Page 1


TÜRK BOYLARI ARASINDA İSLAM HİDÂYET FIRTINASI Sâmânîler, Karahanlılar, Selçuklular

Prof. Dr. Zekeriya KİTAPÇI


YEDİKUBBE YAYINLARI: 7 Türkler’in Müslümanlığı Külliyâtı: 4

M

Türk Boyları Arasında Islâm Hidâyet Fırtınası

••

1. B a s k ı: Temmuz, 2005 — ISBN: 975 - 98634 - 8 - 0

M

İlmi Yazışma Adresi:

Prof. Dr. Zekerlya KİTAPÇI K. Karabekir Cad. Hoca Haşan Sk. No: 15/407 Tel: 0.332. 350 82 96 • Meram / KONYA

www.zekeriyakitapci.com zekeriyakitapcl@zekeriyakitapci.com M

İsteme Adresi: Rıfat KARAKOL Şerafettin Caddesi Öz Işhanı A Blok Kat: 2 • KONYA Tel: 0.332. 353 00 50 - 350 82 96 Fax: 0.332. 353 80 43

••

© Kitabın her hakkı mahfuzdur. Eserin; Müellifin yazılı müsâdesi olmaksızın tamamen, kısmen veya herhangi bir değişiklik yapılarak yayınlanması dijital ortamlarda çoğaltılması veya bir başka dile çevrilerek yayınlanması yasaktır.

Dizgi DİZGİ EVİ Tel: 0.332. 351 66 41 Kapak Tasarım GRAFİT-O Pre-Press - Baskı - Cilt SEBAT OFSET MATBAACILIK Tel: 0.332. 342 01 53 Fax: 0.332. 342 37 80 www.sebat.comsebatOsebat.com


TÜRK BOYLARI ARASINDA İSLÂM HİDÂYET FIRTINASI Sâmânîler, Karahanlılar, Selçuklular

Prof. Dr. Zekeriya KİTAPÇI Ph. D . K araçi Ün. Pakistan A ssot. Prof. Jos. Ün. N ijerya


Prof. Dr. Zekeriya KİTAPÇI, İsparta'nın Yalvaç kazasında doğdu. (1937) Orta ve Yüksek tahsilini Türkiye'de tamamladı. Bu arada K a ra çi Üniversitesinden temin ettiği bir bursla Pakistan'a gitti ve Edebiyat Fakültesinde "D oktora" çalışmalarına başladı. Çeşitli yönleri ile “elCâhız’m EserleriAbbasiler Devrinde Türkler" konusundaki tez çalışmaları ile "Doktora Ph. D ." payesini kazandı. (1968). Prof. Kitapçı, Pakistan'da bulunduğu yıllarda "Pakistan Radyosu Türkçe Program Servisi Karaçi' 'de uzman olarak çalıştı. Türkiye'ye döndükten sonra Devlet Planlama Teşkilatına girdi (1971). Sosyal Planlama Dairesi; Uluslar Arası Çok Yönlü Teknik İşbirliği şubesinde (RCD. CENTO) "Uzman” olarak çalıştı. Türkiye İran ve Pakistan arasında kurulan Kalkınm a için Bölgesel İşbirliği (RCD) çerçevesinde bir çok önemli kültürel program toplantılanna katıldı. Daha sonra Atatürk Üniversitesinde (Erzurum) açılan ve şimdiki adıyla "İlahiyat Fakiiltesi"nde görev aldı. Prof. Kitapçı, burada “Emevüer Devrinde Maveraü’n-Nehr’de İslâmiyet” konusundaki ilmi tez çahşmalan ile "İslâm Tarihi Doçenti" oldu. (Ankara Üniversitesi Dil Tarih ve Coğrafya Fakültesi, 1976). Prof. Kitapçı, 1978 yılında Jo s Üniversitesi Edebiyat Fakültesi'nin teklifini kabul ederek Nijerya'ya gitti. Orada beş sene kaldı. Fakültenin Dini Eğitimler Bölümünde; İngilizce olarak Osmanlı Tarihi, İslâm Tarihi ve Medeniyeti derslerini okuttu. Aynca Dini Eğitimler Bölümü Başkanlığı ve Dekan Vekilliği gibi İdarî görevlerde bulundu. Ekim 1982'de Türkiye'ye dönen Prof. Kitapçı: Fırat Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi (Elazığ)'da görev aldı. Burada Tarih Bölümü Başkanlığı yanı sıra, birçok akademik, sosyal ve kültürel faaliyetlerde bulundu. Prof. K itapçı, 1987 yılında “Tarih Profesörü” olarak Selçuk Ü niversitesi E ğitim F ak ü ltesi (Konya)’ya tayin oldu. Prof. Kitapçı burada da D ekan Y a rd ım cılığ ı Bölüm ü B aşkanlığın ı yapmış, aynca ilmi araştırma ve yayınlan yanı sıra kültürel faaliyetlerine de devam etmiştir. Prof. Kitapçı, Millî ve Milletlerarası birçok kongrelere katılmış, İlmî tebliğler sunmuştur. İngilizce ve Arapçayı çok iyi bilen Prof. Kitapçı'nın bu dillerde yayınlanmış kitap ve araştırmalan vardır. Aynca. Farsça ve Urduca'yı da bilmektedir. Prof. Kitapçı 2004 yılında emekli olmuştur. İlmi araştırma ve çabşmalanna bütün gücüyle devam etmektedir. Kitapçının şimdiye kadar yazmış olduğu bütün kitaplar “Y E D İ K U BBE YA YIN LA RI” vasıtasıyla basılmış ve Türk okuyucusuna sunulmuştur, Bu eserler kendi kültür tarihimizin yapı taşlannı oluşturmaktadır: YEDİ KUBBE YAYINLARI


ÖNSÖZ Gerçekte Hz. P eygam berin vefatından sonra, Doğu Turan Yurduna doğru ilahi bir yolculuğa çıkan İslâm dini, bu ilk hamlede Ceyhun kıyılarına ulaşmış ve Emeviler dev­ rinde Aşağı Türkistan dediğimiz geniş Türk coğrafyası, bu arada Baykent, Buhara ve Sem erkant gibi Türk şehirleri par­ lak bir İslâm merkezi olmuştur. Abbasilerin kanlı bir ihtilal ve büyük ölçüde Türklerin yardımı ile iktidara gelmeleri hem Orta A sya Türklüğü ve hem de Orta A sya Müslüman­ lığının hayrına olmuş ve İslâm dini için Turan Yurdunda ikinci ve çok daha parlak yeni bir dönem başlamıştır. Zira A bbasi H alifeleri; ihtilâlin başarıya ulaşmasında çok şerefli hizmetleri dokunan bu yağız çehreli yiğit Türkleri hiçbir zaman unutmamışlardır. Onlar bir taraftan devlet ida­ resinde en büyük ve en önemli makamlara "Buyurt" edilir­ ken diğer taraftan Hilâfet ordusunun asıl dayanağı ve temel erkanı olmuşlardır. Fakat bu hayırlı gelişmelerin bizim için bundan çok daha önemli bir yönü daha vardır. O da, Abbasiler devrinde İslâm dini'nin, İç-A sya Türklüğü ve asıl Turan Yurduna gi­ den yolunun açılması, Çin Şeddine kadar yayılan bu geniş bölgeler ve Türk boyları arasında yayılması ve bir hidayet fırtın ası haline gelmesi idi. Başta Ebû Cafer el-Mansur ol­ mak üzere el-Mutasım Billah'a kadar olan ilk devir Abbasi halifelerinin bunda çok büyük hizmetleri olmuştur. Özellikle el-Memun ve el-Mutasım gibi ana yönünden güçlü bir Türk olan ve damarlarında Türk kanı dolaşan Abbasi halifeleri, "Dayı zadeleri" olan Türk büyükleri, Türk Beyleri ve Türk Hakanlarının Müslüman olmalarını, hayatlarının en kutsi


bir gayesi olarak görmüşler ve bunun için her türlü takdirin üstünde çok büyük bir gayret sarfetmişlerdir. Artık el-Memun ve el-Mutasım'm Meru'deki muhte­ şem kaynakları, İç-Asya'dan koşup gelen bu Müslüman Türkler ve Türk H akanları ile dolup taşmaya başlamıştı. Bu yeni Müslüman Türkler ve Türk Hakanlarının elMemım ve el-Mutasım'm siyasi hayatında da çok ayrı bir yeri vardır. Zira el-Memun üvey kardeşi el-Emin'le olan taht mücadelesinde "Hayır!" bir kan ve ateş deryasından ge­ çerek Bağdad'a doğru çıktığı taht ve baht yolculuğunda, çevresinde yalnız bu yeni Müslüman yağız çehreli yiğit Türkler toplanmışlar ve ona " İslâm H alifeliği"ne giden yo­ lun önünü açacaklardı. Böylece Bağdad halkı, ilk defa “D o­ ğu" dan bir fırtına gibi kopup gelen ve bir deli rüzgar gibi uçan atlarla Bağdad'a ulaşan “Türk akıncıları" ve Turan yurdu kahramanları ile tanışmışlardır. Bağdad sokaklarında şimdi, yarı gönülsüz ve kılmçlaımı çoktan kınına sokmuş Müslüman Arap askerleri­ nin karşısında, Orta Asya Müslümanlığı ve Turan yurdu kahramanlığının yeni temsilcileri Türkler vardı. Bu sokak­ larda “şakırdayan kılıçlar" sanki destani Turan kahraman­ larının torunlarının kılıçları, “kişneyen atlar" ise, onların bindikleri cennet atlarının kişnemeleri idi. Bağdad sokakla­ rında şimdi, şaha kalkarak ve nallarından şimşekler çakan bu Türk atları ve onların sırtındaki Türk akıncıları koşuştu­ ruyorlardı. Fakat bu devirlerde Turan yurdundaki asıl gelişmeler dini ve İslâm i olmuştur. Zira Emeviler devrinde ve çok zor şartlar altında temelleri atılan İslâm binası ve bu bereketli topraklara serpiştirilmiş olan İslâm "hidâyet çekirdekleri"


çatlamış ve yeni bir "hidayet ağact" koca bir çınar olmuştur. Bu kendine has özellikleri olan Turan yurdu İslâmiyeti ve Türk Müslümanlığı idi. Bu Müslümanlık her ne kadar İslâm ve imani prensipler bakımından aynı, dini manada "Sünni" ise de işin özü, ruhu ve taşıdığı yüce gaye ve hedefler bakı­ mından Müslüman A raplann İslâm anlayışı ve ona hizmet açısından çok farklı idi. Zira bu yeni dönemde Emevi devlet adamları ve zor­ balarının Orta-Asya Müslümanlığının elini kolunu bağlayan vergi zinciri kırıldığı gibi vergi zulmü de yok olmuş ve OrtaAsya Müslümanlığı kendi tarihi gelişme ve tekamülüne uy­ gun yeni bir şahsiyetle ayağa kalkmış ve Müslüman Türkün şahsında yeni bir temsil gücü kazanmıştı. Türklerin Müslü­ manlığında yeni bir ruh, bir iman tazeliği ve yüceliği vardı. Onun özünü İslâm tasavvufu ve Türk'ün akıncı ruhu oluştu­ ruyordu. Bunlar Hz. Peygamber'in "Sahabe" dediği altın ne­ sil ve yeni "iman erleri" idi. Artık Türkistan'ın iç kısımları Turan Yurdu ve Çin Şeddine kadar yayılan geniş Türklük dünyası ve bu geniş coğrafyada yaşayan Türk boylarına İs­ lâm hidayetini, bir ilahi müjde olarak bu Türkler götürecekti. İşte asıl bundan sonradır ki Yeni Din, Orta-Asya ve Türkler arasında bir heyecan kasırgası, bir iman seli ve bir hidayet fırtması haline gelmiştir. İslâm dini Türk milleti ta­ rafından çok ciddi ve samimi bir alaka ile karşılanmış ve dünyada hiçbir millete nasip olmayacak derecede bir hüsnü kabule mahzar olmuştur. Artık Türkler, bir çağlayan halinde İslâm hidayetine koşmuşlar ve çoğu zaman milyonları aşan büyük kitleler halinde Müslüman olmuşlardır. Fakat burada unutulmaması gereken çok önemli bir husus daha vardır. O da, İslâm dini’nin bu topraklarda ya­


yılması ve Turan yurdunun tam ve kâmil manada bir İslâm ülkesi haline gelmesi, İran ve diğer Arap unsurların asimile edilerek Türkleştirilmesi, ancak ve ancak İslâm hidâyet san­ cağının Turan yurdunda göndere çekilmesi, Asyanın hür iman ufuklarında dalgalanması ve bunun bir "İslâm hidayet fırtın ası" haline gelmesi ile mümkün olmuştur. Asıl bundan sonradır ki, bu hidâyet sancağını Turan yurdunda dalgalan­ dırmak, Türkleri İslâm hidayetine kavuşturmak ve onlara ebedi kurtuluşa giden yolda "iman şerbetini" yeni bir "âb-ı h ay at" olmak üzere sunmak için yeni yeni Türk boylan or­ taya çıkmışlardır. Bundan maksadımız K arahanlılar, Selçuklular, Oğuz­ lar, Uygarlar ve hatta Gazne Türk Sultanlığıdır.Yine şanlı atalarımız Osm anlılar ve onların mensup oldukları Oğuz K ayı b o y la n da, öyle tahmin ediyoruz ki İslâm hidâyet fırtı­ nasının Orta-Asya bozkırlarında bütün şiddetiyle estiği bu asırlarda, diğer Türk boyları gibi Müslüman olmuşlardır. Hele hele Osm anlılar bu topraklardan göç ederek daha son­ raları A nadolu yaylalarına gelmişlerdir. Onlar Anadolu'yu mekân tutmak ve Hıristiyan toprakları "Dünya Türklüğü"ı\ün ebedi bir vatanı haline getirmekle de kalmamışlar­ dır. Zira yeni bir cihad aşkı ve yeni bir "Livâ-i Şerifle" or­ taya çıkan Osmanlı gâzileri; Ağrı dağından, Viyana önleri, Don Volga boylarından güney Yemen ve Habeşistan'a, Basra körfezinden Nil nehri, "Hayır!" Atlas Okyanusu sahillerine kadar yayılan çok geniş coğrafyada bir büyük İslâm impara­ torluğu kurmuşlar ve Müslüman Türkü üç kıtada yetmiş iki milletin efendisi yapmışlardır.


Buraya kadar yapmış olduğumuz bu kısa izahlar bir manada Türklerin Müslümanlığı ile ilgili ve kader kalem inin belki "Kâlû Belâ" meclisinden önce yazdığı o "İlâhî Senar­ yo" ve bunda rol alan destanı kahramanların asıl faaliyet ve kudsi hizmetlerinin yeni bir dini coşku ve bir iman tazeliği halinde ortaya konulması idi. Neylersiniz ki bu yüce ve "İlâhi Senaryo" veya daha özel bir ifade ile zulmetten nura olan "Yeni Ergenekon Des­ ta n ın ın asıl kahramanları başta Türkün, Allah'ın hidayeti­ ne giden yolda ulu atası olan Abdü'l-Kerim Satuk Buğra Han ve onun soyundan gelen gâzi Karahanlt Hükümdarları idi. Onların kâfir Türkler'e karşı giriştikleri bu İslâmlaştırma faaliyetleri ve ardı arkası kesilmeyen gaza ve cihadları, yeni bir şuur berraklığına ulaşmış ve bundan böyle Türk ismi sa­ dece "Müslüman Türkler" için kullanılır olmuştur. Ancak şunu da itiraf edelim ki; Doğuda, Türk B oylan arasında İslâm hidâyet fırtınasını estirenler sadece bu müba­ rek K arahanlt H anları ve onların asker kılığındaki mücahid gazileri de değildi. Bu cihad erlerine; erenler, evliyalar hulasaTanrının ermiş kullarından oluşan bir mübarekler ordusu da eşlik ediyor ve onların peşinden geliyordu. Bu erenler ordusunun bellerinde kılıç, ellerinde ok, mızrak yoktu. On­ ların kılıç yerine; gönülleri kalbura çeviren bakışları vardı. Onların kor gibi yanan nefesleri ve ok gibi delip geçen göz nurları ve bu hidâyet ışıklarının karşısında kimsenin diren­ mesi mümkün değildi. Evet bu ulu k iş ile r b i r b aşk a âlem den ve yalnız Türk boylannın Müslüman olm alan için gönderilm iş bir kısım g ö k ehli idiler. Bir İlâhi görev icabı yere inmişler ve Türk b oy lan arasında görülmüşlerdi. Bu İlâhi vazifelerini ta-


marnladıktan sonra tekrar kendi dünyalarına çekilip gide­ ceklerdi. Çünkü yedi k a t gökleri yaratan o İlâhi irâde, ezel âlem inde Türk m illetinin Müslüman olm asını istem iş ve onun alın yazısını koca harflerle Cenab-ı Kibriya böyle y az­ mıştı. A rtık Türk b oy lan bir ulu çağlayan gibi, küfür ve d a­ lâletin her türlü engellerini aşarak Allah'ın hidâyetine, zul­ m etten nura, yokluktan varlığa, geçmişten geleceğe koşuyor­ lardı. Böylece Cenab-ı H akkın Türklere olan "va'di sübhanisi ve ol Rasûl-ü Zişanın, "İltifat-ı Peygamberiyesi"tamamlanmış olacaktı. Öyle ya İslâm dini bir kısım acı ve çetin mücadeleler­ den sonra bir ululuk devresine ulaşmış ve bu "Rasüller mü­ câdelesinde" yer alan kişilerin alınlarma nurdan harflerle "Sahabe" yazılmıştı. Allah'ın dinin, kıyamete kadar yaşat­ maya söz veren o nur yüzlü insanlar ve yine nurdan bir Peygamber'in etrafında A rafat tepesinde toplandıkları za­ man, ezel aleminden gelen ve ufukları dolduran ilâhı bir ses onlara şöyle hitap etmişti: "İşte bugün sizlere dininizi bütünledim üzerinize olan nimetimi tam am ladım ve din ola ra k sizler için İslâm 'ı be­ ğendim (ve ondan hoşnud oldum)''. Evet aradan asırlar geçtikten sonra bu yüce Kuran âyetleri sanki, A rabistan çöllerine değil, bu defa A sya bozkır­ larında yaşayan Türk Boyları için, sanki bir İlâhi rahmet ola­ rak yeniden nazil oluyordu. Zira A llah (c.c.) İslâm dini'nin Türk boyları arasında yayılması için onlara bir ilahi lutuf olarak yeni yeni fırsatlar vermiş, sebepleri ona göre hazırla­ mış, onların yüzde yüzlere varan bir çoğunlukla Müslüman olmalarını dilemiş, dinini bütünlemiş, onlara olan yüce ni­ metini tamamlamış ve kokuşmuş A sya dinleri karşısında,


Türkler için kendi dinini, yani İslâm dini’ni seçmiş ve ondan hoşnut olmuştur. Çünkü Türkler daha Müslüman olmadan asırlarca ön­ ce bir "Va'd-i Subhâni" olarak Müslümanlara müjdelemiş "İlâhî Vah'ye m ahzar" ulu bir kavim idi. Kuran-ı Kerim bunu böyle bildirdiği gibi Hz. Peygam ber de Türklerin bu alın yazılarını en erken devirlerde, onlar Müslüman olmadan asırlarca önce okumuş ve "Muhammed Ümmetine" böylece haber vermişti. Çünkü onlar: Hz. Peygamber'in İlâhî nübüv­ vet ve risâletinin "vârisi" olara k gelecekler ve p arlak kılıç­ larını, bir sahabe nesli gibi, Allah'ın dininin aziz olm ası y o­ lunda kullanacaklardı. M ülk ve H ilâfet onların eline geçe­ cekti. Evet bu büyük çalışmamızda Türk boylarının Müslü­ manlığı; "Hayır!" bu "İlâhî destan" üzerinde durulmuş ve Türk tarihinin şimdiye kadar ilgilenmediği, bundan öte çar­ pıtmaya çalıştıkları bir tem el taşı ilk defa yerli yerine otur­ tulmak istenilmiştir. Bundan sonra asıl mesele, bu kitabı daha iyi ve daha mükemmele doğru giden yolda, hem de en iyi bir şekilde tamamlamak ve Türk milletinin irfan zenginliğine sunmak, böylece yarınki nesilleri bir yüce gaye etrafında toplamak ve ecdadın üç kıtada ve hem de asırlarca dalgalandırdığı İslâm hizmet sancağını yeniden yüceltmek ve Müslüman Anadolu insanım bütünüyle bu yüce misyona sahip çıkmaya çağır­ maktır. Ayrıca Türklerin Müslüman olmaları ortaya konul­ madan onların "İlâhi Orta Doğu misyomT'nun anlaşılması ve aydınlatılması da mümkün değildir. İşte Türkler'in Müslüman olmalarını bir KÜLLİYAT haline getirmek için yaptığımız bu yeni çalışmamızda ilk de­


fa İslâm dini ve onun İç-A sya ve Türk B oy lan arasında ya­ yılması ve bu hidâyet fırtınası üzerinde durulmuş ve bu baş döndürücü gelişmeler kendi iman üslubumuzla Türk oku­ yucusunun irfan ve kültür zenginliğine sunulmuştur. Her türlü haşan ve takdir A llah'tandır. Mart 2005 KONYA

Prof. Dr. Zekeriya KİTAPÇI www.zekerivakitapci.com


İÇİNDEKİLER BİRİNCİ BÖLÜM ABBASİLER'İN GELİŞME ve YÜKSELME DEVRİNDE TÜRK YURTLARINDA İSLÂMİYET I. İSLÂMÎ GAZA VE CİHAD RUHUNUN MÜSLÜMAN TÜRKLERDE YENİDEN TEŞEKKÜL ETMESİ.................... 19 Sınır Boylarında Boy Gösteren İlk Gaza ve Cihad Erleri 19 İslâm; Müslüman Türk'ün Yeni Kimliği..................................... 19 Yeni İman Erleri Tarih Sahnesinde............................................... 23 İslâm'ın Yeni Dinamizmi Ribatlar................................................ 27 İslâm Coğrafyacıları Ne Diyor?.................................................... 28 Ribat Ehli; İslâm'ın Yeni Cihad Erleri.......................................... 30 Abbasi Halifelerinin Türklere Tutkunluğu................................. 33 Turan Yurdu ve İç-Asya'da Türk Mürşitleri...............................35 Abdullah b. Mübarek Cihâd Meydanlarında.............................. 36 II. ABBASİLER'İN İLK DEVİRLERİNDE TÜRK YURTLARINDA İSLÂMİYET................................................ 39 Abbasi Halifelerinin Yeni Dini Politikaları.................................. 39 el-Mukanna Müslüman Türkler Arasında.................................. 43 Bir Gönül Eri Şakîk-i Belhi Türk Yurtlarında.............................. 45 Tasavvufun Türk Yurtlarına Sıçraması........................................ 48 el-Memûn ve Türkistanda İslâmiyet............................................ 51 Uşrusana Hükümdarı Kavus’un Müslüman Olması.................53 el-Memûn ve Orta Asya Türklüğü...............................................56 el-Mutasım Devri ve Türk Yurtlarında İslâmiyet.......................58 Sınır Boylarına İslâmî Gaza ve Cihad’ın Başlaması.................... 62


İKİNCİ BÖLÜM SÂMÂNİ'LER DEVRİ İSLÂM'IN TURAN YURDUNA GİDEN YOLUNUN AÇILMASI

I. SÂMÂNİLER DEVRİNDE İÇ-İSYA'DA İSLÂMİYET 71 Müslüman Gaziler Sınır Boylarında Kâfir Türkler Karşısında Yeni Cihad Erleri......................................................... 71 SâmâniTer'in Kökü Nereye Dayanıyor........................................ 71 Sâmâni Devletinin Kuruluşu ve Müslüman Türkler................. 73 Türk Mutarip Erkanı Sâmâni'lerin Hizmetinde......................... 75 Sâmâni'ler Devrinde Türk Ordusunun Yapısı............................ 78 Yeni Dâru'l-İslâm ve Dâru’l-Harp Kavramı................................81 Sınır Boylarına Yapılan İslâmî Gazalar.................................... 83 Talas’ın Müslümanlar İçin Önemi................................................ 86 İsmail b. Ahmed'i Sarsan Büyük Tabiat Olayı............................ 88 Nasır b. Ahmed İslâm'a Hizmet Yolunda ..................................91 Uygur Hanı Sâmâni Emirleri Karşısında.....................................93 Sâmâni Emirinin Uygur Hanı İle Akrabalık Bağları..................95 Sâmâni'ler Devrinde Türskistan'm İslâmi Havası...................... 99 Sâmâni'ler’in Yıkılışı ve Yeni Gelişmeler................................... 104

ÜÇÜNCÜ BÖLÜM İSLÂM HİDÂYET FIRTINASI KARAHANLI TÜRK BOYLARI ARASINDA I.

KARAHANLI TÜRK BOYLARININ MÜSLÜMAN OLMASI.....................................................................................109 Orta Asya Bozkırlarında Esen Yeni Hidâyet Fırtınası............. 109 Karahanlıların Yeni Misyonu ve Tarihi Geçmişi...................... 109


Karahanlı'ların Tarihi Geçmişi.................................................... 110 Oğulcuk Kadir Han ve Artuçta Yapılan ilk Cami.................... 113 Satuk Buğra Han'ın Bir İlâhî Hitaba Mahzar Olması.............. 116 Satuk Buğra Han ve Yeni İman Mücadelesi.............................. 120 Kaşgar Burcuna Dikilen İlk Tevhid Sancağı.............................. 123 Orta Asya Bozkırlarına Doğan Yeni Hidayet Güneşi.............. 124 Buğra Han Uygurlar Karşısında................................................. 130 Mücahidlerin Basmil Seferi.......................................................... 131 Türk Milleti İlâhi Risâlete Vâris Oluyor..................................... 133 Baytaş Han: İslâm Dini Asya Bozkırlarında.............................. 137 el-Kelimâtinin Diktiği Hidâyet Sancağı..................................... 138 İslâm ve Türk Tarihçileri Ne Diyor?........................................... 141 İslâm'ın Bu Yeni Zaferi'nin Yankıları......................................... 142 Kaşgarî Yeni Zaferi Nasıl Karşılıyor?......................................... 143 Türk Dünyası İslâm Hidayet Bayramı...................................... 146 II.

İSLÂM HİDÂYET SANCAĞI GÂZİ KARAHANLI HAKANLARI ELİNDE.......................................................... 149 Yeni Gazi Hükümdarlar Nesli.................................................... 149 Gâzi'ler Neslinin İlk Öncüleri..................................................... 149 Kılıç Buğra Harun Han ve İç-Asya'da İslâmiyet....................... 151 Nasr b. Ali ve Yeni Gazi Hükümdarlar..................................... 154 Sen Hindistan'a Gazaya Çık! Ben de Türkistan'a..................... 155 Togan Han; Hasta Yatağından Cihad Meydanına................... 158 İbrahim Tamgaç Han; Yeni Gâzi Hükümdar............................ 161 Kadir Yusuf Han ve İç Asya'ya Yeni Gaza Seferi..................... 163 Bekeç Arslan Tekin Gaza Meydanlarında................................. 166 Yusuf Has Hâcip Karahanlı Gazilerine Sesleniyor................... 167 Kurban Bayramı İle Gelen Allah'ın Hidâyeti............................ 172 Tibet'ten Gelen Türklerin Müslüman Olmaları........................ 175 Buğra Han: Yıkıcı İsmâiliye Mezhebi Karşısında..................... 176 Allah (c.c.) Türk Milleti İçin İslâm Dinini Seçmiştir................. 178


Karahanlılar ve Türkistan'ın Bir İlim Ülkesi Olması................ 182

DÖRDÜNCÜ BÖLÜM SELÇUKLU TÜRK OĞUZ BOYLARI ARASINDA İSLÂMİYET I. İSLÂM HİDÂYET GÜNEŞİNİN KINIK BOYLARI ÜZERİNDE DOLAŞMASI..................................................... 189 Selçukluların Şerefli Geçmişine Kısa Bir Bakış......................... 189 Selçuklu Oğuzlarının İslam Dini İle Tanışmaları..................... 191 Kınık Boyu ve Dukak'ın Müslüman Olması............................. 193 Dukak Büyük Oğuz Yabgusu Karşısında.................................. 196 Bir İlâhî Yürüyüşün İlk Durağı Cend Şehri............................... 201 Cend Şehrine Dikilen Selçuklu İslâm Bayrağı.......................... 204 Selçuklu Aşireti İslâm Sancağı Altında.......................... 206 SelçukluTarın Yeni Alın Yazısı ve Osmanlılar..........................209 Yeni Dikilen İslâm Ağacının Dal Budak Salması...................... 212 İlâhi Yürüyüşün İkinci Durağı Nur Kasabası........................... 215 Kınık Boyu Oğuzlarının Toptan Müslüman Olmaları............. 218 II. SELÇUKLUTARIN TARİHİ ORTA DOĞU MİSYONU 221 Müslüman SelçukluTar Hilâfet Ülkelerinde.............................221 Bir İlâhi Yürüyüşün Yeni Öncüleri.............................................221 Yeni Cihad Ordusunun İlk Öncüleri Horasan'da....................225 Gazneliler'e Sıyrılan Parlak İslâm Kılıcı..................................... 228 İran Yaylalarında Kurulan Yeni Muhammedi Devlet............. 231 SelçukTuları Emanete Aday Yapan Büyük Zafer..................... 23Z İlâhi Yolculuğun Son Durağı Bağdad........................................ 233 Emanetin Bekçileri İslâm Halifesi Huzurunda......................... 236 BİBLİYOGRAFYA............................................................................


BİR İN C İ B Ö L Ü M ABBASİLER’ÎN GELİŞME ve YÜKSELME DEVRİNDE TÜRK YURTLARINDA İSLÂMİYET


“D aha sonra buralara (Türk Yurtlan) İ s - . lâm hidâyeti geldi ve onlar (Türkler) L .û m 'a gönül veren ve ona süratle koşan en güzel bir m illet oldular. Bu onlara Allah'ın bir lutfu idi. Onlar kendi istekleri ile Müslüman oldu lar ve bölük, bölük İslâm dini'ne girdiler ve ü lkelerin­ de tam bir barış içinde yaşadılar. B öylece o n la ­ rın vergileri hafiflem iş ve yükleri azalm ış oldu. Bu böyle bütün Emevîler devri boyunca, tak i Emevîlerin hu ylan kötüleşinceye ve kendilerini dünyevi zevklere kap tın p dini vecibelerden yüz çevirmelerine kad ar devam etti".

el-Makdîsî


İSLÂMÎ GAZA VE CİHAD RUHUNUN MÜSLÜMAN TÜRKLERDE YENİDEN TEŞEKKÜL ETMESİ Sıntr Boylarında B oy Gösteren İ lk G aza ve Cihad Erleri İslâm ; Müslüman Türk'ün Yeni Kimliği: İslâm dininin hidâyet ışıkları bir İlâhi kaynaktan ko­ pup gelen çağlayanlar gibi, Doğu Turan Yurdu ve Aşağı Tür­ kistan'a ulaştıktan sonra, onun iman hakikatleri karanlık gönülleri aydınlatmış ve herkesin doyasıya içtiği bir "iman şerbeti" olmuştur. Asıl bundan sonradır ki buralarda yeni bir hidâyet fırtınası esmiş ve bu fırtına buralarda, yaşayan ve çoğunluğunu Türkler'in oluşturduğu bu insanların ferdi ve sosyal yaşayışları, onların örf, âdet ve ananeleri üzerinde çok köklü tesirler bırakmış ve İslâm dini onlar için bir yaşayış tarzı olmuş ve bir etnik kimlik oluşturmuştur. Böylece, bu bereketli topraklarda, Müslüman Arap ve İranlılardan tamamen farklı ve kendine has üstün m illi ve di­ ni meziyetleri olan yeni bir "Müslüman tipi" ve "millet" or­ taya çıkmıştır. Bunlar yarınlara giden yolda İslâm'ın asırlar­ ca bayraktarlığını yapacak ve onu kıtalar arası bir din" ve bir kültür ve medeniyet haline getirecek olan Müslüman TÜRK­ LER'di. Zira Türkler; İslâm dinine girmeden önce de Asya bozkırlarında asırlarca a t koşturmuş, o k atm ış ve kılınç kullanm ış yiğit kimselerdi. İslâm dini ise; atı, çok mübarek bir hayvan olarak görmüş, harbin esasının o k atm ak ve küffara karşı kılınç çekmek olduğunu vurgulamış ve cennetin kılınçlarm gölge­ si. altında olduğunu söylemişti.


Aynca Türkler; vatanına çok bağlı, yurdunu yuvasını çok seviyorlardı. H atta göç ettikleri yabancı yerleri bile kısa zam anda bir "Vatan coğrafyası" haline getiriyorlardı. İslâm dini; "Vatan sevgisi imandandır" demiş ve. Müslüman'ın ayak bastığı toprakları aynı zamanda İslâm'ın yurdu olduğunu söylemiş ve onun dışında kalan yerleri etnik ayırım yapmaksızın "Dâru’lKüfr küfür yurdu" olduğunu bildirmiş ve Müslüman Türk'ün vatan sevgisine yeni yeni boyutlar kazandırmıştır. Türkler, yüce bir gaye uğruna luırbetmeye ve harp meydanlarında kahram anlık gösterm eye düşkün kimselerdi. İslâm onlara; gaza ve cihad meydanlarını göstermiş ve bu mey­ danların kükreyen arslanlan olmalarını istemiş ve Türkiirt akıncı ruhuna yeni bir dinamizm ve muhteva kazandııımştır. Türkler, m illi ve dini ülküler yolunda bir vatan uğru­ na ölm eyi ç0p yüce bir şeref biliyor ve ölümü hor hakir gö­ rüyorlardı. İslâm dini; onları, "şehid" veya ve "gazi" olmaya çağırmış ve bu mertebelerin bir kişinin Allah katında ulaşabileceği en yüce manevi makamlar olduğunu vurgulamış ve Müslüman Türk'ün bu duygularını imrenilecek bir karakter haline getirmiş­ tir. Türkler, İslâm iyetten önce; nizam -ı alem e giden yolda kendilerini tanrının askerleri olara k görüyor ve Türk H aka­ nının "senidin" olduğu ve onun güç ve kuvvetinin bir ilahi menşeden kaynaklandığına, ayrıca bütün göklerin hakim i­ nin "Tek Tanrı" veya "Gök-Tanrı" olduğu gibi, bütün yer yüzünün hakim inin ise onun temsil etm ek üzere; "Tek H a­ kan" olduğuna inanıyor ve İlâhi iradenin yer yüzündeki h a­ kim iyetinin gerçekleşm esinde onun İlâhi kudsi bir vazife (bir misyon) ile görevlendirildiğine inanıyorlardı.


İslâm dini onlara; Gök Tanrı yerine Allah (c.e.) 'a imanı göstermiş, bu cihad erlerini Allah'ın askerleri ve "İslâm'ın yiizakt" kılmıştır. Bu geleneğe göre Türk Hakanı "Yer yüzünde Allah'ın gölgesi" ve onun ilâlıi iradesinin temsilcisi olnıuş ve in­ sanlar arasında "hak" ve "adalet"in temininde "Allah'ın âdil kılıncı" olarak kabul edilmiştir. Yine Türkler arasında; kendisini toplumun hayrına, iyiliği ve yararına adam ış kahram an, cesur, yiğit kim seler vardı. Unlara "Alp" denilirdi ve bunlar toplum a her hâl-ü karda hizm et etm eyi kendileri için yüce, ku dsî bir gâye h ali­ ne getirmişlerdi. İslâm da onlara; "İnsan-ı kâmil” gözü ile bakı­ lıyordu. Yeni toplumda onlar "Alp Gâzi", "Alp Erenler" veya "Derviş Gaziler" olmuşlardı. Şimdi İç-Asya'da sınır boylarında "Kafir Türklere" Icarşı İslâmın özünü onlar temsil edecek ve "Kâ­ fir Türkler" le bu yeni cihad erleri çarpışacaklardı. Tiirkler ara­ sında iman hâkimiyetine gideri yolıı onlar açacaklardı. Bütün bıı İslâm î değerler daha bu ilk devirlerden itiba­ ren Türklerin dini inançları, sosyal yaşayışları, onların örf, âdet ve ananeleri üzerinde öylesine külli tesirler ve öylesine baş döndürücü değişiklikler yapmıştır ki, bunun örneğini İs­ lâm ve insanlık tarihinde Türkler'in dışında başka bir millet ve Turan yurdunun dışında bir başka ülkede görmemiz mümkün değildir. Bu ise; Turan yurdu ve Türkistan'da yeni yeni teşekkül etmeye başlayan ve Müslüman Türk'ün şah­ sında kemâl bulan, onun zatında temsil edilen yeni heybetli "İslâm î Şahsiyeti" idi. İşte, Müslüman Türk, bu yeni İslâmi şahsiyeti ile Ceyhun nehrinin gerisinde, Türkistan'da "Ha­ yır!" Turan Yurdunda ayağa kalkıyordu. Çünkü İbnü'IVerdî'den öğrendiğimize göre; J p jî ^ j ü'jjJs

J

t i j j L j"


"Ceyhun nehrinin gerisinde kalan yerlere "Turan Yur­ du" deniliyordu. Buralar "Türk Ülkesi" idi"İV>. Bu şahsiyetin ana unsuru ve özünde Türk'ün "kam ”, İslâm'ın "imam" ve hedefinde ise yeryüzünde "imân h a k i­ miyetinin kurulması", bir diğer ifâde ile "llây-ı kelim etullah-Allah'ın dininin yüce olması” vardı. İşte bu devirlerde yeni yeni teşekkül etmeye başlayan Türk'ün bu yeni "İslâmî şahsiyeti", K ara H anlılarla kendini ortaya koyacak, Selçuklularla ayağa kalkacak ve OsmanlI­ larla zirvelere ulaşacak ve koca bir cihana hem de asırlarca meydan okuyacaktı. Nitekim Osman Gâzi; ahiret yolculu­ ğuna çıkmadan önce oğullarına yaptığı vasiyetinde bu yük­ sek ideali dile getirmiş ve şöyle demiştir; " G aza ve cihad iş­ lerine devam edin, İslâm 'ın kuvvet bulm asına çalışın, Livâ-i şerifi yüksek tutunuz, daim a İslâm 'a hizm etten geri kalm a­ yınız" demiştir*2-1. Artık İslâm dinini, bundan böyle İç-Asya, büyük Tu­ ran Yurdu ve buralarda mekan tutmuş Türk boylarına kendi­ lerini, Allah'ın dininin yüceliğine adamış bu yeni iman erleri götürecek, sınır boylarında henüz Müslüman olmamış "Ka­ fir Türklerle" bu yeni iman erleri çarpışacak, Tûran Yurdu ve Çin Şeddi'ne kadar iman hakimiyetine giden yolu bunlar açacakjardı. Görüldüğü gibi, Türkler de İslâmî gaza ve cihâd ru­ hu, daha onların Allahın hidâyetine ermelerinden hemen sonra bu en erken devirlerde teşekkül etmiş ve bu böyle asırlarca devam ede­ rek zamanımıza kadar gelmiştir.

1 İbnü’ l-Verdî, Tetimme el-Muhtasar f i A hbar el-Beşer, Beyrut, 1970, I, s. 116, Orta Çağ Temel İslâmi Kaynaklarda Zikredilen Turan kelimesi ve bunun ifade ettiği mana araştırılması gereken bir konudur Z.K. 2 Gökbilgin, M.T. Osman I, İA , IX , s. 442.


Yeni İman Erleri Tarih Sahnesinde: Doğu Turan Yurdu ve A şağı Türkistan Türklüğü'nün İslâm hidâyeti ile buluşmaları, onların sosyal ve dini hayat­ larındaki bu baş döndürücü değişiklikler ve hele hele onla­ rın bu yeni İslâm î şahsiyetlerinin nasıl oluştuğunu gören veya bunu bilfiil müşahede eden İslâm Tarih ve Coğrafyacı­ larının, bu yeni gaza ve cihad erlerinin İslâm î şahsiyetlerini izah etmede birbirleri ile âdeta yarış ettikleri görülmektedir. Nitekim el-Makdisi, İslâm'ın İlâhi cezbesine kendini kaptı­ ran iman erlerini yüksek şahsiyetlerini şöyle açıklamıştır: <ül jtJUJüîj L t j U rljâî O

(ij J JlsâJl

\ jk j-S j

ilîj

*9* 'jüS' £ jk

'ja J L iİ h g .İP

A l b-î li" Al

çjA

ll«

iy-U >j

jtU-î

^j ".AJüdl

"Daha sonra buralara (Türk yurtları) İslâm hidâyeti geldi ve onlar, İslam a gönül veren ve ona süratle koşan en güzel bir m illet oldular. Bu onlara A llah'ın bir lutfu idi. On­ lar kendi istekleri ile Müslüman oldular ve bölü k bölük İs­ lâm dinine girdiler ve ülkelerinde tam bir b an ş içinde y a şa ­ dılar. Böylece onların vergileri hafiflem iş ve yiikleride azalm ış oldu. Bu böyle bütün Emevîler devri boyunca taki, Emeviler'in huylan kötüleşinceye ve kendilerini dünyevi zevklere kaptın p, dini vecibelerden yüz çevirmelerine kadar devam etti. Cenab-ı H ak ne zam anki, EmevilSrin kötü y ola sap­ tıkları ve Peygam ber soyundan gelenlere zulmettiklerini gördü, bu defa onlardan, Emeviler üzerine bir ordu gönderdi.


Onları (Türk) yurtlarından topladı ve o bölgelerden bir ara ­ ya getirdi ve daha sonra yürüyen dağlar halinde Emevilerin üstüne şevketti. Onlar, zimmet ehli ve zafer sahipleridir ve nerede olursa olsun hakkın, doğrunun yardımcılarıdır"^. Emevilerin yerleri ve gökleri dolduran zulümlerine son vermek ve iktidarı onların elinden almak için kurulan yer altı teşkilatı; "düat" dediğimiz “propagandacılarım" B as­ ra, Küfe, Medine gibi Araplığın merkezi olan şehirlere gön­ dereceği yerde, Doğu Turan Yurdu (Horasan) ve Aşağı Tür­ kistan'a göndermiş ve buralarda Müslüman Türk'ün şah­ sında temsil edilen bu yeni dinamizme güvenmiş ve ondan yardım istemiştir. Abbasilerin ihtilal çekirdekleri, bu münbit Türk bölgelerinde yeşerdiği gibi, ihtilalin asıl vurucu gücü de bu yeni, yiğit çehreli yağız Türkler, kendilerini İslâm'ın hayrına adayan iman erleri teşkil etmiştir. Nitekim bu yer al­ tı teşkilatının lideri Muhammed b. Ali b. Abdullah propagancılarım doğrudan doğruya Türk yurtlarına gön­ dermiş ve onlara şöyle demiştir: "Küfe ve Küfe ili; Ali ile, Ali evlâdının şiasıdırlar. Basra ve Basra ili; Osmanın şiasıdırlar ve bi taraflığa kaildirler. Bunlar "Tanrının öldürülen kulu ol, öldüren kulu olma!" derler. Cezire ülkesi ise aşırıya giden Harûriye taraftandırlar. Bunlar şiş­ man Kumlar gibi olan bedeviler ve Hıristiyanların huylarını taşı­ yan Müslüman!ardır. Şam ahalisi ise yalnız Ebu Süfyan so ­ yunu tanır, Mervan Oğullarına ita a t eder. Köklü bir düş­ manlık ve koyu bir cehalet içindedirler. M ekke ile Medineye gelince; bunların üzerinde Ebû Bekir ile Ömer'in nüfuzu vardır. Şu halde; * Ahsenü’t-Tekâsim, Beyrut, 1987, Mu’cumü’l-Büldûn, Beyrut, 1975, II, s. 351.

3 el-Makdisi,

s.

234,

el-Hamevi,


jAliaSl JÜ Jrlj jzj

k_«5”bj»j

ç.I

iJüül İİU * ü lî 0L«>j £ . 'S^

- d"*' / 4Pjl3

OlAjl j*ji »U^-j tiL « J Ig-î ^ 4 Î j |İj

ıâ O U J j âJLîlA «JJxa

ü\j

£ \ *& j

tJj-LLl (Jl Js-LİJÎ

uJ j ' j

-İj

OUUj 5

".jjü-l ^L./îıaj LijJl

j~*

"-Size gerek olan H orasan ahalisin e yapışm aktır. Zira ka la b a lık nüfus, göz alıcı kahram an lık oradadır. S a f k a lp ­ ler, taraftarlık girmemiş gönüller oradadır. O gönülleri heva ve heves parçalam am ış, kin ve karıştırıcılık dağılm am ıştır. Onlar vücutlu, cüsseli, omuzlu, enseli, ka falı, sakallı, bıyık­ lı, korkunç sesli ve tok sözlü erkek kişilerdir. Şimdi ben do­ ğuya, h alk kandilinin ve dünyâ m eşalesinin doğduğu yere ve insanlığın kendisine doğru yürüm ekteydim "*4). Hemen şunu itiraf edelim ki; daha sonraları cereyan eden olaylar, Muhammed b. Ali b. Abdullahı; Doğu Turan Yurdu Türklüğü ve onların Müslümanlığı hakkında yukarda metin ve çevirisini verdiğimiz bu tesbitlerinde hiçte yanıl­ madığını ortaya koymuştur. Bilindiği gibi, Emeviler Devleti, çoğunluğunu, Doğu Turan Yurdu (Horasan) ve Aşağı Tür­ kistan, Türklerinin oluşturduğu bir büyük ordu, "Hayır!" "Halk İhtilâli" ile yıkılıp gitmiştir. Böyle bir ihtilalin hele hele, o devirlerde ne İslâm ve ne de dünya tarihinde bir eşi ve benzeri de yoktur. 4 el-Makdîsî, Ahsenü’t-Tekâsî ; Beyrut, 1987, s. 234, İbnü’ l-Fakih, K. elBilldan, İslâm Coğrafyacılarının Gözüyle Orta Çağda Türkler, İstanbul, 2004, Yürükan, Y . Z., a.g.e., s. 265.


Zira ihtilalin asıl propagandacıları "Hayır!" lâf ebeli­ ğini yapan A bbasi dü atlan olmasına rağmen, onu büyük bir kararlılıkla ve her tehlikeyi göze alarak uygulamaya koyan Araplar değil, Doğu Turan Yurdu halkı olmuştur. İhtilalin asıl lideri Ebû Müslim el-Horasânî bile, gayr-i Arap belki de eski Turan kahram anlarım andıran bir Türktü. İhtilal ordu­ sunun ana unsurunu daha önceleri, Arap ordularında bir takviye gücü olarak görev yapan ve Araplar'm "M evâli" dedikleri, profesyonel "Türk askerleri" oluşturduğu gibi, ay­ rıca Emeviler'in "Evlad-ı Rasûle" gösterdikleri saygısızlık­ tan rahat olan daha bir nice aristokrat Türk aileleri bu "Doğu ihtilâli" nin asıl dinamizmini oluşturuyorlardı. Bu bakımdan buna; bir manada "Türk ihtilâli" dememiz her halde daha uygun olacaktır. Evet; Temelleri koyu bir A rap m illiyetçiliğine d ay a­ nan, kendilerini herkesten üstün gören, gayri Arap Müslüm anlara nerede ise bir köle gözüyle bakan, on lan her zam an hor ve hakir gören, Hz. Peygamberin soyundan gelenlere dil uzatan, onlara h akaret etm eyi bir devlet p o litik a sı haline getiren, minber ve m escidlerde Peygam berin ehli ve evlâd-ı Rasûle saygısız davranan ve bu cebbar tutumları dolaysıyla Müslüman Türkler tarafından hiçbir zam an sevilm eyen bu zorba, kokuşmuş Emevîler Devleti; eski Turan kahram an la­ rını andıran Ebû Müslim el-Horasâni'nin önderliğinde ve ço­ ğunluğunu doğu halkı, Müslüman Türk unsuru, Türk asker ve komutanlarının oluşturduğu bir h alk ih tilali ile yıkılıp gitm iştir (750)(5).

5Abbasilerin “Doğu İhtilalV'nde Türklerin rolü hakkında geniş bilgi için bkz. Kitapçı, Z., Saadet Asrında Türkler, Konya, 1995, s. 194-200.


İslâm'ın Yeni Dinamizmi R ibatlar: Mâmâfih, A bbasîler; Ebû Müslim el-Horasani’nin ön­ derliğinde ve bir halk ihtilâli ile iktidara geldikten sonra, İçA sya ve Türkler arasında İslâmiyetin yayılması için yeni bir devir başlamıştır. Zira Abbasîler; kendilerine, iktidara giden yolu açan Doğu Turan Yurdu H alkına (Horasan) ve bu arada Orta A sya Türklüğüne çok daha sıcak ve yakm davranmış­ lar, yeni devletin kurulma ve şekillenmesinde Türkleri, ken­ dileri için çok yakın bir destek olarak görmüşlerdir. Bu ise bir manada, İç-A sya ve Türkler arasında İslâm hidâyetine giden yolun tamamıyla açılması ve Türkler arasında İslâm dininin yayılması için yeni bir devrin başlaması idi. Hakikat-ı halde, Ebû Müslim'in ilk ihtilâl yıllarından itibaren Türkistan'ın iç kısımlarında ve Türkler arasında İslâmiyetin yayılması için ferdi mânada misyonerlik ve teb­ şir faaliyetleri çoktan başlamış bulunuyodu. Buna sebebte, daha önceleri ve Emevîler devrinde başlatılan İslâmlaştırma kampanyaları sonunda Baykent, Buhara ve Sem erkant gibi müreffeh Türk şehir ve kasabalarında İslamiyeti yayılması ve köklü bir din hâline gelmesi ve buralarda yaşayan insan­ ların, bir çoğunun yeni bir iman neşesi ve hidâyet coşkusu ile İç Asyada yaşayan Türkler arasında İslâmiyetin yayılması için çok yoğun olarak tebşir faaliyetlerine girişmeleri idi. Bunların özünde ise, Türk yurtlarında İslâm'a hizmet için yapılmış "Ribatlar: yani, Kutsal İslâm ocakları vardı. Şu bir gerçektir ki; Türkler arasındaki bu tebliğ ve irşad faaliyetlerinin başarıya ulaşmasında "Ribatlar'Tn çok ayrı ve önemli bir yeri vardır. Zira Abbâsîleri iktidara bu yeni zinde güçler getirdiği gibi, İslâm dininin, Çin Şeddin'den, Harzem ovaların a kadar yayılan geniş sahalar


ve buralarda yaşayan Türk boyları arasında, yayılmasını sağlayacak alt yapı ve soysal kurumlarıda yine bu İslâm namına şahlanan yeni ruh ve bunun sosal hayata yansıyan dinamizmi hazırlamıştır. Bundan maksadımız ilk defa büyük ve zengin bir Türk şehri Baykent'te kurulan ve daha sonraları H arzem de Dahil, bütün Orta-Asya Türk İslâm dünyasına yayılan R ibatlar" yani kutsal "İslâm ocakları" dır. Asıl bundan sonradırki bu kutsal ocaklarda yanan ateş, yine bu topraklarda İslâm'ın gaza ve cihad ruhunu alevlendirmiş ve bundan daha da önemlisi, İslâm'ı yayma ve imân hakimiyetini kurma idealini, Müslüman Türkler tarafndan "kâfir Türkler"e karşı bir "Kı­ zıl Elma Ülküsü" ve bir "iman ideali" haline gelmiş ve bu böyle asırlarca devam etmiştir. Ayrıca R ibatlar'm kurulma­ sıyla, İslâmî tebliğ ve irşad faaliyetleri daha küllî bir mahiyet kazandığı gibi, bundan da öte onun Türkistanda yerleşmesi, yayılması ve bir kültür ve bir medeniyet haline gelmesinde altın bir çağ olmuştur. Her ne kadar "Ribatlar" Emevi'lerin Orta Asya dö­ neminde ilk defa büyük bir Türk şehri, ticaret, sanayi ve kül­ tür merkezi, daha sonra İslâm dini'nin Türkistanda ilk mü­ barek yurdu olan B aykent’te kurulmuşsa da, daha sonraki yıllarda bu, dalga dalga bütün Turan Yurdu ve Türkistan şe­ hirlerine yayılmış, Harzem'de dahil, bu geniş Türklük coğ­ rafyasının her bir şehir ve kasabalarında yüzlerce, binlerce ribat yapılmışür. İslâm C oğrafyacıları Ne Diyor? Gerçekte R ibatlar; İslama hizmet etmek isteyen kim­ selerin yaşama ve barınmalarını sağlamak "için özel surette


yapılm ış, y an askeri ve fa k a t dini hayır m üesseseleri id i"*6). Buralarda değil gaziler, hatta onların hayvanlarının bakım ve tedavileri için dahi gerekli kolaylıklar sağlanırdı. Kendi imkanları ile ribatlar yapmak veya yapılmış olan bu rîbatlarm, kuruluş gayesine uygun olarak fonksiyonlarım devam ettirmek, bölge Müslümanları arasında bir âdet ve bir gelenek hâline gelmişti*7*. Büyük İslâm coğrafyacısı elIstahrî; Türk yurtlarında gördüğümüz bu ribatlarm bölge halkının sosyal ve dini hayatındaki önemini vurgulama hu­ susunda şöyle demektedir; • it S j j i h J a î *İ U j

<jj^p

o io Jü i j J

Jl

",il$i-l

g

flif

J'J-®'

jJ- * i d n ü

d Ji £ • /

J]

ı j y j .. .Al 5-Us>jj Öj UPj JsbjJl ,Jl

"İslâm ülkelerindeki servet ve m al sahiplerinin çoğu p aralan n ı sefahate eğlenceye içki vs. gibi A llahın razı o l­ m ayacağı daha bir ço k kötü şeyler için sarfetm ede âdeta bir birleri ile yarış etm ektedirler. A ncak bu zenginlerin p ek azı bunun aksini yaparlar, yani paralan n ı hayır ve hasenata sarfederler. H albuki Aşağı Türkistan'da durum böyle değil­ dir. B uralardaki zenginlerin büyük bir kısm ı onlann tam aksine, m allarını A llah yolunda harcarlar, ribatiar, y ollar ve köprüler yaparlar, din uğruna cihadı teşvik ederler. An­ ca k onlardan ço k az bir kim se servetlerini eğlence ve sefâlete harcam aktadırlar. 6 el-Hamevi, I, s. 533, Krş. en-Narşahi, Tarih-u Buhara, Dâru’ l-Meârif, M ı­ sır, s. 34, Marçaiş, g., Ribat, İA, IX, s. 737. 7 Bu konularında genel bir değerlendirmesi için bkz. Kitapçı, Z., Türkler Na­ sıl Mülümatı Oldu?, Konya, 2004, s. 99.


Buralarda hiç bir şehir, ka sa b a ve köy yokturki, orada yolcu ve m isafirlerin istirahatlarını temin etm ek için mut­ la k a bir ribât vardır. Bilindiği g ibi A şağı Türkistanda bu şe­ kild e hizm et gören ribatlan n sayısı 10.000 kadardır, ihtiyaç sah ip len bu ribâtlarda dilediği kad ar kalırlar, onların bura­ da yeme ve yatm a ih tiyaçlan giderildiği g ibi hayvanlarının b akım lan da yapılm aktadır" (8). Fakat bu ribatlar ilk defa Baykent'te kurulduğu için orada çok aşırı bir şekilde gelişmiş ve Baykent, âdeta koca bir "R ibatlar Şehri" olmuştur. Nitekim değerli tarihçileri­ mizden biri olan en-Narşahî bu konularda yaptığı geniş açıklamalarmda Baykent'te 854'lü yıllarda (Abbâsîlerin geliş­ me devri) binden fazla, yani Buharanın köyleri sayısınca ribât bulunduğunu kaydetmektedir. Ona göre; "Baykent dini bütün ulu bir şehir idi. O rada değil k o ­ ca şehir, her bir köyde ayrı bir “ribat" bulunur ve buralarda yaşayanların ihtiy açlan o köylü ler tarafından karşılanırdı. Onlar kış ay lan n da kâfirlere cihad etm ek ve on lan bozguna uğratm ak için orada toplanırlardı. D aha sonra (bahar ve yaz aylannda) bu ribatlarda yaşayan insanlar gaza ve cihad yapmak için bir araya gelirler ve çok büyük bir toplum oluş­ tururlar ve bir cihad erleri olarak (İç-Asyaya) sefere çıkar­ lardı"^. R ibat Ehli; İslâm 'ın Yeni Cihad Erleri: Bunlar altı süvariler, bir manada Orta-Asya'nın boz yeleli cennet atları üstünde, ufuklara koşan akıncı Türklerin yeni torunları idi. Ne var ki Narşahî'nin dışında İslâm Coğ-

8el-Istahari, el-Mesâlik ve’l-Memâlik, Kahire, i 961, s. 161. 9 en-Narşahi, s. 35.


rafyacılan , bu ribatlardan sık sık bahsetmiş olmalarına rağ­ men onların hiç biri, bu ribatlarm kapısını bir defa olsun çalmamışlardır. Bu bakımdan ribatlar ve buralardaki sosyal ve dini hayat, kış aylarını buralarda geçiren mücahid gazile­ rin durumu, onların günlük hayatı ve dini terbiyeleri hak­ kında bizlere, fazla bir bilgi bırakmamışlardır. Onlar askeri manada bir komutana bağlı değillerdi. Organize bir teşkilatları yoktu. Onlar bir İlâhi kudret elinin idare ve tasarrufu altında hareket ediyorlardı. Kendi başla­ rına, küçük müfrezeler halinde, kâfir Türklere karşı gaza ve cihada çıkarlardı. Bunlar Bedrin arslanları idiler. Bundan daha da önemlisi, bu cihad erleri; "Kafir Türkler"in İç-Asya da ve sınır boylarında Müslümanlara karşı ani ve beklenme­ dik zamanlarda yaptıkları baskın ve yağma hareketlerini ön­ lemeye çalışırlar ve çoğu halde onları geri püskür türlerdi. Zira sınırların beri tarafında yaşayan Müslüman Türkler ve diğer unsurlar, onlar sayesinde kâfir Türklerden emin olduk­ ları gibi, ilkbahar ve yaz aylarında ise onları sabırsızlıkla beklerlerdi. Mâmâfih temel İslâmi kaynaklar ve İslâm coğrafyacı­ larının eserlerinde, Doğu Turan Yurdu ve Türkistan'da olu­ şan bu yeni cihad ruhu ve bunu temsil eden Müslüman Türkler ve bu yeni iman erleri, onların İslâm i şahsiyeti, ce­ saret, kahramanlıkları ve Iç-A sya sınır boylarındaki yeni İman cepheleri hakkında çok yeterli bilgiler bulunmaktadır. Bu yeni oluşum ve küfür cepheleri hakkında en güzel bilgile­ ri veren İbn Havkal bize şöyle demektedir:


J Üi?- j£\ l^\j t-»y-l j j i J l

J fr'jj U

üîâ" ç-ş2: D) d ilij

ilgi-'

"Aşağı Türkistan halkının kuvvet ve kahram anlıkla­ rına gelince; İslâm dünyasında, g aza ve cihad etmekten, on­ lardan d aha fa z la nasibi olan bir bölge halkı yoktur. Şöyleki; bütün A şağı Türkistan sınırları "Dâru'l-Harbe” y a ­ kındır. Harzemden İspicab'a kad ar olan yerler Oğuz Türkle­ rinin cephesidir. İspicabtan yukarı Ferganeye kadar Karluk Türklerinin cephesidir. M iislümanlar (ribat ehli) Aşağı Tür­ kistan'a kom şu olan bütün bu (Türk) kavim lerine cihat eder­ ler ve onlara galip gelirler. Meşhurdur ki İslâm dünyasında Türklerden daha şid­ detli bir “Daru'l-Harb" yoktur. A şağı Türkistan halkı, bütün Müslümanlar için "Kafir Türklerin" karşısında bir cephe ve çok güçlü bir setdir. Onların, İslâm dünyasına girm eleri ve onun bağrına tecavüz etmelerine engel olurlar. A şağı Türkis­ tan'ın her tarafı düşman cephesidir. Bunlar üzerine "Kafir Türkler" sefer yaparlar ve buralarda y aşayan yerli halka, sabah akşam bu sefer ve tehlike haberleri gelm ektedir. Şaş ve Ferganede zam anım ızda hiçbir cephede olm a­ yan askeri hazırlıklar vardır. H atta bu (Müslüman) Türkler­ den bir kişi bey ve emir olm adığı halde 100 ile 50 arasın da nefer ve 20 kad ar a t besler. Bununla beraber Türkler büyük­ lerine ve birbirlerine en çok ita a t ve hürm et eden kişiler­ dir" (10). Ayrıca; "Türkler diğer halklardan ku vvet, cüret, ce­

10 İbn Havkal, s. 467, Krş. el-Istahri, s. 286.


saret ve atılgan lıkta üstün olduklarından A şağı Türkistan halkının askerleri {yani ribat ehli) Türklerden olurdu"(n\ A bbasi H alifelerinin Türklere Tutkunluğu: Mâmâfih A bbasi H alifeleri, Doğu Turan Türklüğünü yakından tanıma fırsatı bulduklarında; olarm, mükemmel askerler, cesur, kahraman yiğit kimseler ve tam bir iman er­ leri olduklarını keşfetmede gecikmemişlerdir. Bu şerefli in­ sanları, büyük kafileler halinde İslâmm taht ve baht şehri Bağdad' a getirmişlerdir. Hilâfet ordusu çoğunlukla bu yağız çehreli, yiğit Türklerden oluştuğu gibi, A nadolu da “ovasım" denilen Bizans sınır boyları ve İslâm karakollarının emniyeti de yine bu yağız çehreli kahraman Türklere havale edilmişti. İslâm coğrafyacıları bu konularda da kalemlerini çok cö­ mertçe kullanmışlar ve bu Türklerden gıpta ile söz etmişler­ dir. Nitekim onların Türkler hakkındaki bu ortak görüşlerini açıklayan el-Hamevi, milli gururumuzu okşayan şu açıkla­ malarda bulunmaktadır; Spik dJJi pAj" j a

Iy P Ji«ol ü î ( J l frbiU-t tLÜi

^ jP J j j * -

JİIy S ' C JlTj

U -â

j f J ' s-'j j U J a'

yL«ı "Bununla beraber Türkler; büyüklerine ve birbirlerine çok ita a t ve hürmet ederler. Onların bu özellikleri, A bbasi halifelerini A şağı Türkistan halkından yanlarına adam lar alm ayı teşvik etmiştir. Zira Türkler; şiddet ve cesaret, k a h ­ ram anlık, harplerde öne atılm ak ve güzel ita a t etme bakım ­ larından diğer insanlara üstün oldukları için onlar halifele­ 11 el-Istahri, s. 286, krş. el-Hamevi, V, s. 47.


rin askerleri, Türklerin beyleri de halifelerin kumandanları olmuşlardır. Türkler cesaret, cüret, atılgan lık ve halifelere ita a t etm ede çok üstün oldukları için asker olara k diğer ırklara daim a tercih edilm işler ve Bağdad'a getirilm işlerdir. D aha sonraları onlardan büyük kom utanlar çıktığı gibi, H alifenin ço k yakınları ve en güvendiği kim seler olmuşlardır. Tıpkı Fergane Türkleri gibi, H ilâfet sarayım da bu Ferganeli Türk­ ler koruy arlardı"(nk Buraya kadar yaptığımız bütün bu açıklamalar Müs­ lüman Türk'ün bu erken devirlerde teşekkül eden muhte­ şem yeni "İslâm i şahsiyetinin" Türk İslâm tarihindeki yan­ sımalarıdır. Bununla beraber Turan Yurdu Türklüğü arasında şekillenen bu yeni "gaza ve cihad ruhu" ve bu "iman erleri­ nin" sınır boylarında "Kafir Türkler e" karşı kim olursa olsun cihad etmek, "Hayır!" “iman hakimiyetini" kurmak İlâhi bir gaye haline gelmiştir. Bu büyük olgu; Müslüman K ara H anlı H akanları, özellikle Türk'ün Allahın hidâyetine giden yolda ulu atası olan Abdu'l-Kerim Satuk Buğra Han devrinde bütün dina­ mizmi ile kendini ortaya koymuş, ünü cihanı dolduran Sel­ çuklu Sultanları, Melikşah ile bir "Kızıl Elma Ülküsü" hali­ ne gelmiş, Osmanlı Sultanlarında Fatih Sultan Mehmed Han'la bu "Kızıl Elma Ülküsü" onların gönlünü yakan, kal­ bini tutuşturan bir kor, bir ateş parçası olmuş ve Osmanlıyı üç kıtada yetmiş iki milletin efendisi ve koca bir cihan impa­ ratorluğunun kurucusu yapmıştır.

12 el-Hamevi, V, s. 47, İbn Havkal, s. 467, el-Istahri, s. 291.


Turan Yurdu ve Îç-Asya'da Türk Mürşitleri: Bu arada hemen şunu itiraf edelim ki; bu boz yeleli cen­ net atları üzerinde, sınır boylarında, "Kafir Türkler"e karşı gaza ve cihad edenler, böylece yüzlerce binlerce Türk'ün Müslüman olmalarına zemin hazırlayanlar, parlak kılınçlarmın kan dam­ layan uçları ile yeni İslâm destanlarının altın sayfalarını yazan­ lar, işte bu atlı iman erlerinin, kahramanlıkları, "Kafir Türkler"e karşı çetin mücadele, kudsi tebliğ ve irşad faaliyetleri hakkında İslâm tarih ve coğrafya literatürüne pek fazla bir şey intikal et­ memiştir. İslâm ve Türklük adına böylesine yüce, böylesine kül­ li bir misyonu ifa eden bu yeni iman erleri, kimseden bir şey beklememişlerdir. Onlar sadece O, Zât-t Akdes’in rızasını ara­ mışlar, Ona yönelmişler ve zaten bir İlâhi alemden geldikleri gibi, bu kudsi hizmet aşkı ile bir uhravî aleme göçüp gitmişler­ dir. Mâmâfih ribatlarında yetişen ve koyu bir İslâm sevdalısı haline gelen bu insanların guruplar halinde sınır boylarında "Kafir Tiirkler"e karşı giriştikleri gaza ve cihad hareketleri ve bu işin sevabına inanan bir çok Müslümanları teşvik etmiş ve onlarda Türkler arasında yoğun bir İslâmî tebliğ ve irşad faali­ yet başlatmışlardır. Hatta bunların bir çoğuda özbe öz Türk miirşidleri idi. Bunlardan bizim burada ismini zikretmek istediğimiz. İshak Baba adında bir Türk mürşididir. Bu zatın Türk yurtla­ rında İslâm dininin yayılması için tebşir faaliyetlerinde bulun­ mak üzere bizzat Ebû Müslim tarafından görevlendirildiği anlaşılmaktadıh13). Bunun için kendisine "TÜRK" lakabı verilmiş­ ti^).

13 Lewis, B., The Arabs in History, p. 102, “..he had been sent to preach the

faith among the Central Asian Turks. " 14 Barthold,W., Orta Asya Türk Tarihi Hakkında Dersler, Ankara, 1975, s. 255.


Türk yurtlarında bu şeklide tebliğ faaliyetlerine başla­ yan İsh ak Baba, bir çok Türk'ün ihtidasına vesile olmuş ve çevresinde yeni dinin heyecanını duyan bir çok kimse top­ lanmıştır. Onun, Ebû Müslim'e karşı ayrı bir saygı ve bağlı­ lığı vardı. Ne var ki Abbasi halifesi el-Mansur, yeni bir desi­ se ile Ebu Müslim’in başını vurdurdukan sonra çok geçme­ den bu büyük Türk mürşidinin de boynunu yordurmuş ve cemaatım da dağıtmıştır. Zira Ebû Müslim'in öldürülme­ sinden sonra onun "imametine" inananlar İshak Baba'nm etrafında toplanmışlar ve onlara yeni iltihak eden müridleri ile birlikte çok kalabalık ve tehlikeli bir görünüm arzetmişlerdi*15*. A bdullah b. M übarek Cihâd M eydanlarında: Fakat bizim Türkistanda İslâmiyet'in yayılması için ferdi misyonerlik ve tebşir faaliyetleri arasında belki de is­ mini en önce zikretmemiz gereken bir ulu Türk daha vardır. O da; büyük İslâm âlimi, büyük mücâhid, büyük muhaddis, büyük mutasavvuf, aynı zamanda kalp ve gönül adamı, her türlü iyilik, güzellik ve kemâlatı kendi nefsinde toplamış, kâmil ve örnek bir Müslüman olan Abdullah b. Mübarek etTürkîdir06*. Abdullah; asıl adından da anlaşıldığı gibi, ilk devir­ lerde yetişmiş ve İç-Asya Türklüğüne İslâmiyeti yeni bir iman ve hidâyet coşkusu ile ulaştırmış, bu arada bir çok Türk'ün Müslüman olması ve Allanın hidâyetine ulaşması­ na vesile olmuş çok şerefli bir Türktür. Babası ahlâk ve fazi­ 15 İbn Nedim, el-Fihrist; Beyrut, 1978, s. 484. 16 Abdullah b. Mübarek hakkında geniş bilgi için bkz. el-Hatib el-Bağdadi, Tarih-u Bağdad, X , s. 159, el-Hanbeli, Şezerat, I, s. 206, Şavki dayf, Tarih-u Edeb el-Arabi, Mısır, 1972, s. 402, 406.


let sahibi, gerçekten de Mübârek adında bir Türk, anası ise Harzem li asil bir Türk Hatun'u olan Abdullah; Doğu ihtilâ­ linin asıl merkez Merv'de dünyaya gelmiştir (718)(17). İhtilâlin ayak sesleri duyulmaya başladığında ve he­ nüz 22 yaşında olan bu Türk delikanlısı, ihtilâlin siyah san­ cağı altında ve en ön saflarda toplanan bir çok yağız çehreli, yiğit yapılı Türklerden birisi idi. Fakat onun ihtilâle katılma­ sının asıl sebebi, bu devirlerde örneğini sık sık gördüğümüz diğer bir çok Türklerde olduğu gibi "Hz. Peygam ber" ve "Evlâd-t Rasûle" yani Onun "Ehl-i Beytine” düşkünlüğü, onlara olan sonsuz muhabbet ve sevgisinden ileri geliyordu. İhtilâl başarıya ulaştıktan sonra Abdullah, asıl faali­ yetlerini İç-A sya ve Türkler arasında İslâmiyetin yayılması­ na ayırmıştır. O, sadece bir çoklarının yaptığı gibi nefisle olan cihad: yani, zorun kolayı ile iktifa etmiyordu. Senelerdir, hem de amansız bir şekilde sürdürdüğü ba nefsî cihâdın yanısıra, din düşmanlarına karşı ata binmeyi, kılmç kullan­ mayı, hulâsa hayatı, mal-i mülkü ile fiili cihâd etmeyi kutsal bir ülkü, hayatının yüce bir gayesi olarak kabul ediyordu. Abdullah b. Mübarek, Orta Asya bozkırlarında at koşturan asıl dedeleri gibi, iyi ata binerdi. Güzel kılınç kul­ lanırdı. Bir yıldırım savletiyle düşmanların üzerine çullanır, kılınanı sıyırdığı zaman bir kaç düşmanın kellesini birden uçururdu. O; sadece kendi nefsinin yüceliği için çalışan, bü­ yük düşmanla cihad etmekten kaçınan, kendisi için ibâdet 17 Cemal M. Osman, Abdullah b. el-Mübarek, Dımışk, 1990, s. 6, İbn Saad, Tabakat, V II, s. 372, Cami-u Keramatii’l-Evliya, II, s. 104, Hılyetü’lEvliya, II, s. 104.


eden, câmi ve mescit köşelerinde ağlayıp sızlayan pasif pısı­ rık Müslümanlara cihat meydanlarından şöyle sesleniyordu: ÖiLujU jJLi! Oj-fljî j) J j L—P b" 'V_.

U U Jj U jj?u 3

A t•jj >J.ı

4-ls" t... ■/?'<; dlS” ^__ «

"Sen Ey Mekke ve Medine'de kendini ibadete kaptıran kişi! Bizi bir görsen yaptığın ibâdetler hiç kalır. Kiminin Allah'a yakarm adan yan akları ıslanır. Bizim ise, cih at yolunda akıttığım ız kanda yüzümüz boyanır"{K). O her sene o yörelerde âdet olduğu üzere ilk bahar ay­ larında Türk yurtlarına gider, Türkler arasında ferdi tebşir hareketlerinde bulunurdu. Onu, bu hummalı gayret ve teb­ şir faaliyetleri sonucu şüphesiz bir çok Türk Müslüman ol­ muştur. Türkler, Müslüman olma bir yana, tasavvufun ilk manevi zevkini, Abdullah b. Mübarek gibi bir gönül ve kalb adamı ve bu sahabe devri Müslümanının gönüller dolu iman âb-ı hayatından almış oluyorlardı(19).

18 Behçet, M. M Divanü’l-İmam Abdullah b. el-M iibârek, Bağdad, 1989, s. 22, Z., Türklerin Arap Dili ve Edebiyatına Hizmetleri, Konya, 2004, s. 74 vd. 19 Daha geniş bilgi için bkz. Kitapçı, Z., Saâdet A srın da Türkler, Konya, 1995, s. 129 vd.


ABBASİLER'İN İLK DEVİRLERİNDE TÜRK YURTLARINDA İSLÂMİYET A bbasi H alifelerinin Yeni Dini P olitikaları: Türkler arasındaki bu ferdî tebliğ ve irşad faaliyetleri bir yana İç-Asya Türklüğünün Müslüman olması yolunda İslâmi tebliğ ve irşad faaliyetleri, Abbasi Halifeleri tarafın­ dan yeni bir ivme kazandırılmış ve belirli derecede bir dev­ let politikası haline gelmiştir. Bu cümleden olmak üzere; Ebû Ca'fer el-Mansur, Türk yurtlarında İslâmi hareketin kapısını açmış, oğlu el-Mehdî buna yönelmiş zaten ana yö­ nünden Türk olan el-Memûn ve el-Mu'tasım gibi, çok değerliiki Abbasi Halifeleri bizzat bu hareketin fiili olarak içinde olmuş ve böylece Çin Şeddine kadar yayılan ve İçA syaya giden İslâm hidâyet yolu da açılmıştır. İlk Abbasî halifesi Ebü'l-Abbas es-Seffâh; adından da anlaşılacağı gibi, bir kan ve ateş denizinden geçerek halife olmuştur 750~754)(2Ü). Zaten onun dört seneyi, geçmeyen bu kısa hilâfet döneminde iç isyan ve kargaşalıklar bir yana, İç Asya'da önemli bir tebliğ ve irşad faaliyetinden söz etmemiz mümkün değildir. Ne var ki o, halifeliğinin ilk yıllarında başta Mıstr ve Horasan, yani Doğu Tiirk yurtlarına bir emirname göndermiş ve İslâm dinini kabul ve Allah'a yöne­ lip ibadet eden kim olursa olsun, zengin fakir, durumuna bakılmaksızın " cizyeden m u af' tutulmasını emretmiştir121\ 20 es-Suyutî, Tarihu’l-Hulefa, Mısır, 1952, s. 256, el-Hudarî, Tarihu’l-Ümem el-îslâmiyye, Mısır, 1934, s. 46. 21 Arnold, T.W., The Preaching o f İslam, Lahore, 1968, p. 105.


Cizyenin Emevîler devrinde dahi İslâm dinine koşmak isteyen İç-A sya Türkleri'nin karşısına her zaman aşılması zor bir engel olarak çıktığı, bir çok Türk'ün İslâm dinine girmesi bu cizye yüzünden engellendiği, hatta Müslüman olan Türklerden, hâlâ gayr-i müslimler gibi cizye alındığı göz önüne getirilirse; bu emirnamenin Türkler arasında bü­ yük bir ferahlanmaya sebep olduğu, vergiden muaf tutulan, yüzlerce ve binlerce Türkün Müslüman olduğunda kimsenin şüphesi olmamalıdır. es-Sıffâh'tan sonra kardeşi Ebû Ca'fer el-Mansur hali­ fe olmuştur (754-775)(22). el-Mansur halife olduktan sonra Doğu Halkı, özellikle Türklere devlet işlerinde çok ayrı bir önem vermiş ve Türkler'in büyük ölçüde askeri ve İdarî ma­ kamlarda görevlendirilmelerine müsâde etmişi(23). Onun, Türklere karşı gösterdiği bu iyi niyet sebebiyle İslâmiyet İçAsyada yeniden filizlenmeye başlamış ve bir çok kimse Müslüman olmuştur. Fakat bizim burada asıl üzerinde dur­ mak istediğiniz Fergâne hükümdarı ve onun yakınlarından Bey-Çur’un İslâma davet edilmesidir. el-Mansur'un hilâfet yıllarında; bu Fergâne hükümda­ rı; Kaşgara çekilmiş bulunuyordu. Kaynaklarda bu Fergâne hükümdarının adının Arslan Tarhatı olduğu zikredilmekte­ dir (736)(24). Bu sıralarda Abbasî idârecileri tarafından ona bir elçi gönderilmiş ve yüklü bir vergi ödemeye mecbur edil­ miştir. Daha sonra Arslan Tarhan, Fergâne'nin bu Türk asıllı hükümdarı, yakınlarından Bey-Çur'u, bu ağır vergi mesele­ 22 es-Suyutî, s. 259, el-Hudarî, s. 53. 23 es-Seâlibi, Letifü’l-Maarif, Mısır, 1960, s. 20. 24 Esin, E., İslâmiyetten Önce Türk Kültür Tarihi ve İslâma Giriş, s. 232.


sini bir kere daha müzakere etmek üzere yetkililer nezdine yani B a ğ d a t a elçi olarak göndermiştir. el-Yakûbi'den öğ­ rendiğimize göre bu yetkililer önce Bey Çur’un İslâm dinine girmesini istemişler ve o, bu daveti kabul etmeyincede onu hapsetmişlerdir. Bey-Çur, el-Mehdi’nin halife olmasına ka­ dar Bağdat'ta hapiste kalmıştır. Araplar onu her ne zaman İslâm dinini kabul etmeye çağırmışlarsa da o şu cevabı ver­ miştir; "-Elçisi olduğum hüküm dara ihanet etmem (ve dinimi asla değiştirmem)"(25). Ancak bu kimse, el-Mehdî devrinde serbest bırakılmış ve kendi ülkesine gitmesine müsaade edilmiştir(26). Ne var ki Bey-Çur'un torunları daha sonraki devirlerde İslâm dinini kabul edecek ve hem Vahs ve hem de Huttal'a hükümdar olacaklardır^7). Ebû Ca’fer el-Mansurdan sonra, onun yerine oğlu elMehdi halife olmuştur (775-785)(28) el-Mehdi halife olduktan sonra o da babasının yolunda yürümüş ve "Doğu H a lk ı”na, Türklere büyük ilgi göstermiştir. Bu cümleden olmak üzere; O, Emevî halifelerinden Ömer b. Abdû’l-Aziz gibi, çoğun­ luğunu, Türklerin oluşturduğu "Doğu" hükümdarlarına yö­ nelmiş ve onlara elçiler göndererek Müslüman olmalarını ve kendisine itaat etmelerini istemiştir, el-Mehdi; onlara, bu el­ çiler vasıtasıyla gönderdiği davet mektubunda aynen şöyle diyordu;

25 el-Yakubi, Tarih, Beyrut, 1960, II, s. 465. vd. 26 Barthold, W., Fergana, İA , IV , s. 560. 27 Esin, E., a.g.e., s. 239. 28 es-Suyutî, s. 259, el-Hudarî, s. 94.


"Eğer sizler, Allah'ın birliği ve Onun Rasûlünü kabul ederseniz büyük fa y d a la r elde edeceğiniz gibi, benden de yardım görürsünüz”^9'1. Mâmâfih devrin çağdaş tarihçilerinden İbn Vâzıh elYakûbi'nin bu husustaki kıymetli rivayetlerinden öğrendi­ ğimize göre; el-Mehdinin İslâm'a çağrı elçisi gönderdiği Türk hükümdarları arasında Kabul meliki, K abül Şah, Soğd (Semerkant) meliki; İhşîd, Toharistan hükümdarı, Şervîn Bam­ yan meliki, Şîîr ayrıca Fergâne hükümdarı, Ferzan, Uşrusana hükümdarı: Afşin, Karluk hükümdarı; Yabgu Bey, Sicistan me­ liki; Rutbil, (Taşkent) Türk hükümdarı; Tarhan, Tokuzoğıtz hü­ kümdarı; HAKAN da bulunuyordu"(30). Bunların hepsi elMehdi'nin itaati altına girmişler, diğer bir ifâde ile Müslü­ man olmuşlardır. Bu Müslüman olan Türk hükümdarlarının bir çoğu İslâm halifesine kıymetli hediyeler göndermeyi de ihmâl etmemişlerdir. Fakat bizim bu mahalli Türk hükümdarları arasında, asıl üzerinde durmak istediğimiz K arluklardan, Türk asıllı büyük Toharistan hükümdarı Yabgu Bey'dir. el-M ehdî, diğer mahalli Türk hanları ve çevre hükümdarları üzerinde çok büyük bir etki ve nüfuz sahibi olan bu büyük K arluk Yabgusu ile özel ilişkiler kurma yoluna gitmiş, ona özel elçiler göndermiş ve onun her hâl-ü kârda Müslüman olmasını is­ temiş ve oda gerçek manada Müslüman olmuştur. Zira çağ­ daş tarihçilerimizden el-Ya'kûbi bu hususta aynen şöyle demektedir;

29 el-Yakubi, II, s. 397, 398, Krş. Panipati, İ. Şeyh Muhammed, İslâm Yayılış Tarihi, Çev. A. Genceli, İstanbul, 1971, II, s. 902. 30 el-Yakubi, II, s. 436.


Jj

(«-LA Jİ

hyc^r LiiS”j"

İşte bu Yabgu Bey (Korluklardan ve Toharistan bu Türk asıllı hükümdarı) o varya, halife el-M ehdinin açık telkini ve b izzat onun eli ile Müslüman olmuş idi(31). Yine bu el-Mehdî'nin halifeliği zamanında bir kısım Oğuzlar ve K artuklar uzak Türk diyarı, (İç-Asya)dan göç ederek Toharistan’a kadar gelmişler ve buralara yerleşmiş­ lerdir. Bunların büyük bir kısmı sonradan Müslüman olmuş­ lardır. Daha sonra Kartuklar, bu Oğuz Türklerini sıkıştırın­ ca, bu defa onlar B elh ve H erat taraflarına göç etmek duru­ munda k a lm ış la r d ır ^ 32). Böylece buraların Türklük dokusu bu yeni göçlerle bir kere daha güçlenmiş oluyordu. el-M ııkanna Müslüman Türkler Arasında: el-Mehdî devrinin konumuz açısından en büyük olay­ larından birisi de şüphesiz, el-Mukanna ve onun önderli­ ğinde Türk yurtlarında başlayan yarı dini terör hareketidir. Aşağı Türkistanda İslâmiyet güçlü bir varlık hâline geldik­ ten sonra bir çok fanatik Araplar, kendi sapık duygu ve dü­ şünceleri uğruna bu yeni Müslüman olmuş Orta A sya Türk­ lüğünü âlet etmek istemişlerdir. İşte bu sapıklardan biri olan Hâşim b. Hakîm adında bir fanatik: "ülûhiyet"\n önce Hz. Adem, sonra bütün peygamberlere ondan sonra Hz. Muhammede, sonra Ebû Müslime ve şimdide kendisine hu­ lul ettiğine iddia etmiş ve herkesi kendisinin ilâh olduğuna 31 el-Y a’ kubi, II, s. 436, Yabgu Bey ve Çevresi hakkında geniş bilgi için bkz. Kitapçı, Z., İlk Müslüman Türk Hükümdarları ve Hakanları, Konya, 2004, s. 82. 32 Turan, O., Türk Cihan Hakimiyeti M efkûresi Tarihi, İstanbul, a.g.e., I, s. 163.


inanmaya çağırmıştır (775)(33). Şaşı gözlü, inadına çirkin yü­ zü ve dazlak kafalı olan bu kimse, yüzüne alün bir maske geçirdiği için "m askeli insan" anlamına "el-Mukanna" de­ nilmiştir. el-Mukanna bu ülûhiyet iddiasına A şağı Türkistan'da başlamış ve Sem erkant daki bir çok kimse bu sapığın peşine takılmış ve onun ülûhîyetine inanır olmuşlardır. Çoğunlu­ ğunu Türklerin oluşturduğu bu gözü dönmüş kimseler, yıl­ larca Müslümanların canına, malına ve kanma kasdetmişler ve onların ellerinde avuçlarında ne varsa almışlardır, enNarşahi, onun komutanlarından birinin adından da anlaşıl­ dığı gibi Güler Tekin adında bir Türk olduğunu ve çoğunlu­ ğu kâfir Türklerden oluşan bir ordusu ve bunun zaman, za­ man sayısının 50.000 kişiye ulaştığını kaydetmektedir(34). Kendisi Kiş yakınlarında bir dağda ve bir kartal yuvasını andıran "Bisnam Kalesine" sığınmıştı(35). el-Mukanna üzerine gönderilen Arap komutanlardan hiç biri başarılı olamamış ve bu harpler senelerce böyle de­ vam etmiş, onbinlerce insanda ölmüştür. el-Mehdi, uzun zamandır devletin başına bela olan bu sapık adamın üzerine en sonunda Said el-Haraşî’yi göndermiştir. Said, büyük bir kararlılıkla Besnâm!a gelmiş ve el-Mukanna'm âdeta bir kar­ tal yuvasını andıran kalesini çok sıkı bir şekilde kuşatmış ve bu kuşatma kış mevsimi de dâhil aylarca sürmüştür. Bu du­ rumda el-Mukanna Türk yurtlarını yıllarca kasıp kavuran bu sapık lider bütün ümidini kaybetmiş ve en sonunda ha­ 33 et-Taberi, V III, Tarihu’l-Ümem ve Miilûk, tah. M. E. İbrahim, Beyrut, 1967, s. 135, İbnü’ l-Esir, el-Kâmilfit-Tarih, Beyrut, 1965, V I, s. 38, 39. 34 en-Narşahi, s. 101. 35 İbnü’ l-Esir, V I, s. 39.


nımları, yakınları da dâhil hepsi kendilerini yakarak canları­ na kıymışlardır (777)(36). Harûn er-Reşîd devrinde iç-Asyada, İslâmiyetin yayı­ lışı ile ilgili ifadeler ve Harun er-Reşîd'in bunlara ne derece etkili olduğu hakkında fazla bir bilgimiz yoktur. Ne var ki; Onun devrinde Horasan’a vali olarak gönderilen Fazl b. Yahyanın (794), halkı idare etme ve Türklerle hoş geçinmede çok başarılı olduğu, Türkistan'a seferler düzenlediği ve bu­ ralarda bir çok cami, m escid ve ribatlar yaptırmış olduğu ri­ vayet edilmektedir<37). Bir Gönül Eri Ş akîk-i B elhi Türk Yurtlarında: Mâmâfih et-Taberî’nin bu rivâyetleri, artık bu devir­ lerde İslâmiyetin İç-A sya'da yeni bir hızla yayıldığını gös­ termektedir. Fakat bu devirlerde İç-A sya'da İslâm dininin yayılmasında yeni yeni gelişmeler olmuştur. O da daha son­ raları Asya bozkırlarında İslâm hidâyet meşalesini tutuştu­ racak olan İslam tasavvu f ve mistisizminin, İç-A sya kapıla­ rını çalmaya, şöhreti dünyayı dolduran büyük veli ve mürşidlerin Türkistan'ın iç kısımlarında ferdî tebşir hareke­ tine başlamış olmalarıdır. Orta Asya Türklüğünün dini ve milli hayatında daha sonraları çok önemli bir yeri olan ve bu yolla Müslüman olan Türkler arasında yeni bir imân neşesi ve coşkusu yaratan bu tasavvufî tebşir hareketleri hakkında W. Barthold şöyle demektedir; "İslâm dünyasının ister içinde, ister dışında ferd î İs­ lâm misyonerliğinin ortaya çıkışı, İslâm tasavvufunun or­ tay a çıkışı ile yakından ilgilidir. Sûfiler, İslâm iyeti yaym ak

36 İbnüT-Esir, IV , s. 51, 52, en-Narşahî, s. 103. 37 et-Taberi, V III, s. 257.


am acı ile bozkırlardaki Türklere gidiyorlardı. H atta son de­ virlere kadar, her v a k it bunların propagandası, medreselerde İslâm ilimlerini öğreten fa kih lere n isbetle d aha başarılı olu­ y o rd u ^ . Zira bu: "Şeyhler ile İslâm tasavvufunun diğer tem silcileri göçebeler arasında ço k büyük bir tesir m eydana getirmişlerdi. Üstelik bugün bile bozkırlarda h âlâ en çok on­ ların taraftarları vardu*39\ Evet, ilk devirlerde, Türkistan'ın iç kısımlarında, bu şekilde ferdi tebşir faaliyetlerinde bulunan büyük zâhid ve mutasavvuflardan birisi şüphesi Şakik-i Belhidir (7347-809). Ünü civarı dolduran çok büyük bir "Şeyh" ve bir "mürşid" olmadan önce, çok iyi, gayret-i diniye sahibi bir Müslüman, aynı zamanda çok dürüst bir tüccar olan Şakîk; Türkistan'ın iç kısımlarına yaptığı bu ticari seferlerinde, Türk beldelerine giderek puthanelere girmiş, onları batıl inançlardan kurtar­ maya çalışmış ve Müslüman olmaları için çok yoğun fa­ aliyetlerde bulunmuştur. Hatta O; bu seferlerinin birinde karşılaştığı sakalsız bir putperestle, aralarında geçen bir ko­ nuşma sonucu "tasavvufa" meyletmiş ve devrin meşhur so­ filerinden İbrahim Edhem'e gelmiş, ona intîsâb etmiş ve da­ ha sonra şöhreti dünyayı dolduran koca bir veli olmuştur*40). İbrahim Edhem'den aldığı manevî ve ruhi derslerle tam bir gönül ve kalb adamı olan Şakîk'in bundan sonra asıl 38 Barthold, W., Orta Asya Türk Tarihi, s. 94. 39 Barthold, W., Türkistan, s. 323, Buna benzer görüşler için bkz. Shaw, Stanford J., History o f the Ottoman Empire and M odem Turkey, Cambridge, 1976, 1, p. 153, "Sufism whic h ad converted most o f the

Turkish ııomads to İslam in Central Asiâ. 40 Feridü'd-Din Attar. Tezkiretü'l-Evliya, Tah. M. İstilâmı, Tahran. 1346, s. 232-233. Turan, O., a.g.e., I, s. 56, İz. Mahir, Tasavvuf, İstanbul, 1969. s. 17, İslâm Alimleri Ansiklopedisi, İstanbul, III, s. 7-10, Tabakat es-Sülemi, s. 63 .


himmeti İç-A sya Türklüğü olmuştur. O, kendisini steplerde yaşayan Türklere adamış, buralarda yaşayan Türkler arasın­ da gezmiş dolaşmış, tasavvufun verdiği yeni bir imân neşesi ve zevki ile bu yarı göçebe Türkleri, İslam 'a çağırmış ve on­ lardan pek çoğu Müslüman olmuştur*41). Şakîk; gönlü hidâyet ateşiyle dopdolu olan bu büyük Tanrı Kulu bunlarla da yetinmemiştir. O; Abbasiler devrinde Türkistan'ın iç kısımlarına sefer eden İslâm ordularına ka­ tılmış ve onların yanında tam bir cihâd aşkı ile "Kâfir Türkler”e karşı çarpışarak o bölgelerde İslâm dininin galip gel­ mesi ve kâfir Türklerin Müslüman olmasını istemiştir. Nite­ kim onunla bu harblerin birinde aynı kaderi paylaşan dostu büyük gönül adamı Hatim b. el-Esam şöyle bir anekdot nak­ letmektedir; "Şakîk ile birlikte bir harbte Türklerle çarpışıyorduk. Ogün kesilen başlardan, kırılan mızraklar ve kesen kılınçlardan başka hiç bir şey görünmüyordu. Şakîk bana; "Ey H atim! Nefsini n asıl buluyorsun. Sen onu z ifa f ge­ cesinde karınla bulunduğun gibi, şehid olm aya hazır buluyormusun" dedi. Bende; "Tanrıya yemin ederim ki öyle değil" dedim. Bunun üzerine O: "Tanrıya yemin ediyorum ki bugün ben nefsim i z ifa f gecesi gibi şihid olm aya hazır görüyorum?" dedi(42). Ne ilginçtir ki bu büyük gönül ve kalb adamı, büyük zâhid ve mücahid gâzi, yine böyle Türkistan'ın iç kısımları­ na yapılan bir sefer sarasında. Kulanda (bugünkü Evliya 41 Ferdü'd-Din Attar, a.g.e., s. 234. 42 el-Kuşeyri, Risale, Çev. T. Yazıcı, Ankara. 1972, s. 48, Krş. el-Bâr, M. Ali. Afganistan, minel-Feth el-İslâm î İlel-Gâzv er-Rûsi, Cidde. 1985. s. 424.


A ta yakınında bir yer) Türklere karşı bir gaza esnasında öl­ dürülmüş ve zifaf gecesinde karısına kavuşurcasma, Allah yolunda "şehidlik mertebesi"ne kavuşmuştur (194/809)(43). Tasavvufun Türk Yurtlarına Sıçram ası: Evet; yukarda da ifâde edildiği gibi, bu erken devir­ lerde kayda değer gelişmelerden bir diğeri de Tasavvufun Türk yurtlarına sıçraması derviş gazi ve şeyhlerin bozkırlar­ da yaşayan Türkler arasında İslâmiyetin yayılması için yeni bir hidâyet fırtınasını estirmeye başlamalarıdır. Bilindiği gibi Merv ve Belh şehirleri, hatta geniş anlamı ile H orasan Doğu Turan Yurdu daha ilk asırlarda İslâm Tasavvufunun önemli merkezlerinden biri olmuş ve buralarda bir çok büyük mürşidler yetişmiştir*44). Bu bakımdan Aşağı Türkistan'da İslâmi faaliyetler ge­ liştikten soıra İslâmi tasavvuf hareketinin Türk yurtlarına sıçraması gayet tabii idi. Zira çeşitli vesilelerle Horasan'a gi­ dip gelen bu Türkler, oralarda yeni yeni, tarikatlara intisâb ediyorlardı. Böylece tarikatların verdiği manevi zevki Türk­ ler de tatmış ve ruh yüceliğine Türkler de ulaşmış oluyorlar­ dı. Nitekim; Attar'ın, Tezkeretü'TEvliy a sın d a Ahî İbrahim adında (III/9. asır) bir Türk sûfisinden bahsedilmektedir*45*. Bu yeni tasavvuf ceryanlarının gelişmesi ve şüphesiz daha mükemmel bir kurum hâline gelmesinde Baykent, Bu­ hara ve Sem erkant gibi Aşağı Türkistan'ın mamur ve müref­

43 İbnü'l-Esir, V I, s. 238, İbnüT-Verdi, I. Tettmme s. 315, Geniş bilgi için bkz. Tabakat es-Süfiyye, s. 61-66, Hilyetü’l-Evliyâ, V III, s. 58, Tezkiretü'lEvliyâ, s. 125, Tabakâtü'l-Kübrâ, I, s. 65. 44 Debbağoğlu, A., Tasavvufun İçtiami İktisadî ve Siyâsî Yönleri; II. Hareket (A ylık Dergi) Temmuz, 1973, sy. 9, s. 12. 45 Debbağoğlu, A., a.g.mk., s. 13.


feh şehirlerinde çok daha önceleri kurulmuş olan "Ribatlar"m, yukarda da ifade edildiği gibi, çok önemli yar­ dımları olmuştur. R ibatlar; Türk yurtlarında daha sonraları ortaya çıkacak olan tekke ve zaviyelerin bir nevi çekirdeği ve mukaddes ocağını oluşturmuşlardır. Evet, H orasan yoluyla Türk yurtlarına giren tasavvuf cereyanları, gittikçe kuv­ vetlenmiş. Buhara ve Sem erkant gibi büyük ilim irfan mer­ kezleri başta olmak üzere, Türkistan'ın İç kısımlarına doğru süratle yayılmaya başlamıştır. Böylece "A llah sevgisi" ve "Peygamber aşkt" ile yanıp tutuşan bir çok sofiler, dervişler mücâhid gaziler, erenler ve evliyalar, hulasa Allahın bu ermiş kulları, şehirler, köyler, kasabalar, hatta steplerde yarı göçebe olarak yaşayan Türk­ ler arasına karışarak, onların İslâm dinine girmeleri için son­ suz bir azim ve iman coşkusu içinde çalışıyorlardı. Bizim bu mânâda burada adını zikretmek istediğimiz bir ulu cihâd eri daha vardır. O da; Hâllâc-ı Mansur adıyla bilinen meşhur İslâm sofisidir. Bu büyük Tanrı Kulu, kendi­ ni önce Tarikatın cezbesine kapürmış ve daha sonra üzerine bir askerî kıyafet giyerek, sanki şehid olmak isteyen bir mücâhid gazi gibi O rta-Asya sınır boylarındaki şehirlere gitmiş Hoten ve Tufan'a uğramış ve bu geniş coğrafi bölge­ lerde yaşayan Türk boyları arasında Islâm dininin yayılması için canla başla çalışmış ve onbinlerce Türk'ün hidâyetine vesile olmuştur(46). Evet; Hallaç Y.N. Öztürk'iin de ifâde et­ tiği gibi; "Ö zellikle (887-890) y ılla n arasında dolaştığı Türk il­ lerinde, İslâm ın girmesini hazırlayan bir numaralı m isyon sahibi olmanın yanında bir ırkın; M üslümanlığı tasav v u f 46 Massignon, L., Hallaç, İA. V/I, s. 168.


penceresinden seyretmesinde tartışm az liderdir. O p a tik a y o lla n yıllarca adım layarak, ribât rib â t dolaşm ış ve bu ır­ kın Kuran dinine kazan dın lm ası için âd eta kozm ik bir hiz­ m et verm iştir"(47). Bu Tasavvuf ehli kimseler Türkleri, İslâm dinine ka­ zandırmada klasik medrese âlimlerinden Hadis, Tefsir, Fıkıh gibi, çok daha başarılı oluyorlardı. Mâmâfih büyük Türk âlimi F. Köprülü, bir eserinde konumuzla ilgili gelişmeler hakkında şu beyanlarda bulunmaktadır; "A rtık h.TV (m.X.) asırda Buhara ve Fergânede Şeyhlere tesadü f edilm eye b aş­ ladı. H atta Fergânede Türkler kendi şeyhlerine BAB yani BABA adını veriyorlardı. M eşhur Sofi Ebû Said Ebû'lHayr'ın pek ziyâde hürmet ettiği M uhammed M a'şukî ile Emir A lî hâlis bir Türk idiler"(48). Iç-A sya ve sınır boylarında Müslüman Sûfîler ve gö­ nül erleri tarafından yarı medeni ve göçebe Türkler arasında başlatılan İslâmi tebliğ ve İrşad faaliyetleri sonucu Türk B oyları arasında daha sonraları bir hidâyet fırtınası esmiş ve bir büyük İslâm in kılabı olmuştur. İslâm dininin Türkler arasında kazandığı bu baş döndürücü gelişmelere işaret eden B. Lewis söyle demektedir; "Müslüman A raplar hiç bir zam an O rta-Asya Türklü­ ğüne baş eğdirememiş am a, İslâm onlara baş eğdirmiştir. Zi­ ra T asavvuf erenleri ve buna gönül venniş daha bir çok kim ­ seler Seyhun nehrinin gerisinde, üstelik hiç bir zam an esir olm am ış Türk b oy lan arasında baş döndürücü bir şekilde bir İslâm î tebliğ fa aliy etin e girişmişler, böylece sınır boyla-

47 Öztürk. Y.N ., Hallâc-ı Mansur ve Eseri, İstanbul, 1996, s. 72-75. 48 Köprülü, F., Türk Edebiyatında İlk Mutasavvuflar, Ankara, 1981. s. 15.


n n da son derece sâde ve fa k a t askerî yönü ağır basan bir İs­ lâm iyet ortaya çıkm ıştır"(49). el-Memûn ve Türkistanda İslâm iyet: Abbasi halifelerinin en büyüklerinden biri olan elMemûn devri (813-833), İslâm dininin İç-Asya ve Türkler arasında yayılması için çok önemli kilometre taşlarından biri ve bir altın devir olmuştur. Zâten ana tarafından Merâcil adında bir Türk cariyesinden dünyaya gelen el-Memûn(50) dayızadeleri olan Türklere ve Orta A sya Türklüğüne her zaman büyük bir sevgi ve ilgi göstermiş ve onların büyük ölçüde Müslüman olmalarını sağlamışür. Nitekim A. Cevdet Paşa, onun Türklere karşı gösterdiği bu güzel duygularım şu şekilde dile getirmektedir; "Memûn'un anası bir Türk cariyesi olduğundan, Türk­ lere daha çok itibar edip, onlarda onu, kız kardeş çocuğu bi­ lerek uğrunda canlarım ı başlarını fe d a ederlerdi "(51). Bilindiği gibi el-Memûn, daha ilk gençlik yıllarında babası Harun en-Reşid tarafından Horasan'a vali olarak gönderilmişti (h.192/807). Onun Türk ve Türk Hükümdar ve H akanları ile ilk ciddi ve sıcak ilişkileri işte Horasan'a vali olduğu bu yıllarda başlamış ve ölünceye kadar da devam etmiştir. Mâmâfih ilk devir, klasik İslâm tarihi yazarlarından el-Belâzuri, el-Memûn ün Horasan'daki bu ilk valilik yılla­ rında Türklerle olan bu sıcak ilişkileri ve onları İslâm dinine

49 Lewis, B., Politics and War Studies in Classical and Ottoman İslam, London, 1971, p. 193. 50 Kitapçı, Z., Mukaddes Çevreler ve Eski H ilâfet Ülkelerinde Türk Hatun­ ları, Konya, 1995, s. 61. 51 Ahmed Cevdet Paşa, Kısas-ı Enbiya, IV, s. 198.


kazandırmak için gösterdiği ciddi gayret ve teşebbüsleri hakkında şu ilginç açıklamalarda bulunmaktadır; "O, H orasanda bulunduğu sırada Soğd, Uşrusana ve Fergâne hükümdarlarına akın lar düzenledi. Onların üzerine süvariler gönderilm esini emretti. A yn ca bu Türk hükümdar­ larına, bir taraftan onların İslâm dinine ilgisini çekm ek, di­ ğer taraftan da onların Müslüman olm alarını sağlam ak için m ektuplar yazm ayı da ihm âl etmedi"^Z). Gerçekte el-Memûn'un gerek mahalli Türk hüküm­ darlarının müsküman olmaları için yaptığı fiili teşebbüsler, gerekse Türkistan'ın iç kısımlarına düzenlediği dini gazalar, netice itibarı ile boşa gitmemiş ve bazı Türk hükümdar ve Türk aristokratları da dahil bir çok Türk Müslüman olmuş­ tur. Fakat onun H orasan da bulunduğu ve Türklerin Müs­ lümanlığı ile ilgili verimli valilik yılları pek fazla sürmemiş­ tir. Zira onun övey kardeşi el-Emin'in babası Hârun erReşîd tarafından "H alife" ilân edilmesi ve daha sonra bilfiil halife olması, el-Memûn'u koyu bir çaresizlik içinde hem de çok şiddetli bir taht mücâdelesine sürüklemiştir. O, bu cümleden olmak üzere Türk hanları ve aristok­ rat ailelerine bir çok elçiler göndermiş, onlarla sosyal münâ­ sebetlerini geliştirmiş, bölge halkı ve hükümdar ailelerinin çocuklarının isteyenleri divan defterine kaydedilmeleri ve onlara maaş bağlamalarını istemiştir. Bunlar önce Müslüman oluyor sonra da iyi bir terbiye dini eğitim ve askeri disiplin­ den sonra el-Memûn'un ihtilâl ordusunun esasını oluştur­ mak üzere hazırlanıyorlardı*53*. Öyle ya, Tâhir b. el-Hüsey'in 32 el-Belâzuıî, Fütuhu’l-Bii'ldan, tah. A. E., et-Tabbah, Ö. E., et-Tabbah, Beyrut, 1958, s. 605. 53 el-Belâzuri, s. 605, 606, et-Taberi, V III, s. 403, 404.


komutasında Bağdat'a sevkedilen ordunun çoğunluğu he­ nüz yeni Müslüman olan bu Türklerden oluşmakta idi. el-Metnûn, üvey kardeşi el-Emin ile olan çetin mücâ­ deleyi kazanmış ve bir kan ve ateş denizinden geçerek Bağ­ dat'a gelmiş ve hilâfet koltuğuna oturmuştur. Fakat o, halife olduktan sonra da Doğu halkt, özellikle kendisine taht ve baht şehrine giden yolu açan Orta A sya Türklüğü, Türk hü­ kümdar ve Hakanları ile ilgisini hiçbir zaman kesmemiş ve onların her hâl-ü kârda Müslüman olmalarını istemiştir. Türk aristokratlarının Müslüman olmaları yolunda onun el­ de ettiği en büyük başarılardan birisi, şüphesiz Uşrusatıa 'nın G ök-T ü rklef den beri devam ede gelen büyük Hükümdarı, Kara Buğra Han'ın oğlu Kâvus ve onun büyük oğlu Haydar'm Müslüman olmalarıdır. Uşrusana Hükümdarı K avus’un Müslüman Olması: Bilindiği gibi Kâvus'un bu sıralarda üç oğlu bulunu­ yordu. Bunlardan en büyüğünün adı Haydar idi. Haydar; bir kısım ailevi sebepler nedeniyle B ağ dat’a gelmiş ve baba­ sına rağmen el-Memûn'un huzurunda Müslüman olmuştur(54). Çünkü o sıralarda el-Memûn kadar, bir Türk'ün Müs­ lüman olmasına sevinen bir başka kimse yoktu. O Haydar ki, daha sonraları "el-Afşin" lakabıyla İslâm tarihine geçmiş ve gösterdiği büyük deha, askerî kabiliyet ve ye-tenek ve he­ le hele harp meydanlarında gösterdiği kahramanlıkları ile "Hilâfet Ordulan"nm "baş kom utanı" yani "Emîru’lÜmera-Orgeneral" olmuştur. Tarihin şu garip cilvesine bakınız ki, Haydar'm kendi­ ne has bazı sebeplerle babasının çevresinden uzaklaşması ve 54 el-Belâzuri, s. 605.


hele hele Bağdat'a kadar gelerek Müslüman olması ve baba­ sının karşısına geçmesi, Uşrusana hükümdarı olan Kavuş için hiçte iyi olmamıştır. Bu durum, onun Abbasi Halifesi elMemûn'a karşı sürdürdüğü mukavemetini kırmış ve onu is­ ter istemez "Müslüman olmaya" zorlamıştır. Şöyle ki; Vergi vermemek ve Abbasi Hilâfetinin egemen­ lik ve hâkimiyetini bir türlü kabul etmemekte direnen bu Türk hükümdarı Kâvus'un üzerine el-Memûn, bu defa, Ahmed b. el-Ahvel'i göndermiştir. Daha hiç bir harb hazır­ lığı yapmadan el-Ahvel ve onun ordusunu karşısında bulan Kavuş, neye uğradığına şaşırıp kalmıştır. Müslüman general fazla vakit kaybetmemiş, senelerdir direnen Kavuş ve oğlu Fazlı esir almış ve daha sonra ikisini birlikte halife elMemûn’a takdim etmek üzere Bağdat'a göndermiştir (207/822)(55). Böylece Bağdat'a gelen Kâvus, Abbasi Halifesi elMemûn'un karşısına çıkmış, halife ve yalan çevresinin telki­ ni ile Müslüman olmuştur(56). el-Memûn bu soylu, Müslü­ man Türk hükümdarının yüksek şahsiyetinden fevkalade, etkilenmiş., ona her türlü izzet ve ikramda bulunmuş, onu Uşrusana'ya ve kendi nâmına tekrar hükümdar tayin etmiş­ tir. Hatta el-Memûn bu Türk Hanının gönlünü almak için daha da ileri gitmiş ve ondan sonra da oğlu, Haydar'm Uşrusana'ya "Afşin” yani "Han" olacağını söylemiş ve böyle­ ce kendisine ne kadar önem verdiğini vurgulamıştır. elMemûn bunlarla da yetinmemiştir. Kâvus'un iki oğlunu ya-

55 et-Taberî, V III, s. 559. 56 el-Belâzuri, s. 605.


m Afşîn ve el-Fazlı sarayına almış ve bir daha onları Uşrusana'ya dahi göndermemiştir*57*. Mâmâfih, el-Memûn'un Türk yurtlan ve buralarda yaşayan Türkler ve Türk hükümdarları ile sıcak ilişkileri her zaman en canlı bir şekilde devam etmiş ve bu değerli İslâm H alifesi, hayatı boyunca O rta-Asya Türklüğünün Müslü­ manlığı için ayrı bir önem vermiş ve bunun için elinden ge­ len her şeyi yapmıştır. Nitekim el-Belâzuri el-Memûn'un, Türkler, Türk hükümdar ve hakanlarını, İslâm dinine ka­ zandırmak için gösterdiği ciddi gayret ve teşebbüsleri hak­ kında ilginç açıklamalarda bulunmakta ve şöyle demektedir; fi ıj* jjp j <Ü -*ıj

d JA î

^ p aJUp j ç i I

Ja Î

d jj

İ ^ oj_j A İ\

U

J j& l

s .b îj

 P Ü a li

j a

d M jjjJ l

ıj

,y >

^

d

£■ j S o

jk ş

tfj> th j'j ^ 'j d '

"el-Memûn, daha halife olm adan önce henüz Müslü­ manlığı kabul etmemiş olan Türklere karşı g azalar yapıl­ m asını ve onların Müslüman olm ası için çaba sa rf edilm esi­ ni emrederdi. Onlardan M üslümanlığı kabul edenlere çok d aha yumuşak davranır izzet ve ikram larda bulunurdu. Hele hele Türk H akan ve beylerinden biri Müslüman olupta ken­ disini ziyarete gelm iş ise, el-Memûn ona izzet ve ikrâm için ne yapacağını şaşırır kalırdı. Onları âdeta lütuf ve ih­ sanlara boğ ardı"^ . 57 Geniş Bilgi için bkz. Kitapçı, Z., İlk Müslüman Türk Hükümdar ve H a­ kanları, Konya, 2004, s. 280, s. 201. 58 el-Belâzuri, s. 606.


el-Memûn ve Orta A sya Türklüğü: el-Memûn'un Orta A sya Türklüğünü; İslâm dinine kazandırmak için sarfettiği bu ciddi gayretler, T.W. Amold'unda dikkatini çekmiş ve bu gelişmelerden sitayişle bahsetmiştir*59). O, bu yönü ile bir dereceye kadar bizlere, Emevî halifelerinden Ömer b. Abdü'l-Aziz'i hatırlatmakta­ dır. el-Memûn da, bir taraftan Türkistan'ın iç kısımlarına gaza ve cihadlar yaparak yerli halkı, İslâm dinine çağırdığı gibi, diğer taraftan Türk Hükümdar ve hakanlarını İslâm di­ nine davet etmiş ve onlardan bir çoğu da Müslüman olmuş­ tur*60). Yine bu cümleden olmak üzere; meselâ Kâbil'in gayr-i müslim hükümdarı, el-Memûn’un telkini ile İslâmiyeti ka­ bul etmiş, hattâ kendi muhteşem taç ve kılmanı da bir bağlı­ lık işareti olmak üzere el-Memûn'a sunmuştur*61). Kaynaklarda buna benzer ve fakat bundan çok daha ilginç bir Türk hükümdarının ihtida olayından daha bahse­ dilmektedir, Mevlâna Şiblî'inin "el-Memûn" hakkında yaz­ dığı müstakil bir eserinden öğrendiğimize göre; el-Memûn'un Orta A sya mahalli Türk hükümdarları arasında, İslâm dininin yayılması için giriştiği tebliğ faaliyet­ leri sonucu bir çok Türk hükümdarı Müslüman olmuştu. Fakat bunlardan öyle bir kimse vardı ki; bu H ak Dine gir­ mekle yetinmemiş, üstelik daha önce ilâh olarak taptığı pu­ tunu (muhtemelen Buda heykeli olmalıdır), bir nedamet ese­ ri olmak üzere el-Memûn'a göndermiş ve bunun halka teş­ hir edilmesini istemiştir. 59 Arnold, T .W.. İbid, p. 85. 60 Şah Muînûddin, Tarih-i İslâm, Haydarabad, III, s. 164-167. 61 Panipati, Ş.M.İ., a.g.e., II, s. 905, Krş. Yusuf, S.M., Studies in Islamic History, Lahore, 1970, p. 65.


Mitekim bu maksad için Bağdat'a getirilen ve Halife el-Memûn'a takdim edilen bu ilâh, daha sonra; bir hacmevsiminde M ekke'ye gönderilmiş ve Mina'da bütün hacıla­ ra teşhir edilmişti. Bu putun başına da bir adam konulmuş­ tu. O adam bu muazzam putun önünden geçenlere şu şekil­ de sesleniyordu; "-Ey H acılar! Bileninizki bu put fa la n ca Türk Beyinin putu idi. Şimdi o Müslüman olmuş ve bu putu da sizlere bir ibret olm ak üzere teşhir için gönderm iştir"<62). Fakat bizim burada asıl üzerinde durmak istediğimiz, onun büyük M anihaist rahiplerinden Yezdanbaht'm Müs­ lüman olması için gösterdiği samimi ilgi ve köklü arzusu­ dur. Yezdanbaht, İran'dan geliyordu ve koyu bir M anihaist idi. Bilgili, görgülü, ağırbaşlı, zâhid bir kimse idi. Bu zât, Bağdat'ta el-Memûnun huzurunda ve diğer bir çok kimsele­ rin de bulunduğu bir mecliste yapılan yüsek ilahiyat tartış­ malarında, İslâm âlimlerinin hakikatli beyanları karşısında şaşırıp kalmış ve şöyle demiştir; "Benden "Hak" ve "Hakikati" söylem em istenirse diyeceğimki; hiç bir zam an İslâm kılınç gücü; bir kısım zor­ lam a ve b askılarla yayılm am ıştır." Halife el-Memûn, Yezdanbaht'm bu beyanlarından heyecanlanmış, bundan da öte büyük bir ümide kapılmış ve onun mutlaka Müslüman olması için ikna edilmesini istemiş hatta bu teklifi ona bizat kendisi yapmıştı. Yezdanbaht, İs­ lâm Halifesine hiçte beklemediği bir cevap vermiş ve şöyle demiştir;

62 Nu'mâni, M. Şibli, el-Memûn, Haydarabad, 189, s. 67, Krş. Panipati, Şeyh M.I., a.g.e:, II, s. 908.


"Ey Müminlerin Emiri! Sizin ban a yaptığınız nasihatlannızı dinledim ve ne dem ek istediğinizi de anladım. F akat siz; huzurunuzda bulunan bir kim seyi zorla eski dinini bıra­ kıp ve sizin dininize girm esini isteyen zorba bir adam o la ­ mazsınız." Ne ilginçtir ki; bu büyük A bbasi H alifesi, Yezdanbaht'a kızmak şöyle dursun, ona ve fikirlerine saygı göster­ miş, o kadarki bu M anihaist rahibinin memleketine dönü­ şünde, bazı aşırı kimselerin her hangi bir zarar vermemeleri için yanma özel koruyucular bile vermiştir*63). Bu davranış, İslâm Halifesinin diğer dinler, hatta ehli kita olmayanlara bile gösterdiği saygı, hoşgörü ve toleransın tarih sayfalarına geçmiş en güzel örneklerden birisidir. Bu bakımda HA.R. Gibb; onun bu yüksek karakterini takdir etmiş ve şöyle de­ miştir: "Her akılân e bir m uhakem e sayesinde, ister iyi bir te­ sa d ü f eseri olsun p arlak Müslüman medeniyetinin (Aşağı Türkistanda) tem elini kurm ak şerefi el-Memûn'a aittir"{b4). el-M utasım Devri ve Türk Yurtlarında İslâm iyet: el-Memûn'un Anadoluya, Bizans'a karşı çıktığı bir se­ fer sırasında vefat etmesinden sonra, onun yerine üvey kar­ deşi el-Mutasım halife olmuştur (833-844)*65). el-Mu'tasım da ana yönünden Türk olan ilk Abbasî halifelerinden biridir. Anası ise, Mâride Hatundur. Mâride; kendi devrinde ve hi­ lâfet çevrelerinde Türk olmanın gururunu bir milli şuur ül­ küsü içinde yaşamış en ulu Türk analarından biri idi. Onun 63 İbn Nedim, el-Fihrist, Krş. Arnold, T.W . Ibid, p. 86. 64 Gibb, H.A.R., a.g.e., s. 82. 65 es-Suyûti, Tarihu’l-Hulefa, s. 306, ed-Diyarbekiri, Tarihu’l-Hamîs, II, s. 334.


yüksek gayretleri ve oğlu el-Mu'tasım'a aşıladığı yüksek idealler; her hal-ü kârda "Türk olm a", "Türk kalm a" ve "Türk gibi yaşam a" şuuru sayesinde; B ağdat ve hilâfet ülkeferinde yeni bir "Türkler Devri" başlamıştır ki bu bir ma­ nada Arap İslâm tarihinin akışını dahi değiştirmiştir*66). el-Mu'tasım devri; İslâm dininin gerek İç-Asya ve Türkler arasında yayılması ve gerekse, henüz Müslüman olan bu Türk aileleri ve onların çocuklarımn Bağdat'a yeni bir görev için davet edilmeleri, Orta Asya'nın İslâmlaştırılmasmda çok önemli kilometre taşlarından biri olmuştur. Nite­ kim çağdaş tarihçilerimizden el-Belâzuri; el-M u’tasım dev­ rindeki bu hayırlı gelişmeler hakkında bizlere çok özlü bir şekilde şu bilgileri vermektedir; Â i j t i t f

Ij

J j? -

d ili

Jd »

Aâ-dl ^y»

ıl)l£ î

«.Ijj

<Ü !b

U

c jS İ A s - o l

Jcsr j a

” .6

üa

jf"

e i j ç i i

j

* J *

"Daha sonra el-M u’tasım B illah h alife oldu. O da ay ­ nı şekilde davrandı, O kadarki sonunda onun askerlerinin büyük çoğunluğu; Aşağı Türkistan, Soğd, Fergâne, Uşrusana, Şaş ve başka başka yerlerin halkından oluştu. Bunların hü­ kümdar (ve Hakanları) onun karşısına geldiler Müslüman oldular ve İslâm dini buralarda yaşayan insanlar arasında hâkim bir din oldu"{67).

66 Bu konularda geniş bilgi için bkz. Kitapçı, Z., Mukaddes Çevreler ve Eski Hilâfet Ülkelerinde Türk Hatunları, Konya, s. 67. 67 el-Belâzurî, s. 606.


Gerçekte Kuteybe b. Müslimden sonra ve Abbasîler devrinde İç-A sya Türklüğüne karşı, Allah'ın hidâyetine gi­ den bu aydınlık yolu açan, yine ana yönünden Türk olan ve Türklere, "dayı zadeleri"ne ayrı bir yakınlık gösteren bu iki sevimli, büyük Abbasî halifesi olmuştur. Bunlardan birincisi olan el-Memûn, daha Horasan'daki Doğu Turan Yurdu, ilk şehzadelik yıllarından itibaren İslâm dininin karşısına diki­ len bütün engelleri bir bir ortadan kaldırmış ve Türklere iman hakimiyetine giden yolun önünü açmıştır. el-Mu’tasım ise o, kardeşinin açtığı bu nurlu hidâyet yolundan yürüyerek İç-A sya Türklüğüne ulaşmış ve onun giriştiği bu hayırlı faa­ liyetler sonucu başta Türk hükümdar ve H akanları olmak üzere yüzlerce binlerce Türk, Müslüman olmuşlardır. Hattâ bu Hakanlardan bazıları Müslüman olmakla kalmamış elMutasımın özel davetine uyarak Bağdat'a gelmiş ve onun yüksek himaye ve hizmetine girmiştir. Bu şekilde onun hizmetine giren Türk Hakanlarından birisi de H akan Gartuç (Artuk) idi. Türk Hakanı Gartuç onu telkini ile Müslüman olmuş ve Ahmed adını almıştı. Gartuç, el-Mu'tasımm ardı arkası kesilmeyen davetleri üzerine en sonunda Bağdat'a gelmiş ve İslâm Halifesinin çok büyük bir iltifatına mazhar olmuş ve bundan da öte, Halife bütün mef­ ruşatıyla birlikte on koca bir saray hediye etmiştir. Hakan Gartüç'un, devleti idare etme, ve Bağdat'a getirilen Türk gençlerini askeri bir disiplin içinde yetiştirme ve bu Türkle­ re, Türk ailelerine, halifenin saygınlığını kazandırmada çok büyük hizmetleri olmuştur. el-Mutasım, onun sarayını ken­ di evi gibi bir uğrak yeri haline getirmiş ve günlerinin bir çoğunu bu Türk H akanının sarayında geçirir olmuştu(68). 68 Geniş bilgi için bkz. Kitapçı, Z., et-Tiirk f i M üellefât el-Câhız, Beyrut, 1972, s. 288.


Fakat el-Mutasım'm Türkistan'ın iç kısımlarında, İslâmiyetin en hayırlı faaliyetlerinden birisi ve belki de en önemlisi, yeni hilâfet ordusunun Türklerden kurulması üze­ re başlattığı büyük, askeri kampanya kampanyadır. Onun bu yen inisiyatifi, İç-A sya Türkleri arasında İslâm dininin yayılmasında bundan öncekilere oranla eşi ve benzeri gö­ rülmemiş bir şekilde ilgi duyulmasına olmuştur*69*. Zira; hilafet ordusuna katılmak, bu vesile ile Bağdat'a gelmek, yeni bir düzen ve yaşayış sahibi olmak, o sıralarda "Türk aileleri" ve "Türk gençleri" için bundan daha şerefli bir şey olamazdı. Bu bakımdan onbinlerce Türk genci ve bir o kadarda Türk kızları, bu isteğe uymuş ve koşa koşa Bağ­ d a t a gelmişlerdir. Ne var ki onların, iyi bir asker olmaları için, önce Müslüman olmaları gerekiyordu. Bu uygulamalar­ la, sâdece bu yağız çehreli, yiğit görünüşlü Türk gençleri arasında değil, onların mensup oldukları ve steplerde yaşa­ yan Türk âileleri arasında, hem de kendiliğinden çok süratli bir İslâmlaştırma kampanyası da başlamış oluyordu. Artık bu Türk âileleri arasında bir "im tiyaz" bir üstünlük hâline gelmişti. Bu sayede binlerce Türk ailesi Müslüman olmuş ve Allah'ın hidayetine kavuşmuşlardır. Arük İslâm hidâyet me­ şalesi bun-dan böyle Çin Şeddine kadar yayılan geniş A sya bozkırlarım aydınlatmaya hazırlanıyordu. Evet, A. Miller, T.W. Arnold, hatta W. Barthold gibi daha bir kısım ecnebi yazarlarda; İslâm dininin; elMutasımm bu yeni inisiyatif ile steplerde yaşayan Tiirklere ulaştığı hususunda aşağı, yukarı ayrı görüşleri savunmuş­ lardır. Onlara göre İslâm dini Türk boylan arasında bu sa­

69 Geniş bilgi için bkz. Kitapçı, Z., Saadet Asrında Türkler, s. 244 vd.


yede çok esaslı bir şekilde kök salmış(70) "ve bu m em lekette İslâm hâkim iyeti kesin bir şekilde y erleşm iştir" ^ . Mâmâfih, bu görüşler sadece ecnebi yazarlarının değil, bu ko­ nularda bir şeyler yazan O. Turan, F. Köprülü gibi Türk ta­ rihçileri ve ilim adamlarının da ortak görüşleridir. Bu cüm­ leden olmak üzere meselâ F. Köprülü şöyle demektedir; "Bu m akul İslâm laştırm a siyâsetine el-Mu'tasım z a ­ m anında daha kuvvetle riayet edildi. Soğd, Fergâne, Üşrusana ve Şaş havalisinden yetişen Türkler derhal H alifenin "Hassa ordusu"na alınıyordu. (Böylece) el-M u'tasımdan sonra Ira k ­ taki Türklerin sayısı gittikçe arttığı gibi, bu hâl Türkistan'ın süratle İslâm laşm asına sebebiyet verdi"(-7T). Evet; el-Mu'tasım devrinde Türkler, Türk hükümdar­ ları ve aristokrat Türk büyüklerine karşı bu müsbet İslâmlaş­ tırma politikası sayesinde İslâm iyet, yukarda da ifade edil­ diği gibi, Şaş, (Taşkent) ve Fergâne vadilerine girmiş ve bu­ ralarda yaşayan Türkler büyük çoğunluklar hâlinde Müslü­ man olmuşlardır. O kadar ki E. Esin'den öğrendiğimize gö­ re; Türk hükümdarlarının hakim bulunduğu Fargânenin baş­ kentinde bir “güneş tapınağı" vardı. Bu büyük güneş m abedi H alife el-Mu'tasım devrinde yıktırılm ıştır(73). Sınır Boylarına İslâm î G aza ve C ihad’ın B aşlam ası: el-Memûn ve el-Mu'tasım devrinin dikkatimizi çeken özelliklerinden birisi de Türk yurtlan ve İç-A sya sınır boyla­ rında yaşayan Türklere karşı artık İslâmî gaza ve cihâd sefer­ 70 Muller, August, D er İslam im Morgen-und Abendland, Berlin, 1985-7, I, p. 520, Aınold, T.W.. Ibid, p. 217. 71 Barthold, W., Moğol İstilasına Kadar Türkistan, İstanbul, 1981, s. 271. 72 Köprülü, F., a.g.e., s. 12, Krş. Turan, O., a.g.e., I, s. 148. 73 Esin, a.g.e., s. 216.


lerinin başlatılmış olmasıdır. Nitekim el-Memûn'un Hora­ san valisi olan Abdullah b. Tahir; oğlunu, Oğuz ülkelerini fethetmekle görevlendirmiş o da, kendisinden önce Türk yurtlarında hiç kimsenin ulaşamıyacağı yerleri fethetmiştir(74). el-Mu’tasım devrinde sınır boyları ve buralarda yaşa­ yan göçebe Türklere gaza ve cihad seferinde ise Nuh b. Esedi en ön saflarda görmekteyiz. el-Mu'tastm'm bu değerli valisi ve Türkler arasında İs­ lâmiyet'in yayılmasını mukaddes bir görev sayan bu dina­ mik insan, İç-A sya ve sınır boylarma yaptığı bu İslâm'ı gaza ve cihad seferlerinde bir de fasında İspicab'a kadar ilerlemiş ve bozkırlardan bir fırtına gibi kopup gelen gayr-i müslim Türk akınlarını durdurmak için buralarda büyük tahkimat­ lar yapmıştır (840)*75). O sıralarda burası Türk asıllı bir hane­ dan ailesi tarafından idare ediliyordu. Bu aile meselâ vergi­ den muaf olma gibi önemli imtiyazlar elde etmişti(76). Böylece; Şaş (Taşkent) ahâlisi, evvelce Islâmiyeti kabul ettikleri gibi, İspîcâb ahaliside, Nuh b. Esed tarafından şehir zaptolunduktan hemen sonra tamamen ihtida etmişlerdir*77). İspicaptaki bu büyük gelişmeler sonucu, şehrin dört giriş kapısında dört cam i ve bir çok "Ribat"lar yapılmıştır. Arük bundan böyle bu R ibatlarda; Buhara Semerkant, N ahşep ve diğer şehirlerden gelen tüccarlar ve din adamları oturuyor­ lardı. Yine bu devirlerde, Müslüman valilerin, İslâmm hu­ dut bölgelerinde yaşayan Türklere karşı yaptıkları gaza ve 74 el-Belazuri, s. 606. 75 İbnü’ l-Esir, V I, s. 509, Krş. Turan, O., a.g.e., I, s. 147. 76 Barthold, W., Türkistan, s. 271. 77 Köprülü, F., a.g.e.. s. 10.


cihatlar, A şağı Türkistan da yaşayan ve Müslüman olmanın yeni heyecanını duyan Türkler tarafından da büyük ölçüde desteklenmiştir. Bundan önceki sayfalarda, çok daha ayrıntı­ lı bir şekilde açıkladığımız gibi, Baykent, Buhara ve Sem erkant hatta, Aşağı Türkistan'ın diğer şehir ve ka­ sabalarında kurulan "Ribat"\ar ve buralarda İslam'a hizmeti adeta bir kara sevda ve bir tutku haline getiren bu Türkler, büyük gruplar halinde (eski akıncı Türklerinde olduğu gibi), sınır boylarında yaşayan Türkler'e, O. Turan'a göre; "Şama­ nı Oğuzlar"a.™ karşı dini gaza ve cihad seferlerinde bulu­ nuyorlardı*79*. Bu gaziler sınıfı idareciler tarafından kabul edilmiş bir teşkilâta sahipti. Bunlar "Gazi" veya "Fetâ" ismiyle anıldık­ ları gibi, çoğu kere "el-Mutavvia" da deniliyordu. Bu gaza erleri, herhangi bir yerde ikâmet etmezlerdi. Her nerede ga­ za olur ve bir ganimet ümidi varsa, hemen oraya koşarlardı. Hükümdarlar az çok tehlikeyi göze almadan bu gönüllülerin hizmetlerinden her zaman yararlanamazlardı*80*. Onların bu hayırlı gayret ve faaliyetler sonucu, yüzlerce, binlerce Türk Müslüman olmuşlardır. Nitekim W. Barthold; bu gelişmeleri kendine has ifadesiyle şu şekilde yorumlamaktadır; "Zira IX. asrın ilk yıllarında (el-Mutasım devri) Aşağı Türkistan artık tam m anası ile bir İslâm ü lkesi haline gel­ miş ve yerli halk, kâ fir Türklere karşı yapılan seferlere bü­ yük ölçüde iştirak eder olmuşlardı. Bu sıralarda artık H ane­ fi m ezhebi de gelişm eye başladı. Çünkü 832 yılında v efat eden Ebû H afs el-Buhâri, H anefi mezhebinin önderlerinden 7S Turan, O., a.g.e., I. s. 148, 79 el-Belazuri, s. 606. 80 Beyhaki, s. 347, Krş. Barthold, W., Türkistan, s. 275.


biri olan bu büyük âlim in m ezar taşın a h ak lı olara k "Aşağı Türkistan Hocalarının hocası" kitabesi y azılm ıştır" ^ . Mâmâfih el-Mu'tasım devrindeki bu İslâmlaştırma fa­ aliyetleri, sâdece İç-A sya ilede sınırlı kalmamıştır, elMu'tasım'ın; İslâmiyetin yayılması yolunda takip ettiği bu müsbet politikası, civar bölgelerde yaşayan halk ve hüküm­ darlar üzerinde de etkili olmuş ve onlardan bir çoğu kendi tebeaları ile birlikte Müslüman olmuşlardır. Bunlardan bi­ zim burada asıl üzerinde durmak istediğimiz Keşmir, Multan ve K abil arasında kalan ve Useyfân denilen geniş bir bölgenin hükümdarının Müslüman olmasıdır, elBelâzuri'mn çok daha ayrıntılı bir şekilde kaydettiğine göre; "Buranın çok akıllı bir hükümdarı vardı. Halkı ise puta ta­ pıyorlardı. Birgün bu hükümdarın oğlu hastalandı ve o put evinin bakıcılarını çağırarak; "-Oğlumu iyileştirm esi için o puta dua ediniz!" dedi. Onlar daha sonra hükümdara gelmişler ve, "-Biz ona dua ettik, o da bizim istediğim iz şeyi kabul etti" demişler ve oğlunun şifâ bulacağını müjdelemişlerdir. Ne var ki çok geçmeden hükümdarın biricik oğlu ölmüş ve dünya onun başına yıkılmıştı. Bunun üzerine hükümdar o putların bulunduğu yere yürümüş büyük bir öfke ile binayı yıkmış, içindeki putu kır­ mış ve bundan da öte o bakıcıları da öldürtmüştür. Daha sonra bu hükümdar, Müslüman tüccarlardan bir zümreyi çağırarak Müs­ lüman olacağını söylemiş ve onların telkini ile kelime-i şehadet ge­ tirerek Müslüman olmuştur. Bu sıralarda müminlerin emiri elMu'tasım idP2).

81 Barthold. W., Four Studies, p. 15-16. 82 el-Belâzurî, s. 632.


Buraya kadar olan açıklamalarımızda A bbasi H alifele­ ri, özellikle el-Memûn ve el-Mutasım devrinde Türk yurtla­ rında İslâm dininin yayılması üzerinde durulmuş ve bu yönde gerçekleştirilen başarıların genel bir değerlendirmesi yapılmıştır. El-Memûn ve el-Mutasım gibi, Abbasi Halifele­ rinin İç-A sya Türklüğü ve Türk büyükleri arasında İslâm di­ ninin yayılması içir^üstün gayretler sarfetmesi, İç-Asyaya bir çok gaza ve cihad seferlerine çıkması İslâm dininin, sadece İç-Asyaya değil, Harzem'e olan yolunu da açmıştır. Böylece İslâm dininin; dünya siyasi, dini ve ekonomik dengelerini alt üst edecek " ikinci ham lesi" de başlamış oluyordu. İslâm Hidayeti, Medine'den başladığı birinci doğu se­ ferinde, Horasan; Doğu Turan Yurduna gelmiş, Aşağı Türkis­ tan'a girmiş, Baykent, Buhara, Sem erkant gibi, Türk şehirleri bir İslâm merkezi haline gelmiştir. Şimdi İslâm hidayeti yeni ikinci bir hamleye hazırlanıyordu. Bu ikinci m erhale ile İs­ lam buralarda yaşayan bütün Türk boylarını kucaklayacak ve onların hepsi Müslüman olacaktı. Bu yukarda da ifade edildiği gibi dünya ekonomik, siyasi ve dini dengelerini İs­ lâm dininin lehine sarsan ve dünya siyasi tarihinin akışını değiştiren bir olaydı. Mâmâfih el-Mutasım'ın ölümünden sonra (842) doğu hilafet ülkeleri, Horasan ve Türkistan da yeni, yeni siyasi ge­ lişmeler olmuştur. Zira Abbasi halifeleri, H orasan ve Türk yurtlarındaki eski otoritelerini kaybetmiş ve bu geniş top­ raklar çok geçmeden yarı müstakil bir eyalet, belki bir hü­ kümet haline gelmiştir. Daha sonraları buralar, iç işlerinde serbest ve şekli olarak Abbasi halifelerine bağlı Müslüman hanedan aileleri tarafından idare edilmiştir.


İşte Türk yurtlarında bu şekilde hükümranlığını ilk defa ilan eden Sâmâni'ler olmuştur. Sâmâni'ler; merkezi Buhara olmak üzere, güçlü bir hükümet haline gelmelerin­ den sonra Türkistan’da İslâm dini'nin yayılmasında yeni ve altın bir devir daha başlamıştır. İşte bundan sonraki sayfa­ larda, Türkistan'da İslâm dini'nin bu yeni altın devri, yani Sâmâni'ler ve onların Türk yurtlarındaki İslâm i tebliğ ve ir­ şa t fa aliy etleri üzerinde durulacaktır.


İK İN Cİ B Ö L Ü M SÂM ÂNİ’LER DEVRİ İSLÂM’IN TURAN Y U R D U N A GİDEN Y O LU N U N AÇILMASI


"Bütün Aşağı Türkistan hudutları "Daru"l-Harb"e yakındır. Harzem den İspicab'a kadar Oğuz Türkleri huduttur. İspicab'tan Fergânenin en u zak ucuna ka d ar Karluk Türkleri sınırdır. M üslümanlar (Sâmâniler) A şağı Tür­ kistan'a kom şu olan bütün (Türk) kavim lerine galip gelirler. İslâm dini'nin Türklerden daha çe­ tin, daha kuvvetli bir “Dâru’l-Harbi" yoktur. A şağı Türkistan halkı, diğer M üslümanlar için bu "kafir" Türkler karşısında güçlü bir cephe adeta (bir sed) gibidir. Bunlar Türkler'e devam lı g aza ve cihad yaparlar. Sabah akşam onların bu g aza ve cih ad lan hakkın da (bizlere) ardı arkası kesilm eyen haberler ulaşm aktadır".

İbn Havkal


SÂMÂNİLER DEVRİNDE İÇ-ISYA'DA İSLÂMİYET Müslüman G aziler Stntr B oylarında K âfir Türkler K arşısında Yeni Cihad Erleri Sâmâni'ler'in K ökü Nereye D ayanıyor: Sâmâni'ler adiyle İslâm tarihine geçen ve Turan yur­ dunda ilk defa bir " İslâm Devleti" kuran bu Fars asıllı ha­ nedan âilesinin kökü, çok eski devirlere kadar gitmektedir. Bu ailenin bilinen ilk tarihi siması Behram Cûbin'dir(1). Ai­ lenin İsiâmi devirlerdeki ilk temsilcisi olan Sâmân Hudât, bugünkü Belh yakınlarında "Sâmân" adıyla bilinen bir kö­ yün toprak ağası idi(2). Bu âile o çevrelerde her zaman koyu bir "Mecûsi" olarak biline gelmiştir(3). Ne var ki Sâmân; hal­ kın (belkide adamlarının baskı ve zulümleri dolaysıyla) kendinden yüz çevirmeleri, bundan da öte düşmanlıklara varan davranışları üzerine kendi köyünü, hatta Belh'i terketmiş ve Merv'e gelerek Emevîlerin Horasan vâlisi Esed b, Abdullah el-Kusrî’ye sığınmıştır (734-737)(4). Gerçekte Esed, aklı başında bir vâli idi. Çevresindeki asilzadelere her zaman ayrı bir ilgi göstermiş ve onları çeşitli vesilelerle Müslüman olmaya çağırmış ve bunda çoğu kere başarılı da olmuştur. Bu cümleden olmak üzere Esed, Sâmân'a da büyük ilgi göstermiş onu kendi himayesine aldığı 1 İbn Havkal, Suretü'l-Ard, s. 473. 2 en-Narşahî, s. 86, Arnold, T.W.. Ibid, p. 213, Brockelmann, C., İslâm Mil­ letleri ve Devletleri Tarihi, I, s. 154. 3 en-Narşahî, s. 87, Krş. Büchnen, V.F., Sâmâni’ler, İA., X. s. 140. 4 Kitapçı, Z., Orta Asya’da İslâmiyet ve Türkler, Konya, 2004, s. 173.


gibi ona diş bileyen muhaliflerini saf dışı etmiş ve ona eski itibar ve şerefini de kazandırmıştır. Evet, Sâmân, Müslüman Validen gördüğü bu büyük destek ve onun telkini ile Zerdüştlüğü terk ederek Müslüman olmuştur. Sâmân'm daha sonra bir erkek oğlu dünyaya gelmiş ve onun adını bu bü­ yük Arap Valisine duyduğu hürmet ve muhabbetin bir ifâ­ desi olarak Esed koymuştur(5). Esed b. Sâmân ve onun soyundan gelenler her zaman Müslüman Arap iktidarının yanmda olmuşlar ve onlara sa­ dakatte en ufak bir ihmâl göstermemişlerdir. Emeviler zamanında Esed b. Sâmân, Emevileri desteklediği gibi, onun dört oğlu; Nuh, Ahmed, İlyas ve Yahya da Abbâsileri desteklemişler ve onların sarsılmaz güvenini sağlamışlardır. Abbasilerin, ünlü halifesi Harun er-Reşîd gibi, oğlu elMemûn'da bu âileye çok büyük önem vermiş ve Esed b. Sâmân'm oğullarından her birini ayrı, ayrı büyük mevkilere getirmiştir. Bunlardan meselâ; Nuh b. Esedi; Semerkant, Ahmed b. Esedi; Fergane, İlyas b. Esedi; Şaş'a ve Yahya b. Esed'i ise Herat'a vâli olarak tayin etmiştir(6). el-Mutasım devrinde de Sâmân âilesinin ikbâl yıldızı, parlamaya devam etmiştir. Özellikle Nuh b. Esed; elMutasım'ın yeni bir inisiyatifle başlattığı "Hilâfet ordusu­ nun Türkleştirilmesi" kampanyasında onun nerede ise sağ kolu olmuştur. Zirâ Aşağt Türkistan'dan, İslâm'ın taht ve baht şehri olan Bağdad'a bu defa on binlerin üstünde yeni bir Türk göçünün başlaması, gerekiyordu. Bunun yerli Türk âilelerine zarar vermemesi lazımdı. Nitekim bu husus Nuh b. Esed'e sorulduğunda o: 5 en-Narşahi, s. 87. 6 en-Narşahi, s. 138.


"Horasan ve A şağı Türkistan'da 300.000 köy vardır. Bunlann herbirinden bir "süvari" ile bir "yaya" alınsa bun­ ların yokluğunun kim se fa rkın a bile v arm az"(7) demiş ve bu beyânları ile Abbasî halifesi el-Mu'tasımı büyük ölçüde fe­ rahlatmıştır. Artık Bağdad'a bundan sonra tarihi Türk göçle­ rini andıran yeni bir " Türk akım ı" başlamış ve onbinlerce Türk, İslâm'ın taht ve baht şehrine gelmiş ve hilâfet ordu­ sundaki şerefli yerlerini almışlardır*8). Diğer taraftan Bağdad'a bu şekilde külliyetli miktarda Türk'ün getirilmesi, Turan Yurdun da Türkler ve Türk ulula­ rı yani Türk Hanları ve beyleri arasında İslâm dinini daha cazip bir hale getirmiş ve onlardan pek çok kimse Müslü­ man olmuştur*9). Ne var ki Hilâfet ordusunun bu yiğit Türklerden oluşturulması, Sâmâni Emirleri içinde çok güzel bir örnek olmuştur. Zira Sâmâni'ler, Turan yurdunda bir İslâm devleti kurduktan sonra bu yeni devletin muharip unsuru ve askeri gücü, İslâm dinini yeni bir iman cezbesi ile kabul eden ve onun yüceliği uğrunda gaza ve cihat etmeyi hayat­ larının en yüce gayeleri olarak bilen Türkler den oluşacaktı. Sâmâni Devletinin Kuruluşu ve Müslüman Türkler: Gerçekte Sâmâni'ler devletinin gerçek manada ilk ku­ rucusu ve ilk hakiki hükümdarı İsmail b. Ahmed olmuştur (892-907)^0). Zira; Abbasî halifelerinden el-Mutazıd billah, 7 el-Hamevi, IV , s. 47. 8 Kitapçı, Z., Saadet Asrında Türkler, Konya, 1995, s. 244. 9 Krş. Köprülü, F., a.g.e., s. 13. 10 Büchner, V.F., İA, X, s. 141-143, Sâmâni’ler’in İsmail b. Aluned’ten son­ ra tarihe geçmiş ünlü hükümdarları şunlardır: Ahm ed b. İsm ail; (907913), Nasr b.Ahmed; (913-943), Nuh I. b. Nasr; (943-954), Abdü’l-Melik I, b. Nuh; (954-961), Mansur I, b. Nuh; (961-976), Nuh II. b. Mansur; (976-997), Mansur II. b. Nuh; (997-999), Abdü’l-Melik II. b. Nuh; (999).


imparatorluğun doğuda en önemli bölgesi olan H orasan ve A şağı Türkistan da emniyet ve huzurun hakim olmasını is­ tiyordu. Bunun için o; İsmail b. Ahmed'i hem de ilk defa müstakil olarak Aşağı Türkistan'a "vâli" tayin etmiş ve ken­ disine de bir "menşur" yazılı "belge" vermiştir (893)(11). Artık bundan böyle Sâmâni vâlileri bir hükümdar gibi "Emiru'lMüminin" unvanı ile anılacaklardı^2). İsmail'e gelince o, bu sülâlenin en dirayetli, en akıllı, en dindar, çevresi tarafından sevilen, sayılan en yetenekli kimselerinden birisi idi. Böylece, Orta A sya da bir asır hakimiyetini sürdüre­ cek yeni bir İslâm devletinin temeli de aülmış oluyordu(13). Devletin asıl merkezi, eski ve orta çağlar boyunca büyük din ve kültür şehri olan Buhara idi(14). Buhara yeni Sâmâni emir­ lerinin üstün gayret ve imar faaliyetleri, ilim ve ülemaya olan sonsuz saygı ve bağlılıkları dolaysıyla, çok geçmeden İs­ lâm, kültür ve medeniyetinin gerçek bir beşiği olacaktı. Yeni Sâmâni devletinin bizim açımızdan ehemmiyet arz eden iki önemli yönü vardır. Bunlardan birincisi; hane­ dan âilesinin temiz olması, onların İran halkı ve "Şiîlik"in aksine Türkler gibi, "Sünni" bundan da öte, "H anefi M ezhe­ bin" de olmaları idi(15). Bu hem Orta-Asya Müslümanlığı, hem de Türkler için tarihi bir fırsat ve belki İslâm'ın yarınları için bir dönüm noktası olacakür. Zira bundan böyle İslâm dinî, İç-A sya ve bozkırlarda yaşayan göçebe Türklere hem "Sünni" manada hem de "Hanefi" olarak geliyordu. 11 en-Narşahi, s. 117. vd. 12 Narşahî, s. 105, Büchner, V.F., İA, X, s. 141, Barthold, W., Türkistan, s. 328. 13 Hitti, P.K., İslâm Tarihi, İstanbul, 1980, III, s. 727. 14 en-Narşahî, s. 123. 15 el-Makdisi, ahsenû’t-Tekâsim, s. 282.


İkincisi ise bu ailenin Aşağı Türkistan'daki "Müslü­ man Türk" realitesini teeddütsüz kabul etmeleri ve bunu, daha sonraki başarılarında bir yapıcı unsur olarak kullanma­ ları idi. Evet, İran aristokrasisinin Türk düşmanlığı ve anti Türk tavırları tarihi bir gerçek olmasına rağmen, Sâm â­ ni'ler’in Türklere karşı bu olumlu davranışları fevkalade bir istisna teşkil edecektir. Bu; A şağı Türkistan'ın daha ziyâde Türkleşmesi, Müslüman Türk kesafetinin büyük şehirlerde daha da artmasında çok önemli bir roİ oynadığı gibi, bölge­ nin İran nüfuzu ve istilâsı altına girmesini de bir dereceye kadar önliyecektir. Türk M utarip Erkanı Sâmâni'lerin Hizmetinde; Mâmâfih İsmail b. Ahmed, A şağı Türkistan'da yeni Sâmâni devletinin temellerini attıktan sonra saray, ordu ve devlet idâresinde Türk'lere çok büyük bir önem vermiştir. Zira Sâmâni'ler devrinde devlet idâresinde yükselmiş ve adı kaynaklara geçmiş bir çok Müslüman Türk âilesi bulunmak­ tadır. Bunlardan meselâ Alp Tekinler, K ara Tekinler, Simcüriler, Taş ve F aik âileleri gibi daha bir nice şerefli Türk âileleri ve bunlardan çıkan üstün yetenekli devlet adamları ve askerî komutanlar, Sâm âni’lerin bu kuruluş ve gelişme döneminde devlete çok büyük hizmetlerde bulunmuşlardır(16>. Bu bakımdan Sâmâni'lere bir manada Türk İslâm devleti gözü ile bakanlar, herhalde mübaleğa etmiş olmaya­ caklardır. Fakat yeni devletin ilk işi; büyük ölçüde çoğunluğu Müslüman Türklerden oluşan talimli disiplinli yeni bir ordu kurmak olmuştur. Mamafih C. Brockelman'm da dediği gi­ 16 Asım, N., Türk Tarihi, İstanbul, 1316,1, s. 223, Turan, O., a.g.e., I, s. 146, Barthold, W., a.g.e., s. 291.


bi: Sâmâni'lerde asker top lam akta Türklerin, henüz taze, yıpranm am ış kuvvetlerine baş vurm ak mecburiyetinde id i­ ler. Üstelik Sâmâni'ler, Türklerin oturdukları geniş sah alar­ da hüküm sürüyorlar Sâmâni Emirlerinin bu meselelerde Abbasî'leri, özel­ likle el-Mutasımı örnek aldıkları anlaşılmaktadır. İşte bu di­ rayetli Sâmâni Emiri, üstün askeri karakter ve meziyetleri herkes tarafından kabul edilmiş, ve iyi bir şöhrete sahip olan Türk'le re yönelmiş ve temeli Müslüman "Türk unsuru" na dayanan sağlam, güçlü, disiplinli bir ordu kurmuştur*18*. İbn Havkal, Sâmâni'ler tarafından kurulan bu Türk ordusunu göklere çıkarmış ve şöyle demiştir: HâL>j JjUüI i'JLi *)!! j iJtjîSn

D19 iJjül «.“i ”.

Jf-?: jş* .D'-LÜtj ıSjj~>j

ll j 0 jS"yUli

"İslâm dünyasındaki orduların hepsi çeşitli kabileler­ den, ülkelerden ve bölgelerden toplanmışladır. Bir yenilgi dolaysıyla dağıldıkları veya bir olay dolay sıy la parçalan ­ dıkları am an on lan bir araya getirm ek ço k zordur. Ne var ki Horasan hükümdarlarının (Sâmâniler) "askerleri" böyle de­ ğildir. Zira onların askerleri m allar ve kemerlerin benzerleri ile (altınla) satın alınm ış TÜRK a sıllı*** kölelerdir. Diğer İs­ lâm askerlerin de görülen kusur onlarda görülmez. Onlar di­ siplinli bir şekilde eğitilir, iyi bir kum andan olur. A skerler kendilerinden habersiz ve durumları devam lı kontrol edilir. Yakın adam ları gibi uzakları da gözetilir. Yararlılık g öste­ 11 Brockelmann, C., a.g.e., I, s. 156. 18 Barthold, W., a.g.e., s. 289.

İbn Havkal'm Beyrut baskısında Türk kelimesi zikredilmemiştir Z.K.


renlerin m ükâfatı geciktirilm ez. Suç işlerse sorguya çekilir. H ata veya günah işlerse suçundan d olayı cezalandırılır. Suç işleyen yakın biri de olsa Allah'ın hükmüne göre kısas veya karşılık görür. U zakta olsa Allah'ın hükmüne göre kararın veya cezanın ona uygulanması gerekir"^9K Sâmâni ordusunun bu Türklük yapısı, onların giriştik­ leri cihâd seferlerinde dahi kendini gösteriyordu. O kadarki sınır boylarında ve "Şamanist Türkler”\e yaptıkları harpler­ de bu askerlerin karşı tarafta, yani k â fir Türkler arasında bir çok akrabaları çıkıyor ve onlardan önemli haberler getiriyorlardı(20). Mamafih; bu devirlerde Sâm âni'lerde dâhil İslâmî gaza ve cihâd seferlerine çıkan muharip askerler tamamen Türklerden oluştuğu gibi, yarı teşkilatlı bir hâle gelen ve ge­ nellikle ribâtlarda yetişen "Derviş Gâziler"\n ekseriyetini de gönlü A llah ve Peygam ber sevgisi dolu, İslâmiyeti yayma ve bu büyük gaye için tertip edilen gaza ve cihadlara katılmayı hayatlarının en büyük ülküsü olarak gören Türklerden olu­ şuyordu. Nitekim, Sâmâni'ler devrindeki bu hayırlı gelişme­ leri çok özlü bir şekilde değerlendiren P. Wittik aynen şöyle demektedir; "Genellikle IX. asırdaki İslâm i gelişm elerde "Türk unsuru "nun hâkim bîr hâle geldikleri görülür. A skeri orduların asıl temelini bu Türkler oluşturuyorlardı. M untazam ordu­ ların idâresi onların elinde olduğu gibi, Horasan ve Aşağı Türkistan'da ortaya çıkan ve çok geniş bir şekilde bu toprak­ larda yayılan ve bir nevi h alk hareketi dan "Derviş Gazi­ ler"in bayraktarları da bu Türkler idi. A llah yolunda ve k â ­ fir Türklere karşı cihâd için birleşen bu m ücahid gaziler, d a­ 19 İbn Havkal. s. 471. 2(1el-Hamevi, II, s. 27.


h a sonra tarih sahnesine çık acak olan atlı akın cılar yani Selçuklu ve Osmanlı Türklerinin de öncüleri idı"(21). Sâmâni'ler Devrinde Türk Ordusunun Yapısı: Atlı birlikler olarak kurulan ve hareket gücü oldukça yüksek bu disiplinli "Türk birliklerinin" hiyerarşik düzeni, talim ve eğitimi hakkında bizlere büyük Selçuklu veziri Nizâmü'l-Mülk çok ilginç bilgiler vermektedir. Önce sıra­ dan bir at bakıcısı olarak askere alınan bu Türklerin, nasıl sı­ kı bir disiplin ve eğitime tabi tutulduğunu ve hangi merhale­ lerden sonra bu kişilerin, nasıl askeri sevk ve idâre kabiliyeti üstün bir komutan haline geldiği hususunda geniş izahlar veren K oca Vezir şöyle demektedir; "Süvariliğe uygun görülen genç alınır; ona Z e n d e n e c in O denilen kumaştan yapılmış bir kaftan (asker elbisesi) ve bir çizme verilir ve tavladaki atlara bakmakla görevlendirilirdi. Ama, onun bu süre zarfında ata binmesi kesinlikle yasak ve cezâyi gerektiren bir suç sayılırdı. Bir sene devam eden bu bakıcılıkta iyi hizmeti gö­ rülürse bu defa ona ham deriden yapılmış (bir) eğer, yine sâde deri yuları olan küçük bakımlı bir "Türk atı" verilirdi. Bu er böyle bir yıl at ve kamçı ile bakıcılığa devam ederdi (Eğer başarılı görülürse ikinci yıl terfi ettirilir ve) ona atın yanısıra beline "Karaçur" deni­ len bir kılınç kuşatılırdı. Üçüncü yıl at sahibi olma yılı idi. Bu yıl ayrıca “Yaylık" ve "Okluk” verilirdi. Dördüncü yıl daha iyi bir “eğer", yaldızlı (süslü) bir “gem", işlemeli bir “kaftan", bir “topuz" verilir, beşinci yıl "Sa­ k i” ve "Âb-dâr” olur, altıncı yıl ise; ona "merasim elbisesi"; ye­ dinci yıl; tek kubbeli, on altı kazıklı bir "çadır" ve "Çadır Komu21 Wittik, P., The Rise o ft h e Ottoman Empire, London, 1958, p. 18. * Zendenecin; Buhara civarında Zendene denilen bir köyde dokunan bir nevi kumaşın adıdır Z. K.


temliği" rütbesi verilirdi. Bu kimse artık "V isâk-B aşı" unvanı ile anılırdı. Bu yüksek rütbeli kimseler; gümüş işlemeli siyah bir " kü­ la h " ile "Gence"(**l kaftanı giyerlerdi. Bunlar orduda üst rütbeli kimselerdi, "Hayl-başi" atlı birlik komutanı olurdu. Böylece onla­ rın bu süre zarfında bütün liyâkatları, hünerleri, kahramanlıkları herkesçe kabul edilmiş olurdu. Yine bu sistemde bir kimse 30, 35 veya 40 yaşma varmadıkça kendisine "Emirlik" (Orgeneral) veya "Valilik" rütbesi verilmez ve hiç bir üst göreve tayin edilmez­ di"(22). Büyük Selçuklu devlet adamı Nizâmu'l-Mülk'ün ver­ diği bu bilgilerin, geleneksel Türk askeri eğitim ve sistemi, ayrıca Aşağı Türkistan'da Müslüman Türk devlet adamları, Türk kom utanları ve Türk idarecilerinin nasıl yetiştiğini gös­ termesi bakımından bize göre çok önemli bir yeri vardır. Yi­ ne bu sistemde bir kimsenin şahsi yetenek ve kabiliyetleri ne olursa olsun, her hangi bir merhaledeki talim ve eğitim süre­ sini başarılı bir şekilde bitirmeden bir üst makama ge­ çirilmesi kesinlikle mümkün olmazdı. NizamüT-Mülk'ün bu izahları bize hadd-i zatında Gök-Türk'ler, belki de ta Han'lardan beri devam edip gel­ mekte olan Türk'lerdeki askerlik mesleğine de ışık tutmak­ tadır. Türk'lerde askerlik; yakma, yıkma, memleketleri ha­ rap etme ve insanları kılınçtan geçirmek için değildi. Asker­ lik Türk'lerde; ta ilk çağlardan beri bir "halk ekolü" idi. Bu ekolde sadece askerî eğitim değil, disiplinli düzenli bir ha­ yat, insanlarla geçinme, onları idare etme, hulâsa etkili ve yetkili devlet adamı ve yüksek rütbeli komutan olma sanatı öğretilirdi. ** Gence Aşağı Türkistan ’da bir kasabanın adıdır Z.K. 22 Nizamüî-Müik, Siyâsetnâme, Ankara, 1990, s. 134-135.


Böylesine sıkı bir disiplin ve yüce bir moral gücü ile yetişmiş bu insanlar, bir yüce gaye için çarpıştıkları zaman, onların harp meydanlarında yenilmeleri mümkün olmazdı. Bu bakımdan Türk ordularının (bir hıyanet olmadıkça) tarih­ te meydan savaşlarını kaybettikleri çok ender görülen olay­ lardandır. Genç Sâmâni Emîrî, yeni devleti daha bir güçlü kıla­ cak önemli askeri ve İdarî tedbirleri aldıktan sonra Aşağı Türkistan'da uzun zamandır Müslüman halkın dini inançla­ rını karıştırmak ve halkı din namına başı bozuk bir terörist haline getirmek ve H alifeye baş kaldırmak için senelerdir fa­ aliyet gösteren ve etrafına bir çok kimse toplayan ve Bağdad'ı ele geçirmeye hazırlanan Yakup b. el-Leys ve on­ dan sonra kardeşi Amr b. el-Leys'in üzerine yürümüştür. Esasen Abbasî Halifesi el-Mutazîd'in (892-902) Sâmâni Emirinden beklediği de bu idi. İsmail b. Ahmed emrindeki disiplinli Türk ordusu ve Mansur b. Karatekin gibi değerli Türk komutanlarının üs­ tün hizmetleri ile bu âsî Arap liderine baş eğdirmiş ve onu esir ederek el-Mu'tazıd'a göndermiştir (öl. 893)(23). Bu başa­ rısından dolayı el-Mu’tazıd ona yeni bir "Menşur Yetki Bel­ gesi" daha göndermiş aynca; H orasan, A şağı Türkistan, bü­ tün Türk yurtları, Sind, Hind ve Gurgân'm idâresini onun so­ rumluluğuna vermiştir. Bundan sonraki gelişmeleri enNarşahî kendine has o güzel ifadesiyle şöyle anlatmaktadır; “İsm ail bu ülkelerden her birine yeni bir emir atadı. Buralara ad a let hâkim oldu. İnsanlar güzel idâre edildi. H alka zulmedenler cezalandırıldı. Sâmâni'lerden hiçbir kimse, insanları idâre etme siyasetinde onun kad ar başarılı 23 Nizamü'l-Mülk. s. 20-27, en-Narşahî, 118-112.


olam adı. Bununla beraber o, son derece ib âd et ve taa ta düş­ kün bir kim se idi. H alifeye son derece bağlı ve ömründe bir sa a t bile olsun halifeyi düşünmeden duram azdı, H alife ve onun emirlerine bütün gücü ile bağlı ve saygılı idi" (öl. 907)*24>. Yeni Dâru'l-İslâm ve Dâru'l-Harp K avram ı: Artık o, bundan sonra, ekseriyetini Müslüman Türkle­ rin oluşturduğu bu yeni ve disiplinli, sağlam, güçlü, ordusu ile İç-Asya ve sınır boylarında yaşayan "kafir Türkler"e karşı yeni yeni gaza ve cihad seferlerine çıkabilirdi. Gerçekte bizim Aşağı Türkistan olarak tabir ettiğimiz ve daha sonraki devirlerde Sâmâni'lere yurt olan bu toprak­ lar, Baykent, Buhara ve Sem erkant gibi büyük Türk şehirleri ve bunlara bağlı kasabalar köyler ve buralarda yaşayan in­ sanlar çoktan Müslüman olm uşlardı. Buralarda; Ribatları, camileri, mescidleri, çarşı pazar ve Müslüman halkı ile İslâm kültür ve medeniyeti yavaş yavaş filizlenmeye başlamış ve Müslümanların kendine has tabiriyle tam bir "Dâru'l-İslâmİslâm'ın Özyurdu” olmuştu. Ne ilginçtir ki İslâm'da; Dâru'l-İslâm, Dâru'l-Harp, Dâru'l-Küfr, Dâru'l-Cihâd, kelimeleri, daha ziyade Türkler Müslüman olduktan sonra Aşağı Türkistan’da ortaya çıkmış ve bu kelimeler daha dolgun ve zengin bir muhteva kazan­ mış ve bir mana ifâde eder olmuştur. Nitekim İslâm coğraf­ yacılarının izahları da bize bu gerçeği göstermektedir. Bu ke­ limeler daha ziyâde henüz Müslüman olmamış "Kâfir Türkler"e karşı, genel manada İslâm dini'nin siyâsi sınırlarının tespitinde kullanılıyordu. Artık İslâm'ın sınırları Müslüman

24 en-Narşahî, s. 123.


devletlerin siyasi manada hakim oldukları topraklara göre değil, Türk yurtlarında, İslâm'ın yayıldığı coğrafi bölgelere göre tespit ediliyordu. Türkler, bir gönül coşkusu ile OrtaA sya'da Müslüman olduktan sonra artık bu sınırlar mücahid gazilerin parlak kılınçları ile çizilir olmuştu. Diğer taraftan, A şağı Türkistan’ı çevreleyen, bütün sı­ nır boylan ise "Dâru'I-Harb" veya "Cihad Yurdu” olarak zik­ rediliyor ve bundan henüz Müslüman olmamış "Şamanist Türkler" kastediliyordu. Artık İslâmiyet Çin Şeddine kadar uzanan geniş Asya bozkırları ve göçebe Türkler arasında yayılmaya başladığı sıralarda bu "Dâru’l-İslâm " ve "Dâru'IHarb" mefhumu çok daha belirgin ve Müslümanların di­ linden hiçbir zaman düşürmedikleri önemli bir "terim" bir büyük "mefhum" hâline gelmiştir. Çünkü yeni bir gaza ve cihad aşkıyla sefere çıkan ve sınır boylarına yaklaşan Müs­ lüman gazilere, steplerde yaşayan ve henüz Müslüman ol­ mayan bu Türkler çok şiddetli karşılık veriyor ve onları çok büyük zararlara uğratıyorlardı. Nitekim Sâmâni'ler devrinde yaşayan büyük İslâm Coğrafyacısı İbn Havkal (Öİ.977) bizlere şu kıymetli bilgileri vermektedir; cp y î U Îj

JJS J ] iijJ l

yu pğ

i) jJ l Arj J

I

^ ü i l i j"

4-?-U

f jf y -

..Ajkjik! y iî Ajlpjî

pÂjjÇÂ) J jli

^

ü JJi

(Ji

4i!

^ ör*

y*

(►* j b JA p& y u £

"Bütün A şağı Türkistan hudutları "Dâru'l-Harbe" y a­ kındır, Harzem'den İsp icâ p ’a ka d ar Oğuz Türkleri,


Ispicâptan Fergâne'nin en u zak ucuna ka d ar Karluk Türkleri­ ne sınırdır. Sonra M üslümanlar (Sâmâni'ler) bu kom şularına ve bütün (Türk) kavim lerine galip gelirler. İslâm iyetin Türk­ lerden d aha çetin, daha kuvvetli bir "Dâru’l-Harbi" yoktur. Aşağı Türkistan halkı, diğer M üslümanlar için bu (kâfir) Türkler karşısında güçlü bir cephe âdeta (bir sed) gibidir. Buralara, kâfir Türkler devam lı akın larda bulunurlar. Sabah akşam , onların bu akın lan h akkın da bizlere ardı arkası k e­ silmeyen haberler u laşm aktadır"(25). Sınır Boylarına Yapılan İslâm î G azalar: İşte gözü gönlü Allah yolunda ve cihad aşkıyla dop­ dolu olan bu dindar Sâmâni Emiri İsmail b. Ahmed; fazla vakit kaybetmemiş ve çoğunluğunu Türklerin oluşturduğu disiplinli ordusu ile sınır boyları (Dâru’l-Harp) ve kâfir Türk­ lere karşı gaza ve cihad seferlerine koyulmuştur. Bizim bun­ dan maksadımız, onun daha ilk Emirlik yıllarında gerçekleş­ tirdiği ve İç-Asya Türklüğünün Müslümanlığında bir dö­ nüm noktası olan Talaş seferidir. Gerçekte, İç-A sya Türklü­ ğü arasında İslam dininin yayılması Cumhuriyet dönemi bir kısım Türk tarihçilerinin iddia ettiği gibi Ziyâd b. Salih'in 750'li yıllarda yaptığı Talaş savaşı ile değil, asıl bu dindar Sâmâni emiri İsmail b. Ahmed'in yaptığı yeni T alaş Savaşı ile mümkün olmuş ve o böylece steplere doğru İslâmiyetin yayılması için yeni bir pencere açılmıştır. Temel İslâmi kaynakların başta Narşahî olmak üzere bildirdiğine göre; İsmail b. Ahmed, ekseriyetini Müslüman Türklerin oluşturduğu ve Türk Generallerinin emrindeki Sâmâni ordusunun başına geçerek Talaş'a (bugünkü Evliya 25 İbn Havkal, s. 467.


Ata'nın) doğusu "İspicab yakınında yoğun Türk beldesi"{2b)ne yürümüştür. Yapılan harplerde başta Talaş, Türk Beyi'nin eşi "Hatun" olmak üzere yakınları ve 15.000 askeri esir edildiği gibi, direnen halkın bir çoğu kılınçtan geçirilmiştir. Ganimet olarak ele geçirilen hayvanların haddi, hesabı yoktu (893)*27*. el-Mesûdî, bu harplerin . birinde İsmail'in karşısına çıkan K arluk Beyi'nin adının Tunkeş olduğunu kaydetmektedir*28*. Bu fetihten sonra Talaş şehrinde İslâm dini'nin lehine çok hayırlı gelişmeler, belki bir İslâm inkılâbı olmuştur. Bu, Kuteybe b. Müslim'in Buhara'da gerçekleştirdiği İslâm inkı­ lâbına eş değer bir inkılâptı. Temel kaynakların bu konular­ daki genel beyanlarından anlaşıldığına göre daha sonra Türk hükümdarı Tunkeş, Sâmâni Emiri ile, esir olan eşi "Hâ­ tûn" ve diğer yakınlarını kurtarmak için temasa geçmiş ve neticede, kendisine yapılan davet ve telkinler sonucu bu Türk Hanı ve yakın çevresi toptan Müslüman olmuşlardır. Narşahî, "onunla beraber daha bir ço k "D ihkan” ve diğer in­ sanların da Müslüman olduklarını kaydetm ektedir"*29*. Mücâhid Sâmâni Emiri bununla da yetinmemiş, o ci­ varın belki de en büyük Hıristiyan kiliselerinden biri olan "Büyük Talaş Kilisesi"ni bu büyük zaferin bir nişanesi ola­ rak camiye tahvil ettirmiştir. Artık bundan böyle bu büyük kilisede namazlar A llah için kılınacak Cuma ve bayram hut­ belerin de, îslam Halifesi el-Mu'tazıd Billâh adına okunacak­

26 el-Hamevi, IV, s. 28, Krş. Barthold, W., Talaş, İA. X I, s. 769. 27 et-Taberi, X, s. 33, İbnü’ l-Esir, V II, s. 465. 28 el-Mesûdi, IV, s. 245. 29 en-Narşahî, s. 123.


tı(30) Ayrıca Dindar Sâmâni Emiri bu büyük kilisenin yakını­ na çok büyük bir "R ibat' yapürmışür. Talaş'ta yapılan bu büyük "Ribat" İç-Asyaya İslâm hidayetinin ışığını götürecek kutsal bir ocak olacaktı. Bundan böyle bu Müslüman Türk şehrinde artık Hıristiyanlığa yer yoktu. Sâmâni Emiri'nin, buradan ayrılmadan önce; şehrin idâresini, yeni Müslüman ve eski K arluk Beyi Tunkeş ve âilesine bırakmış olduğu anlaşılmaktadır. Böylece Talaş İslâm hâkimiyet ve idârenin bir parçası olmuştur. Bütün bunlar diğer taraftan T alaş'ta gerçekleştirilen İslâm inkılabının ne kadar başarılı olduğunu göstermektedir. Zira burası; bölge­ nin en büyük camisi, dini hayır müesseseleri, Müslüman cemaatı ve yeni hükümdar ve idârecileri ile birlikte tam bir Türk-İslâm şehri hâline gelmişti. Bütün bunlar Talaşta ger­ çekleştirilen İslâm inkılabının ulaştığı başarının elle tutulur sonuçları idi. T alaş'ın bu şekilde Müslüman güçler tarafından ele geçirilmesi, Orta A sya H ıristiyanlığı için çok büyük bir darbe olmuştur. Steplere açılan İslâm hidayet yolunda, bun­ dan böyle Hıristiyanlık, İslâm dininin karşısına çıkamayacaktır(31). Bundan sonra, diğer kasaba ve şehirlerde de, sürat­ li bir İslâmlaştırma hareketi başlamıştır. Bunlar, İslâm'ın ye­ ni, manevi cezbesine kavuşan mühtedilerin bir yüce gayeye hizmet maksadıyla giriştikleri faaliyetler sonucu oluyordu. Talaştan sonra K arluk Türkleri vardı. Şimdi Karluk Türk­ lerine doğrudan doğruya İslâm dini ile temasa geçme imka­

30 en-Narşahî, s. 123, Krş. Barthold, W., a.g.e., s. 285, Turan, O., a.g.e., I, s. 147. 31 Krş. Barthold, W., F ou r Sutadies, p. 20.


nı doğmuş ve bu sayede, pek çok kimse Müslüman olmuş­ tur. Zira, bu devre çok yakın İslâm coğrafyacılarından biri olan İbn Havkal (öl. 977). Talaştan sonra gelen Mirgi ve da­ ha bir çok kasabalarda cam i ve m escidler olduğu ve buralar­ da bir çok "Ribatlar"ın bulunduğunu kaydetmiştir ki; bütün bunlar İslâm dininin Talaşta çok kuvvetli bir şekilde yayıl­ ması ve yerleşmesi sonucu mümkün olmuştur. İbn Havkal, Talaş'm bu fetihlerden sonra Müslüman Türkler için bir tica­ ret merkezi hâline geldiğini kaydetmektedir*32*. Evet; İsmail b. Ahmed'in Talaş'a yürümesi ve bura­ lardaki Karluk hâkimiyetini kırması, hatta K arluk Hanı Tunkeş ve yakın çevresinin, İslâmi idârenin bir parçası ol­ ması İslâm dininin, Çin Şeddine kadar olan bu geniş Asya bozkırlarında ve yarı göçebe Türkler arasında yayılmasında yeni bir hamle gücü olmuştur. T alas’ın Müslümanlar İçin Önemi: Gerçekte T alaş; Çin'e açılan İp ek yolunun o çağlarda en önemli ticâret merkezlerinden birisi idi. Hz. Peygamber'in vefatından bir kaç yıl önce buralardan geçen Çinli gezgin Hiuen-Thsang (630) hatıralarında burasının mühim bir ticâ­ ret merkezi olduğunu ve şehirde muhtelif ülkelerden gelen tacirlerin ikâmet ettiklerini ve yerli halkın genellikle TÜRK­ ÇE konuştuklarını kaydetmektedir*33*. Talaş'm Müslüman idârenin eline geçmesi ve bu sayede gelişen emniyet, ve hu­ zur sonucu İslâmiyet, göçebe Türklere ulaşmıştır. Zira göçe­ be Türkler mallarını takas için geldikleri bu yeni ortamda

32 İbn Havkal. s. 511, Krş. el-Makdîsi, s. 274. 33 Barthold, W., İA. X I, s. 769.


Müslüman tacirlerle karşılaşıyorlar ve neticede Müslüman oluyorlardı. G öçebe Türklerin Müslüman olmaları, Müslü­ man tacirlerin de işine geliyordu. Müslüman adam dürüst, ahlaklı, sözüne güvenilen ve borcunu vaktinde ödeyen bir adamdı. Mamafih bu gelişmeleri, kendine has bir şekilde değerlendiren W. Barthold'un bu konularda yaptığı geniş izahlarına göre; Göçebeler; kendi hayvan sürülerini, medeni ülkelerin sınırlarına kad ar getirirlerdi. Onlar m edeni ülkelerden gelen bu tacirlerin sahralara kadar gelm elerini beklem ezlerdi. Sa­ dece Müslümanların ticâret m allar ile değil, aynı zam anda Müslümanların medeni hayati ve yü ksek davranışları ile de y avaş y avaş tanışıyor ve on lar İslâm 'ın yalnız dini tesirine değil, belki genel m anada İslâm medeniyetinin tesirine ka p ı­ lıyordu. Ne var ki; bu göçebelerin medeni İslâm dünyasına girebilm eleri için bir tek y ol vardı, o da her şeyden önce İslâm î; bir din olara k kabul etm ekti. B aşk a türlü onların bu medeni toplum la bütünleşmesi mümkün olm uyordu"<34). Mamafih SamâniTerin, İç-Asya'ya yaptığı bu seferle­ rin ikinci büyük bir faydası daha olmuştur. O da; genellikle Sâmâni'lerin kontrolüne geçen bu büyük yol güzergâhları­ nın artık, Baykent, Buhara ve Sem erkant gibi Aşağı Türkis­ tan'ın büyük şehirlerinde yaşayan tüccar Müslümanlara, yerli halka yani Türklere açılmıştır. Bu ise, onların buralara gelip yeni, yeni Müslüman koloniler, hatta şehirler kurmala­ rı idi. Bu şehirlere yerleşen ve ekseriyetini Türklerin oluş­ turduğu Müslümanlar vasıtasıyla İslâmiyet, İç Asya da daha güvenli bir şekilde yayılmaya başlamıştır. Nitekim bu konu­ larda yaptığı uzun izahlarında Barthold, şöyle demektedir; w Barthold. W., Dersler, 63-64.


A şağı Türkistan'dan gelen bir ç o k kim seler bu barış ve em niyet ortamından yararlanarak bozkırlarda yeni kolon i­ ler kurm aya başlam ışlardır, İslâm iyetten önce gen ellikle bu­ ralara Soğdlular ticarî kolon iler kuruyorlardı. Ne var ki İs­ lâm iyet A şağı Türkistan da köklü bir din haline geldikten sonra, bu defa Müslümanlar, Soğdların bu eski ticarî koloni kurma hareketini devam ettirmişlerdir. Seyhun nehrinin aşağı kısm ında Cend, Huvara, Yenikent adındaki üç Müslü­ man şehir işte bu şekilde m eydana gelm iştir. Arap coğrafya­ cılarının verdikleri bilgilere göre; bu şehirlerin halkı, Müs­ lüman olm akla beraber daha İslâm iyeti kabu l etmemiş olan Oğuz Türklerinin idâresinde bulunuyorlardı. Bundan an laşılıyor ki bu şehirler; Sâmâni'ler tarafın­ dan fethedilen ülkelerde kurulmuş şehirler değil, belki on la­ rın henüz idâresine girmeyen yerlerde, yerli Türk hükümdar­ larının izniyle A şağı Türkistan'dan gelen göçmenlerin kur­ dukları ticari kolonilerdi. Gerek Sâmâni'ler tarafından fe t ­ hedilen T alaş ve gerekse Aşağı Türkistan'ın savaşçı olm a­ yan göçmenleri tarafından kurulan Yenikent şehri onların Orta A syadaki ticari faaliyetlerin i ço k geniş bir şekilde iler­ letmelerine sebep olmuştur"(35). İsm ail b. Ahmed'i Sarsan Büyük T abiat Olayı: İsmail b. Ahmed ömrünün çoğunu Türklere karşı ga­ za ve cihad geçirmiş gayretli bir Sâmâni Emiri idi. Onun Türklere karşı giriştiği bu cihadları sırasında yarı efsânevi bir çok halk hikâyeleri ortaya çıkmıştır. Şam anist Türklerin bir yüce varlığa ve bundan da öte bu dinî duyguların onların Türk sosyal hayatındaki yerini göstermesi bakımından, söz 35 Barthold, W., Dersler, s. 79.


konusu dini mitolojilerin yanımızda çok ayrı bir yeri bu­ lunmaktadır. Değerli İslâm coğrafyacısı el-Hamevi'nin çok daha ayrıntılı bir şekilde kaydettiğine göre bu gayretli Sâ­ mâni Emiri, Türk yurtlarında ve kafir Türklere karşı bir gaza sırasında başından geçen korkunç olayları şu şekilde anlat­ maktadır; "Bir defasında, 20.000 kişilik bir kuvvetle Türkler üzerine bir gazaya çıkmıştım. Bir de ne göreyim? Onlardan 60.000 silahlı askerle karşılaştım ve günlerce çarpıştım. Bir gün harb ederken bi­ ze sığınmış olan Türklerden bir grup asker yanıma gelmişler ve kâ­ fir askerlerine bir "ulu kişinin " katıldığını haber vermişlerdi. Oysa bu kişi onların " kâhini" idi. Onun kar ve dolu yağdıran bulutları çağıracağını ve dolular yağdıracağını bunun ise askerlerimizi mahvedeceğini söylüyorlardı. Ben o Türkleri azarladım ve; "-Küfür henüz kalbinizden çıkm am ış. Bir insan bütün bunları nasıl yapabilir?" dedim. Her ne ise, ertesi gün kuşluk vakti olunca; askerlerimin arkasını dayandıkları dağın tepesinden, korkunç kara bulutlar çıktığını gördüm. Bu bulutlar yayılarak or­ dumun üstünü kaplamıştı. Siyahlığından, onda gördüğüm acayip şeyler ve duyduğum korkunç seslerden dehşete kapıldım. Bunun bir fitne bir belâ ve musibet olduğunu düşündüm ve atımdan ine­ rek iki rekat namaz kıldım. Askerler ise ne yapacaklarını şaşırmış­ lar ve bu belânın kendilerini tüketeceğini zannediyorlardı. Ben ise kara topraklara yüz sürdüm ve Allah'a yalvararak dua etmeye baş­ ladım. Şöyle diyordum; "-Ey A llahım bize yardım et. Kulların mihnetin karşı­ sında z a y ıf düştüler. Kudretin an cak senin elinde olduğunu, zarar ve m enfaatin an cak senden geldiğini biliyorum. Ey A llahım bu bulut bizim üstümüze dolu yağdırırsa Müslü­ m anlar z a y ıf düşecek ve m üşrikler kuvvet bulacaklardır"


dedim ve kara topraktan başımı kaldırmadım. Allah ’a bütün varlı­ ğımla secdeye kapılmış dua ediyordum. Zira hayrın ancak Allah’­ tan geleceği ve kötülüğü ondan başkasının gideremiyeceğini bili­ yordum. Ben bu haldeyken Türk askerleri koşarak yanıma gelmiş­ ler, selâmete erdiklerini müjdelemişler ve; "Ey Emir! Bak! Bak!" diyerek kolumdan kaldırmışlardı. Bende başımı kaldırdım. O kara, korkunç bulut benim askerlerimin üzerinden sıyrılmış ve Türk askerlerinin üzerine gitmişti. Oraya büyük dolular yağdırıyordu. Onlar panik içindeydi. Hayvanları ürkmüş, çadırları yıkılmıştı. Dolu taneleri kimin üzerine düşüyor­ sa onu takatsiz kılıyor veya öldürüyordu. Bunun üzerine komu­ tanlarım; "-Onların üzerine ham le yapalım mı?" diye sordular. Ben izin vermedim ve "-Hayır! A llahın azab ı daha dehşetli ve daha acı olur” dedim. Ne var ki bu büyük belâda, onların içlerinden pek azı kur­ tulabilmişlerdi. Onların çoğu karargâhlarını olduğu gibi bırakıp kaçmışlardı. Ertesi gün oraya vardığımızda, anlatılamıyacak kadar çok ganimet bulduk. Onları topladık. Artık selâmete ulaşmıştık. Bunun için Allah ’a şükettik. Bizi bunlara nail kılanın O, olduğu­ nu anladık"(36). el-Hamevî'den naklettiğimiz bu rivâyetler diğer taraf­ tan sınır boylarında ve göçebe Türkler arasında geçen bu mücâdelenin yani hidâyetle dalâlet, küfürle iman, zulmetle nur mücâdelesinin ne kadar şiddetli olduğunu göstermekte­ dir, İsmail b. Ahmed' e gelince bu dini bütün gayretli Sâ­ mâni emiri, bu mücadelede Hak yolda olmuş, Türklere gi­ den hidâyet yolunun açılması ve Allah’ın nurunun Türk 36 el-Hamevî, II, s. 25.


yurtlarını mutlaka aydınlatmasını istemiştir. O, 907 yılında kendi çiftlik köyü olan Zermanda vefat ettiği zaman İslâm dini yeni bir gaza ve cihad coşkusu içinde, doğu sınırlan öte­ sinde ve Türkler arasında bütün hızıyla yayılmaya devam ediyordu. Mamafih temel kaynaklarda bu Sâmâni Emiri hayırla yâd edilmiş ve onun bir çok güzel meziyetleri dile getirilmiş­ tir en-Narşahîye göre O; "gerçekten de hüküm dar olm aya lâyık, akıllı, âdil, merhametli, em ir ve irâde sahibi bir kim se idi"@7\ Selçukluların ünlü veziri Nizâmu'l-Mülk ise onun hakkında şöyle demektedir: " Sâmâni hanedanlarından biri vardı ki ona Emir İsm ail b. Ahmed derlerdi. Son derece âdil idi. M eziyetleri çok, üstelik yüce A llah'a tem iz bir inancı vardı. O fakirlere cöm ert ve son derece m erham etli idi"1'38'1. N asır b. Ahmed İslâm 'a H izm et Yolunda: İsmail'in vefat etmesinden sonra yerine oğlu Ahmet geçmiştir (907-913). O, Sâmâni Emiri olduktan sonra babası­ nın yolunda yürümeye devam etmiş ve ferdi tebliğ faaliyet­ lerini bütün gücüyle desteklemiştir. O da babası gibi, âlimle­ ri gözetir, onlara ayrı bir sevgi ve muhabbet duyardı. Zama­ nının çoğunu âlimlere sohbet etmekle geçirirdi*39*. Onun hü­ kümdarlığı beş sene sürmüş ve ondan sonra oğlu Nasr b. Ahmed, Sâmâni tahtinm küçük yaşta varisi olmuştur (913943)*40*. Bu bakımdan onun Emirliği'ne Aşağı Türkistan vâlileri karşı çıkmışlar ve bir türlü kabule yanaşmamışlardır. Fa­ 37 en-Narşahî, s. 107. 38 Nizamü’l-Mülk, s. 19. 39 en-Narşahî, s. 139. 40 en-Narşahî, s. 127.


kat talih küçük Nasr'm yüzüne gülmüş ve baş kaldıran vilâ­ yet vâlilerinin hepsinin üstesinden gelinmiş ve en sonunda bu küçük Ahmet, Sâmâni mülkünün gerçek sahibi ve " Emiri'' olmuştur, işte Abbasi Halifesi el-Muktedir Billahm, Türk asıllı Bulgar hükümdarına. İbn Fadlanîn başkanlığın­ da gönderdiği elçilik heyetinin, Buharayı ziyareti Sâmâni Prensinin bu ilk hükümdarlık yıllarına rastlamaktadır. Ni­ tekim İbn Fadlan bu konuda bizlere şöyle demektedir; "Ceyhun nehrini geçerek Baykent'e, oradan da Buharaya geldik. Buharada günlerce kaldık. Sonra Sâmâni hükümdarı Nasr b. Ahmet'in huzuruna girmek için bize izin verildi, yanına girdi­ ğimizde kendimizi henüz sakalı bitmemiş bir çocuğun karşısında bulduk. Ona emirlik selâmı verdik. Oturmamızı emretti. Bizimle ilk sözü; "Efendim Emiru’l-Müminini n asıl bıraktınız? A llah ona, adam larına ve dostlarına selâm et ve uzun ömürler ver­ sin!" şeklinde oldu. Biz; "Afiyetle bıraktık!" dedik; O da; "-Allah afiyetini artırsın dedi"{4rK Nas b. Ahmed her ne kadar küçük yaşta, Buhara Sâ­ mâni saraylarının "Emiri" olmuşsa da çevresindeki yetenekli devlet memurları ve üstün vasıflı Türk askerî erkânı tarafın­ dan sevilmiş sayılmış ve çok kısa bir zaman sonra güçlü bir "Emir" olmuştur. Sâmâni Emirinin gücü daha sonraki yıllar­ da artmaya devam eüniş, hatta onun şan ve şöhreti Türk yurtlarını geçerek uzak doğuya bu arada Çin'e kadar ulaş­ mıştır. Nasr b. Ahmed'te büyük dedeleri gibi sınır boyları ve kâfir Türklere karşı Allah yolunda cihad ve gaza seferlerine çıkmaktan geri kalmamıştır, ibn Havkal bize onun Şâvegar'a 41 İbn Fazlan, Seyahatname, hzr. R. Şeşen, İstanbul, 1995, s. 27.


bu şekilde bir sefere çıktığını ve eğer mübalağa etmiyorsa, onun bu seferine 300.000 mücâhidin katıldığını bildirmektedir(42). Mamafih Nasr'ttı zamanında Sâmâni sarayının gele­ neksel tutumunda hiç bir değişiklik olmamıştır. O da ken­ dinden önceki Sâmâni emirleri gibi ilme ilgi, ulemâya saygı ve muhabbet gösterdiği gibi, sınır boylarında Türkler ara­ sında İslâmiyetin yayılmasına çok ayrı bir önem vermiştir. Onun, İslâm dininin Türk yurtlarında yayılması, hatta yeni, yeni ele geçirdiği Türk ülkelerinde İslâm Halifesi adına hut­ beler okutma arzusu nerede ise devrin Harzem vâlisi Muhammed b. Irâkî'yı kıskandıracak boyutlara ulaşmıştır*43! Uygur Hanı Sâmâni Emirleri K arşısında: Evet Sâmâni hükümdarlarının genellikle dindar, iyilik sever emirler olmaları, ilim adamlarına her türlü hürmet ve saygı göstermeleri ve bu hususta faaliyette bulunanları des­ teklemeleri, İslâm dininin, İç-Asya ve göçebe Türkler ara­ sında, hem de daha süratli bir şekilde yayılmasına vesile ol­ muştur. Artık İslâm dini, kendi şartlan ve buna gönül veren Müslüman tacirler, ilim adamları, hatta bir kısım tasavvuf erbabı tarafından medeni şehirler ve göçebe Türkler arasın­ da da yayılmış ve güçlü bir din olmuştur. İslâm dini, SâmâniTer'ilk ilk devirlerinde özellikle Nasr b. Ahmed zamanında (913-943) doğuda Türk boylarına doğru çıktığı ve Uygur şehirlerinde yavaş yavaş ilk İslâm cemaatlarının oluştuğu ve bu cümleden olmak üzere bir çok cam i ve mescidlerin yapıldığı görülmektedir. Bu gelişmeler­

42 İbn Havkal, s. 48. 43 İbn Fazlan Seyahatname, s. 291.


le ilgili en güzel bilgileri biz İbn Nedim ve onun S em erkan ftaki "M anihaisf'letle ilgili rivayetlerinden öğ­ renmiş bulunuyoruz. Şöyle ki: Bilindiği gibi, İslâm dini Emeviler devrinde Semerkant'ta çok kuvvetli bir şeklide yayılmış ve burası bir Türk ve İslâm şehri haline gelmişse de bu Semerkant'ta bulunan Zerdüşt, Budist ve M anihaistlerin tamamen köklerinin ka­ zındığı anlamına da gelmemelidir. Bunların azda olsa hâlâ onların temsilcileri bulunuyordu. Bu şekilde tükenmeye yüz tutmuş eski dinlerden birisi de M anihaistlerdi ve bu sıralar­ da onların sayılarının 500 kişiye kadar inmişti*44). Ne var ki Nasr b. Ahmed zamanında; Müslüman halk Semerkant'taki M anihaistlere çok ağır baskılar yapmış ve bu güzel şehri onlar için yaşanmaz bir hale getirmişlerdir. Bun­ dan haberdar olan Uygur Kağanı bu durumu şiddetli bir şe­ kilde protesto etmiş ve Sâmâni Emiri, Nasr b. Ahmet'e çok sert bir mektup yazarak onu tehdit etmiş ve şöyle demiştir: J

jA

o y J L Il ja

ÂPUJr' Jsi 11 ıghâi

lİH j Jsâ 0] <d J

İ_sJLp

J

ö\ :J j& " (j-j J aÎ ily j O^rL-ll

"Şüphesiz benim ülkem deki Müslümanlar, senin ül­ kendeki benim yakınlarım dan hem de birkaç m isli daha fa z ­ ladır" demiş ve ayrıca; onlardan bir tek kişinin bile öldürül­ düğü takdirde, M üslümanların hepsini kılıçtan geçireceğini ve m escitlerini yıktıracağını ve diğer ü lkelerdeki Müslüman­ ları korum ayacağı ve onları öldürteceğine dairde şiddetli bir şekilde yemin etm iştir"^ . 44 İbn Nedim, el-Fihrist, s. 401. 45 İbn Nedim, s. 401.


Mâmâfih İbn Nedim'in bu kıymetli rivayetleri diğer taraftan İslâm dininin yukarda da ifade edildiği gibi, Sâmâm'Terin bu ilk devirlerinde İç-A sya ve Doğu Türkistan'da Uygurlar'a kadar ulaştığını göstermesi bakımından bizim için son derece önemlidir. Sâmâni Emirinin Uygur Hanı İle A krab alık B ağlan: Fakat Nasr b. Ahmed'in Uygur K ağ an lan ile çok ger­ gin bir ortam da başlayan bu dini ilişkilerinin konumuz açı­ sından çok ilginç bir yönü. daha vardır. O da; Sâmâni Emirini çok ağır bir şekilde tehdit eden bu Uygur Kağanının çok kıymetli hediyelerle birlikte Sâmâni'lerin başkenti Buhara'ya bir elçilik heyeti göndermesi ve Nasr b. Ahmet'in gü­ zel kızı ile evlenme teklifinde bulunmasıdır(940). Çağdaş Uygur Kağanından gelen ve Sâmâni sarayla­ rında ağırlanan bu elçilik heyeti hakkındaki en geniş bilgileri o devirlerin en ünlü gezginlerinden biri olan Ebû Dülef'in bize kadar olan gezi notlarından öğrenmiş bulunuyoruz. Ne var ki Ebû Dülef, gezi notlarında bunun, bir Çin hükümdarı ve Sâmâni saraylarına gelen elçilik heyetinin de Çinli ve hü­ kümdarın adının ise Şahir b. Kâlin olduğunu kaydetmektedir(46). Ebû Dülef'in gezi notlarını ele alan hatta onu yayın­ layan bir çok yazarlar, her nedense onun bu rivâyetlerini fazla bir inceleme yapmadan olduğu gibi kabul etmişler elçi­ lik heyeti ve Çin hükümdarının kimliği hakkında ciddi bir yorumda bulunmamışlardır^7). Nasr b. Ahmed zamanında, Sâmâni'lerin ÇinTilerle olan münasebetlerin incelendiğinde Ebû Dülef'in bu riva­

46 el-Hamevi, III, s. 441. 47 İbn Fazlan Seyahatname , s. 86.


yetlerini doğru olarak kabul etmemiz mümkün değildir. Zi­ ra, Nasr b. Ahmed devri her ne kadar Sâmâni'lerin en par­ lak devrini oluşturmakta ise de; oların Çinlilerle olan sosyal ve siyasi münasebetleri hiçbir zaman bir sıhriyet bağı kura­ cak derecede gelişmemiştir. Esasen Çiti'liler Ziyâd b. Salihle olan Talaş savaşından sonra, yine önceki devirlerde olduğu gibi kendi sınırlarının gerisine çekilmişler ve Orta A sya işle­ rine pek fazla müdahil bir taraf olmamışlardır. Bu büyük ta­ rihi realiteler karşısında, hiçbir Çin hükümdarının Sâmâni emirleri ile sıhriyet bağları kurmak, dolaysıyla sosyal ve si­ yasi münasebetlerini geliştirmek onların akıllarının ucundan bile geçmemiştir. Bu takdirde karşımıza çok önemli bir soru çıkmakta­ dır. O da, büyük Arap gezgini Ebû Dülef'zYz seyahat notlarında adı geçen bu Çin hükümdarı kimdir? Veya Sâmâni'lerle elçilik he­ yeti gönderen bu hükümdar gerçekten bir Çin Hükümdarı mıdır? Bize göre bü kesinlikle bir Çin hükümdarı değildir. Bu zat, o devirlerde Çin'e yakın sınır boylarında mekan tutmuş bir Dokuz Oğuz veya Uygur Türk Hanı olmalıdır. Adı ise seya­ hat notlarında tesbit edildiği gibi Şahir b. Kalin değil, Türk­ çe Çakıroğlu Kalın'dır. Hatta biz daha da ileri giderek diyo­ ruz ki, bu Han Nasr b. Ahmed'e yukarda Semerkant M anihaistleri dolayısıyla yarı tehdit dolu bir mektup gön­ deren koyu M anihaist Uygur Hükümdarından başka bir kimse değildir. Zaten koyu bir M anihaist olmasına rağmen ülkesin­ deki Müslümanlara çok büyük bir hoş görü örneği veren, onları koruyan ve onların kendi ülkesinde bir çok cami mescid ve ribatlar yapmasına ses çıkarmayan, hatta diğer ülkelerdeki Müslümanları sırf kendiarzu ve isteği ile himaye


eden bu dindar yaratılışlı Uygur Hanının-, Semerkant'taki Manihaistlere karşı yapılan ağır baskılardan dolayı Sâmâni'lerle bozulmuş olan siyâsî münasebetleri düzeltmek ve onlarla eskiden olduğu gibi, hoş geçinmek için bir elçilik he­ yeti göndermesi ve Sâmâni Emiri Nasr b. Ahmed'in kızı ile evlenme teklifinde bulunması bize gayet normal bir davra­ nış olarak görülmektedir. Zaten eski Türk Han ve H akanları, komşu hükümdarlarla olan sosyal ve siyasi münasebetlerini geliştirmek için sıhriyat bağlarının kurulması ve karşılıklı kız alıp vermelere çok önem vermişler ve bu şekilde siyasi ve dini manada bir çok evlilikler yapmışlardır*48! Mâmâfih Uygur ülkesinden kalkarak Buhara'ya gelen bu elçilik heyeti Sâmâni saraylarında, çok yüksek bir proto­ kolle ağırlanmasına rağmen onların bu teklifi kibarca redde­ dilmiştir. Buna sebepte bu Uygur Hanının hala M anihaist olması ve Müslüman bir kızın, hele hele bir prensesin gayr-i Müslim bir kimse ile, bir hükümdar olsa bile evlenmesinin dinen yasak olması idi. Elçilerin bu husustaki ısrarları bir fayda vermeyince bu defa onlar, kendilerine daha önceden verilmiş bir talimat gereği, Nasr'm oğlunun, Uygur Hanının kızı ile evlenmesini teklif etmişlerdir. Bu teklif Sâmâni sarayı tarafından kabul edilmiştir. Esâsen bu Sâmâni Emirlerinin, Doğu Türkistan için takip ettikleri global İslâmlaştırma politikasına da uy­ gundu. Bunun üzerine Sâmâni Emiri tarafından yeni bir he­ yet kurulmuş ve Uygur heyeti birlikte bu heyet o devirlerde Çin'e yakın bir yerde oturan D okuz Oğuzların ülkesi diğer bir ifade ile Manihaist Türk Hanının yolunu tutmuştur. 48 Bu konularda geniş bilgi için bkz. Kitapçı, Z Abbasi Hilâfetinde Selçuklu Hatunları ve Türk Sultanları, Konya, 1994.


İşte yazarımız Ebû Dülef bunu kendi ifadesine göre çok iyi bir fırsat olarak bilmiş ve bu heyete katılarak Doğu Türkistan, Uygur yurtlarına doğru yeni bir seyahate çıkmış ve gezdiği yerler, gördüğü ülkeler ve temas ettiği insanlar hakkında verdiği bilgilerle bugün bize kadar ulaşan seya­ hatnamesi meydana gelmiştir. Ebû Dülef; veya daha sonraki müstensihler haklı olarak Orta Asya Türk tarihi, Türk coğ­ rafyası ve hele hele Türk realitesini bilmediği ve çok uzak ülkelere seyahat ettiği için bu yerleri Çin yurdu, oranın hü­ kümdarını da Çin hükümdarı olarak kayıtlarına geçmiştir ki, bunun gerçekte uzak ve yakından hiçbir ilgisi yoktur. Zaten İslâm müellifleri, çoğu halde, Uygurlardan, Çinliler olarak bahsetmişlerdir. Mâmâfih Ebû Dülef'in bizi sıkıntıya sokan bir diğer durumu da Sâmâni heyetinde, kendinden başka kimlerin bulunduğu hakkında, İbni Fadlan'ın aksine hiçbir bilgi vermemiş olmasıdır. Sâmâni'lerin askeri ve idari bürokratla­ rının büyük ölçüde Müslüman Türklerden oluştuğu göz önüne getirilirse, elçilik heyetinde üst seviyede bir çok Türk'ünde bulunmuş olması gerekmektedir. Bundan sonraki gelişmeler hakkında yegâne bilgi kaynağımız yine de Ebû Dülef'in seyahat notlarıdır. Sâmâni heyeti uzun ve bir seneye yakın meşakkatli bir yolculuk ve yol boyunca bir çok Türk boyları ve kabilelerini geçtikten sonra, bize göre Çin’e yakın sınır boylarında mekân tutmuş olan Uygur ülkesi, (seyahat notlarında Çin ülkesi)ne uyaşmış ve Uygur Hanı tarafından büyük bir törenle kabul edilmiş ve şereflerine ziyafetler verilmiştir. Ebû Dulef'te, Uygur Hanı­ nın huzuruna kabul ettiği " Sâmâni elçilik" heyeti arasında bulunuyordu. Ebû Dülef'in ondan etkilendiği anlaşılmakta­


dır. Zira gezi notlarında bu değerli Uygur Hanı için, "Onu, insanları idâre etm e sanatında ço k yü ksek ve düşünce ve hükümlerinde çok olgun buldum!" demektedir(49). Bundan sonra karşılıklı müzakereler başlamış ve Uy­ gur Hanı, kızının, Nasr'ın oğlu Nuh'la evlenmesine muvafa­ kat etmiş ve böylece eşlerin evlilik hazırlıkları da başlamış­ tır. Daha sonra Sâmâni heyeti Uygur Hanının güzel kızı ile birlikte Aşağı Türkistan’a dönmüş ve Buhara'da, Sâmâni sa­ raylarında yapılan muhteşem bir düğünle Nasr'ın oğlu Nuh'la evlenmiştir(50). Sâmâni'ler Devrinde Türkistan'ın İslâm î H avası: Mamafih Sâmâni'ler devri, özellikle dirâyetli Sâmâni "Emirleri" zamanında İç Asyada İslâmiyet, yeni bir hamle gücü kazanmış ve buralarda büyük şehir ve kasabalarda ya­ şayan bir çok kimse Müslüman olduğu gibi yine bu büyük şehir ve kasabalara bir çok cam i ve mescitler, yeni yeni "Ribat"lar yapılmıştır. Ayrıca bu şehirlerdeki Türk nüfusu arttığı gibi yeni, yeni Türk şehir ve kasabaları kurulmuştur. Bu ise; İslâm'ın hayrına çok olumlu ve çok önemli bir geliş­ me idi. Bu gelişmeleri genel olarak yorumlayan W. Barthold, şu görüşleri dile getirmektedir; "Sâmâni'ler; kendilerinden önce h alîfe tarafından ta ­ yin edilen H orasan ve A şağı Türkistan emirlerinin takip et­ tiği m üdafaa siyâsetinden vazgeçtiler. M edeni ülkeleri g öçe­ belerden korum ak için yapılan duvarları korum ak ve devam ettirm ek işlerini bıraktılar. Böylece steplerde yaşayan Türk-

49 el-Hamevî.s III, s. 444. 50 el-Hamevî, III, s. 444.


lerin Müslüman h alkla tem asları ko la y laştı ve İslâm dini steplere doğru süratle yayılm aya b a şla d ı" ^ . Sâmâni'let devrinde İslâm dininin İç-A sya ve Doğu Türkistan da yayılması ile ilgili bu geniş değerlendirmeleri­ mize bir son vermeden önce, bizim üzerinde durmak istedi­ ğimiz bir başka husus daha vardır. O da; Sâmâni hükümdar­ larının genellikle dindar kimseler olması, ilme önem verme­ leri, ilim ehline, din âlimlerine saygı göstermeleri, erenlere ve ulu kişilere hürmet etmeleri, bunların yamsıra İran "Şiîli­ ği'' karsısında bütün güçleri İle "Sünnî D oktirini" destekle­ meleri ve İslâm iyet'in özellikle Türk boylan arasında ya­ yılmasını bir devlet politikası haline getirmeleri idi. Nitekim Sâmâni saraylarında ilme ve ilim adamlarına verilen üstün değerleri "dile getiren W, Barthold bu tesbitlerini şu şekilde açıklamaktadır; "Sâmâni'lerin hakim oldukları ülkelerde âlim lerin itibarı büyüktü. Hanedanın kurucusunun bile Buhara da hâkim iyetini m ahalli âlimlerin yardım ı ile kurduğunu görm ekteyiz. Âlimler, hükümdarların huzurunda yer öpm ek mecburiyetinden m u af idiler. Buhara da, Hanefi m ezhebi fa kih leri arasın da en âlim i ve en değerli­ si bir Şeyhu'l-Islâm gibi seçilerek, mühim m eseleler onun g ö ­ rünüşüne göre halledilir, istekleri yerine getirilir ve memur­ lar onun talim atına göre tayin edilirdi”(52K Sâmâni Emirleri'nin ilme ve ilim adamlarına karşı ser­ giledikleri bu âlicenap tavırları sayesinde Sâmâni sarayları nerede ise bir İlim irfan yuvası olduğu gibi buralardaki şe­ hirlerde, İslâm kültür ve medeniyetinin o devirlerde çok par­ lak bir merkezi haline gelmiştir. Artık; İslâm'ın erken devir­ M Barthold, W., Dersler, s. 79. 52 Barthold. W., a.g.e., s. 296.


lerinde Irak'taki Basra ve Küfe, Mısır'daki K ahire, Suriye'deki Şam ne ise; Aşağı Türkistan'daki Buhara ve Semerkant da öy­ le idi. Buralarda toplanan ilim adamlar; Kuranî ilimlerin ge­ lişmesinde büyük çalışmalar yapıyorlardı*53'. Diğer taraftan Baykent, Buhara Semerkant, Tirmiz, hatta bir dereceye kadar Taşkent gibi Türk şehirlerinin bir ilim, bir irfan merkezî ve bir "ekol" olma yansında Buhara çok önde gidiyordu. Eski ve orta çağların bu en büyük dini merkezi olan bu güzel şehir ve onun gök kubbesi üstüne İs­ lâm ışıkları düştükten sonra, hele hele Sâmâni'ler devrinde bir ilim irfan merkezi olarak tarihte ilk altın devrini yaşamış­ tır. Bu devirlerde Buhara, yukarda da işaret edildiği gibi, as­ rın şahsiyetli âlimlerinin hangi din ve mezhepten olursa ol­ sun bir buluşma yeri(54) ve daha güzel bir ifâde ile "İlmin Ka'besi" olarak biliniyordu*55'. Buhara’nın medreseleri kadar; kütüphaneleri de pek meşhur idi. Özellikle Sâmâni Emirlerinin çok özel bir ihti­ mamla kurduğu muhteşem saray kütüphanesinin, İslâm dünyasında belki bir eşi ve benzerinin olmaması gerekmek­ tedir. Nitekim o devirlerde yaşamış Türk asıllı büyük tıp he­ kimi İbni Sina (980-1037) çok özel imkanlarla bu muhteşem saray kütüphanesine girdiğinde, gördüğü manzara karşısın­ da hayret ve dehşet içinde şaşırıp kalmıştı. O bu şaşkınlığını kendisi şu şekilde İfâde etmektedir; "Ben bir ço k kitap odaları bulunan ço k büyük bir kü­ tüphaneye girdim. Her odanın bir biri üstüne yığılmış bir 53 Levy, R., The Social Structur o f İslâm Cambridge, 1969, p. 24. 54 Ebû’ l-Abbas, A hbaru’d-Düvel, Bağdad, 1282, s. 435. 55 es-Seâlibi, Yetimetû'd-Dehr, Kahire, 1955, IV, s. 101, Krş. en-Narşahî, s. 83.


ço k cildli güzel kitaplarla dolu olduğunu gördüm. Bir oda baştan başa Arap dili ve edebiyatı ile ilgili kitap larla dolu İdi. Bir diğer o da Fıkıh, İslâm hukuku ve bir b aşk a odada ise m o­ dem fen ilimlerine dair kitap lar vardı. Ben daha önceki devir­ lerde yetişm iş müelliflerin yazdığı kitaplarında burada bir listesini (bir katalogunu) gördüm ve bunlara ilâveten ihtiyaç duyduklarımı da yeniden istedim . Ben ömrümde, ne bundan önce, ne de bundan sonra böyle m uazzam bir kitap kolleksiyonu ve kütüphane asla görmedim. Ben bu odalara kapandım . Bütün bu kitapları bir bir okudum. Onlardan bü­ yük ölçüde yararlandım ve her ilim adam ının öğrenmek is-' tediği ve fa k a t bir türlü elde edem ediği ilim leri bu kitap lar­ dan bol, bol öğrendim"(56). Bilindiği gibi Baykent, Buhara, Semerkant, Taşkent gibi Türkistan'ın büyük şehirlerinin bütün eski ve Orta Çağ­ lar boyunca büyük bir din, kültür ve medeniyet merkezi ol­ duğunu söylemiştik. Sâmâni'ler devrinde İslâm İlim, ve kül­ türü bu bereketli topraklarda bir kere daha gelişmiş ve bu Orta A sya şehirleri, tıpkı Bağdad, Şam ve K ahire gibi Tür­ kistan'ın bir ilim ve irfan merkezi hâline gelmiştir. Bu geliş­ melerin tabiî bir neticesi olarak bu şehirlerde bir çok medre­ se kurulmuş ve buralardan bugün bile İslâm âleminin iftihar edeceği, yüzlerce, binlerce M uhaddis, Müfessir, M utasavvuf Filozof, M ütekellim, Fakîh, M üctehid ayrıca edip, şâir ve lü­ gat adamları yetişmiştir(57). Bu büyük âlimler değerli mutasavvuflar, İslâmiyet'in Çin Şeddine kadar yayılan bu

56 Bu konularda geniş bilgi için bkz. Kitapçı, Z., Orta Asya Türklüğünün Bü­ yük İslâm Kültür ve Medeniyetindeki Yeri, Konya, 1996, s. 60. 57 Daha geniş bilgi için bkz. Kavakçı, Y.Z., Karalıanlılar Devrinde İslâm Hu­ kukçuları, Ankara, 1976.


geniş topraklar ve Türk boyları arasında yayılmasına da çok büyük hizmetleri olmuştur. Türkistan'ın Sâmâni'ler devrinde İslâm Kültür ve Me­ deniyetinin bu şekilde yükselmesinden dolayı, nerede ise başı göklere değecek derecede gururlanan bir şâir bu husus­ taki güzel duygularını bir çiçek demetini andıran şiirlerinde şöyle ifâde etmektedir; j> j j . l „ J t s-U — » * j O lT jS '

!' C - » J ' A İ

ılMy-P

B 1.’/3Aı

t" «i. ■»

*j j J - j \ji\S' O ii' j

f r U İ P 1' UiJÜ) C O j î ö t

cÂm Â** 0^*^ ko

O ijl jl ^y...mb j

"Faziletli İslâm âlim leri (ufukta) bir dolunay gibi doğmuşlardı, işte bu dolunayların g ö k kubbesi Türkistan olmuştu. Eğer dünyayı murad edersen bir baksan a, her türlü şe­ r e f ve ululuk oradadır. Bu şeref ve ululuk orada sağlam te­ m ellere oturtulmuş muhteşem bir k ö şk gibidir. H an if dini (gerçek İslâm dini)'ne gelince, yine onunda asıl yurdu Türkistan'dır. O h an if dini ki, onun asıl hedefi in­ sanlığın hidayeti ve ortak selâm etidir. İşte gerek din, gerekse dünya bakım ından Müslüman­ ların öz yurdu Türkistan'dır. Devirler bu güzel İslâm yurdu­ nun sanki bülbüller gibi fa z ile t şarkılarını şakıyıp durm ak­ tad ır" ^ .

58 Uygur, M. Ruhî, min-Mefâhiri'l-Etrak jî't-Tafîhi'l-İslâmi, el-Va’yü'lİsiâmi, no 36, Ekim, 1964 (Lahor).


Sâmâni'ler'in Yıkılışı ve Yeni Gelişmeler: Mâmâfih Sâmâni'lerin; çok dindar, sünni bir hanedan âilesi olmaları, ilme ve ulemaya çok önem vermeleri ve hele hele İslâm iyet'i; Orta-Asya ve Türk boyları arasında yayıl­ masını bir devlet politikası haline getirmelerine rağmen on­ ların devleti daha fazla dayanamamış ve yavaş yavaş yıkıl­ maya yüz tutmuştur. Buna sebepte Sâm âni’ierin zayıf iradeli "Emirleri" bir yana, hanedan âilesinin dışında onları ayakta tutabilecek bir nüfusunun olmayışı idi. Hassa ordusu Türklerden oluştuğu gibi, bu ordunun dirayetli komutanları da Türktü. Devlet idâresinde etkili olan bir çok büyük Türk âileleri ve devlet adamları vardı. Ayrıca bu topraklarda ya­ şayan başta büyük şehirler olmak üzere yerli halkın büyük bir kısmı da Türklerden oluşuyordu. Bu bakımdan Sâm â­ ni'ler'in bu garip durumuna işaret eden Yezid b. el-Alevî bir şiirinde şöyle demiştir; "Ben  li Sâmâni g ök yüzüne benzetiyorum. Zira g ö k ­ ler nice direksiz durursa onlar dahi öyle dururlar"(59). Evet bu direksiz, desteksiz Sâmâni D evleti daha fazla dayanamamıştır. Zira zayıf iradeli Sâmâni Emirleri, Hassa ordusu komutanlarına fazla etkili olamamışladır. Neticede koca devlet süratle bir kargaşalık ortamına itilmiş bulunu­ yordu. Devleti bu durumdan ancak be sıralarda İç-A sya steplerinde güçlü bir devlet kuran K arahan lılar kurtarabilir­ lerdi. Nitekim kudretli Karahanlı hükümdarı Buğra Han H a­ run b. Musa, Buhara ulemasından aldığı bir davet özerine Aşağı Türkistan'a girmiş ve iç kargaşalıklar batağında çırpı­ 59 Müneccimbaşı, Safâifü'l-Ahbar, II, s. 247.


nıp duran Sâmâni'ler D evletine de son vermiştir (999)(60). Böylece el-Alevî'nin dediği gibi direksiz duran Sâmâni sa­ rayının yaldızlı kubbesi, onların üstüne çökmüş bulunuyor­ du. Sâmâni'ler yıkıldıktan sonra K arahan lılar bu bölgenin en güçlü Müslüman Türk D evleti durumuna gelmişlerdir. İşte İslâm dininin Asya bozkırlarında ve göçebe Türkler ara­ sında yayılması ve Türklerin milyonları aşan büyük kitleler hâlinde Müslüman olma şerefi hep bu K arahanlı Hanedan âilesi ve onların soyundan gelen dindar ve İslâm dinini bir iman coşkusu hâlinde yaşayan bu Türk hükümdarları nesli­ ne aittir. Bundan sonraki sayfalarda işte Türk ve İslâm tari­ hinin en büyük olayı olan Türklerin Müslümanlığı me­ selesinin "K arahanlılar Devri" üzerinde durulacakür.

60 Geniş bilgi için bkz. Hitti, P.K., Siyasi ve Kültürel İslâm Tarihi, İstanbul, 1980, III, s. 729, Sümer, F., Oğuzlar, Ankara, 1972, s. 64, Genç, R., Kaşgarlı Mahmuda Göre XI. Yüzyılda Türk Dünyası, Ankara, 1997, s. 23, Hzkowtz, Norman, The World o f İslam, London, 1976, p. 29.


Ü Ç Ü N C Ü BÖLÜM KARAHANLI TÜRK BOYLARININ M ÜSLÜM AN OLMASI


Doğu iklim i (Karahanlı Türklerinin y aşa­ dığı yerler) iklim ler arasında büyük adam ları ve âlim leri en çok olan, hayrın kaynağı, ilmin k a ­ rargâhı, İslâm 'ın m uhkem dayanağı ve en büyük kalesi sayılan bir iklimdir. Bu iklim in hükümda­ rı (Karahanlı H akanları) hüküm darların en bü­ yüğü, Ordusu; orduların en hayırlısıdır. Bu ik ­ limlerde oturanlar; kuvvetleri yüce, görüşleri; doğru, isim leri ulu, m allan ; bol, ayrıca a t ve p arlak zafere sahibi kimselerdir. Hz. Ömer'in de bildirdiği gibi; on lann elbiseleri demirden, yiye­ cekleri kurutulmuş etten, içkileri ise buzdandır. Bu arada Fakihler, hüküm darlar derecesinde saygı görür. Burada köle olan b aşk a yerlerde hükümdar olur".

el-Makdisi


KARAHANLI TÜRK BOYLARININ MÜSLÜMAN OLMASI Orta Asya Bozkırlarında Esen Yeni Hidâyet Fırtınası K arahanlılann Yeni M isyonu ve Tarihi Geçmişi: Sâmânîler devleti; zayıf iradeli bir kısım "Emirler" ve ardı arkası kesilmeyen iç karg aşalıklar ve hele hele askerî ve İdarî kadrolara hâkim olan Türklerin bu zayıf iradeli Sâmânî emirlerine artık itaat etmemeleri, diğer taraftan; tarihlerin kendilerinden K arahan lılar olarak bahsedeceği, yeni Müs­ lüman Türk boylarının Orta A sya da ayağa kalkmaları ve tarih devresine girmeleri sonucu yıkılıp gitmiş ve onların ye­ rini Karahanlı'lar olarak bilinen Türk b oy la n almıştır. Bun­ lar; kendilerinden sonra gelecek Müslüman Türk devletleri yâni; Selçuklu, Osmanlı gibi cihan imparatorluklarını kura­ cak olan Müslüman Türk boylarının ilk hidâyet öncüleri idi. Onların yeni bir imani coşku ile kurdukları bu yeni devlet; İslâm'ı kucaklama, onu aziz kılma, onu yeni yeni ik­ limlere götürme ve hele hele henüz Müslüman olmamış Türklere, Allah’ın hidâyetine giden yolu açmada Hz. Pey­ gam ber devri, yeni sahabe nesli ve M edine'de kurulan ilk "Peygamber Devleti"m hatırlatıyordu. Bunlar daha şim­ diden Hz. Peygamber'in "İlâhi R isâlet" misyonuna sahip çıkmış büyük Türk b oy la n idi. Türk İslâm Tarihine "Karahanlılar" adıyla geçecek ve Müslüman Türkün adını altın harflerle yazdıracak olan bu yeni ve iç Asya bozkırlarındaki "İlk Müslüman Türk D evle­ ti" sayesinde İslâm iyet; Türkler arasında yeni bir hidâyet


fırtınası ve bir İman kasırgası hâline gelecek ve Türkler artık yüzde yüzlere varan bir çoğunlukla Müslüman olacaklardır. Karahan'lılar devletine bu yüce şerefi kazandıran ise; onlardan daha ilk gençlik yıllarında bir İlâhi irâde doğrultu­ sunda Allahın hidâyetine ulaşan, daha sonrada bu hidâyet şerbetinden bütün kavminin nasip alması için ömrü boyunca cihâd meydanlarında at koşturan ve bunda Allahın yardımı ile muvaffak olan ilk Müslüman Karahanlı hükümdarı AbdüT-Kerim Satuk Buğra Han olmuştur. Satuk Buğra Han kimdir? Allahın hidâyetine nasıl mazhar olmuştur? Daha sonra bir kader eli ile kendisine sunulan bu imân âb-ı hayatını bü­ tün Türk milleti ile nasıl paylaşmıştır? Konumuzun esâsını teş­ kil eden bu önemli sorulara cevap vermeden önce burada, kısada olsa Karahan'hlarm tarihî geçmişleri ve daha sonra bir devre adını veren küçük Satuk'un nasıl Tarih devirlerine girdiği üzerinde durmamız herhalde daha yararlı olacakür. K arahanlı'lann Tarihi Geçmişi: Tarihe K arahanlılar adıyla geçen bu hanedan âilesinin geçmişi ve hangi Türk kabilesine mensup oldukları hâlâ münakaşa konusudur. Onların; genellikle K arluk veya yağ­ m a Türklerinden geldiklerini iddia edenler olduğu gibi, bazı yazarlarda, Uygurların bir kolu olduğunu beyan etmişlerdir. Fakat değerli Türk tarihçisi Z.V. Togan bu hususlarda çok kesin konuşmaktadır. O, K arahanlı'ların diğer Türk boyları gibi ayrı, müstakil bir hanedan sülâlesi olduğunu bildirmiş ve şöyle demiştir; "Kaşgar ve Aksu civarını kendilerine mer­ kez edinen bu sülâle hiç bir Türk aşiretine mensup olm ayıp eski Göktürk, Turgiş ve Tokuzoğuz kağanlarının mensup o l­ duğu A sen a"Hakanlıklar" neslinden gelm iştir"(1>. 1Togan, Z.V., Türkili Türkistan Tarihi, Ankara, 1947, s. 97.


Bununla beraber Sâmâni'lerin ilk devirlerinde yaşamış ve Buharadan başlayarak Çin’e kadar uzak doğu Asya ve Türk boyları arasında seyahat etmiş olan Ebû Dülef'in gezi notlarında bu kabilenin, Buğraç (deve aygın) adıyla anılan müstakil bir Türk kab ilesi olduğu zikredilmektedir. Ona gö­ re Peçenek ve Çiğitlerden sonra işte bu Buğraç denilen Türk kabilesi gelmektedir. Ebû Dülef konumuza esas olan görüş­ lerinde aynen şöyle demektedir; 0jJu.y l^ iîj OLiJl j*JâP dJJl*

Ctj*3 4ÜJ Âhsrjj ULj

j

tu**-

^ P

(Peçenek ve Çiğillerden) sonra Buğraç adıyla bilinen bir kabiley e geldik. Onlar sakalların ı tıraş eden, kara gür bıyıklı insanlardır. İyi silâh yapar ve kullanırlar. Askerleri kahramandır. Bunların ünlü büyük bir hükümdarı vardır. Bu k a b ile mensuplarının burunları düzgün ve gözleri geniştir"*2! Ebû Dülef; Buğraçlar arasında bir ay kaldığı gibi, gezi notlarında da onların örf âdet, anane ve dini yaşayışları hak­ kında çok kıymetli bilgiler vermektedir. Ne var ki Karahan'lûar hakkında araştırma yapan bir çok yazarların henüz Ebû Dülef'in gezi notlarını değerlendirmedikleri an­ laşılmaktadır*3! Buğraç'ların müstakil bir Türk kabilesi ola­ 2 el-Hamevî, IV , s. 442, Krş. İbn Fazlan Seyahatname, s. 85, el-Kazvîni, Asâru 7-Bilâd, Beyrut, 1960, s. 581. 3 Pritsak, O., Karahanlılar, tA. II, s. 251 vd., Genç, R., Karahanlı Devlet Teşkilatı, İstanbul, 1981, s. 38-39, Buğra, M. Emin, Şarkî Türkistan Tari­ hi, Ankara, 1987, s. 177.


rak kabul edilmesi bu konulardaki görüş ayrılıklarına da büyük bir açıklık getirecektir. Mâmâfih bu ilk Müslüman Türk hanedan âilesi tarihe, daha ziyâde "Karahanlılar" olarak geçmiştir. Karahan'lılar tabiri ise Doğu ve B atı Türkistan'da hüküm sürmüş olan bu ilk Müslüman Türk Hanedan âilesine (840-212) Avrupalı oriyantalistler tarafından verilmiş bir "unvandır" (4). Buna sebebte K arahanlılann "Kara" kelimesini "güçlii, kuvvetli" anlamında ve bir asalet ismi olarak kullanmış olmalarıdır. Bu hanedan âilesi için temel İslâmî kaynaklarda "İlek" veya "İlik" tabiri kullanıldığı gibi, ayrıca "el-H âkân iye" veya "elH âniye” tabirleri de kullanılmış ve onların destani Türk kah­ ramanlarından "Afrâsiyâb"ın asırlara uzanan soyundan gel­ dikleri bildirilmiştir®. Evet; M.E. Buğra'ya göre; "söz konu­ su K aşgâr hanlığı kendilerini eskiden K arahanlılardan m eş­ hur "Buka Hcm"ın evlâdı olduğunu id d ia ederler, bu itibarla kendilerini diğer Türk hanlarından her zam an üstün tutar­ lardı"(6). Gerçekte K arahanlı hanedanının ilk tarihe geçen bü­ yük hükümdarı Bilge Kül Kadir Han’dır. Bilge Kadir Han­ ’ın İç-Asya bozkırlarında yavaş, yavaş yükselen gücünün, 819’lu yıllardan itibaren Aşağı Türkistan'da hüküm süren Iran asıllı Müslüman Sâmân Oğullarını rahatsız ettiği gö­ rülmektedir. Nitekim bunlardan Nuh b. Esed 840 yılında, İçAsya’ya bir askeri harekât düzenlemiş ve İspîcâbı, bütün di­

4 Pritsak, O., İA. II, s. 251, Merçil, E., Müslüman Türk Devletleri Tarihi, İs­ tanbul, 1985, s. 19. 5 İbnü’l-Esir, XI, s. 81. 6 Buğra, M. Emin, a.g.e., s. 177.


renmelere rağmen Kül Bilge Kadir Han'ın elinden almaya muvaffak olmuştur. Onun ölümünden sonra tahta, eski bir Türk geleneği olan "Çifte H akanlık" sistemine göre iki oğlu vâris olmuş ve bunlardan Bazır Arslan Han; büyük "Hakan" sıfatı ile Balasağun ve civarında, diğer oğlu Oğulcak Kadir Han ise orta "Kağan" olarak Tarazda (Talaş) hanlıklarını ilân etmiş­ lerdir. İşte K arahanlılar adıyla İlk Müslüman Türk devletini kuracak ve Türkler arasında İslâmiyeti yaymak suretiyle is­ mi kıyamete kadar baki kalacak olan Satuk Tekin; bu Oğul­ cuk âilesindendi. Kadir Han'ın kız kardeşinin oğlu (yeğeni) idi<7>. Oğulcuk K adir Han ve Artuçta Yapılan ilk Cami: Gerçekte Oğulcuk Kadir Han döneminin, Orta Asya bozkırlarında İslâmiyetin yayılması bakımından bizim için çok önemli bir yeri vardır. Bunlardan, Birincisi; Onun, eski bir yenilginin intikam ını alm ak için Buhara Sâm ânî Emirliğine karşı tavır alm ası ve bu emirliğe m u halif olan Sâm ânî asilzadelerine kendi ülkesinde yer vermesi, İkincisi ise; Onun yeğeni olan küçük Satuk Tekin'in bir ilâhi irâde doğrultusunda bu Sâm ânî asilzadesinin telki­ ni ile Müslüman olm asıdır ki, bu netice itibarı ile Türkİslâm tarihinin en büyük ferdi ihtida olaylarından biridir. Evet, Sâmâni Emirlerinden İsmâil b. Ahmed’in (874907) saldırılarına uğrayan Oğulcuk Han bir taraftan asıl hanlık merkezini Kaşgara naklettiği gibi, diğer taraftan da Sâmâniler arasında baş gösteren kargaşalıklardan yararlana­ 7 Pritsak, O., İA., VI, s. 253, Genç, R „ a.g.e., s. 38.


rak onlar üzerine yeni yeni akmlara girişmiştir (904). Fakat; bunlardan bizim için en önemlisi onun; gayr-i memnun Sâ­ mâni asıl zadelerinin, kendi ülkesine gelip yerleşmelerine izin vermiş olmasıdır. Onun bu şekilde ülkesine girmeye müsâde ettiği kimselerden birisi de şüphesiz inadına zengin ve aym zamanda güçlü bir şahsiyet sahibi, üstelik hanedan ailesine mensup, dinine çok bağlı bir Müslüman olan Ebû Nasr es-Sâmânî idi. Gerçekte Ebû Nasr es-Sâmânî’nin, Buhara Sâmânî Emirliğini terketmesi ve bir bahane ile bütün servetini alarak İç-A syaya göç etmesi ve K arahanlt H ükümdarlarına sığın­ ması Türklerin büyük kafileler halinde Müslüman olmaları­ nın en önemli kilometre taşlarından birisi olmuştur. Zira bu asil inadına dini bütün, T,W. Arnold'un tabiri ile; "devlet idaresi hususundaki kabiliyetlerini tatb ik m evkiine k o y a ­ bilm esi için kendisine fa z la yüz verilmeyen k işi"(8) daha son­ ra herşeyi bırakmış, kendini Allah yoluna adamış ve gayr-i müslim Türkler arasında İslâmiyetin yayılması için ciddi bir faaliyet içinde olmuştur. Ebû Nasr es-Sâm âni bu cümleden olmak üzere varını yoğunu ortaya koyarak Türk yurtlarına hem de üç yüz kişi­ lik bir kervan (bunların çoğu, onun âilesi ve yakınları olma­ lıdır) düzenlemiş ve bu maksatla Oğulcuk Arslan Han'ın ülkesine gelmiştir(9). Kaynakların bu rivâyetlerinden, onun çok büyük serveti, başta âile fertleri ve yakınları olmak üze­ re, Buhara'dan göze batmadan çıkabilmek için böyle bir ker­ van düzenlediği anlaşılmaktadır. Ne ilginçtir ki Ebû Nasr; s Amold, T .W., Ibid., p. 218. 9 Kitapçı, Z., tik Müslüman Türk Hükümdar ve H akanları, Konya, 2004, s. 313.


bu dini bütün Müslüman ticâretten kazandığı bütün bu ser­ vetini çevre halkı ve bozkırlarda yaşayan Türkler arasmda İslâm dininin yayılmasına sarf edecekti. Oğulcuk Han; Sâtnânî Emirlerine olan köklü kızgın­ lığı dolaysıyla Ebû Nasr adındaki bu Sâm ânî asilzadesini büyük bir memnuniyetle karşılamış o ve yakın adamlarının Artuç şehrine yerleşmelerine müsâde etmiş ve hatta daha da ileri giderek ona can güvenliği "Eman" vermiştir. Bu bakım­ dan Ebu Nasr; Oğulcuk Hanla olan münâsebetlerini her zaman canlı ve yüksek tutmak için ayrı bir özen göstermiş ve ona her vesile ile kıymetli hediyeler, top top ipek kumaş­ lar, halılar ve çeşit çeşit şekerlemeler, leziz tatlılar takdim et­ mekten bir an bile geri kalmamış ve her zaman onun gönlü­ nü almaya çalışmıştır. Diğer taratan Ebû Nasr bu dindar Allah adamı, başta Artuç olmak üzere civar kasaba ve köylerde yaşayan Türkler arasında İslâmiyetin yayılması için hummalı bir faaliyete gi­ rişmiş ve onun bu ciddi, samimî, hasbî telkinleri ile bir çok kimse Müslüman olmuştur. Onların dini vecibelerini yerine getirebilmeleri için Artuç'ta herkese açık, ve Müslümanların korkmadan, çekinmeden ibaret edebilecekleri bir " cam iye” ihtiyaçları vardı. Ebû Nasr, Karahanlı hükümdarı ile ara­ larındaki özel dostluk ilişkilerinden yararlanarak bu mesele­ yi de çok ilginç bir yöntemle halletmiştir. Şöyle ki; "Bu aklı başındaki Samanı asilzadesi bir defasında yanına çok güzel, kıymetli hediyeler ve birbirinden lezzetli tatlılarla birlik­ te bu putperest Oğulcuk Hanın karşısına çıkmış ve çok yumuşak bir dille ondan kendisine bir öküz derisinin kaplıyacağı kadar bir "yer" bir toprak parçasının verilmesini istemiştir. O, buraya “Al­ lah'a ibadet için bir mescit yapmak istiyordu". Nasr, kendisine bu


müsâde verildikten sonra iyi, besili bir öküz almış, onu kurban et­ miş, ayrıca derisinden çok ince bir sırım yapmış ve daha sonrada bu sırımın kapladığı genişçe bir alan üzerine Artuç'ta çok büyük bir cam i yapmıştır ki; (onun bu ince zekâ ve dehasına kâfir Oğul­ cuk han bile şaşırıp kalmıştıfw\ İşte Artuç ve çevresinde Ebû Nasr ve arkadaşlarının sonsuz faaliyet ve gayretleri sonucu bu erken devirlerde güçlü bir İslâm merkezi olmuştur. Ne ilginctirki; daha sonra Satuk Tekinde, Artuçta yapılan bu ilk mukaddes İslâm ma­ bedine gelecek ve onun İlâhi havası ve manevi kucağında, kendi neslinden olan bir çok Türk gibi o da Ebû Nasr'm sı­ cak telkini ile Müslüman olacakür. Satuk Buğra Han'ın Bir İlâ h î H itaba M ahzar Olması: Fakat bizim için bu olaylar dünyasında asıl önemli olanı, bu Karahanlı asilzadelerinden biri ve Kul Bilge Kadir Han'ın torunu olan küçük Satuk Tekin'in(11), Allahın hidâ­ yetine mazhar olması, İslâm dini'ni bir gönül coşkusu ha­ linde kabul etmesi, bundan da öte çevresine topladığı bir avuç Türk cengâveri ve mücahid gazileri ile kâfir amcalarına ve hele hele Uğulcuk Han’a karşı çok çetin yeni dini bir mü­ cadeleye girişmiş olmasıdır. Neticede Satuk Tekin bu yeni küfür-iman mücadele­ sinde başarılı olmuş ve Asya bozkırlarında K arahanlılar adıyla ilk Müslüman, "Türk D evleti "ni kurmuştur. Artık bundan sonra Karahanlılar tahtına, o ve onun soyundan ge­ len Müslüman " G azi Hanlar" oturacak ve İslâm tarihindeki şerefli yerlerini de almış olacaklardı. Şimdi karşımıza çok

10 el-Karşi, Cemâl, Mülakat es-Sürah, St. Petersburg, s. 131. 11 Türk Ansiklopedisi, X X I, s. 289.


önemli bir soru çıkmaktadır; O da, çok basit gibi görünen bu olayların nasıl olupta, Türk ve İslâm tarihin akışını değişti­ recek kadar önemli bir keyfiyet kazanmış olmasıdır? Şimdi geliniz! Tarihin derinliklerine gidelim ve olaylann arkasına gizlenmiş tarihî hakikatları bulmaya çalışalım. Gerçekte küçük Satuk Tekin'in bir İlâhî irâde ile Müs­ lüman olması, Türk tarihinin olduğu kadar bize göre İslâm tarihi, belki dünya tarihinin en önemli olaylarından biri ve bir dönüm noktasıdır. Zira Müslüman Türkler; bu hayırlı ge­ lişmeler sonucu artık birçok yönlerden çökme ve yıkılma alametleri göstermeye başlayan İslâm dünyasına yeni, genç, dinamik bir güç ve bir ümid olarak girmeye ha­ zırlanıyorlardı. Bu bir m anada; Orta Asya'nın bu defa "İslâmi kimliği" ile yeniden ayağa kalkm ası idi. Öyle ya Orta A sya bu defa bu topraklardan “Müslüman Türk" ola ra k ayağa ka lk a ca k ve geçm işte olduğu gibi yine batıya doğru yürüyecekti. Müs­ lüman Türk'ün K arahanlılarla ve K aşgar eteklerinden başlıyan bu yürüyüşü kısa fa sıla la r la tam dört asır devam edecek, Selçuklularla; Islâm 'ın taht ve baht şehri olan Bağdad'a ve OsmanlIlarla ise; Anadolu'ya gelecekti. Osmanlılar,yeni bir ham le bu ilahi yürüyüşlerine devam edecek İs­ tanbul surlarından geçerek Viyana önlerine gelecek ve burada son bulacaktı. Bu Müslüman Türk m illetinin alnına iri harf­ lerle yazılm ış bir kader yazısı idi. Bir ilahi vahye m ahzar olan bu ilahi yürüyüş Hz. Peygamber'in hadisleri ile de teyid edilm iş ve bu yürüyüşün önderleri M uhamed Ümmeti­ ne "Rûkatü'TIslâm-İslâm'ın YüzakT'kimseler olarak müjdelenmişlerdir.


Bu bakımdan Satuk Tekin'in Müslüman olması, sıra­ dan küçük bir olay değil bundan da öte bir "destan"dır. Bu destan Türk milletinin maşeri vicdanına mal oluş ve onun yaratıcı dehası ile kendi adiyle anılan bir "Tezkere” hâline gelmiş ve Türk m illeti onun bu şekilde ve bütün tazeliği ve sıcaklığı ile kıyamete kadar yaşayıp gitmesini istemiştir. Evet "Satuk Buğra Han Tezkeresi" olarak daha sonra yazıya geçen bu destanî olay, bizim İlk M üslüman Türk Hü­ küm dar ve H akanları adındaki eserimizde son olarak bir ke­ re daha üzerinde durulmuş ve kendi iman üslubu içinde bü­ tün yönleri ile değerlendirilmiş ve okuyucuların istifâdesine sunulmuştur0 2). Bu bakımdan Türk maşeri vicdan ve müşte­ rek dehasının kolektif bir eseri olan bu destanı burada bir kere daha zikretmek konuyu ancak dağıtmak olur. Ne var ki Küçük Satuk'un hidâyete ulaşürma görevi bir yüce "Peygamber" tarafından, belki bir İlâhî irâde icâbı Sâmâni'lerden Ebû Nasr adında dindar bir gönül adamına verilmişti. Ebû Nasr, hükümdar olmaktan ziyâde kendini ti­ cârete vermişti. Bundan maksadı hem bu vesile ile gezip dolaşüğı yerlerde insanları hakka çağırmak, hem de kazandığı bütün servetini Allah yolunda sarfetmekti. Gel görki bu zat bir gece rüyasında Hz. Peygam beri görmüş ve ondan kesin olarak şu emri almıştır; "Kalk hemen Türkistan'ın yolunu tut. Orada Satuk Tekin hidâyete u laşm ak için senin delâletin i bekliyor!” Diğer taraftan Satuk'un ferdi hayatında da çok ilginç olaylar cereyan etmiştir. Zira, Ebû Nasr'ı Türkistan'a gönde­ ren o İlâhî irâde, bu defa Satuk için tecelli etmiş ve bu genç Karahanlı Prensi bir gece ipek tüller arasında rahat yatağın­ 12 Kitapçı, Z., a.g.e., s. 311 vd.


da uyumaya çalışırken rüya ile gerçek arasında İlâhi bir ses duymuştur. Temel İslâmî kaynaklardan İbnü'l-Esir'in bil­ dirdiğine göre; l» •LS’"jsib Jlİâ s-U—Jl Jâtj

<uli» (J

J j> 5

OlS*

(j tfi'j 4»'

Ujjl j

"O bir gece şöyle bir rüya gördü. Sanki bir adam gökten inmiş, sonra da ona güzel bir Türkçe ile hitap ederek; "-Müslüman ol! Dünya ve âhiret mutluluğa ulaş kur­ tul!" demiştir. Böylece o, rüyasında Müslüman oldu, sabah olunca da Müslüman olduğunu a ç ık la d ı" (13). Neticede Satuk Tekin; bu dindar, âbid, zâhid, Allah ve Rasûlünden başka kalbinde ve gönlünde hiç bir şey olmıyan Sâm ânî asilzadesi, Hayır! ermiş " Tanrı kulu" ile karşı karşıya gelmiş ve sonunda onun telkin ve delaletiyle Müslüman olmuştur(14). Bir kısım kaynaklarda onun (h. 320/932 veya 940) da Müslüman öldüğü bildirilmektedir!15). Halbuki bu sâdece Satuk Tekin'in Müslüman olması demek değildi. Bu; aynı zamanda Türk milletinin müsîüman olması ve bu yüce manevi görevin Satuk Tekin e verilmesi, Türk milletinin yeni iman davasına hazırlanması, Allanın ipine sımsıkı sarılması ve Hz. Peygam berin Ebedi Risâletine "Vâris" olması idi. Bu bir manada zaman denizinde ve ebe­ 13 lbnü'1-Esir, X I, s. 82. 14 el-Karşi, Mülâkaât es-Sürah, s. 130, vd. Gerenard, M.F., La Legend de Satuk Buğra Han, Journal Asiatİge, Paris, 1900, X V , Turan, O., Satuk Buğra Han Destanı, Ülkü Dergisi, sy. 74, 79, 80, 82, 88, Arnold, T.W., Ibid, p. 218, Banarlı, N.S., Türk Edebiyatı Tarihi, İstanbul, 1971,1, s. 266, Turan, O., Selçuklular ve İslâmiyet, İstanbul, 1971, s. 147-187. 15 Buğra, M. Emin, A.g.e., s. 180.


diyetlere doğru yüzüp gitmekte olan "M uham med Ümmeti" ve "İslâm Gemisi"nin "Kaptanlığı" o yüce makama Türk milletinin getirilmesi ve Müslüman Türklere, İslâm dünyası liderliği ve Orta Doğu hâkimiyetine giden yolun artık açıl­ ması idi0 . Satuk Buğra Han ve Yeni İm an M ü câ d elesi:, Satuk Tekin gizlice Müslüman olduğu zaman henüz 25 yaşlarında idi. O, bu arada imam yaşayışına esas olacak bilgileri almış İslâm dinini öğrenmiş, gönlü ve kalbi A llah aşkı, Peygam ber sevgisi ve Kuran'm İlâhi nuru İle dolu bir Müslüman olmuştu. Artık onun karşısında bundan sonra kimse duramazdı. O, bir nazar etmeye görsün, söylediği ke­ limeler, bir İlâhî feyz ve bir nur hâlinde insanların kalbine gönlüne doluyor ve onların hepsi Müslüman oluyordu. Evet Satuk bu İlâhi irâdeye mazhar olmanın verdiği manevî zevk ve iman neşesi ile yakın çevresine yönelmiş ve en iyi ata binen, en iyi kılmç kullanan, en cesur, en mert 50 arkadaşı onun dinine girmiş ve parlak kılınçlarını bu dinin yüceliğine adamışlardı. Bunların her biri, bir Hz. H am za ve bir Hz. Ömer ve bir Hz. A li gibi dini celâdet, şehamet ve gayret sahibi bir kahramandı. Bundan sonra O; Hz. Peygamberin, azgın, zorba, put­ perest M ekke küfür aristokrasisinin karşısına dikildiği gibi, oda amcası kâfir Kül Bilge Oğulcuk Han ve K arahanlı aris­ tokratlarının karşısına dikilmeye hazırlanıyordu. Hadd-i za­ tında onun bu mücâdelesi Hz. Adem'le başlayan ve Hz. P ey­ gam ber de dahil kıyamete kadar devam edip gidecek olan iman-küfür, delâlet-hidâyet, karanlık-aydınlığın devam Satuk Tekin’in gördüğü bu ulu rüyanın bir benzerini de daha sonra belki aynı yaşlarda "Osman Gazi" görecektir Z.K.


edegelen bir " P e y g a m b e r l e r m ü c â d e l e s i " idi. Bu mücâdelede Satuk Tekin'in bir tek örneği vardı. O da risâleti kıyamete kadar herkesi ve her kavmi kucaklayan "Ol Şah-ı Rasûl, Hz. Peygamber idi. Satuk Tekin'in ilk hamlede yakın çevresindeki 50 cengâver Türk'ün Müslüman olduğunu söylemiştik. Zaten Hz. Peygamberin de bu ilk hamle yıllarında çevresinde 40 kişi bulunuyordu. Onlar otuz dokzu kişi idiler, kırkıncısı yalın kılınç yola çıkan ve Hz. Peygamberin karşısın dikilmek is­ teyen Hz Ömer olmuştu. Bu yeni İslâm cematinin, Kaşgarda ve hele hele İslâm dinine karşı çok sert bir tavır takman put­ perest amcası Kül Bilge Oğulcuk Hanın yakın çevresinde daha fazla kalmaları mümkün değildi. Neticede o, hem kendisi ve hem de bu yeni iman neşe­ sini taümş cengâver silâh arkadaşlarına bir çıkış yolu aramış ve en sonunda çok emin bir yere "hicret etmeye", yeni bir yurt ve yeni bir mekân tutmaya karar vermişlerdir. Burası Sevr dağının sakin, kuytu köşesinden daha muhkem olan Tabğac K a lesi idi. Evet bir ava çıkıyormuş gibi, bütün hazır­ lıklarını tamamlayan bu elli Türk cengâveri, yalın kılınç, boz yeleli atlar üzerinde, o çevrenin en sağlam kalelerinden biri olan T abğaç kalesine hücum etmişler ve burasını ele geçir­ mişlerdir*16). Evet Hz. P e y g a m b e r i n karşısında nasıl ki putperest M ekke aristok rasisi varsa, onun karşısında ise şimdi, put perest amcası ve hanlık merkezi K aşgar bulunuyordu. Bu bakımdan yeni iman erlerinin asıl hedefi K aşgar şehri idi. Fakat bundan önce Kaşgar'a giden yolda önemli stratejik bir yer olan A tb a şı kalesinin ele geçirilmesi gerekiyordu. Bunun


için kendi yakın çevresinden ancak 300 iman eri çıkmış ve Fergâneli gazilerle beraber bu cihad erlerinin sayısı 1.000 ki­ şiyi bulmuştur. Bunlar yeni bir cihâd aşkıyla A tbaşı kalesine yürümüşler ve burayı fazla bir direnme görmeden ele geçirmişlerdir(17). Yeni Müslüman güçlerin Atbaşı kalesini ele geçirmesi ve hükümranlık sınırlarım, bu şekilde genişletme­ si, şüphesiz K aşgar veya Kül Bilge Oğulcuk Han için tehli­ ke çanlarının çalması idi. Yaşlı K arahanlı H anının bu yeni, taze iman gücü karşısında yapabileceği fazla birşey kalma­ mıştı. Satuk Tekin ve arkadaşları, bundan sonra kendilerine yeni bir çeki düzen vermişler ve K aşgar feth in e hazırlanıyor­ lardı. Yeni cihad bayrağmın altına ancak 3.000 kişi toplana­ bilmişti. Bu üçbin kılınç eri, Satuk Tekin'in komutasında, Hz. Peygamberin M ekke'ye hücum ettiği gibi onlarda Kaşgar'a yürüyecekler ve burasını kesinlikle ele geçirecek­ lerdi. Mâmâfih Satuk Tekin, K aşgar’ın çok fazla bir şekilde kan dökülmeden ele geçirilmesini istiyordu. Genç Türk prensi bunun için inceden inceye düşünmüş ve çok esaslı askeri planlar yapmıştır. Buna göre o; kılınç arkadaşlarını 20-30 kişilik gruplara ayırdı, bunların her birinin şehirde baskın yapacakları askeri kışla, önemli yer ve şahıslar bir bir tesbit edildi. Satuk Tekin'in kendisi ise bizzat saraya baskın yapacak, amcası Oğulcuk Han ve yakın çevresini etkisiz hâ­ le getirecekti.


Kaşgar Burcuna Dikilen İlk T ev h id Sancağı: Satuk Tekin ve kılmç erleri sivil kıyafetlerle K aşgar şehrine gelmiş ve belli yerleri dikkat çekmeden gözetlemeye başlamışlardı. Hiç kimsenin, yarınların ne getireceğinden haberleri yoktu. Baskın için kararlaştırılan gün gelince bu kılmç erleri ve İslâmın yeni şehid adayları, derhal harekete geçmişler ve kendilerine gösterilen hedefleri bir bir ele ge­ çirmişlerdir. Satuk Tekin'e gelince; o kırk kadar gözü pek arkadaşı ile amcası Oğulcuk Han'ın, bir gece vakti sarayına dalmış ve onu orada kıs kıvrak esir almıştır(18). Mâmâfih "Tezkerede" bu büyük zafer şu cümlelerle noktalanmaktadır; "Kâfir (Oğulcuk) ordusu perişan oldu. Kelim e-i şehâdet üstün geldi. Kuluna yardım edip vaadin i yerine geti­ ren A llah'a ham d olsun!"^9). Görüldüğü gibi, Hz. Peygamber ilk nübüvvet yılla­ rında, nasıl ki kendi kavmi olan müşrik, putperest A raplarla bir Hak din uğruna bir iman hakimiyeti için mücadele etmiş, onlara karşı ata binmiş kılmç kullanmış, harbetmiş ve en azı­ lıların boynunu vurdurmuşsa; Satuk Tekin'de aynı şeyleri yapmış "Kâfir Türkler"e karşı Allah yolunda parlak kılınanı sıyırmaktan bir an bile geri kalmamıştır. Artık Kaşgar, Bedir harbinin şanlı arslanlarmı andıran yeni Müslüman Türk kılınç erleri sayesinde Satuk Tekin ve arkadaşlarının eline geçmiş oluyordu. Zaten K aşgar halkının çoğu, daha önceki zamanlarda çoktan Müslüman olmuşlar­ dı. Şehrin Satuk Tekin ve onun cihad arkadaşları tarafından ele geçirilmesi K aşgar Müslümanları için çok büyük bir se­ vinç kaynağı ve bir zafer coşkusu olmuştur. Bu benzetmek 18 el-Karşi, s. 132, Krş. Kitapçı, Z., a.g.e., s. 328. 19 el-Karşi, s. 132, Krş. Kitapçı, Z., a.g.e., s. 329.


gerekirse, Hz. Peygamberin M ekke'yi fethetmesi gibi bir şeydi. Satuk Tekin’in şehri bu şekilde ele geçirmesinden sonra İslâm dini'ne yeni yeni bir çok iltihaklar olmuş ve K aşgar bir kaç gün içinde koca, parlak bir İslâm şehri haline gelmiş ve yeni "Karahanlı İslâm Devleti"nin; Hz. Peygam­ ber'in Medinede kurduğu şehir devletini andıran şerefli bir "başkenti" olmuştur. Bu Satuk Tekin kadar, M ücâhid G azi­ ler için de, emsali az görülen bir yiğitlik ve kahramanlık ör­ neği idi. Bu bakımdan Satuk Tekin; Kaşgar'm ele geçirilme­ sinde gösterdiği büyük kahramanlıklar, üstelik zaten yiğit yapılı, yiğit karakterli "Han" yaratılışlı bir kimse olduğu için eski Türk geleneğine göre "Buğra Han" unvanını almış ve Karahanlı tahtına oturmuştur*20). Müslüman âlimler daha sonra Satuk Buğra Han’a bir Müslüman ismi taşıması için "Abdülkerim" adını verecekler ve bundan böyle O; Türk İs­ lâm tarihine "Abdu’l-Kerim Satuk Buğra Han" gibi uzun bir isimle geçecektir*21). Orta A sya B ozkırlarına Doğan Yeni H idayet Güneşi: Yukardan buraya kadar yaptığımız bütün bu açıkla­ malar, Buğra Han’ın, Türk m illetini Allanın hidâyetine ulaş­ tırma ve onları İslâm dininin ululuğuna kazandırmak için özel bir nasip verildiği ve Cenab-ı H ak tarafından seçilip gönderildiğini ortaya koymaktadır. Daha sonra cereyan eden ibret dolu olaylar ve İslâm dininin Türkler arasında ya­ yılması ve milli bir din haline gelmesi yolundaki onun külli

20 Kitapçı, Z „ a.g.e., s. 329. 21 Pritsak, O., İA. II, s. 225.


hizmetleri bizim bu görüşümüzü bütünüyle doğrulamakta­ dır. Çünkü Hz. Peygamberin gerek hayatı ve gerekse ve­ fatını takib eden yıllarda binler, on binlerce kişinin Müslü­ man olması ve Müslüman olanların sayılarının yüzbinlerle ifâde edildiği gibi, bu Buğra Han içinde böyle olmuştur. Buğra Han da Allanın hidâyetine ulaştıktan sonra, tıpkı Hz. Peygamberin hayatında olduğu gibi, bu büyük Türk Hanı­ nın himmet, gayret, sonsuz gaza ve cihad aşkı ile Türkler, Is­ lâm dinine akın akın koşmaya başlamışlardır. Onun Müslü­ manlığı; Türkistan ve Turan yurdunda dağlara taşlara, ova­ lara, yaylalara, kırlara, bayırlara sanki bahar müjdesi ve İlâhi rahmet yağmurlarını götüren bir deli rüzgâr bir, İlâhi fırtına olmuştu. Şimdi İç-Asya bozkırlarında yeni yeni esmeye başla­ yan bu deli rüzgârlar, dört bir tarafta yaşayan Türk boyları­ na, yaylaklara, kışlaklara, artık İslâm hidâyetini götürüyor­ du. Bu bir İlâhî fırtın a idi. Gönüllere, kalblere bir iman ha­ kimiyetine giden yolda, Allah'ın yüce ismini, onun İlâhi me­ sajını ulaştırıyordu. Nerede ise; "O nuru gönder İlâhi asırlar oldu yeter Bunaldı m illetin a fa k i bir sabah ister!" diyerek ferya­ dını göklere ulaştırmaya çalışan şair, bu şiirini, sanki o gün­ ler için söylemiştir. Artık bundan sonra İslâm dini, Türkler arasında kollektif bir hidâyet rüzgarı ve milli bir iman coşkusu ola­ caktı. Buna kimsenin dayanması, direnmesi, karşı koyması mümkün değildi. Binler, on binler, yüz binler "H ayır"! mil­ yonlarca B ozkır Türk'ü bu hidâyetten nasibini alacak ve bir ilâhı pınara koşarcasına Müslüman olacaklardı. Bilindiği gibi


Kuran-ı Kerim de iman hakimiyeti kurmak için çırpınıp du­ ran Hz. Peygamber'e bir ilahi müjde verilmiş ve şöyle buyrulmuştu; ıji^ <3

*'#1

'i!" jîî

"Allah'ın yardım ı (sana) geldiği ve zafere ulaştığında, sende görürsün ki, insanlar bölü k bölü k Allah'ın dinine k o ­ şarlar!" ^ . Ne ilginçtir ki aradan asırlar geçtikten sonra bu ayet, bu defa, bu yağız çehreli yiğit yapılı, tunç yüzlü bozkır Türk­ ler i için Abdülkerim Satuk Buğra Han'ın şahsmda yeniden nazil oluyordu. Bu ilahi hitabın yeni muhatabı bu defa Hz. Peygamberin risaletine bütün varlığı ile sahip çıkan Ab­ dülkerim Satuk Buğra Han idi. Bu bakımdan hiç çekinmeden diyebiliriz ki: Eğer Cenab-ı H ak son Peygamber Hz. M ühammed (s.a.s,)’den sonra, insanlığa yeni bir Peygam ber göndermeyi murad etmiş olsaydı, bu her halde İslâmî gölgesi Orta Asya bozkırlarına bir hidayet bu­ lutu gibi düşen bu ulu "Türk” Satuk Buğra H an olurdu. Çünkü onun kadar ömrünü at üstünde, gaza ve cihad meydanların­ da geçirmiş ve bu sayede binler, on binler hatta yüzbinlerce kişinin Müslüman olmasına vesile olmuş bir iman ve İslâm mücahidi henüz gelmemiştir. Evet; Buğra Han, yeni Muhammedi K ara Hanlı Devle­ tin in temelini atüktan sonra, Müslüman Sâmâni'lere karşı daha dostane bir politika takip etmiş ve gerektiğinde onlara askeri yardımda bulunmaktadm bile çekinmemiştir. Halbuki

22 Kuratı-ı Kerim, Nasr: 1.2.


o zamana kadar bu iki rakib hanedanın arası çok açık ve münâsebetleri oldukça düşmanca idi. Bilindiği gibi Sâm ânî Emirlerinden İsmail b. Ahmed doğu K arahanlilann asıl merkezi olan Talaş'ahücum etmiş ve Tunkeş H an ’m Hatunu ile 15.000 askerini esir almıştı. Bu bakımdan Oğulcuk Kadir Han devlet merkezini Kaşgar'a nakletmiş ve bundan da öte Sâmâni'ler ülkesine bir çok akın ve yağmalarda bulunmuş­ tur*23*. Buğra Han, amcası Oğulcuk H an’ın aksine Sâmâni'lerle dostane münasebetlerini geliştirmek istemiştir. Bi­ lindiği gibi, Leylâ b. en Numan ed-Deylemî, Nasr b. Ahmed'e karşı baş kaldırınca, bu Sâmâni Emîri, Buğra Han­ dan yardım istemek zorunda kalmıştı (308/920). O zaman henüz gayr-i müslim aynı zamanda Yağma ve Çiğil Türkle­ rinin beyi olan Buğra Han, hemen bu güzel fırsatı de­ ğerlendirmiş, Sâm ânîlerle ittifak ederek 921 yılında Hora­ sandaki söz konusu İran'lı isyancılara karşı Öldürücü bir darbe indirmiş*24* ve Müslüman Sâmânîlerin iktidarını daha da güçlendirmiştir. Buğra Han; SâmâniTere bu sıkışık anlarında yardım etmekle öyle tahmin ediyoruz ki kendi varlığını onlara kabul ve vurucu gücünü onlara göstermek istemiş ve bunda başa­ rılı da olmuştur. Zira; K arahanlılar, henüz Müslüman ol­ madan önce bu iki rakip âilenin birbirlerinin azılı bir düş­ manı oldukları ve bu yüzden aralarında bir çok harbler çıküğı göz önüne getirilirse bu yeni durumun gerek İslâmiyet gerek Buğra Han lehine ne kadar değiştiği kendiliğinden or­ taya çıkmaktadır. 23 Pritsak, O., İA. VI, s. 253. 24 İbnü'l-Esir, V III, s. 125,132.


Gerçekte Buğra Han, asıl mücâdelesini kâ fir Türklere karşı yapmış ve çevrede bulunan Türk kabilelerini, her halü­ kârda İslâm dinine kazandırmak için bir ömür boyu kıyasıya bir mücâdeleye girişmiştir. Bu cümleden olmak üzere çevre­ sinde bulunan mücâhid gazilerle Yarkend, Üş, B alasagon, hatta Barsağan (Işık Gölü civarı) şehirlerine bir çok gaza ve cihad seferleri yapmış ve onları İslâm dinini kabule çağır­ mıştır (942) O; K arluklar arasında da İslâm dininin yayılma­ sı için ayrı bir özen göstermiş ve bunda büyük ölçüde başarı­ lı olmuştur*25*. Buğra Han; K âfir Türkler K arşısında Allan'ın K ılın a: Mâmâfih Müslüman Türklerin gayr-i müslim soydaş­ ları ile giriştikleri bu dinî cihad ve gaza harbleri, Müslüman toplumun kollektif duygularını o kadar coşturmuş ve o ka­ dar dalgalandırmıştırki onların bu güzel duyguları bir şiir coşkusu hâlinde ifâde edilmiştir. Kaşgarlı Mahmud, daha o zaman halkın maşeri dehasında yer alan bu şiirlerden önem­ li bir kısmını meşhur eseri olan Divanü'I-Luğat et-Türk admdaki kitabında bir çok vesilelerle zikretmektedir. K âfir Türkler’e karşı girişilen gazaları dile getiren bu şiirler, aynı zamanda Türklerin Allah yolunda cihad etmek için nasıl bir hâlet-i ruhiye içinde bulunduklarını da, açık açık göstermek­ tedir. K aşgari’nin büyük bir ihtimamla kaydettiği bu şiirle­ rin birinde, onların sergilediği bu ruh ve iman yüceliği şu şekilde İfade edilmektedir; "Kudrıık katığ tüğdiimüz, Atların kuyruğunu dûğdükya, Tenğriğ ökiiş öğdütniiz, Tanrıyı çok çok övdük ya, Kemşip atığ tagdımız, Tekbir alıp atları saldık ya, Aldap yana kaçltm ız"<26> Daha sonra kaçtık ya. 2!> Buğra, M. Emin, a.g.e., s. 182.

16 Kaşgari, Divanü’I-Luğat et-Türk, I, s. 472.


Diğer taraftan Hoten, Kuça şehirleri ve buralarda ya­ şayan Uygurlar çok geçmeden Buğra Han'a baş kaldırmış­ lardı. Kuzeyde yaşayan Uğrak, Yağma ve Tuhsî kabileleri de aynı zamanda isyan etmiş bulunuyorlardı. Satuk Buğra Han hiç çekinmemiş, gönüllü gaza ve cihad erleri ile bu kâfir Türkler üzerine yürümüştür. Onun bir biri arkasından yap­ tığı gaza ve cihadlar sayesinde İslâm dini, bu Türk kabileleri arasında çok başarılı bir şekilde yayılmaya başlamış ve on binlerce kişi Müslüman olmuştur. Mâmâfih yine Kaşgarî'nin çok büyük bir şans eseri kaydettiği bu şiirlerin birinde, henüz iman zevkini yeni tat­ mış olan bu akıncı ruhunun yeni Müslüman temsilcileri, "Kâfir Türkler"e karşı giriştikleri kollektif cihad ruhunu şu şekilde dile getirmektedir; "Tegre alıp egrelim, Gelin düşmanı çevirelim, Attan düşüp yigrelim, Attan inip gerilelim, Arslanlayt kökrelim , Arslan olup kükreyelim, Küci anın kevilsün"(27). Düşman gücü mahvolsun. Daha sonra Buğra Han, Müslüman gazilerden oluşan bu yeni cihâd ordusu ile Hoten üzerine yürümüş ve şehri kuşatmıştır. Hoteni çok daha kolay bir şekilde ele geçiren Buğra Han, yerli Türk halkını İslâm dinini kabule çağırmış ve onlardan bir çoğu Müslüman olmuştur. Bundan sonra Kuça şehrine yürümüş ve orasını ele geçirmiştir. Kuça hal­ kının çok büyük bir kısmı Müslüman olmuşlarsa da, onlar­ dan bir çoğu da eski Buda dininde kalmaya devam etmişler­ dir^8).

27 Kaşgari, II, s. 13. 28 Buğra, M. Emin, a.g.e., s. 183.


Buğra Han Uygarlar Karşısında: Fakat onun asıl hedefi Uygurlar'dı. Uygurlar; Müslü­ man Araplar bu bölgeye henüz ayak basmadan çok daha önce M ani dinini kabul etmişler ve bunu bir kültür, medeni­ yet bir yaşayış tarzı haline getirmişlerdi. Koyu bir Manihaist olan Uygur Hanı; Aşağı Türkistan ve Iç-Asyanın büyük şe­ hirlerinde yaşayan Manihaistlerin büyük ölçüde koruyucu­ luğunu yaptığı gibi(29), İç-Asyaya doğru, İslâmiyetin yayıl­ ması yolunda çok büyük bir engel teşkil ediyordu. Bu bakımdan G azi M ücâhid iyi bir hazırlık yaptıktan sonra K araşehir ve İli yoluyla, hem de iki taraftan, bu koyu bir m anihaist olan Uygur Hanı üzerine yürümüştür. Uygur­ larla, Satuk Buğra Han'ın kılınç erleri arasında çok çetin ve kanlı harpler olmuş ve "Zafer"i yine Buğra Han ve onun mücâhid gâzileri, yani İslâm'ı kazanmıştı. Böylece İslâm di­ ni; bu M anihaistler yurdunda çok büyük bir üstünlük sağ­ lamış ve Uygurların kendi hür iradeleri ile Allah'ın hidaye­ tini tercih etme yolu açılmıştır*30*. Allah yolunda giriştiği bu gaza ve cihâd seferleri ile her zaman kendini bir kere daha genç ve dinç hisseden Buğ­ ra Han, ilerlemiş yaşma rağmen İslâm dininin, Türk yurtla­ rında aziz olması için başlattığı seferlerine aralıksız devam etmiştir. G azi Hükümdar bu defa yeni cihâd seferini kuzey istikâmetine kaydırmış, yani Yağma, Tuhsi, Uğrak ve bu arada B asm il kabileleri üzerine yürümüştür. Buğra Han bu seferinde çok başarılı olmuş ve bu kabileleri İslâmm yüksek izzeti karşısında baş eğdirmiş ve bir çok kimse Müslüman 29 İbn Nedim, el-Fihrist, nşr. R. Teceddüd, Tahran, 1971, s. 401. 30 Uygur İslâm destanı hakkında geniş bilgi için bkz. Kitapçı, Z., Doğu Tür­ kistan ve Uygur Türkleri Arasında İslâmiyet, Konya, 2004.


olmuştur. Nitekim U ğraklarla yapılan bu çetin savaşları tas­ vir eden bir şiirde şöyle denilmektedir; "Ağdı kızıl bayrak, Yükseldi al bayrak, Toğdı kara toprak, Göklere ağdı kara toprak, Yiikşü gelip Oğrak, Bize koştu atlı Uğrak, Toksin anın keçtim iz"<31>. Vuruştuk hem geciktik. M ücahidlerin B asm il Seferi: Bu harblerde asıl büyük hedeflerden birisi de Basm il kabilesi idi. Onlarla olan bu gazalarda çok çetin olmuş ve B asm iller büyük bir bozguna uğramışlardır. Gazilerin bu harblerde gösterdikleri iman coşkuları yine bir şiirde şu şe­ kilde dile getirilmiştir; "Tanga a ta yortalım , Şafakta yola çıkalım, Budhruç kanın irtelim, Budhruç kanın dökelim, B asm il beyin örtelim , Basmil beyin gömelim, Emdi yiğit yuvulsun"(32). Koç yiğitler gelmeli. Mâmâfih, gâzi hükümdarın; Yağma, Tuhsi, Uğrak ve hele, hele B asm il Türk boyları üzerine düzenlediği bu sefer­ lere yukarda adı geçen Ebû Nasr es-Sâmâni'nin oğlu, koç yiğitlerden biri Abdü'l-Fettah da katılmıştı. Fettah, özellikle B asm illerle yapılan cihâd harplerinde çok büyük yiğitlik ve kahramanlıklar göstermiştir. Nitekim yine Kaşgarî'nin kay­ dettiği bir şiirde onun bu kâfir B asm il Türklerine karşı, harp meydanlarında meydan okuyuşu şu şekilde dile getirilmek­ tedir:

31 el-Kaşgari, III, 183. 32 el-Kaşgarî, III, s. 355.


"Basmil stısin komitti, O, Basmil askerlerini coşturdu Barça kelip yumuttı, Hepsini bir araya koşturdu, Arslan baba emitti, Arslan babaya erdiler, Korkup başı tezginür"*33> Korkup başın eğdiler. Buğra Han, Abdü'1-Fettah'ın bir hizmet eri oluşu ve hele hele bu gaza ve cihadlarda gösterdiği büyük kahraman­ lıklardan dolayı ona halis bir Türk ünvanı olan "Alp Tekin G âzi" ünvanım vermiştir. Evet; Satuk Buğra Han, hayatını İslâm'ın yüce gayele­ rine adamış ve İslâm dininin; İç-A sya ve Türk b oy lan ara­ sında yayılması için bir çok gaza ve .cihadlarda bulunmuş­ tur. Bu büyük Mücâhid, yine böyle bir sefer sırasında hasta­ lanmış ve K aşgar civarındaki Artuç kasabasında defnedilmiştir (955). Mezarı Müslüman Türkler tarafından bir ziyaretgâh haline getirilmiştir*34*. Onun hanlığı, "Hayır"! Bozkır Türklerini İslâmiyete çağırma misyonunun tam 22 yıl sür­ düğü rivayet edilmektedir*35*. Satuk Buğra Han'ın kâfir Türkler ve civar Türk boyla­ rına karşı giriştiği bu gaza ve cihâd hareketleri, Müslüman Türk halkının maşeri vicdanında derin tesirler bırakmış ve kollektif bir heyecan hâlinde, hem de yarı efsanevi bir şekil­ de dilden dile dolaşmıştır. Nitekim onun, bir avuç kılınç er­ leri ile kâfir Türklere karşı, Hak yolundaki mücâdeleleri ve üstün kahramanlıkları "Tezkerede" şu şekilde dile getirilmiş­ tir; Yeni hükümdar kâfirler için korkunç bir düşman oldu. M uharebelerde ağzından ateş çıkararak kâfirleri parçalıyor 33 el-Kaşgarî, II, s. 312. 34 Barthold, W „ İA. II, s. 760. 35 el-Karşî, s. 132.


ve k ılm a n ı onların üzerine çektiği vakit, kırk adım uzanı­ yordu. D oksan altı yaşına vardığı zam an kılın an ın dehşeti, Belh önünden geçen Amuderya boylarına, güneyde Kışkezek'e kuzeyde Karakurum’a kad ar kâfirleri İslâm dinine çevirdi. Bir d efada Çin tarafına harbetm ek için ata bindi. A llahın inayeti ile İslâm iyeti Tufan ’a ka d ar yaydı. F aka t hasta düşmüş olduğundan artık daha uzağa gidem edi. H astalığı sırasında H aktan aldığı bir emirle Kaşgar'a döndü. K aşgar’a girer girmez bu hastalığından öldü." Türk M illeti İlâh i R isâlete Vâris Oluyor: Görüldüğü gibi, Satuk Buğra Han, Allah'ın hidâyeti­ ne ulaşüktan sonra, ömrü at üstünde, gaza ve cihâd mey­ danlarında geçmiştir. O, hayatı boyunca İslâm iyetin Türk yurtlan ve Türk boyları arasında yayılması için çalışmış ve bu yüce emânete Türk m illetinin sahip çıkmasını istemiştir. Emânetin adı; Hz. Peygam berin kıyam ete kad ar devam ede­ cek olan İlâhi ve "Ebedi Risâletine" vâris ve sahip olm ak ve p arlak kılm anı A llah ’ın dininin aziz olm ası yoluna adam akti. Gazi Hükümdar bunda başarılı olmuş mudur? İslâm Tarihi ve Türk m illeti bu büyük soruya EVET demektedir. Zira Buğra Han'ın Türkler arasına attığı İslâm ve ektiği hi­ dâyet tohumu, bu bereketli topraklarda çatlamış, kısa za­ manda filizlenmiş, dal budak salmış ve altında Türk milleti­ nin yüzde yüzlere varan bir çoğunlukla gölgelenebileceği bir ulu çınar ve bir büyük "H idâyet A ğacı” olmuştur. Türk mil­ leti Satuk Buğra Han'ın iman kılıncı ile açtığı yoldan gitmiş, onu gösterdiği İlâhi hedeflere yönelmiş, Allah'ın dinine sa­ hip çıkmış, Onun mukaddes emânetini kıyamete kadar o­


muzlarına yüklenmiş ve Hz. Peygam berin Ebedi Risâletine Vâris olmuştur*36). Artık TÜRK MİLLETİ; "Ergenekon" misâlinde olduğu gibi yeni bir sefere hazırlanıyordu. K aşgar önlerinden başla­ yacak olan bu yeni seferle Orta-Asya bu defa Müslüman Türkün şahsında bir kere daha ayağa kalkacak ve dağlara taşlara sığmayan koca bir cihâd ordusu halinde ve bütün heybetiyle "Batı"ya doğru yürümeye başlıyacaktı. Yürüyen dağları andıran bu heybetli, A sya Ordusunun; Selçuklularla İlk durağı "Bağdad" ve Osm anlılarla "İstanbul Surlarının" gölgesi olacaktı. Daha sonra bir kara kartallar ordusu ve bir hidâyet bulutu hâlinde İstanbul surları üstünden geçecek olan bu heybetli Orta Asya yürüyüşü Avrupaya ulaşacak ve Viyana önlerinde son bulacakü. Bu bir manada Türk'ün "Kı­ zıl Elması" idi. Mâmâfih K arahanlılar’m İslâmiyet! kabul etmeleri, Karahanlı H akanlarının İç-Asya seferleri ve Balasağun'u ele geçirmeleri, İslâm dininin buralarda kazandığı büyük dini zaferleri kendine has verilerle yorumlaya çalışan, Z.V. Togan ilginç iddialar ileri sürmüştür. Şöyleki; el-Birûnin naklettiği bir habere göre; "Zerdüştliler kitaplarında yazılan bir keh â­ nete inanarak (319/931) yılında dünya hakim iyetinin kendi ellerine geçeceğini ateşperestlere m üjdeliyorlardı. Bu h ak i­ m iyet Zerdüştün zuhurundan 1500 y ıl geçtikten sonra o la ­ ca k tı"*37). için bkz. Kitapçı, Z., Hz. Muhammedin Külli Risâlet Davasında Müslüman Türklerin Manevi Ye­ ri, Hadislerin Ortaya Koyduğu Bazı Gerçekler, T.D. Araştırmaları, 2002,

36 Bu konuların genel bir değerlendirmesi

no, 141, s. 71-81. 37 el-Beyrûni, el-Âsâru'l-Bâkıye, Bayazid Umumi Kütüphanesi no; 4667. v. 1086.


el-Beyrûni'nin bu rivayetlerini konumuz açısından değerlendiren değerli tarihçi ilginç görüşler ileri sürmekte ve şöyle demektedir; "Malum ytlda bütün Iran da m illi bir is­ yan hazırlıkları görülüyordu. Ne var k i bu sıralarda Türkis­ tan'daki Türklerin İslâm iyeti kabul etm esi ve nihayet Balasagun'un Karahanlılann eline geçm esi, İran lılann bütün bu planlarını bozmuş, daha a çık bir ifâde ile K arah an lılar’ın İslâm iyeti girişi İslâm dünyasını büyük bir buhrandan ku rtarm ıştır^ . Daha açık bir ifâde ile Zerdüştlerin asırlık kehânetlerini yıkmıştır. Ömrünü at üstünde, yalın kılmç harb meydanlarında, sarfeden mücahîd hükümdar Satuk Buğra Han vefat ettik­ ten sonra Türk İslâm tarihinde eşi ve benzeri az görülen bir mübarek "Gazi Hükümdarlar" veya " G azi Hanlar" nesli or­ taya çıkmıştır. Bunlar daha onun sağlığında bir kutsal hidâ­ yet ocağı haline gelen onu hanedan âilesi ve onun soyundan geliyorlardı. Bu Hanlar; Kuranî bir ifâde ile " Urvetü'lVüskâ” denilen o "K opm az Zincir”m altın halkaları idi. Zira Karahanlı hükümdarları W. Barthold'unda dediği gibi, "son derece A llahtan korkan Müslüman hüküm darlar olm aları ile tanınıyorlardı. Bu hükümdarların hepsi dindar ve hiç bi­ risi şarap içmezdi. Bu yüzden onlar Ceyhun nehrinin güne­ yindeki ülkelerin vârisi ve aynı zam anda aslen Türk olan G azneliler sülâlesinden çok fa rk lı id i”1'39'1. Onun soyundan gelen bu gazi hanların taşıdığı hidâ­ yet meşalesinin aydınlattığı bu İlâhî yoldan daha sonra ken­ di dindaş ve ırkdaşları olan gazi Selçuklu Sultanları, onlar­ dan sonrada aynı hidâyet yolundan muhteşem ve koca bir 38 Togan, Z.V., Türk İli Türkistan Tarihi, s. 100. 39 Barthold, W., Orta Asya, s. 115.


dünyaya meydan okuyan heybetli gazi "Osmanlı Sultanla­ rı" geleceklerdir. Böylece bu gaziler nesli ve mübarekler or­ dusunun himmet, bereket ve dualarının kabulünün bir delili olmak üzere Müslüman Türk milletinin "Allah'ın Dininin aziz olması" yolundaki kudsi hizmeti kıyamete kadar de­ vam edecektir. Satuk Buğra Handan sonra onun yerine oğlu Musa veya Musa Tong İlik hükümdar olmuştur (955)*40*. Gerçekte ihtiyar mücâhidin vefat etmesi, Hoten halkı ve Uygur Hanlan'nm ihtirasını kamçılamış ve bunlar isyan etmişlerdir. Yeni Karahanlı hükümdarı Hoten halkı üzerine yürüdüğü ve on­ ların isyanlarını bastırdığı gibi babasının cihad arkadaşı, Alp eren yaratılışlı Alp Tekin Gaziyi de İli vadisindeki âsî Uy­ gurların üstüne göndermiştir. Alp Tekin Gâzi, İli vadisinin kuzeyinde ve Uygur is­ yanının asıl merkezi olan Mmğlak (bugünkü Golça vilâyeti) üzerine yürümüş ve asi Uygur Hanına bir avuç cihâd arka­ daşı ile çok ağır bir darbe indirmiştir. O, bu güzel şehri ele geçirmekle kalmamış, Uygurları buralardan sürüp çıkardığı gibi, onların mabedlerine el koymuş, yarı ilâh olan putlarını vurup kırmış hatta bazı askerler daha da ileri giderek o put­ lar üzerine pislemekten bile geri kalmamışlardır*41*. Alp Te­ kin Gazi diğer taraftan buraya önemli miktarda Müslüman Türk halkını yerleştirmiş ve burası onun aldığı bu köklü tedbirler sayesinde bir Müslüman Türk şehri haline gelmiş­ tir*42*. 4Hİbnü'l-Esir, XI, s. 82, Genç, R., a.g.e., s. 40, ftuğra, M.E., s. 183. 41 Alp Tekin Gazi’nin Uygur seferi hakkında geniş bilgi için bkz. Kitapçı, Z., a.g.e., s. 186. 42 Buğra, M. Emin, a.g.e., s. 183-184, “Alp Tekin Gâzi; Uygurlara karşı gi­

riştiği bu gaza ve cihad seferlerinin birinde ve B eş Balık üzerine yürüdü-


Baytaş Han: İslâm Dini Asya Bozkırlarında: Musa Tong İlik'in Hanlığı 3-4 yıl sürmüştür. Onun; bizce sebebi bilinmeyen bir hastalıktan dolayı vefat etmesi üzerine kardeşi Baytaş Arslan Han (Süleyman) hükümdar olmuştur (349/960)(43). Gerçekte Baytaş Han'ın hükümdar olması ile göçebe Türklerin Müslüman olması yolunda yeni bir hamle ve bir altın devir daha başlamıştır. Baytaş Han; kardeşi ve babası gibi, dindar bir âileden geliyordu. Onunda bütün arzusu, göçebe Türklerin Müslüman olması ve onların karşısına dikilen bütün engellerin aşılması, Allarım hidâye­ tine giden bütün yolların açılması idi. Baytaş Han bir taraftan hükümranlığının yayıldığı topraklarda yaşayan bütün insanlar, Türklerin Müslüman olması için canla başla çalıştığı gibi, diğer taraftan da İçAsya bozkırlarında ve yarı göçebe Türkler arasında İslâm dininin yayılması için bütün gücü ile çalışmış ve bu hususta kendisinden önce çok az bir kimseye nasip olan çok büyük ve İlâhî bir başarı elde etmiştir, İslâm dini, onun bu bitmez tükenmez gayretleri sayesinde, doğuda ve Çin Şeddine ka­ dar yalıyılan geniş Asya bozkırlarında tarihte bir eşi ve ben­ zeri olmıyan bir dini zafer kazanmış ve bu toprakların yegâ­ ne hâkim dini olmuştur. Peki Baytaş Arslan Han bu büyük İslâmlaştırma kam­ panyasında nasıl muvaffak olmuştur? Bunlardan en önde geleni; Onun her şeyden önce son derece dindar ve gönlü­ nün İslâm ateşi ile dolu olması ve İslâmiyetin yayılmasını hayatının en önemli bir gayesi olarak seçmesi, ayrıca Onun: ğil bir sırada çıkarı harplerde şehit olmuş ve Nensen dağı eteklerine gö­ mülmüştür. Halk buraya “Alpa Ğoca” adını vermiştir. 43 Genç, R., a.g.e., s. 40, Krş. Pritsak, O., İA., VI, s. 253.


bu yolda çevresinde bulunan yüce âlimleri, faziletleri her­ kesçe kabul edilmiş olan Tanrı kulları, erenleri, evliyaları hülâsa pîr-i pîrân'ı seferber etmesi ve göçebe Türkler arasın­ da İslâm dininin yayılması için çok büyük bir kampanya, bir tebliğ ve irşad hareketini başlatmış olması idi. Baytaş Han'ın çevresinde bulunan bu ermiş Tanrı kul­ larından bizim burada önemle üzerinde durmak istediğimiz çok ulu bir kişi vardır. O da; Ebu'l-Hasan M. b. Süfyan elKelimatî adında, kalb ve gönül gözü açık, âlim, fakih, bir Al­ lah adamıdır*44). Aslen Nişâpurlu olan bu zat, o devirlerde Müslümanlar arasında yaygın bir ruh disiplini olan Tasav­ vufa gönül vermiş ve sonunda tam bir Allah adamı, bir gö­ nül eri olmuştur. O bundan sonra Nişapur'u terkederek Büharaya gelmiş ve Sâmânîlerin çevresinde görülmüştür (951).. el-Kelimâtinin Diktiği H idâyet Sancağı: el-Kelimâti, İslâm dininin Türkler arasında yayılma­ sına hizmet etmek istiyordu. Zâten o devirlerde göçebe Türkler arasında İslâm dininin yayılması için bir gönül eri olarak çalışmak, İlâhi mukaddes bir görev hâline gelmişti. Bu bakımdan bu büyük gönül adamı da Buharada daha faz­ la kalmamış ve İç-Asya'ya gelerek H anlar Hanı, yani büyük Karahanlı H akanı Arslan Baytaş Han'ın hizmetine girmiş­ tir*45). el-Kelîmâti; Baytaş Handan büyük teşvik ve takdir görmüştür. Zâten iyi bir gönül adamı, bir büyük hizmet eri, 44 es-Semâni, K. el-Ensab, Gibb. Memorial Series, XX. p. 486. 45 Bilgi için bkz. Barthold, W., Türkistan , s. 323, Pritsak, O., İA., VI, s. 253, Barthold, W., Derslers. 105, Turan, O., a.g.e., I, s. 156.


aynı zamanda güçlü bir "Fakîh" olan el-Kelimâti, aynı yola baş koymuş diğer bir çok hizmet ehli gibi, o da bozkırlara çıkmış ve buralarda yaşayan yarı göçebe Türklerle buluş­ muştur. O, Türklerle yatmış, Türklerle kalkmış ve bir "Hızır B ab a" gibi onlardan biri olmuş ve her hal-ükârda onların Müslüman olmalarını istemiştir. el-Kelimâtî'nin başarıları­ nın sonu yoktu. Göçebe Türkler bu "Hızır Baba"yı kendilerinden biri olarak bilmişler ve onun cezbesine kapılmışlardı. O bu de­ virlerde göçebe Türkler arasında sanki bir "Dede Korkut" olmuştu. Göçebe Türkler bir sel, bir çağlayan gibi Islâm dini'ne akıyor ve bir huzur âlemine yelken açmak için İslâm ummanma koşuyorlardı. Artık bu kükremiş İslâm çağlaya­ nının önüne kimsenin geçmesi mümkün değildi(46>. Onun delâleti, tebliğ ve irşadı ile ihtida etmiş olan Türklerin haddi, hesabı yoktu. Bu; değil on binler, yüz binler, belki milyonlar­ la ifâde edilecek bir hâl almıştı. Nitekim temel İslâmî kay­ naklarda, hicri 349/960 yılı olaylarının beyanı sırasında, Türkler arasındaki bu büyük İslâmî gelişmelere İşaret ederek şöyle denilmektedir; "Türklerden (bu yılda) y aklaşık 200.000 çadır (oba) hal­ kı Müslüman oldu"^7).

46 Kış. Frye, R.N., The Golen Age o f Persia, London, 1977. p. 203, O n e m i s s i o n a r i c c ıle d A b u i - H c ı s a n e l - K e l e m â t i , i s s u p p o s e d t o l ı a v e c o n v e r t e d a w h o l e T u r k l s h p e o p l e in a b o u t , 9 6 0 .

47 İbnü'l-Esir, el-Kâmif, V III, s. 532, İbn İmad, Şezerât, II, s. 379-418, İbnü'lCevzi, el-Muııtazam, VI, s. 395, İbn Miskeveyh, Tecâribii'l-Ümem, VI, s. 181, Cevdet Paşa, Kısas-ı Enbiya, III, s. 136, İbnü'l-Verdi, Tetimme; elM uhtasarfî Ah-vali'l-Beşer, Beyrut, 1970,1, s. 430.


Başta İbnü'l-Esir olmak üzere, temel İslâmî kaynakla­ rın verdiği bu rakam çok büyük bir sayı olarak kabul edil­ melidir. Zira o devirlerde çadırlar, bugünlerin en konforlu dâireleri gibi idi. Bu bakımdan bu oba ve çadırların her bi­ rinde, ortalama on, onbeş âile ferdinin yaşadığı göz önüne getirilirse bu takdirde yaklaşık iki, üç milyon Türk'ün ihtida etmiş olduğu ortaya çıkmaktadır ki bu her türlü tahminin üstünde çok çarpıcı bir başarıdır. Bu şüphesiz İslâm dininin doğuda ve göçebe Türkler arasında sessiz sedasız, muazzam bir dini zafer kazanması demekti. Ne var ki bu zaferin gerçek sahibi Aslan Baytaş Han değil, bizzat. ALLAH (c.c.) idi. Çünkü O Zât-ı Akdes; Türk milletin Müslüman olmasını, onların alnına koca bir alın yazısı olarak yazmıştı. Onlar yarın parlak kılıçları ile bu kader borçlarını ödeye­ ceklerdi. Zahirde, aynanın önünde ise el-Kelimâtı ve buna gönül veren Tanrı Kulu erenler, şeyhler, dervişler, Alperenler vardı. Yine aynanın bir yanında İslâmiyetin kendi ırkdaşları, kandaşları ara­ sında yayılmasını ciddi bir devlet politikası hâline getiren ve elin­ deki bütün gücünü bu uğurda sarfeden yüce Karahanlı hükümdarı Baytaş Arslan Han bulunuyordu. Ama, Aynanın asıl gerisinde ve her şeyin arkasında Allah vardı. Gerçekte Türklerin gönlünü İman ve Kuran hakimiyetine giden yolu açan şüphesiz ALLAH (c.c.) idi. İslâm tarihçileri her nedense doğuda İslâm dininin kazandığı bu büyük dini zaferi, kendi havası içinde zikret­ mek bir yana, bu zaferin kazanılmasında emeği geçenlerden başta el-Kelimâtî olmak üzere hiç bir kimsenin adını ver­ memektedirler. Mâmâfih bu gayretli Mücâhid, Türkler ara-


smdaki dini misyonunu tamamladıktan sonra yine Baytaş Han'ın sarayında ölmüştür*481. İslâm ve Türk Tarihçileri Ne Diyor? Hiç çekinmeden diyebiliriz ki; bu şekilde milyonları aşan insanların büyük kitleler hâlinde ihtida etmeleri, İslâ­ miyet'in, Arap yarımadası da dâhil, eski dünya kıtalarında yerleşmek ve yayılmak için sürdürdüğü çok uzun ve çetin mücâdeleler devrinde, Müslüman milletler camiasında, yal­ nız ve yalnız Türk milletine nasip olmuş büyük bir mazhari­ yettir. Şüphesiz, bu olay o asrın en büyük olaylarından bin­ dir ve öyle olması da gerekmektedir. Ne yazık ki İbnü’l-Esîr gibi daha bir çok değerli İslâm tarihçilerinin bundan çok daha az önemli olaylar hakkında sayfalar dolusu ayrıntı verirken, İslâm dininin doğuda, Türk boyları arasında, sessiz sedasız kazandığı bu çok büyük dini zaferden yeteri kadar bahsetmemeleri ve yukarıda da kay­ dettiğimiz gibi, bir kaç basit kelime ile geçiştirmeleri, izahi güç bir keyfiyet ve kelimenin tam anlamı ile acı bir talihsiz­ lik olmalıdır. Oysa Türk boylarının bu şekilde Müslüman olması İslâm dünyasını bir büyük bayram havasına sokacak kadar önemli bir olay idi. Bu bakımdan, yüz binlerce Türk'ün, ihtidasına sebeb olanlar ve ortamı bu şekilde hazırlayanlar hakkında bilgimiz maalesef hemen hemen yok gibidir. Boy boy, oba oba, bık­ madan usanmadan halk arasında dolaşarak İslâm Dininin Türkler tarafından kabulünü sağlayan, onları dini yönden eğiten öğreten, toplumu İslâmî prensipleri kolaylıkla uygu­ 4S Barthold, W., Türkistan, s. 323, Krş. Pritsak, O., İA., VI, s. 253, Frye, R.N., Ibid, p. 203.


layabileceği bîr seviyeye yükselten bu fedakar ve gayretli kimseler, bugün birer meçhul İslâm mücahidi ve adsız kah­ ramanlar olarak tarihe intikal etmişlerdir. Mâmâfih bu büyük olayın önemine işaret eden W. Barthold aynen şöyle demektedir; "itil Bulgarlarının İslâm iyeti kabul etmelerinden sonra, Türkler arasında İslâm dininin yayılmasının başarılarını gösterecek ikinci hâdise; 960 yılında, yani Bulgarlara giden sefaret heyetinin Bağdad'a dönüşünden yaklaşık kırk yıl sonra 200.000 çadır Türkünün İslâm iyeti kabul etmesidir"(A9). Değerli Türk tarih­ çisi O. Turan, bu büyük ve İlâhi gelişmeleri kendine has bir üslupla şöyle yorumlamaktadır; "Bu büyük ihtida hâdisesi, bir kaç asırlık nüfuz ve temasların artık ciddi semereler vermeye başladığım gösterir. Böylece İslâmiyet, Türklerin milli dini haline gelm ekte ve büyük bir inkılâp yapmış bu­ lunmakta id i"(50). İslâm'ın Bu Yeni Zaferi'nin Yankılan: Diğer taraftan Doğu'da İslâm dini; Türk boylan ara­ sında böyle parlak dini zaferler kazanırken B atida, Hilâfet merkezinde çok önemli şeyler oluyordu, İslâm dünyasına İran Şiiliği bir kâbus gibi çökmüş, hilâfet makamı Iran Şii devletinin, Büveyhlilerin sultası eline geçmiş, halifenin bü­ tün yetkileri elinden alınmış ve koca İslâm Halifesi sanki onların elinde bîr oyuncak hâline gelmişti. Bundan daha da acısı İran Şiiliği; İslâm devletinin nerede ise resmi dini ol­ maya yüz tutmuş ezanlar, dini bayram ve Cuma Namazları Şii mezhep imamlarının görüşleri doğrultusunda kılınır ol­ 49 Barthold, W., Dersler, s. 97. 50Turan, O., a.g.e., I, s. 157.


muştu. Artık İslâm dini ve Sünni doktrin nerede ise yıkılıp gidecekti. Şiilik İslâmiyet'in kalbine pis bir hançer gibi sap­ lanıp kalmıştı. Bu ise İslâm dünyası için kara bir felaket olmuş ve Müslüman halk; Allah'ın Dini ve Rasûlüllahın sünnetini, bu Şii Iran zorbalarından kurtaracak, onların zulüm ve tahak­ kümlerine son verecek yeni zinde güçlerin çıkacağı beklenti­ sine girmişti. Onların beklediği bu kurtarıcılar ordusu, "Doğu”dan, Orta Asya'dan gelecekti. Hatta W. Barthold'un da dediği gibi, bu sıralarda "İslâm dininin koruyucuları, o za­ man Bağdad'ta bütün idareyi ellerine geçirmiş olan Şii süla­ lesi Büveyhîlerin hâkim iyetine son verm ek için doğu tara­ fından gerçek İslâm î fâtihlerinin çıkm asını bekliyorlar­ d ı" ^ . Bu bakımdan İslâm Dünyası; Türklerin Müslümanlı­ ğını sanki bir ilahi rahmet olarak beklemekte ve Hz. Pey­ gamberim bir çok hadislerinde tebşir edilmiş o!an Türk mil­ letinin bu İlâhi emanete, Onun "Ebedi R isâlet misyonuna" sahip çıkmasını istemekte idi. İşte, Türkler İslâm dünyasını kâh bir ümid, kâh bir yeis ve kötümserlik içinde, binbir türlü elem ve ızdıraplarla tam bir boğulma çırpınışları geçirdiği bir dönemde, hem de milyonları aşan kitleler hâlinde Müs­ lüman oluyorlardı, İslâm dini; ne Türklerden önce, ne de Türklerden sonra böylesine büyük, böylesine muhteşem hiç bir dini zafer kazanmamıştır. Kaşgarî Yeni Zaferi Nasıl Karşılıyor? Doğuda İslâm dininin Türkler arasında kazandığı bu büyük dini zafer; o devrin en yakın müelliflerinden büyük 51 Barthold, Dersler, s. 114.


âlim aynı zamanda Türk milliyetçiliğinin çağlar aşan adamı Kaşgarî'ye, İslâm'ın yarınları açısından Türk milleti hakkın­ da büyük ümidler vermiştir. Bu ilâhı gelişmelerden başı göklere değercesine gururlanan değerli müellif, yeni yeni Allahın hidâyet kapısını çalmış olan bu yiğit yapılı, yağız çehreli Türkler hakkında büyük ümidlere kapılmış ve kaba­ rıp coşan deniz dalgalarını andıran millî duygularını sanki bir şiir dokusu içinde şu şekilde dile getirmiştir; "Gördüm ki, Devlet güneşini Cenâb-t H ak Türk burç­ ları üzerine doğdurmuş, felekler onların mülkleri üzerinde deveran eder olmuştur. Onlara "TÜRK" adını Cenâb-ı Hak bizzat kendisi vermiş, mülk ve saltanatı onlara müyesser kılmıştır. Bundan sonra onları asırların; koca bir cihanın hükümdarı kılmış, dehrin; bütün insanların dizginlerini de onların eline vermiştir. Böylece Yüce A llah; Türkleri bütün kavimlerden üstün tutmuş, H ak yolunda onlara güç-kuvvet vermiştir. Allah onlara sığınanları, onlara dayananları, dâ­ ima aziz etmiş, bütün dileklerini vermiş, onları kötülerin şerrinden korumuş, ulu bir m illet kılm ış ve onlara kötülük edenlerin de belâsını vermiştir"(52). Kaşgarî daha da İleri gitmekte, henüz Müslüman olan bu Karahanlı Türklerini İslâmın yarınlarının bahtı olarak görmektedir. Ona göre bunlar "Allah'ın doğudaki yeni or­ dusu" idi. İslâm dünyasını içine düştüğü bu büyük belâdan bu tunç yüzlü, demir bilekli, çelik yelekli ve deli yürekli bu insanlar, Hayır! "Allah'ın Ordusu"rain kurtaracağına inanı­ yordu. Nitekim o, bu husustaki imanı görüşlerini güçlen­ dirmek için kitabında bir "Kudsî Hadis" nakletmiş ve bunu, 52 el-Kaşgarî, Dîvân, İstanbul, 1333, s. 292.


herkesin böylece bilmesini istemiştir. Onun kitabında mutta­ sıl bir senedle Hz. Peygamber'e kadar ulaşan kudsi hadisinin metni aynen şöyledir; ü ö! J j f j *41' J j h :Jli 4i' c

'ilâ

1*' p

1' çrirV** " ~A-IC>•(t1Ç 4I“Ui. ^

"Şam çok yüce olan Allah buyurmuştur ki; "Benim bir or­ dum vardır; Onlara Türk adını verdim ve doğu cihetine yer­ leştirdim. Her hangi bir kavm e öfkelendiğim zaman işte bu Tiirkleri, onların üzerine m usallat eder (ve onları bu şekilde yola getirir)im"(53>. Mâmâfih, sayıları milyonlarla ifâde edilen ve şüphesiz geniş Asya bozkırlarında yaşayan ve Allanın hidâyetine ka­ vuşmuş olan bu Türkler kimlerdi? Hangi Türk boyları idi? Ne var ki İslâmî kaynaklarda bu hususlarda fazla açıklayıcı bilgiler verilmediği gibi, Türk tarihçileri de asrın bu büyük zaferi; öyleki Türk tarihi ve Türklerin Müslümanlığının en önemli olayı ve bir dönüm noktası olmasına rağmen, bu olay hakkında hiç bir ciddi, araştırma yapmamışlardır. Zira onlar Türklerin Müslümanlığını bizim "Talaş Nazariyesi" di­ yebileceğimiz çarpık ve kokuşmuş bir görüşle izah etmeye kalkışmış ve ondan sonra, bu konu üzerinde daha fazla durmamışlardır. Değerli Türk tarihçisi O. Turan bu şekilde ve büyük kitleler hâlinde Müslüman olan bu Türklerin, Oğuz ve K ar­ luk kabilesi Türkleri olduğunu söylemektedir'54'. F. Köprülü

53 el-Kaşgaıî, I, s. 2. 54 Turan, O., a.g.e., I, s. 157.


bu hususlarda daha kesin konuşmakta ve şu beyanda bu­ lunmaktadır. "Hicri 350/ 960 senesinde Şaş ve Farab arasın­ da tahkim edilmiş sınırın beri tarafındaki arazide, Müslü­ manların hâkim iyetini tanım aksızın yaşayan Kartuklar, Oğuzlar ve garb Türkleri kalıntılarından 200.000 çadır halkı İslâm iyeti kabul etmişlerdir"(55). Halbuki "Oğuzlar'Yn tarih­ leri, boylan, teşkilât ve yaşayışları hakkında son gelişmeleri de değerlendirerek derli toplu bir araştırma yapan kıymetli müellif F. Sümer; "Oğuzlar" adındaki kıymetli eserinde bu hususlara bir açıklık getirmek istemiş ve şöyle demiştir; "Bu Türk halkının Karahanlı Hanedanının hâkim bulunduğu Yağma, Karluk, Çiğil, Tuhst kabileleri olduğunda kimsenin şüphesi olm am alıdır"^ . Türk Dünyası İslâm H idayet Bayramı: Evet İslâm dini doğuda Türkler arasında insanlık tari­ hinde böyle eşi ve benzeri olmayan çok büyük bir dini zafer kazanmıştır. Bütün bunlar, Türk âleminin Allanın hidâyetine giden yolda ve bir kader doğrultusunda buluşması, birleş­ mesi, bütünleşmesi ve İslâm dünyası ve insanlığın hayrına yeni bir yürüyüşe geçmesi İdi. Çünkü o İlâhi kader kalemi; Türk milletinin Müslümanlığını insanlığın "kader aynası" "Hayır!" "Levh-i Mahfuz"unda belki "Kâlû Belâ!"dan önce böyle yazmıştı. Çünkü onlar böyle büyük kitleler hâlinde Müslüman olacak ve bir cihad ordusu hâlinde İslâm dünya­ sına yürüyecek ve Allahın emanetine sahip çıkacaklardı. Bu onlara Allahın bir lütfü ve Kuran-ı Kerimin yüce bir tebşiri idi. Çünkü Yüce Mevlâ; kendi dinini tebliğ görevini Hz.

58 Köprülü, F., a.g.e., s. 10. 56 Sümer, F., Oğuzlar, Ankara, 1972, s. 50, Krş. Genç, R., a.g.e., s. 40.


Muhammed'e, Onun ebedi R isâletine sahip çıkm a ve şerlatini koruma görevini ise Türk M illetine vermişti. Diğer taraftan İslâm dini ve Türkler'in büyük kitleler halinde Müslüman olm aları, Türkler için âdeta bir ERGENEKON olmuştur. Türklerin ulu cedleri; m illi destanları­ m ızda da beyân edildiği gibi, kendilerini çevreleyen ve dış dünya ile alakalarını kesen yalçın kayaları ve granitleri an­ dıran demir dağlan, akıllara durgunluk verecek bir irâde gü­ cü eriterek nasıl, Asya bozkırlarına taşm ışlar ve büyük de­ nizlere ulaşm ak için dünyanın dört bir yerine göç etmişlerse, bu Müslüman Türkler içinde İslâm dinine girdikten sonra böyle olmuştur. Müslüman Türklerde, bu yeni iman gücü ile kendi ruh ve gönül afakim kaplayan küfür ve batılın her türlü tah ak­ kümünü kırarak aydınlığa çıkm ışlar ve bir cihan hâkim iye­ tine giden yolun ilk öncüleri olmuşlardır. Bu bakımdan biz bütün gücümüzle bir kere daha haykırıyoruz ki; Türk boyla­ rının büyük kitleler hâlinde Müslüman olm aları, sıradan bir olay değildir. Bu olayla, İslâm ve insanlık tarihin her türlü soysal, siyasi, dini mukadderatının mecrası değişmiş ve Müslüman Türk, Orta Doğu da, bütün Orta ve Yakın Çağlar boyunca bir ilahi varlık haline gelmiştir. Bu bakımdan "Türklerin Müslüman olmaları" bütün dünya TÜRKLÜĞÜ için İlâhî bir olay olarak kabul edilm eli ve bu mukaddes olay her sene bahar aylarında m illî bir coşku ve k o llek tif bir he­ yecanla "Dini bir bayram" bir "İlâhî Şükran Günü" veya "Yeni Türk Dünyası İslâm Hidayet Bayramı" olarak kabul edilm elidirveya bunun yeni bir adı olmalıdır. M âmâfih şu gerçek hiç bir zaman unutulmamalıdır ki insanların hayatında olduğu gibi milletlerin hayatında da,


büyük, mübarek İlâhi olaylar vardır. Bu olaylar; m illet var­ lığını tehdid eden büyük tehlike ve m usibet anlarında onları her zaman birleştirmiş, bütünleştirmiş ve düşmanların tepe­ sine inecek demir bir yumruk hâline getirmiştir. Bu Türkler içinde böyledir. İşte Türklerin büyük kafileler hâlinde Müs­ lüman olm aları, daha sonra bütün Türklük dünyasının m a­ şeri vicdanına m al olmuş ve neticesi itibarı ile hiç bir şeyle mukayese edilemeyecek kadar önemli, yüce, büyük İlâhi bir olaydır. Evet biz bir kere daha söylüyoruz ki; Bu büyük ve İlâ­ hi olay, Çin Şeddi ve Kaşgar önlerinden A driyatik sahillerine kadar bütün Türklük dünyası başta Türkiye olmak üzere Azerbaycan, Özbekistan, Türkmenistan, Kırgızistan, Kazakistan gibi Türk cumhuriyetleri, Turan Yurdu, hatta dünyanın dört bir tarafına yayılm ış sadece Türkler değil, kendini Türk bi­ len ve bu coşkuyu kalbinde hisseden bütün insanlar tarafın­ dan tam bir bayram havası, yeni bîr coşku ve bir iman taze­ liği içinde kabul edilmeli ve kutlanmalıdır. Bu aynı zam an­ da dünya Türklüğünü, işte, aşta, fikirde birleşmesinde bir çi­ mento rolünü görecek ve bundan da öte, Türk dünyasını aynı iman coşkusu ve büyük hedefler peşinde koşan tek bir kalb hâline getirecektir.


İSLÂM HİDÂYET SANCAĞI GÂZİ KARAHANLI HAKANLAR ELİNDE Yeni Gazi Hükümdarlar Nesli: Gâzi'ler Neslinin İlk Öncüleri: Baytaş Arslan Han'ın vefatından sonra, onun yerine oğlu Ebû'I-Hasan Ali Arslan Han b. Baytaş hükümdar ol­ muştur. Onun hükümdarlık yıllan pek uzun sürmemiştir. Ne var ki onun da, diğer Karahanlı hükümdarları gibi İslâm dinini kendi kandaş ve ırkdaşları arasında yayılmasında çok büyük hizmetleri olmuştur. Bu Karahanlt Prensi de; hane­ dan âilesinin diğer hükümdarları ve ocaktan gelen bu dini coşku duyguları ile hükümdarlık yıllarını Allah'ın dinini yü­ celtmek için gayr-i müslim Türklerle cihâd etmekle geçirmiş­ tir. Hatta O; bu cihad için çıktığı harblerin birinde "Şehid" olmuştur. Nitekim kaynakların onu; "eş-Şehid" veya "el-H arîk" sıfaüyla zikretmelerine bakılırsa, onun da babası gibi yeni dini yaymak için savaşlar yaptığı ve bu harblerin birinde yanarak "şehid" olduğu anlaşılmaktadır, diğer taraftan o devre âid sikkelerden Fergâne bölgesinin onu zamanında Sâmânî'letden alınmış olduğu anlaşılmaktadır(57). Fakat bizim bu mübarek Karahanlı hükümdarları, ye­ ni Gâzi'ler neslinden asıl üzerinde durmak istediğimiz bir ulu kişi daha vardır. O da bu müteveffa.Alİ Arslan Han "Genel Valisi” ve onun öz kardeşi olan Harun Han'dır. İşte, Arslan Han'ın vefatından sonra bu zata "Buğra" unvanı ve­ 57 Genç, R., a.g.e,, s, 42, Pritsak, O. İA. VI, s. 254, Krş. Togan, Z.V., Karahanlılar, (Ders notlan), s. 11.


rilmiş ve Karahanlı tahtının gerçek vârisi olmuştur*581. Artık bundan böyle onun adı kaynaklarda Kılınç Buğra Harun Han olarak geçecektir. Yeni hükümdar, devletin asıl merke­ zini Seyhun nehrinin öte tarafında bulunan tarihi Türk şehri Balasaguria taşımıştır*59*. Zira yeni Karahanlı hükümdarının asıl hedefi Aşağı Türkistan ve yavaş yavaş çatırdamaya başlıyan Sâmâni devleti idî. Buğra Harun Han da, hanedan âilesinin diğer hü­ kümdarları gibi, gönlü Allah sevgisi, kalbi Peygamber aşkı iie dop dolu, sanki ömrünü gaza ve cihad meydanlarında geçirmek üzere yaratılmıştı. Bu büyük hükümdar kendisini "Hz. Peygamber (s.a.s.)'in köleliğine” adamıştı. Bununla be­ raber son derece dindar, ilme ve ilim adamlarına aşın düş­ kün, erenlere, ermişlere, Allah adamlarına sonsuz bir ilgisi vardı. Sarayı her çeşit adamların, bozkırlardaki tebliğ ve irşâd ehlinin bir uğrak yeri olmuştu. Nitekim değerli İslâm tarihçisi İbnü'l-Esîr'in; Buğra Han'ın bu muhteşem İslâmî şahsiyeti hakkında kaydettiği şu cümleler onun ne kadar yü­ ce bir kimse olduğunu ortaya koymaktadır. İbnü'l-Esir'e gö-

re;

3jwJl j j * <up i—

Mite * <L)Î

DlS" j

ÖİS" il)!?- Iyu UÎj" C» « ■LoJ bf c U

Â#' "Buğra Harun Han; çok dindar, aşırı hayır ve hasenat yapan, son derece âdil, güzel huy ve ah lâk sahibi, bununla beraber âlimleri seven, din adamlarını, erenleri koruyan, on-

58 Buğra, M. Emin, a.g.e., s. 184. 59 İbnü'l-Esir, IX, s. 95, Barthold, W., Dersler, s. 60, Ahmed Cevdet Paşa, Kısasa-ı Enbiya, Ankara, 1985, V, s. 60.


lora bir çok ikram ve ihsanlarda bulunan bir kim se idi. Ken­ disi bir emirname yazdığında, onun altına; "Allah'ın Rasülü (s.a.s.)'nün kölesi" olarak yazılmasını çok severdi"'60'. Hadd-i zâtında bütün bu güzel vasıflar sadece Kılmç Buğra Harun Han'ın değil; Satuk Buğra Han'dan sonra, onun soyundan gelen Peygamber yaratılıştı mübarek Karahanlı hükümdarları yeni G aziler neslinin ortak vasıfla­ rı, müşterek yüce meziyetleri idi. İslâm Tarihinde Allah ve Rasülü ile bu şekilde hem hâl olmuş ve Allah'ın dinini insan­ lar arasında aziz kılmak için bütün güçleri ile çalışmış, ömürlerini kılmç elde, at sırtında gaza ve cihâd meydanların­ da geçirmiş Karahanlı hükümdarları gibi er ve yiğit yapılı kahraman kişiler henüz gelmemiştir. Kılıç Buğra Harun Han ve İç-A sya’da İslâm iyet: Buğra Harun Han, hükümdar olduktan' sonra o da, hanedan âilesinin diğer hükümdarları gibi, şehirler ve göçe­ be Türkler arasında İslâm dininin yayılmasına çok ayrı bir önem vermiş, tebliğ ve irşad faaliyetlerini de hızlandırmıştır. Bu irşad ve tebliğ faaliyetlerinin bu devirlerde en önde gelen siması ise büyük mutasavvuf ve gönül adamı Ebû'l-Hasan Said b. Hâtem el-Isbâniketi idi'61'. İsbâniketî de bundan önce gördüğümüz el-Kelimâtî gibi Türk yurtlarına giderek göçebe Türkler arasında tebliğ ve irşad faaliyetlerinde bu­ lunmuş ve onun bu hayırlı faaliyetleri sayesinde şüphesiz binlerce, on binlerce Türk Müslüman olmuştur. Zâten o devirlerde Türkler arasında İslâm dininin ya­ yılması için gayret göstermek herkes için İlâhî bir tutku hâli­ 60 İbnü'l-Esir, IX, s. 100. 61 es-Semânî, K. el-Ensâb, İsbâniketi mad. İbn Haliikân, Vefeyâtü'l-Ayaıı, I, s. 283.


ne gelmişti. Kişileri, Allah'ın hidâyetine ulaştırmanın büyük fazilet ve sevabına inanan bir çok din adamı, gönül eri ayrıca Ribâtlarda yetişmiş ve İslâm'ın kara sevdalıları haline gelmiş binlerce mücâhid, bahar aylarında çiçeklere uçan arılar gibi, Türklere koşuyor ve yarının Allah yolunun en güçlü erleri olacak Türkleri, bu kılınç erlerini, bir sevk-i İlâhî halinde İs­ lâm dinine çağırıyorlardı. Bu hayırlı gelişmeleri kendi bakış açısından değerlendiren O. Turan şöyle demektedir; "Bu tarihî inkişaflar ve dini propagandalar sayesinde Oğuz ve Kartuklardan mürekkeb büyük göçebe kitlelerinin Müslüman olm ası artık mukadder idi. Bununla beraber çok geniş bölgelere yayılm ış büyük bir milletin Müslüman o l­ m ası yine de bir takım mücâdele ve savaşlara sebebiyet vermiştir"(62\ Hanedan âilesinin diğer hükümdarları gibi, gönlü en­ gin bir cihâd ruhu ve coşkusu ile dop-dolu olan Buğra Ha­ run Han'da, Doğu ve Batı yönünde yeni yeni gaza ve cihâd seferlerine çıkmış ve bu cümleden olmak üzere ilk defa İspîcâb Türk beyliği üzerine yürümüş ve burasını ele geçir­ miştir (990). Daha sonra Uygurlar'a yönelmiş, onları kesin bir şekilde itaat alüna aldıktan sonra diğer başı bozuk Türk boyları üzerine yürümüş ve böylece geniş Karahanlı ülke­ sinde emniyet, barış ve iç huzuru bir kere daha temin etmiş­ tir^3». Fakat onun asıl hedefi; bir kısım iç kargaşalıklar nede­ niyle zafiyet alâmetleri göstermeye başlayan Sâmânileri or­ tadan kaldırmak ve Müslüman Karahanlı devletinin sınırla-

62 Turan, O., a.g.e., I, s. 156. 63 Baıthold, "W..Dersler, s. 110, Buğra, M. Emin, a.g.e., s. 184.


rmı Ceyhun nehrine kadar genişletmek ve Aşağı Türkistan'a hâkim olmaktı. Zâten Sâmânîler devri müstesna, Aşağı Tür­ kistan'ın hükümranlık hakları, bütün Eski ve Orta Çağlar boyunca İranlılara değil, Türklere âid olmuştu(64). Bunun için o, müslürnan Türklerden oluşan gönüllü bir cihâd ordusu kurmuş ve bu güçlü ordusu ile önce Fergâne üzerine yürü­ müştür. Burasını itaat alfana aldıktan sonra Semerkant'a yö­ neldi (992). Bundan sonra Sâmâni'lerin asıl başkenti olan Buhara üzerine yürüdü. Ne var ki Sâmâni Emîri; Nuh b. Mansur şehri, Karahanlı ordusuna karşı müdafaa edeceği yerde gizlice kaçmış ve kurtuluşu çoktan Amül'e sığınmakta bulmuştu'65'. Buğra Harun Han bundan böyle yeni üssü olan Semerkant'da üç yıl kalmış, askerî fetih hareketlerine devam etmiştir. Öyle umuyoruz ki; Buğra Harun Han'ın "Şihâbü’dDevle" veya "Zahîru'd-Devle" gibi üstün lakablarla zikre­ dilmiş olması, onun hak yolunda, bu şekilde "Doğu” ve "Batı"da kazanmış olduğu parlak zafer ve üstün başarılarının tabii bir sonucu olmalı idi'66'. Ne var ki Buhara, iklim bakımından bu büyük mücâ­ hide fazla yaramadı. O, kendisini artık ölüme götürecek bir hastalığın pençesine düşmüştü. Bu arada kardeşi Musa Buğ­ ra Han'ın oğlu olan Ali Tekin e "İlik-Han-Beyler Beyi" un­ vanı vermiş ve onu "Batı Türkistan Umumi Valisi" tayin 64 Kitapçı, Z., Türkistan'ın Müslüman Araplar Tarafından Fetlıi, İstanbul, 2000, s. 150. 65 İbnü'l-Esir, IX, s. 98, Buğra, M. Emin, a.g.e., s. 185, Genç, R., a.g.e., s. 43. 66 el-Beyrûnî, el-Âsâru'l-Bâkıye, ani'l-Kurûni'l-Hâliye, nşr. C.E., Sachau, Berlin, 1878, s. 134, Ahmed Cevdet, a.g.e., V, s. 60.


etmiştir*67». Yaşlı hükümdarın arük daha fazla Buhara'da kal­ ması mümkün görülmüyordu. Bu bakımdan derhal Balasagun'a doğru yola çıkmak zorunda kaldı. Evet, gönlü Allah sevgisi, Peygamber aşkı ile dopdolu bu dindar gazi mücâhid, yolda "Kaçkar Başı" denilen bir mevkide, Allah­ 'ın rahmetine kavuşmuştur (993)(68). Nasr b. Ali ve Yeni Gazi Hükümdarlar: Buğra Harun Han'm ölümünden sonra Karahanlı dev­ letinin Batı kısmına Ali Arslan Han'm oğullarından Nasr b. Ali geçmiş ve İlik Han unvanını almıştır. Bundan böyle Samânilerle mücâdeleyi bu yeni hükümdar yürütecekti. Genç hükümdar bu makamda 20 sene, 1012 yılma kadar kalmış­ tır*69». Nasr b. Ali diğer taraftan, devrin Abbasi Halifesi elKâdir Billah (991-1031) ile siyâsi münasebetler kurmuş ilk Karahanlı hükümdarıdır ki, bu çok hayırlı bir başlangıç ola­ rak kabul edilmelidir*70». Zira böyle samimi bir ortamda baş­ layan bu güzel ilişkiler, daha sonra gelişecek ve A bbasî H a­ lifeleri en sonunda bütün siyasî ve İdarî yetki ve tasarrufla­ rını tamamen Orta Asya'nın bu yiğit Müslümanlarına, yani Türk Hanları veya Sultanlarına bırakacaklardır.

67 Buğra, M. Emin, a.g.e., s. 185, "İlik Han" eski Türkistan geleneklerine gö­ re ''İlhan" manasında "Şalı", 'Kral", "Melik” anlamında bir kelimedir. Tanrı dağlarının kuzeyindeki ülkeleri idare etmek için, Karahanlı, haneda­ nından bir Tekin oraya "İlik H an" unvanı İle genel vali tayin ediliyordu. Şimdi Batı Türkistan'ada bir ilik Han yani Umumî vali tayin edilmişti. Böylece Karahanlı devleti "Kuzey" ve "Batı" İlik Hanı olmak üzere ikiye ayrılmış oluyordu", Buğra, M.E., s. 196-200. 68 Geniş bilgi için bkz, İbnü'l-Esir, IX, s. 100, Genç, R., a.g.e., s. 43, Barthold, W., Türkistan , s. 329. 69 İbnü'l-Esir, IX, s. 240. 7HGenç, R., a.g.e., s. 43.


Nasr b. Ali, Ceyhun nehrinin güneyinde ve Karahan'lılara karşı gerçekten de önemli bir tehlike olmaya başlayan Gazneliler için yeni bir harb hazırlığı sırasında ölmüştür (1012). Değerli tarihçimiz İbnül-Esir diğer Karahanlı hü­ kümdarları gibi, onun hakkında da övgü dolu sözler söyle­ mektedir. Ona göre; aiftîj ^ Jİl

âjs~ü'

''Jri' üb" ‘-^i!

.^

^IaLİ üjAi

"İlik Handa; aşın derecede iyilik yapm ayı, hayır ha­ senatı seven, insanlar arasında adaleti gözeten, güzel huylu, güzel ahlâklı, din ve din adam lanna aşın sevgi, ilim ve ilim adam larına çok büyük bir saygı duyan, onlara bol bol iyilik ve lütuflarda bulunan bir insandı"(71). Mamafih bu İlik Han'ın medenî Türkler ve steplerde İslâm dininin yayılması için ne gibi faaliyetlerde bulunduğu hususunda fazla bir bilgimiz yoktur. Ne var ki onun ilim ve din ehline saygılı, sarayının kapılarını onlara, sonuna kadar açık tutması, onun zamanında da steplerde yaşayan göçebe Türkler arasında İslâmlaştırma kampanyasının bütün hızıyla devam ettiğini göstermektedir. Zira onun çevresinde topla­ nan bu ilim din ve gönül adamları, aynı zamanda İçAsya'dski İslâmi tebliğ ve irşad faaliyetlerinin de en önde gelen simaları olmalı idi. Sen Hindistan'a G azaya Çık! Ben de Türkistan'a: Gerçekte Karahanlı hükümdarlarının Aşağı Türkistan­ 'a yönelmeleri ve Sâmânileri ortadan kaldırma teşebbüsleri, onların hiç de hayrına olmamış ve bir kısım çetin problemle­ ri de beraberinde getirmiştir. Öyle ya, bir taraftan Aşağı


Türkistan' dan kaçan Sâmânî Emirleri, kendi ülkesini Karahan'lıların elinden kurtarmak için yeni yeni bir kısım siyâsî manevralara girişirken, diğer taraftan Sultan Mahmud onların karşısına çıkmış ve Aşağı Türkistan'ı ele geçirmek istemiştir. Bütün bu olumsuz gelişmeler, karşısında Karahanlı devletini Kaşgar'dan idare etmekte olan Togan Han (9981016) yeni bir inisiyatifle duruma müdâhale etmiş ve Sultan Mahmud'u bir çok Müslümanm yok yere harb meydanla­ rında ölmesine sebep olacak bu köklü teşebbüsünden vazge­ çirmeye çalışmış ve bunda muvaffakta olmuştur, İbnü'l Esir'in hicri 403/1012 yılı olayları arasında zikrettiği kıymetli rivayetlerden de anlaşıldığına göre, gönlünde ve kalbinde sâdece kâfirlere karşı cihad etmekten başka hiç bir dünyevi gayesi olmayan bu Karahanlı Hükümdarı, Sultan Mahmud'a şöyle demiştir: J ju ilj -lAi jj*t c-ii

Aprl.ıflU"

". Usa> Usm tij j

i ) j k > Ul

"Allah'a şükürler olsunki ikim iz de Müslümanız. Şim­ di İslâm dini ve Müslümanlara göre en uygun olanı, bir bi­ rimizle uğraşmayı bir tarafa bırakm ak ve senin Hindistan'a benim de (doğuda) kâfir Türklere karşı gaza ve cihadlarda bulunmamızdır"(72). Sultan Mahmud, Toğan Han'ın bu fikirlerini çok ye­ rinde bulmuş ve aralarındaki anlaşmazlıklarda böylece or­ tadan kalkmıştır. Gazneli Mahmud devrinin ünlü saray ta­ rihçisi el-Utbi, kitabında bu ittifakı yapan Karahanlı Türkle-


rittin etnik özelliklerinden bahsederken bizlere şu bilgileri vermektedir. " Onların yüzleri geniş, gözlen küçük, burunla­ rı yassı ve sakalları seyrekti. Dimir kılınç ve siyah elbiseli idiler"(73). Ne ilginçtir ki Hz. Reygamber'in, Türklerin ırki özelliklerini beyan eden hadisleri ile el-Utbi'nin bu beyânla­ rı, şaşılacak derecede büyük bir benzerlik içindedir. Buda  kir Zaman Peygamberinin, Türklerin fiziki özellikleri hak­ kında asırlarca önce vermiş olduğu mucizevi haberlerini bü­ tünüyle doğrulamaktadır. Nitekim Hz. Peygamber bu muh­ tevadaki hadislerinin birinde aynen şöyle demiştir: *İ

: ((* * U )

y Jl

(J>li syrjh j>"

JlS

:JlS

( ,£ 0 )

ilyll 'jJlîVâî ".ÂlJ a i\

ÂPüJl jp r j

ÜÎS”

Ebû Hüreyre (r.a.) dan rivayet edildiğine göre; Hz. Pey­ gamber (s.a.s.) şöyle buyurmuşlardır: "Sizler çekik gözlü kırm ı­ zı benizli, yassı bunınlu, yüzleri sanki örs üstünde döğülmüş ve üzeri derilerle kılıflı kalkan lar gibi sağlam (ve heybetli) bir kavim olan Türklerle çarpışm adıkça kıyam et kopm ayacaktır"(74>. Mâmâfih bu izahlarımızdan da anlaşılacağı gibi, bu devirlerde Kaşgâr önlerinden A tlas Okyanusu sahillerine kadar yayılan geniş hilâfet ülkelerinde, İslâm dinini yaymayı kendilerine kudsi bir gaye hâline getirmiş olan iki sultan ve iki hanedan âilesi vardı, bunların ikisi de Türktü. Birisi

73 el-Utbî, Târihu't-Yemînî, nşr. Sprenger, Delhi, 1847, II, s. 83. 74 el-Buhari, Sahihıı’l-Buhari, Mekke, VI, s. 35, Müslim, Sahih-u Müslim, XV II, s. 37, Bu hadislerin tarih objektifinde çok geniş bir değerlendirmesi için bkz. Kitapçı, Z., Hz. Peygamber’in Hadislerinde Türkler, Konya, 2004, II. Kitap, s. 102 vd.


Gazne Türk Devleti'nin kurucusu Sultan Mahmud; diğeri ise; Karahanlı Hakanı, Toğan Han'dı. Birisi; Hindistan'a, diğeri ise Doğu Türkistan'a gaza ve cihâd seferlerine çıkacak ve İslâm'ın hidâyet nurları ile bu topraklarda yaşayan in­ sanların karanlık dünyalarını aydınlatmaya çalışacaklar ve iman hakimiyetini kuracaklardı. Gerçekte Toğan Han da, İslâmî gaza ve cihad ruhu, ilim, din ve gönül ehline saygı, onları her hal-ü kârda koru­ ma, onlara her türlü iyilik yapma ve cömert davranmada di­ ğer geleneksel K arahanlı hükümdarlarından hiç de geri kalmıyordu. Nitekim İbnü'l-Esir onun bu güzel meziyetleri hakkında şöyle demektedir; jjjJ l

Jj»t J jÇj i I** j j

< d a îj

ili « c J jİ U j

".(JJLikl

O lT j " j ij

c-^AâJ J İ j

"Toğan Handa; âdil, hayır ve iyilik sever, inadına dindar bir hükümdar idi. İlm i ve ilim adam larını severdi. Ö zellikle din adam ı (ve gönül ehline) ayrı bir meyli vardı. ' Onlara iyilik eder ve çevresinden ayırmazdı. Onun hikâyesi; bundan önceki (cildlerde) Hendek gazasıyla ilgili bölümde anlatıldığı gibi Ensar 'dan, Saad b. Muaz'm başından geçen­ lere ne kadar benzemektediri75\ Togan Han; H asta Yatağından Cihad Meydanına: Görüldüğü gibi sahabenin önde gelen simalarından biri olan Saad b. Muaz'la, bir yüce gayeye hizmet etme ve kâfirlere karşı kılınç kullanmada*76* aynı kaderi paylaşan bu 75 İbnü'l-Esir, IX, s. 297. 76 Geniş bilgi için bkz. İbnü'l-Esir, II, s. 181.


Karahanlı Hükümdarı Toğan Han’m hayatı da, tıpkı Hz. Peygam berin Medine'yi kâfir müşriklere karşı koruduğu gi­ bi, bu kâfir Türklere karşı Karahanlı devletini korumak ve onlara karşı her türlü tedbiri elden bırakmamakla geçmiştir. Diğer taraftan; kaynaklarda fazla bir açıklama olma­ masına rağmen, onun zamanında da devletin resmi politika­ sı icâbı, medeni şehirler, köy ve kasabalar, hatta steplerde yaşayan Türkler arasında, İslâm dininin yayılması yolunda­ ki faaliyetlere bütün hızıyla devam edilmiştir. Çünkü onun çevresindeki; ilim, din ve gönül adamları hep bu yüce gaye­ ye hizmet etmek için koşup geliyorlardı. Fakat bizim asıl üzerinde durmak istediğimiz bu gazi ve dindar Türk hükümdarının, ömrünün sonlarında, hasta yatağında ve bitkin bir vaziyette yatüğı halde, bir lutf-u İlâhî olarak ayağa kalkması, tekrar ata binmesi, kılmç kuşanması ve kâfir bozkır Türklerine karşı yeni bir cihâd ve gaza seferi­ ne çıkması ve bundan sonra, tekrar sıcak yorganının alünda Allah'ın rahmetine kavuşmasıdır. Temel kaynaklarımızdan İbnü'l-Esir'in hicri (408/1016) yılı olayları arasında çok daha ayrıntılı bir şekilde kaydedildiğine göre; "Bu sene İç Asya'dan gayr-i müslim step Türklerinin, ba­ tıya doğru yeni bir göçü başlamıştı. Öyle ya, "üç yüz bini aşan çadır halkı" yani milyonlarca insanlar ve onlardan daha kalabalık olan ve yine milyonları aşan mal varlıkları, koyun, sığır, at, deve vs. ile "Batıya” doğru yürüyorlardı. Bu nerede ise Asya’nın batı­ ya doğru yürüyüşü idi ve bunların önünde kimsenin durması da mümkün değildi. Göçebelerin Kaşgar hattını geçmeleri Fergâne ve Aşağı Türkistan'a inmeleri halinde bu topraklarda sâdece Karahanlı devletinin değil İslâm’ın da sonu olurdu.


Hasta hükümdar, bu göçebe Türklerin dağlara taşlara sığmaz bir insan seli hâlinde ilerlediklerini önlerine çıkan herşeyi aştıkları ve kendi ülkesinin büyük bir kısmını ele geçirdikleri o ka­ dar ki Balasagun 'a sekiz günlük bir mesafeye kadar yaklaştıklarım duyunca çok üzülmüştü. Artık, Bedir harbinin en şiddetli anla­ rında Cenâb-ı Hakk'a yalvaran Hz. Peygam ber gibi, o da; elle­ rini yüce Mevlâ'ya kaldırmış, O’nun kapısını çalmış, kâfir­ lerden intikam alm ası için kendisine şifâ ihsan etmesini ve İslâm dinini onlara karşı korumasını ve asıl bundan sonra "emanetini" alm ası için, gece gündüz dua ve niyazda bulun­ muştur. Ne var ki onun bu yalvarmaları boşa gitmemiştir. Ölümü bekleyen Gazi hükümdar bîr anda iyileşmiş, ayağa kalkmış, eski sıhhat ve zindeliğine kavuşmuştur. Toğan Han bundan sonra; mem leketin dört bir yanına haberler salm ış ve 120.000 kişi­ lik bir cihad ordusu kurmuş ve derhal bu ka la ba lık yan gö­ çebe Türklerin üzerine yürümüştür. Mücâhid gaziler onların pek çoğunu öldürdükleri gibi, kılınç artıklarından bir çokla­ rını da esir etmişlerdir. Bu göçebe Türklerden pek çoğu da kurtuluşu kaçm ada bulmuşlardı. Toğan Han ve askerleri on­ lardan ayn ca ganimet olarak pek çok altın ve gümüş kaplar, hiç kimsenin eşi ve benzerine sahip olm adığı Çin işi eşyalar, top top ipek kumaşlar ele geçinnişlerdi. Bundan sonra Gazi Mücâhid tekrar Balasagun’a dönmüş ve hastalan arak yata­ ğında ölmüştür" (408/1016)('77). Mâmâfih Doğan Han'm bu şekilde ölümünden sonra, Karahanlı asilzadeleri arasında ardı arkası kesilmeyen bir taht ve iktidar kavgası da başlamış oluyordu. Ne var ki, bu iktidar kavgaları; Sâmâniler'in güçsüz olmaları ve Sultan


Mahmûd'un ise Hindistan seferleri dolayısıyla pek fazla ilgi göstermediği içindir ki, Karahanlı devletinin varlığını tehli­ keye sokacak boyutlara ulaşmamıştır. Bununla beraber, bu sıralarda Aşağı Türkistan'da hüküm süren Karahanlı asilza­ deleri arasında da çok ciddi kargaşa ve karışıklıklar çıkmıştır (408/1017)(78). Semerkant ve Fergâne Hanı İbrahim Tamğaç Han bu bedbaht gelişmelere müdahele etmiş ve devleti bü­ yük bir tehlikeden kurtarmıştır. İbrahim Tamgaç Han; Yeni Gazi Hükümdar; Daha ziyâde “Ebü'l-Muzaffer-Zaferlerin Babası" unvanı ile anılan İbrahim Tamgaç Han'a gelince; onun devlet idare­ sindeki resmi unvanı "İmadü'd-Devle-Devletin Direği" idi ve daha ziyade "Zaferler B abası" olarak anılıyordu. Bundan; onun da, hayatını diğer bir çok mübarek Karahanlı H akan­ ları gibi; at üstünde ve kâfir Türklere karşı cihâd meydanla­ rında geçirdiği anlaşılmaktadır. Gerçekte İbrahim Tamgaç Han; Karahanlı devletinin gelmiş geçmiş en güçlü hükümdarlarından biri idi. Bu ba­ kımdan kendisinden "Büyük Tamgaç H an” olarak söz edil­ diği gibi, el-Avfî'de onun ideal bir hükümdar olduğunu kay­ detmektedir*79\ Tamgaç Han da diğer Karahanlı hükümdarları gibi, halkına adaletle muamele eden, güzel huylu, güzel ahlaklı bîr "Han" idi. Ülkesinin dirlik ve düzenini sağladığı gibi, ül­ ke halkım da tam bir refah ve huzura kavuşturmuştu. Hal­ kın huzuru konusunda o kadar ileri gitmişlerdi ki; O, fakihlerden "fetva" almadan halktan hiçbir vergi almazdı*80/ Ay78 İbn ü’l-Esir, IX, s. 299. 79 Barthold, W., Türkistan , s. 388. 80 İbnüi-Esir, IX, s. 300.


rica O; Semerkant'da bir "medrese" ve bir de "hastahane" yaptırmış ve ülkesinin bayındırlığı için daha bir çok imar fa­ aliyetlerinde bulunmuştur*81*. Bununla beraber o da diğer Karahanlı hanları gibi; şeyhler, din adamları ve âlimlerin, onun yanında ayrı, saygın bir yeri vardı. Onun çok aşırı say­ gı gösterdiği bu şeyhlerden biri de Ebu Şuca'el-Alevi idi. Fakat bize göre bütün bunlardan en önemlisi böylesi­ ne büyük şan şöhrete sahip, ayrıca kendisine parlak hüküm­ darlık unvanları verilmiş olan bir Türk H akan in ın inadına dindar, inadına mütevazı, âbid, zâhid bir kimse olması ve dünya saltanat, makam ve servetine hiçbir değer vermemesi, hatta dünyadan el ve eteğini çekmiş bir kimse olması idi. Nevar ki bu Türk H akanı bir defasında çok ciddi bir yol ayırımında kalmış ve neticede dünyadan yüz çevirmiş ve sadece Allah ve Rasulü ile baş başa münzevi bir hayat ge­ çirmek istemiştir. Buna sebepte, Ebû Şuca adında "Alevi” coşku dolu dindar, zâhid bir vaiz idi. İbnü'l-Esir'in çok daha ayrıntılı olarak bildirdiğine göre bir gün bu Alevi vaiz, bu son derece dindar ve mütevazi Karahanlı Hakanının huzu­ runa çıkmış ona içten va'z ve dinî nasihatlarda bulunmuş ve sonunda ona, hem de hiç çekinmeden; - Sen hükümdarlığa layık bir kim se değilsin!" demişti. Bundan fevkalâde üzülen Tamğaç Han, herşeyden bir anda yüz çevirmiş, dünya işlerinden uzak, Allah ve Rasulü ile hem hâl olarak münzevi bir hayat yaşamak istemiş ve kapısını en yakınları da dâhil herkese kapamıştı. Ne var ki

81 Onun bu tür imar faaliyetleri hakkında geniş bilgi için bkz. Esin, E., Börü Tigin Tamgaç Buğra Kara Hakan İbrahim (H. 444-60/1052-68), Semerkant da Yaptırdığı Abideler, Sanat Tarihi Y ıllığı, V III, İstanbul, 1979, s. 37-75.


şehrin ileri gelenleri buna daha fazla dayanamamış ve ona gelerek; devlet işlerini bırakmanın dinde ve şeriatta yeri ol­ madığını beyân ederek onu ikna etmeye çalışmışlardır. Bu­ nun üzerine Tamğaç Hân "kapısını tekrar halka açmış ve on­ ları âdil bir düzen içinde ölünceye kadar idare etmiştir (Öİ.1067/8)*82». Bütün bunlar Türk'ün Allah’ın hidâyetine giden yolda ulu atası olan Saltuk Buğra Han ve onun soyundan gelen şerefli Gazi H akanlar neslinin, Allah'ın dinine nasıl bir İlâhî coşku ve iman halâveti içinde sahip çıktıklarını göstermesi bakımından önemli olaylardır, İslâm tarihinde, "Sahabe nes­ li” müstesna; K arahanlılar gibi, İslâm ile yaşayan Allah'ın dininin aziz olması için gaza ve cihâddan bir an bile geri kalmayan ve insanları doğru yola ulaştırmak için uğraşıp didişen daha gayretli, daha dindar, daha cesur bir hüküm­ dar ve hanedan âilesi henüz gelmemiştir. Bu Türk Ha­ kanlarının hepsi sımsıkı "A llah’ın ipine" sarılmış ve Kur'an'm tabiri ile " Urvetü’l-Vüskâ" denilen o kopmayan ilâhî zincirin alün halkaları olmuşlardır. Kadir Yusuf Han ve İç Asya'ya Yeni G aza Seferi: Mâmâfih bütün bu kargaşa ve karışıklık dönemlerinde bile, Karahanlt asilzadeleri gayr-i müslim Türklere karşı ga­ za ve cihâd seferleri düzenlemekten bir an bile geri kalma­ mışlardır. Bu cümleden olmak üzere bizim burada asıl üze­ rinde durmak istediğimiz yukarda adı geçen Toğan Han'm "Aşağı Türkistan Genel Valisi" (Beyler Beyi) Kadir Yusuf Han ve onun tarihlere geçmiş "Hoten" seferidir. Karahanlı Hanedan âilesinde olduğu gibi Kadir Yusuf Han’da; cihad


etmeyi çok seven bir kimse idi. Üstelik beş v ak it namaza ay­ rı bir özen gösterirdi"(83). İbnü'l-Esir onun hakkında "birçok gaza ve cihad sefe­ rine çıktı" demesine rağmen, neylersiniz ki bu mücâhid ga­ zinin söz konusu cihadları hakkında pek fazla bir bilgi ver­ memektedir. Fakat onun konumuz açısından en önemli ola­ nı, İç-Asya'ya yeni bir cihad ve gaza seferi düzenlemesi, bu arada Doğıı Türkistan'ın çok önemli yerleşim merkezi olan Hoten'i ele geçirmesi ve burasını bir Türk ve İslâm şehri hâ­ line getirmesidir (408/1017)(84Z Gerçekte Doğu Türkistan'da Kaşgar ülkesinde bir şe­ hir olan Hoten erken devirlerde Budizmin bir merkezi ol­ muştur. Gerdezi'ye göre; Hotende Budizm'in yanı sıra şeh­ rin içinde bir Hıristiyan kilisesi ve kuzeyinde ise bir Müslü­ man mezarlığı bulunmakta i d f8S). Gerdezi'nin bu rivayetle­ rinden Müslümanların Hoten'e çok daha önceki devirlerde geldikleri ve fakat burada pek fazla bir başarı elde edeme­ dikleri anlaşılmaktadır. Hoten; K adir Yusuf Han (Öİ.1032) tarafından ele gel­ dikten sonra, burada sıkı bir İslâmlaştırma kampanyası baş­ lamış ve bu Türk yurdu çok güçlü bir İslâm şehri olmuştur. Mâmâfih bu gelişmeleri kendine has bir şekilde yorumlayan Barthold şöyle demektedir: "Bugüne kadar bizim öğrenebildiğimize göre; Türkis­ tan'da İslâm iyetin silâh kuvvetiyle yayılm ası yalnız bu olayda görülmüş ve birkaç yüzyıldan beri Buda dininin ya83 İbnü'l-Esir, IX, s. 299. 84 İbnü'l-Esir, IX, s. 299. 85 Barthold, W., İA. V/I, s. 566.


ytlmtş ve gelişmiş olduğu bir şehir Müslüman Türkler tara­ fından ele geçirilmiştir"*86». Yusuf Kadir Han, bu şekilde Hoten'i ele geçirdikten sonra Hoten de dâhil, Kaşgar ve Balasagun'un idaresini öl­ meden önce büyük oğlu Ebû Suca' Süleyman Arslan Han'a bırakmıştır (1017). Artık bundan böyle bu şehirlerin cami, mescid ve minberlerinde hatipler, hutbelerini onun adına okuyacaklardı*87». Büyük tarihçimiz İbnü'l-Esir, diğer Karahanlı asilzadeleri gibi, Kadir Yusuf Han hakkında da övgü dolu sözler söylemekte ve şöyle demektedir: O l T j algi-1 j j i T Ö jw Jl j ~ s - V jI p ÜO l)Ü " j . Ja i ,p j â

<L?-U

y

&-1 >—J j- io

JS "

ja

j-Üİ d lS 'j"

ÂİjJÜI v_3j £

İJ .L A A İ

( jjjJ t

i

4JÜ O lS 'j SN ./>ll

Ja Îj

s-U Jlü J

û f& A

"Kadr Han da adil, güzel huy ve ah lak sahibi çok fa z ­ la cihâd eden bir kim se idi. Üstelik beş v ak it nam aza ayrı bir özen gösterirdi. Onun lakabı "Şerefü"d-Devle" idi. O ömründe ağzına bir dam la olsun şarap koymamıştır. Çok aşın dindar, m uttaki bir kimse idi. Din adam lan ve âlimlere her zaman iyilik ve ihsanlarda bulunurdu. Bu bakımdan memleketin dört bir yanından bir çok kim seler onun sarayı­ na gelirler ve onu ziyaret ederlerdi. O da onlara çok büyük iyilik ve lütuflarda bulunurdu"*88».

86 Barthold, W., Dersler, s. 118. 87 İbnü'l-Esir, IX, s. 299. 88 İbnü'l-Esir, IX, s. 299.


Bekeç Arslan Tekin Gaza Meydanlarında: Ebû Şuca' Arslan Han da bu hanedan âilesinin diğer hükümdarları gibi, doğuda gayr-i müslim Türklere karşı ye­ ni yeni birçok gaza ve cihâd seferlerinde bulunmuştur. Onun bu savaşları R. Genç'in de dediği gibi; o zamanki Karahanlı Türk muhitlerinde o derece yan kılar yapm ıştır ki, bu olaylar bir nevi destanlar halinde anlatılır hale gelm iş­ tir" ^ . Ebû Şuca' Arslan Han'ın yeni bir cihad ruhu ile gayr-ı müslim Türklere karşı yaptığı mukaddes harbler, Kaşgarî'nin Divânı'na da yansımıştır. Onun genel beyanla­ rından anladığımıza göre; Arslan Han'ın orduları, Kuzey doğuda Yabaku, Basm il ve Çomullar, hatta bir dereceye ka­ dar Yımaklarla mücadele etmiş ve bu mücadelelerinde bü­ yük ölçüde de başarılı olmuşlardır. Bu harblerde Arslan Han'ın sağ kolu Bekeç Arslan Tekin Gazi idi. Bu Cihad Eri, önce Yabakular üzerine yürümüş, onların başbuğu olan Bü­ ke Budraçı önce esir edilmiş sonra da boynu vurulmuştur. Daha sonra Arslan Tekin İli, ve Yamar, yani Emil nehirle­ rinden geçerek Karahanlılar'a karşı ciddi bir problem olma­ ya devam eden Basm il ve Çomullar üzerine yürümüş ve on­ ları kısa zamanda itaat altına almıştır*90*. Bu kanlı harblerde düşman tarafının o, yarı efsanevi rivayetlere göre 700.000 ve Arslan Tekin'in ise 40.000 askeri vardı. Arslan Tekin'in 40.000 kişilik ordusu ile bu inadına kalabalık kâfir Türklere karşı kazandığı zafer ilahi bir hüviyyet kazanmış ve bundan da öte yarı dini bir destan

89 Genç, R., a.g.e., s. 40. 90 Kaşgarî, Divân , I, s. 452, 459, Krş. Barthold, W., Dersler, s. 129.


olmuştur. O devirdeki bir çok Müslüman gibi bu büyük za­ ferin heyecanını yaşayan Kaşgarlı Mahmud, bu harplere ka­ tılan bir mücâhid gaziyi görmüş ve bu ilginç olayı onun ağ­ zından bizlere naklederek bu günlere gelmesini sağlamışür. Kaşgari bu yarı dini efsâneyi kitabında şu şekilde hülâsa etmektedir; "Ben bu savaşta bulunmuş olanlardan birine sordum ve kâfirler çok oldukları halde nasıl kaçtı dedim. O kişi biz­ de buna şaştık tutsak olan gavurlara sorduk ve onlara "Bu kadar çok olduğunuz halde niçin yenildiniz dedik" O kişi Cevap olarak şöyle dedi; "davullar çalınıp borular ötmeğe başladığı zaman başımızın üstünde yeşil bir dağ gördük. Bu dağ göğü kaplam ıştı. Dağdan bir takım kapılar açıldı. O kapılardan bize cehennem ateşini yağdırıyorlardı. Biz bun­ dan korktuk. Böylece bizi yendiniz”. Bende bu; Allah'ın rahmeti ve Hz. Peygamber'in Müslümanlara bırakmış oldu­ ğu mucizelerdendir dedim"^n). Eğer, Z. V. Toğan'm işaret ettiği gibi Fergâne’nin îsfara kasabası yakınlarındaki Vuruk kayalıkları üzerine ka­ zılmış kitabe gerçekten de bu savaşların bir haürası olarak yazılmış ise; bu zaferin 1041 yıllarında kazanılmış olması ge­ rekmektedir*92/ Yusuf Has Hâcip Karahanlı Gazilerine Sesleniyor: Bu arada bizim üzerinde önemle durmak istediğimiz bir kimse daha vardır. O da, Kudatgu B ilik gibi dev bir eser yazan büyük Türk âlimi, devlet adamı, kendi devrinde "Bil­ 91 Kaşgarî, Divan, III, s. 227. 92 Togan, Z.V., Karahanlılar : 840-1212, 1966-1967, Ders Notları, s. 48.


ge Vezir" geleneğinin en büyük temsilcisi olmuş Yusuf Has Hâcibtir (doğ. 1609)(93). Karahanlılar'm olgunluk devrinde yaşamış, tarihi Türk devlet geleneğini, İslâmi değerlerle mezcederek Kudatgu Bilik adında muhteşem, hikemi, hem de TÜRKÇE bir eser yazmış ve Türk'ün devlet kurma ve in­ sanları yönetmedeki "üstün dehasını" ortaya koymuş olan Yusuf Has Hâcib, Gazi Karahanlı hükümdarlarının kâfir Türkler, bu arada Uygarlara karşı yaptıkları gaza ve cihadları, İslâm dini'ni onlar arasında yayma hareketlerini, hem de so­ nuna kadar bütün kalbi ile desteklemiş ve bundan ayrı bir heyecan duymuştur. Bu yöndeki imanî duyguları bir çağla­ yan gibi coşan bu büyük devlet adamı "Bilge Vezir" onları bütün varlığı ile alkışlamış ve cihad meydanlarında at koştu­ ran bu mücahid gazilere şöyle seslenmiştir: "Asker ve ordu ile bu düşman kâfirleri (Türkleri) ez, Gönül temizliği ile Allah'tan kuvvet dile. Asker ve ordu silahını kafir (Türklere) çevir, Zira kâfirlerle dövüşürken ölm ek ölüm bile değildir. "Kâfirlerin evini barkını yak, burkanını viran eyle, Yerin cami yap, etrafına İslâm cem aati toplansın Onların oğullarını kul ve kızlarını cariye et, Onlardan aldığın servetle hâzinelerini doldur. (Sonradan) İslâm i fetihler yap şeriatı yay, 93 Eraslan K., Yusuf Has Hâcib, ÎA, X III, s. 438, Ayrıca geniş bilgi için bkz. Arsal, S. Maksudi, Türk Tarihi ve Hukuku, İstanbul, 1947, Barthold W., Kudatgu Bilik’in Zikrettiği Buğra Han Kimdir? T.M. İstanbul, 1925,1, s. 221-226, Bombacı, Alessio, Kudatgu Bilik Hakkındaki Bazı Mülahaza­ lar, Fuat Köprülü Armağanı, İstanbul, 1953, s. 65 vd. Caferoğlu, A., Türk Dili Tarihi, İstanbul, 1964, Genç, R., Karahanlı Devlet Teşkilatı, İstanbul, 1981.


Böylece seçkin bir şahsiyet olur ve iyi bir nâm kazanırsın"m \ Bu beyitler; Türk boyları ve kabileleri arasında İslâm dini'ni yaymanın Karahanlı Hanlar ve devlet adamları, Türk-İslâm âlimleri, hulasa İslâm erenleri, evliyaları, gazi dervişler için ne kadar mukaddes bir gaye haline geldiğini ve ortaya koymaktadır. Bu onların gönlünde esen bir deli rüzgar ve bir ilahi hidayet fırtınası idi. Yusuf Has Hâcib'in bu şiirleri, onların gönlünü bir kor gibi yakıp tutuşturan bu deli rüzgar ve fırünanın kelimelerle ifade edilmiş bir iman üslubu idi. Ona göre; "Bir hükümdarın başlıca vazifesi Islâm dini'ni yaymak, Allah'ın şeraitini ihya ve iman hakimiyetimi kurmak, küf­ rün bütün izlerini silmek, buna direnenlerin evini başını yıkmak, putlarla dolu mabedleri viran etmek, putları kırmak oraya İslâm bayrağını dikmektir. Bu uğurda ölmek ölüm değildir, ölümlerin en şereflisidir". Bu gerçek manada bir "İslâm ideali" ve bu idealin bir "devlet politikast" haline getirilmesi idi. İşte Yusuf Has Hâcib'in eserinde çok ayrı bir önem verdiği bu "İslâm î yaym a ideali", daha açık bir ifâde ile "İlây-t Kelimetullah Allah'ın dini'nin ulu kılma" keyfiyeti, daha sonra bütün Müs­ lüman Türkler ve Türk Sultanları için müşterek ve külli bir gaye, bir mukaddes coşku, ve bir ülkü haline gelmiştir. Ni­ tekim Gazneli Sultan Mahmud, başta Tuğrul Bey olmak üzere Alp Arslan ve Melikşah gibi Selçuklu Sultanları ve yine başta Osman Gazi olmak üzere Murâd-ı Hüdâvendigâr Fatih, Yavuz Sultan gibi ünü cihanı tutmuş bütün Osmanlı Sultanları, bu "İslâm'ı yaym a idealini" devlet po94 Has Hâcib, Yusuf, Kudatgu Bilik,çev. R. R. Arat, Ankara, 1988, s. 393.


litikasmdan da öte bir "Kızıl Elma" tutkusu haline getirmiş­ lerdir. Zira Osman Gazi'nin hasta yatağında oğlu Orhan Gazi'ye söylediği şu sözler onun "İslâmî yaym a ideali" ile ne kadar bütünleştiğini ve hayatının tek gayesi haline geldi­ ğini ortaya koymaktadır. Osman Gazi, kendinden sonra ge­ len bütün Osmanlı Sultanları için bir esas olan bu vasiye­ tinde aynen şöyle demiştir: "Gaza ve cihada devam ediniz! İslâm'ın kuvvetlenme­ sine çalışınız! Livâ-i şerifi yüksek tutunuz! Dâima İslâm'a hizmetten geri kalmayınız!"<93). Bunlar ne ilginçtir ki Yusuf Has Hâcib'in asırlar önce ifade ettiği "İslâm'ı yaym a idealinin" Osman Gazi tarafın­ dan yeniden ve bir vasiyetname tutkusu ile teleffuz edilmesi ve dile getirilmesinden başka bir şey değildir. Diğer taraftan Yusuf Has Hâcib, mücahid Karahanlı gazilerini, kâfir Türkler'e gaza ve cihad etmeye teşvik ettiği gibi, onların ellerinde avuçlarında ne varsa almalarını istediği halde, bu mücahid gazilerin Müslümanlara, adaletle davranmaları, iyilik yap­ maları, onlarla hoş ve kardeşçe geçinmelerini ve Müslüman halka emniyet ve huzur verecek bir nizam kurmalarını tav­ siye etmekte ve aynen şöyle demektedir: "Müslümanlara (sakın) karışma, Ey Hükümdar onların arkasında tanrı vardır! Müslüman Müslümanla kardeştir, Kardeşe karşı düşmanca davranma onlarla iyi geçin, H alka huzur ve rahat sağlayacak bir nizam kur, Onlar sana hayır dua etsinler. Tanrı sana bunun ecrini verir Her iki dünya senin olur, Ey Kahraman!"(9b). 95 Gökbilgin, M. T., Osnıan, I, İA, s. 437.


Mâmâfih; başta Satuk Buğra Han olmak üzere, Buğra Han Harun, Togan Han, Ebü'l-Muzaffer Tamgaç Han ve Ebû Şuca' Arslan Han gibi onun soyundan gelen gazi hü­ kümdarlar neslinin çağdaşı olan el-Makdîsi 966Tı yıllarda yazdığı eserinde bu büyük Karahanlı Hakanlarının Allah'ın dininin aziz olması yolunda yaptıkları böylesine yüce hiz­ metlerden gurur duymakta bu hükümdar ve onların yaşa­ dıkları topraklan âdeta göklere çıkarırcasına överek şöyle demektedir; OJjmj ts-UİPj iür' i * y * (3j-il' tg ..» İ 3 f r S l l

<Lâ İJ jja "

<ü)l

dSLÜj

4-i OÜ” ja tjj- j üih-J -iyAÜ

ÜjJAl jlgÂâJl ^Jü

"Doğu iklimi, (Karahanlı Hakanlarının yaşadığı yerler) iklim ler arasında büyük adam ları ve âlim leri en çok olan, hayrın kaynağı, ilmin karargâhı ve âlimlerin ocağı, ayrıca; İslâm'ın muhkem dayanağı ve en güçlü kalesi sayılan bir ik ­ limdir. Doğu ikliminin hükümdarları; (Karahanlı Hakanları) hükümdarların en büyüğü, ordusu; orduların en hayırlısıdır. Bu iklimlerde mekân tutanlar ise, kuvvetleri; yüce, görüşleri; doğru, isimleri; ulu, mallan; bol, ayrıca at, asker ve parlak zafer sahibi kimselerdir. Öyle bir kavim ki; Hz. Ömer'e de bildirildiği gibi, onların elbiseleri demirden, yiyecekleri ku­ rutulmuş etten, içkileri ise; buzdandır. Burada büyük ka sa­ balar, güzel köyler, gür ormanlar, coşkun ırmaklar, bolluk bereketle dolu geniş m ıntıkalar görülür. A ynca dosdoğru bir din, çok güçlü ve muzaffer bir devletin uyguladığı köklü bir 96 Has Hâcib, Yusuf, a.g.e., s. 394.


ad alet vardır. Allah onlara (Karahanlı Hakanlarına) yardım etmiş ve devletlerini ebedi müddet kılmıştır. Buralarda fakihler; hükümdarlar derecesinde saygı g ö­ rür, burada köle olanlar başka yerlerde hükümdar olur”(97h Kurban Bayramı İle Gelen Allah'ın Hidâyeti: el-Makdisi'nin bu coşku dolu izahları; diğer taraftan Karahanlı Türk devletinde İslâmiyetin bir kültür ve bir me­ deniyet olma yolunda ne kadar büyük ve yüce bir mesafe kaydettiğini göstermektedir. Fakat bizim bu Ebû Şuca' Arslan Han döneminde asıl üzerinde durmak istediğimiz çok önemli bir konu daha vardır. O da; bu devirlerde Orta Asya bozkırlarında yeni bir hidâyet fırünası esmesi ve bir Kurban bayramı mevsiminde steplerde yaşayan yüz binlerce Türk'ün Allah'ın hidâyetine ulaşması ve îslâm dini ve Müslümamn "bir bayram ” içinde "iki bayram" kutlamaları­ dır. Peki bu nasıl böyle olmuştur? Bu büyük kitle ihtidasının bir değil, birçok sebebleri vardır. Bunlardan en önemlisi; İnadına dindar ve mücâhid ruhlu olan bu Karahanlı Hanlarının İslâm dininin Türkler arasında yayılmasını bir devlet politikası hâline getirmeleri, ayrıca, bu yönde tebliğ ve irşâd faaliyetlerinde bulunan ilim ve din adamlarını, erenler ve evliyaları, İslâm ulularını teş­ vik etmeleridir. Ebû Şuca' Arslan Han'da memleketin dört bir yanından, sarayma gelen bu din âlimlerini steplerde ya­ şayan Türklere göndermiştir. Bu ilim, din ve erenler ordusu gece gündüz dememiş, büyük bir gayret ve sabırla Türkler arasında İslâm dininin yayılması için çalışmış ve neticede göçebe Türklerden yaklaşık 200.000 kişilik bir Türk varlığı 97 el-Makdîsı, Ahsenii't-Tekâsim, s. 212.


Allah'ın hidâyetine kavuşmuşlardır. Değerli tarihçilerimiz­ den İbnü'l-Esir; İslâm'ın hayrına olan bu büyük gelişmeler hakkında bizlere şu bilgileri vermektedir; \^i\^

y İ-J U

^1141 j

.fijUS”

-L p

^Jİ

'

AbLa

J 5" *—^*Sİ"Î" 5 y i - S -

J

.frA fit 4*1' 3 /»-^ ,/*) uü' "Balasagun ve Kaşgar taraflarında İslâm ülkelerine dalıp yağm acılık yapan ve olay çıkaran gayr-ı müslim Türklerden on bin çadır halkı bu yılın (485) Safer ayı, (Eylül 1043)'ında Müslüman oldu. Onlar Kurban Bayramında 20.000 baş koyun kurban etti. Böylece A llah Müslümanları onların kötülüğünden kurtarmış oldu. Bunlar yaz mevsimini Bulgarların yanında ve kışı ise Balasagunda geçirirlerdi. Müslüman olunca artık çeşitli ül­ kelere dağılm aya başlamışlardı. Her bir yöreye bin çadır halkı göç etmişlerdi. Çünkü onlar Müslümanlar karşısında birbirlerini himaye etm ek gayesiyle bir araya geliyorlardı, İslâm 't kabul etmeyen Türklerden sadece Tatar ve H ıtaylar kalmıştı. Bunlar ise (İslâm mıntıkalarından çok uzak) ve Çin hudud bölgelerinde oturuyorlardı"(98). Evet bu steplerde yaşayan Türkler'in ikinci defa ve çok büyük kitleler halinde Müslüman olmaları idi. Bilindiği gibi 960'lı yıllarda Türkler arasında çok büyük çapta kitle ihtida­ ları olmuş ve milyonlara varan bu insanlar büyük kafileler halinde hak dini seçmişlerdi. Bu ne büyük bir mazhariyettir ki; aradan seneler geçtikten sonra Türkler bu defa, tekrar


büyük kafileler hâlinde Müslüman oluyorlardı. Bu İslâm di­ ninin doğuda Türkler arasında sessiz, sedasız kazandığı ikinci büyük dini zafer idi. İslâm tarihinde, bu şekilde, mil­ yonlara varan insanların bir İlâhi uğultu ve bîr iman seli ha­ linde Müslüman olmaları, işte bu Türk milletinin dışında ve bir başka coğrafi iklimde asla görülmemiştir. Mâmâfih İbnü'l-Esir'den yaptığımız bu alıntılar; Çin Şeddine kadar yayılan bu geniş topraklarda yaşayan Türk boylarının, Tatarlar<99) ve H ıtaylar müstesna tamamen Müs­ lüman olduklarını ortaya koymaktadır ki bu yukarda da ifâ­ de edildiği gibi, İslâm dininin Türkler arasında henüz bir asır bile geçmeden kazandığı ikinci büyük dini zaferini oluş­ turmaktadır, Öyle tahmin ediyoruz ki bunlar daha önce; Müslüman Karahanlı yurtlarına doğru büyük kafileler halinde hem de milyonları aşan mal varlıkları ile ilerleyen ve değerli Karahanlı hükümdarı Toğan Han tarafından, hem de hasta yatağından bir lutf-u İlâhi olarak kalktığı ve geri püskürttü­ ğü yan göçebe Türk boyları olmalı idi. Görüldüğü gibi aradan bir çeyrek asır gibi çok kısa bir süre içinde ve bu Türkler arasında gerçekleştirilen sistemli tebliğ ve irşâd faaliyetleri sonucu onların çok azı müstesna hemen hepsi Müslüman olmuşlardır. Buna rağmen: "Şarkta Oğuzların yerini işgal eden ve güney Rusya'ya kadar yayı­ lan K ıpçaklarla bir kısım Oğuz, Karluk ve başka başka Türk boylan henüz Şamanist idi. N itekim bunların çoğu, daha sonralan Selçuklular ve H arzem şahlar zamanında Müslü­ man olacaklardır"<10°). 99 Tatarlar; Diğer bir ifâde İle Moğolların müslümanlığı hakkında bundan sonraki bir kitabımızda çok geniş bilgiler verilecektir Z.K. 100 Turan, O., a.g.e., I, s. 162.


Tibet'ten Gelen Türklerin Müslüman Olmaları: Ebû Şuca' Arslan Han, yukarda da ifâde edildiği gibi, Çin’e kadar uzanan geniş Türk yurtlarında İslâm dininin ya­ yılmasında çok büyük hizmetleri olmuştur. Bu başarılarında onun dindar, yüksek ahlak sahibi, insanlar arasında adaleti gözeten bir insan olması, ve onları Allah’ın dinine çağırmada her türlü baskı ve zorbalıklardan uzak durması çok önemli bir rol oynamışür. Arslan Han’ın bu dini hoşgörü ve tole­ ransının en güzel örneği; onun Tibet yöresinden büyük kafi­ leler halinde gelen ve kış aylarını genellikle Balasagun civa­ rında geçiren, belki de Şamanist yarı göçebe Türklere karşı sergilediği tavırlar olmalıdır. Nitekim İbnü’l-Esir’in hicri 438/1045 yılı olayları arasında çok daha ayrıntılı bir şekilde kaydettiğine göre; "Bu sene Tibet'ten, Karahanlı ülkesine sayılam ıyacak kadar çok, yeni bir Türk göçü başlam ıştı. Çünkü onlar, Arslan Han'ın kendi ülkesinde insanlara yumuşak ve hoşgö­ rülü davrandığını, adalet ve iyilikle muamele ettiğini duy­ muşlar, ona haberler göndermişler, teşekkürler etmişler ve onun ülkesine yerleşmek istediklerini bildirmişlerdi. Onların bu istekleri geri çevrilmemiş ve gerekli izin verilmiştir. Onun bundan m aksadı Tibet'ten gelen bu yani göçebe Türkle­ rin Müslüman olm alarını sağlam aktı.” Yan göçebe bu Tibetli Türkler; Balasagun yaylalarına yerleştikten sonra, Türk Hakanı, onları İslâm dinini kabul etmeye çağırmış ve onlar ilk anda bu çağrıyı kabul etmemiş­ lerdir*101/ Ne var ki Arslan Han, onlara dokunmamış, onlara daha bir hoşgörü ile davranmış ve onların iyi bir vatandaş olarak kendi ülkesinde oturmalarına müsade etmiştir. Peki 101 Geniş bilgi için bkz. tbnüi-Esir, IX, s. 535.


bunlar daha sonra Müslüman olmuşlar mıdır? T. W. Amold, bu soruya olumlu cevaplar vermektedir. Ona göre; "Zaman­ la bunların İslâm dinine girmiş olm aları gerekmektedir. An­ cak kaynaklarda onların nasıl Müslüman oldukları hakkın­ da fa z la bir ayrıntı yoktur”^02'1. Öyle tahmin ediyoruz ki bu yıllarda vuku bulan ve yukarıdaki sayfalarda çok daha ay­ rıntılı bir şekilde açıklanan büyük kitle ihtidaları ve sayıları 200.000'leri aşan yeni Müslümanlar, onların yaratüğı büyük iman dalgası içinde bu Tibet'ten gelen Türklerin de çoktan Allah'ın hidâyetine kavuşmuş olmaları gerekmektedir. Ebû Şuca' Arslan Han da ölmeden önce Kaşgar önle­ rinden Ceyhun nehrine kadar yayılan geniş Karahanlı ülke­ sinin idaresini kendi kardeş ve yakın akrabaları arasında taksim etmiştir. Bu cümleden olmak üzere ülkenin büyük bir kısmını kardeşi Arslan Tekin’e, Talaş ve İspicâb yöresini bir diğer kardeşi Buğra Han’a, ülkenin çok önemli ve geniş bir bölgesi olan Fergâne ve havalisini ise amcası Toğan Han'a vermişti. O kendisini Allah'a adamış ve sadece Balasagun ve Kaşgar'ı kendi idaresi altına almakla yetinmişti*103). Buğra Han: Yıkıcı İsm âiliye Mezhebi Karşısında: Ne var ki Buğra Han; Talaş ve İspicâb genel valisi, daha sonra hükümdarlık alanının sınırlarını genişletmiş, Buhara ve Semerkant'ın dışında nerede ise bütün Aşağı Türkistan'a hakim olmuştur. Ne yazık ki onun döneminde, Aşağı Türkistan'da Sünni İslâm doktrini çok kötü günler ya­ şamıştır. Buna sebepte o devirlerde İran ve Hindistan'da kök salmış yıkıcı İsm âiliye Mezhebini savunan bir çok kimsele­ 102 Amold, T.W., Ibid, p. 219. 103 İbnü'l-Esir, IX, s. 521.


rin Aşağı Türkistan'a gelmeleri ve buralarda yerli halkın Mı­ sır Şiî halife el-Mutasım'a bağlanmaları için çok yoğun bir kampanya başlatmış olmaları idi. Yarı kapalı bu yeraltı örgütü temsilcilerinin etrafında kısa zamanda bir çok ayak takımı toplanmış ve bunlar Ehl-i Sünnet mezhebine bağlı kimselere çok zor günler yaşatmaya başlamışlardı. Sünni İslâm yurdunda şimdi çok kanlı müca­ deleler oluyordu. Bâtınî İsm âiliye propagandalarının bu yı­ kıcı faaliyetleri ve bunun neticesi, birbirini takib eden kanlı olaylar Buğra Han'a ulaştığında; bu Sünni Türk hükümdarı­ nın, çok acımasız bir şekilde onların üstüne yürüyeceği, ki­ misini öldürüp kimisini süreceği belki İlk akla gelen makul şeyler olmalıdır. Oysa bu Karahanlı Hükümdarı hiçte böyle yapmamış­ tır. Kendi özel adamları vasıtasıyla bu yeraltı örgütünün ön­ de gelenleri ile gizli temasa geçmiş, onları desteklemiş ve kendisinin de İsm âiliye Mezhebini benimsediğini bildirmiş­ tir. Hatta o bu hususta o kadar ileri gitmiştirki; bu mezhebi daha iyi bir şekilde öğrenmek ve propaganda faaliyetlerini hızlandırmak için Sarayına onların önde gelen liderlerini ça­ ğırmış ve onlarla defalarca toplantı yapmıştır. Halbuki onun, bundan asıl maksadı, Aşağı Türkis­ tan'da faaliyet gösteren bu sapık örgütün bütün mensupla­ rını, onların nerede, oldukları ve ne iş yaptıklarını, bu günle­ rin tabiri ile en ufak hücre yuvalarına varıncaya kadar bir bir öğrenmek, sonra da onlara, bir tekinin bile kaçıp kurtulma­ sına fırsat vermeden en ağır darbeyi vurmaktı. Bu çok büyük bir deha örneği olmalıdır. Peki, Buğra Han bunda muvaffak olmuş mudur? Büyük tarihçi, İbnü'l-Esir onun bu müthiş zekâ ve operasyonda başarılı olduğunu ve onların kökünü


kazıdığım bildirmekte ve bundan sonraki gelişmeleri şöyle anlatmaktadır: j o*

J j : Mil

J jjij (*^

J jt (lj " .^

a

^>Îİ" dAJi

î

^ JJ

öalmİ

(a^dblÂ* j !

"Bm sebeple İsmâililerden bazılarına kendisinin de "Batınîliğe" sem pati duyduğunu ve mezheplerine girmek is­ tediğini bildirdi. Onları huzuruna kabul etti ve Batıni İsmâililerin fikirlerini bilimsemeyenlerin tamamını tanıyıncaya kadar o, bu toplantılarını sürdürdü. Onları tanıyınca da o iaplantılara katılanlann hepsini öldürttü. Diğer ülke­ lere de haberler gönderip, oralardaki Batıni İsmâililerin hepsinin öldürülmesini emretti. Bu emirler derhal yerine ge­ tirildi. Böylece bu bölge bütün İsmâililerden kurtulmuş o l­ du" (524/1129)<104>. A llah (c.c.) Türk M illeti İçin İslâm Dinini Seçmiştir: Gerçekte Ebû Şuca' Arslan Han devri; İslâm dininin Türkler arasında yayılması bakımından bir altın devir ol­ muştur. Onun devrinde İslâm dininin Türkler arasında ya­ yılması milli bir devlet politikası hâline getirildiği için, göçe­ be Türkler arasında yukarda da ifâde edildiği gibi, büyük bir İslâmlaştırma kampanyası başlatılmış ve bu sayede Kaşgar’dan Çin Şeddine kadar bütün Asya bozkırlarındaki Türk boyları, hem de sayıları 100.000'leri aşan büyük kafile­ ler halinde Müslüman olmuşlardır. Onların, kâfir Türkler için giriştikleri bu İslâmlaştırma faaliyetleri ve ardı arkası kesilmeyen gaza ve cihadları yeni


bir şuur berraklığına ulaşmış ve bundan böyle Türk ismi sa­ dece "Müslüman Türkler" için kullanılır olmuştur. Artık gayr-i müslim Türkler; İslâm camiasından kovulduğu gibi, Türklük camiasından da kovulmuş ve onlara diğer sıradan insanlar gibi kâfir gözü ile bakılır olmuştu. Ancak şunu da itira f edelim ki: Doğuda. Türk boylan arasında bu İslâm hidayet fırtınasını estirenler sâdece bu mübarek Karahanlı hükümdarları ve onların asker kılığın­ daki mücâhid gazileri de değildi. Bu cihâd erlerine; erenler, evliyalar hulasa Tann'nın ermiş kullarından oluşan bîr mü­ barekler ordusu da eşlik ediyor ve onların peşinden geliyor­ lardı. Bu Tann kullan, anların bayırlarda ve kırlardaki çi­ çeklere koştuğu gibi, onlar da ovalara, yaylalara koşuyor ve oralarda yaşayan göçebe Türklere Allah'ın hidayetini O'nun sevgisini, adı güzel kendi güzel Muhammed'in aşkını götü­ rüyor, O'na ümmet olma, dinini yaym ada güçlü bir m illet olm a müjdesini veriyorlardı. Bu erenler ordusu ve manevi cihâd erlerinin bellerinde kılınç ellerinde ok, m ızrak yoktu. Onlann İslâm ateşiyle yanmış kor gibi yürekleri ve sım sıcak nefesleri, sevgi ve mu­ habbet dolu gözleri vardı. Kendilerini İslâm 'a ve onun yüce­ liğine adamışlardı. Onlann dünyaları, dünyalıkları sadece İslâm ’dı. Bir kimsenin Müslüman olm ası ve Allah 'in hidâ­ yetine ulaşm ası onlar için dünyalann ötesinde manevi bir zevk, bir servet ve zenginlikti. Onların kor gibi yanan bu yü­ rekleri ve bir o k gibi delip geçen göz nurları ve hidâyet ışık­ larının karşısında hiç bir kimsenin direnmesi mümkün de­ ğildi. Bunlar sanki bir başka alemden sadece ve yalnız Türklerin Müslüman olm aları için gönderilmiş gök ehli ve


ruhanî kimselerdi. Bir İlâhi görev icâbı yere inmişler ve Türklerin arasında görünmüşlerdi. Bu İlâhi vazifelerinin tam am ladıktan sonra tekrar kendi dünyalarına çekilip gide­ ceklerdi. Çünkü yedi k a t gökleri yaratan İlâhî irade, ezel âleminde Türk milletinin Müslüman olm asını istemiş ve onun alın yazısını Cenabı H ak böyle yazmıştı. A rtık Türkler bir ulu çağlayan gibi küfür ve dalâletin her türlü engellerini aşarak Allah 'in hidâyetine, zulmetten nura, yokluktan varlı­ ğa, geçmişten geleceğe, aydınlık yarınlara, kıyam ete kadar dim dik ayakta kalm aya koşuyorlardı. Böylece Cenab-ı Hakk'ın Türklere olan va'd-i Sübhânisi ve Resulünün Iltifâtı Peygamberisi, Onun hadislerine m azhariyeti de tam am ­ lanmış oluyordu. Öyle ya İslâm dini; bir kısım acı gelişm eler ve bedbaht mücadelelerden sonra bir kem âl ve ululuk devresine ulaşmış ve Arabistan'ın enginlikleri, İslâm'ın zenginlikleri ve bir f a ­ zilet mücadelesi yapan insanlarla dolmuştu. Bunların alınlarına nurdan harflerle "sah abe" yazılm ıştı. Allah'ın dinini kıyam ete kadar yaşatm aya söz veren o nur yüzlü insanlar ve yine nur yüzlü, nurdan bir Peygamberin başkanlığında A rafat tepesinde ve yüzbinleri aşan bir insan ormanı olarak Allah'ın huzurunda dikildikleri ve bu kudsi emaneti bütün varlıkları, hatta kanı ve canları pahasın a Hz, Pey­ gamber'den devraldıkları ve şehâdet parm aklarını yayından fırlam aya hazır bir ok gibi sem âlara ol ulu M evlâ 'ya yöneltikleri zaman ezel âleminden gelen ve ufukları doldu­ ran İlâhi bir ses onlara şöyle hitap etmişti: ^■^3

\j

^^:0

^y-i)


" İş te o la n

n im

b u g ü n

e tim

i

s iz le r e

ta m

d in in i b e ğ e n d im

a m

(v e

la d ım

o n d a n

d in in iz i v e

b ü tü n le d im

d in

o la r a k

h o ş n u d

o ld u m

s iz le r

,

ü z e r in iz e iç in

İs lâ m

) " (1 0 5 ).

Evet! Aradan asırlar geçtikten sonra bu Kur'an âyeti Arabistan çölleri değil, bu defa A sya bozkırlarında yaşayan Türkler için sanki bir İlâhî rahm et olarak yeniden nazil olu­ yordu. Çünkü ALLAH (c.c.) İslâm dininin, Türkler arasında yayılm ası için fırsa t vermiş, sebebleri ona göre hazırlamış, onlann yüzde yüzlere varan bir çoğunlukla Müslüman o l­ malarını sağlamış, dinini bütünlemiş ve İslâm 'la şe­ reflendirerek onlara olan en yüce nimetini tamamlamış, Bu­ dizm, Hıristiyanlık, M anihaizm gibi kokuşmuş A sya dinleri karşısında Türkler için Kendi dinini İslâm'ı seçmiş, onu be­ ğenmiş ondan hoşnud olmuştu. Çünkü Türkler, bir "Vad-i Sübhani" olarak Müslüm anlara müjdelenmiş bîr "kavim" idi. Kur’an-ı Kerim bunu böyle bildirdiği gibi Hz. Peygamber de hadislerinde bunu böyle söylüyor ve "Türklere sakın dokunmayınız!" diyordu. Onlann İslâm'ın "yüz akı" olacaklan n ı söylüyordu. Çünkü Onlar; daha sonra vakur Oğuz boyları yani Selçuklu ve on­ lardan sonra Osmanlılar olarak İslâm dünyasına girecek, Allah'ın emaneti ve İslâm hilâfetini Araplardan devralacak ve p arlak kılmcmı bir Sahabe nesli gibi A llah ’m dininin aziz olm ası için kullanacak büyük "kavim" Hayır! TÜRK MİLLET! idi. Bilindiği gibi Hz. Muhammed; önce bir insan; sonra İlâhî kitaba m azhar bir "Peygamber” olarak gönderilmiş, bütün gücüyle uğraşmış, didişmiş, Arapları ve onlann şah ­ 105 Kııran-ı Kerim, el-Mâide; 3.


sında bütün insanlığı Allah'ın hidâyetine çağırmış ve daha sonra bu insanları bir devlet çatısı altında toplayarak onla­ rı, dünün deve çobanlarını, Hayır! en vahşi yağmacılarını dünyanın en medenî efendileri ve koca bir cihad ordusunun mübarek erleri hâlinde eski dünya kıtalarına göndermişti. Tıpkı bunun gibi; önce bir insan, sonra o İlâhî hitaba m azhar bir Müslüman bir misyon adam ı olarak ortaya çı­ kan Satuk Buğra Han, didişmiş, uğraşmış ve bütün gücüyle, bıkm adan usanmadan Türkleri Allah'ın hidâyetine çağırmış ve daha sonra onları, kendi kurduğu Yeni Islâm Devletinin çatısı altında toplayarak, Müslüman Türke İslâm dünyası­ nın liderliği, Hayır! dünya İslâm hakim iyetine giden yolu açmıştır. Böylece hayatı ile bir bakım a Hz. Peygamber'in hayatını yaşatan Satuk Buğra Han sayesinde Hz. Peygam­ ber'in altın "Sahabe N esli” gibi, onun da yeni "Gaziler Nes­ li” bir başka ifade ile Hz. Peygamber'in "Ebedî Risâletini" kıyam ete kadar kucaklayacak olan gerçek vârisleri, yani TÜRKLER geliyordu. Karahanlılar ve Türkistan’ın Bir İlim Ülkesi Olması: Mâmâfih, İslâmiyet Karahanlılar devrinde İç-Asya'da yayıldıktan sonra Ceyhun nehrinden Çin şeddine kadar, on­ ların hâkim oldukları bu geniş coğrafî bölgeler ve buralar­ daki şehir ve kasabalar, kısa zamanda İslâm Kültür ve me­ deniyetinin parlak birer merkezi olmuşlardır. Karahanlı Ha­ kanlarının fevkalâde dindar olmaları, ilme ve ulemaya bü­ yük ilgi göstermeleri, onları korumaları sayesinde buralar­ daki Türk şehirlerinin her biri parlak bir ilim beldesi olmuş


ve yüzlerce binlerce Türk asıllı Fakih, Müfessir, Muhaddis ve İslâm ilâhiyatçısı yetişmiştir*106». Ne ilginçtirki, bu şöhreti dünyaları dolduran Türk âlimlerinin pek çoğunun şahsiyetli İslâm Hukukçuları olması dikkatimizi çekmektedir. Bu devirlerde bir manada Orta As­ ya'da İslâm Hukukunun temeli atılmış ve bu konularda yüz­ lerce, binlerce orijinal eserler yazılmıştır. Daha sonraki devir­ lerde yazılan bir çok kitaplar ne var ki Karahanlılar devrin­ de yazılmış bu orijinal kitapların bir şerhi ve ge­ nişletilmesinden ibaret kalmıştır. Ayrıca "K arahanlılann yeni Müslüman olmuş Türkler olarak kendi ö r f ve adetleri ile İçtim aî ve hukukî müesseselerini intisab ettikleri dinin icaplarına intibak ettirmelerindeki sürat ve mükemmellik İslâm Tarihi için de d ikkat çekicidir"ö°7\ Fakat bu devrin bizim kültür hayatınızla ilgili asıl üze­ rinde durmak istediğimiz en önemli gelişme ise Yusuf Has Hacib ve onun yazmış olduğu "Kutadgu-Bilik" adındaki meşhur esendir. Aslan Balasagunlu olan bu büyük Türk ali­ mi, daha sonra Kaşgar'a gelmiş ve kıymetli eserini Kaşgarlı Mahmud gibi, o da 1069 yılında burada yazmıştır. Zira o devirlerde Kaşgar'a İslâmi ilimlerdeki çok önemli yeri itibari ile "Küçük Buhara" gözü ile bakılıyordu.

106 Bu konularda çok geniş bilgi için bkz. Kavakçı, Y.Z., Karahanlılar Dev­ rinde İslâm Hukukçuları, Ankara, 1976, Ne varki M üellif bu konularda kaleme aldığı söz konusu eserinde; müslüman Türk'ün gurur ve şuurunu

ifâde edecek sıcak bir üslup kullanmadığı gibi, bu şerefli Türk âlimleri­ nin aslî hü-viyyetlerini gizlemek için çok büyük bir çırpmış örneği vermiş ve onları bile bile, Arabizmin kucağına itmede çok da başarılı olmuştur. Z.K. 107 Kavakçı, Y.Z., a.g.e., (Önsöz), s. V.


Yusuf Has Hâcip böyle bir eser yazmakla; Türk'ün âdil devlet düzeni, insanlığın hayrı ve İslâm'ın bahtına olan hizmetini bir devlet hayatı içinde daha sağlam temellere oturtulmasını istemiştir. Zira "devleti olm ayan din garip olurdu." Kutadgu Bilik, bu ilgi çekici yönleri ile; Türkün dev­ let felsefesi ve âdil bir nizam içinde halkı idare etmenin yo­ lunu gösteren Arap ve İran tesirinden uzak, ilk temel ki­ tabıdır. Devlet idaresinde Arap-İran millî şuuru karşısında ilk Türk milli şuurunu temsil etmektedir*108/ Kutadgu-Bilik, Kutlu Bilgiler K itabı Türklerin bilin­ diği gibi büyük kitleler hâlinde İslâm dinine girmeleri ve ilk Müslüman devlet kuran Türkler olarak Tarih sahnesine çık­ malarından hemen sonra bu devirlerde yazılmış ilk kitaptır. Kitap; Karahanlı hükümdarlarından Tamgaç Uluğ Buğra Karahan'a takdim edilmiştir (1070)*109/ Mâmâfih buraya kadar vurgulamaya çalışüğımız bu hususlar, Türk milletinin, insanlığın hayır ve hidâyetine gi­ den bu yeni oluşumda Hz. Peygamber ve onun risâleti dava­ sında sahabe ile aynı kaderi paylaştıklarını gösteren ilâhi mazhariyetlerdir, İslâm tarihinde sâdece ve yalnız Türk mil­ letine has bir keyfiyettir. İşte bundan sonraki sayfalarda bu İlâhî mazhariyet ve kader çizgisi doğrultusunda, Türk Oğuz BoylarTnm Müslümanlığı ve ondan sonra da SelçukluTann Allah'ın hidâyetine nasıl kavuştukları üzerinde durulacaktır. Mâmâfih buraya kadar yaptığımız bütün bu açıklama­ lar Karahanlılar ve onların şahsında Müslüman Türk m ille­ 108 Kitapçı, Z., Orta Asya Türklüğünün İslâm Kültür ve Medeniyetindeki Yeri, s. 131-136. 109 Kudatgu Bilik hakkında bkz., Arat, R.R. Kudatgu Bilig, Ankara, 1979, Önsöz.


tinin,Allah'ın hidâyeti, insanlığın hayır, saadet ve iyiliğine giden yolda, Hz. Peygamber ve onun İlâhi risâletine sahip çıkma ve İslâm dini'ni yaymada, alnına nurdan harflerle, "Sahabe" yazan kimselerle aynı kaderi paylaştıklarını gös­ termektedir. Bu İslâm tarihinde geniş manada, sadece ve yalnız Müslüman Türk milletine has bir keyfiyettir. İşte bundan sonraki sayfalarda Türk Oğuz boyların­ dan Selçuklu'lann Müslüman olmaları onların Allah'ın hi­ dâyetine nasıl kavuştukları ve iman hakimiyetine giden yol­ da onların yaptıkları şerefli hizmetleri üzerinde durulacak­ tır.


D Ö R D Ü N C Ü BÖ LÜ M SELÇUKLU TÜRK OÖUZ BOYLARI ARASINDA İSLÂMİYET


"Biz Selçuklu ku llan öyle bir m illetiz ki; daim a devlet ve nübüvvet m akam ının mukaddes halifelerine itaa t eden, onlara boyun büken kim ­ seleriz. Hac ziyareti ve diğer feraizi İslâm iyeyi eda ederiz. Sultan Mahmud ve onun oğlu ile ara­ mızda ih tila f çıktı. Ne var ki H ak Tealanın ina­ yeti ve Ruh'u Pâk-i Nübüvvetin himmeti ile biz galip geldik. Artık bundan sonra adalet kap ıla­ rını açtık ve Muhammed Ümmetine hizmete k o ­ yulduk. Yaptığımız bu hizmetlerin şeraite uygun olabilm esi için Emiru'l-Müminin ferm anını isti­ yoruz. Taki bizde onun emri ile gaza ve cihad işimize devam edelim". Tuğrul Bey


İSLÂM HİDÂYET GÜNEŞİNİN KINIK BOYLARI ÜZERİNDE DOLAŞMASI Selçukluların Şerefli Geçmişine K ısa Bir Bakış: Türk İslâm tarihinin en şerefli ve en asil Hanedan aile­ lerinden biri olan Selçuklular; Türk Oğuz boylarından ve Oğuzlar'ın en büyük iki kolu olan "Üçoklar'm, Kınık boyu­ nun en önemli aşiretlerinden biridir®. Diğer Oğuz boylan gibi Kınık boyları ve bu arada daha sonraları Türk İslâm ta­ rihine, Selçuklular olarak geçecek olan bu büyük aşiretin ilk öncüleri de Çin'in kuzey bölgeleri ve İritiş havzasından ko­ parak batıya yönelmişler, Sâmâniler ve Karahanlılar'm tarih sahnesinde yerlerini aldıkları VIII. ve IX. asırlarda çoktan Aral Gölü'nün kuzeyindeki geniş ve hareketli ovalara gelmiş bulunuyorlardı. Onlar daha sonraları bu geniş bölgelerde kurulan Oğuz Yabgu Devleti'nin en önemli unsuru, bundan da öte kurucuları olmuşlardır®. Bu sıralarda bu kalabalık Oğuz aşireti Beyi, "Dukak" adında bir kimse olduğu zikre­ dilmektedir®.

1 Geniş bilgi için bkz. Kafesoğlu, 1., Selçuklular, İA, X, s. 353, 413, a.mlf. Selçuklu Tarihi, İstanbul, 1972, Köymen, M.A., Selçuklu Devrine Ait Araştırmalar DTCF, Dergisi, 1951, VIII, no, 4, s. 537-634, İbn Hasul, Tafdilu’l-Etrak, çev. Ş. Yaltkaya, Belleten, 1940, no, 14-15, Müneccimbaşı, Camiu’d-Diivel, türk. Çev. Sahaifii’l-Ahbar, III, İstanbul, 1285y, Gıegory, Abül-Farac, Abii’l-Farac Tarihi, çev. Ö. R. Doğrul, Ankara, 1945. 2 Köymen, M.A., Büyük Selçuklu İmparatorluğu Tarihi, Ankara, 1989, I, s. 2 vd., Pritsak, O., a.g.mak., s. 93-102. 3 İbnü’l-Esir, IX, 472, el-Huseynî, Sadru'd-Din Ebu'l-Hasen A li b. Nasr, Zübdetü't-Tevarilı, Beyrut, 1958, s. 23, İbnü'l-Ibri, Tarih-u Muhtasaru'dDüvel, I, s. 292.


Gerçekte, Oğuzlar'm en önemli boylarından biri olan K ınık boyu ve onlarm en önde gelen temsilcileri olan Selçuklular'ın gerçek manada "Müslüman olm aları" ve tam bir cihâd erleri haline gelmeleri, yaklaşık bir asır sürmüş ve bir çok merhalelerden sonra ancak mümkün olmuştur. Bun­ lardan; Birinci Merhale; daha sonraları "Selçuklular" adiyle tari­ he geçecek olan bu büyük Oğuz boyu ve göçebe kafilelerin İslâm dini ile yüzeysel bir şekilde tanışmaları, Müslüman olmaya büyük bir özen göstermeleri ve onlardan bir çoğunun yavaş, yavaşta ol­ sa, Müslüman olmalarıdır. Bu ilk merhalede onların İslâm dinini kabul etmelerinde, kendini bu yüce misyona adamış Müslüman âlim, gönül adamı ve tacirler ve şehirlere, medeni çevrelere ticâret için inen göçebe Oğuz’ların çok büyük hizmetleri olmuştur. İkinci Merhale; Selçuklu beyleri ve aristokratların İslâm realitesi ile yüzyüze gelmeleri ve İslâm dinini kendi hür irâdeleri ile tercih etmeleri, millet varlığı ve siyâsi güçlerinin ancak bu sa­ yede devam edeceğine çok samimi bir şekilde inanmış olmalarıdır. Bu ikinci merhale sadece Kınık boyu için değil belki bütün Türk âleminin hayır ve ululuğu yolunda çok önemli bir dönüm noktası olmuştur. Uçiincii Merhale; Selçuklu beylerinin Islâm dinini yayma­ yı bir devlet politikası hâline getirmeleri, hem Selçuklu ve hem de onlara sığınan diğer Oğuz boylarının top yekûn Müslüman ol­ maları için yeni, külli manada bir tebliğ ve irşad kampanyasını başlatmaları ve bunun neticesinde bütün bu Selçuklu Oğuz boyla­ rının Allah'ın hidâyetine koşmaları ve Muhammed ümmeti namı­ na, Onun "risâlet" misyonuna sahip çıkmalarıdır. Böylece Selçuklulara ilkel bir aşiret hayatından, güçlü bir devlet, koca bir dünya İslâm imparatorluğuna giden yol


da açılmış oluyordu. İşte bundan sonraki sayfalarda, Selçuklular'm bir büyük devlet oluncaya kadar, Allah'ın hi­ dâyetine giden yolda bu İlâhi maceraları, yani tam ve gerçek manada Müslüman olmaları ve onların Müslümanlığının "İslâm din" ve "Muhammed Ümmeti" için ne manaya geldi­ ği üzerinde durulacaktır. Selçuklu Oğuzlarının İslam Dini İle Tanışmaları: Gerçekte İslâm hidâyet güneşinin Orta Asya bozkırla­ rı ve buralarda yaşayan göçebe Türkler üzerine yeni yeni düşmeye başladığı VIII ve IX. asırlarda konumuzun esasını teşkil eden Kınık Boyu Oğuzları, genellikle Aral Gölü’nün kuzey bölgeleri ve ucu bucağı görünmeyen bu geniş Asya bozkırlarında yaşıyorlardı. Artık tarihi üst yurt ve K ızıl Kum Kara kurum çölü, buralara gelip yerleşen bu Kınık boyu Oğuzlarının yoğunluğu nedeniyle Oğuz çölü olarak tarih ve coğrafya kitaplarına geçecektir. Bu Oğuzlar, genellikle büyük hayvan sürülerine sahip zengin insanlardı. Nitekim İbn Fadlan bunlardan bahseder­ ken ilginç bir müşahede olarak şöyle demektedir: "Bu Oğuz­ lardan onbin baş hayvan, yüz bin baş koyuna sahip olan kimseler gördüm"(4). Bunlar yeşil otlardan; et, süt, tereyağı, yün, yapağı, keçe vs. elde etmeyi çoktan öğrenmiş bulunu­ yorlardı. Refah seviyeleri oldukça yüksek kimselerdi. Mâmâfih; Kınık Boyu Oğuzlarının yaşadığı bölgeler, zâten bir yönde Müslüman Sâmânilere komşu sınır boyları olduğu gibi, diğer taraftan Oğuz Yabgu Devleti ve Harzem bölgesiyle de çevrili sınır oluyordu. Onların Harzem şehirle­ ri ve buralarda yaşayan Müslümanlarla sıkı bîr ticarî alış ve-


riş içinde bulundukları herkesçe bilinen bir gerçektir. İbn Fadlan bu göçebe Oğuzların medeni şehirlerle olan müna­ sebetlerini şu şekilde anlatmaktadır; Şayet bir Türk Cürcâniye gelince, o daha önce m isafir ettiği Müslümanın evinin nerede olduğunu sorar. Onu bulur ve alış-verişini bi­ tirip geri döniinceye kadar onun evinde m isafir olarak k a ­ lır"(5). Evet bu göçebe Oğuzlar; çoğu kere ticâret yapmak için geldikleri bu şehirler ve Müslüman halkla yakın temasları sonucu çoğu zaman hem de sevinçle kendi kabilelerine Müs­ lüman olarak dönüyorlardı. Diğer taraftan Erba nehrinin batısında ahalisinin ço­ ğunluğu Müslüman olan H azar H akanlığı ve onların biraz kuzeyinde yine Müslüman Bulgar H akanlığı bulunuyordu. Ayrıca Harzem ülkelerinden Hazar ve Bulgar yurtlarına gi­ den ticâret yolunun trafiği çok yoğundu. Bu tacir Müslü­ manlar çoğu kere onların yurtlarına da uğruyor, göçebe K ı­ nık boyu Oğuzları ile çok kârlı alış-verişler yaptıkları gibi, onlar arasında dini tebliğ ve irşâd yapmaktan da geri kalmı­ yorlardı. İşte onların buralarda yaptıkları bu dini tebliğ ve irşad sonucu bir çok Kınık Boyu Oğuzlan yani Selçuklular Müslüman olmuşlardır. Fakat bunlar arasında sistemli bir İslâmlaşürma faali­ yeti sürdürülmediği için, İslâmiyetin dini vecibelerini (na­ maz, oruç, zekat vs. gibi) yerine getirmek şöyle dursun, İslâm adına bütün bildikleri, Allah, Kur'an, Muhammed (s.a.v) gibi sınırlı birkaç kelimeyi geçmiyordu. Daha açık bir ifade ile İs­ lâm dini bu Kınık Boyu Oğuzları Selçkulular arasında daha kollektif bir heyecan hâline gelmemişti.


Nitekim bu sıralarda, Oğuzlar arasından geçerek Bul­ gar Türk Hakanlığına ulaşan İbn Fadlan'm gezi notlarında Ktnık Boyu Oğuzlarının bu ilkel İslâmi devirlerine esas ola­ bilecek ilginç tesbitleri vardır. Meselâ bu Oğuzlardan biri, bir defasında tercüman vasıtasıyla kendisine Kur'an-ı Ke­ rim' den bazı âyetler okunmasını istemiştir. Halbuki o, bu âyetlerin manasını bilmiyordu. Buna rağmen tercümana dönmüş ve ona; "... sakın susmamasını ve Kur'an-ı Kerim'i okum aya devam etmesini" söylemesini istemiştir(6). Yine İbn Fadlan'ın kaydettiğine göre; bir defasında yi­ ne böyle bir Oğuz Türkü ona tercüman vasıtasıyle, "Rabbimizin karısının olup olmadığını" sormuştur. İbn Fadlan böyle düşünmenin çok günah olduğunu söylemesi, tevbe ve istiğfarda bulunmasını isteyince bu s a f Oğuz Türkü de çok üzülmüş ve canevinden tevbe ve istiğfarda bulunmuş ve Arapça "estağfirullah" demiştir. İbn Fadlan daha da ileri gitm ekte ve şöyle demektedir: Zaten bu Oğuz Türklerinin adetidir. Bir Müslüman "sübhânallah" ve "Lailâhe illallah" diyerek "teşbih" ve "tehlil" getirdiğini duyarsa, o da onun söy­ lediğini tekrar eder, bunda hiç bir sakınca görm ez"(7). İbni Fadlan'm bu açıklamaları, göçebe Oğuzların dini taassup ve dar kafalı olmaktan ne kadar uzak ve İslâm dinine çok bü­ yük bir hoşgörü içinde oldukları temel İslâmi terim ve tabir­ leri hiç çekinmeden telaffuz ettiklerini göstermektedir. Kınık Boyu ve Dukak'ın Müslüman Olması: Mâmâfih, bu ilk devirlerde sadece göçebe Kınık Boyu Oğuzlan değil, bir kısım boy beyleri de İslâm dini ile tanış­

6 İbn Fadlan Seyahatname, s. 36. 7 İbn Fadlan Seyalıatnâme, s. 36.


mış, onu kabul etmiş ve Müslümanlara çok büyük bir sem­ pati göstermişlerdir. Bunlar arasında en önde zikredeceği­ miz ve ismi Selçuklular tarihinde ilk "Müslüman Selçuklu hükümdarı” olarak geçen "DUKAK"tır. Bilindiği gibi, Kınık Boyu'na bağlı büyük Oğuz aşiretleri, daha önce ayrıntılı ola­ rak bahsettiğimiz gibi, Oğuz Yabgu Devletinin himayesinde ve yarı müstakil ve fakat eski Oğuz töre ve geleneklerine bağlı aristokrat bir düzen içinde yaşıyorlardı. Her ne kadar devleti idare etme yetkisi, Yabguya verilmişse de; kollektif mesuliyet sistemi adını verebileceğimiz bir sistem, bütün devletin bünyesine hakimdi ve devlet bir nevi demokratik prensiplerle idare edilmekteydi"®. Evet İslâm hidâyet güneşinin daha sonraları Selçuklu­ lar diyebileceğimiz bu kalabalık Oğuz aşiretinin üzerine düştüğü ilk devirlerde söz konusu Oğuz kitlelerinin başında bir çok kaynaklarda kendisinden "Emir" olarak bahsedilen "Tukak"(9* " Y u k a k " (1°) veya "Dokak" adında bir boy beyi bu­ lunuyordu®*. Dukak kelimesinin; bir isim olmaktan öte bir lakab olduğu anlaşılmaktadır. Demir yaylı (Temür Yalığ) anlamına gelen bu unvan genç Kınık Boyu beyine; çok güç­ lü, kuvvetli olduğu için, onu takdir edenler tarafından ve­ rilmişti®*. Bu da onun gerçekten de kahraman, gözü pek, yiğit, cesur bir kimse olduğunu vurgulamaktadır. Nite­ 8 Köymen, M .A, Selçuklu Devri Türk Tarihi, Ankara, 1989, s. 23. 9 İbnü'l-Esir, IX, s. 474, İbnü’l-Ibrî, I, Beyrut, 1958, s. 292, Gregory, A bu’lFarac Tarihi, II, 29. 10 Müneccimbaşı Ahmed Efendi, Camiu’d-Düvel, Tenkitli Metin Neşri ve Tercümesi, hzr. A. Öngül (Basılmamıştır), s. 2, el-Huseyni, s. 23, Ahbaru'd-Diile, es-Selçukiyye, s. I. 11 İbn Hallikân, Vefeyât, III, s. 224, 229, Ahmed b. Mahmud, Selçuknâme, Hzr. E., Mercii, İstanbul, I, s. 1. 12 İbnü'l-Esir, IX, s. 473.


kim İbnü'l-Esir, Dukak'm bu özelliklerini vurgularken ay­ nen şöyle demektedir; ju J î j j İ

li

O jilli»

ülS’j *sl

<ü)

^yÂİ' aU*«J (Jüî Ulî" j* J

 jjjJ l

2)1j î S h

^ A İ»

' ' . a O j J jcjj "Dukak'a gelince Demirden yapılm ış yay anlamına gelir. Bununla beraber o; yiğit yapılı, azim irade sahibi, ted­ birli bir insandı. Oğuz Türklerinin en önde gelenlerinden bi­ risi idi. Herkes ona danışır ve onun sözlerine kimse karşı çıkm azdı"(13). Mâmâfih Dukak; bu üstün meziyet ve yetenekleri do­ layısıyla sadece iyi bir kahraman değil, üstün ve iyi bir dev­ let adamı olarak hem komşu Müslüman H azar Hakanlığı, hem de Oğuz Yabgu Devleti idarecilerinin yanında çok say­ gın bir yeri ve itibarı vardı*14». Dukak; Müslüman çevreler­ den gördüğü yüksek ilgi ve bu yönde kendisine yapılan tel­ kinler sayesinde İslâm dini'rıi kabul etmiş ve samimi bir Müslüman olmuştur. Onun bu hidâyete erme olayını bize çok daha açık bir dille izah eden Ahmed b. Mahmud şöyle demektedir: "meğer, tevfik-i İlâhî erişip, Dokak'ın kalbi nur-u iman ile dolmuş, İslâm'a gelip doğru yolu bulmuş­ tu "^ .

13 Müneccimbaşı, a.g.e., s. 2, İbnü'l-Esir, IX, s. 473, Krş. Ahbarıı'd-Devle esSelçukiyye, s. 2. 14 Haşan, S.A., Some Observatioıı on the Problems Conserning tlıe Origiıı o f the Seljuqids, Islamic Culture, 1965, Voİ. X X X IX , Cahen, C. Anadoluda Türkler, s. 37, Avvazi, Abbas, İbn Hassul'un Türkler Hakkında bir Ese­ ri, Belleten, 1940, C. IV, s. 14-15, İbnü'l-Adim, Buğye, s. 20. 15 Ahmed b. Mahmud, I, s. 2, Krş. Togan, Z.V., a.g.e., s. 183.


Dukak bu şekilde Müslüman olduktan sonra bu ilk yıllarında yakın çevresi ve özellikle Kınık Boyu Oğuzlan arasmda İslâm dininin yayılması için aşırı bir gayret göster­ memiştir. Buna sebebte onun; başta büyük Yabgu olmak üzere, Oğuz Yabgu devletinin önde gelenlerinin hele hele bü­ yük Yabgu'nun İslâm dinine karşı çıkması, Kınık Boyu bey­ lerinin kendisine aşırı muhalefet etmeleri ve bu yönde çıka­ cak bir fitneden korkmuş olmasıdır. Nitekim diğer Oğuz beylerinden Küçük İnal Müslüman olunca kabile halkı onun karşısına dikilmiş ve; "Müslüman olursan bizi idare edemez­ sin!" diyerek sert bir şekilde onu protesto etmişlerdir. O da bunun üzerine Müslüman olmaktan vazgeçmişti(16). D ukak Büyük Oğuz Yabgusu Karşısında: Fakat asıl büyük Oğuz Yabgusunun, İslâm ülkeleri ve muhtemelen komşu Türk beylerine yeni askeri bir hazırlık içine girişmesi Dukak için bardağı taşıran son damla olmuş ve celâdetti bir Müslüman olarak onun karşısına dikilmiştir. Temel kaynaklarımızdan İbnü'l-Esir; Yabgu ile Dukak ara­ sında çıkan ve sonunda bir arbedeye varan bu olayı bize şu şekilde nakletmektedir; Yabgu; büyük bir ordu toplayarak İslâm ülkesine hü­ cum etme hazırlığına başlayınca Dukak bütün gücü ile buna karşı çıkmış ve aralannda çok şiddetli bîr münakaşa baş­ lamıştır. Yabgu, Dukak'a çok ağır hakaretler yağdtnyordu. Buna daha fa z la tahammül edemeyen Dukak, elinde bulun­ durduğu gürzü, Yabgu'nun kafasın a indirmiş ve onun başını yaralamıştı. Yabgu’nun adam ları hemen vaziyet alm ışlarsa da Dukak'ın yiğitlerinden çekindikleri için ona fa z la birşey


yapmamışlardı. Daha sonra iki tarafın büyükleri araya girmişler, bu iki Oğuz önde gelenini barıştırmışlar. Bu uğur­ da büyük şenlikler yapılmış, Türk usulü ziyafetler verilmiş, yenilmiş, içilmiştir (875-886). Bundan sonra Yabgu, İslâm ülkelerine sefer yapm aktan vazgeçtiği gibi D ukak da onun, devlet işleri ve yakın çevresinde en güvendiği adamlardan biri olmuştur•(17). Evet, daha sonraları; eski hilâfet ülkelerini de içine ala­ rak çök geniş bîr imparatorluk kuran ve İslâm dünyasının lideri olarak Muhammet Ümmeti'nin yüzünü güldüren Sel­ çuklu Türklerinin, ilk Müslüman ceddi işte bu "Emir Dukak", "Demir Yaylı” yiğit oğuz kahramanı olmuştur. Emir Dukak'ın 924'Iü yıllarda ilerlemiş bir yaşta vefat ettiği anlaşılmaktadır. Dukak vefat ettiği zaman kaynaklar onun yerine küçük bir çocuk bıraktığını zikretmişlerdir. Onun adı "Selçuk" idi. Daha sonra ünü cihanı dolduran Selçuklu Sul­ tanları, işte onun soyundan gelecek ve daha sonra kuracak­ ları büyük devlet Osmanlılarda olduğu gibi onun adı ile anılacaktır. Mâmâfih, Selçuk'un İyi bir Oğuz beyi ve bir "Sü-başı" olarak yetişmesi, kendi aşiretinin başına geçmesi ve müstakil şahsiyetini büyük Oğuz Yabgusuna kabul ettirmesi o ve ya­ kın arkadaşlarının İslâm realitesi ile karşı karşıya gelmeleri, bizim daha önce belirttiğimiz gibi, bu önemli konunun "İkinci M erhale"sini teşkil etmektedir. Selçuk; Oğuz Kınık Boyu Beyi'nin Müslüman Olması: Gerçekte Selçuk; babasını küçük yaşta ve henüz ergin­ lik çağında kaybettiği için, onun iyi bir boy beyi olarak ye­ 17 İbnü'l-Esir, IX, s. 473, Krş. Ahbârıı'd-Devle, es-Selçukiyye, s. 2, Muhammed b. Mahmud, I. s. 2-3, Krş, Köymen, M.A., a.g.e., s. 24.


tişmesi büyük Oğuz Yabgusuna kalmıştı. Bu bakımdan Yabgu; onu sarayına almış, onu görmüş gözetmiş ve 17-18 yaşla­ rına geldiği zaman, iyi bir "Subaşı" yani askerî ve İdarî yet­ kiyi elinde bulunduran büyük bir "komutan" olmuştu. Bun­ dan böyle Yabgunun ordusuna da o komuta edecekti®*. Bu sıralarda onun Türkmen ileri gelenlerinden birinin güzel bir kızı ile evlendiği rivayet edilmektedir*19*. Her ne kadar Dukak, Oğuz Yabgu'nun karşısına diki­ lecek kadar dini bütün ve çok iyi bir Müslüman olmasına rağmen, erken yaşlarında vefat ettiği için küçük Selçuk'a di­ ni yönlerden pek fazla etkili olamamıştır. Bu bakımdan Sel­ çuk, ilk çocukluk yıllarından itibaren İslâm'a yatkın çevre­ lerde bulunmasına rağmen Oğuz geleneklerine bağlı kalmış ve henüz Müslüman olmamışür. Bunda öyle tahmin ediyoruzki; İslâm'ı kabul etmede hâlâ koyu bir direniş içinde bulunan büyük Yabgu ve onun yakın çevresinin de büyük ölçüde etkili olduğu anlaşılmaktadır. Mâmâfih Selçuk’un üstün başarıları, gerek Yabgu ve gerekse Kınık Boyu Oğuzları nezdinde itibarlarının süratle yükselmesi, başta Büyük Yabgu'nun karısı Ece Hatun*20* ol­ mak üzere diğer ikbâl düşkünü devlet ileri gelenlerini telâşa düşürmüştür. Onlar el birliği etmişçesine büyük Yabguyu, genç Selçuk'un aleyhine kışkırtmışlar ve bunda büyük ölçü­ de başarılı olmuşlardır.

18 İbnü'l-Esir, IX, s. 473, Mevdûdi, E., Selçuklular Tarihi, Çev. A. Genceli, Ankara, 1971, s. 66, el-Huseyni, Ziibde, s. 24. 19 Aybek ed-Devâdâri, Kenzü’d-Dürer, Topkapı Ahmed IV. Kütüphanesi, no. 2932, vr. 99b. 20 el-Mevdûdî, a.g.e., s. 67.


Diğer taraftan Oğuz Kınık Boyları da çok büyük bir rahatsızlık içinde idi. Zira asırlarca önce buralara gelip yer­ leşen bu Kınık Boyu Oğuzlan, buralarda çoğalmışlar ve çok kalabalık bir nüfus meydana getirmişlerdi. Buna paralel ola­ rak, onların koyun, sığır, at, deve gibi hayvanlar, mal varlık­ ları çoğalmış, yaylaklara, kışlaklara sığmaz bir hâl almaya başlamıştı. Bundan daha da kötüsü; konakladıkları yerlerin otlakları kurumuş ve hayvanları beslemeye kâfi gelmez ol­ muştu. Bu bakımdan tarihteki büyük Türk göçlerinin ço­ ğunda olduğu gibi, burada da başlıca göç sebebi yer darlığı ve otlak yetersizliği idi(21). Kınık boyu Oğuzları ve Selçuklu aşiret beylerini rahatsız eden bir durum daha vardı. O da, kuzey komşuları olan Peçenek ve Kıpçakların onları rahatsız edecek manada sıkıştırmaya başlamaları idi. Artık bu top­ raklardan "Göç!" "Göç!" sesleri duyulmaya başlamıştı. Bütün bunlar, genç Subaşı Selçuk ve yan göçebe, aris­ tokrat bir düzen içinde yaşayan Kınık Boyu Oğuz beylerini, yeni bir karar vermeye zorlamıştır. Ne var ki, bu göçün batı­ ya; Hazar, Bulgar ve diğer Türk boyları gibi, Karadeniz'in kuzey kesimleri ve Tuna boylanna kadar geniş ovalara ya­ pılması daha makul ve daha az tehlikeli ve sıkınüsız olması­ na rağmen, Selçuklu aşiret beylerinin bu göçü "Güneye" yani "Dâru'l-Islâm"a sınır bir bölgeye yapm aya karar ver­ mişlerdir. Diğer taraftan Selçuk'un böyle kendi aşiretinin yarın­ ları için bir yurt arayışı içinde bulunduğu bu sıkınülı günle­ rinde, onun imâni hayatında baş döndürücü dini gelişme ve

21 Mirhand, Ravzatu's-Safâ, Laknav, 1332, IV, s. 85, Krş. Kafesoğlu, İ., Sel­ çuklu Tarihi, İstanbul, 1972, s. 7.


değişmeler olmuş ve İslâm dinini kabul etmiştir. İbnü’l-Esir, onun ihtidası ile ilgili olarak şöyle demektedir; ".Ijis"Selçuk iman etme saadetine ulaştı, Müslümanlar çevresinde toplandı, onun şerefi bir kere daha yüce oldu"{22}. Selçuk, dünyada kendi hür iradesiyle doğru yolu bu­ lan nadir hükümdar ve devlet adamlarından biri oluyordu. Peki Selçuk niçin Müslüman olmuştur? Bu soruya İ. Kafesoğlu şu şekilde cevap vermiştir: "Selçuk; Zaten bir çok Türk kitlelerinin kalabalık bir şekilde İslâm iyete girdikleri bu devirlerde, dinî telâkkilerine yabancı olm adığı ve esasen sâkinlerinin bir kısm ı Türk olan bir Müslüman muhitinde (Cend şehri) yaşam ak için zaruretten başka, siyâsî im­ kanları sağlam ak bakımından Müslüman olm ayı lüzumlu görmüştür"®3^. Görüldüğü gibi bu görüşleri ile değerli tarihçimiz; Selçuk'un İslâm dinini, kendi özü için, küfürden hidâyete bir kurtuluş ve bir imân selâmeti için değil, bir kısım siyasî ve dünyevi maksatlar için kabul ettiği ve bunda pek o kadar samimi olmadığım vurgulamaktadır ki bu kesinlikle doğru bir yaklaşım değildir. Gerçekte Selçuk, Karahanlı hükümda­ rı Satuk Buğra Han da olduğu gibi İslâm dini'ni, bir iman coşkusu ve bir dünya ve âhiret mutluluğu için kabul etmiş ve bunda muvaffakta olmuştur. Karahanlılar; Satuk Buğra Han sayesinde İslâm hida­ yetine kavuştukları gibi Selçuklu aşireti, Kınık boyu ve di22 İbnü'l-Esir, IX, s. 474, Krş, el-Hüseyni, Zübde, s. 24, Krş. Barthold, W., Türkistan, s. 325. 23 Kafesoğlu, I., İ.A., X, s. 355.


ger Türk Oğuz Boyları da bu dinamik Selçuklu Beyi saye­ sinde Müslüman olacaklardı. Bu bakımdan gerek Karahanlı H akanı Abdü'I-Kerim Satuk Buğra Han, gerekse Selçuk, Türk milletinin, Allah'ın hidâyetine giden o ulu yolda bir ufuk yıldızı gibi kıyamete kadar parlayıp duracak ve kendi neslinden gelenlere bir nur, bir ışık ve bir ilham kaynağı ola­ caktır. Nitekim Selçuk, asıl bundan sonra, yani Allah'ın hi­ dâyetine kavuşmuş olmanın verdiği yeni bir iman coşkusu ile aşiret beylerini toplamış ve aynen şöyle demiştir; "Biz bir alay İslâm topluluğunun, böyle dinsiz bir k â ­ fire ve inatçı bir serdâra hizmet etmesi imân gayreti değil­ dir. Bilhassa bize böyle hile yapm ak fikrin de olan ve oyun etmek niyetinde bulunanlara karşı bu diyardan başım ızı alıp gideriz"(24). Bir İlâh î Yürüyüşün İlk Durağı Cend Şehri: Bu büyük göçün ilk konaklama yeri de şüphesiz Oğuz Yabgu Devletinin en büyük iki şehrinden biri, aynı zamanda önemli bir İslâm merkezi olan Cend şehri olacaktı. Nitekim bu konular hakkında çok geniş açıklamalarda bulunan Sel­ çuk Nâme yazarı şöyle demektedir; "Sonra Selçuk kendisine tâbi olan Müslümanlar, beyler ve askerlerden pehlivanlar ve bütün gençler, mallar, hayvanlar ve nöker ve hadım ağalan ile göç edip Yabgu'nun memleki ucundaki Cend şehrini seçip orada durmuşlardır"(25). Mâmâfih Selçuk Nâme'den aldığı­ mız bütün bu alıntılar, Selçuklu aşireti ve onların etrafında toplanan diğer Oğuzlar arasında İslâmiyetin çok geniş bir

24 Ahmed b. Mahmud, I, s. 4. 25 Ahmed b. Mahmud, I, s. 5.


şekilde yayıldığı ve göçebe Oğuzlarîn büyük bir kısmının bu devirlerde çoktan Müslüman olduklarını göstermektedir. Gerçekte Cend şehrinin İlk konaklama yeri olarak se­ çilmesinin bizim için ayrı bir önemi vardır. Selçuk, Cend'e yerleşmekle kendi neslinden gelenlere yeni bir din ve yeni bir kültür ve medeniyetle tanışmaya giden yolu da açmış bu­ lunuyordu. Zira, bu şekilde Cend’e gelen bu Kınık boyu Oğuzları, burada ilk duraklamadan sonra Buhara ya gelecek ve orada İslâm dini ile bir kere daha bütünleştikten sonra H orasan’a inecekler ve bundan yeni bir cihad ve akıncılar ordusu halinde İslâm dünyasına yöneleceklerdir. Evet Aral gölünün kuzeyindeki Oğuz çölleri ve Cend'ten başlayan bu İlâhi yolculuğun son durağı İslâm'ın taht ve baht şehri Bağdad olacaktı. Bu tarihi göçün yukarda da ifâde edildiği gibi "Güne­ ye" yani Cend şehrine olmasının hem Selçuklu, hem de İslâm dini için çok önemli sonuçları olacaktır. Zira bu göç sayesin­ de Selçuklular; diğer Oğuz boylan ve Türk kabileleri gibi geniş Türklük coğrafyasında eriyip gitm edikleri gibi İslâm dinide; kendi misyonuna hizmet edecek yeni parlak bir k ı­ lınca kavuşacak ve böylece dünya İslâm hâkim iyetine giden yol yeniden açılacaktır. Ne yazık ki tarihçilerimizden bir çoğu, genç Selçuk'un bir deha örneği olan bu "iki kararını" yani önce kendisinin Müslüman olması, sonra da Selçuklu aşireti ve Kınık boyu Oğuzları için yeni bir "Yurt" bulma gayretine girişmesini ta­ rih objektifinde yeteri kadar değerlendirmedikleri gibi, onla­ rın sonuçları üzerinde dahi durmamışlardır. Hatta bazı ta­ rihçilerimiz bu yiğit Oğuz kahramanı Selçuk’un; Yabgu'nun


bir kötülük yapmasından korktuğu için gizlice Cend şehrine sığındığını bildirmekle yetinmişlerdir*26». Bize göre Selçuk'un her şeyden önce, bir deha örneği olan bu kararları; onu aşan bir "İlâhi irâde"nin tecellisi idi. Zira; Kınık boyunun bu yiğit Oğuzlan, henüz İslâm 'la yeni tanışm aya başlayan, çoğu yarı göçebe bu insanlar, bundan böyle "senaryosu" İlâhî kader kalem leri tarafından belki de "Kâlü belâ" dan önce yazılm ış yeni bir insanlık "filminin" baş rolünü oynam aya hazırlanıyorlardı. Öyle ya; onların yürüyen dağlan andıran bu heybetli yürüyüşleri, İslâm ve insanlık tarihinin mecrasını değiştirecek, Selçuklular İslâm dünyası ve Muhammed ümmetinin liderleri hâline gelecek­ lerdir. Nitekim keyfiyetin bu İlâhi yönü kaynaklarda bize şu şekilde bildirilmektedir. Rivayet edildiğine göre; 1 ıj U j l j A ı İ İ j i o A İL v J

IjU j a

A

J jj

4 jî <UJ O l i

İ : J i Ü jy d l J l ~ 3

<U L« j

\Ji j \â a j J & j S(1

Selçuk bir gece rüyasında azgın korlar halinde yanıp duran bir ateş yığınının üzerine işemiş ve ondan çıkan kıvılcımlar (sanki bir yıldırım gibi) yer yüzünün bütün doğu ve batı ülkelerine ya­ yılmıştı. Bu ilginç rüyayı yorumlayan kimse Selçuk'a şu müjdeli haberi verdi ve şöylededi; "Korkma! Senin neslinden bir çok sultanlar gelecek ve onlar yeryüzünün en uzak bölgelerine kadar her yere hâkim olacaklardır"*27».

26 Köymen, M.A., a.g.e., s.. 24, Sümer, F., Oğuzlar, İstanbul, 1992, s. 65. 27 el-Hüseyni, Zübde, s. 25, A hbaru’d-Devle es-Selçukiyye, s. 2, Ahmed b. Mahmud, s. 5.


Cend Şehrine Dikilen Selçuklu İslâm Bayrağı: Selçuklu aşireti ve Kınık boyu Oğuzlarının Cend şeh­ rine IX. asrın ilk yarısında geldikleri anlaşılmaktadır*28*. On­ ların Cend'e gelmeleri ve şehri gayr-i müslim Oğuz Yabgu idarecilerinden teslim almaları şüphesiz Selçuklu tarihinin en önemli olaylarından bindir. Artık çift başlı Selçuklu karta­ lını taşıyan bayrak, Hayır! "Peygamber sancağı", göndere çekilmiş ve mübarek bir çekirdek misali Selçuklu devletinin temeli de atılmıştı. Asıl bundan sonradır ki; bu ulu bayrak alüna, çok yakında binler, on binlerce Oğuz kahramanı top­ lanacak ve onlar eski Turan kahram anları ve "Ergenekon" misâlinde gördüğümüz gibi, İslâm dünyasına yeni bir çıkışa hazırlanacaklardı. Cend'e gelince; Sır derya Seyhun nehrinin az güneyi, Kuvâ deryaya yakın, üstelik Büyük Yabgunun kışlık karar­ gahı olan Yeni Kent'ten pek de uzak olmayan ve bugünkü Cankale harabelerinin bulunduğu yerde kurulmuş Dâru’lİslâm'a sınır bir Oğuz şehri idi*29*. Zaten halkının büyük bir kısmı çoktan Müslüman olmuşlardı. Selçuk, Cend'e geldik­ ten sonra şehrin idaresine el koymuş, emniyet ve huzuru sağlamış, şehir halkını ferahlatacak bir kısım köklü tedbirler almayı da ihmâl etmemiştir. Fakat bunlardan en etkilisi; onun, vergi toplam ak üze­ re gelen kâfir Oğuz Yabgusu'nun vergi memurlarını şehirden koğup çıkarm ası id P 0). Zira bir Müslümamn, kim olursa ol­

28 Selçuklu aşiretinin Cend şehrine geliş tarihini: A. Köymen 930-935, F. Sümer, 985, /. Kafesoğlu ise bundan önce zikredilen kitaplarında 960 yılı olarak göstermektedir Z. K. 29 Esin, E., a.g.mak., Notlar, s. 74. 30 İbnüi-EsirJK, s. 474.


sun bir kâfire vergi ödemesi, şeran caiz değildi. Bu bir ma­ nada Cend şehrine Selçuklu İslâm bayrağının çekilmesi idi. Cend'in bu erken devirlerine el-Hamevi de aynı gerçekleri dile getirmiş ve burasının; Türkistan'ın en büyük şehirlerin­ den biri ve halkının kamilen Müslüman olduğunu Ebu Hanife'nin mezhebini benimsediklerini, Harzem'le arasında on günlük m esafe olduğunu bildirmiştir<31) Selçuk bununla da yetinmemiş, emrindeki yeni Müs­ lüman olmuş Oğuz erleri ile cihâd meydanlarına atılmıştır. Artık bundan sonra o; at üstünde, elde kılınç, dilde Kuran, cihâd meydanlarında, örnek bir iman eri ve bir mücâhid İs­ lâm gazisi olmuş ve civardaki kâfir Türklere karşı bîr çok gaza ve cihad seferlerinde bulunmuştur(32). O, kâfir Türklere karşı giriştiği bu gaza ve cihadları sebebiyle, Osman Gazi gibi, "el-Melik el-G âzi Selçuk" unvanı ile anılır olmuştu(33). Genç Selçuk’un bu şekilde İslâm namına köklü icraat­ larda bulunması ve cihâd meydanlarında kâfir Türklere kar­ şı zaferler kazanması, onun Oğuz Türkleri arasındaki şan ve şöhretini bîr kere daha, artırmış ve ismi Türkistan'ın her ta­ rafı ve çevre Türk beyleri arasında duyulmasına sebep ol­ muştur. Böylece: "Aksay-ı Türkistan'dan ve Şaş ile İlâk hıttaları arasındaki meralarda biriken Türklerden pek çok adam lar ve aşiretler livây-ı iştiharı altında toplanmış oldu­ lar"(34>. Yeni gelen bu Oğuz kafileleri, Cend ve çevresindeki geniş otlak ve arazilere çok muntazam bir şekilde yerleştiri­ liyorlardı. 31 el-Hamevi, II, s. 168. 32 İbnü'l-Esir, IX, s. 474. 33 İbn Fundak, Tarih-i Beylıak, nrş. A. Bahmenyâr, Tahran, 1317, s. 71. 34 Asım, Necip, Arif, Mehmed, Osmanlı Tarihi, İstanbul, 1335,1, s. 128.


Gerçekte bu dinamik Selçuklu Beyi, onun etrafında toplanan Selçuklu aşireti, Kınık boylan ve diğer Oğuz Türk­ lerinin bundan sonra, dini ve siyasî hayatlarında baş döndü­ rücü değişiklikler olmuştur. Bunlardan en önemlisi "Selçuk­ lu Beyliği" ne sığınan bu Oğuz Türklerinin, belli bir İslâm­ laştırma kampanyası sonucu, hepsinin Müslüman olmaları ve toptan Allah'ın ipine sarılmaları, bundan da öte Selçuklu aşireti ve diğer Kınık boyu Oğuzlarının bundan böyle Cend şehrinin iman ufuklarında çekilen yeni Islâm sancağının al­ tında bir gaza ve cihad eri olarak ortaya çıkmaları idi. Peki bu nasıl böyle olmuştur? İsterseniz geliniz bir adım daha atalım ve bu büyük olay ve gelişmelerin perde arkasını aralamaya çalışalım. Selçuklu Aşireti İslâm Sancağı Altında: Ancak bu, birden bire ve bir emir ve komuta zinciri içinde olmamıştır. Bu cümleden olmak üzere yukarda da be­ lirtildiği gibi önce aşiret beyi Selçuk Müslüman olmuştur. Selçuk'un Müslüman olmasıyla birlikte zâten askeri bir hiye­ rarşi ve aristokrat düzen içinde yaşayan bütün boy beyleri, hiç bir zorlama olmaksızın kendi tercihleri ile İslâm dinini kabul etmişlerdir. Şimdi sıra, Cend şehri ve havalisine yerleş­ tirilen asıl kalabalık Oğuz kitlelerine gelmişti. Onların Müs­ lüman olması hakkında da mutlaka bir karar verilmesi gere­ kiyordu. Bu bakımdan başta Selçuk olmak üzere, yeni Müslü­ man olmuş bütün Oğuz Beyleri toplanmış, uzun müzâkere ve değerlendirmelerden sonra, sadece K ınık boyları için de­ ğil, belki Türk M illeti için çok hayırlı, İlâhi, mübarek bir ka­ rar vermişlerdir. O da bütün Kınık Boyları ve geri kalan Oğuz Türklerinin tamamen Müslüman olmaları idi. Onlar


İslâm dini'ni sadece bir "İman ikrarı" değil, bir devlet dini ve bundan da öte bir yaşayış tarzı olarak seçecekler, dolayı­ sıyla çok canlı ve heyecanlı bir Müslüman olacaklar ve giden yolu açacaklardı. Mâmâfih; Milyonlara varan bu Kınık Boyu ve diğer Oğuz kitlelerinin, böyle bir anda Müslüman olmaları, çok büyük bir ameliye, Selçuklu Türkleri namına sosyal, dini bir inkılap, İslâm namına ise dünyada eşi ve benzeri olmayan dini bir zafer idi. Bunun için Selçuk; İslâm kültür ve mede­ niyetinin, çoktan önemli merkezlerinden biri hâline gelmiş olan Buhara ve Harzem gibi o devirlerin parlak İslâm şehir­ leri ve buraların idarecilerine müracaat ederek kendileri ve bütün Kınık Boyu ve diğer Oğuz boylarına İslâm dini öğre­ tecek ilim, din ve gönül adamları istemiştir. Bunlar bir çiçek­ ten diğer çiçeğe koşan, bal arıları gibi, bu Oğuz boyları ve Türkler arasında dolaşacak ve onları İslâm dini, "Hayır"! Al­ lah'ın hidâyetine ulaştıracaklar "Selçuklu Türklerin" "İman Hakimiyetine" Mâmâfih, Temel kaynakların Cend ve çevresine yer­ leşmiş olan Selçuklu aşireti, diğer K ınık Boyları, hatta bütün Oğuz Türkleri için başlatılan bu külli İslâmlaştırma kam­ panyası hakkında verdikleri bilgilerden öğrendiğimize göre Selçuk; Kınık Boyu Oğuzlarının bu yeni Müslüman beyi, diğer boy beyleri ve aşiret önde gelenlerini toplamış ve şöyle demiştir; ı jj ) '

t jiS

\j İ x j u

'y i j £ j j l j

^

lil

<u l . j î ] jJ İ j

Jlî

( j j ü j "

p t t ^ *Â -ı^ t j & j

Ig J J j İj j


"Bu insanlar eğer bulundukları ülkenin dinini ki bu İs­ lâm'dır, kabul etmezlerse, onların buralarda kalm aları mümkün olmadığı gibi, onlara (diğer Müslümanlar) hiçbir saygı ve ilgi de göstermezler." Mâmâfih bundan sonraki hayırlı gelişmeler temel İs­ lâmi kaynaklarda şu şekilde ifâ edilmiştir: Bunun üzerine Selçuklu aşiret beyleri kendi bulundukları yere çok yakın bir Harzem şehri olan Zandak valisine m üracaat ederek ondan Oğuzları İslâm yolunda aydınlatacak din âlimleri gön­ dermesini istediler. Bu zat onlara bir çok mübeşşirler gön­ derdi. Onlara, yeni mühtedilere dağıtılm ak üzere bir çok he­ diyeler verdi. Bu kimseler, Oğuzlar arasında senelerce gezdi­ ler dolaştılar, onları İslâm dinine kabul etmeye çağırdılar. Daha sonra bu zatlara bir çok yeni tebliğ heyetleri katıldı. Böylece Cend ve havalisindeki bütün Oğuzların hepsi yani Selçuklu aşireti Müslüman olmuşlardır" (382/992)(35). Gerçekte bu, İslâm namına, Selçuklu Türkleri arasında kazanılmış muhteşem bîr zaferdi. Başta Selçuk olmak üzere Müslüman Oğuz beylerinin gayretleri sayesinde yüzlerce, belki binlerce din adamı, âlimler, gönül ehli, hadis ve fıkıh bilgileri Cend ve havalisine yerleşen bu yarı göçebe Oğuz boylarına koşmuş, onların bitmez gayret ve faaliyetleri so­ nucu belki de milyonlara varan bu Oğuzların hepsi Müslü­ man olmuşlardır. Artık bundan böyle Kınık boyunun bu yağız çehreli yiğit Müslümanlarının parlak kılınçlan İslâm dini'nin hiz­

35 el-Utbi, Muhammed b. Abdü'l-Cebbar, el-Kitabü'l-Yemini, el-Kâhire, 1286, I, s. 176, İbnü'l-Ibrî, Muhtasar, Beyrut, 1958, I, s. 293, Mirhand, Ravza, IV , s. 86, Krş. el-Mevdûdi, a.g.e., s. 69, Kafesoğlu, İ., tA, X, s. 355, Gregory, Abu'I-Farac Tarihi, I, s. 293.


metinde olacak ve Peygamber ümmetinin yüzünü işte bu akmcı Türkler güldürecekti. Bundan sonra Tarih sahnesinde onlar olacak, Dendenekan zaferini onlar kazandığı gibi İslâm Halifesi'nin mübarek elini onlar tutacak ve İslâm Hilâfeti'ne onlar "Buyur"! edilecekti. Daha sonra mağrur Bizans ordu­ larının karşısına Malazgirt'te de yine bu yalın kılınç İslâm mücahidleri çıkacak ve "Anadolu"mm kapılarını Oğuz Türk­ lerin e onlar açacaklardı. Selçukluların Yeni Alın Yazısı ve Osmanlılar: Evet şunu itiraf edelim ki, bir avuç Selçuklu aşiret bey­ lerinin Cend ve havâlisinde başlatmış oldukları bu İslâma çağrı kampanyası, yukarda da ifade edildiği gibi başarı ile tamamlanmış ve Cend, yüzde yüzlere varan Müslüman halkı ile tam bir Selçuklu Oğuz şehri olmuştur. Böylece Cend şeh­ rinde, daha sonra gölgesi bütün hilâfet ülkelerine düşecek olan küçük "Selçuklu Devleti"nin temelleri de atılmış olu­ yordu. Evet bu yeni Selçuklu devletinin ilk başkenti "Cend Şehri" idi. Yeni Oğuz devletinin asıl kurucusu inadına di­ namik, kalbi ve gönlü İslâm şevki ve aşkı ile dopdolu genç Oğuz beyi Selçuk ve devletin asıl sahip ve bekçileri, sayıları çok kalabalık olan Selçuklu aşireti ve K ınık boyu Oğuzları idi. Devletin bir bayrağı vardı ve onun üzerine güç kuvvet sembolü olarak "bir çift kartal başı" işlenmişti. Bundan böy­ le bu küçük Oğuz devletine, Osmanlılarda olduğu gibi, asıl kurucusunun adıyla "Âli Selçuk Selçuk Oğullar" denilecek ve kıyamete kadar "Selçuklular Devleti" olarak anılacaktır. Burada çok ilginç bir noktaya temas etmek istiyoruz. O da; Oğuzların Kınık boyuna mensup Selçuklu aşireti ile, Kayı boyuna mensup Osmanlı aşiretinin her ne hikmetse İs­


lâm namına aynı kaderi paylaştıkları görülmektedir. Evet gerek Selçuklu ve gerekse Osmanlılar İslâm dinini ve Hz. Peygamberin yüce "Risâlet" misyonunun varisi olmuşlar, şe­ refli, parlak kılıçlarını Allah'ın dininin aziz olması yolunda kullanmışlardır. Yine bu iki oğuz kabilesi; diğer kavimler gibi İslâm'ın ümmet ummanında boğulup gitmek şöyle dur­ sun, İslâmi varlık ve şahsiyetlerini, büyük Türk milleti na­ mına, "Muhammed Ümmetine" kabul ettirmişler ve zaman denizinde "Ebediyet Limanına" doğru yüzüp gitmekte olan muhteşem "Ümmet Gemisi"nin, Peygamber neslinden sonra en "Büyük Kaptanı" olmuşlardır. Dünya İslâm hakimiyetine giden yolda onlar sayesinde yeniden açılmış oluyordu. Bu yalın kılıç, yiğit yapılı Oğuz beyleri ve her biri ayrı bir iman eri olan Selçuk ve Osman Gâzi'nin isimleri; daha sonra onların soyundan gelenler tarafından kurulan büyük devlet, "Hayır"! koca bir cihan imparatorluğunun özel adı olarak İslâm ve insanlık tarihinin şerefli sayfalarına altın harflerle yazılacak ve İslâm tarihindeki şerefli yerlerini de almış olacaklardır. Şu garip tecelliye bakınız ki; İlâhî kader kalemi Selçuklu Sultanlarının alnına İslâm ve onun müstakbel geleceği adına ne yazmışsa, Osmanlı Sultanlarının alnına da, hem de biraz daha kalın harflerle "onu" yazmış ve bu iki mübarek Oğuz boyu, Pey­ gamber neslinden sonra yer yüzünde İlâhî irâdenin en büyük tem­ silcileri olmuşlardır. Dünyada Selçuklu ve Osmanlı Oğuzları, bir diğer ifâde ile KINIK ve KAYl boyları kadar, İslâm namına aynı kaderi paylaşan iki kavim henüz gelmemiştir. Oysa bunlar bir mânada Hz. Peygamber 'in Medine'de kurduğu yeni "İslâm Devleti"nin de kader yazıları idi.


Peygamber sancağının bu yeni temsilcileri büyük emâneti, Müslüman Arapların elinden almakla kalmamışlar, Sahabe devrini andıran yeni bir cihad ruhu ve iman coşkusu ile, İslâm dinini Çin Şeddinden Viyana önlerine kadar gö­ türmüşler, aynı zamanda bir büyük kültür ve medeniyetin temsilcisi, belki de en büyük mimarlarından biri olmuşlar­ dır. Bizim bu konularda bütün söyleyeceklerimiz bunlardan ibarette değildir. Evet Selçuklu Sultanları, Malazgirt'te Bizans'a en bü­ yük darbeyi indirdikleri (1071) ve Anadolu'nun kapılarını Oğuz Türklerine açtıkları gibi, Osmanlı Sultanları da bir ka­ ra kartallar ordusu hâlinde İstanbul surları önünde görün­ müşler ve asırlık Doğu Rom a İmparatorluğunu yıkarak (1453) Oğuzlar'a Viyana önlerine kadar, B alkanlar ve Or­ ta Avrupa kapılarını açmışlardır. Yine bu cümleden olmak üzere Selçuklu Sultanları mukaddes hilâfet makamının bütün yetkilerine sahip, dola­ yısıyla "Hâdîmü'l-Harameyn" oldukları gibi Osmanlı Sul­ tanları da Hz. Peygamberin manevi varlığının maddi ma­ nada temsil etmekte olan yüce "Hilâfet M akam ı" ve bütün mukaddes emanetlere sahip, bundan daha da önemlisi kut­ sal beldelerin "Hâdimü'l-Harameyni” olmuşlardır. Bu bakımdan daha önce kurulan İslâm devletleri baş­ kanları, Emir, Emiru'l-Müminin, melik, hükümdar unvanları ile anıldıkları halde, gerek Selçuklu ve gerekse Osmanlı dev­ letini yönetenler "Sultan" unvanı ile anılmışlar, İslâm'ın cihad sancağını bir iklimden diğer bir iklime koşturarak kut­ sal beldenin "hadimi" olmuşlardır. Onların mübarek salta­ natları döneminde, hilâfet ülkeleri ve İslâm dünyasının bü­ tün cami, mescid, mihrab ve minberlerinde Osmanlı ve Selçuklu


Sultanlarının isimleri zikredildiği gibi, bir Ulu M evlâya kal­ kan eller ve bütün müminlerde, asırlarca bu ulu sultanların muzafferiyeti için dua etmişlerdir. Yeni Dikilen İslâm Ağacının Dal Budak Salması: Selçuk Bey, Cend ve havâlisinde kendi adıyla anılan küçük şehir devletini kurduktan sonra, zamanla yeni devleti eski Oğuz geleneklerine göre teşkilâtlandırmış; Yabgu, Ymal, İnanç, ve Bey gibi devlet idaresinde yeni yeni makamlar oluşturmuş ve bu makamlara yetenekli Oğuz beyleri getiril­ miştir. Devletin genel idare ve telakkilerinde, İslâm dininin umûmî kuralları yanısıra yine Oğuz yasa ve töreleri hakim olacakü. Arük bundan böyle Aşağı Türkistan ve İç Asya meselelerinde Sâmâniler ve K arahanlılann yanısıra Sel­ çuklular da söz sahibi olacaklardı. Mâmâfih bu yeni Selçuklu devleti, çok geçmeden hem Sâmâni ve hem de Müslüman Karahanlılar, hatta Gazneliler tarafından kabul edilmiş ve bu devletler kendi politik tercihleri doğrultusunda Selçuklulardan yararlanma­ da birbirleri ile âdeta yarışır hâle gelmişlerdir. Evet küçük Selçuklu devleti, daha şimdiden diğer İslâm devletleri ara­ sında bir denge unsuru hâline gelmişti. Selçuk Bey, bu şe­ kilde yarınların güçlü bir devleti, hatta koca bir imparator­ luğa dönüşecek olan dinamik Selçuklu devletinin temellerini attıktan sonra 100 veya 107 yaşında Cend şehrinde vefat et­ miş ve kurduğu devletin manevî bekçisi olarak yine oraya defnedilmiştir (1007)(36). Selçuk Bey'in böyle çok uzun bir ömür yaşamış olma­ sına rağmen kaynaklarda sadece dört oğlunun olduğu zik­ 36 Ahmed b. Mahmud, I, s. 5, İbnü'l-Esir, IX, s. 474, Köymen, M. A., Büyük Selçuklu İmparatorluğu Tarihi, Ankara, 1989,1, s. 34.


redilmektedir. Bunlar; Kurani isimleri ile Mîkâil, İsrafil (Arslan), Yusuf, Musa idi(37). Genç Selçuk’un çocuklarına böyle İslâm kültürünün ortak isimlerini vermesi, onun daha ilk evlilik yıllarından itibaren ne kadar koyu, dinine bağlı samimi bir Müslüman olduğunu göstermektedir. Selçuk'un âilesi daha ilk ihtida yıllarından itibaren çok köklü mu­ kaddes bir İslâm ocağı haline gelmiş ve bu böyle diğer oğul­ larına intikal ederek Selçuklular'm yıkılışına kadar devam etmiştir. Bu bakımdan Selçuklular da, rakipleri olan Karahanlı hanedan âilesi gibi, son derece Kuran ve Sünnete bağlı, ina­ dına dindar, namazmda niyazında bir hanedan âilesi idi. Böylesine dini bütün ve İslâmiyeti bir yaşayış tarzı ve hayat felsefesi haline getirmiş bir âilenin Hıristiyan hatta Yahudi olduğunu iddia etmek*38* bize göre saçmalıktan başka birşey değildir. Selçuk Bey'in bu yiğit yaratılışlı asil, kahraman evlat­ ları, daha babalarının sağlığında ata binmeyi, kılıç kuşanma­ yı, silah kullanmayı öğrenmişler, onun kâfir Türklere karşı yapüğı gaza ve cihad seferlerine katılmışlar ve yeni devletin gelişip güçlenmesinde adeta onun sağ kolu olmuşlardır. Bunlardan meselâ Mikâil, âilenin en büyük oğlu, babasının sağlığında kâfir Türklere karşı çıktığı bir gaza ve cihad sefe­ rinde, Allah yolunda şehid olmuş*39* ve geride Muhammed Tuğrul ve Dâvud Çağn adiyle iki yiğit çocuk bırakmıştır (995?). İşte, yiğitlik mertlik ve kahramanlıkta büyük atala37 el-Huseyni, Zubde, s. 25, Ahmed b. Mahmud, s. 5, Kafesoğlu, İ., Selçuklu Tarihi, s. 12, Gregory, Abu'l-Farac Tarihi, II, 293, İbnü'l-Esir, IX, s. 474. 38 Dunlop, D.M., The History o f the Jawish Khazars, Princeton, 1954, s. 260, 261. 39 İbnü’l-Esir, IX, s. 474.


rmdan hiç te geri kalmayan bu iki genç, daha sonra ve aşiret­ ten İmparatorluğa giden yolda, dedeleri gibi "Büyük Selçuk­ lu Devleti"m kuracak ve parlak kılmçlan ile İslâm'ın gaza ve cihad bayrağını onlar taşıyacaklardır. Evet Mikâil'den sonra, devlet işleride ön sıraya İsrafil geçmiş ve yeni devletin güçlenme ve kuvvetlenmesi ve bu yolda yaptığı gaza ve cihadlar dolayısıyla, "Yabguluk" mer­ tebesine kadar yükselmiştir. Arük bundan böyle kaynaklar­ da onun adı bir Türk kahramanlık sembolü olan "Arslan” ve saltanat unvanı ise "Yabgu" olacaktı. Evet Arslan Yabgu; mertliği, savaşçılığı, şimşek ve yıldırım gibi avımn üzerine dalması, dolayısıyla kendisinden bütün Türk Hanları, hatta A frasiyaplann korktuğu dahi rivayet edilmektedir*40». Mâmâfih başta Gazi Selçuk olmak üzere, onun oğul­ larının gayr-i müslimlere ve bu arada kâfir Türklere karşı gi­ riştikleri gaza ve cihâd seferleri ve bu yolda elde ettikleri ga­ nimetler, onların diğer Oğuz boylan arasındaki ününü bîr kere daha artırmış ve yüzlerce, binlerce Oğuz kafileleri, bir biri peşinden gelerek bu yeni devletin çift başlı kartal sim­ gesini taşıyan ulu bayrağının gölgesi altında yerlerini almış­ lardır. Diğer taraftan Cend, zaten küçük bir şehir idi. Çevre­ sindeki otlaklar ise çoktan dolmuş taşmış ve nerede ise yeni göçler ve onların çok kalabalık olan mal varlıklarına âdeta yer bulunamaz bir hâle gelmişti. Bu Oğuz göçlerinden kom­ şu Harzem İdâresinin bile rahatsız olduğu anlaşılmaktadır. Ne var ki talih Selçuklulara gülümsemekte gecikmemiştir. Bu sıralarda Sâmâni devleti çok sıkışık bir durumda idi. İç Asya'da ilk güçlü Müslüman Türk devletini kuran Karahanlılar; İran asıllı Samanîleri, tarihî Aşağı Türkistan 40 Cüzcânî, Tabakat- 1 Nasın, nşr. Abdü'l-Hay Habibi, Lahor, 1949,1, s. 209.


hâkimiyet mücadelesinde, haklı olarak daha fazla karşıla­ rında görmek istememişler ve çok geçmeden ıslık çalan katil oklarının zehirli uçlarını, Sâtnânilere çevirmişlerdi. Bu du­ rum karşısında Sâmâniler ister istemez bu küçük ve fakat di­ namik Selçuklu devletinden yardım istemek zorunda kal­ mışlardır. Ne var ki Arslan Yabgu, bunu çok güzel bir fırsat olarak değerlendirmiş ve kendisine bağlı Oğuz boylan ile Sâmânilere yardım etmek üzere derhal Aşağı Türkistan'a dalmış ve Müslüman Karahanlıların karşısında görünmüş­ lerdir. Diğer taraftan bu onlar için çok güzel bir fırsat olmuş­ tur. Zira; Arslan Yabgu ve genç Oğuz beylerinin, Karahanlılar karşısmda gösterdikleri bu üstün başarıların­ dan dolayı Sâmâniler bu Oğuzları geri göndermek isteme­ mişler ve onları, asıl devlet merkezleri olan Buhara'mn dı­ şında ve fakat buraya pek te uzak olmayan Nur K asabası ve çevresindeki geniş otlak ve arazilere yerleştirmişlerdir (375/985)(41). Böylece Sâtnâniler, onları gerektiğinde kendi ordularının yanında bir "takviye gücü" olarak kullanmak is­ tiyorlardı. İlâhi Yürüyüşün İkinci Durağı Nur K asabası: Nur kasabasın a gelince burası; Buhara ile Semerkant arasında şirin, güzel, geniş otlak ve arazileri, çayır ve mera­ ları olan bir yerdi. Daha milâdi 760'lı yıllarda, Müslüman Arap fatihi Kuteybe b. Müslim'in üstün gayretleri ile bu Türk kasabası, parlak bir İslâm merkezi olmuş ve buraya bir çok câmi ve ribat yapılmıştır. Ayrıca İslâm orduları ile bura­ lara gelmiş olan ilk tabiîlerden bir çoğu bu Nur K asabasına


defnedildikleri için burası çok önemli dini bir ziyaret mer­ kezi idi(42). Bundan sonra Nur K asabası ve onun çevresinde­ ki geniş otlaklar, işte bu yeni Selçuklu Oğuzlarına verilmişti. Bize göre bu; Osmanlılarm Söğüt bölgesine yerleştirilmeleri gibi bir şeydi. Gerçekte Nur kasabası; Selçukluların, devlet kuran Türkler olarak Orta Doğu hakimiyetine giden o büyük İlâhi yolculuklarında ikinci ve çok önemli bir konaklama yeri ola­ caktı. Bu bakımdan Selçuklu beyleri ve bu arada o toplumda yeni yeni kendini göstermeye başlayan Muhammed Tuğrul ve Dâvud Çağrı kardeşler (mütevufa Mikail'in oğulları)*43* hulasa büyük Selçuklu âilesi mensupları, İ. Ka-fesoğlu'nun da işaret ettiği gibi; "Arslan Yabgu"n«n yüksek h a­ kimiyetinde bulunmakla beraber, eski devlet nizamı icabı, her biri kendine bağlı Türkmen kitlelerinin başında Aşağı Türkistan'a inm işlerdi!44! Artık asıl bundan sonradır ki nereden kopup gel­ dikleri belli olmayan ve miktarları ancak yüz binlerle ifade edilen yan göçebe Oğuz kafileleri, büyük gruplar halinde bu Nur kasabasına geliyor ve onun etrafındaki uçsuz bucaksız geniş otlaklarda mekân tutuyorlardı. Bunların çoğu da he­ nüz Müslüman olmamışlardı. Gerçekte bu sıralarda Buhara, sadece Sâmaniler'in başkenti değil aynı zamanda İslâm kültür ve medeniyetinin Bağdad ve Kahire'yi aratmıyacak derecede parlak bir mer­

42 Bu konularda geniş bilgi için bkz. Kitapçı, Z., Orta Asyada İslâmiyet ve Türkler, Konya, 2004. 43 Selçuk'un oğulları için bkz. Kafesoğlu, İ., Selçuk'un Oğulları ve Torunları, TM., XIII, 1958, s. 117-130. 44 Kafesoğlu, İ., İA, X, s. 357.


kezi îdi*45». Zira klasik manada ilk İslâm medreseleri Buhara'da kurulmuş*46» ve burası dünyanın dört bir yanın­ dan koşup gelen ilim irfan adamları, Müfessir, Fakıh, dil ve edebiyat önderleri ile âdeta bir ilim şehri olmuştur. Nitekim es-Seâlibi Buhara'yı; "İslâm ulularının yuvası, mülkün k a ­ lesi, ilmin Kabesi, devrin en büyük âlimlerinin buluştuğu ulu bir meydan, dünya edebiyat yıldızlarının sem âsında p arla­ yıp durduğu muhteşem bir g ök kubbe" olarak nitelendirmek­ tedir*47». Bu büyük âlimler ve bir fazilet örneği olan Sofiler ve dervişler, çoğu halde Türkler arasında İslâmiyetin yayılma­ sında büyük bir seferberlik içinde olmuşlardır. Zira Barthold'un da dediği gibi; X. yüzyıllarda Orta Asya'da İs­ lâm dünyasının hiç bir yerinde örneği olm ayan çok başarılı bir İslâm i tebliğ ve irşad hareketleri yürütülmüştür. Buhara1daki söz konusu büyük medrese ve ribatların bu İs­ lâm laştırm a hareketinde çok büyük tesirleri olmuştur*48! Ne var ki bu büyük tebliğ ve irşad faaliyetlerinden şüphesiz Buhara ve çevresi, yani Nur Kasabasının uçsuz bucaksız ot­ laklarına yerleştirilen ve henüz Müslüman olmamış üstelik sayıları yüz binlere varan Kınık boyu ve diğer Oğuz Türkleri de nasibini alacak ve toptan "Allah'ın ipine" sarılacaklardır.

45 Geniş bilgi için bkz. Kitapçı, Z., Orta Asya Türklüğünün Büyük İslâm Kültür ve Medeniyetindeki Yeri, Konya, 1996. 46 Barthold, W., Orta Asya Türk Tarihi Hakkında Dersler, Ankara, 1975, s. 79. 47 es-Seâlibi, Yetimetü’d-Dehr, Kahire, 1956, IV, s. 101. 48 Barthold, W., a.g.e., s. 79.


Kınık Boyu Oğuzlarının Toptan Müslüman Olmaları: Diğer taraftan bu kalabalık Selçuklu Aşireti ve Oğuz Boylarının fazla vakit kaybetmeden hem de çok süratli bir şekilde Müslüman olmaları gerekiyordu. Dinamik Selçuklu beyleri, öyle tahmin ediyoruz ki daha önce Cend şehrinde yaptıkları İslâmlaştırma kampanyasının bir aynını, burada yapmışlar ve Nur kasabası ve çevresindeki uçsuz bucaksız otlaklara yerleşen bu göçebe Oğuz boyları arasında bir ön­ cekinden çok daha yaygın ve etkin yeni bir tebliğ ve irşad faaliyeti başlatmışlardır. Bunun için daha önce Zandak, Har­ zem şehri valisinden istedikleri gibi bu defa Buhara'dan İs­ lâm âlimleri ve Sûfiler, bu işe gönül vermiş ehil kişiler iste­ mişlerdir. Evet Nur kasabası ve onun kuzeyde nerede ise Harzem'e kadar yayılan geniş bozkırlarda üstelik kendi ge­ leneksel dini İnançları çerçevesinde tabiî bir hayat yaşayan bu yüzbinlerce Oğuz Türkü, Buhara ve diğer şehirlerden ko­ şup

gelen din adamı,

gönül

erleri,

İslâm

âlim ve

mürşidlerinin dini telkin ve irşâdları sonucu diğer Türk boy­ ları gibi hepsi hepsi, hem de büyük bir sevinç ve kollektif bir iman coşkusu ile Müslüman olmuşlardır. Nitekim Buhara'da Oğuz Türkleri arasında gerçekleş­ tirilen bu büyük ve baş döndürücü İslâm inkılabına temas eden Cüzcânî meşhur eserinde şöyle demektedir: "Selçuklu­ lar beraberindeki Oğuz kabileleri ile Turan yurdundan göç edip Buhara'ya geldiklerinde İslâm dinini burada çok büyük


bir memnuniyetle kabul etmişlerdir"(A9). Oğuz Han'ın bu ye­ ni torunları, çok yakın bir gelecekte "Büyük Selçuklular" adıyla kurulacak olan yeni Cihangir Oğuz devletinin temel unsuru olacaklardı. Ne yazık ki genellikle "Doğu"da İslâm dininin Türkler arasında kazandığı dini zaferlerden her ne­ dense bahsetmeyen temel İslâmî kaynaklar, Buhara çevre­ sindeki bu yeni dini gelişmeler hakkında da pek fazla bir bilgi vermemişlerdir. Mâmâfih bütün bu hayırlı teşebbüsler yukarda da ifâ­ de edildiği gibi, Selçukluların tam ve kâmil manada Müslü­ man olmaları ve İslâm dini'nin yeni bîr devlet nizamı ve bir toplumsal yaşayış tarzı olarak benimsemelerinde "Üçüncü Merhaleyi" oluşturmaktadır. Selçuklular ve çoğu "Oğuz boylarT'nm bütünüyle Müslüman olmaları, Buhara'daki bu büyük İslâm inkılabı ile tamamlanmış oluyordu. Bu bir ma­ nada Türk ve İslâm tarihinde yeni bir devir Müslüman Sel­ çuklular devrinin başlaması idi. İşte bundan sonraki sayfa­ larda İslâm ve insanlık tarihinin mecrasını değiştirecek olan bu baş döndürücü olaylar üzerinde durulacak ve daha önce söylediğimiz gibi bu büyük "İlâhi senaryo"mm bir diğer yönü dile getirilecektir.

49 Cüzcânî, Minhâcü'd-Din Ebu Ömer Osman, Tabakat-ı Nasırı, İng., Çev. H.G, Raverty, l.-II, London, 1881, p. 117, Krş. Arnold, T.W., The Preachiııgs o f İslam, Lahore, 1968, p. 219, "...Saljuq migrated frorrı Tür­

kistan with his elan to the province o f Bukhara, where he and his people enthusiastically embraced İslâm."


n. SELÇUKLU'LARIN TARİHİ ORTA DOĞU MİSYONU Müslüman Selçuklu'lar H ilâfet Ülkelerinde Bir İlâhi Yürüyüşün Yeni Öncüleri: Evet kendilerini İslâm hidâyetinin cezbesine kaptıran ve Hz. HeygambeYin hadislerinde de ifâde buyrulduğu gibi; "geniş yüzlü çekik gözlü, yassı burunlu, yüzleri âdeta, örs üstünde döğülmüş ve derilerle kılıflı kalkan lar gibi sağ­ lam " (50) bu heybetli, sanki bir güç ve kuvvet abidesi olarak tavsif edilen bu Türk'lerin; İslâm dini ve Muhammed ümmeti­ nin hayrına olan asıl yüce görevi, "Hayır!" "Tarihi Orta Do­ ğu Misyonu" bundan sonra başlayacaktı. Bu arada hemen şunu itiraf edelim ki; bütün bu baş döndürücü olaylar, bir manada yaylak ve kışlaklarda tabia­ tın kucağında, saf ve temiz olarak yaşayan, şehir hayaü ve onun kirli entrikalarla dolu boğucu havasından uzak olan Selçukluları, bazı gerçeklerle karşı karşıya getirmiş, bu göçe­ be Türkleri yetiştirmiş onlara "diyâset" ve "kiyaseti" öğret­ miş, komşu devletlerle sadece silahla değil, politik olarak da mücadele edecek ve oıılarla boy ölçüşecek bir seviyeye ulaş­ tırmıştır. Ne var ki Nur kasabası ve onun çevresindeki geniş ot­ laklarına yerleşen ve burada bir kere daha, hem kendileri ve hem de imanlarını yenileyen, Selçuklu ve onlara yeni, yeni katılan kalabalık Oğuz boyları için buralar gerçekten de dar gelmeye başlamıştır. Onların bir "İlâhi senaryo" gereği, ka­ 5(1 Sahihu’l-Buhari, IV, s. 34, Siiııen-i Ebi Dâvud, IV, s. 160, Sahih-u Müs­ lim, X V II, s. 37.


der yolunu takip etmeleri ve daha ileri gitmeleri ve kendile­ rini, İslâm ülkeleri ve Orta Doğu hakimiyetine götürecek ilâhi yolun başına dikilmeleri lazımdı. Zira, Hz. Peygamber asırlarca önce mübarek bakışla­ rını Orta Asya bozkırlarına çevirmiş ve buralarda yeni bir iman coşkusu ile at koşturan gazi ruhlu Türk cengâverlerini görmüş ve onlar hakkında çok ilginç açıklamalarda bulun­ muştur. O; bu konudaki hadislerinin birinde aynen şöyle buyurmuşlardır: :((**!--») yjd' Jd :J*3 (-^ o ) J

ii'S ' öy-Aİl

âa-io

lyk>ji y

«js ry l'

Âİ^ail

i İ ^ a İ ' cM ü *

ötT y - a .M ".o tjill

"İbn Mesud (r.a.)'dan rivayet edildiğine göre Hz. Peygam­ ber (s.a.s.) buyurmuşlardır ki; "Doğu cihetinden sizlere geniş değirmi yüzlü, çekik gözlü, gözleri sanki nazar boncuğu gibi bir kavim (Türkler) gelecektir. Onlann yüzleri sanki örs üs­ tünde döğülmüş ve üzeri derilerle kılıflı kalkan lar gibi sağ­ lamdır. Onlar en sonunda (kesik kulaklı) atlarını Fırat neh­ rinin kenanna bağlıyacaklardır"(51). Hz. Peygamber bu muhtevadaki bir başka hadisinde; "Doğu ciheti"nden ve bir fırtına gibi kopup gelecek ve Orta Doğu hilâfet ülkelerine yol bulacak olan bu yürüyüş ve onla­ rın yürüyen dağları andıran bu heybetli ordu ve onların temsilcilerinin "İslâm'ın yüzakı" olduklarını beyân buyur­ muş ve şöyle demiştir:

51 Muttaki el-Hindi, Keıızil ’l-Ummal, X IV , s. 571.


yufiSi' ^

OjAîUiu (*^S

jjJü i

çsr^' ^

â î j j jt ^ Ji 1yrj£ J p "

â* 0>.^ A J> J J

<£İH <J OJ»U6 *il

"Hz. Peygamber (s.a.s.) &zr defasında Hz. Ali'ye şöyle bu­ yurmuşladır. "Ey A lil Sizler Beni Asfar (Rumlar) la çarpışacaksınız. Oysa sizden sonra onlarla asıl çarpışacak olan (bir kavim) ortaya çıkar. İşte onlar İlâm'ın yüz akıdırlar. Onlar öyle bir (kavimdir) ki Allah yolunda cihad etmekten ne bir kınaya­ nın kınaması ve ne de onların ileri-geri konuşmalarından hiç çekinm ezler"^. Hz. Peygamber "Doğu ciheti"nden gelecek olan bu ilâhi ordu hakkında, bunun gibi, daha bir çok ilginç açıkla­ malarda bulunmuş, onların defalarca "Dicle nehrinin" kena­ rına ulaşacaklarını beyan etmiş ve şöyle buyurmuştur: d (.£. 0 ) «jO» d>1 J*" <JyH\ Lriai

jüuo a j r j i '

".AÜrJ

fj* ls&

*p u Jl

iS^

"Ebû Hüreyre'den (r.a.) rivayet edildiğine göre Hz. Pey­ gamber (s.a.m.) şöyle buyurmuşladır; "Geniş (değirmi) yüzlü, çekik gözlü, yassı burunlu bir kavim (olan Türkler) çıkıpta, onlar atlarını, Dicle nehri k ı­ yısına bağlayıncaya kadar kıyam et koymayacaktır"®^.

52 İbn Kesir, en-Nihaye, I, s. 56. 53 el-Mervezi, Nuaym b. Hammad, tah. M. M. Eş-Şunî, Beyrut, 1997, elFiten, s. 453.


Hz. Peygamberin bu muhtevadaki hadislerinde haber verdiği olaylara kesin gözü ile bakan büyük sahabe İbn Mesud bu hadisleri kendine has bir ifade ile yorumlamış ve şöyle demiştir; "Şüphesiz ben sanki; Türklerin kesik kulaklı atlar üzerinde gelip, atlarını Fıratla-Diclenin birleştiği yere (Bağdad) bağladıklarını görür gibi oluyorum”(5i\ Evet Hz. Peygamber’in bu ve benzer hadislerinde zikri geçen bu Türkler şüphesiz işte Cend ve havalisinde Müslüman olan ve daha sonra Buhara'ya gerek burada imanlarını bir kere daha yenileyen ve ondan sonrada Horasan'a doğru yeni bir yürü­ yüş hazırlığına başlayan Selçuklu Türkler'inden başkası de­ ğildi. Nitekim Cend'ten başlayan bu yürüyüşün son durağı bundan sonraki sayfalarda çok daha ayrıntılı bir şekilde izah edildiği gibi İslâm'ın taht ve baht şehri Bağdad olacakü. Gerçekte Selçukluların bu sıralarda Horasan'a inmele­ ri öyle kolay bir şey değildi. Zira; Horasan bu sıralarda Sul­ tan Mahmud'un hâkimiyet sınırları içinde bulunuyordu. Onun bu kalabalık Oğuz boylarının Horasan'a inmelerine müsâde etmesi mümkün görülmüyordu. İşte Aslan Yabgu bu ve diğer konularda istişarelerde bulunmak üzere Sultan Mahmud'un yanma gitmiştir (1025?). Bu sıralarda Semerkant'da bulunan Sultan Mahmud'la, Arslan Yabgu arasında geçen şu konuşmalar Arslan Yabgu'nun askeri gücü ve Oğuz boylarına olan baş döndü­ rücü hakimiyeti yanısıra Selçuklu Türkmenleri ve Oğuzların, Aşağı Türkistan ve Orta Asyada, ne kadar korkunç bir var­ lık olduklarını bütün dehşetiyle ortaya koymaktadır. Bu kar­ şılaşma ve konuşma sırasında Sultan Mahmud Arslan Yabgu'ya söyle demiştir: 54 Hâkim en-Neysâbûrî, el-Miistedrek, Haydarabad, 1342, IV, s. 475.


"-Biliyorsun ki biz Hindistan'da kâfirlerle cihad et­ mekteyiz. Bu bakımdan bazı askere ve orduya İhtiyacım ız oluyor. Demek isterim ki; düşman karşısında askere ihtiya­ cımız olursa bize ne kadar askerle yardım edebilirsiniz!" Bunun üzerine Arslan Yabgu, koluna bağlamış olduğu ok­ luğu çıkardı ve ondan iki ok çekerek Mahmud'a verdi ve şöyle dedi; "-Askere ihtiyacınız olduğu zaman bu oklardan birini oymağımıza gönderirseniz, o zaman size 100.000 kişilik bir kuvvet gelir. Şayet İkincisini gönderdiğimiz takdirde ise size 200.000 kişilik bir ordu gelir." Mahmud, "Daha fa z la bir kuvvete ihtiyaç olursa o zaman ne yapacağız?" dedi. Arslan Yabgu yine okluğundan özel işaret ta­ şıyan iki ayrı ok daha çıkardı ve Sultan'a vererek şöyle dedi; "- Eğer bu oklardan her birini Bulgan-Kûh'a gönderir­ seniz, oradan size ellişer binlik iki süvari birlikleri gelir." Mahmud, Yabgunun bu tabiî cevapları karşısında şaşkınlığını gizliyerek, tekrar sormuş ve: "Bunlar da yetmezse ne olacak?" demiştir. Arslan bu de­ fa yayını çıkarıp Mahmud'a uzatmış ve şöyle demiştir; "Bunu da TURAN'a (Türkistan)'a gönder. O zaman o kadar çok asker ve savaşçı gelirki sayısını Allah'tan başka kimse bilmez(55). Yeni Cihad Ordusunun İlk Öncüleri Horasan'da: Mâmâfih, Arslan Yabgu ile Sultan Mahmud arasında cereyan eden bu konuşmalar, Selçuklular "Hayır!" İslâm'ın yüceliği ve bir iman hakimiyetinin kurulmasına kendini a­ 55 Müneccimbaşı, a.g.e., s. 4, en-Nişâbûri, Zahîru’d-Dın, Selçıık-nâme, Tah­ ran, 1332, s. 8, 9, 10, 11. 12, er-Râvendi, R âhâtii’s-Sudur, Çev. A. Ateş, Ankara, 1940, s. 89, 90, Reşidii'd-Din Fazlullah, Camiu't-Tevârih; Sultan Mahmud ve Devrinin Tarihi, nşr. A. Ateş, Ankara, 1957, s. 2, 3.


dayan bu İlâhi ordunun sayısı ve gücü hakkında bizlere baş döndürücü fikirler vermektedir. Her ne kadar Gazneliler; Buhara ve Nur kasabasına yerleşmiş olan Selçuklu ve çok kalabalık Kınık kabilesi Oğuz boylarının Horasan yolu önünde tabii bir sed oluşturmuşlar­ sa da artık bu "Oğuz seli" karşısmda onların daha fazla da­ yanmaları mümkün değildi. Onların bu yönde yaptıkları şi­ kâyet ve bir manada ağır baskılarına Gazneli Mahmud daha fazla dayanamamış, hatta büyük vezir ve emirlerin şiddetli direnmelerine rağmen, 4000 çadırdan oluşan bir Oğuz kitle­ sinin Horasan'a inmelerine müsade etmiştir (416/1025)(56). Bu kalabalık Oğuz kafileleri Serahs, Ferâve ve Abiverd çevrele­ rinde yurt kurmuşlardır. Ne var ki bu İlâhi yürüyüşün bir an önce başlaması gerekiyordu. Sultan Mahmud'un ölümü Selçuklu Türkleri için çok iyi bir fırsat olduğu gibi bu hayırlı yolculuğun da önü açılmıştır. Zira onun ölümünden sonra yerine oğlu Mesud geçmiştir (1030)(57). Sultan Mesud'a gelince onda, ne kahramanlık, cesaret, mertlik ve yiğitlikte ve ne de düşmanlara karşı gaza ve cihad etmede, babasının taşıdığı üstün meziyet ve yüksek ahlaktan hiç biri yoktu. Fakat şunu itiraf edelim ki; Selçuklu ve Oğuz Türkleri daha saltanatının İlk yılarında Sultan Mesud’un karşısına dikilmişler ve onu adeta canından bezdirmişlerdir. Zira; Cend, Harzem ve Buhara'ran, Selçukluların bir manada azılı düşmanı olan emir ve devlet adamlarının eline 56 Gerdizi, Ebu Said Abdu'l-Hay Mahmud, Zeynii'l-Ahbar, Tahran, 1327, s. 76, Krş. el-Mevdûdi, a.g.e., s. 104. 57 Geniş bilgi için bkz. Merçil, E., Gazneliler Devleti, Ankara, 1989, s. 52, 53, Köymen, M.A., a.g.e., I, s. 131 vd.


geçmesi, Aşağı Türkistan ve hele hele Buhara ve Nur kasa­ basında yaşayan Selçuklu Türklerini, çok müşkül ve sıkışık durumlarda bırakmış ve onları kendilerine yeni bir yurt ara­ yışına zorlamıştır. Bu yeni yurt şüphesiz "Horasan" bizim yeni tabirimizle Doğu Turan Yurdu olacaktı. Bu bakımdan Tuğrul ve Çağrı Beyler ve onlara bağlı boy beyleri, on bin ki­ şiden fazla bu kalabalık Oğuz toplumu, ilk kâfile çok büyük mal varlıkları ile yeniden yürüyüşe geçmişler ve hiç bir oto­ riteden müsade almaksızın Ceyhun nehrini geçerek Merv'e gelmişler, diğer bir ifade ile Gazne topraklarına girmişler­ dir. Onlara daha sonra Nesa ve Ferâve bölgesine gelmişler ve buraları kendilerine yurt tutmuşlardır (1035)(58). Mâmâfih Selçuklu beyleri, Gaznelilerle olan mücâdele­ lerinin daha ilk yıllarından itibaren çevre halkı ve yörenin dini liderleri ve hele hele Sofîer, tarikat şeyhleri ve gönül adamları ile hoş geçinmeye, onlara hürmet ve saygı da bu­ lunmaya çok ayrı bir özen göstermişler ve bundan pek ha­ yırlı manevi sonuçlar elde etmişlerdir. Bu cümleden olmak üzere meselâ Çağrı ve Tuğrul Beyler, Meyhane de bulunan ve fazileti o yöreyi dolduran büyük şeyh Ebû Said Ebü'lHayr'ın ziyaretine gitmişler ve burada bir İlâhi sırra mazhar olmuşlardır. Mehyhâni'nin naklettiğine göre; Çağrı ve Tuğ­ rul kardeşler, Şeyhin huzuruna girdikten sonra edeb ve er­ kânla yürümüşler, onun mübarek elini öptükten sonra ona hürmeten ayakta durmuşlardır. Ebû Said âdeti olduğu üze­ re başını eğmiş ve bu şekilde bir saat murakabeye vardıktan sonra kafasını kaldırmış, önce Çağrı beye bakmış ve, 58 Ahmed b. Muhammed, s. 8, el-Mevdudî, s. 104, Köymen, M.A., a.g.e., I, s. 117, Ayrıca bkz., Beyhaki, Ebü'1-Fazl Muhammed, Tarıh-i Beyhatd, nşr. Gani Feyyaz, Tahran, 1324, s. 470, 471, Krş. Köymen, M.A., a.g.e., I, s. 200.


"Biz sana Horasan hâkim iyetini veriyoruz!" demiş, sonra Tuğrul'a dönerek; "Sana da Irak hâkim iyetini veriyo­ ruz!" demiştir*59». Tarihi gelişmeler çok kısa bir zaman sonra Şeyh 'in bu kerametini doğrulayacaktır. Gazneliler'e Sıyrılan P arlak İslâm Kılıcı: SelçukluTarın Horasan a inmeleri diğer taraftan Or­ ta ve İç Asya'da yaşayan Oğuz Türkleri için de yeni bir ne­ fes borusu olmuştur. Artık bundan sonra Selçuklu Türkleri ve diğer Oğuz boylan, her fırsatta H orasan’a göç etmişler­ dir. Dolayısıyla Horasan'ın bir çok ovaları, çayır ve meraları bu kalabalık Oğuz kafileleri ile dolmuştur*60». Gerçekte Sel­ çukluların hiç bir devlet yetkilisinden izin almadan H ora­ san'a girmeleri ve Nesa bölgesine yerleşmeleri, Gazne Türk Sultanlığı ve devlet adamlarını adeta şoke etmiştir. Bu bü­ yük haber, içki mahmurluğundan gözlerini oğuşturarak uyanan Sultan Mesud'a ulaştığında, onu gözleri fal taşı gibi açılmış, baş vezir ve devlet ileri gelenlerine her türlü hakare­ ti yapmıştır. Zira bu, bir manada Horasan'ın, Gazneliler'in elinden tamamıyla çıkması idi. Bu hakikaten de böyle olmuştur. Zira Selçuklu beyleri, Horasan'a indikten sonra, Gaznelilerle askeri ve siyâsi mü­ cadelelerine devam etmişler ve çok geçmeden onların karşı­ sında siyâsi güçlü, müstakil bir varlık haline gelmişledir*61». Bu Cend şehrinde kurulan küçük Selçuklu devletinin şimdi 59 Meyhâni, Esrârii't-Tevhid, f i Makamat eş-Şeyh E bîSaid, nşr. Z. Safa Tah­ ran, 1332, s. 170, Zahoder, B., Selçuklu Devletinin Kuruluşu Sırasında Horasan, çev. İ. Kaynak, Belleten, C. X IX , s, 516, Köymen, M. A., Tuğ­ rul Bey ve Zamanı, İstanbul, 1976, s. 21. 60 Ahmed b. Muhammed, s. 8. 61 Bu siyâsi gelişmeler için bkz., Beyhakî, s. 480, 481, Krş. Sümer, a.g.e., s. 78, Köymen, M.A., a.g,e., I, s. 249, Ibnü'1-Esir, IX, s. 480.


bir imparatorluk olarak İran yaylalarında tekrar ayağa kalkması idi. Bu yeni Selçuklu Devletinin başında, dindar, namazında, niyazında, akıllı, çok tedbirli davranan, üstelik mert ve yiğit yaratılışlı bir adam olan Muhammed Tuğrul Bey olacaktı. Kardeşi Davud Çağrı Bey ve amcaları Musa Beygu da ona ellerinden geldiği kadar yardım edecekler ve bir büyük devlet olma yolunda elde kılınç, dilde Kur'an, omuz omuza yürüyecekler ve bunda mutlaka başarılı ola­ caklardı. Kendi aralarında varılan bir anlaşmaya göre Tuğ­ rul Bey Nişapur, Çağrı Bey bir zamanların ünlü şehri Merv ve Musa Beygu ise Serahs ve havalisine "Bey" yani yeni dev­ letin hakim ve öncüleri olarak gidiyorlardı. Bunların dini gerçek İslâm, takip ettikleri yol, henüz İran'da kabul edilmemiş olan "Sünnîlik" amelde, uygulama­ da asıl mezhepleri ise dört hak mezhepten biri olan "Hanefi­ lik" ve bu hidayet yolunda Hz. Peygamber'den sonra en bü­ yük önderleri ise; manevi varlığı Orta Asya Türklüğünün bütünüyle kalbini dolduran gerçekten de imamların en bü­ yüğü olan İmam-t A'zam Ebu H anif e idi. Ne var ki, devletin kuruluşu resmi kabul törenleri ve diğer merasimler, idari birimler, makam ve ünvanlar Oğuz, töre ve yasaları, Oğuz örf, adet ve ananelerine göre olacak ve devlet Türk geleneğine göre idare edilecekti. Bunlar İran yaylalarında yeni kurulan Sünni, Muhammedi devletin, Sel­ çuklular adındaki ilk öncüleri İdi. Daha önce Cend şehrinde göndere çekilen ve üzerinde çift başlı kartal simgesi bulunan gök bayrak şimdi Nişabur ufuklarında dalgalanıyordu. Bu, İran yaylalarında sâdece Selçuklular’m değil, Şiîli­ ğin karşısında Sünni İslâm'ın, daha açık bir ifade ile H anefi­ liğin zaferi idi. Artık bundan böyle kılınç Müslüman Türk-


'ün elinde olduğu sürece İmam-t A'zam'm mezhebine zeval olmıyacak ve onun mezhebi İslâm dünyası ve Türk'ün ulaş­ tığı her yerde dal budak salacak ve Türklerin bir manada resmi mezhebi olacakü. Bu bir zamanlar, Kabe'nin siyah ör­ tüsüne sarılan ve bir İlâhî çığlık halinde yüce Mevlâ'ya ula­ şan İmam -ı A ’zam Ebû Hanifenin o iki damla göz yaşı olarak mübarek sakalını ıslatan dualarının yedi kat göklerin Sahibi tarafından kabyl edildiğini göstermektedir. Nitekim temel kaynakların bize kadar ulaşan rivayetlerine göre; İmam-ı A'zam, bir hac sırasında Ka'benin önüne dikilm iş ve ellerini yüce Mevlâ'ya kaldırarak şöyle yalvarm ıştı; Ey Allah'ım! Ben senin için Muhammedi'nin şeriatını takrir ettim. Eğer içtihadım doğru ve mezhebim hak ise bana yardım et" Neylersiniz ki Ebû Hanifenin gönlünden bir fırtına gibi kopup gelen bu yalvarış ve yakarışlar boşa gitmemiş ve yücelerden gelen bir ses ona şöyle demiştir; "Sen doğru İctihad'da bulundun. Kıhnç Türklerin elin­ de olduğu süre senin mezhebine zeval yoktur"(62). Evet şimdi kılınç Selçuklu Sultanlarının elinde idi. Daha sonra bu parlak kılınç Osmanlı Türklerinin eline geçe­ cek ve Hanefi mezhebi bu Türkler sayesinde kıyamete kadar ayakta kalacaktı. 'Mâmâfih Nişabur daha sonra bir büyük Cihan imparatorluğuna dönüşecek olan bu küçük Selçuklu Devletinin şimdilik yeni " başkenti" idi Artık bundan sonra, camilerde cuma ve bayram nam azlarında okunan hutbeler bu yağız çehreli yiğit yapılı Oğuz kahramanları yani Tuğrul Bey namına okunacak ve imamlar onların, Allah'ın dininin


aziz olması yolunda yaptıkları hizmetlerin de başarıya ulaşmaları için dua edeceklerdi. Ne var ki onlar yönlerini "Doğu"ya yani geldikleri yere değil "Batı" ya yani gidecekleri yöne "Bağdad"a çevirmişler­ di. Bu bakımdan yürüyen dağları andıran bir heybetle ilerle­ yen bu Oğuz kahramanları ve cihad erleri baüya doğru bu ilerleyişlerinde önce "Rey"de konaklayacak, sonra "Isfahan"da dinlenecek ve en son olarak İslâm'ın taht ve baht şehri Bağdad'ta karar kılacaklardı. Bağdad, Orta Çağ İslâm kültür ve medeniyetinin muhteşem merkezi bu ayağında ke­ çeden yapılmış çizmeleri bulunan yarı göçebe Oğuz Türkle­ rinin de "Başkenti" olacaktı. İran Yaylalarında Kurulan Yeni Muhammedi Devlet: Tuğrul Bey fazla vakit kaybetmeden üzerlerinde zırh, yalın kılmç, yiğit yüzlü, yiğit karakterli 3000 cihad eri ile Nîşâpur önlerine geldi. Kolunda gerilmiş bir "yay" ve keme­ rinde hükümdarlık alameti olarak üç "ok" vardı. Yeni Oğuz "beyi" sâde bir elbise giymişti. Ayaklarında ise "keçe"den yapılmış bir çizme vardı. Duruşları ve bakışları samimi idi. Nişapurlular ilk defa böyle sade, giyim ve kuşamı ile mütevazi bir "bey" bir devlet adamı görüyorlardı. Tuğrul Bey Nişapur'a geldiğinde çok büyük bir merasimle karşılanmış ve Sultan Mesud'un büyük tahtına "buyurl" edilmiştir. Daha sonra Nişapur şehrinin en nüfuzlu kimselerinden biri ve ay­ nı zamanda baş kadı olan Said ayağa kalkmış ve yaptığı me­ rasim konuşmasında Tuğrul Bey'e şöyle demiştir; "Allah ömrünüzü uzun etsin. Allah'tan korkunuz. Adaleti ve insafı elden bırakmayınız. M azlumlara ve haksız­ lığa uğramış bulunanlara merhametli olunuz. Ordu efradı ve askerlerinizi h alka zulmetmekten men ediniz. Böyle yapar­


sanız adaleti de yerine getirmiş olursunuz. A ksi takdirde zorbalık, zulüm ve insafsızlığın sonu hüsrandır." Bunları bir kaya parçası gibi büyük bir sükunetle din­ leyen Tuğrul Bey, Kadı Said'in sözlerini hürmetle dinlemiş ve daha sonra vakur bir şekilde ayağa kalkarak şöyle demiş­ tir; "Kadı Hazretleri! Söylediklerinizin hepsi doğrudur. Biz senin söylediğin hususları gözönünde tutacağız. A llah­ ’ın gösterdiği yoldan zerre kadar ayrılmıyacağız. Onun şeri­ atı ve buyurmuş olduğu hükümler dairesinde iş göreceğiz. Onun emrinden zerre kadar inhiraf edenlere de kim olursa olsun haddini bildireceğiz"(63). Selçukluları Emanete Aday Yapan Büyük Zafer: İşte bunlar; bir manada yeni kurulan Büyük Selçuklu Devletinin dayandığı temellerdi. Devlet dini temel, nizam ve esaslara göre kuruluyordu. Şeriatın hükümleri uygulanacak ve ondan zerre kadar taviz verilmeyecekti. İnsanlar, Allah'ın emir ve yasaklarına göre idare edilecek, ayrıca Oğuz töre ve yasaları da geçerli olacaktı. Arük bundan böyle Nişapur eya­ letinin bütün camilerinde ve okunan hutbelerde Abbasi hali­ fesi, Emiru’l-Müminin'den sonra, genç, dinamik, inadına dindar olan bu Türk beyinin adı okunacaktı. Sultan Mesud, Gazne ordusunun Selçuklular karşı­ sında üst üste uğradığı büyük hezimetlerden sonra bu defa, bizzat kendisi ortaya çıkmıştır. Devletin bütün imkanlarını kullanarak 20.000 kişilik bir ordu hazırlamış ve Selçuklularîn üzerine yürümek üzere Merv'e gelmiştir. İki ordu en

63 Beyhakî, s. 550-554, Köymen, M.A., a.g.e., I, s. 265, Krş. Mevdûdî, a.g.e., s. 135.


nihayet, Dendenekan ovasında karşılaşmışlardır. Ne var ki 16.000 kişilik Selçuklu atlı ordusu, klasik harp düzenine gir­ memiş, askeri birliklere müstakil ayrı, ayrı görevler verilmiş ve onlar Gazne ordusuna çevik akın ve vurucu hücumlarda bulunmuşlardır. Böylece Gazne ordusunun Sağ ve Sol cenahları çö­ kertilmiş oluyordu. Bu şekilde ve günlerce yıpratılan Gazne ordusuna daha sonra ani ve kararlı bîr hücum yapılmış ve koca ordu bir kaç saat içinde bozguna uğraülmıştır. Artık Dendenaken ovasında yapılan bu savaşı da Selçuklu ordu­ sunun, atlı kartalları kazanmışlardı (23 Mayıs 1040)*64». Dendenekan ovasında kazanılan bu büyük zaferden sonra Selçuklu askeri erkanı ve bütün Oğuz Beyleri günlerce eğlenmişler şenlikler yapmışlar, şölenler düzenlemişlerdir. Daha sonra bütün Selçuklu Oğuz beyleri toplanmış ve Dendenakan ovasında, eski Oğuz töre ve geleneklerine göre Tuğrul Beyi yeni devletin "Kağanı" ve bütün Selçukluların "Sultam" olarak ilan etmişlerdir. Bundan böyle bütün Sel­ çuklu ve Oğuz beyleri Sultan Tuğrul'un emrinde ve itaatin­ de olacaklardı*65». İlâhi Yolculuğun Son Durağı Bağdad: Nişapur yeni "Başkent" şüphesiz, Selçukluların bir İlâ­ hi kader çizgisi doğrultusunda İslâm'ın taht ve baht şehri Bağdad'a doğru yaptıkları muhteşem yürüyüşlerinde son önemli konaklama merkezi olmuştur. Selçuklu aristokratları başta Tuğrul Bey olmak üzere, Çağrı, Musa ve diğer Oğuz aşiret beyleri, Şii İran’ı, Hz. Ömer'in Kâdiseye zaferinden 64 Gerdizi, s. 86, Beyhakî, s. 620, 629, Köymen, M A, a.g.e., I, s. 345. 65 Zalıirü'd-Din Nişâburî, s, 17, Reşidü'd-Din, s. 5, er-Râvendi, s. 102.


sonra fethettiği gibi onlar da yeniden ve hem de baş döndü­ rücü bir şekilde üç koldan fethe kalkışmışlardır. Onların gi­ riştikleri bu yıldırım fetihleri ile değil Horasan, bütün İran yeni kurulan bu büyük "Sünni Selçuklu" devletinin eline geçmişti. Şimdi bu İslâm'ın yeni zinde güçleri, bir asırdan beri Bağdad ve civarında hüküm sürmekte olan Şii Büveyhi Devleti ile yüz yüze gelmiş bulunuyorlardı. Diğer taraftan A bbasi Halifeleri, doğuda boy gösteren bu yeni gelişmelerin farkında idi. el-Kaim Biemrillah; Sel­ çuklu beylerine Dendenekan zaferinden önce bir elçi gönde­ rerek onlara bir manada teveccühlerini bildirmiş ve müm­ kün olduğu kadar yağma ve kargaşalıklara meydan verme­ melerini istemişti (1038)(66). Oysa Selçuklular; Dendenekandan sonra şimdi kendi devletlerini kurmuşlar ve Tuğrul Bey'i bu yeni Türk devletinin "Başbuğu'' ilan etmişlerdi. Yeni Türk devletinin kurucuları, "hükümet" ve "saltanat" sahibi olmanın büyük ölçüde A bbasi Halifesinin manevi destek ve teveccühünü kazanmaya bağlı olduğunu çoktan anlamış bu­ lunuyorlardı*67*. Bu bakımdan Tuğrul Bey, bu büyük zaferden hemen sonra A bbasî Halifesine çok geniş bir mektup yazmış ve ha­ lifeden kendilerini, İslâm'a hizmet yolunda desteklemeleri ve yeni Selçuklu Devletini kabul buyurmasını istemiştir. Sel­ çuklu devletini nasıl kurulduğu ve daha önceki sosyal ve si­ yasî olayların çok geniş bir değerlendirmesinin yapıldığı bu uzun ve samimi mektupta Tuğrul Bey şöyle diyordu: 66 Kafesoğlu, İ., Selçuklu Tarihi, s. 25, Cevdet Paşa, Kısas-ı Enbiya, III, s. I2 H , Asım, Necib, Türk Tarihi, I, s. 250. 67 el-Mevdûdî, a.g.e., s. 162.


"Biz Selçuklu kullan öyle bir m illetiz ki; daim a devlet ve nübüvvet makamının mukaddes halifelerine İta at eden, onlara boyun büken kimseleriz. D aim a gaza ve cihad ile meşgul oluruz. Hac ziyareti ve diğer ferâiz-i İslâm iyeyi eda ederiz. (Sultan) Mahmud ve onun oğlu ile aramızda ih tila f çıktı. Ne var ki H ak Teald'hın inayeti ve Ruh-u P âk-i nü­ büvvetin himmeti ile (en sonunda) biz galip geldik. Artık bundan sonra, adalet kapılarını açtık ve Muhammed üm­ metine hizmete koyulduk. Yaptığımız bu hizmetlerin şeriate uygun olabilm esi için Emiru'l-Müminin'in fermanını istiyo­ ruz. Biz de onun emri ile gaza ve cihad işlerimize devam edelim"(68k Selçukluların "Doğıı"da ayağa kalkmaları ve Tuğrul Bey'in emir ve komutasında bir cihad ordusu halinde batıya, İslâm'ın taht ve baht şehri olan Bağdad'a ilerlemeleri, Bağdad ve çevresini çoktan beri tahakkümleri altına almış olan "Şii Büveyhi Devleti" için kötü günlerin de başlaması idi. Gerçekte bu sıralarda Bağdad ve İslâm hilâfetinin du­ rumu yürekler acısı idi. O kadar ki Şiiliği; İslâm'ın resmi di­ ni ve mezhebi haline getirmek ve Sünniliği tamamen or­ tadan kaldırmak isteyen Şii Büveyhi zorbaları, İslâm Halife­ sini hapsettikleri gibi, Bağdad'ta artık Şii Büveyhilerin baş­ kenti olmuştur. Şimdi İslâm devleti, Şii esaslara göre yöneti­ lecek Cuma ve Bayram namazları ve diğer günlük namazlar Şii esaslara göre kılınacaktı. H ilâfet yerini İm am ete bıraka­ cak ve İslâm dünyasını İran asıllı "Şanlı im am lar" idare edecekti. 68 Ravendi, Rahat es-Sudur, s. 102, 103, Zahiru'd-Din Nişabûrî, s. 17.


Abbasi Halifesi el-Kâim Bi-emrillâh'a gelince bu za­ vallı kişi; hapsedildiği duvarlar arkasından Cenab-ı Hakk'a gizlice "mektuplar" yazarak bu Şiilerden yine O'na, acı acı şikayetler ediyor ve bu mektubunun Kabe'nin duvarlarına asılmasını istiyordu. Zavallı Islâm Halifesinin bundan mak­ sadı Ebrehe'ye karşı Yüce Tanrı nasıl Kabe'yi korumuşsa, Şii Büveyhilere karşı da kendisini ve hilâfet makamını koruması ve onları perişan etmesi idi. Kimbilir; Ebrehe ordularına karşı "Ebabil" kuşlarını gönderen, Yüce M evlâ bu defa Şii Büveyhi ordularına karşı Sünni "Selçuklu K artalları"m İs­ lâm'ın bu yeni cihad erlerini gönderecekti. Şii Büveyhilerin tahakkümü altında hor ve hakir bir şekilde yaşayan A bbasi H alifesi, kurtuluşu Tuğrul Bey'de bulmuştur. el-Kâim Bîemrillah, kudretli Türk Sultanına bir mektup göndererek onun Bağdad'a gelmesini, İslâm dini ve hilâfet makamını bu kötü ve acıklı durumdan kurtarmasını istemiş ve ona bugünlerin ifâdesi ile milyarlarla ifâde edilen astronomik bir meblağ, zavallı bir teklif yapmıştır. Böyle yapmakla O, Türk Sultanının çelik iradesini para ile satın alabileceğini zannediyordu*69». Emanetin Bekçileri İslâm H alifesi Huzurunda: Şii Büveyhi tehlikesi Tuğrul Bey için de önemli bir du­ rum idi. Şimdi onun için ilahi kader kaleminin yazdığı se­ naryonun yeni bir safhası, yani "Batıya" doğru, İslâm'ın taht ve baht şehri Bağdad'a doğru yürüme safhası başlıyacaktı. Esasen Selçuklu Türkleri'nin bu ilahi yürüyüşü Cend'ten başlamışü. Türk Sultan bu İlâhi yolculuğa çıkmadan önce İs­ 69 Kitapçı, Z., Abbasi Hilâfetinde Selçuklu Hâtûnları ve Türk Sultanları, Konya, 1995, s. 56.


lâm Halifesine yazdığı bir mektubunda; ”Bağdad"a gelece­ ğini, Hz. Muhammed'e hizmetle şeref kazanacağım , hac yol­ larını bedevi Arapların şerrinden koruyacağını, yol em­ niyetini sağhyacağmı, asileri şiddetle cezalandıracağını, Mısır ve Suriye şaşkın lan (yani Şii Fatımilerle) savaşacağı­ nı, onların kökünü kazıyacağını” bildiriyordu*70*. Nitekim öyle de olmuştur. Zira Türkmen boyları ve Oğuz Türklerinden oluşan 120.000 kişilik muazzam ordusu ile Bağdad'a yürüyen Tuğrul Bey; İslâm Halifesini içinde bu­ lunduğu zilletten kurtarmış, asırlık Şii Büveyhi devletini bir kaç kılınç darbesi ile yere sermiş, Şiiliği, İslâm'ın karşısında bir devlet gücü olmaktan çıkarmış, Sünniliği, bir devlet ni­ zamı olarak yeniden İhya etmiş ve böylece Muhammed ümmeti'nin yüzünü bir kere daha, hem de kıyamete kadar güldürmüştür. Bütün bu baş döndürücü gelişmelerden sonra, Islâm H alifesi bir gerçeği kabul etmek durumunda kalmıştır. O da; İslâm H ilâfeti ile Selçuklu Saltanatının birleşmesi, birbiri ile kucaklaşması ve kudsi İslâm sancağının bu yeni step fatihle­ rine devredilmesi ve daha açık bir ifade ile; Türklerin İlâhi Orta Doğu misyonunun İslâm halifesi tarafından bütün bir Ummet-i Muhammed namına kabul ve ilân edilmesi idi. Bu­ nun İçin Bağdat'ta asrın merasimi olarak nitelendireceğimiz muazzam bir merasim düzenlenmiş ve Halife "dini sıfa tı" hariç bütün yetkilerini bu Türk Sultanı Tuğrul Bey'e dev­ retmiş ve ona "Doğu" ve "Batının" sultanı olarak hitap etmiş ve bir cihan hükümdarı olarak selamlamıştır. Artık bundan 70 Kitapçı, Z., Tuğrul Bey İçin Bağdad'ta Yapılan Hilâfet Merasimi, Türk Dünyası Tarih Dergisi, İstanbul, 1987, no, 3, s. 3.


sonra eski hilâfet ülkeleri ve İslâm ümmetinin idaresi Türk­ lere bırakılmıştı. Böylece İslâm tarihinde Türklerin liderlik devri de başlamış oluyordu. Evet, bundan sonra İslâm ülkelerinin bütün cami, mihrap ve minberlerinde İslâm halifesinin yanında Türk Sul­ tanı Tuğrul Bey'in ismi geçecek, hutbeler onun namına oku­ tulacak ve Türk Sultanının bu yeni ilahi görevinde başarılı olması için eller onun için kalkacak ve dualar onun İçin yapı­ lacaktı. Evet; hilâfet ülkelerinin bütün cami, mescid, mihrab ve minberlerinde Müslüman Türk milletinin azizliği, ululu­ ğu için bir ulu Mevlâ'ya yapılan bu dualar, asırlarca devam etmiş ve bu mübarek dualar sayesinde Türk m illeti belki a l­ tında bütün insanlığın gölgelenebileceği ulu bir çınar haline gelmiştir. Selçukluların tarih devresini tamamlamalarından son­ ra Orta Asya bir kere daha ayağa kalkmış ve yine Asya boz­ kırlarına ve insanlığın göz karartan ufkuna bakmıştır. Bunlar hilkat tohumundan çıkan muhteşem Türklük ağacının en önemli dallarından biri olan ve bir kısım hadislerde de be­ yan edildiği gibi "çekik gözlü, yassı burunlu ve yüzleri sanki (örs üstünde doğulmuş ve derilerle) kılıflı kalkan ları gibi sağlam" ve korkunç Türk M oğol boyları idi. Bunlar ateş soluyan ve kan terleyen boz yeleli atlarla bir insan seli ve dağları taşları aşarak ilerleyen ordular hâ­ linde Doğu, Batı, Kuzey ve Güney demeyerek, Orta Asya bozkırlarında at koşturmuşlar ve sonunda doğu Akdeniz kı­ yılarından Büyük Okyanus sahillerine kadar yayılan çok ge­ niş coğrafi bölgelerde çok büyük bir Cihan İmparatorluğu kurmuşlardır.


Ne ilginçtir ki; bu gayr-i müslim inadına sert ve vahşi tabiatlı, sert iklimin, sert haşin insanları, koyu Şamanist Türkler, bir iki nesil sonra diğer Türk boyları gibi Müslüman olmuşlar, İslâm kültür ve medeniyet tarihinde yeni bir sayfa açmışlardır. İşte bundan sonraki müstakil bir çalışmaları­ mızda, Orta Asya'nın yeniden ayağa kalkm ası ve M oğolla­ rın Müslüman olm aları üzerinde durulacak ve insanlık tari­ hin mecrasını değiştirecek bu ilginç gelişmelerin genel bir değerlendirmesi yapılacaktır.


Merhum Prof. Dr. M. Hamidullah’ın Müellife Bir Mektubu(*)

Allah’ın Adı İle 4. rue Tournon 75006-Paris 24 Nisan 1979 Değerli Kardeşim, Allah’ın Selamı ve Rahmeti sizin üzerinize olsun! Nazik mektubunuzu bu sabah aldım, çok çok teşekkür ederim. Cenab-ı Hak bizim bu dünyadan göç eden Prof. Dr. S.M. Yusuf; (**) ve Prof. Dr. Abdü’l-Aziz el-Meymeni (***) kardeşlerimize derin mağfiret etsin, onları esirgesin inşallah. Zaten gerçek âlimlerin çok az olduğu bu adam yokluğu döneminde bu çok nadir bir iki İslâm âlimini de kaybetmiş olmamız, biz geride kalan birkaç kişiyi de derinden üzmüştür. Allah onlara olan merhametini eksik etmesin. Onları son 40 senedir yakından tanıyorum. Hele Dr. S.M. Yusuf; Onu, Aligarh Müslim Ün.’de daha öğrenci olduğu yıllarda tanımıştım. Ona her zaman hayran olduğum gibi (ilmi) şahsiyetine de saygı duydum. Beni iki yıllığına Nijerya’ya davet ediyorsunuz. Her halde biliyorsunuzdur. Ben Fransa’da bir mülteci olarak bulunuyorum ve Fransız kanunlarına göre beş aydan fazla bu ülkeyi terk edersem bir daha kesin olarak Fransa’ya dönmem mümkün değildir. Hem ben artık yaşlandım, yetmiş yaşının üstündeyim, seyahat benim için bir zahmettir. Planladığımız çalışmaya gelince; (****) hemen şunu ifâde edeyim ki, siz her şeyden önce, Nijerya’da bunduğumuz sürece bundan en güzel bir şekilde yararlanmaya çalışınız, ufkunuzu


genişletiniz, bir yere bağlı kalmaktansa-belki bu çok parlak olabilir, İslâm dünyasının her bir yeri ile ilgileniniz. Siz Nijerya’yı terk ettiğinizde artık bir daha “Siyah Afrika’da İslâmiyet” hakkında bilgi edinme fırsatı da tamamen elinizden çıkmış olacaktır. Bu durumda niçin bundan en büyük ölçüde yararlanıpta “Siyah Kardeşlerimizin M ü slü m an lığ ı” ü zerin de bütün ç a lışm a la rın ız ı yoğunlaştırmıyorsunuz. Böylece siz döndüğünüzde bu sahanın rakibi olmayan bir uzmanı olursunuz. Belki bu “Islâm Tarihi” için çok daha hayırlı olur. Hele bunu etraflı bir şekilde düşününüz, ama son karan yine siz vereceksiniz. Allah’a şükürler olsun İslâm Dini, Fransa’da her gün süratle yayılıyor, daha dün benim huzurumda iki Fransız Müslüman oldu, bana göre bu son da değildir. En güzel temennilerimle. İslâm Kardeşiniz M. Hamidullah (*) Merhum Muhammed Hamidullah Müellifin Karaçi, Ün. (Pakistan) doktora tez danışmam hocasıdır. (**) Prof. Dr. Seyit Muhammed Yusuf müellifin Karaçi Ün. Pakistan bizzat tez hocasıdır. Hind-Pak Yarımadasının yetiştirdiği en büyük Arap Dil ve Edebiyatı ve İslâm Tarihi otoritesidir. (***) prof Dr. Abdülaziz Meymeni İslâm Dünyasının çok yakından tanıdığı Pakistan'lı bir Arap Dili ve Edebiyatı İslâm Tarihi alimidir. O da Müellifin Karaçi’de tez hocası ve danışmanlığını yapmıştır. (****) Orta Asya’da ve Türkler Arasında İslâm Dini’nin Yayılması ile ilgili bir külliyatın hazırlanması. Allah’a sonsuz şükürler olsun ki bu külliyât şimdi tamamlanmıştır. Z. K.


•'* 4 , rue de l’ournor.,

îilsm i İ la h î

750 G 6 -P aris,

24th A p r i l 1979-

DeaT b r o t h e r ,

'■ .•Kbsalamu alaykum ve rahrna tu lla h l 0 (-»kişny thanks Yor your Kind i e t t e r , receiv ed tn is •inomlhs:. God shower His mercy and pardon on our deparTl«d,. brp .th ers, x r o f . Yusuf and x ro £’. *>aimani. A 'ill of Jod-r fit t h is, epoch o f penuty of r e a l savaıı t s , »e are deprived mors and “ oro of cnose few İha t rem sin. “ ay God ha.ve rotercy on u s. I knew t hem Yor t ne l a s ı P tr . f o r t y and more y e a rs . I knew Dr Yusuf when he H a ' s t i l i , a’ student in the Aligarh-iviuslim J n i v e r s it y . I had vefy g re s t a f f e c t i c n ar.â even re s p e ct f o r h is pefcon.

f.

îo u seem to i n v i t e me to N iıgsria f o r t« o y e a r s . You mu8t be knowing th a t I am a re fu g e e in P r m c e , and a c co rd in g t o F ren ch la w s, i f I le a v e the co u n try .*f'd-rLaıd«^ than. ,f iy :*. -s ıs n th a .a t s «i^etoh, I .cannot r e i u r n . I am a g e d , ouver now, and t r a v e l s f a tiğ u e me. An,vhow i f r e a l l y n e c e s s a r y to your u n iv e r s i t y , I dan p a ss th e r e , as in lu rk e y , a p e rio d of tiıre e months. I a® not d e s ir in g i t , I am simply th in k in g siloud oow I imagirt- th e e ş îh in g s .

70

Por your p r o je c t of book, my f i r s t r e a c tio n \vas th a t you should * b e t t e r p r o f it by the p resen t so fjöurn to widen your h o rizö n , not remain lim ite d by one country however g lo rio u s i t may hava bean, but a l i p a rts of the , Müslim. world. . «dıen you w ill leave JSligeria, you w ill never get the opportunity of a cq u irin g knuwledge of "bla.ck" İ6İam . v»hy not p r o f it by the present and accumulate a l i p o e sib le knovuleoge on our b reth ren of b la ck co lo u r? You w i ll become a s p e c ia l i s t of i t in your co u n try , u n riv a lie d in the f i e l d , and perhaps f o r the good of the M üslim ,h istory,. Yhnik över i t . .The las.t word l i e s vvith you. S lh a m d u lilla h , İslam is d a ily spreading in F ran ce, y esterd ay tvjo Prenehmen embraced İslam in my p re­ se n ce , and not a l i come t o me.' W ith b e st r e g a r d s ,_ y o u rs in İslam

°İL /> S


BİBLİYOGRAFYA Ahbcıru'd-Devle es-Selçukiyye, nşr. M . İkbal, çev. N . Lugal, Ankara, 1943. A h m ed b. Mahm ud, Selçukname, hzr. E. M ercii, İstanbul. A h m ed b. Mahm ud, Selçukname, hzr. E. M ercii, İstanbul. A h m ed C evdet Paşa, K tsas-ı Enbiya, hzr. M . İZ., Ankara, 1985. Arat, R.R. Kudatgu Bilig, Ankara, 1979. A rn old, T. W., The Preaching o f İslam , Lahore, 1968. Arsal, S. Maksudi, Türk Tarihi ve Hukuku, İstanbul, 1947. Asım , N., Türk Tarihi, İstanbul, 1316. Asım , Necib, Türk Tarihi, I, s. 250. Asım , Necip, A rif, Mehm ed, Osmanlı Tarihi, İstanbul, 1335. A v v a z i, Abbas, İbn HassuTun Türkler H akkın da bir Eseri, Belleten, 1940, C. IV, s. 14-15. A yb ek ed-Devâdâri, Kenzü'd-Diirer, Topkapı A h m ed IV. Kütüphane­ si, no. 2932. Banarlı, N.S., Türk E debiyatı Tarihi, İstanbul, 1971. Barthold W., Kudatgu Bilik'in Z ikrettiği Buğra H an Kimdir? T.M. İstanbul, 1925. Barthold, W ., Buğra Han, İA . II, s. 760. Barthold, W., Fergana, İA , IV, s. 560. Barthold, W ., Four Studies, on the H istory o f Central A sia, Leiden, 1956. Barthold, W., H oten, İA . V/I, s. 566. Barthold, W., M oğol İstilasın a K ad ar Türkistan, 1981. Barthold, W., M oğol İstilasın a K adar Türkistan, İstanbul, 1981. Barthold, W ., T alaş, İA . XI, s. 769. Barthold, W., Türk Tarihi H akkın da Dersler, Ankara, 1975. Behçet, M. M., D ivanü'l-İm am A bdullah b. el-M übârek, Bağdad, 1989. Beyhaki, Ebü'1-Fazl M uham m ed, Tarih-i B eyhakî, nşr. Gani Feyyaz, Tahran, 1324. Beyhakî, Tarih-i B eyhaki, nşr. G. Feyyaz, Tahran, 1324.


Bombacı, Alessio, Kudatgu B ilik H akkın d aki B azı M ülahazalar, Fuat Köprülü Arm ağanı, İstanbul, 1953. Brockelmann, C., Islâm M illetleri ve D evletleri Tarihi, çev. N . Çağa­ tay, Ankara, 1902. Buğra, M . Emin, Ş arkî Türkistan Tarihi, Ankara, 1987. Buğra, M. Emin, Ş arkî Türkistan Tarihi, Ankara, 1987. Büchnen, V.F., Sâmâni'ler, İA., X. s. 140. Büchner, V.F., Sam aniler, İA , X, s. 141. Biichner, V.F., Sam aniler, İA , X, s. 141-143. Caferoğlu, A., Türk Dili Tarihi, İstanbul, 1964. Cahen, C. Anadoluda Türkler. Cem al M. Osman, A bdullah b. el-M übarek, Dım ışk, 1990. Cüzcânî, M inhâciı’d-Din Ebu Ö m er Osman, T abakat-t Nasırt, İng., Çev. H.G. Raverty, I.-II, London, 1881. Cüzcânî, T abakat-t Nasrrt, nşr. A b d ü 'l-H a y H abibi, Lahor, 1949. Debbağoğlu, A., Tasavvufun İçtiam i İk tis a d î ve S iy âsî Yönleri; II. Hareket (A y lık D erg i) Tem m uz, 1973, sy. 9, s. 12. Dunlop, D.M., The H istory o f the Jaıvish K hazars, Princeton, 1954. Ebu Dâvud, Sünen-i E bî Davud, tah. M . M. Abdü T-H am id, Mısır, 1950. EbûT-Abbas, Ahbaru'd-Diivel, Bağdad, 1282. ed-Diyarbekiri, Tarihu'l-Hamîs, Beyrut, 1923. el-Bâr, M . A li. Afganistan, m inel-Feth el-İslâm î İlel-G âzv er-Rûsi, Cidde. 1985. el-Belâzurî, Fütuhu'l-Bii'ldan, tah. A . E., et-Tabbah, Ö. E., et-Tabbah, Beyrut, 1958. el-Beyrûnî,

el-A sâru’l-B âkıye,

ani'l-Kurûni'l-Hâliye,

nşr.

C.E.,

Sachau, Berlin, 1878. el-Beyrûni, el-Â sâru'l-Bâkıye, Bayazid

U m um i Kütüphanesi no;

4667. el-Buhari, M uham m ed b. İsmail, Sahihu'l-Buhari, M ekke, 1376. el-H am evi, Mu'cemü'l-Buldan, Beyrut, 1955. el-Hatib el-Bağdadi, Tarih-u Bağdad, Beyrut. el-Hudarî, Tarihu'l-Ümem el-İslâm iyye, Mısır, 1934.


el-Huseynî, Sadru'd-Din Ebu'l-Hasen A li b. Nasr, Zübdetü't-Tevarih, Beyrut, 1958. el-Huseyni, Zübde, Zübdetü'l-Tevarih, tah. M . Huru'd-Din, Beyrut, 1985. el-Istahari, el-M esâlik ve'l-M em âlik, Kahire, 1961. el-Karşi, Cemâl, M ü lakat es-Sürah, St. Petersburg, 1898. el-Kaşgarî, Dîvâtı-ü Luğat et-Türk, İstanbul, 1333. el-Kazvîni, Asâru'l-Bilâd, Beyrut, 1960. el-Kuşeyri,

M üslim

b.

el-Haccac,

Sahih-u

Müslim,

çev.

A.

Davudoğlu, İstanbul, 1977. el-Kuşeyri, M üslim b. el-Haccac, Sahih-u Müslim, İstanbul, 1413. el-Kuşeyri, R isale, Çev. T. Yazıcı, Ankara. 1972. el-Makdîsî, Ahsenü't-Tekâsîm, Beyrut, 1987. el-M ervezi, N uaym b. Ham m ad, K. el-Fiten ve'l-M elâhim , tah. M . M. Eş-Şurî, Beyrut, 1997. el-Mesûdi, Müruc, tah. M . M. A bdu T-H am id, Mısır, 1964. el-M evdu dî, s. 104. el-Utbi, Muham m ed b. Abdü î-C ebbar, el-Kitabü'l-Yem ini, el-Kâhire, 1286. el-Utbi, Tarihu’l-Yemini, el-Kahire, 1286. el-Utbî, Târihu't-Yemînî, nşr. Sprenger, Delhi, 1847. el-Ya'kubi, İbn Vazıh, Tarihu'l-Ya'kübi, Beyrut, 1960. en-Narşahi, Tarih-u Buhara, D âru'l-M eârif, Mısır. en-Nişâbûri, Zahîru’d-Dm , Selçük-nâme, Tahran, 1332. Eraslan K., Yusuf H as H âcib, İA , XIII, s. 438. er-Râvendi, Râhâtü's-Sudur, Çev. A . Ateş, Ankara, 1940. Esin, E., Börii Tigin Tam gaç Buğra K ara H akan İbrahim (H . 44460/1052-68), Sem erkant da Yaptırdığı Âbideler, Sanat Tarihi Y ıllığı, VIII, İstanbul, 1979. Esin, E., İslâm iyetten Önce Türk Kültür Tarihi ve Islam a Giriş, s. 232. Esin, E., VII-X, Yüzyıllarda Sır-Derya Oğuzlarının M addi Kültürü

H akkın d a N otlar, V III T.T. Kongresi, Ankara, 1981, II, s. 712-713. es-Seâlibi, Letifii’l-M aarif, Mısır, 1960.


es-Seâlibi, Yetimetü'd-Dehr, Kahire, 1956. es-Semâni, K. el-Ensab, Gibb. M em orial Series, XX. p. 486. es-Suyutî, Tarihu'l-Hulefa, Mısır, 1952. et-Taberi, V III, Tarihu'l-Umem ve'l-Mülûk, tah. EbuT-Fazl, İbrahim, Beyrut, 1976. Feridü'd-D in Attar. Tezkiretü'l-Evliya, Tah. M . İstilâmı, Tahran. 1346. Frye, R.N., The G olden A g e o f Persia, London, 1977. Frye, R.N., The G olenA ge o f Persia, London, 1977. Genç, R., Karahanlt D evlet T eşkilatı, İstanbul, 1981. Genç, R., Karahanlt D evlet T eşkilatı, İstanbul, 1981. Genç, R., Kaşgarlı M ahm uda Göre XI. Yüzyılda Türk Dünyası, A n k a ­ ra, 1997. G erdizi, Ebu Said A bdu 'l-H a y M ahm ud, Zeynii'l-Ahbar, Tahran, 1327. Gerenard, M.F., La Legend de Satuk Buğra Han, Journal Asiatİge, Pa­ ris, 1900. Gibb, H .A.R., Orta A sya A rap Fütühatı, çev. M . Hakkı, İstanbul, 1930. Gökbilgin, M.T. Osman I, İA , IX, s. 442. G regory, Abül-Farac, Abü'l-Farac Tarihi, çev. O. R. Doğrul, Ankara, 1945. H âkim en-Neysâbûrî, el-M üstedrek, Haydarabad, 1342. H am dullah M ustavfî, Tarih-i Güzide, I, s. 434, Krş. Has Hâcib, Yusuf, Kudatgu B ilik,çev. R. R. Arat, Ankara, 1988. Haşan, S.A., Som e O bservation on the P roblem s Consem ing the

Origiıı o f the Seljuqids, Islamic Culture, 1965, Voİ. XXXIX. Hitti, P.K., İslâm Tarihi, İstanbul, 1980. Hitti, P.K., Siyasi ve Kültürel İslâm Tarihi, İstanbul, 1980. Hzkovvtz, Norm an, The W orld o f İslam , London, 1976. İbn Fazlan Seyahatnâm e, hzr. R. Şeşen, İstanbul, 1995. İbn Fazlan, Seyahatnam e, hzr. R. Şeşen, İstanbul, 1995. İbn Fundak, Tarih-i Beyhak, nrş. A . Bahmenyâr, Tahran, 1317. İbn Hallikân, Vefeyâtü'l-Ayan, tah. İ. Abbas, Beyrut, 1972. İbn Hasul, Tafdilu'l-Etrak, çev. Ş. Yaltkaya, Belleten, 1940, no, 14-15.


İbn Havkal, K. Suretü'l-Ard, MektebetüT-Hayyat, Beyrut. İbn Havkal, K. Suretü'l-Ard, nşr. J. A., Karamers, Leiden, 1939. İbn Kesir, en-N ihaye ve'n-Nihaye, Beyrut, Mısır, 1932. İbn N edim , el-Fihrist, Beyrut, 1978. İbn N edim , el-Fihrist, nşr. R. Teceddüd, Tahran, 1971, s. 401. İbn Saad, Tabakatü'l-K übra, tah. İ. Abbas, Beyrut, 1968. İbn/mad, el-Hanbeli, Şezeratü'z-Zeheb, Beyrut. İbnüT-Fakih, K. el-Büldarı, İslâm C oğrafyacılarının G özüyle Orta

Çağda Türkler, hzr. Y. Z., Yürükan, İstanbul, 1972. İbnüT-Verdî, Tetimme el-M uhtasar f i A hbar el-Beşer, Beyrut, 1970. İbnü'l-Adim , Buğyetii't-Taleb, nşr. A . Sevim , Ankara, 1976. İbnü'l-Esir, IX, s. 474. İbnü'l-Ubrî, Tarih-u M uhtasar ed-Diivel, Beyrut. İslâm A lim leri A n siklopedisi, İstanbul. İz. Mahir, Tasavvuf, İstanbul, 1969. Kafesoğlu, İ., İ.A., Selçuklular, X, s. 355. Kafesoğlu, İ., İA , X, s. 355. Kafesoğlu, İ., Selçuklu Tarihi, İstanbul, 1972. Kafesoğlu, İ., Selçuklu Tarihi, İstanbul, 1972. Kafesoğlu, İ., Selçuklular, İA , X, s. 353, 413. Kafesoğlu, İ., Selçuk'un O ğullan ve T onınlan, TM ., XIII, 1958. Kavakçı, Y.Z., K arah an lılar Devrinde İslâm H ukukçulan, Ankara, 1976. Kitapçı, Z., A bbasi H ilâfetin de Selçuklu H atu nlan ve Türk Sultanla-

n , Konya, 1994. Kitapçı, Z., A bbasi H ilâfetin de Selçuklu H âtû nlan ve Türk Sultanla-

n, Konya, 1995. Kitapçı, Z „ Doğu Türkistan ve Uygur Tiirkleri A rasında İslâm iyet, Konya, 2004. Kitapçı, Z., et-T ü rkfi M üellefât el-Câhız, Beyrut, 1972. Kitapçı, Z., Hz. M uham m edin Külli R isâlet D avasında Müslüman

Türklerin M anevi Yeri, H adislerin O rtaya Koyduğu Bazı Gerçekler, T.D. Araştırmaları, 2002, no, 141, s. 71-81. Kitapçı, Z., Hz. Peygamber'in H adislerinde Türkler, Konya, 2004.


Kitapçı, Z., İlk Müslüman Türk H üküm dar v e H akanları, Konya, 2004. Kitapçı, Z., İlk Müslüman Türk H üküm dar ve H akanları, Konya, 2004. Kitapçı, Z., İlk Müslüman Türk H üküm darları ve H akanları, Konya. Kitapçı, Z., M ukaddes Çevreler ve Eski H ilâfet Ü lkelerinde Türk H a­

tunları, Konya. Kitapçı, Z., M ukaddes Çevreler ve Eski H ilâfet Ü lkelerinde Türk H a­

tunları, Konya, 1995. Kitapçı, Z., Orta A sya Türklüğünün Büyük İslâm Kültür ve M edeni­

yetindeki Yeri, Konya, 1996. Kitapçı, Z., Orta Asya Türklüğünün Büyük İslâm Kültür ve M edeni­

yetindeki Yeri, Konya, 1996. Kitapçı, Z., Orta A sya’da İslâm iy et ve Türkler, Konya, 2004. Kitapçı, Z., Orta A syada İslâm iy et ve Türkler, Konya, 2004. Kitapçı, Z., S aadet Asrında Türkler, Konya, 1995. Kitapçı, Z., S aâdet Asrında Türkler, Konya, 1995. Kitapçı, Z., Tuğrul Bey İçin B ağdad'ta Yapılan H ilâfet M erasimi, Türk Dünyası Tarih Dergisi, İstanbul, 1987, no, 3, s. 3. Kitapçı, Z., Türkistan'ın Müslüman A raplar T arafından Fethi, İstan­ bul, 2000. Kitapçı, Z., Türkler N asıl Müliiman Oldu?, Konya, 2004. Kitapçı, Z., Türklerin A rap D ili ve E debiyatın a H izm etleri, H arzem

Dil Ekolü, Konya, 2004. Köprülü, F., Türk E debiyatında İlk M utasavvuflar, Ankara, 1981. Köym en, M. A., Büyük Selçuklu İm paratorluğu Tarihi, Ankara, 1989. Köym en, M. A., Tuğrul Bey ve Zam anı, İstanbul, 1976. Köym en, M .A , Selçuklu Devri Türk Tarihi, Ankara, 1989. Köym en, M .A., Büyük Selçuklu İm paratorluğu Tarihi, Ankara, 1989. Köym en, M .A., Selçuklu Devrine A it A raştırm alar DTCF, Dergisi, 1951, VIII, no, 4, s. 537-634.

Kuran-t Kerim Levy, R., The S ocial Structur o f İslâm Cambridge, 1969. Lew is, B., P olitics and W ar Studies in C lassical and O ttom an İslam , London, 1971.


Levvis, B., The A rabs in H istory. Marçaiş, g., Ribat, İA , IX, s. 737. Massignon, L., H allaç, İA . V/l, s. 168. M erçil, E., G azneliler D evleti, Ankara, 1989. Merçil, E., Müslüman Türk D evletleri Tarihi, İstanbul, 1985. M evdûdi, E., Selçuklular Tarihi, Çev. A . Genceli, Ankara, 1971. Meyhâni, Esrârü't-Tevhid, f i M akam at eş-Şeyh E bî Said, nşr. Z. Safa Tahran, 1332. Mirhand, R av zatu ’s-Safâ, Laknav, 1332. M irhond, R avzatu's-Safa, Lucknovv (H indistan) 1332. Muller, August, Der İslam im M orgen-und Abendland, Berlin, 1985-7. Muttaki el-Hindi, K enzü’l-Ummal. Müneccimbaşı A h m ed Efendi, Camiu'd-Düvel, Tenkitli Metin Neşri ve

Tercümesi, hzr. A . Ö ngül (Basılmamıştır). Müneccimbaşı, Camiu'd-Düvel, türk. Ç ev. Sahaifü'l-Ahbar, III, İs­ tanbul, 1285. Müneccimbaşı, Safâifü'l-Ahbar, II, s. 247. Müslim , Sahih-u Müslim. Nizam ü'l-M üik, Siyâsetnâm e, nşr. M. Köym en, Ankara, 1990. Nu'm âni, M . Şibli, el-Memûn, Haydarabad. Öztürk. Y.N ., H allâc-ı M ansur ve Eseri, İstanbul, 1996. Panipati, İ. Şeyh M uham m ed, İslâm Yayılış Tarihi, Çev. A . Genceli, İstanbul, 1971. Pritsak, O., K arahanlılar, İA . II, s. 251 vd. Pritsak, O., Kara-H anlılar, İA., VI, s. 253. Ravendi, R a h at es-Sudûr, nşr. M. İkbâl, çev. A . Ateş, Ankara, 1940. Reşidti'd-Din Fazlullah, Camiu't-Tevârih; Sultan M ahm ud ve Devri­

nin Tarihi, nşr. A . Ateş, Ankara, 1957. Shaw, Stanford }., H istory o f the O ttom an Empire and M odem

Turkey, Cam bridge, 1976. Sümer, F., Oğuzlar, Ankara, 1972. Sümer, F., Oğuzlar, Ankara, 1972. Sümer, F., Oğuzlar, İstanbul, 1992. Şah M uînûddin, Tarih-i İslâm , Haydarabad.


Şavki dayf, Tarih-u Edeb el-Arabi, Mısır, 1972. Togan, Z.V., K arahan lılar, (Ders notları), s. 11. Togan, Z.V., K arahanlılar, Ders Notları, s. 48. Togan, Z.V., Türkili Türkistan Tarihi, Ankara, 1947. Togan, Z.V., Umumi Türk Tarihine Giriş, çev. A. Genceli, Ankara, 1971. Turan, O., S atuk Buğra Han Destanı, Ülkü Dergisi, sy. 74, 79, 80, 82, 88.

Turan, O., S elçuklular ve İslâm iyet, İstanbul, 1971. Turan, O., Türk Cihan H akim iyeti M efküresi Tarihi, İstanbul, 1969. Türk A nsiklopedisi, XXI, s. 289. Uygur, M. Ruhî, m in-M efâhiri'l-Etrak fi't-T arîh i’l-İslâm i, el-Va'yü'lİslâmi, no 36, Ekim, 1964 (Lahor). VVittik, P., The Rise o ft h e O ttom an Empire, London, 1958. Yusuf, S.M., Studies in Islam ic H istory, Lahore, 1970. Zahiru'd-Din Nişabûrî, s. 17. Zahoder, B., Selçuklu Devletinin Kuruluşu Sırasında Horasan, çev. İ. Kaynak, Belleten, C. XIX, s, 516.


YEDİ KUBBE YAYINLARI PROF. DR. ZEKERİYA KİTAPÇI'NIN BÜTÜN ESERLERİNİ İFTİHARLA SUNAR!!! Y E D İ K U B B E R İY A

K İ T A P Ç I 'n m

e s e r le r in i y e n id e n

Y A Y IN L A R I P R O F . D R . Z E K E ­ u zu n

z a m a n d ır b e k le n e n b ü tü n

y a y ın la m a y a

v e

d e ğ e r li M ü e llifi

o k u y u c u la r ı ile b u lu ş tu r m a y a k a r a r v e r m iş t ir . M ü s lü m a n T ü r k 'ü n ; t a r ih i m is y o n u n u

t a n ım a k

v e o n u b ü t ü n ü y le k u c a k la m a k , O n u n t a r ih i v a r lığ ın ı H Z .

P E Y G A M B E R 'in

m ek,

on u

y e n i b ir

M ü s lü m a n A N A D O L U k oşm ak , Ç İN

m ü b a rek

coşku

ile

h a d is le r in d e y e n id e n

İ N S A N I 'n m

Ş E D D İ 'n d e n

k e ş fe t­

k u c a k la m a k ,

K a 'b e - i ir fa n ın a

ta V İ Y A N A

ö n le r in e k a ­

d a r o n u n d ö k t ü ğ ü m ü b a r e k ş e h it k a n la r ın ın m a n e v i b e d e lin i ö ğ r e n m e k

ve bu

sâyed e özü n e

d ön m ek

ve

t a r ih i ş a h s iy e tin e y e n id e n k a v u ş m a k is t e y e n le r ! B u e s e r le r i o k u m a k b ir v e c ib e b ir v e b a ld ir ! L ü tfe n o n la r ı o k u y u n u z ! O k u tu n u z ! E ş e , d o s ta , s e v d ik le r in iz e ta v s iy e e d in iz ! B ö y le c e A L L A H

k a t ın d a b ir v e b a ld e n k u r t u lu ­

n u z! Y E D İ K U B B E ve

m e d e n iy e tin in

Y A Y IN L A R I; T ü rk

t a r ih , k ü lt ü r

y a p ı t a ş la r ın ı A N A D O L U

İN S A -

N l'n a D Ö R T B Ü Y Ü K K Ü L L İ Y A T h a lin d e s u n m a k ta ­ d ır :


I. TÜ R K LE R ’İN M ÜSLÜM ANLIĞI K Ü L L İY A TI 1. TURAN YURDU'NA İSLÂMİYET 2. TÜRKLER NASIL MÜSLÜMAN OLDU 3. ORTA ASYA'DA İSLÂMİYET'İN YAYILIŞI VE TÜRK­ LER 4. TÜRK BOYLARI ARASINDA İSLÂM HİDÂYET FIR­ TINASI 5. DOĞU TÜRKİSTAN VE UYGUR TÜRK'LERİ ARA­ SINDA İSLÂMİYET 6. TÜRK MOĞOL BOYLARI ARASINDA İSLÂMİYET 7. KUZEY TÜRK KAVİMLERİ ARASINDA İSLÂMİYET Hazarlar-Bulgarlar-Başkırdlar 8. AZERBAYCAN HARZEM ve OĞUZLAR ARASINDA İSLÂMİYET 9. İLK MÜSLÜMAN TÜRK HÜKÜMDAR ve HAKAN­ LARI II. T Ü R K İSLÂM TAR İH İ K Ü L L İY A TI 1. YENİ İSLÂM TARİHİ ve TÜRKLER : I İslâmi Türk Tarihi'ne Giriş 2. YENİ İSLÂM TARİHİ ve TÜRKLER : II Hz. Peygamber'in Hayatı ve Orta Asya Türklüğü 3. TÜRKİSTAN'IN MÜSLÜMAN ARAP'LAR TARA­ FINDAN FETHİ


III. T Ü R K İSLÂM M ED EN İYETİ K Ü L L İY A TI 1. MOĞOLLAR DEVRİNE KADAR ORTA-ASYA TÜRK İSLÂM MEDENİYETİ 2. TÜRK'LERİN ARAP DİLİ ve EDEBİYATI'NA HİZ­ METLERİ : Hilâfet Ülkeleri 3* TÜRK'LERİN ARAP DİLİ ve EDEBİYATI'NA HİZ­ METLERİ : Harzem Dil Ekolü

IV. HZ. PEYG AM B ER İN HADİSLERİ ve TÜ R K L E R K Ü L L İY A TI 1. HZ. PEYGAMBERİN HADİSLERİNDE TÜRK VAR­ LIĞI 2. HZ. PEYGAMBERİN HADİSLERİNDE TÜRK BOYLARLHazarlar-Gazneliler-Selçuklular-Moğollar 3. HZ. PEYGAMBERİN HADİSLERİNDE OSMANLI­ LAR


Türk boyları arasında islam hidayet fırtınası (zekeriya kitapçi)  
Türk boyları arasında islam hidayet fırtınası (zekeriya kitapçi)  
Advertisement