalnızlığı tadındaki ses kadar güzel gelmedi kulağıma. Kulağımı kesmek geldi içimden, sinirden değil, duymaktan yorulduğumdan. Böyle öğretmişti mahalleden bir ağbi, “Yorulmuşsa sök yeniden tak, bütün mekaniklerin çözümü budur.” Aynı ağbi bir keresinde “Bir daha dünyaya gelirsem anamı siksinler!” demişti durduk yere. Mısır patlattım o sabah, tek tek komşulara dağıttım yine. Yine şaşırdılar, yine pijamalarının altından fırlayanları dizginlemeye çalışarak baktılar kapı deliğinden yaralı alnıma, “Ulan daha güneş doğmadı be! siktir git şikayet edeceğim artık, ne lan bu her gün başka manyaklık!” dedi biri, daha dün taşındı diye biliyordum, yanlış biliyormuşum. Eve koca tencere mısır patlağıyla geri döndüm, kedilere verdim, efsunlu bir şeyler varmış gibi baktılar suratıma, sonra tencereyi kokladılar, koklarken bir tane mısır dışarı fırladı nasıl olduysa. Havaleli teyzeler gibi kıpraştılar kendi içlerinde, patilerinde gizli tuttukları ve gerekli gereksiz her olayda çıkartıp etrafa tarifi imkansız tedirginlikler saçan tırnaklarını çıkartıp birkaç kez denediler mısır tanesini. Mısır susuyordu, patlamaktan da yorulmuş olabilirdi aslında, ya da o kadar sıcaktan sonra ermişti, kim bilir. Kediler, mısırın tepkisizliğinden faydalanıp odanın en dip köşelerinden, koltukların en karanlık altlarına doğru ilerleyen bir güzergahta kovaladılar. “En azından bir işe yaradı.” dedim


Ş a v Ş a t

D ü e l l o

1 0

içimden, “Bir kediyi mutlu etmek, bütün insanları mutlu etmekten daha güzel.” Telefonu aldım elime o sabah, “Bir bilet istiyorum” dedim, “yalnızca gidiş olacak.” “Nereye beyefendi?” dedi telefondaki kız. “Nereye olursa, sen beğen benim yerime, nereye gideyim?” dedim sesimin belinin hafifçe oynatarak, kız sustu tabii, ne yapacağını, ne diyeceğini bilemedi. Belki birazdan acentaya gelip ona ulu orta tecavüz edeceğimi falan düşündü, irkildi, belki hamileydi bebeğini düşürdü. “Alo buyrun, ne istemiştiniz?” “Sen kimsin lan?” “Acentanın müdürüyüm, ne istiyorsun kardeşim sabah sabah?” “Bir bilet.” “Nereye bir bilet?” “En uzak neresi var?” “Ağrı var.” “Tamam, Ağrı’ya bir bilet.” “İsim soyisim alayım?” “Artin Dolgorukiyan” “Soyadınızı bir daha alabilir miyim?” “Soyadı siktir et, Türkiye’de zaten bir tane Artin Dolgorukiyan var.” “Otobüs 2 saat sonra yalnız, sizin 1 saat önceden burada olmanız gerekiyor.” “Merak etme müdür, orada olacağım.” Masanın üzerinde duran sigaramı ve çakmağımı aldım, cüzdanım her zamanki yerinde duruyordu zaten, yine de bir yokladım. Tam kapıdan çıkarken fena halde tuvalet ihtiyacım peydah oldu içimde, bir koşu tuvalete girdim. Uyandığımda gece olmuştu, klozetin tepesinde yarı çıplak, elimde geçmiş zamanlardan kalma yorgun bir şiir dergisi, fayansın üstü sigara külü, ayağım mosmor. Kapı çaldı. Delikten baktım, kimseyi göremedim, bir daha baktım, yine kimse yoktu. Hafifçe araladım, paspasın üzerinde bir tencere dolusu patlamış mısır duruyordu. Bacaklarımın arasında kıpraşıp duran bir şey hissettim, elimle düzeltmeye çalıştım. Tencereyi kucağıma alıp içeri girdim. Daha güneş bile doğmamıştı.


Ş a v Ş a t

D ü e l l o

1 1

FALÇATA’NIN PARLAK GÖZLERi Gece İşareti

Bitirimliği ince işlemeli yerlerinde ortaya çıkaran varlığım, koftiden taksim atanların estirdiği rüzgârdan rahatsız olmuştu. Ortamlarda adı "arka kapısı açık"a çıkmış hatunla içki aleminin o kutsal sıvısına kendimizi tam kaptırmaya başlamışken şehrin anason kokulu park köşelerinde, hela reisliğine soyunmuş bir yeni yetmenin, ağzı bok kokan yaverleri falçata parlaklığındaki gözleriyle bir güvercin gibi haber uçurdular. Heyecanlarını bileyerek, ağırlıkları harbici delikanlıların emeklerini, viskilerinin yanına katık eden babalarının diktiği binalar gibi yanımda bittiler. O sırada mahallenin pompa kralı bebeleri, covinovari hareketleri, jöleli saçları, bitip tükenmez erekte halleriyle hava atmaktaydı. Amaçları bana siktiri çekip, şehvetin doyumsuz kollarının tadına varmaktı. Racon belliydi; ya itibarım yan yemişliğiyle kalacak ya da Kız Osman'dan aldığım emanet yerini bulacaktı. Düello, ölüme daha da yaklaşılan bir saatte başladı.Dar paça pantolonu, Osmanlı tuğralı yüzüğü, çakma altın kolyesiyle velet, ilk hamlesini gerçekleştirdi. Sesiyle bile yaprakları ortadan ikiye bölen metal üzerimdeki tişörtten soluk bir izi yaladı. Manitanın gözlerindeki o zevk dolu çığlıkları görmem, şu an yapmakta olduğum işin saçmalığını kanıtlar nitelikte olsa da günün sonunda kazanacağım şekil ve bacak arasındaki o tatlı, sevimli sıvı geri dönüşü imkansız kılıyordu. Sağ ayağımdan aldığım güce dayanarak, ilk hamlede veletin üzerine yapışmış gömlekten iki kesik aldım.Sanki namusu lekelenmiş gibi hırçınlaşan martavalların şahı, annemi, ablamı ve bilumum akrabamı tersten rekata yatırarak nasıl da üzerlerinde sikişi bir sanata çevireceğini bağırdı haykırdı.Sadece birkaç saniye süren kırmızı ve mavi ışığın hükmü altında bu şölen kısa bir kesintiye uğrasa da, hemen ardındaki hamlem oyunu bitirecekti.Bir elinden diğer eline seri bir şekilde fırlatırken o delici bakışlı, berberlere yakışır aleti, yeni yüzyılın en vahşi filminin bir sahnesi gibi;havada asılı kaldığı bir an da üzerine atılıp, yaşam verem boğazından kavradım. Kelebeğin o narin yapısı, tükürür gibi sol bacağında acı sesiyle birlikte bir resital verdi.Yere yığılan helaların reisi, bu kez benle ilgili her yola başvuran sikiş-sokuş fantezilerini dillendirdi.Ağzı bok kokan, falçatının gözlerindeki


Ş a v Ş a t

D ü e l l o

1 2

ışığın yerini kelebeğimin rüzgarına kaptıran yaverler, icra ettiğim sanatı gördükleri i çin adamlarını yerden toplamakla yetindiler. Manita, simdiden niyagara şelalesi olmuş sevimli pembeliğiyle sabırsızlıkla üzerime atıldı.

Bu sırada çevre apartmanlardan birinden bize dikiz atan pompa kralı bebelerden biri beni tanıyıp, Kız Osman'a haber salmış.Türk Sokak Kuvvetlerinin gedikli kumandanlarından Kız Osman, 100 sene boyunca Islam aleminin kurban bayramı ibadetlerini yerine getirecek kadar mühimmatla gelmişti.Emanetinin vazifesini yerine getirdiğini görünce şöyle dedi: "Ben sana demedim mi lan? Burada kelebekler uçmuyor, saplanıyor."


Ş a v Ş a t

D ü e l l o

MAKİNİST SES VER Zeker Cimalioğlu

babalarını geç öldürmüş çocuklardır şehrin vitamin endüstirisi sürekli matinede behçet nacardan olma arzu okaydan doğma tahta koltuklarda sperm gülleri mentollü selpak yanıkları parçayla senkronik şak! şak! şak! kesildiğinde inilti güneş doğuyor yüzümüze milyonlarca ölü yeşilçam bebeği akıyor ellerimizden şehrin silolarına

1 3


Ş a v Ş a t

İTÇİ ALİ

D ü e l l o

1 4

Yol o kadar pis kokuyordu ki burnumda başlayan vibrasyon tüm bedenimi Zeker Cimalioğlu sarsmaya başladı.Yanımda oturan Sarı Akif ‘in ‘Ne titriyon yarram sen mi sikecen iti’ demesiyle irkilip rahatladım.Buralarda bu iki şey; yani irkilmek ve rahatlamak çoğu kez aynı anda oluyor, olur. Süslü, iki gece önce kaçırmıştı ağzından: -Ölecek lan bu Yarımgöz piçi.O Azeri kadından kapmış marazı.Geçen gün bizim arka tarafta içiyorduk bu bir ara köşeye işerken zırladı bu.Baktım zamazingoya, moru mor alı al değildi. Hacı Alinin kafası gibiydi malın kafası.Nah şu kadar, diyerek sıkmıştı yumruğunu Süslü’nün yan yana iki dükkanı vardı, birisi tekel büfesi diğeri kasetçi.Arka taraflarında, her iki dükkanın da ortak kullandığı küçük, açık bir alan vardı; bir nar ağacı, kasalar, mangal.Tam mangal da denemez, derme çatma bir demir, teneke yığını.Buradaki toprak renk değiştirmişti kusmuklardan.Süslü’nün işedi dediği köşedeki duvar da neredeyse delinecekti sidikten. Artık evler iyice seyrekleşmişti, tek tük harabeler, doksanlı yıllarda dağıtılan teşviklerle devleti kazıklamanın medar-ı iftiharı birkaç sütunu da geçtikten sonra İtçi Ali’nin evi göründü, eski bir su deposundan bozma, yarısı kiremit çatılı bir harabeydi burası.Sarı anlatıyordu: -Bu orospudölü doktor olacakmış aslında, talebeyken arkadaşının itini sikmiş evinde kalırken, bunu dövmüşler.Kafaya çok darbe yemiş, aklı fikri uçmuş, bırakmış okulu.Babası zengin aslında, şu geçtiğimiz çırçır bunların.Bu kahpeanalı hap ot derken, bir gece orayı yakıyor. Babası da siktiri basmış buna tabi.Çolak Veli’nin kahvesinden biliyom ben bunu, zehir gibi kafası var aslında ama hep piçliğe işte. Ammına koduğumun it dümbüğü. Evin bahçesinin dışında 8-10 köpek arabayı görünce canhıraş bir şekilde arabaya saldırdılar.Daha önce de arabaya saldıran, ardından koşan çok köpek gördüm lakin bu öyle değildi, ağızları köpük köpük camlara atlıyorlar.Biz bir miktar korkmuşken öteden İtçi Ali göründü elinde kırmalı ile, birkaç büyük taş attı köpeklere doğru ama onları savuşturması kolay olmadı.Kırmalıdan ürktüklerinden olsa gerek bir müddet sonra tepelerdeki bağlara doğru gittiler. İtçi Ali otuzlu yaşlarda kumral, zayıf, yakışıklı, hafif kır saçlı ve inanılmaz bir diksiyona ve ses tonuna sahip bir adam.Adeta bir dublaj sanatçısı.Süslü ile Sarı daha önceden tanıştıkları için, beni ve Mehmet Ali’yi tanıştır-


Ş a v Ş a t

D ü e l l o

1 5

tırdılar.Evet Mehmet Ali, ondan bahsetmedim hiç.Mehmet Ali üniversite talebesi ama çalışkan cinsten, benim gibi terk değil.Benim kuzenim, bizden 1-2 yaş küçük.Ekseriyetle bize takılır, çok içer.Sol gözünde katarakt benzeri bir şey var.Gözünün yarısı yok gibi olur, bazen bir miskete benzer.Ondan mütevellit Yarımgöz deriz.Buraların her erkeği gibi onun da kanında hırpani hovardalıklar vardır ve bunlar zaman zaman şimdi olduğu gibi bel soğutur.Bel soğukluğu tekerrür ettiğinde rivayet illa itle ilişkiye girilecektir.Çünkü hekimin verdiği ilaçların sıklıkla kullanılması da yine aynı rivayete göre kısırlığa yol açar.E amcamın soyunu tehlikeye atacak değiliz.İşte buradayız, İtçi Ali’nin itleri çeksin için zehri Mehmet Ali’nin zekerinden.Bizim tayfada hiç itle ilişkiye giren yok.Saklı gizli değil Süslü eşekçidir.İtle ilişkiye giren olsa illa ki bilinir.İtin ilişki esnasında kendini kasma hadisesi olmasa belki Süslü’nün yardımı ile bu işi hallederdik.Lakin Mehmet Ali’nin zekeri ve amcamın soyu riske atılacak şeyler değil. Bahçeye girdiğimizde gözümüze ilk çarpan irili ufaklı 5-6 tane köpek kulübesi oldu.Ama bu kulübelerin dışı neredeyse zift benzeri bir şey ile yalıtılmıştı.Ortalıkta hiçbir it yoktu.Biri dışında.Dünyanın en güzel yüzüne ve bakışlarına sahip o it.Bu it inanılmaz bir şekilde İtçi Ali’ye benziyordu, bunu fark edemeyecek herhangi bir çift göz olduğunu sanmıyorum.İtçi Ali hoş geldiniz beş gittiniz çay içer misiniz falan diyordu ama biz dördümüz o ite bakıyorduk, büyülenmiş gibiydik.Hayvanın insana azami yaklaştığı bir suret ve inanılmaz güzel gözler. Bahçede ağaçların altındaki tahta bir masaya oturduk.Birazdan elinde tepside çaylarla geldi İtçi Ali.Çaylarımızı verdikten sonra tam karşımıza oturdu.O güzel yüzlü it de gelip yanına tünedi, ikisi de aynı ifadeyle bize bakıyordu.Tam çaylarımızı yudumlamaya başlamışken, çayların boğazlarımızda kalmasına, Mehmet Alinin öğürerek aldığı çayı püskürtmesine sebep olan o lafı etti İtçi Ali, ayakları dibindeki itin başını okşayarak: «Hüsnü benim oğlum.Hiç ayrılmaz yanımdan.» dedi O an it, yani Hüsnü “baba, babacığım” dese İtçi Ali’ye inanın hiç birimiz şaşırmazdık.İtçi ali hepimizi tek tek süzüp: -Hanginizi paklayacağız, diye sorunca Süslü, eliyle Mehmet Ali’yi göstererek: -Aha bu! Nerede marazlı bir am var gider bulur, deyince gülüştük, Hüsnü de güldü. İtçi Ali: -E hadi bakalım, çayını iç de içeriye geçelim, dedi. Mehmet Ali‘nin yüzünden kan çekildi ve ömrünün en uzun çayını içti. Neredeyse yarım saat, gıdım gıdım.Nihayet bitti çay ve ayağa kalkıp bizlere melül melül bakmaya başladı. İtçi Ali onu bekliyordu.Sarı: -Ne dingeliyon olm adam seni bekliyor.Sanki askere gidecek piç, havaya da atak mı seni, dedi. Mehmet Ali bir sigara yaktı, ben kalkıp koluna girerek onu biraz uzağa doğru götürürken bir yandan da “Oğlum bak istemiyorsan gideriz, zaten saçma sapan bir şey bu.Gideriz doktora olursun iğneni” gibi şeyler diyordum, alçaltarak sesimi.Çünkü Sarı ile Süslü’nün duymasını istemiyordum.Onlar neredeyse zorla getirmişlerdi çocuğu.Mehmet Ali: «Yok emmoğlu yapacağım, döl yatağını kurutur diyorlar o ilaçlar boyuna kullanılırsa.Biraz heyecan vardı ama geçti.» dedi ama gözleri öyle demiyordu.


Ş a v Ş a t

D ü e l l o

1 6

İtçi Ali boş bardakları içeriye götürmüş masaya dönüyordu ki bize doğru dönüp: «Haydin arkadaşlar öğleden sonra işim var şehre ineceğim daha.» dedi ve Mehmet Ali ayrıldı yanımdan.İtçi Ali’yle birlikte içeriye girdiler.Arkalarından da Hüsnü girdi ve büyük bir gürültüyle kapandı kapı. Yol bitmek üzereydi.Neredeyse varmak üzereydik kasabaya ama İtçi Alinin evinden bu yana hiç kimse tek kelime etmemişti.İçeride neler olup bittiğini deliler gibi merak ettiğimiz halde bunu Mehmet Ali’ye soramıyorduk.Çünkü Mehmet Ali’nin göz kapakları neredeyse yok gibiydi.Gözleri fer fecir ama tamamen korku içermeyen bir ifadeyle arabanın camından ağaçları, gökyüzünü izliyordu, arada bir gülümseyerek.Mehmet Ali’nin bu ahvali dilimizdeki bütün soruları kurutmuş bir yaprak gibi yola savurmuştu.Merak yerini endişeye bırakmıştı artık; Mehmet Alinin zekerini ve amcamın soyunu kurtaralım derken çocuğu aklından mı etmiştik acaba? Derken Sarı bastı frene çekti arabayı sote bir yere sinirli bir şekilde inip bir sigara yaktı.Ben ve Süslü de indik.Birer sigara da biz yakıp Sarının yanına doğru gittik, bir ağacın altına çökmüştü. -Ya olm niye konuşmuyor bu dalyarak ne oldu buna lan!? diye arabaya doğru bağırdı birden.Süslü: -Kolay mı oğlum ağrımıştır, bir şey olmuştur.Normal yani.Biraz zaman geçsin, sorarız deyince Sarı: -Ulan görmüyor musun yüzünü adamın hareketlerini filan.Adam delirmiş gibi.İçeride Allahı mı gösterdi bu ammına koduğumun itçisi. Gerçekten de Mehmet Ali’nin hali hal değildi.Camdan bize doğru baktığı ifade ürkütücüydü.Gülümsüyordu.Birden indi arabadan.Yürüyerek değil de sanki uçarak geliyordu yanımıza ve gelip yanımızda durdu.Epeyce yaklaştırarak yüzünü yüzlerimize ve genişleterek gülümsemesini «Aşk çözer, aşk her şeyi çözer.» dedi.Birbirimize baktık şaşkınca.Sarı iyice öfkelendi: -Sikerim aşkını ızdırabını lan.Ne oldu içeride ne bu halin?! diyerek yürüdü Mehmet Ali’nin üzerine. Tuttuk Sarıyı, sağı solu beli olmazdı, aniden aşkedebilirdi tokadı. Durduğumuz pınardan biraz su doldurup çalkaladığım bira şişesine, Mehmet Ali’ye verdim.İçti biraz, yutkundu, kendine gelir gibi oldu.Pür dikkat ondaydık ve içeride ne olduğunu anlatmasını bekliyorduk.Anlatmaya başladı.Bozuk bir yumurtayı uzun uzun koklar gibi dinledik ve ihtimal yüzümüzde Mehmet Ali’nin az evvelki ifadesi ile düştük yola yeniden kasabaya doğru. İçeride Mehmet Ali‘yi itle el yordamıyla halvetleştirmiş İtçi Ali.İt zehri almış almasına lakin Mehmet Ali’nin bağırtısından mı yoksa başka bir şeyden mi kitlenmiş it.Bu işlemin normal bir evresi tabi.Hayvanı sakinleştirip çözmek için ite vurmak ya da kasığını ovalamak gerekirken İtçi Ali öyle bir yöntemle çözmüş ki odur bizi böyle mecnun eden.İtçi Ali kitlenme gerçekleştikten sonra sadık iti, oğlum dediği Hüsnü’yü kitlenmiş itin tam karşısına getirmiş.İki it birbirlerine öyle güzel bakmışlar, o gözler o kadar derin bir aşk ile konuşmuş ki çözülmek bir yana nur inmiş arştan arza.


Ş a v Ş a t

ZIBARTI

D ü e l l o

1 7

2 sene öncesi. İşsizim, mahalledeki büfede İbo Amin Ferjadi ağabeyin yanında yardımcı oluyorum. 3-5 cep harçlığı çıkarıyorum kendimce. Bitmişim. Dükkana gelen plasiyer lavuklarla falan geyik çeviriyorum.Mahallenin piçleriyle bahis yapıyoruz. Cuma akşamı da rutin tiksindiğim bir memur abla kardeşin evine gidiyoruz İbo ağabeyle. Bir 100’lük alıyoruz meze yanına ufak tefek. Karılar masa kuruyor. İyice öttükten sonra o ablasını sikiyor ben de kardeşini. Hayat bundan ibaret. Şaka maka fena da geliri yok işin. Hani ortalama 10-15 yıllık tecrübeli bir mühendisin aldığı maaşı temiz kazanıyorsun. İlk dönem bordrolu olduğum zamankinden iyi kazanıyordum. Hayır hiç bir şey olmasa da cillop gibi takılıyorum, keyfim de yerinde. Dükkana maç yayını falan da bağlattık. Manyak gibi sabah akşam dünya liglerini takip ediyorum, yorumları dinliyorum. Arada telefondan oyun falan oynuyorum. Çok darlandığımda memur karıya amlı götlü mesaj falan atıyorum. O da sikini ağzıma alıcam tadında mesaj atıyor mutlu oluyorum kendimce. Bitmişiz işte. Arada peder uğruyor. Bilmem ne fabrikasında adam arıyorlarmış cv yolla muhabbeti dönüyor. Ben de he he deyip yolluyorum. Zaten ümidi kesmişler benden. Böyle iyi kötü esnaf şeklinden yürüyorum. Komik olan senelerdir tiksindiğim adamların en keskin hatlı örneklerinden birine dönüşmüş olmam. Ama bundan da sapıkça bir haz alıyorum. İbo abinin kızı uğruyor arada dükkana. 17 yaşında. Görsen “ulan bu hayvandan bu gül bahçesi nasıl çıkmış?” dersiniz. Kız da ergenlik figürü beni inceden bir arzu nesnesi haline getirmiş ama rahatımı kaçırmamak adına ha hu yapıyorum, çok topa girmeden iki espri çevirip zararsız kontenjanından yolluyorum. Bir gün tam telefondaki oyunda dünya sathında derece yapmaya kasarken telefon çaldı. Bir hareket yapıyordum tam o esnada telefon zart diye kapandı ben de o gazla oyuna devam ettim siklemeyip. Büfenin önünde sevdiğim liseli bir kardeşim var Fuat. Ben bunu kafakola almışım telefon bir daha çaldı. Dur bakayım deyip açtım. Arayan Adil. Isparta’dan ev arkadaşım. Benden bir sene sonra başlayıp bir sene önce bitirmişti okulu. Kamu yönetimi amına koyim. Kendimizi yönetemiyoruz daha. Gerçi Adil düzgün adamdı. Köylü bir çocuktu ama benim gibi kasaba köylüsünden on gömlek daha açık gözdü. Açık göz derken antin kuntin muhabbetlere pek girmez, ortama uyum sağlar ama işine gücüne bakardı.


Ş a v Ş a t

D ü e l l o

1 8

Ben İzmit’e döndükten sonra ara ara bayramdan bayrama konuşmuşluğumuz vardır tek tük. Neyse hal hatır sorduktan sonra beni Ankara’ya çağırdı. Hayırdır falan derken “abi burada bir firmayı devir aldım. Büyük de firma, güvenilecek adam lazım.” Minvalinde bişiler anlattı. Vay arkadaş dedim kendi kendime. Eyvallah düzgün çalışan akıllı başlı adamdı ama anladığım kadarıyla sağlam bir mevzuya girmişti. Firma devralmak ne anasını satayım? Velhasıl İbo ağabeyle konuştum. Cumartesi akşamına bilet aldım. Gece 11 buçuk gibi Aşti’deydim. Adil cillop gibi Laguna’yla almaya geldi beni. Atladım arabaya. 7. Cadde gibi bir yere gittik. Mafyavari esnaf modelinin takıldığı bir yere gittik. Ufaktan fasıl, ud çalan tipler var. Ankara’ya her geldiğimdeki o garip memuriyet hissi bir yandan, ölümüne merak diğer taraftan. Bir yetmişlik söyledik işte patlıcan salatası, barbunya pilaki, kuru cacık yaptırdık bir şeyler. Ne yapıyorsun, ne ediyorsun derken bir rahatlama oldu. Üniversitesi zamanından eskiler yad edildi. Çocukça karı kız mevzularımız, hocaların denyoluğu derken zamanda yolculuk yapmış da sanki 10 sene öncesine dönmüştük. İyice rahatlayıp muhabbet es verdiği zaman Adil anlatmaya başladı. Okul bittikten sonra hemen askere gitmiş. Etimesgut’ta yapmış askerliğini. Askerliğin bitmesine 1 ay kala Ankara’da kalmaya karar verip sağa solla cv yollamış. OSTİMde bir firmadan görüşmeye çağırmışlar. İş de şu. Yeni nesil sinema makinalarının ithalatı ve satışı. Eski tip makinalar yerine modern makinaların sinemalara tanıtımı, satışı, kurulumu, teknik desteği vesaire. Adil başlangıçta satış pozisyonunda başlamış. Sahibi de ODTÜ mezunu görmüş geçirmiş bir ağabey. Babası eski bilmem ne bakanı mıymış neymiş. Neyse işte dediğim gibi Adil düzgün adam. Kısa sürede işin her detayına hakim olduğu gibi patronun özel işlerini de çözüyormuş. Atıyorum patronun yurtdışından gelen misafirlerini havaalanından alıyor, gümrükte bir sıkıntı olduğunda yetişiyor, üzerine makinaların, aksesuarların falan kitabını yazmış kısa sürede. Zaten şirkette toplasan 5-6 kişi varmış. Bizimki kısa sürede adamın sağ kolu ayarında bir şey olmuş. Neyse bayağı bir anlattı böyle. Ben de “kanka helal olsun, sen zaten oturaklı adamsın, çok güzel düzen kurmuşsun kendine” dedim. “Dur asıl muhabbeti evde anlatacağım” dedi. O kafayla eve uzadık. Zamanında zorla bira içirdiğimiz Adil on numara şekil yapmıştı yalnız kendine. Bahşişler, muhabbetler, yol yordam bizi açık ara geçmişti. Ev de Oran’da bir sitedeydi. Nezih, havuzlu, tenis kortlu falan, şekilli otomobillerin olduğu güvenlikli bir site. Dairesi çok zevkli olmasa da güzel döşenmişti. Komple ankastre mutfak, ufak bir minibar yaptırmış kendine, norveç mobilyaları, üç boyutlu televizyon mu ararsın, ses sistemi, oyun konsolu, yapmış bir şeyler. “Hacı abi, şahane ortam yapmışsın kendine.” Tadında muhabbete girdim. Mini bardan votka-burn yaptı buz gibi. Bir de oyun açtı. Barcelona Real ka-


Ş a v Ş a t

D ü e l l o

1 9

pıştırıp bir yandan da muhabbet ediyoruz. Tabii içimden merak da ediyorum bu adam nasıl bir şeklin içine girdi acaba diye. Öyle alengirli işler çevirecek tiyniyette bir adam da değil. Velhasıl anlatmaya başladı. Bir gün bunlar iş vesilesiyle Denizli’ye mi ne gitmişler. Dönüşte bizim Adil’in validesi arıyor. Dayısının vefat haberini veriyor. Adil de “patron ben seni Ankara’ya bırakayım oradan bir köye geçmem gerekiyor” falan diyor. Patron da “olur mu öyle şey beraber gidelim, yapabileceğimiz bir şey varsa yapalım” diyor samimiyete binaen. Adil tabi “aman size zahmet vermeyelim, ben sizi bırakır dönerim” falan derken patron “oğlum saçmalama sen de benim bir kardeşimsin, olmaz öyle şey” diyor. Tabii bizimki fazla üsteleyemiyor. Bunlar Çerkeş’e gidiyorlar. Anne baba bunları karşılıyor, hürmet ediyorlar. Cenaze bir sonraki günün sabahı kaldırılacak. Adil’in yengesi de bir kaç sene önce vefat etmiş. Dayı tek başınaymış. Adil’in annesi sabah eve gidiyor, kapıyı açan yok, Mukadder amcayı arıyor, kapıyı açıp giriyorlar. Tuvalette buluyorlar dayıyı. Kalma durumu hasıl olunca Adil patrona “ben sizi bırakıp sabaha karşı döneyim” falan diyor ama patron “gerek yok oğlum” deyip kestirip atıyor. Köy ahalisi falan cenaze hazırlıkları yapılıyor, eve gelen giden curcuna. Bizim Adil’in göz de sürekli patronda. Köylüler de gören soruyor adam kendini tanıtıyor nazikçe, saygı, hürmet dört dörtlük. Akşam yemek yeniyor. Masada ölenler, kalanlar, şu şunun şuyuydu, sonra şu şundan gitti gibi muhabbetler dönüyor. Adil’in içi huzursuz ama patron-bu arada ismi Özgür imiş- gayet vakur ve iyi gözüküyor. Gece annesi yer yatağı açıyor. Naftalin kokulu yataklar seriliyor. Sabah mükellef bir kahvaltı. Ardından köydeki cami, sonra defin. Tüm bunlar olurken Ted Koleji mezunu, ODTÜ’yü dereceyle bitirmiş, Şili’si Kübası, Arnavutluk’una kadar dünyayı gezmiş patron sanırsın doğma büyüme Çankırı köylüsü. Adil’in dediğine göre patrona olan saygı ve sevgisi katlanmakla beraber normalde patronunda sezdiği o klas gülümseme ve esprilerin arkasına gizlediği tedirgin, yılgın ruh halinden eser bile yok. Definden sonra köy kahvesinde ufak bir sohbet ederlerken kıraathaneden fırsatçı bir işgüzar Adil’e dayının evini ne yapacaklarını soruyor. Adil de “anam bilir, satarlar herhalde” gibi bir şeyler geveleyip pek de oralı olmuyor. Bozulan adam da mevzuyu çok uzatmıyor. Vedalaşıp dönerken yolda patronla muhabbete devam ediyorlar. Hafif yoklama maksatlı Adil suskunlaşmış olan Özgür Bey’e “kusura bakmayın Özgür Bey sizi de böyle alıkoyduk” gibi bir şeyler söylüyor. Özgür Bey yüzün aydınlanmış bir neşeyle “ estağfurullah, bilakis çok memnun oldum” gibi bir şeyler söylüyor. Muhabbetin devamında Özgür Bey Çerkeş’i çok beğendiğini anlatırken, köyle ilgili kendisinin daha önce çok da üzerinde durmadığı detaylarından öyle bir bahsediyor ki bizimki şaşırıyor. Sonraki gün Özgür Bey Adil’i yanına çağırıyor. Ailesinin halini hatırını


Ş a v Ş a t

D ü e l l o

2 0

soruyor. Yardımcı olabileceğim bir şey var mı falan derken sözü köydeki dayının evine getiriyor. Aslında uzun zamandır böyle bir yer baktığını, köyün ortamını çok beğendiğini ve eğer ev satılık ise fiyatı neyse almak istediğini söylüyor özür dileyerek. Adil de “tabii efendim, ben valideyle konuşayım, öyle bir niyet varsa ilkin sizi düşünürüz elbette” diyor. Neyse böyle bir 15 gün falan geçiyor. Özgür Bey eskisi kadar sık şirkete uğramamaya başlıyor. Bir kaç gün sonra Adil’in babası Adil’i arayıp evi Özgür Bey’e satmak istediklerini söylüyor. Malum oldukça da cuzi bir rakam. Adil patronu çekine çekine arayıp anlatıyor. Aslında bunun isteksiz laf arası söylenmiş bir şey olduğunu düşündüğünü için Özgür Bey’in geçiştireceğini düşünürken Özgür Bey yarım saate şirkette bitiyor. Geldiğinde yüzünde yine o çocuksu, esenlikli ifade var. “Hadi Adil gidelim” diyor, bizimki şaşkın “şimdi mi?” diye soruyor. “İşin falan mı var?” “Yok Özgür Bey tabii hemen çıkalım.” Babasını arıyor, babası da hafif şaşkın. Yola çıkıyorlar. Akşama varıyorlar köye. Annesi patatesli börek ve ayran yapmış. Özgür Bey’in ağzı kulaklarında. İşte eve gidip bakıyorlar tekrar adet yerini bulsun hesabı, doğru düzgün bakmıyor bile. Özgür Bey ev parasını nakit olarak çekmiş hazır, direkt veriyor o akşam Mukadder Amcaya. Mukadder Amca da hafiften tırsmış. Adam alışmış senelerce yavaş, dolambaçlı muhabbetlere. Jilet gibi adam Ankara’dan gelip o kadar nakiti sorgusuz sualsiz verince korkuyor. Bir ara Özgür Bey tuvaletteyken Adil’e ufaktan bir sorgu çekiyor. Haliyle şehirli bir adamın böyle zart diye köyden ev almasını muhtemelen metresine gizli bir ev açacak muhabbetine yoruyor. Adil böyle bir durum olmadığını anlatıyor falan. Zira Özgür Bey halihazırda Ankara’nın kalite mekanlarda, kalite kadınlarla takılan rahat bir tip. Tabii endişelenecek bir şey olmadığını anlatıyor anne ve babasına. Kendisi de mevzuyu şehir temposundan sıtkı sıyrılmış dünyalığını yapmış bir adamın kısa süreli bir hevesi olarak değerlendiriyor. Bundan sonraki 1 ayda patron artık şirkete uğramaz oluyor. Arada büyük ödemeleri falan faksla talimatla yapıyorlar. Mail trafiği, görüşmeler falan tamamen bizim Adil’de. Bir haftasonu Özgür Bey bizim Adil’i arayıp köye çağırıyor. Neyse bizimk gidiyor yanına. Özgür bey ufaktan bir düzen kurmuş kendine. Evin önünde masa kurmuş muhabbet muhabbeti açıyor. Özgür Bey içinden geçtiği nezih ortamları, yaşadığı erüvenleri falan anlatıyor bizimki dinliyor. Dopdolu bir yaşam. Nezih okullar, nezih geziler, kadınlar, iş hayatı vesaire derken ansızın patron şirketi buna devretmek istediğini söylüyor. Bizimki şaşkın işte Özgür Bey nasıl olacak bilmem ne meğer patron planı çoktan yapmış. Buna şirketi komple devredecek, herhangi bir maddi beklentisi yok. Zaten bir ömür yetecek parayı kazandım, çoluk çocuk düşünmüyorum, belki ileride köyden bir kız bulurum falan ciddi ciddi anlatıyor. O üzerine yerleşmiş düzeyli, mesafeli beyaz türk imajından eser yok, rahat, gevşemiş.


Ş a v Ş a t

D ü e l l o

2 1

Tabii bizim Adil kafayı yemiş. Kurulu düzenimiz vardı iyi kötü. Şimdi bu adam tuhaf bir orta yaş krizi sonucu beni böyle bir şeye sokacak. Yarın öbür gün kafası atıp dönecek. Başıma durduk yere çorap örülecek gibisinden düşünürken. Tabii Özgür Bey dünyanın altından girip üstünden çıkmış adam buna endişelenecek bir şey olmadığını, uzun zamandır büyük bir iç sıkıntısı çektiğini ve intiharı bile çok sık düşündüğünü anlatıyor. Bu adımın ardından bizimki de açılıyor, soruyor anlatıyor, iki yetişkin adam romanvari bir hayat muhasebesine giriyor. İşin maddi kısmı konusunda Özgür Bey şirketin normal şartlarda yaklaşık 10 senelik sabit, değişken masraflarını karşılayacak kadar bir nakti Adil’e vereceğini. İleride işleri büyütüp durumu olursa bunu yavaş yavaş ödeyebileceğini kabul ettiriyor. Aslında görülen o ki Özgür Bey aslında geri dönecek bir paranın peşinde de değil. Köydeki o durağan pozisyonu onun için zamanı en şahane haliyle durdurmak ve bu hali korumak sanki. Hikaye aşağı yukarı böyleydi. Hayretle dinledim. “Olm bu bildiğin talih kuşu” dedim. Gülümsedi. “Üzerimde büyük yük var abi, iş büyüyor işte, sen de yanımda ol, iyi kötü bakalım ekmeğimize.” Dedi. Benim canıma minnet tabii. Hayatı boyunca hep doğru yerde olmuş, her şeyi doğru gitmiş bir adam sonunda kendine böyle bir çıkış buluyor ve biz o çıkıştan içeri giriyoruz. Hani film olur yazsan o derece. Pazartesi şirkete gittik beraber. Çalışanlarla tanıştım. Ofis falan şahane, zevkli kaliteli mobilyalar, parkesi, kliması, sinema-tv okuyan stajyer çıtı pıtı kız falan şaka gibi. İşin kendisi de keyifli ve gelecek vaadediyor. Eski sinemalara gidip makina satıyorsun ya da yeni açılan sinemalara cihaz teklifi veriyorsun. Dışarıdan çalıştırdığımız bir teknik ekip var, nakliyecisi kılı yünü hazır dört dörtlük sistem. Allah’tan belamımı isteyeceğim. İzmit’e döndüm Salı günü. Eşyalarımı falan topladım. Ufak bir kaç işim vardı onları hallettim. Bizimkiler de mutlu oldular işte anlattım Adil iş kurmuş falan dedim kıllanmasınlar diye. Perşembe günü tekrar Ankara’daydım. Adil’in kaldığı sitenin karşısında ev tuttuk. Güzel bir ev döşedik. Çok da masrafa sokmamak için orta halli ama şık eşyalar aldırdım kendi cebimdeki üç beş bir şeyi de katıp. Böyle ufak ufak alıştım Ankara’ya. Kendine göre garip bir havası vardı. Çoğunlukla TRT geleneği tadında aptalca siyasi sohbetlerin döndüğü ortamlar, yerli dizilerden etkilenmiş beyinsiz sivil polisler, tırt entelektüel, kofti anarşist taşra aydını tiplerle falan takılıyordum. Hayat alışık olduğumdan ucuzdu ve ortamlarda egzantrik buluyorlardı beni. Kısa zamanda cemiyette muhabbeti tutulan aranan bir tip olmuştum. Kedi manyağı 35 lerinde çevirmen bir kadın ile 15 senedir dinlemediğim müzikleri dinleyen Hacettepe’li sahaf bir hatunla vuruşuyordum. Eskişehir’de ve Gaziantep’te yaptığım iki satış sonrası gelen primle kendime 2. El bir Corsa yaptım. Cillop gibi hayatımız vardı.


Ş a v Ş a t

D ü e l l o

2 2

Aylar geçtikçe Adil ile olan muhabbetimiz eski seviyesine dönmeye başlamıştı. Aramızda bir problem falan da yoktu. Başlarda haftasonları o ilk içtiğimiz yerde fasıl masıl takılıyorduk ama sonra 1-2 kere aksattıktan sonra şimdi hatırlayamadığım bir vesileyle, o ritüelimz kayboldu. İşte yine muhabbet ediyorduk tabii. Ama sanki olay biraz ister istemez patron-çalışan ilişkisine dönüşmüştü. Ha her türlü muhabbetimiz vardı ama genelde ben öğrenci, yarı marjinal ortamlarında rastladığım tuhaflıkları, karı-kız rezilliklerimi anlatıyordum Adil oralı olmaya çalışsa da kafası başka bir yerlerde gibiydi. Zaman da hızlı akıyordu aslında. Şans da bizden yanaydı. Yani cihazlarını sattığımız şirketin merkezinden İsviçre’den iş adamları geliyorduk bir kaç ayda bir. İşte övgüler, alkol, dansöz, pavyon herkesle iyiydik. Kalburüstü hatta fazlasıyla kalburüstü bir maaş verdiğimiz için ekibimiz çoğunlukla aileden pek çevresi ve sosyal imkanları olmadığı halde Ankara’da okuyan kafası çalışan yeni mezunlardan seçebiliyorduk. Ofiste böyle rahat bir ortam olunca zaten sorumluluk bilinci gelişmiş gençler işleri tıkır tıkır yürütüyor, işleyiş kaliteli bir akış haline geliyordu. Bazı akşamlar dairemde yalnızken şu başarı üzerine atıp tutan, hayat üzerine öğüt veren ve şans faktörü hiç yokmuş gibi müspet bilimsel metodlardan bahis açan söylevler aklıma düşüyor, hınzırca gülüyordum. Kaderin saçma bir oyunu, tepetaklak giderken harika bir düzen kurmuştum kendime. İşimden delicesine keyif alıyordum. Kendime göre lüks sayılabilecek ihtiyaçlarımı rahatça karşılayabilecek gelirim vardı ve daha önce sırf bu akışı yakalayamamış olmanın verdiği özgüven eksikliği, durgunluk ve talihsizlik yerini mükemmel bir sosyal hayata, akabinde özgüvene bırakmış ve elimi attığım her ne varsa şansımın yaver gitmesini sağlayan şımarık bir tılsıma bırakmıştı. Neyse bir gün yine sabah otomobilime atladım şirkete gittim. Ama içimde uzun süreden beri olmayan garip bir his var. Tam arabayı park ederken telefon çaldı baktım sekreter kız, herhalde işle ilgili bir şey soracak diye meşgule verdim. Zaten gelmişim şimdi sorarım ne varsa. Ön tarafa çıktım bir baktım ekip otosu var. Alakasız bir şeydir falan diye önemsemedim ama tırstım hafiften. Bizim katalogları tasarlayan elemanı gördüm polisle konuşuyor suratı kireç gibi. Elim ayağım boşandı. Bu bana bakıp Oğuz Ağabey diye seslendi titriyor ama. Polislerden nispeten kaşar göbekli olanı “Hoop dur orada!” gibi bir şey söyledi. Normalde soğukkanlıyımdır ama kulaklarım uğuldamaya başladı. Bizim çaycı, ofisboy, muhasebeye bakan elemanla, personelci kızı gördüm. Kız yarı baygın bizim muhasebeci çocuk başında. İçeri doğru baktım, içerideki polislerden biriyle göz göze geldim. Yerde kanı gördüm, bankonun yan tarafında da kol ve ayağı gördüm, bizim stajyer kız...


Ş a v Ş a t

D ü e l l o

2 3

Polislerden biri dışarı yanıma geldi. Benim kafa gitti tabii kimsin nesin falan diyor bu, ne oldu diyorum ben. Nabzım ağzımda atıyor, aklım çıktı. Bizim tasarımcı elemanın yanına seyirttim polis yanımda bir şeyler soruyor ama anlayamıyorum. Velhasıl muhabbetin sekansından anlıyorum ki bizim Adil kızı vurmuş. Şok anı tam hatırlayamıyorum, rüya gibi, nostaljik bir his. Karakola falan aldılar bizi, başka bir ekip otosu falan geldi. Parmak izi almalar, bizi karakola aldılar. İfade falan ama benim dünya başıma yıkılmış amına koyim. Meğer bizim Adil stajyer kızı kafaya takmış. Tevekkeli aklıma da gelmedi kız ne zamandır ofiste takılıyordu ama pek tekin de gelmemişti bana. Kafam rahatta olduğundan çok da üzerinde durmuyordum. Kızı ofiste ofis boy şekli kullanıyorduk. Tasarıma, personele falan yardımcı oluyordu. Seskreter çıktığında onun yerine bakıyordu. Okulu uzattığı için pek de üzerinde durmuyorduk işte cep harçlığı yapsın, arkadaşlarını yedeklesin falan hesabı. Arada motorlu bir eleman gelip alırdı bunu işten. Kuzenim falan derdi ama bilirdik mevzuyu. Akıllı, çekici bir kızdı ama sıkıntılı, nevrotik halleri olduğu için tecrübeden hiç bulaşmamıştım. Bir ara bizim tasarımcı Güray’la da takılıyormuş. Tahmin ettim ama üzerinde durmadım. Güray’ın anlattığına göre sonradan öğreniyorum bunu bizim Adil’in buna yanık olduğunu biliyormuş. Ama Adil’e yüz vermemekle beraber açık kapı bırakıyormuş vücut diliyle. Bizimki de bunu kafayı takmış. Güray kızın tehlikeli olduğunu anladıktan sonra bunla ilişiği kesmiş. Son günlerde Adil bununla konuşmuş herhalde durumu bilmiyoruz. Personel işlerine bakan kıza bahsetmiş. İşte Adil Bey kuzenimin erkek arkadaşım olduğunu falan düşünüyor o serseriden ayrılmanı istiyorum gibi bişiler diyor diye anlatmış. Sonradan öğreniyoruz ki kızın Ostim’de bir mühendis ile de ilişkisi olmuş. Tabi mevzu gazetelerde haberlerde çıktı. Adil’den haber alınamıyor, telefon falan kapalı, polis peşinde. Ben Polis’e Özgür Bey’den falan bahsettim. Tabii gidip baktılar orada falan yok. Böyle 2 ay daha Ankara’da kaldım. Telefonu değiştirdim. Depresyonum katlanarak geri döndü. Bir akşam her şeyi toplayıp İzmit’e döndüm. Bizimkiler delirmiş vaziyetteydi zaten, meraktan ölmüşler. İşte onlara laf anlat, millete laf anlat derken ilk başta olduğumdan beter bir duruma düştüm. 1 ay sonra falan Adil yakalandı. Adana’da birisi ihbar etmiş sanırım. Babam arayıp söyledi. Evde oturmuş film seyrediyordum Ankara’dan getirdiğim televizyonumda. Siktir et orospu çocuğunu dedim. Hayatımın en büyük kıyağını ve kazığını yemiştim ama kayıtsızdım. Sanıyorum ilk patlamadan itibaren savrulmaya devam ediyoruz. Tıpkı maddeyi var eden atomlar, elementler hatta gizemli alt unsurları gibi astro fizik kanunlarına uygun bir şekilde savrulmaya devam ediyoruz ve bize kendimiz var zannettiren bu azametli kudret yine bizleri tesadüfen kimin ya da neyin çizdiği belli


Ş a v Ş a t

D ü e l l o

2 4

olmayan belki de hiç çizilmemiş bir rotada fırlatmaya çevirmeye devam ediyor. Seken bir taş, beden ya da bir oluşum belki bir gaz bulutu ya da sinir nöbeti kendiliğinde bir diğerine çarpmakla yükümlüyse bu tomurcuklanma esnasında o nereden geldiği belirsiz doğal kanun kendi içinde soğuk kararlı bir seyri yürürlükte tutarcasına sabit kalıyor. Kişi olduğumuzun gayrı resmi bir kanıtı olarak aslında yanarak, sönerek, kor olup pişerek, pişererek havada birbirimize çarparken kaçınılmaz olanın izlerini görmekle yükümlü bazıları. Nasıl ki bir beton yongasının bir binanın temelinde mi yoksa en üzerinde mi olacağına karar veren doğal fiziksel koşullar ve tesadüfler varsa müdahale alanımız içerisinde bu yapıtaşlarını yerinden oynattığımızı sanırken aslında kendiliğimiz dışındaki ufak tozların, şakaların, sohbetlerin ya da volkanik patlamaların sesleri ve ısılarına o kadar bağlıyız. Bu can sıkıcı, kokuşmuş hayat artık beni yıkamaz. Öte yandan irademi elime almak için göstereceğim her çaba artık işlerin nasıl yürüdüğünü görmüş olmamın verdiği ürküten bilgelikle kuvvetsizleşecek ve o anki bilincim “burada bana ben diyen ben olduğum kadarıyla ya da sandığım kadarıyla hareket kabiliyetim dahilinde kaçınılmaz olanı ufak şakalarla yada çalımlarla hatta ve hatta bir tümcenin yardımıyla kandırmak durumuna geçsem bile özünde çizilmekte olan desenin, tasarımında yer aldığım bu bitmek tükenmek bilmeyen melodinin bana denk gelen enstrümanları nezdinde kayıtlı notaları olarak kalacağım ve gelecek ancak geçmişe dönüştükten sonra dışarıdan bakan birisi için yorumlanabilecek bir esere dönüşecek-o her ne ise ve nasıl bir kaydın tortusu ise-“. Şimdi artık usulca, kalpten gelen bir iyi niyetle ölümümü bekliyorum. Kendim için dahili olabileceğim bir irade yaratma gücünden yoksun kendimi akışa bırakıp boyun eğeceğim-sanki başka bir alternatif varmış gibi ki yok-. Belki daha en başından bu basit, şahsi gözüken parodide nice kahramanların, tarih yazanların, kafa kesenlerin, hazine avcılarının arasında salt bir kale direği, bir kolon, bir ek yeri olmak kaderiyle savrulmuşum. Şimdi yaratımın önünde saygıyla eğiliyorum ve orta parmağımı gösteriyorum. Olmasaydım olmazdın.


Derdalan

müptezel gastronomi

Ş a v Ş a t

D ü e l l o

2 5

Artin Dolgorukiyan

Urartu Kırmızı Orospu, uykusuz ve kelimesiz gecelere vakarlı bir damardır Urartu. Türkiye şaraplarında orta karar (ne pahalı ne ucuz) olarak adlandırabileceğimiz Sevilen şirketinin çıkardığı Urartu, Kürdistan ve Orta Anadolu üzümlerinin karışımıyla, niyeyse Tokat’ta üretilmiştir. Urartu’yla Tokat’ın ne alakası vardır? Hitit olsa neysedir. 70lik ve 1000lik olmak üzere çevir-aç kapakla satılan bu şarap beyaz leblebiyle müthiş uyum içindedir. Güncel Fiyat: Kipa’da 14.90 (1000ml) İçerken Dinlenecekler: Yalnızken kafanıza göre, manitayla modern Kürt müziği (örn: Tara Jaff) Biricik Kırmızı Ege’nin denize kıyısı olmayan ama ismi niyeyse Denizli olan kentinden çıkan Biricik’in hakkında bir sürü şehir efsanesi dolanmaktadır. Bunlardan biri de şöyledir: Biricik’in kurucusu ölürken oğluna “Ne olursa olsun Biricik’e devam et” demiştir. Normalde şarap işinde olmayan varis bu vasiyeti yerine getirmek için neredeyse maliyetine bu şarabı piyasada tutmaktadır. Yani etiketi değiştirip mantar taksan 100 liraya okutabilirsin diyorlar. Ben inanmıyorum. Ama köpeköldüren taifesinin en civcivlilerinden sayılabilir yine de. Eski kaşarla ve sahil kenarında müthiş gidiyor. Aynı zamanda 70, 1000 ve 1500 ML olarak satılması da cilaya gerek bıraktırmadan kafayı kırıyor. Güncel Fiyat: 10-13 TL İçerken Dinlenecekler: Yalnızken kafanıza göre, manitayla Türkçe sözlü hafif müzik.


Ş a v Ş a t

D ü e l l o

2 6

Vincent Sek Kırmızı Meyve şaraplarıyla bildiğimiz, raflarda görünce “Bu ne amına koyim böğürtlenli şarap mı olur oralet gibi” diye anlam veremediğimiz şirket Vincent’in sek kırmızısı, biraz aromatik tadı ve ucuzluğuyla, hafif rüzgarlı balkon akşamlarına renk katar. Bu şarap kederliyken değil de biraz daha temiz kafadayken içilmelidir. İzmir menşelidir. Kışın sıcak şarap yapımına uygundur. Çevir açtır. Kapak açıldıktan sonra 2 gün bekletilip tekrar içildiğinde biraz mayalı tat verse de yoklukta gider. Alkol sevmeyen çıtkırıldım manitalar için antrenman içkisidir. Manitanın cinsiyeti erkekse ve alkol sevmiyorsa en yakın cami avlusuna bırakmanız Şavşat Düello tarafından tavsiye edilir. Güncel Fiyat: 10-13 TL İçerken Dinlenecekler: Yalnızken kafanıza göre, manitayla biraz oynak ama kederi de boş vermeyen müzikler. (Örn: Mercan Dede, 800) Dimitrakapulo İsmi, şişesi ve etiketiyle tam bir köpeköldürendir. Şarköy/ Mürefte’den çıktığı için alemde “Cingan şarabı” olarak adlandırılan sınıf içinde yer alır. İçinde bulunan üzüm, şarap piyasasının pici Cinsault’tur. O yüzden içtikten sonra ağzınızda teneke yalamış hissi verebilir. Tadı ekşi olduğundan katık olarak kuru ekmek tüketmeniz midenizi amorti edecektir. Tadı sebebiyle manitayla içilmesi tavsiye edilmez. Zira manita sizin için içinden “Bu, bunu içiyorsa yoklukta kolonya içip betona kerkiniyordur.” diyebilir. Ama yine de siz bilirsinizdir. Güncel Fiyat: 8-10 TL İçerken Dinlenecekler: Yalnızken kafanıza göre, manitayla da kafanıza göre. Belli ki sizin derdiniz müzik değil amına koyim.


Ş a v Ş a t

D ü e l l o

2 7

Güzel Marmara Köpeköldürenlerin padişahı, şarapların karanlık kuytu köşelerde ayakta bira içen gizemli abisidir. 90ların sonuyla 2000binlerin başlarında ilk şarap deneyimi yaşamış olan çocukların (genelde içilip sızılmış abi ortamlarında şişe dibinden zıkkımlanmak) çok iyi hatırlayacağı bu şarap, 2004’te 3milyon500binlira idi. Bu şarabın birçok özelliği vardır. Birincisi artisttir. Bilen bilir, Derviş Zaim’in efsane filmi Tabutta Rövaşata’da sürekli gözükür. Hatta soğuktan ölen Sarı’nın mezarına da Güzel Marmara zerk edilmiştir. İkinci özelliği de sirkeyle karıştırıldığında müthiş bir salata sosu olur. Eskisi kadar geniş değildir satışı o yüzden bulunduğunda 3-4 şişe zulalamak sünnettir. Güncel Fiyat: 10-13 TL İçerken Dinlenecekler: Yok. Tabutta Rövaşata izlenmelidir.


Ş a v Ş a t

D ü e l l o

2 8

SÖYLEŞİ: BEATMUCİT CEYHUNİ Osvaldo Nartallo

Sıkıcı bilgilerle seni sıkmadan biz bazı bilgiler verip teyit edelim istedik: İşçi bir ailenin ‘83 Amsterdam doğumlu, hala da orada yaşayan çocuğusun. Şimdi de senin orada doğmuş olan iki yavrun var ve eşinle beraber onlara bayılıyorsun. Doğrudur? Özel hayatın hakkında başka neler eklenebilir? Bizi burada eziyorlar. Gurbet belimizi büktü. Kilom 80. Boyum 1.72. Daha önce de, Mucitos Hunios adıyla yaptığın bestelerinle bilenlerin bildiği başarılı işlere imza atmışsın. Fakat Beatmucit Ceyhuni’nin “Taverna Etnik Yakarsa dünyayı Hiphop Teknik” albümüyle daha geniş kitlelere ulaştığı da kesin. Müzik yolculuğunu ve halkımızın son albüme gösterdiği teveccühün nedenini, sana göre, kısaca anlatmanı istesek? şimdiki ergenler Halkımız.... onlarin unutup utanıp bastırdığı yakar duyguları biz besler yaşatırız. Özlerini tekrar keşfediyo olabilebilirler. Kime hitap ettigimi bilmiyom ama. Albüm iyi anlamda hastalıklı, birazdan şarkılar özelinde de ilerleriz ama önce şunu sormak istiyoruz: “MucitMode” olarak adlandırdığın bu sıradışı bestelerini yaparken nelerden besleniyorsun? Hem gıda hem müzikal anlamda. Kimleri dinleyerek büyüdün, önce müzik ardından sözler mi geliyor örneğin ya da son albümün süreci hakkında bilgi alacak olursak neler oluyor? Ozanlarla aşıklarla büyüdüm. Arabeskle tavernayla büyüdüm. Sonra halk müziği.. Oyun havaları falan. Bir de yabancı müzik. Onu da evin dışında yerlerde duyardım. Tv’de falan görürdüm. Öyle. "Mucitmode" o ruh halim. Ceviz yerim. İncir yerim. Falan fıstık. Yoğurt yerim. Şeker sucuğu. Önce müziği yaparım. Sonra flow dedikleri şeyi ararken ağzımdan cıkanları direk yazarim. Düşünür düşünmez. Sonra kafiye falan bişeler oturturum. Gerisi gelir. Arkadaslarım gelirler çalarlar. Mixlerim. Elerim. Bida çalarlar. Otururuz. Çay içeriz. Bida çalarlar. Bida elerim.

Türkiye’de yapılan müzikler hakkındaki görüşün ortamların henüz bir “çorba” olduğu yönünde. Bu fikrini biraz daha açar mısın? Başarılı ya da kendine yakın bulduğun müzisyenler var mı? Kim bunlar! Çorba kötü değildir. Güzel çorbalar da vardır. Türkiye derken ben piyasa-


Ş a v Ş a t

D ü e l l o

2 9

yı yorumladim. Elbette ciddi isler yapan guzel insanlar var. Ortaya ruhunu koyan muzik insanlari var. "Piyasada" olmayan. Ama corbacilar asureyi arastirsin. Muziginden Hollandada etkilendigim. Sozlerinden etkilendigim. Ciziminden kızlar resminden filminden yazisindan etkilendigim herkesi teklif kendime yakin bulabilirim. 1 kisi olamaz bu. Unlu olmak da zorunda degil. İsim veremicem. Versemde tanimayabilirsin. ediyo Mesela komsum Kaan Boşnak ile gerçekleştirdiğiniz “İp Salla”nın hikayesi nasıl gelişti? Albümden önce seninle ilk kez bu şarkıyla tanışanlarımız da var. Beni takip ettigini öğrendim. Şarkılarımı paylastığını gördüm. Dinledim onu. Grubunu. Bende beğendim. Genç. Önü açık. Şarkılarından birini remix yapim dedim ona. Beraber okuyalım dedi. Bende o zaman yeni bişe yapalım dedim. Sonra onun şarkısı olan ip salla’yı yolladı. Tamam dedim bunu yapalım. Bende okurum. Yani ben teklif ettim. Hollandada kızlar teklif ediyo. Kesinlikle ergenlere hitap etmedim o sözlerle. Reçeteme alkol yaz doktor. Başka bi anlamı var. Birayla iyi gidiyo falan. Öle bi şarkı değil. Kaan’ın sözleri de ergenlere hitap etmiyor orda. Hassiktirsinler. “Taverna Etnik Hiphop Teknik” albümün “Logo Su” ile açılıyor. İyi ki de açılıyor. Logo Su ne iş yapıyor sence ve en sevdiği dizi ne olabilir? Onun da yaşının henüz 35 bile olmadığını varsayabiliriz değil mi? Logo su kız ismi evet. O bir ergen. Kendi kızım da olabilirdi. Ya da olabilir. Erkek coçuğu da olabilir bu. Şu anki yitik nesile yazdığım bi şarkı. Oturup şöyle bi şarkı yapiyim diye başlamam hiç. Ama bu öyle oldu. Bir annenin, babanın, dayının, amcanın, abinin, ablanın, kardeşin çaresiz sitemi olabilir bu. Kendisini sadece sahip olduğu ya da olamadığı materyalden ibaret zanneden insta-ergenler. Yakarsa dünyayı şimdiki ergenler yakar. Ceyhuni’ye ilham günün hangi saatlerinde ve hangi ortamlarda daha sık geliyor? Seyirci özel sorusu. Gece 11 de falan başlar uğramaya. Sancılanırım biraz. Midem bulanır. Saat gece 1, 2 gibi doruklarda olur. Oturma odasinda. Hiç farketmez. Beni kendimle başbaşa bıraktıgın her yerde olabilir bu. Müziğimin de olduğu her yer. Saçmasapan konulara eğilemeyecek olursak; şarkı sözlerinde muhteşem bir ses ve derin anlamlar olduğu kesin. “Men insanı severdim mene neyledin” Azerbaycan dolaylarından hüzünle seslenirken, “atletle gömleği kombinledim” dediğinde yüzümüzde buruk bir gülümseme beliriveriyor. Edebiyatta kimleri okur ya da kendine yakın bulursun? “Herkes birinciyse ikinci kim”? Herkes birinciyim dediği sürece oraya ikinci uğramaz. İkinciyim demek


Ş a v Ş a t

D ü e l l o

zor geliyo. Herkes birinciyse zaten ikinci olamaz. Hayatımda hiç bi kitabı bitiremedim. Çok kitaba başladım. Ama bitiremedim. Hiç bi filmi bastan sona kadar anlayarak izleyemedim. Odaklanamiyorum. Tahammülüm yok. O yüzden kimse benimle film seyretmeyi sevmez. Şimdi şunu okuyorum desem çok havalıi olurdu. Çok okurum dersem de yalan olur. Ama kim ne demiş bilirim. Mesela kim olursan ol gel. Mevlana.

3 0

Kime hitap ettigimi bilmiyom ama

Hepsi çocuğun gibidir mutlaka ancak 7 şarkıyı birden düşünecek olursak hangisinin yeri ayrı? Bu yeri ayrılık herhangi bir anlamda olabilir; fazla uğraştırmak, çok sinirlendirmek, kıyamamak, sıkılmak, çok sevmek gibi şeyler. Şarkıları yaptıktan sonra bida dinlemem bi sure. Yani bi süre açmıyorum. Ama dur şu iyi olmuş ya dediğim şarkılarım oluyo. Chip war da ben arı olsaydım sende bal olsaydın bölümünü çok mırıldandıgmı farkettim. Hatta 3 yaşındaki kızımla beraber okuyoruz o bölümü artık. Şarkı sözlerinde korkmak ve korkmamak ile ilgili kimi kısımlar var. Örneğin “Nefes”te “Senden mi korkucaz lan, Allah mısın ki sen?!”; “Kafes”te “Korkmazsan sıçtın yani…” gibi. Beatmucit Ceyhuni, siz, en çok nelerden korkmazsınız? Dostlarınıza nelerden korkmamalarını önerirsiniz? Neysindeki senden mi korkucaz bölümü koyunları güzel gütmeyen. özensiz güden. Aç bırakan, yaralayan, kaybeden çobanlara bi sitemdir. Kafes’deki sıctın yani dediğim. Çobanına itaat etmeyen, sürekli arkalarda kalan, ilerlemeyen, oraya buraya pisleyen. Sonunda telef olan yaramaz koyunlara gelsin. Düşündüğümü söylemekten korkmam. Kimse de korkmasın. “Chip War”da “Çobanı anası bellemiş koyun / Moda haftası gibi direniş mi olur?” şeklinde harika dizeler var. Bu şarkıdan yola çıktığımızda, Türkiye siyasi gündemi hakkında tam olarak bugün oradan neler gözüküyor? Mitinkler iyi oluyo. Panayır gibi. Bayraklar falan. Logolar güzel. İnsanlarımızın buna ihtiyacı var. Oh cümbüş. Mitink otobüslerini seviyorum. Üstü açık. Hoş yani.


Ş a v Ş a t

D ü e l l o

3 1

Uyuşturucuların da ilk kullanımlarda bedava olması gibi bu albümün de ardından ücretli albümler gelecek değil mi? Yapacaksın bize bunu. Planlar neler? Üretmeye devam edebilmek için kendi bütçemden büyük yatırımlar yapmak zorunda kalmadığım sürece, sarkılarım için ücret talep etmicem. Ama onları hiçbizaman “satmicam’. Karşılığı yok çünkü. Canlarım benim. Çok teşekkürlerimizle ve son olarak… Şeyi çal yaa. Yine bahar geldi nedir yaradan. Onu çal. Çal hadi.

01- Logo Su https://www.youtube.com/watch?v=PLkeqpC9yvM 02- Kafes https://www.youtube.com/watch?v=RRo74iFIiGs 03- Neysin https://www.youtube.com/watch?v=jAgDHXqgs5M 04- Chip War https://www.youtube.com/watch?v=_LUmM3cL1yg 05- Sobe https://www.youtube.com/watch?v=-BRYNxpNMC4 06- Umudum Darda https://www.youtube.com/watch?v=lfnErS0FxzU 07- Haberin Olsun https://www.youtube.com/watch?v=sJKKom9JPlE


Sakarya Mahallesi Yerleşim Sitesi E Blok Görükle, Bursa https://www.facebook.com/hayyamsahaf https://twitter.com/HayyamSahaf


iletiĹ&#x;im: savsatduello@gmail.com

Şavşat Düello Sayı İlk  

no woman no condom

Read more
Read more
Similar to
Popular now
Just for you