Page 1

V. G.

Selamun Aleyküm

Yüce Allah’ın Rahmeti ve Bereketi Üzerinize Olsun.

Kıymetli Yenidünya Dergisi çalışanları

Bu mektubu Bolu F Tipi Cezaevinden gönderiyorum. Bir arkadaşımın ısrarıyla ona göndermiş olduğunuz dergiyi okudum ve çok beğendim çok istifade ediyorum. Allah sizlerden razı olsun. Adeta Yenidünya Dergisi bu karanlık ve bunaltıcı ortamda üniversite olup gönüllerimizi aydınlatıyor. Emeği geçen herkese sonsuz teşekkür ederim.

Siz büyüklerimden ricam, eğer sizler için problem olmayacaksa bana kitap yollamanızı rica edeceğim. Gönderecek olduğunuz kitapların ücretini ödeyemeyeceğimi bilmenizi istiyorum. Eğer bu kardeşinizi kırmazsanız lütfen yayın evinizden çıkan tasavvuf kitapları veya sizin seçeceğiniz kitapları tarafıma ulaştırmanızı rica etmekteyim. İlginiz için şimdiden çok teşekkür ederim.

Allah’a emanet olun.


Sahibi ASYA BASIN YAYIN Turizm. Org. San. ve Tic. Ltd. Şti.

Editörden

Genel ve Sorumlu Müdür Bilal TOPÇU Genel Yayın Yönetmeni Hasan HAFİF hasanhafif@gmail.com Yayın Danışmanı Erdem SEZER Yayın Kurulu Prof. Dr. M. Emin AY, Hamdi BOYDAK, Dr. Mehmet SÜRMELİ, Esat Ertaç ERBESLER, Muhammet ALTINTAŞ, Talha ODABAŞI, Ali ÖZTÜRK, Mürşit Ekmel AYBEK, Yunus Emre ALTUNTAŞ Hukuk Danışmanı Av. Cüneyt BÜYÜKKILIÇ Grafik-Tasarım www.globalgrafik.com Muhasebe Fatih SARI • 0505 537 04 71 Abone ve Dağıtım Sorumlusu Ali Fuat DURMUŞ • 0533 030 27 61 Reklam Departmanı Gökhan BÜYÜKDAĞ • 0506 224 12 23 abyreklam@gmail.com Fotoğraflar Yenidünya Arşiv Bölge Temsilcileri İstanbul: Mustafa YAVAŞ • 0535 592 00 19 Ankara: İbrahim SÜT • 0534 954 34 04 Bursa : Aziz Hasan AY • 0536 319 38 32 Kayseri: Ekrem AKOĞLU • 0532 407 33 70 Konya : Cavit SATIÇI • 0505 290 85 40 Yurtdışı Koordinatörleri Avrupa Koordinatörü: Ferhat ÖZTÜRK • (0049 157 739 148 22) Almanya: Hasan ÇETİN • (0049 178 873 66 96) Hollanda: Adem ÇİÇEK • (0031 647 551 282 ) Belçika: Adem AKDAĞ • (0032 495 202 687) Fransa: Mustafa ARSLAN • (0033 68 53 97 708) Avusturya: Sinan İLHAN • (0043 660 123 60 60) Danimarka: Ahmet Duran KAYA • (0045 505 393 20) Baskı Milsan Basım San. A.Ş. Cemal Ulusoy Cad. No:38/A Bahçelievler /İSTANBUL Tel: 0212 471 71 50 Matbaa Sertifika No: 12169 milsanbasim@gmail.com Abone Şartları Yurtiçi Yıllık: 90 TL Yurtdışı Yıllık: 60 EURO KREDİ KARTI İLE ÖDEME İMKANI EFT / HAVALE ÖDEMELERİ İÇİN BANKA HESAP NUMARALARI HESAP İSMİ: ASYA BASIN YAYIN TÜRKİYE FİNANS KATILIM BANKASI YAVUZ SELİM ŞUBESİ - HESAP NO: 18960-4 IBAN NO: TR08 0020 6000 5300 0189 6000 04 KUVEYTÜRK KATILIM BANKASI FATİH ŞUBESİ – HESAP NO: 1506106-1 IBAN NO: TR51 0020 5000 0015 0610 6000 01 ZİRAAT BANKASI BAHÇEKAPI ŞUBESİ(2464)–HESAP NO: 512 539 43-5003 IBAN NO: TR25 0001 0024 6451 2539 4350 03

İAğaç Yaşken Eğilir Gençlik, bulunmaz bir nimet, önemli bir güç, istikbâli kendilerine teslim edeceğimiz yarınımızdır. Bir millet gençlerinden iyi yolda yararlanabilirse, gençlik iyiye, güzele yönlendirilebilirse, hem o millet için ve hem de insanlık için sonsuz yarar vardır. Ancak gençlik ihmâle uğrarsa, hem o toplum ve hem de gençliğin kendisi, ülke için bir endişe ve üzüntü kaynağı hâline gelir. Dolayısıyla yeni yetişen nesiller ruh ve bedence sağlıklı, güçlü ve dinamik bir kişilik geliştirdikleri ölçüde toplum da güç ve kuvvet kazanacaktır. Ayrıca, gençlerin eğitimine ve öğretimine, çağın gelişen şartlarını da göz önünde bulundurarak önem veren milletler, daima yükselmişler ve dünyâda söz sahibi olmuşlardır. Kıymetli Okurlarımız, Toplumların geleceği gençlerinin seyrine bağlıdır. Her dava gençlerin omuzları üzerinde yürümek ister. Çünkü enerji onlardadır, hız onlardadır, heyecan onlardadır, umut onlardadır. Gençlik adeta toplumların nabzıdır. Toplumlar gençliğinin his ve fikir dünyâsına göre şekil alır. Gençlik enerjinin heyecanın en yoğun olduğu bir dönemdir. Güzel şeyler, en güzel bir biçimde gençlikte yapılır. Îmân, genç ve dinç gönüllerde gür bir biçimde yeşerir. Amel o dinç bedenlerde en güzel örneklerini verir. Gençlere sahip olma; onlara iyi bir eğitim ve terbiye verme, onları kötü alışkanlıklardan koruma bakımından anne-babalara, eğitim ve öğretim kurumlarına önemli görevler düşmektedir. Gençler, yaş çubuk gibidirler, onlara istenilen şekil verilebilir. Gençlerin ihmal edilmesi, telafisi çok zor yaralar açar. Bu dönemde gençlere sahip çıkmak çok zordur. Çünkü onlar enerji dolu ve hareketlidirler, duygusallıkları doruk noktadadır. Bu itibarla gençlerin bedensel, ruhsal ve duygusal ihtiyaçlarının meşru bir şekilde karşılanması ve gereken ilginin gösterilmesi gerekir.

ALBARAKATÜRK KATILIM BANKASI TOPÇULAR ŞUBESİ - HESAP NO: 216939-1 IBAN NO: TR76 0020 3000 0021 6939 0000 01

Değerli Okurlarımız,

POSTA ÇEKİ ÖDEMELERİ İÇİN 575 93 02 – ASYA BASIN YAYIN – YENİDÜNYA DERGİSİ

Her ay olduğu gibi bu ayda dopdolu bir sayıyla karşınızdayız. Mayıs

EUROPA VERTRİEB Wisdom Verlag GmbH Döviz Hesap No: Wisdom Verlag GmbH Konto Nr: 2780146 Blz: 20070024 Deutsche Bank IBAN: DE382007 0024 0278 0146 00 BİC (SWİFT CODE): DEUTDEDBHAM Yazışma Adresi Dervişali Mah. Uçbeyi Sk. No: 7/2 Edirnekapı - Fatih / İstanbul Tel: (212) 635 83 96 pbx Faks: (212) 531 48 04 e-mail: yenidunyadergisi1@gmail.com Yayın Türü Süreli Yayın Erscheinungsweise: Zwölf mal jährlich

sayımızda, “Gençlik” konusunu sayfalarımıza taşıdık. Bu önemli konuya kıymetli yazarlarımızın meş’alesiyle ışık tutmaya çalıştık. Rabbimiz bizi, sevgisi ve buğzu Allah için olan salih kullarından eylesin… Minallahi’t-tevfik

İNTERNET AKTİVASYON ŞİFRESİ İST1453

Kapak Foto: Halit Ömer CAMCI


16

Önde Gidenler Alemdar

36

İÇİNDEKİLER

04

Gençliğin Adanmışlık Ruhu Prof. Dr. Kadir Özköse

48

Fetih ve Kendini Aşma Cehdi Rasim Özdenören

Değer Aşınması Ya Da Sevgi Aşınması Prof. Dr. Ali Çelik

72

64

Keşfinin İçyüzü Ve Müslümanlar... İsmail Çolak

Yürüyüş Yapmanın Faydaları Ümit Gedik

Kur’ân’ın Gençleri / Prof. Dr. Ali Akpınar

8

Ey Genç Adam! / Yusuf Kaplan 12 Gönül Gözüyle Gençliğe Bakış / Fatih Çınar 20 Gençlere Altın Tavsiyeler / Şaban Özdemir (NPGRUP)

24

Gençlerin Sorumlulukları ve Hakları 30 Gençler Şiddete Neden Başvurur / Prof. Dr. Sefa Saygılı

34

Biz Fatih’in Torunlarıymışız… / Mehmet Şevket Eygi

38

Hullet (Dostluk) / Mahmud Sâmi Ramazanoğlu (ks)

40

Önce Şerîata Riâyet / Kalemdar (ks) 41 Genç Olmanın Diğer Adı Fâtih Sultan Mehmed Han / Ahmet Anapalı

42

Musa (as) 1 / Prof. Dr. İsmail Yiğit 52 Tasavvuf Kapıları Açmaktır / Prof. Dr. Mahmut Erol Kılıç

56

İdareciler ve Makam Sevgisi / Prof. Dr. Ahmet Coşkun

60

Mısır Ve Cezayir’de Yeni Dönem: İslamcılar Nadasa Çekildi! / Mustafa Özcan

68

Türkiye Ekonomisinin Stresi Geçti Mi? / İdris Sarısoy

74

Neyleyim / Gökhan Büyükdağ 79


Alemdar

Önde Gidenler Genç, îmân ve hidâyet üzere olandır. “Biz sana onların kıssalarını doğru olarak naklediyoruz: Hakîkaten bunlar, Rablerine îmân eden birkaç genç yiğitti; Biz de hidâyetlerini artırdık.” (Kehf, 13.) Hayatın baharında îmânın tad ve lezzetini duymalı.

H

er şeyin bir ilk ve sonu vardır. Suyun ilk tâzeliği ile beklemiş hâli farklıdır. Havanın ne sıcak ne de soğuk olduğu bahar mevsimi ile, sonbaharla kış mevsimi ayrı bir manzara arz eder. Güneşin ışığının yansımasıyla her tarafı aydınlattığı işrak ve kuşluk vaktiyle, ikindi ve sonrası da bir başka görünüm arz eder. Şâirlere ediplere konu olacak bir duygu hâsıl olur. Toprağın ilk verimli hâliyle, nadasa terk edildiği vakti de bir değildir. Cansız gördüğümüz, aslında hayat sahibi olan taş toprakta bile, bir tâzelik vardır. Her bir varlığın eceli vardır. Yapıya koyduğumuz taş toprak, çimento kireç, demir bile zamanla değişir, paslanır ve oksitlenir. Genç hayvanın etiyle yaşlısı bile fark eder. Çifte koşulan hayvanın, yaşlanınca yorulduğu görülür. Dalda öten

kuş bile, kâbiliyetini ilerde kaybeder. Sütünü veren koyun keçi, at, inek bile arık (verimsiz) hâle gelir. Yazın dalından koparılan meyve, mevsimin sonunda kışa doğru pörsüyüp çürür. İnsan, bundan on sene önceki fotoğrafını görünce canlanır gözünün önünde hatıralar. Şu an tutmayan dizime, yollar dayanmazdı. Gözüm, en küçük nesneyi görürdü. Kulağım, nerden ses gelse duyardı. Kâlbim heyecanlıydı, beynim fikir jimnastiği yapardı. Çocuktum, koşar oynardım. Gençtim, hiç yılma bilmezdim. Şimdi ise, eski gücüm kayboldu. “Allah, sizi güçsüz olarak yaratan, sonra güçsüzlüğün ardından bir güç veren, sonra gücün ardından bir güçsüzlük ve yaşlılık verendir. O, dilediğini yaratır. O, hakkıyla bilendir, hakkıyla kudret sâhibidir.” (Rum, 54.) Genç, îmân ve hidâyet üzere olandır. “Biz sana onların kıssalarını doğru olarak nakledi-


Genç, iffet, namusunu koruyandır. Kasas suresinde Mûsâ (as)’ın Şuayb (as)’ın kızlarına karşı gösterdiği olgunluk bunun misâlidir. Kızların da hayâ duygusu yavrularımıza örnek bir davranıştır. yoruz: Hakîkaten bunlar, Rablerine îmân eden birkaç genç yiğitti; Biz de hidâyetlerini artırdık.” (Kehf, 13.) Hayatın baharında îmânın tad ve lezzetini duymalı. Genç, bâtıla karşı dimdik ayakta durandır. Kehf ashâbı, yedi îmanlı genç, zâlim Takyanus’a karşı hakkı şöyle haykırdı: “Ve kalplerini pekiştirdik. O vakit ayağa kalkıp dediler ki: “Bizim Rabbimiz göklerin ve yerin Rabbidir; kesinlikle O’ndan başka hiçbir tanrıya tapmayız; yoksa gerçekten saçma sapan konuşmuş oluruz.” (Kehf, 14.) Bedir muharebesindeki gençler gibi, küfre karşı metin bir kale gibi olmalı. Genç, İbrâhîm (as) gibi Cenâb-ı Hakk’ın varlığını ikrarda, yakîne, kesin inanca, bütün zerresinde îmânın zevkini duyandır. “Böylece İbrâhim’e göklerin ve yerin melekûtunu gösteriyorduk ki, kesin inananlardan olsun.” (En’âm, 75.) Çiçeği burnunda, bakılmaya kıyılmayan bir zamanda, Tevhîd’i şühud halinde yaşamalı. Okuduğu Tevhidle, sâdece O’na kulluğu, O’ndan yardım beklemeyi, hayâtın her alanında emri ilâhî’nin geçerliliğini O’na vermeyi, maksad ve gâyenin Rabbimiz (cc) olduğunu bilmeli. Genç, inancı uğrunda ateşe de atılsa yılmayandır. “(İbrâhîm) dedi: “O halde, Allâh’ı bırakıp da size hiçbir fayda ve zarar veremeyecek olan putlara mı tapıyorsunuz?” “Size de, Allâh’ı bırakıp taptıklarınıza da yazıklar olsun, siz hâlâ akıllanmayacak mısınız?” Onlar: “Bir şey yapacaksanız, şunu yakın da tanrılarınıza yardım edin” dediler. Biz: “Ey ateş! İbrâhîm’e karşı serin ve

zararsız ol” dedik. Ona düzen kurmak istediler, fakat biz kendilerini daha fazla hüsrâna uğrattık.” (Enbiyâ, 66– 70) Genç, iffet, namusunu koruyandır. Kasas suresinde Mûsâ (as)’ın Şuayb (as)’ın kızlarına karşı gösterdiği olgunluk bunun misâlidir. Kızların da hayâ duygusu yavrularımıza örnek bir davranıştır. “Derken o iki kadının biri, utanarak ona geldi de babam dedi, hayvanlarımızı suladığından dolayı seni mükâfâtlandırmak için çağırıyor. Mûsâ, ona gidip başından geçenleri anlatınca o, korkma dedi, zâlim topluluktan kurtuldun.” (Kasas, 25.) Boşanmaların arttığı, evliliğin geçersiz görüldüğü bu hayatta, âile hayâtına düzen getirmeli genç. “Sizin en hayırlınız âilesine hayırlı olandır.” Emr-i Muhammediyyesine (sav), uymalı. Dîni için evlenip, dînin diğer yarısında da riâyetkâr olmalı. Âilesinin ağzına koyduğu lokmadan bile ecir, mükâfat alınacağını bildiren dînimize saygılı olmalı. Genç, Yûsuf (as) gibi güzel ve ahlâken de mümtazdır. Rabbi Zül-Celâl’den korkuyla âhiretini kazanandır. “Onun bulunduğu evdeki kadın, onun nefsinden murad almak istedi. Kapıları sımsıkı kapadı ve sana söylüyorum beri gel dedi. O ise Allâh’a sığınırım doğrusu O benim efendimdir. O bana güzel bir mevki vermiştir. Hakîkat şudur ki: Zâlimler asla felah olmaz!” dedi. (Yusuf, 23.) Kıyâmetin alâmetlerinden biri olan çılgınlığa dur demeli. Bir gencin, evinde bile hayâlı olacağı bir davranışı, sokak ortasında yapınca, “Yapıyorsun bu çirkin fiili, ne olur bir kenarda yap.” Âzâlar korunmadan, el, dil ve nâmus


korunmadan Hak Teâlâ’nın sevgisine adım atılamaz. İnternette açılan sayfalarda bakılması câiz olmayan nesnelere bakmak, alâka kurmak moda hâline gelmesin. “Kıyâmet gününde bütün gözler ağlayacaktır. Fakat gözünü koruyanlar müstesnâ.” buyurur Efendimiz (sav). Cenâb-ı Hakk’ın Kitâb-ı Kerîm’inde vasfettiği gençlere, öğretilecek olan evvelâ îmân esaslarıdır. Sonra ilim ve ibâdettir. Güzellik, zindelik, dinçlik, metânet ve cesâretinin kaynağı Mülk sûresindeki birinci ve ikinci âyettedir. “Hükümranlık elinde olan Allah, yücedir. O, her şeye hakkıyla gücü yetendir. O, hanginizin daha güzel amel yapacağını sınamak için ölümü ve hayâtı yaratandır. O, mutlak güç sâhibidir, çok bağışlayandır.” Gençliğin, hayâtın bir imtihân olduğunu bildirir âyet-i celîle. Efendimiz (sav): Beş şeyden önce beş şeyin kıymetini bil! - İhtiyarlıktan önce gençliğin, - Hastalıktan önce sağlığın, - Meşguliyetten önce boş vaktin, - Fakirlikten önce zenginliğin - Ölmeden önce hayâtın kıymetini bil!. (Ebu Nuaym)

- Dînin, îmânın, ibâdetin, ahlâkın, ma’rifet ve hakîkatin doyasıya yaşandığı an, gençlik ânıdır. “Yavrum, bu işe şimdiden soyunma yorulursun. Kızım, şimdiden örtünüp ninene benzeme” diyenler kulak verirse Kitâb-ı Kerîm’e, Hadis-i Muhammediyye’ye, çok iyi olur. Altında pantolon, üstünde bir gömlek giyinmeyi âdet edinmenin yanlışlığı artık bilinmeli. Hem erkek hem de kadında vücut hatları giyimde belli olmamalı. İslâm’ın bir kuyumcu hassâsiyetiyle yaşandığı takvâ esâsının umde, kâide olarak belir-

tildiği ihsân mektebinde asıl okuyacak olan da gençlerdir. “Rabbine kulluk ederek, ibâdet ve tâatinin zevkini duyan, serpilip büyüyen genç,” hiçbir gölgenin bulunmadığı gün, Arş-ı Âzam’ın gölgesinde gölgelenenlerdendir. İletişim araçları, çevre, okul ve âile etkiler gençleri. Âile sağlam olursa nesil sağlam olur. Neslin itikad, ibâdet ve ahlâkta sağlamlığı millet ve devleti yenilmez bir güç hâline getirir. Genç, dînî bilgileri, ibâdet ve ahlâkî değerleri âileden alır. Çevre ise onu tümden etkileyen bir faktördür. Efendimiz (sav), kişi arkadaşının dîni, huyu üzeredir buyurur. Eğitim ise gençliğin şekillenmesinde en büyük âmildir. Sanki eğitim bir bahçıvanın, bahçenin yabânî otlarını temizlemesine benzer. Çağın en son teknolojisi beyninde, gönlünde de îmân olmalıdır. Kitle haberleşme araçları internet, bilgisayar, sinema, televizyon, radyo ve basının kirli oyunlarından kurtarılmalıdır gençlik. Alkol ve uyuşturucu yarı semtinden geçmemelidir. Gençlik, süratli bir hayat, genciken ölmek değil, Tekâsür sûresinin 8. âyetini derin derin tefekkürdür. “Sonra, andolsun, o gün elbet ve elbet size nimetler sorulacaktır.” Gençliğin en büyük özelliği, şecaat ve cesârettir buyurur Ali kerremallâhu veche. Genç, Rabbi Zül-Celâlinin emrini, nefsânî isteklere tercih edendir. Genç, insanlara karşı mütevâzı, Allah Teâlâ’dan korkan, nâmusunu koruyan, her an gözetildiğini bilen, namaz ve oruca müdâvim, rızây-ı ilâhîyi gözeten, nefsine karşı çıkan ve Mevlâ’ya itâatkâr olandır. “Kim Allâh’a ve Resûlü’ne itâat eder, Allah’tan korkar ve O’na karşı gelmekten sakınırsa, işte onlar başarıyı elde edenlerin ta kendileridir.” (Nûr, 52.)


Genç, tabiatı cömert, kin ve hasetlik bilmez, şer ve tamahdan uzak, Hakk Teâlâ’dan korkusu çok, hayâlı, hayırlı insanlarla arkadaş, şerlilerden uzak iyilik erbâbı, gönlü nûr olandır. Ehlullâhın dilinde genç, Rabb’inden korkan, günâhından istiğfar eden, inancında şüpheden uzak, yalan söylemeyen, akıl ve idrak sahibi ve Ashâb-ı Kehf’in yoldaşıdır. Genç, her zaman, her meslekte tercih edilen kimsedir. Yaşları çok ileri olmasına rağmen gönlü dipdiri olan, cihâda can atan yaşlılar elbette hürmete lâyıktır. “Saçını, sakalını müslüman olarak ağartan affolunur.” buyurur Efendimiz (sav). Efendimiz (sav) her işte gençleri tercih buyurmuştur. Saîd b. Zeyd (ra) 19 yaşında îmân eden, Cennetle müjdelenen on kişiden biridir. Erkam b Ebil Erkam (ra) 17 yaşında îmân etti, evini İslâm’a hizmet için vakfetti. Sa’d b Ebi Vakkas (ra) 19 yaşında îmân etti, Uhud’da düşmana ok atarken Efendimiz (sav)’in “At Yâ Sa’d! Anam babam feda olsun” dediği şanlı bir sahâbedir. Ebû Ubeyde b Cerrah 17 yaşında îmân etti, “Bu ümmetin emini” şerefine mazhar oldu. Irak, İran, Suriye’nin Fâtih’i oldu. Talha b Ubeydullah (ra) 15 yaşında îmân etti. Zübeyir b Avvam 15 yaşında îmân etti. Hz. Ali (ra) 10 yaşında Müslüman oldu, hemen akabinde Peygamberimiz’e (sav) “Size yardımcıyım” dedi. Abdullah b. Mes’ud (ra) gençti, okuduğu âyetlere uygun amel işlerdi. Peygamberlere, ilim ve hikmet genç yaşlarda verilmiştir. Yaşlı iken Peygamber olan yok. Vâris-i Enbiyâ olan ulemâ ve fudalâ, Piran-ı İzam da öyle. Çünkü aşı sağlam ve genç fidanlara yapılır. Şems sûresinde, hem de Cuma sûresinde aşılanmamız gerektiği beyân edilir. “Nefse ve onu biçimlendirene, sonra da ona kötülük ve takvâ kâbiliyetini verene yemîn olsun ki,” (Şems,

Ümmîler arasında, kendilerinden bir resûl beas eden (görevlendiren) O’dur. Onlara, O’nun (Allâh’ın) âyetlerini okur, onları tezkiye eder (nefslerini temizler), onlara Kitâb’ı (Kur’ân-ı Kerîm’i) ve hikmeti öğretir. Ve daha önce (Allâh’a ulaşmayı dilemeden evvel) elbette onlar, sâdece açık bir dalâlet içinde idiler.Meryem vâlidemiz de bir fidan olarak nitelendirilir Kitâb-ı Kerîm’de. “Bunun üzerine Rabbi onu iyi bir rızâ ile kabul etdi. Onu güzel bir nebat gibi büyütdü. Zekeriyyâ’yı da ona (bakmıya) me’mur etdi. Zekeriyyâ ne zaman (kızın bulunduğu) mihrâba girdiyse onun yanında bir yiyecek buldu: «Meryem, bu sana nereden (geliyor?)» dedi. O da: Bu, Allah tarafından. Şübhe yokdur ki Allah kimi dilerse ona sayısız rızık verir» dedi.” (Âl-i İmran, 37.) Gerek Kur’ân-ı Kerîm’de,

7-8.)

gerekse Hadîs-i Şerif’lerde ilim ve hikmet, tezkiye, arınma mânâsına gelen aşılanma genç iken olur. İhsan mektebi olan bu münevver yola genç iken dâhil olunur.


Kapak Dosya

Kur’ân’ın

Gençleri u Prof. Dr. Ali AKPINAR

S

özlükte delikanlı, civan, cömert, civanmert, yiğit, mânâlarına gelen fetâ kelimesi Kur’ân kavramlarından biridir. Kur’ân-ı Kerîm’de bu kelime, Hz. İbrâhim Peygamber, Hz. Yusuf Peygamber, Hz.

Mûsa’nın yol arkadaşı, Hz. Yusuf’un zindan arkadaşları ve Ashâb-ı Kehf için kullanılmıştır. Bu kullanımlarla toplumun altyapısı ve geleceği olan gençliğin hem önemine dikkat çekilmiş, hem de gençlere en güzel örnekler sunulmuştur. Şimdi bu örnek insanları görelim: 1. Put Kıran Delikanlı: Hz. İbrâhim Pek çok âyette tevhid mücadelesi gözler önüne serilen Hz. İbrâhim, gönlünü Rahmân’a, dilini burhana, oğlunu kurbana, malını ihvâna, canını nîrana teslim eden seçkin bir kişidir. O’nun gönlünü Rahmân’ın sevgisi doldurmuş ve onu Halîl/dost makamına eriştirmişti. O’nun dili Nemrût tağutu ve putçu kavmini susturacak şekilde güçlü delilleri söylerdi hep. Rüyasında aldığı bir küçük işaretle o, çok sevdiği oğlunu Rabbine kurban etmekten geri kalmamıştı. O misafirsiz sofraya oturmayacak kadar cömertti. Tüm bunların ötesinde O, Allah yolunda nîrana/ateşe atılırken gözünü kırpmamıştı. Selâm olsun o İbrâhim’e ki O, gençliği, ihtiyarlığı ve ailesi ile birlikte bize en güzel örnekleri, teslimiyet modellerini sunmuştur. Ve bizler, Peygamberimizin tavsiyeleri doğrultusunda her namazın sonunda O’na ve âline salat-u selâm okurken izinde gideceğimize dair ahdimizi bir kez daha yeniliyoruz. 8 MAYIS / 2014


2. Dünya Güzeli Delikanlı: Hz. Yusuf Kur’ân özellikle gençler için uzun ve müstakil bir sûreyi Hz. Yusuf’a ayırarak O’nun çocukluğundan ihtiyarlığına kadar ki hayat mücadelesini anlatmıştır. Bu bakımdan dersler ve ibretlerle dopdolu Yusuf sûresi gençlerin kendisini okuyup anlamasını beklemektedir. Zira sûrenin ana temasını oluşturan Hz. Yusuf’un hayatı bütünüyle gençler için en güzel ve en canlı bir örnektir. Şirkten, zinâdan, günahtan kendini arındıran, zinâya yaklaşmaktansa zindanda yatmaya razı olan, kendine ihanet eden kardeşlerini bağışlama inceliğini gösteren, hapishanenin en olumsuz şartlarında bile dînini anlatmaktan geri durmayan o güzel insanı da Kur’ân bize yiğit delikanlı olarak tanıtmaktadır. 3. Peygamberin İzinden Giden Delikanlı: Hz. Yuşa İsrailoğullarının ardı arkası kesilmeyen isyan hareketlerinden bunalıp zaman ve mekânların ötesinde hikmet deryalarına kısa bir seyahat etmeyi murâd eden Hz. Musa Peygamberin yol arkadaşı olarak yanına aldığı kişiyi de Kur’ân bize genç deli-

kanlı olarak takdim etmektedir.1 Kur’ân bu takdimi yaparken sâlih kimselerle arkadaş olmanın ve onların hizmetinde bulunmanın güzelliğine işaret eder. 4. Mağarada ilahi Koruma Altına Alınan Delikanlılar: Ashâb-ı Kehf Müşrik ve putperest bir toplum içerisinde yaşadıkları halde, kendilerine herhangi bir tebliğci gelmeden, sırf Allâh’ın kendilerine lutf ettiği akıllarıyla tevhidi bulan, dinlerine sahip çıkma konusunda titiz davranıp toplum içindeki saygınlıklarını, variyetlerini terk eden, bu sayede îmânları pekleşen ve güçlü îmânlarının gereğini yerine getirebilmek için kıyam eden, sonunda bir mağarada ilâhi koruma altına alınarak dîni yaşamanın mükâfatını daha bu dünyâda gören o kutlu insanları da Kur’ân bize yiğit delikanlılar olarak tanıtmaktadır.2 5. İffet abidesi: Hz. Meryem Kur’ân Meryem sûresi başta olmak üzere pek çok âyetinde bizlere Hz. Meryem’i anlatır. Hz. Meryem, Kur’ân’da ismi geçen tek kadındır. O, daha ana karnında iken Allâh’a ibâdete adanmış bir ço 9 MAYIS / 2014


Gençlik enerjinin heyecanın en yoğun olduğu bir dönemdir. Güzel şeyler, en güzel bir biçimde gençlikte yapılır. Îmân, genç ve dinç gönüllerde gür bir biçimde yeşerir. Amel o dinç bedenlerde en güzel örneklerini verir. Hayırlar genç sahipleriyle dinamik ve şen olurlar. Bu yüzden ibâdet de gençlikte, kabahat de gençlikte denilmiştir. “Rablerinin rızasını dileyerek, sabah akşam O’na duâ edenleri yanımdan kovayım deme!..”4 “Sabah akşam Rablerine duâ edip O’nun rızasını isteyen o kimselerle beraber sen de sabret. Dünyâ hayatını süsünü isteyerek gözlerini onlardan ayırma...”5 İşte bu âyetlerdeki emirler doğrultusunda hareket eden Peygamberimiz (sav) davanın alt yapısını oluşturacak olan gençlere özel bir ilgi ve özen göstermiştir. O’nun bu ilgisi ve gözetiminde yetişen o yiğit insanlar, saâdet çağının sonraki kuşaklara taşınmasını sağlamışlardır.

cuktur. Çocuk yaşta mabede ibâdete adanmış ve kadının adam yerine konulmadığı bir toplumda kadın başına gerçek anlamda Allâh’a kulluğun nasıl olacağını, kirli toplumda nasıl tertemiz kalınabileceğini göstermiştir. Meryem, adanmışlıkta, iffette kadın erkek herkes için en önemli örnektir. 6. Hz. Peygamber’in Gençleri: Ashâb-ı Suffe Genç yaşta kendilerini ilim, ibâdet, duâ, zikir, cihâd, çalışma, müezzinlik, irşad-tebliğ, Hz. Peygamber’e (sav) hizmet ve diplomatik görevlere kendilerini vakfeden3 ve Hz. Peygamber’in himayesine sığınan saâdet çağı gençlerini de Kur’ân gençlerinin son halkası olarak zikredebiliriz. Onlar hakkında Kur’ân şöyle der: 10 MAYIS / 2014

İslâm’ın Peygamberi Hz. Muhammed (sav) de şu kutlu sözleriyle ümmetin göz aydınlığı olacak genç kuşağının toplumdaki yerini uygulayarak gençleri hayra, hakka yönlendirmiştir. HZ. PEYGAMBER’İN (sav) GENÇLERİ Hadislerde gençler için daha çok şâb (çoğulu Şebâb) kelimeleri kullanılmıştır. Bu kelime lugatte, otuzunu aşmamış gençlere verilen isimdir. Bir hadislerinde Peygamberimiz şöyle buyurur: Yedi sınıf insan vardır ki, hiçbir korumanın olmadığı bir günde Allâh’ın koruması altında olacaklardır. Onlardan biri de Allâh’a ibâdette yetişen gençtir…6 Hadisde yedi sınıf insanın ikincisi olarak gençlerin zikredilmesi oldukça dikkat çekicidir. Hadis, gençleri Allâh’a ibâdet/ kullukta yetişmeye, ibâdet ve tâata yönlendirmektedir. Çünkü gençler toplumun geleceğidir. Toplumun geleceğinin parlak olması ise, Allâh’a ibâdetle yetişen îmânlı, âbid, sâlih


gençlere bağlıdır. Saâdet çağının temelinde de işte o gençlerin harcı bulunmaktaydı. “Şüphesiz ki Allah tövbe eden genci

sever.”7

“Şüphesiz ki Allah gençliğini Allâh’a tâatle geçinen gençleri sever.8 “Gençlerinizin en hayırlısı ihtiyarlarınıza benzeyenleri, ihtiyarlarınızın en şerlisi ise, gençlerinize özenenleridir.”9 Son hadis, ilmin vakarı, hilmin sekineti ve takvâ aydınlığı ile yaşantısında yaşlılara benzeyen gençleri övmekte, gençleri ilim, hilim ve takvâda örnek olgun insanlardan olmaya yönlendirmektedir. “Gençler! Geceleri uyanık olmaya bakın. Hiç şüphesiz hayır hep gençliktedir.” Gerçekten de, gençlik enerjinin heyecanın en yoğun olduğu bir dönemdir. Güzel şeyler, en güzel bir biçimde gençlikte yapılır. Îmân, genç ve dinç gönüllerde gür bir biçimde yeşerir. Amel o dinç bedenlerde en güzel örneklerini verir. Hayırlar genç sahipleriyle dinamik ve şen olurlar. Bu yüzden ibâdet de gençlikte, kabahat de gençlikte denilmiştir. Ama müslümana her zaman yakışan, ibâdettir kabahat değil. Kabahat ise, işlenmeğe ve denenmeye değmez. İbâdet gençliğe değer kazandırırken, kabahat onu yer, bitirir. İslâm’ın Peygamberi gençliğin heyecan ve deliliklerle dolu bir dönem oluşuna da işâret ederek delikanlıların, deliliklerini gidermeye yönelik teklif ve yönlendirmelerde bulunmuştur:

“Gençlik, delilikten bir bölümdür.”10 Peygamberimiz, nübüvvetin ilk günlerinde kendisine îmân eden gençleri hep sahiplenmiş, bazı ihtiyarların uyarılarına rağmen onları yanından hiç uzaklaştırmamış, onlara imamlık, komutanlık, yöneticilik gibi çok önemli görevler vererek hayata ve geleceğe hazırlamıştır. Nitekim O, bu konuda bana gençliğin yardımı bahşedildi buyurarak bu gerçeğe işâret etmiştir. Sonuç olarak, gençlik toplumun temelidir. Toplumlar yarınlarını emin ellere bırakabilmek için gençlerinin üzerinde titiz olmalı, onların şahsiyetli bir şekilde yetişmelerine zemin hazırlamalı ve onlara örnek teşkil edecek bir hayatı yaşamalıdır. Müslüman gençler, toplumları nasıl olursa olsun, kendilerini ilim, irfan ve takvâ ile donatmalı. Kur’ân ve Peygamber gençlerini örnek almalıdırlar. Bunun için de yukarıda işâret ettiğimiz yiğit insanların hayatları başta olmak üzere, İslâm önderlerinin hayatları bol bol okunmalıdır. Unutulmasın ki, gençlik çoğu insanın kıymetini bilemediği, israf ettiği, ama nerede ve nasıl tüketildiği konusunda hesaba çekileceğimiz en önemli nimetlerden biridir. Gençlik, olgunluk çağının temeli ise; bu temeli günah kirleriyle kirletip zayıflatmamalıdır. Günahsız geçirilen gençliğin, Yüce Allâh’ın sevgisine mazhar olacak bir durum olduğu unutulmamalıdır. Dipnotlar: 1-Bkz. 18 Kehf 60. 2- Bkz. 18 Kehf 9-26. 3- Bkz. Kökten Akif, Asr-ı Saadette İslâm, IV, 405-408 4- 6 En’âm 52 5- 18 Kehf 28 6- Buhâri, Ezân 36, Zekât 16; Tirmîzî, Zühd 53; Nesâî, Kudât 2; Ahmed, 2, 429; Muvatta, Şiir 14 7- Münâvî, a.g.e. 288; Aclûnî, Keşfu’l-Hafâ, I, 286 8- Münâvî, a.g.e. III, 487; Aclûnî, a.g.e I, 286 9- Aclûnî, a.g.e. II, 5 10- Münâvî, a.g.e. IV, 171; Aclûnî, a.g.e. II, 5

Kur’ân Meryem sûresi başta olmak üzere pek çok âyetinde bizlere Hz. Meryem’i anlatır. Hz. Meryem, Kur’ân’da ismi geçen tek kadındır. O, daha ana karnında iken Allâh’a ibâdete adanmış bir çocuktur. Çocuk yaşta mabede ibâdete adanmış ve kadının adam yerine konulmadığı bir toplumda kadın başına gerçek anlamda Allâh’a kulluğun nasıl olacağını, kirli toplumda nasıl tertemiz kalınabileceğini göstermiştir. Meryem, adanmışlıkta, iffette kadın erkek herkes için en önemli örnektir. 11 MAYIS / 2014


Kapak Dosya

Ey Genç Adam! Ü Bir destansın Sen, “Akif gibi”; yaşayacak ve yaşatacak…

rpertici bir ayaz… ölümcül, öldürücü bir tipi…

ŞUURUYLA ŞİİRİNİ, ŞİİRİYLE ŞUURUNU ÖREN BİR ŞÂİR bir türlü gelmek bilmeyen, aslâ gelmeyeceğine hükmedilen,

ayazları, tipileri dindirici bembeyaz kar taneleri ve ruhları diriltici bahar sahnelerinin bir gün mutlaka geleceğinden ümidini kesmeyen, şuuruyla şiirini, şiiriyle şuurunu ören

u Yusuf KAPLAN 12 MAYIS / 2014

bir şâir...


BÜYÜK RÜYALARIN SAHİBİ BİR DAVA ADAMI yokoluş zamanlarının bütün umutları karabasana dönüştürdüğü bir anda bile, diriliş, oluş ve varoluş zamanlarının hayallerini, rüyalarını gören bir dava adamı... GÜRÜL GÜRÜL AKAN, HAYAT SUNAN BİR AHLÂK ANITI... “kim var?” denilince, arkasına bile bakmadan, “ben varım!”, “biz varız!” diyerek yerinden fırlayan, yollara düşen, yol yol, dağ dağ, ırmak ırmak yorulmak, yılmak nedir demeden durmamacasına gürül gürül akan, hayat sunan kanatlandırıcı ulvî bir yolculuğa çıkaran muazzam bir ahlâk anıtı... YOKOLUŞ SERÜVENİNİ, VAROLUŞ TÜRKÜSÜNE DÖNÜŞTÜREN BİR DESTAN ADAM.. ev ev, meydan meydan, kahve kahve, cami cami, kürsü kürsü nefes nefese gelecek diriliş günleri için yol alan, koşan, konuşan, konuştukça coşan, coştukça dağları, tepeleri, ovaları şimşek hızıyla bir yağız at gibi aşan, bir küheylân gibi kükreyerek ve yürekleri titreterek coşturan, bülbül gibi şakıyan, bir milletin yokoluş, yok ediliş serüvenini benzersiz bir diriliş destanına,

eşsiz bir varoluş türküsüne dönüştüren bir destan adam… DESTANSI BİR KAHRAMAN... sayha sayha geri çekilen, çekilirken bile çekilen onca çileden, onca acıdan, onca ölüm-kalım mücadelesinden sonra İstanbul’un fethedildiği bahar mevsiminde açan çiçeklerden devşireceği hayat iksiriyle ruh üfleyen, hayat bahşeden, merhamet kanatlarını bütün bir insanlık coğrafyasına geren Allah yolunun yolcusu fatihlerin, dervişlerin, pîrlerin, öncülerin ezel-ebed hattında gerçekleşen rüyalarıyla nefes alıp vermekten bir an olsun geri durmayan, 13 MAYIS / 2014


burada estirilen “fırtına”nın bütün dikenlerine katlanan, milletinin, İslâm milletinin yeniden hakkı tutup kaldırabilmesi için, milletinin yaşadığı büzülmeyi, çözülmeyi, varoluş çilesini iliklerine kadar yaşayan, hücrelerine kadar soluyan, ürpertici bir ayaz mevsiminde, ölümcül, öldürücü tipi’nin tam orta yerinde bile gelecek beyaz günlerin, aydınlık, nurlu ve hakîkat güneşine gebe günlerin rüyasını görerek diriliş, oluş ve varoluş çilesini dolduran destansı bir kahraman, başlıbaşına bir destan… HÜZNÜNÜ ÇOĞALTTIKÇA ÇOĞALAN...

kalbi gümbür gümbür “Ya Hak!” diye atan, beyni “Ey Hakîkat!” diye zonk zonk zonklayan, yüreği “Aşk” ateşiyle yanan, yandıkça çağlayana dönüşen, “işte insan, işte kahraman” dedirtecek kadar hakîkat güneşinin sönmemesi için, hakîkat çiçeğinin solmaması için, hakîkat çocuklarının taptaze, kanatlandırıcı yolculuklara çıkabilmeleri için, dünyanın bütün nimetlerini, lezzetlerini elinin tersiyle iterek ilke’lerinin ülkü’lere dönüşmesi, ülkülerinin ülke’sini bulması ve hakîkat medeniyetini kurması kaygısıyla yaşayan,

Haçlı sürülerinin haydut çocuklarının dört bir taraftan çepeçevre kuşattıkları, ölümcül darbeyi vurmalarına ramak kaldıkları bir yokoluş zamanında, tam bir boğulma anında, hüznünü çoğalttıkça çoğalan, gözyaşını akıttıkça rahmet suyuyla yıkanan, masumiyet ikliminden devşirdiği ruhla mahzuniyetini hakîkat ufkunda meyveye durduran, Boğaz Harbi’nin insanın boğaz liflerini bile boğacak kadar kıyamet sahnelerine tanık olduğu bir mahşer anında bile, en ön safta, cephenin en ön sırasında yer almak için can atan şanlı bir asker,

yarının yine burada olması için,

yılmaz bir akıncı gibi

bura’nın yeniden gül bahçesine dönebilmesi

milletin diriliş ve varoluş destanını yazan bir destan adam…

için 14 MAYIS / 2014


tarihin, onur defterine onurla, gururla kaydedeceği destansı bir ağıt… ve tarihe sığmayacak kadar büyük, destansı bir anıt… mayası İslâm’ın ak mayasıyla; hamuru tertemiz, arı-duru, dupduru, arındırıcı, kanatlandırıcı hamuruyla karılan bu milletin, tam da tarihten sürüleceğinin, silineceğinin, çekileceğinin beklendiği bir zaman diliminde, aslâ teslim bayrağı çekmeyeceğini, TARİHE SIĞMAYACAK KADAR BÜYÜK, DESTANSI BİR ANIT... tarihin, onur defterine onurla, gururla kaydedeceği destansı bir ağıt… ve tarihe sığmayacak kadar büyük, destansı bir anıt… mayası İslâm’ın ak mayasıyla; hamuru tertemiz, arı-duru, dupduru, arındırıcı, kanatlandırıcı hamuruyla karılan bu milletin, tam da tarihten sürüleceğinin, silineceğinin, çekileceğinin beklendiği bir zaman diliminde, aslâ teslim bayrağı çekmeyeceğini, ölüme, zamansız ölüme, hakîkatin ölümüne aslâ rıza göstermeyeceğini, hakîkatin özsuyundan kana kana içtiği sürece her hâl ve şartta varolma, varlığını sürdürme iradesi geliştirebileceğini gösteren bir destan... bir insanlık destanı... hakîkatten süt emen hakîkat medeniyetinin kuruluş destanı... EY GENÇ ADAM! SENİN DESTAN-ŞİİR’İN BU YAZDIĞIM... Ey Genç Adam!... Akif için, Akif’in şahsında yazdığım bu destanşiir, görünüşte, Akif’in, her dâim yaşayacak ve yaşatacak destansı şiiri…

ama gerçekte, hakîkat ülkesinin ve hakîkat âşığı çocuklarının destanı: Senin destanın, yazdığım; Senin Varoluş Destanın… peki, böylesi bir “hakîkat ülkesi” misin, Sen, şu ân; böylesi bir hakîkat ülküsü müsün, diye sor, kendine... İNSANLIK SANA GEBE, SEN’SE HAKİKATE... ama aslâ unutma ki, Hakîkati yaşayacak ve yaşatacak bir aşk ve diriliş destanını yine sen yazacaksın; fetih ve varoluş türküsünü sen besteleyeceksin, dün olduğu gibi, yarın da, Sen... hani, Asım’ın nesli diyordu ya, Akif; işte o’sun Sen: Hakîkatin çocuğu, hakîkatli çocuğu: Akif’te varolan, ete kemiğe bürünen, Asım diye dikilen anıtı, Akif diye görünen, hayat sunan ruhu, hakîkat ruhunu bulduğun ve yitirmediğin, yaşadığın ve yaşattığın sürece, insanlık Sana gebe, sen’se Hakîkate… NOT: Yazının sadece “bir cümle”den oluşan bir metin olduğuna dikkatinizi çekmek istedim.

15 MAYIS / 2014


Kapak Dosya

Gençliğin

Adanmışlık Ruhu u Prof. Dr. Kadir ÖZKÖSE

Toplumların geleceği gençlerinin seyrine bağlıdır. Her dava gençlerin omuzları üzerinde yürümek ister. Çünkü enerji onlardadır, hız onlardadır, heyecan onlardadır, umut onlardadır. Gençlik adeta toplumların nabzıdır. Toplumlar gençliğinin his ve fikir dünyâsına göre şekil alır.

16 MAYIS / 2014

G

enç ve yaşlı, kadın ve erkek her kesimin başarı şansı adanmışlık ruhuna bağlıdır. Özellikle de gençlerin aidiyet bilincini kazanması ve adanmışlık ruhuna bürünmesi varlık sebepleridir. Belirsiz adreslere savrulan, enerjisini beklenmeyen yerlere sarfeden ve köhneleşen genç similar bedbaht olurlar. Gençlik, hayallerin, tutkuların ve idealizmin yeşerip geliştiği bir çağdır. Yeniliğe ve ileriye doğru atılımların yapıldığı, hayatın gerçek anlamının peşine düşüldüğü ve kendi kimliğini arayıp bulma çabalarının yoğunlaştığı bir dönemdir. Gençler iyilikseverdir; çünkü kötülükleri tanımamışlardır. Çabuk güvenip çabuk bağlanırlar; çünkü aldatılmamışlardır. Yüksek amaç ve hayalleri vardır; çünkü koşulların sınırlayıcı etkisini öğrenmemişlerdir.1


“Nice peygamberler var ki, kendileriyle beraber birçok Allah dostu çarpıştı da bunlar Allah yolunda başlarına gelenlerden yılmadılar, zaafa düşmediler, boyun eğmediler. Allah sabredenleri sever. Onların sözleri ancak, “Rabbimiz! Bizim günahlarımızı ve işimizdeki taşkınlıklarımızı bağışla ve (yolunda) ayaklarımızı sağlam tut. Kâfir topluma karşı bize yardım et” demekten ibâretti. Allah da onlara hem dünyâ nimetini, hem de âhiretin güzel mükâfatını verdi. Allah güzel davrananları sever. 2 âyet-i kerîmesi örneğinde Kur’ân, peygamberlerle beraber hak yolunda mücadele eden nice Allah dostu bulunduğunu bizlere haber vermektedir. Allah yoluna adanan bu kutlu isimlerden biri de Mus’ab b. Umeyr’dir. Mus’ab b. Umeyr Mekke’nin soylu ve varlıklı bir ailesine mensup olduğu halde gerçek varlığı Hz. Peygamberle (sav) tanıştıktan sonra bulmuştur. Müslüman olduğu için anne ve babası onu hapsettiler, dönmesi için baskılara maruz bıraktılar. Ancak o, davasından vazgeçmedi; yaşadığı debdebe ve şatafatlı hayatı elinin tersiyle itti ve bütün gönlüyle Peygamber Efendimiz’e (sav) bağlandı. Aradığını O’nda buldu, O‘nunla kendisine yeni bir hayat bahşedildiğine şahit oldu. Artık uğrunda nefes tüketilecek, hatta hayat feda edilecek yüce bir davanın mensubuydu. O, Medine’de kaldığı sürece hep kendisi gibi hak ve hakikate sevdalı gönüller aradı, durdu. Sabrını ve

merhametini bütünüyle onlar için harcadı. Kapı kapı dolaştı, kovuldu, azarlandı ama hiçbir zaman pes etmedi. Böylece Medine’de İslam’a gönül verenlerin, Peygamber Efendimiz’e (sav) kucak açanların sayısı hızla çoğaldı. Neticede hicret gerçekleşti. Ardından Bedir ve Uhud savaşları geldi. Mus’ab b. Umeyr hep öndeydi, her iki savaşta da sancaktardı. Uhud’da şehit olup muradına erdi. Savaştan sonra şehitler defnedilirken, Peygamber Efendimiz, yoksul bir kıyafet içindeki Mus’ab’ı yanındakilere göstererek, onun bir zamanlar en güzel elbiseleri giydiğini, en güzel yemekleri yediğini fakat Allah ve Resulü’nün sevgisini her şeye tercih ettiği söyledi. Nitekim Uhud’da şehit düştüğü gün, bu genç için kendisini saracak bir kefen dahi bulunamamıştı. Bedenini hırkasıyla örtmeye çalıştıklarında, başına çekince ayaklarının, ayaklarına çekince başının açıldığını, sonunda başını örttüklerini ayaklarının üstüne de kokulu bir ot demeti konulduğu rivayet edilir. O, sonraları ashap arasında hep bu dünyanın cazibesini terk edip Allah yoluna kendini adamanın sembol ismi olarak hatırlandı.3 Hz. Mus’ab’ı İslâm davasına bu kadar adanmış kılan ana etken âyet-i kerimedeki şu fermandı: “Andolsun ki, Rasûlullah, sizin için, Allâh’a ve âhiret gününe kavuşmayı umanlar ve Allâh’ı çok zikredenler için güzel bir örnektir.”4 O Allah sevgi17 MAYIS / 2014


sini kazanmak için Peygamber Efendimiz’in (sav) yanında olmayı seçti. Onur ve vakarıyla yaşamayı bildi. Hakîkat yolunda sarsılmayan bir îmâna erdi. Dünyânın her türlü şamatasından uzak kalıp Peygamber Efendimiz’in (sav) şu müjdesine mazhar olmaya çalıştı: “Allah çocukça (lâubâlî) davranışları olmayan, hayra yönelip hevâ ve hevesi terk eden vakar sahibi olgun genci sever.”5 Peygamber Efendimiz (sav) sevdiği gençlerin elinden tutup onlara bütün samîmiyetiyle tavsiyelerde bulunurdu. Bir gün Hz. Muâz’ın elinden tutarak: “-Ey Muâz! Vallâhi seni çok seviyorum!” buyurdu. Muâz (ra): “-Anam, babam Sana fedâ olsun ey Allâh’ın Rasûlü! Ben de Sen’i çok seviyorum!”dedi. Daha sonra Fahr-i Kâinat (sav), ona şöyle buyurdu: “-Ey Muâz! Sana her namazın sonunda; Allâh’ım! Sen’i zikretmek, Sana şükretmek ve güzelce kulluk yapabilmek için bana yardım et! Duâsını hiç bırakmamanı tavsiye ediyorum.”6 Peygamber Efendimiz (sav) gençlere neden bu kadar önem veriyor? Neden hep gençlerle beraber olmaya özen gösteriyordu? Çünkü onlar toplumun geleceğiydi. Gençlik bir nimetti. Bu nimetin yerli yerince kullanılmasını istiyordu. Gençlik nimetinin fırsat geçmeden iyi değerlendirilmesini istiyordu. İşte ilgili hadîs-i şeriflerden birinde şöyle buyurulmaktadır: “Beş şey gelmeden önce beş şeyi ganimet bil: İhtiyarlığından önce gençliğini, hastalanmadan önce sıhhatini, fakirliğinden önce zenginliğini, meşgul zamanlarından önce boş vakitlerini ve ölümünden önce hayatını!”7 Toplumların geleceği gençlerinin seyrine bağlıdır. Her dava gençlerin omuzları üzerinde yürümek ister. Çünkü enerji onlardadır, hız onlardadır, heyecan onlardadır, umut onlardadır. Gençlik adeta toplumların nabzıdır. Toplumlar gençliğinin his ve fikir 18 MAYIS / 2014

dünyâsına göre şekil alır. Güçlerini hayır, maneviyat, fedakârlık ve fazilet yolunda sarf eden gençlere sahip toplumlar mutlu yarınlara sahiptir. Güç ve kuvvetlerini nefsaniyete, kaba kuvvete, cehalet ve felaket uğruna sarf eden gençlere mahkûm kalan toplumların akıbetiyse hezimettir. Adanmışlık ruhuna sahip gençliğin anlam dünyasını Üstad Necip Fazıl Kısakürek meşhur gençliğe hitabesinde şöyle dile getirmektedir: Zaman bendedir ve mekan bana emanettir!’’ şuurunda bir gençlik... Devlet ve milletin büyük çaba etmiş yedi asırlık hayatında; ilk iki buçuk asrını aşk, vecd, fetih ve hakîmiyetle süsleyici; üç asrını kaba softa ve ham yobaz elinde kenetleyici; son bir asrını, Allâh’ın Kur’ân’ında ‘’belhüm adal’’ dediği hayvandan aşağı taklitçilere kaptırıcı; en son yarım asrını da işgal ordularının bile yapamayacağı bir cinayetle, Türkü madde planında kurtardıktan sonra, ruh planında helak edici tam dört devre bulunduğunu gören... Bu devreleri yükseltici aşk, çürütücü taklitçilik ve öldürücü küfür diye yaftalayan ve şimdi, evet şimdi... Beşinci devrenin kapısı önünde dimdik bekleyen bir gençlik... Gökleri çökertecek ve yeni kurbağadiliyle bütün ‘’dikey’’ leri ‘’yatay’’ hale getirecek bir nida kopararak ‘’Mukaddes emaneti ne yaptınız?’’ diye meydan yerine çıkacağı günü kollayan bir gençlik... Dininin, dilinin, beyninin, ilminin, ırzının, evinin, kininin, öcünün davacısı bir gençlik... Halka değil Hakk’a inanan, meclisinin duvarında ‘’Hakimiyet Hakk’ndır’’ düsturuna hasret çeken, gerçek adaleti bu inanışta ve hâlis hürriyeti Hakk’a kölelikte bulan bir gençlik... Emekçiye “Benim sana acıdığım ve yardımcı olduğum kadar sen kendine acıyamaz ve yardımcı olamazsın! Ama sen de, zulüm gördüğün iddiasıyla, kendi kendine hakkı ezmekte ve en zalim


patronlardan daha zalim istismarcılara yakanı kaptırmakta başıboş bırakılmazsın!”, kapitaliste ise “Allâh’ın buyruğunu ve Resûl ölçüsünü kalbinin ve kasanın kapısına kazımadıkça, serbest nefes bile alamazsın!” ihtarını edecek... Kökü ezelde ve dalı ebedde bir sistemin, aşkına,vecdine, diyalektiğine, estetiğine, irfanına, idrakına sahip bir gençlik... Bir buçuk asırdır yanıp kavrulan, bunca keşfine ve oyuncağına rağmen buhranını yenemeyen ve kurtuluşunu arayan Batı adamının bulamadığını, Türkün de yine birbuçuk asırdır işte bu hasta Batı adamında bulduğunu sandığı şeyi, o mübarek oluş sırrını çözecek ve her sistem ve mezhep, ortada ne kadar hastalık varsa tedavisinin ve ne kadar cennet hayali varsa hakikatinin İslam’da olduğunu gösterecek ve bu tavırla yurduna, İslâm âlemine, bütün insanlığa numunelik teşkil edecek bir gençlik... “Kim var?” diye seslenilince, sağına ve soluna bakınmadan, fert fert “Ben varım!” cevabını verici, her ferdi “Benim olmadığım yerde kimse yoktur!”duygusuna sahip bir dava ahlakını pırıldatıcı bir gençlik... Can taşıma liyakatini, canların canı uğurunda can vermeyi cana minnet sayacak kadar gözü kara ve o nisbette strateci ve taktik sahibi bir gençlik... Büyük bir tasavvuf adamının benzetişiyle, zifiri karanlıkta, ak sütün içindeki ak kılı farkedecek kadar gözü keskin bir gençlik... Bugün komik üniversitesi, hokkabaz profesörü, yalancı ders kitabı, çıkartma kağıdı şehri, muzahrafat kanalı sokağı, fuhş albümü gazetesi, şaşkına dönmüş ailesi ve daha nesi ve nesi, hâsılı, güya kendisini yetiştirecek bütün cemiyet müesseselerinden aldığı zehirli tesiri üzerinden silkip atacabilecek, kendi öz talim ve terbiyesine, telkin ve temmiyesine memur vasıtalara kadar nefsini koruyabilecek, tek başına onlara karşı durabilecek ve çetinler çetini bu işin destanlık savaşını kazanabilecek bir gençlik... Tek cümleyle, Allâh’ın kâinâtı yüzü suyu hürmetine yarattığı Sevgilisinin âlemleri manto gibi

bürüyen eteğine tutunacak, O’ndan başka hiçbir tutanak, dayanak, sığınak, barınacak tanımayacak ve O’nun düşmanlarını ancak kabur farelerine denk muameleye layık görecek bir gençlik... Bu gençliği karşımda görüyorum. Maya tutması için otuz küsür yıldır, devrimbaz komadanların viski çektiği kamıştan borularla ciğerimden kalemime kan çekerek yırtındığım, kıvrandığım ve zindanlarda çürüdüğüm bu gençlik karşısında, uykusuz, susuz, ekmeksiz, başımı secdeye mıhlayıp, bir ömür Allâh’a hamd etme makamındayım. Genç adam! Bundan böyle senden beklediğim, manevi babanın tabutunu musalla taşına, Anadolu kıtası büyüklüğündeki dava taşını da gediğine koymandır. Surda bir gedik açtık mukaddes mi mukaddes! Ey kahbe rüzgâr, artık ne yandan esersen es!.. Allâh’ın selâmı üzerine olsun! Özetle gençlik asalet ister. Gençlik sahip olunan imkânları yerli yerince kullanmayı gerekli kılar. Bozulmadan, bulanmadan, sarsılmadan, yalpalamadan fıtrata bürünmeyi gerekli kılar. Makalemi bütün çağlara örnek bir genç olarak Peygamber Efendimiz’in (sav) tabiatını yansıtan şu rivayetle sonlandırmak istiyorum: Rasûlullah (sav) Efendimiz’e bir gün: “-Yâ Rasûlâllah! Allah’tan başkasına hiç ibâdet ettiniz mi?” diye soruldu. “-Hayır!” cevabını verdi. “-Hiç içki içtiniz mi?” diye soruldu. “-Hayır! Ben Kitap ve îmânın ne olduğunu bilmezken bile, onların yaptıkları şeylerin küfür olduğunu bilirdim.” buyurdu.8

Dipnotlar:

1- Atalay Yörükoğlu, Gençlik Çağı, 10. Baskı, İstanbul

1998, s. 20. 2- Âl-i İmran, 3/145-147. 3- Buhârî, “Cenâiz”, 27; “Meğâzî”, 17, 26; Müslim, “Cenâiz”, 44. 4- Ahzâb, 33/21. 5- Ahmed b. Hanbel, Müsned, IV, 151. 6- Ebû Davûd, Vitir, 26; Nesâî, Sehv, 60; Tirmizî, Zühd, 30. 7- Buhârî, Rikak, 3; Tirmizî, Zühd, 25. 8- Diyârbekrî, Hamîs, Beyrut, ts., c. I, s. 254-255.

19 MAYIS / 2014


Kapak Dosya

Gönül Gözüyle Gençliğe Bakış:

Sûfîlerin Gençliğe Bakışı ve Tavsiyeleri u Fatih ÇINAR

20 MAYIS / 2014


T

asavvufî sistem, hayâtın bütününü kuşatan bakış açısıyla hangi döneminde olursa olsun insanın Kur’ân ve sünnet çerçevesinde yaşamını anlamlı hâle getirebilmesi için ilkeler ortaya koyan bir yapıya sâhiptir. Sûfîler, çocukluk ve ihtiyarlık dönemlerine dâir uyarılarda bulundukları gibi insan hayâtının en verimli, bununla birlikte kompleks yapısıyla dikkat çeken gençlik dönemi1 üzerinde de önemle durmuşlardır. Aslında onların bu tavrı Kur’ân2 ve sünnetin3 bu konuya/gençliğe verdiği önemden kaynaklanmaktadır. Gençlik konusunda Kur’ân-ı Kerîm’de özellikle Kehf Sûresi’nin ilgili âyetlerinde4 dile getirilen ‘Mağara Dostları/ Arkadaşları’ kıssası tasavvuf ehlinin ilham kaynağı olmuştur. Sûfîler, tevhîd mücâdelesi için canlarını ve mallarını ortaya koyarak pasif bir direniş sergileyen bahtiyar gençlerden bahseden ilgili âyetler üzerinde detaylı bir şekilde durmuşlardır. Örneğin Borlu Ahmed Kuddûsî (ks), Ashâb-ı Kehf’in 309 yıllık uykularının kıymetini ve mânevî ilerlemedeki tesirini şu veciz ifâdelerle dile getirmiştir: Lutf edüb Kuddûsî’ye ver uyku Kehfî’ler gibi Yatdılar üçyüzdokuz yıl oldı sırr-ı acîb5

Düşün Ashâb-ı Kehf’in kelbini al ibret andan kim Cihanın kelblerinden oldı müstesnâ dahi mümtaz6

Eyledin Ashab-ı Kehf’e uyhu ihsan lutf edüb Ver bana hem lutf edip uyhu yanup oldum remad7 Ashâb-ı Kehf kıssası üzerinden gençlere tavsiyelerde bulunan önemli bir isim de Hz. Mevlânâ Celâleddin-i Rûmî’dir. Ona göre gençler, şehvet gibi bedene ait arzu ve isteklere karşı sabırlı olmalıdırlar: ‘Köpek postuna bürünmüş, yani görünüşte hor ve hakir, adı sanı olmayan nice kişiler vardır ki, perde arkasında, Ashâb-ı Kehf’in köpeğine verilen sevgi kadehinden içer dururlar. Oğlum, o kadehi elde etmek için can ver! Nefisle savaşa girişme-

den, başına gelen belâlara sabretmeden hiç üstünlük elde edilebilir mi? Bu sevgi kadehinden içmek için sabretmek, sıkıntılar çekmek, pek dayanılmaz bir mihnet ve meşakkat de sayılmaz. Sen de sabret ve sıkıntılara katlan ki, sabır; ferah ve neşenin anahtarıdır. Dünya pususundan, yâni bedene âit arzu ve isteklerden sabretmeden, acılara katlanmadan, ihtiyatla hareket etmeden hiç kimse kurtulamadı. Çünkü sabır, ihtiyatın eli ayağı gibidir. Sen ihtiyatlı davran da, bu nefsânî istekler otundan yeme! Çünkü bu ot zehirlidir, ihtiyatla hareket etmek, peygamberlerin nûru, peygamberlerin gücü ve kuvvetidir.’8 Hz. Mevlânâ’nın (ks) gençlerle ilgili üzerinde durduğu bir başka konu da dînî hususlara riâyet konusudur. Ona göre dîni yaşamak genç için bir ideal olmalı ve birey gençlik hevesiyle Allâh’ın (cc) emirlerine karşı gelmemelidir: ‘Oğlum, ne Allâh’ın lütfuna mazhar olacağını, ne de kahra uğrayacağını düşünme; sadece onun emirlerine uymayı; nehyettiği, yapma dediği şeylerden de kaçınmayı göz önünde tut!’9 Hz. Mevlânâ (ks), gençlere ağızlarından çıkan sözlere ve arkadaşlarına/dostlarına dikkat etmeleri, başkalarının kusurlarını araştırmamaları, gençliğe güvenip Allâh’ın nimetlerini unutmamaları, başlarına gelen belâ ve musîbetlere sabretmeleri, maddenin esîri olmamaları, kötü alışkınlıklardan uzak durmaları, sûretten hakîkate yönelmeleri ve gönül gıdâsıyla beslenmeleri gibi konularda tavsiyelerde bulunmuştur.10 Hz. Mevlânâ (ks), gençleri bu hareketli ve harâretli dönemlerinde edebi hiçbir zaman ellerinden bırakmamaları konusunda da uyarmıştır. Bu noktada hazret, gençlere neseple övünme, mal ve mülke aldanma, şöhret peşinde koşma ve hiç kimseye tahammül gösterememe gibi hastalıklara karşı dikkatli olmalarını tavsiye etmiştir: ‘Kendimizi kontrol ederek, Cenâb-ı Hak’tan, edebli bir insan olmak husûsunda bizi başarıya ulaştırmasını niyâz edelim. Çünkü edebi olmayan Allâh’ın lûtfundan 21 MAYIS / 2014


mahrum kalır. Edebi olmayan, yalnız kendisine kötülük etmiş olmaz, belki edebsizliği yüzünden bütün dünyâyı ateşe vermiş olur.’11 Gençlerin sıkça karşılaştığı psikolojik bir hâl olan ümitsizliğe düşme konusunu da gündeme getiren Hz. Mevlânâ, yeis hâli başta olmak üzere karşılaşabileceği bütün sorunlara karşı bir gencin sevgi kalkanı ile süslenmesinin en isâbetli yol olduğunu savunmuştur. Ona göre, genç kâlplere Allah sevgisi yerleştirilmeli ve dînî ruh her vesîle ile canlı tutulmalıdır. Çünkü onun ifâdesiyle ‘sevgiden acılar tatlı olur, bulanık sular durulur ve dertler şifâ bulur.’12 Tasavvuf Ehlinin Gençlere Bakışını İfâde Eden İki Önemli Kavram: Fütüvvet Anlayışı ve Ahîlik Teşkilâtı Hz. Mevlânâ, Muhyiddin İbnü’l-Arabî (ks), Evhadüddîn-i Kirmânî (ks) ve Şeyh Nasîrüddin Mahmûd el-Hoyî/Ahî Evran (ks) gibi büyük sûfîlerin de şekillenmelerine katkı sağladıkları gençlerle ilgili, tasavvuf ehlinin izlerini taşıyan iki önemli kavramdan ilki ‘fütüvvet’ kavramıdır.13 Arapçada ‘genç, delikanlı, cömert ve yiğit’ gibi anlamlara gelen bu anlayışın temelinde kişinin kendisini değil toplumu 22 MAYIS / 2014

düşünmesi, halkın dertleriyle dertlenmesi ve nefsi için istediği şeylerin daha fazlasını başkaları için istemesi gâyesi yatmaktadır.14 Bu düşüncede dilenmeden uzak durma, yoksulu sevme, kimseye düşman olmama, kimseden bir şey beklememe ve insaf sâhibi olma esastır. Sûfîlerin olgun bir insan/ insan-ı kâmil olmak için yerine getirilmesini şart gördükleri bu hususları yazılı ve uygulamalı olarak insanımıza kazandıran fütüvvet anlayışı aynı zamanda iktisâdî yönü olan bir teşkilattır.15 Onun bu yönünü daha çok ‘Ahîlik’ şekline bürünen yapıda gözlemlemekteyiz. Gençlerin enerji ve heyecanlarını hayra çevirerek ömür boyu kazandıkları bu güzellikleri sürdürebilmeleri için oluşturulan ahîlik kurumu da, tasavvuf kültürünün dünyâ-âhiret dengesini gözler önüne seren en önemli teşkilâtıdır. Çünkü bu teşkilat sâyesinde gençler nefs terbiyesi, ibâdet, Allah ve Resûlü’nün sevgisi, insana hizmet ve merhamet eğitimi gibi konularda beceri sahibi oldukları gibi kimsenin eline bakmadan dünyâlık geçimlerini temin edebilecek ve iktisâdî hayâtın canlanmasına vesîle olacak meslekleri de kazanmış olmaktadırlar.16 Tasavvuf ehlinin hamurunu mayaladığı bu kurumlardaki en temel amaç özellikle gençlerin hayâta sımsıkı tutunmalarını sağlamak ve dünyââhiret dengesini Kur’ân ve sünnet çerçevesinde şekillendirerek onların hayatlarını anlamlı kılmalarını sağlamaktır. Bunun için sûfîler, gençlerin maddî ve mânevî değerleri dengeli bir şekilde götürmeleri gerektiğini ifâde etmişlerdir. Onlar bu düşünceyle bir gencin fütüvvet ve ahî teşkilatlarına üye olabilmesi için hizmeti şiar edinmesini, insan sevgisiyle dolu olmasını, samîmî ve içten olmasını, kibir ve bencillikten uzak durmasını, kanaatkâr olmasını, dürüstlük ve merhametle hareket etmesini şart koşmuşlardır.17 Fütüvvet ve ahîlik teşkilatlarıyla ıslah etmek için gençleri hedef kitle olarak belirleyen tasavvuf ehli, onların dünyevî hırslar peşinde heder olup gitmelerinin önüne geçmeyi amaçlamıştır. Sûfîlerin bu


bakış açısı gençlik nimetine verdikleri değerden kaynaklanmaktadır. Onlar hiçbir zaman gençlerin dünyâ ve âhiret dengesini bozacak girdaplara düşmesine müsaade etmemişler, gençlerin meslek edinmeleri ve ebedî hayatlarını kazanmaları için ellerinden geleni yapmışlardır. Günümüzde alkol, uyuşturucu ve esrar gibi kötü alışkanlıkların, kötü arkadaş ve dünyevî birçok nimetin aklı baştan alan câzibesi içerisinde kıvranan ve enerjisini boş hedefler uğruna hebâ eden gençlere sûfîlerin Kur’ân ve sünnet süzgecinden geçirerek yaptıkları tavsiyeler, günümüzde de önemini/kıymetini sürdürmektedir. Madde ve mânâdan oluşan insanın her iki yönüne de seslenerek nefsin boyunduruğundan onları kurtarmayı ve gençliği gerçek mânâda özgürlüğüne kavuşturmayı amaçlayan bu tavsiyelerden günümüz gençliği de nasiptar olmalıdır. Yoksa sâdece maddeyi hedef alan, televizyon, bilgisayar ve interneti önemseyen, bencil ve cimri olan ama ve ideali olmayan gençlerle karşılaşmamız kaçınılmazdır. Bu noktada gençleri dünyevî ve uhrevî hedeflere sâlimen kavuşturacak yegâne sistemin/ metodun Kur’ân ve sünnetin öngördüğü ilkelerle hayâtı bezemeyi amaçlayan tasavvufî sistem ve onun öncülüğünde belirlenen fütüvvet ve ahîlik teşkilatları olduğu unutulmamalıdır. Bu kurumların ana gâyelerinden sapmadan günümüz şartlarına uygun bir şekilde güncellenmesi ise artık bir zarûret hâline gelmiştir. Sözlerimizi Hz. Mevlânâ’nın (ks) ideal genç modelini dile getirdiği şu satırlarla sonlandırmak istiyoruz: ‘Ne mutlu o kişiye ki gençlik çağını ganîmet bilir de borcunu öder. Kudretli olduğu günlerde, sıhhatli ve kuvvetli bulunduğu zamanlarda bu işi başarır. Çünkü gençlik çağı yemyeşil, terütâze bir bahçe gibi esirgemeksizin meyveler verir. Genç adamın kuvvet ve şehvet çeşmeleri akıp durur. Bedenin zemînini onlarla yeşertir. Gençlik; ma’mur, tavanı adamakıllı yüksek, dört duvarı sapasağlam bir eve benzer. Ne mutlu o kişiye ki ihtiyarlık günleri gelip çatmadan, boynunu liften yapılmış iple bağ-

lamadan, toprak çoraklaşıp akmadan, kaymadan işini başarmıştır. Çünkü çorak yerden güzel nebâtât aslâ yetişmez.’ 18 Dipnotlar:

1- Atalay Yörükoğlu, Gençlik Çağı, Ruh Sağlığı, Eğitimi

ve Ruhsal Sorunları, Ankara 1985, 72-74. 2- Örneğin bkz., İlhami Günay, ‘Kur’ân-ı Kerîm’de Gençlerin Bedenî-Harekî Gelişimi ve Eğitimi’, International Journal of Social Science Volume 1 Issue 1, Winter 2008, s. 67-79; Mustafa Şentürk; ‘Kur’ân’da Bir Pasif Direniş Öyküsü: Ashâb-ı Kehf’, Gümüşhane Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, c: II , sayı: 3, s. 224-237. 3- Örnek olarak bkz., Hayati Hökelekli, ‘Hz. Peygamber’in (sav) Çocuk ve Gençlere Yaklaşımı’, Hz. Muhammed (s.a.v.) ve Gençlik Kutlu Doğum Haftası, Ankara 1995, TDV Yay., s. 52 vd; Sabri Akpolat, ‘Peygamberimiz ve Gençlik’, Hz. Peygamber ve İnsan Sevgisi (I. Kutlu Doğum Sempozyumu Bildirileri), Şanlıurfa 2007, s.197-206. 4-Kehf 18/10-31. 5-Şeyh Ahmed Kuddûsî, Kuddûsî Divanı, Hazırlayan: Fehmi Kuyumcu, Ankara 1982, Gaye Matbaacılık, Şiir no:91, beyit no:13, sayfa no:132.

6-Kuddûsî,

Kuddûsî Divanı, şiir no:376, beyit no:3, sayfa no: 299. 7-Kuddûsî, Kuddûsî Divanı, şiir no:212, beyit no:6, sayfa no: 199. Geniş bilgi için bkz., Mustafa Ünver, ‘Borlu Kâdirî Şeyhi Ahmed Kuddûsî (1769-1849) ve Şiirlerinde Kur’ân-ı Kerîm’e Yaptığı Atıflar’, Omü İlahiyat Fakültesi Dergisi, Samsun 2003, Sayı: 16, s. 129184. 8- Şefik Can, Konularına Göre Açıklamalı Mesnevî Tercümesi, İstanbul 2004, c. III, s. 27 (beyt: 210-214). 9- Can, Konularına Göre Açıklamalı Mesnevî Tercümesi, c. VI, s. 455 (beyt: 1479). 10- Bu konuda geniş bilgi için bkz. Ramazan Muslu, ‘Yoldaki Dikenleri Sökmek: Mevlana ve Gençlik’, Uluslararası Mevlâna ve Mevlevîlik Sempozyumu, Bildiriler II, Şanlıurfa 2007, s.83-92. 11- Mevlâna Celâleddin, Mesnevî, Çeviren: Veled İzbudak, Gözden Geçiren: Abdulbaki Gölpınarlı, MEB Yay., İstanbul 1990, Çeviren: Şefik Can, Ötüken Neşriyat, İstanbul 1997, c.I, s.78-79. 12- Mevlana, Mesnevî, c.II, s.1529-1531. Bu konuda geniş bilgi için bkz., Mehmet Necmettin Bardakçı, ‘Mevlânâ Perspektifinden Gençlik Problemleri ve Çözüm Yolları’, Tasavvuf İlmî ve Akademik Araştırma Dergisi, Ankara 2005, Yıl: VI, Sayı: 14, s. 267-283. 13- Ziya Kazıcı, ‘Ahilik’, DİA, c.I, İstanbul 1988, s. 540-541. 14- Vahit Göktaş, ‘Tasavvufi Terbiye’nin Günümüz Din Eğitim-Öğretimine Sunabileceği İmkânlar’, Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, Sayı: 52/2, Ankara 2011, s. 152 vd. 15- Sülemi, Tasavvufta Fütüvvet, Çeviren: Süleyman Ateş, AÜİF Yay., Ankara 1977, s.7-94; İbrahim Aslanoğlu, ‘Fütüvvetnameler ve Bir Fütüvvetname’, I. Ahi Evranı-ı Velî ve Ahilik Araştırmaları Sempozyumu, Kırşehir, 12-13 Ekim, 2004. s.101-118. 16- Neşet Çağatay, Bir Türk Kurumu Olan Ahilik, Ankara, 1989, s.90-93; Mikail Bayram, Ahi Evren ve Ahi Teşkilatının Kuruluşu, Konya 1991, s.133-135; M. Saffet Sarıkaya, XIII-XVI. Asırlardaki Anadolu’da Fütüvvetnâmelere Göre Dinî İnanç Motifleri, (Basılmamış Doktora Tezi) Erzurum 1993, s.46-49. 17- Fahri Solak, Ahilik, Kuruluşu, İlkeleri ve Fonksiyonları, İstanbul Ticaret Odası Yay., İstanbul 2009, s.1-23. Ahilikte şeyhin elinden yedi kez kuşak bağlama ve açma uygulamasının anlamı şöyledir: - Cimrilik ve tamah kapısını bağlayıp cömertlik kapısını açmak. - Zulmetme kapısını bağlayıp iyilik kapısını açmak. - Hırs kapısını bağlayıp kanaat kapısını açmak. - Lezzet kapısını bağlayıp riyâzet (nefsini kırma) kapısını açmak. - Halktan bir şey umma kapısını bağlayıp sadece Hak’tan bekleme kapısını açmak. – Saçmalıklar söyleme kapısını bağlayıp Allâh’ı anıp tatlı konuşma kapısını açmak. - Şeytanca işler kapısını bağlayıp ilâhî işler kapısını açmak. Güçlü M., Şanal M., ‘Bir Toplumsallaştırma Aracı Olarak Ahilik’, Erciyes Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, 2007/2, s.379-391. 18- Mevlana, Mesnevî, c.II, s.1215-1221.

23 MAYIS / 2014


Kapak Dosya

Altın

Tavsiyeler

Gençlere u Şaban ÖZDEMİR (NPGRUP)

P

rof. Dr. Nevzat Tarhan hayâtın baharında olan, henüz daha yeni yeni hayâta atılma gayretindeki gençlere en büyük hazîneyi sunuyor.

Onlara yaşamlarının her ânında fayda sağlayacak altın değerinde tavsiyelerde bulunuyor. ‘Kendini önemsiyorsan, kendi kendine yardım etmek istiyorsan, hem mutlu, hem başarılı hem güçlü, hem de onurlu ve özgür olmak istiyorsan, deneme-sınama ile vakit kaybetmemek ve başkalarının tecrübelerinden faydalanmak istiyorsan,

Tarhan; İLK TAVSİYEM KENDİNİ DOĞRU TANIMAYI BİLMENDİR Bir şehirde yol bulmaya çalışıyorsun, harita üzerinde nerede olduğunu bilmezsen nereye gideceğini de bilemezsin. Aynı şekilde kendini doğru tanımazsan sonraki vereceğin kararlar amacına hizmet etmez. Hayat sokakların arasında geçer ve rastlantılar yaşamını yönlendirir.

özetle yaşam koçluğunu önemsiyorsan bu yazı di-

Kendini tanıyan insan güçlü yönlerini, zayıf

zisinde vereceğim öğütleri beş duyun, aklın, kâlbin

yönlerini, imkânlarını, yeteneklerini, fırsatları ve teh-

ve rûhunla dinle’ diyor Tarhan…

ditleri doğru değerlendirir. Kendini gözlemleyebil-

Üsküdar Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Nevzat Tarhan gençlere ‘hayâta kendini iyi tanımayla başlamalısın’ diyor. 24 MAYIS / 2014

mek ve doğru analiz edebilmek bir beceridir, yetenek değildir, öğrenilmesi gerekir.


HEDEF PİRAMİDİN OLSUN En tepeye senin için en önemli hedef ve öncelikli konu ne ise onu koymalısın. Önceliklerini önem sırasına göre dizmelisin ve vereceğin kararlarda bu öncelikleri hep test etmelisin. Hedefe giderken önüne çıkan çeldiriciler, baştan çıkarıcılar ve zevk tuzaklarına düşmemek için beyninde bu dosyayı hep açık tutmalısın. Beynimiz kendi kendini programlayacak şekilde yaratılmıştır. Arabaya bindiğimizde şoför isek nereye gideceğini yola çıkmadan önce düşünür, planlar, daha sonra başka şeyler düşünürüz. Düşünürken otomatik pilota bağlanmış beynimiz bizi istediğimiz yere götürür. Başlangıçta beynini doğru programlayanlar kısa ve uzun vâdeli hedeflerini ve yaşam amaçlarını belirlemiş insanlardır. Böyle insanlar olayları yönlendirir. Amacı olmayan insanları olaylar yönlendirir. En tepedeki hedefler soyut hedefler olmalı: Nasıl bir insan olmak istiyorsun, mezar taşına ne yazılmasını istiyorsun?

olabilir. Amacına hizmet eden ayrıntı hatâ yapmanı engelleyip doğru karar vermene sebep olur. Yol haritanı çizerken, eylem planını yaparken rol modellerin olsun ama yine de kendin olmayı unutma. Yol haritanı çizerken arı gibi her çiçekten bir şeyler almayı başarmalısın. Âilen, sosyal çevren, öğretmenlerin, dînî ve kültürel kanaat önderlerin beslendiğin kaynaklar olmalı. TUTKULU PROJEN OLSUN

GELECEĞİNİ PLANLA Prof. Dr. Nevzat Tarhan gençlere yönelik tavsiyeler dizisinin ikincisinde ‘tutkulu projen olsun ve başarı için zorluklara tahammül et’ diyor. Her gencin bir yol haritası olması gerektiğine dikkat çeken Tarhan başarı için de zorluklara tahammülün şart olduğunu ifâde ediyor. Hedef belirlemenin ardından hayat yolunda yol haritan olmalı. Yol haritanı yaparken ayrıntı tuzaklarına dikkat et. Başarı da ayrıntıda, şeytan da ayrıntıda… Amacına hizmet etmeyen ayrıntı kötücül

İnsanı motive eden, harekete geçiren en önemli şey gerçekçi tutkulu projelerin olmasıdır. Ümîdi ayakta tutmak, uğrunda yaşamaya değer somut ve soyut projelerle mümkündür. Özgüveni artırmak ideallerle şekillenir. İdealist, aktivist ve realist dengeyi ancak böyle sağlarsın. BAŞARI İÇİN ZORLUKLARA TAHAMMÜL ET İngilizcede “No pain no gain” diye bir söz vardır. Çile yoksa kazanç yok diye çevirebiliriz. Bizdeki

Beynimiz kendi kendini programlayacak şekilde yaratılmıştır. Arabaya bindiğimizde şoför isek nereye gideceğini yola çıkmadan önce düşünür, planlar, daha sonra başka şeyler düşünürüz. Düşünürken otomatik pilota bağlanmış beynimiz bizi istediğimiz yere götürür. Başlangıçta beynini doğru programlayanlar kısa ve uzun vâdeli hedeflerini ve yaşam amaçlarını belirlemiş insanlardır. Böyle insanlar olayları yönlendirir. 25 MAYIS / 2014


“Zahmetsiz rahmet olmaz” sözüne denk bir kavram. Hayâtın mükâfâtı zorluklara tahammül edenlere veriliyor. Başı dik dolaşmak ve onurlu yaşamak istiyorsan emeğinle kazanmaya çalışmalısın. DUYGUSAL OKUR-YAZAR OL ETİK DEĞERLERİN OLSUN Prof. Dr. Nevzat Tarhan gençlere rehber olacak yazı dizisinin 3üncü bölümünde etik değerlere vurgu yapıyor. Bu bölümde gençlerden duygusal okur-yazar olmalarını isteyen Tarhan, duyguları altı boyutlu düşünmeleri ve etik değerlerinin de olması gerekliliğine dikkatleri çekiyor. Altın tavsiyelerini Tarhan şöyle sürdürüyor; DUYGUSAL OKUR-YAZAR OL Duyguların bilimsel bir kategori olduğu sinirbilim çalışmalarınca kanıtlandı. İletişim psikolojisinde değişen paradigmalara göre iletişimin % 70-80i sözel olmayan iletişim. Ses tonu, eşik altı vurgular, bakışlar, mimik ve jestler gibi yollar duygusal veri aktarımı yaparak diğer insanlarla etkileşim oluşturuyor.

İletişimin yüzde 20-30’u informatif iletişim yâni aktarılan sözler ve anlamlarla ilgilidir. Otizmin sebebi beyinde duygusal okur-yazarlığın gelişmemesidir. Empatik iletişim duygusal okur-yazarlık demektir. Sosyal duygular, iknâ ve etkileme gücü duygusal okuryazarlığın gelişmesi ile ilgilidir. İnsan beyninde telsiz internet gibi çalışan ‘ayna nöronlar’ güçlü duyguları algılayan sinir hücreleridir. İnsan beyin hücreleri küçük bir jenaratör gibi çalışıp elektrik üretirken dalga fonksiyonu ile evrensel akışa duygu ve düşünce frekansları da sunuyor. Nörofelsefe, nöroteoleji, nöroekonomi, nöropazarlama artık bilimin menzilindeki konular. 2002 ekonomi nobel ödülünü bir psikolog aldı. Konusu kriz yönetiminde psikolojik etkenlerdi. Duyguların ekonomiyi etkilediğinin bilimsel olarak gösterildiği bir çağda yaşıyoruz. ‘Her şey akıldır’ paradigması artık değişti. DUYGULARI ALTI BOYUTLU DÜŞÜN Duygusal farkındalık geliştirmek hiç kolay değildir. Bir konuya öfkelendiyseniz sizi öfkelendiren fikre ihtiyâcınız var demektir. Duyguları zekîce analiz ettikten sonra yönetmesi çok kolaydır. Altı boyutlu düşünerek duyguları yönetebilirsin. Ön-arka, sağ-sol, yukarı-aşağı boyutları ile düşün. Gelecek-geçmiş, güçlü yön- zayıf yön, fırsatlar ve tehditleri iyi analiz edip hangi yöne yöneleceğine karar verebilirsin. ETİK DEĞERLERİN OLSUN Samîmi, içten, açık ve doğal ol. İnsanları sev, onlara değer ver. Dürüst, çalışkan, sözünün eri ol. Âdil ve paylaşımcı ol. Çıkarcı olmak mı kârlıdır, erdemli olmak mı kârlıdır düşün. Kısa vâdede çıkarcı olanlar kârlı iken orta ve uzun vâdede erdemli olanlar hep kazanır. İyi-kötü savaşlarında kötüler başlangıçta yenerler. İyiler hep sonuçta kazanırlar.

26 MAYIS / 2014


POPÜLER KÜLTÜR SENİ YÖNETMESİN! Dizinin 4üncü bölümünde Tarhan zenginliği yüceltirken dikkat etmeyi tavsiye ediyor. ‘Estetik değerlerin olsun ancak popüler kültürün esâretine girme, o seni yönetmesin’ diyor. ZENGİNLİĞİ YÜCELTİRKEN DİKKAT ET Mevlânâ “Elinde olsun ama gönlünde olmasın” diyor. Çok şeye sâhip ol ama onlar sana sâhip olmasın. Paranın amaç değil araç olduğunu unutmuyorsan zenginlik, varlık, şöhret, makam sana hizmet eder. Geçici zevkleri ve zenginlikleri gönlünde başköşeye oturtursan onlar seni yönetmeye başlar. Çoğa sâhip olan değil sâhip olduklarının kıymetini bilen zengindir. Gerçek zenginlik kalıcı olan zenginliktir. Sosyolojik ve psikolojik sermâyen için kârlı ticâret yapmak da zenginliğin bir türüdür. Somut ve soyut iki alanda da zenginleşmen en akıllı ve faydalı zenginliktir. ESTETİK DEĞERLERİN OLSUN İnsanlarda genetik bir eğilim olarak mükemmeli ve güzeli sevmek vardır. İnsanın var oluş amaçlarından birisi de dünyâyı güzel ve yaşanılır yapmaktır. Estetik değerlerin en büyük düşmanı abartıdır. Abartı makyaj, rüküş kıyâfet dikkati çeker ama estetik değildir. Estetik anlayışın konuma uygunlukla paralel olmalıdır. POPÜLER KÜLTÜR SENİ YÖNETMESİN Kendi kültürel kimliğini koruyarak modernleşenler kendi kişiliklerini koruyarak gelişenler gibidirler. Kimliğini ve kişiliğini koruyanlar asimile edilemezler. Kendi dilini önemseyenler kültürlerini korumada daha başarılıdırlar. Millî hedefleri olan, târihini bilen ve kültürünü koruyan toplumlar idealleri olan, kişilikli, geçmişi ile barışık bireylerden oluşur. Değiş ama başkalaşma. İNSANLARA GÜVEN AMA… Prof. Dr. Nevzat Tarhan gençlere yönelik tavsiyeler dizisinin 5inci bölümünde yenilikçi olmaya,

güçlü belleğin şifresine, özgür olmaya ve insanlara güvene vurgu yapıyor. Tarhan insanlara güven ama… Diyor ve ekliyor… YENİLİKÇİ OL Yenilikçi olmak çok önemlidir. Yeni deneyimlere açık kişilerin daha şanslı oldukları bilimsel araştırmalarda doğrulanıyor. Risk almaktan korkmak gelişmeyi engeller. Doğru hareket etmek ve hatâ yapmamak arasında dengeyi kurmak gerekir. Doğruyu yapmak için risk almak hatâ yapmamak için risk almaktan daha etik, daha değerli ve önemlidir. Yeni ve farklı şeyler yapmak sağlam gerekçelere dayanmaktadır. Yenilikçi ol ama mâcerâcı olma. Yeni şeyler yapmaktan korkanlar hiçbir şey yapmama hatâsını işlerler ve ilerleyemezler, düşünceyi geliştiremezler. Sonuçta geçmişin kölesi olup kalırlar. GÜÇLÜ BELLEĞİN ŞİFRESİNİ BİL Hâfızanın altı bekçisini kullanmak gerekir. 5 N, 1 K “Kim, ne, nerede, ne zaman, nasıl, niçin” sorularını sorarak yapılan zihinsel egzersizler güçlü belleğin şifresidir. Kazanımlarımızın hazmedilmesini ve kalıcılaşmasını sağlarlar.

27 MAYIS / 2014


çalışmaları ruh ve beden sağlığı için sosyal temâsı artırmanın önemini ortaya çıkardı. Doğu kültüründe hâlen devâm eden yardımlaşma, paylaşma, infak gibi değerleri yaşat, öncelikle yakın akrabaları gör ve gözet. Sosyal sorumluluk projelerin olsun.

ÖZGÜR OL, İNSANLARA GÜVEN AMA… İlk zaferin kendi ayartıcı, baştan çıkarıcı arzularına karşı kazanılan zafer olsun. Gerçek özgürlük arzularında özgür olmaktır. Arzularını, zevklerini tatmin amacı peşinde koşmak psikolojinin eski paradigması idi. Duvarları yık, zincirleri kır derken zevklerinin kölesi olma. Yelkenli gemi gibi değil buharlı gemi gibi ol. Başkası seni yönlendirmesin, kendi gücün önceliğin olmasın. Neyzen’in dediği gibi “Kalkın ey ehl-i vatan dedik kalktık, bir baktık ki kalktığımız yere başkası oturmuş.” İnsanlara güven ama kendini kullandırtma. Güven kural, güvensizlik istisnâ olsun. Dostlarınla her şeyini paylaş düşmanlarınla sadece hukûku paylaş. İyiliğe iyilikle karşılık ver, kötülüğe iyilik yapma onu beslemiş olursun ama kötüye karşı dahi haksızlık yapma, yanlışı yanlışla düzeltmesin. TEK RAKÎBİN KENDİN OLSUN! Prof. Dr. Nevzat Tarhan gençlere yönelik altın tavsiyelerini sürdürüyor. Bu bölümünde Tarhan gençlere ‘sosyal sermâyeni biriktir, tek rakibin kendin olsun, cesur ve özgüven sâhibi ol’ diyor. SOSYAL SERMÂYENİ BİRİKTİR Batı sosyal duyguları yeni keşfetti. Empatiden, vererek mutlu olmaktan söz ediyorlar. Sosyal beyin 28 MAYIS / 2014

Aldıklarımız değil verdiklerimiz bizi yüceltir, alabilmek için değil verebilmek için çalışan sosyal sermâyesini artırır. Başarı alabilmekte değil verebilmektedir. Yardımlaşma sevgi dillerinden birisidir, davranışsal sevgidir. Sözde değil özde sevgidir. Yardım etmek sevmenin davranışıdır. İyi kâlpli olmak mükemmel olmaktan daha önemlidir. Sosyal güvenin artması için çok çalış, insanlara dostça davran, iyi dinleyici ol, sözünde dur. Başarı yakın çevrenin güveni ile doğru orantılıdır. İNSANIN TEK RAKÎBİ KENDİSİDİR, CESUR VE ÖZGÜVEN SAHİBİ OL Başarı tepesine eller cepte çıkılmaz, başarı tepesine çiçekli yollardan gidilmez. Huzur ve mutluluğun bir bedeli vardır. O bedel de cesârettir. Doğrular adına riske girebilmektir. İnsanı güzel ve sevimli yapan şey fiziksel görünümü değil özgüvenidir. Cesâret tehlikeye atılmak değildir, tehlike karşısında akıl ve zekâyı kullanmaktır. Kalıcı başarı; deneme isteği, cesur olma, doğrulara bağlılık ve gerçekçi özgüven ile ortaya çıkar. Rüzgârlar ne kadar şiddetli ise ağaçlar o kadar güçlü olur. Engeller insanı durdurmak için değil güçlendirmek için vardır. Başarı yolunda fırtınalara fırsat vermelisin. Başarısızlık yoktur sonuçlar vardır. Uçurtmaları uçurtan rüzgârın gücü değildir. Uçurtmayı uçurtan yükseklerde iken uçurtmanın o güce karşı koyma kapasitesidir. Kaybetme riskini göze almayan kazanamaz.


Kapak Dosya

Gençlerin Sorumlulukları ve Hakları u Psikolog Mehmet DİNÇ

G

ençler ve genç olmayanlar arasında bir farklılık ve belki bir çatışma târih boyunca olagelmiştir. Genç olmayanlar gençleri bel-

li kalıp sebeplerden dolayı suçlamış, belki küçük görmüş; gençler ise genç olmayanların kendilerini anlamadıklarını iddia edip başka bâzı sebeplerle genç olmayanları suçlamışlardır. Kuşak farkı ya da kuşak çatışması denilen şey esâsında tam da gençlerle genç olmayanlar arasında ağırlıklı olarak gerçekleşen bir şeydir. Bununla berâber bu fark ya da bu çatışma târih boyunca belki hiçbir dönem bu kadar fazla olmamış ve bu kadar şiddetli geçmemiştir. Bugün geldiğimiz noktada genç olmayanların hayâta, olaylara ve insanlara bakışı ile gençlerin hayâta, olaylara ve insanlara bakışı farklı diyemiyoruz. Çünkü aynı noktaya farklı yerlerden bakmıyorlar, tamâmen başka yerlere baktıklarından

30 MAYIS / 2014

başka şeyler görüyorlar. Gençler ve genç olmayanlar arasındaki bu ilişkiye dâir yazılabilecek çok şey var. ‘Genç kimdir, genç olmayan kimdir?’ sorusundan başlayarak hayâtı anlama ve anlamlandırmaya kadar gidecek çok sayıda konunun bu çerçevede ele alınması, değerlendirilmesi lâzımdır ancak bu yazıda bütün bunlardan ziyâde gençler ve genç olmayanlar arasındaki en büyük ihtilaf mevzûu olan, gençlerin sorumlulukları ve hakları üzerinde durulacaktır. Yaşadığımız dünyâda gençler haklarından her fırsatta söz etmekte ancak sorumluluk alma ve aldıkları sorumlulukları yerine getirme noktasında sıkıntılar yaşamaktadırlar. Bu durum özellikle erken gençlik/ergenlik döneminde daha büyük sıkıntılar ortaya çıkarmaktadır. Şöyle ki erken gençlik/ ergenlik dönemindeki birey yetişkinlerin haklarına


sâhip olmak istemekte, bunun mücâdelesini vermektedir. Bununla berâber, çocukların sorumsuzluklarına sâhip olma yâni hiçbir şekilde kendilerini bağlayacak bir sorumluluk almama gayreti içerisindedirler. Hiç şüphesiz gerçek hayatta hiçbir karşılığı olmayan bu beklenti ve talep hem gençleri hem de onların yakın çevresindeki insanları zora sokmakta, hayâtın içerisinde doğal olarak mevcut olan sıkıntıları içinden çıkılmaz problemler hâline getirmektedir. Hâlbuki ideal olan sorumluluk taşıyıp o sorumlulukları yerine getirmenin sonucu olarak haklara sâhip olmaktır. Yâni haklar hak edilmelidir. Bu nedenle haklardan önce gençlerde sorumluluk üzerinde durmakta fayda var. Sorumluluk hayâtın doğasında olan bir kavramdır. İnsan yaşıyorsa sorumluluk taşıyordur. Önce Yaradan’ına, sonra kendine, sonra yakınlarına, sonra bütün insanlara, sonra bütün canlılara, sonra bütün dünyâya karşı sorumludur. Esâsında kendine ve herkese karşı sorumluluğunu yerine getirmiş olsa Yaradan’ına karşı da sorumluluğunu yerine getirmiş olur. Kendine karşı sorumluluğunu bedenine, rûhuna, kâlbine ve aklına karşı sorumluluklar olarak sınıflandırabiliriz. Bu doğrultuda kişinin bedenine

karşı sorumluluklarını yerine getirmiş olabilmesi için bedeninin, rûhunun, kâlbinin ve aklının ihtiyaçlarını karşılaması gerekmektedir. Bütün bu ihtiyaçlar kişiye göre değişir, dolayısıyla herkes için bütün ayrıntılarıyla tanımlı detay ihtiyaçlar yoktur. Herkesin kendine göre içini dolduracağı temel çerçeveler vardır. Yakınlarına, insanlara, bütün canlılara ve bütün dünyâya karşı sorumluluğu öncelikle zarar vermemektir. Genç hem maddî, hem mânevî anlamda hiçbir şekilde hiçkimseye ve hiçbir şeye zarar vermemeye çalışacaktır. Sonrasında ise faydalı olmak geliyor. Yakınlarına, insanlara, bütün canlılara, bütün dünyâya karşı sorumluluğu elinden geldiğince, gücünün yettiğince; yetenekleri ve kâbiliyetleri doğrultusunda faydalı olmaya çalışmaktır. Bu sorumluluklar her ne kadar kısaca ve kolaylıkla özetlenebiliyor olsa da bunları gerçek hayatta yerine getirmek oldukça zor bir süreçtir. Bu zorlu süreç için de gençlerin mümkünse erken çocukluklarından itibâren üç süreci geçirmiş olmalarında fayda vardır. Bu üç süreç doğumdan itibâren başlar, ölene kadar devâm eder. Bu üç süreç aynel yakîn, ilmel yakîn, hakkal yakindîr. Bir başka ifâde ile görerek öğrenme, bilerek öğrenme, yaparak öğrenmedir. Her ne kadar her süreçte diğerlerinin de yer 31 MAYIS / 2014


alması mümkün ise de gelişime paralel kalıcı etki anlamında bu sıraya göre ağırlık verilmesinin faydası vardır. Buna göre sorumluluk kazanmada 0-7 yaş arasında aynel yakîn hâkimdir. Yetişkinler kendilerine ve diğerlerine karşı sorumluluklarını yerine getirecekler, çocuklar da sorumlulukların icrâsına şâhit olarak zihinlerinde sorumluluk ve sorumluluğu icrâ kalıpları geliştireceklerdir. 7-14 yaş arasında ilmel yakîn hâkimdir. Yâni çevresindeki yetişkinlerin sorumluluklarını yerine getirdiklerini gören çocuklara sorumluluğun ne olduğu, neleri kapsadığı, nasıl gerçekleştiği bilgi olarak verilmelidir. 14 yaşından sonra ise hakkal yakîn dönemi başlar ve bitmez. Yâni artık birey sorumluluk almalı ve bu sorumlulukları bizâtihî yaparak öğrenmelidir. Herhangi bir şekilde bu süreçlerin sekteye uğraması sorumluluğun bireyde yerleşmemesini berâberinde getirebilir. Yâni çocukluk döneminden itibâren yakınlarının sorumlu davranışlarına şâhit olmamış bir birey ya da çocukluk döneminde sorumluluk hakkında detaylı bilgi verilmemiş bir birey veya sorumluluk alması gereken dönemlerde sorumluluk verilmemiş, sorumluluk alması teşvik edilmemiş, sorumluluk alma imkânı/alanı oluşturulmamış bir birey, sorumluluk bilincine sâhip olma ve onu yaşama konusunda kendiyle ve çevresiyle sorunlar yaşayabilir. Bunun olmaması için erken yaşlardan itibâren sorumluluk üzerinde durulmalı, sorumluluğu uzun süreli bir eğitim süreci olarak değerlendirmelidir. Yoksa kimse bir anda, yaşını başını aldı diye, daha önce hiç sorumluluk sürecinde olmamışken sorumluluk sâhibi olmaz. Sorumluluk meselesi hâllolduktan sonra haklar meselesi daha kolay bir hâl alır. Sorumluluk sâhibi bireyler haklarını da sorumlu bir şekilde kazanıyor ve kullanıyorlardır. Ancak haklar konusunda sıkıntı gençlerden ziyâde genç olmayanlardan kaynaklanmakta, gençlere haklarını teslim etmek noktasında genç olmayanlar oldukça cimri davranmaktadırlar. Hiç şüphesiz bu durumun ortaya çıkmasında, genç olmayanların gençleri bir türlü gözlerinde büyüte32 MAYIS / 2014

meyip hâlâ çocuk olarak görmeleri, kendi gençlik dönemlerindeki haklarla ilgili zorlu tecrübeleri, kendi gençlik dönemlerinden bugüne değişen hak anlayışı ve haklar etkili olmaktadır. Durum ne olursa olsun bilinmesi gereken gerçek, gençlerin haklara sâhip olduklarıdır. Önemine binâen bunlar arasından 3 temel hakkı sıralayalım. Gençlerin sâhip oldukları haklardan birinci temel hak varlık haklarıdır. Gençler vardırlar ve bunun görülmesine ihtiyaç duyarlar. Gençleri yok saymak, varlıklarını göz ardı etmek, yokmuşlar gibi davranmak gençlere haksızlıktır. Gençlerin sahip oldukları ikinci temel hak kendilerini ifâde etme haklarıdır. Gençlerin de tecrübeleri, bilgileri, görgüleri ne olursa olsun duygu ve düşünceleri vardır ve bunları ifâde etmek isterler. Bu isteğin önüne geçmek ve gençlerin duygu ve düşüncelerini ifâdelerine imkan sağlamamak yine gençlere yapılabilecek en büyük haksızlıklardan biridir. Gençlerin sâhip oldukları üçüncü temel hak bir şey üretme hakkıdır. Yine bilgileri ve tecrübeleri ne olursa olsun gençler varlıklarını anlamlandırmak için bir şeyler üretmek isterler. Bu üretim sürecine mâni olmak, onu küçümsemek, kösteklemek yine gençlere yapılabilecek büyük haksızlıklardandır. Gençlerin sorumsuzluklarından şikâyet ederken onların haklarını teslim etmemek bizim sorumsuzluğumuz olur. Gençlerle haklar ve sorumluluklar konusunda sıkıntı yaşamamak için onların öncelikle erken yaşlardan itibâren sorumluluk konusunda ihtiyaç duydukları süreçlerden geçmeleri için imkânlar sağlamalı, sonrasında da haklarını teslim etmeliyiz. Yoksa her şey biter de sorumluluk ve haklılık etrâfından dönen sorunlar ve sıkıntılar bir türlü bitmez. Sebep olarak gençler görünür, zaman görünür, değişim görünür olsa da asıl sebep gençlere karşı sorumsuzluk ve gençlere yapılan haksızlıktır.


Kapak Dosya

?

GençlerNeden Şiddete Başvurur u Prof. Dr. Sefa SAYGILI*

G

ün geçmiyor ki gençlerin karıştıkları şiddet olayları medyada yer almasın. Yakınlarını acımasızca katledenler, okulda gruplaşıp birbirine bıçak çekenler, karşı takımın taraftarlarına saldıran gençlerin haberleri artık sıradan hâdiseler haline geldi. Gençlik niçin şiddet çıkmazında? Ne oluyor genç insanlarımıza? GENÇ ÖFKELİ OLABİLİR Aslında ergenlik ve gençlik çağında bulunan bir kişinin öfkeli oluşu normal sayılabilir. Çünkü bağımsızlık mücadelesi içindedir ve emirlere uymayacağının, farklı bir birey olduğunun bilinmesini bu şekilde göstermektedir. Kararları kendi almak istiyordur. Ancak hayatla ilgili tüm ihtiyaçlarıyla yine anne–babası* Kırklareli Üniversitesi Öğretim Üyesi

34 MAYIS / 2014


na bağımlıdır. İşte bu ikilemi yenmek, bağımsız olduğunu ilân etmek için öfkeye başvurabilmektedir. Gencin öfkeli ve şiddete yatkın oluşunun bir diğer sebebi ise içlerinden taşan enerjidir. Çabuk alevlenir, çabuk sönerler. Sıradan sebepler delikanlının öfkesini kabartabilir. ÜLKE PROBLEMLERİNE İLGİLİDİR Gençlik döneminde düşünce yeteneğinde önemli sıçrama olur, gencin ilgi alanı genişler ve çeşitlilik kazanır. Bu yüzden genç insanın sosyal olaylara ilgisi artar. Politika ve ülke yönetimi konularında görüşler ileri sürer. Coşkuludur. Haksızlıklara karşı acımasız bir tutum takınır. Yaşanan gerçeklere pek aldırmadan, toplum düzeni birden değişsin, eşitsizlikler hemen ortadan kalksın ister. Kişileri ve olayları siyah veya beyaz olarak görür. Onun zihninde grinin tonlarına yer yoktur. Bu sebeple gençler, radikal veya istismarcı bazı ideolojik grupların ağına kolayca düşebilir. Terörle, anarşiyle, kaba kuvvetle sosyal eşitsizliklerin, haksızlıkların kalkacağını zanneder. Anarşi ve terör gruplarının kolayca hedef kitlesi olur. Dağa çıkartılır, hücrelere sokulur. Karın tokluğuna bazı art niyetli odakların aleti durumuna düşebilir ve sömürülür. Hâlbuki genç ise kendini ispat ettiğini, insanların kurtarıcısı olduğu zannetmektedir. FLÖRT VE ŞİDDET Gençler arasında şiddete başvurulan bir durum ise karşı cinsle flörtte ortaya çıkmaktadır. Arkadaşlık teklifini kabul etmeyen kıza veya onun erkek arkadaşına şiddetle muamele etme sık söz konusudur. Sevdiği kıza bir başka erkek nasıl ters gözle bakabilir? Ya da ilgilendiği kız nasıl olur da başka erkekle konuşabilir? Bu gibi problemler gençte saldırganlığa yol açabilir. GENÇLERİMİZİ ŞİDDETTEN NASIL KORUYABİLİRİZ? • Günümüz çocukları saatlerini şiddet içeren çizgi filmler ve internet oyunları karşısında geçirerek

büyütmektedir. Böylelikle önüne çıkan problemleri ancak ve kestirme yoldan şiddetle çözeceği konusunda adeta şartlanmaktadırlar. • Çocuklarımızın televizyon ve internetle beraberliğini kısıtlamalı, onlarla daha çok ilgilenmeli ve onlara kaliteli vakit ayırmalıyız. • Ailede sıcak ve müşfik ortamın olması, anne ile babanın birbirini sevmesi ve sayması gencin şiddete başvurmasını azaltır. Birbirlerini aşağılayan ve hakaret eden tartışmalardan eşlerin kesinlikle kaçınmaları gerekir. Hele eşe karşı kaba kuvvete varan davranışların çocuğu da büyüyünce şiddet kullanmaya yatkın birey haline getireceğini bilmeliyiz. • Çocuğumuzu ailede adam yerine koyup kişiliğine saygı göstermeli, tatminkâr bir hayat görüşü vermeli, kendini ifade etmesine fırsat ve imkân tanımalıyız. Yoksa okul ve aile dışı arayış ve yönelişlere kayabilmektedir. • Gencin öfkeli oluşunda paniğe kapılmamalı, ergenlik döneminde çabuk parlayan öfke patlamalarının olduğunu bilmeliyiz. Gence karşı sabırlı, hoşgörülü müspet bir tutum takınmalıyız. • Çocuğu dikkatle dinlemeli, haklı isteklerini yerine getirmeye çalışmalıyız. Gerekirse disiplin kurallarını gözden geçirmeli, ona sınırsız ve kayıtsız şartsız sevgi sunmalıyız. • Gençteki enerjinin olumlu yollarda boşalmasına gayret etmeliyiz. Spor ve egzersiz yapmak, zihinsel ve fiziksel faaliyetler, düzenli programlar ve amaca yönelik çalışmalarda bulunmak bu açıdan çok faydalıdır. Gençler idealisttirler ve hedefleri doğrultusunda çok sıkı çalışabilirler. Bu gibi etkinlikler yapabilecekleri bir ortam bulmalarına zemin hazırlamalıyız. • Yine müspet arkadaşlıklar kurmasına, faydalı ve güzel çalışmalar yapan grup ve derneklere katılmasına teşvik etmeliyiz. 35 MAYIS / 2014


Kapak Dosya

Fetih ve Kendini Aşma Cehdi u Rasim ÖZDENÖREN

İ

nsanın bir proje sahibi olabilmesi onun ilkin kendini aşma yeteneğini taşımasına bağlıdır. İnsanın kendini aşması... Ne demek oluyor bu?

İnsanın kendini aşması, ilkin kendi önyargılarını aşması demektir. İnsanın en başta, kendini sınırlayan, kısıtlayan önyargılarını, zihinsel, bedensel alışkanlıklarını aşması demektir... Çevreden gelen alışkanlıkları, kısıtlamaları aşması demektir... Bütün büyük fetihler sanırım ilkin insanın bizzat kendi zihninde taşıdığı önyargıların engelini aşmayı telkin ediyor...

36 MAYIS / 2014

Ve bütün büyük fatihler bir bakıma muhitlerinde çılgın diye, deli diye, meczup diye görülmüş, anılmışlardır... Bir kimseye deli denmedikçe veli olmaz deyişindeki halk sözünü anlamak gerekiyor... Bizzat peygamberler, insan türünün ufuk çizgisinde yer alan o muhteşem figürler, istisnasız deli veya meczup diye anılmak istenmişlerdir. Son Peygamber, Necip Fazıl’ın adlandırmasıyla “Gaye İnsan Ufuk Peygamber”, daha Kâbe’deki putları kaldırma teklifini getirdiği anda, Kureyş ona cinnet geçirmiş diye baktı... Çünkü Kâbe’deki putla-


rın ortadan kaldırılması onlara göre aklın alacağı bir iş değildi... O putların sadece kutsallık izafe edilen zatlarından dolayı değil, o putlar o insanlara asırlar boyu aynı zamanda geçim kaynağı, ekmek teknesi olmuştu... Putlar kaldırıldığı anda ne olacaktı? Ticaret berhava olmayacak mıydı? Kâbe hizmeti gibi önem verilen bir hizmet berhava olmayacak mıydı?

te, der, bunu herkes yapabilir, fakat mesele bunu ilk

Yani mesele yalnızca bir bağnazlık olayı olarak ortaya çıkmıyordu. İşin içinde çok daha derin ve hayati meseleler iş görüyordu...

kolaylaştırmaya matuf işler bulunuyor.

İnsanın yaratıcı melekesi, tam da bir çılgın projenin yürürlüğe konması anında ortaya çıkar, çıkıyor...

maya çalışmışlardı. Mesela bir mimar diyordu ki:

Hangisini hatırlamalı? Tarık bin Ziyad, bu gün kendi adıyla anılan Boğaz’ı geçip İspanya’ya çıkma tasarısını gerçekleştirdiğinde geriye dönme umudunu ortadan kaldırmak için gemilerini yaktırmıştı... İspanya ya fethedilecek ya fethedilecek, demek istiyordu ve kendine ve askerine geri dönüş kapısını kapatıyordu...

yapılacak 100 köprü bile bir Boğaz Köprüsü’nün bir

İstanbul’un fethine göz koyan bütün komutanlar Haliç’e çekilmiş muazzam zincir kütlesini kırmaya çalışmışken, Sultan Mehmet Han gemilerini karadan yürüterek Haliç’e indirmişti...

noğlunun görünmeyen fetihleri cümlesinden sayıl-

Akdeniz’den Hindistan’a ulaşmaktan vazgeçen Avrupa tacirlerinin kendilerine yeni yollar araması teşebbüsü başlangıçta karamsar ve umut vaat etmeyen bir proje değil miydi?

defa düşünmüş olmakta...” cevabını verir... Fetih deyince aklımıza illa da ülkeler fethetmek, kahramanlık göstermek türünden hamasi eylemler gelmemeli... Gündelik hayatımızın içinde de fethedilmesi gereken ve bizim pratikteki etkinliklerimizi İlk Boğaz Köprüsü projesi ortaya atıldığında, bazıları itiraz etmişti. Akıl almaz itirazlarla karşı çık“Boğaz’a köprü yapacağınıza Zap Suyu’na yapın...” Zap Suyu’na da köprü lazımdı elbet... Fakat oraya ayağını inşa etmeye güç yetiremezdi. Fakat bir Boğaz Köprüsü, belki 100’den fazla Zap Suyu köprüsünü finanse edebilirdi... Hamaset duygumuzu okşamasa da gündelik yaşantımızda kolaylık sağlayıcı basit işler de insamalı... Her teşebbüsün mutlaka bir bedeli olacaktır: maddî veya mânevî veya hem maddî, hem manevî... Bunu göze almadan hiçbir tasarıyı yürürlüğe koymanın imkânı elde edilemez... Göze alınması gereken bedel bazen karşılığını

Macellan’ın dünyâyı dolaşma teşebbüsü çılgınlık değildi de, neydi?

can pahasına ödetir. Bazen bir sürçmeyle geçişti-

Aslında, bütün bu büyük teşebbüsler, başlangıçta çılgınca görünse de, bir kere yapılıp bitirildikten sonra herkese: “Ne kadar basitmiş, ben de yapabilirdim, yaparım” hissini uyandırır. Projenin dâhiyane mahiyeti de zaten buradaki basit görüntüden kaynaklanmaktadır.

O bedel her zaman cebimizden çıkacak bir

Yumurtayı dik tutmaya çalışanlar işi başaramayınca Kristof Kolomb’a müracaat ederler, o da yumurtayı kırarak bu işi yapar. Bunu görenler de: “Böylesini biz de yapardık” deyince, kaptan: “Elbet-

rilebilir. Ama mutlaka bir bedelin ödenmesi gerekir. değer olmayabilir. Bir alın teri olabilir. Bir kalp yumuşaması olabilir. Şefkat ve merhametten örülü bir kelime olabilir... Tasarı veya teşebbüs sahibi kervanı yürütmeye bakacaktır... Kervan yürürken etrafta işitilecek sesleri de yolculuğun selametine bağlayıp yürüyüşe

devam etmek gerekiyor. Küçük veya büyük fetihler bu yürüyüşün ulaştığı son noktada tecelli edecektir. 37 MAYIS / 2014


Kapak Dosya

Biz

Fatih’in

Torunlarıymışız u Mehmet Şevket EYGİ

38 MAYIS / 2014


BİZ Fatih’in torunlarıyız!.. Biz Kanunî’nin torunlarıyız!.. Biz Barbaros’un torunlarıyız!.. Biz şu şu şu büyüklerin torunlarıyız!.. CEVAP: Biz onların gerçek torunları olsaydık bugünkü duruma düşmezdik. Bu kadar dejenere olmazdık. Bu kadar parçalanmazdık. Kültürümüz, ahlakımız bu kadar bozulmazdı. Bizim ecdadımızın imanı çok güçlüydü. Onlar beş vakit namaz kılardı. Onlar İslam’ı yüceltmek için çalışırdı. Onların yüksek ahlakı ve karakteri vardı. Onlar mükemmel Türkçe bilirdi. Onların çoğunun mürettep divanları vardır. Ecdadımız bize Fatih Camii’ni, Süleymaniye Camii’ni, nice harika mimarlık eserini miras bırakmıştır. Kanunî zamanında Osmanlı Devleti dünyanın en güçlü devletiydi. Zulme uğrayan Yahudiler Osmanlı topraklarına iltica ederek varlıklarını ve kimliklerini korumuştur.

Onlar emr-i mâruf ve nehy-i münker yapardı.

Büyüklerimiz zamanında İslam medreseleri vardı. Oralardan İmam Birgivî’ler, Şeyhülislam Ebussuud’lar, Katip Çelebi’ler yetişmiştir.

Bundan dört beş yüz yıl önce karada atla araba ile denizde yelkenli gemi ile seyahat edilirdi ama islamî hayat, islamî düzen vardı.

Büyüklerimiz zamanında tekkeler, tarikatlar vardı. Yahya Efendi’ler, Akşemseddin’ler, Hacı Bayram’lar vardı.

Fatih, Kanunî zamanında bugünkü müstehcen yayınlar, bugünkü dinsizlik ve densizlik, bugünkü fitne fesat olabilir miydi?

Ecdadımız zamanında tesettürsüz bir tek İslam kadını ve kızı yoktu. Gayr-i müslim kadınlar bile tesettürlü gezerdi.

Yahu fazla konuşmasana, mazide İstanbul’un fethi, Viyana kuşatması, enkazından irili ufaklı kırk devlet çıkan bir imparatorluk, bir Mimar Sinan, bir Fuzulî vardı.

Ecdadımız zamanında İslam yazısı vardı… İslam mahkemeleri vardı… Hilafet vardı… Şeriat vardı… Ahlak, fazilet, iffet, hamiyet, mürüvvet vardı. Yahu fütüvvet vardı! Onların zamanındaki şarkılarla bugünkü türküleri siz bir mi sanıyorsunuz? Ecdadımız Kezzablara, Deccallara, Süfyanlara göz açtırmazdı.

Fatih’lerin, Kanunî’lerin, Barbaros’ların, öteki büyüklerin torunları olabilmek için onlara benzemek, onlar gibi olmak, onların ahlakına, irfanına sahip olmak gerekir. Fatih’in vakfettiği Ayasofya müze olacak ve sen Fatih’in torunlarıyız edebiyatını yapacaksın. Olur mu böyle şey?

39 MAYIS / 2014


Hullet (Dostluk)

A

llah Teâlâ İbrâhîm –aleyhisselâm-‘ı dost ittihâz ettiği zaman melekler îtiraz ettiler ve dediler ki:

dedi. Hazret-i İbrâhîm ona sürünün üçte birini verdi. Sonra İbrâhîm: İkinci defâ Allâh’ı zikret, sürünün üçte birini

- Ey Rabbimiz! İbrâhîm sana nasıl dost olabilir? Onu meşgul eden nefsi, evlâdı ve âilesi vardır. Allah Teâlâ buyurdu:

daha al. Üçüncü defâ Rabbimin ismini bir daha

- Ben kulumun şekline ve malına değil kâlbine ve işlerine bakarım. Dostum İbrâhîm’in benden başkasına muhabbeti yoktur, isterseniz bir tecrübe edin.

dersen ben de senin kölen olurum. Bunun üzeri-

Bunun üzerine Cebrâîl –aleyhisselâm- insan sûretinde Hazret-i İbrâhîm’e geldi. İbrâhîm -aleyhisselâm- ise koyun güdüyordu. Koyunların muhâfazası için on iki köpeği vardı. Her birinin boynunda da dünyâ malı olan altını tahkir için altından yapılmış birer tasma vardı. Cebrâîl –aleyhisselâm- Hazret-i İbrâhîm -aleyhisselâm-‘a selâm verdi ve suâl etti:

an, çobanları ve köpekleriyle birlikte sürülerin hepsini al götür. Eğer dördüncü defâ O’nu zikrene Allah Teâlâ buyurdu: - Ey Cebrâîl! Dostumu nasıl buldun? Cebrâîl –aleyhisselâm- cevap verdi: - Dostun ne güzel bir kuldur! Diğer yandan Hazret-i İbrâhîm çobanlara seslendi ve: - Ey çobanlar! Koyunlarımı şu arkadaşımın arkasından sürün götürün. Bunun üzerine Cebrâîl: - Benim bunlara ihtiyâcım yoktur, zîrâ ben

- Yâ İbrâhîm! Bu sürüler kimindir? İbrâhîm –aleyhisselâm-:

Cebrâîl’im, dedi. Hazret-i İbrâhîm de ona:

- Allâh’ındır fakat benim elimde emâneten bulunuyor. Cebrâîl:

ettiğim şeyi geri almam, dedi.

- Ey Cebrâîl! Ben de Halîlullâhım! Ben hîbe Diğer yandan Cenâb-ı Hak da İbrâhîm –

- Bana bir tâne satar mısın, dedi. İbrâhîm:

aleyhisselâm-‘a, sürüleri satıp, onların parası ile

- Allâh’ı bir defâ zikret, sürünün üçte birini al, buyurdu. Cebrâîl:

arâzi ve emlâk alıp bunları vakfetmesini vahyetti.

- Subbûhun guddûsun rabbunâ ve rabbul melâiketi verrûh

sine yapılan bütün masraflar işte bu vakıftandır.1

40 MAYIS / 2014

Bugüne kadar İbrâhîm –aleyhisselâm-‘ın türbeDipnot: 1-Rûhu’l-Beyân Tefsîri, 2/486


A

Önce Şerîata Riâyet

llâh’ın verdiği rızkı helâl yollarla temin edip huzurla yemek çok önemli bir husus. İnşallâh u Teâlâ sizlere bu husûsu açıklamaya çalışacağım. Mühim olan, nimeti kimin verdiğini bilerek yemektir. Şehvetle, arzuyla, istekle değil; ibâdet niyetiyle yemek. Yâni vücûdum ibâdet etsin diyerek yemek. Eskiden ekmeği “Allah Allah” diyerek çiğnerdik. İhvândan birisi şöyle demişti: “Efendim bir haftadır yediklerim hep huzurlu, hiç rahatsızlık duymuyorum.” Huzurla yediğimiz zaman yediklerimiz hep vücutta nûr olur. Sâmi Efendimiz (ks) buyurmuşlardı: “Huzur lokması huzur olur. Şehvet lokması kazurat olur.” Onun için huzurla yemek lazım. Bir defâsında Ziya Paşa Köşkü’nde Hacı Es’ad Erbilî Efendimiz’in (ks) ziyâretinde otuzun üzerinde misâfiri bulunuyormuş. Oğlu Ali Efendi babasına, “Efendim! Cemaati dağıtalım, kanunlar buna müsâit değil.” demiş. Es’ad Efendimiz (ks) ise: “Ali, evlâdım! Bu kapıyı Mevlâ açtı, O kapamayana kadar ben kapatamam. Bu kardeşlerimiz bize babalarından daha muhabbetliler.” buyurmuşlar. Mânevî baba evlâdını yerden âlâ-yı ılliyyîne çıkarıyor, maddî baba âlâ-yı illiyyînden yeryüzüne indiriyor. Yere indirenin hakkı mı yoksa âlim eden,

kâmil eden zâtın hakkı mı daha fazla? Cenâb-ı Allah bizi onların içinden seçip ayırmasın. (Âmin) Mürşidin olmasa burayı bulamazdın, bilemezdin. Mürşidin yol gösteriyor ki geliyorsun. Onlar önder oldular da yolumuzu bulduk. Kardeşlerimizden birisi anlatmıştı: “Ziya Paşa Köşkü’nde bir hafta durduk yediklerimiz hep huzur oluyordu. Hicaz’da da öyle oluyor insan. Bir ilaç almaya gidiyordum. Yolda kerâmeten Sahan Efendi rast gelmişti. Dönün geriye ilaç almaya hâcet yok. Tekkede kutb-ı cihânın yemeğini huzurla yiyorsunuz, nûr oluyor bedeninize, bir sıkıntı olmaz –bi iznillâh-.” Rızkımız helâlinden olmalı ki yediğimiz lokma huzurlu olsun. Bu çok önemli. Sonra abdestimizi huzurlu alırsak yâni baştan başlayıp ayağa gelene kadar her âzâ ile yaptığımız günahlara tevbe edersek; iftitah tekbirinde Allah hatırımızda olarak Allâhu Ekber” dersek, artık “Ben ibâdetle huzur bulacağım” dememize hiç gerek yok. Huzur kendisi gelir. “Tatmayan bilmez.” denilmiştir. Bizzat yaşadık da elimizden alınan şeyler bunlar. Size tavsiye ederim. Allah rızâsı için böylece namaza durdunuz mu huzûru düşünmeye hâcet yok, huzur kendiliğinden gelir. Mevlâ iyilerin meclîsinde bulunmayı, huzurla yiyip huşûyla namaz kılmayı, aşk-ı İlâhî ile dolmayı nasîb buyursun. (Âmin) Hamd olsun âlemlerin Rabbi olan Allâh’a. 41 MAYIS / 2014


Kapak Dosya

Genç Olmanın Diğer Adı

Fâtih Sultan Mehmed Han u Ahmet ANAPALI

42 MAYIS / 2014


A

llâh’ına Kavuşmasının 533. senesinde Büyük Hünkâr Fâtih Sultan Mehmed Han.

Gürânî’nin saraydan veya bürokrasinin herhangi bir kesiminden uyarı almamasıdır.

30 Mart 1432 Pazar günü, devletin başkenti olan Edirne’de, Sultan II. Murat’ın eşi Hüma Hatun’dan dördüncü oğlu olarak dünyâya geldi.1 İki yaşına kadar Edirne’de babasının yanında kalan küçük Mehmet, ağabeyi Alâeddin Ali ile birlikte 14 yaşındaki büyük ağabeyleri Şehzâde Ahmed’in vâlilik yaptığı Amasya’ya gönderilir. Şehzâde Ahmed’in erken ölmesi dolayısı ile şehzâde Mehmed altı yaşında Amasya’ya, ağabeyi Alâeddin Ali ise Manisa’ya vâli olurlar. “Aklın havsalanın yandığı yerdeyiz. Karşımızda altı yaşında vâlilik yapan bir çocuk bulunmaktadır.” İki sene sonra yâni Sultan Mehmed Han sekiz yaşında bir şehzâde iken ağabeyi Alâeddin Ali’nin vâlilik yaptığı Manisa’ya vâli olarak gönderilir.

Kendisini dünyânın en entelektüel hükümdârı olmak üzere hazırlayan Şehzâde Mehmed, medrese hocalarının yanısıra batılı bir hümanist olan İtalyalı Anconalı Ciriaco’dan Avrupa târihi ve Antik Yunan felsefesini öğrenmiştir. Bu durum Şehzâde Mehmed’i çok kültürlü ve dünyâyı tam anlamıyla bilen biri hâline getirmiştir. Topkapı Sarayı’nın arşivinde bulunan Şehzâde Mehmed’in çocukluk ve ilk gençlik yıllarında kullandığı defterinde Latin harfleri ile yazılmış birtakım notlar, Roma büstlerini hatırlatan insan çizimleri, Osmanlı figürleri ve çeşitli büyüklüklere âit top resimleri bulunmaktadır. Arapça ve Farsça’yı aldığı eğitim gereği çok iyi bilen Şehzâde Mehmed, Latince, Yunanca ve İtalyanca’yı da bu dillerin atasözlerine hâkim olacak kadar iyi bilmektedir.2

Sultan İkinci Murad Han, bu kadar küçük yaşta koca koca şehirler idâre etmeye başlayan evlâdı şehzâde Mehmed’in eğitimini de ihmâl etmemiş, dönemin en iyi hocalarını yanına göndermiştir. Bunların başında otoriter ve sert mizâcı ile tanınan Hoca Molla Gürânî gelir. Zekî olduğu kadar hırçın bir çocuk olan Mehmed’in eğitilmesi kolay olmadı. Bu noktada hırçın Mehmed’in eğitimi için Hoca Molla Gürânî’nin bâzen şiddet kullandığı bile söylenir. İşin ilginç olan tarafı ise geleceğin sultânı Şehzâde Mehmed’e karşı sert davranan Molla

Bunun yanısıra Sultan Mehmed, İtalya’yı ve İtalyan kültürünü tanıyan nâdir bir Doğu hükümdârıydı.3 Sultan Mehmed’in yanında bulundurduğu Rum târihçi Kritvulos onun, kendi anadili olan Osmanlı Türkçesi dışında Arapça, Farsça, İbranice, Keldanice, Slavca, İtalyanca, Yunanca ve Latince bildiğini ifâde etmektedir.4 Şehzâde Mehmed Manisa’da hem büyüyüp hem de devlet işlerini öğrenedursun, babası Sultan II. Murad Han batıda Macarlar başta olmak

Manisa Vâlisi iken tuttuğu not defterinin yapraklarından bâzı örnekler.

43 MAYIS / 2014


üzere tüm haçlı kuvvetleriyle, doğuda ise Karaman beyi İbrahim Bey’le uğraşmaktaydı. Sultan Murad Han, Ekim 1443’te Macar Kralı Ladislas, dünyâca meşhur komutanı Hünyadi Yanoş ve Sırp Kralı Brankoviç önderliğinde büyük bir haçlı ordusunun Balkanlar’daki Osmanlı topraklarına girdiği haberini aldı. Bu vahim hâdisenin olduğu günlerde hiç beklenmeyen başka bir hâdise daha meydana geldi. Sultan Murad Hân’ın büyük oğlu Alâeddin Ali vefat etti.5 İki ağabeyinin genç yaşta ölmeleri netîcesinde Osmanlı tahtının vârisi Şehzâde Mehmed oluverdi bir anda. Babası Murad Han Macar Ordusunu durdurmak için Balkanlar’a doğru sefere çıktığında, Şehzâde babasının yerine hükümdar nâibi olarak Edirne’ye geldi. Sultan II. Murad Han, 1444 yazında yaptığı Segedin Antlaşması ile doğuda ve batıda anlaşma sağladığını düşünerek tahtı 12 yaşındaki oğlu Mehmed’e bırakır ve kendisi emekliliğe çekilir. Bu antlaşmanın bir maddesine göre on sene boyunca her iki taraf da birbirine vurmayacaktır. İşte bu maddeye güvenerek 12 yaşındaki oğlunu tahta çıkartır. Ama tahta çıkan 12 yaşındaki çocuğu bugün yaşayan ve televizyon seyreden 12’lik çocuklarla karıştırmamak gerekir, zîrâ Şehzâde Mehmed 12 yaşına kadar altı sene çeşitli şehirlerde vâlilik yapmıştır ve İstanbul’u fethetmek için planlar yapmaktadır. Bu durum, tedbirli davranmayı seven Sadrâzam Çandarlı Halil Paşa ile Mehmed’in etrafında toplanmış olan Şahabeddin, Zağanos, Turahan Paşalar arasında rekâbeti meydana çıkarttı.6 Birkaç ay sonra Macar Kralı Ladislas’ın Osmanlılar’la yapılan barışı geçersiz sayarak yeni bir Haçlı Seferine çıkacağını ilân etmesi başkent Edirne’de paniğe yol açtı.

Avrupalı orduların sözlerinde durmayarak Osmanlı topraklarına saldırmalarının yanısıra Bizans İmparatoru da elinde bulunan Şehzâde Orhan kozunu kullanmış ve Osmanlı’da çift başlılık oluşturmaya çalışmıştı. Bu durum, çocuk pâdişah Sultan Mehmed Hân’ın paşası Şahabeddin Paşa tarafından önlenmiş ve Orhan Çelebi Konstantinopolis’e kaçmıştır 7. Eylül ayı sonlarında Kral Ladislas önderliğindeki Hıristiyan ordusu Tuna’yı aşarak Edirne’ye doğru yürürken bir Venedik filosu da Çanakkale Boğazı’nı kapattı. İşte tam bu esnâda bir gelişme yaşandı. Çandarlı Paşa Sultan Mehmed Hân’a sormadan II. Murad’a durumu anlatan ve tahta tekrar çıkması gerektiğini ifâde eden bir mektup yazdı. Bu durum, Sultan Mehmed’in hiç hoşuna gitmedi ve kendini bertarâf edilmiş ve bir kenara bırakılmış gibi hissetmesine sebep oldu8. Bu çağrı üzerine Sultan Murad Han Edirne’ye geldi ve 10 Kasım 1444’te bütün Avrupa’nın toplanarak oluşturduğu büyük haçlı ordusunu Varna’da ağır bir yenilgiye uğrattı. Varna Savaşı sırasında ve sonrasında Mehmed tahttan çekilmemişse de pâdişah fiilen II. Murad’tı. Zağanos ve Şahabeddin paşalar genç pâdişâhın otoritesini güçlendirmek için Mehmed’i Varna Savaşı’na götürmek istemişler ama Sadrâzam Halil Paşa buna mâni olmuş ve onlara karşı II. Murad’a gerçek pâdişah muamelesi yapmıştı. Ancak II. Murad, savaştan sonra oğlunun konumunu Konstantinopolis’teki Orhan Çelebi’ye karşı zayıflatmamak için fiilî durumu hakîki bir cülus hâline getirmeden Manisa’ya çekildi9 fakat bir süre sonra Çandarlı Paşa’nın ısrarlarına dayanamayarak 1446’da tekrar başkente geldi ve oğlu Mehmed’i Manisa’ya gönderdi. Ekibi ise ayrı ayrı noktalara sürgüne gönde-

Fâtih, askerî başarılarla Osmanlı Devleti’ni büyük bir imparatorluğa dönüştürdü. Bilime, târihe ve felsefeye özel ilgi gösterdi. Türkçe’den başka Arapça, Farsça, Latince ve Yunanca kitaplardan oluşan özel bir kütüphânesi vardı. Avnî takma adıyla şiirler yazdı. Bilim adamlarını ve edebiyatçıları destekledi. 44 MAYIS / 2014


rildiler. Mehmed, Manisa’ya ikinci gelişinde neler yaptı pek bir bilgi yoktur. Babasının yaptığı seferlere katılmamıştır. Buradan da anlaşılıyor ki Şehzâde Mehmed, tahtan indirilmeyi hazmedememiştir. Bu arada târihî bir hikâyeyi de burada aydınlatmak gerekir: Sultan Mehmed Han, Avrupa’yı karşısında görünce bu güçle baş edemeyeceğini anlamış ve emeklilik hayâtı yaşayan babasına; “Baba, ben padişahsam sana emrediyorum, ordunun başına geç, yok ben değil pâdişah sensen o zaman vazîfeni yap ve ordunun başına geç” demiştir. Bu bilgi doğru değildir. Mehmed, bırakınız kendi eliyle tahtı babasına bırakmayı, onun başkente gelmesini bile istemez. Haçlı ordusu ile kendisinin baş edebileceğini düşünür. Fakat başta Sadrâzam Çandarlı Paşa olmak üzere Osmanlı bürokrasisi böyle bir karar verir ve Mehmed’i Mehmed’e rağmen tahtan indirerek babası II. Murad’ı tekrar tahta dâvet ederler. Bu durum Mehmed’in aşağılanmasına sebep olmuştur. 1448’de Macarlar ile yapılan II. Kosova Savaşı’nda babasına Anadolu birliklerinin önderliğinde eşlik ederek ilk defâ bir savaşta yer aldı.10 II. Murad Han 3 Şubat 1451’de vefât etti. Manisa Şehzâdesi Mehmed bu haberi duyar duymaz evine bile uğramadan atına atlar ve “Beni seven ardımdan gelsin” diyerek Edirne’ye doğru yola çıkar. Tahta ikinci kez çıkan Sultan Mehmed Han Çandarlı’yı sadrâzamlık makâmında tutar fakat bunun yanında Zağanos Mehmed, Şahabeddin, Saruca Paşa’lardan oluşan savaşçı rûha sâhip genç ve cesur ekibini de görev başına getirir. Artık dünyâ târihini kökten değiştirecek planlarını işleme koymanın zamanı gelmiştir. İlk aylar sıkıntılı geçer Sultan Mehmed Han için. Bir Yeniçeri ayaklanması, Karaman Beyi İbrâhim Bey’in Osmanlı topraklarına saldırması, Bizans İmparatoru 11. Konstantin Paleologos’un elinde tuttuğu Şehzade Orhan için istediği haracı iki katına çıkartması genç sultânı yoracaktır.

Sultan Mehmed 1451’de Venedik, Ceneviz Cumhuriyeti, Macaristan ve Sırp Despotluğu ile babasının yapmış olduğu anlaşmaları yenilemiş ve zaman kazanmaya çalışmıştır. Bu hareketleri, ülke içinde ve dışında kendisinin âciz bir sultan olduğu izlenimini vermeye yetmiştir. Sultan Mehmed, görünüşte tâviz gibi yorumlanabilecek bu emirleri verirken el altından da büyük hamlelere kalkıyordu. Nitekim Edirne’ye döndükten sonra Orhan için ayrılmış olan gelirlere el koydu ve Konstantinopolis’in ablukaya alınmasını emretti.11 Kuşatma, 1451’in sonlarında başladı. Yaptığı iş önce Bizans’a sonra tüm dünyâya kafa tutarcasınaydı. İstanbul Boğazı’nda büyük dedesi Bayezid’in yaptırmış olduğu Anadolu Hisarı’nın karşısına o dönemde Boğazkesen adı verilen Rumeli Hisarı’nın inşâ emrini verdi. Bizans Kralı Konstantin bu duruma karşı çıktı ve hisarın yapılmasını engellemek için Sultan Mehmed’e elçi gönderdi. Ancak sultan bu elçiyi huzuruna dahi kabûl etmedi. Bunun tek bir izahı vardı; savaş. 45 MAYIS / 2014


Rumeli Hisarı, tüm uzmanların 1 seneden evvel bitirilemez demesine rağmen Sultan Mehmed Han’ın ısrârı ve inşaat çalışmalarına bizzat refâkat etmesi netîcesinde 132 gün gibi rekor bir sürede bitirilmiştir. Karşıdan bakıldığında Arapça “Muhammed” şeklinde yapılmış olmasının yanı sıra 132 rakamının da ebced hesâbına göre “Muhammed” demek olması çok mânidardır. Ağustos 1452’de hisar tamamlandı ve boğazın kontrolü tamâmıyla Osmanlıların eline geçti. Boğazdan geçecek gemiler bundan böyle geçiş parası ödemek zorundaydı. Aksi takdirde gemiler top atışıyla batırılacaktı. 1452 sonlarında ödeme yapmayı reddeden bir Venedik gemisi batırılmış, kaptanı ve tayfası tutuklanmıştı. Bu arada Sultânın isteği üzerine meşhur top ustası Urban da Edirne’ye getirildi. Sultan Mehmed’in kendisinden İstanbul’un surlarını yıkabilecek güçte bir top yapıp yapamayacağını sorduğu Urban’ın “Ne Konstantinopolis, ne de Babil’in surlarının karşı koyabileceği bir top yapabileceğini” söylediği dilden dile dolaşan İstanbul rivâyetlerindendir.12 Bu arada Bizans imparatoru da bütün Avrupa’dan yardım istemeye başladı. Bu çağrıya sâdece Cenova cevap verdi ve Giovanni Giustiniani komutasında 700 asker taşıyan Ceneviz kadırgaları 26 Ocak 1453’te Konstantinopolis’e vardı. İmparator Konstantinos, Giovanni Giustiniani’yi kara kuvvetlerine başkumandan yaptı.13 6 Nisan günü ilk saldırı başladı ve aralıksız 53 gün süren mücâdelenin sonunda zafer, inanan 46 MAYIS / 2014

Müslüman Osmanlı ordusunundu. Bir çağ açılmış, bir çağ kapanmış, 2000 senelik köhne Roma İmparatorluğu târihe gömülmüştü. Genç hükümdar Mehmed artık Fâtih Sultan Mehmed Han olarak, doğumundan 850 sene evvel Resûlullâh’ın hadîsinde işâret ettiği müjdeye mazhâr olmuştu. Bu târihten sonra vefâtına kadar yâni 28 sene durmaksızın hem batıda hem doğuda Allah için, dîn-i mubîn-i İslâm için cihâd yaptı. Balkan seferinde Boşnakların toplu halde Müslüman olmalarına vesîle oldu. Fâtih, askerî başarılarla Osmanlı Devleti’ni büyük bir imparatorluğa dönüştürdü. Bilime, târihe ve felsefeye özel ilgi gösterdi. Türkçe’den başka Arapça, Farsça, Latince ve Yunanca kitaplardan oluşan özel bir kütüphânesi vardı. Avnî takma adıyla şiirler yazdı. Bilim adamlarını ve edebiyatçıları destekledi. Nesir ustası Sinan Paşa ile şâir Ahmed Paşa’yı vezirliğe kadar yükseltti. Ünlü matematikçi ve astronomi bilgini Ali Kuşçu’nun İstanbul’da kalmasını sağladı. Fâtih, İtalyan ressam Gentile Bellini’yi 1479’da İstanbul’a getirterek resimlerini yaptırdı. Fâtih’in saltanatı döneminde Osmanlı ülkesinde 500’den fazla mîmârî yapı yapıldı. Onun adına yapılan en önemli yapı, İstanbul’da bir câmi ile medrese, kitaplık, imârethâne (aşevi), dârüşşifâ (hastane), hamam, kervansaray gibi birimleri kapsayan Fâtih Külliyesi’dir.


Fâtih’in özellikle İstanbul’un fethinden sonra zengin bir kütüphânesi vardı ve o binlerce ciltlik kitaba sahipti. Antik târihe meraklı olan pâdişah, Pulutarque’nin Geographia isimli eserini Yunanca’dan Türkçe’ye çevirerek coğrâfî bilimlere olan ilgisini göstermiştir. Fâtih’in sarayında Yunanca ve İtalyanca bilen iki kâtip bulunuyor ve pâdişâha eskiçağ târihiyle ilgili bilgiler veriyordu. Mitolojiyle ilgilenen Fâtih, Homeros’un meşhur İlyada Destânı’nın kopyasını hazırlatmıştı.14 Fâtih’in yanında bulunan İtalyan nedîmi ona Antik Yunanistan’daki düşünürlerin ve Romalı târihçilerin eserlerini okutmuştu. Fâtih papaların, imparatorların, Fransa krallarının, Büyük İskender’in, Lombardlar’ın vakâyinâmelerini okumuştu. Bizanslı aydın Gregorios Phrantezes, Fâtih’in Büyük İskender, Roma imparatoru Augustus, Bizans imparatoru Büyük Konstantin ve Theodosios gibi şahsiyetlere karşı hayranlık beslediğini söyler.15 İslâm fıkhına dayanan Osmanlı Hukûkunu yazılı bir metin hâline getirtti ve “Kanun-i KadîmKanunnâme-i âl-i Osman” şeklinde kayıt altına alınmasını sağladı. Savaştan savaşa, cepheden cepheye koşarak tüketilen 49 senelik bir ömrün ardından 3 Mayıs 1481’de İtalya üzerine yaptığı sefer sırasında Gebze’deki Hünkâr Çayırı’nda 49 yaşında birkaç senedir düçar olduğu “Gut” hastalığı sebebiyle vefât etti. Bu vefâtın normal bir vefat olmadığı, özel doktoru Yahudi kökenli Yakup “jakop” Paşa tarafından ilaç gibi zehir verilerek öldürüldüğü ve ölüm sonrasında bu doktorun Vatikan’daki Papalığa üç kelimelik bir mektup gönderdiği söylenir. Bu mektup şöyledir; “BÜYÜK KARTAL ÖLDÜ.” Fâtih Sultan Mehmed Hân’ın vefâtını duyan Avrupa sonra Papa, 3 gün boyunca tüm kiliselerin çanlarını çaldırmış ve millî bayram ilân etmiştir. Vefâtının ardından 532 sene geçmesine rağmen Gâzi Fâtih Sultan Mehmed Hân’ın İstanbul surlarının önünde askerlerine söylediği:

“…Yiğitlerim, serdarlarım, gâzilerim, az zamanda çok ve büyük işler yaptık16 sözü veya Ey benim ün almış komutanlarım ve sâdık devlet erkânım, târife hâcet yoktur. Şimdi sâhip olduğumuz bu devlet nice gazâlar ve büyük tehlikelerle kazanılıp ecdâdımızdan ceddimize ve sonunda bizlere nasîb olmuştur. Geçmişte en yiğitler toprakları kanlarıyla boyamış ve bugün ebediyet âlemine göçmüştür. Bu yiğitlerden bize kalan bu şanlı devlet inşâallâh kıyâmete kadar dimdik ayakta duracaktır.” sözleri hâlâ kulaklarımızda yankılanmaya devâm etmektedir. Gâzi Sultan Mehmed Han, mücâdele içinde geçirdiği 30 senelik ömrünü 1461’de Trabzon’u fethetmek için atların çıkamadığı sarp dağlara çıkarken yiğitlerine hitâben söylediği şu sözlerle özetlemiştir: “Ey yiğitlerim, bu çektiğimiz zahmetlerin tümü Allah ve onun dînini yaymak içindir. Elimizde İslâm kılıcı vardır. Eğer, biz bu zahmetleri çekmezsek bize gâzi demek lâyık olmaz.”17 Mekânın cennet, komşun Resûlullâh olsun. Da’vân da’vâmız, yolun yolumuzdur… Dipnotlar:

1- Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi, Fatih Sultan Meh-

met maddesi. 2- Erhan Afyoncu, Truva’nın İntikamı, Sultan Mehmed Han’ın Şehzadeliğini anlatan birinci bölüm,Yeditepe Yayınları 2011 3- Franz Babinger, Fatih Sultan Mehmet ve İtalya, Belleten Dergisi,Cilt 17, s.138, İstanbul 1953 4Kritovulos Tarihi, Şehzadelik Dönemi Bölümü; s.32, Heyamola Yay.,İstanbul 2012 5- Halil İnalcık, Fatih Devri Üzerinde Tetkikler ve Vesikalar, s.56,57,Türk Tarih Kurumu,1995 6- Franz Babinger, Fatih Sultan Mehmed ve Zamanı, s.30-31, Oğlak Yayınevi, İstanbul, 2003 7- Halil İnalcık, a.g.e., s.61-67 8- Feridun Emecen, Fetih ve Kıyamet 1453, s. 98-100, Timaş Yay. İstanbul, 2012 9- Vikipedi, Fatih Sultan Mehmet Maddesi. 10- Nicolae Jorga, Fatih ve Dönemi Büyük Türk, s.17, Yeditepe Yay. İstanbul, 200711-Donald Nicol M. Bizans’ın Son Yüzyılları (1261-1453), s. 402-403, Tarih Vakfı Yurt Yayınları. İstanbul 1999 12- Lord Kinross, Osmanlı İmparatorluğu, Osmanlı İmparatorluğu, s.100-101, Sander Kitapevi, İstanbul 1997 13- Ahmet Refik, Bizans Karşısında Türkler, s. 260-270, Kitabevi, İstanbul 2005 Kritovulos, Fetih 1453, s. 80-95, Panam Yay., Ankara 2012 14- Diyanet Aylık, Sayı; 125, s.11 Vikipedi, Fatih Sultan Mehmed Maddesi. 15- J.R. Meville Jones, İstanbul Kuşatması 1453, s.110, İstanbul 2008 16- Kritovulos, fetih 1453, s. 43 17-Halil İnalcık, Osmanlılar, s.55, Timaş Yay. İstanbul 2010

47 MAYIS / 2014


Kapak Dosya

Değer Aşınması ya da

Sevgi İsrâfı T

u Prof. Dr. Ali ÇELİK

oplumları ayakta tutan birtakım değerler, değer yargıları vardır; bu değerler, o toplumun âdetâ benliğini, kimliğini ifâde eder.

berâberinde madde ile mânâyı, bilgi ile duyguyu

Bizler, hayâtına Allah ve Rasûlü’nün emir ve

da bu yücelik, sâhip olunan yüce “değer”lerin

tavsiyeleri istikâmetinde yön vermeye çalışan,

hayâta yansımasından başka şey değildir. Sizin

varlık âlemine hikmet gözüyle bakma bilinci için-

“değer” olarak kabûl edip benimsediğiniz şeyin

de hassâsiyet gösteren, dünyâ hayâtını nefsânî

niteliği ne ise, o nitelik bir şekilde size yansıya-

arzuların tatmin edildiği bir yer değil, nimetlendi-

caktır. Aslolan, sâhip olunan değerlerin kendi

ğimiz her şeyden âhirette verilecek hesap için bir

asliyeti içinde korunmasını sağlamak, bu konuda

hazırlık yurdu olarak değerlendiren medeniyetin,

hassâsiyet göstermektir. Korunması konusunda

İslâm medeniyetinin çocuklarıyız. Bu anlayış,

hassâsiyet gösterilmeyen değerler zaman içinde

48 MAYIS / 2014

aynı potada eritmeyi getirmiş, yaşanılan hayâta ayrı bir anlam, ayrı bir yücelik katmıştır. Aslın-


Aslolan, sâhip olunan değerlerin kendi asliyeti içinde korunmasını sağlamak, bu konuda hassâsiyet göstermektir. Korunması konusunda hassâsiyet gösterilmeyen değerler zaman içinde aşınacak, aşınma ise berâberinde toplumsal çözülmeyi ve nihâyet kısa zamanda o toplumun yıkılış ve yok oluşunu getirecektir.

aşınacak, aşınma ise berâberinde toplumsal çözülmeyi ve nihâyet kısa zamanda o toplumun yıkılış ve yok oluşunu getirecektir. Ne var ki çağımızda iletişim teknolojisindeki hızlı değişim, haberleşme alanındaki gelişmeler, küçülen ve global bir köy haline gelen dünyâmızda kültürler arası etkileşimin artması; özellikle baskın kültürlerin, insanları yoğun bir bilgi bombardımanı altına alması, toplumların kendi kimlikleri demek olan millî ve mânevî değerlerinin aşınmasına, zamanla kaybolmasına sebep olabilmektedir. Müntesibi olmakla iftihâr ettiğimiz İslâm Dini, sevgi, şefkat ve merhamet temelleri üzerinde yükselen bir toplum oluşturmayı öneren, böyle bir toplumun tesis edilmesini gâye edinmiş bir dindir. Getirdiği temel ilkelerin, koyduğu prensiplerin tamamı böyle bir gâyenin tahakkuku içindir. Toplumun sâhip olduğu değerler de bu yönde bir bütünlük teşkil etmektedir. Temel vurgu, “sevgi-şefkat ve merhamet” ekseni üzerinde olmaktır. İşte bu noktada dikkat edilmesi gereken en önemli husus eksen çizgisinin sapmaması, yön değiştirmemesi, eksen kaymasına sebep olacak bir algı ve anlayışa dönüşmemesi, aşınmaması ve aşındırılmamasıdır. Kısaca toplumun sâhip olduğu “değer ”lerin ifâde ettiği mânânın kaybedilmemesidir.

Bizim “değer”lerimiz insanı bir bütün olarak ele alan değerlerdir. Ve bu değerlerimiz, insanın fıtratında var olan değerler olup kaynağını yüce dînimizin emirlerinden almaktadır. Bizim kimliğimizi oluşturan bu değerlerimizi kısaca özetlersek: -Bizim inançlarımızdır, -Kutsallarımızdır; dînimizdir, îmânımızdır, -Kur’ân’ımızdır, Peygamberimizdir, -Vatanımızdır, Bayrağımızdır, -Bizim zihin dünyâmızdır, -Bizim davranış ve amel dünyâmızdır, -Bizi biz yapan karakterimizdir. Âile yapımızdır. Hepsinin de üzerine binâ edildiği temel “sevgi-şefkat ve merhamet”tir. Dînimiz bu çizginin, bu temel esâsın korunmasını emretmektedir. Sevgili Peygamberimiz şöyle buyurmuştur: “Allâh’a yemîn olsun ki, îmân etmedikçe cennete giremezsiniz. Birbirinizi sevmdikçe de îmân etmiş olamazsınız.” (Buhârî, Edeb, 27; Müslim, Birr, 67). Îmân etmek, sevgi esâsına bağlanmıştır. Sevgideki ölçü de yine hadîs-i şerîflerden öğrendiğimize göre yalnız ve sâdece Allah için olmaya bağlıdır. Allah sevgisindeki derûnîlik öyle bir seviyeye ulaşır ki mü’min artık “nârın da hoş, nûrun da hoş / gülün de hoş, 49 MAYIS / 2014


dikenin de hoş” diyebilecek ruh yüceliğine kanat çırpmaya başlar. Sevgili Peygamberimiz böyle olan bir mü’mini hadislerinde şöyle tasvir eder: “Mü’minin işi taaccübe şâyândır/hayret edilecek hâldir. Zîrâ onun işinin hepsi hayırdır. Bu hâl de sâdece mü’mie hastır. Çünkü ona sevindirici bir hayır isâbet ederse şükreder”. (Müslim, Zühd, b64, Dârimî, Rikak, 61)

Sevgideki asıl budur: “Allah için sevmek”. Diğer sevgiler ârızî olup asıl sevgi kavramının ifâde ettiği anlam dışındadır. İlgili hadisler şöyledir: “Allah için sevmek, Allah için buğzetmek îmândandır.” (Buhârî, İman,1) “Amellerin en fazîletlisi, Allah için sevmek ve Allah için buğz etmektir.” (E.Davud, Sünnet,3) Yukarıda değer aşınmasından söz etmiştik. Bu tür değer aşınmalarından biri de, değerlerimizin temelini teşkîl eden “sevgi” üzerindedir. Sevgi kavramının ifâde ettiği o derin mânâ, çok yüzeysel bir anlama biçimine dönüştürülmekte, böyle bir algı oluşturulmaya çalışılmakta; insanı Rabbinin rızâsına erdiren biricik duygu olan Allâh’a ve Rasûlü’ne karşı duyulan, duyulması gereken “sevgi” anlam îtibâriyle basite indirilmekte; kısaca “Sevgi” yerinde kullanılmamakta; içindeki derûnî anlamdan soyutlanarak isrâf edilmektedir. Allah Teâlâ’nın Vedûd ism-i şerîfinin insanda bir tecellîsi olarak ortaya çıkan bu kavram, çok basit beşerî duyguların bir ifâde biçimi hâline getirilmeye çalışılmakta, yılda 50 MAYIS / 2014

bir defa “bir gün”e sıkıştırılarak muhtevâ daralmasına, hattâ anlam kaybına sebep olunmaktadır. O derecede ki, artık birey olarak bizler içinde sevgişefkat ve merhamet olmayan yeni bir yaşam biçimi icâd ettik. Sonunda her geçen gün huzûrumuzu kaybederek, birbirimize karşı güvenimizi yitirmeye başladık. Yine de diyoruz ki, karamsarlığa düşmeden, gönül dünyâmızın sesine kulak vererek yüce Rabbimizin Vedûd isminin tecellîsi olmaya gayret edelim. “Allâh’a kulluk mahlûkâtına karşı şefkat” üzere olabilecek bir ahlâkî yüceliğe ermeye çalışalım. Şu gerçeği unutmayalım: Allâh’ın tüm yaratıklarına karşı rahmet ve merhamet olarak ortaya çıkmayan, şefkat belirtisi göstermeyen, vicdânı sızlatmayan, kâlbi ürpertmeyen sevgi, sevgi değildir. Zaman geçirmeden özeleştiri yapmak, “ne oluyoruz?” sorusuna hep berâber cevap aramak zorundayız. Hay huyla geçen bir hayat yerine, ne yaptığının bilincine varan insanlar olmak zorundayız. Kendimiz için, gelecek nesillerimiz için durumumuzu yeniden gözden geçirmeliyiz. İhmâl ettiklerimizi bir an önce telâfi etmenin yolunu aramalıyız. Değer yargılarımızı tekrar tekrar hatırlamalı, kendimizi gözden geçirmeliyiz. Yûnus Emre’nin diliyle:

Elif okuduk ötürü

Pazar eyledik götürü

Yaratılanı sevdik

Yaratandan ötürü


B yetimir aylık i mas n r af ı

90

Bir yetime de “siz” sahip çıkın www.cansuyu.org.tr

MERKEZ 0312 285 20 03

ANKARA 0312 473 44 77

İSTANBUL 0212 521 65 65

İZMİR 0232 264 44 45

KONYA 0332 236 15 05


Peygamber Tarihi

Musa (as) I u Prof. Dr. İsmail YİĞİT FİRAVUN’UN İSRAİLOĞULLARI’NIN ERKEK ÇOCUKLARINI ÖLDÜRTMESİ Hz. Yusuf’un dâvetinin ardından Yakub (as) ile birlikte Mısır’a giderek oraya yerleşen İsrailoğulları, giderek nüfuslarının artmasıyla ülkede önemli bir unsur haline gelmişlerdi. İsrailoğulları’nın hâkimiyetlerini tehdit edebileceklerini düşünen firavunlar, onlara baskı uygulamaya başladılar, devlet işlerinden uzaklaştırdıkları gibi mal ve mülklerini ellerinden aldılar. Kendilerini Güneş tanrısı Ra’nın oğlu kabul eden firavunlar, kendilerini ilah tanımayan İsrailoğulları’nı ağır işlerde çalıştırdılar, inşâat işlerini bütünüyle onlara yüklediler.

52 MAYIS / 2014

II. Ramses, İsrailoğulları’na yapılan zulmü daha da artırdı; yeni doğan erkek çocuklarının öldürülmesi için bir kanun çıkardı. İsrailoğulları’ndaki hamile kadınlar takip edilir, erkek çocuk doğurdukları öğrenilince, bu çocukları öldürmekle görevlendirilmiş memurlara ihbar edilirdi. Ayrıca ebelere de, bu çocukları öldürmeleri emri verilmişti. Firavun, diğer taraftan da İsrailoğulları’nın kız çocuklarını sağ bırakıp onları Kıbtî erkeklerle evlendirmek sûretiyle Kıbtî nüfusu arttırmayı hedefliyordu. Kur’ân’da bu uygulama hakkında şöyle denilmektedir: “Gerçekten Firavun, bulunduğu ülkede büyüklenip zorbalığa kalkıştı. O yerin halkını, fırkalara


böldü. İçlerinden bir fırkayı zayıflatıp eziyor, onların

DOĞUMU VE SANDIK İÇİNDE NİL’E

oğullarını öldürtüyor ve kızlarını sağ bırakıyordu.

BIRAKILMASI

Şüphesiz ki o, bozgunculardan biriydi.” (Kasas sûresi,

Kur’ân’da ismi en fazla zikredilen peygamber

28/4).

olan Musa (as)’ın ismi, 34 sûrede 136 ayette geçALLAH TEÂLÂ’NIN EZİLMİŞLERİ ÜSTÜN

KILMA İRÂDESİ XIX. Hanedan firavunlarından olan II. Ramses, bu zulmü sayesinde saltanatını ebedileştireceğini zannediyordu. Ancak gerçek güç sahibi Cenab-ı

mektedir. Bu durum, ulü’l-azm olarak isimlendirilen 5 büyük peygamberden biri olan Hz. Musa’nın peygamberler içindeki önemini ve yürütmüş olduğu tevhid mücâdelesinin ehemmiyetini göstermektedir. Dünyanın en zâlim ve en güçlü hükümdarlarından birinin zulmü altında ezilen halkı hakka davet

Hak ise, bu zâlimin saltanatını zayıf düşürüp, ez-

için gönderilmiştir. Allah Teâlâ, Peygamber Efendi-

mekte olduğu İsrailoğulları vasıtasıyla ortadan kal-

miz (s.a.v.)’e hitaben, onun tevhid mücâdelesinin

dırmayı arzu ediyordu. Bu defa da her türlü hakları

mü’minler için örnek bir mücâdele olduğunu bildir-

ellerinden alınmış zayıflar Allâh’ın yardımıyla, gurur

miştir (Kasas sûresi, 28/3).

ve kibir sahibi zâlim müstekbirlere üstün gelecekti. Bu gerçek, şöyle dile getirilmiştir:

Yakub (as)’ın oğullarından Levi sıbtına mensup olan Musa (as), Allâh’ın kudretini ve kendisine ver-

“Biz ise istiyorduk ki, o ülkede ezilmekte olan-

diği değeri gösteren fevkalâde bir şekilde dünyaya

lara lütufta bulunalım. Onları dinde önderler yapa-

geldi, Allah Teâlâ, onun doğduğunda öldürülmesini

lım ve (Firavun’un güç ve kuvvetinin) mirasçıları kı-

engellediği gibi, onun bizzat ileride düşmanı olacak

lalım. Ve onları yeryüzünde kuvvetli hale getirelim. Firavun’a, Hâmân’a ve askerlerine, sakındıkları şeyi, o zayıfların eliyle gösterelim.” (Kasas sûresi, 28/5-6).

Firavun tarafından sarayda büyütülmesini sağladı. Babası Imran ve hanımı, erkek bir çocukları dünyaya geldiğinde, Firavun’un adamları tarafından bulunup öldürülmesi korkusuna kapılmışlardı. Ancak

Musa (as) kıssası, bir bakıma bu iki âyette

ilâhî yardım imdatlarına yetişti. Allah Teâlâ, Musa

özetlenen hakikatin gerçekleşmesinin anlatımından

(as)’ın annesine, bebeğini emzirmeye devam et-

ibarettir. Musa (as) ve kavmi, çileli ve sıkıntılı bir sa-

mesini, öldürülmesinden korktuğu zaman ise onu

bır sürecinin ardından Allah tarafından desteklene-

bir sandık içinde nehre bırakmasını vahy/ilham etti.

rek bu mutlu sona ulaştırılmıştır (A’râf sûresi, 7/137).

Ayrıca ona, çocuğu dolayısıyla korkmamasını ve

Musa (as), Allâh’ın yardımıyla sarayın kokuşmuşluklarından uzakta kalmayı başardı. Gençlik yıllarında, güzel ahlâk ve üstün faziletleriyle temayüz etmiş, Allah tarafından mükâfatlandırılmaya lâyık muhsinlerden biri olmuştu. Bedenî ve zihnî açıdan gelişip rüşdüne erince, Allah tarafından kendisine, hikmet ve ilim verildi. Keskin anlayış ve hükmetme kabiliyetiyle donatıldı; hem dînî hem de dünyevî ilimlerle teçhiz edildi (Kasas sûresi, 28/14).

53 MAYIS / 2014


üzülmemesini söyledi ve onu kurtarıp bir süre son-

anne-babası, onu daha fazla gizleyemeyince, bel-

ra kendisine geri göndereceğini ve onu ileride pey-

ki biri sahip çıkar ve ona bakar diye, sandık içinde

gamber olarak görevlendireceğini haber verdi. Bu

nehre bırakmıştı.

ilâhî bilgi sayesinde rahatlayan ve verilen tâlimâta uyan anne, küçük yavrusunu bir sandık içinde Nil nehrine bıraktı (Kasas sûresi, 28/7).

Ancak korkulan olmadı. Çünkü kraliçe, Allâh’ın büyütülmesini sağlamak için sevimli kıldığı bu bebeği çok sevmiş ve ona candan bağlanmıştı.1 Ko-

Allah Teâlâ, Musa (as)’ın annesine, ayrıca be-

cası Firavun’a, “Onu öldürmeyip evlât edinelim,

beğini zât-ı bârîsine ve bebeğe düşman olan birinin

bizim çocuğumuz olarak büyüdüğü takdirde, umu-

yanında büyüttüreceğini ve iyi bir şekilde bakılma-

lur ki bize faydası dokunur.” dedi. Firavun, hanımı

sını sağlayacağını, bu maksatla onu sevimli kıldığını

Âsiye’nin bu teklifini kabul edince, Musa adı verilen

da müjdelemişti (Tâhâ sûresi, 20/38-39).

bebek ölümden kurtulmuş oldu.

FİRAVUN AİLESİNİN MUSA (AS)’I NEHİRDEN ALMASI Nil nehrinin suları, Musa’nın içinde bulunduğu sandığı, Firavun sarayının bulunduğu yere götürmüştü. Sandık içindeki bebeği gören cariyeler, onu alıp hemen kraliçeye getirdiler. Kraliçe bebeğin güzel yüzünü açtığında, kalbinde ona karşı kuvvetli

Firavun ve maiyeti, ilâhî kaderin kendileri için gizlediği gerçeği, yani nehirden çıkarıp evlat edindikleri çocuğun, ileride kendileri için bir düşman ve üzüntü kaynağı olacağını, saltanatlarının onun elinde sona ereceğini nereden bileceklerdi! Neticede Hz. Âsiye’nin ısrarları işe yaradı ve bebek saraya alındı.

bir sevgi hissetmişti. Ancak bu sahipsiz bebeğin,

“Firavun ailesi, ileride kendilerine düşman ve

İsrailoğulları’ndan bir aileye ait olduğunu tahmin

üzüntü sebebi olacak çocuğu bulup getirdiler. Şüp-

eden Firavun, onu öldürmekte kararlıydı. Belli ki,

hesiz Firavun, Hâmân ve askerleri yanılıyorlardı.

54 MAYIS / 2014


Kur’ân’da ismi en fazla zikredilen peygamber olan Musa (as)’ın ismi, 34 sûrede 136 ayette geçmektedir. Bu durum, ulü’l-azm olarak isimlendirilen 5 büyük peygamberden biri olan Hz. Musa’nın peygamberler içindeki önemini ve yürütmüş olduğu tevhid mücâdelesinin ehemmiyetini göstermektedir. Firavun’un hanımı, ‘Bu benim için de senin için de sevinç kaynağı bir çocuk. Onu öldürmeyin; belki bize faydalı olur veya onu evlât ediniriz.’ dedi. Onlar, işin farkında değillerdi.” (Kasas sûresi, 28/8-9). Diğer tarafta 3 aylık bebeğini sandık içinde nehre bırakan anne, Allah tarafından kendisine teminat verilmesine rağmen, telaş ve acelecilikten, neredeyse durumun anlaşılmasına yol açacak davranışlarda bulunup oğlunu ele verecekti. Ancak Allah tarafından kendisine verilen dayanma gücü ve sabır sayesinde bu hataya düşmedi. Çocuğunu kimin aldığını öğrenmek için kızına, sandığı takip etmesini ve küçük kardeşini kimin aldığını öğrenmesini söyledi. Neticede kız kardeşi, bebeğin saraya alındığını gördü. Bir yolunu bulup saraya girdiğinde, küçük kardeşi için sütanne ve bakıcı arandığını bu maksatla bebek sahibi bazı kadınların saraya getirildiklerini, ancak kardeşinin bu kadınlardan hiç birinden süt emmediğini gördü. Bu sırada onu emzirebilecek bir kadın tanıdığını, bu kadın ve ailesinin bebeğe çok iyi bakabileceklerini anlattı. Onu dinleyenler, bahsettiği kadını denemekte bir beis görmeyince, bebeğe süt vermesi için gerçek annesi saraya getirildi. Deneme bu defa sonuç verdi, çünkü önceki kadınlardan süt emmeyen Musa, hemen onun sütünü emmeye başladı. Buna çok sevinen Hz. Âsiye, tanımadığı bu kadını sütanne olarak kiralamaya karar verdi. Onun, evdeki çocuklarını yalnız bırakamayacağını, dolayısıyla bebeğe ancak kendi evinde bakabileceğini söylemesi üzerine buna da izin verdi ve bebeği aralarındaki yakınlığı aklından dahi geçirmediği, öz annesine teslim etti. Bu durum, şüphesiz ki, en çok Musa’nın ailesini sevindirmişti.2

FİRAVUN’UN SARAYINDA BÜYÜTÜLEN MUSA (AS)’A HİKMET VE İLİM VERİLMESİ Çocukluğunun ilk yıllarını, öz annesinin kucağında kendi evlerinde geçiren Musa (as), süt emme çağının ardından saraya alındı ve orada büyüdü. Kur’ân-ı Kerim’de, onun çocukluk ve gençlik yılları hakkında bilgi yoktur. Ancak kendisini emziren öz annesinin, aklı ermeğe başladığı günlerde önemli oğluna sırrını açıp ona kim olduğunu açıkladığı, zulme mâruz kalan kavmi ve kavminin dini hakkında bilgi verdiği anlaşılmaktadır. Çünkü gençlik dönemiyle ilgili ilk bilgiler, uzun bir süre gizlemek zorunda kalmakla birlikte, onun İsrailoğulları’na yapılan zulme yakından vâkıf olduğu, bundan büyük bir rahatsızlık duyduğunu göstermektedir. Musa (as), Allâh’ın yardımıyla sarayın kokuşmuşluklarından uzakta kalmayı başardı. Gençlik yıllarında, güzel ahlâk ve üstün faziletleriyle temayüz etmiş, Allah tarafından mükâfatlandırılmaya lâyık muhsinlerden biri olmuştu. Bedenî ve zihnî açıdan gelişip rüşdüne erince, Allah tarafından kendisine, hikmet ve ilim verildi. Keskin anlayış ve hükmetme kabiliyetiyle donatıldı; hem dînî hem de dünyevî ilimlerle teçhiz edildi (Kasas sûresi, 28/14). Devam edecek… Dipnotlar: 1- Allah Teâlâ, Musa (as)’ın kurtuluşuna vesîle olan ve sonunda onun peygamberliğine îmân edip onunla birlikte kocasına karşı direnen ve sonunda inancı uğrunda işkenceler altınca can veren bu yüksek iradeli kadını Hz. Meryem ile birlikte îmân edenlere örnek göstererek Yüce Kitabı’nda övgüyle anmış ve onun hakkında şöyle buyurmuştur:“Allah, îmân edenlere de, Firavun’un karısını misal gösterir. O, şöyle demişti: ‘Rabbim! Cennette, rahmetine yakın bir yerde bana bir ev yap. Beni, Firavun’dan ve onun kötü amelinden kurtar. Beni, şu zâlim kavimden kurtar!’ (Tahrim sûresi, 66/11).2- Annesinin yaşadığı telaş ve heyecan, onun kalbinin pekiştirilmesi, kız kardeşinin küçük kardeşinin izini bulması, süt anne ilgili tavsiyesi ve ardından Hz. Musa’nın emzirilmek üzere öz annesine teslim edilmesi hakkında bk. Kasas sûresi, 28/10-13; Tâhâ sûresi, 28/40. 55 MAYIS / 2014


Tasavvuf

Tasa vuf

Kapıları

Açmaktır u Prof. Dr. Mahmut Erol KILIÇ

S

on yıllarda Osmanlı’nın mânevîyat târihini ihmâl ettik. Osmanlı toplumunun çöküşünde yegâne sebep ekonomik değildir. Osmanlı aydınları, ‘Biz iki anneden süt emdik; İbn Arabî ve Mevlânâ,’ diye tarif ederler. Devletin kuruluşu oraya dayanıyor. Orhan Gazi, Osman Gazilerin yanında bulunan aydın kesim, İbn Arabî çizgisinde olan kesim. Çok sonraları bu kesim Çivizade ve Kadızade ailesinin gayretleriyle dışlanmaya başlamıştır. Bunlar fıkıh ilmi mensupları... ‘İslâm dini eşittir hukukî normlar,’ diyen yaklaşım. Oysaki bakıyoruz Kur’ân’a, hukukî normlar, yaptırımlar, yüzde 30’luk bir yeri işgal ediyor. Onun haricinde büyük bir oranda tefekkür dünyâsı ve buna ait ilimler var. Bu ilimler ihmâl edilip, forma ait ilimler öne çıkarılırsa, bu din bir yerden sonra pıhtılaşır, dondurulur. Bu yeniyetme molla tipi Çivizadeler’in temsil ettiği tahrikler, ajitasyonlar sayesinde tekkeler basıldı, dervişler dövüldü... Cumhuriyet’in Diyanet İşleri Başkanlığı anlayışı, Çivizade çizgisine yakın bir çizgidir. Arapça grameri öğrenmek sûretiyle ortaya çıkan bir din âlimi tipi oluşturmuştur tüm bunlar. Oysa Yunus

56 MAYIS / 2014


İslâm dini, din, her şeyden evvel mânevî bir olgudur. Bu mânevî yapının tabii ki sosyal uzantıları vardır ama ikinci merhaledir. Siyasi bir ideoloji olarak vahyolunmaz din. İnsanları kurtarmak üzere gelmiş bir mânevîyat yoludur. ‘Şeriat, tarikat yoldur varana, hakîkat marifet, andan içerü,’ demiştir. Bu dörtlük, İslâm din felsefesini anlatmak için size 10 bin sayfa kitap yazdırır. Tasavvuf, İslâm dininin arkeolojisidir. DOĞU AKLI İBNİ RÜŞD’Ü MESNED ALMAMIŞTIR Selçuklu Osmanlı çizgisinde, büyük bir İslâm düşünürü olmakla beraber yaklaşık 800 yıl İbni Rüşd tanınmaz bu topraklarda. Cumhuriyet dönemiyle beraber, kurucular, Tıbbiye ve Harbiye’den mezun pozitif bilimler tahsil etmiş kuşak tarafından keşfedilmiştir. İbni Rüşd, Batı’dan keşfedilmiştir, Doğu’dan değil. Kemalist İslâm anlayışının bu yaklaşımını modern Müslümanlar da benimsemişlerdir, o yönde örtüşürler. Osmanlı’nın yükseliş döneminde İbn Arabî’ye önem verildi. Ama çöküş döneminde yeterince önemsenmedi. Kendi zamanında da nadir zevat tarafından anlaşıldı. Nebilerin ve velilerin ortak talihidir anlaşılmamak. Bundan dolayı şehit peygamber çoktur. Bunun izahı: Alt mertebe, üst mertebeyi öldürmek ister. Bunun sebebi kıskançlık olabiliyor, siyasî bazı şeyler olabiliyor, ama en temelde anlamayanlar var. Ki bunlar Kur’ân tabiriyle çoğunluktadır. İbn Arabî gibi İslâm irfanını en üst mertebelerinden açmaya çalışan bir kişiyi, daha alt mertebelerde dondurulmuş bir anlayış sahiplerinin kolayca hazmetmesini beklemek de abestir.

ŞİBLİ’NİN AYIKLIĞI HALLAC’IN SARHOŞLUĞUNDAN YEĞİDİR Bu İslâm Tasavvufu’nda sahv ve sekr yaklaşımlarının bir tartışmasıdır. Sahv, ayıklık demektir. Sekr sarhoşluk, mânevî sarhoşluk demektir. Siz nasıl beşeri hayatınızda bazı anlarda heyecana kapılırsınız

ÜLKEMİZDE TASAVVUFÎ PRATİKLER YASAKTIR

ki bu daha çok aşk hallerinde olur. Sırılsıklam âşık

İslâm dünyâsının geneline baktığınızda Tasavvuf Ana Bilim Dalı diye müstakil bir bilim dalı yok. Hatta bazı ülkelerde yasak. Ülkemizde tasavvufî pratikler yasaktır. 30 Kasım 1925’te çıkarılan kanunla yasaklanmıştır. Dergâhı kapalıdır İslâm Tasavvufu’nun.

Kimseyi takmama başlıyor. Aynı şey mânevîyat ilim-

olduğunuzda biyokimyanız nasıl değişiyorsa aynı. lerinde de söz konusu. Sekr’e erenler dağınık şeyler söyler, üstlerine başlarına dahi dikkat etmekten vazgeçerler. O dönem ‘Ağır ol molla desinler,’ yaklaşımı neyse, ona aykırı hareket ederler. Kalenderi tarzda hareket etmeye başlarlar. Sahv haliyse uya57 MAYIS / 2014


Her insanın kendi devrinin özelliklerini bilmesi lazımdır. İbn Arabî der ki, ‘İyi tanıyabilirseniz sonrasını öngörebilirsiniz. Bunu bilmeyenler de size keşf ehli der. Oysaki siz bazı şeylere bakarak söylersiniz onu.’ Ülkemizde de bazı öngörülerde bulunulabilir ama tartışılacak zemin oluşmadı. ‘Ben şeyhim, âlimim,’ diyene kuşkuyla bakmalı. Sosyalistim diyen kapitalist, kapitalistim diyen sosyalist, Sünniyim diyen Alevi çıkabilir.uzantıları vardır ama ikinci merhaledir. Siyasi bir ideoloji olarak vahyolunmaz din. İnsanları kurtarmak üzere gelmiş bir mânevîyat yoludur. nıklık hali. Şeriat halinde bir ağırlık vardır. Sonrasında sarhoşluktur makbul olan. Sarhoşluktan sonra ikinci sahv hali gelir. Toplum içinde kendini tutan ama iç âlemde sarhoş olan... Onun için İbn Arabî, Şibli diyor. Ama ‘Hallac da yanlış yaptı,’ demiyor. ‘Hallac mübarek bir kardeşimizdir, aşk şehididir, ne yapsın, dayanamadı, ‘Enel hak,’ dedi, oysa biz onu her gün söylüyoruz,’ diyor. Sır herkesin yanında açıklanmaz. Tasavvuf, herkes tarafından anlaşılamaz. Bir mollanın tasavvufu yorumla anlamaması doğal bir süreçtir. Katı yobazların ileride belirli bir yaştan sonra tasavvufa gelerek dönüştüğünü görmekteyiz. Bilemezsiniz kimde açılımın olduğunu... İSLÂM PEYGAMBERİNİ TANIMIYORLAR İslâm dini, din, her şeyden evvel mânevî bir olgudur. Bu mânevî yapının tabii ki sosyal uzantıları vardır ama ikinci merhaledir. Siyasi bir ideoloji olarak vahyolunmaz din. İnsanları kurtarmak üzere gelmiş bir mânevîyat yoludur. Peygamberin birincil vasfı Allâh’la kul arasında yaptığı aracılıktır. Allah’tan insanlığa getirdiği mesaj ve onun talimi öğretimi doktrindir. Konjonktür gereği arızi olarak başına gelirse savaşır ama talep etmez savaşı. Gayesi savaş değildir. Peygamberimiz esas savaşın tasavvufi manada bir savaş olduğunu gösteriyor. Modern Müslümanlar, İslâm dinini bu formattan çıkararak, salt ideolojik bir projeye indirgedikleri için ki bu da düşmanın üzerlerindeki baskılarından dolayı bu hale geldi. 58 MAYIS / 2014

PAUL COELHO SİMYACI’NIN HİKÂYE ÖRGÜSÜNÜ MESNEVİ’DEN ALMIŞTIR Bazı edebiyatçı, felsefeciler bunu dürüst şekilde ifade ediyor. Önce bu felsefeyi doğru bir şekilde özümsemek gerekiyor, özümsedikten sonra kendi eserinizde kullanabilirsiniz. Ülkemizdeyse bazı edebiyatçılarımızın, Sufi inisiasyonundan haberleri olmadığı için bir moda akım olarak sırlı, gizemli kitaplar yazabiliyorlar. Motif olarak kullanıyorlar. Mânevîyat içermeyen romanlar. Oysa felsefelerinden istifâde etmeleri gerekir. Coelho’nun Simyacı’sını okuduğunuz zaman Mevlana’nın kast ettiği hedefi de görüyorsunuz. Rumi üzerine özellikle böyle bir pazar oluştu. Sufizm yükselen bir değer. Bunun sebeplerinden biri de tasavvufun bazı lkelerin ‘El Kaide sonrası İslâm, hangi İslâm olacak?’ çalışmaları yapan strateji merkezlerinde yükselen bir değer olarak görülmesi. ‘Komünizm gelecekse biz getirelim,’ mantığından hareket ederek, Sufizm’e yatırım yapan devletler var. İSLÂM’IN RÖNESANS’A İHTİYACI YOKTUR Rönesans ne kadar insanların mutluluğunu, huzurunu sağlamıştır?’ bunu sormak lazım önce. Aydınlanma, Budacı bir anlayışın tepetaklak hale getirilmek suretiyle oluşturulmuş bir anlayış. Bugünkü gayri insani birçok yaklaşımın fikri temellerinde Rönesans yatarken birileri çıkıp İslâm’ın kendisini yenileyemediği için çağdışı kaldığından bahsediyor.


İslâm, bir yere kadar bilimsel gelişmeyi teşvik ederdi ama bir yerden sonra edemezdi. Değil İslâm, hiçbir semavi din edemezdi. Ateşi ve barutu ilk Çinlilerin bulmuştur ama bunu ateşli silah yapmak yerine Tao’cu bir dünya görüşüne bağlı oldukları için dini bayramlarda havai fişek olarak kullandıklarını ve silah icat eden beyaz adama karşı üstünlüklerini için hor görülür Uzak Doğu gelenekçiliği. Bunun bir benzeri de İslâm dünyasında oldu. Çağımızdan, sekiz yıl süren İran-Irak Savaşı’ndan bir örnek verirsek, Saddam Hüseyin, Halepçe’de kimyasal silah kullanırken Humeyni, bir din adamı olarak ‘Ülkemiz işgal edilse bile biz o silahı kullanamayız,’ diyor. Ermeni katliamı, ne kadar oldu olmadı, onları tarihçilere bırakmak lazım ama Srebrenitsa’da katliam olmuştur ve o insanlar Bosna’da bunu her yıl anmaktan rahatsız olmaktadırlar. Çünkü İslâm’da trajediyi anmak değil, unutmak vardır.

fiziki hareketlerin yapıldığı yerlere dönüştü. Eyüp’te bir imam vardı, kapısının önü Mercedes’lerle doluydu. 20 rekât namazı, yedi dakikada çıkarıyordu. O namaz namaz değildir, o namaz günah. Vehabi yaklaşımda da mânevîyatın dışlanması söz konusu olduğu için İslâm mânevîyatının dışlanması paralelinde ister istemez oluyor bunlar. ‘Âlemde boşluk yoktur,’ fetvasınca, o boşluğu böyle bina yapımlarıyla tamamlamışlardır. İslâm ezoterizminin yasaklanması ülkemizde de büyücülük, üfürükçülük, sahte şeyhlik gibi kavramların çoğalmasını sağlamıştır. 1917 Ekim Devrimi’nin ‘Dine ait ne varsa kazıdık,’ demek suretiyle kiliseyi, havrayı kapatmasından sonra 1925’te Sovyetler Birliği’nin büyücü dolmaya başlamasıyla aynı. Onlar son 10 yıldır yeniden kendi dini gelenekleriyle barışmaya başladı.

EHL-İ TARİK DİN ADAMINA RASTLAMAK ÇOK ZOR

Her insanın kendi devrinin özelliklerini bilmesi lazımdır. İbn Arabî der ki, ‘İyi tanıyabilirseniz sonrasını öngörebilirsiniz. Bunu bilmeyenler de size keşf ehli der. Oysaki siz bazı şeylere bakarak söylersiniz onu.’ Ülkemizde de bazı öngörülerde bulunulabilir ama tartışılacak zemin oluşmadı. ‘Ben şeyhim, âlimim,’ diyene kuşkuyla bakmalı. Sosyalistim diyen kapitalist, kapitalistim diyen sosyalist, Sünniyim diyen Alevi çıkabilir. Hiç kimsenin beklemediği, pozitivist bir aydınlanmayı bir İslâmcı, İslâm tasavvufunun önünün açılmasını bir sosyalist sağlayabilir.

Değerli imamlarımızı tenzih ederek söylüyorum, Cumhuriyet projesinin ürettiği din adamları, camiye cemaat gelsin diye minareyi sarı laciverde, Fenerbahçe renklerine boyatabiliyor. Geçen yıl 10 dakikada teravihten çıkaran cami yarışması bile olmuştu. Allah’tan Diyanet el koydu. Böyle hilkat garibesi imam tipleri camilerin ruhani bir merkez olarak kurgulanmamasından kaynaklanıyor. Kilise öyledir mesela. Oysa camiler, Cumhuriyet’ten sonra salt

YAŞADIĞIMIZ ÇAĞI TANIMALIYIZ

59 MAYIS / 2014


Yönetme Sanatı

C

u Prof. Dr. Ahmet ÇOŞKUN

emiyetin düzen içinde varlığını koruması ve geliştirmesinde idârecinin rolü çok büyüktür. Bu sebeple değil bir millet, bir cemiyet; üç kişilik bir meclis için bile bir başkan, bir idâreci seçmek emredilmiştir. Bir meclis, bir cemaat, en az üç kişiden meydana gelir. Bu üç kişiden biri diğerlerine başkan seçilmelidir. İbn-i Mesud’dan (ra) rivâyet olunan bir hadiste Efendimiz (sav) şöyle buyuruyor: “Siz bir yerde üç kişi olarak bulunduğunuz zaman birinizi kendinize başkan yapınız.” Kendiliğinden idâreci olmaya heveslenenleri Peygamberimiz asla idâreci ta’yîn etmezlerdi. Bu çok düşündürücü bir husustur. Çünkü hiçbir kimse isteyerek bu külfetli işin altına girmez. Ancak vazifelendirildiği zaman Allah için bunu yapmaya mecbur kalabilir. Bunun için Efendimiz (sav) şöyle buyurmuştur: “Gerçek, biz işimizin başında onu arzu edeni asla çalıştırmayız. Ehliyetli olanı kendimiz arar buluruz.” Ahlâk kitaplarımızda “Hubbicâh” diye geçen makam sevgisi, yüksek makamlara geçme arzusu kötü huylardan sayılmıştır. Efendimiz’in (sav) hadislerinde de makam peşinde koşmak pek zemmedilmiş60 MAYIS / 2014

tir. Biz bir makâma göz koymamalıyız. Fakat davranışlarımız dolayısıyla çevremiz bizi bu makâma layık görmeli ve getirmelidir. İşte o zaman işimiz kolaylaşır. Makam hırsı çok zaman insanın gözlerini kör, kulaklarını sağır eder. Ferâset ve basîretini bağlar. Bulunduğumuz bir çevrede, bir vazîfeyi bizden daha iyi yapacak kimselerin olmadığına kat’î kanaat getirdiğimiz zaman o makâma tâlip olmamız câiz görülmüştür. Fakat bu çok ince bir ölçüdür. Kişinin, kendi kendisini fazla beğenmesinden de böyle bir hisse kapılması mümkündür. Birçok tecrübeleriyle sâbit bir kanaati varsa buna kimse bir şey diyemez. Bu konudaki İslâmî görüşü tam tespit için Yûsuf sûresinin 55. âyetinin tefsîrine bakmamız gerekir. Muhtelif tefsirlerde ve özellikle “Elmalılı” tefsîrinde bu konuda tatminkâr bilgi vardır. İslâm büyüklerinden bâzısının birtakım harplere isimlerinin karışmasına varıncaya kadarki davranışlarında idâreyi, makâmı ele alma ve muhâfaza etme teşebbüsleri aslında onların bir hizmet alâkasıdır. Yoksa onlar dünyâlık elde etmek için bu hâdiselere sebep olmuş değillerdi. Hiç şüphesiz bu hâdiseler


esnâsında birçok kader tecellîleri de cereyân et-

Kanun ve yönetmeliklerle zorâki idarecilik yap-

miştir. Onun için, bu gibi hâdiseleri değerlendirme

maya kalkışan, ikide bir sıkışınca hemen cezâyı, di-

husûsunda çok dikkatli olmamız gerekir. Meselâ çok

siplini işletme hevesine kapılan bir idâreci, mâiyetinde

hikmetli bir tecellî olmak üzere bu harpler sırasında

çalışanlar üzerinde bir despot havası uyandırır. Dav-

birçok âlimler yerlerini yurtlarını terk edip hicret etti ve

ranışları soğuk kaçtığından hiçbir kimse kendisine

İslâm âleminin o günkü sınırları içinde onlara muhtâc

sevgi duymaz. Bu sebeple de geniş çevresi içinde

olan bölgelerin imdâdına yetiştiler. Gittikleri yer için

yapayalnız kalır. Hiçbir arkadaşı tarafından destek-

bir ışık kaynağı olup etraflarını aydınlattılar. Bulunduk-

lenmez.

ları yerlerin şartlarına göre içtihatlar yaptılar. Oralarda dînî mevzûlarda çıkan anlaşmazlıkları hallettiler. Harplerin tahrîki bir bakıma rahmet oldu. Güzîde fukahânın her tarafa yayılmasını sağladı.

Hizmet hayâtında yalnız kalmaktan son derece de sakınmalıyız. Etraftaki arkadaşları ile âhenkli bir çalışmaya giremeyen bir idârecinin başarı göstermesi mümkün değildir. İdârî bir hizmeti müştereken

İçinde bulunduğumuz hâdiselerin bile sebepleri-

yürütmeye çalışan elemanlar birbirinin gözü, kula-

ni çok zaman bilemezken, hiç içinde bulunmadığımız

ğı mesâbesinde olacak, birbirlerinin hatâlarını izâle

hâdiseler hakkında hüküm vermeye kalkışmak bizi

edecek ve açığını kapatacaklardır. Başka türlü hiz-

yanıltabilir. İslâm’da hüsün (güzel) zan esastır. Hele

met olmaz. Şüphesiz bütün bunlar Allah rızâsı için,

büyük, mübarek insanlardan sudûr eden hâllerin

vazîfenin devâmı için yapılmış olacaktır.

tahlîlinde çok dikkatli olmak gerekir. Bu konuda,

Peygamber Efendimiz (sav) bir hadislerinde

Ömer Nasuhi Efendi’nin (Ashâb-ı Kirâm’ın Nezih İtikadı) adlı

şöyle buyurmuşlardır: “Allah Teâlâ herhangi bir emîre

eserini okumayı bilhassa tavsiye ederim. Okuduğu-

hayır dilerse ona, doğru bir muavin nasîb eder de o,

nuz zaman göreceksiniz ki, isimleri harplere karışan

emîrin unuttuğu şeyleri ona hatırlatır. Hatırladığı şey-

sahabe dünyevî makam elde etmek için değil, sırf

lerde de ona yardım eder. Allah Teâlâ emîre hayırdan

hizmet için -istemeyerek- bu yola düşmüştür.

başka şey murâd ederse ona unuttuğu şeyleri hatır-

Bir idâreci, görünüşü ile mâiyetinde çalışanlar

latamayan, hatırladığı şeylerde yardım etmeyen fenâ

üzerinde saygı telkin etmeli, hayâ ve meslek tecrübe-

kimseyi sâdık yapar.” (Riyâzu’s-Sâlihîn, c. 2, 682 nolu hadis)

si yüksek, vakarlı, ağırbaşlı, vazife şuurunu her şeyin

Abdulah Ebû Câfer halîfe olduğu zaman et-

üstünde tutan, karakter sâhibi bir insan olmalıdır. Bu

rafındakiler ona arzusunu sordular. O da şu cevâbı

duruma adapte olamayan bir idâreci yenildiğini, ba-

verdi: “Ben etrâfımda dört çeşit insana muhtâcım.

şarısız düştüğünü anlamalı, vaktinde çekilmesini bil-

Biri, doğru bir vezirdir ki, bir şeyi unutursam hatırlatır,

melidir. Aksi halde batağa düşen ve çırpındıkça daha

hatırlarsam başarmama yardımcı olur. İkincisi hâzık

fazla batan birisinin durumuna düşer. Bu korkunç du-

kâtip, yâni anlayışlı ve nâmuslu memurdur ki, eline

ruma düşmekten son derece sakınmalıyız.

verilen işleri tam olarak yapsın. Üçüncüsü güvenilir

Ahlâk kitaplarımızda “Hubbicâh” diye geçen makam sevgisi, yüksek makamlara geçme arzusu kötü huylardan sayılmıştır. Efendimiz’in (sav) hadislerinde de makam peşinde koşmak pek zemmedilmiştir. Biz bir makâma göz koymamalıyız. Fakat davranışlarımız dolayısıyla çevremiz bizi bu makâma layık görmeli ve getirmelidir. İşte o zaman işimiz kolaylaşır. 61 MAYIS / 2014


muhâfızlardır ki, şikâyet için gelen mazlumları benim yanıma getirsin” dedi. Dördüncüsünü söylemeden durakladı. Etrâfındakiler, “Ey emîrü-l-mü’minîn, dördüncüsü nedir?” diye sorduklarında o da; “Dördüncüsü doğru habercidir ki, askerin, halkın ve memleketin içinde geçen olayları bana doğru olarak bildirsin ki, ben zâlim ve mazlûmu, doğruyu ve hâini seçebileyim.” demiştir. İdâreci olan bir kimsenin kapısının halka devamlı açık olmasını isteyen şu hadîsteki tehdîde dikkatinizi çekerim. Buyruluyor ki: “Herhangi bir devlet başkanı veya herhangi bir idâreci kapısını ihtiyaç sâhiplerine kapatırsa, yâni onları sıkıntıları ile başbaşa bırakırsa, Allah da af ve lütuf kapılarını ona kapatır. Artık o ihtiyaçlarını ve duâlarını yüce Allâh’a yükseltemez olur.” (1001 Ha-

Cemiyetler, kendilerin ıslah ettikleri ölçüde iyi idâreye lâyık olurlar. Çünkü Efendimiz (sav) buyurmuşlardır ki: “Siz ne hâldeyseniz öyle idâre olursunuz.” (10 kere kırk hadis, 31. hadis) Bunun için idâreciyi tâyin edecek kimselere de büyük mesuliyet yüklüyor. Tâyin olunan kimseden daha liyâkatlisi varken, onu tercih etmeyenlerin Allâh’a ve Rasûlü’ne ve bütün mü’minlere karşı hâin durumuna düştüklerini bildiriyor. (Binbir hadis) Efendimiz hatır gönül meselesi yapıp da, işi ona lâyık olmayanlara teslim etmez ve buyururdu ki: “Bir iş lâyık olmayan bir kimseye teslim edilirse artık kıyâmeti bekle.” (250 hadis, 36 nolu hadis ve Buhari, İlim, 2) Başında ehil olmayan bir idârecinin

dis, 720 nolu hadis)

bulunduğu müessesenin başına kıyâmet kopmak-

Efendimiz’in (sav) husûsen idâreciler için yaptığı şu duâya dikkat edip kendi yerimizi kendimiz tâyin edelim. Efendimiz şöyle duâ ediyor: “Allâh’ım, bir kimse benim ümmetimin bir işini görmek üzere idâreci olarak vazifelendirilir de onların işlerini zorlaştırır, ağırlaştırırsa, Sen de onu müşkilâta (sıkıntıya, darlığa, zorluğa) düşür. Eğer o, ümmetimin işini kolaylaştırır, onlara karşı iyi davranır, onlara yardımcı olursa, Sen de ona lütfunla muamele et.” (Binbir ha-

la kalmaz, bu durum her şeyi kötüye götüreceği

dis, s. 81., hadis no 174)

da hatırlatıyor. İmam tâyini için son derece hassas

için dünyânın harap olmasına ve büyük kıyâmetin kopmasına zemin hazırlanmış olur. Ve Efendimiz, fitneye sebep olmamak için nihâyet başa getirilmiş bir âmire itâat etmemizi emrediyor ve şöyle buyuruyor: “Başı kuru üzüme benzeyen Habeşli bir köle size idâreci tayin olursa onu dinleyin ve ona itâat edin.” (Keşfu’l-Hafa, c. 1, h. No: 356 ve Buhari, Ahkam, 4) Bu hadis câmilere imam tâyinini ve ona bağlanmayı

Şu hadis ise idârecinin yanlış durumlarının idâre ettiği kimselerin ahlâk ve karakterlerinin bozulmasına sebep olacağını gösteriyor: “İdâreci olan kimse insanların devamlı sûrette ayıp ve kusurlarını arar, onlar hakkında suizanda bulunur, onların hareketlerini hep şüphe ile karşılarsa onları ifsâd etmiş, huylarını bozmuş olur.” (Binbir Hadis, 221 nolu hadis)

olunacak, en yetişkin, en muttakî kimsenin cema-

İdâreci için en önemli bir husus da müşâveredir. Kendi başına hareket eden, kendinden başkasının fikirlerine kulak vermeyen (dediğim dediktir diyen) bir idâreci hatâ işlemekten kurtulamaz ve nihâyet işlerini çıkmaza sokar. Bunun için Efendimiz (sav) buyurmuşlardır ki: “Başkalarından akıl alarak işlerini yürüten idâreci, yapılması gerekenin en isâbetlisini yapmaya muvaffak olur.”

sız olan ve olmayan herkesin arkasında namaz kı-

62 MAYIS / 2014

ate imam olması sağlanacak. Günahkâr kimselere mümkün mertebe imamlık yapma fırsatı verilmeyecektir. Fakat câmiye girdiğimizde kim olursa olsun öne geçmiş namaz kıldırıyorsa artık ona uyar, onun arkasında namazımızı kılarız. Yoksa fitneye sebep olunabilir. Bunun için akâid kitaplarımızda “Günahlarız.” maddesi yer almaktadır. Bu vesîleyle tanınmış bir hatipimizin (Devlet Adamının Esas Vasıfları) başlığı altındaki idârecilere hitâp eden bir yazısını size sunmayı uygun görüyorum.


1) Kıymetleri tanımak ve yerinde kullanmak. 2) Sevmek ve sevindirmek

18) Eline silah verdiğimiz adamın bizi müdafaa edeceği gibi silahı bize karşı da kullanabileceğini hatırdan çıkarmamak. Bu endişe ile müşterek sev-

3) İnanmak ve inandırmak

gi ve müşterek îmân esaslarını birer birer temin et-

4) Başkalarını yenebilmek için evvelâ kendini

mek.

yenebilmek 5) Bitmez tükenmez bir sabır 6) Tâkip fikri 7) Geniş mâlûmât 8) Hitâbet kâbiliyeti. Gönüllerin fethi bâzen işaksiyonla, bazen hitâbetle başlar. 9) Kuvvetli hâfıza, yâni temâs ettiğimiz adamları unutmamak, verilen sözleri ve mâzinin ihtarlarını unutmamak. 10) Seziş kâbiliyeti. Gelecek vâkıalar, buhranlar gölgelerini öne atar. Ruhta vâkıaya tekaddüm eden, gölgeyi görmeye müsâit, nevruz veya mükteseb bir istidat bulunmak. 11) Verilen sözün bir fiil kıymetini hâiz olması lâzım geldiğini bilmek. 12) Meslekî bilgiyi mütemâdi artırmak için her gün biraz vakit ayırma lüzûmuna kanaat. 13) Bütün teşebbüsleri geçici kararlara değil, ana prensiplere bağlayabilme istidâdı. 14) Devlet adamının münferit bir kıymet değil, birçok kıymetlerin bir merkez etrâfında toplanmasından müteşekkil müşterek bir kıymet olduğuna mutlak sûrette inanmak. 15) İstikbâlde elde edilecek zaferi günün geçici zaferine tercih etmek. Yâni dakika içinde değil, zaman içinde düşünmek. 16) İstikrârın her işte halk üzerinde hâsıl tesiri itibâriyle müstesnâ kıymetine kanaat getirmek.

19) Kendi tecrübelerimizden ve başkalarının tecrübelerinden, târihî misâllerden mesleğimizde esas hizmetimizi görecek görüşü bulmak ve bunların en kısa ifâdelerini birer açık cümle hâlinde kâlbe yerleştirmek. 20) Hiçbir şeyin başlamadığına, her şeyin devam ettiğine, içinde bulunduğumuz zamanın istihâle hâlinde, eski ve uzun bir mâzi olduğunda tereddüt etmemek. 21) Mâzideki hizmetlerinin beğenilmesi ve takdirinin, yeni nesilleri aynı hizmet yollarına sevketmek için en büyük teşvik edici kuvvet olduğunu bilmek. 22) Büyük makamlardaki kimselerin söyledikleri sözlerin ve yaptıkları hareketlerin işgâl ettikleri mevki dolayısıyla başka insanlar için asla vârid olmayan müstesnâ bir ehemmiyet taşıdığını pazarlıksız bir zihniyetle anlamış olmak. 23) Hizmet sahasında başkalarının payı ile kendi payımızı birbirine karıştırmamak ve kendimize hakkımızdan fazla bir yer ve şeref ayırmamak. 24) İnsan kâlbinin bütün bir ömür devâm eden emeklerle kazanıldığını ve onu bir tek hatâmızla tamamen kaybetmek mümkün olduğunu dâima göz önünde tutmak. 25) Etrâfımızdaki hakîkatleri olduğu gibi yâni güzel vakitlerle dolu veya karanlık ve tehditlerle dolu olarak değil, kendi vehm u hayâlimizden hiçbir şey katmaksızın olduğu gibi hissetmek. 26) Kendi kuvvetimizi ve başkalarının kuvve-

17) Ferdî kanaatla halk kitlelerinin kanaati ara-

tini tam bir ölçüyle tanıtmak. Elimizdeki imkânları

sındaki farkın muhtemel yansımalarını dâima göz

geçecek hiçbir teşebbüse girmemek. Siyâsetin ve

önünde tutmak.

medeniyetin de esas mihengi bu ölçü kâbiliyetidir. 63 MAYIS / 2014


Tarih

VASCO DA GAMA’NIN

KEŞFİNİN İÇYÜZÜ VE MÜSLÜMANLAR u İsmail ÇOLAK*

P

ortekizli denizci Vasco da Gama (1469-1524), Portekiz kralı I. Manuel tarafından, Doğu’nun hazinelerine ve Hindistan’a ulaşmakla görevlendirilen; kendisinden önce Bartolomeu Dias’ın 1486’da Afrika’nın güneyini dolaşarak sözde keşfettiği Ümit Burnu’na 1498’de tekrar ulaşarak, oradan Hindistan’a giden ve dolayısıyla Hint Deniz yolunu bulan “ilk Avrupalı” kâşiftir. Gama’nın bu seferinin, bir coğrafi keşif olduğu yıllarca Batılılarca propaganda edilmiştir. Oysa tarihî ve ilmî kaynaklar, bunun aksini iddia ederek, hem Ümit Burnu’nun hem de Hint Deniz Yolu’nun Müslümanlar tarafından bilindiğini açıkça ispatlamaktadır. Daha da ilginci, Vasco da Gama, söz konusu seyahati esnasında “gerçek kimliğini gizlemiş

64 MAYIS / 2014

ve kendisini bir Türk ve Osmanlı denizcisi gibi tanıtmıştır.” İşte bu iki gerçeği ispatlayan ilmî ve tarihî kıymete sahip bilgi ve belgeler. Gama’ya Rehberlik Eden Müslüman Denizci: İbni Mâcid Vasco da Gama’ya, Hindistan yolunda; Doğu Afrika’da, bugün Kenya sınırlarında bulunan Malindi’den Hindistan’ın Calicut limanına kadar rehberlik eden kişi, Arap (Necidli) coğrafya, denizcilik, haritacılık ve matematik âlimlerinden (Şihâbüddîn lakaplı) Ahmed İbni Mâcid idi. İbni Mâcid aynı zamanda, Hint Okyanusu, Kızıl Deniz, Basra Körfezi, Atlas Okyanusu ve Doğu Hint Adalarını tanıtan ve oralardaki denizcilik faa-


liyetlerinden bahseden “Kitâb el-Fevâid fî Usûl İlm el-Bahr ve’l-Kavâid” (Deniz İlminin Temel Prensipleriyle İlgili Faydalı Bilgiler Kitabı) isimli kitabın da yazarıydı.

Osmanlı sanarak”, büyük bir hürmet ve alakayla karşılamıştı.

İşte Vasco da Gama, Hindistan’a, bu Müslüman âlimin denizcilik bilgisi, tecrübesi, kılavuzluğu ve elinde bulunan devrin en ileri -Sir Richard Francis Burton’a (1821-1890) göre yeniden icat edecek kadar geliştirdiği- pusula, usturlab aletleri ve sahih haritaları sayesinde ulaşmıştı. Ve bu yolculuk sonunda Hint Deniz Yolunu, Batı adına ilk defa bu büyük Müslüman denizci sayesinde keşfetmişti.

dolu ve Avrupalı tarihçilerce itibar edilip referans

Zira Prof. J. H. Kramers, İslâm Ansiklopedisi’nin 3. Cildinde, Hindistan Yolunun Müslümanlar tarafından asırlardan beridir bilindiği, Avrupalılara ise meçhul olduğu gerçeğine parmak basmıştır.

süreliğine yasaklamıştır.

Kendini Türk/Osmanlı Kimliğiyle Tanıttı Vasco da Gama 1498’de bir Avrupalı olarak ilk defa Ümit Burnu sularına geldikten sonra Hint Okyanusu’na geçtiğinde kuzeydoğu Afrika’daki Mozambik kıyılarına demir atmıştı. Şirazî Sultanı İbrahim kendisini ve beraberindeki mürettebatı “Türk/

Konuyu, Portekizli tarihçi Fernao Lopes de Castanheda (1500-1559), ilmî ve objektif bilgilerle gösterilen “História descobrimento e conquista da India pelos Portugueses” (Portekizliler Tarafından Hindistan’ın Keşfi ve İstila Tarihi) başlıklı toplam 10 ciltlik eserinde etraflıca ele almış ve ispatlamıştır. Hatta ilk cildi 1551’de neşredilen eserin, aşırı objektif olmasından rahatsızlık duyan Portekizli Naip Kraliçe D. Catarina, 9 ve 10. Ciltlerin basılmasını bir Castanhade, Şirazî Sultanı’nın dünyanın en kudretli devleti olan Osmanlı’nın bir gemisinin denizler aşarak kendi sularına gelmesinden çok memnun kaldığını ve gurur duyduğunu belirtmiştir. Zira Sultan İbrahim, Yavuz Sultan Selim Mısır’ı fethedince Osmanlı’ya bağlılığını sunmuştu. Portekizli tarihçi, Vasco da Gama ve gemi kaptanı Portekizli Nicolau Coelho’nun, başlarına bir bela gelebileceği endişesine binaen gerçek kimliklerini açıklamaya 65 MAYIS / 2014


Vasco da Gama’yı sarayında kabul eden Sultan İbrahim, mürettebata ikram, izzet ve iltifatta bulunmayı da ihmal etmemişti. Bir ara Sultan, Gama’ya doğrudan doğruya Osmanlı topraklarından mı, yoksa başka ülkeleri dolaşarak mı geldiklerini sorduğunda Portekizli denizci ne diyeceğini bilememiş ve kapalı bir cevap vererek geçiştirmeyi tercih etmişti. Ardından, kendisinden ne istediklerini sorduğunda ise, yolculuklarının Hindistan’a kadar devam edeceğini ve bu mevzuda kendilerine yardımcı olacak iki rehber talep ettikleri cevabını almıştı. cesaret edemediklerini dile getirmiştir. Hatta sultan, gemi kaptanına çok kıymetli bir siyah inci tespih hediye etmişti.

aleti) 10. Asırdan beri bildiğini, bu gerçek karşısında Vasco da Gama’nın yaşadığı büyük şaşkınlığa ise şöyle temas etmiştir:

Şirazî Sultanı İbrahim’in Durumu Anlaması

“Gama, gemisinde bulunan, ağaçtan ayrılmış kocaman usturlabı (sextant) ve güneşin yüksekliğini ölçen madenden yapılmış başka aletleri de gösterdiği zaman, İbni Mâcid hiç şaşırmadı. Kendisi gibi bazı rehberlerin güneş ve yıldızların yüksekliklerini ölçmek için üç veya dört köşe, pirinçten bir alet kullandıklarını söyledi. Fakat mesafeyi başka aletlerle ölçmeyi tercih ettiğini, onların daha dakik olduğunu, Hint gemicilerinin de onları kullandığını ilave etti. Vasco da Gama, rehberin şahsında bir hazine bulduğunu derhal anladı. Rehberin verdiği coğrafya bilgileri karşısında hayret etti.”1

Vasco da Gama’yı sarayında kabul eden Sultan İbrahim, mürettebata ikram, izzet ve iltifatta bulunmayı da ihmal etmemişti. Bir ara Sultan, Gama’ya doğrudan doğruya Osmanlı topraklarından mı, yoksa başka ülkeleri dolaşarak mı geldiklerini sorduğunda Portekizli denizci ne diyeceğini bilememiş ve kapalı bir cevap vererek geçiştirmeyi tercih etmişti. Ardından, kendisinden ne istediklerini sorduğunda ise, yolculuklarının Hindistan’a kadar devam edeceğini ve bu mevzuda kendilerine yardımcı olacak iki rehber talep ettikleri cevabını almıştı. Sultan İbrahim’in, Vasco da Gama’ya verdiği rehberlerden birisi gemiye çıktığında gerçeğin farkına varmış, ziyaretçilerin Türk ve Müslüman olmadığını tespit ederek durumu hemen Sultana bildirmişti. Sultan, buna çok hiddetlenmiş ve Portekizlileri tutuklatmak için gemiye asker göndermiştir. Tehlikenin büyüdüğünü anlayan Vasco da Gama, rehberlerden İbni Mâcid gemide olduğu halde aceleyle oradan ayrılmayı başarmıştı. Vasco da Gama, işte bu oyunları ve tehlikeleri göze alarak sözde keşfini gerçekleştirmişti. Gama’nın, İbni Macid’in Bilgisi Karşısındaki Şaşkınlığı Portekizli tarihçi Castanheda, İbni Mâcid’in şahsında Araplar ve Müslümanların “usturlabı” (gök cisimlerinin yüksekliklerini ölçen astronomi

66 MAYIS / 2014

*Tarihçi-Yazar

Dipnot:

Seyyid Hüseyin Nasr, İslâm ve Bilim, Türkçesi: İl-

han Kutluer, İstanbul, 2006, İnsan Yayınları, s.43-44; J. H. Kramers, “Coğrafya”, İslam Ansiklopedisi, c.3, Eskişehir, 1997, Milli Eğitim Bakanlığı Yayınları, s.215; İslam Medeniyeti Tarihinde Coğrafya ve Ticaret, Çeviren: Ömer Rıza Doğrul, İstanbul, 1934, Asar-ı İlmiye Kütüphanesi Neşriyatı, s.23 vd.; Fernao Lopes de Castanheda, História descobrimento e conquista da India pelos Portugueses (Portekizliler Tarafından Hindistan’ın Keşfi ve İstila Tarihi); nakleden Fuad Carım, Türklerin Denizciliği, Oruç Reis ve Garb Ocakları, Hind Denizlerinde Türk-Portekiz Elleşmeleri, İstanbul, 1965, Berksoy Matbaası, s.76 vd.; Yılmaz Öztuna, Büyük Türkiye Tarihi, c.10, İstanbul, 1983, Ötüken Neşriyat, s.30-31; Şaban Döğen, Müslüman İlim Öncüleri Ansiklopedisi, İstanbul, 1987, Nesil Basım-Yayın & Yeni Asya Yayınları, s.171-172.


Aktüel

Mısır Ve Cezayir’de Yeni Dönem:

İslamcılar Nadasa Çekildi! A

u Mustafa ÖZCAN

rap Baharı adıyla anılan Arap halk hareketinin birkaç büyük düşmanı var. Bunların başında yerleşik düzenler geliyor. Bunun dışında Arap Baharının ve halk hareketlerinin en büyük küresel düşmanı sağ gösterip sol vuran Batı dünyâsıdır. Suriye meselesinde ve Mısır’da geçek yüzünü göstermiştir. BOP’un araçlarından birisi demokrasiye geçiş idi. Kendisi zorba olmasına rağmen II. Bush zorba rejimlerin bölgede Amerikan düşmanlığını körüklediği inancıyla jakoben veya müstebit rejimlere karşı demokrasi havariliği yaptı. Lakin daha sonra bunun ideolojik mahzurlarını gördü ve frene bastı. Amerikalılar ilk denemede çark ettiler. Adonis’in tasvir ettiği gibi, sandıktan yeşil çıkması üzerine frene bastılar. Ferid Zekeriya’nın

68 MAYIS / 2014

ifâdesiyle, liberalizm dalgaları bölgeye yerleşmeden girilen seçimleri İslamcılara kaptırılacaktır. En azından riske edilecektir. Bittecrübe böyle de oldu. Bu nedenle Condoleezza Rice 18 ay sonra yerleşik düzenlere veya istikrara geri döndüklerini söylemiştir. Pragmatizm gereği istibdat veya zorbalık tekrar istikrar olarak tanımlanmaya çalışılmıştır. Lakin bu süreçte Mübarek ve Körfez ülke liderleri gibi eski dostların kulağına kar suyu kaçmıştır. Mübarek ‘Amerikan elbisesi giyen çıplaktır’ demiştir. 2006 yılında demokrasiye ters dönen Bush idaresi ‘en iyi yol bildiğin yoldur’ anlayışına dönmüştür. Başarısız Kifaye hareketinden beş yıl sonra (2005+5) 2010 yılında Tunus’ta Yasemin devrimiyle birlikte Arap halk hareketi Arap dünyâsını kasıp kavurmaya baş-


ladı. Hem Amerikalılar hem de Araplar hazırlıksızdı.

Arap Baharı veya halk hareketlerine yerleşik

Şam baharı nefes almalarına ve toparlanmalarına

düzenler ve Batı ile birlikte İsrail ve İran da fiiliyat-

imkân verdi. Bahar karşısında yerleşik düzenlerle

ta cephe almıştır. Her ikisi de bu rüzgârla birlikte

birlikte ABD gafil avlanmıştır. Oysaki sapla sama-

Arapların birleşme ihtimallerinden ürkmüşlerdir.

nı birbirine karıştırmak için Dahi Halfan gibiler Arap

Hem İran hem de İsrail kaypak ve belirsizlik politi-

Baharını Amerikan rüzgârlarına hamletseler de

kası gütmüştür. Bölgede demokratik atılıma sade-

2005-2006 yılından sonra Obama döneminde ABD

ce Türkiye, Katar gibi ülkeler destek vermiştir. Arap

bir kez daha halk hareketine ters dönmüştür. Kadi-

Baharı iç ve dış köstek hareketleriyle birlikte darbe-

fe devrimler efsanesi estirilmeye çalışılsa da Arap

ler sürecine girmiştir. İran kendi sayelerinde Esat’ın

Baharının gerisinde Amerikan rüzgârlarının olmadı-

ayakta ve iktidarda kaldığını ve düşmediğini i’lân

ğı anlaşılmıştır. Kaldı ki Turuncu devrimlerin başarılı

etmiştir. Irak’ta da Nuri Maliki’nin meclis aritmetiği

olduğu Rusya’nın arka bahçesi ve havzasındaki

yetmediği yerde hatırlı kişiler üzerinden devreye

değişim de korunamamıştır. Arap dünyâsında ise

girmiş ve onun da siyasi yollarla ve güven oylama-

tam aksine yerel güçlerle birlikte Batı, propaganda-

sıyla devrilmesini engellemiştir. İki ülkede de iğreti

sını yaptığı halk iradesinin tecelli ettiği harekete ters

ve kanlı rejimleri ayakta tutan İran rejimidir. İran bu

dönmüş ve yerel rejimlerle birlikte bu hareketlerini

meseleyi sadece kendisine mal etse de doğrusu

bastırmaya yeltenmiştir. Neredeyse Mürsi’ye dar-

Rusya ve ABD’nin aktif ve pasif katkılarını da unut-

beci ve Sisi’ye demokrat muamelesi yapmışlardır.

mamak lazımdır. ABD, Kırım işgalinden sonra bile

Amerikan Dışişleri Bakanı John Kerry darbeden sonra Pakistan’da yaptığı bir açıklamada Mısır’da askerlerin ve cuntanın demokrasiyi konsolide etmeye ve güçlendirmeye geldiklerini söyleyebilmiştir. Darbenin ilk günlerinde Mısır’a damlayan AB Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikasından Sorumlu Yüksek Temsilcisi Catherine Ashton arabuluculuk girişiminde bulunmak istemiş ve Mürsi ile muhtevasını gizli tuttuğu bir görüşme yapmıştır. Mısır cuntasının başı Abdulfettah Sisi’nin cumhurbaşkanlığı adaylığını açıklaması üzerine ikinci kez Mısır’a uğrayan Ashton Mısır’ın doğru yolda olduğunu veya doğru yola girdiğini söylemiştir! Kerry’den sonra AB’nin aynı seviyedeki sorumlusu da Mısır’daki gelişmeleri

Suriyeli ılımlı muhaliflere cüz’î sayıda anti tank Tow füzeleri temîn etse de asıl ihtiyaç olan uçak savaş füzesi olarak bilinen Stinger veya benzeri füzeleri temîn etmekten kaçınmaktadır. Bunların bölge ülkeleri tarafından temînine de engel olmaktadır. Buna mukâbil İran ve Rusya’nın mütemadiyen silah ikmâlini seyretmektedir. Suriye halkının dostlarına köstek olurken düşmanlarına engel olamamaktadır. Buna mukâbil, Sisi darbesine destek Körfez ile ABD gergefinde kotarılmıştır. Dubai merkezli darbe şebekesi Mısır darbesini genelleştirmeye ve devrim ülkelerinde yaygınlaştırmaya çalışmaktadır. Tunus, Libya ve hatta Türkiye gibi ülkelerde sokak destekli darbe hattına destek çıkmaktadır.

‘doğru yolda atılmış bir adım’ olarak görmektedir.

Batı’nın darbeci tutumu 1954 yılından beri hiç

Beğenmedikleri Afrika Birliği ise baştan beri dar-

değişmemiştir. Hatta Suriye’de darbeler zincirini

beyi tasvip etmemiş ve ardından Sisi’nin cumhur-

başlatan ABD olmuştur. Hüsnü Zaim ile başlayan

başkanlığı adaylığına da karşı çıkmıştır. Mısır kar-

darbeler zincirini desteklemiştir. Esat’ların gelme-

şısındaki tutumları itibârıyla; demokrasi konusunda

sinde de payı vardır. Muhammed Celal Keşk’in

Afrika Birliği’nin Batı’dan daha tutarlı ve duyarlı ol-

kitabını yazdığı gibi Nasır darbesi bir Amerikan

duğu ortaya çıkmıştır.

imalatıdır. Nasır, ABD’nin Kahire’deki adamıdır. Mu-

69 MAYIS / 2014


Şimdi de Karzai kardeşlere benzeyen Abdulaziz ve Said Buteflika kardeşler birlikte ülkeyi yönetiyorlar. Medvedev-Putin modeline karşı bir Cezayir modelinden de bahsedilebilir. Buteflika kardeşler modeli! Bir benzeri Afganistan’da Karzai kardeşler idi. Halkı arasında Pakistan eski Cumhurbaşkanı Asif Ali Zerdari gibi ‘ yüzde 10’ olarak anılıyor. MISIR SEÇİM ATMOSFERİNDE Mısır’da 26-27 Mayıs (2014) târihinde başkanlık seçimleri yapılacak. Sisi ordudaki görevini bırakarak resmen adaylık için başvurdu. Bununla birlikte kimileri tezkiye ile veya biat usulüyle seçimlere gerek kalmadan tayin edilmesi gerektiğini savunuhammed Celal Keşk, ‘ Amerikan Temmuz Devrimi’

yor. Resmi televizyon kanalları ve işçi teşekkülleri

adlı eserinde bu darbenin Amerikan boyutunu an-

ve okul talebeleri dâhil bütün devlet imkânlarını se-

latır. ABD, Kral Faruk’tan sonra İngiltere ile birlikte

çim kampanyasında seferber ediliyor. Sisi’nin kar-

Musaddık’ı da devirmiştir. 1991 yılında FIS’e karşı

şısında rakip olarak kala kala Nasırcı aday Hamdin

Cezayir’de askerlerin darbesi yine bir bütün olarak

Sabahi kaldı. Buteflika ilgili değerlendirmeleri ha-

Batı tarafından desteklenmiştir. 3 Temmuz 2013 Sisi

tırlatırcasına Hamdin Sabahi, Mısır’ın bütün bozuk

darbesiyle birlikte Mısır yeniden darbeler eksenine

adamlarının Sisi’nın kampanyasında yer aldıklarını

girmiştir. 6 Nisan hareketine göre, Sisi ile Cezayir

ifade etmiştir. Adaylığının resmileşmesi için gerekli

Cumhurbaşkanı Buteflika arasında bir fark yoktur.

imzalara(tevkilat) zar zor ulaşan Hamdin Sabahi,

Buteflika’nın eli yolsuzluklarla kirlenmiştir. Sisi ve

Sisi karşısında şansını zorluyor. Daha önce adaylığı

Mısır cuntasının eli hem kanla hem de yolsuzlukla kirlidir. Amerikalılar Nasır’ı destekledikleri gibi Sisi’yi de desteklemişlerdir. Sisi ise aynen Nasır gibi Amerikan destekli olmakla birlikte Rusya’ya da pencere açmaktadır. Moskova ile elini güçlendirmeye çalışmaktadır. Kerry hem Sisi hem de Buteflika’yı des-

konuşulan Sami Anan ise çark etti, adaylığa başvurmadan çekildi. BAE’nin himayesinde Dubai’de günlerini gün eden Mübarek’in eski başbakanlarından Ahmet Şefik ise ‘Sisi varsa bana gerek yok’ ifâdesi doğrultusunda ortalıkta görünmedi. Lakin seçim sonrasında pay istiyor veya post bekliyor!

teklemiştir. İlginçtir, son sıralarda Amerikancı lider-

İSLÂMÎ KESİM YOK

ler Moskova üzerinden çalım yapıyorlar. Nuri Maliki,

Bu seçimlerde Cezayir’de olduğu gibi İsla-

Esat, Sisi ve Buteflika bunlar arasındadır ve hepsi

mi kesimlerin esamisi okunmuyor. İslamcı dö-

anti demokrat liderlerdir. Abdulaziz Buteflika, Ceza-

neklerden veya ex İhvancılardan Kemal Helbavi

yir cuntası açısından kullanılmaya amade, menen-

İslamcıların on yıl siyaset perhizine girmelerini ve

di olmayan bir adamdır. İşlevsel anlamda Batı ile

dinlenmelerini öneriyordu. Siyaset sahnesinden

yerel güçler arasında denge ve köprü kurmaktadır.

çekilmelerini tavsiye ediyordu. Dediği gibi de oldu.

Yolsuzluklar nedeniyle 1965 yılında ülke dışına kaç-

Bu da bize, 28 Şubat sonrasında MHP Lideri Dev-

mak zorunda kalmış ve 13 yıl sürgünde yaşamıştır.

let Bahçeli’nin Fazilet Partisinin kenarda dinlenme-

70 MAYIS / 2014


si gerektiğini söylediği noktayı gösteriyor. Fiiliyatta İslamcılar hem Cezayir’de hem de Mısır’da nadasa çekildiler. 1954 veya 1991 sonrasında olduğu gibi. Safvet Abdulfani’nin yazdığı gibi, Helbavi gibiler İslamcıların kalıntıları veya fululu. ‘Mısır’da İslamcı aday yok’ itirazına karşı bir kılıf bulan selefi Nur Partisinin skandal isimlerinden Nadir Bekkar Sisi’nin pekâlâ İslamcı bir lider olduğunu söylüyor. Asker olmasında da mahzur olmadığını zîrâ Hz. Peygamber’in (sav) de ordu komutanlığı yaptığını ifâde ediyor. ‘Bu İslamcı lider’; Sisi Hamdin Sabbahi karşısında Kıpti Kilisesi tarafından da destekleniyor. İlk kez Kıpti Kilisesi ile Selefilerin bir kısmı (Nur Partisi) aynı adayı desteklemekte buluşmuş oldular. İslamcı fulul veya kalıntılar ise eski rejimin kalıntılarıyla ortak hale geldi. Bunlardan birisi olan Servet Herbavi ağzına geleni söylüyor. Sözgelimi İhvan’ı Mason, Siyonist ve istihbarat imalatı olarak gösteriyor! Cemaatı İslâmî’nin fulullerinden Nacih İbrahim ise 25 Ocak (2011) tarihinden itibaren İhvan’ın Kaide’leştiğini ve teröre bulaştığını ileri sürüyor. Nebil Naim ve Muhammed Habib de aynı yoldan yürüyorlar. Eski cemaatlerine öfkelerinden dolayı darbecilerle aynı safta buluşuyorlar. DARBE NE ZAMAN ÇÖKER? ‘Biz öldürmeyi bilmeyiz’ diyen İhvan ile ‘öldürmek bizim işimiz’ diyen yapı karşı karşıya. Biri Habil’i diğeri Kabil’i hatırlatıyor. İhvan ileri gelenlerinden işadamı Yusuf Neda aynen Hasan el Benna

caktır. Günümüzde Macaristan gibi ülkelerde seçimlerin serbest ama adil olmadığı ifade edilmektedir. Mısır’da ise seçimler hem serbest hem de adil olmaktan çok uzak bulunuyor. Sisi’nin siyasi ömrü de Körfez ülkelerinin aktif mali desteğine bağlı. Bunun da garanti olması mümkün değil. Veya süresi bilinmiyor. Bu açıdan İsrail Askeri İstihbarat Teşkilatı AMAN Sisi’nin günlerinin sayılı olduğunu ve 2015yılında devrilmesinin muhtemel göründüğüne işaret ediyor. Carnegie Endowment for International Peace’den iki Mısır uzmanı Michele DUNNE ve Scott WİLLİAMSON yazdıkları ortak bir raporda Mısır’da her şeyin daha kötüye gittiğini ve Nasır’dan bu yana Mısır’ın en kötü dönemini yaşadığını ve bu şartlar altında geleceğin de karanlık olduğuna işaret ediyorlar.

gibi yollarının devrim değil ıslah olduğunu söyleye-

‘Böyle geldi ama böyle gitmez’ demeye getiri-

rek ‘ öldürmeyi bilmediğimizden ve sözlüğümüzde

yorlar. Eski ifâdesiyle eski hal muhal ya yeni hal ya

olmadığından dolayı zahiren başarısız görünüyo-

izmihlal! Mürsi’nin oğlu Üsame, Sisi’ye karşı baba-

ruz’ diyor. Öldürenler ise başarılı görülüyor. Dolayı-

sının yol haritasını şöyle açıklıyor: Darbeyi tanıma-

sıyla katiller ve potansiyel katiller Sisi’nin safında.

yacağız. Devrimden geri adım atmak yok. Akıtılan

Bununla birlikte Sisi Hamdin Sabahi karşısında ilk

kanlar üzerine pazarlık yapmayız. Sisi yol haritasını

turda seçimleri kazansa bile bu, sonuçta bir atama

kanla açtı ama dedikleri gibi kan dessastır. Sisi’nin

olacaktır. Serbest ve adil bir seçim olmaktan uzak

en zorlu sınavı bu kanların hesabı üzerine olacaktır.

kalacaktır. Binaenaleyh meşruiyeti tartışmalı ola-

Kanlı karnavallar yanına kar olarak kalmayacaktır. 71 MAYIS / 2014


Sağlık ve Hayat

Yürüyüş Yapmanın Faydaları u Ümit GEDİK en basit, en ucuz ve en esnek hareket şeklidir. Bunu yapmak için özel bir donanıma veya belli bir programa ihtiyaç duymazsınız. BİLİMSEL BAKIŞ AÇISIYLA YÜRÜYÜŞ

H

areket etmek mâlûm olduğu üzere son derece formda ve sağlıklı olmamıza sebeptir. Hareket aynı zamanda bâzı hastalıklardan uzak kalmamıza ve hattâ mevcut ağrılarımızın kaybolmasına da vesîle olabilir. Üstelik bunun için ne bir fitness merkezine, ne özel antrenöre ne de bisiklet veya pahalı bir donanıma ihtiyâcınız var. Sâdece gidin ve yürüyün. Eğer yürüyüşe çıkmak için haftada yalnız birkaç saatiniz varsa bile, bu basit tedbirle birçok sağlıklı kazancınız olacaktır. En iyisi kalkın ve hemen yürümeye başlayın. YÜRÜYÜŞE ÇIKIN! Bâzen en basit çözümler aynı zamanda en iyileridir ve bu durum hareket etme konusunda da böyledir. Yürüyüş yapmak tasavvur edebileceğiniz 72 MAYIS / 2014

Muhtemelen şu an bisiklet sürmenin, kürek çekmenin, kayak yapmanın, hafif veya ağır antrenmanların yürüyüş yapmaktan kesinlikle çok daha etkili ve sağlıklı olması gerektiğini düşünüyorsunuz. Hayır, bu şart değil! Bugüne kadar “Yürüyüş yapmanın yeterliği” temalı pek çok bilimsel araştırma yapılmış ve netîceler hakîkaten etkileyici: DÜZENLİ OLARAK YÜRÜYÜŞ YAPMAK (HAFTADA 5 KERE 30 DAKİKA) • Glokom (göz tansiyonu)’na yakalanma riski düşer • Mutluluk hormonlarının (endorfinler) salgılanması artar • Daha 10 dakika yürümüşken stres ve yorgunluk hafifler • Bağışıklık sistemi kuvvetlenir • Alzheimer hastalığına yakalanma riski yarıya düşer • Kâlp sağlığında düzelme olur ve yüksek tansiyon normale döner


• Diabete (şeker hastalığına) yakalanma ihtimâli azalır • Kaslar ve eklemlerde kuvvet ve dayanıklılık artar • Eklem ve sırt ağrıları azalır • Kemik yoğunluğundaki azalma ve dolayısıyla kemik erimesi (osteoporoz) yaşama ihtimâli düşer • Denge duyumuz antrenman yapmış olur • Çikolataya karşı olan aşırı yeme isteği azalır • Depresyon ve anksiyete azalır • Birçok kanser çeşidine yakalanma riski düşer • Metabolizma harekete geçer ve kilo vermek kolaylaşır. Çok çeşitli hastalıklar ve sağlık problemlerine yakalanma riski yine günlük yürüyüşler vesîlesiyle belirgin şekilde azaltılabilir. Yine birçok hastalık durdurulabilir, hafifletilebilir veya tedâvi olabilir. GEZİNTİYE ÇIKMAK MI YÜRÜYÜŞ YAPMAK MI? Gezinti belli bir gâyeyle olmayan, yavaş bir yürüyüştür. Yürüyüş yapmak ise daha uzun müddetli ve nisbeten tempoludur. Aslında bu ikisi arasındaki fark çok fazla değildir. Gezintideki yürüyüşünüz ne kadar uzun sürer ve ne kadar hızlı giderseniz hedeflenen yürüyüşü o kadar yapmış olursunuz. Spor hekimliği alanında şöyle bir görüş vardır: Saatte 5-6 km. hızla yüründüğü takdirde her gezinti yürüyüştür. (Tempolu ve normal hızda bir yürüyüş saatte 5 km. hıza tekâbül edecektir. Ama herkesin kendince normali farklı olabilir. Ü.G.) Tabiî ki henüz bu hıza alışık olmayan biri yürüyüşe en hızlı tempoyla başlamak zorunda değildir. Düşük hızla başlayıp yavaş yavaş artırılabilir. Hareket etmek sizin hedefiniz! Her zaman daha hızlı olmaya, daha uzun mesafeler katetmeye

ve -eğer vaktiniz müsâitse- daha uzun süre yürümeye çalışın. DAHA ÇOK HAREKET EDİN, DAHA AZ OTURUN Günlük hareketliliğe dikkat etmenin yanısıra kalan boş vakitlerde de çok fazla oturuyor olmamakta fayda vardır. Amerikan Kanser Derneği bu bağlamda, gün içindeki boş vakitlerinde 6 saatten fazla oturan erkeklerin boş vakitlerinde yalnız üç saat veya daha az oturan erkeklere nisbetle ölüm oranlarının %20 daha fazla olduğunu buldu. Kadınlarda ise bu oran -6 saat veya daha fazla oturdukları takdirde- iki kat daha fazla olarak bulundu. Öyle görünüyor ki oturduğumuz yerde gerçekleştirebileceğimiz hobilerden ziyâde bizi hareketli tutacak olanları tercih etmeliyiz. Gerektiğinde ev işleri işimizi görecektir. Pencere silmek, yerleri süpürmek, ütü yapmak, çim biçmek, teras veya balkon yıkamak. Bunların hepsi hareketli olmak için hârika fırsatlardır. Ve illâ saatler boyu televizyon karşısında vakit geçirmek istiyorsanız, o zaman koşu bandınızı harekete geçirip siz de üzerinde olun. Kaynak:

http://www.zentrum-der-gesundheit.de/gesund-durch-

spazieren-gehen-ia.html 73 MAYIS / 2014


İktisâd

TÜRKİYE EKONOMİSİNİN

STRESİ GEÇTİ Mİ? u İdris SARISOY1 1. Ekonomik İstikrar Nedir? Ekonomik istikrar, mâkul bir büyüme2 ve enflasyon oranı, dış ödemeler dengesi, düşük veya sıfıra yakın işsizlik ile bütçe dengesi olarak ifâde edilebilir. Ekonomik istikrârın korunması/devâmı hem iç hem de dış istikrâra bağlıdır. Bunlardan herhangi birinde veya ikisinde meydana gelecek bir bozulma ülkedeki ekonomik istikrârı bozar. Ülke dışındaki istikrarsızlığın ülke ekonomisine hangi seviyede

74 MAYIS / 2014

etki edeceğini belirleyen en önemli unsur ekonominin ne oranda dışa açık3 olduğudur. Bununla birlikte istikrarsızlığın olduğu bölgelerle/ülkelerle olan ekonomik ilişki, ülke ekonomisinin büyüklüğü ve gelişmişlik derecesi dış istikrarsızlığın ekonomi üzerindeki etkisini belirleyen diğer faktörler olarak sıralanabilir. Teorik olarak tamâmen dışa kapalı bir ekonomi mümkün gibi görünse de gerçekte böyle bir şeyin mümkün olmadığı âşikârdır. Bu sebeple


Türkiye bu iki gelişmeden de olumsuz etkilenmiştir. Ancak iç talepteki dinamik yapı ABD’den gelen krizin bir yılda aşılmasını sağlamıştır. Bununla birlikte Türkiye ekonomisinin en önemli yapısal sorunlarından biri olan enerji, bâzı hammadde ve yarı mâmullerde dışa bağımlılık ekonominin sürekli ve yüksek düzeyde büyümesine mâni olmaktadır. Çünkü bu şartlarda ekonomik büyüme arttıkça dış ödemeler dengesi açıkları da artmakta, orta ve uzun dönemde yaşanan dış finansman problemi bunca kazanımın geri alınmasına sebep olabilmektir. dünyâdaki her ülke ekonomik bakımdan az veya çok dışa açıktır. Bu da ekonomilerin dış gelişmelerden mutlaka etkileneceğini ifâde etmektedir. Ekonominin sürekli olarak istikrarlı olduğunu söylemek zordur. Bâzen iç, bâzen dış, bâzen de ekonominin bünyesindeki yapısal sorunlar sebebiyle istikrar bozulmaktadır. Maalesef bu güne kadar istikrarsızlığa sebep faktörlerin tamâmen ortadan kaldırılması mümkün olmamıştır. Yapılan şey sadece istikrarsızlığa neden faktörlerin etkilerinin mümkün olduğu ölçüde hafifletilmesidir. 2000’den sonra dış gelişmelerden istikrarsızlığa sebep olan iki önemli gelişme 2007 yılında başlayan Amerika Birleşik devletlerindeki finansal kriz ile 2011 yılında belirgin hâle gelen bâzı AB ülkelerindeki (Yunanistan, Portekiz, İrlanda, Kıbrıs Rum Kesimi) ekonomik krizlerdir. Her iki bölge de ekonomik olarak büyük ölçekli olduğu için etki alanları da o nispette büyük olmuştur. Türkiye bu iki gelişmeden de olumsuz etkilenmiştir. Ancak iç talepteki dinamik yapı ABD’den gelen krizin bir yılda aşılmasını sağlamıştır. Bununla birlikte Türkiye ekonomisinin en önemli yapısal sorunlarından biri olan enerji, bâzı hammadde ve yarı mâmullerde dışa bağımlılık ekonominin sürekli ve yüksek düzeyde büyümesine mâni olmaktadır. Çünkü bu şartlarda ekonomik büyüme arttıkça dış ödemeler dengesi açıkları da artmakta, orta ve uzun dönemde yaşanan dış finansman problemi bunca kazanımın geri alınmasına sebep olabilmektir.

2. 2000’den Sonraki İç İstikrarsızlık Olayları 2000’den sonraki krizlerin işâret fişeği olarak kabul edilecek iç istikrarsızlık gelişmeleri baz alındığında, yıllar ilerledikçe ekonomik ve finansal değişkenlerin daha az etkilendiği görülmektedir. Aşağıdaki tabloda ekonomide meydana gelecek bir istikrarsızlık durumunda hızlı tepki veren enflasyon, Merkez Bankası döviz rezervi, döviz kuru, Hazine borçlanma fâizi, borsa endeksi ve yıllık ekonomik büyüme değişkenlerindeki gelişmeler görülmektedir. Tabloda 2000’den sonra meydana gelen ve ekonomik istikrârı etkileyen veya etkileme potansiyeline sahip beş gelişmeye yer verilmiştir. Bunlardan birincisi 19 Şubat 2001 târihli MGK toplantısında Cumhurbaşkanı’nın dönemin başbakanına toplantı sırasında Anayasa kitapçığını fırlatması ve bu durumu başbakanın basın toplantısı yoluyla kamuoyuyla paylaşmasıyla başlayan bir süreçtir. İkincisi Nisan 2007’deki Cumhurbaşkanlığı seçimi devâm ederken 27 Nisan’da TSK tarafından internet sitesine konulan ve dönemin hükümetini “uyarma” amaçlı olduğu söylenen gelişmedir. Üçüncü gelişme ise 14 Mart 2008’de 6 yıldır tek başına ve güçlü bir şekilde iktidarda olan Ak Partiye kapatma dâvâsı açılmasıdır. Dördüncü gelişme 2013 Mayıs ayı sonunda başlayan Taksim’deki Gezi Parkı’na yapılacak Topçu Kışlası’nı protesto etmek için ortaya çıkan ancak daha sonra çok geniş kitlelere ve 75 MAYIS / 2014


kentlere yayılan gösteriler ve yine aynı dönemde ABD Merkez Bankası’nın piyasaya daha az likitide verme karârıyla ilgili gelişmelerdir. Son olarak 17 ve 25 Aralık 2013 târihlerinde üç farklı operasyonla işadamları ve siyâsîlerin de bulunduğu etkili kişiler hakkında açılan soruşturma kapsamında birçok kişinin gözaltına alınması ve sonrasında internet ortamında hükümetin yolsuzluk yaptığını iddia eden ses, görüntü ve belgelerin yayımlanmasıyla ilgili gelişmelerdir. Bu sürecin başında yine ABD Merkez Bankası piyasaya verdiği likitedeyi daha da azaltacağını belirtmiştir. Son iki gelişmeyle aynı târihlere denk gelen dış gelişmelerin de ekonomik göstergelerdeki bozulmalar üzerinde etkisinin olduğunu söyleyebiliriz. Ancak bu gelişmelerin ekonomi üzerindeki etkisinin hangi seviyede olduğunu belirlemek maalesef mümkün değildir. Diğer bir ifâdeyle, eğer iç olaylar olmasaydı ekonomik değişkenlerde böyle bir bozulma olup olmayacağı, olacaksa

76 MAYIS / 2014

bunun düzeyi ile ilgili kesin bir kanaat belirtilememektedir. Ancak şu kadarı söylenebilir: Hem Mayıs hem de Aralık 2013’teki ABD Merkez Bankası’nın kararı sonrasında çok sayıda ülkenin parası dolar karşında değer kaybetmiş, ülkedeki piyasa fâiz düzeyi yükselmiş ve döviz rezervleri azalmış olduğu gözlenmiştir. Bu gelişmelerden hareketle, sâdece ABD’deki gelişmelerin bile Türkiye’deki ekonomik değişkenler üzerinde olumsuz etkiler meydana getirme olasılığının güçlü olduğunu söyleyebiliriz. Bu yüzden son iki gelişmeyi önceki üç gelişme ile mukâyese etmek ve bir sonuca ulaşmak güç olacaktır. Çünkü bu etkileşimin içinde dış gelişmeler de vardır. Diğer taraftan 30 Mart 2014’te gerçekleşen yerel seçimlerde mevcut iktidar partisinin yüksek düzeyde oy alması ile; internet üzerinden yürütülen, daha önceki uygulamada iki siyâsî partide (MHP ve CHP) belli seviyede sonuç alınan, iktidar partisi için


ilk defa denenen sesli, görüntülü ve belgeye dayalı eylemlerle hükümetin yıkılacağı, iktidar partisinin bölüneceğine ilişkin oluşturulan yaygın kanaat ortadan kalkmıştır. Seçimlerden sonraki günlerde fâiz, döviz kuru, borsa gibi değişkenlerdeki pozitif gelişmeler gözle görülür bir hâl almıştır. Hattâ bulunduğu ülke grupları içinde Türkiye en çok olumlu gelişme kaydeden ülkelerin ilk sıralarındadır. 30 Mart yerel seçimleri, yolsuzluklara çok duyarlı olan ve geçmiş yıllarda yolsuzluk yapanların karşında olan Türkiye Seçmeni, bu sefer Türkiye’de bir siyâsî istikrarsızlık olmayacağı mesajını vermiştir. Belki bunun en

önemli sebebi bu iddiayı ortaya atan kişilerin kimliklerini gizleyerek internet ortamında bu işi yapmaları ve iddialarının büyük bir bölümünün muhatapları tarafından belgeleriyle yalanlanması, sunulan belgelerin, görüntülerin ve ses kayıtlarının gerçekçi olmama ihtimâlidir. Bu ihtimâl seçmenlerin iktidar partisine olan desteğinin devâmını sağlamış olabilir. Eğer hükümetin yolsuzluk yaptığını iddia eden bu sanal kişiler sanal ortamda değil de, gerçek olarak, inandırıcı ve gerçekliğinden aslâ şüphe edilmeyecek delillerle toplumun karşısına çıkmış olsalardı, belki o zaman sonuç ve gelişmeler farklı olabilirdi. 77 MAYIS / 2014


Yukarıdaki tabloyu değerlendirecek olursak ilk üç gelişmede tablodaki ekonomik değişkenlerdeki en yüksek dalgalanma/bozulma 2001 yılındaki gelişmede yaşanmıştır. Buna göre döviz kuru 2 ay içinde iki katına çıkmış, Hazîne borçlanma fâiz 21 Şubat’tan önce %70’ler seviyesinde iken, 21 Şubat’tan sonra %144’e, 21 Mart’ta da %193’e çıkmıştır. Bu oran ancak Mayıs ayında tekrar %70’ler düzeyine gerilemiştir. Merkez Bankası döviz rezervleri ve borsa endeksi de benzer şekilde 21 Şubat’tan sonra bâriz şekilde düşmüştür. Diğer taraftan Nisan 2007’deki ve Mart 2008’deki gelişmelerden sonra ekonomik değişkenlerde kayda değer bir değişiklik yaşanmamıştır. Kanaatimizce buradaki en önemli vurgu Türkiye’de siyâsî istikrar sorununun olmayışıdır. Mayıs ve Aralık 2013’te gerçekleşen gelişmeler önceki iki gelişmeden farklı olarak döviz kuru, fâizler ve borsa endeksi üzerinde son yılların en önemli bozulmasını ortaya çıkarmıştır. 22.05.2013 târihinde Hazîne %5,07’den borçlanırken 18.03.2014 târihinde aynı oran 11,53’e yükselerek aradan geçen 10 ayda borçlanma mâliyetleri iki katından daha fazla artmıştır. Sonuç olarak, Türkiye ekonomisinin son 12 yılına baktığımızda en önemli gelişme, ekonominin geçmiş yıllara göre istikrarsızlık oluşturabilecek ge78 MAYIS / 2014

lişmelere karşı daha dayanıklı olduğudur. Bu durum 2001 ile 2007 ve 2008’deki üç gelişmenin karşılaştırılması ile kolaylıkla fark edilebilmektedir. Bununla birlikte 2013 yılındaki iki gelişme yukarıdaki yargımızı çürütmüş gibi görünmektedir. Yukarıda da bahsettiğimiz gibi; 2013’teki iki gelişmeyle aynı anda ortaya çıkan ve birçok gelişmekte olan ülkenin döviz kuru, fâiz oranı, borsa endekslerini etkileyen gelişmenin Türkiye’deki ekonomik göstergelerdeki bozulmalarda payının olduğunu gözardı etmemek gerekir. İnternet ortamında başlatılan propagandanın siyâsî istikrarsızlık oluşturacağı kanaatinin oluşması fakat 30 Mart’taki yerel seçim sonuçlarıyla bu girişimin boşa çıktığının anlaşılması Türkiye’deki ekonomik göstergelerin yeniden pozitife dönmesine sebep olmuştur. 30 Mart yerel seçimleriyle ortaya çıkan bir başka gerçek ise “Türkiye ekonomisi için en önemli şey siyâsî istikrardır.” mesajıdır. Konuya tersinden bakacak olursak, eğer 30 Mart’taki yerel seçimlerde iktidar partisi Türkiye gelinde %30 oy alsaydı, ekonomik göstergelerdeki bozulma artarak devâm ederdi. Son cümle olarak Türkiye ekonomisinin stresinin geçtiğini, ancak bunun en önemli dayanağının “siyâsî istikrar” olduğunu söyleyebiliriz. Dipnotlar:

1- Bülent Ecevit Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler

Fakültesi Maliye Bölümü Öğretim Üyesi, sarisoy@karaelmas.edu.tr 2- Mâkul büyüme oranıyla, genellikle aynı düzeyde bir büyüme oranı kastedilmektedir. 3- Ülke ekonomisinin dışa açıklığı için kullanılan gösterge (ihracat+ithalat)/ GSMH’dir.


Neyleyim

Gökhan BÜYÜKDAĞ*

Şiirim başlamıyorsa Rahman adınla, Sensizliğin şiirini neyleyim? Kalbim atmıyorsa bağışlayan namınla, Senden habersiz kalbi ben neyleyim?

Görmüyorsa baktığımda varlığını gözlerim, Kulaklarım sözlerini anlamıyorsa, Kitabınla dolmuyorsa bom boş hayatım, Senden gelmeyen cümleyi neyleyim? Bülbüller ötmüyorsa senin için, Irmaklar sana doğru çağlamıyorsa, Güller mis kokunu yaymıyorsa etrafa, Güllerin dikenini ben neyleyim? Gök kubbe rahmetini ağlamıyorsa üstüme, Güneş nurundan ikram etmiyorsa bir avuç, Baktığımda hatırlatmıyorsa yıldızlar seni, Neyleyim ayı, güneşi, yıldızı neyleyim? Bir karıncanın zikrinde bulmuyorsam ben Sen’i, Bütün analarda hissetmiyorsam şefkatini, Tanımıyorsam Mevlana’nı, Yunus’unu, Şems’ini, Neyleyim ben kendimi, bu bedeni neyleyim? İmkânsızlıklar içinde sarılmıyorsam duaya, Gözyaşlarıyla birlikte kalkmıyorsa elim Sema’ya, Er meydanında atılmıyorsa Allah, Allah diye nara, Senin nurunun değmediği şehidi neyleyim? En büyük aşkla sevmiyorsam Muhammed Mustafa’yı, Emrin üzere başaramıyorsam dünya denen imtihanı, Rızan ile geçemiyorsam cennet yolu sıratı, Senin razı olmadığın cenneti neyleyim? *Şair


Yenidünya Dergisi Deneme  

www.yenidünyadergisi.com

Read more
Read more
Similar to
Popular now
Just for you