Page 1


TEŞKİLÂT-I MAHSUSA İki Devrin Perde Arkası

SAMİH NAFİZ TANSU


TEŞKİLÂT-I MAHSUSA SAMİH NAFİZ TANSU Genel Yayın Yönetmeni: Oya Uğur Editör: Ahmet Seyrek Günümüz Türkçesine Uyarlayan: Recep Usta Kapak Tasarım: Deniz Karatağ Baskı-Cilt: Melisa Matbaası Çifte Havuzlar Yolu Acar Sitesi No: 4 Davutpaşa / İstanbul Tel: 0212 674 97 23 Sertifika No: 12088 1. Baskı: Ekim: 2012 ISBN: 978-605-5231-05-7 © Bu kitabın yayın hakları, Nokta Kitap Yayınlarına aittir. Yayıncının izni olmadan yayınlanamaz, kopyalanamaz, çoğaltılamaz. Ancak kaynak gösterilerek kısa alıntı yapılabilir. NOKTA KİTAP Perpa Ticaret Merkezi A Blok No: 1559 Şişli/İstanbul Tel: 0212 221 73 96-97 - Fax: 0212 220 07 96 www.kalipsoyayinlari.com.tr/e-mail:info@kalipsoyayinlari.com.tr


TEŞKİLÂT-I MAHSUSA İki Devrin Perde Arkası

SAMİH NAFİZ TANSU


ÖNSÖZ Hüsamettin Ertürk, kitabının son sözünü “Şimdi gençlere sesleniyorum. Arkamda kalan 85 yılın, mutlakiyet, meşrutiyet, mütareke ve cumhuriyet devirlerinin içinde geçen yılların bende bıraktığı derin bir deneyim ve gözlem evresini onlara belirtmek istiyorum. (....) Yaşamının bu uzun yolunda ne mutlakiyetin baskısı, ne meşrutiyetin hareketli yılları, ne mütarekenin umutsuz günleri, ne de cumhuriyetin yeni bir sürü atılımlara gebe takvimi beni düşüncemden alıkoyabildi. Her zaman içimde ülke için çırpınan bir hareket ve enerji kaynağı hissettim. Yaşadığım bu dört devirden, tanıştığım birçok adamlardan, karşılaştığım çeşitli olaylardan bana kalan tek miras, insanın duruma göre düğümün çözülebileceğini düşünmesidir. Öyle gecelerim oldu ki yarına çıkacağımı hiç umut etmedim. Öyle gündüzlerim, sevinçli zamanlarım oldu ki, bütün günün böyle sürüp gideceğini sandım. Değişmeyen ideallerimiz amaçlarımızdır” diyerek, anılarını yayımlama nedenini anlatmaktadır. Toplumların geleceklerini sağlam temeller üzerinde kurabilmeleri için geçmişlerini çok iyi bilmeleri ve geçmişin yanlışlarından ders alıp, doğrularını geliştirmeleri gerekmektedir. Yanlışdoğru ekseninde bireysellikten uzak, evrensel normlarla, tarihin eleştirel değerlendirilmesinin yapılması zorunludur. Toplumların geçmişin olaylarını öğrenebilmesinde, o dönemi yaşamış kişilerin anlattıkları anılar önemli bir rol oynamaktadır. Anılar; anlatıcısının olaylara baktığı açıdan ve olayların içindeki yakınlık ve uzaklığından ötürü, tarihi gerçekler kişiden kişiye farklı bir boyutta görülebilir ve anlatılabilir. Tarih yazarı ve dikkatli okuyucunun çeşitli anıları okuyup ortak noktalarından faydalanmayla, tarih kültürünü ge​liştirmesinde büyük yarar vardır. Tarihsel olayların sağlıklı bir şekilde algılanması ve evrensel bir gerçeklikle yazılması sonucunda, toplumların tarihsel belleği gelişmesi, istenilen düzeyde ve geleceği aydınlatacak şekilde gerçekleştirebilir. Yukarıda belirtilen nedenlerden ötürü, toplumların dünü çok iyi bilmeleri gerekmektedir. Bu gereği yerine getirebilmek için de yazılanları okumak ve anlamak sorununun aşılmış olması zorunluluğu bulunmaktadır. Özellikle gençlerin, günümüz Türkçesiyle bu kitapları okuyabilmesi için yazılmış anıların sadeleştirilmesi bir gereklilik olarak ortaya çıkmaktadır. Biz de bu gereklilik nedeniyle Hüsamettin Ertürk’ün anılarını elden geldiğince sadeleştirerek, özellikle gençlerin daha rahat anlamasının ortamını yaratmaya çalıştık. Bu çalışma yapılırken, Osmanlıca yazılmış bazı isimleri aynen bırakıp, günümüzdeki karşılığını dipnot olarak verdik. Okuyucunun kitabı bir anı dinginliğinde okuyabilmesi ve kitabı akademik bir çalışmanın dipnotlarla zenginleştirilmiş havasından uzaklaştırmak için, bir çok kişi, örgüt ve kurum hakkında dip not verilmesi yönünde bir çalışma yapılmasından özenle kaçınılmıştır. Burada kolay okunabilmesinin yanısıra, okuyucunun, geçmişi biraz da kendisinin araştırarak, tarih kültürünü geliştirme çabası içinde olmasının sağlanması amaçlanmıştır.Sonuçta bu çalışma, özellikle meraklıları için, bir dönemi anlamalarını kolaylaştırmak, gençler için üzerinde yaşadıkları bu ülkenin ne gibi zorluklarla bugünlere getirildiğini anlamalarını sağlamak; Bu ülkeye hizmet etmiş olanların hatıraları için, toplumda duyulan saygıyı pekiştirmek; Gelecek kuşaklar için, bu ülkeye hizmet edenleri toplum unutmaz algısını yerleştirmek, toplumların,


en karamsar oldukları dönemlerde bile umutlarını yitirmemeleri gerektiğini düşündürmek amacıyla yapıl​mıştır. Tüm kusurlarımızın bağışlanması dileğiyle.


“İki Devrin Perde Arkası” eserinin yazarı olarak aziz okuyucularıma şunu belirtmek isterim ki, Cumhuriyet Gazetesi gibi ülkemizin övüncü olan bir gazetede yüz bine yaklaşan bir tiraj gücüyle tam dört ay yurdun her tarafında Aras’tan Meriç’e, Karadeniz’den Akdeniz’e kadar her kent, her kasaba, hatta her köyde elden ele dolaşmış, büyük bir okuyucu kitlesini ilgilendirmiş bulunan bu anıları, bizzat yaşamış olan sayın Albay Hüsamettin Ertürk’ün anlattığı atmosfere sadık kalarak ve herkesin zevk alabileceği bir üslupla kaleme almak benim için çok güç olmuştur. Altı ay ara vermeden çalıştığım bu tefrikanın bir tarihçi olarak üzerinde çalışmaktaki isabeti de açıklamak isterim. Anıların dağınıklığı, olayların karmaşıklığı, isimlerin çokluğu ancak bu sayede durulmuş, bir berrak su haline getirilebilmiş; taşı, toprağı, kumu elendikten sonra ortaya altın madeni çıkabilmiştir. Hele yaşayanların hayatlarına her an değinen böyle bir tarihi ve siyasi anıyı alın açıklığı ve önemsiz bir-iki hatayla sonuçlandırmadaki zorluğun büyüklüğünü sayın okuyucularımın takdir edeceklerine hiç şüphem yoktur. Bu anılardan bize kalan, vatan hizmetinde hayatlarını feda etmiş nice kahraman Türk evladının kamuoyuna sunulması; okuyucularımdan aldığım yüzlerce mektupta yazıların üslubu hakkındaki övgülerinin bize verdiği sonsuz onurdur. Bu iki önemli etken, emeklerimizin karşılığını fazlasıyla ödemiş bulunmaktadır. Bu nedenle okuyucularıma teşekkür etmeyi önemli bir görev bilirim. İki Devrin Perde Arkası Yazarı Samih Nafiz TANSU


T.C. Büyük Erkân-ı Harbiye Reisliği XI Şube IV. Ks. Sayı 59516 SURET Ankara: 16.10.933 YÜKSEK BAŞVEKALET MAKAMINA Balkan Harbinden itibaren Teşkilât-ı Mahsusa’da hizmetleri sebkeden ve en son Milli Mücadele esnasında, İstanbul’da teşekkül eden ve muhtelif gruplardan ibaret bulunan gizli teşkilâtı taazzuv ettirerek Milli Mücadelenin başarılmasında da büyük hizmetleri görülmüş olan ve harp zamlarıyla 46 seneyi bulan hizmetine mukabil 340 senesinde ancak yirmi iki lira kadar çok az bir maaş ile tekaüde sevkedilmiş bulunan mütekait Süvari Kaymakamı Hüsamettin Beyin, işbu hizmetlerine mükâfaten, hidemat-ı vataniye tertibinden münasip bir miktarda ikramiye veya emval-i gayr-i menkule verilmek suretiyle terfihi için hükümetçe bir kanun layihasının ihzar ve Büyük Meclise sevkine emir ve müsaadeleri maruzdur ef. B.E.Rs. Müşir Fevzi YÜKSEK BAŞBAKANLIK MAKAMINA Balkan Savaşından itibaren Teşkilât-ı Mahsusa’da hizmetleri öne çıkan ve en son Milli Mücadele esnasında, İstanbul’da oluşan ve çeşitli gruplardan ibaret bulunan gizli teşkilâtı örgütleyerek Milli Mücadele’nin başarılmasında büyük hizmetleri görülmüş olan ve savaş kıdemleriyle 46 yılı bulan hizmetine karşılık 1340/... yılında ancak yirmi iki lira kadar çok düşük bir maaşla emekliye ayrılmış bulunan, emekli Süvari Yarbayı Hüsamettin Bey’e, işbu hizmetlerinin ödülü olarak vatana hizmet ödeneğinden uygun bir miktarda ikramiye veya taşınmaz mal verilerek rahat yaşamasını sağlamak için hükümetçe bir kanun teklifinin hazırlanması ve Büyük Meclis’e sevkine emir ve izinlerini​ze sunulmuştur efendim. Genel Kurmay Başkanlığı Mareşal Fevzi


T.C. M. M. V. Zat İşleri Dairesi Ş.: Sv. Sayı: 41886 Ankara: 12/1/1942 VESİKA SURETİ Türkiye Cumhuriyeti Ali Karar Heyeti Ankara 929/1/3 Mütekaid Süvari Kaymakamı Hüsameddin Beyefendiye Âli-kader Beyim, Ağır vazifemizi hamdolsun bitirmeğe muvaffak olduk. İfay-ı vazife esnasında çok kereler isminiz geçti. Zat-ı alinizi suallerimizle epeyce taciz ettik. Fakat verdiğiniz cevaplar kararlarımızda büyük ve kıymetli bir amil oldu. Hak ve adlin tecellisine çok yardım ettiniz. Bu cihetle teşekküratım pek kalbidir. Aynı zamanda düşman kahrı altında vatan hizmetlerinden dolayı da evlad-ı vatandan olmak itibariyle minnetdarlığım pek samimidir. İsminizi daima hayırla yadetmek borcumuzdur. Dünyada kalan ancak iyiliklerdir. Hepsi boştur. Sevgili vatanda emsallerinizin artması temenniyat-ı halisanemdir. Temiz nasiyenizi ve gözlerinizi hürmet ve muhabbetle öperim efendim. Ankara Ali Karar Heyeti Reisi Doktor Süleyman Emin BELGE ÖRNEĞİ Emekli Süvari Yarbayı Hüsamettin Beyefendiye Çok değerli beyim, Zor görevimizi şükürler olsun sonuçlandırmayı başardık. Görev yapılırken isminiz çok geçti. Yüce kişiliğinizi sorularımızla epeyce rahatsız ettik. Fakat verdiğiniz cevaplar kararlarımızın oluşmasında büyük ve kıymetli bir etken oldu. Hak ve adaletin ortaya çıkmasına çok yardım ettiniz. Bu yönden teşekkürlerim çok içtendir. Aynı zamanda düşman baskısı altında yaptığınız vatan hizmetlerinden ötürü de bir vatan evladı olarak teşekkürlerim çok içtendir. İsminizi daima hayırla anmak borcumuzdur. Dünyada kalan ancak iyiliklerdir. Hepsi boştur. Sevgili vatanda sizin gibi insanların artması en içten dileğimdir. Temiz alnınızı ve gözlerinizi saygı ve sevgiyle öperim efendim. Ankara Yüksek Yargı Heyeti Reisi Doktor Süleyman Emin


SURET Metni: İşbu varaka zahrında muharrer bulunan 66 Numaralı Kanun mucibince verilecek olan İstiklal Madalyası vesikası Numara: 2765 Bilfiil vazife başında âsar-ı hamaset ve fedakârî gösterdiğinden dolayı Türkiye Büyük Millet Meclisinin 22/4/1341 tarihinde vuku bulan ikinci içtima senesi yüzdokuzuncu içtimaı üçüncü celsesinde zîrde hüviyeti muharrer Hüsameddin Beye bir kıt’a kırmızı şeridli İstiklal Madalyası verilmiştir. Türkiye Cumhuriyeti Riyaseti 24/5/341 Gazi M. Kemal İstiklal Madalyası alan zatın hüviyeti: Mütekait Süvari Kaymakamı Hüsameddin Bey bin Eşref İstanbul 10 210 Metni: İşbu kâğıt arkasında yazılı bulunan 66 numaralı kanun gereğince verilecek olan İstiklal Madalyası belgesi Numara: 2765 Görev başında gösterdiği kahramanlık ve fedakarlıklardan ötürü Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin 22/4/1341 tarihinde yapılan ikinci toplantı yılı yüz dokuzuncu toplantısının üçüncü oturumunda aşağıda kimlik bilgileri yazılı Hüsameddin Bey’e bir parça kırmızı şeritli İstiklal Madalyası verilmiştir. Türkiye Cumhuriyeti Başkanlığı 24/5/341 Gazi M. Kemal İstiklal Madalyası alan kişinin kimliği: Emekli Süvari Yarbayı Eşrefoğlu Hüsamettin Bey İstanbul 10/210


DİĞER SURET Ankara: 29/1/934 Türkiye Cumhuriyeti Büyük Erkân-ı Harbiye Reisliği Şube 11 Kısım 4 Sayı 55188 YÜKSEK BAŞ VEKALET MAKAMINA 16/10/933 ve Şube 11 kısım 4 55916 Numaraya ektir. Balkan Harbinden itibaren Teşkilât-ı Mahsusada değerli hizmetlerde bulunan ve bilhassa İstiklal Mücadelesinde İstanbulda faaliyete geçirdiği gizli teşkilâtları taazzuv ettirerek bu savaşın başarılmasında çok büyük hizmetleri sebkeden mütekait Süvari Kaymakamı Hüsameddin Beyin de son defa emsalleri hakkında çıkarılmış olan kanun ahkamı misillü terfihi hususunu mumaileyhin yeniden vaki müracaatı üzerine tekrar arzeylerim efendim. Büyük Erkan-ı Harbiye Reisi Müşir Fevzi Balkan Savaşı’ndan itibaren Teşkilât-ı Mahsusa’da değerli çalışmalar yapan ve özellikle İstiklâl Mücadelesi’nde İstanbul’da çalışmalarını başlattığı gizli teşkilâtları örgütleyerek bu savaşın başarılmasında çok büyük katkıları olan emekli Süvari Yarbayı Hüsamettin Bey’in de son kez benzerleri (emsalleri) hakkında çıkarılmış yasa hükmünce ekonomik rahatlığının sağlanması konusunu adı geçenin yeni başvurusu üzerine tekrar sunarım efendim. Genelkurmay Başkanı Mareşal Fevzi


SURET Kararname: 18027 29/İkinciteşrin/332 tarihinde yedek yarbaylığa yapılan terfiinin muvazzaf olarak tanınması ve 1290 İstanbul doğumlu olduğuna göre 12/8/928 tarihinden itibaren yaş haddinden mütekaitliğinin icrası 23/Teşrin/9242 tarih ve 17681 sayılı kararname ile tensip edilmiş olan Süvari Yarbayı Hüsameddin Ertürk’ün (10-310) emsalleri 1/ Eylül/339 tarihinde (Albaylığa) terfi etmiş olduklarına göre mumaileyhin de bu tarihten (Albaylığa) nasbının kabul ve tesciline ve 1290 doğumlu (Albay) olacak olan mumaileyhin yaş haddi de (58) olacağından 12/8/931 tarihinde yaş haddine uğrayarak mütekaidliğinin icrası ve bu suretle yanlışlığın tashihi ile hakkının yerine getirilmesi için icabeden muamelenin Müdafaayi Milliyye Vekâletince icra ve ikmâli lüzumuna Büyük Millet Meclisi Arzuhal Encümenince 7/İkinci kanun/943 tarih ve 4416 sayı ile kararlaşmıştır. İşbu karara tevfikan Hüsameddin Ertürk hakkındaki 13-Birinci Teşrin/942 tarih ve 17681 sayılı kararname ile yapılan mütekaidlik muamelesinin iptaliyle 1/9/939 tarihinden itibaren muvazzaflığında (Albaylığa) terfii ve 1290 İstanbul doğumlu olduğuna göre de Albaylıkta yaş haddine uğradığı 12/8/931 tarihinde muteberen Albaylık üzerin​de mütekaitliği tensip edilmiştir. İşbu kararname hükmünün icrasına Millî Müdafaa Vekili memurdur. Müdafaayi Milliye Vekili: Ali Rıza Artunkal Başvekil:Şükrü Saraçoğlu Reisicumhur :İsmet İnönü

29 Kasım 332 tarihinde yedek yarbaylığa yapılan terfiinin görevdeymiş gibi kabul edilmesi ve 1290 İstanbul doğumlu olduğuna göre 12.8.928 tarihinden itibaren yaş sınırından emeklilik işleminin yapılması 23 Ekim 942 tarih ve 17681 sayılı kararnameyle uygun bulunmuş olan Süvari Yarbayı Hüsamettin Ertürk’ün (10-310) benzerleri 1 Eylül 339 tarihinde (Albaylığa) terfi etmiş olduklarına göre adı geçenin de bu tarihten (Albaylığa) atanmasının kabul edilmesine ve kayda geçirilmesine ve 1290 doğumlu (Albay) olacak olan adı geçenin yaş sınırı da (58) olacağından 12/8/931 tarihinde yaş sınırı uygulamasından emeklilik işleminin yapılması ve böylece yanlışlığın düzeltilerek hakkının verilmesi için gerekli işlemin Milli Savunma Bakanlığı’nca yapılması ve tamamlanması gerektiği Büyük Milet Meclisi Dilekçe Komisyonu’nca 7 Ocak 1943 tarih ve 4416 sayı ile kararlaşmıştır. İşbu karara uyarak Hüsamettin Ertürk hakkındaki 13 Ekim 942 tarih ve 17681 sayılı kararname ile yapılan emeklilik işleminin iptaliyle 1/9/939 tarihinden itibaren görevdeyken (Albaylığa) terfisi ve 1290 İstanbul doğumlu olduğuna göre de Albaylıkta yaş sınırına takıldığı 12/8/931 tarihinden geçerli olmak üzere albay rütbesinden emek​liliği uygun bulunmuştur. İşbu kararname hükmünün uygulamasından Milli Savunma Bakanı görevlidir. Milli Savunma Bakanı : Ali Rıza Artunkal


Başbakan:Şükrü Saraçoğlu Cumhurbaşkanı: İsmet İnönü


ALBAYIN M. M. V.1 SİCİLİ Emekli Sv. Yb. Hüsamettin Ertürk (310-10); Sv. 25 A. 4. bl. yüzbaşısıyken teftiş esnasında ve tatbikat talimlerinde çalışması ve yönetme gücü, adiletli disiplini ve gayreti görüldüğü, bundan dolayı takdirnamelerle taltif edildiği ve mızrak verilen bölüğünü bu silahla savaşa yetenekli bir surette yetiştirdiği kaldırılmış 2. Süvari Müfettişliği Kur. Baş. Alb. Reşit Galip’in 18/Aralık/329 tarihli raporuyla belgelenmiştir. Savaşlarda yararlığı görülenlerin ödüllendirileceğini duyduğundan konu açarak sunduğu 3. Kr. Kur. Başk. lığından gönderilen dilekçesine bağlı 11/Aralık/329 XIV. Tüm. K. General Galip ve XVII. Tüm. K. General Mustafa tarafından verilen belge suretlerinde İtalya Savaşı’nın devamı esnasında adı geçenin Urfani Körfezi’nden Kavale Limanı’na kadar sahilleri gözetlemeyle görevlendirilerek iki ay kadar devam eden görevini layıkıyla yaptığı ve 328 yılı Kasım’ının 3. ve 4. günlerinde Manastır’daki ordunun geri çekilme sınırını saklamak ve korumak amacıyla Kayalar civarında Kumana köyünde üç sınıftan oluşan Yunan kuvvetleriyle gerçekleşen çatışmada bölüğüyle savaşarak ve bizzat çarpışarak yararlılık gösterdiği ve sol kalçasından yaralı olduğu ve Soroviç Savaşı’nda keşif hizmetlerinde fevkalade yararlığı görüldüğünden kendisi gibi olanları yüreklendirmek için ödüllendirilmesi konusu yüce bakanlığa 17. Tüm. K. General Mustafa tarafından yazılan 22/ Mart/330 tarihli öneriyle ulaştırılmıştır. Balkan Savaşı’ndan evvel bulunduğu bölükte görülen çaba ve çalışmalarına karşılık bir daha övgüye değer bulunduğu gibi, Balkan Savaşı’nda Batı ve sonra Doğu ordularında hizmetleri ve yararlıkları görüldüğü ve savaşta yaralandığı dosyasında saklanan kayıtlı belgeler sunun yazılarıyla saptanmış olduğundan benzerleri gibi ödüllendirilmesi gerekirken tam tersi, yanlışlık sonucu olarak Balkan Savaşı’nın ardından geneline yapılan uygulama arasında 7. SV. A. binbaşısıyken 2 Aralık 329 tarihinde emekliye ayrılmış olan adı geçenin emekli edildiğini öğrenmesi üzerine inceleme yapılarak savaşlardaki yararlıklarından ötürü ödüllendirilmesine ilişkin 9 Ocak 330 tarihli dilekçesi ekinde sunduğu iki belge dışında, Selanik Hastanesi’nden verilmiş 22 Ocak 329 tarihli rapor suretinde de adı geçenin 8 Kasım 328 tarihinde Filorina’da yaralı olarak hastaneye geldiği, 22Aralık 328 tarihinde tam iyileşmeden hastaneden çıktığı Yunan subayları tarafından tasdik olunmuştur. Aynı dilekçeye Sv. 7. A.K. tarafından yazılan 13 Aralık 329 tarihli notla Çatalca Meydan Savaşı’nın ikinci devresinde İmrahor köyünde bulunan alaya Aralık 328 sonlarında katılarak Alayın her türlü harekâtına katıldığı ve Edirne’ye doğru ileri yürüyüşte Lüleburgaz yöresindeki Kumsait ve Alacaoğlu köylerinde bulunan Bulgar sınır bölüğüne baskın uygulamasıyla subay ve erlerini tutsak aldığı ve Yanbolu yönündeki yürüyüşe katıldığından ödüllendirilmesi gerekenler arasında ismi olduğu belirtilmiştir. Emekli olmasından ötürü Balkan Savaşı’ndaki hakkında yazılmış olumlu sicillerin dosyasında kalması, emekliliğinden önce çalıştığı Teşkilât-ı Mahsusa’daki görevlerinde belirttiği üstün hizmet ve benzeri gibi taltiflerden ötürü kıdem zammına layıkken, emeklilik yüzünden elde edemediği haklarını elde edebilmek için, emekliliğindeki yanlışın düzeltilmesi ve dosyasında saklı olumlu sicil ve takdir belgelerinin incelenmesi ile elde edilecek sonuca göre taltifi, Teşkilât-ı Mahsusa’da Kur. Yb. Halil’in 22 Kasım 330 ve 8750 görevli sayılı önerisinde bildirilmiştir. Daha sonra 16/1/331 gün ve


331/348 sayı ile Teşkilât-ı Mahsusa’da görevli Yb. Cevat tarafından önerilmiştir. 18/10/331 gün ve 17692 sayılı Teşkilât-ı Mahsusa’da görevli Yb. Cevat’ın Harbiye Nezareti’ne sunduğu teklifte: Balkan Savaşı’ndan önce bulunduğu kıtalarda görülmüş olan çaba ve çalışmalarından ötürü tekrar tekrar takdir edildiği ve Balkan Savaşı’ndaysa hizmet ve yararlıklarının önce çıktığı ve özellikle savaşta yaralı olduğu belge ve takdir yazılarıyla ortada dururken, ödüllendirilmesi gerekirken, beklenilenin aksine emekli edildiği; bundan dolayı, emeklilik tarihinden evvel kadrolu olarak çalıştığı Teşkilât-ı Mahsusa’daki görevinde ayrıca verdiği üstün hizmetten ötürü emsalleri gibi kıdem zamlarına hak kazandığı halde emekliliği yüzünden yine mahrum edilmekte olduğundan rütbesinin iadesiyle terfisi ve Merkez K. lığı İdare Reisliği görevine atanması istenmiştir. 3 Ağustos 332 de üstün hizmetinden ötürü kırmızı kurdelalı savaş madalyasıyla ödüllendirilmiştir. Afrika bölgesindeki Gruplar K. lığı ile iletişim ve ulaşım sağlanması görevlerini yürüttüğü sırada denizaltıyla rakip olduğu itilaf donanmaları mühimmatıyla her seferinde top ve torpil atışıyla, savaşta 8 gemi batırıldığı ve onaylanmış olay listeleri geldiği, bunun üzerine seyir halinde devrettikleri Otrant Kanalı’nın giriş ve çıkışı torpil ve ağlarla kapatılmış olduğundan açık denizlerde meçhul, başıboş torpiller bulunmasından çok tehlikeli yerlerde yaşamını feda edercesine görev yaptığından yola çıkarak, adı geçenin hizmet ve fedakârlığına ödül olarak emekli kanununun 32. maddesi hükümlerine uyarak, sınıfı yedek kalmak üzere Yarbaylığa terfisi 29 Kasım 332’de onaya sunulmuştur. Umur-ı Şarkiye (Doğu İşleri Masası Müdürlüğü-Osmanlı istihbarat birimi) Md. nin 17 Haziran 1333 tarihli teklif yazısıyla denizaltıyla 42 gün seyrederek İtilaf savaş gemilerinin takibine ve torpillerine rağmen kendisine verilen görevini fedakârca yerine getirilmesinden ötürü “Kılıçlı 3. Mecidi nişanıyla” ödüllendirilmesi istenmiştir. Denizaltıyla 42 gün seyrederek İtilaf savaş gemilerinin izlemesine ve savaşına açık denizlerle Boğazlar’a dökülen hareketsiz torpiller ve ağlar ve çarpmalı bombalara rağmen Cebelitarık Boğazı yoluyla Afrika’ya ait verilmiş görevleri fedakârca başarıyla yerine getirmesine ve rakip olduğu U.S.73 nolu denizaltının birçok geminin hareketini çarpışmayla engelleyip, yok edip Bingazi ile Trablusgarp arasında kömür yüklü bir İtalyan tüccar vapurunu yüküyle Afrika Grupları Genel Komutanlığı’na teslim konusunda gösterdiği üstün hizmetten ötürü Gümüş Muharebe imtiyaz madalyası ve bir yıl savaş kıdem zammı ile ödüllendirilmesi teklif edilmiş, Kılıçlı 3. Mecidi verilmesi 5/9333 de onaylanmıştır. Harbiye Nezareti Umur-ı Şarkiye D. Md. nün 12/1/334 gün ve 507 sayılı (Gn. Kur. Başk. Harp Tarihi Encümeninde bulunan Harbiye Nezareti Tahrirat-ı Ecnebiye ve Tercüme Kalemi’nin -Yabancılar ve Çeviri Bürosu406 sayılı ve 12 Ekim 334 tarihli tercüme örneğinde 4 Muharrem 337 tarihli Ahmet Şerif’ül-sunisînin Albaylığa terfi yazısı ilişik) teklifinde: 331 yılından beri denizaltıyla Afrika’ya gidip gelmiştir. 333 yılı başlangıcında Helgolant Adası’nda Alman denizaltısıyla hareket ederek Kuzey Denizi, Okyanus, Cebelitarık Boğazı yoluyla Afrika’ya; Bingazi Humus kasabasını bombardımanla, Akdeniz ve Otrant Boğazı yoluyla Pola’ya gelmiştir. Deniz seferi 53 gün sürüp giderken, yolda 17 savaş gemisi, yalnız başına seyreden bir kruvazör ve yelken gemisi batırdığı, Portsait önlerinde ele geçirilen bir filodan ayrılmış kruvazörü yüküyle Afrika Grupları kumandanlığına teslim ettiğinden çok tehlikeli görevler ve deniz savaşlarıyla düşman karşısında yıllardan beri özellikle belirtilen seyahatte fedakârca hizmetleri geçtiğinden yedek (ihtiyat)


Albaylığa terfisi teklif edilmiştir. Erkân-ı Harbiye-i Umumiye’ye (Genelkurmay Başkanlığı) bağlı Teşkilât-ı Hususi’de (İstihbarat Birimi) görevliyken 16/7/338 gün ve VI. Ş.4708 sayılı Gn. Kur. Başkanlığının terfi teklifleri de “Ankara’da Hükümet-i Milliye’nin kuruluşundan sonra İstanbul’da oluşturduğu M. M. Grubu Teşkilâtı ile parasal değeri birkaç milyon lira tutan altı vapur ve belirli sayıda motor, savaş malzemesi, eşya ve askeri donatımı ücretsiz elde edip çok az bir harcamayla iskele ve limanlarımıza ulaştırmış ve ilgililere teslim etmiştir. Haberalma ve örgütlenme konusuna gelince; yine belirtilen grubun yardımlarıyla şüpheli kişiler, askeri haber alma ve düşmanın haber alma örgütlerinin yardımcıları engellenmiş, İstanbul ve çevresindeki halkı Ulusal Hükümetin amaç ve iradesine bağlamak konusunda çok kıymetli hizmetleri sürekli ve benzersiz bulunmuştur” diye yazılı olduğu dosyanın incelenmesinden anlaşılmıştır. 16/11/338 ve IV. Ş. 5946, 19/12/338 Zt. İş. Ş. 616, 20/2/339 gün 6236, 6/3/339 gün 65090 sayılı Gn. Kur. Başk. lığının tekliflerinde seçkin hizmetleri yazılıdır. Şeyh Sunusi Hazretlerinin 14 Arılık 338 gün ve 271 sayılı tekliflerinde Afrika’daki çalışmaları belirtilmiştir. Gn. Kur. Başkanlığının 3/3/340 gün ve 4.Ş.583/3396 sayılı yazılarıyla 340 bütçesinde yöresinde kadro bulunmamasından ötürü 1 Mart 340 tarihinden itibaren ilişiğinin kesilmesi ile emekliliğinin işleme konulması için izin verilmesi hususunun onaya sunulduğu 12/3340 da kendisine bildirilmiştir. Aslı gibidir. 17/11/942. 1 Milli Müdafa vekâleti/Savunma Bakanlığı


DÖRT HAMALIN SIRTINDA TAŞINAN PADİŞAH Osmanlı İmparatorluğu gibi üç kıtaya hiç olmazsa üç asır egemen olmuş, birçok ırk ve mezhepte çeşitli milletleri idare etmiş bir devlet için, gizli teşkilâta kesinlikle gereksinim vardır. Bunun adını koyan Enver Paşa olmuş ve ismine de “Teşkilât-ı Mahsusa” veya “Umur-i Şarkiye” denilmiştir. İngilizlerin ünlü gizli haber alma servisi gibi bizim de değişik ülkelerde propaganda yapmak, askeri sırları ele geçirmek, bir taraftan Müslümanları, diğer taraftan Türkleri ayaklandırmak ve hepsini günün birinde bir imparatorluk bayrağı altında birleştirmek gibi son derece karmaşık ve güç birtakım problemlerin çözümünü bir örgüt kurmamız zorunluluğunu, bir başkumandan olarak Birinci Dünya Savaşı’ndan önce düşünen Enver Paşa’ydı. Etrafına değerli ve becerikli arkadaşları toplamıştı. Bu örgüt başına Süleyman Askeri Bey’i getirmiş, ondan sonra Ali Bey başhempa (E.n: Can yoldaşı) ve daha sonra da ben, sırayla bu zorlu ve oldukça tehlikeli işin içinde çalışmıştık. Esasen askerlik hayatım V. Murat’ın ölümü sırasında başlamış, Jöntürkler arasında geçen günlerim beni bir taraftan hapse, sürgüne, daha sonra da savaşa kadar götürmüştü. Gençliğimiz bugün bile birçok yerleri hâlâ gizli kalmış olayların içinde geçti. Abdülhamit’in her gün biraz daha nasıl çöktüğüne, yıkıldığına tanık olmuş, Yıldız suikastından, yarattığı heyecana kadar her şeyi dönem dönem yaşamış bulunduk. İttihat ve Terakki’nin idaresine karşı açtığı savaşta görev almış, Enver Paşa’nın daima yanında kalmış, onun güvenini kazanmış bir insan olarak bana verdiği birçok önemli işleri bugün tamamen unutulmaması için belirtmek arzusundayım. Önemli kişilerin özel yaşamlarıyla ilgili eden bu sahneler, okuyucularımızın gözleri önünde daima iki devri, imparatorlukla mütareke yıllarını ve bu iki devrin perde arkasında bugüne kadar gizli kalmış pek önemli sorunlarını aydınlatacaktır. Bugün 85 yaşındayım. Çok şükür hafızama ve hatıralarıma hâkim bulunuyorum. Yalnız kendi hayatımı bile şimdi renkleri kısmen solmuş bir albümün resimlerini seyreder gibi görüyorum. 1871’de Eyüpsultan’da Otakçılar’da doğdum. Babam askerlik şubesinde yazışmaları düzelten Eşref Bey, dedem sarayda Sultan Abdülaziz’e, İkinci Abdülhamit’e Hasırcıbaşılık etmiş Rıdvan Efendi’ydi. Evimiz gösterişsiz bir memur evi, semtimiz Müslümanlık ve Türklük ananelerinin yaşadığı bir yerdi. Eyüpsultan’daki mahalle okulundan Rüştiye’ye kadar eğitim yıllarımı geçirdim. Bir gün babama sormuştum: “Niçin bu mahallenin adı Otakçılar baba?” “Fatih Sultan Mehmet’in büyük çadırı, İstanbul kuşatmasında buraya kurulmuş da onun için oğlum!” Biraz büyüdüğüm zaman, babam beni Divanyolu’nda her Ramazan’ın on beşinde oradan geçen padişahın mızraklı alayını seyre götürürdü. Saltanat arabasında padişahı, onun arkasında ikide birde zapt edilmez atlarının üstünde mızraklı süvarilerini, onların sırmalı elbiselerini, gösterişli kalpaklarını ve ayaklarındaki parlak çizmelerini görünce, süvari subayı olmak için içimde çok kuvvetli bir heyecan duyardım. Belki de bu etki, Askeri Rüştiye’den beni Kuleli Askeri İdadisi’ne doğru götürdü. İnsanın yaşamında en tatlı seneler kuşku yok ki okul yıllarıdır. Sanki dört duvarla çevrilmiş, ortası boş, muazzam bir kale gibi duran bu Kuleli İdadisi’nin üzerimdeki etkisi çok güçlüdür. Sonra yepyeni bir dönem başladı. Kuleli’den mezun olarak Harbiye’deki tarihi okula


törenle geçişimizi, orada daha güzel ve şık Harbiye öğrencisine özel bir giysiyle hafta başlarında sokağa çıkmanın mutluluğunu da unutamıyorum. Sınıf arkadaşlarım içinde mütarekede Jandarma Genel Kumandanlığı yapmış Ali Kemal Paşa, son sınıfta da İşkodra Muhafızı Hasan Rıza Paşa ve Bahriye Nazırı Cemal Paşa bulunmaktaydı. Harbiye’nin diploma töre​ninde “millete, devlete, padişaha” sadık kalmak üzere yemin edilirdi. Biz de yemin ederek okuldan çıkmış ve teğmen olmuştuk. Bu sıralarda yolum genellikle Yenicami Meydanı’ndan geçirdi. Orası o zamanlar bir âlemdi. Benim berberim oradaydı. Bektaşi Tarikatı’ndan Hacı Haşim Efendi, eli çabuk, temiz ve titiz bir Müslüman’dı. Sarayla da daima ilişkisi vardı. Burada tıraş olur, günlük haberleri ondan alırdım. 1904 senesi bir sonbahar akşamıydı. Dükkânda sıra bekliyordum. Birdenbire satıcıların kaçıştığını, polislerin köşe başlarını tuttuğunu görmüştük. Herkes yerinden kalkmıştı. Yenicami’nin kemeri tarafından türbelerin bulunduğu yere dört gümrük hamalının sırtında bir cenaze geliyordu. Tabutun önünde ve arkasında polisler, zaptiyeler vardı. Bunların arkasında şişman, kelli felli birkaç kişi de yürüyordu. Ben düşünmeden berber Hacı Haşim’e sormuştum. “Ne oluyor kuzum Haşim Efendi, bu telaş ne, bu cenaze kimin?” O gözlüklerini alnına kaldırarak kulağıma eğilmişti. “Susun teğmen efendi, Allah rahmet etsin, bu Sultan Murat’ın cenazesidir.” “Ne diyorsunuz, Sultan Murat öldü mü?” “Orasını Allah bilir, ölmüş elbette, sizlere ömür!” Sonra kulağıma eğilerek daha o sabah saraydan gelen bir haremağasının anlattıklarını fısıldamıştı. “Tam 28 sene Çırağan Sarayı’nda tutuklu bulunan Sultan Murat, 64 yaşında o sabah ölmüştü. Padişah Sultan Abdülhamit buna inanmamış, Şeyhülislam Cemalettin Efendi’yle beraber Çırağan Sarayı’na gelmiş, Beşinci Murat’ı tedavi eden doktoru Macar Ömer Paşa’dan durumu sormuş, doktor ölünün nabzını tutarak; ‘Sizlere ömür efendimiz’ demiş, fakat buna rağmen Sultan Abdülhamit bir türlü kuşkusunu giderememiş ve durumu kendisi kontrol etmişti. Bundan sonra geniş bir nefes alan padişah yanındakilere ‘Yıkansın, namazı Eminönü’ndeki gümrüğe bitişik camide kılınsın, oraya ölüyü bir çatanayla götürsünler, cenazede kimse bulunmasın, her şey gizli yapılsın. Beşiktaş Muhafızım Merzifonlu Hasan Paşa, Merkez Kumandanım Müşir Sadettin Paşa, Zaptiye Nazırım Halepli Şefik Paşa’yla güvenilir adamım Sakallı Ferik Mehmet Paşa gömülmesine kadar bu işin başında bulunsunlar!” diye emir vermiş. İşte bu sebeple yollar tutuldu. Murat Efendi şimdi şehzadelerin irili ufaklı sandukalar içinde yattığı şu türbeye defnedilecek.” Biz böyle gizli gizli görüşürken, berberin tanıdığı yaşlı biri dükkândan içeri girdi. “Şimdi polisler, Ertuğrul Alayı’ndan emekli bir paşayı tutuklamışlar. Sen muhakkak Murat Efendi’nin cenazesine geldin demişler, adam şaşırmış, Yenicami kemerinin altından geçiyormuş; işittim ki adamı sürgün ediyorlarmış... “ dedi. Ertesi gün çıkan haberde Murat Efendi’nin üzücü kaybından dolayı padişahın üzüntüleri bildiriliyor ve cenaze törenini güzel bir şekilde yöneten paşalarla, alayın düzenini sağlayan polis ve zaptiye askerine birer maaş tutarında padişah bağışından bahsediliyordu. Kendi kendime düşünmüştüm. Sultan Murat böyle bir davranışa layık değildi. Cenazesi milletten habersiz, sanki bir suçlu gibi herkesten gizli, bu her biri üzücü bir olayın kurbanı olan şehzadelerin arasına defnediliyordu. Askerliğimin bu ilk heyecanlı manzarasını daha sonra girdiğim savaşlar, tutsaklığım, birçok kez


kurşuna dizilmem kararları, Divan-ı Harplerin huzurunda geçirdiğim dakikalar, Alman denizaltılarında geçen savaş günlerim, Türkiye’yi rahat bırakmayan casuslar, şüpheli kişilerin izlemesinde, düşman işgali altında binbir tehlike içinde geçen bir sürü olaylar, önemli kişilerle karşı karşıya geldiğim zaman duyduğum sözler, gördüğüm felaketler beni hiç değiştirmedi. İnsanoğlu bir tahta çöp gibi pekala denizlerin, okyanusların üstünde, dalgadan dalgaya atlayabiliyor, yıpranıyor, ıslanı​yor, fakat gene cevherini kaybetmiyor.


ABDÜLAZİZ İNTİHAR MI ETTİ, YOKSA ÖLDÜRÜLDÜ MÜ? Anılarımda saraylardan, hükümdarlardan bahsetmemi, okuyucularımın düşsel olaylar saymamasını çok isterim. Ben, bir taraftan saraya ilişkili bir ailenin çocuğuyum. Dedem Rıdvan Efendi, Abdülaziz’in hasırcıbaşısıydı. Onun ölümüne tanık olmuş, Beşinci Murat’ın hüzünlü yaşamını üzülerek izlemiş, sonunda Abdülhamit’in saltanatının başında da görevinde kalmıştı. Büyükbabamın ve babamın sarayla ilgisi daima devam etmişti: Saraylar, sultanlar, bizim ailenin en ufak detayıyla bile ilgilendiği konulardı. Kaldı ki Teşkilât-ı Mahsusa’da çalıştığım sıralarda Sultan Reşat, Vahdettin ve son halifeyle birtakım ilişkiler nedeniyle yakınlaşmak olanağını bulmuştum. Bu fırsatların, açıklayacağım birçok olayda bana rehberlik edeceğini herhalde kabul edeceksiniz. İşte bu bilgilerimden birini de bugün anlatacağım. O da Abdülaziz’e ait olanıdır. Dedem Hasırcıbaşı Rıdvan Efendi, babam Eşref’e, Sultan Abdülaziz için şöyle anlatırmış: “Sultan Abdülaziz hemen herkesten kuşkulanan, son derece kuruntulu bir hükümdardı. Kardeşinin oğlu ve veliahdı olan Murat Efendi’nin bir gün kendisini tahtından indireceğinden korkardı. Kardeşi olan Abdülmecit’in çocukları da heybetli amcalarından öyle ürkerlermiş.” Kardeşlerinin çocuklarını tüm saltanatı süresince Dolmabahçe Sarayı’nda hapsetmiş olan Abdülaziz, Avrupa’ya yaptığı ünlü gezisinde Murat Efendi’yle Abdülhamit’i hep yanında bulundurmuş, her gittiği yere onları götürmüştü. Tuhaf bir rastlantı gerek Fransa’da, gerek İngiltere’de ve gerekse Almanya’da genç, yakışıklı ve sevimli Veliaht Murat Efendi, Üçüncü Napolyon’dan, Kraliçe Viktorya’dan ve Prusya Kralı Birinci Wilhem’den son derece övgü ve yakınlık görmüştü. Murat Efendi çok iyi yabancı dil biliyordu. Görgü kuralları konusunda da amcasından daha fazla bilgiliydi. Bu tarihte 27 yaşında genç ve yakışıklı bir şehzadeydi. Büyükbabam Murat Efendi hakkında şunları söylemiş: “Avrupa’dan dönünce Abdülaziz, Murat Efendi’ye karşı davranışını tamamen değiştirip onu sıkı bir gözetim altına aldı. Ödeneğini azalttı ve sokağa çıkmasına izin verdi. Etrafında hep hafiyeler vardı. Fakat buna rağmen Murat Efendi Beyoğlu’na çıktığında yabancı bir avukatla buluşur, bazen de Mason Locası’na giderdi. Avukattan istediği mükemmel bir anayasa örneğiymiş. Saltanata geçince ülkeye özgürlük vermeyi, adalet ve eşitliği sağlamayı tüm içtenliğiyle dilemekteymiş. Bir gün yanında çalışıp kendine sadık olan birine aynen şöyle demişti: Okul sıralarında Müslüman’la Yahudi’nin, Hristiyan’la putperestin yan yana oturup, çocuklarından beri kardeş olarak okuduklarını, birbirlerini tanıyıp sevdiklerini gördüğüm gün, dünyada en büyük mutluluğa kendimi erişmiş kabul edeceğim!” Murat Efendi’nin hocaları yabancı uluslardan aydın kimselerdi. Ona yalnız dil öğretmekle kalmamış, çağdaş Avrupa’yı da tanıtmışlardı. Murat Efendi’nin namus ve ahlak değerleri de çok yüksekti. İşte uzun yıllar yalnızlık, bekâr yaşamak da onun sinirlerini tamamen bozmuştu. Zavallı hem amcası zamanında, hem de kardeşi Abdülhamit döneminde bir tutsak hayatı yaşayarak hakkı olan saltanata sahip olamamış, sonunda da unutulduğu köşede dünyaya gözlerini kapamıştı. Abdülaziz ve annesi Pertevniyal Sultan, sanki içlerine doğmuş gibi, bir gün tahttan indirileceklerini hissetmişlerdi. Sık sık İstanbul’un çeşitli semtlerinde kurbanlar, paralar dağıtırlarmış; yalnız zaptiyeye verdikleri bahşiş senede yarım milyon altını bulurmuş. İkisi de son derece tutumsuz ve çapkınlarmış. Bir taraftan yapılan büyük borçları, kocaman saraylara, köşklere, donanma satın alınmasına harcıyor, diğer taraftan yiyip içip eğleniyorlardı. Bilhassa mollalar isyanıyla en güvendiği adamı olan Mahmut


Nedim Paşa sadaretten ayrıldıktan sonra, korku ve kuşku Abdülaziz’i ve annesini daha fazla sarmıştı. Her ikisi en büyük tehlikeyi Serasker Hüseyin Avni Paşa’da görüyorlardı. Bu kaşları çatık, sert ve ciddi paşadan bir gün kendilerine zarar geleceğine eminlerdi. Abdülaziz’in güvendiği kimselerden biri de Rus Elçisi General İgnatief idi. O, her zaman devlet idaresine karışabilir, çarın dostu olan padişahı koruyabilir zannedilirdi. Fakat Abdülaziz bunda aldanmıştı. Çünkü Sultan Abdülaziz’in son kabinesi, Mütercim Rüştü Paşa’nın başkanlığında Mithat Paşa, Şeyhülislam Hayrullah Efendi, Serasker Hüseyin Avni Paşa, Bahriye Nazırı Kayserli Ahmet Paşa ve diğer önemli kişilerden oluşuyordu. Bunların hepsi, padişahın tahttan indirilmesi gerektiği konusunda anlaşmışlardı. Toplantıların gizlice İstanbul’da Beyazıt’ta Mithat Paşa’nın konağında yapılması ve etrafa hiçbir haberin sızmaması, başarının başlıca etkenleri olmuştu. Abdülaziz’i de oyalamayı başarmışlardı. Hatta Sadrazam Mütercim Rüştü Paşa’yla Şeyhülislam Hayrullah Efendi, medrese öğrencilerinin Mithat Paşa’yı kabinede görmekten büyük sevinç duyacaklarını ve padişaha daha çok bağlanacaklarını söylemesi üzerine, Abdülaziz çocuk gibi sevinerek derhal atanmasını buyurmuş ve Mithat Paşa’yla böylece barışmıştı. Fakat devletin ileri gelenleri ve subaylar, padişahı tahtından indirme planı üzerinde kusursuz çalışıyorlardı. Tahttan indirmek için düşünülen gün, 1293 (1876/1877) senesi Cemaziyelevvel’inin (Ay takviminin beşinci ayı) 8. salı günüydü. Plan da şu şekilde hazırlanmıştı: Serasker Hüseyin Avni Paşa harekâtı bizzat idare edecekti. Bahriye Nazırı Kayserili Ahmet Paşa Donanmayı Hümayun’u bir gün önce Dolmabahçe Sarayı önünde demirletecek ve o gece sarayın rıhtımlarını, donanmadan kayıklarla çıkaracağı bahriye askerleriyle işgal ettirecekti. Mekatib-i Askeriye Nazırı Süleyman Paşa, Harbiye Okulu öğrencilerini kumandasına alarak Akaretler’den Dolmabahçe Sarayı’na inen yolları tutacaktı. Redif Paşa da, Ayazpaşa’daki kışladan çıkaracağı taburlarla Dolmabahçe Sarayı’na inecekti. Saray, karadan ve denizden çevrilecek, bu sırada Veliaht Murad Efendi köşkünden arabayla getirilecek, kayıkla Sirkeci’ye ve faytonla Bab-ı Seraskeriye’ye götürülerek bağlılık töreni orada icra edilecekti. İstanbul ile Galata’yı birbirine bağlayan köprü de o gece açılacaktı. Fakat Abdülaziz’in, Serasker Paşa’yı pazartesi günü saraya aniden davet etmesi Hüseyin Avni Paşa’yı telaşa düşürmüş ve ertesi güne kadar beklemenin tehlikeli olacağını düşünerek hastalığını bahane edip o gün saraya gitmemiş ve pazartesiyi salıya bağlayan gece padişahı tahttan indirmeye karar vermişti. Hemen yataklarından kaldırılan kabine azası ve işleri başına gönderilen paşalar, plan uyarınca hareket ederek Dolmabahçe Sarayı’nı kuşatmışlardı. Beşinci Murad’ın o gece köşkünden Süleyman Paşa ve yanındaki subaylarla Dolmabahçe’ye getirilmesi ve oradan kayıkla Sirkeci’ye ulaştırılıp arabayla Beyazıt’ta Bab-ı Seraskeriye’ye sokulması, yeni padişahın aklına zarar vermişti. O gece sabaha karşı donanmadan kurusıkı toplar atılıyor, sokaklarda tellallar padişahın tahtından indirildiğini halka ilan ediyordu. Bir taraftan da veliaht Murad Efendi caddelerden geçerken, halk yeni padişahı sevinçle alkışlayarak “Padişahım çok yaşa” diye haykırıyor, diğer taraftan, donanmanın top seslerini duyup uyanmış, başındaki takkesi, üstündeki entarisiyle sarayın balkonlarına koşmuş olan Abdülaziz’in sarayın bahçelerine bakarak “Yazıklar olsun sizlere, bana sadık tek bir adamım da mı yok? Hüseyin Avni kim oluyor, beni kimse tahtımdan indiremez!” diye bağırdığı işitiliyordu. Fakat Redif Paşa’nın sert emirleri ve koluna giren genç subayların padişahı süratle giydirip rıhtıma indirmeleri ve muhafızlarla beraber bir saltanat kayığına bindirip Topkapı Sarayı’na doğru göndermeleri, birbirini takip etmişti. Bu sırada haremden de birtakım çığlıklar


yükseliyordu. Valide Pertevniyal Sultan, bu tatlı saltanatı bırakmak fikrinde değildi. O da, hizmetçileri de gözyaşlarına, feryatla​rına bakılmadan kayıklara bindirilerek saraydan çıkarılmışlardı. Abdülaziz, salıdan cumaya kadar Topkapı Sarayı’nda kalmıştı. Bu eski, köhne, kasvetli sarayı hiç sevmiyor ve yeni padişahtan kendisini yeni saraylara nakletmesini istiyordu. Sultan Murat amcasına acımıştı. Belli ki ondan korkuyordu. Çıkan kararla Abdülaziz kayıkla Feriye Sarayı’na nakledilmişti. Bu bina, ferah ve güzel bir saraydı. Burada geniş salonlar, rahat yatak odaları ve denize bakan balkonlar vardı. Ona kalsa her gün bu balkonlarda oturacak, bahçelerde gezecek, denize kayıkla açılacaktı. Fakat Serasker Hüseyin Avni Paşa bütün bunları yasaklamıştı. Hatta balkonda fazla kalsa, nöbetçi askerlerin uyarısıyla karşılaşıyordu. Abdülaziz, onuruna ve gururuna fazla düşkündü. Bu kadar alçalmayı nefsine yediremiyordu. Birkaç gün sonra en çok sevdiği mabeyinci Fahri Bey’e; “Bana bir küçük ayna ve makas getiriniz!” demişti. Fahri Bey durumdan Valide Sultan’ı haberdar etmişti. Zaten sakallarını kırpan padişaha, annesi her zaman bunu yapardı. İstediklerini alınca sabık padişah maiyetine çekilmelerini söylemişti. Bir süre hiçbir şey duyulmadı. Sonra bir gürültü koptu. Bir şey devrilmiş gibiydi. Koştular. Kapı kilitliydi. Kapılar kırıldığı zaman oğlunun üstüne kapanan Pertevniyal Sultan, Abdülaziz’in damarlarından oluk gibi kan aktığını görmüştü. Abdülaziz intihar etmişti.2

2 Abdülaziz’in, Mithat Paşa ve arkadaşları tarafından kurgulanmış bir suikasta kurban gittiğine ve bu işte birkaç pehlivanın bulunduğuna dair Yıldız Sarayı’ndaki mahkeme kararı arşivlerde mevcuttur. H. Ertürk


ÇERKEZ HASAN OLAYI Merhum büyükbabam Hasırcıbaşı Rıdvan Efendi, Abdülaziz’in son devirlerine tanık olduğu gibi Abdülhamit’in saltanatında da saraydaki görevine devam etmişti. Onun üzerinde, her zaman anlattığı vakit heyecan ve dehşet uyandıran Çerkez Hasan olayını babama sık sık anlatırmış. O da bize naklederdi. Dedem dermiş ki: Çerkez Hasan, bir Çerkez beyi olan İsmail Bey’in oğluymuş. Askeri İdadi’den Harbiye’ye geçmiş ve buradan teğmen olarak çıkmıştı. Öğrenciliğinde nişancılık ve binicilikte çok başarılı olmuş ve ödüller almış. Yakışıklı ve zeki olan Çerkez Hasan sarayın dikkatini çekmiş, önce Yusuf İzzettin Efendi’nin emrinde yaverliğe atanmış, sonra Abdülaziz’e kız kardeşini vermişti. Sarayın ileri gelenleri meseleyi padişaha açarak bu evliliği gerçekleştirmişlerdi. Çerkez Hasan Bey böylece Abdülaziz’in şahsına bağlanmış ve Serasker Hüseyin Avni Paşa’nın uygulamalarına karşı koymaya karar vermişti. Padişahın üzücü bir şekilde tahttan indirilmesi ve sonra intiharı en fazla onu öfkelendirmişti. Daha önceleri Serasker Paşa’nın aleyhinde içip içip küfür etmesi, atıp tutması da günü gününe Hüseyin Avni Paşa’ya yetiştirilmişti. Hüseyin Avni Paşa, sanki başına gelecek felaketi önceden tahmin etmiş gibi rütbesi yüzbaşı olan Çerkez Hasan’ı kolağalığına (E.n: Osmanlı ordusunda yüzbaşıyla, binbaşı arasında yer alan rütbe) terfi ettirerek Bağdat’a atamış, fakat İstanbul’dan bir türlü gitmeyen, Beyoğlu’ndaki meyhanelerde içen ve kadın âlemlerine devam eden bu başıboş yüzbaşıyı sonunda tutuklattırarak hapsettirmişti. Nihayet kendine gelen Hasan Bey, Serasker Paşa’ya ricacı göndererek görev yerine derhal hareket edeceğini, Bağdat’a gitmek üzere vapura bineceğini bildirmiş ve bağışlanmasını dilemişti. Serasker Hüseyin Avni Paşa, işlerinde ciddi ve sert olduğu kadar merhametli bir insandı. Çerkez Hasan’ı bağışlamış ve sözüne inanmıştı. Merhum büyükbabam, olayın asıl bundan sonrasını heyecanlanarak şöyle anlatırmış: “Mithat Paşa, Beyazıt’ta Tavşantaşı’nda geniş bir bahçe içinde bulunan iki katlı bir konakta otururdu. Hatta birkaç defa da saraydan yazılan birkaç tezkere için ben de bizzat bu konağa gitmiş ve paşayla görüşmüştüm. Alt katta geniş bir sofa vardı. Burası selamlık kısmıydı. Bu sofaya paşanın emrinde ikamet edenlerin odaları açılırdı. Selamlığın geniş mermer merdivenlerinden çıkınca ikinci katta iki büyük salon, aralarındaki bir kapıyla birbirine geçilir bir vaziyetteydi. Birinci salonda rahat koltuklar, kıymetli halılar ve tavanda da kırk mumlu bir avize asılıydı. Büyük bir avizenin altında geniş ve yuvarlak bir masa dururdu. Çok defa Mithat Paşa burada vekillerle oturur konuşurmuş. İşte olay gecesi de Bakanlar Kurulu burada toplantı halindeymiş. Masanın etrafında daveti yapan Mithat Paşa, yanında Sadrazam Mütercim Rüştü Paşa, onun yanında top sakallı, çatık yüzüyle Serasker Hüseyin Avni Paşa, bunların karşısında Bahriye Nazırı Kayserili Ahmet Paşa, onun yanında Hariciye Nazırı Raşit ve Maarif Nazırı Cevdet Paşalar, Defter-i Hakani Nazırı Yusuf, Tophane Müşiri Rıza Paşa, Şerif Hüseyin ve Halet Paşalarla, Sadaret Müsteşarı Sait Efendi, Sadaret Mektupçusu Memduh ve hulefadan Mahmut Celâlettin Beyler oturuyorlarmış Vakit gecenin başlangıcıymış. Çerkez Hasan, Serasker’i evvelâ Kuzguncuk’taki yalısında aramış, oradan “Serasker Paşa, bu gece Beyazıt’ta Tavşantaşı’nda Mithat Paşa’nın konağında toplanan Bakanlar Kurulu’na katılıyor” demişler. Çerkez Hasan hemen Kuzguncuk’tan bir kayığa atlayıp Beşiktaş’a geçmiş, oradan bir arabaya binerek Beyazıt’a gelmiş ve derhal konağın bahçe kapısından geçerek içeri girmiş. Uşaklar Çerkez Hasan’ı hâlâ şehzadenin yaveri bildikleri için bu gelişini doğal karşılamışlar. O da onlara; “Yarın sabah erkenden Bağdat’a, görev


yerime gidiyorum. Serasker Paşa’ya veda edeceğim” demiş... Ses çıkarmamışlar. Hasan Bey merdivenleri üçer-dörder atlayıp çıkarak yukarı kattaki Bakanlar Kurulu’nun toplandığı salona aniden girmiş ve elindeki tabancayı Serasker Hüseyin Avni Paşa’nın üzerine çevirerek, ‘Serasker, davranma yakarım!’ diye bağırmış. Hiç beklemedikleri bir insanı, beklemedikleri bir saatte karşılarında gören paşalar şaşkınlıktan neye uğradıklarını bilememişler, ilk davranan gene Serasker Paşa olmuş ama kımıldanmasıyla vurulması da bir olmuş. Üç kurşun Hüseyin Avni Paşa’yı koltuğa sermiş, yerinden fırlamak isteyen diğerlerine de ateş eden Çerkez Hasan, bu sırada Mithat Paşa’ya; ‘Sana düşmanlığım yok, olduğun yerde kal!’ demişse de Mithat Paşa ile Mütercim Rüştü Paşa kendilerini ikinci salona, oradan da hareme atmışlar, diğerleri çil yavrusu gibi dağılmış ve müthiş bir panik olmuş. Bahriye Nazırı Kayserili Ahmet Paşa bir ara katilin arkadan kollarını tutmak istemişse de, çok çevik ve cesur olan Çerkez Hasan çizmesinin kenarından çıkardığı bir bıçağı gelişigüzel Bahriye Nazırı’na saplayarak onu kanlar içinde yere sermiş ve kendisine ateş etmek isteyen Hariciye Nazırı Raşit Paşa’yı da atik davranarak çektiği ikinci tabancayla delik deşik etmişti. Bu silâh sesleri, iniltiler, feryatlar arasında salona yaverleri, uşakları koşturmuşlarsa da gözleri dönmüş olan Çerkez Hasan’ın manzarası hepsini yıldırmış, üstüne atılmak isteyen iki yaverle bir uşağı da vuran Çerkez Hasan, tavandaki avizeleri çekip ortalığı ateşe vermek istemiş, nihayet civardaki jandarma devriyesi yetişip süngüleriyle ona hücum ederek bu azgın adamı yakalayabilmişti. O gece Bab-ı Seraskeri3’de hapsedilen ve ertesi cuma günü sabahtan akşama kadar Redif Paşa’nın başkanlık ettiği Divan-ı Harp’te yargılanan Çerkez Hasan, rütbelerinin elinden alınmasıyla lekelenmiş bir şekilde idama mahkûm edilmişti.” Gene büyükbabam anlatıyor: Sabahın erken saatlerinde Bab-ı Seraskeri’nin önündeki dut ağacının yanında kurulan idam sehpasında Kolağası Hasan Bey sallandırılmıştı. Divan-ı Harb’in bütün gayreti, işin içinde başka kimselerin bulunup bulunmadığı konusunu araştırmakmış! Çerkez Hasan, cumartesi sabahı güneş doğmadan Beyazıt’ta asılmıştı. Asılmadan önce rütbesi sökülmüş ve düğmeleri koparılmıştı. Kendisi Divan-ı Harp4’te ve darağacının başında; “Padişahın katili Hüseyin Avni Paşa’dır” diye ba​ğırmaktan kendini alamamıştı. Büyükbabam anlatırmış ki, halktan bir kısmı, “Çerkez Hasan’ı serasker üzerine sevk edenlerden biri de Mithat Paşa’dır” derlermiş. Halk arasında şöyle dedikodu yapılırmış: “Bir kimse, hiç Mithat Paşa’dan yüz bulmasa, böyle elini kolunu sallayarak konağa gelir, ta üst kata çıkar ve Bakanlar Kurulu’nun toplandığı mahrem bir salona girebilir mi? Bu adam deli değilse, mükemmel bir planın kahramanıdır.” Esasen Mithat Paşa, bu kimseye söz hakkı tanımayan zalim seraskeri hiç sevmezdi. Ondan kurtulmak ancak bu şekilde gerçekleşmiştir. Hatta bu yüzden halk, Çerkez Hasan’ın cenazesini alıp Edirnekapı dışında gömmüş ve bir de taş dikerek kahramanlığını bu taşa yazmıştı. Fakat babam bize kaç defa “Dedeniz Rıdvan Efendi buna asla inanmamıştı” demişti. Çerkez Hasan’ı yakından biliyordu. Onun kimseden korkusu yoktu. Abdülaziz’i çok seviyor, ona yapılan aşağılanmayı içine sindiremiyordu. Zaten onun her an patlamasından korkuluyordu. O gece, bu müthiş öfkenin yansıması olmuştu. Bu baskınla dokuz kişi vurulmuş, üçü ölmüştü. Ölenlerin başında Serasker Hüseyin Avni Paşa ve Hariciye Nazırı Raşit Paşa vardı. Çerkez Hasan vakası, Bakanlar Kurulu’nda iki boş kadro yaratmıştı. 3 Askerlik işleri ile uğraşan daire. 4 Askeri mahkeme.


JÖNTÜRKLER İSTANBUL’DA NASIL ÖRGÜTLENMİŞLERDİ? Daha Kuleli Askeri İdadisi’nde ve sonraları Harbiye’de öğrenciyken siyasetle meşgul olmaktan zevk alırdım. Öğrenciliğimiz, en hararetli ve dedikodulu bir devre denk gelmişti. Okulda Şinasi’nin, Ziya Paşa’nın, Ebuzziya Tevfik’in, Namık Kemal’in, Abdülhak Hamit’in, İzmirli şair Eşref merhumun eserleri, şiirleri en çok okunanlardı. Bunların okunmasıysa resmen yasaklanmıştı. Bize önerilen şeyler, edebiyat namına, Leyla ile Mecnun, Ferhat ile Şirin, Tahir ile Zühre, Âşık Garip, Battal Gazi, Envarül Âşıkın, Ahmediye ve Muhammediye gibi eserlerdi. Sarayın adamları sürekli öğrencilerin okuduğu kitapları kontrol ederlerdi. Tekkelerdeki zikirler, camilerdeki vaazlar, gayrimüslimlerin mabetlerindeki ayinler, hep sivil memurlar tarafından izlenirdi. Fakat buna rağmen bütün yasaklar deliniyor, gençler el altından ve gizli gizli hem ülkede yazılan, hem de dış ülkelerden getirilen gazeteleri, dergileri, kitapları okuyor, baskı yönetimine karşı derin bir nefret ve padişahın etrafındakilere karşı anlatılmaz bir düşmanlık duyuyorlardı. Bahriye’nin birçoğu Jöntürk teşkilâtına dâhildi. Ben de Pangaltı şubesine kayıtlıydım. Harbiye’de Fransızca hocamız Binbaşı Çürüksulu Mahmut ve yardımcısı Piyade Üsteğmeni Bursalı Muhittin Bey’le, gene yardımcıları Sultantepeli Ferit Efendi, Paris’ten gelen gazeteleri, dergileri bana veriyorlardı. Ben de uygun gördüğüm, güvendiğim arkadaşlara dağıtıyordum. Fakat bir gün Binbaşı Çürüksulu Mahmut Bey yakalanmış ve Rodos Kalesi’ne sürülmüştü. Harp Okulu öğrencisi Ferit Efendi ise korkudan Mısır’a kaçmıştı. Ama buna rağmen Paris’teki Türklerle ilişki kesilmemişti. Bir süre sonra Çürüksulu Mahmut Bey’in Rodos’tan kaçarak Paris’e gittiğini öğrenmiştik. Heybeliada’daki Bahriye Mektebi’nde de böyle bir örgüt vardı. Orada öğrencilerden Edirneli Sami, Haydar, kardeşi Behçet, Trabzonlu Osman ile Harbiye’den Giritli Üsteğmen Cevat ve Saffeti etkin üyelerdendiler. Gene Bahriye kâtiplerinden Ali, Kasımpaşalı Sadık, Ali Rıza ve Seyfi Beyler, okulun hademesi Trabzonlu İğri Boyunlu Osman’ı, Mahmutpaşa yokuşunda kapitülâsyondan faydalanarak postane açmış olan Fransızların bulunduğu yere gönderiyor ve Paris’ten gelen bu gazeteleri aldırıyorlardı. Dışarıdan gelen posta paketlerinin dağıtıldığı yerlerden biri de, Galata’da Mehmetali Paşa Hanı karşısında bulunan Avusturya Postanesi’ydi. Jöntürkler örgütüne dâhil olan gençliğin bir kısmı Gülhane’deki tıbbiye öğrencileri, Vefa’daki idadi öğrencileri, Kumkapı’daki Eczacı Mektebi öğrencileri arasında bulunmaktaydı. Harbiye’den Giritli Abdülhalim, tıp öğrencilerinden Karagümrüklü Ethem Ruhi, Erkân-ı Harbiye birinci sınıfında Üsteğmen Soğukçeşmeli Ferit,5 Erkân-ı Harp birinci sınıfında Üsteğmen Dağıstanlı yahut Kazanlı Yusuf Akçura da Jöntürkler örgütüne dâhildiler. Hepsi tutuklanmışlardı. Baskı yönetimine karşı koymakta Türkler kadar gayrimüslimlerin de payı vardı. Bu tarihlerde Halıcıoğlu’nda meyhanecilik yapan Yunan uyruklu Dimitri, Galata’daki Avusturya Postanesi’nden postrestant (alıcısı tarafından postaneden alınmak üzere gönderilen mektup veya paket) aldığı gazete ve dergileri, Sütlüce’de Bektaşi Tarikatı dergâhında yaşayan tekkenin şeyhi Münir Baba Efendi’nin oğlu Hüseyin Ulvi Bey’e teslim ederdi. Gene bu tarihlerde Yıldız Sarayı posta ve telgrafhanesinde çalışan Kara Kemal Bey6 boş zamanlarında Şehzadebaşı’na gider, meşhur çaycı Hacı’nın kahvesinde bir sandalyeye yerleşir, her zaman yaptığı gibi bir taraftan nargilesini


höpürdetir, diğer taraftan ele geçen bu gazete ve dergileri güvendiği kimselere verirdi. Diğer kahvehanelerden Kara Kemal’i ziyarete gelen birçok kişi, Avrupa’dan yurda sokulan bir kısmı Türkçe, bir kısmı Fransızca kitap, dergi ve gazeteleri bu sayede okur ve birçok şeyleri anlarlardı. Samatya’da İmrahor şeyhinin de girişimleri önemliydi. Bu dergâhın şeyhi ve kardeşi hukuk öğrencisi Vehbi Efendi’nin de Paris’le ilişkisi vardı. İzinli olarak Tıp ve Eczacı Okulu öğrencileri cuma geceleri bu dergâha devam ederler, bu sayede el altından gazete ve dergileri ele geçirirlerdi. Bilhassa bizim Yenicami’deki berberimiz, Bektaşi Tarikatı’ndan Hacı Haşim Efendi de Jöntürkler’dendi. Sütlüce Dergâhı’nın şeyhi Münir Baba’nın oğlu Hüseyin Ulvi Bey burada tıraş olur, her defasında da buraya gazete getirirdi. Hacı Haşim, eline geçen bu gazete ve dergileri Merdivenköy Dergâhı’nda Bektaşi şairi Harabi’ye yollar, o da tekkeye devam edenlere okuturdu. Topkapı Sarayı’nın içinde de Jöntürk örgütünden kimseler vardı. Enderun-ı Hümayun beyleri olarak yetişmekte olan Divanyolu Eczanesi sahibi Süreyya, seferli koğuşundan Kâzım, Hayri, Arap Cafer, Bağdat Köşkü’nde görevli Avni Beyler bu çalışmalarda son derece etkindiler. Denilebilirdi ki şehrin her semtinde, okul olsun, dergâh olsun, tekke veya kıraathane olsun, hiç umulmayan kimseler bu örgütün üyesiydiler. Hepsi padişaha karşı diş biliyor ve bir gün saltanatı yıkarak iktidara hür fikirli bir padişah getirmeyi düşünüyorlardı. Heyecan bilhassa subaylar arasında daha fazlaydı. Ülkenin tarihi dikkatle incelenirse Islahat ve Meşrutiyet’e, Cumhuriyet’e kadar bütün yeni ve olumlu hareketlere askerler önderlik yapmışlardı. İşte bu tarihte Harbiye ile Bahriye ve Askerî Tıbbiye birbirleriyle rekabet halindeydiler. Heybeliada’daki Bahriye Mektebi mezunlarından Edirneli Teğmen Sami Efendi, Paris’ten gelen bu gazeteleri, o tarihte Edirne Postanesi’nde genç bir memur olan, Kırcaali’de doğmuş Talat Efendi’ye 7 gizlice gönderiyordu. O da çevresine bunları yayıyordu. Bu dönemde gerek Harbiye ve gerekse Bahriye öğrencileri kendilerine Süleyman Paşa Fırkası adını vermişlerdi. Çünkü ünlü Şıpka kahramanı Süleyman Paşa, Harbiye öğrencileriyle Abdülaziz’i tahttan indirmişti. Bunlar da Abdülhamit’i yıkmaya karar vermişlerdi. Sultan Abdülhamit, alışıldığı şekilde Ramazan’ın on beşinde Topkapı Sarayı’na gelerek Hırka-i Şerif Dairesi’nde Kutsal Emanetler’i ziyaret ederdi. Her zamanki yolu Karaköy Köprüsü’nden geçer ve Gülhane Bahçesi’nden Topkapı Sarayı’na varırdı. Dönüşte Sultanahmet Meydanı, Divanyolu, Beyazıt, Şehzadebaşı, Unkapanı Köprüsü yoluyla Şişhane Yokuşu’ndan Taksim’e ve oradan Yıldız’a giderdi. Jöntürkler, iki köprüden birini bu sırada uçurmaya karar vermişler ve köprülerden birinin ayaklarına dinamit koymayı düşünmüşlerdi. Gizli bir toplantı yapmıştık. Ben de dâhil olduğum halde, çok sayıda vatandaş toplanmıştı. Fakat çoğumuz böyle bir öldürme girişimini hoş görmemiştik. Çünkü bu yüzden birçok masum kardeşlerimiz de hayata veda edeceklerdi. Gene içimizden bazıları böyle kutsal bir günde böylesi bir girişimi uygun karşılamamışlardı. Aramızdaki subaylardan Topçu Rıza Bey o zaman Taksim Kışlası’nda görevliydi. Bu kışladaki bataryaları Yıldız’a çevirerek burayı bombalamayı önermişti. Nihayet toplantı, gizli bildirilerle halkı, Mithat Paşa’nın zamanında padişaha kabul ettirdiği Kanun-ı Esasi’nin ilânı için harekete geçmeye yüreklendirme yolunda verdiğimiz kararla bitmişti. Derhal girişimlere başlanmış, sokaklara bildiriler asılmış ve halka bildiriler dağıtılmıştı. Hatta Ramazan’ın on üçüncü gecesi bu karar uygulamaya konulmuştu. Sarayda Hırka-i Şerif’in8 duvarına ve Bağdat Köşkü’ne, hatta Orta Kapı’ya bildiri yapıştırmak görevi Süreyya Bey’e verilmişti. Aksi bir rastlantı, o gece Kasımpaşa’da duvarlara bildiri yapıştıran akrabamdan Bahriye subayı Haydar Bey’i polisler yakalamışlar ve doğru


Yıldız Sarayı’na götürmüşlerdi. Heybeliada’da hademe Trabzonlu Boynu İğri Osman’ı da bekçiler yakalamışlar ve Beyoğlu Kaymakamı Enver Bey’e götürmüşlerdi. Osman, örgütte bulunan herkesi ele vermiş ve kısa zamanda Jöntürkler’in önemli isimleri bu yüzden yakalanmıştı. Ben de tutuklanarak Taşkışla’daki hapishaneye gönderilmiştim. Hepimize görüşme yasaklanmıştı. Kurulan Divan-ı Harb’in başkanlığına Reşit Paşa getirilmişti. Divan-ı Harb’in kararları çok kesin ve kapsamlı olmuştu. Yüzlerce öğrenci “Şeref kurbanları” namı altında Trablusgarp’a sürülmüştü. Benim için de karar buydu. Fakat talih bu ya, büyükbabamın sarayda çalışıyor olması nedeniyle padişahın maiyetinden Avanozlu Mabeyinci Arif Bey ve eniştesi padişah yaverlerinden Süvari Tuğgenerali Rıza ve gene padişah yaverlerinden Ahmet Şevket Paşaların yol göstermeleri, padişahın maiyetinden Faik Bey’le Hariciye Nezareti Evrak Müdürü Atıf Bey’in araya girmeleriyle cezadan kurtarılmış ve İstanbul’da kalmıştım. Fakat bu şans uzun sürmemişti. Abdülhamit’in esvapçıbaşısı ve sütkardeşi İsmet Bey’in oğlu Fehim Paşa’yla benim korunmamı üzerine alan Süvari Tuğgenerali Rıza Paşa, bir gün Tokatlıyan’da otururken önce ağız kavgasıyla işe başlamışlar, sonra tokat tokada, yumruk yumruğa gelmişlerdi. Padişah bunu duyunca kendi kullarından ve baskı yönetimine taraftar Fehim Paşa’yı madalyayla ödüllendirmiş ve Rıza Paşa’yı da azarlamıştı. Bunu onuruna yediremeyen Rıza Paşa, Ahmet Şevket Paşa ve Mabeyinci Arif Bey’le birlikte Avrupa’ya kaçmıştı. İşte bunun üzerine böyle bir fırsat bekleyen Divan-ı Harb Reisi Reşit Paşa da beni 4. Ordu’nun merkezi Erzurum’a sürmekte zerre kadar kararsızlık göstermemişti. Bizim için yeni bir yol, yeni bir macera görünüyordu. Kendi kendime o zaman “Bakalım, kader alnımıza neler yazmıştır” demiştim. 5 Ferit Bey, Meşrutiyet’in ilânından sonra milletvekili olmuş, Mondros Mütarekesi’nden sonra İstanbul hükümetinde Dâhiliye Nazırlığı yapmış, Milli Mücadele’de Ankara’ya geçerek Büyük Millet Meclisi’ne üye seçilmiş, daha sonra da Londra elçisi olarak Milli Hükümeti temsil etmiştir. 6 İttihatçıların ünlü iaşe nazırı. 7 İttihat ve Terakki’nin meşhur Dâhiliye Nazırı ve Sadrazamı Talat Paşa. 8 Hz. Peygamberin hırkası (burada hırkanın korunduğu yer)


ABDÜLHAMİD’İN GÜNLÜK YAŞAMI VE GECE ALIŞKANLIKLARI Sultan İkinci Abdülhamit dindar bir insandı. Özellikle akşam ezanı okununca başına bir sarık sarar ve mihraba geçerdi. Namaz kıldırmasını pek severdi. padişahın yakınlarından Lûtfi Bey, Esvapçıbaşısı İsmet Bey, Seccadecibaşı, Şamdancıbaşı, Kahvecibaşı ve kullarından Hacı Mahmut Bey bu namazda hazır bulunurdu. Gündüzleri kitap okumak, marangozluk yapmak, hafiyelerden gelen jurnalleri okutmak ve ibadet etmekle vakit geçirirdi. Tutumluydu. Hükümdar olur olmaz sarayın masraflarını kısmıştı. O zamanlar sarayda bir âdet vardı. Padişahın emrinde çalışan tüm muhafız, memur ve hizmetlilerin evlerine öğle ve akşam saray mutfaklarında pişen yemeklerden tabla tabla nefis yiyecekler giderdi. Abdülhamit önce bu âdeti kaldırmış, saraydan bedava yemek çıkmasını yasaklamıştı. Sarayda yemek yemeye hakkı olanlar, bundan böyle sarayın alt katında ve belirli zamanlarda beraberce yemek yiyeceklerdi. Kendisi, o zamana kadar Osmanlı Sarayı’nda âdet olduğu üzere yalnız yemek yemeyi de kaldırmıştı. Aile bireyleri de sofra başında hazır bulunurdu. Abdülhamit’in diğer bir önemi de saraylarda valide sultanlara gösterilen bağlılıkları ve ayrıcalıkları kaldırmak olmuştu. Annesi zaten çok erken vefat etmişti. Analığı olan kadına da fazla saygı göstermemişti. Marangozluğu iyi bilir, kendisi çalışarak güzel üretimler yapardı. Saltanatının başında her türlü kural ve seremonileri de sadeleştirmişti. Abdülhamit olağanüstü zeki ve kurnazdı. Kime nasıl davranılacağını bilir, herkesin nabzına göre şerbet verirdi. Diğer padişahlar gibi nazırlarını saatlerce ayakta tutmaz, aksine oturturdu. Onlara sigara ve kahve ikram ederdi. Mütercim Rüştü Paşa pek sıkılgandı, Mithat Paşa ise padişahın hu​zurunda sigarasını yakıp içerdi. Padişahın marangozluğa fazla hevesi vardı. Gündüzleri birkaç saat özel marangozhanesinde çalışır, testereyle ağaç keser, çubuk veya tahta rendeler, çivi çakar, kaplama yapar, dolaplara kilit takardı. Maliye işlerine ve bankacılığa da merak sarmıştı. Bu sebeple İstanbul bankerlerinden meşhur Zarifi Efendi’yi çağırtmış, kendisine hoca yapmış ve bu suretle bankacılığı öğrenmişti. Abdülhamit’in bazı geceler, Yıldız Sarayı’nın tiyatro salonunda verilen temsillere geldiği, Avrupa’dan birçok masraflarla tiyatro, opera trupları, konser veren sanatkârlar getirttiği de biliniyordu. Tiyatro, sarayda bilhassa cuma geceleri oynanırdı. Böyle geceler için özel davetiyeler bastırılır, Boğaziçi yalılarında oturan sultanlara, damatlara gönderilir, onlar saraya davet edilirdi. Ayrıca oyunlarda, Padişah Sarayın’da ikamet eden kadın efendiler, sultanlar, şehzadeler, saray ileri gelenleri, kalfalar da bulunurdu. Özellikle komik-i şehir Abdürrezzak Efendi’nin trupu sık sık sarayın sahnesinde boy gösterir, nükteli sözler, gülünç jestlerle etrafa neşe saçardı. Abdülhamit de zaman zaman kendisini tutamaz, güler, kahkaha atar ve gülenleri de hoş görür ve asla kızmazdı. Tiyatro salonu büyük ve rahat olmakla beraber iki tarafında localar vardı. Padişahın oturduğu yer sahneye yakın localardan biriydi. Bazı localar Padişah Haremi’ne, kadınlara ayrıldığından kafesliydi. Bazı akşamlar Klâsik Batı Musikisi Fransız, Alman, İtalyan sanatkârlar tarafından sunulur ve pek beğenilirdi. Padişah, Paris’ten gelip Yıldız Tiyatrosu’nda temsiller veren Madam Sarah Bernard’a bu hizmetlerine karşın ödül olarak iki bin altın lira hediye etmişti. Bazen de Merkez Kumandanı Mareşal Sadettin Paşa, Divanyolu’ndaki konağında hazırladığı alaturka


konserleri saray sahnesinde tekrarlatırdı. Genç ve güzel Çerkez kadınları, güzel Yörük kızları çeşitli fasıllarla sazlara iştirak ederler, bu da padişahı oldukça hoşnut ederdi. Abdülhamit’in önemli bir alışkanlığı da geceleri yatmadan önce roman okunmasını istemesiydi. Yıkanır, yatağına çekilir, yanı başında sütkardeşi Esvabçıbaşısı İsmet Bey, kendisine polisiye romanları, başkaldırı ve ihtilallerin elebaşılarının binbir serüvenlerini okurdu. Bunları dinlemesini çok sever ve böylece uykuya dalardı. O zaman İsmet Bey yanından çekilir, yatak odasının dışındaki ikinci bir odada kendi yatağına uzanırdı. Abdülhamit son derece kuruntulu olduğu için böylece güvenlik önlemi alıyordu. Onun geceleri huzur içinde geçmez, uyanır, uyur, sağa sola döner ve bazen de korkunç rüyalar görürdü. Ertesi sabah uyanıp zengin kahvaltısını yaptıktan sonra, her taraftan gelmiş istihbarat raporlarını okutur ve bunları bir önceki gece dinlediği polisiye romanlarla karşılaştırır, onlardan sonuçlar çıkarmaya çalışırdı. Bazı geceler uykusu kaçar, İsmet Bey onu oyalayarak uyutmaya çalışırdı. Abdülhamit, böylece uzun yıllar hep aynı hayatı yaşamıştı. İsmet Bey’e büyük bir güveni vardı. Ancak onun varlığıyla rahat edebilirdi. Abdülhamit saltanatı süresince daima kuruntu ve korku içinde yaşamış, özgürlüğün gelişmesini isteyenlerden ve özgürlük sözcüğünden son derece ürkmüştü. Tahttan indirilme olasılığı onun en çok düşündüğü, son derece yıldığı bir durumdu. Yıllarca hafiyeleri, sadık köleleri ona memleketi hep başka türlü göstermiş ve tanıtmışlardı. Yalnız kendi çıkarlarını düşünmüşler ve padişahı kendileri için geçim aracı olarak görmüşlerdi. Abdülhamit, bir hafiye ve körü körüne bağlı insanlar çemberi içinde güya rahat yaşayacağına inanmıştı. Hepsine durmadan paralar yedirmiş, bağışlar dağıtmıştı. Fakat sonunda neticeyi hiçbir şey değiştirmemişti. 31 Mart’a rağmen nihayet Hareket Ordusu İstanbul’a gelmiş, sokak çatışmaları yapılmış, ne Taşkışla’daki askerler, ne Beşiktaş’a giden yolları tutan karakol, ne emrindeki ünlü paşalar ve hafiyeler, ne de yıllarca ekmeğini yiyen kulları, tahttan indirilmesine engel olmuşlardı. Abdülhamit, 33 sene saltanattan sonra korktuğuna uğramıştı. Harbiye Nezareti’nden atılan topları duyuyor, Taşkışla’nın bombardımanı onu titretiyordu. Halkın neşeli, sevinçli sesi, ta saraya kadar yankılanıyordu. Hele gece olup da İstanbul’un donandığını, göklere yükselen havaî fişeklerin manzarasını gördüğü zaman çok üzülmüştü. “Bu insanlar” demişti, “vaktiyle benim cülusumu da böyle karşılamışlar, o kadar sevinmişlerdi.” Hele o gece kendisini saltanattan indirmek üzere saraya gelen heyetle karşılaşınca büsbütün şaşırmıştı: “Süreniz doldu Efendimiz, Meclis-i Mebusan kararıyla tahttan indirildiniz. Sizi Selanik’e götüreceğiz” dedikleri zaman, yalnız saltanattan değil, bir de İstanbul’dan ayrılmanın ve her şeyi kaybetmenin acısını ta içinden duymuştu. Kurula rica etmişti: “Bari” demişti, “beni İstanbul’dan ayırmayınız.” Fakat kabul etmemişlerdi. Selanik’te Alatini Köşkü hazırlanmıştı. Ona şimdilik, yalnız, bütün bir ömrün tatlı günlerini hatırlayacağı hayatını bı​rakıyorlardı.


MANASTIR’DA PATLAYAN TABANCA Sultan İkinci Abdülhamit’e Birinci Meşrutiyeti kabul ettiren Yeni Osmanlılar ve bunların başında bulunan Mithat Paşa, Ziya Paşa, Namık Kemal gibi özgürlük gönüllüleri birer birer sürülüp yok edildikten sonra, padişah Osmanlı-Rus Savaşı’nı (93 Harbi) gerekçe göstererek Meclis’i dağıtmış, kendisine sadık köleleriyle korkunç bir baskıcı yönetime başvurmuştu. Otuz üç sene sonra tahttan indirilen ve Selanik’te Alatini Köşkü’nde oturmaya zorlanan Abdülhamit, koruması olarak atanan sınıf arkadaşım Süvari Yüzbaşısı Debreli Zinnun Bey’e bu olayı anlatırken şöyle demişti: “1293 Moskof Harbi’nin (1878 Osmanlı-Rus Savaşı) patlamasına taraftar değildim. Barış görüşmeleriyle buna bir çare bulunacağına inanmıştım. Fakat Mithat Paşa savaş istiyordu. Meclis-i Mebusan’ı9 da baskı altında bırakmıştı. Bu savaş bizi çok zor duruma sokacaktı. Ekonomik gücümüzü yok edecekti, nitekim de öyle olmuştur. Meclis-i Mebusan’a laf anlatmak mümkün olamadı. Bir süre yalnız başıma kalarak düşündüklerimi gerçekleştirmek istedim. Meclis-i Mebusan’ı kapattım. Bu baskı Mekteb-i Harbiye’de, Tıbbiye’de, Mülkiye’de okuyan gençliği ayağa kaldırmıştı. Bu hareketler eğer bugün memlekete fayda vermişse övünç duyarım. Buna da sebep oldum demektir. İkinci defa Meşrutiyet’i ilân ederken aradan uzun zaman geçmiştir, memleket olgunlaşmıştır sanıyordum. Hâlbuki ideal bir amaçla işe başladıklarını söyleyenler, Yıldız yağmasıyla kendilerini lekelediler. Senelerce biriktirdiğim, dişimden tırnağımdan arttırdığım altınların, bunca tahvillerin ne olduğu belli olmadı. Bu hazineyi Yıldız Sarayı’nın geniş havuzunun altındaki özel olarak yaptırttığım mahzende saklamıştım. Oradan aldılar, bu servet hakkında Meclis-i Mebusan’a hesap verdilerse ne mutlu! Yalnız bana ‘Katil Padişah, Zalim Padişah, Kızıl Sultan’ dediler, bakalım tarih onlar için ne diyecek? Cenabı Hak’tan dileğim, onların sonunu bana göstermesidir!” Sultan Hamit’in baskıcı saltanatının sonunda gerçekten biraz da olsa bir idareye kavuşmuş olan Makedonya’nın bilinen şehirleri Selanik ve Manastır’da 3. Ordu subayları arasında bir gizli dernek kurulmuş bulunuyordu. Bu tarihin 1908 olduğunu söylemeliyiz. Niyetleri şöyle özetlenebilirdi: Abdülhamit’in baskıcı ve keyfî yönetimini güç kullanarak yıkmak, Birinci Meşrutiyet’in ülkeye getirdiği Kanun-i Esasi10 ruhunu yeniden kurmak, yurda özgürlüğü, adaleti, eşitliği ve kardeşliği getirmek, imparatorluğun bütün unsurlarını, ırk, din, dil ve sınıf farkı gözetmeksizin vatandaş kabul etmek, Osmanlı Hanedanı’na sadık kalmak, hilâfeti sağlamlaştırmak, orduyu devrimlerin bekçisi yapmak, İttihat ve Terakki genel merkezini hükümetin üstünde bir güce kavuşturmak ve düzenleyici bir rol oynamasına çalışmak. Bu siyasi partinin gerek askerlerden ve gerek sivillerden önemli kişileri şunlardı: Ohrili Eyüp Sabri, Yakup Cemil, Hüsrev Sami, Topçu İhsan, Sapancalı Hakkı, Atıf, Enver Paşa’nın Yaveri Mümtaz, Talat Paşa, Enver ve Niyazi Beyler, Hüseyin Cahit, Hacı Âdil, Ziya Gökalp, Kâzım Nami, Akagündüz, Hüseyin Kâzım, Ömer Seyfettin, Mehmet Ali Tevfik, İsmail Müştak, Ömer Naci, Mithat Şükrü, Doktor Nâzım, Prens Sait Halim Paşa, Babanzade İsmail Hakkı, Emrullah Efendi, Ahmet Nesimî, Ali Fethi, Halil, Küçük Talat, Selanikli Cavit, Mustafa Şeref, Cemal Paşa, Doktor Bahaettin Şakir, Kurmay Subay Hasan Tosun ve daha sonraları bunlara katılan pek çok aydınla bu parti örgütlenmiş, gelişmiş ve amaçlarına kısmen ulaşabilmiştir.


İşte Abdülhamit’in saltanatının sonunda karşılaştığı tehlike bu şekilde İttihat ve Terakki’den gelmiştir. Başlangıçta kullarından mareşal(mareşal) olan Arnavut Büyük Tahir ve tüm general Arnavut Küçük Tahir Paşalar ve Arnavutluk’ta İsa Bulatin, 11 padişaha İttihat ve Terakki’nin hakkından gelmeyi teklif etmişlerdi. Fakat padişah, İttihatçıların Masonlarla iş birliğini bildiği için buna cesaret edememişti. Bu sırada Yanya Valisi Müşir Tatar Osman Paşa’yı İttihatçılar dağa kaldırmıştı. Ohrili Eyüp Sabri Bey de Bulgar çetecileriyle dağa çıkmıştı. Nihayet Niyazi Bey’in Resne Postanesi’ni basarak Yıldız’a, Abdülhamit’in Meşrutiyet’i kabul ve hürriyeti ilân etmesini isteyen bir telgraf çektiği öğrenilmiş, biraz sonra da Enver Bey’in emrindeki kuvvetlerle Niyazi Bey’e katıldığı duyulmuştu. O zaman padişah telgrafla Rumeli Müfettiş-i Umumîsi Hüseyin Hilmi Paşa’dan İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin gerçek gücünü sormuş, aldığı yanıt şu olmuştu: “Zat-ı Hazreti Padişahilerine bildireyim ki bu bölgede benden başka herkes, İttihat ve Terakki Cemiyeti’ne dâhildir!” Selanik’te bulunan Müşir Hayri Paşa, İttihat ve Terakki Cemiyeti’ni dağıtma görevini kabul etmemiş, Serez ve çevresi kumandanı Manastırlı İbrahim Paşa işi üzerine alarak Selanik’e gelmiş ve Manastır’a da Ferik Boşnak Şemsi Paşa gönderilmişti. Şemsi Paşa son derece sert bir paşaydı. Üstelik Abdülhamit’e de gönülden bağlıydı. Enver’le Niyazi Beylerin ya ölüsünü veya dirisini getirmeye kesin niyet etmiş olan bu sert kumandan, 7 Temmuz salı günü üç tabur Arnavut ve Boşnak süvarisiyle Manastır’a gelmiş ve oradan Resne’ye hareket etmek üzere hazırlanmıştı. İttihat ve Terakki Cemiyeti ise paşayı Manastır’da vurmaya, hem kendisine ve hem de padişaha güzel bir ders vermeye karar vermiş, gönüllü subaylardan Üsteğmen Atıf Bey adında 26 yaşında genç ve cesur bir delikanlıyı bu işle görevlendirmişti. Orta boylu, esmer yüzlü, kıvrık bıyıklı ve idealist bir subay olan Atıf Bey Manastır’a gelmiş ve 7 Temmuz’u 8’ine bağlayan çarşamba gecesi gerekli düzenlemeyi yapmıştı. Paşayı vuracağı tabancayı da Prevezeli Ahmet Talat Bey’den almıştı. Sabaha karşı yattığı yere gitmiş ve 8 Temmuz çarşamba gününü sabırsızlıkla beklemeye başlamıştı. 8 Temmuz 1908 çarşamba günü, Manastır’ın belli başlı yolları daha sabahtan insanlardan dolayı geçilmez hale gelmiş, sokakları polis ve jandarma erleri tutmuştu. Kuşluk vakti (Günün sabahla öğle arasındaki bölümü) Ferik Şemsi Paşa’nın faytonu postane önüne gelmiş ve arabanın önünü ve arkasını muhafız Arnavut ve Boşnak süvarileri işgal etmişti. Manastır Postanesi bir meydana bakıyordu. Burası iğne atılsa yere düşmeyecek nitelemesine yakışır derecede kalabalıktı. Abdülhamit’in bu ünlü paşasını görmek için halk birbirinin üstüne çıkacak bir hal almıştı. Paşa, sabahtan beri postanenin üst katındaki telgrafın başındaydı. Yıldız’la iletişim kuruyor, hareketini ve plânını bildiriyordu. Çektiği telgrafta özetle şöyle demişti: “Zat-ı şahanelerine şunu bildirmek ve söz vermek isterim ki, isyan halinde bulunan bu subayları diri veya ölü olarak kökünü kurutarak bu büyük sıkıntıyı ortadan kaldıracağım. Allah’ın izni ve zat-ı şahanenizin buyruğu ve izniyle başarılı olacağıma inanıyor ve şimdi de Manastır’dan hareket ediyorum, o hayırlı emir ve ferman emir sahibinindir.” Tam bu sırada borazanlar çalmaya başlamış, askerler verilen emre uyarak süvari atlarının üzerine atlamış ve harekete hazır olmuşlardı. Paşanın postane kapısında gözükmesi ve faytona kadar yürümesi için bir-iki dakika yetmişti. Heybetli ve gururlu Ferik Şemsi Paşa, Enver’le Niyazi’nin ölü veya dirisini getirmeyi kendince çok kolay bir şey zannediyordu. İşte tam bu sırada, askerin arkasına gizlenmiş bulunan genç bir teğmenin ortaya çıktığı ve cebinden çıkardığı bir tabancayla paşaya ateş


ettiği görülmüştü. Tam faytonun basamağına ayağını koyduğu bir sırada üstelik kendisine ve yapacaklarına çok emin bulunduğu bir zamanda Ferik Şemsi Paşa, birkaç saniye içinde teğmenin arka cebinden bir tabanca çekip beş el ateş ettiğini görmeye bile fırsat bulamamış ve derhal arabanın basamaklarına kanlar içinde yığılmıştı. Ortalık birdenbire karışmıştı. Boşnak, Arnavut süvarileri, askerleri, mavzerlerini havaya boşaltarak tehlikeyi birbirlerine haber vermiş, halk da askerin kendilerine ateş edeceği zannıyla çil yavrusu gibi sağa, sola sokaklara kaçışmaya başlamıştı. O kalabalığın içinde bütün İttihat ve Terakki üyeleri, örgüt elemanları ve çeteleri derhal harekete geçmişlerdi. Üsteğmen Atıf Bey12 de büyük bir cesaret ve soğukkanlılıkla yerinden sıçrayarak halkın içine karışmıştı. Bu sırada askerler halka gerçekten ateş açmışlardı. Köşe başlarını tutan polisler herkese; “Katili gördünüz mü? Genç subay nereye gitti?” diye soruyor ve örgüte üye kişilerse sırf bunları aldatmak için; “İşte buradan saptı, şu köşeyi döndü. Arkadan gördük, ileri doğru gidiyordu!” gibi yanlış bilgi veriyorlardı. Gerçekte Üsteğmen Atıf Bey böğründen (insan ve hayvan vücudunun kaburga ile kalça arasındaki bölümü) yaralanmış, elini yarasının üstüne kapatarak Drahor Köprüsü’nden geçmiş ve dar sokaklara girmişti. Halk son derece korkmuştu. Şimdi Abdülhamit’in kendileri için ne korkutucu cezalar uygulayacağını düşündükçe şaşkınlıkları artıyordu. Atıf Bey, o sırada korkudan kepenklerini kapatmaya çalışan bir dükkâna girmiş, dükkândaki iki kişiyi elindeki boş tabancayla korkutarak akşama kadar orada kalmıştı. Esasen ortalık büyük bir sessizliğe gömülmüştü. Ferik Şemsi Paşa faytonun içine yıkılmış, ölümü ve suikast haberi telgrafla Yıldız’a bildirilmiş, bu haberi alan padişah yıldırımla vurulmuş gibi korku ve dehşet içinde kalmıştı. Hele bu katilin ele geçmemesi padişahın kuruntu ve heyecanını daha fazla arttırmıştı. Etrafındakilere; “Demek ki İttihat ve Terakki söy​ledikleri kadar güçlü bir cemiyetmiş, bir gün bizi oturduğumuz yerde de öldürebilir” diyordu. Diğer taraftan gecenin birkaç saatini kaçtığı ve saklandığı dükkânda ge​çiren Atıf Bey nihayet sokağa çıkmış ve dükkândakilere “Şayet sokağa çıkar, arkamdan gelirseniz, ikinizi de köpek leşi gibi yere sererim!” demişti. Atıf Bey, birkaç sokağı dikkatle aştıktan sonra, merhum Siirt Milletvekili Mahmut Bey’in evine sığınmış, ilk tedavisini yaptırdıktan sonra Manastır’ı teşkilâtın adamları sayesinde terk ederek Selanik’e gelmişti. 9 Osmanlı İmparatorluğunda iki millet meclisinden, üyeleri, hak tarafından seçilmiş olanı. 10 Osmanlı İmparatorluğundaki Anayasa. 11 İsa Bulâtin Abdülhamit’in güvenini kazanmış müşirlerinden biridir. Saraya çektiği telgrafta “Sakın Meşrutiyet’i kabul etmeyiniz. Hepsini temizleyeceğim” demişti. Padişah bunu kabul etmişti. H. Ertürk 12 Atıf Kamçıl daha sonra TBMM’de milletvekili olmuştur.


1908 MECLİSİ’NİN AÇILIŞI Abdülhamit, Manastır’da patlayan tabancayla en sadık adamlarından biri olan Ferik Şemsi Paşa’nın şehrin en kalabalık meydanında ve üç tabur süvari askerinin gözü önünde, İttihat ve Terakki üyesi yürekli bir subay tarafından vurulduğunu öğrendiği zaman dehşet içinde kalmış bütün gün kendisine gelememişti. Hiç kimse padişahın yanına giremiyor, emrin kendisinden gelmesini bekliyordu. Abdülhamit, perşembe gecesini son derece sıkıntılı geçirmişti. 9 Temmuz perşembe günü Meclis-i Vükelâ13 sabahın erken saatlerinden gecenin sekizine kadar toplantı halinde kalmış ve bu toplantıda tartışmalar olmuştu. Serasker Rıza Paşa özgürlüğün gelişmesini isteyenlerin lehinde konuşmuş, Umumi Müfettiş İsmail Paşa (Zülüflü) ise asilerin yok edilmelerini ve sürgüne gönderilmelerini istemişti. Abdülhamit ise tamamen şaşırmıştı. 10 Temmuz cuma günü sabahı İstanbul pembe bir şafakla uykusundan uyanmıştı. O gün gazetelerin yayınlanması gecikmişti, herkes birbirine soruyordu: “Acaba ne vardı? Gazeteler neden çıkmamıştı?” Eğer İstanbul halkının kulakları duyabilseydi, mümkün olsa da işitebilseydi Manastır’da toplar atılıyor, halk sevinçten sokaklara fırlıyordu. Artık hürriyet isteğinin önüne geçmek mümkün değildi. Gerçekten o tarihi günde birkaç saat gecikmeyle gazeteler de yayımlanmıştı. İstanbullular o sabah gazeteleri kapışmışlar ve haberleri bilgiye aç birer insan gibi bir hamlede yutmuşlardı. Gazetelerin hepsinde resmi bir bildiri vardı: “İrade-i Seniyye-i Hazreti Padişahi ile bundan böyle memalik-i Osmaniye’nin her tarafında meşrutiyet yönetimi kuruluyordu.”14 Fakat satırlar o kadar belli belirsiz, anlam o kadar kapalıydı ki, okuyanlar sevinmekle düşünmek ikilemi arasında kalmış ve birbirlerine ne diyeceklerini şaşırmışlardı. Herkes bu bildiriyi anlayamadığını söylemekten çekiniyor, fakat bakışlarıyla bunu pek güzel ifade ediyordu. En büyük sevinç Babıâli yokuşunda hüküm sürüyordu. İkdam Matbaası bu sevincin odağıydı. Herkes sevinçte daha ileri gitmekten, Abdülhamit’i kızdırmaktan çekiniyordu. İlk bayrağı asan İkdam Matbaası olmuştu. Sonra bütün Babıâli, daha sonra şehir bu usulü taklit etmişti. Daha sonra top sesleri işitilmişti. Sokaklardan, ellerinde bayraklarla çeşitli halk tabakalarından insanlar geçiyordu. Hocalarla papazların, Müslümanlarla gayrimüslimlerin kucaklaştığı görülüyordu. Gazeteler, bundan sonra günlerce halk tarafından âdeta yağma edilmiş ve yayın dünyasında Tanin, Millet, Hürriyet gibi yeni isimler altında yeni gazeteler çıkmaya başlamıştı. Şehrin meydanları, belirtilen nedenden Tepebaşı Bahçesi dolup taşıyor ve kalabalık, gece yarılarına kadar sokaklardan çekilmiyordu. Birçok kişi kollarına kırmızılı, beyazlı kurdeleler takıyor, birçok hatip hep 33 seneden bahsediyordu. Namık Kemal’in “Vatan” piyesi, en çok seyredilen, çılgınca alkışlanan bir eser olarak İstanbul’u meşgul ediyordu. Yeni kabineyi oluşturmakla Sait Paşa görevlendirilmiş, o da adamlarıyla padişahın huzuruna çıkmış ve orada bağlılık yemini etmişti. Artık bütün ülkenin ümidi yeni seçimlerdeydi. Her tarafta bunun hazırlıkları görülüyordu. Ayasofya Camisi çevresindeki Adliye Sarayı, Meclis-i Mebusan için bazı değişikliklerle tamamlanmıştı. 4 Aralık 1908’de büyük bir törenle Meclis-i Mebusan açılmıştı. Sabah saatlerinden itibaren halk bu meydanı doldurmuş, fakat bütün caddeleri iki sıra dizilmiş süngülü askerler muhafaza altına almıştı. Saat sekizde yabancı ülke büyükelçilerinin arabaları, halkın alkışlarıyla askerin arasından geçerek


Meclis’in kapısının önüne gelmiş, elçiler etrafı selamlayarak içeri girmeye başlamışlardı. Biraz sonra milletvekilleri ikişerli, üçerli gruplar halinde gülümseyerek askerlerin arasından geçiyorlardı. Onların da halkı selamlayarak içeri girdikleri görülüyordu. Bu sırada askeri mızıka meşhur havaları, İzmir, Cezayir Marşlarını çalıyordu. Halk, milletvekillerini çılgınca ve yürekten gelen bir sevinçle alkışlıyordu. Özellikle bu alkış tufanı, yıllarca özgürlük uğruna çalışmış olan Ahmet Rıza Bey’i görünce şiddetlenmişti. Tam yirmi sene hayatını bu davaya adamıştı. Neden sonra Abdülhamit’in arabası gözükmüştü. İkişer koşulmuş dört atlı bir faytonda Abdülhamit resmi kıyafeti, neşesiz yüzü, kuşkulu tavrıyla etrafına bakmıyor, karşısında Şehzade Burhanettin Efendi ile yeni Sadrazamı Kamil Paşa bulunuyordu. Arkasında muhafız süvari bölüğü, sırmalı elbiseleri, siyah kalpaklarıyla cidden görkemliydi. Padişahın arabası caddelerden ağır ağır geçmiş ve Meclis’in kapısında durmuştu. Heyet-i Vükelâ, padişahı bu kapının önünde tek sıra halinde bekliyordu.15 Halk bu sırada padişahı alkışlamıştı. Abdülhamit bir süre kendisine ayrılan salonda dinlenmiş; az sonra da Meclis’teki locasında görünmüştü. Ayağa kalkarak padişahı selamlayan ve alkışlayan mebuslar, Sadrazam Kamil Paşa’nın elinde tuttuğu zarfı Başkâtip Cevat Bey’e verdiğini görmüşlerdi. Abdülhamit, kendi nutkunun okunması süresince ayakta durmuş, böylece milletvekillerini de ayakta bu nutku dinlemeye zorunlu bırakmıştı. Nutuk şöyle başlıyordu: “Ayan ve Mebusan: Tahta çıktığımda sırasında belirtmiş olduğum Kanun-i Esasi’nin uygulanmasında bazı güçlüklere uğramış ve o zamanki devlet yöneticilerinin gösterdiği gerekçe üzerine Meclis-i Mebusan’ı geçici olarak tatil etmiştim. Bundan sonra ülkemin çeşitli bölgelerinde eğitimin ilerlemesi ve halkın yetenek ve idrakinin geliştiği anlaşıldığından, bu mutlu günde Meclis-i Mebusan’ı tekrar açma ve ülkemin her tarafında okullar kurulmasıyla arttırılmasına çalışılmasını uygun gördüm. İşte bu nedenle kararlılıkla Kanun-i Esasi’yi ilân ve seçimlerin ve Meclis-i Mebusan’ın toplantıya çağırılmasını emrettim.” Abdülhamit’in açılış nutku, bundan sonra başbakanlığın Kamil Paşa’ya verildiğini ve onun bakanlarıyla Meclis’in huzuruna çıkarak güvenoyu isteyeceğini açıklıyor, bir taraftan memleketin yeni kanunlara gereksinimi, diğer taraftan da bu çalışma yıllarında bütün devletlerle Devlet-i Aliye’nin16 yakın ilişkiler kurmaya çalışmasının gereği anlatılıyordu. Nihayet padişahın nutku şu cümleyle bitiyordu: “İnşallah Meclis-i Mebusanımız, devletimize ve milletimize hayırlı işler görür, vatanımız her türlü mutluluğa ulaşır. Cenab-ı Hak tümümüzden yardımlarını esirgemesin. Amin.” Padişahın nutku tam bir sessizlik içinde dinlenmiş, yalnız bir noktada “Ülkemizin Kanun-i Esasi ile yönetilmesi hakkındaki kararlılığım kesin ve değişmezdir” cümlesi dakikalarca alkışlanmıştı. Abdülhamit nutuk okunur okunmaz locasını terk etmiş, arabasına binerek ve arkasından muhafızlarını sürükleyerek tekrar Yıldız’a geri dönmüştü Birkaç gün sonra Meclis-i Mebusan padişahın nutkuna cevap vererek gösterdiği bu özgürlük sever davranıştan dolayı kendisine teşekkür etmişti. Bunu Yıldız Sarayı’nda verilen bir ziyafet takip ediyordu. İlk defa bir Osmanlı hükümdarı tebaasıyla beraber yemek yiyor, o gece Yıldız Sarayı’nın salonları, padişahın bu gösterişsiz ve içten hareketini alkışlıyordu. Hatta ünlü Ahmet Rıza Bey, yemeğin ortasında padişaha hitaben söylediği nutukta; “Dünya tarihleri bu akşamki padişah sofrasını övgü dolu bir dille hatırlatacak, bütün Osmanlıların kudretlû ve şevketlû hükümdarlarının milletvekilleriyle bir sofrada oturmalarını, bir karavanadan yemek yemelerini bir ibret belgesi olarak


Müslümanların Halife-i Zişanı’nın17 cins ve mezhep farkı gözetmeksizin vatan evlâtlarından oluşan bir ailenin babası olarak aramızda bulunmasını şükranla anacaktır” diyordu. Gerçekten de o gece, o yemek çok özel bir akşamı tarihe kaydetmişti. Fakat kim tahmin edebilirdi ki üç ay sonra, aynı padişah ve aynı hükümet, İstanbul’a gelmiş olan Rumeli avcı taburlarını bir gericilik hareketine yönlendirecek ve 31 Mart faciası gibi, Osmanlı tarihinde leke sayılacak bir sayfayı yazdıracak ve aynı gün de Meclis-i Mebusan’ın önünde bu asi askerler adliye razırını öldüreceklerdi. 13 Bakanlar kurulu. 14 Yüce padişahın buyruklarıyla bundan böyle Osmanlı ülkesinde Meşrutiyet yönetimi kurulu​yordu. 15 Törenin detayı, o zaman padişahın arabasının sağında at üstünde giden ve halen yaşayan Yaver İsmet Bey tarafından tamamlanmıştır. S. N. TANSU 16 Yüce Devlet / Osmanlı Devleti. 17 Onurlu Halife.


31 MART OLAYI Daha geceden Beyazıt Meydanı’nda, Bab-ı Seraskeri dâhilinde silâh çatmış, çadır kurmuş avcı taburları içinde kaynaşma başlamıştı. Sarıklı, cübbeli birtakım şeriatçıların askerin içine daldıkları, onlara bir şeyler söyledikleri ve harekete geçirdikleri görülüyordu. Rumeli’den gelmiş ve Meşrutiyet’in muhafızı kabul edilmiş bu saf ve masum askerlerin, yobazlar tarafından fitne ve fesada yönlendirildikleri gerçekti. Nitekim sabahın erken saatlerinde sokaklara dökülen bu asker grupları havaya silâhlarını boşaltıyor ve genç subayları yakalarından sürükleyerek öldürüyorlardı. İşitilen ses şu idi: “Şeriat isteriz!” Fakat kim kimden bu şeriatı istiyordu? Şeriat denilen şey neydi? Bunu herhalde bağıranlardan hiçbiri anlatabilecek bilgiye sahip değillerdi. Olsa olsa kulaktan kulağa duyduklarını tekrarlıyorlardı. Onları kışkırtan şeriatçı güruhuna göre, İttihatçılar ve onların devlet adamları, bu memlekete kendi düşüncelerince “gâvurluğu” getirmişlerdi. Müslümanlık elden gitmiş, halk Allah korusun kâfir olmuştu. Bunun sorumluları hükümet olmakla beraber, başlarındaki genç ve okullu subayların da bu işte hisseleri büyüktü. Namaz ve niyazdan habersiz olan, oruç tutmayan, camiye gitmeyen bu züppe gençler ordunun imanını bozmuşlardı. O halde işe önce bunları temizlemekten başlamak gerekiyordu. 31 Mart salı sabahı Beyazıt Meydanı, Ayasofya Meydanı, on binlerce insanın toplandığı alanlar, manzarasını almış, sağa sola, kepenkleri kapalı dükkânlara saldıranlar, ortalığı kırıp geçirenlerle dolmuştu. Artık bu iki meydan arasındaki ünlü Divanyolu Caddesi de tıkanmıştı. Çok sayıda meraklı da evlerinden çıkarak sokakları doldurmuştu. Asker şeriat isteğinden başka şeyler de talep ediyordu. Derhal Meclis-i Vükelâ’nın toptan istifasını, mebusların dağılmasını, şeriat kurallarının uygulanmasını ve alaylı subayların tekrar yerlerine iadesini şart koşuyor, güneş batana kadar bu arzuları yerine getirilmediği takdirde, bütün hükümet yöneticilerini öldüreceklerini ilân ediyorlardı. İşin hayret edilecek tarafı, bu bağırıp çağrışmalarda padişahın isminin geçmemesi, sanki sarayın ve Sultan Hamit’in kendilerine bu hususta izin verdiği hissini vermesiydi. Gerçekte Abdülhamit durumu geceden öğrenmiş, tam bir dinginlik ve tarafsızlıkla olayların gelişimini beklemeye başlamıştı. Açık bir taraftarlık,sonucu şüpheli olan bu olayda kendisi için tehlikeli olabilirdi. Padişah daha evvel Kanun-i Esasi’ye sadık kalacağına dair milletvekilleri önünde yemin etmişti. İlgisiz gözükmek de doğru olamazdı. Şayet gericilik başarılı olursa, özgürlük düşkünü bir hükümdar olarak asiler tarafından tabii ki tahttan indirilirdi. En iyisi sessiz kalmak ve olayları uzaktan seyretmekti. Olayı ilk defa öğrenmiş olan Hassa18 Askeri Kumandanı Mahmut Muhtar Paşa, ihtilali daha başlangıcında bastırmak istemişse de padişahın açık emri şu olmuştu: “Kesinlikle tebaam arasında kan dökülmesini istemem. Olay ba​rış yoluyla çözümlenmelidir.” Bunu Harbiye Nazırı Rıza Paşa da desteklemiş ve Mahmut Muhtar Paşa’nın ilk anlarda girişmek istediği şiddetli harekete engel olmuştu. Kendilerine hiçbir şey yapılmadığını gören asi askerler gittikçe küstahlaşarak Meclis-i Mebusan’ı sarmış, o sabah Meclis’e gelen milletvekilleri tutuklanmış, böylece başkaldırıya engel olmak isteyen Adliye Nazırı Nazım Paşa ve Lazkiye Milletvekili Aslan Bey’i de Meclis-i Mebusan’ın önünde şehit etmişlerdi. 19 Diğer taraftan şeriat isteyen askerler; genç, okullu bir subayı köprü üzerinde öldürmüşlerdi. Artık köşe başlarını tutmuş, elinde silâhı olan, söz ve emir dinlemeyen bu askerlere kimse engel olamamıştı. Bu olay, kabinenin


düşmesi sonucunu doğurmuş ve yeni hükümeti Sadrazam Tevfik Paşa kurmuştu. Harbiye Nazırlığına Gazi Ethem Paşa getirilmiş, bu kabineye daha sonra Abdülhamit’in tahttan indirilmesine ilişkin fetvayı imzalayacak olan Şeyhülislâm Ziyaettin Efendi, Hariciye Nezareti’ne Rifat Paşa, Maarif Nezareti’ne20 Abdurrahman Şeref Bey, Ticaret ve Nafıa Nezareti’ne 21 Noradonkiyan Efendi, Orman ve Maadin Nezareti’ne de Mavro Kordati Bey getirilmişti. Asiler, İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin düşüncelerinin yayıcısı olan Tanin Gazetesi’yle, gene özgürlük taraftarı olan Şûrayı Ümmet Gazetesi’nin binalarını yağma etmişlerdi. İstanbul tam üç gün üç gece bu disiplinsiz asi askerlerin elinde kalmış, okullu subaylar, gençler, okumuş kimseler sokaklarda sürüklenerek öldürülmüş, halk korkudan dışarı çıkamaz olmuştu. Asi taburların kumandasını Hamdi Çavuş üzerine almış, Hazım Çavuş da ona yardım etmişti. İsyanda 1. ve 2. Avcı Taburlarının rolü büyüktü. Taksim Kışlası’ndaki askerler de isyana karışmışlardı. Olayın taşra kentlerine etkisi korku verici olmuş, en büyük heyecanı Makedonya’daki 3. Ordu merkezi duymuştu. Selanik ve Manastır’da özgürlük taraftarı insanlar ayaklanmışlardı. Hepsi bağırıyor, öfkeden köpürüyorlardı. “Bu rezalet, bu ihanet nasıl olur? Bunu Rumeli’den giden Avcı Taburları nasıl yapar? Bunda ne olursa olsun padişahın parmağı vardır. Abdülhamit tekrar istibdat idaresine dönmek istiyor, milleti birbirine kırdırıyor” diye haykırıyorlardı. Artık genç subayları durdurmak mümkün değildi. Derhal Selanik Redif22 Tümeni Kumandanı Hüseyin Hüsnü Paşa kumandasında yola çıkmıştı. Bu tümenin Kurmay Subayı Mustafa Kemal Bey (Atatürk) idi. Bu şekilde düzenlenmiş olan Hareket Ordusu İstanbul üzerine yürümeye karar vermişti. İttihat ve Terakki genel merkezi de gereken tüm önlemleri almıştı. Hareket Ordusu, Nisan’ın 3’ünde hareket ederek 6 Nisan’da Çatalca’ya gelmişti. Bağdatlı Mahmut Şevket Paşa da Çatalca’ya gelerek İstanbul’a girecek olan bu Hareket Ordusu’nun emir ve kumandasını ele almıştı. Paşanın yanında Erkân-ı Harbiye23 Reisi Pertev Paşa (emekli general) ve İkinci Başkanı Rıza Paşa vardı. Edirne’de hazırlanan bir tümen Şevket Turgut Paşa ve Erkân-ı Harp Reisi Kâzım Karabekir Bey’le arkadan gelmişti.24 İstanbul’da hâlâ Derviş Vahdeti isminde bir softa, Volkan Gazetesi’yle İttihat ve Terakkicilere “Rumeli eşkıyası” diye sesleniyordu. Abdülha-mit son derece korkuya kapılmıştı. Çünkü İstanbul’da kendisine bağlı 2. Ordu’ya ait kıtalarla Rumeli’den gelen 3. Ordu birliklerinin sokak çatışmaları çok şiddetli ve kanlı olacaktı. Derhal Çatalca’ya Sait Paşa’nın (Küçük Sait Paşa) başkanlığında seçkin bir kurul göndermişti. Bu kurul padişahın Kanun-i Esasi’yi kabul ettiğini ve irticai gericiliği azdıranların şiddetle cezalandırılmasına izin verileceğini bildirmişti. Nihayet Hareket Ordusu’nun 10 Nisan cuma günü İstanbul’a resmen girmesi kararlaştırılmış ve Hareket Ordusu ile hürriyet taraftarları şehrin sokaklarından geçmişlerdi. Bu orduyla gelenlerin içinde şu ünlü kişiler vardı: Erkân-ı Harp Feriki Mahmut Şevket Paşa, Kurmay Kıdemli Yüzbaşı Selanikli Mustafa Kemal Bey, Kurmay Binbaşı Pirlepeli Fethi Bey (Okyar-Paris askeri ataşeliğinden geliyordu), Kurmay Kıdemli Yüzbaşı İzmirli İsmet Bey (İnönü), Kurmay Yüzbaşı Hafız İsmail Hakkı Bey (Paşa-Viyana askeri ataşeliğinden geliyordu), Kurmay Yarbay Üsküdarlı Cemal Bey (Paşa), Kurmay Binbaşı Faik Bey (Üsküdar kaymakamı), Kurmay Binbaşı Selanikli Remzi Bey (Birinci Dünya Savaşı’nda albay), Kıdemli Kurmayp Yüzbaşı Vehbi Paşazade Süleyman Askeri Bey (daha sonra Teşkilât-ı Mahsusa Başkanı olacak), Kıdemli Kurmay Yüzbaşı Halil Bey (Enver Paşa’nın amcası, paşa), Kıdemli Piyade Yüzbaşısı Ohrili Eyüp Sabri Bey (İttihat ve Terakki’nin bir numaralı kurucusu), Kıdemli Piyade


Yüzbaşısı Resneli Niyazi Bey (Hürriyet kahramanı), Kurmay Yüzbaşı Giritli Ruşeni Bey (Teşkilât-ı Mahsusa’da çalışmış, Milli Mücadele’de Ankara’da milletvekili olmuş), Erkân-ı Harp Yüzbaşısı Sey-fi Bey (Kazım Karabekir Paşa ile Doğu Cephesi’nde çalışmış, Ankara’da milletvekili olmuş), Süvari Subayı Nidai Bey (İstanbul’da gizli teşkilâtta çalışmış, süvari generalliğine kadar yükselmiştir), Süvari Üsteğmeni Tolçalı Süleyman Bey (Meşrutiyet’te süvari kıtalarında çalışmış binbaşılığa yükselmiş, gizli teşkilâta girmiş, Millî Mücadele’de Anadolu’ya geçmiştir), Piyade Üsteğmeni Yakup Cemil Bey (Babıâli Baskını’nda Nazım Paşa’yı vurmuş, Enver Paşa ile Almanya’ya taraftar olması yüzünden arası açılarak isyan etmiş ve yargılanarak kurşuna dizilmiştir), Piyade Subayı Filibeli Hilmi Bey (Meşrutiyet’ten sonra İttihat ve Terakki müfettişi olmuş, Teşkilât-ı Mahsusa’da çalışmış. Milli Mücadele’ye katılmış, Ankara’da milletvekili olmuş, Mustafa Kemal’i öldürme girişimine katıldığından idam edilmiştir), Süvari Yüzbaşısı İzmitli Mümtaz Bey (Enver Paşa’nın ünlü yaveri), Süvari Üsteğmeni Selanikli Saffet Bey, Üsteğmen Ömer Naci Bey (İttihat ve Terakki Fırkası’nın konferansçısı, Babıâli25 baskınına katılmış, Teşkilât-ı Mahsusa’ya girmiş, Birinci Dünya Savaşı’nda İran sınırındaki Bahtiyari aşiretlerini savaşa sokmaya çalışırken tifüsten ölmüştür), Baytar (veteriner) Yüzbaşısı Rasim Bey (Milli Mücadele’ye katılmış, albay olmuş, İzmir suikastına katıldığında idam edilmiştir), Piyade Üsteğmeni Sarı Efe Edip Bey (İttihatçı, Mondros’tan sonra jandarma yüzbaşılığına yükselmiş, İstiklâl Savaşı’nda yararlılık göstermiş, İzmir suikastı üzerine idam edilmiştir), Kastamonulu Şükrü Bey (İttihat ve Terakki merkezinin ünlü isimlerinden, eğitim bakanı, Kurtuluş Savaşı yıllarında milletvekili olmuş, İzmir suikastına katıldığından idam edilmiştir), Piyade Üsteğmeni Yenibahçeli Nail Bey (İttihat ve Terakki örgütüne katılmış, jandarma subaylığı yapmış, Osmanlı Meclisi’nde milletvekili olmuş, Pontusçularla çarpışmış, İstiklâl Savaşı’na katılmış, İzmir suikastına katılmamış olmakla beraber Doktor Nazım ve Cavit Beylerle beraber asılmıştır), Topçu Üsteğmeni Kızanlıklı Cevat Bey (İttihat ve Terakki’nin seçkinlerindendir. Babıâli baskınında bulunmuş, hükümeti devirmiş, İstanbul merkez kumandanlığı yapmış, albaylığa yükselmiş, Milli Mücadele’de Anadolu’ya geçerek Milli Müdafaa Vekâleti Mahkemeler Şubesi Müdürü olmuş, hastalanarak vefat etmiştir), Piyade Üsteğmeni Erzurumlu Necati Bey ve Piyade Üsteğmeni Edremitli Sağır Necati Bey (her ikisi İttihat ve Terakki örgütünde bulunmuş seçkin isimlerdendir. Birinci Dünya Savaşı’nda Teşkilât-ı Mahsusa’da çalışmışlar, Mondros’ta Anadolu’ya geçmişlerdir. Edremitli Necati Bey Mustafa Kemal tarafından sonradan Millet Meclisi’ne milletvekili seçilmiştir), Piyade Yüzbaşısı Afyonkarahisarlı Ali Bey (Milli Mücadele’de milletvekili, İstiklâl Mahkemesi reisi, sonra nafıa vekili olmuştur), Üsteğmen Japon Rıza Bey (İttihat ve Terakki’nin önde gelen isimlerindendir, Milli Mücadele’de milli müdafaa vekâletinde, levazım şubesinde, bütçe komisyonunda görevlendirilmiş, hastalıktan vefat etmiştir), Kurmay Yüzbaşı Köprülü Kâzım Bey (Meclis Başkanı Kazım Paşa), Doktor Abidin Bey (İttihat ve Terakki’de gizli görevler yapmış, Milli Mücadele’de Büyük Millet Meclisi’ne üye olmuş ve İzmir suikastında idam edilmiştir), Üsteğmen İsmail Canbolat Bey (İttihat ve Terakki’nin kurucularından ve önde gelenlerindendir. İzmir suikastına karıştığı için idam edilmiştir), Kıdemli Kurmay Yüzbaşılardan Ali İhsan Bey (General Ali İhsan Sabis) ve Hareket Ordusu’nun öncü kumandanı olanKurmay Binbaşı Muhtar Bey. İşte Hareket Ordusu’yla İstanbul’a gelen ve benim isimlerini ve unvanlarını anımsadığım ünlülerden


bir kısmı bunlardır. Bunlardan başka daha nice subaylar bulunduğuna kuşkum yoktur. 18 Hükümdarı korumakla görevli askeri sınıf, muhafız alayı. 19 Her iki kişi de İttihatçı önderlere benzetilmişti. Özellikle Aslan Bey’i gericiler Tanin Gazetesi sahibi Hüseyin Cahit’e benzetmişlerdi. S. N. Tansu. 20 Milli Eğitim Bakanlığı. 21 Bayındırlık Bakanlığı. 22 Yedek Kuvvet. 23 Kurmay Başkanı. 24 Hareket ordusuna ait geniş bilgi Askeri Temyiz Mahkemesi başkanlarından emekli Korgeneral Münür Kocaçıtak’tan (Münür Ağa) alınmıştır. S.N. Tansu. 25 Osmanlı Hükümeti.


ABDÜLHAMİT’İN POLİTİKA HAKKINDA DÜŞÜNDÜKLERİ Selanik’te tahttan düşmüş hükümdar Sultan Abdülhamit’le baş başa kalabilmiş olan arkadaşım süvari Binbaşısı Debreli Zinnun, sonradan beraber çalıştığımız M. M. Grubu’nda, Milli Mücadele yıllarında onunla yaptığımız özel söyleşilerde, padişahın iç ve dış politika hakkındaki düşüncelerini şöyle özetlemişti: -Abdülhamit, herhalde konuşacak kimse bulamamış olmaktan ötürü bir can sıkıntısıyla koruması olarak görevlendirildiğim için benimle görüşmekten hoşnuttu. Bir gün bana dedi ki:‘Zinnun Bey, şimdi saltanattan uzak, günlük dedikodudan uzak, size düşündüklerimi söyleyeyim, bizim ülkenin ekonomik sıkıntıları yüz yıldan beri devam etmektedir. Giriştiğimiz sonu gelmeyen savaşlar devletin hazinesini boşaltmış, ülke halkını yoksullaştırmıştır. Ülkenin gelişmesi için Meşrutiyet yönetimini yeniden kurarken, Meclis-i Mebusan’ı tekrar açarken, köyler ve şehirlerimiz için şunları düşünüyordum: Bizim kalkınmamızda tarımın yanında, hayvancılığın büyük bir rolü olmalıdır. Bu ülke gerek küçükbaş ve büyükbaş, gerekse kümes hayvanlarının yetişmesine, gelişmesine uygundur. Bunun için köylümüzün hayvan yemini oluşturan ürünlerin tarımına büyük önem vermesi gerekir. Sonra hayvansal besinler olan süt, sütlü maddeler, yumurta üretimi zorunluluktur. Böylece ülkemizde gürbüz bir kuşağın yetişmesine olanak sağlamış, dış ülkelere de bunları ihraç ederek esaslı bir gelir kaynağı elde etmiş oluruz. Ulusal servetimiz sayılan tütüncülükte rejinin26karşısındayım. Hele tütün kolcularıyla (Bir şeyi korumak için bekleyen veya kol gezen görevli, muhafız) kaçakçıların bitip tükenmeyen çarpışmaları sonucunda kahraman halkımızın yıprandığından bunun karşısındayım. Bizim önemli bir özelliğimiz meyve memleketi olmamızdır. Özellikle bağcılık, sebzecilik ve konservecilik bu ülkeye gelecekte yararlı olacaktır. İşte ele alınacak önemli davalar! Köylerimizde bal arılarının petekleri de azdır. Hâlbuki bu ülke bu alanda iyi bir ürün elde edebilir. Diğer taraftan yabani zeytin ve fındık ağaçlarını da aşılamak, bu iki önemli gelir kaynağımızı geliştirmek gerekir. Sulama davalarımız da önemlidir. Nehirlerimizi kanallarla birleştirmek ve Mısır’da Assuan’da olduğu gibi birtakım barajlar yapmamız gerekmektedir. Fırat ile Dicle’yi, Seyhan ile Ceyhan’ı, Sakarya ile Kızılırmak’ı daha faydalı bir hale sokmak olasıdır. Bütün limanlarımızı, bilhassa Karadeniz ve Akdeniz limanlarımızı baştanbaşa inşa etmek, Anadolu ve Rumeli demir yollarını çoğaltmak çok gereklidir. İnanmanızı isterim yüzbaşım, bütün saltanatım süresince hep bunları düşündüm. Bazı olanaklar da aradım. Fakat bu noktada en korktuğum şey, yabancı sermayenin mevcut kapitülâsyonları çok daha kabul edilmez bir duruma sokması olasılığıydı. Esasen düşmanlarımızın ekonomik baskısı altındayız. Borçlarımız çoktur. Yabancı sermaye ülkeyi böylece daha içinden çıkılmaz bir duruma sokacaktır. Bir sömürge haline gelmekten korktum.’ Yüzbaşı Zinnun, tahttan indirilmiş hükümdarın bunları dikkatli ve düşünceli bir tavırla anlattığını, sözlerinde son derece içten olduğunu ve gerçekten görüşlerinin yerinde bulunduğunu bana söylemiş ve özellikle bu parasal yardımlar, borçlar ve yabancılarla ilişkiler konusunda tahttan indirilmiş padişahın şu düşüncede olduğunu ilave etmişti: ‘Saltanatım zamanında aslen Midilli halkından olup, Fransız uyruklu bir sermayedara devletin altın akçe borcunun ödenmemesini, faiz ve taksitlerin hazineden verilmemesini Fransa hükümetinin nasıl gerekçe göstererek Midilli’ye savaş gemileri gönderip asker çıkardığını ve adayı nasıl işgal ettiğini


hâlâ unutmadım. Hatta Fransızlar, daha ileri giderek İstanbul Limanı’ndaki rıhtım ayrıcalığının Fransızlara ait olması ve Fransız elçisinin arabasına ayrılan ülke toprağının padişah emriyle Fransa’nın toprağıymış gibi kabul edilmesi izninden yararlanarak bu istasyon gibi kullanılan yere Fransız askerlerinin çıkarıldığını, İstanbul rıhtımlarının ele geçirilmesiyle devletin nasıl baskı altına alındığını da çok iyi hatırlıyorum. Bu hareketi işittiğim zaman son derece üzülmüş ve derhal şu emri vermiştim: Hazine-i Hassa’dan bu borcu derhal altın para olarak ödeyiniz! Ancak bu sayede Midilli Adası ve İstanbul rıhtımları Fransızların işgalinden kurtarılmıştı. İşte beni korkutan bu iki örnek, yabancı sermayeyi ülkeye çağırmaktan alıkoymuştu.’ Gene arkadaşım Debreli Zinnun, Abdülhamit’in dış siyasette oynak bir politika izlenmesi taraftarı olduğunu söylerdi. O devrin Avrupa’da iki büyük ittifakına liderlik eden İngiltere ile Almanya’dan hiçbirini doğrudan doğruya tutmamak gerektiğini ilâve edermiş. Çok defa hükümdar; ‘İngiltere’yi, İslâm dünyası için dost tutmaya gereksinim vardır’ dermiş. ‘Bir gün Hindistan ve Afrika’nın kuzeyinde, büyük Müslüman kitlelerinin herhangi bir saldırıdan korunmasında bu devletin yardımına imparatorluğumuz muhtaçtır. Diğer taraftan, kara Avrupa’sında orduları ve silahlarıyla hiçbir zaman küçümsenmeyecek bir devlet olan Almanya’yı da darıltmamak zorundayız. Birisinin kara orduları bilgisinden, ötekinin deniz kudretinden faydalanmak için, Osmanlı İmparatorluğu’nun iki dostu olarak Almanya ile İngiltere’nin aynı düzeyde tutulması gerekmektedir. Bu sebeple yıllarca İngiltere’yle dostluk söz konusu olunca Kıbrıslı Kâmil Paşa’yı, Almanya’yla dostluğu sürdürmek amacıyla Avlonyalı Ferit Paşa’yı iki koz olarak daima elimde tuttum. Bu iki lider dışında Rus Çarlığı bizim için yaşamsal bir öneme sahipti. Ulu atalarım, Moskoflarla (Ruslar) iki yüz seneden beri savaşmışlardı. Ben de saltanatımın başında Ruslarla savaştım. Buna şiddetle karşıydım. O zamanki kaynaklarımızın bu savaşı yürütemeyeceğine inanmıştım. Fakat Mithat Paşa gözünü zaferlerin verdiği hayallere dikmişti. Bu işi çok kolay zannediyordu. Meclis-i Mebusan üzerinde etki yapmıştı. Zaten memlekette her zaman için kolaylıkla uyandırılabilen bir Moskof düşmanlığı olduğu için savaş kaçınılmaz bir hale gelmişti. Savaştık, yenildik ve Rusları İstanbul kapılarına kadar getirerek, hasta adam deyimiyle tanımlanan imparatorluğumuzu sıkıntılı bir duruma soktuk. Fakat bu bana bir ders olmuştu. Ondan sonra daima savaştan çekindim. Yalnız Yunanlıların hareketlerine susmak olası değildi. Fakat bu savaşı de yüzde yüz kazanacağımızı düşünerek açtık ve Dömeke zaferiyle Atina kapılarına kadar dayandık. Bu, bizim için bir kuvvet denemesi olmuş ve Alman imparatorunu ayağımıza kadar da koşturmuştu. Yunanlılara biraz hoşgörülü davranmakla önce Almanya’yı kazanmış, sonra da bu dostluktan kuşkulanan ve kaygıya düşen İngilizleri de bizimle yeni anlaşmalara yön​lendirmiştik.’ Padişah, biraz dinlendikten sonra şöyle devam etmişti: ‘Göreceksiniz yüzbaşım! İttihatçılar, İstanbul üzerine yürüyüşlerinden cesaret alarak bu devleti birtakım kötü serüvenlere sürükleyecekler, belki de Turancılık gayretiyle veya İslamcılık siyasetiyle korkarım ki hem Çarlık Rusya’sı, hem de Büyük Britanya İmparatorluğu ile aynı zamanda savaşa sokacaklardır. Allah göstermesin, böyle bir durumun oluşması durumunda Osmanlı İmparatorluğu’nun parçalandığına tanık olacağız, zira İngiltere’nin içinde olduğu bir savaşın kaybedileceğini hiç zannetmiyorum. Çarlık Rusya’sıysa, içi ne kadar köhne olursa olsun varlığını muhafaza edebilecektir. Hiç olmazsa millet olarak ayakta kalacaktır. İnşallah İttihatçılar böyle bir denemeye girişme isteğinde bulunmazlar, zira bu bizim memleket için gerçek bir yıkım olacaktır!’


Aradan yıllar geçti, şimdi olayları daha yakından inceleyebiliyoruz. 1909’da bu konuşmayı yapan Abdülhamit’e, uzağı gören bir hükümdar de​meyip ne diyeceğiz? 26 Osmanlı döneminde tütün, içki vs. tekeline alan şirket.


ABDÜLHAMİT VE ERMENİLER Sultan Hamit, padişah olduğu zaman Çarlık Rusya’sının arzusu, Osmanlılarla görünürde dost geçinmek, gerçekte Sırpları, Bulgarları ve Karadağlıları bağımsızlığa kavuşturmaktı. Nitekim sıradan gerekçelerle açılan 1877 Savaşı’nı (93 Harbi) Ruslar elverişli bulmuşlardı, Balkanlar’ı yağma etmişler, Ayastefanos Antlaşması ve onu değiştiren 1878 Berlin Kongresi’yle de arzularına biraz ulaşabilmişlerdi. Yalnız Almanya’nın araya girmesi Bulgaristan’ı özgürlükten mahrum bırakmıştı. O sırada Avrupa’da egemen olan düşünce, her çeşit anlaşmazlığın Osmanlı İmparatorluğu’ndan koparılacak, dağıtılacak parçalarla çözümlenebileceği şeklindeydi. Nitekim Arnavutluk, BosnaHersek, Kürdistan, Batı Trablus, Vehhabi ülkeleri ve Ermenistan da bu metoda uygun birçok sorunun çözümüne konu olmuşlardı. Ermeniler, birçok defalar Çarlık Rusya’sının öncülüğünü yapmışlar, doğup büyüdükleri Anadolu toprakları üzerinde beraber yaşadıkları vatandaşları olan Türklerin yok edilmesine çalışmışlardı. Saf Ermeni halkını bu kötü yola sevk eden, onları ekmeğini yedikleri bir ülkeye karşı nankörlüğe yönelten, gerçekte Ermeni Taşnak ve Hınçak komiteleriydi. Bu anlayış, İstanbul’daki Ermenilere de bulaşmıştı. Hâlbuki Osmanlı İmparatorluğu’nun ticaretinin gayrimüslimlerin elinde oluşu ve Ermenilerin de bu işte önemli bir konumda bulunuşu, onları devlete uyumlu olmaktan başka bir şekilde düşündürmemeliydi. İstanbul’daki Ermeniler Kumkapı’daki büyük Ermeni kilisesinde toplanarak Osmanlı hükümeti aleyhine kararlar almışlardı. Arzuları, bağımsız bir Ermenistan’dı. Ermeniler bu karardan sonra Babıâli’yi bastılar, diğer bir grup da Galata’daki Osmanlı Bankası’nı ele geçirdi. Hatta sokağa bir de bomba atarak her zaman olduğu gibi halkı korkutma girişiminde bulundular. Sadrazam Sait Paşa derhal askeri kuvvetlerle Osmanlı Bankası’nı kuşatmış, Babıâli’yi basan Ermenileri de jandarma kıtalarıyla cezalandırıp, gümrük hamalları ellerindeki sopalarla işe girişerek Ermenileri hem Babıâli’den, hem de Osmanlı Bankası’ndan atmış ve ellerindeki silâh ve tabancaları toplamışlardı. Kumkapı’da Ermeni kilisesindeki direnişçiler tabanca ve bomba kullanmışlardı. Askeri kıtalarla buradaki bozguncular saatlerce çatışmış ve nihayet teslim olmuşlardı. Rus elçisi araya girerek Rus uyruğunda olan Ermenilerin Rus bandıralı bir vapurla memleketten çıkarılmasına izin istemişti. Buna olur denilmişti. Böylece Ermenilerin yarattığı sorun düşünceden uy​gulamaya geçememişti. Babıâli baskını, Galata’daki Osmanlı Bankası’nın ele geçirilişi, Kumkapı’da Ermeni kilisesindeki direniş örtbas edilmiş, fakat ne Çarlık Rusya’sı, ne de Ermeni Taşnak ve Hınçak komiteleri Ermeni bağımsızlığından vazgeçmişlerdi. Hatta bu olaydan birkaç gün sonra Sultan Abdülhamit’i sarayında ziyaret eden büyük devletlerin elçileri padişahı yemekten kaldırmış ve kendileriyle görüşmeye zorlamışlardı. Abdülhamit soğukkanlılıkla elçileri bir salona götürmüş, burada duran ve yığınlar oluşturan Ermenilerden alınan silâh ve tabancaları göstererek çevirmenlere, “Bu efendilere şunu söyleyiniz ki Rus uyruklu Ermeniler, hükümdarlığım uyruğunda olan Müslümanlara bu silâhlarla saldırmışlardır. Bunların fabrikası hükümdarlığın topraklarında yoktur” demişti. Sonra misafirlerini ikinci bir odaya götüren padişah, bu odada üst üste yığılmış bir yığın sopa göstererek, “Kendilerine şunu da anlatınız ki, halkım da bu sopalarla kendilerini koruyabilmiştir. Bu değnekler bizim ormanlarımızdan elde edil​miştir” demişti.


Sultan Hamit’in bu mantıklı açıklaması karşısında söyleyecek bir şey bulamayan elçiler, padişahı saygıyla selamlayarak çekilmişlerdi. Rusya, Ermenilere bir yurt istemekte daima ısrar etmiş, fakat Abdülhamit her defasında olayları küflendirmiş, fakat kıvılcımlar Birinci Dünya Savaşı’nda tekrar parlamıştı. Ermeniler İstanbul’daki ayaklanmada başarılı olamayınca Abdülhamit’i ortadan kaldırmaya karar vermişlerdi. Bu amaç için İsviçre’de komitacıların katılımıyla bir toplantı düzenlenmiş ve aralarında iş bölümü yapılmıştı. Tam bu sırada bağımsız bir İsrail yurdu olarak düşünülen Kudüs için istemlerde bulunmak üzere Siyonizm’in kurucularından Theodor Herzl ile hahambaşı, girdikleri huzurdan Abdülhamit tarafından kovulmuşlardı. İşte Siyonistler de Ermenilerle birleşerek birlikte düşmanlığa başlamışlardı. Suikastın plânları İsviçre’de hazırlanmış, Rusya’da ihtilalci olarak yetiştirilmiş bir Yahudi’yle, suikast işlerinde deneyimi bulunan bir Macar Yahudi’si ve Fransız Edward Jores ile Ermeni komitacılar bu plânda görev almışlardı. Abdülhamit’in saatli bir bombayla öldürülmesi uygun bulunmuştu. Bomba bir fayton arabasının yayları üstündeki ahşap kısmın içine konacak ve cuma selâmlığındaki törene sokulacaktı. Bu arabanın padişahın her zaman bindiği dört at koşulu saltanat arabasının çevresinde, Yıldız Sarayı’ndan Hamidiye Camisi’ne kadar gittiği yol üzerinde ve olabildiğince ona yakın bir yerde bırakılması gerekiyordu. Bu araba Viyana’da yapılmış ve her parçası ayrı ayrı gümrükten içeri sokulmuş, sonra bir araya getirilerek monte edilmişti. Parçaların rüşvetle gümrüklerden denetimsiz geçirildiği sonradan yapılan araştırmalarla açığa çıkmıştı. Sultan Hamit, özel ve resmi hayatında son derece düzenli bir insandı. Cuma selâmlığı da belirli saat ve dakikalarda cereyan eder, hiçbir zaman gecikmezdi. Yıldız Sarayı’nın kapısından camiye kadar olan yol ancak dört yüz-beş yüz metre uzaklıktaydı. Caminin yeşil parmaklıklı bahçe kapısının karşısındaki binalar saray mensuplarının, muhafızların, ağaların daireleriydi. Yabancı ülke elçi ve konsolosluklarından kadınlı erkekli, çoluklu çocuklu, kavaslı, hademeli büyük bir kalabalık buraya davetiyeyle girer, bahşişler dağıtarak bu dairelerin pencerelerinden selâmlık törenini rahat rahat seyrederlerdi. Yolun iki tarafına padişahın muhafızları olan süvari ve piyade hassa askerleri iki sıra dizilir, mızıka (askeri bando) Marş-ı Sultani’yi çalar, devlet ileri gelenleri ve komutanlar bu törende hazır bulunurlardı. Her zaman protokolde bulunan kişilerden başka hiç kimse, cuma namazı için padişahla beraber camiye giremezdi. Her tarafta hizmetliler, hafiyeler, sivil polisler de bulunurdu. İşte o gün de padişah her zaman olduğu gibi saltanat arabasıyla saraydan camiye gelmiş, yabancı ve yerli seyircilerin alkışları, yaşa sesleri içinde içeri girmişti. Minareden okunan Ezan-ı Muhammedi’nin ardından padişah caminin ikinci katındaki kafesli balkonda cuma namazını aşağıdaki cemaatle beraber kılardı. Bu sırada yan odalarda ve arka balkonda hükümdarın muhafız​larından başka kimse bulunmazdı. Namaz ve dualar bittikten sonra Halife ve Padişah Abdülhamit, mermer merdivenlerden kum dökülmüş bahçeye inmiş ve Şeyhülislâm Cemalettin Efendi’ye her zaman olduğu gibi hatır sormak istemiş ve birkaç dakikayı bu şekilde geçirmişti. Bu konuşma esnasında caminin avlusunda komutanlar ve her tarafta kordonlu yaverler, sivil hizmetliler duruyordu. Tam bu sırada gökleri titreten bir cehennem bombası patlamış, atlar, araba parçaları, insan kol ve bacakları havaya yükselmiş, ortalığı bir duman kaplamıştı. Bu sarsıntıdan bir taraftan caminin camları parçalanıp dökülürken, diğer taraftan askeri yetkililer ve saray hizmetlileri çil yavrusu gibi dağılarak caminin içine kaçmışlardı. Ortada dimdik ve bir heykel sessizliğiyle duran, yüzü biraz sararmış, fakat hiçbir


korku izlenimi göstermeyen yalnızca hükümdardı. O, bir anda bulunduğu yerden birçok şey görmüştü. Padişahın yaverlerinden Albay Sadık Bey’in korku ve sıkıntıdan kılıcını yere düşürdüğünü, Albay Süleyman Şefik Bey’in apoletini kaybettiğini, hizmetinde bulunanların yalnız kendi canlarını kurtarmak sevdasına düştüklerini bir anda fark etmiş, olaydan sonra yaveri için, “Kılıcını düşüren yaveri emrim​de görmek istemem, Trablus’a sürgün gidecek!” diye de emir vermişti. Neden sonra koşup gelenler, padişaha sağlık dileyenler, “Geçmiş olsun efendimiz” sözleriyle yaltaklananlar olmuştu. Abdülhamit, yalnız şu emri vermişti: “Arabamı çekiniz, burayı kordon altına alınız, sorumluları tutuklayınız!” Bu sırada muhafız kıtalarının tüfeklerine mermi sürdüğünü görünce töreni yönetmekle görevli olan subaya, “Selâm emrini verdir, ne duruyorsun!” diye bağırmış ve ardından tiz bir ses duyulmuştu: “Kıta selâm dur!” Bütün muhafız kıtaları resmi selâmı yerine getirirken, caminin kapısına çekilen arabaya binerek ve inadına ayakta durup, dizginleri bizzat kullanarak saraya doğru hareket etmişti. Bu sırada köşklerin, saray dairelerinin penceresindeki kadınlı erkekli yabancılar, bu manzara karşısında bağırmışlardı: “Viva le Sultan!” O gün birçok kişi tutuklanmıştı. Elebaşların birçoğu sınır dışında bulunuyorlardı. Ünlü Necip Melhame’nin başkanlığında kurulan araştırma komisyonu, geceli gündüzlü çalışarak kısa bir zamanda suikastın bütün gizli hazırlıklarını suçlularını meydana çıkarmıştı. Ermeniler bu işte başta geliyordu. Yalnız yakalanan birinci sınıf suikastçılardan bir Slav, gereksinimini görmek üzere girdiği tuvaletin teneke ibriğiyle karnını ve kol da​marlarını yırtarak intihar etmişti.


ABDÜLHAMİT VE YAHUDİLER Arkadaşım Süvari Yüzbaşısı Debreli Zinnun bana şunu da anlatmıştı: “Sultan Hamit’in korunmasıyla görevli olduğum yıllarda tahttan indirilmiş olan hükümdar bir gün bana dert yanmış ve şöyle demişti: Bana en çok dokunan, bu Mason taslağı Yahudi’nin tahttan indirilmem kararını getirişi olmuştur. Yıldız’a gelen milletvekilleri arasındaki Emanuel Karasu’yu hiç unutamıyorum. Böylece Hilafet makamına hakaret edilmiştir. Yahudilerin, Hazreti Peygamber zamanından beri Sadr-ı İslam’a ve Makam-ı Hilâfet’e karşı duydukları kin ve nefret herkesçe bilinmektedir. Ben Osmanlı tahtındayken, Siyonistlik davası için bir gün huzuruma uluslararası Yahudi örgütünün kurucusu Theodor Herzl ile hahambaşı gelmişlerdi. Bunları Yıldız Sarayı’nda kabul etmiş ve niyetlerini dinlemiştim. Her ikisi Yahudiler için bir yurt dileğindeydiler. Bunun için de Kudüs’ü gösteriyorlardı. Hatta utanmadan o Theodor Herzl; ‘Yüce hükümdara arz ederim ki, Kudüs için kaç milyon altın uygun görürseniz derhal vermeye hazırız’ demez mi? Kan beynime sıçramıştı. Düşün ki yüzbaşı, saltanat makamımıza bu iki Yahudi, rüşvet verme cesaretinde bulunmuşlardı. ‘Terk edin burayı, vatan parayla satılmaz’ diye bağırmıştım. İçeri giren saray adamlarına da her ikisini almalarını söylemiştim. İşte bundan sonra Yahudiler bana düşman oldular. Şimdi burada Selanik’te çektiklerim, Yahudilere yurt göstermeyişimin ce​zasıdır!” Arkadaşım Süvari Yüzbaşısı Zinnun, Milli Mücadele yıllarında bana bu anıyı sık sık tekrarlardı. Şimdi bu acı günlerden sonra epey zaman geçti. Ben Teşkilât-ı Mahsusa’da çalışırken dünyaya egemen olmak isteyen bu uluslararası Siyonist Örgütü’nün elimize geçen 21 maddelik talimatları vardır ki ne kadar anlamlıdır. Burada şöyle yazılıdır: 1. 2. 3. 4. 5. 6. 7. 8. 9. 10. 11. 12. 13.

Genç kuşakları ahlak dışı yönlendirmelerle yozlaştırmalı. Aile hayatını yıkmalı. İnsanlara yeteneksizler, bilgisizler hükmetmeli. Sanatı zayıflatarak edebiyatı açık saçık ve şehvetli bir hale sokma​lı. Kutsallığa saygıyı yıkmalı, saygıyla anılan kimseler hakkında ah​laksızca olaylar uydurmalı. Sınırsız bir lüks, baş döndürücü modalar yaratmalı, çılgınca tüke​time alıştırılmalı. Kalabalıkların vakitleri, eğlenceler, oyunlarla oyalanmalı, herkes düşünmekten alıkonulmalı. Aşırı fikirlerle düşünceler zehirlenmeli, gürültü ve kargaşalıklar yaratılmalı, sosyal sınıflar arasına kin ve güvensizlikler sokulmalı. Aristokratlara müthiş vergiler koyarak onları bunaltmalı, aralarına kin ve güvensizlik saçmalı. Mal sahipleriyle işçilerin arasını bozmalı, grevler, sabotajlar dü​zenlemeli. Yüksek tabakanın moral gücünü her çareye başvurarak kırmalı. Sanayinin tarımı ezmesine olanak vermeli, böylece köylü sınıfını ortadan kaldırmalı. Saçma düşünceler ortaya atarak halkı gerçekleştirilmesi olanaksız düşüncelerle dolambaçlı yollara yönelmeli.


14. 15. 16. 17. 18. 19. 20.

Hayat pahalılığını körüklemeli, ücretleri arttırmalı. Uluslararası sorunlar yaratarak uluslarar asına kin ve nefret tohum​ları serpmeli. Ulusların kaderlerini eğitim ve öğretimden yoksun kimselerin el​lerine bırakmalı. Bütün hükümet şekillerini değiştirmeli, birçok sırları açıklamalı. Yasal yönetim şekillerinden kayıtsız koşulsuz despot bir yönetime geçilmeli. Siyasî ekonomik krizler yaratmalı, servetleri yok etmeli. Mali istikrarı bozmalı, ekonomik krizleri çoğaltmalı, spekülasyonlara, enflâsyonlara yol açmalı, altını belirli ellerde toplamalı, büyük sermayeleri felce uğratmalı. 21. Hükümetlerin ölümlerini hazırlamalı: İnsanlığı dert, acı ve yoksul​luk içine atmalı. Teşkilât-ı Mahsusa’nın dikkatli takibi sonucunda ulaştığımız gerçek şudur ki, 1892’den beri dünyamız, bu düşüncedeki Yahudilerle mücadele halindedir. Bunlar bir “Dünya İhtilali” hazırlamaktadırlar. Bugün o Yahudilerin plânları dâhilinde kurulmuş olmasa da bir bağımsız Yahudi devleti bulunmaktadır ve Ben-î İsrail27 ile Arap dünyası arasında devamlı bir savaş durumu vardır. Bundan dolayıdır ki, Arap dünyasını elinde tutan Ruslarla, İsrail Devleti’ni destekleyen Amerikan ve İngiliz Bloku arasında üçüncü bir dünya savaşının tohumları Ortadoğu’da gömülüdür. Ortaya çıkacak bir savaşta Birleşmiş Milletler üyesi devletlerin dörtte üçü Yahudilere taraftar olacaktır. Diğer taraftan komünist liderler de Arapları, düşman blokun öncülerine karşı sürecektir. Hiç şüphe yok ki Abdülhamit, daha o zamanlar, anlattığımız niyetlerle kurulacağı ön görülen İsrail Devleti’ni sezmiş ve buna kendisinin alet olmasını istememişti. Yahudilerin Masonlarla beraber hareket ettiğine inanmıştı. Aslında o, daima yerli ve yabancı ulusların imparatorluğu parçalanmaya mahkûm etmesinden çok korku duyuyordu. Arnavutların, Kürtlerin, Çerkezlerin ileri gelenlerini sarayında eli altında bulundurur, onları en yüksek rütbelere, hatta mareşalliğe kadar çıkarırdı. Onlar, bir çeşit rehine gibi padişahın gözetimi altındaydılar. Araplardan, Ermenilerden, Yahudilerden de daima şüphe etmiş, onların da bir gün oyunbozanlık yapacaklarına inanmıştı. Abdülhamit ne kadar baskıcı yaradılışlı bir hükümdar olursa olsun çevresini tanıyor ve uzağı görüyordu. Savaştan çok çekiniyor, barış yoluyla çözümlenilmeyecek bir şey olmadığına inanmış bulunuyordu. Osmanlı İmparatorluğu’nu oluşturan uluslar içinde sinsi oldukları kadar kurnaz ve çok becerikli olan Yahudilerden kuşkulanıyordu. Padişah Rumların, Ermenilerin, Arapların veya Arnavutların ayaklanmasından korkmuyordu. “Bunları kuvvetle, silâhla bastırabilirim, fakat Yahudiler daima benden zengin ve zeki olacaklardır, onlarla savaşmak kolay değildir” diyordu. Arkadaşım Süvari Yüzbaşısı Zinnun, Selanik’te Alatini Köşkü’nde Abdülhamit’le bir dert ortağı gibi konuşmuş, daha sonra da bütün bunları bana anlatmıştı. 27 İsrail Oğulları, Yahudiler.


ALİ SÜAVİ OLAYI VE 7-8 HASAN PAŞA Büyükbabam, Abdülaziz’in Hasırcıbaşısı Rıdvan Efendi anlatırmış. Sultan Murat’ın Çırağan Sarayı’ndan kaçırılmasına girişildiği gün, 1878 senesi Mayıs’ının 20. günü, pazartesi vakit ikindiye doğruymuş. Rumeli göçmenlerinden yaklaşık dört yüz kişinin başında, İstanbul Aksaray’da doğmuş, o tarihte kırklı yaşlarda olan, güçlü kuvvetli, sarıklı Ali Suavi Efendi bulunuyormuş. Çocukluğu ve gençliği medrese ve okullarda geçmiş, rüştiye28 hocalığına birincilikle kabul edilmiş, Bursa Rüştiyesi’nde edebiyat öğretmenliği yapmış, sonradan da Muhbir Gazetesi’ni çıkardığı için Abdülaziz döneminde hoş görülmemiş ve nihayet yakalanacağını anlayınca Avrupa’ya kaçmış ve senelerce kaldığı Fransa’da Namık Kemal ve Ziya Paşa’yla tanışma fırsatını bulmuştu. Sonra da Abdülaziz’in tahttan indirilmesi üzerine ülkesine dönmüş ve 1876’da Beşinci Murat’ın tahta çıktığı günlerde İstanbul’a gelerek Basiret adlı gazeteyi çıkarmış ve burada Mithat Paşa aleyhinde yazılar yazarak Abdülhamit’e hoş görünmüş ve bu sayede Mekteb-i Sultani 29 müdürü olmuş bulunan Ali Suavi Efendi, Osmanlı-Rus Savaşı sırasında iyi bir yönetici olmaması yüzünden Mekteb-i Sultani’deki görevinden alınmış ve Üsküdar’a çekilerek bir müddet sesini soluğunu kesmişti. Fakat Sultan Murat’ın iyileştiğini ve Abdülhamit’in de yasal padişaha yazılı söz verdiği halde yerini terk etmediğini görünce, ortaya çıkarak zorla saltanat değişimine girişmiş ve bu hareketi ölümüne neden olmuş​tur. Büyükbabam, bu olayı babama şöyle anlatmış: -O gün, ılık bir Mayıs günüydü. Biz, Yıldız Sarayı’ndan bu haberi duymuş ve Çırağan’a koşmuştuk. Sultan Murat’ın eski ve sadık adamları olayı bize şöyle anlatmışlardı: Çırağan Sarayı’nın sokağa bakan kapılarından birinin önünde büyük bir kalabalık toplanmış, nöbetçi askerin ‘Yasak!’ sözüne rağmen onu öldürerek bahçeye girmişler, orada da bekçiler, uşaklar ve bahçıvanlarla boğuşmaya başlamışlardı. Bu kalabalığın içinde medrese talebeleri, bazı sarıklı hocalar ve birtakım işçiler de vardı. Bunlar hızla Sultan Murat’ın dairesi önüne gelmişlerdi. Dairenin kapısını bekleyen iki nöbetçiyi de tabancayla öldüren asiler, bu gürültü üzerine dairesinden dışarı çıkan Sultan Murat’ı karşılarında görmüşlerdi. Gerçekten, o sırada Sultan Murat’ın akli dengesi başındaymış. Onlara seslenerek: ‘Ne oluyor kuzum, ne istiyorsunuz, sizlerin burada işiniz ne?’ diyecek olmuş, kalabalığın içinde Ali Suavi Efendi: ‘Padişahım, millet sizi hükümdar görmek istiyor, sarayın kapılarında pek çok insan toplandı, buyurun sizi götürelim, buradan kurtaralım, hakkınız elinizden alınmıştır. Zalimler saltanatınıza hükmediyor’ diye bağırmış. Sultan Murat, soğukkanlılığını bozmadan Ali Suavi Efendi’nin ve kendisini kurtarmaya gelenlerin hayret​leri içinde şu cevabı vermişti: ‘Rica ederim devlet işlerine karışmayınız, her şeyin üstünde Allah var. O adaletlidir. Kaderimize razıyız.’ Büyükbabam anlatırmış ki, Beşinci Murat’ın dairesinin kapısında bu dram cereyan ederken, haber Beşiktaş Karakolu’na ve diğer taraftan Yıldız’a uçurulmuş. Bu tarihte Beşiktaş Muhafızı Merzifonlu Hasan Çavuş’tu. Sonradan paşa olmuş ve o zaman kadar imza namına parmak basmaktan başka bir şey bilmeyen bu cahile, güçlükle, imzasını atacağı zaman, sonra 7 (eski 7) ve başına 8 (eski 8) rakamını yazıp aralarını bir çizgiyle birleştirirse bunu başarabileceği anlatılmıştı. O da bunun kolayını bulduğu için lakabı 7-8 Hasan Paşa olmuştu. Bu paşa, gayet sert, iri yarı ve zalim yüzlü bir


adammış. Çırağan Sarayı’na emrindekilerle beraber koşup gelmiş, hemen kalabalığı yarmak için askere; ‘Süngü tak! Marş, marş’ diye bağırmış. Asker de aldığı emir üzerinde bu kurtarıcıları süngülemeye başlamış. 7-8 Hasan Paşa, elindeki demir topuzlu sopayla Sultan Murat’ın önünde Ali Suavi Efendi’nin başına vurarak onu yere sermiş, ayaklarıyla tekmeleyerek zavallının ölümüne sebep olmuştu. Sultan Murat, bu kötü ve korkutucu sahne karşısında sapsarı kesilerek dairesine çekilmiş, Beşiktaş muhafızının adamları yüze yakın insanı süngüleyerek bir kısmını öldürüp, bir kısmını ağır yaralayarak duruma egemen olmuşlardı. Yıldız Sarayı olayı öğrenince yardım taburları da göndermişti. Diğer taraftan Çırağan Sarayı’nın karşısında demirli bulunan Donanmayı Hümayun’dan da bahriye askerleri, sandallarla sarayın rıhtımlarına çıkarılmıştı. İki askeri kuvvet arasında kalan bu dört yüz kişinin hemen hepsi yok edilmişti. Bunlardan bir kısmı denize dökülmüş ve orada boğulmuşlardı. Bir kısmı da ölü ve yaralı olarak arabalara doldurulup Beşiktaş tepelerinde saraya hâkim mezarlığa gömülmüştü. Bir kısmı da sürgüne gönderilmişti. Abdülhamit, bu haberi alınca 7-8 Hasan Paşa’yı başarısından dolayı kutlamış, daha sonra kıymetli hizmetlerinden ötürü bu adam mareşalliğe kadar yükselmişti. Üstelik hacca da giderek galiba günahlarını affettirmeye uğraşmış, dönüşünde bir de 7-8 Hacı Hasan Paşa olarak Sultan Hamit’e yüzsuyu dökmüştü. Abdülhamit, Ali Suavi olayını hayatının sonuna kadar unutmamış, yirmi sekiz sene Çırağan’da hapsettirdiği, daha sonra her türlü görüşmeyi yasakladığı kardeşinin kaçırılmamasına oldukça özen göstermişti. Gene büyükbabam ilave edermiş ki, Sultan Murat’ı kaçırmak için daha önce de birçok girişimlerde bulunulmuştu. Bunlardan önemlileri, saraya kadın kıyafetinde giren genç erkeklerle iki yabancının Yıldız tepelerinden geçirecekleri bir su yolu plânıydı. Kadın kılığına girenlerin başında Rus elçiliğinde çalışan bir Rum çevirmen vardı. Güzel bir delikanlı olan bu Rum çevirmen kadın kılığında çok kez saraya girmeyi başarmış, fakat nihayet yakayı ele vermişti. Rus elçiliğinde çalıştığı anlaşılınca elçiliğin de araya girmesiyle serbest bırakılmıştı. Bu işe o zaman bir çapkınlık süsü verilmişti. Daha sonraları, Ali Şefkati Bey’le Sultan Murat’ın Beyoğlu’nda şehzadeliğinde sık sık uğradığı avukat Kleanti ve Skalyeri Efendiler, bir İtalyan işçisinin gayretiyle su yolundan üç saat yürüyerek bir gece Çırağan Sarayı’na girmeye ve Sultan Murat’ın huzuruna çıkmayı başarmışlardı. Bu sıralarda Beşinci Murat daha rahat bir gözetim altındaydı ve sadık adamları da henüz yanından uzaklaştırılmamıştı. Sultan Murat, bu iki dostunu karşısında görünce heyecanını gizlemeden kollarını açarak onları kucaklamış; “Benim sadık ve vefalı dostlarım, hoş geldiniz, Allah sizleri korusun!” diyebilmişti. Bu iki insan, Beşinci Murat’ı sağlıklı, neşeli, aklı başında ve sağduyulu bulmuşlardı. Yalnız Skalyeri kendini tutamayarak, “Ah Efendimiz, son altesimiz, size ne olmuş, gençliğiniz kaybolmuş, saçlarınız ağarmış, yüzünüze çizgiler inmiş” demişti. Sultan Murat gülümseyerek, “Aziz dostlarım, beni bir buçuk sene evvel görmüştünüz. Aradan on beş ay geçti, evet saçlarım biraz ağardı, fakat hiçbir zaman Mari Antuanet gibi birkaç gece içinde çökmedim. Aslında amcam Abdülaziz’in ölümünden sonra da başımda birkaç tel beyaz saç vardı. O zaman annem endişelenerek Beyoğlu’ndan bana bir saç ilacı almıştı. Bunu başıma sürer, saçlarımı karartırdı. Fakat o zaman da baş ağrılarından kurtulamazdım. Doktorlarım, bu suyun içinde nitrat darjan olduğunu söylemişlerdi. Şimdi Allah’a şükürler olsun bu suyu saçlarıma dökmüyorum. Saçlarım ağardı ama baş ağrılarım da geçti. Varsın dış görünüşümüz yaşlı olsun, bizim içimizde neşe ve zindelik vardır” demişti.


Bütün bu sözlerin bir delinin anlatımı olmadığını avukat birçok kez tek​rarlamıştı. Fakat Abdülhamit, saltanat hırsıyla bir defa kardeşine bu damgayı vurdurmuş, zaman zaman gelen krizler de işine yaramıştı. İkide bir kendi emirleri dışına çıkamayacak derecede sadık yerli ve yabancı doktorları toplayarak, Beşinci Murat hakkındaki bu tedavi kabul etmez ifadesiyle özetlenilen hastalığı etrafa yayar, hakkını zorla ele geçirdiği sultanın tekrar saltanata geçmesine engel olurdu. 28 Üçü ilk, üçü orta olmak üzere altı sınıflık bir okul. 29 Galatasaray Lisesi.


ABDÜLHAMİT DÖNEMİNİN İLERİ GELENLERİ 33 sene saltanat sürmüş olan Abdülhamit’in bu uzun yıllarında, devle​tin ileri gelenleri olarak birçok kişi, saray ileri gelenleri olarak da pek çok kişi işbaşında bulunmuşlardı. Devlet ileri gelenlerini şu isimlerde toplamak mümkündür: Avlonyalı Ferit Paşa, Erzurumlu Şapur lakabıyla ünlü Sait Paşa, Kıbrıslı Kâmil Paşa, birçok defalar sadrazamlıkta30bulunmuş olan Halil Rifat Paşa, Osmanlı İmparatorluğu’nun en son sadrazamı olma şanssızlığına uğramış olan Tevfik Paşa, Şehremini 31 Rıdvan Paşa, Dâhiliye Nazırı32 Memduh Paşa, Müşir Çerkez Zeki Paşa, Arnavut Recep Paşa, Müşir Tatar Fevzi Paşa, Mabeyin 33 Müşiri Plevne kahramanı Gazi Osman Paşa, Dömeke kahramanı Gazi Ethem Paşa, Kars’ı savunan Gazi Ahmet Muhtar Paşa, Müşir Şakir Paşa, Müşir Deli Fuat Paşa, Beşiktaş Muhafızı ve Çırağan olayı kah​ramanı 7-8 Hasan Paşa ve daha birçok kimseler anılabilir. Saray ileri gelenleri içindeyse Başkâtip Tahsin Paşa, Abdülhamit’in bütün kötülüklerinin nedeni Arap İzzet Holo Paşa, Mabeyinci Ragıp Paşa, Şifre Kâtibi Asım Bey, Mabeyinci Arif, Faik, Bekir, Dağıstanlı Emin Beyler, gene Abdülhamit devrinin bütün kötülüklerinin baş sorumlusu Fehim Paşa, Sakallı Mehmet Paşa, Tatar Şakir Paşa, Jurnalci Başı Ahmet Paşa, Abdülhamit devrinin zevk ve eğlencelerinden haberi olan Kızlarağası Abdülgani Ağa, Baş Musahip Cevher Ağa, Üçüncü Musahip Nadir Ağa, Hazine-i Hassa Nazırı Ermeni Ohannes Paşa ve gene bu sıralamada üçüncü, dördüncü planda sayılabilecek birçok kişi vardır. Bu devlet ileri gelenleri ile saray ileri gelenlerini birer birer gözden geçirirken zaman zaman bunların beraber, zaman zaman da rakip olarak çalışan ve birbirine paralel sürüp gitmiş iki kurumun üyeleri olduğunu söy​lemek yararlı olacaktır. Şapur Çelebi Sait Paşa: İkinci Abdülhamit devrinde dokuz defa sadrazamlığa gelmiş olan, zor bulunur zeki insanlardan biridir. Erzurum’da doğmuş olup, Ankaralı Seyyitzade Ali Namık Efendi’nin oğludur. İstanbul’da ilk görevi Meclis kâtipliği olmuştur. Abdülhamit’in tahta çıkışıyla saray başkâtibi olmuş ve siyasi yaşama buradan başlamıştır. Şapur Çelebi lâkabı ona Şinasi’nin bir armağanıdır. Hazine-i hassa 34 ve içişleri bakanlıklarından sonra sadrazamlığa getirilmiştir. Abdülhamit’in her ne zaman başı sıkılsa, Sait Paşa sadrazam olurdu. İkinci Meşrutiyet yenileme hareketinden sonra bile üç defa sadrazamlığa gelişi bu üstün zekâsının ürünüdür. Sait Paşa, kusursuz bir yazardı. Birçok makalesi gazetelerde yayımlanmıştır. Kıbrıslı Kâmil Paşa: Sait Paşa’nın rakibiydi. Kıbrıs Lefkoşa’da doğmuş olup Topçu Yüzbaşısı Salih Efendi’nin oğludur. Kıbrıs’ta ve Mısır’da eğitimini tamamlayan Kâmil Paşa, Arapça ve Farsçayı ana dili kadar bilecek derecede bilgi sahibiydi. Orduya girmiş, binbaşılığa kadar yükselmişti. Bir süre Mısır Valisi Abbas Paşa’nın çevirmeni ve kâtibi olmuş, sonra çeşitli valiliklerde bulunmuş, 1884’te Sait Paşa’nın yerine sadrazamlığa getirilmiştir. Siyasette İngiliz politikasına eğilimi bulunan Kıbrıslı Kâmil Paşa, işi oluruna bırakan bir devlet adamı olarak tanınmış, görevden alındıktan sonra atandığı İzmir valiliğinde oğlu Sait Paşa’nın rüşvet aldığı ve ünlü haydut Çakırcalı’ya yardım ettiği şeklinde bir dedikoduya yer vermiştir. İkinci Meşrutiyet’ten sonra gene Sait Paşa ile halef selef olmuş, zamanında Babıâli Baskını yapılarak zorla sadrazamlıktan


alınmıştır. Nihayet Kıbrıs’a dönerek 80 yaşında orada vefat etmiştir. Tevfik Paşa: Son Osmanlı sadrazamıdır. Aslen Kırımlıdır. Bahçesaraylı Mirza Mustafa Efendi’nin torunu, Tuna Havalisi Kumandanı Ferik İsmail Hakkı Paşa’nın oğludur. Babaannesi Kırım Hanı Ahmet Giray’ın kızıdır. Üsküdar’da doğmuş ve eğitimini İstanbul’da yapmış olan Tevfik Paşa, Mekteb-i Harbiye’den35 süvari teğmeni olarak çıkmış, fakat askerlikten çekilerek siyasi hayata atılmış, İtalya’da elçilik kâtipliği, Berlin, Viyana, Atina elçilikleri başkâtipliği, Petersburg maslahatgüzarlığı36 yapmış; yetkili delege olan Abdülkerim Paşa’nın karargâhında bulunmuş, birçok elçiliklerde görev yaptıktan sonra İkinci Meşrutiyet’te sadarete getirilmiş, daha sonra gerek Sultan Mehmet Reşat, gerek Vahdettin devirlerinde sadrazam olmuş ve 91 yaşında memleketinde vefat etmiştir. Arnavut Recep Paşa: Debrelidir. Harbiye’den çıktıktan sonra çok sayı​da hizmetleri ve Osmanlı-Rus Savaşı’ndaki yararlılığı üzerine paşa olmuş, Hersek Tümeni’ne kumandan atanmış ve tümgeneralliğe terfi etmiş, 6. ve 3. Ordu kumandanlıklarına getirilmiş, 1896’da Trablusgarp kumandan ve valiliğine gönderilmiş, Meşrutiyet’in ilânına kadar orada kalmış, fakat sürgün gelen subaylara son derece iyi davrandığından hürriyetten sonra İstanbul’a gelince görülmemiş bir törenle karşılanmış, Harbiye Nazırı olmuş, fakat üç gün sonra kalp krizinden görevi başında ölünce görkemli bir törenle Sultan Mahmut türbesi mezarlığına gömülmüştür. Gazi Osman Paşa: Plevne kahramanı, Tokatlı Yağcıoğulları ailesindendir. Çok sayıda savaşa katılmış, birçok makama getirilmiş, Plevne’den dönünce mareşal olarak yedi sene ordu komutanlığı yapmış ve son olarak saray mareşalliğine atanmıştır. Abdülhamit, kuruntu ve kuşkuculuğu yüzünden birçok önemli kişiyi sarayında bulundurmaktan, onları işlerine karıştırmaktan çekinmiştir. Nitekim Yıldız Mahkemesi’nde Mithat Paşa’nın Abdülaziz’in ölümünde payı olduğuna dair kararda Osman Paşa’nın da imzası vardır. Gazi Ethem Paşa: Dömeke kahramanı Müşir (Mareşal) Ethem Paşa, İstanbul’da doğmuş olup gümrük memurlarından Mustafa Ferhat Efendi’nin oğludur. Harbiye’den çıktıktan sonra Osmanlı-Rus Savaşı’nda yararlılıkları görülmüş, albaylığa kadar yükselmiş, birçok birliğin kumandanlığında bulunarak 1895’te mareşal olmuştur. 1897’de Osmanlı-Yunan Savaşı’nda başkumandan olarak orduyu zaferden zafere koşturmuş, Yunanlıları Dömeke’de bozguna uğratmıştır. Hürriyetin ilânından sonra harbiye nazırlığına getirilmiş ve Mısır’da öldükten sonra cenazesi İstanbul’a getirilip Eyüp’e gömülmüştür. Abdülhamit, Ethem Paşa’nın da halk arasındaki iyi şöhretinden faydalanarak onu yanına almış ve Yıldız Mahkemesi’nde Mithat Paşa aleyhindeki kararı imzalatmıştır. Gazi Ahmet Muhtar Paşa: 93 Osmanlı-Rus Savaşı’nda Zivin’de Ruslara büyük bir darbe indirmiş, Kars ve Erzurum Kalelerinin savunmasında büyük bir ün sağlamış ve Abdülhamit tarafından gazilik, mareşallik rütbeleri ve altın kılıçla ödüllendirilmiştir. Mısır’a yetkili komiser olarak atanmış ve tam 23 sene bu görevde kalmış, Bursa’da bir katırcının oğluyken Harbiye’den Kurmay Yüzbaşı olarak birincilikle çıkıp en yüksek makamlara ulaşmıştır. Hürriyetten sonra ayan37 reisliği ve Balkan Savaşı’nda sadrazamlık yapmış, Fatih Camisi’nin avlusuna gömülmüştür. Darüşşafaka’nın ilk kurucularındandır. Müşir Deli Fuat Paşa: Üsküdar ve Kadıköy’ün gözetimi Abdülhamit devrinde Müşir Deli Fuat Paşa’ya verilmiştir. İncirköylü Müşir Hasan Paşa’nın oğludur. Mısır’da doğmuş, İstanbul’da okumuş, Şûrayı Askeriye’ye 38üye olmuş, İşkodra isyanını, Kürt isyanlarını bastırmış, Osmanlı-Rus Savaşı


sırasında düşmana zaman zaman baskınlar yapmış, büyük yararlılıkları görülerek müşirliğe yükselmiş, başkumandan vekilliği yapmış ve halkın sevgisini kazanmıştır. Yalnız özgürlükçü düşüncelerin temsilcisi olup, Abdülhamit’e de zaman zaman kafa tutar ve eleştiriler yapardı. Abdülhamit, Damat Mahmut Celâlettin Paşa aleyhindeki araştırmalar sırasında bir bahane bularak Fehim Paşa’nın raporu üzerine onun rütbe ve nişanlarını alarak Şam’a sürmüş, paşa altı sene orada kaldıktan sonra Meşrutiyet’te ayan üyesi olmuş, Balkan Savaşı’nda kendi isteğiyle 77 yaşında Askeri Şûra’ya katılmış, düşmanın Çatalca’da durdurulmasında hizmeti olmuştur. Berlin ve Viyana’ya gönderilen askeri heyet başkanı olarak bulunmuş, Milli Mücadele’de Sivas Kongresi’ne katılmış, Anadolu’nun temsilcisi olarak İstanbul’a gelip sarayı sıkıştırmış, Ferit Paşa’yı görevden ayrılmaya zorunlu bırakmış ve ülkesinin kurtuluşunu gördükten sonra 96 yaşında ölmüş ve Eyüp’e gömülmüştür. Abdülhamit devrinin saray ileri gelenleri içinde en önemlilerinin başında Başkâtip Tahsin Paşa vardı. Abdülhamit’e son derece sadık, verilen emrin bir kelime dışına çıkmayan bu kişi Türkçeden başka lisan bilmezdi. Bahriye Mektupçuluğu’ndan saraya gelmiştir. Hiçbir düşünce belirtmez, görevinden başka hiçbir işe karışmazdı. Tahsin Paşa saraya erken gelir ve gece yarılarına kadar odasında çalışırdı. Daha sonraları Arap İzzet Paşa onun yetkilerini almış, ona uyumak ve mutfaktan gelen yemekleri yiyip, maaşını almak kalmıştı. İzzet Paşa gözden düştükten sonra daha deneyimli olarak görevine devam etmiştir, Arap İzzet Paşa: Şam’da rüşvetle meşhur olmuş Holo Paşa’nın oğludur. Beyrut’ta Fransız Koleji’nde okumuş, İstanbul’a gelerek gizli polisliğe girmiştir. Serkldoryan’da (Cercle d’Orient) önemli bir kişinin paltosunun cebinden bir mektup ve bir cüzdan çalmış fakat yakalanmıştır. Gizli polisliği yüzünden ticaret mahkemesi başkanı olmuştu. Meşhur falcı Ebülhüda’nın desteklemesiyle sarayda iş bulmuş ve Abdülhamit’in emrine girmiştir. Abdülhamit çeşitli zamanlar, “Memleketimde İzzet gibi bir adamım varmış da niçin haberim olmamış, ben asıl böyle bir adam arıyordum. Bu kadar yakınımda olduğunu neden kimse haber vermedi” dermiş. İzzet, Sadrazam Halil Rifat Paşa’yı çekiştirmekle işe başlamış, fakat başarılı olamamıştı, yalnız Sait Paşa’nın Yıldız’da gözünü korkutmuş ve İngiliz elçiliğine sığınmak zorunda bırakmıştı. Daha sonra Ebülhüda’yı bile gammazladı. O bile padişaha, “Efendimiz, İzzet öyle ahlâksızdır ki bir gün sizi, vatanı bile satar, herkese ihanet eder” demiş; hatta padişaha “Bu adamı niçin yanınızda tutuyorsunuz?” diye sormuş ama gene de sürdürememişti. Abdülhamit’in akıl hocasıydı. Rus elçisi tarafından Yıldız’da odasında tokatlanmış, fakat bunu da içine sindirmişti. Sarayda küçük bir odada oturur, yer, içer, çalışırdı. Acele yemek yer, birkaç lokmayla doyardı. Her kim, hangi saatte saraya gelse İzzet’i karşısında bulurdu. İmparatorluğun bütün nişanlarını aldı. Meşrutiyet’in ilanıyla Avrupa’ya kaçtı, Mısır’da öldü. Diğer saray ileri gelenleri içinde Ragıp Paşa, Fehim Paşa, Serhafiye (baş hafiye) Ahmet Paşa önemlidir. Bunlardan Fehim Paşa, Esvapçı İsmet Bey’in oğludur. Sarayda büyümüş, Harbiye’den soylular sınıfından yüzbaşılıkla çıkmış, padişahın yaverliğini yapmış ve yirmi beş yaşında paşa olmuş, namuslu adamları sürdürmüş ve halka kan kusturmuştur. Meşrutiyet’in ilanının ardından Bursa’dan kaçarken yakalanarak halk ta​rafından linç edilmiştir. Sarayın musahiplerinden olan Gani Ağa, Hafız Behram Ağa, Nadir Ağa padişahın bütün özelliklerini bilen kimselerdi. Abdülhamit devri, birçok kişinin saray etrafında toplanıp gelecek beklediği bir devirdi. 30 Başbakanlık.


31 İstanbul Belediye Başkanı. 32 İçişlei Bakanı. 33 Sarayda, vekillerin ve diğer kişilerin başvurularını yapacakları ve padişah yakınlarının görev aldıkları daire. 34 Hükümdarlık makamının özel ödeneği, para ve malları. 35 Harp Okulu. 36 Elçi adına işleri takiple görevli kimse. 37 Millet Meclisi’nin kararlarını incelemekle görevli ikinci bir meclis olup Osmanlı İmparatorluğu’nun 1877 ve 1908 Meşriteyitende üyeleri hükumetçe seçilmişti. Günümüzde senato. 38 Askeri danıştay.


ABDULHAMİT VE MİTHAT PAŞA Abdülaziz’in tahttan indirilişi, kısa bir zaman sonra hâlâ sırları çözülmemiş bulunan ölüm tarzının, kamuoyunu yakından ilgilendirdiği bir sırada, Osmanlı tahtına oturmuş olan Sultan Murat’ın cuma günleri selâmlık törenine çıktığı zaman gösterdiği delilik belirtileri ve ağızdan ağza dolaşan deli olduğuna yönelik dedikodular İstanbul’u karıştırmış ve her kafadan bir ses çıkmasına sebep olmuştu. “Abdülaziz’i öldürdüler, Sultan Murat, amcasının ölümünden dolayı oynattı” diyenler bulunduğu gibi, “Abdülaziz intihar etti, zaten onun soyunda delilik belirtileri görülmüştür” düşüncesinde bulunanlar da vardı. Abdülaziz’in ortaya atıldığı şekilde ve içinde Mithat Paşa’nın, başında Ordu Komutanı Avni Paşa’nın bulunduğu, kuvvetli birkaç pehlivanın da bu işe katıldığı bir şebeke tarafından korkunç bir şekilde öldürülerek, işe bir intihar süsü verildiği haberini ısrarla ileri sürenler bulunduğu gibi, tahttan indirilmiş olan padişahın son derece onuruna düşkün olduğunu yönetim erkinin ve gücünün sınırlandırılmasını için sindiremediği için canına kıydığını söyleyenler de vardı. Bu bilinmezlik bir türlü çözümlenemiyordu. İşte bu sırada, yeni padişahta da görülen normal olmayan davranışlar devlet ileri gelenlerini hem korkutmuş, hem de sıkıntıya düşürmüştü. Bu hale tam 93 gün dayanılmıştı. Fakat bir gün, Yıldız’daki havuza Sultan Murat’ın kendisini kaldırıp atması ve “Amcam, amcamı öldürdüler, bunu ben söylemedim” diye çığlık atması üzerine, padişahın hastalığı son derece kötü bir şekil almış, çağrılan yerli, yabancı doktorlar, Beşinci Murat’ın önemli bir dinlenmeye gereksinimi olduğunda ortak görüş belirtmişlerdi. Şeyhülislâm ise deliren bir hükümdar ve halifenin emir vermesi ve yasak koymasının İslam ümmeti için Allah korusun tehlike nedeni olacağı ve bu sebeple o kimsenin hilafetin yüce katında ve yüce Osmanlı tahtında kalması izin verilebilir mi diyerek fetvada soruyu ortaya koydu ve “İzin verilemez” kararına vararak Sultan Murat’ın “iyileşinceye” kadar Osmanlı hilafet ve saltanat makamından uzaklaştırılmasını istedi.39 Bu durum karşısında devlet ileri gelenleri ortak kararla saltanata şehzade Abdülhamit Efendi’yi çağırmışlar ve Mithat Paşa, padişahtan bu konuya ilişkin yazılı bir belge almıştı. Aslında o zamanki devlet adamları, Çerkez Hasan olayıyla hayatını kaybetmiş olan Serasker40 Hüseyin Avni Paşa’nın diktatörlüğünden kurtulmuş bulunuyor, yeni padişahı da avuçları içine aldıklarını sanıyorlardı. Fakat Abdülhamit’i hiç tanımıyorlardı. Gayet kurnaz ve sinsi bir insan olan yeni padişah, gücünden kendisini kurtarmak ve bağımsızlığını ele almak çabasındaydı. Bunu özellikle Mithat Paşa’ya ilk başlarda hissettirmemek için çok özen göstermişti. Ne dediyse onu yapmış, ne istediyse onu onaylamıştı. Bu belgeyi de bu nedenle imzalayıp Mithat Paşa’ya vermişti. Fakat üç ay sonra Sultan Murat’ın bilinci yerine gelmeye, hastalığı normal bir hal almaya başlamıştı. İşte Abdülhamit, bu olaydan son derece korkmuştu. Mithat Paşa’ya verdiği yazılı belgeyi geri almaya kalkmıştı. Doğal olarak Mithat Paşa bu isteğe razı olamazdı. Bir gün kendisini ziyarete gelen Mithat Paşa’yı bir saat Yıldız’da bekleme odasında beklettikten sonra, onu dört yaverin eşliğinde tutuklattırıp birkaç saat sonra Dolmabahçe Sarayı’nın önünde istim üzerinde duran İzzettin Vapuru’yla ülke dışına, Brendizi Limanı’na gönderip çıkartmıştı. Bir süre Avrupa’da yaşayan Mithat Paşa’yı, ülkede gördüğü kuvvetli taraftarlarından korkarak çekici önerilerle tekrar ülkeye çağırmış ve ona eski makamını vereceğine söz vermişti. Halk, hürriyet kahramanı Mithat Paşa’ya hayrandı. Padişahın, ne 93 Moskof seferinin sorumluluklarını Mithat


Paşa’ya yükletmesi, ne de Abdülaziz’in ölümünden Mithat Paşa’nın suçu bulunduğuna dair çıkardığı söylentiler halk üzerinde etkili olmamıştı. Hiçbir çare, Mithat Paşa’nın gönüllerde kurduğu kahramanlık anıtını yıkamıyordu. Ülkesini seven, çok temiz bir karakterde bulunan Mithat Paşa, bu defa da Abdülhamit’in tuzağına düşmekte gecikmemişti. Yurda dönmüş, önce Suriye valisi olmuş, sonra da İzmir valiliğine getirilmişti. Hele bir akşam yoklamasında öğrencisinin alışıldığı gibi “Padişahım çok yaşa!” diye bağıracağı yerde “Mithat Paşa çok yaşa!” diye bağırması, bu haberin de hafiyelerin jurnalleriyle saraya yetiştirilmesi Abdülhamit’i deliye çevirmişti. Abdülhamit, saltanata geçtiği ilk günlerde imzaladığı belgenin hâlâ peşindeydi. Mithat Paşa’dan bunu zorla almaya karar vermiş, gizlice İzmir Bölgesi Kumandanı Rıza Paşa ile İzmir’de sürgünde olan Çerkez Hasan’ın kardeşi Çerkez Osman’ı, Mithat Paşa’nın tutuklanmasıyla görevlendirmişti. Bunu haber alan Mithat Paşa, dostu bulunan Fransız konsolosluğuna giderek siyasi sığınmacı olarak kabul edilmesini rica etmiş, fakat Abdülhamit korkuya kapılarak İstanbul’daki Fransız elçisiyle hemen anlaşmış ve Tunus üzerindeki hak iddialarından vazgeçmek koşuluyla Mithat Paşa’nın teslimini elçiye kabul ettirmişti. İşte bunun üzerine Mithat Paşa gözetim altında İstanbul’a getirtilmiş, Yıldız Sarayı’nın Çadır Köşkü’ne sokularak burada hapsedilmişti. Mithat Paşa’nın kâtibi Osman Sırrı Efendi, ağır işkenceler yapılmasına rağmen bu belgenin nerede bulunduğunu bir türlü söylememişti. Padişah buna öfkelenerek adı geçenin aile bireyleriyle beraber Bitlis’e sürülmesini emretmiş, Bitlis valisi de işkenceye devam etmişti. Fakat Osman Sırrı Efendi’nin eşi Safiye Hanım buna dayanamamış, belgeler arasında bulduğu bir kâğıdı ateşe tutarak yazılarının okunmasını sağlamış, olay telgrafla saraya bildirilmiş, Abdülhamit Osman Sırrı Efendi’yi bağışlayarak İstanbul’a çağırtmış ve bu önemli belgeyi sonunda ele geçirmişti.41 Bu başarı üzerine Çerkez Osman Bey padişahın yaverliğine atanmış, Rıza Paşa da terfi ederek önce İzmit ve çevresi kumandanı olmuş, sonra da mareşalliğe yükseltilerek ordu komutanı olarak atanmıştı. Yıldız’da, Kadıasker42Sırrı Efendi’nin kurulan olağanüstü hal mahkemesinde, Abdülaziz’in ölümü konusu ele alınarak Padişah Başkâtibi Zülüflü Sait Paşa’nın düzenlediği sorularla Mithat ve Mahmut Paşaların ve mabeyinci Fahri Bey’in bu cinayete ortak oldukları, Necip Bey’in bizzat tahttan indirilen padişahı öldürdüğü, birkaç pehlivanın da bu işe yardım ettiği heyetin kararıyla güya meydana çıkarılmıştır. Elimizde fotokopileri bulunan Yıldız Mahkemesi zabıtlarında, Plevne kahramanı Gazi Osman Paşa, Dömeke Fatihi Gazi Ethem Paşa gibi daha birçok paşanın ve beylerin bu uydurma olaya imza koymuş olmalarını, Sultan Abdülhamit’in onların üzerindeki sınırsız etkisinin bir görüntüsü saymak gerekmektedir. Gerek bu kurmaca cinayette bizzat rolleri olan, gerekse cinayete ortak oldukları güya ortaya çıkarılmış bulunan kimseler hakkında Yıldız Mahkemesi’nin verdiği idam kararı, hakikatte padişahın arzusuna uygun verilmiş, fakat görünüşte Abdülhamit bir acıma duygusuyla ve cömertlik gösterisiyle adı geçen kimselerin cezalarını ömür boyu hapis cezasına çevirmişti. Nuri, Mithat ve Damat Mahmut Paşalar, bu nedenle Arabistan’ın bir köşesinde ikliminin şiddeti, sıcaklığının fazlalığıyla ünlenmiş, kuş konmaz, kervan geçmez sözüne uygun bir çöl kalesi olan Taif’e sürülmüşlerdir. Nuri Paşa yolda çıldırmış, diğer ikisi tam üç sene, bu korkunç zindanda hücre hapsine dayanmışlardır. Abdülhamit, bu cezayla da halkın gözünden düşmediğini gördüğü paşaların kesinlikle öldürülmesine karar vermiş ve korkunç olay 1884 yılı Mayıs ‘ının 7. gecesi cereyan etmiştir. Mithat Paşa’nın yanına girenler paşayı kement atarak boğmuşlar, çok güçlü kuvvetli olan Damat Mahmut


Paşa, uzun süre karşı koyduğu için birçok kişinin yardımlarıyla üreme organları koparılarak şehit edilmiştir. İşte bu hizmetleri üzerine Hicaz Valisi Topal Osman Paşa mareşallik rütbesine terfi ettirilmiştir. Zavallı hürriyet kahramanı Mithat Paşa’nın son sözü şu olmuştu: “Allah, devlet ve milleti sonsuza dek korusun!” 39 O zamanlar şu tarih düşürülmüştü: “93’te 93 gün na-murad oldu (arzusuna ulaşamadı) Murat.” 1293 S.N.Tansu. 40 Ordu komutanı; Tanzimat’tan sonra savunma bakanı. 41 Osman Sırrı Bey, hâlen Bursa’da Evkaf (Vakiflar) Müdürü Cahit Bey’le bugün Denizyolları Kontrol Şubesi memurlarından Ercüment Beylerin babalarıdır. 42 Kaadî-i askerden kazasker haline dönüşmüş ve böyle yaygın kullanılmıştır. Osmanlı devrinde ordu kadısı askeri yargıç denmektedir.


ERZURUM, HÜRRİYET’İN İLÂNI ONURUNU AZ KALSIN MANASTIR VE SELANİK’İN ELİNDEN ALACAKTI Meşrutiyeti ülkede yeniden kurmak düşüncesiyle özgürlükçü arkadaşlarla beraber çalıştığımız günlerde, ben de diğerleri gibi sürgüne mahkûm edilmiş ve Erzurum’un yolunu tutmuştum. Oraya vardığım zaman Erzurum’da kaynaşan bir gençlik ve subay kitlesiyle karşılaşmış ve âdeta sevinmiştim. Meşrutiyet’in ilânına rastlayan günlerde eğer orada bulunan Vali Arnavut Abdülvahap Paşa sıkıyönetim ilân etmemiş ve Erzurumlu vatanseverleri Sinop Kalesi’ne göndermemiş olsaydı, Erzurum, Hürriyet’in ilânı onurunu Manastır ve Selanik’in elinden almış olacaktı. Yalnız Abdülvahap Paşa’nın subaylara dokunma düşüncesini Ordu Müşiri Zeki Paşa önlemiş ve buna engel olmuştu. Benim görevim, Rus sınırı üzerindeydi. Süvari yüzbaşısı olarak bulunduğum yer, Sarıkamış cephesindeki Azap köyüydü. Görevim dağ yollarından ve Rus sınırlarından kaçak olarak gelecek Ermeni komitacılarını yakalamak, onların imparatorluk topraklarına silâh, bomba, cephane sokmalarına engel olmaktı. Komitacıların kimliklerini saptamak da önemli görevlerim arasındaydı. Hiç unutmam bir gün askerlerimiz, başında Çerkez kalpağı, belinde Çerkez kaması ve üstünde Çerkez elbisesi olan bir yolcuyu tutmuş ve karakola getirmişlerdi. Kendisine nereden gelip nereye gitmek istediğini sormuştum: “Biraz izin verin de soluklanayım, yorgunluktan bitkin bir halde olduğumu görmüyor musunuz?” demişti. Erleri savıp beş-on dakika dinlenmesine izin verdikten sonra, ilk önce söze başlayan gene o olmuştu. “Hüsamettin Bey, beni tanımadın mı?” diye söze başlayınca enikonu şaşırmıştım. O, yüzüme bakarak; “Ben, Harbiye’de senin okul arkadaşın Hüseyin Tosun’um. Yoksa bizi de Ermeni komitacısı mı sandın?” demişti. O zaman Hüseyin Tosun’u tanımıştım. O da, benim gibi Jöntürkler’dendi. O da bizim gibi tevkif edilmiş ve Taşkışla’da yatmıştı. Sonra da Şeref Vapuru’yla Trablusgarp’a sürülmüştü. Hemen kendisine sokularak; “Peki ama Tosun, Trablusgarp neresi, Kafkasya sınırı neresi? Şimdi burada ne arıyorsun?” dedim. Güldü: “Acele etme Hüsam, Trablusgarp’tan bir kolayını bularak çöl yoluyla kaçtım. Afrika sahilinden bir gemiye atlayarak Fransa’ya geçtim ve Paris’e gittim. Jöntürklerle ilişki kurdum. Örgütün yardımı ve emriyle yola çıktım. Rus uyruklu olarak Kafkasya’ya geldim. Oradan da sınırı ge​çerek Erzurum’a gitmek ve örgüt kurmak arzusundayım” dedi. Bir süre, baş başa uzun uzun konuştuk. Aynı örgütün iki adamı, üstelik iki birbirini seven ve birbirine inanan okul arkadaşı olarak çabuk anlaştık. Yalnız merak ettiğim bir-iki noktayı sormam gerekiyordu. Dedim ki: “Ku​zum Hüseyin, hepsi güzel, fakat iletişimi nasıl sağlayacaksın?” “Rusların elindeki Kars şehrinin Postane Müdürü Ermeni Çampan Rus kuryesidir. Onun aracılığıyla mektuplar, gazeteler sınırdan geçecek ve Erzurum Postanesi müdürüne verilecektir. O da örgüttendir. Ben de Erzurum’da kalpak derileri gibi Rus malları satılan bir dükkân açacağım” diye anlattı. Çabucak her noktada anlaştık. Ben sınırın bu noktasından geçecek mektupları ve basılı gazete ve dergileri postane müdürüne gönderiyor-dum, o da Hüseyin Tosun’a veriyordu. Paris’ten özellikle Meşveret Gazetesi geliyordu. Bunları Van, Bitlis, Diyarbakır, Muş ve Erzincan’a gön-deriyorduk. Hüseyin Tosun Bey’e direktif verenler, ona bu konuda yetkilisin diyenler Ahmet Rıza ve Doktor


Bahaettin Şakir Beylerdi. Nihayet Erzurum’da bir baskın düzenlenmişti. Ordu Tabur Kumandanı Binbaşı Saffet Bey de örgüttendi. Onun hoş görmesi sayesinde özgürlükçülerden, subay ve vaizlerden oluşan bir kalabalık postaneyi ele geçirmişti. Buradan Yıldız Sarayı’nın telgrafhanesi bulunmuş, makine başına gelen Arap İzzet Paşa’dan, Erzurumluların Meşrutiyet’in ilânı için hissettikleri güçlü duygu ve coşkuyu padişaha bildirmesi istenmişti. Abdülhamit’in sadık kölesi Arap İzzet Paşa, telgrafla halkın bu haklı isteğinin padişaha sunulacağını ve isteklerin yerine getirileceği konusunda söz vermişti. Fakat çok az sonra Erzurum Valisi Nazım Paşa görevden alınmış, yerine Arnavut Abdülvahap Paşa atanmış, o da Yıldız’dan aldığı emirleri yerine getirmeye başlamıştı. Padişahı telgraf başına çağıranların hepsi yakalanmış ve işkenceyle konuşturulmuşlardı. Birçok vatansever bu yüzden Sinop Kalesi’ne yollanmıştı.43 Abdülvahap Paşa, Erzurum’daki Kolordu Kumandanı Kurmay Albay Ahmet Abuk Paşa’nın ve Rus Sınırı Kumandanı Kurmay Albay Fahri Bey’in değiştirilmesini, benim ve bütün subayların tutuklanmasını istemişti. Fakat Erzincan’daki 4. Ordu Mareşali Çerkez Zeki Paşa buna izin vermemişti. Çünkü tam bu sırada Rusların Kafkasya Askeri Valisi General Avriyanof ile Kafkasya Rus Süvari Alayları Kumandanı Kurmay Albay Maksimof, Erzincan’da Mareşal Zeki Paşa’nın konuğu bulunuyor ve onu ziyaret ediyorlardı. İşte bu olaylar doğuda yaşanırken, Rumeli Genel Müfettişi Hilmi Paşa da, Abdülhamit’e çektiği telgrafta, “Zat-ı şahanelerine şunu arz ede​rim ki bu taraflarda benden başka herkes İttihatçıdır” cevabını veriyordu. Bir süre sonra Kolordu Kumandanı Şemsi Paşa Manastır’da öldürülmüş ve Meşrutiyet, imparatorluğun her tarafında yürürlüğe girmek koşuluyla ilân edilmişti. Abdülvahap Paşa subayları tutuklamaya hazırlanırken, canını kurtarmak için zor kaçabilmişti. Meşrutiyet’in ilânı üzerine Erzurum’da 1 ve 2 numaralı İttihat ve Terakki kulüpleri açılmıştı. 44 Bunlardan ikincisinin kurucusu olmak onurunu taşıdığım için büyük bir sevinç duyuyordum. Enver Paşa’nın amcası Halil Bey (Paşa), pilot Salim, meşhur Yakup Cemil, savaşçı ve konferansçı Ömer Naci ve Filibeli Hilmi Beyler oraya gelmişlerdi. Ermeni vatandaşlardan hiçbirisi kulübe kaydedilmemişti. Halbuki genel merkez, gönderdiği direktifte şöyle diyordu: “Şayet Ermenileri kulüplerimize kaydettirmezseniz, bunların hepsi Prens Sabahattin’in Adem-i Merkeziyetçi Partisi’ne45 kayacak ve oraya dâhil olacaklardır. O zaman başımıza yeni belalar açılacaktır. Üyemizin bu konuda uyanık olması lâzımdır.” Bir numaralı İttihat ve Terakki Kulübü’nü ziyaret eden heyet Erzurum’dan İran’a geçmişti. Çünkü orada da vatanseverler İran hükümetine Meşrutiyet idaresini kabul ettirmişlerdi, ikinci başkanlığa seçilen Baytar (veteriner) Yüzbaşı Ali Rıza Bey’le el ele vererek çalışmaya başlamıştık. Biz, Gregoryen olan Ermenilerin kilise heyetiyle sık sık görüşüyorduk. Çok iyi hatırlıyorum, her haftanın pazar günü, büyük kilisenin bahçesinde kadın, erkek bütün Ermenileri toplayarak nutuklar atıyor ve onları inandırmaya çalışıyorduk. Ermenilerin kayıtları çoğalmıştı. Kulübün açılış töreninin yapıldığı gece aramızda davetli olarak Fransız ve İngiliz konsoloslarıyla Rus general konsolosu da eşleriyle beraber bulunmuşlardı. Ermeni ileri gelenleri de gelmişti. Sonraları toplantıları cuma ve pazar geceleri olarak ikiye çıkarmış ve Ermeni vatandaşların dertlerini dinleyerek yerine getirmeye başlamıştık ve Ermenilerin Prens Sabahattin’in partisine geçmesini böylece önlemiştik. İşin garibi, kulübe Ermeni Taşnaklarından bile girenler olmuştu. O zamanlar Azerbaycan’dan gelen Ermeni tiyatro grupları, Erzurum’da Gölbaşı’nda kiraladıkları tiyatroda, geceleri sergiledikleri oyundan


evvel İttihat ve Terakki’nin iki numaralı kulübünden gördükleri destek ve yardım için teşekkürlerini bildiriyorlardı. Bütün konsoloslukların Ermeni çevirmenlerini elde etmiştik. Nihayet bu genel uyum​dan hoşlanan Fransız ve İngiliz konsolosları beni yemeğe davet etmişlerdi. Rus general konsolosu da düzenlediği çayda bana teşekkür ediyor, İttihat ve Terakki’nin cins ve mezhep farkı gözetmeden yaptığı çalışmalara karşı duydukları hoşnutluğu belirtiyordu. Bu olaylar, Paris ve Londra basınına kadar aksetmişti. Rus general konsolosunun eşi de TürkErmeni dostluğunu övmüş, İstanbul’da yayınlanan bir gazetenin başyazarı Yervant Efendi de buna dair bir yazı yazmıştı. Benim toplantılarda Ermenilere önerim, Osmanlı İmparatorluğu’na sadık kalmalarıydı. Onlara tarihte, Türklerin, Ermenilerin ve Rumların hep beraber kardeş gibi yaşadıklarını anlatmış, ekmek yedikleri bu kutsal toprağa nan​körlük etmemelerini söylemiştim. Ayrıca Prens Sabahattin’in merkezden yönetimci partisinin bu memleketi parçalamaya götürdüğünü anlatmıştım. Üstelik; “Ermeni aydınlarının, Osmanlı İmparatorluğu saraylarında, devlet ileri gelenleri arasında gördüğü değer ve önemi unutmayınız, Noradunkyan Efendi gibi kişiler, sizlerin arasından çıkmış bir Osmanlı nazırıdır” demiştim. Ermenilerin mimar, kalfa, tüccar ve sanatkâr olarak bu memlekette ün yaptıklarını, İslâm adaletinden emin olmalarını, Meşrutiyet nimetlerinden Türklerle beraber faydalanmalarını dilemiştim. Ermeniler bu konuşmalarımdan çok mutlu olmuşlardı. Fakat tıpkı İstanbul’da olduğu gibi Erzurum’da da bir gericilik olayı gerçekleşmiş, padişahın sadık adamı Arapkirli Yusuf Paşa, kulüplerin Ermeni propagandası yaptığını ve şeriatın elden gittiğini ileri sürerek bunları kapatmış ve subayları öldürtmüştü. O zaman canımızı kurtarmak için Fransız konsolosluğuna sığınmış ve Erzurum’dan kaçmıştık. 43 Sinop’a sürülenlerden hatırımda kalanlar: Erzurum’da Mezar Arkalı Mevlüt, Kapalıçarşı’da kuyumcu Hacı Akif, dava vekili Seyfullah ve vaiz Şevket Hoca. H. ERTÜRK 44 Birinci İttihat ve Terakki Kulübü’nü o tarihte Ahz-ı Asker Reisi (Askerlik Şubesi Başkanı) Erzurumlu Süleyman Bey kurmuştu. H. Ertürk. 45 Toplumun bir merkezden değil; her il, her eyalet veya her kurumun özerk olarak yönetilmesini savunan bir siyasal görüşü savunan parti.


MUSTAFA KEMAL’İ NEREDE VE NASIL TANIDIM? Erzurum’da yaşanan gericilik olayı yüzünden kaçmak zorunda kalmıştım. Çünkü orada da “Şeriat isteriz!” diye bağıran insanlar vardı. Halk kitleleri hızla istenilen yöne döndürülebiliniyordu. Askerin ve cahil halk katmanlarının öldürmek istediği kimselerin başında aydınlar ve subaylar vardı. Beni de öldürmek istemişlerdi. Evim, Dibağhane Mahallesi’ndeydi. Hükümet konağının önünde kendisine rastladığım Fransız konsolosluğu çevirmeni Ermeni Sürebyan Efendi, “Neredesiniz Hüsamettin Bey, sizi vuracaklar, gelin konsoloslukta size yer ayırdık!” diye haykırmıştı. İlk işim, annemi ve ailemi Vali Tahir Paşa’nın yanına götürüp teslim etmek olmuştu. Vali, çok temiz ve namuslu bir insandı, aynı zamanda İttihat ve Terakki’ye de eğimliydi. Bu sırada orada bulunan bir polis memuruna, “Hüsamettin Bey’i Fransız konsolosluğuna götürünüz” emrini vermişti. Gittik. Fakat bu sırada asiler evime saldırmışlar, eşyalarımı süngülemişler, yatak ve yastıklarımı delik deşik etmişlerdi. İttihat ve Terakki Genel Merkezi’ne bu gericiliğin nedeni olarak gösterilen Arapkirli Yusuf Paşa sonradan İstanbul’a davet edilmiş ve yargılanarak idam edilmişti. Diğer taraftan o sırada Erzincan’da bulunan 4. Ordu46 Müfettişi Mareşal İbrahim Paşa bu gerici isyana Erzurum’daki 2 numaralı İttihat ve Terakki Kulübü neden olmuştur kararına varmış, beni de onun başkanı olmamdan ötürü suçlu görmüş, ücret durumumu belirtir belgemi alarak İstanbul’a gitmem ve Merkez Kumandanlığı’na teslim olmam konusunda ilgililere emir vermişti. Mareşal İbrahim Paşa’nın bana düşmanlığı şundan doğuyordu: Kendisi Meşrutiyet’i izleyen günlerde 4. Ordu Müfettişliği’ne İttihat ve Terakki Genel Merkezi’nin izniyle atanmıştı. Halbuki bu kişi istibdat devrinde Serez’de kumandanken İttihatçı subayların Selanik ve Manastır’daki şubelerle görüşme yapmasına engel olmuş ve böylece Abdülhamit’in sevgisini kazanmıştı. Bu atanma haber alınınca Erzurum Garnizonu’ndaki subayların isteklerine uyarak kendisine şöyle bir telgraf çekmiştim: “Abdülhamit devrinde, Selanik ve Manastır’daki İttihat ve Terakki’nin eylemlerine sert emirlerle engel olmaya çalışmıştınız. Şimdi de 4. Ordu’ya ve buradaki İttihat ve Terakkicilere ihanet edip etmeyeceğinizi öğrenmek istiyoruz.” Benim imzamla çekilen bu telgrafı Trabzon’da alan Müşir Paşa, çok gururlu ve zorba ruhlu bir insan olmasına rağmen zorunlu olarak şöyle cevap vermişti: “4. Ordu’ya bağlı tüm subayların dileklerini yerine getirmek arzusuyla şanlı ordunun kumandanlığını üstlendiğimi sizlere haber verebilirim.” Fakat o bunu unutmamış ve beni Erzurum’dan sürmüştü. Erzurum’dan deve katarlarıyla Trabzon’a gidilirdi. Bu taşıma işini üzerine almış bulunan kervancılar İranlıydı. Ben de İran konsolosunun yardımıyla katara ailemle beraber katılmıştım. Uğurlamaya konsoloslar gelmiş, fakat subay arkadaşlarıma izin verilmemişti. Erzurum’dan, İstanbul Kapısı’ndan çıkarak yola koyulmuştuk. Deve katarı, Kop Dağlarını ve Ziganaları arkasında bırakarak Trabzon’a varmış, biz de Şakir Efendi’nin oteline inmiştik. Trabzon Kumandanı Kurmay Tuğgeneral 47Abuk Ahmet’ti. Paşa beni sınır karakollarından tanır ve severdi. Parasız olduğumu söyleyince gülerek, “Hüsamettin Bey iş paraya kalsın, al şimdilik şu on altını, ne zaman elin değerse verirsin” demişti.


Trabzon’dan kalkan Seyr-ü Sefâi’nin48bir vapuruyla İstanbul’a gelmiş, annemi ve ailemi akrabalarımın evine bırakarak Merkez Kumandanlığı’na gitmiştim. Merkez Kumandanı Piyade Yarbayı Kalkandelenli Şahap Bey’di. Odada okul arkadaşım İzmitli Süvari Yüzbaşısı Mümtaz’la karşı​laşarak kucaklaşmıştık. Merkez kumandanı olaydan haberdardı. “Hüsamettin Bey” demişti, “size vereceğim inzibat çavuşuyla Divan-ı Harb’e başvuracaksınız!” Bunu işiten Mümtaz Bey “Ne münasebet Şahap Bey” dedi, “onu ben Divan-ı Harp’e götürür, ben eşlik ederim.” Beraberce Divan-ı Harb’e gitmiştik. Hepsi Mümtaz’ın arkadaşlarıydı. Beni özgürlükçü, İttihatçı, seçkin bir subay olarak tanıtınca, başkan “Hepsinden haberimiz var, onu Süvari Şubesi’ne götürünüz de atama işlemini yapsınlar” demişti. Süvari Şubesi Müdürü Binbaşı Zeki Bey, defterleri açarak biraz düşündükten sonra yüzüme bakarak, “Sizi en civcivli bir yere, Serez’deki 25. Alay’ın 4. Bölüğü’ne kumandan olarak atıyoruz, yolunuz açık olsun” dedi. Serez’deki askeri kulüpte konferanslar veriliyordu. Süvari Müfettişi Tuğgeneral Tayyar Paşa ve Kurmay Başkanı Albay Raşit Galip Bey, süvariliğe ait konferansları da bana verdiriyorlardı. Bu konferanslar kısa zamanda dikkat çekmişti. Askerin eğitim ve öğrenimi üst düzeydeydi. Yapılan bir tatbikatta süvari alayları içinde bizim bölük birinciliği kazanmıştı. Ordu kumandanlığı bu sonucu harbiye nezaretine yazdı. Takdirname geldi. Bölüğümüze mızrak verildi. Bu, süvarilikte bir çeşit ayrıcalıktı. Askerlerin hızla yetiştirilmesi emredildi. Selanik Ordu Müfettişliği de bizimle yakından ilgilenir oldu. O sırada Osmanlı Erkân-ı Harbiye-i Umumiye Riyaseti49 muhtemel bir Balkan Savaşı’nı sezmiş ve bunu göz önüne alarak Bulgar, Sırp, Yunan, Karadağ devletlerine karşı dört cepheli bir savaş için gereken tatbikatın yapılmasını emretmiş, otuz kadar kurmay subayı bu işle görevlendirilmiş ve bizim bölüğü de bu tatbikatlarda kırmızı-mavi kuvvetlerin harekâtında görevlendirmek üzere seçmişti. Bölüğümle beraber Selanik’e gitme emrini almış ve şehre de gelmiştim. Tatbikatın tartışmasını yapacak subaylar Selanik’te toplanmışlardı. İşte ilk defa burada Mustafa Kemal’i görmüş ve tanımıştım. O zaman çok gençti. Orta boylu, altın renginde sarı saçları vardı, yeşil gözlü, pembe yüzlü, ağır başlı ve ciddi bir subaydı. Giyinişi çok temiz ve düzenliydi. Konuşması son derece dikkatimi çekmişti. Bakışlarında insanı kendisine hayran eden bir çekicilik vardı. Otuz kurmay subayın içinde bir kıdemli kurmay yüzbaşı olarak en çok konuşan, dikkatle ve keyifle dinlenen bir kişiydi. Parmaklarını harita üzerinde gezdirerek yerinde görüşler ortaya atıyor ve önemli eleştiriler yapıyordu. Mustafa Kemal bu kurmaylara, “Durum Balkanlar’da bir savaş olacağını göstermektedir. Bu durumda dört küçük devletin saldırısına uğrayacağımızı, bu ordular birbirleriyle birleşmeden tıpkı Napolyon’un savaşlarında tatbik ettiği gibi, hepsini teker teker yenmemiz gerektiğini söyleyebilirim. Bulgarların, Yunanlılarla ve Sırplarla anlaşamayacağını sanıyorum. Bu durumda ilk savaşın Bulgarlara karşı olması gerekmektedir. Taarruzu Bulgaristan üzerine yapmalıyız. Burada hızla sonuç aldıktan sonra, Yunanlılar üzerine yürümek, Sırp ve Yunan ordularının birleşmesine engel olmak zorundayız. Karadağ’a karşı bir savunma savaşı yapmak ve onu en sona bırakmak gerekiyor. O halde iki önemli cephemiz olacaktır: Doğu Cephesi ve Batı cephesi. Bu iki ordunun arasının kapanmaması da gerekmektedir. Düşünceme göre tatbikatın düğüm noktası Manastır önü olacaktır” demişti.


Mustafa Kemal’i herkes dikkatle ve önemseyerek dinliyordu. Kararlarında seri, düşüncelerinde tartışmacı olan bu genç subayı her zaman, ilk gün gördüğüm coşkuyla hatırlarım. Yaptığımız tatbikat, hep onun önerdiği şeklide gelişmiş, doğuda mavi kuvvetler, batıda kırmızı kuvvetler yenilgiye uğramıştı. Mustafa Kemal bundan şu sonucu çıkarmıştı: “Eğer belirgin bir düzenleme yanlış yapılmazsa, doğuda Bulgarlara karşı başarılı olmamız mümkündür. Fakat batıdaki kuvvetlerimizin durumu her zaman için tehlikelidir.” O günden sonra bu genç subayın kaderi ve yaşamıyla yakından ilgilenmeyi kendime iş edinmiştim. 1909’da Selanik’te büyük bir salonda konuşan bu genç ve yakışıklı subay, bilgisine güvenen, inandırma yeteneği olan bir insandı. Cesurdu kuşkusuz. Şikâyet ettiği bazı önemli sorunlar da vardı. Orduda partizanlık gördüğünü ve bunun ülke için büyük tehlikeler doğuracağını söylüyordu. “Yüksek rütbeli subaylar Hürriyet ve İtilâf, küçük rütbeliler de İttihat ve Terakki üyeliğiyle övünüyor. Ordu, siyasetten daima uzak kalmalıdır. Hepimiz özgürlük ve güvenlik, adalet ve eşitlik ilkelerinin bu ülkede egemen olması için savaştık. Hareket Ordusu’yla İstanbul üzerine yürüyerek Meşrutiyet’i elde ettik. Sonuçta bunlar rejim sorunuydu. Ordu, kendisine düşen görevi yaptı. Gericiliği bozguna uğrattı. Fakat artık yeter, şimdi işimize bakalım. Yarın savaşlar olur da orada Osmanlı subayları particiliğe düşerse, zavallı Mehmetçiklerin hali ne olur, sorarım sizlere?” Bu genç subayın hâlâ kulaklarımda çınlayan bu haklı yakınmalarını, Balkan Savaşı’na katılmış ve büyük çöküşün içinde günlerce çırpınmış, düşman ordularının hızla birleşmelerine tanık olmuş, Rumeli’nin bir fırtına, bir kasırgaya tutulmuş sandal gibi altımızda battığını görmüş bir asker olarak, Mustafa Kemal’in Selanik’teki konuşmalarını, eleştirilerini ve tam bir kurmay subayı olarak, her şeyi bütün yönleriyle birer birer nasıl gözden geçirdiğini anımsıyorum. Ona karşı duyduğum bu hayranlık, bizi daha sonra birçok yerde karşılaştırdı. Bize, onun emrinde çalışmak onur ve mutluluğunu yaşattı. Ateşkes yıllarında rahmetli Mareşal Fevzi Çakmak’ın da bana verdiği önemli bir görev nedeniyle, Anadolu’da başlattığı savaşa paralel olarak İstanbul’da, düşman işgali altında gizlice yürüttüğümüz örgütlenmeyle yaptığımız önemli yardımlar, daha sonra Gazi Mustafa Kemal’i, Büyük Atatürk’ü hoşnut etmiş, birçok kez beğeni, teşekkür ve övgülerini kazanmama neden olmuştu. Yarbaylıktan sonra kazandığım rütbe, elimdeki takdir ve övgü mektupları, resmi belgeler, onun bu beğenisini kanıtlayan deliller olarak saklanmaktadır. 46 4. Ordu’nun merkezi Erzincan’daydı. H. Ertürk. 47 Osmanlı Devleti’nde “kurmay” olmadan da general rütbesi alınabiliyordu. 48 “Akay” denizcilik şirketiyken, sonradan Denizbank olan kurum. 49 Genel Kurmay Başkanlığı.


YILDIZ YAĞMASI Batılıların bir atasözü vardır; “Kral öldü, yaşasın kral” derler. Bu küçük satırda neler gizlidir bilseniz! Ben de Yıldız yağması için bunu tekrarlayacağım. Gerçekten Abdülhamit tam 33 sene bu ülkeyi yönetmiş, birçok genci uzak ülkelere sürmüştü. Fakat gönül isterdi ki, büyük bir fikir bağlılığını temsil ettiklerini iddia eden İttihat ve Terakkiciler, istibdat idaresini tarihe karıştırırken, iktidarı ele alırken ve bir saltanat değiştirirken, o zamana kadar yokluğundan şikâyet ettikleri hürriyet, adalet, eşitlik ve kardeşlik prensiplerine sadık kalsınlar, bize de örnek bir idare tarzı göstersinler... Ne gezer! İstanbul’u direniş olmadan alan, Hürriyet-i Ebediye Tepesi diye sonradan adlandırdıkları yerde çadır kuran, silâh çatan, beli fişekli, omuzları tüfekli bu idealistler, halka kendilerini sevdirecekler ve eski yönetimin kötülüklerini hızla ortadan kaldıracaklardı. Bu yolda yapmaları gerekenin bir kısmını yaptılar. Yeni dönemin resmi açılışını Yıldız yağmasıyla yaptılar. Abdülhamit, bu 33 senelik saltanatında her taraftan kendisine hediye olarak gönderilen mücevherleri, altın, gümüş takımlarını, pırlanta, yakut, zümrüt, necef ve daha binbir renk ve türde gözleri kamaştıran büyük bir serveti Yıldız Sarayı’nda büyük bir dikkat ve özenle saklamıştı. Sonradan kendi anlatımıyla şunları demiştir: “Ben bu kıymetli hazineyi, Yıldız Sarayı’nda özel olarak yaptırdığım bir dolapta demir kasalar içinde saklardım.” Bunlar yağma edilmiştir. Kimin neyi aldığı da meydana çıkmamıştır. Bu hazinenin milyonları aşan değeri üzerinde durulmaktadır. Tahttan indirilen Sultan Abdülhamit, Selanik’te Alatini Köşkü’nde arkadaşım Debreli Zinnun’a, “Ne yazık ki, İttihatçılar bu büyük hazineden hiç olmazsa Meclis-i Mebusan’ı bilgilendi​receklerdi, onu da yapmadılar ve bu büyük serveti unutturdular” demiştir. İttihat ve Terakki karşıtları, Hareket Ordusu İstanbul’a geldiği zaman “Yıldız Sarayı yağma edildi” diye suçlamalarda bulundukları gibi, Yıldız Sarayı bahçesindeki havuzun altında gizli mahzende bulunan hazineyi İttihat ve Terakki ileri gelenlerinin ellerine geçirmeleri üzerine Osmanlı maliyesinin yüzünü güldürdükleri halde, sayısını Osmanlı Meclis-i Mebusanı’na bildirmedikleri konusunda İttihat ve Terakki ileri gelenlerini suçlamışlardı. Halbuki gerçekte yağma edilen yalnız mücevherler değildi. Sarayın kadife ipek perdeleri, göz kamaştırıcı avizeleri, Hereke’de özel dokunmuş halıları, sedef tablaları, oyma işlemeli kapıları, altın vazo, gümüş şamdan ve mangalları, ceviz ve maun ağacından üretilmiş koltuk ve kanepeleri, kuştüyünden yatak, yorgan ve yastıkları, gümüş mutfak takımları, kaşık ve çatal koleksiyonları, ülkeye yeni bir yönetim anlayışı getirdiklerini savunan Hareket Ordusu’nun dışındaki fedai çeteleri tarafından paylaşılmıştı. Diğer taraftan da padişahın hizmetinde bulunanlar, yaverler, mabeyinciler, saraydan ekmek yiyen yüzlerce insan, erkek olsun, kadın olsun, onlar da ellerine geçenleri ceplerine atarak savuşmuşlardı. İşin en üzücü tarafı, Abdülhamit’in sevgili kızı Ayşe Sultan’la, alelacele bir kat çamaşırla saraydan çıkarılıp Sirkeci’ye getirilmeleri, oradan da ışıkları yanmayan bir vagon içinde tirenle Selanik’e gönderilmeleriydi. Yolda, sudan başka bir şey verilmeyen tahttan indirilen hükümdarla kızı, Selanik’te uzun zamandan beri kullanılmayan, bomboş odalarıyla insana her şeyden önce üzüntü veren bir köşkte yaşamak zorunda bırakılmışlardı. Birçok geceler çok üşüyen Abdülhamit, köşkün kadife perdelerinden birini yorganının üstüne örterek ısınmaya çalışmıştı Bereket versin ki, İttihatçıların kalbine inen bir korku vardı: “Ya eski padişahı, hizmetinde bulunanlar veya ona hayran olan yabancılar kaçırır da başımıza bir dert açarsa? İyisi mi,


biz onu tekrar İstanbul’a getiririz. Hiç olmazsa Abdülhamit, gözümüzün önünde bulunur.” Ve öyle yapmışlardı. Abdülhamit’i üç sene sonra tekrar İstanbul’a getirtmişlerdi. Fakat bu defa da tahttan indirilmiş hükümdar, kardeşinden “Hiç olmazsa insan gibi yaşanacak bir köşk isterim” dileğinde bulunmuş ve Sultan Mehmet Reşat’ın iyi kalpli oluşu da ona, ölünceye kadar Beylerbeyi Sarayı’nda yaşama şansını vermişti (Abdülhamit, Alman imparatoru​nun yatıyla gelmiştir). Yıldız yağması, olumsuz etkisini yalnız Abdülhamit ve Türk milleti üzerinde göstermekle kalmamış, imparatorluğun içinde ve dışında yaşayan insanları derin bir düş kırıklığına uğratmıştı. Bu duyguyu bize, hâlâ dillerde bir şarkı gibi söylenen, idealist bir insan, büyük sanatkâr Tevfik Fikret’in şu dizeleri ne güzel anlatmaktadır: “Yiyin efendiler, yiyin bu han-ı iştiha sizin. Yiyin, yemezseniz bugün, yarın kalır mı kim bilir? Bu hakkıdır gazanızın, evet o hak da elde bir! Doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin!”50 Fakat onlara da yar olmadı. Parlayan ocak söndü, hepsi çil yavrusu gibi dağıldılar, kimisi uzak diyarlarda Ermeni kurşunlarıyla, kimisi yurdun içinde karıştıkları iğrenç bir öldürme girişiminin duruşması sonunda darağaçlarında can verdiler. Başlangıcında büyük bir coşkuyla girilen, tabancalar üzerine namus ve onur yemini yapılan, bütün Türkleri bir arada toplama ülküsüyle üyelerini birleştiren bir partinin, dokuz senelik bu kısa dönemden sonra tarihe gömülmesi gerçekten üzücüydü. Başta Enver Paşa, şu sözleriyle gittikleri yolun ne kadar yanlış bulunduğunu sonradan şöyle anlatmıştı: “Mücadelemizi başarıyla sonuçlandırmak için önümüzde hiçbir engel yoktu. Kazanmamıza ramak kalmıştı. Eğer Dünya Savaşı’nda başarılı olsaydık büyük Turan İmparatorluğu kurulmuş, Rus Çarlığı çökmüş olacaktı. Ne çare ki şans yüzümüze gülmedi, viran olduk.” Hiç şüphe yok Enver ve Talat Paşalar mert, dürüst, namuslu ve idealisttiler. Fakat İttihat ve Terakki’nin genel merkezi hükümet işlerine öylesine karıştı ki, ortada partinin yüksek düzeydeki kişilerinden başkası görülme​di. İttihat ve Terakki’nin en önemli isimleri şunlardır: Talat Paşa, Enver Paşa, Bahriye Nazırı Cemal Paşa, Genel Sekreter Doktor Bahaettin Şakir, Doktor Nâzım, Kara Kemal, Maarif Nazırı Şükrü, İsmail Canbolat ve Prens Sait Halim Paşa. Bunlar ne oldu? Talat Paşa -ki bütün yaşamı süresince, özgürlük ve parlamenter rejim için çalışmış, imparatorluğun en ağır yükünü omuzlarına almış olmasına rağmen sonuçta partizan bir yönetimin varacağı korkunç bir bitişle karşılaştıimparatorluğun yıkılmasına tanık oldu ve ülkesini bırakıp kaçmak zorunda kaldı. Sığındığı Berlin’de de içtenlikle, yenilginin zararlarını en aza indirmek, bir gün tekrar güzel yurdunu kurtarmak düşüncesindeydi. Fakat kahpece atılmış bir Ermeni kurşunuyla Berlin’de katledildi. Enver Paşa, bir denizaltıyla Odessa’ya çıkarak Moskova’ya gitmiş, düşmanımız Ruslarla görünüşte İngilizlere karşı savaşmak için anlaşmıştı. Oradan Kafkasya’ya gelerek Batum Kongresi’nde Türk illerinin her tarafından gelen delegelere kapitalist devletlerin kötü niyetlerini anlatmış, Bolşevik Rusya’yı da bu ideal uğrunda yanlarında savaşıyor diye göstermişti. Başka yapacak şey de yoktu. Rusları kuşkulandırmaktan çekinmişti. Batum’dayken Türkiye’ye gelmek dileğinde bulunmuş, fakat Mustafa Kemal haklı olarak, dış dünyada, yeni başlamış olan Kurtuluş Savaşı’nın bir İttihat ve


Terakki hareketi olduğu sanılmasından çekinmişti. O zaman Enver Moskova’ya dönmüş, Bolşevik liderleriyle İngilizlere karşı Afganistan’da, Türkistan’da, olabilirse Hindistan’da daha önceden gönderdiği Teşkilât-ı Mahsusa üyeleriyle iş birliği yaparak savaşı sürdürmeyi kararlaştırmıştı. Fakat Ruslar paşadan şüpheleniyor, Enver Paşa da Rusları aldatmaya çalışıyordu. Bir gün Moskova’dan kaçtı51 ve Doğu Türkistan’a geçti. Buhara, Semerkant ve Taşkent’te örgütlenmeye başladı. Amacı bu Doğu ve Batı Türk illerindeki Türkleri Ruslara, Bolşeviklere karşı savaşa yönlendirmekti. Fakat iki düşmanı -Ruslar ve İngilizlerbirleşerek Enver Paşa’yı sıkıştırdılar. Nihayet 1922 senesi Ağustos’unda Kızıllara karşı giriştiği savaşta kendisinin kumanda ettiği Türkmen süvarilerinin başında vurularak şehit düştü. Makedonya’da doğan, Türkistan’da ölen ve bütün ömrü boyunca Turan İmparatorluğu’nu kurmak isteğiyle çırpınan Enver de böylece şehit oldu. Cemal Paşa, savaş senelerinde yaptığı birçok hataya rağmen dürüst ve namuslu bir askerdi. O da idealistti. Yenilgiyi gördükten sonra yurtdışında, fakat Türk memleketlerinde yeni bir örgüt kurmaya, savaşını sürdürmeye karar vermişti. Bir süre Afganistan ordularının düzene sokulmasında, bir süre de Kafkasya’da uğraştı. Fakat Tiflis’te bir gün Taşnak çetesine mensup bir Ermeni kurşunuyla şehit oldu. Aynı son Dr. Bahaettin Şakir’i Berlin’de, Prens Sait Halim Paşa’yı Roma’da, Trabzon Valisi Cemal Azmi’yi de Berlin’de bulmuştu. Ermeniler her tarafa dağılarak ve gönüllülerden oluşan tetikçilerle, ırkdaşlarını Türkiye’den çıkarmış olan bu İttihatçı şeflerini yok etmeye yemin etmişlerdi. İttihatçıların, yenilgiye rağmen memlekette kalanları İstanbul’un işgali sırasında Malta’ya sürüldüler. Aslında o devrin bütün Türk aydınları için Malta zindanlarını görmek bir kaderdi. Fakat Anadolu direnişi güçlendikçe ve İngilizler milli hükümetle bir anlaşmaya vardıkça, bu aydınlar serbest bırakılmaya başlamıştı. Mustafa Kemal, bir zamanlar bu ülkede özgürlük uğruna savaşmış bu asil insanları Büyük Millet Meclisi’ne üye yaptı. Hepsine makam verdi. Amacı artık tek bir bayrak altında ve az şeyle yetinilen bir ülkü arkasında bütün aydınları birleştirmek, yeni devrimlere doğru yürümekti. Fakat bazı İttihat ve Terakkicilerin kafasında hâlâ partilerini diriltmek, eski günleri tekrar yaşatmak hırsı vardı. Bu hırs, maalesef iğrenç bir öldürme girişiminin düzenlenmesine kadar götürüldü. Tüm amaç Mustafa Kemal’i vurmaktı. Bu Türk ulusu için ne kadar kötü bir iyilikbilmezlik olacaktı. Olay zamanında haber alındı. İlgililer her tarafta yakalandı. İşte o yüzden İttihatçıların Maarif Nazırı Şükrü ve seçkin şeflerinden İsmail Canbolad, Albay Arif, Topçu Rüştü Paşa, Ziya Hurşit, Halis Turgut, Çopur Hilmi İzmir’de asıldılar. Doktor Nâzım, Maliye Nazırı Selanikli Cavit, Ankara Valisi Abdülkadir, Yenibahçeli Nail, Filibeli Hilmi Ankara’da idam edildiler. İaşe Nazırı Kara Kemal de evinde saklandığı tavuk kümesinde yakalanacağını anlayınca intihar ederek hayatına son vermişti. 50 O zamanlar Tevfik Fikret merhumun şiirleri içinde “Yağma sofrası”, “Han-ı Yağma” adıyla dillerde dolaşıyor ve elden ele geziyordu. Çok rağbet görmüştü. S. N. Tansu. 51 Lenin ona inanıyordu. Fakat diğer Bolşevik liderler aleyhindeydi. Lenin onu gizlice gönderdi. Vazifesi İngilizlerle mücadeleydi. H. Ertürk.


TRABLUSGARP SAVAŞI VE GÖNÜLLÜ SUBAYLAR İtalya, 1912 sonbaharında donanmasının korumasında ve baskın şeklinde Trablusgarp’a, Osmanlı İmparatorluğu’nun bu son sömürgesine asker çıkarmıştı. Yönetim döneminde İtalya’nın böyle bir hareket yapacağını sezmiş ve devlet adamlarına söylemiş olan Abdülhamit, İtalyanlar için şöyle demişti: “Bu makarnacılar, korkarım ki bir gün Afrika’daki topraklarımıza çıkmasınlar... Bize uzak olmasa derslerini vermek her zaman mümkün olur. Fakat uzaklık ve deniz üstünlüğü, etkili bir şekilde engelleme yapmamıza olanak vermez. Bu yüzden Trablusgarp’ı da er ve geç kaybedeceğiz.” Abdülhamit, ermiş gibi konuşmuş, yıllarca sonra yaşamında bu kötü sonu görmüştü. O zaman Selanik’te Alatini Köşkü’nde gözetim altında bulunuyordu. Arkadaşım Debreli Zinnun’a; “Yüzbaşı, biz bir zamanlar bu kötü sonucu söylemiştik. Şimdi İttihatçıların gönüllüleri çarpışıyormuş, güzel ama sonuç alınamayacak bir çaba” demişti. Biz Rumeli’de dört cepheli bir olası savaşın tatbikatıyla uğraşırken, İtalyanların Trablusgarp’ı ele geçirmesi haberi, bomba gibi Balkanlar’da patlamıştı. Bütün Rumeli ayağa kalkmıştı. O günleri ancak Rumeli’de bulunanlar anımsayabilecektir. Trakya’da, Makedonya’da, Arnavutluk’ta halk âdeta silâha sarılmış, bu alçaklığa karşı içinde duyduğu isyanla askerlik şubelerine koşarak gönüllü yazılmak istemişti. Babıâli her zaman yaptığı gibi diplomasi yoluyla sorunu çözmek düşüncesindeydi. Harbiye nezaretinde Hareket Ordusu’nun kahraman kumandanı Mahmut Şevket Paşa bulunuyor ve bazı gönüllü subayları gizlice, Balkanlar’dan Yunanistan üzerinden veya Mısır’dan Afrika’nın kuzeyinden Trablusgarp’a gönderiyordu. Bunların içinde Berlin Askeri Ataşesi Kurmay Binbaşı Enver Bey, Paris Askeri Ataşesi Binbaşı Fethi Bey (Okyar), Hareket Ordusu Kurmay Başkanı Kıdemli Yüzbaşı Mustafa Kemal Bey ilk koşup gidenler içinde sayılabilirdi, Trablusgarp’taki askeri kuvvetlerin başında Halepli Ethem Paşa bulunuyordu. Gönüllü subaylar içinde Cevat Abbas, Atıf (İsmet Paşa’nın yaveri), Fuat Bulca, Süleyman Askeri (Teşkilât-ı Mahsusa’nın sonradan başkanı), Gazzeli Cemal, Manastırlı Nuri, Piyade Teğmeni Boşnak Fazıl, Doktor Refik Saydam, Doktor Nihat Sezai, Kuşçubaşızade Eşref, Afyonkarahisarlı Ali (Çetinkaya), İşkodralı Ali Rıza, Mareşal Fuat Paşa’nın oğlu Reşit, diğer oğlu İslâm, Jandarma Yüzbaşısı Kadri, Süvari Teğmeni Fuat, Topçu Yüzbaşı İsmail Hakkı, Üsteğmen Arif, Yüzbaşı Ali (Pilot Sadık Bey’in ağabeyi), Süvari Yüzbaşısı İzmitli Mümtaz, Piyade Yüzbaşısı Hacı Emin, Piyade Yüzbaşısı Çerkez Reşit, Piyade Üsteğmeni ünlü Yakup Cemil, Bingazili Yusuf Şetvan, Doktor Yarbay İbrahim Tal’i, Kurmay Binbaşı Halil (Enver Paşa’nın amcası), Nuri Bey (Enver Paşa’nın kardeşi), Trablusgarplı Süleyman’ül-bâruni, Kurmay Albay Neşet Bey, Trablusgarp’ta Derne, Tobruk, Mısrata cephelerinde savaşa girmişler, Enver Bey Bingazi’deki ve Derne’deki, Mustafa Kemal Tobruk’taki kuvvetlerin başına geçmişlerdi. Bu iki ateşli ve özgürlükçü subay geleceklerinin belirleneceği bugünlerin başlangıcında birbirlerine rakip olmuşlardı. Yerli Arap savaşçılar da bu ele geçirmeye karşı duydukları nefret ve öç alma duygusuyla savaşıyorlardı. İtalyanlar, donanmalarının korumasında olmalarına rağmen Trablus kumsallarından bir adım ileri atamıyorlardı. Enver Bey Derne zaferinin, Mustafa Kemal de Tobruk galibiyetinin kahramanı olmuşlardı. Başarılar savaşçıları daha fazla coşturmuş ve İtalyanlara karşı direniş şiddetlenmişti. Osmanlı İmparatorluğu’nun bu son sömürgesi ana vatandan ayrılmamak için elinden gelen çabayı gösteriyordu. Mustafa Kemal ile Enver, bu Trablusgarp kumsallarında iki İttihatçı, iki


özgürlükçü, iki idealist arkadaş olarak ortak bir düşmana karşı dövüşüyorlardı. Fakat Hareket Ordusu’nda yan yana bulunurken birbirlerine karşı duydukları sevgiyi şimdi kaybetmiş görünüyorlardı. Çünkü Yıldız yağması, kişisel davranışlar, Mustafa Kemal’in hoş görmediği şeylerdi. Hele İttihat ve Terakki Genel Merkezi’nin ordunun işleyişine karışması onu daha fazla sinirlendirmiş bulunuyordu. Şimdi orduda iki çeşit subaya rastlanıyordu: Biri partizan subaylar, diğeri ordunun disiplin ve geleneklerine bağlı subaylar. Mustafa Kemal ikinci, Enver ise birinci gruptandı. İleride her iki tarafın birbiriyle kapışacağı bir gerçekti. Kader bu belirtiyi, Birinci Dünya Savaşı’nın son yıllarında göstermişti. Enver’in partiye dayanarak baskıyla yaptığı engellemeler sonuçta Mustafa Kemal’i isyan ettirmiş ve bir ara onu görevden ayrılmaya zorlamıştı. Mustafa Kemal’in İttihat ve Terakki’ye karşı cephe alması daha Trablusgarp’tan başlamıştı. Mustafa Kemal bu kumsallarda savaşırken, bir gün emrindeki kabile reislerinden biri kum üstünde fala bakmıştı. Bedevinin şu sözleri önemliydi: “Ne görüyorum beyefendi, ne görüyorum!” Parmağındaki sigarayı sinirli bir hareketle içen ve dumanlarını burnun​dan soluyarak savuran Mustafa Kemal, yüzünü buruşturarak sormuştu: “Ne görüyorsun, aynen söyle!” “Aman beyim, bu olamaz, sizin bir gün bir taht yıkacağınızı görüyo​rum. Osmanlı hanedanı yıkılıyor, bu nasıl olur?” Mustafa Kemal o zaman bir kahkaha atmış: “Biz o tahtı 1909’da devirdik, buraya geldik... Sen geçmişten mi, yoksa gelecekten mi konuşuyorsun?” Bedevi, başını sallayarak ve düşüncelerini Arapça söyleyerek karşı çıkmıştı: “Hayır beyim, hayır, bundan sonra, bundan sonra, hem de Osmanlı hanedanının sonuncusunu” demişti. O günden sonra Mustafa Kemal bu olayı dostlarına, arkadaşlarına sık sık anlatmış, falcının bu öyküsünü de bana Beşiktaş’ta, Akaretler’de kaldığı annesi merhum Zübeyde Hanım’ın evinde bir gece anlatmıştı. “Ne dersin Hüsamettin, bu fala inanalım mı?” Doğrusunu söylemek gerekirse Birinci Dünya Savaşı’nın bitmek üzere olduğu günlerde, Veliaht Vahdettin’in yaveri olan Mustafa Kemal Paşa’nın, bir gün Osmanlı hanedanının bu sonuncu hükümdarını, yani yaveri olduğu padişahı bizzat devireceğini düşünmeyi aklımdan bile geçirmemiştim. Fa​kat kendisine bu şekilde söylemek olacak şey değildi. “Kim bilir paşam, gün doğmadan neler doğar” dedim. “İşte Hüsamettin, bir gün senin Teşkilât-ı Mahsusa çalışanlarından, zamanında Trablusgarp’ta, çölde kumların üstünde elindeki hançerle kumları karıştırıp, bana bu sözleri söyleyen falcının düşünü gerçekleştirmek konu​sunda yardım bekleyeceğim.” “Hele o günler gelsin de paşam, herhalde emrinizde bulunmaktan mutlu olacağız.” Trablusgarp Savaşı başladığı zaman, Osmanlı Erkân-ı Harbiye’si Serez’de bulunan süvari birliklerinin sahilde Urfani Limanı ile Sarışaban bölgesi arasındaki sahile herhangi bir düşman baskını yapılmaması için alınması gerekli önlemler, dolayısıyla hazırlıklı olunmasını emretmişti. Selanik’teki Kara Sait Paşa’nın genelgesi üzerine süvari bölükleri bu hatta paralel yayılmış ve önemli noktaları tutmuştu. Ben de bölüğümle olası bir İtalyan saldırısı için gece gündüz bu sahillerde nöbet bekliyordum. Fakat aradan geçen aylar Trablusgarp Savaşı’nı süreğenleştirmişti, diğer taraftan


Balkan Savaşı’nı da bir oldubitti durumuna getirmişti. Dört küçük Balkan devletinin savaş ilân etmeleri o kadar ani olmuştu ki, bu sırada Osmanlı hükümeti terhis emrini vermiş, orduyu dağıtmış bulunuyordu. Yeniden bir seferberlik emrinin güçlüğünü, ortalığın olağanüstü karmaşasını anlatmak da olası değildi. İşte bu sırada Yunanistan ve Mısır üzerinden Trablusgarp’a giden gönüllü subaylar tekrar Rumeli’ye dönmeye başlamışlardı. Enver, Mustafa Kemal, Fethi Bey ve Trablusgarp’taki diğer subaylar bu defa da İkinci Balkan Savaşı’na giren ordu birliklerinde gö​rev almışlardı. Onların gelmesi, İkinci Balkan Savaşı’ndan biraz evvel olmuş, Enver Babıâli Baskını’na, Mustafa Kemal de daha sonra Bolayır’daki süvari birliklerine katılmış, her ikisi de Edirne üzerine yapılan yürüyüşe katılmışlardı. Mustafa Kemal’in sıkıntısı daha fazlaydı. Çünkü annesiyle kız kardeşi Selanik’teydi. Onların ölü veya sağ olduğu konusunda kötü bir haber almak korkusu içindeydi. Fakat vatan görevini kişisel kaygıları için boşlamamış, Bolayır süvari birlikleriyle ilk önce Edirne’ye o girmişti.


BALKAN SAVAŞI Trablusgarp kumsallarında İslâm direnişçileriyle Türkiye’den giden gönüllü subaylar el ele vererek, İtalyanlara karşı zorluklar içinde kahramanca savaşırken, Meclis-i Mebusan’da Müslüman olmayan milletvekilleri, Hürriyet ve İtilaf Fırkası’na üye milletvekilleriyle birleşerek İttihat ve Terakki hükümetini devirmeye karar vermişlerdi. Bu tarihte sadrazamlıkta Küçük Sait Paşa bulunuyordu. Abdülhamit devrinde dokuz defa sadrazamlıkta ve ayan başkanlığında bulunmuş olan Sait Paşa, özgürlükçü düşüncelerinden ötürü İttihatçılar tarafında da tutulmuştu ve Balkan Savaşı başlamadan önce de hükümetin başında bulunmaktaydı. Dışarıda İngiltere, Fransa, Rusya, İtalya ve Avusturya el altından Balkan milletlerini aleyhimize kışkırtmaktaydılar. Bize zorla dört cepheli bir savaşı kabul ettirmek istiyorlardı. Basının şiddetli hücumları karşısında ve muhalefetin birleşmesi üzerine Küçük Sait Paşa kabinesi görevi bırakmak zorunda kaldı. Durumun ağırlığına rağmen yeni hükümeti tarihte “büyük kabine” adıyla Gazi Ahmet Muhtar Paşa kurmayı başarmıştı (12 Temmuz 1912). Bu kabineye Kâmil Paşa, Hüseyin Hilmi Paşa, Avlonyalı Ferit Paşa gibi üç eski sadrazam, Noradunkyan Efendi gibi güçlü bir hariciye Nazırı, Mahmut Muhtar Paşa gibi değerli bir bahriye nazırı, Nazım Paşa gibi sert ve güçlü bir harbiye nazırı katılmıştı. Şeyhülislâmlığa ünlü Cemaleddin Efendi, maliye nazırlığına Tatar Abdurrahman Bey getirilmişti, ki bu kişilerin hemen hepsi Hürriyet ve İtilaf Fırkası’na üyeydiler. Çünkü Meclis’te muhalefetin birleşmesiyle iktidar İttihat ve Terakki’den, Hürriyet ve İtilâf Partisi’ne geçmiş oluyordu. Bu kabine büyük devletlerle görüşerek barış yoluyla sorunu çözme arzusundaydı. Fakat Hürriyet ve İtilâf Fırkası militanları olan gençler Babıâli’ye saldırarak camları kırmış “Balkanları vermeyiz, savaş isteriz!” diye bağırmışlardı. Gazı Ahmet Muhtar Paşa bu dileğe uyarak savaşa girdi. Ekim 1912 Lüleburgaz bozgunu üzerine Gazi Ahmet Muhtar Paşa kabinesi görevden çekilerek yerini Kıbrıslı Kâmil Paşa’ya bırakmıştı (29 Ekim 1912). Büyük devletler bir ağızdan, “Savaşın sonucu ne olursa olsun, yenenler ve yenilenler asla toprak kaybetmeyecektir, statüko korunacaktır” şeklinde bir deklârasyonda bulunmuşlardı. Fakat daha önceleri Selanik garnizonun da tatbikatını yaptığımız dört cepheli savaş başlamıştı. Bulgar Kralı Ferdinand ise bir söylevinde; “Çatalca çitini atlayıp İstanbul’a gireceğiz” diye ilân etmişti. İşin en üzücü ve kötü yanı, particilik çekişmesi yalnız Meclis’te milletvekilleri arasında ya da aydınlar arasında geçmiyor, ordu da bu kötü hastalığa bulaştırılmış bulunuyordu. Sorunun en ürkütücü tablosu, yüksek rütbeli komutanlarla genç subaylar arasındaki anlaşmazlıktı. Kumandanlar, askerî ileri gelenler, yaşını başını almış subaylar padişah ve halifeye bağlılık kararında bulunmuş, Hürriyet ve İtilâf Fırkası’na üye kimselerden oluşuyordu. Genç subayların tümü İttihatçıydı. Amaçları, Hürriyet ve İtilâf Fırkası’nı devirmek, yönetimi ele almak, düşmanlarla savaşarak yeni zaferler ve yeni topraklar ele geçirmekti. Bu iki zümre birbirini dinlemiyor, birinin verdiği emir, diğerleri tarafından kasıtlı olarak uygulanmıyordu. Bu arada saf Mehmetçikler de zehirleniyordu. Hele Müslüman olmayan kişiler arasında başkaldırı ve arkadan vurma olayları çoğalıyordu. Bu tarihte ordularımız iki grup altında toplanmıştı. Bunlardan biri ve büyüğü Doğu Orduları Grubu’ydu ve başlarında Abdullah Paşa vardı. Paşanın plânı şuydu: “Ben Bulgar ordusuna ani bir baskın yapacağım” diyordu. Fakat


bunun için de bu kuvvetin gerek Mahmut Muhtar Paşa kolordusu, gerek sol kanadındaki kolordularla bağlantısının kopması, korunması gerekiyordu. Hâlbuki paşa, şanlı bir galibiyet kazanmak pahasına bu önemli noktayı önemsememiş ve Kırkkilise (Kırklareli) yönünde saldırıya kalkışmıştı. Karşısında bulunan Bulgar kumandanıysa Muhtar Paşa’nın sol kanadının boş olduğunu anlayınca, cepheden bastırmakla beraber gerilerine sarkmış ve bu durum karşısında düşmanın kıskacına gireceğini anlayan Mahmut Muhtar Paşa geri çekilme emrini vermişti. Dağılmış ve emir dinlemeyen askerler yağmur ve çamur altında çekilirken, bir bataklığa saplanmış olan paşanın üstüne atılarak nişanlarını koparmışlar ve paşaya hakaret etmişlerdi. Müslüman olmayan kişilerse bozgunculuk yapıyor ve “Bulgarlar geliyor, Bulgarlar hepimizi kılıçtan geçirecek, çabuk kaçalım!” diye bağırıyorlardı. Osmanlı ordusunda müthiş bir panik görülüyor, bozgun bütün dehşetiyle göze çarpıyordu. Çekilmekte olan bu kolordu, bir taraftan yolları tıkamış, bir taraftan sivil halkta korku ve heyecan yaratmış, diğer taraftan başka kolordular üzerine düşerek irtibatı bozmuş, emsalsiz bir hezimete sebep olmuştu. Bu hal, Kırklareli’nden Çatalca’ya kadar geniş bir cephe üzerinde devam etmişti. Bulgarlar bundan istifade ederek süvarilerini, kaçmakta olan ve yaya giden Türk askerleri üzerine sürmüşlerdi. Fakat Çatalca müstahkem mevkisinde onları Harbiye Nazırı Çerkez Nâzım Paşa emrindeki taze ve savaşa girmemiş kuvvetler bekliyordu. Bu bozguncu kıtaların daha fazla çekilmelerine mâni olmak için Çerkez Nâzım Paşa tereddütsüz “Ateş ediniz!” emrini vermiş ve eline geçen subayları da kamçısıyla dövmüştü. Bu sert kumanda ve bu amansız disiplin sayesinde kendine gelen ve içindeki bozguncuları ayıklayan Türk ordusu, Çatalca’nın güçlendirilmiş siperlerinde aşılmaz bir duvar, yol vermez bir dağ silsilesi gibi düşmanın karşısına dikilmişti. Balkan Savaşı’nın birinci evresinde Çatalca’nın güçlendirilmiş bölgesinde Türk ordusunun bu kahramanca savunması, Balkan Savaşı’nda ona sürülmek istenen lekeyi çoktan temizlemişti. Bulgar Kralı Ferdinand’ın çit dediği hatları en seçkin Bulgar kıtaları aşamamış ve büyük kayıplar vermişti. Üstelik Karadeniz’le Adalar Denizi’nde (Ege) iş birliği yapmış Bulgar ve Yunan donanmalarının çapraz ateşi altında dahi bu hatlar bir türlü çökmemişti. Osmanlı ordusunun bu güç duruma düşmesinde Mahmut Muhtar Paşa’nın büyük bir suçu vardı. Mahmut Muhtar Paşa’nın geri çekilme emri, Abdullah Paşa’nın çok büyük hatası, küçük rütbeli subayların İttihatçılık düşüncesiyle yeterli derecede direniş göstermemeleri büyük bir yıkıma neden olmuş, Doğu Orduları Grubu ancak Çatalca’nın güçlendirilmiş siperlerinde bir savunma savaşını göze alabilmişti. İşte bu sırada ben de güneyde Batı Ordularına bağlı birliklerde Yunanlılara karşı açılan savaşa girmiş, yaralanmış, tutsak olmuş, sonunda iyileşip ailemle Selanik’ten gizlice kaçarak İstanbul’a dönmüştüm. Çatalca siperlerine Çerkez Ahmet Abuk Paşa’nın kumanda ettiğini haber alınca derhal Çatalca’ya hareket etmiştim. Cepheye varınca önce yaverini gördüm ve kendimi tanıttım. Hatta şaka olsun diye yavere, “Paşa hazretlerinden Trabzon’da ödünç aldığım 10 altın lirayı ödemeye gelmiş dersiniz” dedim. Paşa derhal beni huzuruna kabul etti. “Hoş geldin Hüsamettin” dedi. “Batı Ordusu’ndan ne haber getirdin. İnşallah orası bari iyidir, başımıza neler geldiğini gördün mü?” Ben, Ahmet Abuk Paşa’nın elini öptüm. O da sırtımı okşadı. “Batı ordularımızın da durumu çok kötü paşam. Komanova Meydan Savaşı’nı kaybettik, Arnavutlar bizi arkadan vurdular.” “Desene ki her taraftan tükendik, bakalım şimdi ne olacak?”


Sonra sesi yumuşaklaştı. Bana kendi karargâhında kalmamı önerdi. “Paşam, yaralarım henüz kapanmış değildir. Onun için İstanbul’a döneceğim, size borcumu ödemeye geldim” dedim ve ona başarılar dileyerek ayrıldım. Karargâhta çalışan Topçu Binbaşısı Kızanlıklı Cevat Bey arkadaşımdı. Kulağıma eğilerek ve son derece gizli olduğunu ekleyerek dedi ki: “İstanbul’daki subay arkadaşlar hükümeti devirecekler, biz de cephede aynı işi yapacağız.” Son derece üzüntülü ve düşünceli İstanbul’a döndüm. Selanik’ten kaçıp geldiğim zaman getirdiğim alay sancağını Harbiye Nezareti Süvari Şubesi Müdürü Binbaşı Zeki Bey’e vermiştim. Bunun Askeri Müze’ye konup konmadığını öğrenmek istiyordum. Zeki Bey, “Evet, rahat ol binbaşım, sancak müzededir” dedi. “Bana bir makbuz vermez misiniz?” “Hüsamettin Bey, memleket can çekişiyor, sen makbuz düşünüyorsun, bugün Çatalca siperlerinde, en güvendiğimiz hatta İttihatçılık, İtilâfçılık diye subaylar ikiye ayrılmış bulunuyor. Orduda korkunç ve bulaşıcı bir has​talık var. Bunun adına particilik diyorlar. Bu durumda Bulgarlar İstanbul’a girebilirler ve şayet girerlerse hepimizi kılıçtan geçirirler. Olağanüstü gelişmeler olmazsa kesinlikle yok olacağız!” Şimdi Binbaşı Zeki Bey’in sözlerini hatırlıyorum ve Tanrı’nın Türk milletine bir değil, birçok mucizeler yaratmak fırsatını verdiğini de sevinç​le belirtmek istiyorum.


KAYALAR SAVAŞI, TUTSAKLIK VE KURŞUNA DİZİLMEM KARARI Balkan Savaşı’nın birinci evresi bütün şiddetiyle devam ediyordu. Kara Sait Paşa’nın emriyle Serez’den üç süvari bölüğüyle hareket ederek Urfani Körfezi’nden (Drama Ovası’nın güneybatısı) Kavala Limanı’na kadar sürüp giden sahilin korunmasıyla görevlendirilmiş ve karargâhımı, Kavala civarında İbrahim Paşa Çiftliği’nde kurmuştum. Bu sahillere mayın dökülmüştü. Çünkü köylerde yaşayan Rumların sandallarla denize açılmaları ve Yunan donanmasıyla ilişki kurmaları olanaklıydı. İşte biz bu yasağı uygulamakla görevliydik. Balkan Savaşı başladığı zaman Kara Sait, Cavit, Fethi Paşalara, kolordularının savaşı karşı cephe tutmaları emredilmişti. Fethi Paşa kolordusunda Arnavutlar vardı. Bunlar bir süre sonra Sırp propagandacılara uyarak cephenin bu kesimini çökertmiş, kolordularından ayrılarak karşı tarafa geçmişlerdi. Bu suretle Cavit Paşa kolordusunun sol kanadını boş bırakmış oluyorlardı. İşte bu sırada bu iki kolordu, Manastır önünde bir meydan savaşı vermeye zorlanmış oluyordu. Sırplar boşluğu görmüş ve bu noktadan hücuma geçmişlerdi. Kara Sait Paşa’nın kolordusu da zor bir saldırıya uğramıştı. Selanik çevresinde savaşmakta olan Tahsin Paşa kolordusu da Yunanlılarla anlaşarak Selanik’i Yunanlılara bırakmıştı. Yunan ordusu böylece serbest kalınca Manastır’daki kolorduların geri çekilme hattını kesmeye başlamıştı. Bu iki kolordunun Yunan kıskacı içine girdiğini görünce, Kayalar civarında Komana köyünde Soroviç Savaşı’na, emrimdeki üç süvari bölüğüyle girmiştim. Karşımda üç sınıftan oluşan Yunan kıtaları bulunmaktaydı. Biz atlarımızdan inip zorunluluktan yaya olarak savaşa girmiştik. Düşmanın topçusu, süvarisi, piyadesi karşımızdaydı. Yaptığımız savaş gerçekten bir çemberlemeyi önlemiş, fakat bunun için epey kayıp vermiştik. Ben de kalçamdan yaralanarak Yunanlılara tutsak olmuştum. Sedyeyle Florina İstasyonu’na getirilerek trene bindirilmek üzereydim. Bu sırada ünlü özgürlük kahramanı Niyazi Bey de emrindeki çetelerle Komana bölgesine gelmiş, fakat çarpışa çarpışa çekilmişti. Biraz sonra Yunan Başkumandanı Prens Konstantin ve onun yaveri süvari Yüzbaşısı Metaksas (eski başbakan), yüz kişilik bir süvari kuvvetiyle Florina İstasyonu’na gelmişti. Metaksas, Kayalar köyü Komana Savaşı’nda ölmüş yüzlerce Yunanlı görmüş, burunları, kulakları kesilmiş Yunan yaralılarıyla karşılaşmıştı. Son derece öfkeliydi: “Bunları kim yaptı böyle!” diye bağı​rıyordu. Yunan erleri de yaralı olarak sedyede yatan beni gösterip, “Kumandanları burada yaralıdır” diye cevap veriyorlardı. Metaksas benim yüzüme bakıp bütün kiniyle, “Derhal bu subayı kurşuna diziniz! Yaralı falan dinle​meyiniz” emrini vermişti. Benim hiçbir şey söylemeye halim yoktu. Artık ölümün benim için kaçınılmaz olduğunu anlamıştım. Yunan erleri sedyeyi taşıyarak beni ileride bir çukura götürmüşlerdi. Sırtımdan elbiseyi çıkarmışlardı. Ayağımda bir pantolon kalmıştı. Yaramdan kan akıyordu. Ayakta durmaya kuvvetim kalmamıştı. Beni önümdeki çukura yarı belime kadar sokmuşlardı. Ecel terleri döküyordum. O sırada bir Rum erinin Yüzbaşı Metaksas’ın karşısına dikilerek ve selâm durarak, “Yüzbaşım durun, ateş emrini vermeyin, bunları yaptıran bu subay değildir. Özgürlükçü Niyazi’nin çeteleridir. Ben bu subayın emrinde bulundum, Yunan tutsaklarına özellikle iyi davranmıştır” dediğini duymuş ve biraz da Rumca anladığım için, sözlerin benim için edildiğini anlamıştım. Ben bitkin ve yıkılmış bir durumda bu sözleri söyleyenin yüzüne bakıp dikkat edince, bizim süvari bölüğündeki borazanlardan


Kumkapılı Panayot’u tanımıştım. Rumca söylenmiş bu sözler üzerine Yüzbaşı Metaksas, silâhlarına kurşun sürmüş ve ateş emri bekleyen müfrezeye “Dur!” emrini vermişti. Rum delikanlısı, üç sınıf asker karşısındaki cesurca yaptığımız savaşı anlatınca, Yüzbaşı Metaksas yanıma kadar gelerek elimi sıkmış ve beni kutlamıştı. Yanındakilere tedavim için lâzım gelen emirleri verdikten sonra beni giydirmiş ve sedyeye tekrar koymuşlardı. Üstelik kuru üzümle konyak da vermişlerdi. Yanıma benimle beraber tutsak olmuş sağlık eri Beylerbeyli Şahap ve İstanbullu er İsmail Efendiler de katılmıştı. Atina’da bir konyak fabrikasının sahibi olan ve isminin verildiği konyağı bana armağan eden Yüzbaşı Metaksas, kendi diliyle ve gülerek “Sizi şimdi Selanik’e gönderiyorum, orada tedavi edileceksiniz, orada görüşürüz yüz​başım” demişti. Sağlık erim Beylerbeyili Şahap, Yunan Kızılhaç’ının da yardımıyla orada yaramı yıkayıp sarmış ve beni biraz rahatlatmıştı. Sedyeyle nakledildiğimiz vagonun üstüne Yüzbaşı Metaksas’ın emriyle şu cümle tebeşirle yazılmıştı: “Burada yaralı vardır. Bu vagon durdurulmadan Selanik’e kadar gidecektir.” Savaş çok kötü bir şeydi, hele Balkan Savaşı bütün savaşların yüzkarasıydı. Etrafımızda, yüzü gözü dağılmış insanlar, kolları, bacakları kesilmiş, sarılmış, kırılmış askerler, subaylar vardı. Her taraftan ahlar, oflar yükse​liyor, ortalıkta inleyenlerden, bağıranlardan, sızlananlardan geçilmiyordu. Tren bu karmaşada güçlükle istasyondan kalktı. Her an, nereden geleceği ve kimle ilişkili olacağı bilinmeyen çetelerden korkuluyordu. Fakat insan yaralı yatarken dünya umurunda değildi. Bize verdikleri yiyecekle o geceyi trende geçirmiş, ertesi gün öğleye doğru Selanik’e varmıştık. Tren birçok istasyonda durmuş, bir sürü manevralarla vagonlardan bazıları durdurulmuş, bazıları yeniden takılmıştı. Fakat bize dokunmamışlardı. Selanik’e gelince Yunan Kızılhaç’ı bizi alarak hasta arabasıyla hastaneye götürmüştü. Yatağa yatırıldığım zaman, Sırp cephesinden yaralanıp gelen Türk subaylarıyla karşılaşmış ve onlarla dost olmuştum. Yanımdaki erler hizmetimde bulunuyor ve bana özenle bakıyorlardı. Hastane koğuşunda çeşitli cephelerden gelmiş subay arkadaşlarımızın hepsi, savaşın bizim için büyük bir bozgunla biteceğine inanıyorlardı. Karadağlılar bile kendi bölgelerinde bizim birlikleri güç duruma sokmuşlardı. Sabahtan akşama kadar ülke sorunları üzerinde konuşuyorduk. Hiçbiri Arnavutlara güvenmiyordu. Bunların bizi sırtımızdan vuracaklarını söylüyorlardı. “Batı cephemizdeki yetersizliği görmüş bir insan olarak, ben de sizlerin düşüncesindeyim. Orduda siyaset egemen oldukça, güçlü, şanlı ordumuzun, bu küçük düşmanlar önünde bir şey yapamayacağını zannederim” diyordum. Bir taraftan Yanya’nın, İşkodra’nın, Edirne’nin kahramanca savunuluşunu duyuyor ve seviniyorduk. Tarihten, geçmişten, geleneklerimizden arta kalan işte bu parlak savunmalardı. Her gün iyi ve kötü haberler içinde moralimiz bozulmuş bir halde yaşarken, bir gün bulunduğumuz koğuşa Bulgar Kralı Ferdinand gelmişti. Hürriyetin ilânından beri ismini işittiğimiz bu iri yarı, uzun boylu, palabıyıklı ve Kayzer Wilhelm taklitçisi hükümdarı yakından görmek fırsatını bulmuştuk. Hepimizin hatırını Bulgarca sorup gitmişti. Aradan birkaç gün geçmişti. Sırp Kralı Birinci Piyer de hastaları, tutsakları görmeye gelmişti. Selanik, Sırpların da iştahla oturmaya hazırlandığı zengin bir sofraydı. Fakat hiçbir kral, Yunan Kralı Birinci Yorgi kadar ince olmadı, hepimizin yataklarını ayrı ayrı ziyaret etti. Hepimize ayrı ayrı sordu. Bana Rumca, “Nerede yaralandınız yüzbaşı efendi?” dedi. Rum tercümana ben de Türkçe “Kayalar köyü, Komana Savaşı’nda” dedim. Tam bu sırada kralın yanına Giritli Nesimi Bey gelmişti. Onun tercümanlığıyla sözüme devam ederek, “Yüce koruyucuya söyleyiniz ki, bu savaşta


şayet Florina İstasyonu’na yüz süvariyle tam vaktinde yetişen Yüzbaşı Metaksas gelmese, telgrafhaneyi ele geçirmese ve vagonlarda bulunan silâh ve cephanelerimize el koymasaydı, Sırplar Selanik’i kesinlikle alırlardı. Kral hazretlerine lütfen söyleyiniz ki, Yüzbaşı Metaksas’ın kahramanca savaşı, ancak bir meydan savaşıyla kazanılacak bir zaferdir. Bu önemli durumu bilmelerini ve düşman bir subayın ağzından duymalarını çok isterdim. Haşmetmeaplarının Yüzbaşı Metaksas’ı bu nedenden ötürü ödüllendirmelerini dilerim” deyip de Rumcaya çevrilince oldukça hoşlanan kral, elimi sıkarak ve yüzümü okşayarak, “Yüzbaşı Metaksas görevini yapmıştır, fakat sizin isteğinizi de yerine getireceğim” demiş ve Nesimi Bey de bunları bana Türkçeye çevirmişti. Birkaç gün sonra Yüzbaşı Metaksas, askeri bir heyetle hastaneye geldi. Sevinç içindeydi. Binbaşılığa terfi etmiş, nişan ve kordonlarını da takmıştı. Bu heybetle yatağımın başına gelerek ve Nesimi Bey’in çevirmenliğiyle; “Krala söylediğiniz sözlerden dolayı size teşekkür duygularıyla doluyum, derhal binbaşılığa terfi ettim ve Selanik merkez kumandanlığına atandım” demiş ve her neye gereksinim duyuyorsam lütfen söylememi, bu dostluğumu asla unutmayacağını ilâve etmişti. Geleceğin General Metaksas’ı ve Yunanlıların ünlü başbakanıyla daha yüzbaşılığında dost olmuştuk.


METAKSAS’LA DOSTLUĞUMUZ Hemen her gün karyolamın başına Başkumandan Yaveri Süvari Binbaşısı Metaksas geliyor, bir şey isteyip istemediğimizi soruyordu. Bir defasında, “Kuzum binbaşım, şayet paraya gereksinimin varsa söyle” diye ısrar etti. Ben de, “Paradan evvel başka dileklerim olacak binbaşım. 10 yaşında hasta kızımı yatakta bırakarak Serez’den ayrıldım. Oranın Bulgar çetecileri tarafından basıldığını ve halkın Dedeağaç’a götürüldüğünü ve orada bir camiye sokularak yakıldığını bana söylediler. Bu nedenle ailem ve kızım için büyük heyecan ve merak içindeyim. Bunların araştırılmasını sizden rica ediyorum. Paraya gelince, benim varlığım bir hiçtir. Buradaki Türk subaylarına hiç olmazsa bir maaş tutarında yardım yapılmasını isterdim” dedim. Ellerimi çok içten bir şekilde tutan Binbaşı Metaksas, bana güven veren bir sesle, “Bütün arzularınızı yerine getireceğim, şimdi aileniz ve kızınız hakkında araştırma yaptıracağım. Maaş sorununa gelince, lütfen siz, buradaki subayların rütbelerini, isimlerini bir liste halinde yazıp onaylayınız, yapacağınız deftere ve listeye göre derhal kendilerine birer maaş verdire​yim” dedi. Binbaşı Metaksas’ın istediği defteri hazırladık. Koğuştaki subaylar bu haberden son derece mutluydular, gerçekten bütün subaylara birer maaş nispetinde para verilmişti. Benim rütbem binbaşıydı, bana iki maaş vermişlerdi. İki gün sonra Binbaşı Metaksas daha sevinçli bir tavırla karyolamın yanına geldi. Tercüman da beraberindeydi: “Binbaşım,52 aileniz ve kızınız Serez’den göçerek Selanik’e gelmişler, hahamhaneye ait binalara yerleştirilmişler, bütün göçmenler aslında oraya yerleştirilmiştir. Sağlıklıdırlar, merak edecek bir şey yok” dedi. “Çok teşekkür ederim Kirye Metaksas, yalnız, onları hemen görmek, ziyaret etmek isterim.” Sırtımı okşayarak, neşeli bir halde, “Yok, yok, şimdi olmaz, henüz ameliyat olmadınız, birkaç gün sonra onları hastaneye göndertirim” dedi. Benim için sabırlı olmaktan başka yapacak bir şey yoktu. Ertesi günü Fransız Doktor Dreyfus, çok ustaca bir ameliyatla kalçamdaki kurşunu çıkarmıştı. İki gün sonra da ailem hastaneye gelerek beni ziyaret etmişti. Bu kavuşma gözlerimi yaşartmış, onları da ağlatmıştı. Fakat kızım yoktu. “Niçin onu getirmediniz?” dedim. Annesi yaşlı gözlerini silerek, “Biraz hasta, şimdi Yahudi Hastanesi’nde yatıyor. İyi olunca elbette gelecek” dedi. Fakat ben sabredebilir miydim? Ameliyat olmamın üzerinden bir hafta geçmişti, Binbaşı Metaksas, yanıma şehri bilen bir Yunanlı sağlık eri katarak beni arabayla Yahudi Hastanesi’ne göndermişti. Yolda güzel bir oyuncakçı dükkânından, onun hoşuna gidecek birçok şey almıştık. Nöbetçi doktoru odasında biraz bekledikten sonra, hasta çocukların yattığı koğuşlara girmiştik. Fakat kızımı bulamıyordum. Nihayet başhekim gözükmüştü, yüzünde büyük bir acı vardı. “Bunların hepsi, hepimizin çocuğu binbaşı efendi” dedi “Ben şimdi kızımı arıyorum.” “Maalesef binbaşı, kızınız buraya geldiğinin ertesi günü öldü.” Sonradan anladım ki, Serez’den kaçış çok zor koşullar içinde olmuştu. Yağmur ve çamurda, soğukta, gece-gündüz bu göçmen toplulukları, yalınayak, başı açık, günlerce yol yürümüşlerdi. Arkalarından her an Bulgar çetecilerinin gelmelerinden korkuyor, durup dinlenmeden, oturup


kalkmadan yola koyuluyorlardı. İşte bu esnada kızım da terlemiş, soğuk almış, Balkanlar’ın ayazını göğsüne çekmişti. Aslında o zatürreden ölmüştü. Durumum çok üzüntü vericiydi, benim ve Yunan sağlık erlerinin elinde oyun​caklar, çevremizde bize değil, bu oyuncaklara bakan masum çocuk yüzleri, karşımda başhekim. Daha ne duruyordum? Bu muhacir çocukları da yurdumun toprakları üstünde doğmuş, büyümüşlerdi. Elimizdeki oyuncakları onlara dağıtmış ve boynumuzu bükerek hastaneden ayrılmıştık. Fakat içimde Bulgarlara karşı derin bir iğrenme ve dizginlenemez bir öç duygusu vardı. Tanrı’dan bana bu günü göstermesini diliyordum. Selanik’ten kaçıp geldiğimiz İstanbul’da ailemi yerleştirdikten sonra ilk işim tekrar cepheye gitmek oldu. O zaman Balkan Savaşı’nın ikinci ve Türk milleti için onurlu bir dönemli başlıyordu. Edirne üzerine yürüyen Süvari Kolordusu’nda, hem de öncü bölüklerindeydim. Kızımın öcünü almaya yetecek kadar Bulgar tepelemiştik, Edirne’ye girdiğimiz zaman sevinçten hepimiz ağlıyor​duk. Hastaneye döndüğüm zaman arkadaşlar beni avutmaya çalışmışlardı. Günler geçtikçe insan her şeye alışıyor, ailem hemen her gün ziyaretime geliyor, Binbaşı Metaksas da her zaman hatırımı soruyor, gereksinimlerim ve dileklerimle ilgileniyordu. Son günlerde bir şey tutturmuştu: “Binbaşı, seni pek sevdim, böyle kahramanca savaştıktan, yaralandıktan sonra seni tutsaklar garnizonuna göndermeyeceğim. Benim Atina civarında güzel bir villâm var, seni orada aile bireyleriyle beraber konuk edeceğim, biraz dinlenir, gezer, eğlenirsin. Nasıl olsa savaş bitecek, o zaman da istersen ülkene dönersin.” “Teşekkür ederim Kirye Metaksas, bu iyiliğinizi asla unutmayaca​ğım.” Fakat benim aklım Bulgarlardaydı. Öç alma ateşiyle yanıyordum. Bunun için de Selanik’ten çıkmak, kaçmak ve ülkeme dönmem gerekiyordu. İzinli çıktığım günlerden birinde hahambaşıya uğramış, başımdan geçenleri anlatmış ve ona, “Saygıdeğer hahambaşı, şayet bana, aile bireylerime ve iki sağlık erime birer göçmen pasaportu uydurur, hepsiyle beraber ve yardımlarınızla bizi İstanbul’a yollarsanız, size ölünceye kadar minnettar kalacağım” demiştim. Hahambaşı iyi bir adamdı. Hakikaten üç gün sonra istenilen pasaportu ve izni hazırlamıştı. Hastaneye döndüğüm zaman, sağlık erim Beylerbe-yili Şahap koşarak yanıma gelmişti. Kulağıma yavaşça, “Binbaşım, size sevineceğiniz bir haber vereyim, 25. Süvari Alayı’nın üç bölüğü Ustruma Kolordusu emrinde Bulgarlarla savaşmışlar, onlara büyük kayıplar verdirmişler, fakat alay sancağını bir sandık içinde getiren sandık emini de şimdi Selanik’tedir. Göçmenlerin arasına karışarak buraya gelmiş, alayın sırma işlemeli atlas bayrağı da yanındadır. Bunu ne Bulgarlara, ne de Yunanlılara kaptırmıştır, olduğu gibi alıp getirmiştir” dedi. Hemen sağlık eri Şahap ile göçmenlerin konuk edildiği binaya koştuk ve sandık eminini bulduk. O da bana atlas alay sancağını teslim etmek istiyordu. Bu sancak 1293 Osmanlı-Rus seferine katılan, Ejder Alayı ismiyle bilinen 5. Süvari Alayı’nın kutsal sancağıdır. Hemen sandık eminiyle buluştuk. Bu sancak, alayın sırma işlemeli ve üstünde Yüce Kur’an’ın ayetleri bulunan bayrağıydı. Bunu Yunanlıların ele geçirmemesi için kaçırıp götürmek gerekiyordu. Bu alay Ruslara karşı çok başarılı savaşlar yapmış, Rus Kazak alaylarını yıpratmış olan bir savaşçı sınıftı, işte bu savaştan sonra sancak ve nişan almışlardı. Bu süvari alayına verilen görev Manastır önünde savaşa tutuşan Kara Sait ve Cavit Paşa Kolordularının geriye çekilme sınırlarını dağıttırmamaktı. Bu alayın kumandanı Gelibolulu Albay Mahmut Bey’di. Süvari bölükleri, girdikleri çetin savaşların sonunda bu tehlikeyi önlemiş ve her iki kolordunun Florina yönünde çekilmesini sağ​lamıştı.


Alay sancağının Yunanlıların eline geçmemesini haber veren de İstanbul’da, Haliç’te Defterdar civarında yaşayan bu alayın erlerinden Alâeddin idi. Şahap, bana bu haberi getirince izinli çıktığım ertesi günü Sandık Emini’ni bulup gizlice alay sancağını ondan almış ve bir bohçaya koyup saklamıştık. Emir erlerimi, Yahudi göçmen evinde kalan annemle eşimin hazırlanmaları için gündüzden oraya göndermiştim. Selanik rıhtımında İstanbul’a harekete hazır bir İtalyan vapuru vardı. Hahambaşının hazırladığı pasaportlarla ve gene onların yardımlarıyla aldığımız biletlerle bu vapura yerleştik. Ne hastane ve ne de göçmen evi bizlerin o günün akşamında Selanik’ten ayrılacağımızı tahmin bile edememişti. Vapurda ben, annem ve eşim, çocuklarım Safi (bahriye kurmay albayı), Sabahattin (bahriye binbaşılıktan emekli), diğer kızım, sıhhiye erlerimiz Şahap ve terlikçi İsmail olmak üzere toplam sekiz kişilik bir topluluktuk. İstanbul’a sağ salim gelmiş, daha Sarayburnu açıklarında sultanlar adına yaptırılan büyük camileri, narin minareleri, güneşli gökyüzü ve sevgili vatanımızı özlemle, sevinçle seyretmiş, sevinç gözyaşları dökmüştük. Aradan yıllar geçtikten sonra Türkiye’ye gelen General Metaksas’la kucaklaştığımız zaman, “Hüsamettin Bey oldu mu ya, böyle kaçmak sana yakışır mıydı? Benim Atina’daki villamda rahat edecektin” diye bana takılmıştı. Ben de “Bizim için vatanın bağrı, altın kafesten çok daha iyiydi” diye cevap vermiştim. 52 Komana Savaşı sırasında binbaşılığa terfi ettiğimi Kızılay aracılığıyla ancak Selanik’te hastanede öğrenmiş ve hastane defterine bu şekilde yazdırmıştım. H. Ertürk.


BABIÂLİ BASKINI Kırkkilise bozgunu, Balkan Savaşı’nın birinci evresini sona erdirmişti. Şimdi Osmanlı ordusu Çatalca’da güçlendirilmiş siperleri önünde başkentin, İstanbul’un kaderini belirleyecek bir savunma savaşına girişmişti. Daha küçük çapta, fakat aynı başarısızlıkla biten Lüleburgaz Meydan Savaşı da çekilen ve kaçan birlikleri bu son savunma çukurlarına sürüklemiş oldu. İstanbul büyük bir tehlike karşısındaydı. Atılan toplar, imparatorluk merkezindeki evlerin camlarını sarsıyor, halkın sinirlerini fena halde bozuyordu. Bu hal büyük kabinenin büyük kurucusu Müşir Ahmet Muhtar Paşa’nın başkanlığındaki hükümeti devirmiş ve onları görevi bırakmaya yöneltmişti. Ondan sonra kabineyi, Abdülhamit’in akıl hocalarından biri olan eski Sadrazam Kâmil Paşa kuruyordu. Bu hükümetin harbiye nazırı da Çerkez Nâzım Paşa oluyordu. O Nâzım Paşa ki Çatalca siperlerinde ne olursa olsun, bu paniğe engel olmuştu. Sadrazam Ali Paşa’nın Damadı olan bu iri cüsseli, gösterişli Çerkez paşayı görüp de korkmamak mümkün değildi. Sert ve hırslı bir asker olan, sadrazam olmak kuruntusuna kapılan fakat sonunda İttihatçılar tarafından aldatılan Nâzım Paşa’yı, o zamanki bütün İttihatçı subaylar seviyordu. Onun Kâmil Paşa kabinesinde bulunmasını da paşanın olağanüstü zamanları göz önüne alarak yaptığı bir cö​mertliğe bağlıyorlardı. Bu sırada, Bulgarlarla gizli bir anlaşmaya girişildiği ağızdan ağza yayılmıştı. Bunun nedeni de, Londra’da toplanan Elçiler Konferansı’nda, Osmanlı Devleti’ne birtakım fedakârlıklar yaparak barış istemesi, böylece dünyayı bir dünya savaşı tehlikesinden kurtarması önerilmişti. Kâmil Paşa kabinesinin bu öneriye uyacağı söyleniyordu. Bu haberlerin içinde biri, herkesi üzüntü ve öfkeden çılgına döndürmüştü. Kulaklara fısıldanan haber şuydu: “Hükümet, Edirne’yi Bulgarlara terk ediyor, bütün Rumeli’nden vazgeçiyor” diyorlardı. Üzüntü, en fazla bu haberi duyan İttihatçı subaylar üzerinde en üst düzeye çıkmıştı. Atalarının kanlarıyla sulanmış, fatih beylerin binbir akınlarla at sürdüğü ovalar, yamaçlarında eşkıya kovalanmış dağlar, delikanlıların kahkaha atarak yüzdüğü köpüklü sular, dereler, yeşil vadi kenarları, demek hepsi hepsi düşmana bırakılacak; Sinan’ın minarelerinin bir sülün gibi yükseldiği yıldızlı gökleri, güneşli ufukları, boynu bükülmüş medreseleri, sebilleri, tekkeleriyle bütün bunların hepsi düşmanlara bırakılacaktı öyle mi? İşte askerlerin kabul edemediği şey buydu. Bu söylenti ürkütücü bir coşku uyandırmıştı, denilebilirdi ki her an patlayabilecek bir bomba, her an sarsılması belirtilmiş bir yer var gibiydi. O tarihlerde İttihat ve Terakki’ye üye subaylar, Babıâli’deki Meserret Kıraathanesi’nde toplanıyordu. Ben de buraya gitmeye başlamıştım. Bir gün Harbiye’den sınıf arkadaşım Süvari Yüzbaşısı İzmitli Mümtaz’la karşılaştım, sonra da bir köşeye çekilerek baş başa konuştuk. Ben ona başımdan geçenleri anlattım. Çatalca’da yerleşen Ahmet Abuk Paşa karargâhındaki Topçu Binbaşısı Cevat Bey’in söylediklerini fısıldadım. Mümtaz, “Evet, hepsinden haberim var, biz de hazırlanıyoruz. Bak Hüsam, burada gördüğün subayların hepsi İttihatçıdır. Üstelik Hürriyet ve İtilâfçıların bakanlar kurulunun korunmasından sorumlu olan Memduh Paşa, Piyade Muhafız Tabur Kumandanı, Jandarma Bölük Kumandanı da bizim tarafa geçmiştir. Hüsamettin, her gün Meserret Kıraathanesi’ne gel, bir gün buradan Babıâli üzerine yürüdüğümüzü göre​ceksin” dedi. “Ne, o Çerkez Nâzım Paşa varken mi bunu yapacaksınız?”


Arkadaşım Mümtaz güldü: “Asıl o senin Harbiye Nazırı Ferik Nâzım Paşa dediğin, yaveri Çerkez Yüzbaşı Ziya Bey, hepsi bizden değil mi?” “Muhakkak sen aklını oynatmışsın birader, buna imkân var mı?” “Seni yeminle inandırmak isterim ki Hüsamettin, bütün bunlar gerçek, sen de aramıza karış, baskın pek yakın, ben seni Babıâli önünde yalnız bırakmam merak etme.” Mümtaz’la hemen anlaştık. Plânımız şuydu: Baskın günü, Polis Müdüriyeti, merkez kumandanlığı, posta ve telgraf idaresi ele geçirilecek, elçiliklere hiçbir haber sızdırılmayacak, Estern kablo idaresi ele geçirilecek, Büyükdere’deki Rus elçiliğinin bahçesinde telsiz istasyonu da yönetim altına alınacaktı. Mümtaz, bakanlar kurulu toplantı halindeyken baskın yapılacağını söylüyordu. Bunun geniş ölçekte bir Çerkez Hasan olayından ne farkı olacaktı? Esasen 21 Kasım 1912’de Çatalca’da Bağşayış köyünde Türk-Bulgar ateşkes komisyonu savaşa son vermişti. İki aydan beri hükümetin her an Bulgarlarla anlaşacağı, fakat bunun Edirne’nin elden çıkarılması karşılığında sağlanacağı söyleniyordu. Nihayet soğuk bir gün, 1913 senesi 23 Ocak perşembe günü öğleden sonra, vakit ikindiye yakındı. Meserret Kıraathanesi’nde görünürde kimse yoktu. Fakat İttihat ve Terakkiciler hemen her tarafta belirli bir plan çerçevesinde dolanmaktaydılar. Talat Paşa ile Sapancalı Hakkı’ya verilen görev, Babıâli ile Meserret Kıraathanesi arasında gözcülük etmek, baskına katılacak resmi ve sivil subayların toplandığını Enver ve arkadaşlarına haber vermekti. Kurmay Binbaşı Enver Bey ve arkadaşları, İttihat ve Terakki Genel Merkezi’nin (şimdiki Cumhuriyet Gazetesi) 53 karşısındaki Askeri Menzil Müfettişliği’nde gelecek bir işareti bekliyorlardı. Burada ünlü Yüzbaşı Yakup Cemil, İttihat ve Terakki’nin bir numaralı üyesi Mustafa Necip, İzmitli Süvari Yüzbaşısı Mümtaz (Enver Paşa’nın yaveri) hazırdılar. Ona yakın da resmi elbise giyinmiş subay bekleşiyordu. Ünlü konferansçı, savaşçı Ömer Naci, bayındırlık bakanlığı merdivenleri üzerinde ve Babıâli önünde söylevde bulunacaktı. Hareketin öğleden sonra saat üçte başlaması, birkaç gün önce Vefa’da Emin Beşe’nin evinde yapılan gizli toplantıda kararlaştırılmıştı. Hatta birincisine Enver Bey gelmemişti. Bu baskına karşı çıkanlar olmuştu. Fakat ikinci toplantıda Enver’in zoruyla karşı çıkan da kalmamıştı. Tam saat ikide canlı söylev karşısında coşarak bir atılımda bir sel gibi Babıâli önüne akmış, Meserret Kıraathanesi’nden ve çevredeki kahvelerden koşup gelen subaylarla ortalık dolmuştu. Ben Enver’i, menzil müfettişliğinden beri takip etmekteydim. Kır at demir parmaklıklı kapılardan girince, Enver üstünden atlayarak Doktor Abidin Bey’e, “Kapıları derhal kapayınız, görevlilerden başka içeri kimse girmesin!” emrini verdi. Sonra üç-dört arkadaşıyla Babıâli’nin mermer merdivenlerine çıktı. Bir sivil komiser (Şeyhülislâm Cemalettin Efendi’nin koruması) girmek isteyenlere engel olunca Sapancalı Hakkı Bey öfkeyle, “Çekil oradan, yoksa başın belaya girer” demiş ve kapıda duran iki nöbetçiye de “Selâm dur!” emrini vermişti. Nöbetçiler bu emre uyarak selâm dururlarken, Enver ve arkadaşları büyük salona girmişlerdi. O sırada içerideki odalardan birinde çay içmekte olan ve bir konuğuyla görüşen Sadrazamlık Yaveri Ohrili Nafiz Bey tabancasıyla dışarı fırlamış ve subaylara ateş etmişti. İşte bu sırada Mustafa Necip, kendilerine engel olmaya çalışan komiseri ve Ohrili Nafiz’i yaralamış, kendini içerideki odaya atan yaverin arkasından koşan Necip Bey, bir taraftan ona tabancasını boşaltırken, Nafiz Bey de masasına çöktüğü sırada silâhını kullanarak Necip Bey’i öldürmüş, fakat kendisi de ölmüştü. Bu tabanca sesleri üzerine yaverlerden Kıbrıslı Tevfik Bey ve Harbiye Nazırı


Nâzım Paşa odalarından fırlamışlardı. Nâzım Paşa, Enver’i görünce şaşırmış ve “Bu ne cesaret, burada ne arıyorsunuz asi herifler” diye bağırmaya başlamıştı. Enver, paşayı selâmlamış ve “Vatanı satanlara ordu izin vermeyecektir” demişti. İşte tam bu sırada, yanında duran Yakup Cemil kolunu paşanın arkasından çevirip sağ şakağına tabancayı yaklaştırarak onu vurmuş ve yere sermişti. Enver öfkeyle, “Eyvah, ne yaptınız, bu cinayete ne gerek vardı?” diye bağırınca,hâlâ tabancasından duman çıkan Yakup Cemil, Nâzım Paşa’ya bir kurşun daha sıkarak, “Bu herife lâf anlatılır mı?” diye cevap vermişti. Sonra subaylar, bakanlar kurulunun toplandığı salona girmişlerdi. Nazırlar korkudan kaçmışlar, yalnız masa başında Osmanlı İmparatorluğu’nun ünlü Sadrazamı Kıbrıslı Kâmil Paşa kalmış ve yerinden oynamamıştı. Yalnız içeri girenlere; “Ne istiyorsunuz oğlum, bu hareketi yapmasaydınız ülkemiz barışa kavuşmuş olacaktı” demiş ve içeri girenlerden Enver Bey’e “Bu baskın olmasaydı, Bulgarlar, Sırplar, Yunanlılar ele geçirdikleri yerleri bize bırakacaklardı. İstediğiniz mühür değil mi alınız” demiş ve mührü atmıştı. Daha sonra da kâğıt ve kalem alarak subayların zoruyla görevini bıraktığını yazarken, Enver Paşa elini tutup, “Milletin isteğiyle ifadesini koyunuz” demişti. Sadrazam da istenileni yaparak kâğıdı onlara vermişti. Enver, Yakup Cemil ve İzmitli Mümtaz’la buradan çıkarak kapının önündeki Şeyhülislâm Cemalettin Efendi’nin otomobiline atlamışlar, şoförü korkutarak Dolmabahçe Sarayı’na arabayı sürdürmüşlerdi. Bu sırada Babıâli, ordu mensupları tarafından ele geçirilmiş, İttihatçıların ünlü ismi Azmi Bey ve yardımcısı Sudi Bey polis müdürlüğüne, Kurmay Binbaşı Cemal (Paşa) merkez kumandanlığına, Kara Kemal posta ve telgraf nezaretine, Talat da dâhiliye nezaretine el koymuşlardı. Saraya varan grup derhal padişahın huzuruna çıkmışlar, Bakanlar kurulunun vatana ihanetten, Edirne’nin Bulgarlara terkinden, ordunun buna asla razı olmadığından bahsetmişlerdi. Sultan Reşat gürültüden, isyandan hiç hoşlanmazdı. “Peki, oğlum Enver, ne yapmamı istiyorsunuz?” “Başbakanlığa Mahmut Şevket Paşa kulunuzu getirmek ve mührü ona teslim etmek dileğindeyiz efendimiz.” “Peki öyle yapınız, memnun oldum. Beni bu yeteneksiz adamlardan kurtardınız. Var ol oğlum, Allah sizi başarılı kılsın. Padişahınız olarak du​rumdan hoşnut olduğumu orduya duyurunuz.” İşte Babıâli Baskını adıyla tarihe geçen ünlü olay bu selâmla sona ermiş, geceleyin Üsküdar’daki evinden sadrazamlığa getirilen Mahmut Şev​ket Paşa, o gece Talat Bey hariç kabinesini kurmuştu. 53 Günümüzde Cumhuriyet Gazetesi bu binadan taşınmıştır. (S.N.)


EDİRNE’NİN KURTARILIŞI Balkan Savaşı’nın ikinci evresi daha çok Bulgarlara yönelikti. Türklerin amacı, şanlı ve tarihi Edirne’yi geri almaktı. Bunun için Bulgarlarla savaşmak gerekiyordu. Kırkkilise ve Lüleburgaz Meydan Savaşlarını kaybetmiş olan Osmanlı ordularında savaşa girmiş her subay, durdurulamaz bir coşku ve sevinçle ateşkesten sonra başlayan bu ikinci devrenin harekâtına katılmak için gönüllü yazılmış bulunuyordu. Nitekim ben de Bulgarlara karşı açılan savaşa katılmak için yaramın kapanmasına bakmadan süvari alaylarından birine atanmamı istemiştim. Süvari şubesi, beni 7. Süvari Alayı’nın boş bulunan bir binbaşılık kadrosuna atadı. Aslında bu atama benim Kayalar/Komana Savaşı’yla uğraştığım sırada yapılmıştı. Alayın karargâhı başlangıçta Eyüpsultan’daydı. Hareket emrini aldık. Alay kumandanımız Süvari Yarbayı Sivaslı Hakkı Bey’di. Edirne’ye kadar bütün yol boyunca Bulgarlarla çarpışmıştık. Nihayet Edirne’ye yaklaştık. Hurşit Paşa’nın emrindeki süvari kıtalarının Kurmay Başkanı Yarbay Enver Bey’le bir gece konuştum. Bana, “Bak Hüsamettin Bey, gökyüzüne bak” dedi. Başımı kaldırıp gökyüzüne baktığım zaman ay ile yıldız birbirine çok yakın, tıpkı Türk bayrağında olduğu gibi görünüyordu. “Hayırdır inşallah beyim, bu bizim için hayırdır.” “Evet, ben de onu demek istiyorum, bakınız şehir güney mahallelerinden yanıyor, topçumuz Bulgarlara göz açtırmayacak.” Gerçekten şehrin üstünde bir kızıllık vardı, uzaktan uzağa da top sesleri işitiliyordu. Enver sözüne devam etti: “Hüsamettin, yarın sabah şafakla beraber şehre gireceğiz. Öncü birliklerin başında bulunacaksın!” “Baş üstüne yarbayım!” Hâlbuki Enver sabaha kadar dayanamamış ve gece şehre girmişti, biz de sabaha karşı erkan-ı harp başkanının emrini yerine getirmiştik. Bulgarlar askeri malzemelerini Sultan Selim Camisi’ne yığmışlardı. Müslüman mahallelerini de ateşe vermişlerdi. Bizden önce Bolayır’dan gelen süvari birlikleri şehre girmişler, Bulgarlardan kimi görmüşlerse kılıçlarıyla üstlerine yürümüşlerdi. Birçoğu süvari atlarının nalları altında ezilmişti. Ayrıca ve özellikle İstanbul’dan Kuşçubaşızade Eşref adlı ünlü İttihatçıların elebaşlarından bir reis çetesiyle Edirne’ye gelmiş, o da birçok Bulgar’ı öldürmüştü. Bu çete içinde Mareşal Fuat Paşa’nın oğlu Reşit Bey de vardı. Reşit Bey kahramanca dövüşerek şehit olmuş, ölümü herkesi üzüntüye boğmuştu.54Kurmay Yarbay Enver Bey bana “Göreyim sizleri, daha ileri gidiniz, Bulgaristan’a giriniz. Her yeri dehşete veriniz, anlasınlar Türk ille​rine saldırmak ne demektir” diyordu. Kumandam altındaki süvari birlikleriyle Yanbolu’ya kadar girmiştim. Bulgarlar çok zor bir durumdaydılar. Hem Sırplarla, hem de Yunanlılarla savaşıyorlardı. Bizim engellememizle üçlü bir kıskaç içine düşmüşlerdi. İşte bu sırada Rus Çarlığı araya girmiş ve iştahımız kursağımızda bırakılmıştı. Öç alma duygusunun Türk subayları ve erlerini ne hale getirdiğini anlatmak olanaksızdı. Bu askerlerden hiçbiri geri çekilmek istemiyordu. Güçsüzlere, zavallılara, kadın ve çocuklara dokunan, onları öldüren, zayıfı ezen Bulgar sürüleri için uluslararası hiçbir kurala uymama arzusu içimizi yakıyordu. Fakat yüksek kumanda heyetimiz bu isteklere asla yer vermiyor, sadece tutsak alınmasını, onlara gayet iyi davranılmasını da emrediyordu.


Balkan Savaşı’nın ikinci evresi, orduyu ikiye ayıran partizanlıktan eser göstermiyordu. Her şeyi iktidardaki İttihat ve Terakki Partisi eline almış, kumandanları ve subayları bu eğilimdeki kimselerden seçmişti. Orduda yeni bir aşk, yeni bir arzu egemendi. Süvari birliklerinin arkasından Teşkilât-ı Mahsusa’nın çeteleri de geçmiş ve Batı Trakya’yı Bulgarlardan kurtarma işine devam etmişlerdi. Bu sırada Bulgarlar, Sırplar ve Yunanlılarla savaş halindeydiler. Güneyden ve batıdan yönettikleri bu savaşlara bir de kuzeyden Romenlerin saldırısı eklenmişti. Bulgarlar tüm güçleriyle bu üç cepheyi çevirmişlerdi. Trakya’yı çete savaşlarıyla savunmaya karar vermişlerdi. Batı Trakya’da çalışmalar yapan Teşkilât-ı Mahsusa çetecileri şunlardan oluşuyordu: Çerkez Ethem ve kardeşleri Tevfik, Reşit Beyler, Manastırlı Hüsrev Sami, Kuşçubaşızade Eşref,55 kardeşi Hacı Sami, Sapancalı Hakkı, Topçu Subayı İhsan (eski bahriye vekili), İskeçeli Üsteğmen Arif, Süvari Subayı Deli İbrahim, Piyade Subayı Şehreminli Çerkez Sadık, Piyade Üsteğmeni Filibeli Halim Cavit, Kırkkiliseli (Kırklareli) Yüzbaşı Ali Rıza, Mitralyöz üstegmeni Lûtfi, Piyade Üsteğmeni Beykozlu Reşat, kardeşleri Piyade Üsteğmeni Hasan ve sivil Hüseyin, Silahçı Piyade Subayı Tahsin, Piyade Üsteğmeni Refik, Selanikli Kuzguncuk’ta oturan Karakaş İbrahim Beyler, çetelerin başında veya içinde Bulgarlarla savaşa girişmişlerdi. Çete savaşları daha kanlı, daha kıran kırana geçiyor, tarafların ölümüyle sonuçlanıyordu. Bulgarlar bu savaşlarda çok sayıda kayıp veriyorlardı. Öç alma arzusu, iki tarafı da korkunç bir hırsla dövüştürüyordu. Bulgarlar, ellerine geçen çetecilerin kulak ve burunlarını kesiyor, gözlerini oyuyordu. Bizim çetelerin de verdiği karşılık bunlardan aşağı olmuyordu. Yalnız Bulgar sivil halkına biz dokunmadığımız halde, onlar hamile Türk kadınlarını süngülemek, yaşlılarını çocuklarının çığlıkları karşısında öldürmek gibi canavarlıklara başvuruyor ve acıma duygusundan daima uzak yaşıyorlardı. İttihat ve Terakki, Batı Trakya’nın Bulgarların yönetiminde özerk bir bölge kalmasını şart koşmuş ve bunların belirgin haklarını savunmuştu. Fakat Bulgar çetecileri bu koşula bağlı kalmadılar. Batı Trakya’yı baskınlar, çeşitli öldürme girişimleriyle karıştırdılar. İşte İttihat ve Terakki’nin bu bölgeye çeteciler göndermekten amacı, bu hareketlere engel olmaktı. Özellikle İskeçeli Arif Bey, Batı Trakya işinin başındaydı. Bu kahramanlardan bir kısmı ölmüş, bir kısmı yaralanmış ve bu hal barış antlaşmasına kadar devam etmişti. Trakya’da önemli eylemleri görülen Teşkilât-ı Mahsusa Başkanı Kıdemli Yüzbaşı Süleyman Askeri Bey de bu​lunmuştur. Enver Paşa’nın amacı Makedonya ve Batı Trakya’dan göç ettirilen Türkleri, Doğu Trakya ve Anadolu’ya yerleştirmekti. Bu göçmen işleriyle İskeçeli Arif, Piyade Subayı Filibeli Halim Cavit, Şehreminli Çerkez Sadık ve Piyade Yüzbaşısı Kırkkiliseli Ali Rıza Beyler görevlendirilmişti. Bulgarlarla anlaşma imzalanınca, Batı Trakya özerk bir yönetime kavuşmuş olacaktı. İskeçeli Arif orada kaldı. Diğer taraftan Makedonya’dan da Anadolu’ya göç etmek isteyenler çoktu. Makedonya, Balkanlar’ın zaten her zaman en karışık yeriydi. Teşkilât-ı Mahsusa’dan buraya, İzmitli Mümtaz (Enver Paşa’nın yaveri), Topçu Yüzbaşısı İhsan (bahriye vekili), Piyade Subayı Sapancalı Hakkı ve süvari binbaşısı olarak ben Makedonya’ya gönderildik. Arnavutluk’a da Ohrili Eyüp Sabri, jandarma alay kumandanlığından emekli Hayrettin Beyler seçilmişti. Enver Paşa, Batı Trakya, Makedonya, Arnavutluk bölgelerine Bulgarlara, Yunanlılara ve Sırplara karşı çete savaşı yapacak ve görünüşte ticaretle uğraşan, gerçekte örgütte çalışacak subaylar gönderiyordu. Atıf (Atıf Kamçil), Bahaettin Şakir, Doktor Nâzım, topçu kolağalığından kendi isteğiyle ayrılmış Trabzonlu Rıza Beylerle İttihat ve


Terakki Genel Merkezi’nden İsmail Canbolat bu işle uğraşıyordu. Fakat Süleyman Askeri Bey’e göre bu örgütlenme daha evvel yapılmış olsaydı Balkan Savaşı yitirilmemiş olacaktı. Genel merkez bu hazırlanan örgüt projesini kabul etmiş, fakat Enver Paşa projeyi uygulamada bir süre gecikmişti. Biz Trakya ve Makedonya sorunlarıyla uğraşırken İşkodra’daki kolordunun Kurmay Başkanı Rıza Paşa kasıtlı bir girişim sonucu öldürülmüştü. Balkan Savaşı’nda İşkodra bölgesindeki kolorduya Esat Toptani Paşa kumanda ediyordu. Gerçekten bu savaşta Türkler, Boşnaklar, Arnavutlar, Sırplarla kahramanca savaşmışlardı. Fakat Toptani Arnavutluk’a kral olma hevesine düşmüş ve Sırplarla anlaşmıştı. Bu kolordunun kurmay başkanı olan ve Abdülhamit’in geçmişte Tophane mareşali olan Zeki Paşa’nın Damadı, Trablusgarp valisi Haşim Paşa’nın oğlu Rıza Paşa, İşkodra’nın Karadağlılara teslimine karşı çıkmış ve burada kahramanca savaşmıştı. İşte Esat Toptani Paşa, bu tehlikeli bulduğu kişiyi bir ziyafete davetle orada adamları aracılığıyla bastırıp, onu şehit ettirmişti. Kolordu karargâhındaki subaylar ve erler sonradan Enver Paşa’nın emrinde Balkan Savaşı’nın son savaşlarına katılarak yeni yararlıklar ve başarılar göstermişlerdi. Nihayet Bulgarlar, bu dört cepheli savaştan yıpranıp usanarak barışa talip olmuşlar ve ilk önce Türklerle anlaşmışlardı. Bulgarlarla yapılan barışla Balkan Savaşı’nın ikinci evresi de kapanıyordu. Enver ve arkadaşları Babıâli Baskını’yla yaptıkları girişim sayesinde kötü bir antlaşmayı parçalamışlar, Edirne’yi kurtarmışlar, Bulgarlardan öç alarak, hiç olmazsa Birinci Balkan Savaşı devrinin yüzkarasını, iki meydan savaşının lekesini temizlemişlerdi. Fakat tam alınlarının terini sildikleri zaman, ufukta dünya savaşı tehlikesi kendini göstermişti. 54 Reşit Bey’in adına bir anıt dikilmiştir. H. Ertürk. 55 Kuşçubaşı Eşref, Trakya’daki çete savaşlarında sivrilmiş ve Bulgaristan içindeki harekâtta çok başarılı olmuştur. H.Ertürk.


MAHMUT ŞEVKET PAŞA’YA YAPILAN ÖLDÜRME GİRİŞİMİNİN İÇYÜZÜ Babıâli Baskınıyla işbaşına gelen Mahmut Şevket Paşa, Hürriyet kahramanlığı ve Hareket Ordusu Kumandanlığı niteliklerine, önce harbiye nazırlığı, daha sonra da sadrazamlık rütbesini katmış bulunuyordu. Bağdatlı, namuslu bir askerdi. Memlekete bağlı ve imparatorluğun kötü yazgısını değiştirmek kararlılığındaydı. Karşıtlarının gözünde en büyük kusuru, kuvvetli bir İttihatçı olması ve hürriyete âşık subaylara fazla yüz vermesiydi. Yoksa geceli gündüzlü çalışıyordu. Hem sadrazamlık, ve hem harbiye nazırlığı görevlerini üstlenmiş olan Mahmut Şevket Paşa, şüphe yok ki çok yoruluyordu. Bu sırada Balkan Savaşı’nın ikinci devresi başlamıştı. Balkan Savaşı’nın bu ikinci evresinde Bulgarların durumu son derece zorlaşmıştı. Dört cepheli savaş yapma sırası Bulgaristan’a gelmişti. Sırbistan ile Yunanistan aslında anlaşmışlardı. Bunlar Manastır önünde Bulgarlarla kanlı bir savaşa tutuşmuşlardı. Birlikte oldukları Romanya da Bulgaristan’dan Dobruca’yı kurtarmak ve kendisine katmak ümidiyle savaşa katılmıştı. Bulgarlar böylece birdenbire üç devletle savaşa tutuşmuş​lardı. Diğer taraftan kahramanca savunma yapmış, son erine ve son kurşununa kadar dövüştükten sonra Bulgarların eline geçmiş ve halkının önemli bir kısmı kılıçtan geçirilmiş, camilere doldurularak diri diri yakılmış olan güzel Edirne de kahraman Türk askerini bekliyordu. Kaybedilmiş bir şehri almanın zevkini, ancak bu savaşa girenler bilir. Hele benim gibi bir de kızını bu uğurda kaybetmiş bir baba için bu savaş, bir öç savaşından başka bir şey olamazdı. Ben de arkadaşlarım gibi 7. Süvari Alayı’nın başında binbaşı rütbesiyle Edirne üzerine yürümüştüm. Cephelerden gelen başarı haberleri Mahmut Şevket Paşa’yı çocuk gibi sevindiriyordu. Bulgarlar, önemli güçlerini bizim karşımızdan çekmişlerdi. Edirne’de bıraktıkları zayıf kuvvetler, içlerinde çılgın bir öç arzusu yanan Türk ordusunun karşısında duramazdı. Nitekim Edirne düşmandan kurtarılmış, direnen Bulgarlar süngülenmişti. Bunlara soylu bir savaşçıdan çok, ırza, namusa saldırmış, masum kadın ve çocukları, yerlerinden kalkamayan ihtiyarları öldürmüş katiller, haydutlar gözüyle bakıyor ve cezalarını bu ölçüler içinde veriyorduk. Edirne’nin ele geçirilmesiyle değişen durum karşısında ve İkinci Balkan Savaşı’nın özellikle Bulgarlarla, Sırpları ilgilendiren kanlı meydan savaşları, büyük devletleri son derece heyecanlandırmıştı. Bu anlaşmazlığın küçüklerin koruyucuları arasına da gireceği ve Sırbistan’ı koruyan Rus Çarlığı ile Bulgaristan’ı destekleyen Alman İmparatorluğu ile AvusturyaMacaristan arasında kaçınılmaz olan bir savaşı sonuçlandıracağı söyleniyordu. İngiltere ve Fransa henüz bir dünya savaşına hazır değillerdi. Araya girerek bu üzücü durumu düzeltmek niyetindeydiler. Bulgarlar, bizim taraftaki oldubittiyi kabul etmiş, bizimle bir an önce anlaşma yoluna girmişlerdi. Edirne’yi terk ediyor, fakat Karaağaç’ı ellerinde tutmaya çalışıyorlardı. Yunanlılara gelince, Batı Trakya’dan çıkma düşüncesinde değildiler. Sırbistan, Selanik üzerinde bazı iddialar ortaya koyuyordu, Karadağ da çok geniş düşler peşindeydi. Yunanlılar da parlak bir savaştan sonra Yanya’yı almışlardı. İşte bu karışık ve telaşlı zamanda, hemen her gün öğleye kadar çalıştığı harbiye nezaretinden öğleye doğru Babıâli’ye otomobille giden ve günün yarısını da sadrazamlıkta geçiren ve geç vakitlere kadar uğraştıktan sonra evine dönen Mahmut Şevket Paşa’nın bu düzenli ve yorucu hayatı, düşmanlarının kendisi için düzenledikleri bir öldürme girişimine çok güzel olanak sağlamıştı.


Hürriyet ve İtilâf Fırkası, Babıâli Baskını’nın öcünü almaya ve iktidardaki partinin bu çalışkan sadrazamını ortadan kaldırmaya karar vermişti. Mahmut Şevket Paşa, harbiye nezaretinden çıktığı zaman -ki bu her zaman belirli bir saatte oluyorduşimdiki Beyazıt Meydanı’nı dönmeden önce, Leblebiciler Sokağı’ndan bir cenaze alayı ortaya çıkmıştı, böylece sadrazamın otomobili, ölüye saygı için durmuştu. İşte ne olduysa bu sırada olmuştu. Sağda, solda sanki hiçbir işle ilgisi yokmuş gibi görünen suikastçılar tabancalarıyla her yönden ateş etmişler, bir kısmı da yolda duran bir otomobilden kurşun sıkmışlar, paşayı ve yaverlerini otomobilin içine yık​mışlardı. Sağda bir yıkık duvarın üstünden Topal Tevfik adında biri, sol tarafta da daha çocukluğunda bir mahkeme huzurunda ağabeyinin katili Arnavut Mustafa’yı tabancayla öldüren Çerkez Ziya isminde diğeri, otomobile ateş etmekteydiler. Bu çapraz ateş sonunda Mahmut Şevket Paşa vurulup arabanın içine yığılmış, başyaveri Süvari Binbaşısı Eşref Bey otomobilin kapısını açıp atlayarak canını kurtarmış, fakat bahriye subayı olan genç İbrahim Bey de şehit düşmüştü. Şoförün yanında paşanın sadık ağası da katillere silâh kullandığı için vurulup orada şehit olmuştu. Bu olayda, şoför soğukkanlılığını koruyarak arabayı hızla çevirip harbiye nezaretine dönmüştü. Fakat Mahmut Şevket Paşa orada kan kusarak hayata gözlerini kapamıştı. Katiller benzincinin önünde duran bir otomobile alelacele binerek olay yerinden uzaklaşmışlar, Topal Tevfik sakatlığı dolayısıyla bu otomobile yetişememiş, girdiği hanlardan birinin tuvaletinden çıkarken onu görmüş olan bir kadının bildirmesi üzerine sivil polislerce yakalanmış, tuvalete attığı tabanca da bulunmuştu. Birkaç gün sonra katillerden yüzbaşılıktan kovulmuş Çerkez Kâzım’la, Ziya ve bir-iki arkadaşı, Beyoğlu’nda Ağa Camisi’nin arkasındaki Pire Mehmet Sokağı’nda sığındıkları evde polise akşama kadar direnmişlerdi. Bütün Beyoğlu’nu ayağa kaldıran bu çatışmada merkez memuru Samuel Efendi yaralanmış, bir polis de şehit olmuştu. Nihayet Babıâli Baskını kahramanlarından Süvari Yüzbaşısı İzmitli Mümtaz (Enver Paşa’nın yaveri) katilleri teslim almış ve merkez kumandanlığına getirmişti. İttihatçıların ünlü Polis Müdürü Azmi Bey ve İstanbul Merkez Yarbayı Kaymakam Cemal Bey (Bahriye Nazırı) bütün önlemleri alarak, öldürenleri her neredeyse bulup tutuklamışlardı. Yakalananlar on iki kişiydi. On iki kişi de kaçaktı. Kaçanların başında Prens Sabahattin’in bulunduğu söyleniyordu. Tutulanların içinde en önemli kişi, Tunuslu Hayrettin Paşa’nın oğlu ve padişah Damadı Salih Paşa’ydı. Karısı sultanın, amcası Sultan Reşat yanındaki bütün yalvarmaları hiçbir etki etmemişti. İstanbul Divan-ı Harp Başkanı Remzi Bey’in ve Savcı Bedri Bey’in huzuruna çıkanlar, Salih Paşa’dan başka, Kurmay Albay Çerkez Fuat, Yüzbaşı Tevfik, yüzbaşılıktan kovulmuş Çerkez Kâzım, Polis Şubesi Birinci Şube Müdürü Muhip, Topal Tevfik, Çerkez Ziya, bahriye emekli Albay Ali Kâmil Bey’in oğlu Nazmi, tütün kaçakçısı Kavaklı Mustafa ve Darüşşafaka mezunu Gelenbevi’de gözetmen Abdullah Safa idi. Bunların hepsi yüzlerine karşı, yakalanmayan diğer on ikisi de duruşmada bulunmaksızın idama mahkûm edilmişlerdi. Öldürme eylemi 29 Mayıs perşembe günü öğle vakti olmuş, idam hükmü 13 Haziran 1913 cuma sabahı güneş doğmadan önce Beyazıt Meydanı’nda uygulanmıştı. İzinli olarak bulunduğum aya rastlayan bu olayda bütün subayların askerlik dairelerine başvurmaları gerektiği duyurulmuş ve bana şubece Bekirağa Bölüğü’ndeki tutukluları gözetme emri verilmişti. Ortalığın henüz aydınlanmadığı o sabahın erken saatlerinde, Beyazıt semti derin bir sessizlik içindeydi. Minarelerden sabah ezanı okunurken, jandarma ve polisin kordonu altındaki tutuklular,


elleri arkalarına bağlı ve gömlekleri giydirilmiş olarak darağaçlarına doğru yürümüşlerdi. Cellâdın yağlı ipleri boyunlarına geçerken, hepsi sonbahar fırtınasına tutulmuş, benizleri solmuş yapraklar gibi titriyorlardı. Siyasetin bu korkunç görüntülerini genç kuşakların daima göz önünde tutmasını öneririm. Hiç kimse, şehrin bu semtinde oluşan kıyımı bilmiyordu. Ancak güneş doğduktan sonra öğreneceklerdi. İşin garibi, Fransız elçiliğinden birkaç çevirmen gelmişti. Çevirmen, cellâtların idamdan sonra Salih Paşa’nın yağlı ipini rica ediyor​du. Dayanamadım. Ermeni çevirmene sordum. “Bu neye yarayacak çevirmen efendi?” “Efendim, paşanın babası Tunusludur. Fransızlar bu ipi Devrim Müzesi’ne koyacaklar.” “İyi ama bu devrim bize ait, onlara ne oluyor.” “Onlar her şeyle ilgilidirler.” Kendi kendime düşündüm. Öyle ya, devrimlerin en büyüğünü onlar yapmışlardı. Kuleli Askerî Lisesi’nde tarih hocamız rahmetli Albay Cin Ali Bey, Fransız Devrimi’ni ballandıra ballandıra bize anlatırdı. Kendisi özgürlük taraftarıydı. O zaman biz de Fransızlara hayran kalır, gözümüzün önünden kahraman bir ulusu geçirirdik. Bir de ateşkes yılları olup da, onların Türk erlerine ellerindeki kırbaçla vurduklarını, kadınlara saldırdıklarını, hele Maraş ve Urfa’da babalarına, ağabeylerine cephane yetiştiren küçük çocukları kurşuna dizdirdiklerini duyunca, ben de üniversitenin konferans salonundan haykıran rahmetli Süleyman Nazif gibi, “Büyük devrimi yapan, İnsan Hakları Bildirgesi’ni dünyamıza armağan eden ulus bu mu?” diye bağırmaktan kendimi alamamıştım. Kaçanlardan biri, Ali Kâmil Bey’in oğlu Nazmi ilk önce Romanya’ya kaçmış, fakat sonra gizlice İstanbul’a geldiği ve Cibali’deki evinde saklandığı haber alınınca, bizzat Polis Müdürü Azmi Bey tarafından evi sarılarak teslim olması istenmişti. Onun pencereyi açıp polise verdiği cevap şu olmuştu: “Sizin gibilere teslim olmaktansa ölmek daha iyidir!” Ve biraz sonra patlayan bir tabanca Nazmi’yi kanlar içinde yere düşürmüştü. Kaçaklardan bir diğeri Kavaklı Mustafa’ydı Yunanistan’a kaçmıştı. Fakat Rus bandıralı bir vapurla İstanbul’dan Karadeniz’e transit geçeceği haber alınınca, rıhtıma yanaşmış olan vapurdan onu zorla girip alan da gene Azmi Bey olmuştu. O gece idam kararı uygulanmış ve buna son derece öfkelenen Çarlık Rusya elçisinin ültimatomu üzerine İttihat ve Terakki Genel Merkezi, bu gayretli polis müdürünü ister istemez Beyrut valiliğine tayin etmişti. Mesele de bu suretle kapanmış oluyordu.


TEŞKİLÂT-I MAHSUSA Teşkilât-ı Mahsusa’yı Birinci Dünya Savaşı’ndan bir süre önce, özgürlük kahramanı, harbiye nazırı, daha sonra başkumandan vekili olan Enver Paşa kurmuştur. Bu örgütün amacı, bir taraftan bütün Müslümanları bir bayrak altında toplamak ve böylece Panislâmizm idealine ulaşmaktı. Diğer taraftan da Türk ırkını siyasi bir birlik içinde bulundurmak ve bu bakımdan da Pantürkizm’i gerçekleştirmekti. Enver Paşa’nın bir yandan Emirî Efendi’nin İttihat ve Terakki programındaki Panislâmizm’inden, diğer taraftan da Ziya Gökalp’in Pantürkizm’inden esinlendiği bir gerçektir. Bu örgüte büyük umutlar bağlamış olan İttihat ve Terakki, seçtiği gözü kara subaylar sayesinde dünya savaşı başlarken ve bütün savaş devamınca İslâm ülkelerinde olsun, diğer Türk diyarlarında olsun, oralarda çeşitli eylemler yapmada, ayaklanmalar başlatmada başarılı olmuştur. Özellikle savaş sırasında, bir ulusu maddi ve manevi yönden sarsmak, onu içinden çökertmek için böyle gönüllülerden oluşan bir örgüte gereksinme vardır. Nitekim İspanya İç Savaşı’ndaki meşhur 5. Kol’un gayesi, İkinci Dünya Savaşı’nda gerilla adıyla isimlendirilen çetelerin görevi bundan başka bir şey olmamıştır. Birinci Dünya Savaşı’nda Enver Paşa’nın bu metodu, belki de ondan sonra birçok ulusun dikkatini çeken ve üzerinde önemle durduk​ları bir örgüt olarak tarihe mal edilmiştir. Enver Paşa, bu örgütün başına ilkönce seçkin Kıdemli Yüzbaşı Süleyman Askeri Bey’i getirmişti. Harp Okulu’ndan kurmay yüzbaşı olarak çıkmış olan ve Birinci Dünya Savaşı’ndan önce Bağdat’ta, Bingazi’de başarılı görevler yapmış, Balkan Savaşı’nda Batı Trakya’da çalışmış olan Süleyman Askeri Bey, oluşturulan Osmancık Gönüllü Alayı kumandanlığına getirilmişti. Rütbesi kurmay binbaşı olan Süleyman Askeri Bey, kısa bir süre sonra savaş kıdem zamları alarak yarbaylığa yükselmiş ve alayına Teşkilât-ı Mahsusa’nın seçkin subaylarından olan Piyade Yüzbaşısı Beylerbeyli Hayri, Filibeli Halim Cavit, Mitralyöz Bölüğü Yüzbaşısı Lûtfi, Piyade Üsteğmeni Şehreminli Sadık, Süvari Yüzbaşısı Harputlu Avni, Doktor Eğinli Hasan Rıza, gene Doktor Topçu Tuğgenerali Sezai Paşa’nın oğlu Nihat Sezai, sağlık görevlisi Küçük Arslan Beylerle Adapazarı, Kandıra, Gönen bölgelerinin Çerkez er ve subaylarından oluşan bir kadro ve Rumeli’den seçilmiş erlerden oluşan bir kuvvetle Irak’a hareket etmişti. Bu alaya çetelerin başında bulunan bazı kaptanlar da katılmıştı. Hatta alayın Irak’a ulaşmasından önce Bağdat’a, İstihkâm Yüzbaşısı Bağdatlı Kasım, Süleyman Askeri’nin eniştesi jandarma yüzbaşısı ve son Meclis-i Mebusan üyelerinden Nuri Beyler gönderilmiş, bunlar da kabile reisleriyle İngilizlere karşı yapılacak eylemler konusunda anlaşmışlardı. Gerçekten ilk günlerde bu kabileler Osmanlı alayına yardım etmişlerdi. Fakat İngilizler Albay Lawrens’i göndermişler, o da kabile başkanlarının arasına girerek ve onlara sandıklarla altın dağıtarak ihanet etmelerini sağlamıştı. İşte bu savaşlarda yaralanmış olan Kurmay Yarbay Süleyman Askeri Bey, yaralı olmasına bakmadan sedyedeyken savaşlara katılmış, sonuç başarısızlık olunca çok sinirlenerek intihar etmişti. Teşkilât-ı Mahsusacılar, bu olağanüstü ve kahraman Osmanlı subayının hizmetlerini ve ilk başkanlığı döne​mindeki çalışmalarını asla unutmayacaklardır. Teşkilât-ı Mahsusa’nın ilk kurulduğu günlerde en önemli isimleri ve etkin üyeleri şu isimlerden oluşmaktaydı: Üsküdarlı Yüzbaşı Muhtar Bey, Piyade Subayı Rüsuhi (Atatürk’ün yaveri), Hasekitarlalı Fuat, Piyade Subayı Şevket, seçkin Kıdemli Yüzbaşı Trabzonlu Rıza, Piyade Subayı Dağıstanlı Nuri


(Kurtuluş Savaşı’nda general oldu), Kurmay Yüzbaşı Şerif ve en güçsüzleri olan o tarihte Süvari Binbaşı Eyüplü Hüsamettin. Bir müddet sonra bu arkadaşların bir kısmı Teşkilât-ı Mahsusa’dan ayrılmıştı. Sonuna kadar kalanlar içinde Üsküdarlı Yüzbaşı Muhtar’ı, Kırkkiliseli Piyade Yüzbaşısı Ali Rıza’yı ve süvari yarbayı beni sayabilirsiniz. Teşkilât-ı Mahsusa, çeşitli bölgelerde çalışmalara başlamıştı. Doğu Anadolu’ya gönderilenlerin başında Küçük Efendi lakabıyla tanınan ünlü Kara Kemal ve Yenibahçeli Nail Beylerle, Topçu Binbaşısı Trabzonlu Rıza Bey vardı. Ayrıca Trabzon Valisi Cemal, Erzurum Valisi Tahsin ve İttihat ve Terakki Genel Merkezi üyelerinden Doktor Bahaettin Şakir, Doktor Fuat Sabit Beyler de görevlendirilmişti. İttihat ve Terakki’nin konferansçısı Ömer Naci Bey, Çerkez Ethem’in büyük kardeşi Yüzbaşı Reşit Bey, Van Jandarma Kumandanı Binbaşı Köprülü Kâzım Beyler Teşkilât-ı Mahsusa’ya katılmışlardı. Savaş başladığı ve Osmanlı İmparatorluğu da savaşa katıldığı zaman Almanların doğu cephesindeki yükünü azaltmamız için Alman Genelkurmayı’nın isteğiyle bizim Kafkasya üzerinden harekete geçmemiz istenmişti. Enver Paşa ilk zamanlarda kararsızlık yaşamış ve bir türlü karara varamamıştı. Fakat Rusların şayet İstanbul üzerinde bir anlaşmaya varılırsa Almanlarla savaşı durduracaklarına ilişkin gizli bilgilerin elde edilmesi üzerine Enver Paşa derhal harekete geçmeyi gerekli görmüş, kurmaylarıyla beraber İstanbul’dan Erzurum’a gelmişti. Başkumandan vekili ve Doğu Cephesi kumandanı sıfatıyla Enver Paşa’nın Sarıkamış dolaylarında meydana gelen savaşı kendisinin yönetmesi bu nedenden doğmuştu. Kış son derece şiddetliydi. Askerin önemli bir kısmı, harekât sırasında Allahüekber Dağı ormanlarında, kar tipisi yüzünden yollarını kaybettikleri, kötü donanım ve elbise noksanından dondukları, aç kaldıkları gerçekti. 90 bin kişilik bir kolordunun savaştan çok soğuktan, hastalıktan ve açlıktan kırılması gerçekten çok acıydı. Birlikler arasında bağlantı kopmuş, özetle, Sarıkamış bozgunu, savaştan çok doğanın bir cilvesi olmuştu. Bunlar olmasaydı Kafkasya’yı ele geçirmek Enver Paşa’ya kısmet olacaktı. İşin önemini göz önünde tutan Rus Genelkurmayı, başta Çar İkinci Nikola olmak üzere Kafkasya’ya gelmişlerdi. Birinci Dünya Savaşı başlamadan biraz önce Afrika’da, Bingazi’de, Trablusgarp’ta hâlâ direnen grupların başında Teşkilât-ı Mahsusa’dan Enver Paşa’nın kardeşi, o tarihte binbaşı olan Nuri Bey vardı. Nuri Bey sonra kendine onursal paşalık verilmesi yoluyla Nuri Paşa olmuştu. Onun emri altındaki subaylar, Mısır, Habeşistan ve Sudan’a gönderilmiş, Cihad-ı Mukaddes 56 başlarken Müslümanlarının da bu kutsal savaşa katılmalarını sağlaması ona bildirilmişti. Bu subayların başka gizli görevleri de olacaktı. Mısır’da Nil üzerindeki su depoları, baraj ve mahzenleri havaya uçuracak, Nil’in Habeşistan ve Sudan içindeki yataklarını değiştirmeye çalışacaktı. Fakat İngiliz İstihbarat Servisi bu gizli emirleri ele geçirerek, karşıt bir örgütlenmeyle bu gönüllülerin bir kısmını yakalamıştı. Afrika grubu kumandanlığının uğraşı alanına, Fransız sömürgeleri olan Tunus, Cezayir ve Fas topraklarındaki Müslümanlarla ilgilenmek de giriyordu. Fransız ve İngilizler ise buna karşılık şöyle bir propaganda tutturmuşlardı: “Halife ordularındaki askerlerin başlarında fes vardır. Şayet kabalak veya önü siperli başlık görürseniz bunlar Müslüman askerleri değildir. Bunlar Enver’in Almanlarla birleştirdiği ve Müslümanlığı kaybetmiş askerleridir. Bunlara karşı savaşınız.” Teşkilât-ı Mahsusa’nın Suriye’deki eylemlerine gelince, burada Süvari Binbaşısı İzmitli Mümtaz, Suriye’deki Arap kabileleri arasında kusursuz bir örgüt kurmuştu. Bunlar Kanal Harekâtı’nı idare


etmişler ve Mısır’a baskın yapmaya çalışmışlardı. Şayet Şerif Hüseyin Osmanlı İmparatorluğu’na ihanet etmeseydi, bu girişimle önemli sonuçlar elde edilecekti. Sonra İzmitli Mümtaz Bey yarbaylığa terfi etmiş ve Enver Paşa’nın yaveri olmuştur. İdealist bir subaydı. Aslen subay olup sonradan sivil olunca İttihat ve Terakki’nin müfettişi seçilen Sapancalı Hakkı, Kuşçubaşızade Eşref, Süvari Yarbayı Çorumlu Aziz, piyade subayı Çerkez Ziya Beyler de Teşkilât-ı Mahsusa’da önemli görevler üstlenmişlerdir. Özellikle Kuşçubaşızade Eşref, Hicaz Araplarından oluşan büyük bir örgüt kurarak Kanal Harekâtı’na katılmış, fakat Süveyş Kanalı’ndaki İngiliz garnizonlarının pususuna düşerek kıtalarıyla beraber tutsak olmuştur. Peygamber soyundan gelen ve Mekke emiri olan Şerif Hüseyin, Hicaz, Suriye ve Irak’ı kendi başkanlığında birleştirerek bağımsız bir Arabistan Krallığı kurmak istemiş ve İngilizlere dayanmıştı. İstihbarat Servisi’nin şefi olan ve güzel Arapça konuşan İngiliz Albayı Lawrens, bir Arap şeyhi kılığına girerek kabilelerin arasına girmiş, altınlar saçarak ve Müslüman görünerek pek çok kişiyi imparatorluk aleyhine ayaklandırmıştı. Buna karşılık bir hareket ve propaganda olmak üzere savaşın son senesi Enver Paşa’nın emriyle görevli olarak gönderdiğimiz Yusuf Şetvan Bey, Bingazi’den Şeyh Esseyid Şerif Ahmet Es-Sünusi hazretlerini İstanbul’dan bir Alman denizaltısıyla getirmiştir. Fakat tam Suriye’ye giderek Arapları, halife lehine İngilizlerin cephesinden ayıracağı var sayılan Şeyh Şerif Sünusi’nin Padişah Sultan Reşat’ın ölümü ve savaşın birdenbire bitmesi üzerine yurdumuzda kaldığı ve Anadolu’ya geçerek Mustafa Kemal Paşayla görüştüğü, bütün İslam dünyasının ulusal kurtuluş savaşına yardımcı olması için çalıştığı görülmüştü. Düşünceme göre bu şansızlık olmasaydı, Suriye cephesindeki çöküntü bu kadar hızlı olmayacak ve İngilizler bu kadar çabuk Halep önlerine gelemeyeceklerdi. Birinci Dünya Savaşı sırasında Vehhabilerin arasına gönderilen Teşkilât-ı Mahsusacı Süvari Yarbayı Çorumlu Aziz Bey, şeyhlerden sadakat yemini almış ve bazı başkanlarla İstanbul’a gelmişti. Bu şeyhler Teşkilât-ı Mahsusa tarafından ağırlanarak İstanbul’da konuk edilmişlerdi. Fakat Suriye bozgunu her şeyi altüst etmişti. Gene Enver Paşa’nın emriyle İstanbul’daki yatılı liselerde okutulmak gerekçesiyle Suriye’deki kabile reislerinin çocukları da rehine olarak İstanbul’a getirilmişti. Teşkilât-ı Mahsusa’nın bazı subayları İran, Turan, Afganistan ve Hindistan’a gönderilmişti. Bunların hepsi bütün Dünya Savaşı süresince gizli olarak bulundukları yerlerde çalışmışlardı. Ateşkes olunca İstanbul’dan kaçan ve Odessa yoluyla Moskova’ya giderek Bolşevik liderlerle, özellikle Lenin’le konuşa​rak anlaşan Enver Paşa, İngiliz imparatorluğuna karşı bu ajanların çalışması için gereken parayı da onlardan sağlamıştı. Gene Birinci Dünya Savaşı sırasında, Müslüman Boşnak ve Arnavutlar arasında örgüt kuran İttihat ve Terakki’nin bir numaralı kurucusu Ohrili Eyüp Sabri Bey, Saraybosna Müftüsü Cemalettin, Debreli Zinnun, Jandarma Kumandanı Arnavut Hayrettin, İzonzo Cephesi’nde İtalyanlara karşı savaşan bu Bosnalı ve Arnavutları gayrete getirmişlerse de, Arnavutluk hükümetinin ihanetiyle onlar İtilâf Devletleri’nin eline düşerek Malta’yı boylamışlardı. 56 Din uğruna yapılacak olan kutsal savaş.


TRAKYA SORUNU ve TRAKYA PAŞAELİ CEMİYETİ Trakya davası, Balkan Savaşı’ndan sonra baş göstermiş önemli sorunlardan biridir. Bu savaştaki acı yenilgimiz üzerine Trakya ikiye ayrılmış, Batı ve Doğu olarak Meriç Nehri, bu iki parçayı ortasından bölmüştür. Sorun olarak görülen Trakya bölgesi her zaman iki kısımda incelenebilecek bir bölgedir. İstanbul sınırlarından Meriç’e kadar uzanan ağaçsız düzlükleri Doğu Trakya ve Meriç’ten, Mesta-Karasu’ya kadar dayanan ikinci parçayı da Batı Trakya kabul etmekteyiz. Fakat nehirler, hiçbir zaman bu toprağı gerçekten ikiye ayıramamıştır. Trakya bir bütündür. Halkıyla, diliyle, diniyle ve folkloruyla Trakya bir bütün olmuştur. Bugün üzülerek söylüyorum ki iki ayrı devletin idaresinde bulunan bu iki kısmın coğrafya ve tarih bakımlarından birbirinden ayrılmaz bir parça, bir bütün olduğunu açıkça söylemeliyiz. Meriç’in ötesinde kalan ve özbeöz Türk olduklarından asla kuşku duymadığımız bu ırk ve din kardeşlerimiz için, Tanrı’dan bir gün ana vatan sınırları içine katılmalarını dileyelim. Balkan Savaşı’nın ikinci devresinde Bulgar orduları, Türk birliklerinin baskısı karşısında Çatalca’ya kadar geldikleri zaman Doğu Trakya’yı ordularımıza bırakmış ve Batı Trakya’yı ellerinde bulundurmuşlardı. Bulgarlarla aramızda kararlaştırılan barış gereğince de bu böyle olmuş, yalnız Batı Trakya’nın özerk bir idareye kavuşacağı açıkça belirtmişti. Bu nedenledir ki Birinci Dünya Savaşı’na girildiği sene de Bulgar Meclisi’nde, Batı Trakya Milletvekili Nevrekoplu Celâl Bey ile Abdülhamit devrinin ünlü kurbanlarından ve Trablusgarp’a sürgün gidenlerden, Jöntürkler Cemiyeti’ne üye Küçük Ethem adıyla ünlü Karagümrüklü Ethem Ruhi Bey (Balkan Gazetesi sahibi) de onunla beraber bu bölge Türklerini temsil etmekteydiler. Bunlardan başka iki Türk milletvekili daha vardı. Bunlardan biri Bulgaristan’ın Aydos kasabasında doğmuş, Dünya Savaşı yıllarında mecliste milletvekilliği yapmış ve ateşkes yıllarında da kısa bir zaman için Adapazarı’nda belediye reisi olarak bulunmuş, fakat üzülerek söylüyorum şimdi ismini bilmediğim bir kişiyle, tütün işleriyle uğraşan saygın tüccarlardan Kırcaalili Salim Ağa da, Dünya Savaşı yıllarında Bulgar Meclisi’nde bulunmuşlardı. Bulgaristan egemenliğinde Batı Trakya özerk bir yönetime sahipti. Fakat Birinci Dünya Savaşı sona erip Almanya ve yandaşları, bu arada Bulgaristan da yenik olarak savaştan çıkınca, Selanik’te çıkardığı ayaklanmayla savaş yıllarında tarafsız kalmış Yunanistan’ı ikiye bölen ve Makedonya ile Tesalya’yı elinde tutan geçici bir hükümetin başında bulunan Giritli avukat Venizelos, bu limanı İtilaf ordularına teslim etmesinin karşılığı olarak, Batı Trakya’yı müttefiki olan ülkelerden istemişti. Batı Trakya’nın bu yardımlarına karşılık Yunanistan’a bırakılacağı İngiliz ve Fransızlar tarafından San Remo Konferansı’nda karara alınmıştı. Hâlbuki Dünya Savaşı’nın son günlerinde 29 Eylül 1918’de Bulgaristan’ın ansızın teslimiyle biten ateşkesin imzalanmasını izleyen günlerde, Fransız Generali Franchet d’Esperet kumandasındaki ordular Selanik’ten İstanbul üzerine yürümüş ve böylece her iki Trakya’yı yönetimi altına almıştı. Fakat Batı Trakyalılar, Fransız mandası altında özerk bir yönetimi, nefret ettikleri Yunan egemenliğinden fazla isteyeceklerini galip devletlere duyurmuşlardı. Fransızların Rumeli’deki başkumandanları da, Trakya genel valiliğine bir Fransız generali olan Şarpi’yi atamıştı. General Şarpi, Trakya’daki Müslümanların, yasa ve kurallara uyma konusunda gösterdikleri düzenli ve güvenli davranışı öven bildirgesiyle işe başlamış ve şayet halkın Fransız yönetimine karşı bu saygılı tutumu devam ederse, ileride Trakya’nın geleceği belirlenirken onun


Fransa korumasında bağımsız bir cumhuriyet olacağını da müjdelemişti. Esasen Wilson Prensipleri de Trakyalılara bu hakkı tanıyordu, Çünkü Trakya’daki Türkler bir azınlık değil, bir çoğunluktu. Wilson Prensipleri’ne göre her ülkede çoğunluğun egemen olması ve her ulusun kendi geleceğini kendinin belirlemesi gerekliydi. O halde Trakya’da çoğunluk Türk’tü. Türk halkının dilediği olacaktı. Amerika’nın iyi niyetle ve büyük bir özveriyle ortaya attığı bu temel ilkeleri, Avrupa’nın iki Makyavelist diplomatı olan ve karanlık işlerden ve gizli düzenlerden hoşlanan iki büyüğü, Türk düşmanı Lloyd George ile Fransız çıkarlarından başka bir şey gözetmeyen Clemencau değiştirerek San Remo’da Yunan Başbakanı Venizelos’a Trakya’yı söz vermişler, fakat bunun zaman içinde gerçekleşeceğini de söylemişlerdi. İşte o zaman durumdan gerçek bir kuşku duyan Nevrekoplu Celal Bey İstanbul’a gizlice gelmiş ve Teşkilât-ı Mahsusa’ya başvurarak bu soruna yardım etmemizi istemişti. O zaman gizli ajanlarımızı Rami Kışlası’ndaki Müslüman Fransız askerlerinin içine göndermiştik. Tunuslu, Cezayirli, Senegalli Müslüman sömürge askerleri bir gün silâh çatarak yemeye girmemişler, kumandanlarına bir heyet göndererek Müslüman Trakya’nın Yunanlılara devredilmesine karşı olduklarını bildirmişlerdi. Bu eylemi ayaklanma girişimi olarak gören İstanbul’daki Fransız kumandanlığı, Rami’deki bu Müslüman askerleri hemen değiştirmişti. Fakat Milli Teşkilâtımız, Trakya sorununu hiçbir zaman savsaklamamış, Kurtuluş Savaşı yıllarında daima uyanık bulunmuştu. İşte Trakya Paşaeli Cemiyeti’nin kurulmasındaki amaç buydu. Hiç olmazsa Doğru Trakya Yunanlılara kaptırılmayacak, şayet Osmanlı İmparatorluğu parçalanacaksa orası bağımsız bir cumhuriyet olacak, eğer bu da gerçekleştirilemezse, Fransız hükümetinin koruması altında bir manda yönetimine kavuşturulacaktı. Diğer taraftan kardeş Batı Trakya da çırpınıyor ve bir cumhuriyet kurmak peşinde koşuyordu. Hatta bir aralık Fransızlar bunu onaylamışlar, Tevfik Bey isminde Batı Trakyalı bir kişinin cumhurbaşkanı seçilmesine göz yummuşlardı. Mülkî ve idarî teşkilâtın derhal harekete geçtiğini gören İngilizlerse, Yunanlıları yüreklendirerek Trakya’nın Yunan kıtaları tarafından resmen ele geçirildiğini duyurmuşlardı. Bu tehlikeyi anlayan Fransızlar, o zaman İngilizlere açıkça cephe almamakla beraber, Doğu Trakya’nın Türklerin yönetiminde fakat bir Fransız mandası olarak kalmasını sağlamak için, gizlice oradaki kolordumuzun silâh ve cephane noksanlarının hemen tamamlanması sözünü vermişlerdi. Ateşkes yıllarında Doğu ve Batı Trakya’nın yönetimi sorunu, İngiltereyle Fransa’nın karşıt politikalarının çarpıştığı bir bölge olarak kabul ediliyordu. Fransızlar bu görüşlerini gizlice İstanbul hükümetine bildirmişler, İstanbul hükümetinin Erkân-ı Harbiye-i Umumiye Reisi Cakacı lâkabıyla ünlenmiş olan Hamdi Paşa, Kurmay Binbaşı Sadi Bey’i bana göndererek gizlice silahlı milli kuvvetlerin de bu konuda yardım etmesini ve gizlice asker gönderilmesini önermişti. Adamlarımız, Bakırköy’deki Fransızların askeri ambarlarından alacakları cephane ve silâhları, Edirne’deki kolorduya ve onun komutanı Kurmay Albay Cafer Tayyar Bey’e ve ondan sonra bu kolorduya kuman​dan olan Kurmay Albay Muhittin Bey’e ulaştıracaklardı. Bir süre sonra Cafer Tayyar Paşa, Trakya’daki Müdafaa-i Hukuk şubelerine genel başkan olunca, bu gizli taşıma işlerinin takalarla Çekme​ce sahillerine yapılması ve oradan kendi örgütünden kimseler ve araçlarla içerideki bölgelere gönderilmesi kararlaştırılmıştı. Edirne’deki kolordunun kurmay başkanlığında çok değerli bir savaş subayı olan ve Dünya Savaşı yıllarında Afrika Ordular Grubu Kurmay başkanlığı görevini yürütmüş ve Mondros Mütarekesi üzerine İstanbul’a davet edilmiş bulunan Kurmay Yarbay Akhisarlı Abdürrahman Nafiz Bey (Cumhuriyet devrinde genelkurmay başkanı) bulunuyordu. Kendisini, önce Teşkilât-ı Mahsusa üyesi olması, diğer taraftan Dünya Savaşı


yıllarında Afrika Grupları Kurmay Başkanlığı’nda bulunması dolayıyla tanımış ve harbiye nezaretinin emriyle Afrika’ya gittiğim zaman da onunla konuşmuş ve bilgisine hayran olmuştum. Çok dürüst ve namuslu bir asker, iyi bir komutan olan Abdürrahman Nafiz Bey (orgeneral), Teşkilât-ı Mahsusa, diğer adıyla Umur-ı Şarkiye işlerini tasfiye etmekte olduğum bu ateşkes yıllarında odama gelerek benimle dertleşmiş ve kendisini Edirne Kolordusu kurmay başkanlığına atandığından ötürü ayrıca kutlamış, ona başarılar dilemiştim. İşte Kurmay Yarbay Abdürrahman Nafiz Bey, takalarla Trakya sahillerine gönderilecek silahlarla cephanenin kolordu birliklerine dağıtımını organize edecekti. Bir taraftan Cakacı Hamdi Paşa’nın güvenilir adamı Kurmay Binbaşı Sadi Bey’le de devamlı görüşerek bu nakliyatı bize düşen kısımda tamamlayacaktı. Sadi Bey bana, “Hüsamettin Bey, bu takacılara verilecek parayı Çekmece Mal Müdürlüğü’nden alacaksınız, bir otomobille ve takacıların kâhyası Rizeli Osman Kaptan’la yola çıkacaksınız” demişti. Birkaç gün sonra Rizeli Osman ve harbiye nezareti inşaat şubesi çalışanlarından Enver Bey’le beraber yola çıkmıştık. İstanbul-Çekmece arasındaki yolu İngiliz askeri birlikleri sıkı bir kontrole tâbi tutmuşlardı. Geçitten geçebilmek için gereken izni Rizeli Osman, İngiliz Yüzbaşısı Bennett’tan sağlamıştı. Çünkü sandalcılar kâhyası Rizeli Ali Osman, ikiyüzlü bir siyaset izlerken, İngiliz Gizli İstihbarat Servis Şefi Yüzbaşı Bennett’in emrinde gözüküyordu. Osman Kâhya sözde Kuvayı Milliyecilerin örgütlerini öğrenerek, Kuvayı İnzibatiyecilere bildirecekti. Yüzbaşı Bennett sabah gidip, akşam gelmek koşuluyla günlük bir belgeyi kâhyaya vermiş bulunuyordu. Bu sayede Çekmece’ye ulaşmış ve mal müdüründen de takacılara dağıtılmak üzere bin lira almıştık. Çatalca’yı telefonla bularak vaziyeti M.M. temsilcisi olan Emin Âli Bey’e haber vermiştim. O da derhal bir araca atlayarak Çekmece’ye gelmişti. Emin Âli Bey, halka silâh ve cephane dağıtılması durumunda, şayet Yunanlılar Doğu Trakya’ya bir saldırıda bulunurlarsa onların silâhla karşılık vereceğini ve morallerinin yüksek olduğuna bizi inandırmıştı. Yalnız Emin Âli Bey, Trakya’da mülkî âmirlerle, jandarma kumandanlarının İstanbul hükümetine, Hürriyet ve İtilâf Fırkası’na hizmet ettiklerini söylüyor, bunların değiştirilmesi gerektiği konusunda ısrar ediyordu. O gün gene otomobilimize binerek ve Emin Âli Bey’e başarı dileyerek Çekmece’den İstanbul’a dönmüş, geçit yerinde bilinen izni göstererek sorunsuzca şehre girmiştik. Biraz sonra İstanbul Hükümeti Erkân-ı Harbiye-i Umumiye Reisi Cakacı Hamdi Paşa’nın kardeşi, Abdülhamit devrinin sürgünlerinden ve Cezayir’de yerleşerek Fransız uyruğuna geçmiş bulunan, böylece Sömürge Lejyonu’nda yüzbaşılığa kadar yükselen Halit Bey gelerek, kardeşinin bizim gizli çalışmalarımızdan, Fransızların da bu silah kaçırma işini yöneteceğimizden duydukları mutluluğu bana bildirmişti. Trakya sorununu İstiklâl Savaşı yıllarında bütün Trakya’nın büyük bir coşkuyla desteklediği bilinen bir gerçekti. Ne yazık ki, Trakya Paşaeli Cemiyeti silâh ve cephaneye bir türlü kavuşamadığı için bütün bu çalışmalarımız sonuçsuz kalmıştı.


BİRİNCİ DÜNYA SAVAŞI’NA İSTEYEREK GİRMEDİK 28 Haziran 1914’te Saraybosna suikastı başarılı olup Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nun veliahdı Ferdinand, karısıyla beraber bir Sırp öğrenci tarafından otomobilde vurulunca yer yerinden oynamış, devletler birbirlerine sert ültimatomlar yağdırmış ve 28 Temmuz sabahı Avusturya orduları, küçük Sırbistan’ı yok etmek üzere sınırlara çeşitli noktalardan saldırıya geçmişti. Rusya’nın bu saldırıya seyirci kalacağı asla umulmazdı. Nitekim Rusya’nın, Avusturya-Macaristan’a, Almanya’nın da müttefikini korumak amacıyla Rusya’ya ve üçlü anlaşma gereğince İngiltere ve Fransa’nın da karşılık olarak Almanya’ya karşı savaş ilan etmeleri, kaçınılmaz bir sonuç olarak bir hafta içinde birbirini izlemiş, böylece Birinci Dünya Savaşı başlamıştı. Osmanlı İmparatorluğu’nun bu durum karşısında üçlü bloklardan birini, ya Almanya tarafını ya da İngiltere grubunu üstün kabul etmesi gerekecekti. Teşkilât-ı Mahsusa’da çalıştığım bu savaş yıllarında, Enver Paşayla görevim gereği pek sıkı ilişkide bulunduğum için harbiye nazırı ve başkumandan vekili sıfatlarını kişiliğinde birleştirmiş olan İttihatçı ve cesur kumandanın hemen hemen bütün düşünce ve amaçlarını iyi biliyordum. Enver Paşa’nın amacı, savaş başlamadan önce Çarlık Rusya’sıyla doğru dürüst bir anlaşmaya varmaktı. O, Balkan Savaşı’nı bir türlü içine sindiremiyor, Rumeli’nin kaybına çok üzülüyor, doğduğu yer olan Makedonya’nın bir köşesini, Manastır’ı asla unutamıyordu. Kaç defa bana, “Hüsam, atalarımızın kanıyla sulanmış o ovaları, o yaylaları insan nasıl unutur, tam dört yüz sene Türk akıncılarının at koşturdukları o meydanları, camilerimiz, türbelerimiz, tekkelerimiz, köprülerimiz ve kalelerimizle onlara, dünkü uşaklara bırakmak ve Rumeli’nden kovularak Anadolu’ya geçmek insanın dayanamayacağı bir şeydir. Bulgarlardan, Yunanlılardan, Karadağlılardan öç almak için, yaşamımın bundan sonraki yıllarını seve seve vermeye hazırım” demişti. Evet, Enver Paşa bana bunları söylerken heyecanlanıyor, yüzü kızarıyor, gözlerinden şimşekler çakıyordu. Gerçekten Balkan Savaşı’nın öcünü almak istiyordu. Bunun için de her şeyi göze alıyordu. Fakat gene çok iyi biliyordu ki bunun için Alman ve Avusturyalılarla beraberce savaşa girmek gerekiyordu. Ancak o zaman bu küçük devletlerin koruyucusu niteliğiyle verdiği sözü tutmamış olan İngiliz ve Fransızlarla da çarpışmak kaçınılmaz olurdu. Şayet Rusya’yla iyi bir sonuca varılırsa Kafkasya’daki kıtaları batıya gönderecekti. O zaman Alman kurmay subaylarını gemilere bindirip gönderecek, bir süre tarafsızlığı koruyacaktı. Enver Paşa bu amaçla Rus elçisi ve Rus askeri ataşesiyle gizlice görüşüyordu. Hatta bazı sorunlar üzerinde bunlarla anlaşmış bulunuyordu. Bundan Sadrazam Sait Halim Paşa’nın bilgisi vardı. Alman elçisi bunu haber alınca imparatora telsizle bildirmiş ve bir oldubitti yaratılmasına gerek görülmüştü. İşte Alman savaş gemilerinin yurdumuza sığınması bu plânın gereği olarak uygulamaya konulmuştu. Göben ve Breslau bir defa İstanbul Limanı’na girip de bizi zor bir duruma sokunca, Alman Amirali Soşon da gemileri enterne etmeye yanaşmayınca Talat Paşa’nın bulduğu bir formülle ancak geçici olarak tarafımızdan kiralanmış olan bu savaş gemileriyle, Alman bahriye subay ve erleri Osmanlı İmparatorluğu emrine girmişlerdi. Rus, Fransız, İngiliz elçilerinin çeşitli başvuruları ve protestoları para etmeyince elçiler ülkemizden ayrılmışlardı. İşin kötü sonuçlar doğuracağını gören ve bizim olası bir anlaşmamızın önüne geçmek isteyen Alman Amirali Soşon Paşa, donanmamızın tatbikatını Karadeniz’e aldırmış ve Türk bayrağı altında seyreden bu savaş gemilerine bir Rus nakliye gemisini batırtmış, sonra Rus torpidolarını


izleyerek Sivastopol Limanı’nı bombalatmıştı. Bu Karadeniz belasının oluşmasıyla Alman Genelkurmayı’nın, Türkiye’yi zorla kendi tarafından savaşa sokmak planı düşünceden eyleme dönüşmüş olanlar olmuştu. Savaş önce bir kurban bayramının arifesinde 29 Ekim 1914’te Rusya ile aramızda başlamış, buna Rusya’nın bağlaşıkları olarak İngiltere ile Fransa da katılmıştı. Fakat tarihlerde görülen, bunu Enver Paşa’nın düşündüğü ve dostu Alman İmparatoru II. Wilhelm’e yaranmak için Osmanlı İmparatorluğu’nu bilerek savaşa soktuğu şeklindeki yorumların tamamen yanlış ve yalan olduğunu söylemek zorundayım. Sivastopol’un bombardıman edildiği haberinin harbiye nezaretine geldiği gün, en çok öfkelenen ve şaşıran gene Enver Paşa olmuş. “Bunu niçin yaptılar? Buna niçin meydan verildi?” diye bağıra bağıra odasında bir aşağı, bir yukarı gezinmişti. Teşkilât-ı Mahsusa’nın eline geçen Çarlık Rusya’sı Dışişleri Bakanlığı’nın gizli dosyalarından birinde, Rusya’nın Roma büyükelçisine çektiği telgraf​ta aynen şöyle denilmekteydi: “Göben ve Breslau adlı Alman savaş gemilerine sığınacak yer vermek suretiyle Osmanlı hükümetinin merkezi devletler tarafına eğilim göstermesi, İstanbul’da var olan uğursuz bir anlayışın, Almanya tarafında savaşa girmek arzusunun gelişmesine neden olmuştur. Babıâli üzerinde Büyük Britanya, Fransa ve bizim devamlı ve ısrarlı girişimlerimiz etkili olamamış, Türkiye böylece Alman haydutluğunun etkisinde kalmıştır. Bu olay gelecekte Osmanlı İmparatorluğu’nun çökmesi sonucunu doğuracağından, Akdeniz ve Karadeniz sahillerinin güvenliğini ve Boğazlar’ın Rusya tarafından korunmasını gerektirmektedir. Bağlaşıklarımız tarafından Türkiye’ye bağımsızlık ve toprak bütünlüğünün korunması önerilmiş olup, buna karşılık imparatorluğun tarafsız kalması arzu edilmişti. Fakat ne yazık ki 29 Ekim 1914’te sabahın erken saatlerinde, Türk bayrağını çekmiş Alman savaş gemilerinin Odessa ve Sivastopol Limanlarımızı bombalamış olmaları, ortada hiçbir kışkırtma yokken ve dostluk devam ederken bu korkunç yok etme girişiminin yapılmış bulunması Türkiye’yi sonu gelmez bir maceraya sürüklemiştir. Bu tehlikeye kendisini düşürmemesi için İtalya hükümet adamlarına, bu örneğin ve bugüne kadar korudukları tarafsızlıklarına devamın, onlar için ne derece yaşamsal olduğuna işaret edilmesi ve sonunda mutlaka galip gelecek olan İtilâf Devletleri’ne katılmalarının sağ​lanması için çabanızı bekler ve bu konunun göz önünde tutulmasını rica ederim.” Çarlık Rusya’sının o zamanki Başbakanı ve Dışişleri Bakanı Sazanof’tan Rusya’nın Roma büyükelçiliğine gelen bu telgraf, açıkça belirtelim ki elçinin de çabasıyla gerçek olmuş ve Almanya’nın bu çürük bağlaşığını cephe değiştirmeye sürüklemişti. Fakat olaylar geliştikçe, Enver Paşa’nın Bulgarlardan öç alma arzusu, yerini Almanların baskısıyla Bulgaristan’ı Almanya yanında yer almak düşüncesine yönlendirmiş oldu. Enver Paşa, Teşkilât-ı Mahsusa’nın o dönemdeki başkanı Süleyman Askeri Bey’i çağırdı: “Askeri Bey, derhal Sofya’ya hareket edeceksiniz, elçimiz Fethi Beyefendiye ve Askeri Ataşemiz Kurmay Binbaşı Mustafa Kemal Bey’e, Bulgaristan’ın bizim tarafta yer alması konusunda ellerinden gelen bütün çabayı ve girişimleri yapması için hükümetin ısrarlı arzusunu tekrarlaya​caksınız” dedi. Süleyman Askeri Bey bu kati karar karşısında bir şey söyleyemedi ve birçok kez Sofya’ya gitti, elçimiz ve askeri ataşemizin bulunduğu konuşmalara kendisi de tanık oldu. Bu ilişkilerimiz Rus Gizli İstihbaratı tarafından öğrenildi, Çarlık Rusya’sı da karşı harekete geçmesi için Sofya elçisine talimat verdi. Şayet Bulgaristan, Rusya tarafına katılırsa Doğu Trakya’nın savaş sonunda Bulgarlara bırakılacağını bildirdi. Teşkilâtımız sayesinde bunu haber alan Enver Paşa telâşa düştü. Piyade Yüzbaşısı Manastırlı Çolak İbrahim Bey’i hemen Sofya’ya gönderdi. Üstelik Teşkilât-ı Mahsusa’nın


becerikli bir üyesi olan İbrahim Bey’in yanına çeteciler, kaptanlar da kattı. Bu kafilenin Sofya’ya gelmesini, Elçimiz Fethi Bey ve Askeri Ataşemiz Kurmay Binbaşı Mustafa Kemal Bey hoş görmediler. Daha ortada tam bir anlaşmaya da varılamamıştı. Fakat Enver Paşa bir oldubitti yapma düşüncesinde ve kararındaydı. Çolak İbrahim Bey de bunu becerebilecek bir kişiydi. Nitekim de öyle oldu. Türk-Bulgar çetecileri, plân gereğince, Sırpların Valandova’daki köprüsünün ayaklarına dinamit koyup bir gece dinamiti ateşlediler ve böylece köprüyü havaya uçurdular. Bu olaydan sonra Sırbistan, Bulgaristan’a savaş ilân etti. Bulgaristan da bu sayede Almanya ve bağlaşıkları tarafına geçmiş oldu. İttihat ve Terakki yöneticileri, Birinci Dünya Savaşı’na uluorta girmemişlerdir. Hiç kimse sonucu bilinmeyen bu macerayı hoş görmemiştir. Rus limanlarının bombardıman edildiği haberini aldığı zaman Sadrazam Prens Sait Halim Paşa hüngür hüngür ağlamış ve “Bu kundakçılıktır, bu alçaklıktır. Başımızı ateşe yaktılar, yazık oldu Osmanlı Devleti’ne!” diye bağırmıştı. Esasen Sait Halim Paşa, İngiliz elçisiyle mektuplaşıyordu. İngiliz elçisinin dostça, bize bu felâkette tarafsız kalmamızı öneren satırları sadrazamın kafasında yer etmişti. O da samimi olarak bunların doğruluğunu onaylıyordu. Ne Dâhiliye Nazırı Talat Bey’de, ne de Cemal Paşa’da, herhangi bir savaşa girme heves ve arzusu asla yoktu. Enver Paşa da, haberi duyduğu zaman son derece sinirlenmişti. Bizim emrimizde fakat kendi ülkesine yararlı olmaya çalışan Alman Amirali Soşon Paşa, bu oldubittiyi kasıtlı olarak yapmıştı. Anılarında bunu açıkça belirtmişti: “Bu bombardımanı yapmaya zorunluydum. Ötede vatandaşlarım kan ve ateş içinde ana vatanı korurken, ben burada, Bosfor’un (İstanbul Boğazı) mavi sularına, güzel mehtaplarına bakarak koskoca savaş yıllarını elbet boş geçiremezdim. Benim yapacağım ana vatanın yükünü hafifletmekti, işte o da bu şekilde yapılırdı, Türkleri yanı başımızda savaşa zorlamakla olurdu” demişti. Gerçek o ki seferberliğin ilanı, bütün bir ülkenin her köşesinde sevinç uyandırmıştı. Çünkü savaş atalarımızın eskiden beri düşmanı olan Ruslarla başlıyordu, buna sevinmeyecek bir Türk düşünülemezdi.


İNGİLİZ ELÇİSİNİN SADRAZAMA MEKTUBU 1914 senesinde Birinci Dünya Savaşı başladığı zaman Osmanlı İmparatorluğu önce tarafsızlığını ilan etmiş ve iki taraftan herhangi birine katılmayacağını duyurmuştu. Fakat aradan üç ay geçmeden hiç de düşünülmeyen olaylar imparatorluğun kapılarına dayanmış ve onu savaşa girmeye zorlamıştı. Bunların başında Akdeniz’de korsanlık yapan iki Alman savaş gemisinin (Göben ve Breslau) macerası geliyordu. Alman Genelkurmayı, çıkması olası bir savaş sırasında Fransızların, Kuzey Afrika’daki sömürgelerinden Batı Cephesi’ne kaydırılması olanaklı olan yiğit Müslüman askerlerinin ağır basacağını hesaplayarak bu asker kaydırma işlemini yerinde sabote etmeye karar vermişti. Tunus, Cezayir ve Fas’tan Avrupa savaş alanlarına getirilecek bu kuvvetin, Alman hücum planını sonuçsuz bırakması mümkündü. O halde bu asker kaydırma zamanında durdurulmalı ve yok edilmeliydi. 1912’de tezgahtan inmiş olan Göben 28 mil hızı ve 28’lik toplarıyla o zamanın korkunç deniz silahlarına sahipti. Breslau yardımcı bir kruvazördü ve Göben’in eksik bıraktığı işleri tamamlamakla görevliydi. Bu iki gemi savaştan altı ay önce Akdeniz’de bir dostluk gezisine çıkmışlardı. İtalyan limanlarında duruyor, dinleniyor, onurlarına verilen yemekler birbirini izliyordu. İşte tam bu sırada 28 Haziran’da Saraybosna suikastı başarılmış ve tam bir ay sonra da 28 Temmuz’da savaş patlak vermişti. Bir hafta içinde başta Avusturya-Macaristan ve Sırbistan olmak üzere, Çarlık Rusya’sı, Alman İmparatorluğu, sonra Fransa ve İngiltere, daha sonra Belçika savaşa birbirleri arkasından girmişlerdi. 4 Ağustos gece yarısı İngiltere’nin savaşa girmesi bu iki Alman gemisini zor duruma düşürmüştü. Fakat bu gemiler kendilerine verilen görevleri yerine getirmişler, derhal Korsika’da Ajaksiyo Limanı’nı bombardıman etmişler ve Afrika’dan Avrupa’ya gönderilmekte olan Müslüman askerlerle yüklü nakliye gemilerini batırmışlardı. Fakat İngiliz ve Fransız savaş gemileri de avını arayan av köpekleri gibi bunların peşine düşmüşlerdi. Alman Amirali Soşon kendisini izleyen filoları atlatmak için, eskiden İngiliz Amirali Nelson’un Napolyon’a karşı düştüğü yanlışa düşmelerini sağlamış, onları şaşırtmış, sanki Septe Boğazı’na gidiyormuş gibi yaparak dümeni Girit yönüne kırmış ve Adalar Denizi’ne (Ege) sapmıştı. Gene Alman Genelkurmayı’nın savaşta hazırladığı plan gereğince Midilli’de kömür almakta olan Alman nakliye gemisi Korkovado bu savaş gemilerini kendisine bildirilen koordinatta beklemekteydi. Savaş gemileri bu limanda bulunan gemiden kömür alarak, onu da beraberlerine takıp Çanakkale Boğazı’na gelmişler ve mayın tarlaları önünde durmuşlardı. Telsiz görüşmeleri sayesinde Alman imparatorunun bizzat Enver Paşa’dan bu gemilerin kabulünü istemesi üzerine, harbiye ve bahriye nazırlarının kabinenin iznini alarak Boğaz Kumandanlığı’na verdikleri emirle, Soşon emrindeki üç gemiyle ve kılavuzların yardımlarıyla Çanakkale’den geçip İstanbul’a gelmiş ve Kızkulesi açığına demirlemişti. Bu iki Alman savaş gemisi imparatorluğun kötü kaderinin felaket müjdecileri olmuş, uluslararası bir sorunun oluşmasına neden olmuştu. Devletler hukuku gereğince bu gemiler tarafımızdan teslim alınacak, toplarının kaması sökülecek, subay ve erleri de karada kurulacak bir kampta enterne edilecekti. Fakat Alman amiral buna asla izin vermemişti. İmparatora yapılan başvuru da etkisiz kalmıştı. Hâlbuki İngiliz, Fransız ve Rus büyükelçileri birlikte bir notayla Babıâli’den tarafsızlık kurallarına aynen uymasını istemişlerdi. Bu kritik zamanda bu işe bir formül bulan adam, eskiden Edirne Postanesi’nde basit bir telgraf memuru olan Dâhiliye Nazırı Talat Bey’di. Gemiler bize geçici


olarak kiralanacak, subaylar ve erler bizim ordumuzda uzman subay ve er olarak donanmamızın eğitim ve öğretiminde bizim bahriye kıyafetiyle çalışacaklardı. Bu düşünce kabine toplantısında yerinde görülmüş, Alman imparatoru da 80 milyon mark karşılığı bu koşulları kabul etmiş görünmüştü. Bu garip oldubittiyi büyükelçiler kabul etmek zorunda kalmışlardı. İş bununla kalsaydı tehlike geçiştirilmişti. Fakat Alman Amirali Soşon Paşa donanmamızı eğitmek gerekçesiyle Karadeniz’e çıkarmış, orada Rus savaş gemilerine ve Odessa, Sivastopol gibi Rus limanlarına saldırarak bizi ister istemez Rusya’yla 29 Ekim 1914’te savaşa sokmuştu. İşte bu oldubittiden önce, tehlikeyi gören İngiliz elçisi henüz İstanbul’da bulunduğu sırada Osmanlı İmparatorluğu’nun Sadrazamı Prens Sait Halim Paşa’ya şu mektubu göndermişti. Aziz Paşam, İlk önce Talat Bey’in (dâhiliye nazırı) size açmış olduğu konuya ilişkin İngiltere elçiliği baş çevirmeni aracılığıyla gelen dostça ve iyilikseverce sözlere teşekkür ederim. Dostluğunuzdan hiçbir zaman kuşkulanmış değilim. Amiral Limbos’un raporuna gelince (Türk donanmasının iyileştirilmesiyle görevli amiral) onu görmedim. Ancak, Türk subayları ve bahriyelilerinin güçleri konusundaki yanlış ve eksik bilgilerim ancak amiralin barış zamanında belirttiği döneme ait düşüncelerinden oluşmaktadır. Donanmanızın herhangi bir saldırıdan korktuğu asla söz konusu değildir. Ben de bahriyelilerinizin donanmanızı elde tutacak... (bir kelime okunamamıştır) durumda olduğuna inanmıyorum. Bu düşüncedeyim. Fakat iki Alman savaş gemisinin kaderi hakkında hükümetimin görüşünü bildiğinize göre sorunu tartışmaya gerek yoktur. Osmanlı hükümetinin genel politikalarından elbette siz sorumlu olacağınıza göre, Türkiye’nin çıkarı nerede ise ona göre hareket edeceğinizi umarım. Fakat İtilaf Devletleri’nin ve özellikle İngiltere’nin sizlere karşı beslediği sempatiyi gitgide kaybetmenin ve aleyhimizde şiddetli propaganda da bulunulmasına izin verilmesinin ve hatta bunun kışkırtılmasının Osmanlı çıkarları gereği olduğunu nasıl düşüneceğinizi bir türlü anlayamıyorum. Ben buraya İngiltere ile İttihat ve Terakki hükümeti arasındaki anlaşmazlıklara son vermek için gelmiş bulunuyorum. Savaştan önce atandığım ve sekiz aydan beri birtakım gelişmeler sağladığım bu sorunda ülkeniz yararına çalıştığım kanısındayım. İngiltere’le Türkiye arasında her zaman bir dostluk ve anlayış kurulabileceğine ve bunun devam ettirileceğine ve bu durumun her iki devletin gerçek çıkarlarını karşıladığına yürekten inanmış bulunuyorum. Fakat bugün, gördüklerimi yorumlamaya olanak yoktur. Almanya’da bile basın, bize karşı buradaki kadar düşmanca bir tavır takınmamıştır. Bu şikayeti yaptığım zaman hükümet ileri gelenleri “Bizim basınla alışverişimiz yoktur. Burası özgür bir memlekettir” cevabını vermiştir. Hükümetin tek bir işareti bu yayınları durdurabilirdi. Fakat bu yapılmadığına göre basın el altından yüreklendirilmiş sayılacaktır. Bundan başka türlü düşünmeye olanak yoktur. Vilayetlerden aldığım haberlerde, durum oralarda daha kötüdür. Birtakım planlar hazırlandığını öğreniyo​rum. Ekselanslarınıza izninizle şunu sormayı çok isterim. Bu siyaset Türkiye’yi nereye kadar götürecektir? Bugünkü imparatorluğun, yani İttihat ve Terakki hükümetinin İngiltere için en amansız ve en şiddetli bir düşman olduğu sonucuna varıyorum. Hâlbuki İngiltere, bu savaştan herhalde galip ve her zamankinden daha güçlü çıkacaktır. Durumunuzu değiştirmek konusunda henüz geç kalınmamıştır. O büyük etkinizi bu yolda kullanamaz mısınız? Böylece vatanınıza benzersiz bir hizmette bulunmuş olacaksınız! Size bu kadar açık yazdığımdan dolayı özür diler, en


derin saygılarımı su​narım. Samimi dostunuz ingiltere Büyükelçisi. Bu mektup son derece tarihidir. Teşkilât-ı Mahsusa ajanlarımız tarafından bir kopyası alınmıştır. İngiliz diplomatının dünya tarihi önünde felaketi bu derece etkin bir dille sadrazama anlatmak istemesi ve Kızkulesi açıklarında demirli bulunan Alman savaş gemilerinin günün birinde bir ol​ dubitti yapacağının örtülü bir anlatımla da olsa, devletin birinci derecede sorumlusu sayılan o zamanki Sadrazam Prens Sait Halim Paşa’ya anlatmış bulunması, yarın bu tarihi yazacak kişiler için önemli bir belge sayılmalı​dır. Fakat ne yazık ki, ne Prens Sait Halim Paşa, ne zavallı bunamış ve saf bir hükümdar olan Sultan Mehmet Reşat, ne de İttihat ve Terakki Genel Merkezi ve onun kabinesi bu felaketi bir türlü görememişlerdi. Batı dillerinde bir halk sözü vardır: “Postacı kapıyı bir defa çalar.” Gerçekten bu da böyle olmuştur. Osmanlı İmparatorluğu felaketin uçurumuna sürüklenmiş ve günün birinde bayırdan aşağı yuvarlanmıştır. Alman savaş gemilerinin bir gün böyle bir oldubitti yapacağını, acaba o zamanki devlet adamları düşünmekten aciz miydiler? Şayet bu kadar dar görüşlüydülerse, başımıza gelenlere razı olmaktan başka ne yapılabilirdi. Şayet bu işe bile bile lades demişlerse, o halde Birinci Dünya Savaşı’nın sorumluluğunu yüklenmek istemeyişlerindeki savunmalarının ne anlamı olacaktır. Bizim kanımızca ve elimizdeki belgelere dayanarak denilebilir ki, İttihat ve Terakki Genel Merkezi ve her zaman onun etkisi altında bulunan Osmanlı Bakanlar Kurulu, Balkan Savaşı’nın öcünü almak, büyük, küçük dost kabul edilen ülke​leri aman dileyecek duruma getirmek için ilk ayların parlak zaferlerinden coşkuya kapılmış ve Almanya tarafına eğilim göstermişlerdir.


DEVLET İÇİNDE DEVLET OLAN ADAM: YAKUP CEMİL Saltanat devrinin nasıl bir Çerkez Hasan’ı varsa, Meşrutiyet’in de bir Yakup Cemil’i olmuştur. İttihat ve Terakki’nin bir numaralı zorbası olan bu eli tabancalı asi adamın varlığı devlet içinde devlet olan adam denilmeye yakışır bir durumdaydı. Astığı astık, kestiği kestik olan Yakup Cemil’i devrin ne harbiye nazırı, ne dâhiliye nazırı, ne de herhangi bir devlet ileri geleni dizginleyememiş, herkes binbir korku ve ürkü içinde titreyerek “Aman bana çatmasın da, kime sataşırsa sataşsın” diye düşünmüş ve kendisinden oldukça çok çekinmiştir. Emrindeki çeteleri, asker kaçakları ve yol kesen haydutlardan oluşan, içine pek az vatansever katan, akla ve hayale gelmeyen maceraların bu tehlikeli kahramanı, koskoca imparatorluk içinde önleyecek güç de yoktu. Tabancasıyla vurdukları, emriyle ağaçlara astırdıkları kimseler, hiçbir yasaya ve kurala dayanmayan, düşünmeden alınan kararların bugün kayda geçmiş anılarıdır. O, bu gücü nereden almıştır? Kim kendisine izin vermiştir? Bunu anlatmak için önce Yakup Cemil’in kim olduğunu anlama, sonra da İttihat ve Terakki’nin bünyesine giren türlü komploları analiz etme zorunluluğu vardır. Yakup Cemil, İstanbul’da Yenibahçe’de doğmuş, kendi halinde bir memur ailesinin çocuğudur. Harbiye’den çıktığı tarih 1319’dur. Askerliğe isteği çocukluktan başlamış ve bu güçlü istek, onu kılıç kuşandıktan sonra Rumeli’de eşkıya takibine kadar götürmüştür. Bulgar ve Rum çeteleriyle başarılı çarpışmaları vardır. Çok iyi silah kullandığı, pireyi gözünden vurur denilecek derecede nişancı olduğu herkesçe bilinmektedir. Ateşli bir karaktere, başkaldıran bir ruha sahip olan Yakup Cemil de genç subaylar gibi Meşrutiyet’ten önce Abdülhamit’in baskıcı yönetimine karşı ruhunda sonsuz isyan duymuş ve o da diğerleri gibi tabanca üzerine el koyarak, gözleri bağlı olduğu halde onuru, namusu ve Allah’ı üzerine yemin ederek İttihat ve Terakki Cemiyeti’ne girmişti. Abdülhamit’in saltanatını yıkmış, sonra da partinin vilayet merkezlerinde, İttihat ve Terakki ilkelerini yürütmek için valiler kadar yetkili kabul ettiği sorumluluk yüklenmiş delegeliklerden birini ele geçirmiş, askerlikten çekilerek bu parti göreviyle Adana şehrine gitmiştir. Fakat Yakup Cemil’in sert ve kavgacı ruhu particiliğin kaypak hareketleriyle bağdaşamamış, bu sırada İtalyanların Trablusgarp’a ani baskın yaptığını haber alınca gönüllü subay olarak milis kuvvetlere karışıp binbir tehlikeye göze alarak, imparatorluğun bu uzak ve sıcak vilayetine koşmuştur. İtalyanlarla yapılan birçok savaşa katılan Yakup Cemil, burada da yasa dinlemez bir insan olduğunu göstermiştir. İlk cinayeti, uykusunda her şeyden habersiz uyuyan zenci Teğmen Şükrü Efendi’yi vurmak olmuştur. Yakup Cemil bu subaydan şüpheleniyor, renk farkı onun aklına sığmıyordu. Aynı zamanda kuşkucuydu. Bu zencinin bir casus olacağını tahmin etmiş ve sırf böyle bir kuşkuyla zavallıyı şehit etmişti. O zaman, en yakın arkadaşı Kurmay Binbaşı Enver Bey de bu hareketini beğenmemişti. Yakup Cemil’i oradan uzaklaştırmış, o da çöl yollarından ve binbir maceradan sonra Afrika’yı dolaşarak İstanbul’a gelmişti. Balkan Savaşı’nın ikinci kısmı başlıyordu. Bu dönemde subayların Babıâli üzerine yaptığı baskında Enver’in yanında yürümüş, Başbakanlık Konağı’na beraber girmiş, kendilerine, sağdan, soldan ateş edenlerin üzerine tabancasını kullanmış ve karşılarına çıkıp onlara bağıran Harbiye Nazırı Nazım Paşa’yı, hiç beklemediği bir zamanda ve hiç tahmin etmediği bir taraftan, yani başından ve şakağından bizzat vurmuştu. Üstelik kendisine bağıran Enver’e cevap verirken, “Bu adamlara laf anlatılmaz, onları böyle susturmak lazımdır!” diyerek ve henüz can çekişen Nazım Paşa’ya elindeki tabancasının diğer


kurşunlarını boşaltarak karşılık vermişti. Bu da ikinci cinayeti sayılabilirdi. Fakat hiç kimse kendisine bir şey söylememiş, koskoca harbiye nazırının ölümü de örtbas edilmiş, güya bir kendini koruma zorunluluğu olarak ka​bul edilmişti. Enver’le beraber Sadrazam Kamil Paşa’nın karşısına çıkan ve sadaret mührünü isteyenlerin başında o da vardı. Saraya koşanların içinde de bulunuyordu. Bir gün sonra otomobilin içinde çıkan Nagant tabancasının mermi kovanları onun tabancasına aitti. Daha sonra Edirne’nin geri alınmasına katılmış ve Mahmut Şevket Paşa’nın Beyazıt’ta şehit edilmesi üzerine Enver’in harbiye nezaretine getirilmesinde genel merkez üzerinde baskı yapanların başında o bulunmuştu. İttihat ve Terakki Merkezi Yakup Cemil’den korktuğu kadar kimseden ürkmemişti. Dünya Savaşı başlar baş​lamaz Enver Paşa, bu baş belasını Teşkilât-ı Mahsusa’ya sokmuş ve bir müfrezeyle Kafkas Cephesi’ne göndermişti. Emrinde iki bine yakın insan vardı. Bu kuvvetlere Trabzon’da Rıza Bey kuvvetleri de katılmıştı. Vatansever yardımcıları arasında, Lazistan Milletvekili Sudi Bey (eski merkez memuru), Şakir Bey (Kesebir), eski İktisat Bakanı Binbaşı Asım, Memduh Şevket (CHP Genel Sekreteri), Cemal Ferit (milletvekili), Yüzbaşı Halit (Deli Halit Paşa), Yüzbaşı Ethem Basri Bey (İttihat ve Terakki sorumlu yazmanı) ve Abdülhamit Beyler vardı. Bu çete, Ardahan ve Batum’u, Rus ve Ermenilerden geri almıştı. Yakup Cemil kendisine daima Ardahan ve Batum Fatihi denilmesini isterdi. Fakat bir süre sonra çetesi Rus ve Ermeni kuvvetleriyle yaptığı savaşlarda erimişti. Erzurum’a döndüğü zaman, Yakup Cemil ordu kumandanı olarak karşısında Halepli Albay Mahmut Kamil Bey’i bulmuştu. Tekrar çete kurmaya girişen Yakup Cemil’den çok çekinen Mahmut Kamil Bey ona hoşgörülü davranmıştı. Ordunun gerisini vurmak isteyen Ermeni çetecileriyle savaşan Yakup Cemil bunları bir hayli hırpalamıştı. Fakat bazen onlara yeniliyor ve bunun acısını emrindekilerden çıkararak en ufak bir emrinin yerine getirilmediğini görünce sorumlularını derhal astırıyor veya kurşuna dizdiriyordu. Nihayet ordu kumandanı Yakup Cemil’in bu düzensiz hareketlerine dayanamayarak onu Bitlis’teki alaya gönderdi. Burada alay kumandanı Afyonkarahisarlı Ali Bey vardı. Gözünü budaktan sakınmayacak kadar cesur ve sert bir asker olan Ali Bey, bir gün Yakup Cemil’in bu yasa ve kural tanımayan hallerine fena halde kızarak onu karşısına almış, “Bana bak, devamlı tabancaya sarılmakla iş olmaz. Ordu kurallarına uymazsan seni bitiririm. İflahını keser, seni yok ederim. Gözünü aç terbiyenle otur!” demişti. Herkese ve her güce karşı gelen Yakup Cemil, her nedense Afyonkarahisarlı Ali Bey’den yılmış ve sesini çıkarmamıştı. Hayatında tek sessiz kaldığı olay bu olsa gerekti. Fakat Ali Bey de bu adamın ne korkusuz bir komitacı olduğunu anlamış olacak ki, bir süre sonra onu Bağdat’a, 6. Ordu merkezine görevli olarak göndermekten de kendisini alamamıştı. Bu tarihte bu ordunun başında Enver Paşa’nın amcası Halil Paşa bulunuyordu. Kısa zamanda Halil Paşa da Yakup Cemil’in ne biçim bir adam olduğunu anlamıştı. Bir gün onu huzuruna çağırdı ve şöyle dedi: “Yakup Cemil Bey, şimdi İstanbul’dan, harbiye nezaretinden bir telgraf aldım. Sizi oradan istiyorlar. Hemen hareket ediniz!” Gerçekte Halil Paşa İstanbul’a yazarak, Yakup Cemil’in yanından alınmasını ısrarla Enver Paşa’dan istemişti. Yakup Cemil, İstanbul’a dönme sevinci ve yarbay olma umuduyla Bağdat’tan ayrılmıştı. Fakat İstanbul’a gelip Enver’in soğuk davranışıyla karşılaşınca aldatıldığını anlamıştı. Gönüllü subayların rütbesi ancak binbaşılığa kadar yükselebilirdi. Yakup Cemil de böylece yedek binbaşı olmuştu. Fakat o, yarbay olmak ve sırayla diğer rütbeleri elde etmek istiyor, her defasında arkadaşı Enver’i sıkıştırıyordu. Bir defasında benim de tanığı olduğum bir


konuşmada Enver Paşa’ya, “Bana tümen kumandanlığı vermelisin, seni şu makama oturtan kimdir? Ne çabuk unuttun bunları?” demişti. Ona öfkeli bir bakış yöneltmekle beraber, değer bilen ve Yakup Cemil’in kurşunları ve baskısıyla bu makama geldiğini anlayan Enver Paşa onun idare edilmesi gerektiğini de düşünmüş olacak ki, “Fakat yedek subaylar binbaşılıktan yukarı çıkamaz. Bu konuda elde bulunan yasa açıktır Yakup Cemil Bey” deyince, Yakup Cemil fena halde kızarak “Öz kardeşiniz Nuri Paşa’ya onursal korgenerallik nasıl verildi?” demiş, Enver Paşa da, “Onunki onursal, siz kadrolu rütbe istiyorsunuz, bu olamaz” diye cevap vermişti. Bunun üzerine Yakup Cemil, “Onursal korgeneralliğin yet​kisi kadrolu korgeneral derecesinde değil mi?” diyerek karşılık vermişti. Bu karşılıklı tartışma bir süre sonra yatıştı. Fakat Yakup Cemil yarbay olamadı. Yakup Cemil bu olayı bir türlü unutmadı. Askerlikten ayrılmış, ticaretle uğraşan en yakın arkadaşı Sapancalı Hakkı’ya bir gün “Babıâli’yi basmasaydık, Nazım Paşa’yı vurmasaydım, İttihat ve Terakki asla iktidara gelemezdi. Her şeyi ben yaptım. Enver’in harbiye nazırı olması da benim eserimdir. Talat’ın gizli gizli karşı çıkışına rağmen Sait Halim Paşa’yı gidip korkutan ben değil miyim? Benden bir rütbeyi esirgiyorlar. Kafamı kızdırıyorlar, vallahi bir gün hükümeti yeniden devireceğim!” demişti. Seyr-i Sefain İdaresi’nin (Akay İdaresi’yken sonraları Denizcilik Bankası adını alan, şimdiki Türkiye Denizcilik İşletmesi) üst katındaki yazıhanesinde Yakup Cemil’le görüşen Sapancalı Hakkı ona, “Sen de uygunsuz işler yapıyorsun ha! Senin de, benim de askerlikle ilişkimiz kesilmiştir, böyle saçma şeyler konuşma! Vuracağım, kıracağım diyorsun, başımızı belaya mı sokacaksın, git evine otur, ben Enver’le konuşur, gereken şeyleri sağlarım. Benim haberim olmadan sakın ha hiçbir şeye girişme” demişti. Fakat Yakup Cemil’i saplantılı düşüncelerinden döndürmek asla olacak şey değildi. O, ikinci bir Babıâli baskınını düşünüyordu. Bu baskın öyle olmalıydı ki, başta Enver ve Talat olmak üzere İttihatçıların hepsini, Çerkez Hasan gibi birer birer vurmak, bütün kabineyi ve genel merkezi bir anda dağıtmak mümkün olsun.


BABIÂLİ’Yİ BASMAYA KALKAN YAKUP CEMİL İstanbul’da gene binbir düş peşinde koşan Yakup Cemil, bu sırada Trabzon’da İttihat ve Terakki’nin yetkili delegesiyken valiyle geçinemeye-rek onu genel merkeze, dâhiliye nezaretine şikayet etmesine rağmen, isteği yerine getirilmediği için görevinden istifa ederek gelen Hüsrev Sami’ye rastlamıştı. Her ikisi de İttihat ve Terakki Genel Merkezi’ne, Enver ve Talat’a bir hayli atıp tuttuktan sonra, kafalarını dinlendirmek için beraberce Bursa’ya, kaplıcalara gitmişlerdi. Orada tanıdıkları bir otel, kendilerine saygı gösterecek bir adam vardı. Çekirge’de Servinaz Oteli’ni bu tarihte Satvet Lütfi Bey işletiyordu. Satvet Lütfi Bey’i Bursa’da bir otel işletmeye zorlayan nedenler ne bir zorunluluk, ne de bir rastlantıydı. Onun ismi, Mahmut Şevket Paşa suikastına yanlışlıkla karışmıştı. Zira ünlü âdem-i merkeziyetçi Prens Sabahattin’in en güvenilir adamıydı. Bu işleri Paris’ten yöneten Şerif Boşe, adamı Pertev’e kucak dolusu altın dökmüş, sırtını okşamış ve “Haydi göreyim seni, bu işi başar, bizi de bu İttihatçılardan kurtar” demişti. Demişti ama evdeki hesap da çarşıya uymamıştı. Koskoca İttihat ve Terakki hükümeti, bir-iki maceracı Çerkez’le, Laz’la kolay kolay ortadan kaldırılamazdı. Nitekim öldürme girişiminin suçluları eğer yurtdışına çıkmamışlarsa ele geçmiş ve Polis Müdürü Azmi Bey bunların hakkından gelmişti. İttihat ve Terakki hükümeti merkeziyetçi ve otoriterdi. İşte bu işe karıştığı iddia edilen Satvet Lütfi Bey, olayla ilişkisinin boyutu kesin olarak saptanmamakla birlikte Divan-ı Harp kararıyla ilk önce Çorum’a, daha sonra Bursa’ya sürgüne gönderilmişti. İşin garibi, adem-i merkeziyetçi Satvet Lütfi Bey’le İttihatçı Hüsrev Sami’nin dostluğuydu. Biri zaten İttihatçıların acımasız düşmanıydı. Diğeri yani Hüsrev Sami de Talat Paşa’ya kızmış ve ona bu duyguları yeterli gelmişti. Şimdi geriye Yakup Cemil kalıyordu. Hüsrev Sami, Satvet Lütfi’ye, pohpohlamaya çok gelen ve Enver’e, Talat’a kızan, gözü pek, eli tabancalı bu adamdan faydalanmak gerektiğini anlatmıştı. Satvet Lütfi böyle bir yararlanmaya yanaşmamış, yalnız ülke işleri hakkındaki düşüncelerini de anlatmaktan geri kalmamıştı: “Savaş çok kötü gidiyor. İttihatçılar, bu işin sonunda ülkeyi yok edecekler, vatanseverler birleşmeli, bu hükümeti bir an önce devirmeli, Osmanlı Devleti olarak zararın neresinden dönülse kârdır sözüne uyulmalı” diyor ve ilave ediyordu: “Çanakkale zaferinin Avrupa’daki etkileri henüz yaşarken her ülkeyle tek tek barış yapılabilir. Fakat ah, bu dediğinden dönmeyen ve acımasız Enver’le, diktatör ruhlu Talat’a bunu kim anlatacak?” Bursa’da geçen bir haftanın ardından iki arkadaş, Satvet Lütfi’ye teşekkür ve veda ederek İstanbul’a dönmüşlerdi. Yakup Cemil, Enver’e çıkıyor, her ülkeyle tek tek barış yapılması düşüncesini, İngiltere ile anlaşmayı öne​riyor ve ileri-geri söyleniyordu. Bir gün Enver Paşa beni çağırmıştı. “Hüsamettin Bey, Teşkilât-ı Mahsusa’da çalışan Yakup Cemil’in yeni bir çete oluşturulması göreviyle İran’a gönderilmesi düşüncesini nasıl bu​luyorsun?” dedi. Başkumandan vekili ve harbiye nazırının lütfen ve saygıdan sorduğu soruya benim verilecek ne yanıtım olabilirdi. Ben pekala anlıyordum ki Enver Paşa bu adamdan kurtulmak istiyordu. Eskiden papaların, imparatorlar ve krallardan kurtulmak için düzenlediği Haçlı Seferleri gibi Enver Paşa da bu tehlikeli insanı İstanbul’dan uzaklaştırmak istiyordu. “Emredersiniz paşam, fena olmaz. Belki de İran’da yüzümüzü güldürecek başarılar elde eder” dedim.


Enver Paşa dikkatle yüzüme bakarak ve herhalde içinden, “Sen de zamana uyuyorsun!” diyerek, bana Yakup Cemil’in Teşkilât-ı Mahsusa’dan isteyeceği silah ve cephaneyi vermemi emretti. Yakup Cemil bir ara bu düzenlenen İran’a gidecek kişilerle ilgilendi. Bu sırada Sapancalı Hakkı Bey ticari işleri için henüz savaşa girmemiş olan Romanya’ya gitmişti. Bükreş’te İtilaf Devletleri ajanları, İttihatçıların seçkin bir üyesi olan Enver Paşa’nın büyük güvenini kazanmış bulunan Sapancalı Hakkı Bey’den devletlerle tek tek barış için, hükümet katında aracılık yapmalarını rica etmişler, ona çıkarlar sunmuşlar, gerçek vatanseverliğin daha savaşın ortasında Osmanlı Devleti’nin devletlerle tek tek barış yapmakla bu sıkıntılardan kurtulabileceğini anlatmışlardı. Sapancalı Hakkı Bey mert ve cesur bir insandı. Hemen bu aracılara “Benim aklım siyasete ermez, kimseyi de etkileyebilecek bir adam değilim, ben karışmam” diyerek işin içinden sıyrılmıştı. Fakat İstanbul’a dönünce, güya aracılık edeceği ve devletlerle tek tek barış yanlısı olduğu dedikodusu yayılmış, bu da Enver Paşa’ya duyurulmuştu. Amaç, Enver’in adamlarından paşayı uzaklaştırmak ve onu yalıtmak amacını güdüyordu. Diğer taraftan Yakup Cemil, oluşturacağı çeteye istediği subayları almak için Harbiye Nezareti Müsteşarı Mahmut Kamil Paşa’ya başvuruyor, onunla kavga ediyordu. Alacağı silah ve cephaneyle erzak için de bir gün Merkez Kumandanlığı’nda benim üzerime yürümüştü. Bu tarihte Merkez Kumandanlığı İnzibat Subayı Nevzat’ın odasında bulunuyorduk. Yakup Cemil daha önce harbiye nezareti levazım şubesi başkanını görmüş ve gereksinimlerini söylemişti. Levazım şubesi başkanı da ona, “Teşkilât-ı Mahsusa dairesinden emrinizde bulunan subaylar ve askerlerin bir listesini onaylattırıp getiriniz, ona göre verelim” demişti. Beni Nevzat’ın odasında görünce cebinden çıkardığı uzun bir listeyi hemen orada onaylatmak iste​mişti: “Bu iş ayak üstünde olmaz Yakup Cemil Bey, büroya gelirseniz orada inceleriz” deyince, hemen üstüme yürüyüp tabancasını çekerek, “Sana da çok yüz vermişler, ne demek, nerede istersem bu listeyi orada onaylarsın!” deyip yakama yapışınca, Nevzat Bey araya girerek ayırmıştı. “Şimdi bu kişiyi odanda hapsedeceksin, yeni bir emre kadar gözetim altında kalacak!” diyen Yakup Cemil öfkeyle odadan çıkmıştı. İnzibat Subayı Nevzat Bey şaşırmıştı. Derhal telefona sarıldı. Merkez Kumandanı Kızanlıklı Albay Cevat Bey’i buldu. Cevat Bey’in verdiği yanıt şu olmuştu: “Hüsamettin Bey yarbay rütbesindedir. Muvazzaftır. Yakup Cemil Bey ise yedek binbaşıdır. Bir binbaşı nasıl bir yarbayı hapseder, böyle saçma şey sorulur mu? Hüsamettin Bey’i hemen al ve benim yanıma gel.” Beraberce Cevat Bey’in yanına gittik. Merkez Kumandanı Albay Cevat Bey benim gönlümü aldı. Fakat çok canım sıkılmıştı. Bu olaydan birkaç gün sonra yolda İttihat ve Terakki Genel Merkezi’nden Doktor Bahaettin Şakir’le Nazım Beylere rastladım. Onlar olayı duymuşlardı. Bahaettin Şakir bana, “Ah Hüsamettin Bey, böyle fırsat bir daha insanın eline geçer mi? Sen de ona karşılık verir, şu herifi ortadan kaldırırdın. Genel merkezi de bu baş belasından kurtarırdın, sana kim hesap sorardı?” demişti. Fakat benim yaratılışım kavgadan hoşlanmazdı, hele gelişigüzel adam vurmak da âdetim değildi. Sözün özü Yakup Cemil, söz dinlemez, kimseyi tanımaz bir insan olmuştu. Yakup Cemil bir ara Sadrazam Sait Halim Paşa’ya çıkarak, İngilizlerle ve diğer devletlerle tek tek barış yapılmasını önermiş ve sadrazamı şaşkınlık içinde bırakmıştı. Sait Halim Paşa bu adamın atılganlığına ve korkusuzluğuna hayret ve dehşetle bakmıştı. Aynı şeyleri Harbiye Nezareti Müsteşarı Mahmut Kamil Paşa’ya söylediği zaman paşa, “Ben askerim, böyle şeylere karışmam” diye cevap


vermişti. Diğer taraftan Sapancalı Hakkı Bey, Enver’e giderek, “Bu adama bir görev ver, hepimizin başını belaya sokacak” deyince Enver Paşa da ona, “Be birader, yeni bir çete kurarak İran’a gitmesini önerdik. İstediği subayları, istediği adamları seçip alacak, daha ne ister bu adam, devlet içinde devlet olmak mı istiyor, ne yapalım!” diye yanıt vermişti. İşte Yakup Cemil, seçtiği subayları ve erleri harbiye nezaretinin Mercan’a bakan kapısının iki tarafındaki dükkânlara, bir kısmını Sirkeci’deki otellere yerleştirmişti. Kendi de karargâhını Meserret Oteli’nde kurmuştu. Silahlanmış ve hazırlanmış bir kuvvet her zaman bir olay çıkarabilirdi. Bunu Dâhiliye Nazırı Talat Bey yakından izliyor, Enver’i asker taraftarlarından yalıtabilmek için, Yakup Cemil’in bazı önemli girişimler yapmasını bekliyordu. Bu hoşgörüden habersiz olan Yakup Cemil, İran’a gitmeye değil, hazır eli değmişken Babıâli’yi basarak hükümeti devirmeye hazırlanıyordu. Meserret Oteli’nin 13 ve 14 numaralı odaları onun karargâhıydı. Böyle gürültülü ve karmaşık bir baskın girişiminden polisin haberdar olmaması olanaksızdı. İstanbul’a gelen çete reisleriyle görüşen, hatta düşüncelerini Merkez Kumandanlığı İnzibat Subayı Yüzbaşı Nevzat’a, Sıkıyönetim Divan-ı Harp Başkanı Nafiz Bey’in yaveri Murat’a söylemekten çekinmeyen Yakup Cemil, sonunda bir gün baskına karar vermişti (13 Temmuz 1916). Artık İttihat ve Terakki’nin sivil kısmı yani Talat Paşa taraftarlarıyla, asker kısmı yani Enver Paşa’nın adamları kesin bir çarpışma saatine yaklaşıyorlardı. Meserret Oteli’nde toplanmış olan çete reisleri görevlerini almışlardı. Bu sırada sokaklar polis ve jandarmayla sarılmıştı. Son dakikada durumdan haberdar olan Sapancalı Hakkı, bir taraftan Babıâli muhafız jandarma kumandanına telefon ederek, diğer taraftan Meserret Oteli’ne koşarak Yakup Cemil’e, “Yahu sen delirdin mi, derhal çeteni, adamlarını dağıt. Talat’ın komplosuna düşeceksin. Enver’e bu kadar fenalık yapmaya hakkın yok!” diye bağırmıştı. Yakup Cemil güçlükle düşüncesinden vazgeçti. Fakat kısa bir süre sonra tutuklanarak Bekirağa Bölüğü’ne gönderildi. Böylece ikinci Babıâli baskını sonuçsuz kalmış oldu.


YAKUP CEMİL’İN ENVER PAŞA’NIN EMRİYLE TUTUKLANMASI Yakup Cemil, İran’a gidecek müfrezesini kurarken Anadolu’dan çok sayıda macera düşkünü İstanbul’a akın etmişti. O, asker kaçakları, dağa çıkmış eşkıya için af çıkarmıştı. İstediği dilediği subayları askerleri çevresine toplamıştı. O zamanlar ağaçsız büyük bir meydan olan harbiye nezaretinin duvarları içinde bu başıboş kafileyi tutuyordu. Harbiye nezaretinin içi, dışı düzen ve disiplinden yoksun bulunan, boyunlarında asılı kamaları, gümüşten üretilmiş fişeklikleri, silahları, ayaklarında garip ve rengarenk çizmeleriyle gidip gelen delikanlılarla dolmuş bulunuyordu. Onların gözünde Yakup Cemil her şey demekti. Çünkü kulaktan kulağa dolaşan söylentilerde onun da arkasında Enver Paşa vardı. Kimse cesaret edemezdi, Yakup Cemil’e kimse el süremezdi. Diğer taraftan İttihat ve Terakki’nin ünlü genel merkezi, başta Talat Bey ve arkadaşları Bahaettin Şakir, Doktor Nazım olmak üzere başka bir grup ülkeyi bu maceracı adamdan kurtaramadıklarından, bu fırsattan faydalanarak Enver’in en yakın ve fedakâr arkadaşları olan Mümtaz, Hüsrev Sami, Yenibahçeli Nail ve Sapancalı Hakkı Beyleri saf dışı edemediklerinden ve İttihat ve Terakki kongrelerinde kendilerine daima muhalefet eden bu adamlardan kurtulamadıklarından çok üzüntülüydüler. Yeni bir düzen düşünüyorlardı. Bir akşam Talat Bey genel merkezde otururken aklına kurnazca bir düşünce gelmişti. Yakup Cemil, İran’a gidecek müfrezeyi oluşturmakla ve zaman zaman da hükümeti devirmeyi düşünmekle uğraşıyordu. Girişim konumuna dahi gelemeyen, Babıâli baskını hareketini gizli olarak düzenleyenlerden biri olan dâhiliye nazırı, hemen Kara Kemal’i genel merkeze çağırtmış ve onun huzurunda Polis Müdürü Bedri Bey’i kabul etmişti. Ona ilk sözü şöyle olmuştu: “Sen uyuyorsun! Bütün gizli haber almaların boş, bu saflığınla bizi ve hepimizi yok edeceksin!” Bu sözlerden bir şey anlamayan Bedri Bey, “Beyefendi, sözlerinizden bir şey anlayamadım, af buyurun” demişti. “Burada anlamayacak bir şey yok. Yakup Cemil; Enver’e, bize, hepimize öldürme girişimine hazırlanmıştır. Harbiye nezaretinin Mercan Kapısı’ndan girerken Enver Paşa’yı yaylım ateşe alarak öldüreceklermiş. İşte herhalde sen ancak o zaman polis müdürlüğünü yaparsın. Fakat bu dünyada değil.” Bedri Bey büsbütün şaşırmış kalmıştı. Talat Bey şiddetle sözüne devam ederek, “Haydi uyuma, git bu görüş çerçevesinde bana bir rapor hazırla ve bundan sonra istihbaratı yeniden düzenle. İkinci bir uyarı yapmayacağım. Bunu umut ederim ki anlarsın!” demişti. Bedri Bey sıkıntıyla genel merkezden çıkmıştı. Yolda bana rastlamış, olayı tüm detaylarıyla benden öğrenmiş ve başına gelenleri de bize anlatmıştı. Bedri Bey o kadar şaşırmış bir haldeydi ki bana, “Yukarısı bıyık, aşağısı sakal, ne yapacağımı şaşırdım. İşte o kadar. O kadar şaşırmışım ki Hüsamettin Bey, Talat Beyefendi’den af diledim ve derhal raporu yapmaya söz verdim” demişti. İki saat sonra rapor hazırdı. Polis Müdürü Bedri Bey bu raporu Talat Bey’in istediğinden daha kusursuz hazırlamıştı. Burada olay çok abartılı ve korkunç bir şekilde anlatılıyor ve Yakup Cemil’in çevresinde bulunan kimseler de örtülü bir şekilde ima ediliyordu. Raporu alan ve hoşnutluğunu gizlemeyen Talat Bey; Kara Kemal, Bahaettin Şakir ve Nazım Beyleri otomobile bindirerek Enver Paşa’nın Kuruçeşme’deki yalısına ertesi günü erkenden göndermişti.


Yalnız bu arkadaşlara Talat’ın sözü şu olmuştu: “Enver’i en çok Mümtaz’dan ayırma yolunu tutacaksınız” demişti. Hep beraber Enver Paşa’nın huzuruna girmişlerdi. O sabah Teşkilât-ı Mahsusa’ya ait bir emrin tarafıma bildirilmesi için ben de yalıya çağrılmıştım. Paşa onlarla beraber beni de içeri almakta kararsızlık göstermemişti. Kara Kemal, kendine güvenen bir insan dinginliğiyle söze başladı: “Yakup Cemil’in hükümeti devirme girişimi pek hafif değil paşa. Yanında senin yaverin Mümtaz, onun arkadaşları Hüsrev Sami, Nail ve Sapancalı Hakkı da var. Amaçları seni harbiye nezaretinde, bizi genel merkezde bastırıp öldürmek. Fethi Bey’i (Okyar), İstanbul Muhafızı Cemal (Paşa) ve İzmir Valisi Rahmi’yi iktidara getirmek, Hüsrev Sami’yi de hariciye bakanı yapmaktır.” Enver Paşa ve ben de şaşırmıştık. Paşa sordu: “Raporu göreyim.” Kara Kemal soğukkanlılıkla cevap verdi: “Dâhiliyededir.” “Hayret, Mümtaz da mı bu işe dâhil?” “Evet paşam, evet, bütün bozukluk bu adamdadır. Zaten Meserret Oteli olayını Yakup Cemil yapmasaydı, o yapacaktı.” Enver Paşa’nın yaveri her şeyden evvel yiğit ve dürüst bir askerdi. Enver Paşa’ya da çok bağlıydı ve Teşkilât-ı Mahsusa’nın da seçkin bir üyesiydi. Enver Paşa’yı hırslandıran durum da buydu. O zaman Kara Kemal’e dönerek; “Peki yeter, siz şimdi gidin!” dedi. Misafirlerini uğurladıktan sonra bana; “Haydi Hüsamettin iş başına. Harbiye nezaretine gidelim” dedi. Oldukça sinirliydi. Öfkesinden korkunç bir hal almıştı. Telefonu eline alarak Talat Bey’i buldu ve rapor üzerinde konuşmaya kalktı. Talat Bey ona şöyle demişti: “Bu iş telefonla olmaz, ben şimdi oraya geliyorum.” Gerçekten bir çeyrek saat sonra Talat Paşa, Enver Paşa’nın yanındaydı. Yüzü asık ve sözleri sitemliydi. Enver’in bu adamları korumasından şikâyetçiydi. “Enver kardeşim” diye söze başladı, “işte uzun yıllar korumak istediğin adamlar, bizi yok etmek üzeredirler. Bereket müdüriyetin haber alması imdadımıza yetişti. Buyurun Polis Müdürü Bedri Bey’in raporu!” Bu raporu masaya koydu. Benim hayretim gizlenmeyecek kadar belirgindi. Zira Bedri Bey hiçbir şey bilmediğini bana söylemişti. Kendisinden rapor istendiği de biliniyordu. Şimdi güya bütün bunları o yazmış gibi Enver Paşa’ya getiriliyordu. Her iki eski ve iyi arkadaşın arasını bozmak bize düşmezdi. Fakat raporu okuyunca Enver Paşa çılgına dönmüştü. Enver Paşa’nın, Polis Müdürü Bedri’yi hiç sevmediğini, hatta ondan nefret ettiğini biliyordum. Zira Bedri Bey genel merkezin emri altındaydı. Odanın içinde bir aşağı, bir yukarı gezinerek bağıran Paşa, “Mümtaz da mı aralarında, bu nasıl olur?” deyince Talat Bey cevap verdi: “Öldürme girişimcilerinin başı o, ne zan​nettin! Sor bakalım gizli teşkilâtın başkanına, bak sana ne diyecek?” Enver Paşa yüzüme baktı, ben tek bir kelime bile söylemedim. Zira Talat Bey’in düşüncesine katılmıyordum. O, düşüncesini desteklemek için yeni nedenler belirtmeye başlamıştı. “Yaverliğinizden istifası gücendiğindendir. İzmit’ten bunun için İstanbul’a gelmiştir.” Hâlbuki çok iyi biliyordum ki zavallı Mümtaz, Yakup Cemil’i bir an önce İstanbul’dan uzaklaştırmak için kalkıp İstanbul’a gelmişti. Enver bu söz üzerine yerinden sıçrayarak; “Ne, Mümtaz burada mı?” dedi. Talat Bey soğukkanlılıkla “Evet” deyince Enver Paşa hemen telefona sarılarak, “Merkez Kumandanı Cevat Bey’i bana verin. (Biraz sonra da) Cevat Bey, ben Harbiye Nazırı ve Başkumandan Vekili Enver,


şimdi Yakup Cemil’i tutuklayınız!” emrini verdi. Bu emir verildiği zaman, odada bulunan Talat Bey’le ben, Enver Paşa’nın bu kadar yakın bir arkadaşı hakkında böyle bir talimat vereceğini asla beklemiyorduk. Sonradan öğrendik ki asıl şaşkınlık ve hayret merkez kumandanı arkadaşım Albay Cevat Bey’i üzmüştü. Adeta dehşet içinde kalmıştı. Cevat Bey’in dönen şeylerden haberi yoktu. Çünkü Polis Müdürü Bedri Bey sorunu askerlere yansıtmamış ve onların araya girmesinden çekinmişti. Enver Paşa’nın kesin emrinden, Cevat Bey’in görevini gereğince başaramadığı ve savsakladığı anlamı çıkıyordu. Bu gerçekte bir emir değil, bir uyarıydı. Enver Paşa’nın odasında Talat Bey küskün ve üzüntülü makamı haberdar etmiş bir kimsenin iç rahatlılığıyla bize bakıyordu. Enver Paşa da bu eski arkadaşını bu kadar üzüntülü görmemişti. O da sessizdi. Talat Bey, Yakup Cemil’in tutuklanması haberini almadan nezaretten (bakanlık) ayrılmamaya karar vermiş gözüküyordu. Koltuğun birinden kalkıp diğerine oturuyor, Yakup Cemil’in aleyhinde söylenip duruyor, Enver Paşa sinirli adımlarla odada bir aşağı, bir yukarı dolaşıyordu. Ben dosya koltuğumda paşanın Teşkilât-ı Mahsusa işlerine ait emirlerini bekliyor ve ayakta duruyordum. Enver Paşa bir ara bana dönerek, “Hüsamettin Bey, merkez kumandanlığına gidiniz, Yakup Cemil’in tutuklanmasına tanık olunuz. Sizden sonucu öğreneceğim” dedi. Harbiye nazırı ve başkumandan vekilini selamlayarak huzurundan çıkmış ve Merkez Kumandanlığı’na gitmiştim. Ben oraya geldiğim zaman koridorlar inzibat subayları ve çavuşlarla dolmuştu. Yakup Cemil’i bir çavuşla çağırtmışlardı. Çavuş ona “Sizi Merkez Kumandanı Cevat Bey bek​liyor, lütfen gelir misiniz?” demişti. Yakup Cemil merkez kumandanlığına gelince, alınmış olan olağanüstü önlemleri görmüş, hayretle bakarak kumandanın odasına kapıyı vurmadan girmişti. Albay Cevat Bey masasının başında ayakta duruyordu. Yanında üç inzibat subayı da ayaktaydılar. Yakup Cemil selam verdi. Cevat Bey selama karşılık vermeden “Yakup Cemil Bey, Harbiye Nazırı ve Başkumandan Vekili Enver Paşa’nın emriyle tutuklusunuz” dedi. Tam bu sırada diğer inzibat subayları ve çavuşlar odanın kapısından girmişlerdi.


YAKUP CEMİL’İN MAHKEMESİ Harbiye nazırı ve başkumandan vekilinin tutuklama emri, Yakup Cemil’e bildirildiği zaman, Merkez Kumandanı Albay Cevat Bey’in oda kapısından içeriye giren inzibat subayları ve çavuşları, hazır ol vaziyetinde Yakup Cemil’in etrafını çevirmişlerdi. Yakup Cemil’in en büyük özelliklerinden biri de düşmanları güçlü olduğu zaman, son derece boynu bükük ve uysal bir durum almasıydı. Yalnız şu kadarını sordu: “Başkumandan paşa hazretlerinin emriyle mi?” “Evet.” Soğuk ve kesin bir cevap duyulmuştu. “Baş üstüne!” Yakup Cemil askerce resmi selam vererek geri dönmüştü. Merkez kumandanı, inzibat subaylarından birine, “İhsan Bey, Yakup Cemil Bey’e Bekirağa Bölüğü’ne kadar eşlik ediniz!” dedi. Birçok inzibat subayı ve çavuşu, gözleriyle Yakup Cemil’in en ufak hareketlerini uzaktan, yakından izlemekle beraber, ona sokulmamayı yeğliyorlardı. İki subay harbiye nezaretine ve oradan arkadaki Bekirağa Bölüğü hapishanesine giden uzun yolu beraberce yürüdüler. Meydanda duran veya gelip geçenlerden büyük rütbeli, küçük rütbeli, er, sivil hiç kimse bu iki subayın gidişindeki gerçek anlamı asla anlamamıştı. Onlar da tutukluluğu sezdirmemek için oldukça özen gösteriyorlardı. Yakup Cemil gururlu ve onuruna düşkün bir insandı. Zayıf yönünü göstermektense ölümü yeğlerdi. Devlete direnmenin olanaksız olduğunu sonunda anlamıştı. Yakup Cemil, Bekirağa Bölüğü’nün alt katında bir odaya hapsedilirken, Avrupa’ya gene ticari işleri için gitmek üzere bir rastlantı sonucu olarak o akşam Sirkeci trenine binen Sapancalı Hakkı Bey, sivil polisler tarafından tutuklanarak Bekirağa Bölüğü’nün diğer bir odasına getirilmişti. Hüsrev Sami ise o sırada İzmir’de ünlü kafileye asker yazıyordu. İzmir Valisi Rahmi Bey’e tevkifi için yazılan telgrafa Rahmi Bey komployu anladığı için aldırış etmemişti. Düşmanlarıysa başka türlü bir planla Hüsrev Sami’yi acele İstanbul’a çağırmışlar, onu da Galata’da vapurdan çıkarken yakalatmışlardı. Fakat birkaç saatlik bir tutukluluktan sonra Enver Paşa’nın emriyle Hüsrev Sami Bey serbest bırakılmıştı. Mümtaz ise ellerini, kollarını sallayarak geziyor, oradan oraya koşarak “Bu nasıl olur?” diyordu. Sonunda Enver Paşa’nın huzuruna çıktı. Paşa onu soğuk karşıladı. Mümtaz, eski arkadaşına, “Bu Talat’ın bir düzenidir. Sapancalı Hakkı, kendi başına uzlaşma girişiminde bulunmamıştır. Bahaettin Şakir, Talat’ın oyunuyla Romanya’ya gönderilmiştir. Gerek onun, gerekse sorumlu kâtiplerden Ali Bey’in raporları yalandır. Hepimiz senin yolunda canımızı vermekten çekinmeyiz, şimdiye kadar da çekinmedik. Bizleri senden ayırmak istiyorlar. Bunların başında Talat vardır. Bunların oyununa kurban gidiyorsun!” demişti. “Paşam, bunun ne kadar hesapsız bulunduğunu, Yakup Cemil’in ne kadar atak, akılsız olduğunu size ben mi anlatacağım!” “Görüyorum ki sizi de aldatmış, yeni kabine planlıyormuş, hepinize ayrı görevler verecekmiş!” Sınıf arkadaşım Mümtaz’ı çok iyi biliyordum. O, Enver Paşa’ya son derece bağlıydı ve paşayı çok seviyordu. Fakat bu iddia karşısında çılgına dönmüş, yalnız soğukkanlılığını değil, hatta umudunu da kaybederek şunu söylemişti: “Ne yazık ki Talat’ın ve çevresinin yalanlarına inanmışsınız. Görüyorum ki düzmece rapor sizi çıldırtmış, isterseniz beni de tutuklattırınız” demiş ve selam vermeden harbiye nazırı ve başkumandan vekilinin yanından çıkmıştı. Mümtaz Bey, çok gençken Selanik’te Mareşal İbrahim Paşa’nın


yaverliğini yapmış, Kurmay Binbaşı Arnavut Sedat Bey’i vurmuş ve ömür boyu hapis cezasıyla Akka Kalesi’ne sürülmüş, hürriyet ilân edilince bağışlanarak İstanbul’a gelmişti. Çok sert fakat çok namuslu bir insandı. Sözünü de kimseden sakınacak yaradılışta değildi. Doğrusu Enver Paşa da eski yaveri hakkında hiçbir emir verememişti. Diğer taraftan Bekirağa Bölüğü’nün bodrum katında bir hücreye kapatılmış olan Yakup Cemil, üzerinde taşıdığı çeşitli tabancalardan hiçbirini kimseye teslim etmemişti. İlk defa hükümet bir tutukludan silahlarını alamıyordu. Çünkü Yakup Cemil için silâh, namus kadar değerliydi. Hemen Binbaşı Rıza Bey’in başkanlığında üç yüzbaşı, bir teğmenle adliye nezaretinden atanmış değerli bir sorgu hâkimi olan Vehbi Bey soruşturmanın başında bulunuyorlardı. Soruşturma belgeleri tamamlanınca, İstanbul jandarma kumandanı olup divan-ı harp başkanlığını üstlenmiş olan Selanikli Albay Nafiz Bey, Yakup Cemil’i yargılamaya başlayacaktı. Fakat burada hiçbir mahkemenin veya Divan-ı Harp’in başına gelmeyen garip bir durum oluşmuştu. Yakup Cemil’i iki gün geçtiği halde kimse mahkemenin önüne çıkaramamıştı. Silahları elinden alınamamıştı. Hiç kimse onun odasına girmeye cesaret edemiyordu. O, bir iskemle üzerinde oturuyor, yatağına yatmıyor ve getirilen yemekleri de yemiyordu. Zehirlenmek veya uyutul​maktan korkuyor, her an tetikte bekliyordu. Koridorlarda süngülü nöbetçiler vardı. Yalnız üç süngülü er onun kapısını bekliyordu. Kimse kendisiyle görüşmüyordu. İki gün sonra Sorgu Hâkimi Vehbi Bey, Divan-ı Harp Başkanı Nafiz Bey’i ziyaret ederek, “Beyefendi, iki gün oldu, tutukluyu sorgulamak üzere bekliyoruz. Kimse içeri giremiyor, silahlarını alamıyor, bunun sonu ne olacak? Sizin rütbeniz albay, göreviniz İstanbul Jandarma Kumandanlığı, Yakup Cemil’in eski arkadaşısınız. Bana kalırsa, sizin bizzat onu görüp silahlarını teslim etmesini istemeniz uygun olacak” demişti. Nazif Bey bu sözlere bir şey diyememiş ve sonuçta Yakup Cemil’i ziyaret etmişti. Gayet sıcak bir Ağustos günüydü. Kapıyı vurup içeri giren Divan-ı Harp Başkanı, Yakup Cemil’i iskemle üzerinden fırlamış bir yay gibi karşısında bulmuştu. Nafiz Bey saygılı bir tavırla, “Merhaba Yakup Cemil Bey” demişti. Yakup Cemil Bey kararsız ve soğuk bir sesle karşılık vermiş ve ortada duran tek iskemleyi ona göstererek “Buyurun” demişti. Nafiz Bey yatağın kenarına ilişerek söze neresinden başlayacağını bir hayli düşünüp yemeklerden, rahat olup olmadığından, bir isteği bulunup bulunmadığından bahsettikten sonra işi silahlarını istemeye getirmişti. Fakat bu sırada hayli terlemiş, gözlüklerinin camları buğu yapmıştı. Bunları silmek üzere cebinden güderi çıkarmak üzere elini pantolonuna sokarken buz gibi soğuk bir tabanca namlusunu alnının ortasında bulmuştu. Şaşkınlıktan ve korkudan titreyen Nafiz Bey, “Ne oluyorsun Yakup Cemil Bey, bak ben gözlüğümü silmek için güderi çıkarıyorum” diyebilmişti. “Üstümde bir şey yok, istersen ara beni.” Nafiz Bey ecel terleri döküyordu. O zaman anlamıştı ki bu korkunç adamdan silahları istenemezdi. Yakup Cemil Bey de çok ileri gittiğini hissetmiş olacak ki jandarma kumandanına, “Affedersin birader, alışkanlık işte” demişti. Az sonra Nafiz Bey ayağa kalkmış, sözü burada bırakmış ve Yakup Cemil’e, “Allahaısmarladık” diyerek kendisini dışarı atmıştı. Bürosuna geldiği zaman soğuk terler döküyordu. O gün başka bir şey olmadı. Olay merkez kumandanlığına anlatıldı. Kızanlıklı Cevat Bey ile uzun uzun görüştüler. Sonunda şöyle bir düzen hazırlandı. İnzibat subaylarından İhsan ve Vasfi Beyler bu işe görevlendirildi. Bunlar da yanlarına Divan-ı Harp’in Başgardiyanı Ömer Çavuş’u, Pehlivan Kara Emin’le, Ali Ahmet’i alarak Bekirağa Bölüğü hapishanesinin koridorlarında nöbet bekleyen süngülülerin arkasına saklanarak, tuvalete gitmek üzere odasından çıkan Yakup Cemil’in arkasından


birdenbire üzerine atıldılar. Kollarını kenetlediler ve beraberce yere yuvarladılar. Yakup Cemil güçlü, kuvvetli biriydi. Fakat üçünün saldırısına dayanamadı. Tabancaları alındı. O, bundan hoşnuttu yalnız şöyle bir uyarı yapmaktan da vazgeçmedi: “Aman dikkat edin, tabancaların tetikleri açık ve kurşunlar namludadır, bir kaza olur.” O kızacağı yerde hoşnuttu, çünkü silahlarını eliyle veremezdi. Şimdi rahattı. Hemen odasına döndü. Kaç gündür çamaşır değişmemişti. Onları değiştirdi. Kaç gecedir baskına uğrarım diye uyumamıştı. Şimdi de uyumaya sıra gelmişti. Yatağına uzandı ve mışıl mışıl uyudu. Tutuklanışının dördüncü günü araştırma heyetinin önüne çıktı. Kimsenin ummadığı bir soğukkanlılıkla ve açıklıkla her şeyi söyledi. Suçlarının hepsini kabul ediyordu, kimseyi suçlu göstermiyordu. Sorgu Yargıcı Vehbi Bey, Enver Paşa’yı nasıl öldüreceğini soruyordu. Birden coşmuştu: “Enver Paşa’yı öldürmek mi haşa! Ben, vatanımın bu savaş sonucunda büyük sıkıntılara düşeceğini gördüğüm için Kara Kemal’e ve Talat’a devletlerle tek tek barış yapılması görüşümü anlatmak için başvurdum. Onlar beni yüreklendirdiler, biz de senin düşüncendeyiz, fakat Enver Paşa’ya laf anlatmak olanaksız dediler, askerleri inandırmak lazım. Bunun üzerine Harbiye Nezareti Müsteşarı Mahmut Kamil Paşa’ya başvurdum. O da ‘Doğrudur, gidişat iyi değil, fakat ben askerim ve emre uymakla yükümlüyüm, bu yönünü bilemem, haklı olduğunu görüyorum’ dedi. Başvekil Sait Halim Paşa’ya çıktım, o da beni onayladı. Sapancalı Hakkı Bey’e de Romanya’da devletlerle tek tek barış yapılması için siyasetçiler başvurmuşlardı. Vatanın tehlikede olduğu günlerde geleceğe giden yolu değiştirmek görevimizdir. Onun için Babıâli’yi basacaktım. Fakat Sapancalı Hakkı beni engelledi!” Sorgu hâkimi sormuştu: “Babıâli’yi nasıl basacaktın, hangi silah ve kuvvetle?” “Merkez Kumandanlığı Bölük Kumandanı Yüzbaşı Nevzat, silah ve bombaları Meserret Oteli’ne getirmişti. Divan-ı Harp Başkanı Albay Nafiz Bey’in yaveri Murat, Dramalı Yahya Kaptan’ı ve 17 adamını getirmişti. Bunlar da hazırdılar. Ben Babıâli’ye girdim mi, Jandarma Yüzbaşısı Hasan Hoca bana selam verecek, hiçbir direnişle karşılaşmadan bakanlar kuruluna girecektim. Direnenler olursa onları tabancamla yere serecektim, fakat kaçarlarsa paşadan istifasını alıp istediğimiz kimseleri iş başına getirecektim.” Sorgu Hâkimi Vehbi Bey sordu: “Ya Enver Paşa’yı ne yapacaktın?” “Allah ya ona ya da bana yaşamayı kısmet edecekti. Herhalde vuruşacaktık... “ Hâkimler kurulunun şaşkınlığı artmıştı, bu adamı herkes âdeta arkasından itmiş, zorla sahneye çıkarmıştı. Diğer suçluların hepsi dinlendi. Bun​lardan Sapancalı Hakkı’nın ifadesi dikkate değerdi: “Bütün bunlar Talat’ın komplosudur. Talat ve arkadaşları bu deliyi kışkırttılar. Bizi toptan yok etmek, Enver’i yalnız bırakmak istediler. Hükümet darbesi, devletlerle tek tek barış, bunlar ne demektir hâkim bey, yüksek kavrayış ve zekânız bu komployu meydana çıkaracaktır. Meserret Oteli toplantısını dağıtan benim, şimdi suçlu mu oluyorum?” Araştırma heyeti her şeyi öğrenmişti. Şimdi Divan-ı Harb’in kararı ne olacaktı? Herkesin merakı buydu.


YAKUP CEMİL’İN İDAMI Yakup Cemil’e ve arkadaşlarına ait araştırma tutanaklarının kopyalarını her gün Kara Kemal Bey, Talat Paşa’ya götürüp okuyor, ben de her gece bu araştırmanın belgelerinin kopyalarını alıp Enver Paşa’ya götürüyor, onların özetlerini kendisine sunuyordum. Enver Paşa okudukça son derece öfkeleniyor, fakat Talat ve arkadaşlarının çevirdiği oyunu gayet güzel anlıyordu. Zanlılardan Yüzbaşı Nevzat, silah ve bombaları Meserret Oteli’ne kendisinin götürdüğünü açıkça söylemiş, Divan-ı Harp başkanının yaveri Murat Bey de Yahya Kaptan’la emrindeki 17 kişilik grubu Meserret Oteli’ne götürdüğünü gizlememişti. Araştırma heyetini düşündüren mesele, devletlerle tek tek barış girişiminin bakanlar kuruluna duyurulması dileğinden başka, ortada bir şey olmadığıydı. Hükümeti devirmek söz konusu olamazdı. Çünkü başta dâhiliye nazırı, harbiye müsteşarı, sadrazam, hepsi Yakup Cemil’e hak vermiş ve âdeta onu kışkırtmışlardı. Suçlu diye gösterilen diğerlerininse, değil suçları aranmak, tam tersine bu nefret edilecek baskını önlemek için ellerinden gelen her şeyi yaptıkları gerçekti. Acaba, Yakup Cemil’i kışkırtanların, onu bu yola yönlendirenlerin gerçek amacı neydi? İşte yargıçlar kurulunu düşündüren nokta buydu, burada anlayamadıkları ya da anlayıp açıkça söyleyemeyecekleri siyasi bir savaş vardı. Bu da, Enver Paşa’nın arkadaşlarıyla Talat’ın adamları arasında geçmekteydi. Araştırma heyetinin vardığı bu sonucun ortaya çıkması, Talat’ı ve arkadaşlarını fena halde kaygılandırmıştı. Enver Paşa bunu sezerse onlar için her şey yok olabilirdi. O halde ne yapmalıydı? Talat derhal Kara Kemal’i çağırıp ona tehlikeyi anlattı, bu sebeple Yakup Cemil’in verdiği ifadeyi değiştirmesi gerekiyordu. “Bu gece git, onu hücresinde gör, onunla konuş, onu inandır, ifadesini değiştirsin. Enver her şeyi anlamıştır.” Kara Kemal Bey, Talat’ın bu kesin emrine karşı çıkmaya kalkınca o bağırmıştı: “Mutlaka onun yanına gidecek ve dediğimi kabul ettireceksin, başka şey kabul etmem!” Sonradan Kara Kemal’i Divan-ı Harp Başkanı Nafiz Bey’e göndererek onun yardımını rica etmişti. Nafiz Bey de bunu yapamazdı. Her ikisi kalkıp Merkez Kumandanı Albay Cevat Bey’e gittiler. Cevat Bey çok düşünmüş, fakat her ikisini de kıramamıştı. Nihayet beraber gitmelerine izin verdi. 7 Eylül 1916 gece yarısından iki saat sonra Kara Kemal ve Nafiz Bey, yanlarında bir inzibat subayıyla hapishaneye geldiler. Saat gecenin 3’üne gelmekteydi. Bu saatte bu yarı karanlık koridorlarda bir ıssızlık vardı. Yakup Cemil’in kapısını vurarak odasına girdiler. Subay onları bırakıp dışarı çıkmıştı. Koridorda nöbetçiler beklemekteydi. Gecenin bu saatinde bu iki ziyaretçiyi gören Yakup Cemil şaşırmıştı. İçinden “Acaba beni idama mı götürecekler” diyordu. Onları soğuk karşılamıştı. Her ikisi de selam verdiler. Yakup Cemil, Kara Kemal’i hiç sevmezdi. Fakat merakla ne söyleyeceklerini dinlemeye başladı. Kara Kemal binbir dereden su getirdi: “Enver Paşa seni harcıyor, ötekileri kurtarmaya çalışıyor, sen de her şeyi onların üzerine atacaksın, onlar kurtulunca seni de kurtarmamız mümkün olacak. Sen İttihat ve Terakki’nin vefakâr ve kahraman bir adamısın. Ne Talat’ın ne de benim ve arkadaşların gönlü razı değildir. Seni feda edemeyiz, ifadeni değiştirmelisin.” Yakup Cemil kesin bir ifadeyle cevap verdi: “Ben arkadaşlarıma iftira atamam.” “İftira değil, hakikat. Bak Mümtaz, Hüsrev Sami ellerini kollarını sallaya sallaya geziyorlar. Kabak


senin başına patladı. Bu olur mu? Barış için yalnız sen mi çalıştın? Ya Sapancalı Hakkı, onu niye sıkıştırmıyorlar?” Uzun tartışmalar oldu. Bir ara Nafiz Bey odadan çıkıp tekrar geldi. Kara Kemal bu sıcak Eylül gecesinin hayatında bir dönüm noktası olduğunu biliyordu. O gece var gücüyle çalışıp Yakup Cemil’i ikna etmeyi başarmıştı. Fakat hayatta garip tesadüfler vardır. Sıcaktan sabaha kadar uyuyamamış olan Sapancalı Hakkı tuvalete gitmek için çıkmış ve Yakup Cemil’in camlı kapısından içeride lamba yandığını ve Kara Kemal’in onun karşısında oturduğunu, yanında da Divan-ı Harp Başkanı Nafiz Bey’in bulunduğunu görünce deliye dönmüştü. Bu iyiye yorumlanamazdı. Bunlar bu saatte burada ne yapıyorlardı? Sapancalı Hakkı derhal odasına gitmiş ve sabahı beklemişti. Sabah olunca İnzibat Subayı İhsan Bey’i çağırttı. “Beni hemen arkasından araştırma heyetinin önüne çıkaracaksınız, yeni açıklamalarım var. Hiç zaman kaybetmeye gelmez” dedi. Sapancalı Hakkı’yı o gün çağırdılar. Gece gördüklerini anlattı. Bir taraftan tanıdığı muhafızlardan biriyle durumu Mümtaz Bey’e bildirdi. Enver Paşa’nın eski yaveri çılgına döndü. Hemen harbiye nezaretine koştu. Bize geldi ve bütün bunları anlattı. O sırada Mümtaz’a sadık inzibat çavuşlarından biri de o geceyi görmüş ve hepsini kendisine söylemişti. Mümtaz, Enver Paşa’yı görmek için diretti. Nihayet paşanın yanına girerek durumu anlattım. Mümtaz’ı içeri kabul etti ve onu dinleyince son derece öfkelen​di. Enver Paşa, Mümtaz’a dönerek bağırmıştı: “Olamaz, bu ne demek. Merkez Kumandanı, Divan-ı Harp Başkanı, hepsi benim düşmanlarım mı?” “Evet paşam, bizler senin yolunda sonuna kadar yürüyeceğiz, fakat bunların öldürmek istedikleri sensin.” Ben de ayakta duruyordum. Başımdan aşağı kaynar su dökülüyor gibiydi. Bu siyasi hareketlerin ülke ve devlet bünyesinde büyük sarsıntılar doğuracağına inanıyordum. Mümtaz çıkıp gitti. Enver Paşa bana, telefonla Nafiz Bey’i davet etmemi, ondan sonra da Merkez Kumandanı Cevat Bey’i çağırmamı emretmişti. Nafiz Bey paşanın yanına girince soğuk bir davra​nışla karşılaştı: “Nafiz Bey, siz dün akşam Kara Kemal’i nasıl Yakup Cemil’in yanına götürdünüz?” Nafiz Bey şaşırmış kalmıştı. Her şeyi söylemeyi doğru bulmuştu. “Evet paşam, bir dostluk ziyaretinde bulunması için götürdüm. Cevat Bey’in de bilgisi vardır. Yanlarında bulundum. Hiçbir şey konuşmadılar. Kara Kemal üzüldüğünü söyledi ve çıkıp gitti.” “Gece yarısı, sabaha karşı mı hatır sormak aklına gelmiş, bu düzensiz, kuralsızdır. Nasıl olur?” Nafiz Bey’e sertçe çıkıştı. Sonra Merkez Kumandanı Cevat Bey’i kabul etti. Ona da fena halde bağırdı. Bir ara sesi dışarıya kadar yayıldı. “Hiçbirinize güvenim kalmadı. Çıkınız!” Fakat Enver Paşa hiçbirini değiştiremezdi. Yalnız merkez kumandan muavinliğine Kaymakam Şerif Bey’i atayarak Albay Cevat Bey’i bir şekilde kontrol altına aldı ve Divan-ı Harb’e de İstihbarat Müdürü Seyfi Bey’i gözlemci olarak gönderdi. Ertesi gün araştırma heyeti önüne getirilen Yakup Cemil Bey, bir an kararsızlık geçirdikten ve bocaladıktan sonra ilk ifadesinden vazgeçerek Kara Kemal’in emirlerini yerine getirdi. O zaman hâkimler kurulu yüzleştirmeyi emretti. Karşılaştırıldılar. Durum korkulacak bir şekle girmişti. Talat hemen harbiye nezaretine geldi. Enver Paşa’yla oldukça


sert ve ciddi bir tartışma yaptılar. Talat Paşa burada, Enver’e şöyle demişti: “Bu adamları korumak yüzünden partiyi ikiye bölecek, yok edeceksin, aramızdaki eski ve yakın arkadaşlığı düşün. Kara Kemal’in Yakup Cemil’i ziyaretinden ne çıkar? Bu kadar güvensizlik gösterirsen kime inanacaksın, savaşın bu en sıkıntılı döneminde, partide doğacak bir ikiliğin Allah korusun ülkeyi de yok ede​ceğini düşünmüyor musun?” Bir ara sesi tatlılaşmış, Enver’in zayıf taraflarını bulmuş, kâh rica, kâh gözdağı, bütün yollardan giderek konu yumuşatmıştı. Hatta bir ara işi şakaya dökerek, “Canım ne fazla üsteliyorsun (Sapancalı Hakkı’yı kastederek) bir sizden, (Yakup Cemil’i kastederek) bir de bizden! Olur biter”demişti. Enver çok üzgün ve çok kararsızdı. Araştırmanın on ikinci günü öğleden sonraydı. Berlin’den, Alman Genel Karargâhı’ndan bir şifre almıştık. Enver Paşa’nın derhal o gün akşam hareket ederek, Romanya’da Mareşal Makenzen’in karargâhına uğrayarak Berlin’e gelmesi isteniyor ve bu ziyaretin yedi gün süreceği bildiriliyordu. Enver Paşa, o akşamki Semplon Ekspresine binmek üzere hazırlanmıştı. Harbiye nezaretinden ayrılır​ken Talat Paşa’dan kendisine vekalet etmesini rica etmiş ve Yakup Cemil için yanımızda, “Ben gelmeden hiçbir karara varmayacaksınız” diye söylemişti. O gece, Enver Paşa’yı uğurlarken bana, “Yakup Cemil sorunuyla ilgileniniz ve her şeyi adım adım izleyiniz” demişti. Hareketinden sonra, araştırma belgeleri tamamlanarak divan-ı harbe verilmişti. Bugünlerde ben de Kafkasya’da Yakup Cemil’in Teşkilât-ı Mahsusa’da görevli bulunduğu ve orada savaştığı sırada emrinde şehit düşmüş kimselerle, askerlik etmiş kişilerin ailelerine ‘Vatan Hizmeti’ düzenlemesinden bağlanacak maaşla, askere alma şubelerine görev olarak verilmiş olan askerlikleri için yazılacak tezkerelerin gerçek olup olmadığının incelenmesi için kendisinden soracağım konular nedeniyle onu hapishanede ziyaret etmiştim. Beni gülerek karşılamış ve “Hoş geldin vefalı dost, nasılsın?” demişti. Ben de, “Geçmiş olsun Yakup Cemil Bey, ilk önce halini sormak, sonradan şu listede yazılı kimseler hakkında bilgileri almaya geldim” demiştim. “Gel otur yahu” dedi. Böylece barışmıştık. Bana birer birer hepsi hakkında açıklama yaptı, ayrılırken de, “Durum anlaşıldı, birkaç güne kadar serbest kalacağım” demişti. Hâlbuki Enver Paşa’ya çeşitli mektupları gelmişti. Birinde savaşa gönderilmesini istiyor, diğerinde Anadolu’nun bir yerine sürgün edilmesini rica ediyor, kimisinde paşanın yardımı, kimisinde affetmesi isteniyordu. Paşa, bunların hiçbirine yanıt vermemişti. Çünkü o düşmüştü, düşenin de dostu olmazdı. Sonuçta sıkıyönetim mahkemesi kararını verdi. Divan-ı Harp Başkanı Albay Nafiz Bey ve birkaç arkadaşı Yakup Cemil’in idamına, İkinci Başkan Salih Muammer Bey ve arkadaşları ömür boyu hapse karar vermişlerdi. Çoğunluk Nafiz Bey’in tarafındaydı. Yakup Cemil’in Vatana İhanet Kanunu’nun 14. maddesinin 6. fıkrasına uyun olarak idamına karar verilmişti. Arkadaşlarından Sapancalı Hakkı, Hüsrev Sami, Nail, Anadolu’nun değişik yerlerinde sürgüne gönderilecekler, Yaver Murat’ın sorumsuzluğuna, Yüzbaşı Nevzat’ın kıtasının değiştirilmesine, Yahya Kaptan’la arkadaş​larının serbest bırakılmasına karar verilmişti. Bu haberi alan Merkez Kumandanı Cevat Bey şaşkına dönmüş, eski arkadaşı için kararın ertelenmesini Talat Paşa’dan rica etmişti. Mektubun arkasına harbiye nazır vekili şunu yazmıştı. “Emir kesindir. Karar derhal uygulanacaktır.” Böylece Talat Paşa kararı onaylıyor, karar da kesinlik kazanıyordu. Merkez kumandanlığı büyük güvenlik önlemleri aldı. 1916 yılının 10 Eylül’ü 11 Eylül’e bağlayan perşembe gecesi, Yakup Cemil Ha​pishane Müdürü İsmail Hakkı Bey’e sordu: “Hakkıcığım” parmağıyla tetiği çeker gibi yaparak “böyle mi”, eliyle boğazını sıkarak ve iple


asılmayı kastederek “böyle mi?” “Vallahi ben bir şey bilmiyorum. Sizi yukarıdan istiyorlar.” Hemen giyindi. Cepheye gider gibi odadan çıktı. Dış kapının önünde yüzlerce jandarma, inzibat gördü. Bir bölük süngü takmış süvari onu bekliyordu. “Bu çocukları yormuşsunuz. Bir kişi için bu ne külfet, ben hükümet kararlarına saygı duyan bir adamım.” Üç araba hazırdı. Birincisinin kapısını açarak bir hamlede sıçrayıp içine girdi. Bir gardiyan çavuşu soluna oturdu. Diğer arabaya Savcı Yardımcısı Reşit Bey’le hapishane müdürü bindiler. Ben de bu grubu izledim. Arabaların çevresi süvari bölüğüyle koruma altına alınmıştı. Kafile Eyüp’e yöneldi. Sabah olmak üzereydi. Edirnekapısı dışında bir karpuz sergisinden karpuz istedi. Derhal dileği yerine getirildi. Onu büyük bir istekle kesip yedi. Sonra kafile Silahtarağa Köprüsü’nden geçti ve Kağıthane Köşkü’nün yanındaki sırtta durduruldu, İnzibat Subayı İhsan Bey atından indi. Bir sırık dikilmişti. Yakup Cemil sürekli sigara içiyordu. Savcı Yardımcısı Reşit Bey, mahkûm arabasından inince idam kararını okumaya kalktı. “Reşit Beyefendi, kendinizi yormayın, ben idam edilmemin nedenini biliyorum. Biz ülkeyi yıkımdan kurtarmak istedik. Bizi bu sona sürükleyenlerin yarın aynı yıkıma uğrayacaklarına kesin inancım vardır... “ İmam telkinde bulunmak istedi. Ona da, “Hocam kendini yorma, ben Allah’a karşı görevimi yerine getirdim. Vatana ve dinime bütün yaşamımı adadım” dedi. Savcı Yardımcısı Reşit Bey sordu:57 “Vasiyetinizi yazabilir miyim?” Ona güldü: “Malım yok ki vasiyet edeyim. Yalnız şu yüzüğümle saatimi birinci hanımıma verirsiniz. Benim çocuklarımı İttihat ve Terakki ve arkadaşlarım elbette aç bırakmazlar.” Sonra subaya döndü: “Subay efendi, hükümetin emrini yerine getiriniz. Görevinizi iyi yapınız, yaşasın İttihat ve Terakki... “ O sırada tiz bir düdük sesi duyuldu. 14 silah birden patladı. Fakat 14 kurşun bu İttihat ve Terakki fedaisini öldüremedi. Tam 30 dakika can çekişti. Yere sızan kanlarında adeta İttihat ve Terakki yazılıydı. Vatana ihanetten idama mahkûm Yakup Cemil’in dört nüfuslu ailesine, vatana hizmetten kişi başına otuz üçer kuruş maaş bağlanmıştı. 57 Halen Ankara’da avukat bulunan Reşit Eser bize gönderdikleri mektupta olay aynen anlattığınız gibi olmuştur, sizi tebrik ederim diyorlar. S. N. Tansu.


ABDÜLHAMİT’İN ENVER PAŞA’YA ÖĞÜTLERİ Sultan Abdülhamit tahttan indirildikten ve Selanik’e kadar gidip orada üç sene kaldıktan sonra, İstanbul’a getirilip Beylerbeyi Sarayı’nda gözetim altında yaşamaya mahkûm edilmişti. Bu da onun son dileğiydi. Eskiden saltanatını çok severdi. Fakat tahttan düşürüldükten sonra hiç olmazsa İstanbul’dan uzak kalmamayı dilemiş ve kardeşi Sultan Mehmet Reşat’tan bunu istemişti. Haberi götüreceklere de şöyle demişti: “Ben kardeşim Murat Efendi’yi 28 sene Çırağan Sarayı’nda korudum. Küçük düşürülmek olsa da ona rahat nefes aldırdım. Şimdi de diğer kardeşimden bunu istemek hakkımdır. Benim ricalarımı lütfen kendisine ulaştı​rınız.” Sultan Mehmet Reşat, gayet babacan, iyi kalpli, saf bir padişahtı. Beylerbeyi Sarayı tahttan indirilmiş sultana ayrılmıştı. Alt katta denize bakan küçük bir odada Abdülhamit yatmaktaydı. Bir paravan yatağını dışarıdan görünmez bir şekle sokuyordu. Yanındaki oda da onun banyo odasıydı. Bunun yanında görkemli salonlarında gezinebiliyor, hele baharda açan leylaklar, salkımlar ve çeşitli çiçeklerle süslü bahçelerinde dolaşabiliyordu. Önünde masmavi bir deniz, karşısında Bebek koruları, Arnavutköy Burnu vardı, uzakta hisarlar görünüyordu. Abdülhamit 1913’den ölüm yılı olan 1918 yılına kadar, yaşamının geri kalan beş senesini bu sarayda geçirmişti. Birinci Dünya Savaşı’nın başında tahttan indirilmiş hükümdar, Başkumandan Vekili Enver Paşa’yı Beylerbeyi Sarayı’na davet etmiş ve onunla şöyle konuşmuştu: “Enver Paşa, sana oğlum diyorum, evet çünkü sen de bizim aileye karışmış bulunuyorsun, hanedanımızın sevgili damadısın. Kahraman bir asker, yiğit bir adamsın. Şehzade Yusuf İzzettin Efendi’nin söylediklerine gücenme. Herkesçe bilinmektedir ki Gazi Müşir Osman Paşa, Tokatlı Osman’ken, Plevne’deki kahramanlığından dolayı şan ve şöhret sahibi olmuş, mareşalliğe kadar yükseltilmiştir. Onun oğullarını kendi hanedanımıza aldırdım. Derviş Paşa’yı da Lofçalı sade bir vatandaşken Batum’daki kahramanlığı üzerine şan ve şöhret sahibi bir kumandan olarak üst görevlere atadım. Oğlunu da hanedanımıza damat olarak kabul ettim. Gene bilirsiniz ki Müşir Gazi İsmail Paşa da Kürdistan’da sıradan bir kişiydi. Doğuda Ruslara karşı kazandığı galibiyetler üzerine onu en yüksek kademeye kadar çıkarmış, oğlunu da hanedanımıza damat yapmıştım. Ahmet Muhtar Paşa’ya gelince, o da Bursalı bir katırcının oğluyken doğuda Ruslara karşı gösterdiği kahramanlık ve hizmetlere karşılık ödül olarak hükümdarlık derecesiyle Mısır’a olağanüstü yetkilerle donatılmış komiser yaptım. Senelerce de aynı görevde bıraktım. Oğlunu da paşalık rütbesine kadar yükselttim. Hanedanımızdan bir gelin de vermek isterdim, fakat o bir Mısırlı prensesi yeğledi. Şimdi sen, başkumandan vekilimiz ve damadımızsın, yüce Osmanlı hanedanının bir üyesinin. Yusuf İzzettin Efendi akılca hastadır. Onun bilinçsizce sözlerini bağışla.” Veliaht Yusuf İzzettin Efendi, Enver Paşa’nın damat olmasına sert bir şekilde karşı çıkmıştı. Abdülhamit burada durmuş, Enver Paşa’nın yüzüne bakmış, onun dikkatle kendisini dinlediğini görünce sözüne devam etmiş​ti. “Oğlum Enver, otuz üç sene saltanat sürdüm, padişahlığım süresince bireyin özgürlüğüne, kişiliğine daima saygılı oldum. Fakat herkesin gönlünce bir özgürlüğü, gelişigüzel bir serbestliği de hiçbir


zaman hoş görmedim. Hele basında çok geçerli olan açık saçık resim ve yazılara, sinsi düşüncelerin egemen olmasına asla izin vermedim. Milli değerlerimizin bozulmasına da taraftar olmadım. Avrupalıların uygarlığına daima saygı duydum. Fakat Hristiyanlığı hiçbir zaman Müslümanlığa yeğlemedim ve üstün tarafını da görmedim. Başkalarını gelişigüzel taklit etmekten hoş​lanmam. Ustalık bu uygarlığı kendi bünyemize uydurabilmektir. Ben de bu uygarlığın iyi yönlerini sarayıma getirdim. Yıldız’da cuma ve pazartesi geceleri temsiller, konserler verilmesini emretmiştim. Batının sanatçılarını bizzat sarayda hem izledim, hem de müziklerini dinledim. Bu toplantılara haremi, sultanları, damatları, hatta haremağalarımla kalfalarımı dahi davet ettim. Ben de güldüm, onlar da güldüler; ben de dinledim, onlar da dinlediler, izlediler, neşelendiler veya hüzünlendiler. Amacım saray, halka örnek olsun, batının gelişmesi yukarıdan aşağıya ülkeye kontrollü girsin diyeydi. Dileğim Rumeli ve Anadolu halkının sosyal hayatının gelişmesini sağlamaktı. Padişah olarak bu ülkenin tarihinde ilk Vekiller Meclisi’ni ben açtırdım. Fakat milletvekillerinin yeter derecede olgunlaşmamış olduğunu görünce, aynı Meclis’i ben kapattırdım. Bilir misin ki Meclis-i Mebusan’ın verdiği savaş ilanı kararı bize neye mal oldu? Bu Rus savaşı yüzünden tüm Balkanlar’ı, Rumeli’yi kaybettik. Bu kararı hiç beğenmedim. Fakat önleyemedim. Mithat Paşa bu konuda çok dayatmıştı. Savaşın korkunç sonuçlarını çabuk gördüm. Plevne’nin şanlı savunmasına, Kars’ın kahramanca savaşına rağmen yenildik. Rus orduları Ayastefanos’a kadar geldiler. Su baylar İstanbul’a girdi ve bize onursuz bir antlaşma imza ettirdiler. Bunu imzalarken Hariciye Nazırı (Dışişleri Bakanı) Saffet Paşa’nın hüngür hüngür ağladığını işittiğim zaman son derece kederlenmiştim. Şimdi sizler de bir savaşa girmiş bulunuyorsunuz. Bu da acele olmuş, duygusal davranılarak ülke tehlikeye atılmıştır. İnşallah devletimiz ve milletimiz için hayırlı ve onurlu sonuçlanır. Fakat Allah korusun yıkımla biterse ister misiniz ki bu da bize bir Anadolu’ya mal olsun, o zaman elimizde ne kalır damat?” Enver Paşa’yı derin bir düşünce almıştı. Abdülhamit Kızıl Sultan, zalim padişahtı, söylediklerini kısmen kendisini temize çıkarmak gayretiyle değiştiriyor, atlıyor, bazı gerçekleri değiştiriyordu. Fakat uzakları pekala görüyordu. Padişahın sözleri asla yabana atılamazdı. Abdülhamit tekrar sözüne devam etti: “Hareket Ordusuyla İstanbul üzerine yürüdünüz, başardınız, şehri ele geçirdiniz, saraya kadar dayandınız, beni tahttan indirdiniz, hepsi güzel. Unutmayınız ki emrimdeki kuvvetlere asla ateş etmemelerini, kan dökmemelerin bildirmiştim. Eğer bir direniş görseydiniz bu size çok pahalıya mal olacaktı. Ancak bu sayede hiç kimsenin burnu kanamamıştır. Fakat arkadaşlarınızın gözü hiçbir şeyi görmemişti. Önlemlerimi beğenmediler. Beni kaldırıp bir paçavra gibi sokağa attılar. Üstelik 31 Mart Olayı’nı benden bildiler. Hâlbuki bu olayla hiçbir ilgim yoktu. Ayaklananları kışkırtanlar elbette vardı. Fakat bunlar asla saraya bağlı kimseler değillerdi. Her dönemde devletin düşmanları olacaktır. Bunları araştırmaksızın, kanıtsız ve asılsız suçlamalarla herkese bulaştırmak vicdani bir hareket değildir. Beni en çok üzen şey, huzurumdan kovduğum bir insanı, beni saltanattan uzaklaştıran kararı bildirmekle görevlendirilen bir kurula katmanız olmuştur. Bu, Emanuel Karasu’dur. Bu Yahudi’yi ne diye karşıma çıkardınız? Bununla hilafet makamı ve saltanatı elin Yahudi’sine aşağılattınız. Selanik’te bir Mason locasının büyük üstadı olan bu kişi ile Hazreti Peygamber’den beri el üstünde tutula gelen hilafet, sonuçta bir Yahudi’nin bildirmesiyle yüce Osmanlı hanedanının elinden alınmış


oldu, övünebilirsiniz. Şimdi iktidardasın, neşen yerinde ve rahat içindesin, geleceğin parlak görünmektedir. Fakat bütün bunlara güvenme oğlum, sana son bir öğüt vereyim: ‘Bugün insanı alkışlayanlar, yarın onu paralamasını da bilirler!’ Dikkat et! Allah yolunu açık etsin! Allah millete, devlete yok olmayı göstermesin!” Abdülhamit öğüdünü burada bitirmişti. Enver Paşa ayağa kalkarak tahttan düşürülmüş hükümdarı askerce selamladı ve saygıyla elini sıktı, Abdülhamit konuğunu odanın kapısına kadar geçirdi. Gözlerinde sevecen bakışları açıkça görülüyordu. İşittiklerinden olağanüstü duygulanmış olan Enver Paşa, Kuruçeşme’deki yalısına geldiği zaman olayı eşi Naciye Sultan’a anlatmıştı. Daha sonra bu tarihte Teşkilât-ı Mahsusa Dairesi Baş​kanı Ali Başhampa Bey’e söylemişti. “Ne dersin Ali Bey, tahttan indirilmiş hakanın sözlerinde gerçeğin payı büyük” diye de bu düşüncelere katıldığını göstermişti. Enver Paşa için o zaman her şey olabilir, her düşünce gerçekti. Osmanlı İmparatorluğu’nun başkumandan vekiliydi. Kara ve deniz kuvvetleri emrindeydi. Yüce Osmanlı Hanedanının gözbebeği ve sevgili damadıydı. Akrabaları, amcası, yeğeni, babası hepsi paşalık rütbesine erişmişlerdi. Ünleri, servetleri birbirleriyle at başı yarışıyordu. Üstelik bütün Avrupa’nın o tarihte yıldığı Kayzer Wilhelm’in de en yakın dostuydu. Çarlık Rusya yok olma noktasına gelmiş, Türk’ün en büyük düşmanı yıkılmıştı. Bütün Türk dünyasını bir bayrak altında toplamak, Ziya Gökalp’in sevgili Turan’ına gitmek, Kızıl Elma’yı ele geçirmek için artık hiçbir engel yoktu. Buna İslam dünyasını da katmak olabilecek bir şeydi. Dünyanın en büyük imparatorluğu doğuyordu. Fakat kısa zamanda her şey nasıl değişmiş, imparatorluk birdenbire yenilmiş, Enver önce Rusya’ya kaçabilmiş, sonra çok istediği Anadolu Kurtuluş Savaşı’nda bulunamamış, sonuçta Türk dünyası ideali için Ruslarla savaşarak uzak bir ülkede şehitlik şerbetini içerek gözlerini dünyaya kapamıştı.


ALMAN DENİZALTILARIYLA YAPTIĞIM TEHLİKELİ SEFERLER Osmanlı İmparatorluğu Birinci Dünya Savaşı’na girdiği zaman, İtalya’yla 1912’de imzaladığı Uşi Antlaşması’na rağmen hâlâ Afrika’nın kuzeyinde Trablus ve Bingazi denilen toprak parçasında bulundurduğu silahlı kuvvetlerle, bu işgali kabul etmek istemeyen ve sonuna kadar direnmeye karar vermiş mücahitler vardı. I. Dünya Savaşı sırasında Osmanlı Genelkurmayı burada bir Kuzey Afrika Grupları Kumandanlığı adıyla kadro oluşturmuş, yerli birlikleri de bu kumandanlığın emrine vermişti. Bu yörenin ilk kumandanı bizzat başkumandan vekilinin kardeşi Fahri Ferik58 Nuri Paşa’ydı. Savaş yıllarında Nuri Paşa’nın İstanbul’a çağrılmasıyla, yerine benim kendisini Dalmaçya sahilindeki Pola Limanı’ndan bir Alman denizaltısıyla götürdüğüm Süleyman Baruni’yi ve savaş bitmeden bir süre önce de son kumandan olarak Afrika’ya giden Şehzade Fuat Efendi’yi saymak mümkündür. Bütün savaş yılları boyunca buradaki birliklerin gereksinim duyduğu top, tüfek, mermi, elbise ve çamaşırın gönderilmesini ve oradaki subayların ücretlerinin düzeltilmesi konusunu, harbiye nezaretinin direktifiyle Teşkilât-ı Mahsusa üzerine almış bulunuyordu. İşte bu nedenden ötürü emrimde subaylar hatta kurmay subaylar olduğu halde Dalmaçya sahillerinin şirin limanları Pola Cattaro ve Fiume’den Alman denizaltılarına bindiğim gibi bazı zamanlarda da Anadolu’nun Kuşadası’ndan, Milas’ın iskelesi Küllük Limanı’ndan, bazen de Bodrum veya Megri Körfezi’nden ya da Fethiye’den Alman denizaltılarıyla denize açılmış, bazen denizin üstünde, bazen denizin altında giderek ve binbir tehlikeyle karşı karşıya kalarak bu Afrika sahillerine malzeme, silahlar ve subay çıkarmış ve Afrika’daki kıtalar grubuna gereksinimleri olan her şeyi sağlamıştık. Çok defa bu gezilerim günlerce, haftalarca ve birkaç defa da aylarca devam etmişti. Bütün savaş yıllarında Akdeniz, Karadeniz ve bir defa da Kuzey Denizi’yle Atlantik’te bu uğurda yol almış, çok defa da denizaltı savaşlarına tanık olmuştum. I. Dünya Savaşı’nın her yılı insanlığa ölçüsüz yıkımlara, sonsuz fedakârlıklara mal olmuştu. Su üstüne çıktığımız zaman, düşman donanmasıyla uçaklarının tehdidi altına girmiş, su altında seyrettiğimiz sıralarda düşman denizaltıları ve mayın tarlaları çok defa yolumuzu kesmişti. Birçok seferde de biz düşman nakliye gemileri ve hatta savaş gemileri için düşünülemeyecek bir yıkım ve bela olmuş, onları hiç beklemedikleri yerlerde, hiç ummadıkları taraflardan torpilleyerek denizlere gömmüştük. Böyle bir durum olduğunda denizaltımızda bulunan Bavyeralı, Saksonyalı, Prusyalı Almanların “Hurra” sesleriyle dar bölmeleri nasıl inlettiklerini çok iyi bilirim. İlk yıllar karşılaştığımız bu sevinç bağırışlar, savaş uzadıkça bezginlik, bıkkınlık ve umutsuzluk bağrışlarına dönüşüyor, hepsi savaşın sonunun gelmeyeceğinden şikâyet ediyorlardı. Hele Bavyeralıların umutsuzluğu insana hüzün veriyordu. Savaşın başında gerek Almanya’da, gerekse bizim birliklerdeki Alman erleri ve subaylarında tanık olduğumuz üst düzeydeki eğitim ve disiplin, üste gösterilen saygı ve güven, yıllar geçtikçe yok oluyordu. Henüz ateşkes olmadan birkaç defa Alman denizaltılarıyla daldığımız Karadeniz sularının altında ve Rusya sahillerinde bu bezmiş, bıkmış Alman bahriyelileri, bana olası bir yenilgiden daha fazla endişe vermişti. 7 Ekim 1918’de Wilhelmshafen’de denize açılma emri aldığı halde son dakikada başkaldırdığını duyduğumuz Alman denizcilerinin bu durumu dünyayı şaşkınlık içinde bıraktığı zaman beni hiç şaşırtmamıştı. Ben çünkü


onların içinde bütün savaş yıllarında birçok nedenlerle bulunmuş, savaşın gidişini o denizcilerin yüzünde, ruhunda okumuştum. Alman denizaltılarıyla giriştiğimiz yardımları, hizmetleri iki bölümde anlatmak mümkündür: Bunlardan birincisi, I. Dünya Savaşı’nın devamı yıllarında Afrika’daki gruplara götürülen silahlar ve malzeme olarak, diğeri de Karadeniz’de henüz ateşkes imzalanmadan fakat ateşkesten önceye rastlayan aylarda Karadeniz’in kuzeyinde Rusya sahillerine çıkardığımız Türk ve Müslüman ihtilalcileri olarak belirtmek doğru olacaktır. Açıkça söylemeliyim ki her iki iş de son derece güç, sabır ve direnme gücü isteyen bir karaktere sahipti. Akdeniz’de İngiliz, Fransız ve İtalyan donan​ması devriye geziyor, uçaklar donanmayla telsizle iş birliği yaparak bizim tarafın denizaltılarını haber veriyordu. Bizim tarafta bizi havadan destekleyecek yeterli sayıda uçakta yoktu. O zamanki tekniğe göre denizaltıların devamlı olarak suyun altında kalması birkaç günü geçmiyordu. Gereksinimlerimizi sağlamak da her denizde ve her sahilde kolay olmuyordu. Diğer taraftan biz de her geçtiğimiz yerde düşmana zarar vermekle yükümlüydük. Almanlar, 100 gemi batıran denizaltı süvarisine Pour ve Merite nişanını, 50 gemi batırmış olana da Cor de d’honneur nişanını veriyorlardı. Katıldığım denizaltı seferlerinde 75’e yakın nakliye ve savaş gemisinin batırıldığına tanık olmuş ve katılmış olduğum için gerek Alman Bahriye Nezareti ve gerekse Avusturya-Macaristan İmparatorluğu tarafından verilmiş iki savaş madalyasına sahip bulunuyordum. İstanbul’dan kafilemiz trenle Belgrat’a geliyor, oradan Dalmaçya sahillerindeki limanlara gidiyordu. Limanda bize Avusturya’nın ünlü Skoda silah fabrikalarının sahra topları, ağır makinelileri, top ve tüfek mermileri, silah ve askeri savaş malzemesi teslim ediliyor, bunlar da denizaltılara bindiriliyordu. Denizaltılarda ağır silahlar da bulunuyordu. Birçok kere çıkacağımız sahilleri tehlikeli buluyor, bu noktaların biraz yukarısına veya daha uzağına silah ve malzeme çıkarıyor ve bunları iç bölgelere gönderiyorduk. Bazen de düşman ajanları bunu öğreniyor, karaya çıkış noktaları ya havadan veya denizden bombardıman ediliyordu. Bir keresinde Afrika Gruplar Kumandanı Süleyman Baruni Hazretleriyle, onun değerli Kurmay Başkanı Yarbay Abdürrahman Nafiz Bey’le (Orgeneral) Pola Limanı’ndan bir Alman denizaltısıyla hareket etmiş ve binbir sıkıntıdan sonra Afrika’ya ulaşmıştık. Denizaltıların bütün sıkıntısı dalış yaptıktan sonra kişinin hissettiği ruhsal baskıydı. Fakat zamanla buna da alışılıyordu. Karadeniz’de yaptığımız işler ise Çarlık Rusya’sı yıkıldıktan sonra imparatorluk bünyesindeki Müslüman ve Türk unsurları ayaklandırarak yer yer, bağımsız Türk ve Müslüman devletlerin kurulmasına çalışmaktı. Bizim işimiz Berlin, Viyana, Bükreş esir kamplarından İstanbul’a getirilmiş Kırımlı, Kazanlı, Kafkasyalı Türk ve Müslüman mücahitleri, başkentten alarak Rusya sahillerine çıkarmak, onlara verilen direktif gereğince hareketlerini kolaylaştırmaktı. Başlangıçta Bolşevikler bunlara yardım ederken, Kerenski hükümetinden sonra bizim adamlarımızı tehlikeli görmüşler ve ele geçirdiklerini öldürme yoluna gitmişlerdi. Savaşın üçüncü yılında Alman deniz üssü olan Heligoland’daki silah ve cephaneyi teslim etmek üzere bir komisyonun başkanlığında İstanbul’dan trenle Almanya’ya gitmiş ve Berlin’den Schnellzug denilen ekspresle Wilhelmshafen’e varmış, oradan da bir savaş gemisine binerek bu ünlü adaya ulaşmıştık. Beraberimde kurmay subaylar ve küçük rütbeli subaylar bulunmaktaydı. Heligoland Adası iki kilometre uzunluğunda, bir kilometre genişliğinde, deniz yüzeyinden dağ kısmı 90 metre yükseklikte bir toprak parçasıydı. Üç kata ayrılmıştı. Adanın zemin katında denizaltı onarım tersaneleri, ikinci katta hastaneler ve üçüncü katta da çelik siperler vardı. Ağır toplar bu yüksek kısma yerleştirilmiş olmakla beraber otomatik düzeneği ve çelik siperler gerektiğinde asansörle


iniyor, kayboluyor, gerektiğinde de yükseliyordu. Adanın her tarafı ağır toplar, hava savunma bataryaları, ağır makineli tüfeklerle donatılmıştı. Adanın üstünde uzunluğuna bir sütun üzerinde lantern cihazı vardı. Bununla şimdiki radarların görevine yakın bir görev yapılıyor, 80 mil uzaklığı 360 derecede devreden bir aydınlıkla izlenebilir bir hale sokulmuş bulunuyordu. Bu alete bağlı başka bir düzenekle tehlike zamanında canavar düdükleri kendiliğinden çalmaya başlıyordu. Heligoland Adası bu sayede İngiliz donanmasının birçok saldırısını başarıyla atlatmıştı. Adanın kıyısındaki tek katlı evlerden oluşan subay lojmanları özel bir düzenekle bombardıman zamanları asansörlerle zemine inerek gömülüyor ve ortadan kalkıyordu. Biz bu adaya burada hazırlanmış olan malzemeyi denizaltılara yükleyerek Kuzey Denizi’nden geçip, Gaskonya Körfezi’nden aşıp Cebelitarık Boğazı’nın altından dalarak Fas sahillerine çıkarmak için gelmiştik. Bu fırsattan faydalanarak adanın kumandanı olan amiral bizim onurumuza bir akşam yemeği vermiş, bu ziyafette büyük, küçük rütbeli bütün subaylar hazır bulunmuştu. Yardımımıza da Türkçe bilen bir bahriye subayı vermişlerdi. Ziyafetin sonunda Alman İmparatorluğu ve Osmanlı Devleti onuruna kadehler kaldırılmış ve tatlı söyleşiler yapılmıştı. Bir ara Alman amirali bana sormuştu: “Sayın başkandan sorabilir miyim ki, Türk ordusu, Osmanlı subayları Enver Paşa’yı çok seviyor mu?” Ben de kararsızlık göstermeden; “Evet, Enver Paşa’yı ordumuzun tüm subay ve erleri sever ve seviyor” demiştim. Bunun üzerine amiral tekrar bana dönerek ve herkesin duyabileceği bir şekilde şu soruyu sormuştu: “Herr Oberleutnant (üsteğmen), halife ve padişahınız Sultan Reşat ölürse yerine Enver Paşa’yı halife ve padişah yapar mısınız?” Ben, bu soru karşısında birdenbire şaşırmıştım. Fakat hemen kendimi toparlayarak; “Ekselans amiral, siz başkumandanınız Mareşal Hindenburg’u seviyor musunuz?” diye sordum. “Evet, hepimiz ona değer verir ve onu severiz.” “Allah gecinden versin, şayet Kayzer Wilhelm Hazretlerine bir şey olursa, onun yerine mareşali geçirir misiniz?” Bu defa şaşırma sırası amirale gelmişti. Fakat o hemen arkasından şöy​le yanıt verdi: “Nein, nein.” Ben de onun gibi tekrarladım ve aynen “Hayır, hayır” diye bağırdım. Bu buluşumdan dolayı beni alkışladılar ve çok güldüler. Birkaç gün sonra denizaltıyla hareket ettik. Sürekli kuzeye çıkarak İngiltere’nin ve İskoçya’nın kuzeyinden geçtik. Sonra İrlanda’nın batı kıyılarını izledik. Yolda birçok tehlikelerle karşılaşmakla beraber 60 gün süren bu yolculukta denizaltımız tam 25 nakliye ve küçük savaş gemisi batırdı. Atlantik’te seyrettik. Gaskonya Körfezi’nden Portekiz sahillerinden, Kanarya Adaları yakınlarına geldik. Cebelitarık Boğazı’ndan bir dalış yaparak Akdeniz’e girdik ve Fas kıyılarına bu silah, cephane ve malzemeyi çıkardık. Karada yirmi gün giderek Şehzade Osman Fuat Efendi’ye katıldım. Onun karargâhına vararak silahları, eşyayı ve parayı kendilerine teslim ettim. Bir ay sonra önceden belirlenen noktada beni bekleyen denizaltıya binerek Adriyatik Boğazı’ndan, mayın tarlaları içinden zikzak hareketlerle Pola Limanı’na vardık. Vardığım zaman gözlemlerimi bir raporla Enver Paşa’ya bildirdim. Raporumu sunarken sözlü açıklama da yapıyordum. Yanında Harbiye Nezareti Müsteşarı ve Levazım Dairesi Başkanı Topal İsmail Hakkı Paşa ile Harbiye Dairesi Başkanı Albay Esat Bey vardı. Kendisine Almanların düşüncesinde Türkiye’nin bir Enverland olduğunu, Haydarpaşa-Bağdat projesini söyledim. Bana teşekkür etti. O da tehlikeyi görmüştü. Esat Bey’e; “Almanya ve Avusturya’dan seferberlik kadrosuna göre silahlar ve cephane, donatım, sağlık malzemesi isteyiniz ve


bütün bunları askeri ambarlara yerleştiriniz. Savaşın sonunda ya galip düşmanlarımızla yeniden veya bizi yönetimleri altına almak isteyecek Almanlarla savaşacağız. Hüsamettin Bey bizi uyardı, kendisine teşekkür ederim. Fakat daima hazır bulunalım” demişti. 58 Onursal Korgeneral.


TALAT PAŞA VE SONU Dürüst ve temiz karakteri, aşırı milliyetçiliği ve özgürlüğe derin aşkıyla haklı bir ün kazanmış olan İttihat ve Terakki’nin bu son başbakanını, gerek Selanik’te bulunduğu zamanlar, gerek Balkan Savaşı sırasında ve gerekse Birinci Dünya Savaşı içinde yakından tanımış, çok kere onunla konuşmuş ve düşüncelerini öğrenmiştim. Benim bildiğim Talat Paşa, sözü özü bir olan bir adamdı. Abdülhamit’i asla sevmezdi, fakat zeki ve akıllı bir hükümdar olduğunu her zaman kabul ederdi. Birinci Dünya Savaşı yıllarında Sultan Hamit, Beylerbeyi Sarayı’nda koruma altında bulundurulduğu sıralarda, Enver Paşa birkaç defa ziyaretine gittiği halde Talat Paşa buna gerek görmemiş ve tahttan indirilmiş hükümdarın yakınına bile uğramamıştı. Fakat Abdülhamit’in hastalandığını ve hastalığının ağırlaştığını haber aldığı zaman telaşa düşmüş ve yanındakilere “Ben Abdülhamit’in dostu değilim, fakat şunu da açıkça söylemeliyim ki o, Avrupa siyasetinde büyük bir deneyim sahibiydi, hatta bazı hükümdarlarla, diplomatlar üzerinde önemli etkileri de vardı, yazık, bir gün bizim işimize yarayabilirdi” demişti. Talat Paşa, nasıl bir insan olduğunu özellikle Abdülhamit’in ölümünde göstermişti. O da herkes gibi tahttan düşmüş hükümdarın cenazesinde bulunmuştu. Cenaze denizden Beylerbeyi Sarayı’ndan alınarak Sarayburnu’na ve oradan Topkapı Sarayı’na getirilmişti. Cenaze alayı, hocaların tekbirleriyle kaldırılmış ve Sultan Mahmut Türbesi’ne getirilmişti. Tabutun üstünde kıymetli sırma işlemeli Ayet-i Kerime yazılı yeşil bir atlas örtü vardı. Elmas taşlı bir kuşakla bağlıydı. Cenazenin arkasında saygıyla yürüyen Talat Paşa, Sultan Mahmut Türbesi’nin köşesini dönerken dayanamamış, sağ elini yüzüne kapayarak hıçkıra hıçkıra ağlamıştı. Hâlbuki Sultan Hamit’i devirenlerin başında geliyordu. Genel merkezin en etkili kişisiydi. Acaba bu cenazede niçin ağlamıştı? Bu şöyle yorumlanabilirdi: Dünya Savaşı sonuna yaklaşmıştı. İmparatorluk her tarafta yenilmişti. Büyük bir talihsizlik ülkenin kaderine el koymuştu. Halk heyecan ve üzüntü içindeydi. Herkes onlara lanet ediyordu. Yıllarca iktidardaki partinin nimetlerinden büyük servet yapmış olanlar çekilmekle kalmamış, onlar da halka katılarak baştakileri kötülemeye başlamışlardı. Baştakiler bu kötü durumu iyileştirme gücünü kendilerinde bulamıyor, iyi niyetli başladıkları işlerin bu kötü ve acıklı sona ulaşmasına üzülüyorlardı. Fakat her şey bitmiş, iş işten geçmişti, işte bu cenaze ona bütün bunları anımsatmıştı. Bir zamanlar ateşli, hararetli, içinde binbir coşku kaynaşan bir özgürlük taraftarıydı. Bulgaristan’ın Kırcaali kasabasında doğmuş bir babanın oğluydu. Doğduğu yer, şimdi minareleri göklere yükselen ve beş vakit namaz zamanlarında şerefelerinden Meriç’in suladığı geniş düzlüklere Ezan-ı Muhammedi’yi yayan sevimli Edirne’nin Müslüman mahallelerinden biriydi. İlköğrenimini orada yapmış, orta öğrenimini Aliance ismini taşıyan bir Yahudi okulunda sürdürmüştü. Selanik Hukuk Mektebi’nde de iki senesi vardı. Fakir bir ailenin çocuğu olmak onu genç yaşında memuriyete atmış, tekrar Edirne’ye gelerek postanede küçük bir memur olmuştu. Eğer bu kadarla kalsaydı ağır ağır memuriyetin ona açılan merdivenlerinden çıkacaktı. Fakat ruhunda fırtınalar, kasırgalar esiyordu. O siyasetten hoşlanıyor, partiye katılarak çalışmak istiyordu. İşte bu arzu, onu yerden göğe çıkarıp, sonra da en yukarıdan birdenbire aşağıya fırlatıp attı. Bu posta memuru 1908 devriminde milletvekili olmuş, daha sonra dâhiliye vekili ve nihayet koskoca imparatorluğun sadrazamlığına yüksel​miş, orada iki sene kalarak savaşın sonunu görmüş ve imparatorluğun bü​yük yıkılışına tanık olmuştu.


Talat Paşa’yı, ateşkeste 1921 yılına kadar Berlin’de “Umum Âlem-i İslam İhtilal” komitesinin başkanı unvanıyla görüyoruz. Bu yabancı ve yenilmiş bir devletin merkezinde, yabancılar içinde ülkesi için neler duymuş ve neler düşünmüş olsa da, yalnız bulunduğunu acı acı anlamıştı. Bir Ermeni komitacısı olan Taleyran’ın kurşunu onu Kurfüstendam Caddesi’nin kaldırımları üzerine kanlar içinde serdiği zaman, Rumeli’de başlamış ve Berlin’de bitmiş macera dolu bir yaşam dramının son perdesi inmişti. Talat Paşa vatanseverdi. Balkan Savaşı’na kadar askerlik yapmamış, fırsatı olmamıştı. Balkan Savaşı’nda orduya gönüllü kaydolunmuş ve er olarak eğitim görmeye başlamıştı. Yeri Edirne’ydi. Çadırlı ordugâhta Mehmetçiklerin içinde yaşamaktan adeta mutlu oluyordu. Karşıtları onu harcamak için bu durumdan faydalanmak düşleri kurmuşlardı. Balkan Savaşı’nın yürek acısını yudum yudum bir zehir gibi içmiş, bahtsızlığı yakından görmüştü. Fırsatını bulup izin alarak İstanbul’a gelmiş ve bu sırada Babıâli Baskını olmuş ve hükümet devrilmişti. Böylece er olarak karşıtlarının sinsi öldürme girişiminden kurtulmuştu. Fakat Dünya Savaşı ilan edilince İttihatçılar bu tehlikeyi göz önünde tutarak bakanlara ve yüksek görevlerde olanlara onursal subaylık rütbeleri vermişlerdi. İşte Talat Bey, o zaman Maiyet-i Seniyye59 Süvari Bölüğü’ne onursal üsteğmen olarak kaydedilmişti. Eğer isteseydi bu rütbeleri sık sık terfi ettirip paşalığa varır ve askeri üniformayı da giyerdi. O, buna gerek görmedi, Fakat sadrazam olunca sivil paşa olmuştu ve imparatorluğun Talat Paşa’sı böylece doğmuştu. Sultan Reşat, savaşın son yılı gözlerini kapayıp da yerine Vahdettin geldiği zaman, İttihatçıların bu amansız düşmanı onların hepsini iktidardan uzaklaştırabilirdi. Fakat son hükümdar da kurnazdı. Hassas bir dönemdi, üstelik İttihatçılar orduya egemendi. Padişah tehlikeli bir denemeye girmek istemedi. Sadareti sırasında Talat Paşa orduya çok önem veriyordu. Birçok kez yanındakilere; “Bu ülkede bütün yenilikleri ordu yapmıştır. Türk ordusu, Türk ulusunun ta kendisidir” derdi. Vahdettin’in İttihatçılar içinde en çok çekindiği Talat Paşa’ydı. Bu nedenle 27 Eylül 1918 günü Vahdettin bir tören sırasında sadrazama albay rütbesini vermiş ve eskisi gibi padişahın emrindeki kıtalarında fakat bir alay kumandanı olarak resmi elbise giymesini emretmişti. Fakat Talat Paşa tören ve protokolden hiç hoşlanmazdı. Ruhsal olarak demokrat yaratılmış, ikiyüzlülükten, gösterişten uzak bir insandı. Sadrazam olduğu gün de bunu göstermişti. O zamanlar sarayda alışılmış bir uygulama olarak huzura girilecek salonun iki kapısı sadrazama birden açılır, saray hizmetlileri başvezirin ayaklarına kapanırdı. Talat Paşa bunu fazla görmüş ve başmabeyinci olan Lütfi Simavi Bey’le anlaşmıştı. Ona kapının tek kanadı açılacak ve hizmetliler asla ayağına kapanmayacaktı. Yalnız zayıf bir noktası vardı. Aşırı bir particiydi. İttihatçılığı bir particilik değil, dini bir tarikat haline getirmeyi isterdi. Mason Locası’nda kayıtlıydı ve Bektaşi tarikatına da devam ederdi. Bir gün en yakın dostlarından Abdülaziz Mecdi Efendi’ye; “Hocam, düşünüyor, bir türlü karar veremiyorum, sen ne dersin Allah aşkına, Mason mu kalayım, Bektaşi mi olayım?” demişti. O da; “Paşam, bence bunların ikisine de lüzum yok, ama mutlaka birini tercih etme lazım geliyorsa Bektaşiliği seçin, zira Bektaşilik bir Türk tari​katıdır” demişti. Talat Paşa sadeliği, alçakgönüllülüğü severdi, resmi günlerde onun bir redingotla yetindiğini görürlerdi. Bu sadelik Sultan Reşat’ın hoşuna gitmezdi, emrindeki bakanların parlak üniformalar içinde şatafatlı elbiseler giymesini isterdi. Talat Paşa’nın bu haline kızıyordu. Enver Paşa’yla haber gönderip hepsinin böyle selamlığa gelmesini arzu ettiğini kesin bir dille bildirmişti. Talat Paşa yanıt olarak; “Osmanlı Devleti’nin bakanları görünüşe ve gösterişe sarf edecek paraya sahip değillerdir.


Bunu devlet hazinesine de yükletemeyiz!” demişti. Nihayet padişahın ısrarı şu şekilde bitti: Bakanların beş-altı yüz liraya yakın bir elbise giderinin kendi hazinesinden verilmesini emretti. Bazı bakanlar hükümdarın bu cömertliğini kötüye kullanmışlar, sarayın terzisini beğenmeyerek Beyoğlu’nda pahalı dikim yapan terzilere gitmişlerdi. Talat Paşa’nın siyasi düşünceleri, Alman siyasetine taraftar olmakla beraber, Osmanlılık birliği ve Türklük ideali onda yerleşmiş esaslı ilkelerdi. Osmanlı İmparatorluğu’ndaki çeşitli unsurları tarihi bir karışım olarak kabul ederken, egemen ulusun Türkler olmasında diretiyordu. Turancılık, büyük bir imparatorluğa ulaşmak düşüncesi onu da zaman zaman düşündürüyordu. Ateşkes yaklaşırken galip devletlere karşı savaşa devamla ve bütün İslam dünyasını İngilizlerin aleyhine ayaklandırmakta Enver Paşa’yla tam bir düşünce birliğine varmış bulunuyordu. Talat Paşa yurduna, ülkesine ve onun gelecek ve kalkınmasına da son derece bağlıydı. Ateşkes yıllarında kaldığı Berlin’den Teşkilât-ı Mahsusa çalışanlarına ve İttihatçılara yazdığı mektuplarda; “Vaktiyle Enver Paşa’yı kendinize bayrak yapmıştınız, şimdi hepinize düşen görev Mustafa Kemal Paşa’nın arkasından gitmek ve ülkeyi kurtarmaktır” diye öğüt veriyordu. Mondros Ateşkesi üzerine Topkapı ve Şehremini semt ve mahallelerinde örgüt üyesi ve o tarihte rütbesi topçu üsteğmeni olan Erzurumlu Muhlis Bey, Bulgaristan yoluyla ve İtalyan pasaportuyla Berlin’e kadar gitmiş ve Talat Paşa’yla konuşmuştu. Bu ziyaret esnasında İstanbul’u, Anadolu’yu Muhlis Bey’e sormuş olan ve bizim kurduğumuz milli örgütten hoşnut olan paşa; “İstanbul’daki arkadaşlarımız ve özellikle bu silahlı milli güçlerin lideri olan Hüsamettin Bey ve eski Teşkilât-ı Mahsusacılar yaşadıkça bizim direnişimizi düşmanlarımız kıramayacaklardır. Aman Anadolu’yu destekleyin, Mustafa Kemal’in başarısı ülkemizin, kurtuluşunu sağlayacaktır. Hepiniz örgütlenmelisiniz. Siz içerden, biz dışarıdan çalışmalı, İslam dünyasını ayağa kaldırmalıyız. Yakında İngiliz İmparatorluğu dağılacaktır” demiş ve Muhlis Bey’den kendi adına şunu rica etmişti: “Muhlis Bey, sana bir angaryam olacak, ailemin İstanbul’daki adresine yazdığım mektubu bizzat götürüp veriniz. Yabancı devletlerin bana verdiği madalyaları, bazı kıymetli taşları ve çeşitli taşlarla süslü kemerleri kuyumculara gösteriniz. Bana bir miktar para gönderiniz. Burada çok sıkıntı çekiyorum, parasızım. Bu madalyalardan ve kıymetli taşlardan alacağın bedelin yarısını aileme ve​rir, yarısını bana getirirsiniz. Haydi yolunuz açık olsun.” Muhlis Bey İstanbul’a gelmiş, beni bulmuş, paşanın selam ve ricalarını söylemişti. Hemen istediklerini yaptık. Muhlis Bey’i Almanya’ya gönderdik. Dönüşte İtalya’ya gitti. Milli hükümetin uçak siparişlerini o yaptı. İstiklal Savaşı’ndan sonra Zümrezade Şakir Bey’in fabrikalarında hükümetin sipariş ettiği bombalar üretildi. Talat Paşa, Berlin’de büyük bir sıkıntı içinde yaşadı, fakat bir an ideallerinden vazgeçmedi. Osmanlı İmparatorluğu’nun kaderine tam on sene el koymuş büyük bir partinin, İttihat ve Terakki’nin son sadrazamı gurbet diyarlarında yoksulluk içinde, fakat namuslu, onurlu bir insan olarak yaşadı maalesef bir Ermeni’nin kur​şunuyla şehit oldu. Allah rahmet eylesin. 59 Padişahın yanında bulunan.


ENVER PAŞA’NIN KURUÇEŞME’DEKİ YALISINDA SON GÖRÜŞME Birinci Dünya Savaşı sonuna yaklaşıyor, İttifak Devletleri grubunun her tarafta yenilgiye doğru gittiği görülüyordu. Bulgarlar, 29 Eylül ateşkesiyle Makedonya Cephesi’ni İtilaf Devletleri’nin ordularına bırakmışlardı. Osmanlı İmparatorluğu’nu, Almanya ve Avusturya-Macaristan’a bağlayan zincir parçalanmış, bir taraftan Suriye’den İngiliz Generali Allenby, diğer taraftan da Makedonya’dan Fransız Generali Despere kuvvetlerinin devletimizi iki kıskaç içinde bırakacağı anlaşılmıştı. Teşkilât-ı Mahsusa’nın ajanlarından aldığımız raporlar, her tarafta işlerin kötü gittiğini anlatıyordu. Hâlbuki biz, Afrika’dan Şeyh Sünusi’yi büyük bir umutla ve denizaltıyla kaçırıp İstanbul’a getirmiş ve Topkapı Sarayı’nda konuk etmiştik. Fatih medreselerini dolduran birtakım Arap ileri gelenleri, kabile şeyhleri, Mısır ve Yemen’in ilim adamları, sabah akşam devlet yemekhanesinden yemek yiyor ve propagandacı olarak gönderilecekleri İslam ülkelerini özlemle bekliyorlardı. Elimiz, ayağımız bağlanmış, şaşırmış kalmıştık. İttihat ve Terakki Fırkası ve onun hükümeti, sabahlara kadar yaptığı toplantılarla savaştan nasıl çıkabileceğini saptamaya çalışıyordu. İşte böyle bir zamanda Harbiye Nazırı ve Başkumandan Vekili Enver Paşa, beni Kuruçeşme’deki yalısına çağırtmıştı. İkindi vaktine doğru bu yalıya gelmiş ve derhal huzuruna çıkmıştım. Odaya girdiğim zaman Enver Paşa’nın yanında Sadrazam Talat Paşa, Bahriye Nazırı Cemal Paşa ve İaşe Nazırı Kara Kemal Bey vardı. Hepsini selamladıktan sonra Enver Paşa’nın önüne doğru yürüdüğüm zaman bana eliyle yanındaki iskemleyi göstererek, “Gel Hüsamettin Bey, buraya yanıma otur” demişti. Enver Paşa’nın hiç neşesi yoktu. Ötede Talat Paşa, Cemal Paşa, Kara Kemal Bey baş başa vermiş, önemli bir şey konuşuyorlardı. Enver Paşa bana dikkatli baktıktan sonra; “Hüsamettin Bey, şimdiye kadar vekâleten bakmakta olduğun Teşkilât-ı Mahsusa’ya bundan sonra asaleten başkanlık etme emrini yazdırdım. Senden ve senin çalışmalarından hoşnuduz. Biz yakında ülkeden ayrılıyoruz. Çünkü ateşkesin Osmanlı Devleti’nden her şeyden önce bizi isteyeceği gerçektir. Yalnız onlar, örgütümüzü, adamları​mızı ve hepsinin üstünde ideallerimizi alamayacaklardır. Biz işte bununla avunuyoruz” dedi. Bu sözleri söylerken Enver Paşa çok yürekli ve umutlu görünüyordu. Bazen sesini yükseltiyor, bazen de ikimizin işitebileceği gibi konuşuyordu. Konuşmasının bu bölümünde yüksek sesle söylendiği için biraz ötemizde duran Talat ve Cemal Paşalar, Enver Paşa’yı onaylar gibi başlarını sallamışlar, sonra Kara Kemal’e dönmüşlerdi. Enver Paşa sözüne devam ederek; “Hüsamettin Bey, biz bir denizaltıyla ve Odessa yoluyla Rusya’ya geçeceğiz. Ben Kafkasya’ya, sonra da Moskova’ya uğrayacağım, arkadaşlar Berlin’e gidecekler, İtilaf Devletleri’yle savaşımız bundan sonra da sürecektir. Moskova’dan kendimize yardım yaptıracağımızı umuyorum. Bolşevikler bu kapitalist ve galip devletlere düşmandırlar. Bizi tutacaklardır. Moskova’dan sonra tekrar Kafkasya’ya geçeceğim. Erzurum ve Kafkasya’daki kıtalarımızın dağıtılmaması, silah ve cephanelerinin teslim edilmemesi ve Ahmet İzzet Paşa’dan gelecek emirlere uyulmaması için, gerek amcam Hali Paşa’ya, gerek kardeşim Ferik Nuri Paşa’ya ve gerekse Çerkez Yusuf İzzet Paşa’ya gereken direktif verilmiştir. Bu yazılar, Harbiye Müsteşarı İsmail Hakkı Paşa tarafından İdare-i Mahsusa60 vapurlarıyla Batum’a kuryelerle gönderilmiştir. Ben şimdi gönül rahatlığıyla İstanbul’dan ayrılıyorum. Savaşın son yılında Kırım’da


kurduğumuz İslam Cumhuriyeti ve onun değerli başkanı Seyyid Cafer Bey’e de direktif gönderdik. Bu cumhuriyeti asla yok etmemesini genel karargâhtan kendisine bildirdim. Hatta ona örtülü ödenekten para da gönderilmiştir. Şimdi bu Dünya Savaşı’nın ikinci evresi başlamak üzeredir. Anımsarsın ya, geçmiş​te Balkan Savaşı’nı da ikinci evrede kazanmıştık” dedi. Ben, karşımdakinin bu sınırsız gerçekleşmesi olanaksız görülen düşüncelerine, bu tükenmeyen enerjisine hayran olarak onu dinliyordum. Fakat gerçek o ki bunlar hayaldi. Enver Paşa’ya; “Fakat paşam, durum ve koşullar hiçbir zaman 1913’e benzemiyor. O zaman karşımızda Bulgarlar vardı. Ve sonuçta geri almamız gereken yer yalnız Edirne’ydi, bugün bütün bir imparatorluğun yaşaması veya yok olması söz konusudur” dedim. Enver Paşa kaşlarını çattı ve ayağa kalktı. Ben de ayağa kalktım. Sırtımı okşadı. “İşi büyütme Hüsamettin Bey. Belki bu evre daha uzun ve daha üzücü olacak, fakat onlar bu devleti ortadan kaldıramayacaklardır. Zira Türk milleti, hele Anadolu Türk’ü, kolay kolay bağımsızlığından vazgeçemez. Sen yalnız benim direktiflerime değer ver. Teşkilât-ı Mahsusa’yı resmen kapatacaksınız, fakat gerçekte bu örgüt asla ortadan kalkmayacaktır. Bu galip devletlere karşı böyle olacak. Ahmet İzzet Paşa’yla konuşup anlaştık. Sana gereken tüm yardımı yapacaklar, örtülü ödenekten para da verecekler. Topkapı Sarayı’nda konuk edilen Şeyh Sünusi Hazretleri, Fatih medreselerinde barındırdığımız bunca şeyhler, Mısırlı emirler ve subaylar, sözün kısası Müslüman konuklar diye İstanbul’a topladığımız mücahitlerin hepsinin gidinceye kadar yiyecekleri karşılanmalıdır. Ayrıca bunların sağlıklı bir şekilde ülkelerine dönmelerini sağlamalısın. Bunlar için, Alman Genelkurmayı ile anlaştık. Denizaltı verecekler ve bu sayede kaçmaları sağlanacaktır. Aman Hüsamettin Bey bunlara elinden gelen yardımı esirgeme, çünkü hepsi imparatorluğumuza hizmet etmişlerdir, ileride de ede​ceklerdir.” Ben bazı noktaları defterime not ediyordum. Hemen Enver Paşa parmağıyla defterime dokunarak; “Şu noktayı da belirle. Afrika’da Osmanlı Ordular Grubu’na kumanda eden Şehzade Osman Fuat Efendi’ye hemen haber gönderiniz, emrinde bulunan emirler ve subaylar, sanayi ustaları asla geri gelmemeli, ellerindeki silah ve cephaneleri de bırakılmamalıdır. Çünkü kutsal savaş devam edecektir. Gene de hatırımdayken söyleyeyim bunları da not et, Dünya Savaşı’ndan önce İstanbul’da kurulmuş olan Türk-İran İslamları Birliği Başkanı İran ünlü şeyhlerinden Şeyh Esat Efendi Haz​retleriyle, İstanbul’da ikamet etmekte olan İranlı bakanlardan Nizam-üs Sultan’la emrinde bulunan yüze yakın İranlı subayın ve mücahidin, eski hakan Mehmet Ali Şah’ın kardeşi Salarüddevle’nin ve emrindekilerin sağlıkla İran’a gönderilmeleri çalışmasına hemen başlamalısınız. İşte bütün bunlar Teşkilât-ı Mahsusa veya diğer adıyla Umur-ı Şarkiye Dairesi’nin bundan sonraki işleridir” dedi. Enver Paşa’yı ister istemez dinlemek, emirlerini not almak zorundaydım. Evet, bütün güçlerimizin hazır durumda bulunmasını istiyordu. Onun düşüncesine göre Dünya Savaşı bitmemiştir, devam edecektir, galip devletler bir gün gelecek yenilecekler, dayanabilen savaşan ve direnişten vazgeçmeyenler için de bir gün zafer gerçekleşecektir. Kendisine dönerek ve onu askerce selamlayarak; “Başka bir emriniz var mı başkumandanım?” dedim. Talat Paşa bize yaklaşarak ve Enver’e seslenerek; “Paşam, Mısır Hidivi Abbas Hilmi Paşa Hazretleri’yle İzmir’de Dalaman çiftliğinde konuk etmekte olduğumuz Mısırlı subay ve askerler hakkında uyarıda bulunmayı unuttunuz sanıyorum” dedi. O zaman Enver Paşa, Talat Paşa’nın sözünü keserek; “Hakkınız var paşam, onları gerçekten


unuttum, af buyurun, evet Hüsamettin Bey burada Elmahrusa Yatı duruyor, herhalde bu yata dokunmazlar sanırım. Hidiv hazretlerinin emrindedir. Siz de kesinlikle Abbas Hilmi Paşa Hazretlerinin yalılarına giderek orada direktif ve dileklerini öğreniniz, çok rica ederim sözlerime harfi harfine uyunuz. Bir de Hüsamettin Bey, yakında Londra’da, Amerikan Cumhurbaşkanı Wilson’un azınlıklara yönelik ilkelerini incelemek üzere bir kongre toplanacaktır, onun için de Teşkilât-ı Mahsusa’dan birkaç ajan gönderip bu konferans kararlarını öğrenin ve bana Kafkasya’ya, Halil Paşa’ya yazın, ben de Kafkasya’ya geldiğim zaman, orada ona göre konuşmak olanağını bulmuş olurum” dedi. Paşaların elini sıkarak veda etmek üzereydim. Enver Paşa hepsinin içinde bana dönerek, “Hüsamettin Bey, size çok güvenim var. Teşkilât-ı Mahsusa’nın bundan sonraki ismi Umum Alem-i İslam İhtilal Teşkilâtı 61olacaktır. Haberleşmemiz hep bu unvanla yapılacaktır. Siz Türkiye’de bu örgütün İstanbul şubesi başkanısınız, bunu kuran benim, sizi seçen benim, yakında bu örgütün yönetim kurulu Berlin’de toplanacaktır. Bu kurulun isimlerini size veriyorum. Bunlar Talat Paşa, Doktor Bahaettin Şakir ve Nazım Beylerdir. Allah yardımcımız olsun” dedi. Beni kucakladı. Elini öptüm. Diğer paşaların elini sıkarak veda ettim. Yalının rıhtımında bir istimbot beni bekliyordu. Yalının denize bakan kapısında Enver Paşa kulağıma eğilerek, “İstanbul’dan ayrılacağımız geceyi sana bildireceğim, o zamana kadar biraz daha görüşmüş olacağız, Allah başarılar versin” dedi. Paşayı arkamda bir buyurganlık ve kararlılık anıtı olarak bırakmıştım. Hâlâ düşünüyorum. Büyük bir savaşa girip, dört savaş yılında doğudan batıya, güneyden kuzeye cephe cephe, ordu ordu dolaştıktan sonra ve imparatorluğun yıkılışına gün gün, saat saat tanık olduktan ve yıkımın bu derece korkuncuyla karşılaştıktan sonra, Osmanlı hanedanının bu enerjik damadı, Türk ordularının bu başkumandanı, özgürlük kahramanı bu idealist Turancı Enver Paşa’nın, son dakikada dahi yılmadan, sarsılmadan, sanki hiçbir şey olmamış gibi tekrar işe yeniden başlama gücünü duyması, olağanüstü bir gücün belirtisiydi. O, düğüne giden delikanlı bir damat gibi, savaşa koşan bir erkek gibi bu büyük yolculuğa çıkıyor, çok sevdiği Kuruçeşme’deki yalısını, ona her zaman iyi bir arkadaş olmuş sadık eşi Naciye Sultan’ı, güzel Boğaz’ı, sevgili İstanbul’u, ün ve onuru, rahatlığı, zenginlik ve debdebeyi bırakarak, belki de aç kalacağı, belki de sürüneceği bilmediği yerlere, yeni ülkelere, yepyeni düşünceleri gerçekleştirmek için gidiyordu. Hareket Ordusu’yla İstanbul üzerine yürüyen onun için, siyasi karşıtları bu bir maceracıdır demişlerdi. Babıâli Baskını’nı yaptığı, bir avuç subayla bir hükümet devirdiği ve Bulgarların hükümete kabul ettirmek üzere oldukları şanlı Edirnesiz bir Trakya’yı onaylayan paçavrayı yırttığı zaman da, karşıtları onun için, “Bu bir delidir, yaptığı şeyler bir serüvenden ileri gidemez” demişlerdi... Gene düşmanlar, imparatorluğun kapılarına dayandığı zaman, geçmişten beri düşmanımız olan Çarlık Rusya’sı, Reval Görüşmeleri’nde dilediği gibi, sonuçta İstanbul ve Boğazlar üzerinde İngiliz ve Fransızlarla anlaştığı zaman kararlılıkla ülkenin kurtuluşunu bu düşman topluluğuyla kahramanca dövüşmekte bulduğu sıralarda da gene onu sevmeyenler, “Bu öldürücü bir davranıştır, imparatorluk bir zar gibi ortaya atılamaz, Türkiye artık yok olmuştur” dedikleri vakitte de hep aynı adam karşımızdaydı. Senelerdir tanıdığım Enver Paşa’yı, bu üç önemli kararında yanı başında bulunarak görmüştüm. O şaşılacak derecede birbirinin aynı insandı. O, değişmeyen Enver Paşa’ydı, onun en beğendiğim karakteri idealist olmasıydı. Sık sık Tevfik Fikret’in şu mısrasını tekrar ederdi:


“Hak bellediğin bir yola yalnız gideceksin.” O kadar yalnız gitti ki, Türk illerinde, en güç koşullar ve en kötü durumlarda da Türk’ün eskiden beri düşmanı olan Ruslara karşı savaşırken bile, Türkiye’den oralara gitmiş yalnız o vardı ve hak bellediği yolda da şehit oldu. Allah rahmet eylesin. 60 İlk adı “İdare-i Aziziye” olan devlet vapur işletmesinin, “İdare-i Mahsusa” adı daha sonra “Seyr-i Sefain” olarak değiştirilmiştir. 61 Tüm İslam alemini ayaklandırma örgütü.


ŞEYH SÜNUSİ VE OYNADIĞI ROL Dünya Savaşı İttihat ve Terakkicilerin görüşünce bir kutsal savaştı. Halife orduları, Müslümanlığın düşmanlarına karşı zorlu bir savaşa girmişti. Buna bütün İslam dünyası elinden gelen her yardımı yapmalı, canı ve malıyla halifesine yardıma koşmalıydı. Savaş başlamadan önce, gizli ve açık olarak bütün İslam ülkelerine gönderilmiş olan Teşkilât-ı Mahsusa ajanları, bu büyük idealin anlaşılması uğrunda var güçleriyle çalışacaklardı. Fakat savaş başladıktan sonra, İslam ülkelerinin büyük bir kısmını elinde tutan İngiltere de karşıt bir propagandaya girişmiş bulunuyordu. Bu propaganda şöyle özetlenebilirdi: “Halife bir avuç derebeyinin elinde güçsüzdür. Osmanlı İmparatorluğu’na silahla hükümet deviren ve adına İttihat ve Terakki denilen bir grup zorba egemendir. Bunlar padişahı istemediği halde Almanya’nın yanı başında savaşa sokmuşlardır. Türkiye’nin çıkarı eski dostları İngiltere ve Fransa’nın safında savaşa girmek suretiyle elde tutulabilirdi. İttihatçılar bu fırsatı kaçırmışlardır. Halife orduları zorla savaşa sürülmüşlerdi. Onlar savaşa istekli değildirler. İslam dünyasına düşen görev, bu orduları yenerek Osmanlı İmparatorluğu’nu ve hilafet makamını bu zorbaların elinden kurtarmak olmalıdır.” İşte Mısır’da, Afrika’da Tunus-Cezayir-Fas Arapları arasında, Hint Müslümanları, Irak, Yemen, Hicaz ve Suriye halkıyla Filistin’de yapılan propaganda buydu. Özellikle Müslüman ülkelerinde bu işi yapmak görevini üzerine alan İngiliz Albayı Lawrens’ın şeytani planları ve sarı altınları bu konuda çok işe yarıyordu. Diğer taraftan Irak ve Hicaz’da Arap kabilelerine, başlarına yüksek Müslüman ailelerinden birer kral seçebilecekleri de anlatılmıştı. Hicaz’da Peygamber soyundan gelen Haşimi Hüseyin, onun oğlu Irak’ta Faysal ve gene aynı aileden Ürdün’de Kral Abdullah ağızlarına birer parmak bal çalınmış Müslüman liderleriydiler. Yemen İmamı Yahya’ya da hoşuna gidecek sözler verilmiş bulunuyordu. İşte Osmanlı İmparatorluğu’nun parçalanması, İngiliz Gizli Servisi’nce böylece hazır​lanmıştı. Teşkilât-ı Mahsusa bu bilgileri Başkumandan Vekili ve Harbiye Nazırı Enver Paşa’ya sununca o da karşı propagandaya geçmeye karar vermiş, 1918 senesi başında beni çağırarak şu emri vermişti: “Hüsamettin Bey, hemen Trablusgarp’a bir Alman denizaltısı göndereceğiz. Askeri Temyiz Mahkemesi Reisi Yusuf Şetvan Beyefendiyi de bu denizaltıyla Libya’ya yollayacağız. Şeyh Sünusi Hazretlerini en kısa zamanda ikna ederek padi​şahımız ve halifemiz adına İstanbul’a davet edecek ve kendilerini getirte​ceğiz.” Başkumandan vekilinden bu emri alınca örtülü ödenekten verilen parayla Yusuf Şetvan Beyefendiyi denizaltıyla Trablusgarp’a göndermiştik. Abdülhamit devrinde çeşitli davetlere bir türlü gitmeyen şeyh hazretleri sonunda Sultan Mehmet Reşat’ın davetini kabul etmiş ve Alman denizal-tısıyla Yusuf Şetvan Beyefendinin eşlik ettiği yolculuktan sonra İstanbul’a ulaşmış ve padişahın konuğu olarak Topkapı Sarayı’na yerleşmişti. Yusuf Şetvan, birçok kez Sultan Mehmet Reşat’ın huzurunda bulunmuş ve Enver Paşa’nın etkilemeleriyle sonunda İslam ülkelerine gitmeye ve onları Halife ordularına yardım konusunda çalışacağına bize söz vermişti. Enver Paşa’nın etkinliği şuydu: Şeyh Sünusi Hazretlerinin İslam dünyasında büyük bir etkinliği vardı, bundan yararlanılacaktı. Bir ara Enver Paşa, Şeyh Hazretlerine, “Muhterem şeyh hazretleri, İslam dünyası yarın bir İslam Konfederasyonu


oluşturacaktır. Hicaz’a, Irak’a, Yemen’e hatta Suriye’ye özerklik vermeyi düşünüyoruz. Böylece hilafet bu İslam devletlerinin seçecekleri ve birlikte tanıyacakları bir makam olacaktır. Böylece kendileri de bir gün halife olabileceklerdir” demişti. Şeyh Sünusi Hazretleri, Enver Paşa’nın bu gönül alıcı sözlerine gülerek şöyle yanıt vermişti: “Osmanlı İmparatorluğu karşısında hiçbir Müslüman hükümdar, hilafete layık olamaz. O, yalnız ve haklı olarak Âl-i Osman’a özgü bir yüce makamdır. On​lar yüzyıllardır yaptıkları çalışmalarla bu makamı ellerinde tutma hakkına sahiptirler.” Şeyh Sünusi Hazretlerine, hareket etmek üzere hazırlandığı günlerde, ben bizzat hükümetten aldığım 100 bin lirayı sayarak vermiştim. Para, Şeyh Sünusi Hazretlerinin huzurunda ve bizim adamlarımızın önünde bir çarşafa dökülmüş, sayılmış, teslim alınmış ve kendilerinin de imzası rica edilmişti. Şeyh hazretleri bu ricamızı yerine getirmişler ve bu parayı almışlardı. Fakat ne yazık ki 1918 senesi Temmuz’unda Sultan Mehmet Reşat ölmüş ve gösterişli bir cenaze töreniyle padişah Eyüp’teki türbesine gömülmüştü. Enver Paşa düşüncelerinden asla dönmemişti. Gene Şeyh Sünusi Hazretlerini Müslüman ülkelerine göndermek istiyordu. Fakat saltanata geçen Sultan Vahdettin buna tamamen karşıydı. Kendisi her şeyden önce barışın imzalanmasını istiyor, özellikle İngiltere ve Fransa’yla bozulan dostluğu yeni baştan kurmak ve savaş derdinden bir an önce kurtulmak istiyordu. İttihat ve Terakki Fırkası’ndan hiç hoşlanmıyor, Enver Paşa’yı kendisi için en büyük tehlike olarak görüyordu. Yalnız Vahdettin, Abdülhamit’ten daha sinsi ve daha kurnazdı. Savaş devam ederken bu parti değişmesini yapamayacağını anlamış ve fırsat beklemeye karar vermişti. Son padişahın alışılmamış tahta çıkış şenlikleri ve tarihi kılıç kuşanma töreni, her zaman olduğu gibi Eyüp Sultan’da Türbe-i Halid’de yapılmış, törende bütün İttihat ve Terakki kabinesi, genel merkezin ileri gelenleri bulunduğu gibi, Başkumandan Vekili Enver Paşa, Sadrazam Talat Paşa, Bahriye Nazırı Cemal Paşa ve padişahın emrinde bulunan Mustafa Kemal Paşa da yer almıştı. Eyüp Sultan’da yapılan bu törenin en dikkate değer tarafı “Emir-ül müminin” adıyla ünlenen ikinci Halife Hazreti Ömer’in kullandığı kılıcın halifeler tarafından o gün kuşanılmasıydı. Bu önemli görevi de uğurlu elleriyle Şeyh Sünusi Hazretleri yerine getirmiş ve son padişaha “Tanrı’dan yüce şahsınıza uzun ömür, güzel işler dilerim efendimiz” demişti. Bu parlak törenden sonra haftalar geçtiği halde Şeyh Sünusi Hazretlerinin konukluğu sürmüş, bir türlü İslam ülkelerine yapacağı gezi başlamamıştı. Şeyh Sünusi Hazretlerinin yanında Afrikalı şeyhler de bulunmaktaydı. Bir gün Enver Paşa’nın ısrarı üzerine kaşlarını çatan son padişah ona şöyle çıkışmıştı: “Bundan böyle görevimiz, İttihat ve Terakki’nin tuttuğu yanlış siyaseti düzeltmektir paşa. İngilizleri çok incittik. Saltanat makamı ve hilafetimiz, bu yanlış yürüyüşten çok fazla zarar görmüştür. Bundan böyle düşmanlarımızla ara bulunmasını emrediyorum. Ve Şeyh Sünusi Hazretlerinin Hicaz’a gitmeleri konusunda hazırlanmış programı da bugünden itibaren iptal ediyorum. Amacım Yıldırım Ordularımıza karşı Suriyeli, Iraklı, Hicazlı Arap mücahitleriyle İngiliz kuvvetlerinin yapacaklarını işittiğim saldırının yapılmamasıdır. Bizim düşüneceğimiz şey, İtilaf Devletleri’yle savaş değil, barıştır.” Son Padişah Mehmet Vahdettin’in bu kesin düşüncesi karşısında Enver Paşa bir şey söyleyememiş ve padişahın huzurundan son derece şaşkın ve üzgün çıkmıştı. İstanbul’da bu olaylar olurken, Teşkilât-ı Mahsusa Suriye’den şu haberi almıştı: Suriye’deki Yıldırım Orduları Grubu, dört ordunun bir araya gelmesinden doğmuştu. Bunlardan birinin kumandanı Cevat Paşa, diğerinin kumandanı Mersinli Cemal Paşa, 7. Ordu Kumandanı da Mustafa Kemal Paşa’ydı. Cemal Paşa’yla Mustafa


Kemal Paşa’nın arası açıktı. Hicaz’da krallık davasında bulunan Şerif Hüseyin’in büyük oğlu Faysal, Cezayir kahramanı merhum Abdülkadir’in oğlu Emir Sait’i Suriye’ye, Mersinli Cemal Paşa’ya göndermiş ve şöyle bir mesaj verdir-mişti. Bu mesajda Emir Faysal şöyle diyordu: “Çocukluğumdan beri nimetiyle büyüdüğüm Türkiye İslamlarının kanını dökmeyi asla istemiyorum. Hicaz’ın bağımsızlığı için kan dökülmesine neden olmaktansa İttihat ve Terakki hükümetinin izniyle babama özerklik verilmesine razıyım. Bu konuda imzalanacak sağlam bir antlaşmaya taraftarım. Aksi takdirde savaş sonunda İttihatçılar, idam sehpaları kurarak hepimizi asarlar.” Biz Şerif Faysal’ın bu mesajını adamlarımız aracılığıyla öğrenmiş ve Enver Paşa’ya sunmuştuk. O da, Şeyh Sünusi’nin baba ve oğla öğüt vermek üzere Hicaz’a gönderilmesi konusunu tekrar Padişah Vahdettin’e iletmişti. Fakat Vahdettin’in kararı kesindi. Nihayet General Allenby saldırınca Osmanlı orduları geri çekilmeye başladılar. Mondros Ateşkesi imzalanmak üzereydi. Enver Paşa bana, Şeyh Sünusi Hazretleriyle yanlarındaki şeyhlerin bir Alman denizaltısıyla kaçırılması konusunda talimat vermişti. Şeyh Sünu-si Hazretlerine bu durumu bildirdiğim zaman bana aynen şöyle demişti: “Enver Paşa’nın inceliğine teşekkür ederim, fakat yüce padişahın haberi olmadan Türkiye’den kaçmayı asla düşünmem.” Mondros Ateşkes Antlaşması imzalanınca, son Padişah Vahdettin, Şeyh Sünusi Hazretleriyle yanındakilerin Bursa’da oturmaları emrini vermişti. İtilaf Devletleri şeyhi ele geçirmeye cesaret edememişler, şeyh hazretleri de Milli Mücadele yıllarında Ankara’ya giderek milli hükümetin padişahla arasını bulmaya çalışmışsa da başarılı olamamıştı. Yalnız Birinci Dünya Savaşı’nın galiplerine karşı Türkiye’nin haklı bulunduğu dava üzerinde İslam dünyasında önemli yankıları olan konuşmalar yapmış, özellikle Hint Müslümanları üzerinde etkili olmuştu. Şeyh sonradan ülkesine dönmüş ve orada ölmüştür.


ABBAS HİLMİ PAŞA VE İTTİHATÇILARIN HAREKETİ Osmanlı İmparatorluğu’na bağlılığıyla ünlenmiş bulanan eski Mısır Hidivi Abbas Hilmi Paşa’yı, Bebek’teki yalısında Teşkilât-ı Mahsusa’ya üye ve imparatorluğun askeri temyiz başkanlığında bulunan Yusuf Şetvan Bey’le savaşın son yılında ve son aylarında ziyaret etmiştik. Şişman, orta boylu, kırmızı yüzlü, sevimli ve sempatik bir insan olan Abbas Hilmi Paşa, Yusuf Şetvan Bey’le güzel bir Arapça, benimle de iyi denilebilecek bir Türkçe konuşuyordu. Her ikimizi büyük bir özenle huzurlarına kabul etmiş, yer göstermiş ve dinlemişlerdi. Ben kendilerine, Enver Paşa’nın dü​şündüklerini anlatmakla görevliydim. “Paşanın yüce kişiliğinize derin bir saygıları vardır. Hidiv hazretleri, Osmanlı İmparatorluğu’na karşı esirgemediğiniz sevgi ve bağlılık başkumandan vekilimizi övgünüzle doldurmuş ve iyilikle anılmanız için olanak bulmasına yardımcı olmuştur. Şahsınızın sağlığı rahatlık ve güvenlik isteyen yüce kişiliğiniz, bizleri ateşkesin imzalanacağı bugünlerde büyük bir kuşkulu düşünceye yöneltmiş bulunuyor. İtilaf Devletleri donanmasının İstanbul’a gelmesi ve şehri ele geçirmesi gerçekleşebilir. Bu durumda yüce kişiliğinize bir savaş tutsağı gibi davranabilirler, çünkü yüce kişiliğiniz yıllarca İngiliz siyasetine kaşı çıkmış bir kimsesiniz. Enver Paşa, Almanlarla anlaşarak bir denizaltıyı emrinize verdirmiştir. Emrinizdekilerden her kimlerin katılmasını isterseniz onları da yurtdışına çıkarmaya, seyahat programını düzenlemeye ve bu program için gerekli tüm masrafları karşılamaya Teşkilât-ı Mahsusa görevlendirilmiş bulunmaktadır. Bu konudaki yüce emirlerinizi almaya geldim.” Hidiv hazretleri düşünceli bir bakışla bana, “Başkumandan Vekiliniz Enver Paşa Hazretlerinin bu sıkıntılı ve kederli günlerde bizi düşündüklerine teşekkür ederim. Yalnız elçiliğimizin önünde demirli duran Elmahrusa yatımızla biz buradan ayrılır ve tarafsız bir ülkenin kıyılarına gidebiliriz. Bize dokunacaklarını zannetmiyorum. Buna koruma altında da Mısır hükümetinin razı olacağını ve yerime geçen Kral Fuat’ın bu işi onaylayacağını hiç zannetmem. Bir denizaltıyla kaçmayı hoş görmem. Yalnız Enver Paşa Hazretlerinin neye karar verdiklerini sakıncası yoksa öğrenmek isterim” demişlerdi. Tüm İslam Dünyası İhtilal Komiteleri İstanbul Şubesi Merkez Kurulu üyesi olan Bingazili Yusuf Şetvan Bey güzel bir Arapçayla, “Hidiv hazretleri. Enver Paşa, diğer İttihat ve Terakki ileri gelenleriyle birlikte, kutsal savaşa devam etmek üzere, bir denizaltıyla yakında İstanbul’dan ayrılacaklardır. Kendisi Moskova’ya giderek Bolşevik ileri gelenleriyle görüşecek, bu konuya onların maddi ve manevi yardımlarını isteyecek, diğer taraftan Talat Paşa ve arkadaşları da Berlin’e geçerek Alınan hükümet adamlarıyla bu davaya ne dereceye kadar yardımcı olabileceklerini yakından incele​yecektir. Onurlu bir barış elde edinceye kadar bu savaş devam edecektir” demişti. Bu açıklamayı büyük bir dikkatle dinleyen ve ara sıra Bebek’teki yalının geniş pencerelerinden mavi ve sakin denizi seyreden Abbas Hilmi Paşa, “Bravo Enver Paşa’ya, bravo” diye bağırdı. “O, gerçekten bir özgürlük kahramanıdır. Biz Mısırlılar, bütün Afrika’daki İslam dünyasını ta Atlas Okyanusu kıyılarına kadar tüm Kuzey Afrika ülkeleri kendisinden bu kararı beklerdik, Allah kendilerini başarılı etsin, yolları açık olsun” dedi. Üçümüz birbirimize bakarak, bu dileği hep birden yüce Tanrı’dan dilemiştik. Uşakların getirdiği altın yaldızlı fincanlarda bize sunulan kahveyi yudum yudum içerken, Hidiv hazretleri sözüne Türkçe


devam etti: “Vallahi bu girişim beni oldukça hoşnut etti. Biz Müslümanlar, hilafet makamının ve Osmanlı Saltanatı’nın bu yıkımdan kurtulmasını en içten duygularla istiyoruz. Elimizden gelen yardımı da Türklerden esirgemeyiz. Yüce Tanrı’nın izniyle, bu işten yüzleri ak çıkar. Savaşlar, alnımıza yazılmış bir kaderin gereğidir. Bu başladığı zaman hiç de düşünülemezdi.” Yusuf Şetvan Bey, tekrar Hidiv Abbas Hilmi Paşa’ya “Hidiv hazretleri, İzmir’de Dalayan Çiftliği’nde konuk bulunan Mısırlı subaylardan bazılarının da beraberinizde götürülmesini uygun buluyor musunuz?” diye sordu. Hidiv Abbas Hilmi Paşa bu soruyu yanıtlayarak, “Evet efendim, onları nasıl bırakırım. Onlar benimle beraber Mısır’ı terk etmiş ve Osmanlı ülkesine sığınmışlardır. Elbette şimdi bizimle beraber yola çıkacaklardır. Ateşkes imza edilince sanırım ki bir maddesinde bizimkilerin ülkenizden ayrılmaları koşul olarak konulacaktır. O zaman Elmahrusa Yatı’yla İzmir’e uğrayarak onları alıp bir Avrupa ülkesine sığınacağız. Bundan sonra bizim için ülke ülke dolaşılan bir yaşam kaderimiz gibi görülmektedir” diye ce​vap verdi. Sözlerinin bu noktasında hepimizi bir üzüntü almıştı. Ben kendi kendime düşünüyordum. Bir zamanlar Mısır tahtına oturmuş bulunan bu sevimli, onurlu kişi, sırf Osmanlı hanedanına bağlılığı ve İngilizlere alet olmaması yüzünden bu görkemli Mısır tahtını kaybetmiş, çoluğundan çocuğundan ve ailesinden uzak, yabancı bir ülkeye savaş başlayınca sığınmıştı. Osmanlı İmparatorluğu’nun İngilizlere karşı savaşa girmesi, onu bu debdebeli hayatından, tahtından, sevdiklerinden ayırmıştı. Bu bağlılığına bizim en kısa sürede karşılık vermemiz, anlayış göstermemiz gerekliydi. Hâlbuki, her şeye rağmen o, gözden ve makamdan düşülmüş bir yaşama devam edecekti. İngilizler ona neler söz vermişlerdi? Fakat Hidiv Abbas Hilmi Paşa’nın satın alınır tarafı yoktu ve Türklere karşı duyduğu hayranlık ve sevgi de seneler geçtiği halde asla sarsılmamıştı. Hatta o kadar ki, ateşkes imzalanıp Elmahrusa Yatı ve Mısırlı subaylarla ülkemizden ayrılıp Avrupa’ya geçtiği zaman da bu sevgi öylece sürüp gitmişti. Kurtuluş Savaşı’nı duyduğu ve Mustafa Kemal’in bir vatan kurtarmak kararlığıyla ortaya çıktığı zaman Hidiv’in duyduğu sevinç pek kuvvetliydi. Anadolu’ya parasal yardımda bulundu. Daha sonra ülke kurtulunca gelip Mustafa Kemal’i bizzat ziyaret etti. Onu kutladı, ona çok büyük bir sevgiyle bağlandı. Ve aziz Atamızın konuğu oldu. Bazı kötü kişilerin savunduğu gibi onun bağlılığı yalnız Osmanlı hanedanına karşı olsaydı, bu aileyi ülkeden çıkaran, onların elinden saltanatı alan bir insana karşı bu hayranlık ve sevgiyi göstermek anlamsız olmaz mıydı? Tam tersi, Hidiv hazretleri, Mustafa Kemal’e karşı büyük bir sevgi ve dostlukla bağlıydı. Yıllarca sonra Ankara’da merhum Mareşal Fevzi Çakmak’ın yanında kendileriyle karşılaştığımda kendimi tanıtınca övgü dolu sözlerini işitmiştim. Bir ara kulağıma eğilerek, “Beyefendi, Enver Paşa’nın düşündüklerinden daha iyisini Mustafa Kemal Paşa Hazretleri yaptılar, var olsunlar” demişti. Bu Hidiv Hazretlerinin milli davamıza bağlılığını ne güzel gösteriyor​du. O, candan ve iyi bir dosttu, her zaman da öyle kaldı. Hiç unutmam, savaşın bu son haftalarından birinde Bebek’teki yalısında ziyaret ettiğimiz Hidiv Abbas Hilmi Paşa’nın o gün, Enver Paşa hakkındaki içten dileklerini Kuruçeşme’deki yalısında Enver Paşa’ya anlattığım zaman paşa da son derece hoşnut olmuştu. Bana “Hüsamettin, bunlar imparatorluğumuzun övünme nedeni kimselerdir. Onların bütün isteklerini yerine getiriniz. Yarın akşam biz buradan gidiyoruz. Kimse gidişimizi duymasın, sen bile, bunu ne işitmiş, ne de bilmiş ol” demişti. Elini öptüm. Yüzüne baktığım zaman gözleri yaşlıydı. Enver Paşa’yı Makedonya’dan, Rumeli’den beri tanırdım. Balkan Savaşı’nda ona daha yakın bulunmuştum. Babıâli Baskını’nda beraberdik.


İkinci Balkan Savaşı’nda emrindeydim. Dünya Savaşı başladığı zaman Süleyman Askeri Bey’in başkanlığında kurulan Teşkilât-ı Mahsusa’ya beni atayan oydu. Savaş boyunca yalnız onun emirlerini yerine getirmek için birçok kez Almanya’ya, Heligoland deniz üssüne hep onun emriyle gitmiştim. Onun yüzünden Alman denizaltı savaşlarında tanık olarak harekâtı takip etmiştim. Sözün özü hep o başkumandan için, doğudan batıya, kuzeyden güneye, emredilen her yöne koşmuş ve kendimizi harcamıştık. Fakat onun ayrıldığım zamanki yüzü, bütün o tanıdığım dönemlerdekiyle aynıydı. Uzun kirpikleri, iri ela gözleri, pembe yüzü, zeki bakışları, orta boyu, son derece yakışıklı ve sevimli genel görünüşüyle Enver, bir sanatkârın elinden çıkmış kahraman heykeliydi. Bu adamdaki engin cesarete, içinde çırpınan büyük bir ideale şaşmamak olanaksızdı. Son dakikada da bütün arzusu, imparatorluğa, geleceklerini ve onurlarını çekinmeden vermiş olan bu konukların yaşamlarına zerre kadar bir tehlike gelmemesiydi. Arkamdan, “Hüsamettin Bey, dediklerimi unutma. Göreyim seni, gerek Şeyh Sünusi Hazretlerini, gerek Hidiv Abbas Hilmi Paşa’yı, gerekse bütün mücahitleri sağ ve salim ülkelerine ulaştırınız, bir gün tekrar bulaşacağız, o zaman bana tüm haber​leri vermelisin” dedi. “Baş üstüne paşam!” Başkumandan vekilini askerce selamladım ve ya​lıdan ayrıldım. Ertesi geceyi ben de heyecanla bekledim. Bir gün sonra Enver Paşa, Talat Paşa, Cemal Paşa, Doktor Bahaettin Şakir ve daha bazı İttihatçı liderlerin Alman denizaltıyla Boğaz’dan çıktıkları haberi şehre yayılmıştı. Padişah Vahdettin, arkalarından bir torpidoyu bunları tutuklamaları için görevlendirmişti. Torpido gerekirse denizaltıyı batıracaktı. Fakat Alman denizaltısı konuklarını sağlıklı bir şekilde Odessa Limanı’na çıkarmıştı.


EŞREF KUŞÇUBAŞI İttihat ve Terakki tarihinin, Teşkilât-ı Mahsusa’ya ait dönemlerinin anıları arasında ve Dünya Savaşı’nın en hayati yerinde Abdülhamit’in kuşçubaşısının oğlu Eşref Bey’den konu açmamak olanaksızdır. Padişahın rengarenk kuşlarına bakan bu kuşçubaşının, günün birinde bütün ailesiyle beraber Hicaz’a sürgün edilmesini, onun özgürlükçü düşüncelerinin hükümdar üzerindeki reaksiyonunu kabul edenler de bulunmuştur. Nihayet hürriyetin ilanı, Kuşçubaşı’yı özlemini çektiği İstanbul’a kavuşturmuş, delikanlı oğlunu da özgürlükçülerin bünyesinin toplandığı İttihat ve Terakki içine karıştırmıştır. İşte bu tarihten itibaren Kuşçubaşı Eşref adıyla yaşamını ülke sorunlarına adamış bir vatanseverle karşılaşıyoruz. Bütün çabalarına tanık olduğum ve Teşkilât-ı Mahsusa’da yakın bir arkadaşım ve meslektaşım olduğu için içtenliğine inandığım Eşref Kuşçubaşı, kötü bir kaderin, acı bir şansın eseri olarak 150’likler listesine sokulmuş, sonradan bağışlanarak ülkesine dönmüştür. Mareşal Fevzi Çakmak merhum onun için bana, “Eşref, bu listeye yanlışlıkla ve bir öç alma duygusuyla sokulmuş, yeri değildi. Onu Çerkez Ethem’le bir göstermekte yanlıştık. Tam aksine Çerkez Ethem kuvvetlerinin çarpıştığı Refet Paşa’nın birliklerinde onun büyük yararlığı görülmüştür” demişti. Kuşçubaşı Eşref’i Balkan Savaşı’ndan önce tanıdım. Bu savaşın ikinci döneminde yukarıda adı belirtilen, Batı Trakya’daki çetelerin başında Bulgarlarla kahramanca savaşmış ve ünlü Bulgar çete reisi olan Binbaşı Domuzciyef’i çetesiyle beraber tutsak etmeyi başarmıştı. Gene Balkan Savaşı’nın ikinci evresinde Gümülcine’de kurulan Türk hükümetinin kuruluş çalışmalarına yardımcı olanların başında da o bulunmuştu. Batı Trakya’yı bu şekilde Bulgar çetelerinden kurtaran kahramanlardan biri olarak onu saymak zorundayız. Birinci Dünya Savaşı başladığı zaman, Teşkilât-ı Mahsusa bünyesinde olan, Harbiye Nazırı ve Başkumandan Vekili Enver Paşa’nın güvenini kazanmış olan Eşref, emrindeki gönüllü birliklerle pek az fatihe kısmet olan Sina Çölü’nü geçmekte de başarılı olmuştu. Suriye cephesinden hareket eden ve cehennemi derecede kızgın bir çölü binbir güçlük ve yoksulluğa göğüs gererek geçen bu canını esirgemeyen adam, sonunda Süveyş Kanalı’na varmış, İngilizlerin sağlamlaştırılmış siperlerinden yapılan ateş yağmuru altında bir avuç Mehmetçikle kanalı geçmeye çalışmıştı. Eşref’in giriştiği bu savaş gerçekten çılgınca bir hareket sayılabilirdi. Mısır’daki Müslümanlar arasında kutsal savaş dolayısıyla ayaklanma çıkarmakla görevlendirilen ve İngiliz egemenliğini yıkmaya yönelik bir hareketin başına geçen Eşref Kuşçubaşı, düşmanın gülle, mermi yağmuru altında dövüşmüş, düşmanın toplarının, ağır makinelilerin havadan ve yerden yaptığı yaylım ateşinin hedefi olarak her şeyi göze almış ve altı yüz kahramanla, sandallarla karşı kıyıya geçebilmiştir. Fakat İngilizlerin pususuna düşen ve tutsak edilen Kuşçubaşı, İngilizleri dikkatsiz yakalamış ve Kanal’ın karşı kıyısındaki siperleri, topçu mevzilerini, makineli tüfek yuvalarını ele geçirmiş olsaydı, Mısır fatihi olarak Enver Paşa’nın onun adına heykel diktireceğini de yakından biliyordum. Bu görev şimdiki Mısır hükümetine düşmektedir. Ne zaman ki Mondros Antlaşması imzalandı, Osmanlı İmparatorluğu ile İtilaf Devletleri’nin anlaşması gereğince esirler karşılıklı değiştirildi işte o zaman Eşref Kuşçubaşı da yurduna döndü. İyi bir Teşkilât-ı Mahsusa mensubuydu. Bu demekti ki, savaşmaktan bıkmayan, sarsılmayan, güçlükten yılmayan bir insanın karakterini taşıyordu. Hemen İstanbul’un çeşitli semt ve mahallelerinde kurulan gizli örgütlere karıştı. Karakol Örgütü, İttihatçıların, parti üyelerini başka bir isim altında gizlemeyi


düşündükleri bir kuruluştu. O da bunların arasına katıldı. Eşref Kuşçubaşı Harbiye’de okumuştu. Sınıf arkadaşı Yenibahçeli Şükrü Bey’le görüşerek arkadaşlarını ona sormuştu. Ünlü çeteci Çerkez Ethem’in, onun kardeşi Piyade Yüzbaşısı Reşit ve Tevfik Beylerin nerede olduklarını öğrendi. Ethem, bir çetenin başında Kuvayı Milliye için Kocaeli cephesinde dövüşüyordu. Kardeşi Reşit Bey İzmir’in Yunanlılar tarafından ele geçirilmesi üzerine o taraflara gitmiş, İzmir ve yöresi İttihatçılarıyla birleşerek yeni güçler topluyordu. Henüz tutsaklıktan yeni kurtulmuş olan Eşref Kuşçubaşı için artık durmaya, dinlenmeye gerek yoktu. Vatan tehlikedeydi. O da kendisini çağıran göreve koşmak zorundaydı. Öyle de yaptı. Fatih semtindeki at pazarından kendi parasıyla birçok katır satın aldı. Vaktiyle Teşkilât-ı Mahsusa’da çalışan vatanseverlerden oluşan bir müfreze kurdu. Adapazarı çevresindeki Abaza Çerkezleri, padişaha bağlılıkları olduğu için milli umutlar beslemediklerinden ayaklanmışlardı. Bunları tepelemek üzere Adapazarı Kuvayı Milliye kumandanlığını üstlendi. Yanında Bulgar lakabıyla anılan arkadaşı Sadık Baba ile Teğmen Sarı Mustafa, diğer arkadaşları Hurşit, Çengelköylü Şevket, Çamur lakabıyla anılan İzzet Beyler vardı. Adapazarı’nda Enver Paşa’nın emriyle Doğu Cephesi’ne gönderdiğimiz Teşkilât-ı Mahsusacılardan Hopalı Yüzbaşı Ramiz (Türkiye Büyük Millet Meclisi Genel Kâtibi olmuştur), gene Hopalı Yüzbaşı Rauf (Ankara’da merkez kumandanı, daha sonra da Rize milletvekili olmuştur), Trabzonlu Doktor Yüzbaşı Raik ve muhafızlık yaverlerinden Yüzbaşı İsmail Hakkı (İstiklal Savaşı sonunda general olmuştur), Topçu Teğmeni Esat Bey, Adapazarı ve çevresi milli kuvvetler kumandanı Yenibahçeli Şükrü Bey tarafından kendisine yardım etmeleri için Eşref Kuşçubaşı’ya gönderilmişlerdi. İşte bütün bu gayretli arkadaşların can verircesine gösterdikleri yüreklilikle padişaha bağlı çetelerin başında bulunan Anzavur’a ve onun emrindeki kuvvetlere karşı açılan kanlı savaş kazanılmış, Eşref Kuşçubaşı bu yararlılıklarıyla tarihe geçmiştir. Başta merhum Mareşal Fevzi Çakmak olmak üzere, Sivas Kongresi’nden beri Mustafa Kemal Paşa’nın yanında bulunan arkadaşı Hüsrev Sami ve Eskişehir milletvekili ünlü İttihatçılardan Ohrili Eyüp Sabri Beyler, çok kereler Eşref Kuşçubaşı için iyi tanıklıkta bulunmuşlar; fakat onun 150’likler listeye sokulmasına engel olamamışlardır. Olay şudur: Birinci İnönü Savaşı sırasında kuzeydeki kuvvetlere Kurmay Albay İsmet Bey kumanda etmekte, güneyde de Milli Mücadele’ye yüz çevirmiş olan Çerkez Ethem ve arkadaşları Yunanlılarla aynı safta bize karşı savaşmaktaydı. Bu kuvvetlere karşı milli birliklerin başında bulunan Refet Paşa savaşıyordu. Fakat mükemmel bir süvari koluna kumanda eden Çerkez Ethem, ani baskınlarla Refet Paşa kuvvetlerine yüklenmişti. İşte bunları püskürtmek görevi Eşref Kuşçubaşı müfrezesine düşmüş, o da bu görevi başarmıştı. Kardeşi Hacı Sami de idealist bir kimseydi. Enver Paşa’yı hiçbir zaman yarı yolda bırakmamıştı. Onu Moskova’da bulmuş ve onunla yeni bir serüvene atılmıştı. Türkistan’a kadar onu izlemiş, savaşlarında yanından ayrılmamıştı. Enver Paşa benzersiz bir örgütçü ve çok iyi bir askerdi. Türkistan’da küçük bir ordu kurmuştu. Yanında Kuşçubaşızade Hacı Sami vardı. Bu Eşref’in öz kardeşiydi. Birinci Dünya Savaşı başladığı zaman beş arkadaşıyla ve Teşkilât-ı Mahsusa’nın kendilerine verdiği görevle gizli yollardan Türkistan’a geçmişler, Çarlık Rusya’sı karşıtı olarak yer yer baskınlar yapmışlardı. Savaşın üçüncü yılında Çarlık Rusya’sı yıkılınca meydana çıkmışlardı. Fakat Kuşçubaşı Hacı Sami, Rusya’da anlayışın bu rejim değişikliğine rağmen değişmediğini anlamakta gecikmemişti. Moskova’da savaşın sonunda oraya gelmiş bulunan Enver Paşa’yla iki eski


arkadaş gibi konuştukları gece, bu noktada bir anlaşmaya varmışlardı. O halde gene eski savaşa devam etmek, bu defa da Bolşevik Rusya’yı çökertmek lazım geliyordu. Hacı Sami önden gidecek, Enver ona katılacaktı. Bu plan gerçekleşmiş ve kader ikisini yan yana Ruslara karşı dövüştürmüştü. Fakat bir bayram arifesinde Bolşeviklerin beklenmedik saldırısına uğrayarak Enver Paşa’nın şehit düştüğünü duyunca hıçkırarak ağlamış, sonra uzun ve maceralı yollardan Anadolu’ya dönmek istemişti. Hacı Sami için, gizli örgütümüzün duyduğu şeylere inanmak güçtü. O güya bir adam öldürme girişimi için ülkeye dönmek istiyordu. Bunda Enver’in Anadolu’ya kabul edilmemesinin kırgınlığı gizliydi. Kendisine izin verilmedi. Fakat o, Kuşadası civarında topraklarımıza ayak basmış ve karşıt örgüt tarafından pusuya düşürülerek öldürülmüştü. Kuşçubaşıları Enver Paşa’ya derin bir bağlılık yanlış bir yola yöneltmiş ve hüzünlü bir sansızlığın sonucunu, felek onlara uygun görmüştü.


ŞEHZADE ABDÜRRAHİM EFENDİ’YLE BİR GÖRÜŞME Birinci Dünya Savaşı’nın son yılı, Osmanlı İmparatorluğu’nun en güç yılı kabul edilirdi. Ordular her cephede geriye çekilmekte, her tarafta isyanlar, ayaklanmalar devam etmekteydi. Sultan Reşat’ın böbrek ve safra kesesindeki hastalıkları, aslında saltanat süresince zaten her işi İttihatçılara bırakmış olması, hatta kendi imzasıyla çıkacak terfilerden de haberdar bulunmaması onu gülünç ve zavallı bir konuma sokmuştu. Osmanlı hanedanının gözbebeği, Damat-ı Şehriyari Enver Paşa’nın birinci ferikliğe (tümgeneral) terfisini sonradan öğrenmiş olan padişahın, sevincinden hareme koşarak “Çocuklar, size güzel bir haberim var, bizim damat ferik olmuş” diye etrafı ayağa kaldırması ünlüydü. Bu koşullar altında son zamanlarda Talat Paşa’nın başkanlığındaki kabine her çareye başvuruyor, devletlerle tek tek barış yapamayacağını anlayınca, hiç olmazsa az zararlı bir sonuca gitmeye çalışıyordu. Savaşın bu son yılında Enver Paşa’nın Teşkilât-ı Mahsusa’dan istediği en önemli iş, İslam dünyasının imparatorluğun kaderiyle yakından ilgilenmeye yönlendirilmesiydi. Savaşın son yılında bulunan en önemli çarelerden biri de Şeyh Sünusi Hazretlerinin İstanbul’a davetiydi. Abdülhamit devrinde de ülkemize birçok kez davet edilen Şeyh Sünusi hazretleri bu daveti kibarca geri çevirmişti. Bu defa kendisinden beklenen görev son derece önemliydi. Şeyh Hazretlerinin, imparatorluğa karşı İngilizlerin yönlendirmesiyle ayaklanmış olan Hicaz Kralı Hüseyin üzerinde etkinliği vardı. Bundan faydalanmak ve Kral Hüseyin’i yeniden imparatorluğa bağlamak gerekiyordu. Enver Paşa bir gün beni makamına çağırarak, “Hüsamettin Bey, Şeyh Sünusi Hazretlerini tüm İslam dünyası için en saygıya değer bir başkan olarak kabul ediyoruz. Halife Hazretlerinin de kendilerine güveni vardır. Onun buraya getirilmesi zorunludur. Şayet Şeyh Sünusi Hazretleri gelir ve bu önemli görevi üzerine alır da Şerif Hüseyin’i yola getiremezse, o zaman Hicaz Krallığı’nı da, ileride Trablusgarp’ta kurulacak devletin başkanlığını da kendisine vermeye ve onu bu yerlerin yasal yöneticisi olarak tanımaya hazırız” demişti. Bir Alman denizaltısıyla Afrika’ya gönderilen Yusuf Şetvan Bey sonunda Şeyh Sünusi Hazretlerini ikna etmiş ve onu denizaltıyla Afrika’dan alıp Osmanlı ülkesine getirmişti. Şeyh Sünusi Hazretleri, savaşın bu son yılında ve ateşkesten birkaç ay önce özel konuk olarak padişah adına Topkapı Sarayı’na yerleşmiş ve Sultan Reşat’ı ancak birkaç defa ziyaret edebilmişti. Kısa bir süre sonra Sultan Reşat ölüp de yerine Vahdettin geçince, onun da kılıç kuşanma töreninde bulunmuş, fakat bir türlü Hicaz’a gitmek kısmet olamamıştı. Vahdettin’in, Şeyh Sünusi’nin Hicaz’a gitmesine izin vermeyişi savaşın son ayında İttihatçı hükümet adamları bütün isteklerine rağmen bu hareketi bir türlü gerçekleştirememişti. Şeyh Sünusi’nin İstanbul’a yerleşmesi de padişahı kuşkuya düşürmüştü. İslam dünyasının halifesi sı​fatıyla Sultan Vahdettin ne elindeki dinsel etkinliğini kaybetmek, ne de başkasına kaptırmak niyetindeydi. Şeyh Sünusi Hazretlerinin İslam dünyasında büyük bir konumu ve hatta tarikatı dolayısıyla en aşağı kırk milyon Müslüman üzerinde dinsel etkinliği vardı. Bu nedenle Şeyh hazretlerini önce Bursa’da yerleşmelerini istemiş, daha sonra da onun Mustafa Kemal Paşa üzerinde etkili olacağı düşünülerek Ankara’ya gitmelerine onay vermişlerdi. Hatta Şeyh Sünusi Hazretlerinin Bursa’yı onurlandırabileceklerine ilişkin bildirimi yapmaya padişah tarafından Bahriye Nazırı Rauf Bey (Orbay) görevlendirilmiş, kendileri de Topkapı Sarayı’na gelerek, “Yüce padişahın selam ve sevgilerini size sunarken, Mudanya yoluyla Bursa’yı onurlandırmanızı isterken, düşüncesinin yakında


İstanbul’a gelmeleri olası olan İtilaf Devletleri’nin rahatınızı bozmalarından duyduğu kuşku olduğunu ilave etmemi de emretmiş bulunuyorlar. Ayrıca Bursa Sarayı’nda oturmanız sırasında her ay bin lira maaş ve bin lira mutfak masrafınız olarak toplam iki bin liranın ödenek ayrıldığını da söylememi emir buyurmuşlardır. Yanınızda bulunanlardan dilediğinizi beraberinizde götürmeniz de yüce padişahça uygun görülmüştür” demişlerdi. Şeyh Sünusi hazretlerinin Mudanya yoluyla Bursa’ya hareketi sırasında Afrika gruplarının son kumandanı olan Şehzade Osman Fuat Efendi’nin kurmayları ve subayları Mondros Ateşkesi gereğince silah ve cephanelerini İtalyanlara teslim edecekleri yerde böyle yapmayıp bunları oradaki mücahitlere bırakmış olmaları, İtalyanları Osman Fuat Efendi’den yakınmaya zorlamıştı. Buna sinirlenen son hükümdar Sultan Vahdettin de bu konunun hemen düzeltilmesini ve Afrika’ya hızla yetkili bir kişinin gönderilmesini Şehzade Abdürrahim Efendi’ye emretmişti. İşte bu nedenle harbiye nezaretinin önerisiyle Şehzade Abdürrahim Efendi’nin yanına çıkmış ve kendisinin şu önerisiyle sözlerine muhatap olmuştum: “Hüsamettin Bey, harbiye nezareti sizin uzun yıllar Teşkilât-ı Mahsusa’da çalıştığınızı, son defa da bu örgütün başkanlığında bulunduğunuzu, birçok defalar denizaltılarla seferlere çıktığınızı ve birkaç defa da Afrika’ya gönderildiğinizi bildirmiş bulunuyor. Şimdi sizi Trablusgarp’a göndermek istiyoruz. Orada bulunan mücahitlerin elinden Osmanlı Devleti’ne ait silah ve cephaneyi toplayarak yerel işgal devleti olan İtalyanlara teslim etmenizi de gerekli görüyoruz. Harbiye Nazırı Müşir İzzet Paşa, bize belirtilen konular için Afrika Grupları Kumandanlığına bildirim yapıldığını, fakat buna uyul​mamış olduğunu da yüce padişaha sundu.” Şehzade bu tarihte Harbiye Nezareti Erkan-ı Harbiye-i Umumiye Dairesi’nde çalıştırılmaktaydı. Şehzade Abdürrahim Efendi’nin önünde neye uğradığımı şaşırmıştım. Enver Paşa’nın Kuruçeşme’deki yalısında bana son defa emrettiği işlerle, şehzadenin önerdiği görev birbirinin tamamen aksiydi. İyi bir Teşkilât-ı Mahsusacı böyle kötü bir görevi yüklenemezdi. Abdürrahim Efendi benim kararsızlığımı, şaşkınlığımı görünce sözüne devam ederek; “Niçin hayret ettiniz? Oraları sizden iyi bilen bir subayımız daha yok, maaş ve yolluğunuz üstelik altınla ödenecektir. Bu padişahın arzusu olan görevi başarırsanız sizi inandırmak isterim, İstanbul’a geldiğinizde albaylığa yükseltileceksiniz. Bunu padişah şimdiden emretmişlerdir. Daha kararsızlık edecek bir şey kalıyor mu?” demişti. “Şehzade hazretleri, padişahımızın buyrukları başım üstünde yer tutacaktır. Fakat beni bu görevden bağışlayınız. Biz kutsal savaş haberini Afrika’daki Müslüman mücahitlere götürmüş, yıllarca onlara bunun için silah ve cephane taşımış, onları yüreklendirmişizdir. Afrika Tarık bin Zi-yadların kahramanlık dolu eserlerini yaşamış ülkedir. Onlara nasıl olur da silahlarınızı, elinizdeki cephaneyi veriniz, hepiniz yıllarca kahramanca boğuştunuz İtalyanlara teslim olunuz deriz? Üstelik bunu padişahımız efendimiz Sultan Vahdettin emir buyurdular diye de kendilerine nasıl bildiririz? Orada bulunan bunca şeyhler ve İslam direnişçilerine bu kötü haberi götürmek, bu acı emri bildirmekten Allah beni korusun ve şayet bunu alnımıza yazmışsa bozsun, bu bir Müslüman ve Türk olarak benim gibi güçsüz biri​nin yapacağı iş değildir efendimiz.” Bu sözlerin üzerine Abdürrahim Efendi derin bir düşünceye daldı. O zaman iyice anladı ki, verilen emir iyi bir karar değildir. Fakat padişahın da buyruğu yerine gelmeli, hele onu kışkırtan İtilaf Devletleri’nin istekleri de gerçekleşmeliydi. Bu nedenle benim yerime mutlaka bir başkasını


göndermek gerekti. Böyle bir kimse de bulundu. Süvari Binbaşısı Ekrem Bey’e (Rahmetli mareşallerden Recep Paşazade) bu görev verildi. Fakat görüldü ki Afrika Grupları Kumandanı Şehzade Osman Fuat Efendi ve kurmaylarıyla emrindeki subaylar İstanbul’a döndükten sonra, orada kalanlar, ne silahlarını ve ne de cephanelerini İtalyanlara teslim ettiler. Tam tersi bunu yapmadıktan başka Misurata’da bir de İslam cumhuriyeti kurdular. Afrika derdini yatıştırmak, Trablusgarp’ta hâlâ direnen kabilelere hoş görünmek için İtalyanlar, Milli Mücadele sırasında ellerinden gelen her türlü yardımı yaptılar. İşin garibi birlikte ele geçirdikleri halde, Anadolu’ya silah ve cephaneyi gizlice soktular. Bir taraftan da Batı Anadolu’da Yunanlıların yerleşmesine engel olmak istediler. Çünkü savaşa girerken Saint Jean de Maurienne Antlaşması’yla İngiltere ve Fransa, İzmir ve çevresini İtalyanlara söz vermiş bulunuyordu. Hâlbuki İngiltere, dostu ve koruyucusu olduğu Yunanistan’ı oraya çıkarmakla sözünde durmamış oluyordu. Diğer taraftan Şeyh Sünusi Hazretlerinin Mustafa Kemal Paşa’yla anlaştığını, Ankara’da büyük bir yakınlık gördüğünü görerek, er ya da geç Libya’ya dönecek olan Şeyh hazretlerine de kompliman yapmak istemişlerdi.


MÜTAREKE (ATEŞKES) DÖNEMİ VE MİLLİ MÜCADELE Mondros Antlaşması’nın özellikle askeri koşulları aleyhimizdeydi. 30-31 Ekim gece yarısında düşmanlık son bulmuştur diye başlayan antlaşmada, Çanakkale ve İstanbul Boğazları’nın ele geçirilmesi, Toros Tünelleri’nin bırakılması, İtilaf Devletleri’ne ait savaş gemilerinin Marmara ve Karadeniz’e geçmesi, ordunun silah bırakması, donanmanın teslimi, imparatorluğun değişik bölgeleriyle her türlü ilişkilerin kesilmesi -ki aralarında Irak, Suriye, Filistin, Hicaz, Yemen, Trablusgarp da bulunmaktaydı-, buradaki kıtaların dağıtılması, Kafkasya’ya geçmiş olan kuvvetlerimizin 1293 (1876) sınırlarının gerisine alınması gibi önemli konular belirtilmiş ve bizce de tümü kabul olunmuş bulunuyordu. Mondros Antlaşması’nın en kötü tarafı 7. maddesiydi. İtilaf Devletleri bu madde gereğince güvenliklerini tehlikede gördükleri her yere el koyma yetkisini peşinen almaktaydılar. Bu madde kötü niyetle kullanılmış ve her nereyi ele geçirmişlerse bu maddeyi kendilerine çok güzel bir gerekçe yapmışlardı. Diğer taraftan tutsaklarımızın geri verilmesine karşın, düşman tutsaklarıyla ülkeye ihanet etmiş olan Ermeni komitacılarının onlara verilmesi istenmişti. Bu da bizim için sonucu kötü olayların olmasına neden olmuş maddelerden biriydi. Posta, telgraf ve demir yollarının İtilaf Devletleri’nin kontrolüne bırakılması da aleyhimizeydi. Kötü niyetin en belirgin görüntülerinden biri, İstanbul’un üç sınıftan oluşan ve üç farklı devletin askerlerinin çıkarıldığı bir garnizon haline getirilmesi olmuştu. 13 Kasım 1918 salı günü sabahı Marmara ufukları siyah dumanlarla kararmıştı. Kuşluk vaktinde birbirlerine paralel bir rotayla dört-beş dizi olarak limana doğru yol alan siyah gövdeli düşman savaş gemilerinin korkunç varlıkları, kıyılara damların üstüne dökülmüş olan İstanbul halkının seçebileceği derecede yakına gelmişti. Beyoğlu’ndaki Müslüman olmayanlara ve yabancılara ait binaların üstünde üç bayrak dalgalanıyordu. Kırmızı çizgileriyle mavi zemin üzerinde İngiliz bayrağı, üç rengi birbirine yatay iki bayrak, ki birindeki renklerde mavi, diğerindeki sarı yegane farkı belirtiyordu, bunlar da Fransız ve İtalyan bayraklarıydı. Donanmanın büyük gemileri Dolmabahçe Sarayı’nın önünde demirliyor, hiçbiri şehri selamla​mak gereğini bile duymuyordu. Düşmanlarımızın unuttuğu önemli bir nokta vardı. O da, savaşın ilk yıllarında bütün deniz ve kara kuvvetleriyle zorlayıp geçemedikleri o Çanakkale Boğazı’nı kahraman bekçileri Türklerin imzaladıkları bir ateşkesin uygulanması nedeniyle girdikleri bu şehrin yaşayanlarına, hiç olmazsa yenerek giremedikleri bir beldenin halkına yakışır davranış göstermek gerektiğiydi. Hâlbuki şehre giren Fransız Generali Franse Despere’nin kıtaları, İstanbul’a girişi büyük bir gösteri haline sokmuşlardı. Generalin beyaz at üzerindeki, bu birliklerin başında şehre girişi, gerçekte bizi sevmeyenlerin çok alkışını toplamış, fakat asıl bu toprakların yaşayanları üzerinde çok üzücü bir etki bırakmıştı. Fransız Devrimi’nin kahramanları, asırlar sonra, vatanseverlik ve kahramanlık duygularından da yoksun bir hale gelmişler, her türlü şövalyelik niteliklerini yitirmiş birtakım dejenereler manzarası almışlardı. Hele ateşkes yıllarında ve işgal senelerinde Fransızların sarhoş subaylarıyla, Senegalli sömürge askerlerinin taşkın, saldırgan davranışları Türk milletinin bu yıllara ait hatırlayacağı iğrenç manzaralar olarak bellek​lerde her zaman yaşayacaktır. Antlaşmanın korkunç uygulamalarından bir diğeri de demir yollarına görevlilerin yerine askeri kıtaların yerleştirilmesi şeklinde oluşmuştu. Adana önce İngilizler tarafından işgal edilmiş, sonra da


Fransızlara devredilmişti. Fransız valiler ve memurlar işe başlamış, kırk yıllık sahipleri gibi keyfi bir idareye kalkışmışlardı. Esasen kötü bir sömürgeci olan Fransız idaresi, İngilizlerle kıyaslandığı zaman son derece olumsuz not alıyordu. Güneyde milli ayaklanmayı körükleyen hiç şüphesiz bu anlayış ve bu psikolojiydi. Karadeniz limanlarına yerli halka yardımcı olmak gerekçesiyle çıkarılan iyi organize olmuş ve silahlı kuvvetlere sahip düşman Salib-i Ahmer’i (Kızılhaç’ı), özel bir amaca yardım ediyordu. Hükümet dairelerine İngiliz bayrakları astırılmış, merkezi İstanbul’da olan bir İngiliz Muhipler Cemiyeti kurulmuştu. Teşkilât-ı Mahsusamız ise buraya katılmış olan Türk aydınlarının tam listesini ele geçirmişti. Müslüman olmayanları silahlandıran bu galipler, üstelik bizden Mondros Antlaşması’na tam bir bağlılık istemişlerdi. Düşünceme göre bu antlaş​maya uygun olarak hareket etmek tam bir aptallıktı. Bu işte Enver Paşa ile İttihat ve Terakki liderleri haklıydılar. Yapılacak iş düşmana karşı eyleme geçmek ve bir taraftan da İslam dünyasını ayaklandırmaktı. Şüphesiz her ikisi de zor ve görünüşte kuralsızdı. Fakat bu olağanüstü zamanlarda işleri yasalar ve kurallarla çözmeye de olanak yoktu. İşte, antlaşma yıllarında İstanbul’da çalışan ve daha sonra M. M. Grubu adıyla silahlı milli kuvvetler örgütünü kuran bizler ve arkadaşlarımız, kurtuluşu Anadolu’da şekillenmeye başlayan milli hükümete, Mustafa Kemal’e bağlılıkta görüyorduk. Bizce oraya faydası dokunacak her kişi ve her şey gönderilmeliydi. Bu nedenle Fevzi Çakmak ve milli kahraman Mustafa Kemal’le görüşerek, İstanbul’da gizli bir Milli Teşkilât kurmaya karar verdim. Teşkilât-ı Mahsusa’da çalışmış, denenmiş, kendilerine güvenilir arkadaşlar elimizdeydi. İstanbul’da bulunan ambarlarımızda silah ve cephane de vardı. Örgütümüze gümrük memurlarını, deniz kolcularını ve polisleri sokmak suretiyle işe başladık. Türk milletinin benzersiz niteliklerinden biri de milli sorunlarda, her türlü özveriyi yapmaya hazır bulunmasıydı. Hiç kimse, ülkeyle ilişkili bu sırrı açıklama alçaklığında bulunmamıştı. Bu nedenle hamallardan manavcılara kadar bugün için ulusça isimsiz kahraman sayılacak birçok kişi, halkın içindeki ahlaklı, temiz vatandaşlar örgütümüzde küçümsenmeyecek önemli görevler yüklenmişlerdir, ki sırası geldikçe bunların da isimlerini vereceğiz. Biz ayrıca Zonguldak, İnebolu, Samsun ve Mersin Limanlarında adamlar bulundurduk. İstiklal Savaşı’nın başlı başına bir kahramanlık destanı olan yepyeni bir kısmını böylece açmış oluyorduk. Bu uğurda en önemli oluşumlar şunlardı: -İstanbul’daki askeri ambarlardan silah ve malzeme kaçıranlar. -İstanbul’da bilinen ve bilinmeyen direniş grupları oluşturanlar. Gerek bu iki önemli grupta çalışanlara, gerekse gizli istihbarat işlerinde bulunanlarla, gizli propaganda ve yayın yapanlarla, Mondros’la kapatılan İttihat ve Terakki’yi yaşatmak amacıyla ve aralarında “karakol” parolası kullanarak bu ad altında teşkilât kuranlarla Ardahan’daki ilk milli kongreye katılanların ve bunlar dışında doğuda Kürt, Ermeni dernekleri kuranların, Karadeniz kıyılarındaki Pontusçuların, Kars şehrinde bir “Şuralar Cumhuriyeti” kuranların, bütün bu örgütte görev alanların isimlerini saptamış olan ajanlarımıza dayanarak ileride bunların da hepsini birer birer açıklayacağız. Yalnız şu kadarını söylemek isterim ki, Mustafa Kemal Paşa Anadolu’ya ayak bastığı zaman birçok dernekle, grupla, siyasi kuruluşla, çeşitli çetelerle karşı karşıyaydı. Bunlardan bir kısmı milli amaçlara uygundu. Bir kısmıysa çeşitli amaçlar güden birtakım maceracıların elinde bulunuyordu. Onun en büyük niteliği, bu dernek ve grup yığınlarından, tek bir amaca, vatanı yabancı yayılmasından kurtarmak amacına yönelik bir tek kuvvet yaratmak olmuştur. Milli Mücadele, Mustafa Kemal’in


Anadolu’ya ayak basmasından önce başlamış, yer yer direniş istekleri belirmişti. Bu manzara, Türk milletinin başlı başına ne büyük bir varlık olduğunu kanıtlamaya yeterdi. Fakat bütün bunlar gelişigüzel yığılmış malzemeydi. Onu bir eser yapacak derecede güzellikte işleyen, dahi mimar Mustafa Kemal olmuştu. Tarih, bu dahi sanatkârı asla unutmayacaktır.


BEKİRAĞA BÖLÜĞÜ HAPİSHANESİ VE SAKİNLERİ Osmanlı İmparatorluğu’nun ünlü askeri hapishanesi, Beyazıt’ta Daire-i Umur-ı Askeriye adı yazılı görkemli bir kapıyla girilen harbiye nezaretinin arkasına düşen iki katlı taş bir binadaydı. Sultan Murat zamanında Eski Saray adını taşıyan bu binaya daha sonraları hassa Ordusu ileri gelenleri yerleşmişti. Üst katta Hassa Müşirliği makamı, Erkan-ı Harbiye Başkanlığı ve Levazım Şubesi bulunurdu. Alt katında da inzibat bölüğü subay ve erleri bulunurdu. Abdülhamit devrinde bu binaya Bekirağa Bölüğü adı verilmişti. Bu isim neden verilmiştir, bizce bilinmemektedir. Ateşkes yıllarındaysa Bekirağa Bölüğü denilen bu taş bina tamamen siyasi ve askeri tutuklulara ayrılmış, isimlerini aşağıda yazacağımız önemli kişiler, İttihat ve Terakki’nin ileri gelenleri, devlet adamları, üst rütbeli subaylar, üst katın ya ayrı odalarında veya geniş koğuşlarında gözetim altına alınmıştı. Alt katta erler ve inzibat birlikleri bulunuyor, daha alt kattaki bodrumlarda işkence edilenlere, herkesten ayrı tutulanlara özgü hücreler sıralanıyordu. Bekirağa Bölüğü’nde tutuklu olan subaylar, suçlu olduklarına karar verilinceye dek maaşlarını aldıklarından yiyeceklerini kendileri sağlarlardı. Birçoklarının aileleri bunların yemeklerini dışarıdan getirirdi. Devlet ileri gelenleri, vekiller, vezirler ve paşaların uşakları onların yemeklerini, konaklarından tepsilerle buraya taşırlardı. Erlerse civardaki bakkallardan peynir, ekmek veya zeytin ekmek satın alırlardı. Antlaşma yıllarının ünlü Nemrut Mustafa Paşa Divan-ı Harb’i, işte bu Bekirağa Bölüğü’ndeki tutukluları yargılardı. Kaçaklar hakkında da divan-ı harbin kararı gıyabiydi. Divan-ı harp üyeleri şu kişilerden oluşmaktaydı: Başkan; Kürt Mustafa Paşa, üyeler; Piyade Albayı Zeki Paşa, Piyade Albayı Recep Paşa, Piyade Albayı Recep Ferdi Bey, Piyade Albayı Kazım Bey, İstihkâm Yarbayı Fettah Bey. İşte başta Mustafa Kemal, Kavaklı Fevzi (Çakmak), İsmet İnönü olmak üzere bütün Anadolu’ya kaçan subayları, padişaha karşı gelme suçuyla idama mahkûm eden kurul, bu kişilerden oluşan divan-ı harp idi. Bekirağa Bölüğü’ne savaşın sona ermesi ve İstanbul’a galip devletlerin temsilci ve askerlerinin gelmesi üzerine tutuklanıp gönderilen çok önemli kişiler girmişti. Anımsayabildiklerimizi burada sıralayacağız, zira biz de Bekirağa Bölüğü’ne, hem de idam istemiyle gönderilmiş vatan evlatlarından biriydik. Bunlardan bir kısmı Dünya Savaşı, diğerleri Ermeni tehcirinin suçlularıydı. Bekirağa Bölüğü’nde devlet ileri gelenlerinden İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin ünlü başbakanlarından Prens Sait Halim Paşa, Şeyhülislam Ürgüplü Hayri Efendi, gene şeyhülislamlardan ve Mason Locası ileri gelenlerinden Musa Kazım Efendi, İttihat ve Terakki Fırkası’nın genel merkezinden ve genel kâtiplerinden Mithat Şükrü Bey, İttihat ve Terakki merkez üyelerinden Küçük Talat Bey, Abdülhamit’in tahtan indirilme kararını veren ünlü komitedeki milletvekillerinden Yahudi Karasu Efendi, Mason Locası ileri gelenlerinden Hariciye Nazırı Nesimi Bey, Hariciye Nazırlarından Halil Bey (Menteş), Göçmenler Bürosu Genel Müdürü İstanköylü Şükrü Kaya Bey, başyazarlardan Yunus Nadi Bey, Ağaoğlu Ahmet Bey, bunlardan başka gene ünlü İttihatçı başkanlardan Süvari Yarbayı İzmitli Mümtaz Bey (Enver Paşa’nın yaveri), Sapancalı Hakkı Bey, İttihat ve Terakki müfettişlerinden İlyas Sami Bey, gene bu partinin üyelerinden Avni Bey, İttihat ve Terakki’nin Turancılık idealini yapan Ziya Gökalp, İttihat ve Terakki’nin ünlü Maarif Nazırı Şükrü Bey (asılarak idam edildi), İttihat ve Terakki’nin İstanbul Başkanı ve İaşe Nazırı Kara Kemal Bey, Polis Müdür Yardımcılarından


Tevfik Hadi Bey, Emniyet Genel Müdürü Erzurumlu Aziz Bey, İstanbul Milletvekili Salah Cimcoz Bey, valilerden Erzincanlı Sabit Bey, valilerden Muammer Bey, Edirne Valisi Zekeriya Bey, İttihat ve Terakki Müfettişlerinden Küçük Mithat Bey ve bu kişilerden başka askeri rütbelere sahip olan ileri gelenlerden 6. Ordu kumandanlarından, Irak zaferlerinin kahramanı Ferik Halil Paşa (Enver Paşa’nın amcası), Kafkasya İslam Ordusu Kumandanı Fahri Ferik Nuri Paşa (Enver Paşa’nın kardeşi Mataracı), Doğu Cephesi ordu kumandanlarından Yanyalı Vehip Paşa, Kurmay Albay Vehip Paşa, kurmay albaylıktan emekli Hüseyin Kadri Bey, Dünya Savaşı yıllarında Yakup Cemil sorunu yüzünden Bağdat’a sürgün giden Yüzbaşı Nevzat (inzibat bölük kumandanı), haber alma şubesi müdürlüğünü yapan Kurmay Albay Seyfi Bey (Kurtuluş Savaşı’ndan sonra general ve milletvekili oldu). Ve bunlardan başka sonradan gelenler içinde kurmay albay ve Enver Paşa’nın Damadı Kazım Bey, Ruşen Eşref Bey’in kayınbiraderi Trabzon Gümrük Müdürü Mehmet Ali Bey, İttihat ve Terakki genel merkezinden Kırzada. Bunlar bir taraftan Dünya Savaşı yıllarına ait suçlardan, bir taraftan da Ermeni tehciri dolayıyla kıyıma ka​tılmaktan suçlanıyorlardı. Günün birinde Ferik Halil Paşa tutukevi görevlilerinden Teğmen Sadi Bey’le dostluk kurarak küçük bir örgüt kurmuş ve buraya Küçük Talat Bey’i almıştı. Bunlar bir gece Bekirağa Bölüğü’nden kaçarak bir süre Çamlıca’da saklandılar. Daha sonra Karakol Örgütü üyesi olanlar, her üçünü hazırladıkları araçlarla Anadolu’ya kaçırdılar. Bu konuda Kocaeli böl​gesi temsilcisi Yenibahçeli Şükrü Bey’in rolü büyüktü. Halil Paşa ve Küçük Talat Bey Ankara’ya gittiler. Fakat Mustafa Kemal Paşa, her ikisinin Anadolu’ya gelmesine kesinlikle karşıydı. Aslında Gazi’nin Anadolu’ya gelişindeki amaçlarından en önemlisi İttihatçıları temizlemek, onları ülkeyi yeni bir maceraya sürüklemekten korumaktı. Bu amaçla Enver Paşa’nın da ülkeye girmesine izin verilmemişti. Bu nedenle her ikisi Anadolu’da kalamayarak Rusya’ya geçmişlerdi. Halil Paşa Moskova’ya giderek Bolşevik ileri gelenleriyle ilişki kurmuş, onlardan Dünya Savaşı’nın galiplerine karşı yardım görecekleri sözünü almıştı. Halil Paşa bu nedenle Kurtuluş Savaşı yıllarında Rusya’da kalmış, fakat Kazım Karabekir Paşa’nın Ermenilerle doğuda savaştığı sırada ona silah, cephane, top ve top mermisi sağlayarak, bunları Karadenizli takacılarla göndermişti. Ben Bekirağa Bölüğü’nde tutukluyken, İttihat ve Terakki’nin istihbarat müdürü olan Kurmay Albay Seyfi Bey’i, Enver Paşa’nın pederi Ahmet Paşa’yı ve damadı Albay Kazım Bey’i de orada görmüştüm. Fakat bunlar çok kısa bir süre sonra serbest bırakılmışlardı. Hatta Harbiye Nezareti Muamelat-ı Zatiye62Dairesi Başkanı Kurmay Albay Osman Şevket Bey de Enver Paşa’nın hizmetinde bulundu diye tutuklanmışsa da o sırada Harbiye Nazırı Müşir Gürcü Şakir Paşa’nın korumasıyla salıverilmiş, Ankara’da ahz-ı asker dairesi (asker alma dairesi) başkanlığına atanmıştı. Enver Paşa’nın babası İstanbul’da kalmış, Albay Kazım Bey, Kazım Karabekir Paşa’nın kolordusu kurmay başkanlı​ğına getirilmiş, Seyfi Bey de tümen kumandanı olmuştu. Enver Paşa’nın kardeşi Ferik Nuri Paşa’yı İngilizler teslim alarak polis korumasında Batum’a getirmişlerse de bir yolunu bularak Azerbaycan’a kaçan Nuri Paşa, oradaki yerel hükümetin ordularına başkumandan olmuş ve Kazım Karabekir Paşa’yı, Ermenilere karşı giriştiği savaşlarda soldan desteklemişti. Doğu Cephesi’nde Ermenilere karşı zaferin kazanılmasında merhum Nuri Paşa’nın büyük bir payı vardır. İngilizler, Bekirağa Bölüğü’ndeki tutuklulardan bir kısmını da gece saatlerinde tutukevine getirdikleri kamyonlara bindirerek İstanbul Limanı’nda istim üzerinde durdurulan savaş gemilerine nakledip Malta Adası zindanlarına göndermişlerdi. Bekirağa Bölüğü’nün kötü ünü yalnız ateşkes


yıllarına özgü değildi. Zamanında Balkan Savaşı sırasında da bu tutukevi ünlüydü. Hatta onun Tırnakçı Salim adındaki kumandanı tutuklulara bol bol işkence yaptırırdı. Hele Mahmut Şevket Paşa’nın öldürülmesinde İttihat ve Terakki Genel Merkezi her kimden kuşkulanmışsa tümünü toplayıp Bekirağa Bölüğü’ne tıktırmıştı. Bunlar arasında haksızlığa uğramış olanlardan biri de yazar Felek Burhan’dır (Burhan Felek). Sinop Kalesi’ne sürülmüştür. Bu öldürme girişiminin araştırılmasında ve suçlularının yakalanmasında Babıâli Baskını’ndan sonra iş başına gelen devrin Polis Genel Müdürü Azmi Bey ve İstanbul eski Polis Müdürü Ahmet ile Merkez Kumandanı Kurmay Albay Selanikli Remzi Bey’in büyük yardım ve çabaları görülmüştü. Dünya Savaşı yıllarında hamallar arasında kuvvetli bir teşkilât kurduğu ve onları partiye bağladığı için kendisine lakap olarak Hamal Ferit Bey denilen ünlü ve gayretli vatansever de Bekirağa Bölüğü’nü boylamış kimselerdendi. Bunlardan başka Dünya Savaşı suçluları olarak gönderilenlerden, “Sevkiyatçı” lakabıyla anılan Binbaşı Rıza Bey, Dünya Savaşı yıllarında İzmit Çuha Fabrikası müdürlüğünü yapmış olan Yarbay Mithat Bey (gerek Rıza ve gerek Mithat Beyler, Mustafa Kemal Paşa’nın korumasıyla tutukluluktan kurtulmuşlardı), Dünya Savaşı yıllarında İstanbul Merkez Kumandanlığını yapmış olan Topçu Albayı Kızanlıklı Cevat Bey, Dünya Savaşı yıllarında Albay Halepli Mahmut Kamil Bey, kurmay albay olan Bağdatlı ismini bilmediğim bir kişi Arap devletlerinin koruması sayesinde bu tutukluluktan kurtulmuştu. Doktor yüzbaşısı olup ismini anımsayamadığım bir kişi (ki Trabzon’daki Ermeni göçü dolayısıyla Bekirağa Bölüğü’nde tutukluydu), gene tutuklular içinde padişah damatlarından olup ismi ya Hamit veya Hami Bey (ki kısa bir tutukluktan sonra salıverilmişti), harbiye nezareti Muamelat-ı Zatiye Müdürü Kurmay Albay Osman Şevket Bey (daha sonra paşa, kısa bir tutukluluktan sonra salıverilmişti), Boğazlıyan Kaymakamı ve Yozgat Mutasarrıf 63 Vekili Kemal Bey (divan-ı harp kararıyla Beyazıt’ta idam edilmişti). Şehit kaymakam Kemal Bey’in cenazesini kalabalık bir törenle kaldıran tüm şeyhler, hocalar de tutuklanmış olup, padişah buyruğuyla tümü salıverilmişlerdi. Tutuklular içinde bulunan Doktor Çerkez Reşit Bey, ki divan-ı harp kararıyla idama mahkûm olduğunu anlayınca Bekirağa Bölüğü’nden kaçmış, fakat kaçışını haber alan ve onu izleyen Beşiktaş zabıtası, onu Hasekitarla semtinde tabancayla öldürmüştü,64 Meşhur Tanin Gazetesi sahibi ve başyazarı özgürlük savaşçısı Hüseyin Cahit Bey (Yalçın), Bekirağa Bölüğü’nün kahrını çekmiş, Nemrut Mustafa Paşa Divan-ı Harbi’nin yüzünü görmüş kimselerdi. İngilizler onu daha sonra gemilerine bindirip Malta Adası’nın zindanlarına göndermişlerdi. Yalnız Bekirağa Bölüğü’ne uğramadan Malta’ya gönderilenler de şunlardı: Afyonkarahisarlı Ali Bey (Çetinkaya) köprü üzerinde tutuklanarak Malta’ya sürülmüştü. Göz doktoru Esat Paşa, bir gece evinden uykudan kaldırılarak İngilizler tarafından bir savaş gemisine bindirilerek Malta’ya gönderilmişti. Müşir Şair Paşazade Arapkirli Cevat Paşa ve Kurmay Tuğgeneral Yakup Şevki Paşa da Bekirağa Bölüğü’nde yatırılmadan Malta’ya gönderilmişlerdi. Velhasıl, imparatorluğun her döneminde daha hareketli fakat daha korkunç ve haksız uygulamalara tanık olmuş bulunan bu bina​nın, adaletsizlik alınyazısı sayılmıştır. 62 Özlük işleri. 63 Tanzimattan sonra bir sancağın en yetkili amiri. 64 Sayın okuyucularımızdan Yüksek Mühendis Muzaffer Çelik’ten aldığımız mektupta aynen şöyle denilmektedir: “Bu olay benim gözümün önünde olmuştur. Nişantaşı’nda Topağacı semtinde Fehmi Paşa Konağı’nda Nişantaşı Lisesi’nde okuyordum. Bir gün arkadaşlarla top oynarken Fransız ve Türk polislerinin bir adamı kovaladıklarını gördük. Biz de izlemeye koyulduk. Şişmanca, tıknaz, temiz giyinmiş gözlüklü sivil bir kişinin Ihlamur Deresi’ne doğru koştuğunu gördük. Polislerin elinde tabanca vardı. Onu


yakalayamıyorlardı. Şimdi bile yerini gösterebileceğim bir ağacın dibinde bu kişinin kendi tabancasıyla orada intihar ettiğini gördük.” Merhum demek oluyor ki kahramanca ölmüştür. Allah rahmet etsin. S. N. Tansu.


KARS KONGRESİ VE ŞURALAR HÜKÜMETİ Birinci Dünya Savaşı’nın büyük bir çöküntüyle bitmesi, Çarlık Rusya’sının daha 1917 Ekim ve Kasım aylarında savaştan çekilmesi, önce Menşevik Kerenski hükümetinin, daha sonra ihtilalin daha aşırı unsurları olan Bolşeviklerin Lenin adlı liderinin yönetimi altında iktidara gelmeleri ve bunların da Almanya ve müttefikleriyle her ne pahasına olursa olsun anlaşarak 3 Mart 1918’de imzalanan Brest Litovsk Antlaşması’yla sahneden çekilmeleri birbirini izlemişti. Son Rus Çarı Nikola’nın karısı, üç kızı ve 17 yaşındaki veliahdı olan oğluyla Sibirya’nın küçük bir kasabasında bir gece sabaha karşı, onu kurtaracağı bilinen çara sadık Amiral Kolçak kuvvetlerinin yetişmesinden önce kurşuna dizilmesi de büyük savaşın galiplerini son derece öfkelendirmişti. Bunun üzerine kızıl ihtilal, batıdan, doğudan, güneyden ve kuzeyden çember içine alınmış, Almanya ve müttefiklerinin ortadan kaldırılmasından sonra galip devletlerin bütün isteği Bolşevikleri yok etmek olmuştu. Sibirya’dan çara sadık Amiral Kolçak kuvvetlerinin ilerlemesine karşılık, batıdan Fransız ve Polonyalı kıtalar Kızılordu’yla savaşıyorlardı. Güneyde gene çara sadık General Denikin’le, Kırım’dan donanmaya dayanarak elindeki kuvvetlerle harekete geçmiş bulunan çara sadık Amiral Vrangel’in çıkardığı güçlüklerde yabana atılamazdı. Rusya’nın kuzeyinden, Estonya gönüllüleriyle gene çara sadık bulunan General Bodiyenoviç, Petersburg üzerine yürüyordu. 1919 senesi Bolşevikler için yıkım ve kötü sonuçlarla dolu gözüküyor, ihtilalin boğulacağı her yerde varsayılıyordu. Fakat birdenbire bütün varsayımlar altüst oldu. Amiral Kolçak yenildi ve tutsak edilerek kurşuna dizildi. General Denikin bir suikastçı tarafından öldürüldü. Kızılordu, Polonyalıları Varşova kapılarına kadar sürüp attı. Amiral Vrangel kendisine sadık Beyaz Ruslarla gemilere binerek Türkiye topraklarına, İstanbul’a sığındı. Kuzeyde General Bodiyenoviç de Troçki’nin kumandasındaki Kızılordu’ya yenildi. Merkezlerini Moskova’ya nakletmiş olan Bolşevik liderleri 1920 senesini üst üste kazanılmış zaferlerle kapatmışlardı. İşte o zaman Rusya’da biraz hoşgörülü bir yönetim uygulamasına karar vermişler ve yer yer, halkın gözüne hoş görünmeye çalışmışlardı. Memleketi “Sovyet Şuralar Cumhuriyetleri” ismi altında on yedi parçaya ayırmış olmakla beraber, gene bütün yönetimi ellerinde bulunduruyorlardı. Kafkasya’da da bir Şuralar Cumhuriyeti kurulacak, Ermenistan, Gürcistan, Azerbaycan adı altında üç küçük hükümet Sovyetler Konfederasyonu’na katılacak, fakat kendi iç işlerinde hepsi ayrı bir çeşit özerliğe kavuşacaktı. Fakat Ermeniler bununla yetinmiyor, Wilson İlkeleri’ne dayanarak Osmanlı İmparatorluğu mirasından Doğu Anadolu’da altı vilayeti de bu küçük cumhuriyetin topraklarına katmak istiyorlardı. Bu tarihlerde Ermeni davasını, Amerika’ya sığınmış ve önemli işler yapmış olan Ermeni zenginlerinin baskısıyla Amerika Birleşik Dev​letleri hükümeti eline almıştı. Bağımsız bir Ermenistan’ın pek büyük olacağı anlaşılıyordu. Gürcistan’ın da istekleri çoktu. Azerbaycan’a gelince, bu Türk hükümeti haklı olarak ana vatana yaklaşmak istiyor, bazı aşırı uçlar, Azerbaycan ile Türkiye’nin birleşmesini söylüyorlardı. Fakat büyük bir korku bu girişimi gölgeliyordu. Zira Türkiye’yle barış yapılmamış, Osmanlı Devleti’nin kaderi belirlenmemişti. Azerbaycan’ı onunla düşünmek, kurulmasına karar verilen bu cumhuriyeti de tehlikeye düşürebilirdi. O halde Azerbaycan şimdi bağımsız olacak, ileride ana vatanın durumuna göre yeni bir yol izlenecekti. Fakat antlaşma imza edildiği zaman Türk orduları, Rus devriminden faydalanarak Kars’ı, Ardahan ve Batum’u ele geçirmişlerdi. Daha ateşkes uygulamaya başlanmadan Teşkilât-ı


Mahsusa’nın adamlarından biri olan Yenibahçeli Nail Bey Batum’a, İttihatçılardan Filibeli Hilmi Erzurum’a, tüccardan Cafer Bey Trabzon’a gönderilmişti. Bunlar kuryeydiler. 65 Kuryeler Erzurum’da ateşli bir İttihat ve Terakkici olan ve birçok yararlılıkları görülen Albay Halit Bey’e (Deli Halit Paşa), Topçu Albayı Rüştü’ye (asılarak öldürülmüş), Albayrak Gazetesi Müdürü Süleyman Necati Bey’e Enver Paşa’nın emirlerini bildirmişlerdi. Bunun üzerine Erzurum, Trabzon ve Kars ileri gelenlerinden oluşan bir delege heyeti Ardahan Kongresi’ne katılmıştı. Bu kongrede Yakup Şevki Paşa’yı başkanlığa seçmişlerse de o hastalığını ileri sürerek özür dilemişti. Fakat İttihat ve Terakkiciler ile Teşkilât-ı Mahsusacılar paşayı bir ay kadar Erzurum’da adeta ablukaya almışlar ve İstanbul’a gitmesine engel olmuşlardı. Paşa sonunda İstanbul’a gitmiş, bir süre hastanede kalmış, sağlığına kavuşunca İngilizler kendisini tutuklayarak Malta’ya sürmüşlerdi. Ardahan Kongresi’nden sonra Kars’ta Şuralar Hükümeti yeni bir kongrenin toplanmasına izin vermiş ve kendisi de gözlemci olarak Ahıskalı mühendis Server Bey’le Kafkasyalı Abdullah Bey’i göndermişti. Ruslar Kafkasyalı Yusuf Bey’i Albay Halit Bey’e göndererek, Kars’ta toplanan kongrede başkanlığa Karslı Cihangirzade İbrahim Bey’in getirilmesine yardım ettikleri takdirde Moskova’nın her türlü masrafı kabul edeceğini bildirmişlerdi. Kars Kongresi’nde Teşkilât-ı Mahsusacılar ve İttihatçılar da bulunmuştu. Cihangirzade İbrahim Bey başkanlığa getirilmiş, o da başkanlığı altındaki hükümete kardeşi Cihangirzade Hasan ve Kağızmanlı Ali, Doktor Esat, dâhiliye nezaretine Filibeli Hilmi ve gene Vekiller Heyeti’ne Fuat Sabit, Başkumandanlığa da Albay Halit Bey’i seçmişti. Cihangirzade ve vekiller heyeti işe başladıktan sonra, Erzurum’da örgütlenmek üzere Filibeli Hilmi, Erzurum tüccarlarından Cafer, Topçu Albay Erzurumlu Kazım Beylerle, Albayrak Gazetesi Müdürü Süleyman Necati Bey’i bir kurul halinde oraya göndermişti. Batum örgütünü kurmakla Yenibahçeli Şükrü Bey’in ağabeyi Nail Bey’i görevlendirmiş, Trabzon örgütüne de Alay Kumandanı Ali Rıza Bey’le, Barutçuzade Hacı Ahmet Muhtar Efendi’yi seçmişti. Giresun’da örgütü kuracak kişiyse Pontusçulara karşı canla başla savaşan Topal Osman Ağa’ydı. Samsun’daki örgütü kurmaya Mehmet Bey’le eski milletvekillerinden Emin, Şuralar Hükümeti’nin Sivas örgütünü kurmaya Halit Turgut Bey’le Şekeroğlu İsmail Efendi görevlendirilmiş, Ahıska’daki örgüte Molla Nasreddin Gazetesi yazarlarından Ömer Faik Bey, Harput’ta örgüt kurmaya Hacı Kaya, Morgül örgütünü hazırlamaya Batum Milletvekili Edip Bey, Acara örgütünü kurmaya Müyesser Paşa’yla, Milletvekili Ali Rıza Bey görevlendirilmişti. Şuralar Hükümeti’nin İstanbul örgütüne atanan göz doktoru Esat Paşa ile Baha Sait, Yenibahçeli Şükrü, Japon Rıza ve bu tarihte İstanbul Merkez Kumandanlığı Divan-ı Harp Başkanı Hem-şinli Ali Tosun Bey’i belirtmemiz gerekir. Şuralar Hükümeti bundan başka; biri Erzurum’da Albayrak, diğeri Batum’da Sadayı Hak isimleri altında iki gazetenin yayınlanmasını da karar altına almıştı. Albayrak’ın editörlüğüne Kafkasya ve çevresi İslam orduları kumandanı Fahri Ferik Nuri Paşa seçilmiş, o da kendisine vekâlet etmek üzere Albay Halit Bey’i göndermişti. Kars’ta kurulan Şuralar Hükümeti ile İstanbul Hükümeti’nin ilişkilerini düzenlemek üzere kaleme alınacak ilkeleri hazırlamaya da 6. Ordu’nun eski kumandanı ve Enver Paşa’nın amcası, Kutülamare kahramanı Halil Paşa görevlendirilmişti. Enver Paşa’nın Kafkasya’daki Şuralar Hükümeti’ne Moskova yoluyla gittiği, fakat oradan Anadolu’ya geçmediği bir gerçekti. Bu sıralarda gerek Rusya, gerekse Osmanlı İmparatorluğu içte ve bütün dünyanın genel siyaseti açısından dışta son derece karışık bir görünümdeydi. Bolşevik liderler, galip devletlerle sonuna kadar savaşmaya hazırlanıyorlardı. İngiltere bu tarihte İrlanda, Mısır ve


Hindistan’daki ayaklanmalarla uğraşıyordu. Fransa’ya karşı Afrika’nın kuzeyinde, özellikle Fas’ta uyanan ulusalcılık ve bağımsızlık aşkı onu sürekli uğraştırıyordu. İtalya’da sosyalistler hükümeti altüst ediyordu. Almanya sürekli zararlarını ödemek zorunda kalmış, buna karşılık birçok toprağı ele geçirilmişti. Macaristan’da Bel-lakon adlı bir komünist iş başındaydı. Amerika’da da çeşitli grevler, genel hoşnutsuzluk, hükümet işlerini içinden çıkılmaz bir duruma sürüklemişti. Yenik ülkelere Bolşevikliğin yayılmaması için bunlarla hızlı bir şekilde barış yapmak gerekiyordu. Bütün bunlara ek olarak da Anadolu’da kurulan milli hükümetle Yunanlıların ve son Osmanlı hükümetinin arasında kanlı savaşlar devam etmekteydi. Kafkasya’daysa Ermeniler, Anadolu’da Türklerin yaşadığı doğu illerini baskınlarla bunaltmışlardı. Her yerde İttihat ve Terakkici subaylar yeni bir örgüt kurmak dileğindelerdi. Zaten bu korku, Vahdettin’i ve onun sadrazamı olan Damat Ferit Paşa’yı, Mustafa Kemal’i Üçüncü Ordu Müfettişi unvanıyla Erzurum’a göndermeye yöneltmişti. Teşiklat-ı Mahsusa kapatılmış olmasına karşın, kendi ajanları aracılığıyla bir yandan Mustafa Kemal Paşa’nın doğuda geniş bir örgüt kurmak üzere Anadolu’ya geçtiğini, hatta Vahdettin’den bunun için 30 bin liraya yakın bir ödenek aldığını öğrenmiş, diğer taraftan da Enver Paşa’nın Kafkasya’dan ve Şuralar Hükümeti yolundan Anadolu’ya geçmek istediğini haber almıştı. Fakat Enver Paşa, Mustafa Kemal’in izni olmadığı için Anadolu’ya geçememiş, Şuralar Hükümeti de, durumunu düzeltmiş olan Bolşevik liderlerinin bir kararıyla diğer iki cumhuriyetle beraber Azerbaycan’ı da tarihe gömmüştü. Ruslar, Enver’in Doğu Türkistan’daki girişimlerinden kuşkuya düşmüşlerdi. Enver Paşa’nın bu hareketi, Rusya bünyesindeki bütün Türk ve Tatarların bağımsızlık ayaklanmalarıyla sonuçlanabilir ve Şuralar Hükümeti, bütün Kafkasya ve belki de Türk illerine kadar uzayan bir devlet halini alabilirdi. İyisi mi bu yeni doğan yıldızı derhal söndürmek gerekmiş ve Bolşevik liderler olan Lenin, Troçki ve Stalin bu noktada anlaşarak, genç cumhuriyetin yok edilmesine karar vermişlerdi. 65 Kurye olarak gidenlerden Hemşin oğlu ve kardeşi Celal Bey vardır. Bunlara Tıkanlı Hafız da katılmıştır. Ruslar Celal Bey’i vurdular. Bugün Kars-Ardahan yolunun üstünde bir köprü vardır. İsmi Celal Bey Köprüsü’dür. H. Ertürk.


HARBİYE NAZIRI MÜŞİR İZZET PAŞA’NIN ARZUSU Enver Paşa ve arkadaşları bir Alman denizaltısıyla ülkeyi terk ettikten sonra, bir gün sokakta Küçük Efendi lakabıyla ünlenmiş olan Kara Kemal Bey’i (eski iaşe nazırı) görmüştüm. Bana dedi ki: “Hüsamettin Bey, bu gece veya yarın gece bize gel, sana söyleyeceklerim var, yalnız dikkat et, yeni Dâhiliye Nazırı Arif Bey’le, yeni Polis Müdürü Albay Halil Bey’e güvenme, onlar İttihatçıların düşmanıdırlar!” Kara Kemal bana bu öneriyi yaptıktan sonra yanımdan ayrılmıştı. Birkaç gün sonra, bir gece onu Çarşamba’daki evinde ziyaret etmiştim. Geldiğime sevinmiş, iki eski dost olarak oturup baş başa konuşmuştuk. Kendi​sinde gerçekten önemli haberler vardı. “Hüsamettin Bey, Enver Paşa’nın düşündükleri birer birer gerçekleştiriliyor, her taraf, bütün İslam dünyası şu dakikada ayaklanmış bulunuyor, bundan yararlanmamız gerek. Yalnız canımı sıkan şey şu: Enver’in yazıp uzun boylu direktif gönderdiği paşaların birçoğu bunları alamamış ve yola çıkmışlardır. Hepsi de Mondros’un kararlarına uymuş olmak için İstanbul’a gelmişlerdir” dedi. “Ne söylüyorsunuz Kemal Bey, Halil Paşa burada mı?” “Evet, hem de şimdi Bekirağa Bölüğü’nde tutukludur. Halil Paşa gelmiş ve burada pek az kalarak Kafkasya’da kurulacak Şuralar Cumhuriyeti’ne İttihatçıları sokmak için oraya gitmeye kalkmıştı. Başlangıçta bu izni almışken, birkaç gün sonra onun bu davranışını uygun görmeyen Sadrazam ve Harbiye Nazırı Müşir İzzet Paşa, torpido göndererek paşayı Zonguldak’tan geri çevirdi. Döner dönmez de Halil Paşa Bekirağa Bölüğü’ne tıkılmış oldu. Yalnız gemide olan Filibeli Hilmi, Yenibahçeli Nail ve Cafer Beyler yollarına devam ettiler. Onlar kuryedirler. Sadrazam paşanın gizli haber alması zayıfmış meğer.” “Peki, ya Nuri Paşa, ya Yusuf İzzet Paşa, bunlar ne oldular?” “Onlar mı, onlar da burada. Müşir İzzet Paşa, Yusuf İzzet Paşa’yı Bandırma’daki kolordunun kumandanlığına atamış, fakat bu koşullar al​tında o ne yapabilir?” “Ben de Sadrazam ve Harbiye Nazırı Müşir İzzet Paşa’nın huzuruna çıktım. İstanbul’da savaş yılları getirilmiş bulunan Müslüman konuklardan söz açtım. Örtülü ödenekten para istedim. Enver Paşa’yla anlaştıkları konuyu kendisine anlattım. Bana ne yanıt verdiğini düşünürsün?” “Herhalde hiçbirisine yanaşmamıştır.” “Evet, hatta sadrazam bana dedi ki, İtilaf Devletleri haber almışlar, Teşkilât-ı Mahsusa üyelerinin sömürgelerde onların aleyhinde hareket ettiklerini de öğrenmişler. Derhal bu teşkilâtı kapatacaksınız. Silah ve cephanelerini müttefik makamlara teslim edeceksiniz. Bizden bunu resmen istediler. Bu işten artık vazgeçiniz. Harbiye Nezareti Müsteşarı Kurmay Albay İsmet Bey’i de derhal görünüz!” Kara Kemal sözümün bu noktasında sözümü keserek; “Ah şu Enver Paşa, biraz daha kalabilseydi, savaş biraz daha geç bitseydi ne olurdu? Bunca Müslüman gönüllüsünü böyle yüzüstü bırakmak doğru mu? Şimdi ne olacak Hüsamettin Bey?” dedi. “Bakalım, belki Albay İsmet Bey’i inandırabiliriz. Biraz zaman kazanır ve para alırız.” “Hiç zannetmiyorum.” Kara Kemal’le birçok konuda görüşmüştük. O çok umutsuzdu. Artık kara günlerin başladığına inanmıştı. Ben de iznini isteyerek ayrılmıştım. Bir-iki gün sonra harbiye nezaretinde Müşir İzzet


Paşa’nın emri gereğince, Müsteşar Kurmay Albay İsmet Bey’i odasında ziyaret ettim. İsmet Bey çok çalışıyor, kâğıtların içine âdeta gömülmüş bulunuyordu. Belliydi ki harbiye nezaretinin ağır yükü özellikle onun omuzları üstündeydi. Başını kaldırıp bana baktıktan sonra yer göstermiş ve oturmamı söylemişti. “Hüsamettin Bey, Müşir İzzet Paşa’nın emirlerini duydunuz herhalde... Hatta bunun tasfiyesiyle Kurmay Albay Hasan Tosun Bey’i görevlendirdik. Ona mührü ve belgeleri teslim ediniz. Silah ve malzeme depolarını bildiriniz. Bizim için çok ağır olmakla beraber antlaşma koşullarına uymak zorundayız.” Albay İsmet Bey’in bu kesin emirlerine karşı gelmenin olanaksız olduğunu biliyordum. Yalnız Enver Paşa’nın giderken bana verdiği direktifi tekrarladım. Kurmay Albay İsmet Bey, beni dikkatle dinledikten sonra şöyle söyledi: “Hüsamettin Bey, siz kurmay mısınız?” “Hayır albayım, harp okulunu bitirmiş çarıklı bir subayım.” “Öyleyse dinleyiniz. Enver Paşa’nın düşleri genişti. Bugün onlarla hareket etmeye olanak yoktur. Türkiye’nin durumu, ülkenin yaşamı ve sürekliliği söz konusudur. Evet, olanak olsa bu silah ve cephaneyi Anadolu’ya kaçırsak, İtilaf kuvvetlerine teslim etmesek çok iyi olurdu! Fakat şu savaş gemileriyle, karaya asker çıkarmış bir düşman karşısında elimiz kolumuz maalesef bağlanmıştır. İmparatorluk artık yıkılmıştır. Şimdi yeni koşullarla karşı karşıyayız. Bunun için Teşkilât-ı Mahsusa’yı dağıtıyoruz. Buraya toplamış olduğunuz bu İslam direnişçilerini de devletin beslemesine olanak yoktur. Bugünden sonra Harbiye Nazırı Müşir İzzet Paşa Hazretlerinin emirlerini yerine getirirsiniz.” Kalktım. Harbiye nezaretinin bu gayretli ve çalışkan müsteşarını askerce selamladım. Belki bu dakikada ikimizin de dilekleri aynıydı. Fakat olayları daha yetkinlikle ve yakından bilen Kurmay Albay İsmet Bey için de yapacak bir şey yoktu. Ertesi gün Şeref Sokağı’ndaki büroma Kurmay Albay Hasan Tosun Bey gelmişti. Bana; “Hüsamettin Bey, dün Harbiye Nezareti Müsteşarı İsmet Bey’i görmüşsünüz. Size birtakım emirler vermiş, bu nedenle benim de yeni görevimi anlatmış, işte emrim. Kapatılma kararı alınmış olan Teşkilât-ı Mahsusa’nın veya Umumu Şarkiye’nin mührünü, kasasındaki parayı, İslam dünyasıyla yapılan tüm yazışmaları, tüm dosyaları, şifreyi almaya geldim. Ayrıca ambarlarımızdaki silah ve cephaneyi de teslim ala​cağım” dedi. Albay Hasan Tosun Bey çok arzulu gözüküyordu. Nasıl bir belayı başına aldığının farkında değildi. Bir asker olarak benim de bu emirlere uymam şarttı. Yalnız Teşkilât-ı Mahsusacılık huyum yüzünden, bilhassa silah ve cephanenin teslimine bir türlü gönlüm razı olmuyordu. İstenilenlerden bir kısmını Hasan Tosun Bey’e teslim ettikten sonra, beraberce Fatih medreselerinden yiyeceklerini temin ettiğimiz Müslüman konuklarına giderek harbiye nezaretinin emrini bildirdik. Onlara; “Antlaşma imzalanmıştır. Artık devlet size yemek, hatta yatacak yer veremeyecek, başınızın çaresine bakınız” dedik. Adamlar şaşırmışlardı. Yerlerinden, yurtlarından ettiğimiz bu insanlar, şimdi leylek yavrusu gibi açıkta kalınca fena halde kızmışlardı. Çoğu Arap’tı. Onların öfkesi de yabana atılamazdı. Nitekim akşama doğru büroya gelerek Albay Hasan Tosun Bey’in odasını sarmışlardı. Her kafadan bir ses çıkıyordu. Tosun Bey bunlara dert anlatamayacağını anlayınca bırakıp gitmişti. Birkaç gün


gözükmeyince bu defa da bizi bir kuşku sarmıştı. Olaydan iki gün sonra yolda Albay Tosun Bey’e rastlamıştım. “Hayrola Tosun Bey, sizi göremez olduk, teslim alacağınız işler bittimi?” “Bırak Allah’ını seversen Hüsamettin Bey, bu karışık ve tehlikeli işin içine beni neye kattılar anlamadım, ben görevden kendi isteğimle ayrıldım, daireye uğramak değil, odanın önünden bile geçmem. Ne halleri varsa gör​sünler.” Bir hafta sonra tekrar Harbiye Nazırı Müşir İzzet Paşa’nın huzuruna çağrılmıştım. Yanlarında Harbiye Nezareti Müsteşarı Kurmay Albay İsmet Bey de vardı. Günlerce bu işe birini aramış ve bulamamışlardı. Paşa bana seslenerek; “Hüsamettin Bey, Enver Paşa’nın direktiflerine uymamak koşuluyla bu örgütün dağıtılması görevini size veriyoruz. Umarız ki bizim önerdiğimiz şekilde hareket edersiniz” dedi. Her ikisini saygıyla selamlayarak yanlarından çıkmıştım. Teşkilât-ı Mahsusa’nın ortadan kaldırılması işine başlamıştık. İlk iş, imparatorluk devrinde buraya davet ettiğimiz kimseleri sağlıklı bir şekilde tekrar geldikleri yerlere göndermekti. Bunları İngilizlere ve Fransızlara elimizle teslim etmek bizim için çok acı ve üzüntü verici olacaktı. Kısmen bunda başarılı olmuştuk. Diğer taraftan Teşkilât-ı Mahsusa’nın belgeleri ve dosyaları geliyordu. Bunların da düşmanın eline geçmesi birçok kişi için zararlı olabilirdi. Geceleri sırtta bunları taşıyorduk. Bu işi başaranlar Giritli Bahriye Binbaşısı Hüseyin ve Serezli Niyazi Beylerdi. Üçüncü önemli sorun, Teşkilât-ı Mahsusa’nın emrindeki depolarda bulunan silah ve cephanenin teslimi işi geliyordu. Bu işi yapmak bana yükletilen görevlerin en kötüsüydü. Anadolu’ya bunları göndermenin bir ülke görevi, bir vatan borcu olduğuna inanmıştım. İşimi pek ağırdan alıyor, gizli örgüt üyeleriyle anlaşarak bu depoları ani baskınlarla boşaltmaya çalıyordum. Aradan bir ay geçmişti. Bir gün harbiye nezareti meydanındaki kulenin dibinde Müsteşar Kurmay Albay İsmet Bey’e rastladım. Bana eliyle işaret ederek, “Hüsamettin Bey, nasıl verdiğimiz direktife göre hareket ediyor musun?” dedi. Kulağına eğilerek, “Evet albayım, emirlerinizi yerine getiriyorum, yalnız bir eksikliğiyle... Silah ve cephaneyi Anadolu için elde tutuyorum” dedim. Yüzüme baktı, güldü ve yürüdü.


KARA KEMAL VE KARA VASIF’IN KURDUĞU KARAKOL TEŞKİLATI Dünya Savaşı’nın son aylarında bir gün, Enver Paşa’nın Kuruçeşme’deki yalısında, giderayak Talat Paşa’dan emirler alan İttihatçıların meşhur Kara Kemal’i, gene eski İttihatçılardan Kurmay Albay Kara Vasıf Bey’i yalıya gizlice davet etmişti. “Vasıf, Talat Paşa’dan giderken aldığım emir gere​ğince arkadaşlar İttihatçılıkta direnecekler. Gizli bir örgütle birbirlerine bağlanmalı ve bir parola kabul ederek bu şekilde birbirlerini tanımalıdırlar. Paşa’yla aramızda ‘Karakol’ kelimesini kararlaştırmıştık. Bu isim her ikimizin isimlerinin başında Kara lakabının ilk harfleriyle ortaktır. Bu parolayı ‘K.G.’ şeklinde kısaltırsak hem paşanın dediği olur, hem de ikimizin sembolünü içermiş olur, ne dersin?” “Çok güzel Kara Kemal, ‘Karakol’ parolası bizim için biçilmiş kaftandır. Bununla tümümüzü simgeleyen şeyler, bir anlamda birleştirilmiş olur. Yalnız böyle bir örgüte neden gerek görüyorsunuz?” “Şundan dolayı: İngilizler, Ermeni tehcirine karışmış İttihatçıları birer birer tutuklamaktadır. Biz varlığımızı ancak bir örgütle korumak zorundayız. Ak koyun, kara koyun geçit yerinde belli olur derler, doğrudur!” Bir görüşmeyle başlayan bu anlaşma daha sonra bana da duyurulmuş ve yardımımı istemişlerdi. Benim düşünceme göre ülkenin kurtuluşunu sağlayabilecek her örgüt birlikte çalışabilirdi. Ve gerçekten bu örgütün milli silahlı güçlerimizden olan birliğimize yararı olduğu gibi, bizim de onlara yardımlarımız dokunmuştu. Kara Kemal, gene eski İttihatçılardan Baha Sait’i, Ali Çetinkaya’yı, Yenibahçeli Şükrü’yü ve Çerkez Reşit’i, Refik İsmail’i ve askere gönderme işlemleri yapan Rıza’yı örgüte kattığı gibi, daha sonra bu derneğe, eski İttihatçılardan Karadeniz Boğazı Kumandanı Kurmay Albay Galatalı Şevket, İstanbul’da bulunan eski Kafkas Fırkası Kumandanı Kurmay Kemalettin Sami, Kurmay Albay Edip Servet, Piyade Yarbayı Japon Rıza Beylerle “Karakolcuların” ilk yönetim kurulunu oluşturmuş ve “K.G.” rumuzlu bir mühür de kazdırmıştı. Bu teşkilâtın tüzüğünü Kara Vasıf Bey kaleme almıştı. İstanbul ile Anadolu arasında ilişki kurulması için Kocaeli bölgesinde bir ara istasyon örgütü kurulmuştu. Bu sayede Anadolu’ya geçeceklerin işleri kolaylaştırılacaktı. Bu istasyon kumandanlığına da Karakol Teşkilâtı yönetim kurulunca Yenibahçeli Şükrü Bey atanmıştı. Fakat Kocaeli’ndeki Rum köyleri Müslüman köylerine saldırıyor, zulüm ve öldürme birbirini izliyordu. Şükrü Bey önceden Maltepe civarında Endaht66 Mektebi Müdürlüğü’nde bulunduğu için, bu okuldaki cephane ve silahları evvelce Teşkilât-ı Mahsusa’da çalışan çete kaptanlarına dağıtarak Venizelist Rumların daha ileri gitmesine engel olmuştu. K.G. parolalı Karakol Teşkilâtı’na dâhil olduklarından dolayı yönetimle devamlı ilişkide bulunan kişiler şunlardı: Kara Vasıf Bey’in kardeşi Muhidttin Bey, Erzincanlı Kurmay Binbaşı Rıza Bey, İttihat ve Terakki Partisi iktidardayken Lazistan milletvekili olan Sudi Bey, Sapancalı Hakkı Bey’in kardeşi Baytar (Veteriner) Yüzbaşısı Baki Bey, gene o tarihlerde Balıkesir milletvekili, hürriyet şehidi Mahmut Şevket Paşa’nın bir ara yaverliğini yapmış bulunan Kurmay Binbaşı Hüseyin Kadri Bey, Kurmay Albay Arif Hikmet Bey ve gene İttihat ve Terakki iktidardayken İstanbul Milletvekili olan ve Çamlıca’da oturan Arif Bey, önceden süvari binbaşısı olup Mondros Antlaşması’ndan sonra ticaretle


uğraşan Tolçalı Süleyman Bey, önceden topçu binbaşısı olup eski İttihatçılardan Üsküdar’da Divitçiler Mahallesi’nde oturan İhsan Bey, İttihat ve Terakki üyelerinden, Balkan Savaşı’nın ikinci döneminden sonra Teşkilât-ı Mahsusa’ya katılmış olan Ahmet Hilmi Bey, Çolak lakabıyla tanınan İbrahim Bey, Maçka Kışlası’ndaki cephane ve silah depolarından malzeme kaçırarak Kuvayı Milliye’ye gönderen Mitralyöz Binbaşısı Cemal Bey ve harbiye nezareti daire müdürlerinden, o tarihte Kurmay Binbaşı Naim Cevat Bey, Kurmay daire Başkanı Kurmay Albay Yenibahçeli Ömer Lütfi Bey Karakol Teşkilâtı üyesiydiler. Kocaeli bölgesi kumandanlığını üstlenmiş olan Yenibahçeli Şükrü Bey, yurtsever insanların yapabileceği birçok görev yapmış ve emrinde birçok subay çalışmıştır. Bunlardan Kadıköy İnzibat Karakolu’nda görevli Piyade Yüzbaşısı Sipahidayı Mesut Bey ve Doktor Fahri Can Bey’i de belirtmek gerekmektedir. Bu kişiler subayların Anadolu’ya kaçırılmasıyla uğraşmışlar, bu çalışmalarıyla Kurmay Albay İsmet Bey’in (Paşa) ve Kavaklı Fevzi (Çakmak) Paşa’nın, Anadolu’ya kazasız belasız ulaşmalarında önemli rol oynamışlardır. Bunlarla beraber Kuvayı Milliye çetelerinin başında ve içinde, daha önceden Teşkilât-ı Mahsusa’ya üye birçok kişi görev almıştır. Yalnız şurası tarihçilerimiz için bilinmesi gereken önemli bir noktadır ki, Talat Paşa’dan alınan direktifle harekete geçen ve Kara Vasıf Bey’le Kara Kemal Bey’in ortak çalışarak kurdukları “K.G.” simgeli Karakol Teşkilâtı kurulmadan önce, İstanbul’un çeşitli mahalle ve semtlerinde birçok vatansever, ulusal örgüt kurmuşlardı. Bu nedenle milli direnişin ilk onuru, Karakolculardan önce adlarını başka bir yazımızla açıklayacağımız bu adı bilinmeyen kahramanlara düşmektedir. Kurtuluş Savaşı uğruna bu gizli örgüt içinde ilk kurban verdiğimiz kişi Tevfik Sukuti Bey’dir. Emeklilik şubesi çalışanlarından olup Karakol Teşkilâtı’nda bulunan Tevfik Sukiti, Damat Ferit Paşa’ya güya suikast girişiminde bulunmak suçuyla tutuklanarak Divan-ı Örfi’ye67 teslim edilmiş ve bu mahkemenin kararıyla idam edilmiştir. Diğer taraftan o tarihte rütbesi mitralyöz binbaşısı olan Cemal Bey (Paşa), Karakol Teşkilatı’na katılıp Maçka Kışlası’ndaki cephane ve silahları Kuvayı Milliye emrine teslim ettiğinden Divan-ı Harp kararıyla mahkûm edilmiş, fakat hayatını kurtarmıştı. Bu iki özverili vatanseverden idam edilen vatan şehidi merhum Tevfik Sukuti’ye ve bu yolda çok çalışmış, sonradan generalliğe yükselmiş bulunun Cemal Paşa’ya da Tanrı’dan rahmet dilerim. Karakol Teşkilâtı’nın yanı başında İstanbul’un çeşitli semt ve mahallelerinde Milli Teşkilat kurulmaya başlamıştı. Bu örgütün kurulması şu gereksinimden doğmuştu: Mondros Antlaşması ile İttihat ve Terakkicilerden kurtulan Padişah Vahdettin, Hürriyet ve İtilaf Fırkası’nın koruyucusuydu. Rum Patrikhanesi, Ermeni Kilisesi ve Yahudilerin Hahambaşılığı, ortak düşmanları olan İttihat ve Terakki’nin böylece lanetlendiğini gördükleri için görünüşte padişaha sadık görünüyor, gerçekte hepsi düşlerinde yaşattıkları amaçlar için çalışıyorlardı. Rumların amacı, İstanbul’da Bizans İmparatorluğu’nu yeniden kurmaktı. Ermenilerse Rusya’nın koruması altında bir Ermenistan’ı düşlüyor, İstanbul’u hiç olmazsa serbest şehir haline sokmaya çalışıyorlardı. Aralarında pek çok İttihatçı bulunan Milli Teşkilât kurucuları, Müslüman olmayanların bu korkunç tutkuları, hain bir padişahın savsaklamaları ve Hürriyet ve İtilaf Partisi’nin sadece iktidarı elinde tutmak pahasına ülke konusunda her türlü cömertliği yapma arzularına karşı durmak gerektiğini, buna da ancak bir örgütle karşı çıkılabileceğini anlamışlardı. İttihatçılar için başka bir korku, daima Demokles’in kılıcı gibi başlarından eksik olmuyordu. Ermeni tehciriyle sorumlu tutulmuş olan her İttihatçı için, her zaman tutuklanmak veya idam edilmek


kaçınılmazdı. Sözün kısası, önce davranan ve başarılı olan bu işte kazanacaktı. Milli Teşkilât’ı kuranlar, halkı Müslüman olan İstanbul semtleriyle işe başlamışlardı. Bu semtler içinde ilk onuru Topkapı almaktadır. Ondan sonra sırasıyla Şehremini, Eyüpsultan, Kasımpaşa, Beyazıt, Aksaray, Bakırköy, Üsküdar, Kuzguncuk, Beylerbeyi, Çengelköy, Anadoluhisarı, Beykoz, Kavak, Sarıyer, Büyükdere, Beşiktaş ve Galata gelmektedir. Kurucular içinde halk tabakalarından çeşitli kimseler olmakla beraber çoğunluğunu gene aydın bir grup oluşturuyordu. Bu semtler içinde en güçlü örgütün başında Topkapı gelmekle beraber, diğerleri Şehremini, Kasımpaşa, Eyüpsultan olarak sıralanmaktaydı. Bu semtlerin halkı aynı zamanda silahlı bir örgüt kurmuşlardı. Her an Müslüman mahallelerine, Türklerin yerleşik olduğu yerlere, şehri ele geçirenlerden olduğu kadar Müslüman olmayan azınlıklardan da bir saldırı gelebileceğini düşünüyor ve ona göre hazırlıklı bulunuyorlardı. Topkapı, Şehremini ve Kasımpaşa’nın kahraman, mert delikanlıları, özverili yaşlıları, herhangi bir saldırıyı silahla ve kanla temizlemeye karar vermişlerdi. Bunlar kabadayı doğmuş ve öyle de ölmeye yemin etmiş insanlardı. Bunlar, şehrin bir tarafında son derece uyanık ve sakin sonucu bekliyorlardı. Bugün için kimsenin bilmediği, hiçbir eserin açıklamadığı bu kahramanları isimleriyle tanıtmak, üzerimize aldığımız tarihi görevin gereğidir. İnönü’de, Sakarya ve Dumlupınar’da şehit olmuş kardeşlerinden bu meydanlarda yararlanmış, sakat kalmış gazilerinden farkı olmayan, yalnız göğüslerinde madalya taşımayan ve künyelerinde “şehit” diye yazılı olmayan, isimleri gizli kalmış, fakat Kurtuluş Savaşı’nda ülke savunmasında antlaşma yıllarının karanlık günlerinde, hem de üç devletin korkunç işgali altında yaşamış, çalışmış, zamanında çarpışmış, Anadolu’ya silah ve cephane kaçırmış, ajanlık yaparak her şeyi Anadolu’ya zamanında haber vermiş, subay götürmüş ve yerinde kalarak, cephede dövüşenler kadar, belki onlardan daha fazla ülkeye yararlı olmuş bu gizli kahramanları kamuya duyurmak zamanı artık gelmiş, belki de geçmiştir. 66 (Silah) Atış eğitim okulu. 67 Sıkıyönetim mahkemesi.


İSTANBUL SEMTLERİNDE KURULAN MİLLİ TEŞKİLÂT’IN KURUCULARI (Topkapı, Eyüp, Bakırköy, Kadıköy, Çengelköy)

Antlaşmanın imzasından sonra düşmanın kırk parça savaş gemisi İstanbul Limanı’na gelip demirleyince ve hiçbir nedene dayanmadığı halde düşman karaya asker çıkarınca, gayrimüslimlere silah ve cephane dağıtarak her an şehirde bir baskın yapmaya kalkınca ve bütün bu hareketlere boyun eğen ve yalnız kendi çıkarını düşünen bir sarayla onun her şeye uyan bir hükümeti başta durunca, İstanbul’un Müslüman ve Türk halkı, kendi yaşam ve onurlarını kendileri korumaktan başka çare bulamamışlar, ortak tehlike karşısında önce toplanmaya, sonra anlaşmaya, daha sonra da örgütlenmeye başlamışlardı. Bu örgütlenme bağımsızlık ve özgürlük yolunda gerekirse kan dökmek ve Anadolu’da yer yer kendini gösteren bölgesel direnişlere yardım etmek şeklinde belirmişti. İlk harekete geçen semt Topkapı’ydı. Yakınlığı dolayısıyla Şehremini hemen onun arkasından geliyordu. İki subay arkadaş baş başa vererek silahlı bir örgüt kurmaya karar vermişlerdi. Bunlardan biri Harbiye Nezareti Genelkurmay Kütüphanesi’nde çalışan ve eli kalem tutan Piyade Yüzbaşısı Emin Ali Bey, diğeri Kasımpaşa’da Bahriye İtfaiye Taburu’nda bölük kumandanı olan Bahriye Yüzbaşısı İsmail Hakkı Bey’di. Bunlara Emin Ali Bey’in kardeşi Piyade Binbaşısı Şevket ve bu tarihte Topkapı’da oturmakta olan İstanbul Polis Genel Müdürlüğü Siyasi Bölüm memurlarından Serezli Ahmet Niyazi, gene bu şubeden Gözlüklü Cemal, Aksaray’da oturan Topçu Üsteğmen Muhlis ve bu sırada Sultanahmet Genel Tutukevi’nin korunması için görevlendirilmiş Jandarma Bölük Kumandanı Yüzbaşı Giritli Enver Beyler katılmıştı. Topkapı Örgütü’nün en gözde kişilerinden biri Cambaz’ın damadı Hâkimzade Topkapılı Mehmet’ti. Topkapılı Mehmet çok dinamik, zeki ve girişimci bir kişiydi. Durmadan dinlenmeden çalışır ve birçok kişiyi çevresine toplardı. Onun engin bir cesareti vardı. Bu arkadaşlara sonradan katılanlardan Topkapı’da oturan Divan-ı Muhasebat68 memurlarından İhsan ve gene aynı semt halkından Çarkçı Yüzbaşısı Safranbolulu Hakkı, Şehremini’nde oturan Çarkçı Yüzbaşısı Giritli Mehmet, aynı semt halkından cami hizmetlisi Ahmet, Topkapılı İmam Necati, Harbiye Nezareti yazmanlarından Şahap, Harbiye Nezareti özlük işleri askeri kâtiplerinden Bican (Bağcıoğlu), Harbiye Nezareti özlük işleri askeri kâtiplerinden Habil, Topkapı’da oturan, Emekliler Derneği yönetim kurulu üyelerinden eczacı Arnavut Ahmet, Topkapılı Yüzbaşı Rıza, Polis Genel Müdürlüğü memurlarından Komiser Arnavut Tayyip, kardeşi Telgrafçı Cemal, Polis Genel Müdürlüğü sivil me​murlarından Saib, örgütün etkin üyeleriydiler. Eczacı Ahmet Bey bir taraftan emekli subayları da propaganda işlerinde görevlendirmişti. Bu gizli çalışmaları İngiliz ajanları da öğrenmiş ve karşı propagandaya geçmişlerdi. Papaz Fro (Robert Frew) adlı ünlü İngiliz ajanı, Topkapı’nın fakir halkına dağıtılmak üzere Topkapı Fukaraperver Cemiyeti’ne günde 50 kurbanlık koyun verdiriyordu. Bu işte Hürriyet ve İtilafçı olan ve partinin lideri sayılan Albay Sadık Bey’le arkadaşları da Papaz Fro ile iş birliği yapmış bulunuyordu. Böylece Milli Teşkilât kurucularıyla Hürriyet ve İtilaf Fırkası ileri gelenlerinin İngilizlerin yardımıyla çarpıştığı en önemli yer Topkapı’ydı. Anadolu’nun bilgi ve onayıyla kur​duğumuz MM Grubu ve silahlı milli güçler birliğiyle ilişki kuran ve bize birçok işlerini danışan, sonradan idaremiz altında toparlanan bu semtin


kahraman ve vatansever halkının yardımıyla her türlü propagandaya karşı koyuyorduk. Gerek Emin Ali Bey, gerekse İsmail Hakkı Bey bizlerle ilişki kuruyor, yapılacak işler böylece kararlaştırılıyordu. Eyüpsultan’da ilk Milli Teşkilatı kuran Hafız Kemal Bey’di. Lozan Barışı’ndan sonra İstanbul’da belediye üyesi ve daha sonra milletvekili seçilen bu kişi, kısa zamanda arkadaşlarıyla birlikte Defterdar’dan Eyüpsultan’a kadar uzayıp giden Feshane fabrikası işçilerini teşkilata üye yazmıştı. Eyüpsultan’da iskele civarındaki Reşadiye Okulu Müdür Yardımcısı Fikri, aynı okulun fizik hocası Murtaza, Eyüpsultanlı Şahap, Feshane fabrikası ustabaşılarından Kazak Mehmet, Eyüpsultan’da oturan terlikçi Hüseyin, Eğrikapı’da oturan jandarma alay beyliğinden emekli Sait Beyler, Eyüpsultan Milli Teşkilatı’nın ilk üyeleridir. Bu sırada Eyüpsultan civarında bulunan Rami Kışlası’nda Fransızların Cezayirli Müslüman askerleri bulunmaktaydı. Bu askerler cuma namazını kılmak üzere Eyüpsultan Camisi’ne geldikleri zaman Hafız Kemal Bey ve Eyüp’ün milliyetçi insanlarıyla anlaşıyorlardı. Bu Afrikalı askerler, Hristiyanların Müslümanlara saldırısı halinde derhal Müslümanların yardımına koşacaklarına söz veriyorlardı. Bundan başka Kazak Mehmet de Feshane fabrikası işçilerini Milli Teşkilât’a bağlamıştı. Diğer taraftan Rami Kışlası çevresinde Hamidiye köyünde yaşayan Lofçalı ve Bosnalı göçmenler de İstanbul hükümetine karşı tiksintiyle bakıyor ve hükümete karşı direnişe hazırlanıyorlardı. Böylece gittikçe sayıları çoğalan direnişçiler, bu yıllarda yapılan mitinglerden biri olan Sultanahmet Mitingi’ne katılmışlar ve Yu​nan işgalini şiddetli protesto etmişlerdi. Bakırköy’de kurulan Milli Teşkilât’a gelince: Burada ilk harekete geçen kişi Harbiye Nezareti’nde Harbiye Dairesi Şubesi’nde çalışan Binbaşı Cemal Bey’di (şimdi general). Gene Cemal Bey’in kardeşi olan, o tarihte Bakırköy Eczanesi sahibi Hulusi Bey ve gene bu eczanede çalışan eczacı İlhami Bey de anılmaya değerdir (Adı geçen kişi Türkiye Büyük Millet Meclisi genel yazmanı, daha sonra Kütahya milletvekili olmuştur ve Recep Peker’in kayınbiraderidir). Bu örgüte o zaman katılanlardan biri de Süvari Yarbayı Hacıkadınlı Arif, Sapancalı Hakkı Bey’in kardeşi Sapancalı Rıza ve merhum Talat Paşa’nın koruması Başkomiser Arnavut Cavit Beylerdir. Kadıköy’de ilk Milli Teşkilât’ı kuran tarikat ileri gelenlerinden, dergâha bitişik evde oturan Şeyh Münib Efendi ile oğlu Yusuf Efendi’dir. Bunlara daha sonra edebiyatçı ve dilci Samih Rifat ile kardeşi Ali Rıfat ve bahriye firkateyn kâtiplerinden Nahit Beyler katılmışlardır. Gene bu tarihlerde na-fia nezareti (bayındırlık bakanlığı) memurlarından olan Ali Bey, Sadrazam Müşir Ahmet İzzet Paşa’nın yaverlerinden Piyade Yüzbaşısı Naci Bey, Sultan Hamit’in Şeyhülislamı Celalettin Efendi’nin Damadı ve Mason Localarının üstadı Operatör Cemil Paşa ve adı geçenin damadı Bahriyeli Kurmay Yarbayı Hüsamettin Bey’le Abdülhamit’in kızı Zekiye Sultan’ı güya verdiği reçeteyle zehirlemeye kalkıştığı iddiasıyla suçlanan ve padişah tarafından Bursa’ya sürgün edilen, o tarihteki Masonların büyük üstadı olan merhum Hakkı Şinasi Paşa ve paşanın yeğeni eczacı Nizamettin Bey, Kadıköy’de oturan ve iç hastalıkları uzmanı olan doktorlarımızdan Necmettin Rifat Bey ve tanınan tüccarlarımızdan Kocabaş Arif Bey ve adı geçenin eşi Didar Hanımefendi ve bu sıralarda adliye nezareti kadrosunda ünlü yargıçlarımızdan Suphi Bey (halen Üsküdar Asliye Hukuk Yargıcı Tacettin Bey’in babasıdır), maarif müfettişlerinden Hasip Bey (halen emekli öğretmen), Erenköy civarında o zamanlar oturan Doktor Hayri Bey ve eşi Hayriye Hanımefendi, büyük oğulları Sait Karaosman Bey’le, bu sıralarda Erenköy’de Didariye Dergâhı’nda oturan Bektaşi tarikatından İbrahim Mihrabi Baba ve değerli avukatlarımızdan Ramiz Bey bu dava uğrunda çalışan önemli


kişilerdir. Çengelköy de Kurtuluş Savaşı’nın başlangıcında etkin bir rol oynamış ve Milli Teşkilât kurmuştur. Bu teşkilâtın kurucularının başında şimdiki vapur iskelesine bitişik yalıda o zaman oturan Binbaşı Bahaddin Bey’le, o tarihlerde Çengelköy Askerlik Şubesi Başkanı Piyade Binbaşısı Cemal Bey ve gene Çengelköy’de bugün Halkevi Caddesi ismini alan sokak üzerindeki evinde oturan İstanbul Gümrüğü Başmüdürü Nail Bey, İstanbul Kurtuluş Savaşı örgütlenmesi içindeki vatanseverlerdendir. Nail Bey’in oğulları Hadi, Muhtar, Fethi Beyler de o tarihlerde küçük yaşta olmalarına rağmen önemli milli görevler almışlardı. Bu tarihlerde Çengelköy’ün Havuzbaşı semtinde oturan İstanbul Gümrüğü’nden Enver Bey, bu sıralarda Çengelköy Havuzbaşı’nın 7-8 numaralarda oturmakta olan Gümrük Muhafaza Baş Memuru Cevat Bey Kurtuluş Savaşı’na katılmışlar, ambarlardaki cephaneyi Sağır Murat ya da Korsan Murat adını almış gemiciye teslim ederek Anadolu’ya göndermişlerdir. Bunlardan başka Çengelköy’de muhtarlık yapan Çerkez Alaeddin Bey’le, Çengelköy’de oturan jandarma yüzbaşılığından emekli Zihni Bey de Çengelköy’de kurulan ilk Milli Teşkilât’a katılmış kişilerdir. İstanbul’un saf Türk ve Müslüman olan bu semt ve mahalle halkı kadınlı-erkekli vatan hizmetine koşmuş vatanseverlerdir, ki bugüne kadar hiçbir tarih veya tarihi yayın bunları açıklamamıştı. 68 Osmanlı dönemindeki sayıştay.


MÜTAREKE (ATEŞKES) YILLARI Birinci Dünya Savaşı yıllarında Osmanlı İmparatorluğu, savaşı bir kutsal savaş kabul ederek ona göre birçok önlemler almıştı. Bu işleri organize etmek “Teşkilât-ı Mahsusa” veya diğer ismiyle “Umum-ı Şarkiye Dairesi”nin görevlerinin arasındaydı. Bu nedenle Şeyh Sünusi Hazretleri, Alman denizaltısıyla tarafımızdan gönderilen görevlilerle Afrika’dan alınarak İstanbul’a getirilmiş ve böylece yüzlerce İslam büyüğü ve Müslüman direnişçisi İstanbul’a davet edilmişti. Bunların hepsi kendilerine ayrılan saray, köşk, otel ve medreselerde oturmaya başlamış ve tümünün yemesi, içmesi devletçe üstlenilmişti. Sırası gelenlere görevi verilerek görevlendirildikleri yerlere gönderiliyor, ellerine bir direktif ve kendilerine yetecek miktarda para veriliyordu. Bunlardan Şeyh Sünusi Hazretleri Topkapı Sarayı’nda konuk ediliyor, diğer İslam direnişçileri, harbiye nezaretinin emriyle çeşitli yerlerde ağırlanıyordu. Yüksek kişilikli olanlar Tokatlıyan ve Perapalas Otellerinde, Nişantaşı’ndaki konaklarda, bir kısım direnişçiler de Fatih Camisi’nin medreselerinde yaşamalarına ayrılan oda ve koğuş​larda kalıyorlardı. Fakat Mondros Antlaşması imzalanıp da düşman donanması hemen İstanbul’a gelip İngiliz, Fransız ve İtalyan birliklerinin şehre girişiyle düşman garnizonları kurulunca, bunların güvenliğini sağlamak olanaksızlaşmıştı. Özellikle Sadrazam Müşir Ahmet İzzet Paşa ve Harbiye Nezareti Müsteşarı Kurmay Albay İsmet Bey bu yükü ülkenin kaldıramayacağında ısrar edince, konukların hiç olmazsa kaçışlarını sağlamaya çalıştık. Bu defa da karşımıza İstanbul Merkez Kumandanı, Sultan Hamit devrinin Seccadecibaşısı İzzet Bey’in Damadı Çerkez Fevzi Paşa çıkmıştı. Fevzi Paşa, “Biz Enver Paşa’nın emriyle hareket etmiyoruz. Bunlar mikrop adamlardı. Onları antlaşma gereğince İtilaf Devletleri’nin buradaki temsilcilerine teslim etmek zorundayız. Bunun sorumluluğu bize düşer, sizi ilgilendirmez. Teşkilât-ı Mahsusa kapatılmıştır. Daha ne diye bu işlere karışıyorsunuz” diye beni azarlamış ve o gece kanun çavuşlarıyla medreseleri bastırıp İslam direnişçilerinden birçoğunu İngilizlere teslim ettirmişti. İngilizler aslında bunları arıyorlardı. Büyük Britanya sömürgelerinde imparatorluğa karşı ihanet etmiş bu kişilerin İngilizlerden çekeceği vardı. İlk hamlede bu zavallılar Bostancı’da inşa edilmiş olan barakalara gönderildiler ve ağır işlerde çalıştırıldılar. Bir kısmı da Çanakkale’ye gönderilerek, İngiliz mezarlığının hazırlanmasında kullanıldılar. Ve doğal olarak pek çoğu da bu çalışmalarda öldü. Bir kısmı güya ülkelerine geri gönderildiler. Onlar da yolda öldüler. Yaşamlarını Osmanlı İmparatorluğu uğrunda vermiş bu insanları rahmetle anmak hepimize düşen bir borçtur. İstanbul hükümetinin bir taraftan bu Müslüman direnişçileri İngilizlere teslim ederken, bir taraftan örgütümüzü dağıtırken ve elimizdeki silah ve cephaneyi almaya kalkarken büyük bir yanlışlık yaptığını biliyordum. Ben hükümeti dinlemedim. Elimdeki silah ve cephaneyi asla teslim etmedim. Bunlar, Kurtuluş Savaşı başladığı zaman kahraman ve özverili adamlarımız tarafından binbir zorluğa rağmen Anadolu’ya kaçırıldı. 69 Yalnız şu farkla ki, bu örgütün adı Teşkilât-ı Mahsusa olmayıp, Mustafa Kemal Hazretleri ve Fevzi Çakmak’ın emir ve izinleriyle kurulmuş olan “Milli Müsellah Kuvvetler Grubu”70 adını almıştı. Elimizde bulundurduğumuz bu silah ve cephane sayesinde Kuvayı Milliye çetelerini silahlandırabildik. Biz eğer onların emirlerini yerine getirseydik, bu önemli olanakları hiçbir zaman elde edemeyecektik. Başta kendimi ve emrimde çalışan Piyade Kıdemli Yüzbaşı Muhtar’la, Kırkkiliseli Ali Rıza’yı Kurtuluş Savaşı karşıtı olarak tanıtmaya çalışıyordum.


Mustafa Kemal Paşa Hazretlerinin emirleri bu şekildeydi. Hatta bu yüzden bir defasında başım derde girmişti. Bu olay şöyle olmuştu: Dünya Savaşı bitince Ermeni tehciriyle ilgili kabul edilen İttihat ve Terakki ileri gelenleriyle, sorumlu memurları Bekirağa Bölüğü’ne konulmuştu. Ayrıca İngilizler, İstanbul halkını hükümet karşıtlığına kimler kışkırtıyor, kimin kimlerle iletişimi vardır diye merak etmişler, görünüşte suçlu, gerçekte onların adamı olarak çalışan üç ajanlarını bu hapishaneye göndermişlerdi. İşte Karamürselli Ali ismindeki kişi de bu casuslardan biriydi. Amacı Bekirağa Bölüğü’nde tutuklu kumandan ve subayları açığa çıkarmak, bunların içinde Ermeni sorununa karışmış olanlara dost görünüp açıklarını bulmaktı. Bizim gizli ajanlarımız da durumu vaktinde haber almış ve bana bildirmişlerdi. Ben Bekirağa Bölüğü’nde tutuklu bulunan İttihat ve Terakki ileri gelenleriyle, sorumlu memurlarına ve bizim yüksek rütbeli subaylara bu adamlardan kendilerini korumalarını bildirmiş, bu üç isim içinde bu Karamürselli Ali’yi de vermiştim. Bu yüzden Ali, Bekirağa Bölüğü’nde bir iş yapamamış, işi başka bir metoda dökmüştü. Ankara’ya yaranacak, böylece göze girecekti. İstanbul’dan geçip Ankara’ya giden ve öldürme girişiminde bulunacak birkaç kişiyi de haber vermişti. Bu başarısı üzerine güvenlikçe ödüllendirilmiş, kendisine sivil komiser muavini rütbesi de verilmişti. Ankara’ya geldiğim zaman bunu emniyet müdürlüğünden çıkarken görmüş ve şaşırmıştım. Fakat bir saniye kararsızlık göstermeye gelmezdi. “Merhaba Ali Bey, siz buralarda ha!” diyerek koluna girince, bu sapsarı kesilmiş ve şaşkına dönmüştü. Amacım kaçmasına engel olmak ve İngilizlere yaptığı hizmetleri söylettirmekti. Sonunda emniyet genel müdürlüğüne gitmiş, ona biraz beklemesi için uyarıda bulunmuş ve bir odaya bırakıp ayrılmıştım. Fakat kapısına da gözaltında tutmak için bir polis görevlendirmeyi unutmamıştım. Kendisiyle görüştüğüm Emniyet Genel Müdürü Murat Bey, “Hüsamettin Bey, şimdi o yaptıklarına pişman olmuş bulunuyor. Biz hepsini biliyoruz, fakat kendisinden de halen yararlanıyoruz” demişti Bu açıklama karşısında yapacak bir şey olmadığı için Karamürselli Ali’yi serbest bırakmıştık. İstanbul’a dönünce bana fena halde kızmıştı. Benden her zaman korkuyor, böylece kurtulma çarelerini düşünüyordu. Hakkımda şöyle bir plan düşünmüştü: Mısır’da oturan Vehip Paşa’dan bana bir mektup göndermişti. Bu mektupta güya Vehip Paşa, isim ve adresini belirttiği Ermeni’yle görüşmemi ve Mustafa Kemal karşıtı olmamı bildiriyordu. Karamürselli Ali bu mektubu kendisi hazırlamış, Mısır’dan gelmiş gibi postaya atılmasını sağlamıştı. Ve mektup gelince de postaneden emniyet müdürlüğünün eline geçmesini sağlamıştı. MAH Örgütü bu işten kuşkulanınca İstanbul’a bir kurmay subay göndermiş, o da güya bir araştırmayla bu işlerin doğruluğuna inanmış, raporunu bu kanaatle vermişti. MAH Örgütü de Mustafa Kemal Paşa Hazretlerine durumu sunarak benim tutuklanmamı istemişti. Allah rahmet etsin Büyük Atatürk, gürültüye kendisini kaptıracak bir insan değildi. Aynen şöyle demişti: “Hüsamettin’i ben tanırım. Onu tutuklamadan önce elinizdeki mektubun damgasıyla, Mısır’daki postanenin damgasını karşılaştırın, ondan sonra bir karara varalım.” MAH Örgütü bu iş için Mısır postanesinin mühür kopyasını istemiş ve mühürler karşılaştırılınca sahtekârlık meydana çıkmıştı. Bu işi haber aldığım zaman son derece öfkelenmiş ve mareşale başvurmuştum. Bu araştırma sonunda Karamürselli Ali polislik mesleğinden atılmıştı. Bir gün Sirkeci’de ona rastlamıştım. Beni görünce sapsarı kesilmiş ve titremeye başlamıştı. Yanına giderek herkesin içinde yüzüne tükürmüş ve kendisine; “Yalan ve iftiranın ömrü kısadır, alçak herif, bundan dolayı hiç utanmadın mı?” diye bağırmıştım. Hiçbir şey söylemeden yanımdan kaçmıştı. Hakkımda


araştırma yapan ve benim için asılsız bir kanıya varan kurmay subayı Balkan Savaşı’nda ülkeye hizmetleri olduğu için ve iyi bir aileden olduğu için burada açıklamayacağım. İstanbul’da konuk edilmiş bu Müslüman direnişçiler için de başımıza birçok şeyler gelmişti. İstanbul hükümetinden birçok kişi bize düşman olmuş, bunlardan bir kısmını kaçırttığımız için bize çıkışmıştı. Teşkilât-ı Mahsusa için çalışmış olan bu kişiler, Arap olsun, Hindu olsun, Acem (İranlı) veya Arnavut olsun, Osmanlı İmparatorluğu için bulundukları yerlerden kalkmış, rahatlarını, huzurlarını, çoluk çocuklarını bırakarak buralara kadar gelmişlerdi. Onları sonuna kadar korumak bize düşen bir görevdi. Aslında Teşkilât-ı Mahsusa’nın amacı tüm İslam dünyasıyla ilişki kurmak, I. Dünya Savaşı’nın düşman cephesi olan İtilaf Devletleri topluluğunu zayıflatmak, yıpratmak ve çökertmekti. Fakat düşmanlarımız içinde özellikle İngilizler, imparatorluğun kara, deniz ve hava yollarını keserek bizi İslam dünyasından ayırmışlar, propagandayla halife ordularının etkisini azaltmışlar, gizli ajanlarıyla içimize sokularak ve Albay Lawrens’in yaptığı gibi altınlar saçarak İslam ülkelerini aleyhimize çevirmişlerdir. Irak’ta Halil Paşa’nın idaresi altındaki ordularımızın, Kut’ül Amare’de 30 bin İngiliz askerini, kumandaları General Towshend ile tutsak etmesi, Suriye’deki bozgunumuzla karşılık görmüştür. Müslüman Arapların halife orduları olan, aynı zamanda İslam ülkesini koruyan, Anadolu Mehmetçiklerinin arkasından kurşun atacak derecede ihanete uğraması da İngiliz kışkırtmasının bir sonucudur. İmparatorluk Mondros’u imzalamadan her taraftan ihanet ve nankörlükle karşılaşmış ve düşünmediği bir anda kendi evlatlığı tarafından hançerlenmiş Jül Sezar gibi, bu Müslüman ülkelerine “Sen de mi Brutüs?” demeye hak kazanmıştı. 69 Genelkurmay Başkanlığı’nın takdirlerini içeren resmi yazılar, kitapta belgeler arasında bulun​maktadır. 70 Ulusal Silahlı Kuvvetler Grubu.


MİLLİ MÜCADELE’DE İSTANBUL SEMT VE MAHALLELERİ (Kasımpaşa, Beyazıt, Aksaray, Fatih, Vefa, Galata)

Antlaşma yıllarında İstanbul için için kaynayan bir kazan görünümündeydi. Denilebilir ki şehrin her semti, her mahallesi, acı veren bir işgalin, alçakça yapılmış bir ele geçirmenin karşısına dikilmiş bir kahraman, ayaklanmış ve silaha sarılmış bir kalabalıktı. Erkeklerin yanında kadınlar, ihtiyarların önünde çocuklar da sıraya girmiş, emre hazır, kaderlerine razı olmuş beklemekte, eğer ölüm kaçınılmazsa, bunların içinde Türk’e en çok onur verenini beğenmeye karar vermiş bulunmaktaydılar. İşte bu kararı vermiş semtlerin içinde erkek çocukları, kahraman kadınlarıyla Kasımpaşa’yı başta görmekteyiz. Taşına toprağına Türk bahriyelilerinin kanı sızmış, tepelerinde, bayırlarında hâlâ onların şen kahkahası duyulan bu özverili insanların yaşadığı mahallenin, bu kara günlerde bu acı yıllarda kurduğu milli teşkilat çok önemliydi. Kasımpaşa’da Milli Teşkilat’ı ilk kuran Bahriye Binbaşısı Muhittin Bey’di. Bu kişi, Bahriye Yarbayı Hasan Bey’in oğluydu. Bu mahallede herkes Hasan Bey’i tanırdı. Zira Sultan Abdülhamit’in her Ramazan’ın on beşinde ziyaret ettiği Topkapı’daki Hırka-i Şerif’e deniz yoluyla gelen padişahın bindiği Teşrifiye vapurunun çarkçıbaşısı, işte bu Bahriye Yarbayı Hasan Bey’di. Bu örgüte ilk girenlerden biri de Dereboyu Caddesi’ndeki eczane sahibi Vasıf Bey, o tarihte bahriye nezareti kâtiplerinden Kulaksız Tevfik, Bahriye Nezareti Divan-ı Harbi’nde savcı olan Bahriye Binbaşısı Sami, Çarkçı Kıdemli Yüzbaşı Kasımpaşalı Mehmet Beylerdi. Bu şube kurulunca Kasımpaşa’nın bütün Müslüman ve Türk halkı hemen teşkilâta katılmışlardı. Kasımpaşa, üstünde Beyoğlu ve Tatavla’nın (Kurtuluş) şımarık palikaryalarına karşılık vermeye hazır bulunuyordu. Kasımpaşa’da Milli Teşkilât’ı kurmuş olan Bahriye Binbaşısı Muhittin Bey, nezaretin itfaiye taburuna kumanda ediyordu. Olağanüstü durumlarda elindeki taburu da kullanmaya karar vermişti. Muhittin Bey silah ve cephane depolarından çıkardığı tüfek ve mermileri güvendiği kimselere dağıttırmıştı. Kasımpaşa’nın uyanıklığına dair ikinci ve önemli bir neden de şuydu: Birinci Dünya Savaşı’nın galip devletleri donanmalarıyla İstanbul’a geldikleri zaman şehri üç kısma ayırmışlardı. Bunlardan Beyoğlu ve çevresi ta Kavaklar’a kadar İngilizlerin, İstanbul tarafı Yeşilköy’e kadar Fransızların, Kadıköy semti, Pendik’le Kavaklar arasındaki geniş saha da İtalyanların bölgesi olarak kabul edilmiş ve bu bölgelerde askeri karakollar kurulmuştu. Her karakolda bir subay ve yanlarında hem çeviri yapmak, hem de kılavuzluk etmek üzere bir Rum, bir de Ermeni yardımcı bulundurulmuştu. Rumlar ve Ermeniler sevmedikleri veya öç almak istedikleri Türkleri, İstanbul’u bölgelere ayırmış olan yabancılara haber vermekte ve onların cezalandırılmasını sağlamaktaydılar. Galata’da yaşayan Venizelosçu Rumlarla, Tatavla’nın ve Yenişehir’in kabadayı geçinen Rum palikaryaları Türklere göz açtırmıyor, Karaköy’de, Beyoğlu’nda Kalyoncu Kulluğu’nda (Tarlabaşı) bunlardan hiçbirini sokağa bile çıkartmıyorlardı. İşte bu sıralarda Rum delikanlıları Kasımpaşa’ya bir-iki defa inmiş ve bazı olaylara neden olmuşlardı. Bunun üzerine son derece coşkulu ve milliyetçi olan Kasımpaşalı gençler de derhal örgütlenmişler, kızlarına ve çocuklarına karşı bir saldırıyı sindirmeye karar vermişlerdi. Diğer taraftan Tatavla, Feriköy, Papazköprüsü, Yenişehir, Dolapdere ve Kalyoncu Kulluğu’nda türemiş Hrisantos adında bir Rum kabadayısı vardı.


Eli tabancalı, beli bıçaklı olan bu haydut, sağda-solda kahpece adam vurarak büyük bir ün elde etmiş ve eşkıya kesilmişti. Bunu ne polis, ne de halk tutamıyor, adını duyan korku geçiriyordu. Başka bir yazımızın başlı başına konusu olacak olan Hrisantos, Tatavla Rumlarını çok şımartmış ve Kasımpaşa’ya meydan okur bir hale getirmişti. İşe bu semtteki duygusallık bundan ötürü son sınırına ulaşmıştı. Hrisantos bir defasında Aynalıçeşme Karakolu’nu basarak, komiserinden üçüncü polisine kadar bütün kadrodaki polislere hakaret etmiş ve elini kolunu sallayarak karakoldan çıkmıştı. Çünkü Hrisantos’un arkasında İngilizler vardı. Bu nedenle Milli Müdafaa ve Müsellah Gizli Kuvvetlerin Başkanı sıfatıyla biz de Kasımpaşa’ya çok fazla önem vermekteydik. Bahriye İtfaiye Taburu Kumandanı Muhittin Bey’le anlaşarak ve akrabamdan olan Kasımpaşa’da dört dönümlük bir bahçe içindeki köşkte oturan kapatılmış Meclis’in zabıt kâtibi, Kasımpaşa nahiyesi üyesi ve daha sonra Büyük Millet Meclisi Kütüphanesi müdür yardımcısı olan Saim Tayyar Bey, benden aldığı emir ve Muhittin Bey’den aldığı silah ve cephaneyle, evinde birçok ambar ve depolar oluşturmuştu. Bahçe yüksek duvarla çevrilmiş olduğu için, bu duvarların arkasındaki gizli silah ve cephane depolarımızın kimse farkında olmamıştı. Bu semtin kahraman gençleri çoğunlukla, Sahaf Muslihittin, Sahaf Muhittin, Hacı-hüsrev, Küçük ve Büyük Piyalepaşa Mahallelerinde oturmaktaydılar. Askerliklerini yapmış olanlar, yapmayanlara Saim Tayyar Bey’in bahçesinde gizlice silah ve bomba eğitimleri yaptırmaktaydılar. Bu örgüt sayesinde Kasımpaşa’da her an Beyoğlu’ndan ve Tatavla’dan gelecek bir saldırıya karşı şiddetli bir karşı koyuş baş gösterecekti. Binbaşı Muhittin Bey’i ve Kasımpaşa’daki Milli Teşkilât’ın yönetim kadrosuyla, özverili ve kahraman Saim Tayyar’ı yeni kuşaklara örnek olarak göstermek görevimizdir. Beyazıt, Aksaray ve Fatih’te Milli Teşkilât’ı kuranların başında bu tarihte rütbesi Kurmay Yarbay olan Muğlalı Mustafa Bey (sonradan orgeneral) vardı. Merhum, bir zamanlar Üçüncü Karakol Teşkilâtı yönetim kuruluna başkanlık ederken ünlü İngiliz casusu Hintli Mustafa Sagir’i Hindistan’daki Hilafet-i İslamiye Cemiyeti’nin gerçek temsilcisi sanmış, sonra uyarılarım sonucunda bu düşüncesinden vazgeçmişti. Muğlalı Mustafa Bey, İstanbul’da Yavuz Grubu’nu da başarıyla yönetmiş, sonra Anadolu’ya geçerek Doğu Cephesi’nde kolordu kumandanlığına ve ordu müfettişliğine kadar yükselmiştir. Gene bu semt Milli Teşkilâtı’nda bulunanlardan, rütbesi yarbay olan Besim ve Süvari Binbaşısı Nidai Beyler sayılmalıdır. Gene bu semt ve mahallelerin Milli Teşkilât kurucularından biri Fatih Belediyesi karşısındaki eczanede çalışan Şevket Bey’le, kayınbiraderi Kurmay Yarbay Hüseyin Hüsnü Emir (sonradan general) Bey’di. Bunlardan başka Aksaray imamlarından Tevfik Efendi’nin de yararlılıkları görülmüştü. Vefa semtinde Ebülhadis Mahallesi’nde oturan Müslümanları Mil​li Teşkilata sokan, İstanbul Limanı deniz işçilerinden Siirtli Mehmet Ali Çavuş, diğer biri de arabacılar kâhyası Kazım Bey’dir. Galata’daki Milli Teşkilât’taysa sandalcılar kâhyası Ali Osman’ın rolü büyüktü. Dünya Savaşı’nın başlarında Galata’da Yağkapanı İskelesi’nde çalışan sandalcıların kâhyası olan Rizeli Ali Osman, Çanakkale Boğazı’nı kapamaya yeter derecede mayın bulamayan ve denize dökülecek mayınları, müttefikleri olan Almanya ve Avusturya-Macaristan’dan getirtmek zorunluluğunda bulunan, fakat Bulgaristan’ın henüz birliğe girmemiş olması yüzünden bu işin aksadığını gören ve son derece üzülen Enver Paşa’ya başvurmuş, emrindeki takalarla ve cesur Karadeniz uşaklarıyla Rusların İstanbul Boğazı’na döktüğü ve Karadeniz limanları ağzına yerleştirdiği mayınları birer birer toplamış ve


bunları mavnalarıyla getirerek harbiye nezaretinin uzmanlarına teslim etmişti. Böylece savaşın ilk aylarında Çanakkale Boğazı’nda çekilen mayın sıkıntısını Osman Kâhya gidermiş ve ülkeye böylece büyük hizmet etmişti. Diğer taraftan Rizeli Osman Kâhya, Galata’nın Arap Camisi Mahallesi’ndeki Müslümanlar arasında da bir teşkilât kurmuş ve bu Karadeniz çocuklarını takaları ve kayıklarıyla teşkilata sokmuştu. Bu tarihlerde Galata’da Markasya adında, deniz işlerinde, yükleme ve boşaltma işi yapan bir şirket vardı ve onun da elinde bir hamallar topluluğu vardı. Bunların başı olan Siirtli Emin Bey de derhal onlar arasında bir teşkilât kurmuştu. Galata’da Karabaş Mahallesi’ndeki hamallardan bu teşkilâta pek çoğu girdiği gibi, limanda yükleme, boşaltma işlerinde ve yabancı gemilere kömür taşıma işlerinde çalışan işçiler arasında da bir teşkilat şubesi kurulmuş, buraya da Siirtli Ömer Efendi kolbaşı olarak atan​mıştı. Bu şube, Kuruçeşme’deki kömür depolarında çalışan işçilere kadar uzanıyordu. Gerek bu Karadenizli sandalcılar, takacılar, gerek limanda çalışan yükleme ve boşaltma işçilerinin, antlaşma yıllarında İstanbul ve çevresindeki silah ve cephane depolarını baskınlarla boşaltmak ve ele geçen silah ve cephaneyi deniz yoluyla Anadolu’ya gönderme konusundaki çalışmalarının, cephede düşmana karşı savaşmaktan aşağı kalmadığını, hatta düşmanca ele geçirilmiş kentte her türlü askeri kordon ve kontrole rağmen yapılmasındaki büyük korkusuzluk ve kahramanlığı okuyucularımızın değerlendireceğini ve bunlardan ölenlerin ruhuna Fatihalar göndereceğini ve kalanlara uzun ömürler dileyeceğini kabul ediyoruz.


İSTANBUL’DAKİ GİZLİ DİRENİŞ YUVALARI (Üsküdar, Beylerbeyi, Beykoz, Kavaklıdere, Boğaziçi)

Düşman işgali altında İstanbul’un antlaşma yıllarında çektiklerini anlatmak oldukça güçtür. Şehrin her köşesinde çeşitli baskı ve işkence devam ederken, ortak bir tehlike karşısında Türk’e yakışan soğukkanlılık ve cesaretle bir araya gelenler, gene atalarımızdan bize miras kalmış örgütçülük niteliğiyle de en yüksek direniş örneklerini veren birtakım zincirleme kahramanlıklar sıralıyorlardı. Denilebilir ki hiçbir semt ve hiçbir mahalle diğerinden aşağı kalmak istemiyor, her yerin kabadayıları, amca ve ağabey lakabıyla anılan erkekleri öne düşerek bu konuda yol gösteriyorlardı. Bu yazımızda da güzel Boğaz’ın her iki sahilini kucaklayan Milli Teşkilât yuvalarından söz edecek ve tarihte gizli kalmış nice kahramanları aydın​latacağız. Üsküdar’da Kurtuluş Savaşı’na büyük yararlılığı dokunan vatansever, halk arasından çıkmış bir arabacı kâhyası olan Büyük Ethem Pehlivan’dı. Üsküdar arabacılarıyla kurduğu teşkilât sayesinde Anadolu’ya gizlice silah ve cephane gönderilmiş, bunları işgal kuvvetlerinin ruhu bile duymamıştı. Anadolu mücadelesinin bir halk ve ulus hareketi olduğunu göstermek için elimizde binlerce, on binlerce kanıt vardır. Yabancıların bu hareketi ve bu bilinçli savaşı tek bir insana bağlamak isteyişleri, Türk ulusunun bütün bir tarih boyunca gösterdiği canlılığı kabul etmemek değil midir? Kaç defa bu noktayı kendisine söyledikleri zaman büyük Mustafa Kemal şöyle cevap vermişti: “Bağımsızlık savaşını Türk ulusu başarmıştır. Ben onun başında önemsiz bir kumandandan başka bir şey değildim.” Bu cümledeki önemsiz sözcüğü görkemli bir alçakgönüllülük olmakla beraber, amaçlanan anlam açıkça söylenmelidir ki realitenin de ta kendisidir. İşgal altında İstanbul’da bütün gizli direniş yuvalarını yönetmiş bir kimse olarak diyebilirim ki kayıkçısı, balıkçısı, hamalı, memuru, fırıncısı, arabacısı, sözün özü her sınıf esnafı, işçisiyle ve aydınıyla, tam ve bilinçli bir savaşın anlamını ortaya koyan bu halk hareketini, tarihçilerimizin bir an önce aydınlatması gerekecektir. Üsküdar’da oturmakta olan Necati Bey de çok sayıda esnafı ve halktan Milli Teşkilât’taki çeşitli kişileri görevlerle harekete geçirmiştir. Kuzguncuk’ta Milli Teşkilât’ı kuranlar, bu semtin İtfaiye Karakol Kumandanı Yüzbaşı Memduh Bey’le, Hasan Paşa oğullarından tüccardan Selanikli Karakaş İbrahim ve kardeşi Selanikli Karakaş Refik Beylerle, Çamlıca’da oturan Hafız Nuri, gene aynı yerde oturan, İttihat ve Terakki devrinde milletvekili olan Arif Bey ve Çamlıca’da oturan Bektaşi tarikatından Ali Nutki Baba’ydı. Beylerbeyi’ne gelince; o tarihte vapur iskelesi bitişiğindeki yalıda Şuray-i Devlet71 kâtiplerinden Kenan Bey Milli Teşkilât’ı kurmuş ve evinde de silah ve cephane sandıkları saklamıştı. Fakat İngilizler bunu haber alarak yalıyı bastılar ve Kenan Bey’i alıp götürdüler. Silah ve cephane de İngilizlerin eline geçti. Beylerbeyi’nde merhum Hasip Paşazadelerden olup Kurtuluş Savaşı’na hizmet eden iki kardeş vardı, ki bunlar yalılarında el bombaları saklamış ve bunları da uygun zamanlarda Anadolu’ya göndermeyi başarmışlardı. Bu iki kardeşten biri Ulvi, diğeri Hami Beylerdi. Beylerbeyi’nde ikamet eden ve Efrat Divan-ı Harbi’nde72 savcı olan Sabri Bey de teşkilâta katılmıştı. Bunlardan başka Askeri Harita Şubesi’nde çalışan Binbaşı Sadri Bey (İstiklal Savaşı’ndan


sonra albaylıktan emekliye ayrılmıştır), Bakkalbaşı Tevfik Bey ve büyük oğlu İsmail Bey, Bahriye Yarbayı Komodor Nazmi Bey (albayken vefat etmiştir) Milli Teşkilât üyesiydiler. 73 Gene Beylerbeyi’nde oturan ve bu teşkilatta önemli görevler almış bulunan ve bu tarihte süvari yüzbaşılığından emekli Salih Bey (Bozok mebusu) Anadolu’ya geçerek Gazi Mustafa Kemal’in yaveri olmuş ve ölünceye kadar ona arkadaşlık etmişti. Abdülhamit’in baş koruması olan Yarbay Rasim Bey de teşkilâta girmişti. İngilizler bunu haber alınca kendisini tutuklamak istemişlerse de dostları tarafından haberdar edilerek Anadolu’ya kaçması temin edilmişti. 74 Beylerbeyi’nde oturan Kâtip Salih de teşkilâta girmişti (sonradan Milli Emniyet’te çalışmıştır). Bunlardan başka Beylerbeyi’nde oturan ve ticaretle uğraşan Edip, Eğinli Kasap Rıza, oğlu Halis, Albay Mümtaz Beyler de teşkilâtın içindeydiler. Beylerbeyi’nde marangozluk yapan Mehmet Usta, Kocaeli bölgesindeki Küçük Aslan Kaptan Çetesi de Anadolu’nun başarısı için çalışmaktaydı. Bir de Beylerbeyi’nde öteden beri kömürcülük yapan Eğinli Ali Efendi, görünüşte Alemdağ ormanlarından kömür getiriyor, fakat gerçekte bu bölgedeki milliyetçi çetelere ekmek götürüyordu. Elinde serbest dolaşım belgesi olduğu için kimsenin kendisinden kuşkulanmasına olanak yoktu. Ayrıca Beylerbeyili Mustafa Pehlivan’la, motorcu Hamdi Kaptan ve Gümrük İdaresi’nden emekli Emin Efendi de bu işteki onurdan pay alma hakkına sahiptiler. Beylerbeyili merhum Tahsin Bey’in oğlu olup halen yarbaylıktan emekli bulunan Burhan Bey, o tarihlerde Kuleli Askeri Lisesi’nde öğrenciyken ülkenin karşılaştığı bu kötü duruma dayanamayarak kendisine uyabilen birkaç arkadaşıyla kaçıp Anadolu’ya gitmiş ve Kurtuluş Savaşı’na katılmışlardı. İşte bu isimlerini saydığımız kimseler, görünmez bölükler, taburlar oluşturan çetelere katılarak düşmanla dövüşen kahramanlardır. Tarihçiler bunları da unutmamalıdırlar. Bunların içinde çocuklar da vardır. Henüz 15 yaşında bulunan ve Beylerbeyili berber Yunus Efendi’nin kız kardeşinin çocuğu olan küçük Ömer’i İngilizler bir gün yakalayarak, iskelenin karşısında demirli olan zırhlıya götürmüşler, sille, tokat, yumruk zavallının vücudunu çürük içinde bırakarak silah ve cephanenin gizli olduğu yerleri öğrenmek istemişlerdi. Fakat Ömer, her şeye rağmen ölümü göze olarak ağzından bir tek kelime kaçınmamıştı. Bu da bir Türk çocuğunun öyküsüdür. Anadoluhisarı’nda ilk Milli Teşkilâtı kuranlar, o tarihte İstanbul Polis Müdüriyeti’nde şube müdürlerinden biri olan ve Anadoluhisarı’nda oturan Mazhar ve Piyade Yüzbaşısı Reşat Beylerdir. Beykoz ve Kavaklar’da teşkilâtı kuranlar,75 Beykoz ileri gelenlerinden Mustafa Bey ve bu sıralarda Beykoz’da oturan Hâkim Rıza Bey (sonradan milletvekili) ve Beykoz’da oturan adliye kâtiplerinden Salih ve gene Beykozlulardan Osman Bey’dir (Lozan’dan sonra Tekel Genel Müdürlüğü’nde çalışmıştır). Fakat Anadolu Kavağı’nda bu teşkilâtın en önemli kişisi İstanbul hükümetinin Harbiye Nazırı’yken Anadolu’ya geçme kararını veren, uygulayan ve katılımıyla milli cepheyi güçlendiren Kavaklı Fevzi Paşa’dır (Genelkurmay Başkanı Mareşal Fevzi Çakmak). İstanbul’un resmen ele geçirilişine tanık olmuş ve o sırada Harbiye Nezareti’nde bulunmuş olan Kavaklı Fevzi Paşa, daha sonra İngilizlerin Yunanlıları Beykoz’a çıkardığına tanık olmuş, bu sevilmeyen istilacılara karşı Beykozlular ve Kavaklı​lar Milli Teşkilât’ı desteklemekten asla vazgeçmemişlerdir. Sarıyer ve Büyükdere teşkilâtının kurucuları Mondros’un imzalandığı sırada Sarıyer’de Pertevniyal İlkokulu müdürü olan Aziz Bey’dir (Halen avukat). Daha sonra Aziz Bey’le Ayasofya Camisi civarında bulunan Adliye Tutukevi’nde tanışmıştık. Her ikimiz de idama mahkûmduk ve iki ayrı hücrede hapsedilmiş bulunuyorduk. Ben Vahdettin’e karşı öldürme girişiminde bulunma ve hükümeti devirmek için örgüt kurma suçlamasıyla tutuklanmıştım. Hücre arkadaşlığı ikimizi birbirimize


yaklaştırmıştı. Her ikimizin yargılanacağı yer, Kürt Mustafa Paşa Divan-ı Harbi idi. Fakat Aziz Bey’in kayınpederi Sarıyer ileri gelenlerinden dalyan sahibi Yusuf Bey’di. Aziz Bey’in kayınpederi, Kürt Mustafa Paşa’yı çeşitli yollardan giderek elde etmiş ve Aziz Bey’i kesinlikle uygulanacak bir idamdan kurtararak Beşiktaş’ta oturmaya zorlamıştı. Daha önce İstanbul hükümeti Aziz Bey’i müdürlük görevinden almıştı. Fakat Kurtuluş Savaşı’nın zaferle bitmesi üzerine Aziz Bey tekrar eski görevine atanmış, iki sene bu görevde kaldıktan sonra Sarıyer Meclisi üyesi olmuştu. Bu görevinde Sarıyer’de yollar ve elektrik tesisleri yaptırmıştı. Venizelosçu Rumların taşkınlıkları üzerine Sarıyer’i zaman zaman basan çetelerden İpsiz Recep’in adamlarından çeteci Mehmet’i İstanbul hükümeti tutuklatmış ve meşhur Kroker Oteli’nin altındaki hapishanede 5 ay yatırmıştı. Fakat büyük özveriler ve on bin liralık kefalet karşılığında bu önemli yurtseveri de oradan kurtarmıştık. Çete reisi İpsiz Recep, Domuzdere pazarına gelmekte olan Hristiyanları yakalamış, onların serbest bırakılması sayesinde Mehmet oradan kurtarılmıştı. Sarıyer’de Milli Teşkilât’ın önemli kişileri şunlardı: Pertevniyal Okulu Müdürü Aziz Bey, dalyan sahibi Yusuf Bey, binbaşı emeklisi Sami, doktor Süreyya Hidayet (paşa), Sarıyer Pertevniyal Okulu öğretmenlerinden Kazım, Hasan beyler, Yenimahalle’de oturan tüccardan İğneadalı Haydar Bey, Sarıyer’de gazinocu Ahmet, Halim Beyler, Kilyos Muhtarı İsmail Bey (Halen Sarıyer’de gazinocu), Zekeriyaköylü Mustafa Efendi, Sarıyer’de bakkal ve eski muhtar Yusuf, telgraf memurluğundan emekli İrfan, gene telgraf memurluğundan emekli Yaşar Beyler, Sarıyer Maden Mahallesi Muhtarı Ahmet Efendi, Enver Paşa’nın Yaveri Süvari Yarbayı Saffet Bey, Büyükdere Muhtarı Rıfat Efendi, Büyükdere’de bakkal Ali Bey (halen muhtar), Büyükdere Polis Merkezi Baş Memuru Yanyalı Mazlum, avukat Ziya Karaca, Kireçburnulu Hasan Pehlivan, Ahmet Pehlivan, Tarabya Muhtarı Mehmet Efendi, Yeniköy’de oturan avukat Hasan Hayri, İstinye Muhtarı Hulki, Tarabya’da oturan Tevfik Bey, Büyükdere’de oturan tütüncü Süleyman Efendi, Sarıyer’de oturan Hafız Mehmet Ragıp Bey belirtilmelidir. Bulardan başka İtilaf Devletleri’nin İstanbul’daki bürolarına kadar sokulan ajanlarımız sayesinde her türlü gizli bilgiyi ele geçirmeyi başarmış, bu sayede yaptıkları düzenlemeleri aksatmış, önlemlerini sabote etmiş ve onları her zaman zor bir duruma sokmuştuk. Ve her hareketlerine karşı, karşı önlemler ve propagandalarla işlerini bozmuştuk. İşte gizli örgütümüzü ve silahlı milli savunma güçlerinin antlaşma yıllarında oynadığı en önemli rol buydu. 71 Osmanlıdaki danıştay. 72 Bireysel suçlara bakan askeri mahkeme. 73 Bahriye Yarbayı Selahattin Bey (Sağır lakabıyla tanınır) gizli örgüte girmiş vatanseverlerdendi. H. Ertürk. 74 Rasim Bey’in İngilizler tarafından yakalanacağını haber alan teşkilât üyelerinden Muhsin Bey adı geçeni uyararak Anadolu’ya kaçmasına yardımcı olmuştur. Muhsin Bey’in dayısı diğer Mümtaz Bey de bu duruma dâhildi. H. Ertürk. 75 Beykoz’da Eczacı Ferit Bey gizli teşkilatta önemli rol oynamıştır. H. Ertürk.


MÜTAREKE’DE MİLLİ TEŞKİLÂT’IN GİZLİ AJANLARI KİMLERDİ? Her ülkede düşman istilasına karşı kurulmuş olan bir direniş örgütü, her şeyden önce iyi bir gizli haber almaya gereksinim duyar. Biz de İstanbul’un semt ve mahallerinde Milli Teşkilât’ı kurarken bu gereksinimi göz önünde tutmuş, değerli ve becerikli arkadaşlarımızı işgal kuvvetlerinin içine, bürolarına, en gizli köşelerine kadar göndermiştik. Bu vatanseverler, bir gün ufak bir kuşku üzerine öleceklerini iyi biliyorlardı. Galip devletlerin bu kişilere casus damgası vuracağını ve antlaşmayla yalnız ateşkes olduğunu, yoksa savaş durumunun devam ettiğini ileri sürerek bu kahramanları kurşuna dizeceğini de düşünüyorduk. Fakat bizimle beraber çalışan ve ölümü hiçe sayan bu arkadaşlar her şeyi göze almışlardı. Bugün artık bu isimleri açıklamada hiçbir zarar yoktur, özellikle Türk İstiklal Mücadelesi tarihinin bu gizli kalmış sayfaları herkes tarafından birer birer çevrilmeli ve okunmalıdır. Bunların içinde Müslüman ve Müslüman olmayan kişiler de bulunmaktadır. Onlar din farkına bakmadan, ekmek yedikleri bu toprak için çalışmışlardır. Hepsinin isimlerini bugün, ölmüşlerse rahmetle, yaşıyorlarsa esenlikle anmak görevimizdir. İstanbul basını için bilinmesi gereken M. SIFIR imzasıyla Kurtuluş Savaşı’ndan sonra yazı yazan ve anılarını bu adla yayınlamış olan Razi Yalçın Bey, birçok önemli hizmetler vermiş bir vatanseverdir. Balkan Savaşı sırasında rütbesi piyade yüzbaşısı olan Razi Bey, iktidarda bulunan Hürriyet ve İtilaf Fırkası’nın Nigehban Cemiyeti’ne dâhildi. Bu dernek üyeleriyle İttihat ve Terakki subayları arasında derin bir çekişme vardı. Kendisini Hürriyet ve İtilafçı sanan o zamanki Beyoğlu İnzibat Karakol Kumandanı Yüzbaşı Kalkandelenli Hasan Tahsin Bey, Razi Bey’i Beyoğlu İnzibat Karakolu’na atamıştı. İngilizler de İstanbul hükümetine sadık bir subay sandıkları bu kişiyi gizli haber alma örgütüne sokmuşlardı. Çok vatansever olan bu kişi İngilizlerden öğrendiklerini gidip Sadrazam ve Harbiye Nazırı Müşir İzzet Paşa’nın kardeşi ve o tarihte Süvari Binicilik Mektebi Müdürü olan Süvari Albayı Esat Bey’e haber veriyordu. Esat Bey de Teşkilât-ı Mahsusa’ya eskiden üye olduğu için, elde ettiği bilgiyi günü gününe bize bildiriyordu. İngiliz İstihbaratı’na üye adamlarımızdan biri de Ermeni bir vatandaşımızdı. Milli cephe hesabına yaptığı kıymetli gizli istihbaratla Ankara’ya kadar gitmiş, sonra da İslamiyet’i kabul ederek Necati adını almış ve İstanbul’daki gizli gruplarda çalışmaya başlamıştı. Gizli istihbarat ajanlarımızdan biri, genç bir vatansever olan Efdal Bey, bir diğeri de aslen Bulgaristan vatandaşı olup Ermeni kökenli Pandikyan Efendi’ydi. Onun dileği, Türkiye’nin İngiltere korumasında bir devlet olarak kalmasıydı. Fakat İngilizlerin elindeki silah ve cephanenin sayısıyla yerlerini o bize haber vermiş ve İngilizlerin kendisini öğrenmemesi için oldukça özen gösterilmesini bizden rica etmişti. Biz, bunları bugüne kadar bir sır olarak sakladık. Yalnız Ermenilikten Müslümanlığa geçen Necati için milli hükümete yazdığımız yazılar, kendisine vatana hizmet düzenlemesinden, bir maaş bağlanması konusundaki ricalarımız dikkate alınmadığından bu kişi bugün dilenecek hale gelmiştir. Pandikyan Efendi ise zaferden sonra Bulgaristan’a gidip gelmek zorundaydı. Bir serbest pasaport istemiş, fakat Milli Emniyet bunu vermediği için ve kendisinin ülkeye girmesine de izin vermediğinden bu durum onu çok üzmüş ve kahrından öldürmüştü. Hâlbuki Mösyö Pandikyan, İngilizlerin elindeki bütün gizli ambarları, silah ve cephanenin sayısını bize haber verdiği gibi, gemilerle nerelere gönderileceğini de bildirmiş ve benzersiz görevler yapmıştı. Elinde Erkan-ı Harbiye-i Umumiye Başkanı merhum Müşir


(Mareşal) Fevzi Paşa Hazretlerinin bir de takdirnamesi vardı. Fakat ne yazık ki bütün bunlar çabuk unutulmuştu. Milli Teşkilât’a gizli istihbarat konusunda büyük hizmetleri dokunanlardan biri İstanbul Merkez Kumandanı Süvari Albayı Esat, diğeri İstanbul Merkez Kumandan Yardımcısı Süvari Binbaşısı Ferhat Beylerdir.76 Bu iki vatansever ve seçkin subay başında bulundukları oldukça önemli göreve ve ele geçmeleri durumunda kendilerini bekleyen kurşuna dizilme sonuna rağmen vatana hizmet etmekten biran geri kalmamışlar, İngilizlerden öğrendikleri her şeyi bize bildirdikleri gibi, Anadolu’ya Topçu Üsteğmen Burhan Bey’i de gizli kurye olarak göndermişlerdi. Anadolu’ya geçtiğim, Samsun ve Ankara’ya direktif almak veya bazı gizli bilgileri bildirmek üzere gittiğim zamanlarda da her ikisinden oldukça çok yardım görmüştüm. Esat ve Ferhat Beyler, aynı zamanda Anadolu’ya tarafımızdan soruşturulmaları yapılmış subaylarla, silah ve cephane kaçırmışlardı. Bu taşıma işlemleri için gereken kara ve deniz araçlarını hazırlamışlar ve Anadolu hükümetinin birer temsilcisi gibi burada görev yapmışlar, adeta İstanbul hükümetinin onlara verdiği görevi kötüye kullanmışlardır. Bizim M. M. Grubu’nda ve merkez kurulunda bu iki değerli vatansever subay kayıtlı bulunmaktaydı. Bu gizli haber almacılarımız sayesinde İngiliz İstihbarat Servisi’nin şeytani bir zekayla hazırladığı, yurdumuza gönderdiği ve Hint Müslüman-larından Mustafa Kemal Atatürk’e kutsal bir emanet ve milyonları geçen altın para yardımı getirmekte olduğu şeklindeki propagandayla içimize sokulup sevgili Gazimize öldürme girişiminde bulunmak isteyen Hintli Mustafa Sagir’i de bu sayede öğrenebilmiş ve gereken önlemi almıştık. Fakat bu şeytan Hintli örgütümüzün birçok ajanını aldatmayı başarmış ve bizim ajanlarımızdan bir kısmını öğrenmişti. Hatta Mustafa Sagir, İstanbul’da Türk-Hind Uhuvvet-i İslamiye Cemiyeti adıyla bir de dernek kurarak başına arkadaşlarımızdan Süvari Yarbayı Çorumlu Aziz Bey’i geçirtmiş, gerek derneğe, gerekse yönetim kuruluna her ay maaş da bağlamış ve bunları ödemişti. Üstelik bu derneğin bir şubesini de Eskişehir’de kurmak üzere delege de göndermişti. Mustafa Sagir Anadolu’da etkin olmayı, Milli Mücadele safında çalışanları saptamayı çok arzulamış, özellikle bu teşkilâtın başı olan benimle ilişki kurmaya çalışmış, Hintli Nizameddin isminde Dünya Savaşı yıllarında Teşkilât-ı Mahsusa’da görev almış birini de beni kandırsın diye peşime takmıştı. Fakat Mustafa Sagir’i ayrı bir yazıda, ken​disine yüz vermediğimizi ve ondan niçin ve neden kuşkulandığımızı ve Ankara’da nasıl yakalattığımızı da uzun uzun anlatacağız. Milli Teşkilât’ın bu gizli ajanları için biz tehlikeyi İngilizlerde görürken, bir gün İstanbul Merkez Kumandanı Emin Paşa, değerli arkadaşımız Topkapı ve Şehremini Milli Müdafaa Heyetlerini kurmuş olan Piyade Yüzbaşısı Emin Ali Bey’in evine bir gece baskın yapmış ve onu ansızın yakalamak istemişti. Fakat Emin Ali Bey uyanıktı. Böyle bir baskına uğrayacağını düşünüyor ve ona göre hazırlıklı bulunuyordu. Nitekim o gece evi tümüyle polis ve inzibat kordonuyla çevrilmişti. Fakat Emim Ali arkadaşımız K.G. parolalı Karakol Teşkilâtı’nın mührünü ve Milli Teşkilât’a ait bültenleri saklayarak, evin arkasındaki büyük bahçeden karanlıktan yararlanarak kaçabilmiş, Şehremini’de oturan arkadaşı Serezli Ahmet Niyazi Bey’e uğramış her ikisi Çarşamba’daki evime gelmişlerdi. O geceyi bizim evde geçiren bu arkadaşlar İstanbul Merkez Kumandanı Emin Paşa’nın yakalamak istediği diğer teşkilât üyeleri olan, Şehreminli Bahriye Yüzbaşısı İsmail Hakkı, Topçu Üsteğmen Erzurumlu Muhlis, İstanbul Umumi Hapishanesi’nin korumasıyla görevlendirilmiş Jandarma Yüzbaşısı Giritli Enver, İttihat ve Terakki devrinde Polis Müdüriyeti Siyasi Kısım Şubesi’nde


çalışan Gözlüklü Cemal, Topkapılı Mehmet, Polis Müdüriyeti Siyasi Kısım Şeflerinden Serezli Ahmet Niyazi, Yüzbaşı Giritli Mehmet Beylerle Rami Kışlası civarında bir çiftlikte gizlenmişler ve örgütümüz tarafından korumaları için görevlendirilmiş olan çete kaptanlarından Tikveşli Mehmet’le, Terlikçi Hüseyin’in başkanlığında birçok çeteciyle Trakya’ya gönderilmişlerdi. Yüzbaşı Emin Ali Bey, Doğu Trakya’da Milli Teşkilâtı kuran Cafer Tayyar Paşa’ya sunulmak üzere benim bir mektubumu götürmüştü. Emin Ali Bey, paşanın verdiği emir doğrultusunda hareket ederek, Milli Teşkilât’ta Yunan işgaline kadar bütün aksaklıkları gidermişti. İstanbul’da İtilaf Devletleri ajanlarıyla bizim Müsellah Müdafaa-i Milliye Grubu’nun adamları arasında bu gizli çekişme sürüp giderken, bir gün Bulgaristan yoluyla Moskova’dan İstanbul’a gelmiş bir Bolşevik delegesinin benimle görüşmek istediğini haber vermişlerdi. Kendisini kabul ettim. Bu konuşmayı bizim gizli teşkilâtımıza üye okul hocası ve Tasvir-i Efkar yazarlarından olan Ahmet Hamdi Bey’in (Başar) Fatih civarındaki evinde yapmıştık. Fransızca yapılan bu konuşmayı Ahmet Hamdi Bey’in eşi Şükufe Nihal Hanımefendi’nin yardımlarıyla çok güzel başarmış ve iki taraf da birbirine niyetlerini anlatmıştı. Bolşevik temsilcisi bize şu öneriyi getirmişti: “Ankara’da kurulmuş olan yeni hükümet, komünist ilkeleri kabul etmiş, bunu Büyük Millet Meclisi Başkanı olan lideriniz Mustafa Kemal Paşa da ifade etmiştir. Hatta Rusya’ya bu konuda güvence vermek üzere Moskova’ya da bir kurul gönderilmiştir. Şimdi sizin de İstanbul’da gizli örgütünüze komünist rejimin ilkelerini duyurmanızı ve bu rejime uygun şubeler açmanızı istiyoruz. Ancak bu şekilde gerek Bolşevik Rusya ve gerekse Kemalist Türkiye ortak bir düşmana karşı tek bir cephe haline gelmiş olacaklardır.” Bolşevik delegenin bu sözlerine içimden gülmüş, fakat onu tümüyle reddetmeyerek diplomatik bir söylemle şöyle anlatmıştım: “Saygıdeğer beyefendiye şunu söyleyeyim ki, İstanbul işgal altında bir şehirdir. Burada komünist teşkilâtı kurulamaz. Yalnız onlara bizim karşı önerimiz şudur. Boğazlar bir transit yoludur. Bu yoldan özelikle Yunan gemileri geçmektedir. Bunların bahriyelileri, tayfaları İstanbul’a çıkmakta ve Beyaz Rus güzelleriyle eğlenmektedir. İşte bu kadınlardan elde edeceğimiz gizli ajanlarla bunları savaştan bıktırmak ve aslında Yunanistan’da Venizelist ve Royalist diye ikiye ayrılmış olan ulusu birbirinden soğutmak ve birbirine düşürmek olasıdır. Bu Rum ve Yunanlılara verilecek bültenler, dağıtılacak paralar sayesinde bunlar yapılabilecektir. O halde sizin komünist ajanları bu yönde çalıştırmanızı dilerim.” Bolşevik temsilcisi bu düşüncemi kabul etmiş ve Moskova’ya bu konuda yazmıştı. Onun da girişimleriyle birtakım Bolşevik ajanların İtilaf Devletleri aleyhine çalışmaları işimize yaramıştı. Biz, işgali yapan galip devletlerin her taraftan çökmesine çalışıyorduk. Onun için ünlü bir Türk sözüne uymuştuk: Denize düşen yılana sarılır. 76 Bilhassa Ferhat Bey’in (şimdi general) büyük hizmetlerin unutmak, ülke için büyük bir günah olur. H. Ertürk.


HAYATINI TEHLİKEYE ATAN KAHRAMAN POLİS ŞEFİ Dünya Savaşı’nın ilk yılında İran’ın Kirmenşah kasabasında İngiliz konsolosluğunu korumak için görevlendirilen Müslüman Hintliler, başlarındaki kumandanları Melek Bey’in yönetiminde ayaklanmışlar ve Bağdat’a kaçmışlardı. Bunlara Bağdat’taki İngiliz konsolosluğunun baş çevirmeni Abdürrab Bey de katılmıştı. Bu sırada Bağdat’ta Osmanlı İmparatorluğu Bahriye Nezareti Kurmay Dairesi Başkanı olan Bahriye Binbaşısı Rauf Bey, Cihad-ı Mukaddes ilan etmiş olan Osmanlı Devleti’nin bu uzak ülkelerde Müslümanlar arasında örgüt kurmakla görevlendirdiği önemli bir deniz subayıydı. Balkan Savaşı’nda Hamidiye Kruvazörü’nün süvarisi olarak önemli görevler yapmış, Yunan donanmasının üstünlüğüne önem vermeden Pire Limanı’nı bir gece basarak oradaki tesisleri bombalamıştır. Averof gibi o devirde bizim donanmamızda bulunmayan bir savaş gemisinin bütün çabalarına ve izlemesine rağmen ele geçmemiş olan Hamidiye Kruvazörü, Rauf Bey’e büyük ve gerçek bir ün sağlamıştı. İttihat ve Terakki’ye üye olan Rauf Bey, halkın düşüncesinde milli bir kahraman olarak kabul edilmiş, her tarafta büyük bir coşkuyla karşılanmıştı. Dünya Savaşı başladığı zaman Hamidiye kahramanı Rauf Bey’i, Bahriye Nezareti Kurmay Dairesi başkanlığında görüyoruz. Enver Paşa, bu dürüst ve kahraman denizciye oldukça çok güveniyor, onu önemli ve gizli bir görevle Bağdat’a göndermiş bulunuyordu. Rauf Bey İngilizlere karşı dostluk duyguları beslemiyordu. Zira Birinci Dünya Savaşı başlamadan beş-altı ay önce, halkın dişinden tırnağından arttırılmış, küçük kız ve erkek çocukların bayramlarda, donanma rozetleri takarak topladığı bağışlardan biriktirdiği paralarla İngiliz tersanelerine sipariş edilmiş olan Sultan Osman, Reşatiye ve Fatih adındaki dretnotlarımızın Rauf Bey’in de bulunduğu bahriyelilerimize verilmemesi bütün Türk ulusunu olduğu kadar Hamidiye kahramanını da son derece öfkelendirmişti. İşte bu psikolojik etkiler altında Bağdat’a örgüt kurmaya giden Rauf Bey, Kirmenşah Konsolosluğu’ndaki olayın kahramanlarını ve Bağdat’taki çevirmenleri de beraberine alarak İstanbul’a getirmişti. Bunlar Teşkilât-ı Mahsusa için yalnız siyasi sığınmacı değil, kendilerinden her konuda yararlanılacak kişilerdi. Savaş süresince konuk edilen bu kişiler kendilerine verilecek görevi beklerken birdenbire antlaşma yapılmış ve İttihatçı ileri gelenlerin ülkeden kaçması üzerine ortada kalmışlardı. Enver Paşa’nın emri gereğince bunları düşman işgalindeki İstanbul’dan çıkarmak göreviyle yükümlü bulunuyorduk. Gerçekten İngilizler, İstanbul’a gelince ilk iş olarak Hintli direnişçi Melek Bey’i aramaya başlamışlardı. Hintli Abdürrab da her yerde arananların başındaydı. Bunlar Hint ihtilalini hazırlayan komiteye dâhildiler ve İngilizler için bir numaralı suçluydular. Bu Hintli ihtilalciler İstanbul’a getirildikleri zaman padişahın emrindeki süvari bölüğüne yazılmışlar, böylece rahat etmeleri sağlanmıştı. Fakat antlaşma yapılınca tehlike baş göstermiş, örgütümüz bunlardan bir kısmını Anadolu’ya kaçırmıştı. Bağdat Konsolosluğu’nun baş çevirmeni Hintli direnişçi Abdürrab Bey de, İngilizlerin araştırdığı günlerde Rusya’ya kaçarak idamdan kurtulmuştu. Hint ileri gelenlerinden Melek Bey’le bir arkadaşını, Milli Teşkilât’a üye olan ve jandarma alay kumandanlığından emekli Sait Bey, Eyüpsultan’daki bir eve saklamıştı. İngilizlerin sıkı araştırması sırasında bir türlü ele geçmeyen bu Hintlilerin bulunmasında kimin yardımı olur diye araştırma yapan işgal ordularının istihbarat şefi, herkesin tanıdığı İngiliz Yüzbaşısı Bennett, nihayet bu işin Polis Müdürlüğü İkinci Şube şeflerinden Edip Bey’in imkanları dâhilinde olduğunu anlamıştı. Edip Bey’i Kroker Oteli’ndeki karargâhına çağıran Bennett ona; “Edip


Bey, sizi buraya yapacağımız çok önemli bir iş için davet ettim. İngiliz hükümeti için sabıkalı iki Hintlinin yakalanması çok zorunludur. Bunlar ihtilalci, bozguncu, sabotajcı iki kişidir. Şayet bu konuda bize yardım ederseniz size bütün yaşamınız boyunca rahat edeceğiniz bir servet vermeye İngiliz hükümeti hazırdır” demişti. Bunu söyledikten sonra Edip Bey’in herhangi bir karşılığını beklemeden yanındaki demir kasayı açarak paket halinde duran ve desteler oluşturan sterlinleri göstererek; “Bunlar Edip Bey Türk sigara kâğıtları değildir. Hepsini sana vereceğim. Namusum ve onurumla söylüyorum” diye ilave etmişti. Edip Bey, bizim gizli M.M. Grubu’na dâhildi. Dürüst ve dindar bir insan olan Edip Bey Yüzbaşı Bennett’e karşı ses çıkarmamış, onun kuşkusunu uyandırmaktan çekindiği için, “Peki yüzbaşım, elimizden geldiği kadar bu kaçak iki Hintliyi bulmaya çalışacağız” demişti. Edip Bey, o akşam Kroker Oteli’nden çıkarak bürosuna gelmiş ve bir süre sonra evine gitmişti. Fakat bir türlü rahat edemeyen Edip Bey, o gece seller gibi yağmur yağmasına rağmen Çarşamba’daki evime kadar gelmişti. Üstü başı sırılsıklamdı. Onu görür görmez, “Hayrola Edip Bey, ne haber var?” diye sorunca, durumu birer birer anlatmıştı. Kaybedecek zaman yoktu. Hemen kayınbiraderim, o tarihte Darülfünun Tıp Fakültesi öğrencilerinden olan ve halen Ankara’da iç hastalıkları uzmanı olan Doktor İhsan Aksan ile Edip Bey’i de yanımıza alarak o gece, şiddetli bir yağmur altında Eyüpsultan’a gitmiş ve jandarma alay kumandanlığından emekli arkadaşımız Sait Bey’i bulmuştuk. O da bizi gece vakti böyle sırılsıklam görünce şaşırmıştı. Fakat durumu öğrenince bize katılarak Hintlilerin saklandığı eve beraberce gitmeye razı olmuştu. Buraya vardığımız zaman Hintlileri büyük bir korku almıştı. Fakat bu evden onları çıkarmak gerekiyordu. Zira Yüzbaşı Bennett’in hemen her semtte casusları, adamları vardı. Nitekim Hintli Gulam Resul isminde bir hain durumu İngiliz İstihbarat Servisi’ne haber vermişti. Biz her olasılığa karşı önlem almak zorundaydık. İki Hintliyi yanımıza alarak Doğu Ordumuzda tümen kumandanı olan Albay Halit Bey’in (Halit Paşa) Eyüp’ün ıssız bir mahallesindeki evine gitmiştik. Bize kapıyı yaşlı annesi açmış, bu saygın kadın oğlu gibi vatansever bir insan olduğu için bu iki Hintliyi o gece evinde saklamıştı. Nitekim ertesi gün İngilizler, Hintli vatanseverlerin ilk saklandığı evi basmış fakat kimseyi bulamamışlardı. Biz, Eyüp’ü tehlikeli görerek bu iki Hintliyi Anadolu’ya kaçırmak üzere Babıâli’ye getirmiştik. Onları ünlü yazar İsmail Hami Danişmend Bey’in evinde koruyorduk. Fakat Gulam Resul adlı casus burayı öğrenince Yüzbaşı Bennett’e haber vermiş ve burası ansızın basılarak, Melek Bey’yle arkadaşı yakalanmıştı. Her iki direnişçiyi, İngilizler Galata Kulesi’nin üst katına götürüp hapsetmişlerdi. Bu durumu haber alan Edip Bey hemen örgütümüze adam göndermiş ve kulenin basılmasını önermişti. Ertesi gece bekçileri elde eden adamlarımız, iki Hintliyi Galata Kulesi’nden kaçırarak yola çıkarmıştı. Melek Bey hastaydı. At sırtında Kocaeli’ne doğru yola çıkarılmıştı. Onu Kocaeli’ne götürecek adamlarımız, bir süre sonra Melek Bey’in attan düşerek yerden kalkmadığını görünce öldü zannederek yol üstünde bırakıp savuşmuşlardı. Arkadan gelen Kuvayı Milliye çetelerinden bir başkası da yol üzerinde yatan, kımıldayan ve yaşam belirtisi gösteren bu adamı sorguya çekmişti. İngilizce ve Hintçeden başka bir şey bilmeyen Melek Bey derdini bir türlü anlatamamış, çete üyeleri de bu kişiyi İngiliz casusu sanarak şehit etmişti. Başta Polis Müdürlüğü İkinci Şube Şefi olan Edip Bey’le Milli Teşkilât’a üye arkadaşların el ele vermesi sayesinde birçok vatanseveri, kahraman direnişçiyi Anadolu’ya kaçırmıştık. Bunlardan bir kısmı milli hükü​metin çetelerinde ve ordularında görev yapmışlar, çok da yararlı hizmetler


vermişlerdir. Bu Müslüman direnişçilerden bugün ölmüş olanlarını rahmetle, sağ kalanlarını esenlikle anmak görevimizdir. İstanbul hükümetinin egemen bulunduğu bir devirde, İngiliz İstihbarat Şefi ve işgal altındaki İstanbul’un gerçek kumandanı olan Yüzbaşı Bennett’in bütün ısrarlarına rağmen ve kasasındaki on binlerce sterlini reddederek, üstelik hayatını tehlikeye atarak, çok önemli olan görevini de milli hükümet lehine kötüye kullanarak her şeye göğüs geren ve bize çok önemli gizli bilgiler veren kahraman Edip Bey’i bugün rahmetle anmak zorundayız. Edip Bey yaşlı ve hastaydı. O karanlık yılların bu en zor görevinde heyecanlı saatler geçiren bu kahraman vatansever polisimiz, bir gün kalp krizi sonucu gözlerini kapayınca, cenazesini kaldıracak paranın sağlanması bile zor olmuş ve gene örgütümüze üye arkadaşların yardımlarıyla şanına ve onuruna yakışır bir cenaze töreni düzenlenerek vatan topraklarına gömülmüştür. Edip Bey’in kişiliğinde bütün İslam direnişçilerinin yaşamlarını sürdürmeleri sağlanmış olduğundan onu da bugüne kadar gizli kalmış vatanı için özveride bulunmuş kişiler listesine böylece soktuk.


GİZLİ TEŞKİLÂTIMIZIN EN ÖNEMLİ AJANI Antlaşma yıllarında İstanbul’da kurduğumuz gizli örgütün en önemli ajanı bir süvari yüzbaşısının oğlu olan Serezli Galip Vardar’dır. Çok sevdiğim arkadaşım Yüzbaşı Basri’nin bu ele avuca sığmaz oğlunu, henüz 16 yaşında bir öğrenciyken tanımış, Serez’deki Askeri Kulüp’te akşamları babasıyla oturup dünya sorunlarını konuşurken, ikide bir de kulübe gelen inzibat çavuşlarıyla onun hepimizi korkutan, düşündüren yaramazlıklarının haberlerini almıştık. Orada dikkatimi çeken bu genç, aradan savaşlar, barışlar, antlaşmalar geçtikten sonra bir gün Şehzadebaşı’nda bir üniversite öğrencisi olarak karşıma çıkınca ve bir iş arayınca, onu hem okuluna devam etmesi, hem de çalışması koşuluyla önce polis siyasi şubesine aldırmış, sonra da son derece vatansever olan bu genci gizli örgütümüze almıştık. Ona çok genç yaşında gösterdiğimiz bu güven, örgütümüz için çok yerinde bir karar olmuştu. Aradan yıllar geçmiş olmasına karşın Galip Vardar’ın yalnız şu dört sorun için yaptığı çalışmalar, ülkeye büyük şeyler kazandırmıştı. O, Sadrazam Damat Ferit Paşa yalısından gizli bilgi alınmasını tek başına sağlamış ve yalıda olan olağanüstü toplantıları alınan kararları bize getirmiştir. Orada kabinenin kararları, Kuvayı İnzibatiye’ye ait bütün askeri bilgi ve Kuvayı Milliye’ye karşı girişilmesi kararlaştırılan bütün planlar gözden geçirilmekteydi. Galip Vardar bu yalıya sokulmak ve bunları ele geçirmek olanağını bulmuştu. Galip Vardar’ın örgütümüze ikinci önemli katkısı Meşihat Dairesi’nin (şeyhülislamlık) gizli bilgilerini ele geçirmek olmuştur. Bu sayede biz, Hürriyet ve İtilaf Partisi ve Mutedil İtilaf Partisi’nin bütün kararlarını öğrenmiş ve ona göre önlemler almıştık. Onun üçüncü hizmeti, Polis Siyasi Kısım Müdür Yardımcısı Edip Bey’i örgütümüze kazandırmasıdır. Onu bize getirerek siyasi şubeyi içinden çökertmiştir. Onun Tatavlalı Hrisantos’un yakalanmasına, Slav casusu Nikola Pasiç’in sıkıştırılarak ortadan kaldırılmasındaki çabaları da saklanamaz. Bütün bu olaylar başka yazılarımızda birer birer açıklanacaktır. Serez’de bulunduğum sıralarda Trablusgarp ve Balkan Savaşlarına rastlayan yıllarda, askeri kulüpte birçok subayla içli dışlı olmuştuk. Bunlardan en çok sevdiğim süvari yüzbaşısı merhum Sabri Bey’di. Sevimli ve babayiğit bir insan olan Sabri Bey’le aynı mahallede oturuyor, pencerelerimizden birbirimizi ve sokağı seyrediyorduk. Ailelerimiz sürekli görüşüyorlardı. Sabri Bey benden yaşlı olduğu için kendisine bir ağabey saygı ve sevgisiyle bağlanmıştım. Dostluğu arttıran önemli bir yön, her ikimizin de İstanbullu oluşuydu. Fakat o da görev gereği Balkanlar’da çok bulunmuş, eşkıya takiplerinde Bulgar, Sırp, Yunanlı, Karadağlı birçok çetecinin peşine düşmüştü. Benim Serez’de süvari bölük kumandanı olduğum sırada gelmiş orada görev yapmıştı. Serez’e birçok kez gelmişti, iki de oğlu vardı. Bunlardan biri Necati, diğeri Galip’ti. Galip o zamanlar Serez Lisesi’nde okuyordu. Derslerinde çok başarılı ve çalışkan bir öğrenci olan Galip, karşı koymayı ve kavgayı seviyordu. Okuldan çıktıktan sonra mahalle ve okul arkadaşlarıyla oluşturduğu çetelerle iki gruba ayrılarak gerçek meydan savaşları yapıyorlardı. Sık sık tartışma ve kavgalarla biten bu toplantılar bütün mahalleyi heyecanlandırı​yor, işe polis ve asker çocukları olanlar için de inzibatlar karışıyordu. Hele ilkbaharlarda Türk ve Rum çocukları karşılıklı gruplar halinde sapanlarla birbirleriyle kavga ediyorlardı. Türkler daha ağır basıyor, Rum çocuklarını şehrin sırtlarına kadar kovalıyor, bu oyunlarda birçok çocuğun kafası yarılıyor, yüzü gözü kan içinde


kalıyordu. Galip bu tarihte 16-17 yaşında yaramaz, kavgacı bir delikanlıydı. Bir keresinde okulun müdürüyle kavga etmiş ve buna öfkelenerek kendisine taraftar bir grup çocuk ertesi sabah okula giden yolları tutarak hiç kimseyi okula göndermemişlerdi. Böylece Galip, Serez Lisesi’ni o gün tatil ettirmişti. Biz haberi ancak gece askeri kulüpte babasıyla oturup konuşurken öğrenmiştik. Bugünkü gibi anımsıyorum, kulübe inzibat çavuşları gelmişti. Sabri Bey’e “Yüzbaşım, oğlunuz bir çete kurmuş, okulu bugün tatil ettirmiş, Rum mahallelerini altüst etmişler, sizi merkez kumandanı görmek istiyor. Lütfen gelir misiniz?” demişlerdi. Sab-ri Bey lahavle okuyarak kalkıp gitmişti. Birkaç gün sonra da gene bir akşam polisler askeri kulübe gelerek Sabri Bey’i bu kez de Serez Mutasarrıfı Azmi Bey’in (İttihatçıların ünlü polis müdürü) çağırdığını söylemişlerdi. O da Serez Milletvekili Derviş Bey’le (Osmanlı İmparatorluğu’nun Balkan Savaşı’ndan önceki meclisinde milletvekili) kalkıp gitmişti. Olay şuydu: Liseyi zorla tatil ettiren Galip’i mutasarrıf huzuruna çağırıp bağırmıştı: “Koskoca okulu tatil ettiren sen misin? Bu bacak kadar boyunla mı bunu yaptın?” Bu genç, o zaman mutasarrıfa da karşı gelerek; “Nedenini sormadan bana hakaret ediyorsunuz, haksızsınız, haksızlığa her zaman baş kaldıraca​ğım” diye cevap vermişti. Azmi Bey fena halde öfkelenmiş, masasından kalkarak Galip’in üzerine yürümüş ve “Atın bu keratayı aşağı nezarethaneye!” diye emir verince Galip; “Ne isterseniz yapınız, haklı oldukça hiç kimseden korkmayaca​ğım” demiş, o zaman polisler Galip’i nezarethaneye atmışlar, gelip geçenler “okulu tatil ettiren çocuk buradaymış” diyerek merak edip onu görmeye kalkışmışlardı. Oldukça sert bir baba olan Basri Bey, çocuğuna karşı mutasarrıfın gelişigüzel hareketini bir türlü bağışlamamış, tartışmaya Derviş Bey de karışmış, sonunda Derviş Bey, “Olay vilayette duyulacaktır. Buraya müfettiş gelecektir” diye bağırmış, sorun Selanik Maarif Müdürü’nün üstünde bırakılmış (Asılarak öldürülen Şükrü Bey). Gerçekten Selanik valisi Serez’e bir müfettiş gönderince olay daha iyi anlaşılmış, önceden Selanik Lisesi müdür yardımcısı olan Göriceli Mahmut Bey, aslen Arnavut olmasının ve Arnavut asileri sınıfta övmesinin tep​kisini görmüş ve milliyetçi Galip’in saldırısına uğramış, ona olan öfkeyle çocuğa okuldan geçici uzaklaştırma vermiş, Galip de bu cezayı, çetesiyle öğrenciler üzerinde baskı kurarak ve okulu bir gün zorla tatil ettirerek kar​şılıksız bırakmamıştı. İşte benim Galip Vardar’ın çocukluğuna ait bildiklerim, duyduklarım bunlardı. Sonra biz Trablusgarp Savaşı ve daha sonra patlayan Balkan Savaşı dolayısıyla çeşitli vatan hizmetlerine koşup da Serez’den ayrılınca onları da kaybettim. Dünya Savaşı bitmiş, antlaşma imzalanmış, biz de örgüt kurarak, işgalin sıkıntı veren yaşamımızı kötü etkileyen girişimlerini zayıflatmaya çalıştığımız günlerde, bir gün Şehzadebaşı’nda Sokrat Eczanesi önünde yaklaşık 25 yaşlarında, güçlü, kuvvetli bir delikanlının elimi öptüğünü görünce şaşırmıştım. “Berhudar ol oğlum, sen kimlerdensin bakayım” deyince, “Beni tanımadınız mı amca bey, ben Serez’de Süvari Yüzbaşısı Sabri Bey’in oğlu​yum, adım Galip” diye cevap vermişti. “O, maşallah, ne kadar çabuk serpilmişsin, hayırdır inşallah, baban ne​rede?” “Evde, evimiz Çarşamba’da, fakat şimdi onun ayakları tutmuyor, ağabeyim ve ben çalışıyoruz. Aynı zamanda Darülfünun’da okuyorum. Serez’den sonra Selanik İdadisi’ne ve Balıkesir Sultanisi’ne devam ettim. Oradan mezun olarak tarih bölümüne girdim.”


“Bak buna sevindim. Herhalde okumayı savsaklamazsın, o yaramazlık​lardan eser kalmadı inşallah.” Güldü ve yüzü kızardı, bana; “Amca bey onlar gençlikteydi, şimdi ülkenin durumu kötü, bizim için çalışmak ve okumak gerekiyor” dedi. “Haydi yürüyelim, bizim ev de Çarşamba’da, gene aynı mahalleye düştük” dedim. Şehzadebaşı’ndan, Fatih Parkı’na kadar ona hiçbir şey söylemedim. Geçmiş günleri anımsıyor, insanların, rastlantıların bu garip cilvesine şaşıyordum. Kardeşim kadar sevdiğim bir arkadaşın oğluna bir iş bulmak gerekirdi. Galip o sırada sessizce yanımda yürüyordu. Aradan geçen yıllara rağmen onun başından neler geçmişti. Fatih Parkı’nda bir bankın üzerine oturup ona okuldan çıktıktan sonra neler yaptığını sormuştum. “Dünya Savaşı başlarken bizleri Maltepe Endaht Mektebi’ne göndermişlerdi. Kısa bir eğitimden sonra onuncu tertipten ve Yahya Kerim Bey’in bölüğünden yedek subay çıkmış, Çanakkale’ye 6. Kolordu’nun 26. Fırkası’nın 76. Alayı’na bağlı 3. Bölüğü’ne verilmiş ve İngilizlere savaşa sokulmuştuk. Savaşta hem yaralanmış, hem de yatırıldığım Çanakkale Akbaş seyyar hastanesinde tifoya yakalanmış ve kulaklarımda kronik bir hastalık çıkmıştı. Bu hastalık beni sakat bırakmıştı. Bir süre dinlendikten sonra tekrar cepheye, fakat bu defa Arap alayları içine düşmüştüm. Tümenim Romanya’ya gönderilince geri hizmetlerinde kullanılmak üzere beni İstanbul’a yolladılar. Bu geri hizmeti duyunca ne kadar ağladığımı bile​mezsiniz amca bey.” “Düşünebiliyorum oğlum, sen bir yiğit babanın vatansever oğlusun. Şimdi de vatan sizden hizmet bekliyor” deyince gözleri parlayarak bana bakmıştı. Hemen her işe hazır olan bir hali vardı. Heyecanla, “Evet amca bey, ne emrederseniz hazırım.” “Şimdi ne iştesin?” “Henüz maliye sınavını kazandım. Hem de kırk kişinin içinde iki kişi kazandık. Maliyede çalışacağım.” “Sen o işi bırak. Seni Polis Müdüriyeti’nde Siyasi Kısım Müdür Yardımcısı Sabit Bey’e göndereceğim. Orada çalışacak ve Darülfünun’a da devam edeceksin.” Cebimden bir kart çıkararak şöyle yazmıştım: “Hamili kart Galip Efendi, çok sevdiğim ve güvendiğim bir kişinin oğludur. Şubenizde gerekli görülen bir görevde çalıştırılmasını rica ederim. Gözlerinden öperim kardeşim. Süvari Yarbayı Hüsamettin.” Ertesi gün Galip sevinçle büroma gelmiş ve elimi öperek teşekkür etmişti. Sabit Bey, kendisi ilgilenerek o gün Galip’i polis siyasi kısmına yazdırarak yabancıların işlerine bakan kısmında görevlendirmişti. Yaşamı ve kurumun bütün inceliklerini bu ilk ve önemli görevde anlayacak olan Galip, gizli örgütümüzün en önemli ve en çok işe yarar elemanı olmuş, fakat sonra o da kaderi bilinmeyenlerin tarafına atılarak, güçlükle tamamladığı tarih şubesinden ona hak kazandırdığı diploması sayesinde liselerde tarih öğretmeni olmuş ve bugün de Kabataş Erkek Lisesi’nde bu görevine devam etmektedir.77 77 E.n: Kırk seneye yaklaşan öğretmenlik hayatının sonlarında vazifeli olduğu 10 Kasım 1958 günü, Atatürk’ü anma gününde Çanakkale Savaşı’nı ve Atatürk’ü anlatırken heyecana kapılarak kalp krizi geçirmiş, öğrencilerinin ve arkadaşlarının gözü önünde yere düşerek vefat etmiştir.


MÜTAREKE YILLARININ ÜNLÜ AZILI HAYDUDU HRİSANTOS Mütareke yıllarının yarattığı baş belalarından biri de Tatavlalı palikarya Hrisantos adında bir Rum’du. Önceleri Yenişehir’de Barba Yani’nin meyhanesinde garsonluk yapıyordu. Bu meyhanenin sigara dumanıyla buğulanmış bir havası, meze artıklarıyla dolu masaları vardı. İşte Hrisantos’un, sarhoş kadehlerine rakı doldurduğu yer burasıydı. O da çocukluktan gençliğe giden yıllarını, bu meyhaneye devam eden binbir tip ve ahlakta müşterilere hoş görünmek için gelişigüzel harcamıştı. Çok öyküler dinlemiş, birçok bıçaklı, küfürlü kavgalara tanık olmuş, başına iskemle yememek için sarhoşların, kabadayıların eline, ayağına kapanmıştı. Üstelik bu meyhanenin kapısı önünde her zaman apaş şarkıları veya göbek havaları çalan bir de laterna vardı. Dışarıdan içeriye yankılanan bu gıcıklayıcı hava içinde müşteriler coşar, oynar ya da içip sızarak bir köşede devrilir kalırdı. Garson Hrisantos’un işi çok zor, dayanılması güç bir yaşam görüntüsü ortaya çıkarıyordu. Fakat zeki, genç ve sevimli bir delikanlı olan Hrisantos, bu meyhanede gördüğü kabadayılara bir gün benzemeye kalkmış ve Beyoğlu’nda kahraman kesilmişti. İlk önceleri Taksim’le Tünel arasında çapkınlık etmiş, sonra da birtakım şantajlardan yararlanmaya kalkmış, sonunda İngilizlere casusluk yapmaya karar vermişti. Bu nedenle çat-pat İngilizce öğrenmiş, onların ajanlarını da ara sıra ustası Barba Yani’nin Yenişehir’deki meyhanesine götürmeyi alışkanlık edinmişti. İngilizlerden çok para alıyor, gerçek İngiliz yapısı tabancalar kullanıyor, arada sırada belindeki bıçağı da saplamasını biliyordu. Peşine takılan, onu yakalamak isteyen birkaç polisi de vurunca ünlenmiş, Rumların arasında hemen kahramanlık rütbesine yükselmişti. “Vire kusursuz palikarya! Aşkolsun herife, polisleri temizliyor” diyorlardı. İstanbul polisi, İngilizlerin şımarttığı ve istihbarat servisinin parası ve korumasıyla astığı astık, kestiği kestik bu zorba taslağından çekiniyordu. Fakat o da bir pusuya düşmekten, bir baskına uğramaktan, bir Türk polisi tarafından vurulmaktan korkuyor, Karaköy Köprüsü’nü bile geçmiyordu. Dolaştığı yerler, ona yataklık yapan mahallelerdi. Orada dostları, tanıdıkları, hatta ajanları, adamları vardı, bu bölge içinde rahat rahat gezebiliyordu. Arkasına biri düşse, birinden kuşkulansa, dar sokaklara sapıyor, işaret verdiği kapılardan geçiyor, küf kokulu koridorlardan, karanlık mahzenlerden, yeraltı yollarından kendisine kaçacak bir delik buluyor ve canını kurtarıyordu. Şayet düşmanını arkadan görürse nefes aldırmadan tabancasını kullanıyor, bir kişiyi daha yere seriyor ve bütün gazeteler ondan korku ve heyecanla bahsediyordu. İşte bu dönemde Türk polisi için Hrisantos bir numaralı haydut olmuşu. Milli Teşkilât’ın onunla ilgilenmesi, İngilizler hesabına casusluk yapması ve birçok şeyi Bennett’e haber vermesi yüzündendi. Polis’le örgütümüzün adamları bu tehlikeli kötü adamı yakalamak için iş birliği yapmışlardı. Hele bir defasında Hrisantos gerçekten yakayı ele veriyordu, fakat zekâsı ve şansı yardım etmişti. Bir gece Harbiye Hamamı’na gitmiş, soyunmuş, eşyalarını bir peştamala sarmış, tabancasıyla saatini ve parasını da bir mendil içine gizleyerek emanet çekmecesine bırakmıştı. Bir süre hamamın göbek taşında terlemiş, sonra da vücudunu yıkatmak için bir tellâk çağırmıştı. Anadolulu tellâk, sert elleriyle onun vücudunu keselerken birkaç defa, “Biraz yavaş, derimi yüzüyorsun, vre vücudumu eziyorsun” diye söylenmişti. Biraz sonra sabunlama faslı başlamış, fakat Hrisantos’un sızlanması bitmemişti. Yanındaki kurnada yıkanan Dolapdere merkezinde görevli sivil


polis memurlarından Gönenli Muharrem Efendi, yüzü gözü sabunlu bu delikanlının sesini bir yerden tanıyordu ama nereden? Merakla onun sabun köpüklerinden temizlenmesini beklemiş ve yüzünü görünce de Barba Yani’nin meyhanesindeki garson Hrisantos’u tanımıştı. İstanbul polisinin aradığı bu haydudu burada yarı çıplak görmek bir şanstı. Memur hemen su dökünerek alelacele hamamdan çıkmış, giyinme odasında da elini çabuk tutmuştu. Fakat bu adamın bu acelesinden Hrisantos da kuşkulanmış ve tellağa sormuştu: “Kuzum, bu bana dikkatle bakan adam kimdi?” “Tanımadın mı? Sivil polis Muharrem Efendi!” “Polis mi? Niye böyle acele çıktı?” “Kim bilir, belki de karakolda nöbeti vardır.” Hrisantos daha fazla konuşmadan hemen yıkanıp kendisini giyinme odasına atmış ve bir taraftan da aşağıda camlı kapı önünde para ödeyen memuru görmüştü, giyinip emanet çekmecesinden tabancasını alabilseydi hiç korkmayacaktı. Bu dileği de beş dakika sonra gerçekleşmiş, çabukça kapıdan çıkmıştı. On adım ilerisinde Muharrem Efendi yürüyordu. Gecenin bu saatinde Dolapdere’ye inen yolda kimse yoktu. Uzakta köşe başında zayıf ışıklı sokak feneri yanıyordu. Adımlarını sıklaştırıp sivil memura yaklaşınca tabancasını çekerek; “Baksana arkadaş, böyle acele acele nereye gidiyorsun?” diye sormuştu. “Ben sizi tanımıyorum ki.” “Peki ama, o halde bu kadar çabuk hamamdan kendini niye sokağa at​tın?” “Yanılıyorsunuz, herhalde beni başkasına benzettin, ben hamamda de​ğildim.” “Güzel, beni seyrederken iyiydi de, şimdi mi kötü olduk? Bana bak, yalana gerek yok, benim gözlerim henüz iyi görüyor. Merkeze gidiyorsun değil mi? Düş önüme de beraber gidelim. Kıpırdayayım deme, kurşunu yediğin gündür.” Fakat Muharrem Efendi bu delikanlıyı çabuk haklayacağını zannetmiş ve elini cebine atmıştı. İşte o zaman bu karanlık sokakta bir tabanca sesi duyuldu ve bir adam boylu boyunca yere uzandı, birkaç kurşun Gönenli Muharrem’i Allah’ın korumasına kavuşturmuştu. Bir kurşun da sokak başındaki fenerin camını parçaladı ve etrafı karanlığa gömdü. Bekçi düdükleri, köpek havlamaları duyulurken, Hrisantos gene dostlarından birinin evine kendisini atmış ve ertesi günü de gazeteler öldürülen dördüncü polisi yazmışlardı. Bunun üzerine en çabuk harekete geçen merkez Aynalıçeşme Polis Karakolu’ydu. Zira bu taraflarda Hrisantos’un güzel Eftimiya adlı bir Rum dilberine tutkun olduğu öğrenilmişti. Hrisantos da tehlikeyi sezmişti. O halde öyle bir iş yapmalıydı ki bütün İstanbul istavroz çıkarmalı, onun adını saygıyla anmalıydı. Bir gece yedi arkadaşıyla Aynalıçeşme Karakolu’nu basan ve karakolun on memurundan altısını nöbet başında bulan Hrisantos, bunları önüne katarak nezarethaneye sokmuş, tabancalarını toplamış, komisere de sert bir sesle “Ne duruyorsun dangalak, silâhını teslim etsene” diye bağırmıştı. Komiser silâh vermenin onursuzluk olduğunu biliyordu. Bu emre itaat etmeyince Hrisantos karşısındakini delik deşik etmiş ve komiseri görev başında öldürmüştü. Fakat silâh seslerini duyan bekçiler ve polis ekibi buraya yaklaşmaktan çekinmişlerdi. Bu semtin Rumları da kahramanlarını derhal ortadan kaybetmişlerdi. Ertesi günü bütün gazeteler, iri puntolarla Aynalı-çeşme Karakolu’nun basıldığını ve Hrisantos’un beşinci polisi de öldürdüğünü yazıyordu. İstanbul polisi, bu Yenişehir’de büyüyen Tatavlalı haydut karşısında çaresiz kalmıştı. Şimdi Beyoğlu’nun her köşesi aranıyor, birçok


kişi sorguya çekiliyordu. Sonunda bir gün Eftimya’nın erkek kardeşi Yani, polise Hrisantos’un bir kolayını bularak Yunanistan’a kaçtığını haber vermişti. Bu da kız kardeşine oradan yazdığı bir mektupla belgeleniyordu. Onu İngiliz makamları kaçırmışlardı. Yunanistan’da kaldığı üç ay içinde birçok kişiyi zorla haraca bağlamış, bir köyü basarak birkaç kişiyi yaralamış, sonuçta kaçmaktan başka çare olmadığını görünce bir evin kapısını siper alarak, sokak başlarını tutmuş olan jandarma zabitini de tabancasıyla vurarak öldürmüştü. Bütün mahallenin sıkı bir kordon altına alındığı o geceyi bir evin damında yatarak geçirmiş olan Hrisantos, damdan dama atlayarak Pire Limanı’na inmiş, oranın da gözetlendiğini öğrenince Atina çevresine dönmüş ve bir meyhanede içen bir İngiliz askerini sızdırarak onu bir odaya sürüklemiş, elbisesini onunla değiştirerek bir İngiliz eri gibi sokağa çıkmış, rastgele oradan geçen bir İngiliz müfrezesinin sonuna katılarak Kifizya Limanı’na kadar yürümüş, oradan nakliye gemisine geçmişti. İngilizce konuştuğu için, İngilizler onu askeri çevirmen sanmışlardı. Yunanistan’dan bu sayede kurtulan ve bu gemiyle İstanbul’a dönen Hrisantos, gene İngiliz askerleri arasına karışarak ve İngiliz ajanlarına kendini tanıtarak şehre çıkmıştı. Tabii ilk gideceği yer sevgilisinin eviydi, fakat bu defa yüzü sapsarı kesilmiş ve elleri titreyen bu kızın erkek kardeşi Yani, Dolapdere merkezi​ne gelerek onu ele vermişti. Polislere ilk sözü şu olmuştu: “Ben Türklerin dostuyum, size haber vereyim ki Hrisantos buradadır! Fakat beni koruyunuz, zira bunu haber alınca ilk öldüreceği ben olaca​ğım.” Polisler balıkçı Yani’ye güvence vermişlerdi. Şimdi çok sıkı önlem alınması gerekiyordu. Birkaç gündür Tatavla’ya giden, Aynalıçeşme’ye uzanan, Sinemköyü’ne varan yollar hep gözetim altındaydı. Bir gece polis ekipleri kuşku üzerine iki kişiye ateş etmişti. Onlar da tabancalarıyla karşılık vermişler, fakat kaçmayı başarmışlardı. Sonradan yerde bulunan bir kasketin içinde bükülmüş bir kâğıt ve kanlı izler her şeyi anlatmıştı. Vurulan Hrisantos’tu. Kâğıtta sevgilisi ona dikkat etmesini öneriyor, bazı kimselerin onu ele verdiğini haber veriyordu. Hrisantos yaralarına bakmadan Eftimya’nın evine gitti. Birkaç gün orada kaldı. Tanıdıklardan Doktor Marko’yu çağırdılar. Doktor yaraya pansuman yaptı, fakat ameliyat önerdi. Haydut bu evden dışarı çıkamazdı. Ateşinin yükseldiği bir gece sabaha karşı ev polisler tarafından basıldı. Komiser ve memurlar çardağı tırmanarak derin bir uykuda olan Hrisantos’u yatağında kıvranırken vurmuşlardı. Beyoğlu’nun ünlü kahramanı böylece sevgilisinin evinde öteki dünyayı boylamıştı.


KUMANDAN BENNETT VE MALUM SONU Antlaşma yıllarında, İstanbul’un sıkıntılı işgal günlerinde, o devri anımsayanların tanıdığı bir yer, bütün kente tepeden bakıyordu. Burası Beyoğlu’ndaki Amerikan Konsolosluğu’nun bitişiğindeki Novotni Otel ve birahanesinin bulunduğu blokta Kroker Oteli diye adlandırılmış binaydı. Burada İngilizlerin politik ilişki subayı Yüzbaşı Bennett oturur ve istediğini yapardı. Orta boylu, kırmızı yüzlü, sarışın ve çok yakışıklı bir gençti. Herkes ondan söz ederken “Kumandan Bennett” diye korkuyla konuşurdu. Çünkü İngiliz kumandanının en gözde adamıydı ve her şeye gücü yeterdi. Yüzbaşı Bennett’in en hoşlandığı şey parlak çizme giymek ve eline bir kırbaç almaktı. Eğlenceyi çok sever, içki âlemlerinde bulunmayı, kadınlarla düşüp kalkmayı hayatının en önemli işi kabul ederdi. Fakat zevklerine bu derece düşkün olan bu yüzbaşı, dünyaya gelmiş baskıcı, zalim, sert diktatörlerin belki en önünde yürüyecek derecede karakteristik bir adamdı. Malta’ya sürgün gitmiş bütün Türk aydınları bu genç subayı çok iyi tanırlardı. Kroker Oteli’nin alt katındaki mahzenlerin, bodrumların dili olsa da söyleseydi... Her gün birçok insanla dolup taşan bu yarı karanlık yerlerde Avustralyalı ve Hintli askerlerin gözetimi altında işkence görenlerin, dayak yiyenlerin haddi hesabı yoktu, birçok Türk ileri gelenleri de Bennett’in kamçısını tatmışlardı. Bu otelin zindanlarında aç kalmak, karanlık ve soğukta yatmak doğal görülen uygulamalardandı. Siyasi kısmın konuşturamadığı zanlıları baş memur buna gönderirdi. Yüzbaşı Bennett şehrin banliyölerini çok sever, zamanının çoğunu Büyükdere’deki gazinolarda geçirir, hele mehtaplı gecelerde buranın tanrısal görünümüne şaşıp kalırdı. “Hiçbir yerin mehtabı Büyükdere’ninkiyle kıyaslanamaz” derdi. Kumandan Bennett’e Rumlar iyi hizmet ederler, hangi gazinoda gözükse gereken saygı fazlasıyla gösterilirdi. Orada güzel Rum kızları da kumandan Bennett’i beklerlerdi. Yüzbaşının sterlinleri boldu. Üstelik eli de açıktı. Bir gece Yüzbaşı Bennett, Pandeli’nin gazinosunda oturup içerken Barba onun kulağına, “Vre generalim, bende bir kız var, nah şu denizin üstü gibi pırıldayan gözleri, mermer gibi bir vücudu vardır. Kukladır vre kumandanım” demişti. Kumandan Bennett gülüp yes der gibi bir işaret vermiş, on beş dakika sonra da Bennett’in masasına cidden benzeri görülmemiş iki güzel Rum dilberi gelmişti. Biri uzun boylu, altın sarısı saçları, menekşe gözleri ve düzgün vücuduyla bir modeldi. Yanında daha çok genç ve güzel bir esmer dilberi vardı. Saçları bukle halinde ensesine dökülüyordu. Gözleri iri ve siyahtı. O gece Bennett geç vakitlere kadar eğlenmiş, bahşişler dağıtmış ve kızlarla büyük siyah ve lüks otomobiliyle Boğaz’ın bilinmeyen bir köşesi​ne çekip gitmişti. Örgütümüzün kumandan Bennett’le bu derece çok ilgilenmesinin bir nedeni vardı. Bu kişinin yetkileri çok geniş, elinde olanakları çok fazla olup o, örtülü ödenekten yana da çok zengindi. Gizli İngiliz ve yabancı ajanların hep çevresinde olduğunu hesaba katan silahlı güçlerimizin adamları onu izlemekteydiler. Bundan ötürü kumandan Bennett hangi gazinoya girse adamlarımızdan biri, hem de onun yakınında yer alıyor, konuşmalarını dinliyor hareketlerini gözden kaçırmıyordu. Kumandan Bennett Türkçeyi ve Rumcayı da çok güzel konuşuyordu. Bennett’in içkilerden en çok beğendiği Türk rakısıydı. Hangi gazinoya gitse garsonlara, patronlara, “Düziko, düziko” diye emrediyordu. Patronlar, garsonlar; “Malista paşam, malista ekselans, yes orayt” diye karşılık veriyorlar, koşuyorlar, kuyulara sarkıtılmış, buzlukta yatırılmış buğulu rakı şişeleri getiriyorlar, en güzel mezelerle burayı süslüyorlar,


sonra kumandanın eğlencelerine geçiyorlardı. Taze barbunyaya ve ıstakoza İngiliz yüzbaşısı çok düşkündü. Çok kez Büyükdere’den gece yarısı ayrılan Yüzbaşı Bennett’in otomobili, zifiri karanlık yollardan Ayazağa yokuşundan, Hacıosman Bayırı’ndan ve Maslak yolundan şehre dönerdi. Sonra Şişli, Harbiye, Taksim yolundan Kroker Oteli’ne gelir ve kendi dairesine çıkardı. Otomobilinde korumaları da vardı. Şayet geldiği zaman yeni tutuklanmış, baskınla ele geçirilmiş Türkler varsa birkaç küfür savurarak, sarhoş olduğu halde otelin alt katına iner, elindeki kamçıyla bu adamları döver, sonra yatmaya giderdi. İçinde yaşadığı kenti Afrika’da veya Asya’da bulunan bir İngiliz kenti sanan, halkını da o derece değersiz ve önemsiz kabul eden bu İngiliz yüzbaşısı, dünyanın en ağırbaşlı, en karakterli, en vatansever ülkesinde olduğunu, kahraman ve erdemli Türk ulusunun içinde yaşadığını da unutuyordu. Bu ülkeyi yok sayması, halkına, aydınlarına hakaret etmesi, herkesin onuruyla oynaması ateşle oynamak demekti. İşgali altında bulunan bir ülke halkına bu kadar kötü davranmanın, kendisine bir gün neye mal olacağını sonra görmüştü ama iş işten geçmişti. Semtlere ve mahallelere kadar yayılmış bulunan savunma güçleri arasındaki çeteler, gruplar, şehrin her tarafında geceli gündüzlü çalışıyorlardı. İşte İstanbul’u tir tir titretmiş olan bu gaddar yüzbaşının layık olduğu ceza günü yaklaşmıştı. Türk vatanseverlerinin kararı çok kesindi. Bu tarihte ismini belirtmekte sakınca görmediğimiz birkaç grup İstanbul’u bu zalim ve sert diktatörden kurtarmaya karar vermişlerdi. Bu gruplar bizim milli silahlı güçler örgütünün yanında çalışan gruplardı, ki bunlar Muavenet-i Bahriye, Felah-ı Vatan ve Güneş ismini taşıyorlardı. Bunlar bizim bildiklerimizdi, daha bilmediğimiz nice örgütler vardı. İşte bu gruplar bir araya gelerek Yüzbaşı Bennett’in idam hükmünü aralarında vermişler, en ince detayına kadar bir öldürme planı hazırlamışlardı. Biz olayı olduktan sonra haber almış fakat bu sonucu Yüzbaşı Bennett’in hak ettiğini de açıkça söylemiştik. Biz örgüt olarak böyle bir öldürme girişimini sakıncalı görmüştük. Sakıncası, işgalin daha şiddetli ve sert bir hal alması ve asıl amacımız olan Anadolu’ya yardımın olanaksız bir hale gelmesiydi. İngilizleri kızdırmadan kendi işimize bakmak zorundaydık. Fakat vatansever grupların amaçlarına engel olmak elimizde değildi, nitekim de öyle oldu. Bir gece, Maslak yolu üzerinde çeşitli ağaçların diplerine, çalılıklar arasına, gözcü olarak tepelere ve ağaçlar üstüne, yoldan geçen ve geçecek olan devriyelerin dikkati çekilmeden on beşe yakın çeteci pusuya yatmıştı. Kumandan Bennett’in büyük ve lüks otomobili daima farlarını yakar, uzaklardan çevreyi bir projektör gibi aydınlatır, yol üzerinde rastlanması olası her duruma kaşı uyanık bulunurdu. Her an ateş etmeye hazır ve otomatik tüfeklerle silahlandırılmış korumaları ona güven ve rahatlık duygusu veriyordu. Plan şu şekilde hazırlanmıştı: Yüzbaşı Bennett’in otomobili önce durdurulacak, sonra ateş edilecekti. Bu çetecilerin içinde bulunan Manastırlı Deli Ömer gözü pek, korkusuz bir delikanlıydı. Elindeki tabancayla otomobili delik deşik edecekti. Çeteye üye kişiler, birçok geceler Haliç’ten, Halıcıoğlu’ndan buralara gelmiş, yolu incelemiş, kumandanın otomobilinin hangi saatlerde buradan geçtiğini saptamışlardı. Geyve Boğazı’nda merhum Halit Paşa’nın yanında çalışmış olan Manastırlı Deli Ömer, o gece tetikte olduğunu daha sonra bizlere şöyle anlatmıştı: “O gece, yol kenarında belirlediğimiz büyük ağacı siper almıştık. Vakit gece yarısını geçiyordu. Karanlık, mehtapsız bir geceydi. Hepimiz tarlalara yüzükoyun yatmıştık. Ortalıkta tek yaprak kımıldamıyordu. Biz de nefes almaktan çekiniyorduk. Biraz sonra uzaktan farları yanmış bir otomobil göründü. Bir canavarın gözleri gibi pırıl pırıl parlıyor, avını arıyor gibiydi. Büyük bir hızla virajı döndü. Büyük ağaç geceden testerelenmişti. İplerle gövde elimizdeydi. Birden otomobilin önüne


devrilecekti. Bu öyle bir anlık işti ki, bir parça geç kalmak, kararsızlık, heyecana kapılmak bütün düzenlemeyi bozabilir ve hepimizi ele verirdi. Otomobilin ona ait olduğunu yüzde yüz biliyorduk. Çünkü kaç gece bunu gözlemiş, beklemiş ve anlamıştık. Gene her zamanki gibi Yüzbaşı Bennett arkada, yarı sarhoş uyuklamakta,önünde şoförü ve bir yardımcısı, onların arkasında da otomatik silahlara donatılmış iki koruması oturuyor olacaktı. En büyük tehlike bu sırada herhangi bir devriye grubunun yola çıkmasıydı. Otomobil biraz yaklaşınca bir ıslık çalındı. Ağacın gövdesini iplerle sarmış ve iplerin uçlarını ellerinde tutanlar ayağa kalkarak bir yöne hemen ağacı çekmişlerdi. Büyük bir çatırtı işitildi. Otomobil tam zamanında fren yaptı. Fakat otomobildekilerden hiçbiri dışarı çıkamamıştı. Çeteciler soldan ateşe başlamışlardı. Gecenin ikisinde Maslak yolu silah sesleriyle bir meydan savaşı görünümündeydi. Otomobilin içindeki korumalar da otomatik silahlarıyla etrafa ateş açmaya başlamışlardı. Fakat Bennett acı acı haykırıp, kanlar içinde arabanın içine yığılmıştı. Bu sırada bir bomba da patlamıştı. Bunu bizim çetecilerden biri yapmıştı.” Deli Ömer, o geceyi yaşar gibi bütün bunları bize anlatmış, gözleri parlayarak kumandan Bennett’ten bütün Türklerin öcünü almış bir kişi gibi coşmuş ve sevinmişti. O gece çeteciler, gecenin karanlığında tuğla har​manlarına doğru kaçmışlardı. İngiliz devriyeleri, bizim jandarmalar neden sonra yetişmişler, yaralıları en yakında bulunan Fransız Hastanesi’ne ulaştırmışlardı. Manastırlı Ömer öyküsünü şöyle tamamlamıştı: “Beyim o geceyi hiç unutamam, o gece bahçe aralarından, köy köpekleri arkamızdan havlıyor, ortalık birbirine giriyordu. Bekçiler, durun, durun diye bağırıyorlardı. Bilmem içimizden tutabildikleri oldu mu?” Kumandan Bennett ağır yaralı olarak Fransız Hastanesi’ne kaldırılmış, yapılan ameliyatla bir ayağı sakat kalmıştı. Bu sakatlık antlaşma yıllarının sonsuza dek bir anısı olarak onda kalacaktı.78 Bütün İstanbul’u korku ve dehşet içinde bırakmış olan bu olay böylece geçmiş ve İngiliz İstihbarat Servisi, hiçbir suçluyu bulup meydana çıkaramamış ve o zaman ölçülü ha​reket etmek gerektiğini anlamıştı. 78 Mütareke döneminin korkunç yüzbaşısı Bennett, bugün Avustralya’da generalliğe kadar yükseldikten sonra emekliye ayrılmıştır. Sakat bacağını bir savaş sakatlığı gibi göstermesine şaş​mamak olur mu? S. N. Tansu.


HİNTLİ CASUS MUSTAFA SAGİR NE AMAÇLA GELMİŞTİ? Dünya Savaşı senelerinde Suriye’deki Osmanlı ordusunun kumandanı ve bu bölgenin genel valisi olan Bahriye Nazırı Cemal Paşa, Şam’daki Hilal-i Ahmer (Kızılay) şubesine kayıtlı tahminen 25 yaşlarında Nizamettin adındaki Hintli delikanlıyı günün birinde Suriye’den İstanbul’a göndermiş ve eline bir mektup vererek onu Hilal-i Ahmer Cemiyeti Başkanı ve Göz Doktoru Dr. Esat Paşa’ya önermişti. Doktor Esat Paşa da bu Hintli delikanlıyı çocuğu gibi bağrına basmış, onu Hilal-i Ahmer’de görevlendirmiş ve maaşa bağlamıştı. Bütün bunlar yeterli gelmiyormuş gibi Teşkilât-ı Mahsusa tarafından kendisine yardımda bulunulması ve gizli görevlerde çalıştırılması ricasıyla bana göndermişti. Esat Paşa gibi ülkenin tanınmış değerli bir insanı tarafından bu derece desteklenen bir kimseye güvenmek gerekiyordu. Bu Nizamettin adındaki genci bizim Teşkilât-ı Mahsusa’nın Hindistan İşleri İstihbarat Şubesi Müdürü olan İngiliz Ordusu Binbaşısı Hintli Miraceddin Bey’e göndermiş ve bu delikanlıya da gereken emri vermiştim. Fakat Nizamettin bir süre sonra Esat Paşa’nın aleyhinde bulunmaya ve Binbaşı Miraceddin Bey’e Esat Paşa’nın Amerikalılar lehinde olduğunu söylemeye başlamıştı. Nizamettin diğer taraftan Esat Paşa’ya da Binbaşı Miraceddin Bey’in kuvvetli bir İngiliz sempatizanı olduğunu söylüyor, böylece ikisinin arasını açıyor, elde ettiği bilgiyi de gizlice İngilizlere veriyordu. Hatta Esat Paşa’nın düşüncelerini iyice anlamak için, Hindistan’daki İslam din bilginleriyle aydınlarının aksine bağlılıklarını açıklayan ve İngilizlerin bunu onayladığını yazan bir kitabı da kendisine sunmuş, bu kitabı tercüme ettiren paşa, buna rağmen İngiliz karşıtlığından vazgeçmemişti. Doktor Esat Paşa’nın kararlı bir İngiliz düşmanı olduğunu öğrenen Nizamettin, efendisini ele vererek işgal döneminde onun Malta’ya sürülmesine neden olmuştu. İngilizler bir gece, gece yarısından sonra doktorun Cağaloğlu’ndaki evini basarak, eşinin çığlıklarına bakmadan doktoru gecelik giysisiyle karga tulumba gibi kaldırıp bir otomobile atarak, savaş gemisiyle Malta’ya sürmüşlerdi. İşte bizim Hintli Binbaşı Miraceddin Bey bize Nizamettin’in kim olduğunu böylece tanıtmıştı. Fakat biz Nizamettin’i idare ediyor, hiçbir şey bilmiyor gözükerek hep onu izlettiriyor, onun Kroker Oteli’ne düzenli gidip geldiğini, İngiliz Gizli Servisi’nde görevli bulunduğunu, yetkin bir casus olduğunu biliyorduk. Günün birinde Nizamettin bana gelerek şöyle demişti: “Hüsamettin Beyefendi, Hint İslam dünyasının temsilcisi olarak gizlice İstanbul’a gelmiş olan önemli bir kişi sizi kesinlikle görmek istiyor.” “Bu önemli Hintli kimdir, ismini bana söyleyebilir misin Nizamettin?” “Evet efendimiz, bu kişi Hintli Mustafa Sagir’dir. Kendisinde Hint İslam Cemiyeti’nin Mustafa Kemal Paşa Hazretlerine sunacağı kutsal bir emanet ve mektup vardır. Ve milyonlarca altın para yardımı da Paşa’ya vermek üzere gelmiştir.” “Söylediklerin çok güzel ama, İngilizlerin harıl harıl İngiliz düşmanlarını aradıkları ve bazılarını evlerinde bastırıp, gece yarısı yatak giysisiyle yaka paça Malta’ya sürdükleri bir sırada, bu Hintli elini kolunu sallayarak nasıl oluyor da İstanbul’a geliyor? Kroker Oteli’ndeki efendilerin bundan acaba haberleri yok mu? Ne dersin Nizamettin?” Gözlerinin içine bakıyordum. Bu esmer ve sempatik delikanlı, bütün yakışıklılığına ve saflığına karşın korkunç derecede düzenbaz ve haindi. O da benim bu konuşmamdan şaşırmış kalmıştı. Sapsarı


kesilmişti. Herhalde içini ezen birtakım etkilerle düşünüyor, şöyle diyordu: “Acaba Hüsamettin Bey benim ne mal olduğumu biliyor mu? Karşısında çok yetkin bir İngiliz casusu bulunduğunu anlamış mıdır?” Nizamettin’in aklından geçenleri âdeta duyuyor hissediyordum. Güle​rek sözlerime devam ettim. “Benden ona öneri, İstanbul’dan geldiği yere dönsün, şayet İngilizler onu ele geçirirlerse ya Bostancı’daki karargâhta yol işlerinde çalıştırırlar ya da Çanakkale’de İngiliz mezarlığında soluğu alır. Sen ona iyilik edeceksen böyle de!” Nizamettin benim yanımdan çıkınca izleme örgütümüzde çalışan o tarihte rütbesi üsteğmen olan Saffet Bey’i görevlendirmiştim. Aldığım rapor şuydu: Nizamettin bir tramvaya atlayarak Tepebaşı’ndaki Kroker Oteli’ne gitmiş, bir süre kaldıktan sonra yanında orta boylu, şişmanca, saçı sakalı tıraşsız, kırmızı yüzlü, güzelce ve yaşı yaklaşık 35 ile 40 arasına biriyle beraber çıkarak oradan İngiliz elçiliğine gitmişti. İşte bu kırmızı yüzlü, güzelce şişman adam, Hindistan’dan İstanbul’a gizlice geldiğini ve İngilizlerin aleyhine çalıştığını, Mustafa Kemal’e verilmek üzere kutsal bir sancakla Hint Müslümanlarının milli hükümete yardımı olan milyonları aşan altını getirdiği söylenen Hintli, İngiliz casusu Mustafa Sagir’in ta kendisiydi. Birkaç gün sonra İstihkâm Albayı Filibeli İsmail Hakkı Bey, Darülfünun’da okuyan oğlu Maksut’un Şehzadebaşı’nda özel bir dil dershanesinde Hindistan’dan gelmiş güçlü bir Hintli bilim âlimden İngilizce ders aldığını söylemişti. Kafamda bir şimşek çakıverdi. Nizamettin’in söylediği bu olağanüstü delegeyle bu Hintli güçlü bilim adamı arasında acaba bir ilişki var mıydı? Bana öyle geliyordu ki bu iki adam aynı kişiydi. Hemen İsmail Hakkı Bey’e; “A kardeş, çocuğuna İngilizce öğretecek adam diye bula bula bu Hintli casusu mu buldun?” dedim. İsmail Hakkı Bey neye uğradığını şaşırmıştı, benden bir açıklama bekliyordu. Kendisine şimdilik bir şey söyleyemeyeceğimi fakat oğlunu derhal bana göndermesini önermiş, diğer taraftan da ağzını aramak için Nizamettin’i buldurmuştum. Yaptığım inceleme bana çok önemli bir gerçeği öğretmişti. İsmail Hakkı Bey’in oğlu Maksut, “Evet efendim, kırmızı yüzlü, şişmanca, pek tatlı konuşan bir Hintli, Türkçe de biliyor, çok yarar​lanıyoruz” demişti. Çocuğa daha fazla açılmak, dikkati çekmesi bakımından tehlikeliydi. Nizamettin ise “Buraya kadar gelen bu saygın Müslüman din bilgininin Anadolu’ya geçememesi büyük şanssızlıktır. Şimdilik yaşamını kazanmak için İngilizce dersleri veriyor” demişti. O halde Hint İslam dünyasının büyük temsilcisi Şehzadebaşı’nda İngilizce hocasıydı. Gizli örgütümüz, bir adam hakkında tam ve kesin bir karar vermeden önce, kanıtları eline geçirmeden harekete geçmeye asla kalkışmazdı. Bütün bunları elde etmek için de uzun gözlemlere, derin incelemelere ve hepsinden daha fazla sabırlı olma zorunluluğu vardı. Zira Makyavel’in dediği gibi: “Düşmanınızı öyle vurun ki bir daha yerinden kalkamasın, onu yaralar ve tekrar kalkmasına olanak verirseniz, o adamın öcü korkunç olur!” Biz de Hintli Mustafa Sagir’i gözetlemeye zorunluyduk. Fakat Mustafa Sagir işlerini daha da ilerleterek genç Darülfünunluları evine davet etmiş, güzel döşenmiş odalarında duvarlarında güzel yazılarla süslü ve Kuran’dan ayetleri, hadislerden satırları içeren levhalarını göstermiş, Enver Paşa’ya, Mustafa Kemal Paşa’ya ait resimleri, anıları önlerine dökmüştü. Üstelik Mustafa Sagir, gençlere kapısının üzerindeki levhada yazılı kelimeleri de okutmuştu: Türk ve Hind Uhuvvet-i İslamiye Cemiyeti İstanbul Merkezi. Onlara gülümseyen bir yüzle ve şeytanca bakarak şöyle diyordu: “Geliniz arkadaşlar, hepinizi bu derneğe üye yapayım,


gereksinimlerinizi sağlayıp, noksanları tamamlayalım. Öğrenim yaşamınızı biraz kolaylaştıralım.” Fakat bunları söylerken öyle insani, sevgi dolu ince düşünen bir poz takınıyordu ki zavallı gençler, bu evliyadan zannettikleri insana doyamıyorlardı. İşte bu kadar ince düşünen, bu kadar düzenli bu profesyonel İngiliz casusu, İstanbul’da, işgal altında, İngilizlerin gözü önünde ve İstihbarat Servisi’nin direktifleri dâhilinde binbir türlü fırıldak çevirerek, bizim gizli örgütümüzün içine de sokulmuş, İstanbul’da kurulu Üçüncü Karakol Teşkilâtı yönetim kuruluyla sıkı ilişkiye geçerek onlarla kısa bir zamanda içli dışlı olmuştu. Bu merkezde çalışan Kurmay Binbaşı Filibeli Ali Rıza Bey, Fatih Kıztaşı’nda kiraladığı ve döşediği bir evde Mustafa Sagir’i konuk etmiş ve onunla sık sık ilişkiye geçmişti. Hâlbuki bu İngiliz casusu aynı evde gizlice Şeyhülislam Dürrüzade Abdullah Efendi’yle de buluşuyor ve Milli Mücadele karşıtı çeşitli kararlar alıyordu. Anadolu’daki direnişin başındakileri, bu şeyhülislam verdiği fetvalarla gıyaplarında idama mahkûm etmişti. İşte Mustafa Sagir, Dürrüzade’nin idam kararlarını tabancasıyla yerine getirecekti. Yalnız İstanbul’daki gizli direniş yuvalarının başında kimler vardı. Merakı, bunları da öğrenmekti. İşe Karakol Teşkilâtı’nın üçüncü merkezinden başlamıştı. Topkapı ve Şehremini’ndeki Milli Müsellah Kuvvetleri ilk defa kurmuş olan Piyade Yüzbaşı Emin Ali Bey, Mustafa Sagir’in iyi niyeti üzerinde direniyor ve benimle tartışıyordu. Hatta bir ara Kurmay Yarbay Muğlalı Mustafa Bey arkadaşlarından birine benim için; “Hüsamettin Bey, bu Hintli din bilginiyle tanışmadığı için bizi kıskanıyor ve adamın karşısında yer alıyor” demişti. Fakat bir gece İstanbul Merkez Kumandanı Emin Paşa, Emin Ali Bey’in evini askerle çevirip onu ele geçirmeye kalkışmış, buna rağmen o, gene hiçbir şey anlamamıştı. Emin Ali Bey güçlükle kaçıp Trakya’ya giderken kendisine verdiğim mektubu, örgütümüze üye Kurmay Albay Cafer Tayyar’a götürmüştü. Orada görevliydi. Sık sık Bulgaristan’a da geçiyordu. Benim Adliye Tevkifhanesi’nde tutuklu bulunduğum sırada Mustafa Sagir işini uydurmuş, Üçüncü Karakol Teşkilâtı yönetim kurulundan mühürlü iki belge alarak ve yanına Hintli Nizamettin’i katarak Varna yoluyla İnebolu’ya geçmek dileğini belirtmişti. İsteği Karakol Teşkilâtı’nca kabul edilmiş, bunlar Sofya’ya gelince Emin Ali Bey’i bulup, üstelik Anadolu’daki milli hükümetin dostu Bulgar milletvekili Açkof’un yardımlarıyla Generak Protkirof Partisi’nin örtülü ödeneğinden para alarak Varna’dan motora binmişler, fakat yolda havanın bozmasından ötürü İğne Ada’ya uğrayınca Yunanlılar tarafından tutuklanarak Atina’ya gönderilmişler, orada İngilizlerin yardımıyla kurtulan Mustafa Sagir İstanbul’a dönmüş, fakat gizli örgütümüzün gözünü boyamak için, İngilizler bu casusu on yedi gün Arapyan Hanı’nın zindanlarında tutmuşlardı. Buradan güya kaçarak saklanan Mustafa Sagir, gene Üçüncü Karakol Teşkilâtı’nın yardımıyla İdare-i Mahsusa’nın gemisiyle ve elindeki K.G. parolalı belgeyle İnebolu’ya çıkmış, Kurmay Yarbay Kemalettin Sami Bey (Paşa) tarafından görkemli bir törenle karşılanmıştı.


İŞKENCECİ TEĞMEN RIFKI VE ARKADAŞININ GÜLÜNÇ RAPORU Kurtuluş Savaşı yıllarında İngilizlerin derdi, gücü, bu savaşa katılanlarla, gizli örgüt işlerinde çalışanları öğrenmekti. Bilhassa Veliaht Abdülmecit Efendi’yle şehzadelerden ve İstanbul hükümetine bağlılık gösterdikleri savunulan askeri paşalardan kimlerin gerçekten İngilizlerin dostu, kimlerin de düşmanı olduğunu ortaya çıkarmak istiyorlardı. İşte Mustafa Sagir’in Türkiye’ye gönderilişi salt bu amaçla düzenlenmişti. Bunu bir türlü ne İstanbul hükümeti, ne onun Emniyet Müdürlüğü, ne de Kuvayı İnzibatiye Kumandanlığı takdir ediyor ve gerçek amaçlarını keşfedemiyordu. Bu tarihte İstanbul Merkez Kumandanlığı’nda çalışan ve ellerine geçen vatanseverlere işkence yaptıklarından dolayı, “işkenceci” lakabıyla anılan iki teğmen Rıfkı ve Adil Beyler, kumandanları Emin Paşa’ya şöyle bir gülünç rapor sunmuşlardı. “Hintli Mustafa Sagir isminde kuşku duyulan bir kişi, Fatih Daire-i Belediyesi yakınında Kıztaşı’nda kiraladığı bir evde oturmakta ve Anadolu’daki milli hükümete hizmet etmektedir. Hindistan’daki Hilafet-i İslamiye Cemiyeti adına burada bulunmakta olan bu kişinin elinde oldukça çok para bulunmakta, devamlı şekilde Anadolu ile iletişim kurmakta ve evine Darülfünunlu gençleri toplayarak onlardan birçok kişiyi de ayrıca Kuvayı Milliyecilere yazmakta ve birçoğuna parasını dağıtmaktadır. Bu tehlikeli ve İngiliz düşmanı Hintlinin tutuklanmasına izin vermeniz konusunu sunarız.” Emin Paşa derhal sıkıntıya düşerek gerek Merkez Kumandanlığı emrindeki inzibatlarla, gerek Emniyet Müdürlüğü’nün resmi ve sivil memurlarıyla belirtilen evi sardırmış ve özellikle kendisi kapıyı çalarak Hintli Mustafa Sagir’e teslim olması uyarısında bulunmuştu. Fakat Hintli bu uyarıya aldırış etmemiş ve bunun üzerine İngiliz uyruğunda bulunan bu Hintli için İşgal Kuvvetleri Kumandanlığı’na müracaatta bulunulmuştu. İngiliz istihbarat memurlarıyla polislerinin, kendi casusları Mustafa Sagir’in evini sarıp kapısını kırarak onu tutuklamaları kadar gülünç bir komedi seyretmek her kula kısmet olmamıştır. Böylece birkaç saat Merkez Kumandanlığı’nda tutuklu kalan Hintli Mustafa Sagir’in İngilizler tarafından hemen serbest bırakılması Merkez Kumandanı Emin Paşa’ya da Hintlinin ne amaçla geldiğini sonradan öğretmişti. Bu tutukluluktan sonra iki atlı bir faytonla evine gelen ve bütün komşularının hayret ve merakını uyandıran Hintli, evini yüce ayetlerin üzerinde yazılı olduğu levhalar, yenilik taraftarı kişilerin resimleriyle süslemiş, Enver, Talat ve Mustafa Kemal Paşalara ait resimleri asarak gençleri aldatmak olanağını bulmuştu. İngiliz İstihbarat Servisi, Hintli Mustafa Sagir’i, Veliaht Abdülmecit Efendi ile ilişkiye sokmuştu. Bu görüşme veliahdın kaldığı Bağlarbaşı’ndaki köşkte olmuş, kendisine Hint Hilafet-i İslamiye Cemiyeti’nin sorumlu delegesi süsünü veren bu zeki casusla konuşan veliaht, büyük bir saflıkla Anadolu’ya oğlu Şehzade Ömer Faruk Efendi’yle geçmek istediğini ve Anadolu harekâtını idare etmek amacını güttüğünü bütün detaylarıyla Mustafa Sagir’e anlatmıştı. Hint şeytanı, kendisi hakkında büyük bir güven ortamı yarattıktan sonra, hareketli ve idealist veliahdı konuşturmuş, böylece Abdülmecit’in bütün gizli amaçları İngilizlerce belli olmuştu. İngilizler gelecekteki Osmanlı padişahının amaç ve emellerini bu kanaldan tamamen öğrenince Vahdettin’in veliahdı hakkındaki görüşünü değiştirmiş ve onu uyararak bu tehlikeli insandan korunmasını önermişlerdi. O tarihten sonra veliaht ve köşkü İngiliz


istihbaratçılarının gözetimi altına alınmıştı. Gizli örgütümüz Teğmen Rıfkı ve Adil’in çalışmalarını bir taraftan belirlerken, diğer taraftan İngilizceyi iyi bilenlerden biri olan askeri kâtiplerden Zekai Bey’le, arkadaşı gene askeri kâtiplerden Vedat Bey’i İngiliz istihbaratı içine sokmayı başarmıştı. Fransız iletişim komiserliğinde çalışan Piyade Yüzbaşısı Hikmet Bey de Fransız istihbaratından elde ettiklerini bize bildirmekteydi. İstanbul üç İtilaf Devleti’nin yönetimi altında üç bölgeye ayrılmış bulunuyordu. Beyoğlu ve Boğazlar İngilizlere, İstanbul’u Yeşilköy’e kadar Fransızlara, Kadıköy, Üsküdar ve Pendik’e kadar olan bölge İtalyanlara bırakılmıştı. Biz de her üç bölgede çalışacak güven duyulan arkadaşlara görev vermiştik. Geceleri şapirograf makinesiyle79çoğaltılan bizim bültenlerimizi de vatansever Türk kadınları evden eve taşımaktaydılar. Bu bültenlerde işgal kuvvetlerinin bölgeleri, hangi devletlerin nereye karıştığı, gece ve gündüz devriyelerin bulunduğu yerler İstanbul halkına düzenli aralıklara bildiriliyordu. Gizli istihbaratımızda bize çok değerli hizmetler veren Harbiye Nezareti Mektubi Kalemi’nde görevli Feyzullah Bey’i belirtmek isterim. Kendisi İngilizce, Fransızca, Almanca ve İtalyanca bildiği gibi, doğu dillerinden birkaçını da biliyordu. Görünüşte İstanbul hükümetine hizmet etmekte olan Feyzullah Bey, gerçekte Harbiye Nezareti’nin bütün kararlarını günü gününe bizim gizli örgütümüze bildirmekteydi. Rütbesi piyade teğmeni olan Saffet Bey’i bu dönemin kahramanlarından biri olarak tanıtmak isterim. Zira görünüşte Kuvayı İnzibatiye subayı olan Saffet Bey, gerçekte milli cepheye sadık, gizli örgütümüze üye bir kişi olmakla kalmamıştı, her an ilişkide bulunduğu İngiliz İstihbarat Şefi Bennett ve onun yardımcısı Yüzbaşı Cunnigham ile çalışmakta ve onların aldıkları bütün kararları da bize bildirmekteydi. Teğmen Saffet Bey, ünlü çeteci Çerkez Anzavur’a da kendisini milli cephenin aşırı bir düşmanı olarak tanıtma konusunda başarılı olmuştu. Böylece Kuvayı Milliye karşıtı olan Hürriyet ve İtilaf Fırkası üyeleri arasına da sokulmuştu. Kuvayı İnzibatiyecilerle ve Askeri Nigehban Cemiyeti’ne üye olanlarla her gün ilişkideydi. Saffet Bey bu tarihlerde son derece etkin bir rol almış bulunuyor, bir taraftan komünistlerle düşüp kalkıyor, diğer taraftan Vrangel ordusunun sığınmacı subaylarıyla dostluk kurarak istihbarat çalışmaları yapıyordu. Nemrut Mustafa Paşa’nın önerisine uyarak ortadan kaybolmak amacıyla ve Anadolu ile ilişkiye geçmek üzere Samsun’a gitmek zorunda kalınca, Topkapı ve Şehremini semtlerinde gizli örgütümüzü kurmuş olan arkadaşım Piyade Yüzbaşısı Emin Ali Bey’in yardımlarıyla tanıdığım ünlü Topkapılı Mehmet’e, Teğmen Saffet Bey’in oynadığı önemli rolü anlatmış ve Saffet’ten alacağı bilgiyi o tarihlerde İstanbul merkez kumandanı olan ve gizli örgütümüze katılan Süvari Albay Esat ve yaveri o tarihte Topçu Burhan Beylere bir zarf içinde bildirmesini de öğütlemiştim. Onlar da gizli kuryelerle Samsun’a bu zarfları göndermekteydiler. Teğmen Saffet Bey’in gizli Bolşevik ajanlarıyla ilişkisi sürerken, vatansever ajanlarımızdan Hemşinli Mehmet, Hemşinli Mahmut ve Hemşinli Abdullah adındaki kişiler de komünistlerden haber alıp bize bildirmekteydiler. Gizli örgütümüzde görev yapan Ahmet Hamdi Bey de Ruslarla yakından görüşüyor ve onların güve​nini elde etmiş bulunuyordu. Biz böylece bir taraftan işgal kuvvetleri gizli örgüt ve haber almasının içine sokulup, diğer taraftan komünist Rus ajanlarıyla dostluk kurarken, İtilaf Devletleri’ne ve Kuvayı İnzibatiyecilere sadık işkenceci Rıfkı ve Adil gibi kimseler de çalışmalarına büyük bir hız vermiş bulunuyorlardı. İstanbul bir cehennem kazanıydı. Bunun içinde her cins, her mezhep, her ırk, her millet kendi çıkarlarına uygun yolda yürüyor ve elinden geleni yapıyordu. Beyaz Rus kadınları fuhuşla beraber lehimize casusluğu çok iyi başarıyorlardı. Gizli teşkilâtımız milli onurdan ve şahısların sadece vatanseverlik çabasından


besleniyordu. Bunun düzenli bir kadro ve büyük bir bütçeyle çalışması gerekliydi. İstanbul’da bu teşkilâtı resmi bir hale sokmak, bunu daha doğrusu yeni baştan kurmak gerekiyordu. O halde kuracağımız teşkilâtın adı “Milli Müdafaa” manasına gelen M. M. Grubu ve bununla beraber çalışacak Müsellah Milli Müdafaa Teşkilâtı olacaktı. Bu örgütün personeli için elimizde Dünya Savaşı yıllarında Teşkilât-ı Mahsusa’da çalışmış, kendilerine güvendiğimiz arkadaşlarımız vardı. Her ne kadar bu örgütün kapatılma işlemlerini yapıyorsak da denediğimiz insanları kolay kolay da gözden çıkaramazdık. Dünya Savaşı yıllarında Kuzey Afrika’nın Müslüman halkıyla, Kafkasya, Kırım ve Kazan’la, daha sonra İran ve Hindistan Müslümanlarıyla gizlice ilişki kurdurttuğumuz Teşkilât-ı Mahsusa ajanlarına ait dosyalar ve belgeleri işgal kuvvetleri için çalışan haber almacılardan saklamak gerekiyordu. İşkenceci Teğmen Rıfkı ve Adil, harıl harıl bu örgüt üyelerini bulup çıkarmak ve bunları İngilizlere teslim etmek çabasındaydılar. Biz de bu önemli sicilleri saklamak ve onları güvenilir yerlere koymak zorundaydık. Topkapı ve Şehremini semtlerinin gizli teşkilâtını kurmuş olan arkadaşım Piyade Yüzbaşı Emin Ali Bey, kendi teşkilâtı içinde çok çalışkan ve vatansever Serezli Ahmet Niyazi Bey’le (İdikut), o tarihte bahriye yüzbaşısı olan Giritli Mehmet Bey’den yararlanabileceğimizi bize bildirmişti. Onlarla Emin Ali Bey’in evinde buluşarak planımızı gözden geçirdik. Küçük sandıklar içinde korunan Teşkilât-ı Mahsusa’ya ait belge ve dosyaları gece yarısından sonra yüklenerek yola çıktık. Bu iki arkadaşı da hamal kılığına sokmuştuk. Her türlü tehlikeyi göze alarak, dar sokaklardan, yokuş aşağı, Çarşamba’da, Topkapı’da mezarlıklar arasından yol alan bu arkadaşlar ele geçseydi kuşku yok ki ikisinin de sonu kurşuna dizilmekti. Bunları Topkapı’da, evi geniş bostanlar içinde bulunan arkadaşımız Arnavut Ahmet Bey’e teslim etmişlerdi. Orada eczacılık yapan Ahmet Bey son derece kuruntulu ve vesveseliydi. Herhangi bir baskına uğramak korkusuyla bir gece bu dosya ve belgeleri yakmıştı. Özverili arkadaşlarımızdan Serezli Ahmet Niyazi Bey ve Bahriye Yüzbaşısı Giritli Mehmet Beyler olmasaydı, bu dosyalar ve belgeler Merkez Kumandanlığı’nın iki önemli ajanı olan işkenceci Teğmen Rıfkı ile Adil’in eline geçer, burada isimleri bulunan İslam dünyasından din adamları, işkenceye, sürgüne, hatta idama dâhi mahkûm olurlardı. Çünkü işgali yapan devletler sömürgelerinde o tarihlerde oluşan ayaklanmalardan, isyanlardan tek sorumlu makamın Teşkilât-ı Mahsusa olduğunu savunuyorlar ve bu ör​gütten olanları İstanbul’un her tarafında arıyorlardı. 79 E.n: Daktiloda, mumlu kâğıda karbon şeritsiz olarak yazılan yazıyı ispirtolu çoğaltma tekniğiy​le basan ve elle çalıştırılan makine.


MUSTAFA SAGİR VE YUNUS NADİ ARASINDA BİR KONUŞMA İngiliz casusu Hintli Mustafa Sagir, İnebolu’ya ayak basınca karşısında konuk ağırlayıcısı olarak Kurmay Yarbay Kemalettin Sami Bey’i (sonradan paşa) bulmuştu. Kente çıkınca büyük bir törenle karşılanmış olan bu profesyonel casus, yanına Kemalettin Sami Bey’i alarak otomobille Kastamonu’ya gelmişse de orada kumandan bulunan Muhittin Paşa kendisine fazla yüz vermemişti. Hatta bu nedenle de yarbayla kumandan arasında tartışma olmuş fakat grup yollarına devam etmişti. Çankırı’da üst düzey bir karşılama ve çok güzel bir ziyafet İngiliz casusunu beklemekteydi. Türkçe bilmesine rağmen Deniz Teğmeni Mehmet Ali Bey, Mustafa Sagir’in çevirmenliği ve özel hizmetleri için görevlendirilmişti. Mustafa Sagir son derece hoşnut kaldığı bu kentten ayrılarak ancak hava karardıktan sonra Ankara’ya varabilmiş ve burada da büyük bir törenle karşılaşmıştı. Mustafa Kemal Paşa adına Antep Milletvekili Kılıç Ali Bey başta olmak üzere Ankara valisi ve polis müdürü, birçok milletvekili Mustafa Sagir’i Çankırı kapısında beklemekteydi. Bu büyük toplulukla Hürriyet Oteli’ne gelen İngiliz casusu kendisine ayrılan otelin üst katındaki daireye yerleşmiş ve bütün dostlarına teşekkür ederek o gece dinlenmişti. Ertesi gün Mustafa Sagir’i, Büyük Millet Meclisi’nde başkanlık odasında kabul eden Mustafa Kemal Paşa, Hintlinin getirdiği oldukça kıymetli canfes kumaştan80 sırmayla işlenmiş ve üstüne “Lailahe illahlah Muhammeden Resullulah” yazılı sancak-ı şerifi alarak öpmüş ve bohçasının içine gene saygılı bir tavırla bırakmıştı. Mustafa Sagir, Büyük Meclis’in başkanına, “Paşa hazretleri, bu kutsal sancağı size Hindistan Hilafet-i İslamiye Cemiyeti Başkanı ünlü din bilginlerinden Ebülfazi Hazretleri sunuyor. Hint Müslümanları, giriştiğiniz milli savaşa tümüyle katılıyor, manen ve maddeten ellerinden geleni sizden esirgemeyeceğine söz veriyor ve bendenizi bu kararı bildirmem için görevlendiriyor ve yüce şahsınıza yetkili temsilci olarak göndermiş bulunuyor” demişti. Mustafa Kemal Paşa bu sözlerden hoşnut olmuş, Mustafa Sagir’in hatırını sormuş ve ünlü Hintlinin Millet Meclisi’nin genel kuruluna, toplantıda tanıtılmasını emretmişti. Hintli casus bu arzusuna da ulaşmış, Meclis’te alkışlarla karşılanmış ve oldukça çok alkış almıştı. Hürriyet Oteli’nin üst katındaki dairesinde her gün sabahtan akşama kadar birçok milletvekili, ulema ve yazarla görüşen, büyük bir saygı gören Mustafa Sagir, özellikle gazetecilerle tanışmak istemiş ve bu sırada kendisini ziyarete gelen Hâkimiyet-i Milliye Gazetesi’nin bir yazarı işine çok yaramıştı. Mustafa Sagir yazara şöyle sormuştu: “Ankara’da kaç gazete var?” “Üç efendim, resmi bir gazete olan Hâkimiyet-i Milliye haftada iki defa çıkıyor. Bir de günlük gazete Yeni Gün vardır ki sahibi milletvekili Yunus Nadi Bey’dir. Bundan başka gene günlük çıkan ikinci gazete Yeni Dünya gelmektedir.” Bu görüşme sırasında odaya bir milletvekili grubu daha gelmiş ve bunların içinde orta boylu, biraz şişmanca, başında siyah kalpağıyla Yunus Nadi Bey de görünmüştü. Mustafa Sagir’in yanındakiler, “İşte Yeni Gün Gazetesi’nin sahibi ve başyazarı Yunus Nadi Bey de karşınızdadır. Size bu konuda en çok yetkiyle bilgi verecek kişi yalnız odur” demişlerdi.


Mustafa Sagir ayağa kalkarak yeni gruptakilerin ellerini sıkmış, Yunus Nadi Bey’e çok saygılı bir edayla “Onur duydum beyefendi, sizden Ankara’daki basın konusunda bilgi almak istiyorum” demişti. Yunus Nadi Bey kalpağını çıkartarak terleyen alnını silmiş ve Hintlinin yanına oturarak, “Buyurun beyefendi, eğer sizi mutlu edebilirsem gerçek​ten sevinirim” demişti. Bütün bu görüşmelere tanık olan gizli örgütümüzün en güvenilir adamları, bize günü gününe rapor veriyorlardı. Mustafa Sagir’i bir an gözden kaybetmiyor, konuşmalarını kelimesi kelimesine yazıyorlardı. Biz de durumu kuşkularımız tam ve kesin kanıtlara dayandığı zaman Genelkurmay’a eksiksiz bildirmiştik. Mustafa Sagir bu konuşmada Yunus Nadi Bey’e şöyle soru yöneltmiş​ti: “Beyefendi, zannedersem Ankara’da pek az gazete çıkıyor.” “Doğrudur efendim, baskımız da pek yüksek değildir. Burada gazete çıkarmanın ne kadar zor olduğunu anlayamazsınız, önce kâğıttan çok büyük sıkıntı çekiyoruz. Dışarıdan getirttiğimiz kâğıtlar bize çok pahalıya mal olmakta. Diğer taraftan baskı makinelerimiz de pek ilkel ve eski makinelerdir. Bir il matbaasında daha iyi gazete basılması da olanaksızdır.” “Hâlbuki bendeniz sizden birkaç bin Yeni Gün Gazetesi satın alarak Hindistan’a göndermek düşüncesindeydim. Bilirsiniz ya, dindaşlar arasında ne kadar fazla propaganda yapılırsa yardım oranı o kadar artar. Ankara’da çıkan bir gazeteyi görmek, Ankara’nın kutsal havasını solumak demektir. Ben daha başka ve esaslı bir şey düşünüyorum Yunus Nadi Beyefendi, bizim yerli dilimiz olan Urducayla Ankara’da bir gazete çıkarmak düşüncesindeyim. Hint Hilafet Komitesi bunun için gereken parayı derhal vermeye hazırdır. Böylece propaganda işi gerçekten etkili olacaktır.” Yunus Nadi Bey bu öneri karşısında şaşırmışsa da, Mustafa Sagir’in şeytanca düşüncelerinden hiç kuşkulanmamıştı. Mustafa Sagir, karşısındaki kişide bu ilgiyi uyandırdıktan sonra; “Yeni Gün matbaasının yerini bilmiyorum, bir gün özellikle ziyaretinize gelmek ve sizinle bu konuyu her boyutuyla görüşmek isterim” demişti. Yunus Nadi de “Her zaman sizi bekleyeceğim, ne zaman matbaamıza gelirseniz bize onur vermiş, bizleri sevindirmiş olacaksınız beyefendi” diye cevap vermişti. O gün akşama kadar vekillerle, Ankara’nın ileri gelenleriyle konuşan Hint delegesi, gece yalnız kalınca, eczalı mürekkeple (Yazıların görülmesini engelleyen kimyasallarla oluşturulmuş bir mürekkep) Albay Nelson’a (İşgal Kuvvetleri’nin İstanbul’daki İstihbarat Şefi) bir mektup yazmış, Ankara’da gördüğü konukseverlikten, Yunus Nadi Bey’le tanışmasının ve önerisinin hemen kabul görmesini ve Ankara’daki havayı anlatmış ve yakında askeri güç hakkında çok değerli bilgilere sahip olacağını müjdelemişti. Bu eczayla ve şifreli yazılan kağıdın üzerinde, doğal mürekkeple ancak üç satırlık bir yazı okunmaktaydı. Bu yazıda da Hintli Mustafa Sagir, Ankara’da dostların içine düştüğünü, gösterilen konukseverlikten mutluluk duyduğunu, Mustafa Kemal Paşa Hazretlerinin hatır sormasını, Yunus Nadi Beyefendi’nin gösterdiği anlayışı açıklamaktaydı. Bu mektubun zarfı İstanbul’da Ramiz Bey’e yazılmıştı. Ramiz Bey, Hindistan’ın İstanbul temsilcisiymiş, gerçekte bu Ramiz Bey, Albay Nelson’un ta kendisiydi. Mektup İleri Gazetesi yazarlarından Cavit Bey’e gidecek, onun yardımıyla İstanbul’da gizli çalışan Hint Hilafet Komitesi Cemiyeti’ne üye Ramiz Bey’e verilecekti. Cavit Bey’e gelince, o da İngiliz İstihbarat Servisi adına görev yapan bir casustan başka bir şey değildi. Örgütümüz Mustafa Sagir’in, Dâhiliye Vekili Adnan Bey’e bu mektubu nasıl verdiğini ve İstanbul’a göndermek istediği mektupların ve içeriğinin nelerden ibaret olduğunu öğrenmişti.


Bunun için de Adnan Bey’den mektuplar alınmış ve gizli metotlarla, eczalı mürekkeple yazılan kısım aynen çıkarılmıştı. Cavit izlenmiş, mektup götürdüğü adam ve girdiği yer saptanmıştı. Birkaç gün sonra Mustafa Sagir, Yunus Nadi Bey’in alçakgönüllü Yeni Gün bürosunu ziyarete geliyordu, Yunus Nadi Bey o zamanlar matbaada kendisinin oturduğu tek koltuğu da bu konuğa sunmakta kusur etmemişti. Mustafa Sagir sözü gene Urdu diliyle çıkarılacak gazeteye getirmiş, Yunus Nadi Bey de kendisine, “Efendim, böyle bir gazetenin Ankara’da çıkarılması çok güçtür. Her şeyden önce bu dil için gereken harfleri ve bu dili bilen dizgiciler bulmak gerekmektedir. Sonra burada basılan gazetenin Hindistan’a gönderilmesi de oldukça gecikecek ve ilginin sağlanması da güç olacaktır” demişti. “Bunların hepsi kolay beyefendi. Harfleri ve dizgicileri Hindistan’dan getirtiriz. Fakat bilmezsiniz, Ankara’da serbestçe basılıp, istediğiniz yazılarla süslenecek bir gazetenin Hindistan’da yaratacağı büyük hareket ne olacaktır. Delegesi olduğum Hint Hilafet Cemiyeti böyle bir gazetenin çıkarılması için her özveride bulunmaya hazırdır. Özellikle sizin gözetiminiz ve yönetiminiz altında basılacak böyle bir gazetenin her bakımdan gerçekleşeceğine eminim. Örneğin böyle bir gazete için ayda yirmi bin İngiliz lirası yeterli olur mu?” Mustafa Sagir böyle yüksek rakamlarla küçük bir gazetenin basılmasını ileri sürerek, Yunus Nadi Bey’in ilgisini çekmeye çalışmıştı. “Bu gazetelerden kaç nüsha basılmasını düşünüyorsunuz efendim?” Mustafa Sagir, karşısındakini inandırdığını düşünerek; “Üç-dört bin bizim için yeterlidir. Daha fazlasını Hindistan’a göndermek zor olur” diye cevap vermişti. “O halde belirttiğiniz sayı çok fazladır, harfler ve dizgiciler bulununca böyle bir gazete çok ucuza mal olur.” Mustafa Sagir bu açıklamaya karşın, komiteye kabul ettireceği ödeneği arttırmaya çalışıyor, hele gazete bir kere yayınlanınca bu rakamı iki misline çıkarmanın kendisi için işten bile olmadığını garanti ediyordu. Sözün kısası Mustafa Sagir, Yunus Nadi Bey’le çok kısa zamanda çok yakın arkadaş olmuş ve amacına en kestirme yoldan varacağını ummuştu. Mustafa Sagir’le anlaşan Yunus Nadi Bey, yapılacak işleri bir defa da Mustafa Kemal Paşa’ya bildirmeye karar vermiş ve konuğunun matbaadan ayrılmasını bekledikten sonra Çankaya’ya gitmişti. Mustafa Kemal Paşa’ya Mustafa Sagir’in Urdu diliyle çıkarmak istediği gazeteden söz etmiş, Hint Hilafet Cemiyeti’nin birkaç yüz bin lira tutarındaki ödeneğinden bahsetmişti. Mustafa Kemal Paşa, Yunus Nadi Bey’i sonuna kadar dinledikten sonra gülümsemişti. Yunus Nadi Bey şaşırmıştı. “Paşa Hazretleri, bu adam hakkındaki düşüncenizi, izninizle sorabilir miyim?” Paşa oldukça sakin bir sesle; “Casustur, casus!” diye cevap verince Yunus Nadi Bey sapsarı kesilmiş ve “Ne buyurdunuz paşam, anlayamadım” demişti. “Anlaşılmayacak bir şey yok, bu adam İngiliz casusudur. Hakkında gizli kovuşturma var. Gerçek yakında bütün çıplaklığıyla ortaya çıkacak. Yalnız siz kimseye bundan konu açmayınız!” 80 E.n: Üzerinde desen bulunmayan, ince dokunmuş, parlak, tok, ipekli kumaş.


MUSTAFA SAGİR’İ TANIYAN MUSTAFA KEMAL Ankara’ya varışının ertesi gün Mustafa Kemal Paşa’yı Büyük Millet Meclisi’ndeki başkanlık odasında ziyaret eden Hintli İngiliz casusu Mustafa Sagir, paşaya Hindistan Hilafet-i İslamiye Cemiyeti’nin sırma işlemeli kutsal sancağını vermekle yetinmemiş, Hint Müslümanları arasında top​lanmış olan ve tutarı üç milyon altın liraya ulaşan yardımın ne şekilde ge​tirileceğini de sormuştu. “Paşa hazretleri, bu çok fazla olmayan parayı Hint Müslümanlarının Anadolu savaşına, Türk ve Müslüman devletinizin bağımsızlık savaşlarına küçük bir yardımı dokunur umuduyla getiriyoruz. Sizlere karşı en büyük yardımın Allah’tan geleceğine ve bütün İslam dünyasının manevi yardımlarına layık bulunduğunuza dair inancımız kesin ve içtendir. Buna inanınız paşa hazretleri!” Mustafa Kemal, bu güzel sözler karşısında Hintli Mustafa Sagir’e başlangıçta güvenmiş, hatta sancağı gönderen ünlü Hintli din bilgini Ebülfazi Abdülmennan Efendi’ye yanıt olarak bir mektup da kaleme almış ve gön​dermişti. Bu mektubun içeriği aynen şöyleydi: Ebülfazi Abdülmennan Hazretlerine Ankara Türkiye Büyük Millet Meclisi Zabıt Baş Kâtipliği ve Kanunlar Müdür​lüğü Adet 1696/4621 Hintli kardeşlerimizin simgesi olmak üzere gönderdiğiniz sancağı büyük bir sevinçle aldım. Böylece gösterilen etkin gönül okşamadan dolayı teşekkürler efendim. Büyük Millet Meclisi Reisi M. Kemal. Bu mektubu da yazdırarak tam bir güvenlik ortamı içinde yaşayan İngiliz casusu Mustafa Sagir, Büyük Millet Meclisi’nin huzuruna çıkıp alkışlandıktan sonra ve paşaya Hint Müslümanlarının yardımını çok yakın zamanda teslim edeceğini söz verdikten sonra Hürriyet Oteli’nin üst katına çekilerek bir taraftan vekillerle, şehrin ileri gelenleriyle ilişkilerine başlamış, diğer taraftan da aldığı bilgiyi eczalı mürekkeplerle yazarak İngiliz İşgal Kuvvetleri Kumandanı General Harrington’a ve onun yardımcısı ve İstihbarat Şefi Albay Nelson’a bildirmeye başlamıştı. Gizli örgütümüzün ajanları tarafından adım adım izlendiğini bilmeyen bu adam, Ziya Paşa’nın dediği gibi, “Sen herkesi kör, âlemi sersem mi sanırsın?” sözüne uygun bir rahatlık ve küstahlıkla işlerine devama koyulmuştu. Bir süre sonra yaptığı görüşmelere pek uygun görmediği Hürriyet Oteli’nin üst katını terk ederek Karaoğlan’da kendisine özel bir daire kiralamış, bunu çabucak döşeyerek daha rahat konuşma ve görüşme olanakları hazırlamıştı. Bütün derdi, dönemin Dâhiliye Vekili Adnan Bey’le (Adıvar) tanışmak ve birtakım kolaylıklara erişmekti. Evvelce de şunu araştırmıştı: Adnan Bey, özel bir görevle daha önce Hindistan’da bulunmuştu. Hindistan Hilafet Cemiyeti üyelerinden bir kısmıyla tanışmaktaydı. Özellikle Hint Hilafet Cemiyeti Başkanı Mehmet Ali Han’ın en iyi dostlarından biriydi. O halde bütün bu bilgiye göre bir plan hazırlamak gerekmekteydi. Mustafa Sagir aynı zamanda Adnan Bey’in kişiliği, karakteri hakkında da İstanbul’dayken yeterli derecede bilgi toplamıştı. Onun düşündüğü şuydu: Şayet Adnan Bey’in güvenini kazanırsa Ankara’da yapamayacağı hiçbir şey kalmayacaktır. Adnan Bey’le Mustafa Sagir’in ilk görüşmesi, Büyük Millet Meclisi


başkanlık odasında olmuştu. Mustafa Sagir’in geldiğini haber alınca, Adnan Bey bu İngiliz casusunu kapıda karşılamış ve büyük bir saygı göstererek karşılıklı koltuklara yerleşmişlerdi. Söze ilk olarak Mustafa Sagir başlamıştı: “Adnan Beyefendi, size dostunuz Mehmet Ali Han’dan çok çok selam getirdim. Size aynı zamanda kendisinin yazdığı şu mektubu vermeğe gö​revlendirilmiş bulunuyorum.” Adnan Bey bu sözler üzerine içten büyük bir sevinç duymuş ve Mehmet Ali Han’ın sahte imzası bulunan mektubu açarken de şöyle konuşmuştu: “Çok teşekkür ederim, zahmet ettiniz, kendileri nasıldırlar?” “Birkaç ay oluyor ki efendim yanlarından ayrılmış bulunuyorum. İstanbul’da çok zaman kaybettim. Üstelik tutuklanarak İngilizlerin beni attığı Arapyan Hanı’nın zindanlarında hapsedildim. Fakat çok şükür sonunda kutsal Ankara topraklarına ayak basmış bulunuyorum.” “Evet efendim, İstanbul’da başınıza gelen bu üzücü olaydan bilgimiz var. Arapyan Hanı’nda ne kadar kaldınız?” “Tam on yedi gün beyefendi, bu bana bir yıl kadar uzun geldi. Orada Aziz (Süvari yarbayı, daha sonra İstiklal Mahkemesi tarafından sorgulanmıştır) ve Rıza Beyler gibi (Sevkiyatçı Binbaşı Ali Rıza Bey, İstiklal Mahkemesi tarafından sorgulanmıştır) vatanseverlere rastladım da çok daha büyük sıkıntılardan kurtuldum.” Konuşmanın burasında kahveler gelmişti. İkisi de yudum yudum içiyor, tatlı tatlı sohbet ediyorlardı. Adnan Bey özellikle Hindistan’ın durumuna ilişkin sorular soruyor, Mustafa Sagir de Hindistan’da uyanan İngiliz karşıtlığından övünerek söz ediyor, Hint Müslümanlarının yakında bağımsızlıklarına kavuşacaklarına dair kanıtlar anlatıyordu. Sözün burasında karşısındaki kişinin dikkatini çekmek amacıyla Mustafa Sagir şöyle söylemişti: “Seyahatimin asıl nedeni, Hint Müslümanlarının topladığı altınları hangi araçla Ankara’ya teslim edebileceğimi belirlemektir beyefendi.” “Bu konuyu daha sonra görüşürüz. Şimdi siz çok yorgunsunuz, nasıl olsa bu konuya değineceğiz efendim.” Aradan geçen birkaç günden sonra Mustafa Sagir elinde bir zarf olduğu halde Dâhiliye Vekili Adnan Bey’i makamında ziyarete gelmişti. Ricası şuydu: “Benim İstanbul’la iletişim kurmam zorunludur. Buradaki çalışmalarım hakkında günü gününe rapor vereceğim, bu raporlar İstanbul’dan telgrafla Hindistan’a bildirilecektir. Bunun için mektupları İstanbul’a ulaştıracak bir araç sağlamanızı sizden rica ediyorum.” “İstanbul’dan Hindistan’a nasıl iletişim kuruyorsunuz?” “İsveç yani Stockholm yoluyla, telgraflarımız şifreli olarak Stockholm’e çekiliyor, oradan da telsizle Hindistan’a gönderiliyor.” “İstanbul’daki temsilciniz kimdir?” “Ramiz Bey isminde bir kişidir, ona da mektubumu bir Türk gazeteciy​le göndereceğim.” “Kim bu gazeteci?” “İleri Gazetesi yazarlarından Cavit Bey.” “Bizim mektup gönderecek araçlarımız var, vereceğiniz mektupları bu kişiye ulaştırırız.” “Çok teşekkür ederim Adnan Beyefendi, o halde ilk mektubumu şimdi veriyorum.” Böyle söyleyerek Mustafa Sagir, önceden hazırlamış olduğu mektubu Adnan Bey’e uzattı. Mektup


zarfın içine konmuş, fakat zarf kapatılmamıştı. Böylece yazılarının sansür edilmesini kabul ediyordu. Adnan Bey mektubu alarak masasının üzerine koydu. Mustafa Sagir mektupla beraber aynı adrese gönderilmek üzere bir de Yeni Gün Gazetesi iliştirmişti. Çünkü bu gazetede Yunus Nadi Bey’e yönelik yazılan bir açık mektubu yayınlamıştı. Bu yazısında İngiliz casusu Hintli Mustafa Sagir, İslam dünyasının İngiltere’nin haksızlıklarına ve baskısına karşı artık dayanamayacağını, yer yer ayaklandığını ve bu baskıcı yönetime karşı açılan bayrağı ilk önce Türklerin dalgalandırdığını anlatıyor, bütün Müslüman ülkelerin İngiltere’ye karşı Türklerle omuz omuza çarpışacağını ilan ediyordu. Adnan Bey mektubu ve gazeteyi İstanbul’a göndereceğine söz vermiş ve onu rahatlatmıştı. Ramiz Bey takma adıyla Albay Nelson’dan da bu Hintli casusa hemen her gün mektup geliyordu. İngilizce yazılı satırlarda olağanüstü bir şey yoktu. Fakat eczalı mürekkeple yazılmış ve onun altında satır aralarına düşen gizli yazılardaysa kendilerince kararlaştırılmış kelimelerle anlatılan bambaşka anlamlar bulunuyordu. İlk günlerde postane müdürlüğü mektupları Hürriyet Oteli’nde kalan Mustafa Sagir’e olduğu gibi gönderiyordu. Fakat M.M. Grubumuza üye onurlu yurtsever adamlarımız kaşla göz arasında bu mektupları açarak ve bizce bilinen metotlarla bu gizli yazıları okuyup önemli sözcükleri not ederek casusun gizli çalışmalarına ilişkin bilgi edinmeye çalışıyor, bize de raporla bu konuları bildiriyorlardı. Biz İstanbul’da yaptığımız sıkı bir inceleme sonunda Ramiz Bey’in kim olduğunu ortaya çıkarmış ve satın alınmış bir adam olan yazar Cavit’in de kimliğini belirlemiştik. İşte o zaman Dâhiliye Vekili Adnan Bey’in dikkatini mektuplar üzerine çekmek üzere girişimde bulunmuş ve bu amaçla Ankara’ya bir kurye göndermiştik. Bu uyarımızı Genelkurmay Başkanlığı’na da bildirmekte gecikmemiştik. Mustafa Sagir üzerinde toplanan kuşkular, halen Ankara’nın politik çevrelerini onun iyi niyetinden kuşkulandıracak nitelikte değildi. Yalnız bir insan, şaşılacak bir seziş ve anlayışla Ankara’ya ayak bastığı dakikadan itibaren bu Hintliden kuşkulanmış, onun kendisine sunduğu sancaktan, vereceğini söz verdiği paradan, kendisinin her türlü dalkavukluğundan anlam çıkarmıştı. Bu tuzağı gören kişi Mustafa Kemal Paşa’nın ta kendisiydi. Etrafa hiçbir sızıntı vermemesi de şu düşünceye dayanıyordu. Bunu merhum Kavaklı Fevzi Paşa’ya (Mareşal) sonradan şöyle anlatmıştı: “Amacım, Ankara ve İstanbul’daki ulusal silahlı güçlerimizin, MAH örgütümüzün nasıl çalıştığını anlamaktı, onun için sabırlı olmaya ve beklemeye karar vermiştim, ta içimize kadar elini kolunu sallayarak ve bizim en eski dostumuz gibi girdiği halde, binlerce insandan oluşan bu gizli kurumlarımız, bakalım bu adamı anlamakta doğru bir düşünceye ulaşabilecekler mi diye merak ediyordum. Çok şükür ki bu alçağı tanımakta onlar da gecikmediler.” Evet, Mustafa Sagir’den Ankara’ya varır varmaz ilk defa kuşkulanan, onu tanıyan büyük vatan çocuğu Mustafa Kemal’di. Bizim raporlarımız üzerine dâhiliye vekaleti Mustafa Sagir’in mektuplarına sansür koymuş, İngilizce yazıları Türkçeye çevirttirmiş fakat bir şey çıkaramamıştı. Bu yazıların altındaki eczalı mürekkeple yazılan satırları kanıtlamak için orada çalışan kimyagerlerimiz becerileriyle, özel bir şekilde hazırlanmış ilaçlarla sonunda durum kanıtlanmıştı. Bu sayede Mustafa Sagir, İstiklal Mahkemesi önüne çıktığı zaman kıskıvrak bağlanmış ve yaptıklarını birer birer anlatmak zorunda kalmıştı. O zaman, önceden Almanya’da, Afganistan’da, Avrupa’da çevirdiği fırıldakların, döndürdüğü dolapların Türkiye’de kolay olamayacağını anlamıştı. Çünkü Türkiye’de de bir istihbarat servisi vardı. Ve bu da, en aşağı İngiltere’ninki kadar kusursuzdu. Üstelik o zaman adam tanımakta


şaşılacak bir sezişe sahip Mus​tafa Kemal de yaşıyordu.


İNGİLİZ CASUSUNUN MAHKEMESİ VE İDAMI Birinci Dünya Savaşı başlarında Teşkilât-ı Mahsusamız çok önemli bir haberle coşkuya kapılmıştı. Veliaht Vahdettin Efendi, ünlü İttihatçılardan Yakup Cemil Bey’le beraber bir hükümet düşürme girişiminde bulunmuştu. Yakup Cemil, önceden Enver ve Talat ile beraber hareket etmiş, Babıâli Baskını’nda bulunmuş ve hükümeti devirmişti. Sonradan başkumandan vekiliyle arası açılmıştı. Çok cesur ve atak bir subay olan Yakup Cemil, İttihatçıları ortadan kaldırmaya karar vermiş ve veliahtla anlaşmıştı. Bu işte İngiliz parmağı da vardı. Zira İttihatçıların Alman taraftarlığı, İslam ülkelerinin koruyucusu olan ve hilafet makamıyla yakından ilgili bulunan İngiltere’nin hiç işine gelmiyordu. Yakup Cemil, sağda-solda düşüncelerini hiç korkmadan, çekinmeden söylüyor, amaçlarıyla uygun birtakım işlere girişiyordu. Örgütümüz, bütün bu düzenleri adım adım izleyerek zamanında Enver Paşa’ya her şeyi bildirmişti. Nihayet açık kanıtlar karşısında her şeyi açıkça anlatmak zorunda kalan Yakup Cemil, subay olması nedeniyle Divan-ı Harp önüne çıkmış ve savaş sırasında işlediği bu suçlardan dolayı Kağıthane’deki atış poligonunda kurşuna dizilmişti. Dünya Savaşı yıllarında İngilizler başaramadıkları bu hükümeti devirme girişimlerine, şimdi de milli hükümeti yıkmak şeklindeki düşünceleriyle çıkmış, o zamana kadar kendisine verilen tüm görevleri çok güzel bir şekilde başarmış olan Mustafa Sagir’i bulmuşlardı. İstanbul Karakol Teşkilâtı’nı atlatarak ve kendisine yardım eden gene İngiliz casus örgütüne girmiş birkaç Türk’le tehlikeli ve büyük bir işe girişmiş olan Mustafa Sagir, benzersiz bir korkusuzluk ve düzenbazlığı kişiliğinde simgeleştirmişti. Hint Müslümanlarının temsilcisi gibi Ankara’ya gelmiş, kısa zamanda hükümet ve vekillerin güvenini kazanmıştı. Yalnız hesaba katmadığı Türklerin de karşıt örgütü olabileceği ve onun İngilizler kadar başarılı olabileceğiydi. Nitekim ilk kuşkular üzerine, Karaoğlan’da döşediği daire bir gece basılarak bütün yazışmaları, gizli belgeleri polisin eline geçmiş ve örgütümüzün uzmanları tarafından gizli mürekkeple yazılan bu mektupların yazıları okunmuş, şifreleri çözülmüş, kuşkulu davranışları yorumlanarak kesin ve şaşmaz kanıtlarla Mustafa Sagir’in casusluğu ortaya çıkarılmıştı. Şimdi bütün bunları söyletmek kalıyordu. Bunun için de yapılacak tek çare bu deneyimli casusa işkence yapmaktı. Onu penceresi tavanda olan bir odaya hapsetmişlerdi. Yediği yemekler bir ziyafet masasına yakışacak kadar zengindi. Ne isterse veriliyor ve iyi ağırlanıyordu. Fakat dışarı çıkmasına, tuvalete gitmesine dahi izin verilmiyordu. Odasında bir oturak vardı ve ihtiyacını ancak onunla karşılıyordu. Tam on gün kokusuna dayanılamayan bu odada yaşamış ve çıldıracak bir hale gelmişti. Koku korkunçtu, yatamıyor, uyuyamıyor, nefes alamıyordu. Direnci kırılmış ve ürkmüştü. Sonunda onuncu gün her şeyi söyleyeceğini bildirmiş, Emniyet güçleri önünde Ankara’ya ne amaçla geldiğini açıklamıştı. Mustafa Sagir bu açıklamalarında şöyle demişti: “Albay Lawrens, Osmanlı İmparatorluğu’nu altınlarla yıkmıştı. İngilizler beni de silahla milli hükümeti ortadan kaldırmakla görevlendirdiler. Amacım Mustafa Kemal’i vurmaktı. Bununla Türklerin Kurtuluş Savaşı duracak ve milli hükümet yıkılacaktı. Fakat başaramadık, suç kimsenin de​ğil benimdir. Arkadaşlarım he şeyden haberi olmayan iyi niyetli saf insan​lardır. Yalnız para için bu yardımı yapmışlardır. Zira öldürme girişimi planı benden başka kimse tarafından bilinmemektedir. Mustafa Kemal Paşa’yı da, Afgan Kralı’nı vurduğum gibi öldürecektim.” Bu itiraf, ele geçen belge, gizli dolaplarda bulunan tabanca ve bombalar Mustafa Sagir’i darağacına


götürecek yeterli kanıtlardı. Derhal İstiklal Mahkemesi’nin önüne çıkarıldı. Hâkimler Kurulu İhsan, Kılıç Ali ve Hüseyin Beylerden oluşmuştu. Hintli casus hakkında vardıkları karar oy birliğiyle idam olmuştu. Karar bildirildiği zaman Mustafa Sagir’in her zaman pembe ve neşeli yüzü önce mor, sonra sapsarı bir renk almıştı. Örgütümüzün önemli kişileri bu duruşmanın her evresini izlemiş, gereken açıklamaları hâkimler kuruluna yapmışlardı. Fakat casus çok çabuk kendisine gelmiş ve mahkeme kararını soğukkanlılıkla karşılamaya çalışmıştı. İstiklal Mahkemesi’nin kararı aynen şöyleydi: “İngilizlerden aldığı direktifle kendisine Hint Hilafet Cemiyeti’nin delegesi süsünü vererek casusluk yapmak üzere Ankara’ya geldiği ve Ankara’dan İstanbul’da Ferit Cavit adresine kimyevi bir karışımla gizli olarak yazmış bulunduğu mektuplarla Anadolu hükümeti ve Mustafa Kemal Paşa hakkında sürekli bilgi gönderdiği savıyla mahkememize gönderilen İngiliz uyruğundan Hindistan’ın Peşaver şehrinde doğan 34 yaşlarında, Mustafa Sagir Bin Zekeriya ile Mustafa Sagir’in İstanbul’da İngiliz gizli örgüt merkezine gönderdiği anlaşılan ve gizli mürekkeple yazılı raporlarının yerlerine ulaştırmakla adı geçenin casusluğuna katılmak suçuyla keza mahkememize verilen İstanbul doğumlu 42 yaşında İleri Gazetesi yazı kurulundan Mehmet oğlu Ferit Cavit’le, böylece İngiliz casus örgütüne katıldığı ve Anadolu’da özellikle Şeyh Sünusi Hazretlerinin hal ve hareketini yakından izlemek üzere görevlendirildiği ortaya atılan 25 yaşlarında Bahriye Teğmenlerinden Ürgüplü Arif Paşazade Mehmet Ali’nin yapılan açık duruşmalarında Hintli Mustafa Sagir’in gerçekte 10 yaşından beri sadece İngilizler hesabına casusluk yapmak üzere özellikle yetiştirildiği ve birçok yerde İngilizlerin adına ve çıkarına casusluk yaptığı ve son olarak İngiliz Hariciye Nezareti’nin izni ve İngilizlerin İstanbul’da casusluk örgütünde görevlendirdikleri Albay Nelson’un emriyle İstanbul’a gelip, Anadolu’nun güvenini kazanmış bazı kimselerle birlikte Türk-Hint Muhadenet Cemiyeti adıyla bir cemiyet kurduğu ve daha sonra ‘Karakol’ yönetim kurulundan aldığı güven belgesiyle kendisine Hint Hilafet Komitesi yetkili delegesi süsünü vererek Ankara’ya geldiği ve Ankara’da kimyevi bir karışım ve eczalı mürekkeple yazılmış mektuplarla İngilizlere gizli konuları bildirdiği ve bu şekilde casusluk yaptığı gerek ele geçen kanıtlarla ve gerek kendi açıklamaları ve yapılan duruşma sırasında tanıkların sözleriyle ortaya çıkan Hintli casus Mustafa Sagir’in suçlu bulunduğundan idamına, Mehmet oğlu Ferit Cavit’inse İstanbul’da İngiliz Casusluk Örgütü başkanı olduğu anlaşılan İngiliz Albay Nelson’un güvenini kazanarak casus Mustafa Sagir’le, bu örgütün başı Albay Nelson arasında haberleşmeyi sağlamak ve şu şekilde gerek Mustafa Sagir’den gizli raporları Nelson’a, gerekse Nelson’dan aldığı direktifleri Hintli casusa getirip götürmesi ve bunu yaparken de para alması, kendisinin Mustafa Sagir’in suçuna katıldığı kanısını vermişse de, Mustafa Sagir’in tutuklanmasından önce içine düşen bir korkuyla Hintlinin gerçek görevini eski Haber Alma Komisyonu Başkanı Binbaşı Rıza Bey’e, Büyük Millet Meclisi Başkanı Mustafa Kemal Paşa’ya bir mektupla bildirmesi hafifletici neden kabul edildiğinden adı geçenin tutuklanma tarihi, gene aynı suçlara katılan eski Bağdat Belediye Başkanı İzzet’in kasıtlı olarak İngilizler tarafından casus olarak Ankara’ya gönderildiğine dair Mustafa Sagir’in kişisel açıklamalarından başka inandırıcı bir elle tutulur açıklama bulunmamakla beraber, İzzet’in Ankara’daki davranışlarının kuşku uyandırması nedeniyle adı geçenin hükümetin uygun göreceği bir yerde gözetim altında ve Bahriye Üsteğmen Mehmet Ali Efendi’nin casusluğu sabit olmadığı, yalnız kendisinin bu milli davanın yürütülmesi için gerekli güçlü bir karaktere sahip bulunmadığı anlaşıldığından bu kişinin de İstanbul’a gönderilmesine, Mustafa Sagir hakkında oy birliğiyle, Ferit Cavit, İzzet ve Mehmet Ali haklarında çoğunlukla ve tümünün yüzlerine karşı karar


verildi.” 23 Mayıs 1337 İstiklal Mahkemesi üyelerinden Elaziz Vekili Hüseyin Bey, diğerleri hakkındaki karara karşı olmasının nedenini yazıyla şöyle açıklamıştı: “Ferit Cavit ile İzzet hakkındaki karara karşıyım. Zira Mustafa Sagir’in casusluğu ne kadar kanıtlanabilmişse diğerlerinin de buna katılmaları o kadar ayan ve açıktır. En çok Nelson’un emriyle çalışan ve Ankara’ya gelerek kimyevi mürekkeple yazılmış mektuplar getirmesi ve sözlü talimatı getirip götüren olması bu casusluğu yalanlanamaz duruma soktuğundan Ferit Cavit’in de idamını dilerim. İzzet’e gelince, Nelson’un bir mektubunda ‘İzzet, Şeyh Sünusi ile görüştü mü?’ sorulması, Mustafa Sagir’in bir mektubunda bundan söz edilmesi ve Ankara’da görev isterken yarbaylığa atandığı halde gitmeyerek Şeyh Sünusi’nin yanında kalmakta diretmesi, Nelson-Mustafa Sagir-Ferit Cavit’ten oluşan örgütte bulunduğunu açıkça ortaya koyduğundan İzzet’in de idamı gerekiyor. Ferit Cavit’in Binbaşı Rıza Bey’e verdiği mektuplar bir danışıklı dövüştür. Çünkü Mustafa Sagir’in tutuklanmasından sonra dâhiliye vekiline verilmiştir. Mustafa Kemal Paşa’ya yazılan mektup da paşanın eline geçmeden İstanbul’a gelen Şehzade Ömer Faruk Efendi’nin getirdiği belgeler içinde polis tarafından ele geçirilmiştir. Diğer taraftan Binbaşı Rıza Bey’le Yarbay Aziz Bey’in casustan sık sık para almaları, ancak ve son dakikada kuşkulanmaları da beni tatmin etmediğinden her ikisi hakkında kovuşturma başlatılmasına ve casusa çevirmenlik yapan Bahriye Teğmeni Mehmet Ali’nin de askerlik mesleğinden atılmasıyla İstanbul’a geri gönderilmesini gerekli görüyo​rum.” Üyelerden Elaziz Vekili Hüseyin Bey’in karşı yazısı dikkate alınmamış ve İstiklal Mahkemesi’nin yukarıda kopyasını verdiğimiz kararı uygulanmış ve bir akşamüstü Hintli casus Mustafa Sagir, Karaoğlan Çarşısı’na on binleri aşan kalabalığı yararak getirilmişti. Süngülü bir askeri müfreze tarafından kuşatılmış, eli kelepçeli, beyaz bir entari giydirilmiş olan casusun pembe yüzü, çerçevesiz gözlükleri uzaktan fark ediliyordu. Çarşının ortasına kurulan darağacı önünde İstiklal Mahkemesi Kâtibi Rıza Bey yüksek sesle mahkeme kararını okumuştu. Halk, Ankara’ya Mustafa Kemal Paşa’ya öldürme girişimi düzenlemek amacıyla gelen bu sahte Hint Hilafet Cemiyeti delegesini süzüyor ve nefretle ona bakıyordu. Hiç kimse, insanları bu şeytan Hintli kadar aldatmamıştı. Ortada çık çıkmıyor, karar okunurken herkes bir kelime kaçırmaktan âdeta korkuyordu. Karar okunurken casus yavaş yavaş canlanmış ve gücünü yeniden elde etmişti. Hâlbuki gelirken iki jandarmanın kollarında yürüyordu. Karar okunduktan sonra Refik Bey hazırlanmış olan yaftayı Mustafa Sagir’in göğsüne bir çengelli iğneyle iliştirmişti. Bundan sora Rıza Bey’in bir işaretiyle jandarmalar Mustafa Sagir’i idam sehpasının önüne getirmişlerdi. Bunun altında bir tahta masa duruyordu. Mustafa Sagir güçlü adımlarla ilerledi. Çingene cellat Celal, ona iri siyah bir zeytin tanesi uzattı ve ağzına koymak istedi. Mustafa Sagir sordu: “Nedir o, afyon topağı mı?” “Hayır, zeytin tanesi, bunu yutarsanız zahmet çekmezsiniz.” “İstemez, böyle daha iyi.” “Siz bilirsiniz, şimdi masaya çıkacaksınız...” Mustafa Sagir etrafına baktı, sonra kararını vermiş çevik bir insan gibi masaya fırladı. Herkes casusun gösterdiği soğukkanlılığa şaşmış kalmıştı. Mustafa Sagir masaya çıkınca Çingene cellat da yanına çıkmıştı. Yağlı ipi dikkatle bu semiz enseye geçirdi. Biraz ilmiği küçülttü. Casus gözlerini


yummuştu. Dudakları kıpırdanıyordu. Çingene masadan aşağı atladı. Jan​darma subayının yüzüne baktı. Onun emri üzerine masaya bir tekme yapıştırdı. Masa gürültüyle devrildi. Direkler gıcırdadı. Lüks lambaların ışığı altında Mustafa Sagir’in şişman vücudu üç direk arasında bir süre sallandı. Çingene ipi biraz daha çekti. Doktor bir sandalyeye çıkarak kalbi muayene etti. Her şey tamamdı. Jandarmalar kelepçeleri çözdüler. Her casus gibi, Mustafa Sagir de kaderine bu şekilde erişti.


İSTANBUL’A GELEN BEYAZ RUSLAR VE MİLLİ MÜCADELE Birinci Dünya Savaşı daha 1917 yılının sonbaharında Çarlık Rusya’sı için tehlikeli bir görünüm ortaya koyuyor, açlık ve yoksulluk büyük kentlerin yarı çıplak halkını kemirirken, bütün cephelerden de silah ve cephanesizliğin yarattığı çığlık, homurtu ve olumsuz direniş haberleri geliyordu. Savaşın başlangıcından beri, Petersburg’daki Rus Sarayı ve bu sarayın güzel kadınları, hayvansı duyguları dünyaca ün bulmuş Papaz Rasputin’in etkisi altında eğlence içinde yaşıyor, çok dindar ve zavallı bir hükümdar olan Romanofların son Çarı İkinci Nikola da büyük bir çaresizlik içinde kıvranıyordu. Savaştan çok önce, Almanya’da ve İsviçre’de gizli örgüt kurmuş ve yabancı devletlerin koruması altına girmiş Bolşevik grupları, Rus polisinin bütün dikkatine ve Çarlık jandarmasının sürekli izlemesine karşın Rusya’nın içlerinde, büyük kentler olan Moskova, Petersburg, Kazan, Tiflis, Harkov ve Odessa’da birtakım şubeler kurarak, işçi ve köylüye sokulabilmesini ve onları kendi niyet ve amaçlarına hizmet edecek bir hale getirmesini bilmişlerdi. Batıdan gelişen korkunç Alman saldırısı bir ara Petersburg (Leningrad) önlerine geldiği zaman ve Türklerin başarılı Çanakkale savunmasıyla Rusya’ya yardım yapılamadığı da göz önünde tutularak, Rusya’nın daha fazla direneceğine ne kendisinin ve ne de bağlaşıklarını inandırmak mümkün olmuştu. Almanlar, Bolşevikleri kışkırtarak onlara para ve silah yardımı yaparak bu yıkılışı hızlandırdılar. 1917 sonbaharında, büyük Rus kentlerinde başarılı olan devrim, önceden Kerenski adlı bir şefin başkanlık ettiği ve daha ılımlı komünistlerden bir araya gelmiş Menşevikleri iş başına getirmişse de, altı ay gibi kısa bir zamanda asıl gerçek Bolşeviklerin sahneye çıkmasına engel olamamıştı. Bu dağılma döneminde Omsk’ta korunan çar ve aile bireyleri, kızları, veliahdı ve gözbebeği oğluyla beraber bir gece kurşuna dizilmişlerdi. Karanlık ve sessiz bir gecede, Sibirya’nın boş ve küçük bir kasabasında işlenen bu korkunç cinayetlerin Rusya’da daha neler olacağını gösteren bir işaret olduğunu anlamakta geciken dünya, Rus yıkımının bütün dramını daha sonra perde perde seyretmişti. Bu olay üzerine her tarafta Kızıllar galeyana gelmiş ve Lenin’le arkadaşları iktidarı ele almışlardı. Fakat eski bir geçmişi bulunan koskoca çarlık birdenbire çökemezdi. Çara sadık generaller ve amiraller derhal harekete geçerek ve henüz savaşın bitmediğini de göz önüne alarak emir ve kumandalarındaki güçleri bu iç savaşa sürmüşlerdi. Sibirya’da Amiral Kolçak kuvvetleri Moskova üzerine yürüyordu. Kafkasya’daki General Denikin birlikleri harekete geçmişti. Kırım’da Karadeniz donanmasına kumanda eden Amiral Vrangel ise ordularına, Kızıllar’a karşı savaş emrini vermişti. Kuzeyden General Budeneviç de Petersburg’u kuşatmıştı. Alman cephesinde ateşkesin olmasına rağmen bu iç savaşın, bir avuç ihtilalciyi hemen yere sereceğinden o tarihlerde kimsenin kuşkusu yoktu. Fakat olay hiç de sanıldığı gibi geçmedi. Sibirya’daki kuvvetlerin başında bulunan Amiral Kolçak Kızılordu’ya yenildi, tutsak düştü ve kurşuna dizildi. General Denikin bir suikasta kurban gitti, İngiliz ve Fransızların yardımına rağmen ordusu dağıldı. General Budeneviç de kuşatmayı bırakıp geri çekilmek zorunda kaldı. Fakat en korkunç olay, çara sadık Ruslara, o zaman verilen bir isimle anlatılan Beyaz Ruslar’da görüldü. Bunlar bir sürü kanlı savaşlar yaparak ve geri çekilerek Romanya’ya sığındılar. Amiral Vrangel’in karşısında Bolşevik Rusya’nın daha o zamandan tanınmış bir albayı vardı, ki şans kendisini İkinci Dünya Savaşı’nda askerliğin en yüksek kademesine kadar çıkarmıştı. Bu kişi Mareşal Budiyeni’ydi


(Havza’da Mustafa Kemal Paşa’yla görüşen Rus subayı). Bu albay çok iyi bir askerdi ve bizim tarihimizin ünlü 93 Harbi’nde doğu ordularına kumanda eden bir Rus generalinin oğlu olup, onun Kürt bir kadınla evlenmesinden dünyaya gelmişti. Annesi Müslüman olan ve kanında Türklük bulunan bu asker, çocukluğunda papazların elinde Ortodoks olarak büyütülmüştü. Onun için Albay Budiyeni Türklere ve Müslümanlara karşı düşmanca bir duygu taşımıyordu, fakat çarın düşmanı, yeni devrimin de en gözde askeriydi. Vrangel ordusunu tam bir bozguna uğratmıştı. Bu ordu ve çara sadık kalan halk, Romanya topraklarına kendilerini atmışlar ve Birinci Dünya Savaşı’nın galiplerine sığınmışlardı. Köstence Limanı’ndan her gün mahşer gibi kalabalıkla kalkan Müttefik gemileri bu kaçaklardan iki yüz binini Türkiye topraklarına boşaltmıştı. Bu sığınmacılar İstanbul’a, Tekirdağ’a, Gelibolu’ya, Silivri’ye, Çanakkale’ye, Bandırma’ya ve Mudanya’ya yerleştirilmiş ve o zamanlar Türkler bu tarihi düşmanlarına karşı gerçekten büyük bir cömertlik göstermişlerdi. Bu tarihte kendisiyle konuştuğumuz bir Rus binbaşısı bana “Biz asırlarca Büyük Petro’nun vasiyetnamesinin etkisinin altında kalarak bu kenti ele geçirmek düşüyle yaşadık. Savaşarak gireceğimizi umduğumuz bu güzel ülkeye, sığınmacı ve kaçak olarak sığınacağımızı bize kim söyleyebilirdi? Tanrı’nın yarattığı sebebe bakınız ki sizleri tutsak edip uşak gibi kullanacağımızı zannederken hepimiz bir Türk ailesinin yanında şimdi iş ister olduk. Bu, feleğin bizimle çok dramatik bir ironisi beyim” demişti. Ben kendisine güven vermiş, Türk ve Rus uluslarının birbirini takdir ettiğini, başta bulunan iki hanedanın birbirleriyle siyasi çekişmelerinin birtakım savaşlara yol açtığını kendisine anlatmıştım. O zaman ülkemize sığınan bütün Beyaz Ruslar, Türklerin cömertliğini, konukseverliğini, düşene karşı her zaman kalbinde duyduğu şövalye duygularını açıkça söylemişler ve bizi şimdiye kadar yanlış anladıklarını da eklemişlerdi. Müttefiklerin bunları ülkemize getirmekten amacı şuydu: Aç ve sıkıntıda olan Beyaz Ruslar’dan paralı asker sağlamak, bunları Yunanlılarla beraber Anadolu’ya çıkarmak ve Kurtuluş Savaşı’nı sürdürmek isteyen Ankara’yı bozguna uğratmak. Biz, gizli örgütümüzle bu duruma engel olmaya çalışmış ve ajanlarımızla Vrangel ordusunu içinden dağıtmıştık. Bu konuda bize yardımı dokunanların başında Rus Çarlık Filosu subaylarından Ami​ral Sadık İslamof vardı. Aslen Müslüman olan ve Çarlık Donanması’nda görev yapan yukarıda adı geçen, çarlık devrinde üç defa Kuzey Kutbu’na gönderilmiş ve son seferinde Kuzey Buz Denizi’nde boş bir ada keşfederek buraya Rus bayrağını diktiği için ödüllendirilerek Rus çarı tarafından kendisine amirallik rütbesi verilmiş ve bir nişanla ödüllendirilmiş, bu bilinmeyen adaya da İslam ismi verilmişti. Fakat Rus yasalarında Müslüman olan bir kişinin amiral olmasına asla izin verilmemektedir. Amiral olması için Ortodoksluğa geçmesi önerilen Sadık İslamof, bunu kabul ettiği halde Madam İslamof bu işe fena halde kızmış ve ona “Ben seni Müslüman olduğun için istemiştim. Şayet amiral olmak için bunu yaparsan senden boşanırım” deyince Sadık İslamof bundan vazgeçmiş, bunu haber alan Rus hükümeti, Sadık İslamof’la Volga Müslümanlarını kazanmak amacıyla özel bir yasa çıkararak, “Sadık İslamof gibi ülkesi için büyük yararlılıkları olan bir kimsenin amiral olması yüzünden din değiştirmeye zorlanamayacağı” bu yasada belirtilmişti. İşte Vrangel ordusunda bulunan Amiral Sadık İslamof’un bize çok yardımı dokunmuş, bize gizli bilgiler vererek Müttefiklerin amaçlarını ve Beyaz Ruslar’dan bu amaçlara uyabilecek kimselerin isimlerini bize vermişti. Sadık İslamof’un büyük oğlu Yakup İslamof bir süre İstanbul’da yaşadıktan sonra yetiştirilmek üzere Amerikalılar tarafından Amerika’ya gönderilmiş ve hava subayı olmak üzere eğitim görürken bir deneme uçuşunda havada uçağıyla yanarak ölmüştü. Sadık İslamof’un


küçük oğlu İlyas İslamof daha sonra Amerika’ya gitmiş ve orada öğrenim görmüş olup halen telsiz mühendisliği yapmaktadır. İslamof ailesi Kazanlıdır. 1928’de İstanbul’da ölen Sadık İslamof’un karısı olan Madam İslamof, giderlerini kendisi vererek Eyüpsultan’daki mezarlığa gömdürmüş ve İslam dinine uygun bir şekilde defin yapılarak Sadık İslamof Allah’ın rahmetine bırakılmıştır. Sadık İslamof’u ne kadar rahmetle anarsak, aslen Rus olduğu ve Ortodoks bulunduğu halde Türkleri ve Müslümanları sevmiş olan eşinin, onun yanında kahramanca hizmetimizde bulunmasını da övünçle belirtir ve kendisine uzun ömür dileriz. Eğer Birinci ve İkinci İnönü Savaşları kazanılmışsa, Çerkez Ethem kuvvetleri dağıtılmışsa bunda, savaş alanlarında elde edilmiş zaferlerden sonra İstanbul’da sığınmacı olarak yaşayan ve bunlardan yeni birlikler oluşturmak isteyen İngilizlerin amaçlarına erişememelerinin, gerek gizli örgütümüz elemanlarının ve gerekse Beyaz Ruslar’dan bizimle beraber çalışanların başardığı başarıların büyük payı olduğunu tarihe ve kamuoyuna açıklamayı görev bilirim. Bir batı atasözünü de burada tekrarlamalıyız: “Büyük işleri, büyük uluslar ba​şarır.” Türk milleti, Kurtuluş Savaşı yıllarında dünyanın en büyük davasını başarmıştır. Bu başarı savaş alanlarında olduğu kadar kentlerin içinde, köy ve kasabalarda elde edilmiş, omuzları apoletli, yakaları sırmalı veya yıldızlı kumandanların yanında, önünde veya arkasında resmi ve sivil, isimleri bilinen veya bilinmeyen, dinleri Müslüman veya Hristiyan, fakat hepsi Türk, hepsi Türk dünyasının bağımsızlık ve özgürlüğü için görev almış on binlerce insanın emeğiyle elde edilmiştir. Unutulmamalıdır ki, Kurtuluş Savaşı’nın tarihi bugüne kadar yazılmamıştır. Bir gün tarihçilerimiz bu büyük sonuca erişirlerse, şaşkınlık ve ders alınarak görülecek parlak bir manzara karşısında kalacaklardır. O da önlerine çıkacak sayısız, adı bilinmeyen kahramanların oluşturacağı gruplardır. İşte o zaman, bu bağımsızlık savaşına niçin “bir ulusun savaşı” denildiğini herkese anlatmak olanaklı olacaktır.


BOĞAZLIYAN KAYMAKAMI KEMAL BEY’İN İDAMI İstanbul’un yabancı işgali altında kaldığı yıllarda Türk halkını kalbinden yaralamış, ona olaylardan sonsuz acı çektirmiş bir olay da Boğazlıyan Kaymakamı Kemal Bey’in idamıydı. Mesleğe genç ve idealist bir vatansever olarak giren Kemal Bey, birçok değerli görev yaptıktan sonra, Birinci Dünya Savaşı’nın son yıllarında Boğazlıyan kaymakamlığı ve Yozgat mutasarrıf vekilliğinde bulunmuş ve bu sıralarda dâhiliye nezaretinden şöyle bir şifre almıştı: “İlçenizde bulunan tüm Ermenileri 24 saat içinde yola çıkaracaksınız, bunların gönderileceği yön Suriye’dir. Şifrenin alındığının acele bildiril​mesi.” Kemal Bey bu şifrenin alındığını telgrafla nezarete bildirmiş, sonra da jandarma kumandanını yanına alarak ilgililere ilçe sınırlarından dışarı çıkmalarını anlatmıştı. Kaymakam Kemal Bey bu emri vermekle kalmamış, ilçenin boşaltılmasını kendisi gözetmişti. Ermeniler gözyaşları dökerek yıllarca ekmek yedikleri, alışveriş ettikleri, atalarını gömdükleri bu topraklardan ayrılacaklardı. Bu onlara pek acı gelmişti. Ama yapacak bir şey yoktu. Emir büyük yerden, İttihat ve Terakki Fırkası Genel Merkezi’nden geliyordu, bunun önüne de hiç kimse geçemezdi. Onun için umutsuzluk ve acı içinde ülkeden ayrılıyor, giderken yanlarına bir şey alamıyorlardı. Yalnız bu göçmenler bilselerdi ki başlarına gelen bu yıkıma, İttihat ve Terakki Fırkası’ndan çok, gene kendilerinin Taşnak ve Hınçak adlı komitalarının rolü vardır. Anlamış olsalardı ki Birinci Dünya Savaşı başladığı ve Rus ordularının Anadolu’nun doğusundaki suçu olmayan Türk kasaba ve köylerini bastığı zaman, onlara öncülük eden, yol gösteren ve her yere girdikleri zaman ihtiyarlarını torunlarının önünde doğrayan, kızlarına analarının yanında tecavüz eden, çocuklarını paylaşan gene bu Ermeni komitacılarıydı ve nihayet genel merkezin bu emri sıradan bir karşılıktan başka bir şey değildi, belki o zaman bu sürülüşü haklı bulur, yapılan fenalıkların binde biri olduğuna inanır ve susarlardı. Erzurum’un kahraman dadaşlarına, Erzincan ve Sivas’ın içi dışı öz Türk halkına Rus işgali altında Ermenilerin uygun gördüğü eziyetler asla unutulur davranışlar değildi. Taşnakların haydutça toplu kıyımına, İttihat ve Terakki de Ermenileri Suriye’ye doğru göç ettirerek karşılık vermişti. Küçük bir kasabanın kaymakamı bu şifreye nasıl karşı durabilir, nasıl verilen direktifi uygulamazdı? İşte Boğazlıyan kaymakamının suçu buydu: Emre uyması! Şimdi de bunun cezası olarak idam edilecekti. Kürt Mustafa Paşa Divan-ı Harbi’nde konuşan Kayma​kam Kemal Bey şöyle demişti: “Ben emir aldım. Bir memur aldığı emre uymakla yükümlüdür! Ben sürgün olarak kasabadan çıkarılanlara en insanca davranışta bulundum. Ni​tekim şimdi de hiçbir vicdan azabı duymuyorum.” Divan-ı Harp Başkanı Nemrut Mustafa Paşa oturduğu yerden doğrularak Kemal Bey’in yüzüne bağırmıştı: “Kış kıyamette bu kadar insanı, çoluk çocuğuyla dağlara, yaylalara sürerken Allah’tan hiç korkmadın mı? Bir gün senden bunların sorulacağını düşünmedin mi? Hem üstelik jandarmalara onları süngülemesini de emretmişsin, ne dersin?” “Hayır, bunu asla kabul etmem. Ben kimsenin ölümü için emir vermiş bir adam değilim.” “On binlerce zavallıyı, kadın, çocuk demeden, bu Allah’ın kışında, soğukta, dağ başlarında yürütmek, sanki süngülemekten daha mı iyidir? Üstelik sen bir yöneticisin, bunları senin korumana vermişlerdir, (sesini yükselterek) ülkemizde yaşayan vatandaşların birini diğeri üzerine sürerek can ve mallarına saldırmaya yüreklendirmenin cezası nedir bilir misin?”


“İdamdır paşam!” “Kendi hükmünü kendi ağzınla verdin Kemal Bey, biz de senin için bu karar varmıştık.” Kürt Mustafa Paşa Divan-ı Harbi81 Boğazlıyan Kaymakamı ve Yozgat Mutasarrıfı Vekili Kemal Bey’i böylece idama mahkûm etmişti. Günlerden beri İstanbul bu yargılamayla ilgiliydi. Halk için için kaynaşıyordu. İdam haberi duyulunca heyecan son sınırına ulaşmıştı. Acaba idam kararı nerede ve nasıl uygulanacaktı? Herkes bunu öğrenmek istiyordu. Hâlbuki bu sırada bundan daha önemli bir iş vardı. İstanbul Limanı’nda bir savaş gemisi sefere hazırlanıyordu. Bu Fransız savaş gemisinin ismi “Demokrasi” idi. Ferit Paşa hükümeti Sevr Antlaşması’nı imzalamaya karar vermişti. Ertesi gün Osmanlı delegeler kurulu bu gemiyle Fransa’ya hareket edecekti. Bu kurulda Maarif Nazırı Bağdatlı Hadi Paşa, ileri gelenlerden Filozof Rıza Tevfik ve Hariciye Müsteşarı Reşat Hikmet Beyler vardı. Onlar da hazırlıklarını tamamlıyorlardı. Fakat İstanbul’da hiçbir kimse bu kurulla ilgilenmiyordu. İşte bu geminin hareketinden iki saat önce bir akşam İstanbul halkı akın akın Beyazıt Meydanı’nda toplanmaya başlamıştı. Teşkilât-ı Mahsusamızın eski arkadaşları ve M. M. Grubu’na üye adamlarımız bu meydanda buluşmuşlardı. Ben de bu çirkin görüntüyü görmeye gitmiştim. Yalnız herkes birbirine soruyordu: “Niçin böyle karanlığa bıraktılar?” “İşlerine öyle geliyor da onun için.” Meydanı dolduran insan kalabalığını on binlerin üstünde buluyordum. Saat öğleden sonra beşi geçiyordu. Yollar, meydanlar, damlar büyük bir kalabalıkla dolmuştu. Şimdiki üniversitenin rektörlük dairesinin önündeki çınarın altına üç ayaklı bir darağacı kurulmuştu. Bu idam sehpasının etrafı jandarma ve polisle kordon altına alınmıştı. Binanın önünde İngiliz, Fransız askeri güçleri de yer almıştı. Kürt Mustafa Paşa Divan-ı Harbi’nin kimlerden emir aldığını gösteren bu yadsınamaz kanıtlar böylece ortada duruyordu. Halk bir deniz gibi dalgalanıyordu. Güneş Süleymaniye’nin arkasından sessizce batıyor, ortalığa pembe bir akşam rengi sinmiş bulunuyordu. Birdenbire bu kalabalığın bir anda sustuğu görüldü. Kimse nefes bile almıyordu. Üstünde “Daire-i Umum-i Askeriye” yazılı ve bir zafer takı gibi süslü Harbiye Nezareti kapısından çıkan süngülü bir müfreze askerin ortasında yüzü gözü solmuş, üstünde beyaz bir gömlek bulunan, yaklaşık 35 yaşlarında, haksızlığa uğramış Boğazlıyan Kaymakamı Kemal Bey görünmüştü. Yavaş yavaş yürüyor, şimdiki rektörlüğün önündeki darağacına yaklaşıyordu. Oldukça korkusuz ve sakindi. Kaderine kendisini teslim et​miş gibiydi. Son sözünün olup olmadığı sorulunca halka seslenmişti: “Sevgili vatandaşlarım, ben bir Türk memuruyum. Aldığım emri yerine getirdim. Görevimi yaptığıma yürekten inanmaktayım. Sizlere yemin ederim ki ben suçsuzum, son sözüm bugün de budur, yarın da budur. Yabancı devletlere yaranmak için beni asıyorlar. Eğer buna adalet diyorlarsa kah​rolsun böyle adalet!” Bu ses sanki uzak dağlara gitmiş, çarpmış ve oradan aynen geri gelmiş gibi, halkın ağzında tekrar edilmişti: “Kahrolsun böyle adalet!” “Benim sevgili kardeşlerim, asil Türk milletine çocuklarımı emanet ediyorum. Bu kahraman millet elbette onlara bakacaktır. Vatan uğrunda cephede ölen bir insan gibi şehit gidiyorum. Allah vatan ve milletimize yok olmayı göstermesin. Amin!” Halk hıçkıra hıçkıra ağlıyordu. Meydan tümüyle yasa bürünmüştü. O sırada şimdiki rektörlük


köşkünün penceresinden bakan dönemin Adliye Müsteşarı Sait Molla, cellatlara öfkeyle bağırmıştı: “Söyletmeyin bu alçak herifi! Hemen asın bu köpeği, ne duruyorsunuz it oğlu itler!” Çingeneler derhal darağacında sallanan ipin ilmiğini Kemal Bey’in boğazına geçirmişlerdi. Onu sandalyenin üstüne çıkardılar ve birkaç saniye içinde ipi çekerek sandalyeyi bir tekmeyle devirdiler, sonra ipi biraz daha yukarı çektiler. Havanın karardığı bu anda o bir kâğıt uçurtma gibi biraz havada sallandı, sonra yüzü morardı ve dili sarktı. Türk milletinin bu kahraman evladı, düşman işgalinin bir kurbanı olarak ipe çekilmişti, fakat anısı bu ulusun kalbinde sonsuza dek yaşayacaktır. O akşam asker, jandarma, polis halkı güçlüklü dağıtmıştı. Köşe başlarında İngiliz, Fransız askerleri ve makineli tüfekleri de her an tetikte hazır duruyordu. O gece Beyazıt Camisi’nin gasilhanesine bırakılan Kemal Bey, ertesi gün halkın katıldığı büyük bir cenaze töreniyle ve hocaların tekbir ve tehlilleriyle gözyaşları içinde Kadıköy’e gömülmüştü. Ondan kalan vasiyetname şudur: “Merhum sevgili oğlum Adnan’ın gömüldüğü Kadıköy Kuşdili çayırındaki mezarlıkta yavrumun yanında gömülmeyi diliyorum. Teyzem ve kardeşim Kadıköy’de oturmaktadırlar. Teyzemin adresi Mühürdar Caddesi’nde 67 numaralı evdir, adı İsmet Hanım’dır. Gömülmem için gerekli para teyzeme ödettirilmelidir. Mezar taşım, onurlu Türk ve Müslüman kardeşlerim tarafından dikilmeli ve üstüne şöyle yazılmalıdır: Ulusu ve ülkesi uğrunda şehit olan Boğazlıyan Kaymakamı Kemal’in ruhuna fatiha. Yıkılmış eşim Hatice’ye, yavrularım Müzehher ve Müşerref’e yardım edilmesini, yavrularımın eğitim ve öğretimine özen gösterilmesini vatandaşlarımdan beklerim. Babam Karamürsel eski vergi memuru Arif Bey de çaresizdir. Kardeşim Münir de kimsesizdir, bunlara da yardım olunursa hoşnut olurum. Türk milleti sonsuza dek yaşayacak, Müslümanlık asla yok olmayacaktır. Allah ulusumu ve ülkemi yok etmesin, kişiler ölür, millet yaşar. İnşallah Türk ulusu sonsuza dek yaşayacaktır. 30 Mart 1335/Boğazlayan Kaymakamı Kemal.” 81 Daha önce Divan-ı Harp Başkanı Hayret Paşa’ydı. Fakat günlerce düşünmüş, taşınmış bu haksızlığa dayanamamış ve Ferit Paşa ile büyük bir tartışmadan sonra görevi kendi isteğiyle bı​rakmıştı. H. Ertürk.


ŞEHZADE OSMAN FUAT EFENDİ’YLE BİR KONUŞMA Birinci Dünya Savaşı’nın son yılında Afrika Orduları Grubu Kumandanlığına Harbiye Nazırı ve Başkumandan Vekili Enver Paşa tarafından atanan Şehzade Osman Fuat Efendi, asıl rütbesi süvari albaylığı olan ve Afrika’da bulunacağı sürece bir rütbe yukarıdan maaş ve ödenek alacak olan ve kendisine paşalık verilerek terfi ettirilen İshak Paşa’yla Afrika’daki bütün birliklere ve orada bulunan subaylara emir ve kumanda etmek üzere gönderilmişlerdi. Bunlar Avusturya-Macaristan kıyılarında Pola Limanı’na varmışlar, orada Avusturya Hanedanı’ndan Prens Briganza’ya katılmışlardı. Bu limanda bir Alman denizaltısı kendilerini beklemekteydi. Osmanlı İmparatorluğu’nun gerek İslam dünyasıyla, gerekse ana vatandan uzak eyaletlerindeki örgütü yöneten Harbiye Nezareti’ndeki Teşkilât-ı Mahsusa veya diğer adıyla Umum-ı Şarkiyye Dairesi, şehzadeyle İshak Paşa’nın hangi yoldan, ne şekilde geçeceğini belirlemiş, yolculukları için gerekli subayları görevlendirmiş ve Alman Genelkurmayı’yla da şifreyle haberleşerek onları da durumdan bilgilendirmişti. Savaş yıllarında bizim de içinde bulunduğumuz dört devlet ittifakının emrindeki bütün birlikler direktiflerini önce Alman Genel Karargâhı’ndan almaktaydılar. Şehzade Osman Fuat Efendi, Pola Limanı’ndan hareket eden bir denizaltıyla Afrika sahillerine çıkmış, Bingazi ve Trablusgarp’taki Osmanlı birliklerine katılmıştı. Fakat Dünya Savaşı’nın dördüncü yılı Alman ordularının kendi cephelerinde zayıfladığı ve son Temmuz saldırısını da başaramadıkları bir zamana rastlıyordu. Avusturya-Macaristan İmparatorluğu orduları da her yerde, özellikle İsonzo’da82savunma savaşlarıyla uğraşıyorlardı. Bulgaristan’ın durumu müttefiklerini ürkütüyor ve her an bir sürpriz bekleniyordu. Osmanlı ordularıysa Irak ve Suriye’de gerilemekte, her an bu geri çekilmenin yıkıcı bir sona doğru gitmesi beklenmekteydi. Bu nedenle Afrika’daki bir avuç vatanseverin oynayacağı belli başlı bir rol de yoktu. Osmanlı Başkumandanlığı, Sultan Vahdettin’in yeğeninden İslam direnişçileri üzerinde hilafetin olası gücünden yararlanmayı düşünmüştü. Fakat bütün bu düşünceler düşsel birtakım dileklere dönüşmüş, Mondros Antlaşması’nın imzasıyla aslında bütün Afrika’daki birliklerin silah ve cephanelerinin İtalyanlara teslimi, subayların kurulacak kamplarda enterne edilmesi ve barış antlaşmasının imzalanmasına kadar her yerde olduğu gibi bu uzak beldelerde de düşmanlık gösterilmemesi kararlaştırılmıştı. İşte o zaman Şehzade Osman Fuat Efendi yurda dönmüş ve Ortaköy’deki sarayda kendi dairesine kapanmıştı. Benim için şehzadeyi ziyaret görevimin gereklerindendi. Zira antlaşmayla Teşkilât-ı Mahsusa kapatılıyor, orada kalan üst rütbeli subaylar ve subayların kimler olduğu, ailelerine bağlanacak maaş bakımından önemli oluyordu. Şehzadeyi Ortaköy’deki sarayda ziyaret etmiş ve İtilaf Devletleri’nin birer bahaneyle Anadolu’nun çeşitli yerlerine asker çıkarmaları, Boğazlar’ı, limanları işgal eylemleri, karasularımızı donanmalarıyla kontrol altına almalarının nereye varacağını ve özellikle Afrika’da şehzadenin ardında bıraktığı birliklerdeki subay ve erlerle yerli halkın bu durum karşısında ne düşündüklerini de öğrenmek dileğimi bildirmiştim. Osman Fuat Efendi bana, “Amcam Sultan Vahdettin’in İngiliz korumasına sığınmak istemesi İslam dünyasında tiksinmeyle karşılanmıştır. Burada amcamın büyük bir aymazlığa düştüğünü sanıyorum. Doğu illerimizdeki milli hareketin gelişimi, bütün Afrika’daki İslam dünyasının coşkuyla izlediği yaşamsal bir davranıştır. Bunun içindir ki, Trablus ve Bingazi’deki subaylar ve yerel direnişçiler, ellerindeki silah ve cephaneyi İtilaf Devletleri topluluğundan olan İtalyanlara asla


teslim etmemişlerdir. Bu konuda devam edecek ve bütün İslam dünyası, Anadolu hareketine katılacaktır” demişti. “Sayın Osman Fuat Efendi, düşüncenize göre yüce Osmanlı Hanedanı’nda kimin bu milli davaya eğilimi çoktur ve sizce bu harekete karşı nasıl bir ilgi gösterilmektedir?” “Amcam Sultan Vahdettin’den hayır yoktur. O tümüyle gaflete düşmüştür. Bana Veliaht Abdülmecit Efendi’nin daha doğru ve daha başarılı bir padişah olacağı düşüncesi uygun geliyor. Abdülmecit Efendi, özgür düşünceli, Avrupa’yı daha iyi tanıyan bir insandır. Fakat başarılı olması çok güçtür. Çünkü önce amcam kendisine olanak tanımayacaktır. Diğer taraftan İngilizler Abdülmecit Efendi’nin Anadolu’ya geçmesine izin vermeyecektir. Bütün bu olanaksızlıklar varsayalım yoktur, Mustafa Kemal Paşa’nın, Abdülmecit Efendi’yi oraya kabul etmeyeceğini sanıyorum.” “Peki bu durumda sizce Anadolu harekatının başarılı olması mümkün müdür?” “Orasını ancak Allah bilir. İtilaf Devletleri büyük bir savaştan galip çıkmışlardır. Onları yenmek kolay olmaz. Türkiye er ve geç büyük devletlerden birinin ya koruması veya mandası altına girecektir. Aslında ekonomik kaynakları da kendisini yönetmeye yeterli değildir. Şu dakikada beş yüz milyon altın lira borcu olan ve Düyun-ı Umumiye’yle83 İngiltere ve Fransa’nın ekonomik koruması altına giren bir devletin bağımsızlığından bahsedilemez. Bu borcu ödemek için Osmanlı İmparatorluğu’nu parçalamak gerekmektedir. Diyelim ki bu da gerçekleşsin, sonra ne olacak, sorarım size, kendi kaynaklarıyla bu devletin geçineceğini sanıyor musunuz? Türkiye bir tarım ülkesidir ve böyle devam etmek zorundadır da. Bugün Avrupa’nın gelişmişliği de herkesçe bilinmektedir. Büyük devletler sanayi ülkesidir. Bu üstünlük onlarda kaldıkça ve biz onlardan gelecek paraya gereksinim duydukça, Türkiye’nin görünüşteki bağımsızlığı da bir anlam taşımaz. Allah amcama yardım etsin, bu işin içinden çıkmak çok güçtür.” Şehzade beni Teşkilât-ı Mahsusa işlerinden iyi tanıdığı ve Enver Paşa’nın ne kadar yakını olduğumu bildiği için son derece rahat konuşuyor, birçok önemli noktaya değiniyordu. Hiç kuşku yok ki Osman Fuat Efendi, Osmanlı şehzadeleri içinde en olgunlarından biri ve çevresinde olup biteni analiz etmesini bilenlerden bir tanesiydi. Anlıyorum ki amcası Vahdettin’i hiç sevmiyor, Abdülmecit’ten saygılı bir dille söz ediyor, Mustafa Kemal Paşa’ya karşı güvensizlik gösteriyordu. Şehzadeyi özellikle bu konu üze​rinde konuşturmak amacıyla kendisine şöyle bir soru sormuştum: “Sayın şehzadem, Mustafa Kemal Paşa’nın giriştiği işleri başaracağına dair bir umudunuz var mıdır?” “Paşayı çok iyi tanımam. Yalnız amcamın yanında birkaç defa gördüm ve görüştüm. Kararlı, zeki ve uyanık bir kişiye benziyor, amcama karşı da son derece saygılıydı. Şimdi onun karşıtı olarak iş yapıyor. Buna şaşırdım. Allah korusun yüce ülkemiz ikiye bölünme tehlikesindedir. Düşmanlarımızın bundan yararlanmalarından korkuyorum. Allah vere de bu düşündükle​rimiz gerçekleşmese.” Şehzade Osman Fuat Efendi, milli hareketin bu şekilde gelişmesini istemiyor, işin başına kesinlikle bir şehzadenin geçmesini, gerekirse padişahın bu şehzade için saltanattan ayrılmayı göze almasını öneriyordu. Bu tarihi görüşmemiz, Teşkilât-ı Mahsusa’nın kapatılma işlerinin bitirilmesi sırasında çeşitli karar ve bildiriler bekleyen sorunlar içinde anılarımızda ana hatlarıyla yaşayan bir sohbetten ileri gidemedi. Osman Fuat Efendi, bu özgür olanlara yakışacak düşüncelerinden ötürü sonradan kendisinden kuşkulanan Sultan Vahdettin tarafından uzun zaman göz hapsine alındı. Onunla bir daha başka bir


fırsatla da olsa görüşme yapılamadı. Aradan zaman geçtikten sonra belki şehzadenin düşüncelerinde bir değişme olmuştu. Yalnız Abdülmecit Efendi Anadolu’ya geçmek için güçlü bir istek duymuş ve bu hareketi hazırlamak için oğlu Şehzade Ömer Faruk Efendi’yi, Ankara’ya göndermeye kalkmıştı. Şehzadenin yanına bir kurmay albay katmıştı. Her ikisi İnebolu’ya çıkmışlar, fakat Ankara’ya gidememişlerdi. Zira bizzat Mustafa Kemal Paşa’nın verdiği emir şuydu: “Şehzadeyi derhal geldiği yere gönderiniz.” 82 E.n: Şimdiki Slovenya’da bulunan bir bölge. 83 Osmanlı İmparatorluğu’nun yabancı devletlerden aldığı borçlara karşılık gösterdiği gelirleri toplamak üzere kurulmuş, yabancı yöneticilerin yönetiminde ve istanbul’da bulunan kurum.


ERMENİ PATRİĞİ ZAVEN EFENDİ’NİN LİSTELERİ Mütareke yıllarında İstanbul halkı Beyazıt’ta yalnız Boğazlayan Kaymakamı vatan şehidi Kemal Bey’in idamını tanık olmamıştı. Orada daha birçok idamlar birbirini izlemiş ve vatan çocukları darağaçlarında can vermişti. Bütün bunlar kindar insanların, Türk düşmanlarının eseriydi. Bunların başında Ermeni Patriği Zaven Efendi bulunuyordu. Onun devamlı düzenlediği listeler Sadrazam Damat Ferit Paşa’nın eline sıkıştırılıyor, Kurtuluş Savaşı’nın bu en azılı düşmanıysa bu listeleri hiçbir inceleme yapılmadan bütün Kurtuluş Savaşı kahramanlarının idam kararını vermiş olan Nemrut Mustafa Paşa Divan-ı Harbi’ne gönderiyordu. Bu divan-ı harpten ne gibi kararlar çıkacağını kendi yaşamında görmüş bir insan olarak söylemeliyim ki, sonuç iyi değildi. Kendisine kaderi teslim edilen herkes, son nefesini darağacında vermeliydi. Patrik Zaven Efendi’nin listesinde kimler yoktu ki... Boğazlıyan Kaymakamı Kemal Bey’i, Urfa Mutasarrıfı Nusret Bey izlemişti. Patrik Zaven Efendi’nin görüşüne göre bütün Türkler Ermeni toplu kıyımına katılmış suçlulardı. Hâlbuki sorun iki partinin çekişmesiydi. Birinci Dünya Savaşı başladığı zaman, Rus ordularına öncülük yapan Taşnak ve Hınçak Ermeni çetelerinin militanları, Erzurum’un, Van’ın Türklerini kılıçtan geçirmişler ve süngülemişlerdi. İttihat ve Terakki de bunlara karşı çeteler oluşturmuş, aynen karşılık vermeyi de emretmişti. Eğer ortada suç varsa, bunun her iki kuruma yüklenmesi gerekiyordu. Türk ulusunun çoğunluğu Ermenilere kardeş gibi davranmış, asırlarca onlarla beraber yaşamışlardı. Ermeni vatandaşların, Osmanlı İmparatorluğu içinde yararlı, çalışkan insanlar olduğunu da açıkça söylüyorlardı. Fakat üzülerek söyleyeyim ki bazı Ermeniler ortamdan yararlanmışlar, antlaşmayı kendileri ve Ermeniler için bulunmaz bir fırsat olarak görmüşlerdi. Mademki iktidarda Kurtuluş Savaşı’na karşı bir hükümet vardı, mademki vatanı ele geçirenlerle devlet ileri gelenleri beraberdi, o halde Türk aydınlarını birer birer sehpaya göndermenin tam sırasıydı. İşte Patrik Zaven Efendi’nin ve Mekhitaristlerin listesinde Urfa Mutasarrıfı Nusret Bey bu nedenden yer almıştı.84 Ermeni patriğinin, Sadrazam Ferit Paşa üzerinde adeta baskı yaptığı söyleniyordu. Sadrazam ise aşırı bir Hürriyet ve İtilafçı’ydı. İttihat ve Terakkicilere düşmanlığı çok derindi. Sadrazam Ferit Paşa, Ermenilerin doymak bilmeyen arzularına alet olduğunu üzülerek belirtelim bir türlü anlayamıyordu. Bu iki Ermeni örgütü, Mekhitaristlerin elinde, Birinci Dünya Savaşı’nın başında başarılı olamadıkları amaca, antlaşma yıllarında erişmek arzusundaydılar. Onları en çok korkutan şey milliyetçi Türlerin iş başına gelmesiydi. Bu durumda Ermeniler için yeni bir yıkım dönemi başlayacaktı. Ermeniler, Kurtuluş Savaşı’nın başında bulunanların hepsini İttihatçı olarak kabul ediyorlardı. Hâlbuki Ankara, ne Enver Paşa’nın, ne de Cemal Paşa’nın isteklerine olumlu yanıt vermişti, tam aksine onların sınırlardan içeri sokulmamasını emretmişti. Bu gösteriyordu ki Mustafa Kemal Paşa İttihatçıları kusurlu buluyor, Birinci Dünya Savaşı’na girmelerini uygun bulmuyor, hele imparatorluğu yıkıma sürükledikten sonra her şeyi bırakıp gitmelerini de hiç iyi yorumlamıyordu. Çeşitli görüşmelerimizde büyük Türk evladı şöyle demişti: “Mutluluk ve acılar hep bizler içindir. Kaderimiz iyi veya kötü de olsa, vatanı bırakıp kaçmaya hakkımız yoktur. Alnımızın yazısı neyse onu kabul edeceğiz. Kusurluysak cezamızı çekecek, fakat bu toprakların üstünde kalacağız.” Hâlbuki Ermeniler, Kurtuluş Savaşı’nın ruhunu anlamaktan çok uzaktılar. Çeşitli Anadolu


kasabalarında ne zaman ve nereden ülkeye sokulduğu anlaşılmayan Rus yapısı silah, tabanca, bomba ve mermilerin yığınlar halinde, Ermeni ev ve kiliselerinde yapılan baskınlar sonunda ele geçtiği görülmüştü. Dini mabetleri bile Türklere zarar verecek şekilde kullanmaktan korkmayan bu insanlar, üstelik Türk aydınlarını Damat Ferit Paşa’ya listeler halinde vererek onların divan-ı harp kararlarıyla idamlarını sağlamışlardı. İşte bunlardan bir başka haksızlığa uğramış kişi de Urfa Mutasarrıfı Nusret Bey’di. Güya o, Ermenilerin öldürülmesinde birinci derecede rol oynamıştı. Ermeni vatandaşlarını kurşuna dizdirmiş, kadın ve çocukları acımasızca topraklarından, evlerinden, ocaklarından ayırmıştı. Hâlbuki Urfa Mutasarrıfı Nusret Bey suçsuzdu. Savunmasını çok parlak bir şekilde yapmıştı. Fakat Nemrut Mustafa Paşa Divan-ı Harbi’ne laf anlatmak çok zordu. Van’da, Erzurum’da Ermenilerin neler yaptığını sanki hiç duyma​mışlardı. Hatta ünlü Van olayının bile farkında değildiler. Birinci Dünya Savaşı sırasında Türk ordusu Doğu Cephesi’nde Ruslarla savaşırken, arkada Van şehrinde Ermeniler bir ayaklanma çıkarmışlardı. Hatta hükümeti ele geçirmişler, bir süre de kente egemen olmuşlardı. Bu sırada Van Jandarma Kumandanı olan Köprülü Albay Kazım Bey (Kazım Özalp, eski Meclis Başkanı) kenti kahramanca savunmuş, fakat üstün Ermeni güçleri karşısında bir şey yapamayacağını anlayınca görevini bırakmayarak bir arkadaşının evinde gizlenmiş ve sonucu heyecanla gözlemlemişti. Ermeniler kenti harıl harıl arıyor, kumandanı bulmak için her çareye başvuruyorlardı. Cesaretini kırmayan Kazım Bey elinde tabancasıyla beklemişti. Sonuçta askeri birliklerimiz yetişerek hem Van’ı, hem de onun jandarma kumandanını bu Ermeni çetecilerinin elinde olası bir ölümden kurtarmıştı. İşte olaylar bu kadar belirginken, Ermeniler Türk aydınlarından, Boğazlıyan kaymakamını, Urfa mutasarrıfını darağaçlarına göndermişlerdi. Nusret Bey, Bekirağa Bölüğü’nde haftalarca yattı. Bütün İstanbul halkının yüreğini sıkan bir düşünce kısa bir süre sonra aynen gerçekleşti. Divan-ı Harp’in kararı öğrenildi. Urfa mutasarrıfı, Ermenilerin öldürülmesinde ve göçünde bulunmuştu. Suçluydu. İdama mahkûm edilmişti. Şimdi herkes idam kararının nerede ve ne zaman uygulanacağını birbirine soruyordu. Sonunda bu bilgi sorunu da çözüldü. Bir sabah, henüz şafak sökmediği bir sırada, üstünde beyaz bir gömleği, çevresinde süngü takmış jandarma erlerinin ortasında Urfa Mutasarrıfı Nusret Bey, Beyazıt Meydanı’nda gözükmüştü. Yüzü sapsarı, gözleri korkudan galiba küçülmüştü. Yalnız bu ülke için çalışmış olmanın ona verdiği savunmayı yanında götürüyordu. Her şey alınabilirdi. Fakat bir insanın temiz amaçları, yüksek idealleri asla! Harbiye Nezareti kapısının karşısında ağaçların altında, önceden dikilmiş üç ayaklı darağacı, bugün de yeni bir gösteriye tanık olacaktı. Çingeneler Nusret Bey’e yaklaştılar. İpin ilmiğini boynuna geçirdiler. Kaderine boyun eğmiş bir insanın sessizliğinde o kaderine çoktan razı olmuştu. Nusret Bey, birçok kez yanındakilere şunu söylemişti: “Devlet Baba’yla kimse dövüşemez, emir ve kumanda kimdeyse, hak da ondadır.” İşte şimdi de Devlet Baba onun hakkında idam kararı vermişti, bu karar ne olursa olsun yerine getirilecekti. Ortalık aydınlanıyor, uzaktan, yakından, darağacında ipe asılmış bir çamaşır gibi, bembeyaz yüzü, sola kaymış uzamış diliyle yıllarca bu ülke için çalışmış namuslu bir insanın, bir vatan çocuğunun cesedi, korkunç bir ölümün kurbanı olarak, rüzgârın salladığı bir salıncak gibi gidip geliyordu. Etraftan hıçkırık sesleri duyuluyor, gözyaşları acı çeken vatandaşların yüzlerini yıkıyordu. Herkesin düşüncesinde kötü olasılıklar vardı. Acaba Patrik Zaven Efendi’nin listesinde daha kimler vardı? Ve bunlardan kim bilir kimler, nasıl ölümlerle karşılaşacaklardı? Günün ışıkları arttıkça, bu meydanı dolduran kalabalık da çoğalmıştı. Bu tarihi meydan neler görmemişti. Abdülaziz’in yaveri


Çerkez Hasan’dan, Mahmut Şevket Paşa’nın katillerine, Boğazlıyan kaymakamından Urfa mutasarrıfına gelinceye kadar kaç devrin, kaç çeşit insanı, bu meydanda, üç ayaklı sehpaların ortasında sallandırılmıştı. Bunların içinde suçlu oldukları kadar, masum olanlar da bulunmaktaydı. Fakat hepsinin hakkında karar vardı ve her infaz yasanın bir maddesine dayanıyordu. Kimsenin bunu tartışmaya hakkı yoktu. Kararlar ya bir mah​kemeden ya da Divan-ı Harp’ten çıkmıştı. Her ikisi de kabul edilmişti, ancak bunların gerçek olup olmadığını yarının tarihçileri ortaya çıkaracaktı. Bunun için de çok beklemek ve sabırlı olmak lazımdı. Fakat halk, Urfa Mutasarrıfı Nusret Bey’in suçlu olduğuna inanmamış, onun hakkında verilen kararı, adaletin görüntüsü değil, baskının ta kendisi kabul etmiş, Nemrut Mustafa Paşa Divan-ı Harbi’ne ve Sadrazam Ferit Paşa’ya lanetler okumuştu. 84 Mekhitarist: Görünürde Ermenilerin dil ve edebiyatlarını korumak ve ilerletmek, gerçekte 1701’de İstanbul’da temeli atılan ve 1717’de Venedik civarında Sen Lazar Adası’nda yerleşen bu Mekhitarist Tarikatı rahipleri, siyasi sorunlar çıkararak dünya Ermenilerini bir bayrak altında ve Rusya’nın korumasında toplayarak Eçmiyazin Patriği’yle ortak bir çalışma yürütmeye karar vermiş ve mütareke yıllarında İstanbul’da gayrete gelmiş bir siyasi ve zalim parti üyelerinin adıdır.


İZMİR’İN İŞGALİ FACİASI Birinci Dünya Savaşı sırasında bir önlem olarak İzmir’de ve Ege Denizi kıyılarında oturan Rumlar, Vali Rahmi Bey’in emriyle iç bölgelere kaydırılmışlardı. Mondros Antlaşması imzalanınca Rumlar, derhal İzmir’e ve kıyılara dönmekte bir an kararsızlık göstermemişlerdi. Yunanlılar, güya yoksullaşmış, yiyecek ve giyecek sıkıntısı çekmiş bu halka yardım iddiasıyla sandıklar içinde eşya getirmekte ve bunları da kiliselerde dağıtmaktaydılar. Gizli örgütümüz dağıtılan eşyaları saptamıştı. Bunlar askeri elbiseler, her nevi silah ve çok sayıda cephaneydi. Yunan donanması korumasında Pire’den kalkan nakliye gemileri ambarlarına kadar bu çeşit malzemeyle tıklım tıklım doluydu. Son İttihat ve Terakki kabinesi çekildikten ve İzmir’in son İttihatçı Valisi Rahmi Bey de değiştikten sonra, bu kente Nurettin Paşa vali olarak atanmıştı. Paşa da, Yunanlıların gizli gizli Rumları silahlandırdığını haber almış ve Babıâli’nin dikkatini bu konuya çekmişti. Bir taraftan da Nurettin Paşa olası bir işgale karşı önlem almaya başlamıştı. İngilizler, Vali Paşa’nın bu girişimlerini daha başlangıçta öğrenmişler Osmanlı hükümeti üzerinde Nurettin Paşa’nın değiştirilmesi konusunda baskıya başlamışlardı. Bir ara Nurettin Paşa değiştirilmeye kalkışılmış, fakat hükümet bu kararından vazgeçmişti. Fakat İngilizlerin istemi gün geçtikçe ısrarla devam etmekteydi. Sonunda Sadrazam Damat Ferit Paşa validen vazgeçmeye karar verdi. Tevfik Paşa Kabinesi’nin dâhiliye nazırı, “Kambur” lakabıyla anılan İzzet Bey’i İzmir valiliğine getirdi. Kurtuluş Savaşı tarihinin hainler arasında andığı Kambur İzzet, İngiliz konsolosluğundan aldığı direktifle hareket ediyor, Nurettin Paşa’nın oluşturduğu Milli Teşkilâtları derhal dağıtıyordu. İzmir’in işgalinden tam on gün evvel, vilayet konağı önünde valilik bildirisi okunduktan sonra söylevinde Vali Kambur İzzet, “Barış kararlaştırılıp durum tümüyle belirginleşmedikçe kalıcı hiçbir şey yapılamayacaktır. Çalışmalarımızın amacı çeşitli halklar arasında bulunan yanlış anlaşılmayı ortadan kaldırmaktır. Bunun yerine güzellikle bir arada yaşamayı sağlamaya ve savaş yıllarında yapılan kötülükleri, zarar ve ziyanı onarmaya bünyemize almaya çalışacağız, görevimizi kolaylaştıracaklara karşı sevgiyle hareket edeceğimizi, buna en ufak güçlük çıkaranları ve gayemizi engellemeye çalışanları en ağır şekil​de cezalandıracağımızdan da hiç kimsenin kuşkusu kalmaması için tekrar uyarırım” demişti. Bu sözleri dinleyen Rumlar şımarıkça hareketlerini arttırmış ve başlarında metropolit olduğu halde birtakım düşsel olaylar ve söylentiler yayarak, Türklerin güvenliği ihlal ettiğini ilan etmişlerdi. Zavallı Türk ve Müslümanlar yakında başlarına gelecek bir kıyımı âdeta hissediyor, kopacak kıyameti sabırla bekliyorlardı. İngiliz Amirali Wep, 14 Mayıs 1319 pazartesi günü İtilaf Devletleri adına Babıâli’ye bir nota vererek Mayıs’ın 15. salı günü sabahı, İtilaf Devletleri adına Yunanlıların İzmir’i işgal edeceklerini ve bu konunun Paris’te kurulmuş bulunan Dörtler Meclisi’nce karar altına alındığını, Osmanlı askerlerinin İzmir Kalesi’ni boşaltmasını ve Yunanlılara teslim etmesini, İzmir’deki askeri birliklerin kışlalarında kalarak silah ve cephaneleriyle teslim olmaları gereğini bildirmişti. Gerçekten bulutlu bir Mayıs sabahında İngiliz ve Fransız donanmalarına ait birlikler, içlerinde Averof zırhlısı ve birçok Yunan torpidosu ve asker yüklü Yunan nakliye gemileriyle, İngiliz Amirali Galtrop’un kumandasında İzmir Körfezi’ne girerek karaya asker çıkarmışlardı. Bu sırada İzmir’deki Rumlar, Yunan askeri elbiselerini giymiş ve önceden dağıtılmış silahlarla sokak başlarını tutmuş


bulunuyorlardı. İzmir’in Türk ve Müslüman halkı neye uğradığını şaşırmış, felç olmuş bir insan gibi söz söyleyemez olmuştu. Kışlalarda, garnizonlarda bulunan erlere kesinlikle silah kullanmamaları konusu gerek vali, gerek Kolordu Kumandanı Ali Nadir Paşa tarafından bildirilmiş bulunuyordu. Fakat tarihin her döneminde özgürlük ve bağımsızlık ateşiyle yanmış ve kükremiş olan Mehmetçikler böyle alçakça verilen emre uymamışlar, düşman askerleri üzerine ateş açmışlardı. Çünkü “teslim olmak” Türk’ün askeri sözlüğünde olmayan bir sözcüktü. Bu sırada rıhtım boyları istilacı Yunan askerlerinin bağrışlarıyla çınlıyor, süngü takmış düşman askerleri Türk subaylarını “Zito Venizelos” diye bağırmaya zorluyorlardı. Bunu söylememekte ısrar ve inat eden İzmir Askerlik Şubesi Başkanı Kurmay Albay vatan şehidi merhum Fethi Bey ve Askeri Doktor Yarbay Şükrü Bey, Yunan askerlerine dönerek “Kato Venizelos” diye bağırmışlardı. Fakat bir “kahrolsun” kelimesi, bu iki kahraman yüksek rütbeli Türk subayının rıhtım üstünde şehit edilmelerine yetmişti. Her ikisi de süngülenmiş, oldukları yere yıkılmış, fakat Türk ulusunun onurunu, namusunu, Türk ordusunun onur ve ağırbaşlılığını her şeyin üstünde tutmuşlardı. Onlar toprakta yattıkça Allah kendilerine rahmet ve ailelerine sabır versin ve Türk çocuklarına bu kutsal şehitlerin ölümlerinde gösterdikleri yaşamdan vazgeçebilmeleri örnek oluştursun. Bu iki şehidin kahramanlığı Anadolu direnişinin büyük ateşini yakan kutsal bir meşale olmuştu. Kentin bir taraftan düşman donanmasının top ateşi tehdidi altında hızla ele geçirilmesi, bir taraftan da yerli Rumların resmi kadrolarda bulunan Yunan güçlerine yardımı sayesinde İzmir’in ele geçirilmesi kısa bir zamanda tamamlanmıştır. Evler basılmış, eşyalar yağma edilmiş, direnenler yaşamlarından olmuştu. Tarihin daha birçok olay ve örnekler, sıraladığı o dönemi yaşamış olanlar, kolay kolay unutamayacaktır. Hâlbuki İzmir, Dünya Savaşı’nın birinci yılı sonunda, savaşa girmesi koşuluyla İtalyanlara söz verilmiş bulunuyordu. İngilizlerin ve Fransızların, içerde sosyalist ve komünist hareketlerle otoritesi zayıflamış olan İtalya’yı atlatarak ve Türk düşmanı olan Lloyd George’un iki Yunanlı dostu Venizelos ile Zaharof’un kışkırtmasıyla, Fransız Başvekili Clemencau’yu da kandırarak bu işgali Yunanlılar lehine gerçekleştirmeleri İtalyanları da son derece kızdırmıştı. Daha Yunanlılar karaya çıkarken İtilaf Devletleri arasında ayrılık başlamış, önce İtalya, daha sonra Fransa Kurtuluş Savaşı’na gizlice ve el altından yardım etmeye başlamışlardı. Bu macera İngiltere’yi Orta Doğu’da tek başına bırakıyor, istilacı Yunanistan’ı da sürekli desteklemek zorunda kalıyordu. Bu durum İngiliz İmparatorluğu’nun bir taraftan Kızıl Rusya’ya karşı giriştiği mücadelede, diğer taraftan Hindistan, Mısır ve İrlanda’da oluşan kanlı ayaklanmalarda güçlerini dağıtmak zorunda bırakıyordu. Nitekim bu yayılma ve bu yıpranma, Anadolu’da Yunanlılarla zorlu ve sürekli bir savaşa karar vermiş olan Türklerin direnişi arttıkça ve zaferleri birbirini izledikçe İngiltere’yi oldukça düşündürmüş, Büyük Taarruz’un ardından Türk ordusunun Çanakkale ve Boğazlar üzerine yürüyüşü koskoca İngiliz İmparatorluğu’nu çok zor bir durumda bırakmıştı. İşte o zaman Lloyd George, son bir çırpınışla yeni kuvvetler istemek zorunda kalmıştı. Fakat dominyonların (sömürge) artık maceralardan bıkıp usandığı bir gerçekti. Tarihte ilk defa İngiliz İmparatorluğu topluluğu ana vatanın tehlike işaretine yanıt vermiyor, asker göndermek isteğini karşılıksız bırakıyor ve Lloyd George kabinesinin düşmesine neden oluyordu. Hâlbuki işe başlanırken Venizelos, İzmir’in, hatta Anadolu’nun işgalini bir Yunan tümeninin başaracağı şeklinde anlatmıştı. Danışman ve uzman asker olarak düşünceleri dinlenilen Fransız Mareşali Fosch ise aynen şöyle söylemişti: “Türkleri pek iyi tanımam, fakat Çanakkale Savaşlarını görüp işittikten sonra bunun bir tümenle değil, otuz tümenle de gerçekleştirilebileceğini sanmam. Düşünceme göre Türkler,


savun​mada son derece inatçı ve dirençli askerlerdir.” İzmir’in bu şekilde ele geçirilmesi, Mondros Antlaşması’nın iyi niyetle uygulanacağından kuşkulanmayan herkesi acı acı düşündürmüş, silaha sarılmaktan başka çare olmadığını göstermişti. İzmir’in işgali, Anadolu isyanının garip bir işaretiydi. Türk ulusunun birbirine tekrarladığı bir parola olmuştu. Bağımsız yaşama olanağını görmeyen bu ulus kuzeyde, güneyde, doğuda, batıda hep aynı sözü, aynı coşku ve korkusuzlukla tekrarlamıştı: “Ya istiklal, ya ölüm!”


İZMİR’İN İŞGALİ ÜZERİNE TOPLANAN SALTANAT ŞURASI İzmir’in korkunç işgalinden on bir gün sonra, İstanbul’da 26 Mayıs 1915 cumartesi günü, Yıldız Sarayı’nda Osmanlı Devleti’nin nazırlarından, bilim adamı ve yöneticilerinden, ileri gelenlerinden oluşturulmuş bir “Şurayı Saltanat” toplanıyor, buna da Sultan Vahdettin’in ve Veliahdı Abdülmecit Efendi’nin katılacağı bildirilmiş bulunuyordu. Vakit öğleden sonraydı. Davetliler içinde başta Sadrazam Damat Ferit Paşa olmak üzere bütün kabine üyeleri, Meclis’in ileri gelenleri, görevden el çektirilmiş vekiller ve Osmanlı elçileri, Darülfünun profesörlerinden on beş kişi, Şura-yı Devlet, Mahkemeyi Temyiz, Divan-ı Muhasebe eski ve yeni başkanları, Bab-ı Meşihat’tan seçilen altı kişi, Bahriye Nazırı’nın uygun gördüğü dört kişi, Dar-ül hikmet-ül İslamiye85 tarafından seçilen iki, Müftülükçe iki, Basın Derneği’nden sekiz, Baro’dan seçilen iki, Ticaret Odaları’ndan dört, Dar-ül hilafet-ül İlmiye hocalarından iki, Paşaeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’nden iki, Sulh ve Selamet Fırkası’ndan iki, Adana Müdafaa-i Hukuk-ı Milliye Cemiyeti’nden iki, Vilayet-i Şarkiye Müdafaa-i Hukuk-ı Milliye Cemiyeti’nden iki, Milli Ahrar Fırkası’ndan iki, Kürt Teali Cemiyeti’nden iki kişinin bulunacağı programda yazılı bulunuyordu. Bu saltanat şurası o zaman halk üzerinde olağanüstü önemli bir etki yapmış, İtilaf Devletleri’nin siyasi temsilcileri de bu toplantıya büyük bir önem vermişlerdi. Herkes saltanat şurasının kararlarını son derece merak ediyordu. Belirtilen günde öğleden sonra saat üç sıralarında Yıldız Sarayı’nın üst kat direkli salonunda ülkenin seçkinleri toplanmış bulunuyor, güvenlik ve düzenden görevlendirilmiş olan padişahın Başyaveri Ferik Hurşit Paşa’ya gelenler isimlerini yazdırıyor ve protokolde kendilerine ayrılan yerlere oturuyorlardı. Toplantı saatinden on dakika sonra Padişah Vahdettin alışıldığı üzere Osmanlı hükümdarlarına özgü olan resmi ve askeri kıyafetiyle göğsündeki nişanları, belindeki sırmalı kayışıyla başında kalpağı, gözlerinde burnundan iliştirilmiş ünlü gözlüğüyle görünmüş, arkasından ondan daha gösterişli, sakalı tıraşlı, Wilhemvari bıyıkları, çakır gözleri ve resmi kıyafetiyle Veliaht Abdülmecit Efendi yürümüştü. Padişahla veliahdın arkasında saray ileri gelenleri bulunuyordu. Hükümdarın salona girmesi üzerine başta vekiller olmak üzere Osmanlı İmparatorluğu’nun bu en seçkin kişileri hep birden ayağa kalkmışlardı. Toplantıda bulunanların hepsinin yüzünde heyecan ve merak açıkça görülüyor, altı asırlık bir saltanatın temsilcisinin söyleyeceği sözleri duymak için bütün salon halkı nefes almaktan bile korkuyordu. Padişah kendisine hazırlanmış olan yüksekçe bir taht üzerine oturarak ve toplantıda bulunanları askerce selamlayarak oturmalarını eliyle işaret etmişti. Bu sırada sarayın geniş pencerelerinden kadife perdeleri arasından süzülerek salona giren Mayıs güneşi, tavandaki billur ve rengarenk avizelerde akisler bırakıyor, garip parıltılar oluşturuyordu. Padişahın sağında Veliaht Abdülmecit Efendi, solunda Sadrazam Damat Ferit Paşa, iri cüssesi, kara gözleri ve başında yükselen uzun hasır fesiyle, bu tabloya ayrı bir görkem katıyordu. Göğüsleri kordonlu, nişanlı yaverler kılıçlarını beyaz eldivenli elleriyle tutarak dekora ayrı bir anlam katmaktaydılar. Herkes İzmir’in işgalini izleyen padişahtan, Osmanlı saltanatının başında bulunan bu insandan çok önemli sözler söyleyeceğini ve yerinde önlemlerin alınmasını bekliyordu. Solmuş yüzü, titreyen sesiyle padişah daha ilk kelimelerinde kendisinden beklenen bütün umutları kırmış ve yok etmişti.


“Dışarıdan gelip bölgemize yerleşmiş olan durumdan ötürü sizleri, devlet ve meclisin ileri gelenleriyle ülkenin ileri gelenlerini devletimizin karşılaştığı güçlükler konusunda gerekli acil önlemlerin tasarlanması için toplantımızda bulunan değerli kişilerin, kişiliklerine yakışacak değerli düşünce, görüş ve yorumlamalarını belirtmelerini sizden istemeyi düşündük. Bu toplantıyı ülkemiz ve devletimiz için uğurlu ve mutlu etmesini Allah’tan yalvararak istedik. Bu yararlı toplantının başlamasıyla birlikte, toplantının başkanlığı için sadrazam paşayı görevlendirdik. Allah hepimizi lütfuna ulaştırsın ve Peygamberimizin suçlarımızın bağışlanmasını dilemesinden ve yanında bulunma mutluluğunu kolaylıkla elde edenlerden etsin.” Salondakilerin amin dileklerinden sonra ayağa kalkarak, toplantıda bulunanları yine geldiği zaman olduğu gibi askerce selamlayan Sultan Vahdettin, kendisini izleyen Veliaht Abdülmecit Efendi’yi âdeta kolundan çekerek götürmüştü. Abdülmecit Efendi bu acı günlerde düşündüklerini, memleketin ileri gelenlerine söylemeye hazırlanmıştı. Fakat padişah onu yalnız bırakmak istemiyor ve herhangi bir oldubittiyi önceden önlemeye çalışıyordu. Bu sönük, bu cansız konuşmadan, bu bitkin ve yorgun ruh halinden sonra, Osmanlı hükümdarı ve halifesinden en ufak bir şey bekleyenlerin de umudu kalmamıştı. Vahdettin artık her harekete tam bir uyumla boyun eğmiş bulunuyordu. Toplantı başkanlığının kendisine bırakıldığı bildirilen Sadrazam Damat Ferit Paşa ayağa kalkarak şöyle söze başlamıştı: ”Meclisin ileri gelenleri, değerli hocalar ve ünlü konuklar... Padişahımız ve ülkemizin karşılaştığı büyük sıkıntı hiçbir şekilde anlatılamaz. İzmir’in işgaline karşı Osmanlı Devleti’nin karşı çıkışlarını birçok notamızla İtilaf Devletleri’ne duyurmuş bulunuyoruz. Elbette ki antlaşma kararlarına karşı çıkan bu işgali kabul etmemekte haklıyız. İtilaf Devletleri’ne bu konuda verdiğimiz notaların suretlerini izin verirseniz burada okutturacağım” demiş ve başta İngiltere olmak üzere, Fransa ve İtalya’ya gönderilen notaları okutturmuş ve kimler bu konuda söz söylemek isteğindeyse onların divan kâtiplerine isimlerini lütfen yazdırmalarını rica etmişti. İlk söz alan Meclis Başkanı Ahmet Rıza Bey’di: “Sadrazam paşa hazretleri birtakım yazışma suretlerini okudular. Hâlbuki bu notaların içerikleri gazetelerde yayınlanmış bulunuyor. Mademki buraya bu önemli durum konusunda görüşümüzü bildirmek üzere davet edildik, notalarımıza İtilaf Devletleri tarafından yanıt verilmiş midir? Yanıt verilmişse ne şekildedir? Yanıt gelmişse nasıl karşılık verileceği umulmalıdır? Sadrazam paşa hazretleri, lütfen buralarını açıklasınlar da aydınlanalım, görüş ve yorumlarımızı ona göre sunalım.” Bu sözleri oturduğu yerde dinleyen Sadrazam Damat Ferit Paşa öfkeyle ayağa kalkarak “Ahmet Rıza Beyefendi, burası Ayan Meclisi değildir! Mu​halefeti oraya saklayınız” diye karşılık vermişti. Hâlbuki üyelere dağıtılan program ve bildiride konuşmacıların yalnız görüşlerini belirtmekle yetinecekleri, birbiriyle tartışmaktan kaçınacakları konusu açıkça belirtilmişti. Böylece sadrazam, ilk kez kendisi açıkça belirtilen kararları bozmuş bulunuyordu. Ferit Paşa’dan sonra Müşir Fuat Paşa söz almıştı: “Ahmet Rıza Bey’in haklı yorumuna sadrazam paşa hazretlerinin öfkelenmesini uygun bulmadığımı hepinizin önünde belirtirken, bu hava içinde konuşmanın faydasız olacağı kanısında olduğumu söylemek istiyorum.” Müşir Fuat Paşa saltanat şurasını çok güzel analiz etmişti. Gerçekten biraz sonra isimlerini konuşmak için yazdırmış olanların hepsi söz söylemekten vazgeçmişlerdi. Yalnız eski Moskova


Elçisi Galip Kemali Bey kürsüye gelerek; “Bu durum karşısında kalan ulusumuz için yapılacak şey, tüm ulu​sun tek bir vücut gibi bir kitle halinde ayaklanması olmalıdır” demişti. Bu söz, saltanat şurasında bulunanlar üzerinde soğuk bir duş etkisi bırakmıştı. Ortalıkta bir ölüm sessizliği egemen olmuştu. Yalnız Sulh ve Selamet Fırkası Reisi Ferit Paşa, eski elçiyi onaylarcasına söz ve davranışlarıyla bu öneriye katılmıştı. Hürriyet ve İtilaf Fırkası adına hareket edenlerse İngiliz mandasını kabul çabasındaydılar. Hâlbuki konuşabilseydi işgale karşı birçok şey söyleyebilecek olan Veliaht Abdülmecit Efendi, daha önceden yanındakilere şöyle demişti: “Topkapı Sarayı’ndan çıkarılan Sancak-ı Şerif ile İzmir’in işgalini protesto etmek için toplanan kalabalığın yalnız Türk milleti değil, bütün İslam dünyası olduğunu, İzmir’in işgalini onaylamayanların özellikle Sultanahmet Meydanı’ndaki oluşturduğu kalabalığın sayısının yüz binleri şimdiden aştığını gördükten sonra bu umudun yerinde olduğunu söylemek bizim için gerçeği söylemektir” diye bir kanıya varmıştı. Veliaht Abdülmecit Efendi, gerçektir ki işgale katlanamıyordu. Darülfünun konferans salonunda İzmir’in işgalini protesto eden büyük bir kalabalığın önünde ateşli konuşmacı Süleyman Nazif’in sözlerini dinlediği zaman ayağa kalkarak konuşmacıya hak verir gibi konuşması, bütün işgal orduları kumandanlarının şaşkınlığına neden olmuş, Sultan Vahdettin de veliahdını ondan sonra tam anlamıyla herkesten ve her şeyden uzaklaştırmıştı. Abdülmecit Efendi’nin Anadolu’ya geçmek dileği de çok içtendi. Topkapı ve Şehremini semtlerinde ilk Milli Teşkilâtı kurmuş olan arkadaşım Piyade Yüzbaşısı Emin Ali Bey’e başvuran Ruşen Eşref Bey veliahdın bu isteğini açıklamıştı, fakat Anadolu’yla yapılan yazışma sonucunda Mustafa Kemal Paşa, daha Havza’dayken hanedanın kaldırılacağını açıklamış olduğundan bu konuda verilecek yanıtın olumsuz olacağını biliyorduk. Emin Ali Bey arkadaşım bana gelerek Ruşen Eşref Bey’in bu başvurusunu söylemiş, ben de kendisine “Mustafa Kemal’in düşünceleri açıktır, bu biliniyorken veliahdı Anadolu’ya geçirmeye kalkarsak ülkeyi ikiye bölmüş olacağız” diyerek bu önerinin olumlu sonuçlanmayacağını söylemiştim. Bunlardan başka Veliaht Abdülmecit Efendi’nin Seccadecibaşısı Zeki Bey gizli örgütümüze üyeydi. Bana çok kez veliahdın Anadolu’ya geçmek istediğini söylemiş, her defasında kendisini bu isteğinin doğru olmadığı yolunda inandırmıştım. Bundan başka İsmail Hami Danişmend Bey’in gizlice bastırarak İstanbul halkına dağıttırdığı Memleket Gazetesi’nde Veliaht Abdülmecit Efendi’nin Padişah Vahdettin’e sunmuş olduğu düşüncelerini içeren bir raporun kopyası vardı. Burada veliaht, Kurtuluş Savaşı’na açıkça taraftar olduğunu bildirmekteydi. Eğer Veliaht Abdülmecit Efendi’nin padişahlığı gerçekleşseydi, o sıralarda toplanmış olan saltanat şurasında hayırlı işler çıkabilirdi. Fakat veliahdın düşüncelerini bile söylemesi engellenmiş, Damat Ferit Paşa’nın hain düşünceleri, görünüşte toplantıya davet edilen ve ülkenin umudu olan bu toplantıyı da sonuçsuz bırakmıştı. 85 Meşrutiyet devrinde açılan ve şeyhülislamlıkta toplanan danışma kurulu (Yüksek İslam Şu​rası).


İSTANBUL MİTİNGLERİ Mondros Antlaşması’nın çok kötü bir şekilde İtilaf Devletleri tarafından bozulması, İstanbul’da garnizon oluşturulması gerekçesiyle asker çıkarılıp güvenliğin İtilaf Devletleri tarafından kontrol edilmesi, daha sonra da İzmir’in çirkin metotlara başvurularak zalimce bir uygulamayla işgali Türk ve Müslüman halkın sabır ve dayanma sınırını aşmış, her tarafta bu hareketleri protesto etme kararını doğurmuştu. Bu tarihte Türk ve Müslüman halkın harekete geçmesine önderlik ve rehberlik eden kimseler, Türk aydınları, edebiyatçıları, yazarları ve gazetecileriydi. Dünyanın her tarafında olduğu gibi bu seçkin topluluk ilk güçlü etkiyi kendilerinde duymuş ve çevresindekilere sözleri, kalemleri ve hareketleriyle duyurmuşlardı. Bunların başında o dönemin kahraman bir konuşmacısını, benzersiz bir yazarını antlaşma yıllarının kederli yüzüne umut ışığı getirmiş bir Türk kadınını görüyoruz, o da Halide Edip’tir (Adıvar). Gerek Fatih Parkı’ndaki mitingde, gerekse Sultanahmet’te toplanan ve katılanların sayısı yüz binleri aşan görkemli toplantıda halka seslenen bu coşkulu Türk kadını; “Ey Türk ve Müslümanlar, bugün gözlerimizin önünde öteyi görmeye engel olan bir karanlık var, bu karanlık belki aylar, belki de yıllarca devam edebilir, fakat Türk ve Müslüman dünyası elbet bir sabaha kavuşacaktır. Ufkumuzda güneş doğacak ve ortalığı aydınlatacaktır. Türk bağımsızlık ve zafer güneşi, şimdi sapsarı olan yüzlerimize taze bir pembelik, umut ve mutluluk getirecektir. Gözlerimizi bu güneşi görmeye alıştırmalıyız. Fatihlerin, Yavuzların, Kanunilerin ülkesi bağımlı kalamaz. Mithat Paşaların, Namık Kemallerin, Tevfik Fikretlerin vatanı asla özgürlüksüz bırakılamaz, gözlerimizi bu güneşi görmeye güçlü bir hale getirelim. Birbirimize ellerimizi uzatalım, tek bir amaca, yalnız Türk bağımsızlık ve özgürlük amacına doğru yürüyelim. Vatan kesinlikle kurtulacaktır!” diyerek halka hitap etmişti. Halide Edip Hanım’ın bu ruhlara hoşluk, umut ve cesaret veren sözlerini duyan vatanseverler coşuyor ve siyah bayraklarla çevrilmiş meydanın içinde heyecana geliyordu. Bu sırada Sultanahmet minarelerinden tekbir veriliyor, halk sanki bu gökten gelen sesin heyecan ve kendinden geçme hali içinde bir deniz gibi kabararak, bu göksel tekbirin uzaklarda bıraktığı yankı gibi onu tekrarlıyordu. Konuşmacılar birbirini izliyor, yazarlar her şeyi göze alarak yazıyorlardı. Süleyman Nazif’in kahramanlık destanlarını sıralayan konuşmaları yanında, Yunus Nadi merhumun, kalemine güvenen, hiçbir şeyden yılmayan, yalnız millet ve ülke çıkarı için çırpınan yazıları derin bir etki yaratıyordu. Falih Rıfkı, Anadolu davasına bu en karanlık günlerde inanmış bir insandı. Hapsi, sürgünü, hatta ölümü göze almış gibi, düşmanlara kalemiyle bombardıman ediyordu. Büyük şairimiz Yahya Kemal’in şiirleri İstanbul’un hüzün ve acı dolu halkına seslenen bir anlam taşıyordu. Fakat Mehmet Akif, İstiklal Marşımızın bu ölmez şairi, millete korkusuzluğu ve saldırmayı öneriyor, Türk ve Müslüman dünyasında son kalenin Anadolu olduğunu aşılıyordu. Şiir dünyasının Türkçülüğünü kendisine ülkü edinmiş kahraman şairi Mehmet Emin’in şiirleriyle Halide Edip’in Vurun Kahpeye adlı eseri, antlaşma yıllarında, işgali protesto için toplanmış olan halkı, bütün bu coşkulu sözlerle Anadolu direnişine koşturmuş bulunuyordu. Bu tarihte gizlice basılıp elden ele bir bayrak gibi dolaştırılan Memleket Gazetesi’nde İsmail Hami Danişmend de işgal kuvvetleri aleyhine ateş püskürüyor, İzmir işgalini Türk milletinin asla tanımayacağını ilan ediyordu. Devrin en ünlü konuşmacısı Hamdullah Suphi’ydi (Tanrıöver). O, durmadan, dinlenmeden, ak düşmüş başının, genç


yüzünün doğruyu söylemekten çekinmeyen dürüst karakterinin yarattığı kahraman bir insan şekliyle herkesin önünde haykırıyordu. “Dostlarım, kardeşlerim, vatandaşlarım, bir gün bu ulus, Orhun’dan Tuna’ya kadar devletler kurmuş bu şanlı, bu onurlu Türk ulusu, bağımsızlığına kavuşacak, işgalcileri geldiği yere gönderecektir, buna güveniniz kardeşlerim!” Hamdullah Suphi’nin, Türklük davası uğruna harcadığı yıllarının ona verdiği iman, şüphe yok ki kuvvetliydi. O, bu inançla ortaya çıkmış, hiçbir şeyden yılmayarak, yalnız gerçeği bu İstanbul mitinglerinin kürsülerinden haykırmıştı. İstanbul mitinglerinin olgun kişilerinden biri de merhum Profesör Muslihittin Adil Bey’di. Bir hukuk adamı, bir bilim eleştirmeni olarak Mus-lihittin Adil Bey, coşkusuz fakat düşündürücü sözleriyle işgali hukuken protesto etmekteydi. Fatih Mitingi’ni düzenleyenlerden söz ederken matbaacı Şeref Bey’den de söz etmek zorunludur. Şeref Bey, bu tarihte Tanin Matbaası’nın müdürlüğünü yapmakta olan bir gençti. Teşkilât-ı Mahsusa üyesi olan Şeref Bey, İstanbul’da 5. Kolordu’da bir yedek subaydı. Dizgicilikle işe başlamış ve vatanseverlerin toplandığı bir yer olan Tanin’de, Hüseyin Cahit Bey’in emrinde kendisine yer bulmuştu. Şeref Bey, Bekirağa Bölüğü’ndeki tutuklu arkadaşlarının da yardımına koşuyor, bize de sık sık uğruyordu. Bolu sorumlu kâtibi olan Doktor Mithat (eski Kastamonu Valisi) ve Zonguldak sorumlu kâtibi olan Mithat Bey kendilerine verdiğim direktifler doğrultusunda hareket ediyorlardı. İşte İzmir’in işgali üzerine Tanin Matbaası’nda sabahlara kadar çalışarak gizlice dizdirdiğimiz bildiri​leri, Fatih Belediyesi önünde toplanan vatandaşlara dağıtmışlardı. Fatih Mitingi devam ederken İstanbul Polis Müdürü olan Albay Halil Bey, bu mitingin kontrolü için o tarihte Üçüncü Şube Müdür Yardımcısı olan Nevzat Bey’i (Tandoğan) görevlendirmişti. O da, Fatih Belediye Dairesi’nin alt katındaki odada sivil polislerle durumu kontrol ediyordu. Bu sırada Şeref Bey, Halide Edip Hanımefendi’ye şunu sormuştu: “Hanımefendi, bugün Bekirağa Bölüğü’nde tutuklu bulunan vatansever devlet ileri gelenleri eğer serbest olsalardı İzmir böyle işgal edilebilir miydi? Bekirağa Bölüğü’ndeki siyasi tutukluların serbest bırakılmaları için bir girişimde bulunamaz mıyız? Nitekim, Fransızlar büyük devrim sırasında hapishane kapılarını tırnaklarıyla açmışlar, tutuklu vatanseverleri özgürlü​ğe kavuşturmuşlardı.” Halide Edip Hanımefendi de yanıt olarak; “Biz şimdi uyumlu bir topluluk değiliz. Bunu yapamayız evladım. Elbet Allah bize yardım edecektir” demişti. Bu sözler, kalabalık bir topluluk önünde konuşulduğu için Nevzat Tandoğan Bey, Şeref Bey’le düzenleme komitesini Polis Müdüriyeti’ne götürmüştü. Hâlbuki gerek Albay Halil Bey ve gerekse Nevzat Bey gerçekte gizli örgütümüz üyesiydiler, fakat görünüşte İngiliz Muhipler Cemiyeti’ne üyeydiler. Bu nedenle bunlara bir şey yapılmamıştı. İstanbul mitinglerinin düzenleyicilerinden biri de Türkçülüğüyle tanınmış olan felsefeci İsmail Hakkı Bey’di (Darülfünun eski müdürü). O da coşkulu, inanmış ve ulusu harekete geçirenlerin içindeydi. İstanbul mitinglerinin kahraman düzenleyicilerinden merhum Adnan’ı (Adıvar), değerli yazar ve konuşmacı merhum Nakiye Hanımefendi’yi, Göz Doktoru Esat Paşa’yı, Cemil Bey’i, Maliye Müfettişi Arif Bey’i, İsmail Hami Danişmend’i, Kasımpaşa Eczanesi sahibi Vasıf Bey’i, Çanakkale Savaşı’nın sakat bıraktığı kolsuz Hayri Bey’i, yedek subaylardan Fehim Galip Bey’i, Basın Müdürü Ahmet Hikmet Bey’i saymak zorundayız. Fakat aksine düşman arzularına kalemleri ve sözleriyle hizmet


edenlerin başında. Ali Kemal hainiyle, filozof Rıza Tevfik’i de belirtmek gerekecektir. Fakat Türk ulusu özellikle Ali Kemal’e, tarihin pek az hainine kısmet olan bir sonu uygun görmüş ve onu götürüldüğü İzmit’te linç etmişti. Rıza Tevfik ise o günlerin sapkınlığına uymasının acısını bütün bir ömür çekmiş ve sonunda bu acıyla gözlerini dünyaya kapamıştı.


MALTA ZİNDANLARINDA KİMLER VARDI? İzmir’in işgalini haber alan ve yer yer protesto mitinglerine kalkışan İstanbul halkı, evvela Fatih Belediyesi önünde toplanmış, sonra Bekira-ğa Bölüğü üzerine yürüyerek siyasi tutukluları oradan kurtarmaya karar vermişti. Bu haberi alan İngilizler durumdan İngiliz Akdeniz Filosu Kumandanı Amiral Galtrop’u ve İşgal Kuvvetleri Kumandanı General Harrington’u haberdar etmişlerdi. Ertesi günü kentin ana caddelerinde her türlü toplantıların idamla cezalandırılacağını bildiren afişler asılmıştı. Fakat bu önlemlerin hiçbiri son derece vatansever olan İstanbul halkını Sultanahmet Meydanı’nda daha büyük bir miting yapmaktan alıkoyamamış ve yüz bine varan bir halk topluluğunun, ateşli konuşmacıların sözlerinden aldıkları coşkuyla Divanyolu üzerinden Beyazıt Meydanı’na yürümesi durdurulamamıştı. Gençlerin kalabalık sıralar halinde kapalı olan Harbiye Nezareti’nin demir kapılarını zorladıkları sırada Fransız tankları Bekirağa Bölüğü çevresindeki çemberi daraltmakta, her an bu hapishanenin basılarak İttihatçı eski vekillerin ve sorumlu kâtiplerin kurtarılacağı korkusu İngiliz ve Fransızları telaşa düşürmüş bulunmaktaydı. Şayet bir olay olmasaydı, o gün Bekirağa Bölüğü hapishanesi bu insan selleri altında bütün tutukluların kurtarıldığına tanık olurdu. Gençlerin Harbiye Nezareti kapılarına dayandığı sırada, üstünde ferik üniforması olan ve burnundan takılan gözlükleriyle Padişah Vahdettin’e çok benzeyen Harbiye Nazırı Şevket Turgut Paşa emrindekilerle beraber kapının iç tarafında gözükmüştü. Halk, padişah zannettiği paşaya hürmeten geri çekilmiş ve kulaktan kulağa sultan ve halifenin orada bulunduğu haberi yayılınca kısa bir zamanda meydan boşalmıştı. Fakat bu deneme işgal kuvvetlerine şunu göstermişti. Artık siyasi tutuklular Bekirağa Bölüğü’nde korunamazdı. Diğer taraftan, işgal kuvvetleri divan-ı harplerinde duruşmaları yapıl​makta olan bir kısım tutuklunun Sinop Kalesi’ne gönderileceği söylentisi yayılmıştı. Fakat Mustafa Kemal Paşa’nın 19 Mayıs 1919’da, İzmir’in işgalinden dört gün sonra Samsun’a çıktığı ve oradan Havza’ya gelerek Rusya’dan gelmiş bulunan Bolşeviklerin askeri ve siyasi bir kurulunu kabulü ve onlarla bir anlaşmaya vardığı duyulunca, bundan böyle Sinop Kalesi’ne gönderilecek siyasi tutukluların Anadolu tarafından kurtarılacağı, bunların da ulusalcılara katılarak eski İttihat ve Terakki politikasına tekrar başlayacakları kuşkusu İngilizleri yepyeni bir karara sürüklemişti. Bu tutuklular, kuş konmaz, kervan geçmez bir yere, Akdeniz’in ortasında ve İngiliz donanmasının kontrolü altında bulunan bir adaya, bu adanın zindanlarına gönderileceklerdi. İşte Malta zindanlarına savaş sorumlusu olarak nitelendirilen Türk aydınlarının, Türk vatanseverlerinin gönderilmesinin nedenleri, bu türden bir yaklaşımla gözden geçirilmişti. Bekirağa Bölüğü’nün dışı Fransız askerleriyle, tanıklarıyla sarılmış, kapıların önünü de İngilizlerin Kıbrıs’tan getirdiği ve çoğunluğu ada Rumlarından birliklerle tutulmuştu. Bir sabah erkenden uyanan siyasi tutuklular, ailelerine bile haber göndermeye vakit bulamadan İngiliz askeri kamyonlarıyla İstanbul Limanı’na, oradan da savaş gemilerine bindirilerek Malta zindanlarına sü​rülmüşlerdi. Bu zindanlara gönderilenler şunlardı: Sadrazam Mısırlı Sait Halim Paşa, Şeyhülislam Ürgüplü Hayri Efendi, Adliye Nazırı İbrahim Bey, Hariciye Vekillerinden Giritli Nesimi Bey, İttihat ve Terakki’nin Sorumlu Kâtibi Mithat Şükrü Bey. Şeyhülislam Musa Kazım Efendi de Malta’ya sürülecekken Mason Cemiyeti’nin büyük üstadı unvanına sahip olması ve yaşının da ileri bulunması göz önüne alınarak serbest bırakılmıştı. Aynı


kayırmayı Küçük Talat Bey de elde etmişti. Abdülhamit’e tahttan indiriliş kararını bildiren ünlü İttihatçılardan milletvekili Emanuel Karasu, İtalyan temsilciliğinin korumasıyla onurlanarak yakasını İngilizlerin elinden ve Malta zindanlarına sürülmekten kurtarmıştı. Malta zindanlarına gönderilenlerin içinde ünlü yazarlarımızdan Ağaoğlu Ahmet Bey, Dünya Savaşı’nın son yıllarında İskan ve Muhacirin Genel Müdürü olan İstanköylü Şükrü Kaya Bey, İttihat ve Terakki sorumlu kâtiplerinden, Enver Paşa’nın yaveri bulunan Süvari Yarbayı İzmitli Mümtaz Bey de vardı. Sapancalı Hakkı Bey ise bir yolunu bularak ve İstanbul hükümetinin koruması onuruna kavuşarak Malta’ya gitmemişti. Sapancalı Hakkı Bey, onurlu ve erdemli bir insandı. Bekirağa Bölüğü’nde tutuklu bulunduğu günlerde Ermeni tehciri sorunundan zanlı olan tutuklulardan subay olsun, sivil olsun, birçok kişinin ailelerine para göndermiş ve birer çift asker tayını sağlamıştı. Gene birçok kişinin öğle ve akşam yemek paralarını vererek bunların Bekirağa Bölüğü’nün alt katında açılan yemekhanede karınlarını doyurmalarına yardım etmişti. İttihat ve Terakki’nin sorumlu kâtiplerinden olan kurmay binbaşılıktan emekli Hüseyin Kadri Bey de, sadece ünlü yazar Ali Kemal’in kayınbiraderi olduğu için Malta’ya sürülmemişti. İttihat ve Terakki’nin genel merkez üyelerinden ve milletvekili olan Salah Cimcoz Bey Malta’ya sürülmüştü. Fakat sorumlu kâtiplerden Sûdi Bey İstanbul’da kalma yolunu bulmuştu. Padişah damadı olan Hami Bey ise Bekirağa Bölüğü’nde birkaç günlük tutukluluktan sonra, padişahın korumasıyla serbest bırakılmıştı. İttihatçıların ünlü Maarif Nazırı Şükrü Bey ise Malta zindanlarında soluğu almıştı. İttihatçıların İaşe Nazırı Kara Kemal Bey de Malta zindanlarına sürülmüştü. İttihat ve Terakki Cemiyeti’ne bağlı Hamallar Teşkilâtı’nın başkanı, Hamal lakabıyla ünlü Ferit Bey de Bekirağa Bölüğü’nden Malta’ya gönderilmiş​ti. Diğer taraftan ünlü yazarlardan Aka Gündüz Bey’le Türkçülük akımının ünlü ismi Ziya Gökalp merhum ve İstanbul Polis Müdür Yardımcılığı yapmış Tevfik Hadi Bey’le, Polis Genel Müdürlüğü şube şeflerinden biri olan Reşat Bey ve İttihatçı milletvekillerinden İlyas Sami Bey, Malta zindanlarını gören kişilerdendiler. Bunlardan başka İttihat ve Terakki’ye üye olan İzmir Milletvekili Ubeydullah Bey, İttihat ve Terakki’nin Edirne Sorumlu Kâtibi Gani Bey ve Edirne Valisi Zekeriya Bey, İttihatçıların valile​rinden Sabit Bey Malta zindanlarına sürülenler arasındaydılar. İzmit’te fabrika müdürü olan Ali Muhsin Paşazade Süvari Yarbayı Mithat Bey, Mustafa Kemal Paşa’nın gizli yardımıyla Malta’ya gitmekten kurtulmuş ve Ankara’ya gelince de milletvekili olarak atanmıştı. İttihat ve Terakkici “Sevkiyatçı” lakabıyla anılan Binbaşı Rıza Bey de aynı şansı yakalayarak yakasını bu sürgünden kurtarmış ve Anadolu’ya gelince de milletvekili olmuştu. Enver Paşa’nın amcası Halil Paşa’ya gelince, Bekirağa Bölüğü’nde tutukluyken, Piyade Subayı Sadi Bey’in yardımı ve tutuklulardan Yenibahçeli Şükrü Bey’in kaçış planıyla, tutuklulardan Küçük Talat Bey’i de yanına alıp kaçarak Anadolu’ya geçmişlerdi. Dünya Savaşı yıllarında ordu kumandanı bulunan Yanyalı Vehip Paşa da Malta zindanına gönderilmeyerek yalnızca Bekirağa Bölüğü’ndeki tutukluluktan sonra serbest bırakılmıştı. Fakat Kurmay Albay Halepli Mahmut Kamil ve İttihat ve Terakkili gazinocu Giritli Necati Efendi, Trabzon tehcirine karışmış bir doktorla birlikte Malta zindanlarına sürülmüştü. Boğazlıyan Kaymakamı Kemal Bey’in idamı üzerine halkın olumsuz gösterilerinden korkan İngilizler, Ermeni tehcirine karışmış asker ve sivil tutukluların tümünü Malta’ya göndermişlerdi. İttihat ve Terakki Partisi’nin seçkin hatibi ve başyazarı Hüseyin Cahit Bey ile Menteşe Milletvekili


ve İttihatçıların ünlü Hariciye Nazırı Halil Bey’i de Malta zindanlarına sürmüşlerdi. İttihatçıların Genel Merkez üyelerinden Dağıstanlı Hüseyinzade Ali Bey’le, İstanbul Merkez Kumandanı Topçu Albayı Kızanlıklı Cevat Bey ve Trabzon’da Ermeni tehcirinden sanık Trabzonlu Kırzade de Malta zindanını görmüşlerdi. İttihat ve Terakki’nin Kadıköy Sorumlu Kâtibi Sabri Bey ile Meclis-i Mebusan’ın işçi temsilcisi Milletvekili Numan Usta da Bekirağa Bölüğü’nden Malta zindanına gönderilmişti. Burada serbest bırakıldıktan sonra Sabri Bey, Milli Hükümet’in Posta ve Telgraf Genel Müdürlüğüne getirilmişti. Daha sonra milletvekili ve sonunda ziraat baka​nı olmuştu. Trablusgarp Savaşı’na katılan, İttihat ve Terakki’nin genel kâtibi olan ve şeflik yapan Pirlepeli Fethi Bey de Bekirağa Bölüğü’nden Malta’ya sürülmüştü. Dünya Savaşı yıllarında Ermeni tehcirine katıldığı savıyla Bekirağa Bölüğü’nde tutuklu bulunan valilerden Doktor Reşit Bey, Kürt Mustafa Paşa Divan-ı Harbi tarafından ve duruşma yapılmadan idama mahkûm edilmişse de Teşkilât-ı Mahsusada’da çalışan Piyade Yüzbaşısı Çerkez Sadettin Bey’in yardımıyla Bekirağa Bölüğü’nden kaçarak Ihlamur’da gizlenmiş, fakat sığındığı ev sarılınca gizlendiği evden çıkarak, bağ ve bahçe​lerden kaçarken polislerin ateşi sonucu şehit olmuştu. Bu kaçışı sağlayan Yüzbaşı Sadettin Bey ele geçmiş ve Kürt Mustafa Paşa Divan-ı Harbi’ne verilmişse de, Sadettin Bey, Vahdettin’in kayınbiraderi Albay Zeki Bey’in yakın dostu olması ve eski müşirlerden padişahın damadı Çerkez Mehmet Paşa’nın kayınbiraderi olduğundan kendisine bir şey yapılamamıştı. Dünya Savaşı yıllarında Asir havalisi kumandanı Sait Paşa ile Afyonkarahisarlı Ali Bey de İngilizler tarafından Anadolu direnişine yandaş olduğu gerekçesiyle Malta’ya gönderilmişlerdi. Gene Malta’ya sürülenlerden biri, Abdülhamit dönemindeki müşirlerden merhum Arap-kirli Şakir Paşa’nın oğlu, Dünya Savaşı’nın ordu kumandanlarından Kurmay Ferik Arapkirli Cevat Paşa’yla, gene Dünya Savaşı yıllarının ordu kumandanlarından Kurmay Ferik Mersinli Cemal Paşa’dır. Gene İngilizlerin Kurutuluş Savaşı’na taraftar olduklarını bildikleri ordu kumandanlarından Yakup Şevki Paşa ile Ali İhsan Paşa’yı (Sabis), ileride bir ordu yönetmeleri olasılığını engellemek için Malta’ya gönderdikleri çok kesindir. Bekirağa Bölüğü boşalıp Malta zindanları dolarken, İngilizler bu hareketleriyle Kurtuluş Savaşı’nı zayıflatacaklarını sanmışlardı. Fakat kısa bir süre sonra hepsini serbest bırakmak zorunda kalmışlardı.


MUSTAFA KEMAL PAŞA VAHDETTİN’LE KARŞI KARŞIYA Osmanlı İmparatorluğu ve onun kaderine on yıl egemen olan İttihat ve Terakki Dünya Savaşı’nı kaybedince kendi kendisini kapatmaya zorlanmış, örgüt gerek merkezde, gerek bütün şubelerinde kapatılmıştı. İttihat ve Terakki Fırkası Sadrazamı Talat Paşa’nın bulduğu son çare, Karakol adı altında bu partinin devamını sağlamak düşüncesi de Kara Kemal’in ve Kara Vasıf’ın bütün çabalarına rağmen bu amaç yürütülememiş, Mithat Şükrü Bey merhumun “Teceddüd” adı altında örgütlendirdiği yeni İttihat ve Terakki Fırkası da antlaşmanın ilk yılında başarılı olamamıştı. Fakat doğu illerimiz böyle değildi. Orada İttihat ve Terakki’ye üye subaylar, sivil memurlar bütün güçleriyle çalışmalara başlamışlar, hatta merkezi Kafkasya’da olmakla beraber, doğu illerimize girmiş ve şubeleri kurmuş Türk Şuralar Cumhuriyeti adı altındaki hükümetle de ilişkiye geçmişlerdi. Enver Paşa’nın Rusya yoluyla Kafkasya’ya ulaştığı ve orada gerek Osmanlı İmparatorluğu döneminden kalma askeri birlikler, gerekse yerel milislerden bir ordu kurmakta bulunduğu ve bu ordunun her an Anadolu’ya gireceği haberi, son Padişah Vahdettin’i ve onun arkasından İngilizleri fena halde düşündürmüştü. Diğer taraftan Karadeniz bölgesinde Pontus Devleti’ni kurmak isteyen Rum çeteleriyle, bu bölgenin milli kahramanı kabul edilen Giresunlu Topal Osman’ın adamları da sürekli bir savaş halindeydiler. İtilaf Devletleri’nin Doğu Anadolu’da kurmak istedikleri Ermeni ve Kürt devletlerinin kurulmasına engel olan İttihatçıların bu hareketini yok etmek için, cesur, irade sahibi, kararlı ve iş beceren bir askere, yetkin bir kumandana gereksinim olduğu açıktı. Sultan Vahdettin bu askeri yanına alarak Almanya’ya seyahat etmiş ve Batı Cephesi’nde incelemelerde bulunmuş, Enver Paşa’yla da arası açık olan Mustafa Kemal Paşa’nın kişiliğinde buluyordu. Ona verdiği isim şuydu: “Namağlup kumandanım.” Mustafa Kemal’in İttihatçılardan sonra iş başına gelen ve Mondros Antlaşması’nı imzalayan Müşir İzzet Paşa’nın başkanlığındaki kabinesinde harbiye nazırlığına getirilmesini çok istemiş olan son padişah, İzzet Paşa’nın sert karşı çıkışı karşısında bir türlü amacına ulaşamamıştı. Diğer taraftan antlaşma imzalanınca İstanbul’a gelen Mustafa Kemal Paşa da, Perapalas Oteli’nin salonlarında sık sık görülüyor, çok yakın arkadaşı, lakabıyla anılan ünlü Sevkiyatçı Rıza’dan İttihatçıların şimdiki örgütü hakkında ve giriştikleri çalışmaların ana konularına ilişkin bilgiler alıyordu. Bu bilgilerini tamamlayan ve uzun yıllar İttihatçılara hizmet etmiş olmakla beraber Mustafa Kemal Paşa’yı daha çok seven İskeçeli Arif Bey de bulunuyordu. Her ikisi hemen daima paşanın yanındaydılar. Hatta bir gün Perapalas’a beni de çağırmışlardı. Mustafa Kemal Paşa bana; “Hüsamettin Bey, seninle Dünya Savaşı yıllarında birkaç defa görüştüğümüzü, hatta savaşın sonuna doğru birkaç gece Beşiktaş Akaretler’de annemin evinde baş başa verip konuştuklarımızı çok iyi anımsıyorum. O zaman benim taşkın düşüncelerimi dinlemiş, fakat arzularımı senin en büyük dostun Enver Paşa’ya söylememiştin. Zira söyleseydin bundan bana herhalde zarar gelebilirdi. Bu yardımına teşekkür ederim. Yalnız öğrenmek istediğim şudur: Teşkilât-ı Mahsusa elemanlarımızdan ülkenin kurtarılması ve düşmanların topraklarımızdan çıkarılması konusunda önemli bir hizmet beklenebilir mi?” demişti. Paşanın sorusu çok zor yanıtlanabilirdi. Teşkilât-ı Mahsusa’ya seçilmiş olan kişiler ülkenin seçkin insanlarıydı. Fakat antlaşmanın bu karışık günlerinde hepsi hakkında paşaya doyurucu bir yanıt vermek zordu. Kendisine; “Kısmen paşam. Onlar her şeyden önce vatanseverdirler. Gerekirse bu ülke


uğruna yaşamlarını da verirler” dedim. Mustafa Kemal Paşa, Sevkiyatçı Rıza ve İskeçeli Arif Beylerin önünde bana, Enver’in neler yapmak düşüncesinde olduğunu sormuş, gücünün ne olduğunu ve neye dayandığını öğrenmek istemişti. Mustafa Kemal Paşa’nın bu görüşmeleri, onun daha o zaman güçlü bir hareket hazırladığına kanıt oluyordu. Nitekim kısa bir süre sonra son Padişah Vahdettin’in devamlı baskısı karşısında harbiye nazırı Müşir Şakir Paşa, Mustafa Kemal Paşa’yı çağırarak kendisine doğu illerindeki kargaşalığı ortadan kaldırması ve özellikle bölgede etkinliği olan İttihat ve Terakkicilerin hakkından gelebilmesi için görev ve yetki verileceğini, onun Üçüncü Ordu Müfettişi unvanıyla o bölgeye atanmasının kararlaştırıldığını ve bu işi isteyip istemediğini öğrenmek amacıyla kendilerini harbiye nezaretine davet ettiğini bildirmişti. Mustafa Kemal Paşa’nın birçok büyük arzuları vardı. Gerçek o ki paşa ülkenin işgal edilmesinden, antlaşmanın çok kötü uygulanmasından, baştaki hükümetin güçsüzlüğünden büyük bir üzüntü duyuyordu. Amaçlarını özgürce gerçekleştirebileceği yer, herhalde işgal altında bulunan bir bölge olamazdı. Fakat sıradan bir ordu müfettişi olarak giderse de başarılı olamayacağını çok iyi anlamış bulunuyordu. Müşir Şakir Paşa’dan geniş bir yetki istemişti. Paşanın şaşkınlığı karşısında Mustafa Kemal Paşa düşüncelerini şöyle açıklamıştı: “Yalnız emrim altındaki kolorduları değil, gerekirse Anadolu’nun di ğer kolordularını da yönetebilmeliyim. Bununla beraber yanlış anlamayınız, amacım gösteriş değil, ülkeye yararlı olmaktır. Kafkasya’dan Enver Paşa’nın emrindeki kuvvetlerden bir saldırı görürsek bir-iki kolorduyla bu saldırıyı önlemeye olanak yoktur. Bu da padişahın benden beklediği bütün umutları suya düşürür.” Müşir Şakir Paşa, sorunu eski ve yeni erkan-ı harbiye-i umumiye (genelkurmay) reisleriyle görüşeceğini söylemiş, birkaç gün beklemesini Mustafa Kemal Paşa’dan rica etmişti. Gerçekten, Harbiye Nazırı Müşir Şakir Paşa, eski Erkan-ı Harbiye-i Umumiye Reisi Fevzi ve yeni Erkan-ı Harbiye-i Umumiye Reisi Arapkirli Cevat Paşalarla baş başa vererek bu konuda uzun boylu görüşmüş, sonunda Mustafa Kemal Paşa’ya hak veren bu kişilerle ortak bir düşünceye vardığı için istediği yetki belgesini hazırlamıştı. Harbiye Nazırı Müşir Şakir Paşa ile Ferik Mustafa Kemal Paşa’nın ikinci görüşmesi gene harbiye nezaretinde makam odasında olmuştu. Orada Üçüncü Ordu Müfettişi’ne verilen geniş yetki üzerinde durulmuş ve isteğinin özellikle İttihat ve Terakkicilerin yok edilmesi, Pontusçuların haddinin bildirilmesi ve bütün bu bölgenin bozulan güvenliğinin sağlanmasından ibaret olduğu kendisine bildirilmişti. Fakat Mustafa Kemal Paşa bir süre daha vakit kaybetmiş, karargâhına alacağı subayların isimleri üze​ride titizlik göstermişti. Müşir Şakir Paşa’yla Mustafa Kemal Paşa’nın üçüncü görüşmesi İzmir’in işgaline rastlayan günlerde olmuştu. Harbiye nazırı bu görüşme sırasında Mustafa Kemal Paşa’nın önünde ağlamış ve İngilizlerden acı acı şikâyet ederek; “Maalesef, belki İzmir ve havalisi de yakında işgal olunacaktır, bilmem bu gidişle halimiz ne olacak” demişti. Nihayet Mustafa Kemal Paşa hem harekete hazırlanmaya, hem de saraya, padişaha veda etmeye karar vermiş ve bu ziyaretini o sırada Nişantaşı köşesinde rastladığı Erkan-ı Harbiye-i Umumiye Reisi Arapkirli Cevat Paşa’ya da söylemişti. Cevat Paşa padişahı görmesini özellikle Mustafa Kemal Paşa’ya önermişti. Saraya giden Üçüncü Ordu Müfettişi Ferik Mustafa Kemal Paşa’yı padişah derhal huzuruna kabul etmiş ve paşanın ısrarına rağmen onu ayakta durdurmayıp yanındaki koltuğuna oturtmuştu. Son


Osmanlı padişahı Vahdettin, Mustafa Kemal Paşa’ya; “Her şeyden önce en büyük dileğim, İttihat ve Terakkicilerle, Teşkilât-ı Mahsusacıların şahsıma karşı kalplerinde taşımış oldukları düşmanlıktan sizin bilginiz olması ve ona göre hareket etmenizdir. Doğu illerinin temiz ve yüce saltanatımıza bağlı, temiz halkını aleyhimize kışkırtan bu komitacıların en hızlı şekilde ve çok kısa bir zamanda ortadan kaldırılmaları çalışmalarına girişmenizi sizden istemekteyiz. Allah korusun bu kışkırtmalar ve bu karışıklık devam ederse İtilaf Devletleri’nin bundan yararlanarak henüz işgal görmemiş bu bölgeye de asker göndermeleri söz konusu olabilir. O zaman ülkemizin en güçlü bölgesi de elimizden çıkmış olur. Büyük devletlerin burada kurmak istedikleri Ermeni ve Kürt devletlerinin kurulmasına yol açılmış olur. Buna meydan vermemenizi sizden bekliyorum” demişti. Mustafa Kemal Paşa padişahın bu dileği için büyük bir çaba göstereceği sözünü vermiş ve özellikle son hükümdara güven verebilmek için “Padişahımız rahat olsunlar. Bu bölgede kurulması olası bir Ermenistan ve Kürdistan’ın kurulmasına neden olabilecek bir olaya meydan vermeyeceğim. Bunu size söylemeyi bir görev bilirim” demişti. Mustafa Kemal Paşa böylece son Osmanlı padişahının en korktuğu sorunu yok edeceği ve onun kuşkularına yer olmadığına dair güvence verdikten sonra, bütün dileklerin gerçekleşmesi için geniş bir örgüt kurmaya gerek olduğuna ve Enver Paşa’nın Kafkasya’da hazırladığı orduya ve gerektiğinde ülkenin içerlerine göndereceği çetecilere karşı da birtakım hazırlıklarda bulanmaya zorunlu olduğuna yönelik açıklamalar yapmış ve bütün bunlar için bir harcamanın düşünülüp düşünülmediğini Sultan Vahdettin’den sormuştu. Padişah; “Gereken paranın bilgimiz ve onayımızla verilmesi konusunda sadrazam paşaya derhal emir vereceğim” demişti. Padişahı askerce selamlayan Mustafa Kemal Paşa, kendisine açılan bu yepyeni geleceğe tam bir iç huzuru, sevinç ve kararlılıkla bakarak saraydan çıkıyordu. Doğudan işe başlamak ve batıya doğru yürümek, ülkenin kurtarılmasını bu yönde yönetmek onun tek amacıydı.


BANDIRMA VAPURU’NUN YOLCULARI Daha 13 Mayıs 1919 akşamı İzmir’de halk büyük bir korkuya kapılmış, kentin işgal edileceğini anlamıştı. 14 Mayıs’ı 15’e bağlayan geceyse gençlerin Yahudi Meşatlığı’nda (mezarlık) toplanarak Redd-i İlhak adıyla bir dernek kurmaları ve ne pahasına olursa olsun işgale bütün güç ve çabalarıyla engel olmaya karar vermeleri, ertesi sabahın sisli ufuklarında beliren düşman donanmasının korkutucu varlığı ve kayıklarla İzmir rıhtımlarına çıkarılan askerin gerçekten sokak başlarını tutmuş bulunması, acı bir dönemin başladığına kimsenin kuşkusunu bırakmamıştı. 14 Mayıs akşamı sarayda Padişah Vahdettin’in önünden çıkmış olan Mustafa Kemal, 15 Mayıs 1919’da, her Türk gibi kötü ve acı veren işgali duymuş ve kalbinden vurulmuştu. İşte Mustafa Kemal ve arkadaşlarının Anadolu’ya hareketi 16 Mayıs çarşamba günü böyle bir ortamda olmuştu. Bugünün ikindi vaktinde Galata Rıhtımı’na Seyr-i Sefain İdaresi’nin küçük bir vapuru, gerçekte dünya çapında bir değer olan büyük bir vatan evladını etrafındaki bir avuç kahramanla yepyeni bir dünyaya, benzersiz bir kadere götürmeye hazırlanıyordu. Vapurun yolcuları, kalpaklı, poturlu, şalvarlı, cepkenli vatandaşlardı. Bunların arasında siyah kalpağı, gri avcı biçimi elbisesiyle, yeşil gözlü, altın saçlı, yüzünde kararlılık ve korkusuzluk çizgileri görülen Osmanlı İmparatorluğu’nun Üçüncü Ordu Müfettişi Ferik Mustafa Kemal vardı. O, gülmüyor fakat büyük bir davayı gerçekleştirmek için her şeyi göze almış bulunuyordu. Bu yolculuğa çıkmadan önce Şişli’deki evinde başında beyaz bir örtü bulunan, yüzünde kederli bir anlam okunan, saygıdeğer bir anne ve kendisine çok benzeyen bir genç kadına veda etmişti. Bunlardan biri Zübeyde Hanım, diğeri Makbule Hanım’dı. Bu iki insan, Mustafa Kemal’in bitip tükenmeyen ayrılıklarına tanık olmuş ve arkasından çok gözyaşı dökmüşlerdi. Bu defa kim bilir belki de hiç sonu gelmeyecek bir maceraya giden bu sevdikleri adam için son sözlerini söylüyorlardı. Galata Rıhtımı’ndaki topluluk bir karargâhın kişilerinden oluşmaktaydı. Hepsi kalpak ve avcı biçimli elbiseleri, golf pantolon ve yünlü çoraplarıyla bir yolculuğun temsilcileriydiler. Hepsini yolcu etmeye gelmiş kimseler vardı. Toplulukta şu kişiler diğerlerinden ayrılıyordu. Kurmay Albay Kazım (Dirik), atandığı Sivas’taki kolordu kumandanlığına giden Kurmay Albay Refet, Doktor Albay İbrahim Tal’i, Kurmay Binbaşı Hüsrev, Doktor Binbaşı Refik (Saydam), Mitralyöz Teğmeni Arif Beyler, Piyade Üsteğmen Ali Efendi, İstihbarat Müdürü Süreyya Bey, Mustafa Kemal’in iki yaveri Yüzbaşı Cevat Abbas ve Salih (Bozok), Süvari Üsteğmeni Muzaffer Kılıç ve Kurmay Yarbay Arif Beyler. Henüz vapur kalkmadan iki kişi acele acele buraya gelmişlerdi. Bunlardan biri, o tarihte Arnavutköy Komiseri Nevzat (Tandoğan), Mustafa Kemal’in unuttuğu değerli bir paketi Şişli’deki evinden alıp gelmişti. Diğeri eski ve sevdiği bir arkadaşı, Hamidiye Kahramanı Rauf Bey’di. Rauf Bey, Mustafa Kemal’e çıkacağı yolculuğun tehlikelerle dolu olduğunu ve İngilizlerin kendisinin izi üzerinde bulunduğunu, yolculuğunu belirli bir yönde ve bindiği geminin herkesin bildiği bir rota üzerinde hareket etmemesini öneriyordu. Zira paşanın bu gidişinden İngilizler harekete geçebilir, yolda da onu tutuklarlardı. Mustafa Kemal, Rauf Bey’e ve kendisini yolcu edenlere teşekkür etmiş, onları da en yakın bir zamanda Anadolu’da bekleyeceğini söyleyerek Bandırma Vapuru’na geçmişti. Gemi limandan hava kararmadan çıkmak zorundaydı. Yalnız Kızkulesi açıklarında bizim, Büyükdere önlerinde İtilaf Devletleri’nin kontrolünü atlatırlarsa sorun


kalmayacaktı. Geminin kaptanı eski ve deneyimli bir insandı. Gemisine binen “Büyük Adamın” kıymeti hakkında da birçok şeyler biliyordu. Onun Anafartalar Kahramanı olduğunu, Osmanlı İmparatorluğu’nun merkezini, onun kapılarında en korkunç ve güçlü iki düşmana kaşı nasıl savunma yaptığını öğrenmişti. Bu kıymetli konuğu sağ ve esen Samsun’a çıkarmayı bir ülke görevi olarak düşünüyordu. Her iki kontrol de hiçbir kuşku uyandırılmadan atlatılmış, Mustafa Kemal ve arkadaşları Karadeniz’in mor ve köpüklü deniziyle karşılaştıkları zaman rahat soluk alabilmişleri. Fakat yol tehlikeli, her an geri döndürülme kuşkusuyla doluydu. Kaptan gemilerin bilinen seyir yönünü bırakarak daha çok kıyıya yakın, fakat tehlikelerle dolu bir rotayı izliyordu. Biraz sonra bu denizin şanına layık dalgalar, fırtınalar da, bütün bir Türk ulusunun kaderi sayılan bu kahramanı ve onun çevresindeki insanları düşündürmeye başlamıştı. Gemide dikkatlerini çekmemek için topluluktaki insanlar çok az toplanıyor, çok az konuşuyorlardı. Hele bir varabilselerdi vatan işte o zaman kurtulmuş olacaktı. Perşembe, cuma günleri denizle alt alta, üst üste, tıpkı minderde güreşen iki kişi gibi boğuştular. Rauf Bey’in sözleri Mustafa Kemal’in aklından hiçbir zaman çıkmadı. Sonunda deniz durgunlaştı ve ertesi gün, ufukları pembe, uzakta şerit gibi bütün bir cepheyi dolduran Samsun gözüktü. Bandırma Vapuru yaklaştıkça Samsun kumsalları, renkli evleri, tepelerine kadar dik çıkan bayırları hep bu insanların gözü önünde bir tablo gibi belirdi. Artık gelmişlerdi. Anadolu toprakları burada başlıyor, Türk’ün umudu geleceği burada onlara yol veriyordu. Ne bir dalgakıranla, ne de doğal limanla korunamayan Samsun, fırtınalı havalarda yolcu indirilemeyen bir kentti. Fakat Mustafa Kemal’in bugün şansı vardı. Deniz durgun, şehir büyük konuğunu ağırlamaya hazırdı. Üçüncü Ordu Müfettişi’nin ve karargâhının gelmesinden önce kentin askeri makamları haberdardı. Kolordu kumandanı ve Samsun valisi bu karşılama töreninde hazırdılar. Yolcular kayıkla kıyıya yaklaştılar, sevinç ve ilgiyle karşılandılar. Mustafa Kemal işte o zaman rahat bir soluk aldı. Henüz 38 yaşında genç bir generalin, Çanakkale Kahramanı’nın Samsun’a geldiğini duyan halk kıyıda toplanmış ve şaşkın bakışlarla onu seyretmeye koyulmuştu. Oteller yakındı. Başka bir araç almaya gerek kalmamıştı. Hep beraber, neşeli bir yürüyüşle askeri ve halkı selamladıktan sonra Mıntıka Palas Oteli’ne gelmişlerdi. Paşa ve emrindekiler burada bir süre dinlendikten sonra, vilayeti, kolordu kumandanlığını ve belediyeyi ziyaret ettiler. Özellikle kentin güvenliğine ve Rumların çevrede yaptığı baskınlara ait önemli olayları dinlediler. Limanda küçük ve tarihi Bandırma Vapuru o gün akşama kadar kaldı. Mustafa Kemal için ülkenin bütün özelliğini, Anadolu’nun bu tarihi kapısında dinlemek, ona göre bir yol çizmek gerekiyordu. O yol programını şöyle düzenlemişti. Samsun’dan sonra Kavak-Ladik-Havza-Amasya-Turhal ve Tokat’tan geçerek Sivas’a gidecek, oradan da Erzincan yoluyla Erzurum’a varacaktı. Artık kendisini Anadolu’nun koynunda görüyor, bu seven annenin kucağında güvende bulunuyordu. Mustafa Kemal’in Samsun’daki görüşmeleri 25 Mayıs sabahına kadar geceli gündüzlü sürdü. Her taraftan kötü haberler geliyordu. Dâhiliye Nazırı Ali Kemal’in, Anadolu valilerine duyurduğu gizli emirde, Mustafa Kemal’in geri döndürülmesi emrediliyordu. Hatta bu bildirge şöyle bir kararı da içeriyordu: “Paşayı direnmesi durumunda zorla ve koruma eşliğinde gönderebilirsiniz.” Güzel ama bu cesareti kendisinde bulacak kimdi? Mustafa Kemal, elde ettiği bu gizli bilgilere göre önlemler almaktan da bir an vazgeçmiş değildi. Hemen bazı arkadaşlarını daha önceden, geçeceği kasaba ve şehirlere göndermişti. Onlar kendisini oralarda bekleyecekler ve kötü bir durum karşısında daha önceden de onu bilgilendireceklerdi. Bunlardan en önemlisi Sivas’ta yaşanmıştı.


Oraya Doktor Albay İbrahim Tal’i Bey gönderilmişti. Vali Reşit Paşa’nın, Elaziz Valisi Ali Galip’in ısrarıyla paşayı Sivas’a gelir gelmez tutuklamaya hazırlandığını duymuş olan İbrahim Tal’i Bey, Sivas ili sınırında karşıladığı zaman, Mustafa Kemal’in bir ara kulağına eğile​rek; “Paşam, sizi burada tutuklayacaklar” demişti. Mustafa Kemal Paşa çok soğukkanlı ve son derece korkusuzdu. Valiye; 86 “Paşa hazretleri, siz de bizim otomobile buyurunuz ki beni tutuklamaya hazırlananlar şaşırsınlar” demişti. Sivas valisi, bir taraftan Üçüncü Ordu Müfettişini inandırmak, diğer taraftan acele önlemler almak zorunda kalmıştı. Mustafa Kemal’i böylece bütün yol boyunca bekleyen güvenilir arkadaşları vardı. Havza, Amasya, Tokat hep bu önemli önlemlere sahne olmuş kentlerdi. Mustafa Kemal Paşa, 25 Mayıs cuma günü Samsun’dan Dünya Savaşı’ndan arta kalmış hurda bir otomobille ve arkadaşlarının diğer kısmı da yaylı arabayla ayrılmışlardı. Gerçekten yollar tozlu, dağlar dumanlı, dereler akıntılıydı. Bandırma Vapuru’nun yolcularını Anadolu’da bekleyen kader, her ölümlüye Tanrı’nın vermeyeceği, onur, şan ve kahramanlıkla dolu bir tarih parçasıydı. Mustafa Kemal, parmaklarındaki sigarayla arabada arkadaşlarıyla tatlı tatlı görüşüyor, üstündeki imparatorluğun ordu müfettişi üniforması, yol boyunca ona nasıl davranılacağını belirliyordu. Yanındakilerden hiçbiri, kuşku yok ki bir ulusun kurtarılışını hazırlamak üzere, bu büyük adamla eşi bulunmaz yolculuğuna çıkmış olduklarını düşünebiliyorlardı. Bizce davasına inanmış yalnız bir insan, bu belirsiz ve tehlikelerle dolu yolun gerçek yolcusuydu. 86 Sivas Valisi Reşit Paşa Mustafa Kemal’e bağlıydı. Ali Galip’in baskılarına karşı koymuş ve herhangi bir kötü olaya fırsat vermemiştir. S.N. Tansu.


MUSTAFA KEMAL RUS HEYETİYLE HAVZA’DA NE KONUŞTU? 19 Mayıs 1919 Cumartesi sabahı karargâhıyla beraber Bandırma Vapuru’yla Samsun’a ulaşan Mustafa Kemal Paşa, burada ancak birkaç gün kalabilmiş, eski bir otomobil ve birkaç yaylı arabayla yollarına devam eden topluluk, hep bir ağızdan söyledikleri “Dağ başını duman almış, gümüş dere durmaz akar” şarkısıyla dumanlı dağların, akarsuların süslediği zengin bir doğa parçasını, tekerleklerin kaldırdığı toz bulutlarıyla süsleye​rek şirin bir kasaba olan Havza’ya varmışlardı. Havza, dik bayırları, kerpiç ve ağaç evleriyle sevimli bir beldeydi. Bu kasabanın en işlek yerinde altında şifalı suların kaynadığı ılıcaları koynuna almış oteller vardı. Bunların en iyisi olan Ali Baba’nın otelinde kalan Mustafa Kemal, yaverleri Mahmut, Cevat Abbas ve Muzaffer Kılıç ile arkadaşları Hüsrev Gerede ve Salih Bozok’la beraberdi. Hepsinin birbirlerine anlattıkları öykülerde hep Rumeli anıları tazeleniyor, özgürlük için ayaklanmış insanların ülkesi Manastır ve Selanik canlanıyordu. Mustafa Kemal ve arkadaşları, sıcak sularıyla ünlü bu şirin beldede tam 22 gün kalmışlar, buraya kadar gelmiş olan bir Sovyet heyetiyle görüşmüşlerdi. Heyetin başında Rus Albayı Budiyeni bulunuyordu. Bu palabıyıklı, babayani askerle Mustafa Kemal’in arkadaşlığı hızla ilerlemiş ve kısa za​manda dost olmuşlardı. Albay, Mustafa Kemal’e Bolşevik Rusya’nın silah ve cephaneyle para yardımını söz veriyor, buna karşılık ortak düşmanları olan İtilaf Devletleri’ne karşı Türkleri savaşmaya davet ediyordu. Budiyeni’nin istekleri yalnız bu kadarla kalsaydı Mustafa Kemal Paşa çoktan razı olacak ve görüşmelerin de uzun süre sürüp gitmesine gerek kalmayacaktı. Fakat Rus albayının dilinin altında bir şey vardı. Nitekim kısa bir süre sonra o da baklayı ağzından çıkarmış oluyordu. Albay Budiyeni, Mustafa Kemal’e şöyle sormuştu: “Acaba general hazretleri, Anadolu’da kurulacak hükümet için nasıl bir rejim düşünüyorlar?” Mustafa Kemal, karşısındakinin amacını anlamış ve hemen şaşırmadan cevabını vermişti: “Tabii ki Sovyetler’in, Şuralar Cumhuriyeti’ne benzer bir hükümet tarzı!” “Yani Bolşevikliğin ilkeleri üzerine kurulmuş bir cumhuriyet değil mi generalim?” “Öyle olacak, devlet sosyalizmi dersek daha doğru söylemiş oluruz.” “Yalnız sosyalizm, sosyal alanda egemen olan bir modeldir. Biz sizin komünizmi de gözden geçirmenizi istiyoruz. Ancak büyük komşunuz Rus​ya, o zaman size elinden gelen yardımı yapacaktır.” Mustafa Kemal Paşa, Albay Budiyeni’nin ilk önce söz almaya çalıştığını görüyor, kendisi için tutulacak yolda yardıma gereksinim olduğunu da unutmuyordu. Sovyet heyeti Havza’dan büyük bir umutla ayrılmıştı. Fakat Mustafa Kemal Paşa bunları kırmadan atlatmıştı. Hatta tehlike şayet büyürse, bir Rus kolordusundan da faydalanılacaktı. Havza görüşmeleri, Mustafa Kemal’in düşmanları için onun komünistliği kabul ettiği şeklinde herkese duyurulmuş ve dar görüşlüler, büyük Türk Önderi’nin bu kadar basit bir pazarlıkla bütün amaçlarından vazgeçeceğini sanmışlardı. Sonradan kendisiyle görüştüğüm Fevzi Çakmak Paşa, bu olay hakkında Mustafa Kemal Paşa’nın kendisine; “O zaman bir sırat köprüsü geçmek zorundaydım, ünlü sözdür, köprüyü geçene kadar ayıya dayı dedik” demişti. Havza’da geçen günlerin ikinci önemli olayı, buraya Pon-tusçulara karşı kurduğu çetelerle başarılı


bir çatışmaya girişmiş bulunan Giresunlu Topal Osman Ağa’nın daveti olmuştu. Bu konuşmada Mustafa Kemal Paşa ağaya; “Osman Ağa, İstanbul hükümetinden aksine emir gelmiş olsa bile, sen gene Pontusçularla sonuna kadar savaşmaya devam edecek ve bunları tepelemeye çalışacaksın. Savaşını sakın ola ki durdurma, özellikle hız ver” diye de emir buyurmuşlardı. Karadeniz kıyılarında Pontusçular kazanamamışlarsa, bu işte Giresunlu Topal Osman Ağa’nın büyük bir rolü olmuştur. Ne yazık ki sonradan politik arzular ve bazı kimselerin kışkırtma ve ara bozmaları Osman Ağa’yı Atatürk aleyhine harekete yönlendirmiş, uzun bir çarpışmadan sonra, bu yanlış yol üzerinde Osman yok olmuştu. Albay Budiyeni görüşmelerinde Mustafa Kemal Paşa’ya, doğuda kurulacak Ermeni ve Kürt devletlerinin, batı dâhil olmak üzere Karadeniz kıyılarında kurulacak Pontus hükümetinin İtilaf Devletleri’nce gerekli görüldüğünü söylemiş, bütün bunlarla Sovyetler’in yeni Türkiye’nin yanında savaşmaya hazır bulunduğunu da ilave etmişti. Albay Budiyeni; “Biz, Çarlık Rusya’sının ileri gelenleri ve öncüleri, Kafkasya’nın kundakçıları olan Ermenilere asla yüz vermek düşüncesinde değiliz. Hele Ermeni Taşnak ve Hınçak komitelerinin savaş sonrası girişimlerinden biz de hiç hoşnut değiliz. Onlar, kimi kuvvetli görürlerse ona uşaklık ederler. Yarın İngilizler, Fransızlar, Amerikalılar hesabına çalışmayacaklarını kim kesin olarak söy​leyebilir?” demişti. Mustafa Kemal Paşa, albayın bu önerisinde arkasında Sovyetler’in, Anadolu’ya ortak eylem önerisinde bulunacaklarını anlamakta gecikmemişti. Nitekim albayın başka bir sorusu şu olmuştu: “Mondros Antlaşması’na uyularak ordularınız silahtan arındırılmış, bütün silah ve cephane depolarınıza el konmuştur. Bu koşullar altında bir taraftan Yunanlılarla, diğer taraftan Ermeniler, Pontusçularla ve Anadolu’nun her tarafında işgal kuvvetleriyle nasıl savaşacağınızı bir türlü anlayamıyorum paşam” demişti. Mustafa Kemal Paşa, karşısında babayani tavırlarına, palabıyıklarına ve Türk dostu görünmek isteyen bütün yapmacık hallerine rağmen, alttan alta durumu öğrenmeye çalışan kurnaz bir Rus askeriyle karşı karşıya bulunduğunu görüyordu. Ona yanıt olarak; “Evet albayım, durumumuz gerçekten sıkıntılıdır. Fakat işte bizim ulusun özelliği de böyle kötü günlerde iş görmesi, olağanüstülükler yaratmasıdır. Siz rahat olunuz, ortak düşmana karşı bizi sandığınızdan daha tehlikeli ve hesaba katmaya değer bir kuvvet olarak bulacaksınız, buna da şaşmayınız” demişti. Albay Budiyeni burada yutkunmuş ve sonradan bana merhum Cevat Abbas’ın anlattıklarına göre epey düşündükten sonra; “Rusya’nın bütün gereksinimlerinizi tamamlamaya hazır bulunduğunu size bildirmek görevini üstlenmiş bulunuyorum. Yeter ki, siz de bizim isteklerimizi yapınız. Padişahlığı, hilafeti ortadan kaldırınız, komünistliği ilan ediniz” demişti. Mustafa Kemal albayı tam konuşturmuştu. Artık Sovyetler’in yardım perdesi altında ne yapmak istediklerini, bu kurnaz olmasına rağmen ne de olsa asker olan, gerçekte bir diplomat derecesinde konuşma metotlarına ve inceliklerine sahip olmayan Budiyeni hepsini ağzından çıkarmıştı. Mustafa Kemal Paşa o zaman oldukça dikkatli konuşmuş, karşısındakilere hem umut vermiş, hem de güven aşılamıştı. O, gülerek şöyle yanıt vermişti: “Sayın albayım söylediğiniz işler şimdi düşündüğünüz kadar kolay değildir. Padişahlık kurumu aslında zayıflamıştır, yıkılmak üzeredir. Hilafet için biraz daha sabırlı, hatta biraz daha dikkatli olmak lazımdır. Arkamızda bir de İslam dünyası vardır. Bunu da hesaba katacağız. Onların yardımları bugün için gereklidir. İngilizleri ancak bu sayede yerlerinde tutacağız. Komünistliği ilan etmek de bugün için olanaksızdır. Evvela davayı ülke insanına anlatmak


gerekmektedir. Şimdi bizim tek bir amacımız vardır. O da savaşı kazanmak ve istilayı ortadan kaldırmaktır. Zafer kazandığımız zaman koşullarınızı daha sakin ve rahat bir ruh hali içinde düşüneceğiz.” Albay Budiyeni başkanlığındaki Rus heyeti çok umutluydu. Mustafa Kemal Paşa, modern düşünceli, ileri görüşlü bir askerdi. Her şeyi evre evre çözümlemek düşüncesindeydi. Dürüst bir insan davranışıyla kendilerine her şeyi açıkça söylemişti. O halde bu büyük savaşın eşiğinde duran adama, Türklere hemen yardım edilmeliydi. Nitekim Havza konuşmasının büyük yardımı olmuştu. Albay Budiyeni gerek Lenin’in, gerek Stalin’in ve gerekse Troçki’nin en güvenilir adamıydı. Tam bir Rus olan ve askerlikten başka bir şey bilmeyen, devrimin liderlerine körü körüne bağlı olan albayın görüşüne güvenmek gerekiyordu. O Rusya’ya döndükten, Mustafa Kemal Paşa da askerlikten istifa ederek milli kongrelerde başkanlığa seçildikten ve İstanbul hükümetiyle padişaha açıkça meydan okuduktan sonra, Rusya’dan istediği her şeyi, top, tüfek, cephane ve altın rubleyi alabilmiş, özellikle Sovyetler’in yardımı Büyük Taarruz’dan önce en verimli evreye ulaşmıştı. Mustafa Kemal gerçekten padişahlığı, hilafeti kaldırmış, fakat komünistliği kabul etmemişti. Çünkü ne Türk gelenekleri, ne de İslam inanışı bu görüşe olanak sağlamıyordu. Mustafa Kemal Paşa da hem Türk, hem de Müslüman’dı.


SİVAS KONGRESİ’NDE MUSTAFA KEMAL PAŞA’YLA KARA VASIF BEY ARASINDA BİR GÖRÜŞME Mustafa Kemal Paşa, Samsun’dan Havza’ya ve oradan Amasya yoluyla Sivas’a vardıktan ve Elaziz Valisi Kurmay Albay Kayserili Ali Galip’in, düşündüğü tutuklamadan kurtulduktan ve tam aksine düşmanı da amana getirerek onu yapacağına pişman ettikten sonra, otomobille yapılan bir yolculuğun ardından Erzurum’a varmıştı. Tarihi surları, şanlı kaleleri, kerpiç evleri, kahraman ve yiğit halkıyla Erzurum, sınır boylarımızın bir kentiydi. Mustafa Kemal Paşa’ya burada gösterilen yakın ilgi o kadar büyük olmuştu ki, paşa yıllarca emek verdiği ve bu yolda birçok rütbe kazandığı askerliği de bu uğurda bırakmış, geldiği zaman bütün hazırlıkları tamamlanmış ve yalnız doğu illerinin sıkıntılarını görüşmesi kararlaştırılmış olan bir kongreye katılabilmek için, ordu müfettişliğini, ferikliğe kadar elde ettiği rütbeleri, emeklilik haklarını ve arkasında bıraktığı onurlu bir geçmişi bir gecede bırakarak, yepyeni bir geleceğe, başkaları için karanlık görünen bir yarına kararlı adımlarla yürümüştü. 8’i 9 Temmuz 1919’a bağlayan tarihi gecede, saat 23’de padişahla telgraf başında konuşmuş olan Mustafa Kemal, kendi anlatımıyla milletin bir bireyi gibi milletin bağrına sığınmıştı. Durum böyleyken paşanın bu özverisini değerlendirmiş olan kongreye katılanlar onu temsil heyeti başkanlığına getirmekte kararsızlık göstermemişlerdi. Kongre toplanmadığı zamanlarda, onun tam yetkisini temsile yetkili bulunan bir heyetin başkanı olarak Mustafa Kemal için ülkenin bu tarafında her şeyi yapmak olanaklıydı. Erzurum Kongresi’ndeki en büyük başarı, “Vatanın bir bütün olduğu ve parçalanmasının kabul edilmeyeceği” formülünün kabulü olmuştu. Bundan sonra daha geniş ve daha anlamlı bir kongreyi ancak Sivas’ta toplanmış görüyor ve bütün savaşın ve devrimlerinin kaynağı olarak bu toplantıyı kabul ediyoruz. 29 Haziran 1919’da kavak ağaçlarının gölgelediği bu tarihi kenti arkasında bırakan Mustafa Kemal, 4 Eylül perşembe sabahı Sivas’a girdiği zaman çok yakın arkadaşı Doktor İbrahim Tal’i Bey, Mustafa Kemal’e “K.G.” parolalı Karakol Teşkilâtı’nın Kurmay Albayı Kara Vasıf Bey eliyle kaleme alınmış bir tüzüğü uzatmış ve kendilerine; “Paşam, Mili Mücadele’ye hizmet eden ve gizli çeteleri, gizli kaptanları, gizli subayları, gizli kurmay subayları bağrında toplayan gizli direnişin bütün şubelerini kucaklayan Karakol Teşkilâtı’nın bu tüzüğünü yazan Kurmay Albay Kara Vasıf Bey de buradadır” demişti. Gerçekten de Kara Vasıf Bey Sivas Kongresi’ne üye seçilmiş ve gelmişti. İşte o zaman bu iki önemli insan karşı karşıya gelmişlerdi. Mustafa Kemal, serüvenci oldukları için İttihatçılardan hoşnut değildi. Hele Anadolu direnişine bu eski komitecileri hiç karıştırmak istemiyordu. Hâlbuki karşısında İttihatçıların tanınmış isimlerinden biri ve antlaşma yıllarında İstanbul’da büyük yararlılıkları görülen Karakol Teşkilâtı’nın bir numaralı kurucusu bulunuyordu. Paşa, Vasıf Bey’e; “Kuzum Vasıf Bey, bu gizli direnişçiler kimlerdir ve nerededirler? Hele bütün bu gizli kuruluşların başkumandanı kimdir? Şunları biz de bilelim, öğrenelim” demişti. Kara Vasıf Bey, bütün bu gizli kuruluşları anlatmaya başlayacağı sırada Mustafa Kemal Paşa ona söz vermeden devam etmişti: “Sizlerin amacı kapatılmış İttihat ve Terakki’yi canlandırmaktır. Böylece iktidarı yeniden ele geçirmek istiyorsunuz. Bunların farkındayım. Sizin gizli başkumandanınızın adını da söyleyeyim. Bu


Enver Paşa’dır.” “Hayır paşam yanılıyorsunuz, bizim başkumandanımız sizsiniz. Talat Paşa Berlin’den bize gönderdiği direktifte ‘Bundan sora Başkumandanınız Mustafa Kemal Paşa’dır. Onun açtığı bayrak altında birleşiniz’ diye yaz​mıştır.” “Ben Mondros Antlaşması’ndan sonra İstanbul’a gelince kurulmuş olan bu Karakol Teşkilâtı’nın amacını çok iyi öğrendim. Galip devletlerin dikkatlerinden İttihat ve Terakki’nin çalışmalarını gizlemek için bulduğunuz metot. Hedefiniz, kapatılmış partinin amaçlarının aynısıdır. Yeniden iktidara gelmek, aklınızca yeniden gelişigüzel bir şekilde ülkeyi maceraya sürüklemek istiyorsunuz. Hepinizin hâlâ Rusya’da olan eski Başkumandan Vekili Enver Paşa’yla bağlantınız sürüyor. Sayın albayım bu örgütünüzün düşman eline geçmiş kentlerde devam edip etmemesine karşı bir şey diye​mem. Yalnız burada yani ülkenin istiladan uzak kalmış örgütün ismi Ana​dolu ve Rumeli Müdafaai Hukuk Cemiyeti’dir. Eğer bizimle çalışacaksınız bu isim altında hareket edeceksiniz. Bu örgütün amacı ülkeyi düşman istilasından kurtarmak, sonra da önce bağımsız ve özgür bir ulusun layık olduğu devleti kurmaktır. Ne Babıâli Baskını’na, ne Yıldız Yağması’na ve ne de herhangi bir maceraya aramızda yer verecek tek bir kimse yoktur. Ülkenin her tarafında, ister istilaya uğramış olsun, ister bağımsız bulunsun Müdafaa-i Hukuk’a, onun şubelerine, bu davaya inanmış yürekten bağlı kişilere yer verilecektir.”Bu tepeden inme sözler Kara Vasıf Bey’i şaşırtmış olmakla beraber paniğe uğratmamıştı. Onun da savunabileceği bazı ilkeler vardı. Mustafa Kemal Paşa’ya şöyle bir düşünce ortaya koymuştu: “Zat-ı devletleri, Karakol Teşkilâtı tüzüğünde belirtilen bazı konulardan kuşku duymaktaysanız da Karakol Teşkilâtı’nın sağlamakta olduğu yararlardan biri bu örgütün güya sizinle bir olmadığı kanısını düşmanlara vererek, görünürde ayrı, gerçekte aynı yolda çalışmasına olanak bulmasıdır. Böylece galip devletlerin dikkatlerinden bir ve beraber olduğunuzu gizlemiş olacağız.” Bu söz üzerine belirtilen görüşmede hazır bulunup konuşmaya tanık olmuş örgüt üyesi arkadaşlarımızın bize yazdıklarına göre Mustafa Kemal Paşa fena halde öfkelenerek kaşlarını çatmış ve sert bir şekilde; “Karakol Teşkilâtı, armasıyla, yönetmeliğiyle ve hatta üyeleriyle tarafımızdan kapa​tılmıştır. Vasıf Bey, bilmem sözümü anlayabildiniz mi?” demişti. Kara Vasıf Bey sapsarı olmuş ve tek bir kelime söylemeye olanak bulamamıştı. Kararlarını verdiği kadar bunları kanunlaştırmasını çok güzel bilen Mustafa Kemal Paşa kısa bir süre sonra Sivas Kongresi’nden şöyle bir karar almıştı. “Ülkede düşman işgaline ve hükümetin yasadışı ve millet vicdanına uygun olmayan her türlü davranışa karşı birleştiren, yalnız ve özellikle Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Teşkilâtı’dır. Başka isim ve amaçla hareket edenler, milli teşkilâtın dışında kalmış özel girişimlerden ileri gidemezler.” Fakat ne Kara Vasıf Bey, ne de arkadaşları Karakol Teşkilâtı’yla belirttikleri amaçlardan ve bu teşkilâtın tüzüğüyle üyelerine yüklediği amaçlardan vazgeçmişler, aksine aynı yolda yürümeye devam etmişlerdi. Gene “K.G.” parolalı mühür kullanılmış, gene el altından kendi ilkeleri üzerinde durulmuştu. Sivas Kongresi, Sadrazam Damat Ferit Paşa hükümetinin bozgununu sonuçlandırmış, Elaziz Valisi Sivas’ı basamadığı ve Suriye’ye kaçtığı için ulusalcıların güçlü olduğu ortaya çıkmıştı. İşte bu görünüm sadrazamı devirmiş, yerine gelen Ali Rıza Paşa kabinesi, Anadolu’yla ortak bir uzlaşma ortak noktası aramak amacıyla Bahriye Nazırı Salih Paşa’yı Amasya’ya göndermişti. Amasya görüşmesinden ülkeye yararları olarak çıkan tek şey, Meclis-i Mebusan’ın derhal toplantıya


çağrılması ve bu nedenle de seçimlerin yapılmasıydı. Fakat işgal edilmiş bir ülkede, İstanbul’da bu meclisin ne kadar devamlı olacağı kuşkuluydu. Son Osmanlı Meclis-i Mebusanı’na katılacak üyeleri belirleyecek seçimlerin birçok garip cilvesi olmuştu. Padişah ve onun taraftarları bir taraftan kendi adamlarını bu meclise sokmaya çalışırken, Anadolu da çoğunluğun müdafaa-i hukukçularda olmasına çabalıyor, Karakolcular da güçleri oranında uğraşarak, ortadan kaldırılan İttihat ve Terakki’ye taraftar kimselerin son Osmanlı Meclisi’ne katılmasını istiyordu. Son Osmanlı Meclis-i Mebusanı da bu nedenle uyumlu bir topluluk olmaktan uzaktı. Karakolcuların en ileri gelen iki ismi Kara Vasıf’la Kara Kemal Meclis’e girmeyi başarmışlar, Anadolu’dan gelen Celalettin Arif Bey ise Atatürk’ün nutkunda haklı olarak açıkladığı gibi, niçin ve neden geldiğini unutarak tamamen müstakil bir grup teşkiline kalkmış, böylece Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’nin merkezini güç bir duruma sokmuştu. Bu Meclis’te saltanat taraftarları da bulunmaktaydı. Hatta İngiliz korumasını, Amerikan mandasını isteyenler de bulunuyordu. Hâlâ şaşkınlıkla üzerinde durulacak tek bir parlak sonuç şuydu: Sivas Kongresi’nde kararlaştırılmış olan Misak-ı Milli’nin87oy birliğiyle bu Meclis’te kabulüydü. Belki de yalnız bu önemli karar, İstanbul’un resmen işgaline, Meclis’in dağıtılmasına, üyelerinden bir kısmının Malta’ya sürülmesine neden olmuştu. Fakat ne olursa olsun, Sivas Kongresi’nin bu ilkesi bizce ülkenin kurtuluşunu hazırlamıştı. 87 Milli Misak (Misak-ı Milli), Türk bağımsızlık savaşının temelini oluşturan ve Mustafa Kemal Atatürk’ün başkanlığında toplanan Erzurum ve Sivas kongrelerinde belirlenip Osmanlı Meclis-i Mebusanı tarafından 28 Ocak 1920 tarihinde kabul edilen ve tüm ulusun sonuna kadar uygulaması kararlaştırılan altı maddelik ulusal sözleşme.


MİTHAT ŞÜKRÜ’DEN CELAL BAYAR’A GELEN MEKTUP İttihat ve Terakki Fırkası’nın son genel kâtibi Şükrü Bey merhumdur. Mondros Antlaşması üzerine bu tarihi parti, dışarıdan gelen baskıyla kendisini kapatmak zorunda kalmış fakat üyelerinin içinden İttihat ve Terakki ülküsü bir türlü çıkmamıştır. İttihatçılar, kapatılan bir gazete gibi yeniden çalışmaya başlamak için isim değiştirmek gereğini duymuşlar, kendilerine Teceddüt (Yenilik) Fırkası adını koymuşlardı. Bu değişiklik gizlice bütün örgüte yayınlanmış, bu arada savaş yıllarında İzmir İttihat ve Terakki Fırkası’nın sorumlu kâtibi olan Celal Bey’e (Bayar) bir de mektupla bildirmişti. Celal Bey, ülkenin karşılaştığı yıkımı soğukkanlılıkla yorumluyor, gerek İttihat ve Terakki, gerekse isim değiştirerek ortaya çıkan Teceddüt Fırkası’yla vatanın büyük davalarının gerçekleşmesine olanak olmadığını görüyordu. O zamanlar, ülkenin en büyük gereksinimi etiket değiştirmek şeklinde kurulacak siyasi partilerde olmayıp, milli bir ayaklanmaya hazırlanmak şeklinde düşünülecek uygulamadaydı. Hele İzmir’de gene İttihatçıların katılımıyla açılan bu yeni parti, başkanlığa İsmail Canbulad gibi pek ateşli bir particiyi getirince, Celal Bey halkla yakından ilişki kurmaya ve onların gerçek dileklerini öğrenmeye karar vermişti. İzmir’in işgali dramı da gelip çatınca, geleceğin bir savaşa doğru gittiğini gören Celal Bey, başına sarık sararak ülkenin iç bölgelerine doğru yürümüş, geçtiği yerlerde dinsel, milli, bilimsel konuşmalarla bir taraftan halkı bilgilendirmeye, diğer taraftan milli direnişi hazırlamaya başlamıştı. İzmir’in işgali, Anadolu’nun batısında yaşayan yiğit ve kahraman Türkler üzerinde çok kötü bir etki yaratmıştı. Onurundan zerre kadar özveriye katlanmayan halk, ihtiyarı, genci, çocuğu, erkeği ve kadınıyla ayaklanarak silaha sarılmış ve Aydın ve Ödemiş önünde efeler kahramanlık destanları sıralamışlardı. Orada genç kızların delikanlılarla beraber düşmana karşı dövüşmesi insanın gözünü yaşartacak bir olay olmuş, gelecek kuşakların destan kabul edeceği başarılar elde edilmişti. İstilacı ve gaddar bir düşmana karşı duyulan bu kin ve sonsuz öç duygularının bir gün neye mal olacağını, dünya anlamaktan pek uzaktı. İşte bu ayaklananlar içinde yer yer birtakım çeteler, gruplar ve halk toplulukları vardı. Anadolu, Kurtuluş Savaşı coşkusunu kalbin​den duymuş, damarlarında dolaşan bir alev gibi ateşler içinde çırpınmıştı. Her tarafta isimlerden, gruplardan bahsediliyordu. İzmir’in işgali özellikle Balıkesir’de büyük bir tepki yaratmış ve harekete geçen vatanseverlerin başında Hacı Muhittin Çarıklı (eski İttihatçı liderlerden eski milletvekili) bulunmuştur. Girişimci heyet başkanı unvanıyla adı geçen ilk milli kongreyi Haziran ayı içinde Balıkesir’de toplamış, İzmir’in işgalini protesto etmiş ve burada eylemli bir direnişe karar verilmişti. Daha sonra da 16 Ağustos 1919’dan 25 Ağustos 1919 tarihine kadar daha geniş anlamda bir kongre de Alaşehir’de toplanmıştır. Bu kongrenin başkanlığına yine Hacı Muhittin Çarıklı, ikinci başkanlığına da Uşaklı İbrahim Tahtakılıç ile Akşehirli Mustafa Beyler seçilmiştir. Böylece bir taraftan resmi kongreler toplanırken diğer taraftan da halk birtakım çeteler kurmaktaydı. Demirci Efe de bunlardan biriydi. İşte İttihat ve Terakki’nin İzmir Sorumlu Kâtibi Celal Bey de Demirci Efe’nin danışmanı olarak onunla iş birliği yapmıştı. Efe, temiz ve kahraman bir insan olmakla beraber devlet ve siyaset işlerinde saf bir kişiydi. Ne de olsa Celal Bey gibi yöneticiliğin çeşitli inceliklerini bilmiyor, hele siyasi sorunların analizini yapamıyordu. Onda sonsuz bir güç ve enerji, danışmanındaysa büyük bir sezgi ve kavrayış vardı. Bu birliktelik ülke için hayırlı bir sonuç


doğurmuştu. O zamanlar, Yunan işgalini protesto etmek ve eylemli bir direniş göstermek amacıyla İzmir’de kurulmuş bir Redd-i İlhak Cemiyeti bulunuyordu. İlk toplantısını Yahudi Meşatlığı’nda (mezarlık) yapan bu dernek, İzmir’in çeşitli mahallelerinde de şubeler kurmuştu. Hâlbuki bir süre sonra Sivas’ta toplanan milli kongre, Redd-i İlhak Cemiyetlerinin adını Müdafaa-i Hukuk Cemiyetlerine dönüştürmüş ve daha önce Alaşehir’de toplanan başka bir milli kongre de buna benzer bir karara varmıştı. Celal Bey bu kongrelerden birinde “Din düşmanlarımıza karşı koymak gereklidir. Tümümüz şehit oluncaya kadar savaşa devam edeceğiz. Bu bize düşen zorunlu bir görevdir. Tarih sayfalarını çevirdiğimiz zaman, Türk milletinin düşmandan yüz çevirdiği görülmüş şey değildir” diye bir söylemde bulunmuş, halkı Kurtuluş Savaşı’na yönlendirmiş ve hepsini coşturmuştu. Celal Bey, dinin de bu davada büyük yardımı dokunacağını kabul etmiş, konuşmalarında dini anekdotlar, önemli ayetler belirterek, halkın manevi duygularına seslenmişti. İstanbul’daki matbaalardan birinde dizgici olarak çalışan Şeref Bey, Mithat Şükrü Bey’in mektubunu Celal Bayar’a getirmişti. Şeref Bey, Teşkilât-ı Mahsusa’da da görevliydi. Şeref Bey 25. Kolordu’da yedek subayken açıkta bırakılmış ve antlaşmadan sonra adı geçen yerde çalışmaya başlamış, bir ara Tanin Matbaası’nın da müdürlüğünü yapmıştı. Şeref Bey bir ara Bekirağa Bölüğü’ne gelmiş, orada bizimle ve İttihat ve Terakki Genel Kâtibi Mithat Bey’le görüşme fırsatını bulmuştu. Sonrada gizli örgütümüzde çalışan Şeref Bey’e bir gün İttihat ve Terakki’nin Bolu Sorumlu Kâtibi Doktor Mithat (eski Kastamonu Valisi) ve Zonguldak Sorumlu Kâtibi diğer Mithat Bey’in önünde verdiğim direktif üzerine, İzmir’in Yunanlılar tarafından işgalini protesto eden bildirilerin gizlice matbaada basılması sağlanmış ve Fatih Belediyesi önünde toplanan mitingde, bu bildiriler adamlarımız tarafından halka dağıtılmıştı. Şeref Bey özverili bir arkadaşımızdı. Onu İzmir’e göndermekte kararlı davranmıştık. Mithat Şükrü Bey, benden kendisi hakkında gereken bilgi ve aklanma belgesini alınca mektubu ona teslim etmiş ve bu mektup da İttihat ve Terakki’nin İzmir Sorumlu Kâtibi Celal Bey’e gönderilmişti. Fakat davanın İttihat ve Terakki’yi yeniden kurmaktan çok Kurtuluş Savaşı’nı başarmakta olduğunu gören Celal Bey, Demirci Efe’yle iş birliği yaparak Batı Anadolu’nun çeşitli bölgelerinde büyük bir kalabalığı harekete geçirmişti. Celal Bey, halk arasında Galip Hoca takma adıyla tanınıyor, büyük bir saygı ve sevgiyle karşılanıyordu. Gezdiği, dolaştığı yerlerde halkın ruhuna etki eden ve Milli Mücadele’nin gizli direniş merkezlerinden biri olan bu Galip Hoca’nın ve yanındakilerin çalışmaları bir süre sonra Büyük Millet Meclisi Başkanı Mustafa Kemal Paşa tarafından öğrenilmiş ve övgüye değer bulunmuştu. Ege’nin Galip Hocası, yalnız halk arasında dolaşıp düşünce aşılayan bir insan değil, Milli Müsellah kuvvetlerinin de başında bulunan bir kişiydi. Çok eski bir İttihatçı, deneyimli bir devlet adamı, örgütçü bir vatansever olan Celal Bey, Milli Mücadele tarihinin karanlıklarında, Gediz boylarının, Balıkesir yöresinin ışığıydı. Onu bazen efe kıyafetinde görenler olduğu gibi, gerektiğinde din adamı olarak başı sarıklı, fakat mücadeleci bir hoca olarak da ona rastlayanlar bulunuyordu. Yunanlılarla savaş bütün Ege bölgesini sarmış, herkesin damarlarına kadar işlemişti. Bütün bu kendi başına küçük topluluklar, Ankara’yla devamlı iletişim halindeydiler. Tarihin Galip Hocası, güçlü bir İttihatçı olmasına rağmen, artık ülkeyi kurtaracak topluluğun partizanlıkta değil, milli bir birlik meydana getirmekte olduğunu çok güzel görmüş ve herkese göstermişti. Onun bu halinden şikâyet eden eski parti arkadaşları bulunabilirdi. Fakat ülkenin bu zor günlerinde İttihat ve Terakki’yi yeniden diriltmeyi veya isim değiştirerek “Teceddüt Fırkası” adına çalışmayı tam ve olgun bir vatansever olan bu eski İttihat ve Terakki’nin


İzmir Sorumlu Kâtibi doğru bulmuyordu. İşte onun bu özverisi ve zamanın bütün gereklerini yerinde görmesiydi ki, Büyük Kumandan ve Meclis Başkanı Mustafa Kemal’i kendisini övmeye yöneltmişti. Savaş bittikten, barış yapıldıktan ve ülke kurtarıldıktan sonra Meclis’te tarihi nutkunu okuyan Gazi Mustafa Kemal, onu şu satırlarla övmüştü: “Aydın yöresinde, İzmir’in işgalini izleyen asker ve halktan bazı vatanseverler, Yunanlılara karşı savunma ve halkı ayaklandırmak ve silahlı Milli Teşkilâtları kurmak için çalışıyorlardı. Bu arada İzmir’den adını ve kılığını değiştirerek o yöreye gitmiş olan Celal Bey’in çabası ve özverisinin belir​tilmesi bir görevdir.” Galip Hoca takma adıyla Ege bölgesinde halk içinde dolaşan ve silahlı güçlerin başında efe olarak çarpışan Celal Bayar, daha sonra, son Osmanlı Meclis-i Mebusanı’na Anadolu’dan Saruhan milletvekili olarak gönderilmiş, istila altında yaşayan İstanbul’da da İzmir’in işgalinden duyduğu üzüntü ve acıyı aynen söylemekten çekinmemiştir. Onun Meclis kürsüsünden söylediği; “Yunanlılar İzmir’e ayak bastıkları zaman oradaki çaresiz halkı süngülerle mahzen ve bodrum katlarına doldurarak milli onur ve değeri ayaklar altına aldılar. İzmir’de Yunanlıların baskı ve saldırısından kurtulmuş hiçbir kimse yoktur. Yunanlılar oraya ayak basar basmaz, bütün halkı kendi kralları namına duaya çağırdılar. Kahraman subaylarımız; Osmanlı üniforması taşıyan bir subayın ancak kendi devleti için ellerini kaldırıp dua edeceğini yiğitçe bir şekilde söyleyince onları şehit ettiler” şeklindeki sözleri, bütün Osmanlı milletvekillerini acı acı düşündürmüştü. Eski bir İttihatçı olan Celal Bey’in, ülkenin kara günlerinde parti düşüncelerini bir tarafa bırakarak ve İzmir sorumlu kâtipliği gibi büyük bir makama da değer vermeyerek, bütün ulusu bir tek bayrak altında toplamak isteyişi, bu konuda çalışarak birçok yoksunlukları ve tehlikeleri göze alması, Mustafa Kemal Paşa’nın açtığı yolda ona sadık ve bağlı bir insan olarak yürümesi Türk gençliğine güzel bir örnek olarak tarihe geçecektir. Vatan tehlikede olduğu zaman, siyasi düşüncelerin değersiz kaldığına bundan olağanüstü bir örnek olamaz.


İKİ TELGRAF VE DİVAN-I HARB’İN MUSTAFA KEMAL PAŞA HAKKINDAKİ KARARI Bütün bir ömür kazanılmış rütbeleri ve yaşam boyunca elde edilmiş makamları bir gece içinde bırakarak, Türk ulusunun sıcak bağrını her şeyin üstünde gören Mustafa Kemal Paşa için, dönemin padişahı, son Osmanlı hükümdarı Sultan Vahdettin’den gelen telgrafın altında Bâşkatip Hazreti Şehriyari Ali Fuat imzası okunuyordu. Telgraf aynen şöyleydi: “Erzurum’da Mustafa Kemal Paşa’ya; Yüce görevlerine, görülen lüzum üzerine son verilmiş olduğundan hemen zaman kaybetmeksizin İstanbul’a dönmeleri padişah hazretlerinin buyruğudur, efendim.” Mustafa Kemal Paşa da “Ülkelerin padişahının saraydaki yüce başkâtibi aracılığıyla Osmanlı Sarayı’nın padişahının yüce kişiliğine” titriyle şu telg​rafı çekmişti: “Şimdiye kadar gerek padişahın yüce kişiliğine ve gerekse harbiye nezaretine yaptığım başvurularımda, ülkem ve milletim ve yüce hilafet makamının etkisi altına girdiği ve esiri olduğu sonucu üzüntü verici ve doğal olarak sonucunda oluşan kederlerin nedenlerini bütün gerçeğiyle sundum. Bunu bildirmekle kutsal değerlerimin aciz kişiliğime yüklediği en yüksek ve en vicdani görevlerden birini yapmış oldum. İnançlarımın ve arzularımın gereği yaptığım girişimlerin İngilizlerce vatan savunması şeklinde değil başka bir şekilde kabul edilmesiyle yüce padişahın ve hükümetinin ağır bir baskı altında kaldığı açıklanıyor. Özellikle büyük bir yürek doğruluğuyla bağlı olduğum ve benim yüzümden yorulmasına hiçbir şekilde razı olamayacağım yüce hükümetin ve yüce saltanatın üzerindeki baskının daha da arttırılmasına neden olmamak için, yalnız sıradan memuriyeti değil, tüm gereksinimlerini yurt ve milletin ve padişahın kutsal makamını bilim ve kurtuluş ışığında karşılayan çok sevdiğim kutsal benimsediğim askerlik yaşamımdan da ayrılarak özverimi göstermek isterim. Saltanat ve hilafetin en büyük makamının ve soylu milletin yaşamının son anına kadar daima koruyucusu ve yürekten bağlı bir bireyi olacağımı tüm bağlılığımla sunmak ve makamın inanmasını isterim. Askerlik mesleğinden istifa ettiğimi harbiye nezaretine bildirdim. Ülkelerin sahibi padişahın sağlık ve esenliğine dua ve her türlü yıkımlardan koruması için dua ettiğim yüce Allah’tan dileğim, bütün kainatın çevrelediği padişahın ferman buyurmasıdır. Kulları Mustafa Kemal.” Bu istifadan sonra ve böylece İstanbul’a dönmemekte kararlı olarak, tam aksine milli kongrelerin başına geçen Mustafa Kemal Paşa için İstanbul’da oluşturulan sıkıyönetim mahkemesinin kararı şöyledir: “Kuvayı Milliye adı altında karışıklık ve düzensizliğin anayasaya aykırı olarak halktan zorla para toplamak ve askere almak ve isteklerince davranmayanlara işkence ve acı çektirmek ve ülkeyi bölmeye kalkışmak gibi kötülükler yapmak şeklinde iç güvenliği bozanların tertipleyici ve kışkırtıcılarından oldukları savıyla sanığın aleyhinde olan ve padişahın buyruğuyla askerlik mesleğinden atılan ve sahip olduğu madalyaların sökülmesi ve kendisine verilmiş olan onursal yaverlik rütbesi elinden alınmış bulunan Üçüncü Ordu Müfettişliği görevinden atılmış Ali Rıza oğlu Selanikli Mustafa Kemal ve 27. Tümen eski kumandanı albaylıktan emekli İstanbullu Mehmet oğlu Kara Vasıf ve eski 20. Kolordu kumandanı Albay İsmail Paşa oğlu Ali Fuat ve eski Washington elçisi


ve eski Ankara milletvekili olup Midilli’de doğmuş Alfred Rüstem (Bilinski) Bey, eski sağlık müdürü İstanbullu Doktor Ahmet Bahai oğlu Adnan ve Darülfünun batı edebiyatı eski öğretmeni İstanbullu Halide Edip Hanım haklarında yapılan yargılama ve incelemeler sonucunda bazı başıboş kişilerle, oy birliğiyle padişahın sadık kullarından çeşit çeşit saf gönüllü insanları oyunlar ve hilelerle kandırdıkları ve senelerden beri haydutluğu alışkanlık haline getirmiş olan birçok kötülük eden kişiyi ve tutukevlerinden serbest bırakılmış oldukları katilleri ve seferberlik ve Dünya Savaşı zamanlarında birçok kötü işler ve göç nedeniyle Müslüman ve Müslüman olmayan binlerce günahsızı yok ederek ve taşınır ve taşınmaz mallarını ellerine geçirerek Osmanlıları çağdaş dünya ve insanlık gözünde kötü göstermeye neden olup kendilerinin zaten önceden beri tutkularının ve emellerinin ortağı olmuş olan İttihat ve Terakki Cemiyeti kokuşmuş kişilerini yandaşlıklarına katıp Kuvayı Milliye adı altında bir örgüt oluşturduktan sonra, yüce emirlerine uygun davranmayarak anayasaya aykırı hareket veya direnenlere çeşitli işkence ve acıya ve korkutmaya ve izlemeye ve bu gibilerin mal ve eşyasını ele geçirmeye, yandaşlarını silahlandırmaya ve saltanata bağlı halk üzerine saldırtmakla birçok köy ve kasabayı yıkıp masum insanları öldürüp ve bazı kişileri tutuklayıp ve yargısız idamını yapmaya ve iş bu sürekli kötülükleri ve eşkıyalıkları yapanlara yoldaşlık etmeyen askeri ve idari memurları devlette vali ve kaymakam olanları makamlarından ayrılmaya zorlamak veya koruma altına alıp Ankara’ya veya Sivas’a veya başka yörelere göndererek haklarında zorunlu işlem yapmaya ve bazılarını öldürüp yerlerine kendi adamlarını atamaya ve burası gibi yörelerde olduğu gibi bazı saygın kişileri karşıt diyerek sürgüne göndermeye ve uzaklaştırmaya ve mal sandıklarıyla belediye ve yetim sandıklarında ve Ziraat Bankalarında ve postanelerde bulunan büyük parayı yağmalamak ve ötede beride oyunbozanlık eden ve fitne çıkaran siyasi söylevler vermek ve bildiriler yayınlayarak iç huzuru ve ülke güvenliğini bozmak ve sonunda yüce hilafet ve saltanat makamıyla Osmanlı ülkelerinin iletişim ve ulaşımını kesmek yüce devletin uyruğundaki asker ve halkı Osmanlı hükümeti aleyhine silahlı ayaklanmaya kışkırtmak ve yüreklendirmekle Dünya Savaşı’nda görülmüş olan baskı ve kötülükten ötürü zaten yorgun ve güçsüz kalmış olan haksızlığa uğramış Osmanlı milletinin son derece perişanlık ve şimdi Osmanlı ülkesinin birçok yerinde kötülüğün sürmesine tek başlarına neden oldukları ve doğru yasa esaslarıyla korunmuş ve belirlenmiş olan kamu hukuku ve hükümetin görevleri çiğnenmiş ve şu sırada hükümetin çok önemli ve nazik olan siyasi durumunu bozmaya kalkıştıkları ve hatta bunlardan Ali Fuat Paşa’nın başıboş silahlı güçlerin kumandanlığında bulunmuş olduğu tanıkların anlattıklarından ve kendilerinin yayınlamış oldukları bildiri vs. diğer basılı evrak içeriğinden oluşan vicdani kanaatle suçlarının derecesi ve memuriyete ilişkin ceza kanununun 40. maddesinin ‘Birçok kişinin bir cinayet veya küçük suçta birtakım kişilerden her biri suçun oluşması amacıyla adı geçen suçlardan birini veya birkaçını işlerse adı geçen kişilere suç ortağı denilir ve tümü suçu kendi işleyen gibi ceza görür’ ve bu yazılı 1. fıkrası işaretiyle belirtilen kanunun 55. maddesinin ‘Her kim kendisi veya birisi aracılığıyla devletin koruması altında bulunanları Padişahın veya Osmanlı hükümeti karşıtlığı için silahlı ayaklanmaya kışkırtıp amacı olan ayaklanma işini eyleme koyarsa, idam olunur’ diye yazılı olan 4. fıkrası ‘Her kim Osmanlı ülkelerinin halkını diğerleri aleyhinde silahlandırarak öldürmeye kışkırtır ve baştan çıkarmaya veya bazı yörelerde ele geçirme talan ve ülkede yıkım ve insan öldürme eylemine cesaret eden kötü niyeti tümüyle gerçekleşirse veya kötülüğün ortaya çıkmasına neden olursa o kişi de idam edilir’ cümlesini belirten 58. maddesine uyularak tümünün idamlarına ve bugün kaçak olmalarına dayanarak bu konudaki yasa hükümleri gereğince mallarının


haczedilerek kurallara uygun bir şekilde yönettirilmesine duruşmada bulunmadıkları halde ve oy birliğiyle karar verildi.” Fakat hiçbir karar Mustafa Kemal’i yürüdüğü yoldan geri çeviremedi. Binbir tehlike içinde başarıyla sona eren Sivas Kongresi milli hükümetin temellerini atmış, Vahdettin’in güçle, kararla, korkuyla önleyemediği Ana dolu hareketi, daha sonra kurnazca düşünülmüş bir yolla yok edilmek istenmişti. Padişahın gözbebeği ve damadı Ferit Paşa güya istifa etmiş oldu. Atatürk’ün Nutku’nda haklı olarak söylediği gibi ikiyüzlü bir siyaset takip eden Ali Rıza Paşa Kabinesi iş başına getirildi. Bu gerçekte Anadolu’nun başındakileri oyalamak, umudu düşürmekti. Bu kabinenin yetkili delegesi Salih Paşa Amasya’ya kadar geldi, Mustafa Kemal’le karşı karşıya geçerek konuştu ve onun bütün isteklerini öğrenmeye kalktı. Büyük Önder, Salih Paşa’ya gayet açık söylemişti: “Meclis-i Mebusan’ı en kısa zamanda padi​şah toplamazsa bir toplayacağız.” Bu da Mustafa Kemal’in, saraya verdiği korkutucu gözdağıydı. Salih Paşa bunun altındaki anlamı çok iyi anladı. Anadolu’da toplanacak bir Meclis-i Mebusan’ın padişahı derhal tahttan indirmesi kuşkusuz ilk alacağı kararlar arasındaydı. O halde bu meclisi İstanbul’da toplamak kötünün iyisi olacaktı. Böylece son Osmanlı Padişahı Vahdettin yeni bir oyalama önlemi bulmuş oluyordu. Meclisi Mebusan 12 Ocak 1920’de İstanbul’da toplanacaktı. Yalnız Salih Paşa’ya Amasya’dan ayrılırken Mustafa Kemal Paşa’nın sözü şu olmuştu: “Meclis-i Mebusan İstanbul’da toplanabilir. Fakat işgal altında bulunan bir kentten ne hayır gelir? Ve bu meclis orada ne yapabilir?” Sonradan Mustafa Kemal Paşa, Mareşal Fevzi Çakmak’a bu anısı için şunları eklemişti: “Şayet Meclis-i Mebusan’ın Anadolu’da toplanması konusunda diretseydim, belki padişahı hiçbir zaman bu karara getiremeyecektim. O zaman da tarihe karşı ‘Meclis-i Mebusan’ın toplanmasına Mustafa Kemal engel oldu’ sözünü söyletmiş olacaktım. Sadece bu meclisin toplanması, milletin gerçek temsilcilerinin iş başına gelmesi için sarayın arzularına bile bile boyun eğdim.”


RİZELİ OSMAN KÂHYA VE TUTUKLANMAM İstanbul’da Galata’da Yağkapanı İskelesi’ndeki Karadenizli uşakların sandalcılık yaptığı kıyıda Rizeli Osman Kâhya vardı, ki onların değnekçi başı sayılırdı, herkes ondan sorulur, sandalcılar da ona danışırdı. Osman Kâhya, güçlü, kuvvetli, gürbüz ve sevimli bir Karadenizliydi. Gözünü deniz kıyısında açmış, ciğerlerini, denizden gelen havayla şişirmiş yüzü gözü kızarmış, bir deniz kahramanı olmuştu. Sandalcılar onu seviyor, o da hemşehrilerine karşı büyük bir sevgi duyuyordu. Önceden Karadeniz kıyılarında işleyen İdare-i Mahsusa vapurlarında kumanyacılık yapmış, Anadolu’dan İstanbul’a gelmek isteyen ve kendilerine birer kefil gösteren işçilere vapur biletleri sağlamıştı. Fakat Karadeniz iskeleleriyle İstanbul arasında sık sık gidip gelen Osman Kâhya’ya, Hürriyet ve İtilaf Fırkası ileri gelenleriyle ve mütareke yıllarının Kroker Oteli’ndeki İngiliz karargâhının bir numaralı adamı kumandan Bennett ile ilişki kurması öğütlenmişti. Osman Kâhya bununla da yetinmeyerek Nigehban-ı Askeri Cemiyeti’nin ileri gelenleriyle arkadaş olmuştu. Bunların içinde Topçu Binbaşısı Çopur İsmail Hakkı, Kızıl Hançer Cemiyeti etkili üyelerinden İstihkâm Yarbay Fettah, Kızıl Hançer Cemiyeti Başkanı Çerkez Hüseyin Remzi Paşa ve Damat Ferit Paşa’nın özel kurmaylarından Albay Refik Beyler, o tarihte Tetkik-i Seyyiat Komisyonu (Ermeni tehcirini araştıran komisyon) başkanı olup muhaliflerden Kayserili Süvari Albayı Refik ve gene ılımlı Hürriyet ve İtilaf Fırkası ileri gelenlerinden yüksek rütbeli subaylarından Divan-ı Harp Reisi Süvari Albayı Tayyar Paşalarla anlaşmış olan Rizeli Osman Kâhya, Zonguldak İskelesi’nden bütün Karadeniz limanlarını gizlice kontrol ediyor ve birçok kişiyi milli hükümet lehinde görevlendiriyordu. O da birçok isimler getiriyor, gerek Anadolu ve gerek İstanbul’da gizli örgütü yöneten bizlere bildiriyordu. Osman Kâhya, görünüşte İstanbul hükümetinin emrinde, onun verdiği ve içinde Şeyhülislam Dürrüzade Abdullah Efendi’nin düzenlediği Huruc-ı Alessultan88 fetvaları bulunan kâğıtları, güya Karadeniz iskelelerine bırakıyor, gerçekte Anadolu’dan dönüşünde Mustafa Kemal’in yazdırdığı bildirileri de gizlice örgüt elemanlarına dağıtarak İstanbul halkına yayılmasına çalışıyordu. Çok defa şeyhülislamın fetvaları, Galata’da Arap Camisi yanındaki hamam külhanında yakılmıştı. Osman Kâhya’nın Dünya Savaşı sırasında, Yağkapanı İskelesi’nde çalışan sandalcılar arasında kurduğu örgüt de Harbiye Nezareti’ne bağlı Teşkilât-ı Mahsusamıza hizmet etmişti. Hele savaş başladığı zaman Çanakkale Boğazı’nı kaplayacak mayınlara hükümetin çok gereksinimi olduğunu bilen Rizeli Osman Kâhya, hayatını tehlikeye atarak çare bulmuş, Karadeniz’deki Rus mayınlarını mavnalarıyla toplayarak İstanbul’a getirmişti. Savaş sırasında da Trabzon, Samsun, Sinop, İnebolu, Zonguldak Limanları önüne ve İstanbul Boğazı’na Rusların döktüğü bu mayınları Osman Kâhya ağlarla toplayarak getiriyor ve mayınları bahriye depolarına teslim ediyordu. Bu hizmetlerine ödül olarak gerek Osman Kâhya’nın, gerekse emrindeki takacıların Romanya’dan alacakları gaz ve şeker için gümrüklerden bedel alınmaması kararlaştırılmış ve bu denizciler bu izinden yararlanmışlardı. Antlaşma imza lanınca Rizeli Osman Kâhya, Galata’da Kuvayı Milliye örgütünü kurmuş, bunlarla özellikle İngilizlerin elindeki birçok depoyu basarak ele geçirdikleri silah ve cephaneyi Anadolu’ya kaçırtmıştı. Osman Kâhya’nın yardımlarıyla Galata’da Kefeli Hanı’ndaki yazıhanesinde komisyonculukla uğraşan Himmetzade Hüsnü Bey’in de örgütümüze katılması sağlanmış ve adı geçen kişinin katkılarıyla İstanbul’daki birçok askeri depo gece baskınlarıyla adamlarımız tarafından yağma


edilmiş, ele geçen sürgü kolları ve cephane sandıkları, Eminönü’ndeki rıhtımlarda branda bezleri altında saklatılarak deniz yoluyla, Rizeli Osman Kâhya’nın adamları ve takalarıyla Anadolu’ya gönderilmiştir. Rizeli Osman Kâhya, çok kez kendisine verdiğim resmi güvenilirlik belgesiyle Anadolu’ya, Ankara’ya gitmiş, Milli Müdafaa Vekili Kavaklı Fevzi Paşa’ya çıkmış ve ondan aldığı gizli direktifleri bize getirmişti. Os​man Kâhya’ya ayrıca verdiğim önemli direktif şuydu: Karadeniz’e açıldıkça, Karadeniz limanlarına gönderilen silah ve cephanenin sayısı ve gönderildiği yerleri, İstanbul’da Hürriyet ve İtilaf Fırkası üyeleriyle onlara bağlı Nigehban Cemiyeti üyelerinin kimlerle görüştükle​rini, Kumandan Bennett ile anlaşarak verilen emirleri yerine getiriyor gibi yaparak bize gizli bilgiler vermesini istemiştim. Rizeli Osman Kâhya bu konuda övülecek üst düzey çalışmalar yapmış, İstanbul hükümetinin bütün düşüncelerini, aldığı önlemleri ya kendisi ya da adamları aracılığıyla M. M. Grubu ve Milli Müsellah (Silahlı) Kuvvetler Teşkilâtımıza ulaştırmada ve bu sayede pek büyük görevler yapmada başarılı olmuştu. Yalnız Rizeli Osman Kâhya boşboğaz ve sır saklamayan bir kimseydi. Nitekim Galata’da devam ettiği kahveye gelen Karadenizli takacı, motorcu Lazlara birçok gevezeliklerde bulunmuş, kendisinin gizli örgütün en önemli kişileriyle tanıştığını, yakında padişaha öldürme girişiminde bulunulacağını, Babıâli’ye baskın verileceğini, kentte yer yer patlamalar olaca​ğını eklemişti. Kahveden dışarıya yayılan bu sözler ve aslında Karadeniz yoluyla Anadolu’ya yapılan silah ve cephane kaçakçılığı yüzünden bu Karadenizli takacılardan kuşkulanan İstanbul polisi, bu kahveye sivil memurlar göndermiş, bunlar da Osman Kâhya’yla arkadaş olmuşlardı. Bir gün takacılara yaptıkları çalışmalara karşılık para vermek üzere belirtilen kahvenin üst katına, Osman Kâhya ile buluştuğumuz yere gidince bana tanıtılan ve güya Anadolu’dan geldiğini söyleyen bu adamlardan derhal şüphe etmiştim. Fakat buna fırsat vermeden bu efendiler tabancalarını çıkararak, “Sizi tutukluyoruz Hüsamettin Bey” demişlerdi. Bu olayı bütün detayıyla başka bir yazımda anlatacağım. 88 Sultanın bilgisi dışında.


GALATA’DAKİ KAHVEDE TUTUKLANDIM Edirne’deki kolorduyu donatmak amacıyla sandalcılar kâhyası Rizeli Ali Osman’la buluşuyor, onun yardımıyla tutulacak takacılara verilecek parayı konuşuyorduk. Fakat Osman Kâhya çok boşboğaz, gereğinden fazla geveze bir insandı. Galata’da Yağkapanı’ndaki kahve iki katlıydı. Biz daime üst kata çıkar, bu işe görevlendireceğimiz takacıları, motorcuları orada toplar konuşurduk. Fakat onlar da sır tutmasını bilmiyorlar, gereksiz gürültü patırtılarıyla etrafın dikkatini çekiyorlardı. Hatta içlerinden bu işle görevli olmayanlar arkadaşlarını kıskanıyor ve gizlice gereken makamlara haber veriyordu. Nitekim bir gün gelip kahvenin üst katına çıktığım ve Osman Kâhya’yla konuşmaya başladığım zaman, sağım ve solumda birkaç kişi belirmişti. Benim kararsızlığımı görünce Rizeli Osman, “Beyim bunlar güvenilir kişilerdir, bu kişi ta Moskova’dan Enver Paşa’nın emriyle İstanbul’a gelmiştir. Kendisinde size verilecek bir mektup vardır. (Yanındakini göstererek) Bu da Ankara’dan Mustafa Kemal Paşa’dan geliyor, İstanbul’da gizli örgütün başkanına paşadan getirdiği mektubu verecektir” diyerek bana iki adamı tanıtmıştı. Sonra da onlara dönerek “İşte bütün İstanbul’un gizli örgütünü yöneten Milli Teşkilât’ın kurucusu ve başkanı Milli Müsellah Kuvvetlerin başkanı olan kişi, süvari yarbayı Hüsamettin Bey karşınızdadır” demişti. Bu tanıtmadan onlar hoşnut olmuşlar, bense oldukça öfkelenmiştim. Daha ilk anda bu adamların sivil polis olduğunu anlamıştım. Bu geveze kâhya bilmeyerek, anlamayarak beni ele vermişti. Şimdi buradan kurtulmanın çaresi ne olacaktır diye düşünüyordum. Memurlar benim kuşkulandığımı anlayınca hemen tabancalarına çekerek “Davranma, teslim ol!” demişlerdi. Durum son derece nazikti, ben soğukkanlılıkla onlara yanıt verdim: “Efendiler, sizlere karşılık verecek silahım yoktur, hangi nedenle bana böyle davranıyorsunuz?” Polis Genel Müdür Yardımcısı Kemal Bey olduğu sonradan anlaşılan kişi “İstanbul Polis Genel Müdürlüğü’nden sizi ve arkadaşınız Rizeli Ali Osman Kâhya’yı tutuklamak için emir aldık, boşuna direnmeyiniz” diye düşüncelerini açığa vurmuştu. Fakat ben gene anlamamış gibi hareket ederek, “İyi ama niçin bizi polis müdüriyetine götüreceksiniz?” diye sorunca, Kemal Bey, “Niçin olduğunu ancak orada öğreneceksiniz. Şimdi size düşen görev verilen emre uymaktır” demişti. İki sivil memur hemen üzerimi aramışlardı. Üstümde değil silah, çakı bile bulamamışlardı. Kahvenin üst katı otel odalarından oluşmaktaydı. Biz arka merdivenden kapıya inmiştik. Kapının önünde üç tane atlı fayton arabası duruyordu. Birinci arabaya benimle, Kemal Bey ve bir sivil polis, diğer arabaya Rizeli Osman Kâhya ve onunla beraber gelen korumalar, üçüncü arabaya da gene sivil ve resmi polisler binmişti. O tarihte Polis Genel Müdürlüğü Sirkeci’deki Şahin Paşa Oteli’ndeydi. Her ikimizi Polis Genel Müdürü Kalkandelenli Hasan Tahsin güleç bir yüzle karşılamış ve “Geçmiş olsun efendiler, yaşamda siyasetle uğraşanların başına her zaman böyle olayların gelmesi kaçınılmazdır. Bir süre önce çok sevdiğim bir arkadaş olan, Süvari Binbaşısı Tolçalı Süleyman Bey’i de Damat Ferit Paşa’ya karşı öldürme girişimi düzenlemekle uğraşıyor diye bildirdiklerinde tutuklatmıştım. Fakat bu çok sevdiğim arkadaşı, işgal kuvvetlerine tes​lim etmeye bir türlü gönlüm razı olmadığından kaçmasını sağladım. Şimdi o İstanbul’dan kaçmış bulunuyor, sana gelince Hüsamettin Bey, seni biraz tanırım. Dünya Savaşı yıllarında Teşkilât-ı Mahsusa’da çalışmış bir kimsesin. Seni padişaha ve Sadrazam Ferit Paşa’ya öldürme girişiminde bulunmakla ve hükümeti devirmeye kalkışmakla, İstanbul’da sayısı 50 bini bulan gizli silahlı güçleri örgütlemekle suçluyorlar, bunun cezası idamdır, al, senin hakkında


yazılmış raporları oku...” diyerek bana önündeki kâğıtları verdi. Aldım ve okudum. Okudukça şaşkınlıklar içinde kalıyordum. Şaşkınlığım bunların işitilmesinde değil, yanımdaki Rizeli Osman Kâhya’nın saflığı, boşboğazlığı içindi. Raporlarda şöyle yazılıyordu: “Galata’da, Yağkapanı İskelesi’ndeki Sandalcılar Kâhyası Rizeli Ali Osman’la tanıştık. Çok ateşli ve geveze bir adamdır. Bize bütün Karadenizli takacıların katılımıyla yakında İstanbul’da gizli teşkilâtın yardımıyla basılıp silah ve cephaneleri alınacak depolardan ve ambarlardan söz etti. Bunların motorlar ve takalarla Trakya kıyılarına götürüleceğini, oradan gene gizli teşkilâtla iç bölgelere ulaştırılacağını, Edirne’deki kolordunun noksanlarının tamamlanacağını ve bundan sonra bu kolordunun İstanbul üzerine yürüyeceğini, Meşrutiyet’te olduğu gibi İstanbul’u ele geçireceğini, padişahı tahtından indireceğini ve hükümeti devireceğini anlattı. Osman Kâhya, sık sık bu kahvenin üstündeki otel odalarına çekilerek birtakım kimselerle konuşuyor. Bunların içinde gizli teşkilâtın başkanı bir süvari yarbayı vardır. Adı da Hüsamettin Bey’dir. Sivil memurlarımıza gizli ajanlar süsü vererek ve Osman Kâhya’nın güvenini kazanarak biz de bu otel odalarına çıktık. Birimiz Moskova’dan Enver Paşa’dan mektup getirdik. Teşkilât-ı Mahsusa’nın eski başkanını aradığımızı söyledik. Diğerimiz, biz de Ankara’dan geliyoruz, M. M. Grubu’nun başkanına gizli bir mektubu getirdik, Mustafa Kemal Paşa’dan bu silahlı güçlerin başkanına söylenecek gizli sözlerimiz var dedik. Osman Kâhya coştu ve inandı. ‘Beyler’ dedi, ‘gizli teşkilâtın başkanı Süvari Yarbayı Hüsamettin Bey’dir. Yarın değil, öbür gün, sabah saat onda buraya gelecektir.’ Biz, Osman Kâhya’ya daha fazla güven aşılayabilmek için ‘Ankara’daki hükümet bütün Anadolu’ya egemen olmuştur. Buradaki örgüt nasıl yürüyor?’ dedik. O da bize hangi mahalle ve semtlerde kimlerin başkanlığında ne gibi gizli teşkilâtlar olduğunu anlattı. Biraz sonra, diğer arkadaşımız ‘Moskova’daki komünistler, Anadolu’ya tamamen anlaşmış bulunuyor. Burada onlarla birlikte hareket eden var mı?’ deyince Osman Kâhya, Moskova’dan gelen gizli ajanları ve silahlı direnişçilerin 50 bine vardığını birer birer söyledi. Ayrıca ‘Yarın değil, öbür gün saat 10’da burada bulunmayı savsaklamayınız’ dedi. Hazırlık yapmaya ve teşkilâtın başkanı Hüsamettin Bey’i bu kahvelerin üstünde tutuklamaya hazır bulunuyoruz. Bu konudaki emirlerinizi bekliyoruz. İstanbul Emniyet Genel Müdür Yardımcısı Kemal” Bu raporu okuyunca, bu kuş beyinli Osman Kâhya’ya şaşmamak olanaksızdı, raporu bir şey söylemeden Hasan Tahsin Bey’e geri verdim. “Şimdi Hüsamettin Bey, bir diyeceğin var mı?” “Azizim Hasan Tahsin Bey. Padişahı öldürme girişiminde bulunmak, Ferit Paşa hükümetini devirmek, 50 bin kişilik silahlı direniş teşkilâtı... Bütün bunların işgal altında bir kentte yapılabileceğine siz inanıyor mu​sunuz?” Güldü ve şöyle bir soru sordu: “O halde Galata’da kahvenin üstündeki otel odalarında ne işin vardı be beyim?” “Sizden saklamaya gerek kalmadı, gerçek şudur: İstanbul hükümetinin erkan-ı harbiye-i umumiye reisi, Edirne’deki kolorduya, İstanbul askeri ambarlardan gönderilecek silah ve cephane için birtakım takaların ve motorların sağlanmasını bendenizden istemişti. Çünkü Dünya Savaşı yıllarında Teşkilât-ı Mahsusa’da çalıştığım için, birçok kişiyi bildiğime emindiler. Bu hazırlık da olası bir Yunan saldırısına karşıdır. Ben bu resmi fakat gizli görevi yerine getirebilmek için Lazların sandalcılar


kâhyası Rizeli Osman’la buluşarak, bu adamların bulunmasına çalışıyordum. Bunu haber alan memurlarınız, Osman Kâhya’yı zengin bir tüccar sanarak sık sık para koparmaya uğraşıyor ve başarılı olamayınca da aklın almayacağı suçlamalarla makamınıza rapor vermeye çalışıyorlar. Edirne’deki kolordu kumandanı, kurmay albay Cafer Tayyar Bey’i, sırf Anadolu hareketine taraftardır diye kurmay başkanlığı görevden almış ve Kurmay Albay Muhittin Bey’i onun yerine bu kolordunun başına getirmemiş midir? Yapılacak ulaştırma işi Cafer Tayyar Bey’e değil, İstanbul hükümetinin atadığı Muhittin Bey’edir. Artık bu gizli askeri nakliyat için başka bir kuşkuya düşmek yerinde mi?” Hasan Tahsin Bey bu açıklamam karşısında şaşırmıştı. Rizeli Ali Osman Kâhya’ya bakınca, kâhyanın aklı başına gelerek; “Evet efendim, Hüsamettin Bey’in dedikleri doğrudur. Padişaha öldürme girişimi, hükümet devirmek, gizli teşkilât kurmak ne demek? Biz ne demek? Bu memurlar sık sık geliyor, para istiyorlardı. Bunlara biraz yardımda bulundum. Ama sonra işi azıttılar. İşte o zaman böyle raporlar uydurdular” dedi. Hasan Tahsin Bey, suçlamaların ağır ve ciddi olduğunu söyleyerek; “Bir süre ayrı odalarda yatacaksınız, bakalım kader ne gösterir?” diyerek tutukkuğumuzun süreceğini bize bildirmişti. Bize Şahin Paşa Oteli’nin Polis Genel Müdürlüğü olarak kullanılan bu binasında iki ayrı oda göstermişlerdi. Ertesi gün çıkan İstanbul gazetelerinde iri puntolarla şu kelimeler oku​nuyordu: “50 bin kişilik silahlı güce kumanda eden gizli çetelerin başı Süvari Yarbayı haydut Hüsamettin dün tutuklandı. Padişaha öldürme girişiminde ve hükümeti devirmekle suçlanmaktadır.”


DİVAN-I HARP BAŞKANI NEMRUT MUSTAFA PAŞA Sandalcılar Kâhyası Rizeli Ali Osman’ın boşboğazlığı üzerine, Galata’da takacıların toplandığı kahvenin üstündeki otel odalarında tutuklanarak polis müdürlüğüne getirilip Kalkandelenli Hasan Tahsin tarafından sorguya çekildikten ve önce gözetim altında tutulmama kararı verildikten sonra, ilk kaygılanarak beni arayan eşim Rana Hanım olmuştu. Binbir güçlükten sonra, polis müdürlüğünde tutuklu olduğum odaya gelerek beni bulmuş ve gözleri yaşarmıştı. Ben, bizi dinleyeceklerinden emin olarak şöyle söze başlamıştım: “Bir yanlışlık sonucu tutuklandık. Bu durum çok sürmeyecektir. İstanbul hükümetine bağlılıktan ve onun emirlerine uymaktan başka bir suçumuz yoktur. Bizi yanlışlıkla Anadolu’daki isyancı kuvvetlerle birlikte sanıyorlar. Divan-ı harp önünde inşallah gerçek ortaya çıkacaktır. Huzurlu olun, sabırlı davranın, Allah bize yardım edecektir. Yalnız hastayım, bilinen hastalıklarım tekrar dirildi. Şu reçeteyi al da Fatih’teki eczaneden bana ilaç gönder.” Eşim Rana Hanım gözyaşlarını silerek ve reçeteyi titreyen elleriyle ala​rak odamdan çıkmıştı. O tarihlerde Fatih Belediye Dairesi karşısında Şevket Bey’e ait bir eczane vardı. Burası, yurtsever arkadaşlarımızın da buluşup görüşme yeriydi. Daha henüz gazetelere ulaşmadan tutuklandığımı, böylece arkadaşım Şevket Bey ve diğerleri hızla öğrenmişlerdi. Haberin yıldırım hızıyla tüm teşkilâta bu sayede yayıldığını öğrenmiştim. Yalnız eşim Rana Hanım’ın kimlerle konuştuğunu saptamaya çalışıyorlardı. Fakat eşim, bu konuda çok cesur ve vatanseverdi. Nitekim eczaneden gelen gazete ve yazıları alarak, çeşitli semt ve mahallelerdeki teşkilâta, bunları gece ve gündüz demeden götürüyor, o zaman için büyük tehlikeleri göze alıyordu. Şahin Paşa Oteli’nde üç gün tutuklu kaldıktan sonra bir gün, bize katılan Enver Bey adında bir yurtsever arkadaşımızla üçümüzü iki arabaya bindirerek İstanbul Merkez Kumandanlığı’na götürmüş ve Emin Paşa’nın önüne çıkarmışlardı. Biraz sonra odaya kısa boylu çelimsiz, fakat şeytan gibi bakan, kurnaz ve düzenbaz yüzlü bir paşa girmişti. Daha önceden de tanıdığım bu Kürt Mustafa Paşa’ya o devirde zalimliği, acımasızlığı yüzünden Nemrut Mustafa Paşa diyorlardı. Kendisi ünlü Divan-ı Harb’in başkanıydı. Bize dönerek “Padişahı öldürme girişimi ha! İstanbul hükümetini devirmek ve silahlı direniş güçleri kurmak ha!” dedi. Hepimiz susuyorduk, çünkü o zaten kararını vermişe benziyordu, nitekim dilinin altındaki baklayı biraz sonra çıkarmıştı: “Bunlardan yalnız bir tanesi adamı darağacına, yağlı ipe kadar götürür, bunu bilmiyor musu​nuz?” Odanın içinde bir aşağı, bir yukarı geziniyordu, gözleri fırfır dönen, yarı alaycı, uğursuz suratlı bu gerçekten nemrut adama bir şey denilemezdi. Emin Paşa ve üç emir subayı ayakta duruyor ve ona hayranlıkla bakı​yorlardı. O bizim sessizliğimizden coşarak söyleniyordu. “Adlarına Kuvayı Milliye diye başlarından büyük lakap takanların hepsini, o haydutların başı Mustafa Kemal olmak üzere idama mahkûm ettiğimizi de mi bilmiyorsunuz? Onlara yardım etmek de aynı suça katıl​maktır. Haydi marş, cezanızı çekeceğiniz günü beklemeye!” Subaylar ilerleyerek bizi önünden çıkardılar. Kapıda süngülü korumalar vardı. Hepimizin ellerine kelepçeler takıldı. Bundan sora ellerimiz kelepçeli, etrafımızda süngülü askerler olmak üzere üçümüz de yaya olarak, Harbiye Nezareti’nden Sultanahmet’e kadar Divanyolu’ndan geçerek Adliye Tutukevi’ne yürütülmüştük. Yolda tanıdık, tanımadık birçok kişi yüzümüze bakıyor ve türlü türlü yorumlarda bulunuyordu. Bazılarının bizi katil, kimisinin hırsız ve başkalarının da çeşitli suçlarla


kabahatli gördüğüne kuşku yoktu. Yaşamımda ilk defa ellerim kelepçeli, senelerce kumanda ettiğim Mehmetçiklerin arasında, süngülü muhafızlarla sokaklardan geçtiğimi görüyor ve başımıza gelen bu kötü sona, kadere boyun eğip yürüyor​dum. Vatan uğrunda her şeye katlanmak bizler için doğaldır ki en onurlu görevdi. Adliye Tutukevi’nde hepimizi ayrı ayrı, yalnız tepesindeki cam pencereden ışık ve hava alan, idam mahkûmlarına özel hücrelere kapamışlardı. Ellerimizden kelepçeleri çıkarmışlar, bizi teker teker bu hücrelere sokmuşlar, kapılarımızın önüne de birer nöbetçi koymuşlardı. Geceleri bu idam hücrelerinde en ufak bir ışık yakılmadığı için, zifiri karanlıkta bostan kuyusu gibi bu korkunç ve nemli taş odalarda yazgımızı beklemeye başlamıştık. Benim tutuklanmamla önemli bir aksaklık meydana gelmişti. Anadolu’ya gideceklerin güvenlik belgelerini, Milli Teşkilât’ın başkanı sıfatıyla ben yapıyor, ellerine mühürlü bir de belge veriyordum. Bu mühür evimde yalnız benim tarafımdan bilinen bir yerde gizlenmişti. Durumu Polis Genel Müdürlüğü’ndeyken eşim Rana Hanım’a söylemiş, bu mührün kullanılmasına ve benim adıma imza edilerek gene belge verilmesine izin vermiştim. Eşim de önerilerime uyarak öylece hareket etmekteydi. Fakat nedense teşkilâtımız bünyesindeki Üçüncü Karakol Cemiyeti genel merkez üyelerinden, o tarihte rütbesi kurmay yarbay olan Muğlalı Mustafa (Orgeneral) ve gene o tarihte rütbesi kurmay binbaşı olan ve İstanbul Merkez Kumandanı Emin Paşa’nın yardımcısı olan Müfit Beyler, eşim Rana Hanım’dan bu mührü istemişler ve bana da haber göndererek, Anadolu’ya gideceklere bundan böyle kendilerinin belge vereceklerini ve eşimin bu mührü bir an önce kendilerine vermesini bildirmişlerdi. Müfit Bey üstelik bu mühür verilmezse, beni ziyarete gelen eşime izin vermeyeceğini de sözlerine ekleyerek korkutmaya çalışmıştı. Benim mührü onlara vermemekte​ki kararlılığım şundan doğuyordu: O sırada İstanbul’da birtakım casuslar bulunuyordu, bunlar kolaylıkla belge sağlayabiliyorlardı. Amacım kontrolü elden bırakmamaktı. Onlara haber göndererek, kendilerinin uygun göreceği kimselerin belgesine eşimin mühür basmasını önermiştim. Böylece gidenleri gene kontrol etmek bizce mümkün olacaktı. Fakat onlar bunu kabul etmediler. Diğer taraftan o zamanki İstanbul’un işgal altında çektiği acılar biliniyordu. Genç bir Türk kadınını, gecenin geç saatlerinde bu ıssız sokaklarda yakalayacak olan işgal kuvvetlerinin askerleri, birçok örneğini işittiğimiz sarkıntılıklarından birini de eşime uygulamaya kalkışabilirlerdi. Sonunda mührü teslime karar verdik. Eşim bu mührü, Merkez Kumandan Yardımcısı Müfit Bey’in odasında Kurmay Binbaşı Filibeli Ali Rıza Bey’e teslim etmişti (Ali Rıza Artunkal). İstanbul Polis Müdürlüğü bizi divan-ı harbe göndermek için uydurduğu üç önemli suçlamanın (Padişahı öldürme girişiminde bulunmak, hükümeti devirmek, 50 bin vatandaşın silahlı direniş teşkilâtına sokulması) güçlendirilmesi için, ele geçirdiği gizli teşkilât adamlarımızdan bir kısmını tutuklattırmıştı. Bunların içinde Bakırköy’den Süvari Yarbayı Hacıkadınlı Arif Bey, önceden Talat Paşa’nın korumalığını yapan Başkomiser Cavit,89Sapancalı Hakkı’nın kardeşi Sapancalı Rıza Beyler vardı. Büyükdere’deki teşkilatımızdan da dalyan sahibi ve ileri gelenlerden Yusuf Bey, damadı okul öğretmenlerinden Arnavut Aziz, Sarıyerli diğer bir Yusuf Bey’i de bu bölgenin kurucuları olarak tutuklattırmışlardı. Bu araştırmaların sonunda Beylerbeyi ve Çengelköy teşkilâtımızın kurucularından, Beylerbeyi İskelesi yanındaki yalıda oturan Kenan Bey de vardı. Zira yalının bahçesinde saklanan silah ve cephane deposu basılmış ve birtakım deliller ortaya çıkarılmıştı. İngilizler de bu işe el koymuşlardı.


Topkapı teşkilâtımızın önemli isimlerinden biri olan Piyade Yüzbaşısı Asım Bey, gene Topkapı teşkilâtının etkin üyelerinden biri olan Harbiye Nezareti Muamelat-ı Zatiye Kalemi kâtiplerinden Bican Bey’le Topkapı’da oturan ve o tarihte Divan-ı Muhasebat Dairesi memurlarından İhsan Beyler de tutuklanmışlardı. Çamlıca ve Üsküdar teşkilâtımızdan da yurtsever bir kişi olan İmam Nuri Efendi aynı sona uğramıştı. Raporda gösterilen gizli teşkilâtın elli şubesinden birine üyedir diye nice kimseler tutuklanmış ve bunların hepsi sıkı sorguya çekilmişti. Böylece Adliye Tutukevi’nin idam koğuşları dolmuştu. Polis Genel Müdürlüğü’nün siyasi kısım şubesi yoğun bir şekilde çalışıyor, ele geçenleri söylettirmek amacıyla işkence yapılıyordu. Bu arada Büyükdere’de tütüncülük yapan Süleyman Ağa isminde bir vatansever, Çemberlitaş’ta kiralanmış bir binada büyük bir baskı altında sokularak (Atabey Konağı), “Bu gizli ve silahlı direniş teşkilâtlarını yöneten Hüsamettin Bey’dir diyeceksin” diye akla gelmeyen işkenceye uğratılmıştı. Bu vatandaş sonunda bu yüzden sakat kalmış, fakat bir tek kelime söylememişti. Diğer taraftan merhum Recep Peker’in kayınvalidesi ebe Şahende Hanım, bu tarihte Topkapı’da Takkeci Mahallesi’nde oturuyordu. Bu hanıma da işkence yapmış, fakat teşkilâtımızdan bu yurtsever hanımın da ağzından bir tek kelime alamamışlardı. Bütün bunlarla bir sonuç alamayan siyasi kısım suçlu ve öldürme girişimcisi diye kendilerinden bir adamı da benim tutuklu bulunduğum hücreye güya idam mahkûmu olarak sokmuştu. Bu bana karşı bir tuzaktı. Fakat Merkez Kumandan Yardımcısı Müfit Bey bizdendi. Tutukevini denetlemek gerekçesiyle geldiği ve beni hücremde ziyaret ettiği zaman bana polisin düzenlediği oyunu haber vermişti. Gelen adam padişahı öldürme girişimi düzenlemekle suçlanıyordu. Hemen biz de arkadaşlarla karşı bir oyun düşünmüştük. Bir gün ayaklanarak “Biz padişahımız efendimizi öldürme girişiminde bulunmayı düşünmüş bir adamla beraber kalamayız. Bu alçağın buradan derhal uzaklaştırılması lazımdır, yoksa bu haini ellerimizle boğacağız!” diye bağırmaya başlamıştık. Herifi iki gün sonra sille tokat bir dinlenme anında temizce dövmüştük. Zavallı adam ne diyeceğini şaşırmış kalmıştı. Siyasi kısım bu düzenlediği oyunda başarılı olamamıştı. Üçüncü bir oyunu hazırlamaktan da vazgeçmemişlerdi. Mustafa Kemal Paşa’nın iki adamı gizlice tutukevine girecek ve beni güya kaçıracaklardı. Bu komployu da saygıdeğer Müfit Bey bir ziyaretinde bana haber vermişti. İki gün sonra bir ara iki kişinin dinlenme anında tutuklular içinde bana yaklaşarak bir köşeye çekip kaçmak önerisinde bulunması üzerine ben onlara köpürerek; “Mustafa Kemal Paşa gibi isyancı bir adamla ilişkim yoktur” deyince bunlar da şaşırmışlar ve siyasi kısmın umutları da böylece suya düşmüştü. Bütün bu olaylar, tam Nemrut Mustafa Paşa’yı bizim suçsuz olduğumuza inandıracağı sırada daha önemli bir olay olmuştu. 89 İttihatçıların güvendiği bir adamdır. Refet Paşa İstanbul’a gelince Adnan (Adıvar) Bey’in koru​ması olmuştur. Namuslu bir insandır.


HAKKIMDAKİ İDAM KARARI VE NETİCESİ Adliye Tutukevi’nin idamı istenen sanıklara özel hücrelerinde sonumuzu beklerken ve sık sık düzenlenen çeşitli etkisiz komploları sonuçsuz bıraktırırken, Nemrut Mustafa Paşa Divan-ı Harbi’nin üyelerinden İstihkâm Yarbayı Fettah Bey’le, İstanbul Polis Genel Müdürlüğü siyasi kısım şefi olup süvari binbaşılığından emekli Şerafettin Bey aralarında anlaşarak beni başka bir yerden vurmaya karar vermişlerdi. Bunların hazırlığı şöyleydi. Dünya Savaşı yıllarında görevli bulunduğum Ankara’da, güya Ermeni göçünü ve bunu izleyen Ermeni öldürme eylemlerini ben idare etmişim. Bu konuda dört Ermeni’ye yüz ellişer lira verileceği sözü verilerek bunların sıkıyönetim mahkemesinde aleyhime tanıklıkları sağlanmıştı. İngilizler için çalışan bu iki adamın aralarındaki anlaşmayı, görünüşte Kuvayı İnzibatiye subaylarından fakat gerçekte bizim Milli Müsellah Kuvvetler Teşkilâtı’nda görevli olan Piyade Üsteğmeni Ferit Bey, gene görünüşte gizli teşkilâtımıza üye kayınbiraderim Piyade Üsteğmen Nail Bey’e (Ersoy) haber vermişti. Bu haberi alan eşim Rana Hanım derhal Merkez Kumandanı Yardımcısı Müfit Bey’e giderek görevi detaylarıyla anlatmıştı. Müfit Bey, Müsellah Milli Kuvvetler Teşkilâtı’na dâhildi ama görünüşte İstanbul hükümetine bağlıydı. Beni çok kereler hapishanede ziyaret ederek düzenlenen tuzaklardan, komplolardan haberdar etmişti. Bu haber korkunçtu. Demek adaleti dağıtmakla yükümlü bir kurulun içinde bulunan ve bir yargıç kimliğini taşıyan Yarbay Fettah Bey’le, milletin güvenliğini üzerine almış bir sorumluluk yüklenmiş olan polis siyasi kısım şefi suçsuz insanları yıkıma sürükleyecek komplolar hazırlamakla uğraşmaktaydılar. Müfit Bey hemen divan-ı harbi örfiye giderek Nemrut Mustafa Paşa’nın önünde bu oyunu anlatmıştı. Kurulun önünde neye uğradığını şaşıran ve oyunu yadsımaya da gücü yetmeyen Fettah Bey divan-ı harp üyeliğinden atılmışsa da, İngilizler gizli çalışmalarından hoşnut kalarak daha sonra kendisine Büyük Britanya Krallığı’nın nişanını vererek onu ödüllendirmişlerdi. Polis Müdürlüğü’nün siyasi kısım şefi Şerafettin Bey’e gelince, onu da divan-ı harbi örfi sorguya çekmiş, fakat Şerafettin Bey korkudan, bu haberi ancak duyduğunu söylemekle çevirmeye kalkışmıştı. Bunun üzerine bir gün üçümüzü Kürt Mustafa Paşa Divan-ı Harbi’ne götürmüşlerdi. Paşa bana; “Dünya Savaşı yıllarında Ankara’da işiniz neydi?” diye sormuştu. “Paşam, Dünya Savaşı yıllarında Romanya’da Bükreş’te, Avusturya’da Viyana’da, Almanya’da Berlin’de askeri garnizonlar kurulmuş, Rusya’dan getirilen Müslüman halk buralarda bir süre gözetim altında bırakıldıktan sonra, Almanya’yla imparatorluğun anlaşması gereğince, Türkiye’de savaşın sonuna kadar oturmaları kabul edilmişti. Bu Müslümanların, Harbiye Nezareti’nin emriyle İzmit, Adapazarı, Bursa, İmralı, Eskişehir, Kütahya, Afyonkarahisar, İsparta, Konya, Adana, Haçin, Niğde, Kayseri, Kırşehir ve Ankara’da oturmaları emredilmiş ve bu işin uygulamasına Teşkilât-ı Mahsusa’da çalışan arkadaşlar içinde bendeniz de görevlendirilmiştim. Bu Müslümanlara ev, çalışacaklara tarım malzemesi de veriliyordu. İşte Ankara’da bulunmamın nedeni budur. Bizim Ermeni tehciriyle bir ilişkimiz yoktur. Nitekim bu görevi uyguladıktan sonra İstanbul’a dönmüştüm” diye yanıt verdim. Divan-ı Harbi örfi, güçlü bir kanıt ortaya koyamadığı için bizim tekrar tutukevine gönderilmemize karar verildiği sırada, ben Nemrut Mustafa Paşa’ya seslenerek, “Paşa hazretleri, yüce şahsınıza oldukça gizli bir bilgi aktaracağım, biraz bendenizi dinlemek iyiliğinde bulunur musunuz?” de​dim.


Divan-ı Harbi örfi üyeleri birbirlerinin yüzüne baktılar. Sonra Nemrut Mustafa Paşa onlardan biraz ara vermelerini rica etti ve beni bitişikteki başkanlık odasına kabul ederek, gözlerini gözlerimin içine dikerek söyle​yeceğim sözlere kulak kesildi. “Paşa hazretleri, Dünya Savaşı’nın son yılında Başkumandan Vekili Enver Paşa’ya başvurarak Sultan Abdülhamit döneminde İran’daki Bah-tiyari Kabilesi yanında kurmay albay rütbesiyle konsolos olarak bulunduğunuzu belirterek, aslında ailece de bu kabileden olduğunuzu ekleyerek ve Bahtiyari Aşireti Kürtlerini topyekûn Ruslar aleyhine harekete geçmelerini sağladığınızı söyleyerek Teşkilat-ı Mahsusa’da önemli bir görev istediği​nizi anımsıyor musunuz?” Paşa sararmış ve şaşırmıştı, geçmiş yıllarda gelişigüzel istenmiş işlerin bir gün gelip insanı nasıl zor bir duruma sokacağını düşünmek de pek kolay olmuyordu. Nemrut Mustafa Paşa’nın bütün görkemi ve ürkütücülüğü kaybolmuş gibiydi. Beni dinlemeye devam ediyordu. “Evet paşa hazretleri, bu isteminizi çok iyi hatırlayacaksınız, önerinizi Enver Paşa kabul etmiş ve Bağdat’taki ordu kumandanımız Halil Paşa’ya yazmıştı. Hatta o kâğıdın kenarını bendeniz paraf etmiştim. Fakat Halil Paşa’dan gelen yanıt olumlu değildi. Ordu kumandanı ‘Şimdilik gereksinim yoktur’ diye telgraf çekmişti. Fakat buna rağmen Enver Paşa sizi Teşkilât-ı Mahsusa kadrosuna almış, size buradan ayrıca maaş verdirmiş ve evinizin tüm yiyecek, içecek ve gereksinimini de bendeniz, Enver Paşa’nın emriyle sağlamıştım. Şimdi nasıl oluyor da, Teşkilât-ı Mahsusa’da çalışmak, hatta onun başkanlığını yürütmek bir suç oluyor, nasıl oluyor da bu örgütün saltanat ve hilafet makamına öldürme girişimi düzenlediği hükümeti düşürmeye kalkıştığı, gizli silahlı direniş grupları oluşturduğu ileri sürülerek bizim idamımız isteniyor. Bunu sizin başkanlığımızdaki divan-ı harbin düşündüğünü ve hakkımda akşama sabaha bir karar varacağını duydukça şaşkınlıklar içinde kalıyorum. Suçumuz eğer bu örgütte çalışmaksa hakkımdaki karara varacak bir mahkemenin başkanının da bir zamanlar bu kadroda çalıştığını herhalde asılmadan önce dünyaya ilan etmek zorunda olmalıyım. Elimizdeki kayıtlar bunu kanıtlayacak güce sahiptir paşam!” Kürt ve Nemrut lakabıyla ünlenmiş olan Mustafa Paşa, ilk defa şeytan gözlerini yüzüme çevirerek gülmüştü: “Evet Hüsamettin Bey, bütün söylediklerin doğrudur. Ben bu örgüte girdim ve bir süre de çalıştım. Seni de çok iyi tanıyorum. Namuslu ve dürüst bir askersin, askerlikten başka bir işle de uğraşmadığına da güveniyorum. Amacınızın İslam dünyasını hilafete bağlamak olduğuna da kuşkum yoktur. Fakat işgal altında çalışan bir divan-ı harp aklından çok duygularıyla hareket eder. Bu bize yukarıdan gelen bir emirdir. Durum böyleyken seni bu dertten kurtaracağım. Şimdilik haklarınızda tutuksuz yargılanmak kararını çıkaracağım. Ondan sonrasına gelince, artık sen düşün, seni darağacından indiriyorum. İstanbul’dan kaçacaksın, zira buradaki gizli çalışmaların seni bir gün tekrar karşımıza getirirse, yemin ederim ki gözünün yaşına bakmadan idam kararını veririm. Benden sana dostça öneri, kaç ve sürekli uyanık ol, çünkü ölünceye kadar izleneceksin.” Paşa bunları büyük bir coşku içinde söylemişti. Gözlerimin önünde dizilmiş gibi duran darağaçları birdenbire kaybolmuş, bana yepyeni bir ufuk açılmıştı. Kendi kendime düşünüyor ve bu sözleri söyleyen insana bakarak; “İnsanoğlunun yaşamında neler var? Küçük bir yaşama sığdırdığımız acı ve tatlı günleri, yıkım ve mutluluk anılarını sıraladıkça, bir yaşamın neye mal olduğunu o zaman anlayabiliyoruz. Yoksa biz, her halimizle acınmağa mahkûm insanlarız” diyordum. Paşa ayağa kalkmıştı, bu gaddar, bu hain, bu padişahın kulu ve kölesinden daha fazla acıma


beklemek hataydı. O başkanlık odasından duruşma salonuna geçerken, benim ellerime gene bilinen demir kelepçeler vuruluyor, süngülü askerler ve beli tabancalı polislerin korumasında Harbiye Nezareti kapısından çıkarak Divanyolu’nu izleyerek Adliye Tutukevi’ne kadar yürüyorduk. Fakat birkaç gün sonra Nemrut Mustafa Divan-ı Harbi’nin serbest bırakma kararı hapishaneye bildirilmiş, başta ben olmak üzere, Rizeli Osman Kâhya ve Harbiye Nezareti inşaat dairesi kâtiplerinden Enver Bey idama mahkûm edilen suçluların bulunduğu hücrelerden çıkarılmıştık. Divan-ı harbin kararı gereğince serbest bırakılanlar içinde milli direniş örgütümüzden kişilerin de bulunduğu gibi, Hürriyet ve İtilaf Fırkası’nın aşırılarından olan Gümülcineli İsmail Hakkı ile Piyade Albay Hüsnü Bey de vardı. Bunlar serbest bırakılınca Sadrazam Damat Ferit Paşa aleyhine büyük gösteriler yaptırarak onun istifasına neden olmuşlar, iş başına gelen yeni hükümete Sadrazam Tevfik Paşa başkanlık ederek Adliye Tutukevi’nde tutuklu olan ve Abdülhamit devrinde Yıldız yağmasına katıldıkları savıyla tutuklanan Hüsnü ve Rıza Paşaları da serbest bıraktırmıştı. Tevfik Paşa kabinesinin diğer bir kararıyla, milli cepheye hizmet ettikleri savıyla tutuklanan birtakım kimselerin içinde sivil ve subaylardan serbest bırakılanlar arasında ünlü yazarlardan Falih Rıfkı Bey de vardı. Herkesin kuru bir iftirayla öteki dünya yolculuğunu yaptığı bu kara günlerde bizi divan-ı harbin acımasız kararından kurtaran İstanbul Merkez Kumandan Yardımcısı Müfit Bey’e çok şey borçlu olduğumuzu söylemek isterim. Müfit Bey beni daha önceden de tanırdı. Zira kendisi Teşkilât-ı Mahsusa’da görevliydi. Benim Alman denizaltılarıyla Rusya kıyılarındaki saldırılara katıldığımı, Kırım limanlarına ve Kafkasya kıyılarına İslam dünyasını Rusya aleyhine ayaklandıracak bildiriler götürüp dağıttığımı da çok iyi biliyordu. Onun için görevini bir tarafa bırakarak bizim gibi vatan için çalışanların kurtarılmasına yaşamını adamıştı. Mütareke yılları sırasında, sonunda Anadolu’ya geçmesine, Mustafa Kemal Paşanın düşüncesinde aklanmasında da kendisine yardımlarım olmuştu. Paşa, sınıf arkadaşı olmasına rağmen Müfit Bey’i bağışlamak istemiyordu. Sonunda bana inandı. Müfit Bey bu sayede Milli Mücadele’ye katılarak albaylığa kadar yükseldi. Kırşehir milletvekili oldu. Sonra göğsüne gelen bir hastalıkla Allah’ın rahmetine kavuştu. Dürüst ve namuslu bir insandı. Halen Kırşehir milletvekili olan emekli Amiral Rıfat Özdeş’in babasıdır. Benim gibi birçoklarını darağacından indiren kahraman Müfit Bey’e Tanrı’dan rahmet dilemek bizim için bir borç, ismini hatırlamak Kurtuluş Savaşı tarihimiz için bir görevdir.


MİLLİ HÜKÜMETE KARŞI ÇARPIŞANLAR KİMLERDİ? Osmanlı İmparatorluğu’nun son Padişahı Vahdettin’le onun düşmanla iş birliği yapan hain hükümetinin başında bulunan sadrazam ve bir ara Harbiye Nazırı Damat Ferit Paşa’nın tek umudu, gönüllü olarak oluşturulan ve halife orduları adını alan Kuvayı İnzibatiye’nin Kocaeli bölgesinde milliyetçilere karşı yapacağı saldırıydı. Bir-iki girişimin iyi ve kötü sonuçları, onları henüz görevin güçlüğüne inandırmış değildi. Her ikisi de hâlâ umutluydular. O günlerde Harbiye Nezareti’nin ağaçsız, düz meydanlarından geçenler, etrafta portatif çadırların kurulmuş olduğunu, yeni elbiseler dağıtılmış fakat davranışları bir külhanbeyinden farklı olmayan, İstanbul’da işsiz, güçsüz, macera arayan birtakım delikanlıların, öteye beriye gidip geldiğini mutlaka görecekti. İşte bu kalabalığın adı Kuvayı İnzibatiye, hedefiyse Anadolu’da yer yer kurulmuş olan yurtseverlerin bir araya geldiği Kuvayı Milliye’yi vurmaktı. Bunu, onlar gayet kolay bir iş kabul ediyor, aldıkları günlük ücret olan bir liraya, alacalarını duydukları başarı ikramiyelerine bel bağlayarak, askerliği hemen ve kolayca edinilir bir meslek sanıyorlardı. Hiçbirisinin eğitim ve öğrenimden haberi yoktu. İşin üzücü tarafı, bu gönüllü alayların içine Birinci Dünya Savaşı’nda özellikle doğu cephesinde çalışmış Teşkilât-ı Mahsusacılardan bazı kişiler de karışmıştı. Bunlardan beklenen kaleyi içinden vurmak, bu alayları tam kendilerinden iş bekleneceği zaman dağıtmaktı. Fakat gizli örgütümüz buraya katılan bu kişilerin isimlerini belirlemişti. Bunlar maalesef Kuvayı İnzibatiye düşüncesini güçlendirmişler ve kendilerinden beklenilmeyen işlere kalkışmışlardı. Bu gönüllü alayların başına Balkan Savaşı’nın ikinci evresinde ve Birinci Dünya Savaşı’nda yararlıklar göstermiş Gönenli Çerkez Bekir Sıtkı Bey’le piyade yarbay emeklisi Esat Bey atanmış, onlar da Damat Ferit Paşa’dan aldıkları emirleri yerine getirmeye çalışmışlardı. İşin en gülünç tarafı bu derme çatma kişilerin sadrazam paşa önünde geçiş töreni yapması ve alay sancaklarına padişahın armağan ettiği nişanların takılması konusuydu. Bu törenlere işgal kuvvetlerinin yüksek rütbeli kumandanlarıyla siyasi memurlar da davet edilmiş, bütün vekillerin hazır bulunduğu bu törende Sadrazam Damat Ferit Paşa, son Osmanlı hükümdarı adına nutuk söylemiş ve alayları denetlemişti. Fakat bu padişah alayları İzmit’e varıp harekâta katıldıkları zaman, emrindeki kuvvetlerle çelik bir cephe gibi aşılmaz, yıkılmaz duran Ali Fuat Paşa (Cebesoy) birlikleri, bu maceracı kalabalığa büyük bir darbe indirmişti. Panik ürkütücüydü. Silahını atan kaçıyor ve soluğu kıyıda alıyordu. Bu başıbozuk orduyu dizginleyecek tek bir kumandan bile yoktu. Bu durumu haber alınca İşgal Ordularının Başkumandanı İngiliz Generali Harrington padişahın önüne çıkmış ve “Padişahlarına şunu üzülerek sunmak isterim ki bizim ve sizin bunca emek ve harcama karşılığı oluşturduğumuz bu alaylar, hepimizi fena halde aldatmış bulunuyor, bu duruma İtilaf Devletleri adına üzüntülerimizi bildirmek isterim” demişti. Vahdettin’in bu durumu savunacak tek bir kanıtı yoktu. Ancak o da bu üzüntüye katılmaktan başka bir şey yapamamıştı. Şimdi tarihin önünde gizli kalmış bu vatan hainleri kimlerdi? Onları açıklamak gerekiyor, ta ki genç kuşaklar büyük davaların nasıl sabote edildiğini anlamak fırsatını bulmuş olsunlar. Milli hükümete karşı harekâta katılarak gerçekten çarpışan ya da İstanbul’da kalarak bu emele yardımcı olanlar şunlardı:


1.

2.

3.

4.

5.

6.

7.

8.

9. 10.

11. 12.

Jandarma Emekli Binbaşısı Anzavur: Beşiktaş’taki Çerkez Kulübü’nün ünlü isimlerinden Çerkez Yusuf İzzet Paşa’yla bu kulüp üyelerinden ve aynı zamanda okul öğretmeni Çerkez Üzeyir Beylerin önerileriyle Teşkilât-ı Mahsusamıza bakanlık emriyle katılmış, Doğu Cephesi’ne gönderilmiş, başarılı çalışmalar yaptığı görülmüşse de mütareke yıllarında tüm varlığıyla milli davaya karşı koymuştur. Anzavur’un en büyük hainliği, Akbaş Cephaneliği’ni olduğu gibi Anadolu’ya kaçıran kahraman ve özverili Hamit Bey’i şehit ettirmesidir. Süleyman Şefik Paşa: Dünya Savaşı başında İzmir milletvekili. İttihatçıların önemli ismi. Ubeydullah Efendi heyetine katılarak Teşkilât-ı Mahsusa’da çalışmış fakat mütareke yıllarında Kuvayı İnzibatiye tümenlerinin kumandanlığını üstlenerek ihanetini gös​termiştir. Kara Sait Paşa: Dünya Savaşı yıllarında Harbiye Nazırı Enver Paşa’ya başvurarak Teşkilât-ı Mahsusa’ya katılmış ve üstlendiği görevleri de yerine getirmişken Kurtuluş Savaşı yıllarında İngilizlerin siyasetine uyarak İstanbul hükümetinde bir süre Harbiye Nazırlığı, daha sonra bahriye nazırlığı yapmıştı. Yalnız Kuruluş Savaşı’nın tümüyle aleyhinde değildi. Tam aksine içinde bulundu​ğu kabinelerde fren görevini yapmak istemişti. Divan-ı Harb-i Örfi Başkanı Nemrut Mustafa Paşa: Dünya Savaşı yıllarında Teşkilât-ı Mahsusa’ya girmiş ve doğuda çalışmak için harbiye nezareti emrini de almıştı. Fakat Kurtuluş Savaşı yıllarında İngiliz işgal kuvvetlerinin emriyle çalışmış, birçok yurtseveri idama mahkûm etmiş, Kurtuluş Savaşı’ndan sonra Bağdat’a kaçmış, Bedirhanilerden olan Şeyh Sait ayaklanmasını hazırlamıştı. Kendisi de bu kabiledendi. Bir ara Diyarbakır’a da gizlice gelmişti. Gönenli Çerkez Bekir Sıtkı Bey: Dünya Savaşı yıllarında Teşkilât-ı Mahsusa’ya katılan ve Osmancık Gönüllü Alayı içinde Kafkasya’ya giden bu kişi, Kurtuluş Savaşı yıllarında döneklik ederek Damat Ferit Paşa’nın özel örgütüne girmişti. Kurmay Albay Yanyalı Tahir Bey: Dünya Savaşı’nın başlangıcında Teşkilât-ı Mahsusa’ya bakanlık emriyle katılan ve Doğu Cephesi’ne gönderilen bu kişi de Kurtuluş Savaşı yıllarında Kuvayı İnzibatiye’nin kurmay başkanlığını yapmış, daha sonra istifa ederek hatasını anlamıştı. Jandarma Binbaşısı Düzceli Çerkez Ali Maan Bey: Dünya Savaşı yıllarında Teşkilât-ı Mahsusa’da Irak harekâtına katılmış ve Osmancık Gönüllü Alayı’nda yararlılıkları görülmüşken İstiklal Sa​vaşı sırasında birçok yurtseverin kanını dökmüştü. Jandarma Yüzbaşısı Çerkez Mustafa Bey: O da diğerleri gibi harbiye nezaretinin emriyle Teşkilât-ı Mahsusa’ya girmiş, ünlü Osmancık Gönüllü Alayı’nda yararlılıkları görülmüş, fakat Kurtuluş Savaşı’na ihanet etmiş ve çok sayıda kişinin kanını dökmüştür. Çerkez Ethem ve kardeşleri Reşit ve Tevfik Beyler: Teşkilât-ı Mahsusa’ya üyeydiler. Bu üç kardeşin başlı başına ders alınması gereken davranışları ayrı bir yazımızın konusudur. Piyade Yüzbaşısı Trablusgarplı Seyyit Hasan Bey: Teşkilât-ı Mahsusa bünyesinde Afrika’da özveriyle çalışmış, sonra mütareke döneminde İstanbul’a gelmiş ve Anadolu’ya geçmesi gerekirken dö​neklik ederek milli güçlerin karşıtlarıyla iş birliği yapmıştır. Piyade Yüzbaşısı Sudanlı Tarık Bey: Teşkilât-ı Mahsusa’da çalışmış ve birçok yararlılıkları görülmüş olmasına karşın milli güçlere karşı bazı bölgelerde görev yapmıştır. Trablusgarplı Yüzbaşı Tarık Bey: Dünya Savaşı yıllarında Afrika’da Teşkilât-ı Mahsusa’da çalışmış ve birçok hizmetleri görülmüş olmasına rağmen Kurtuluş Savaşı


13. 14. 15.

16.

17.

18. 19.

20.

21.

22.

23.

24.

yıllarında bizden yüz çevirerek Kuvayı İnzibatiye’de görev yapmıştır. Piyade Yüzbaşısı Yozgatlı Remzi Bey: Dünya Savaşı yıllarında Teşkilât-ı Mahsusa’da çalıştığı halde Kurtuluş Savaşı sırasında ül​keye ihanet etmiştir. İstanbullu Çerkez Yüzbaşı Sadettin Bey: O da diğerleri gibi Dünya Savaşı yıllarında Teşkilât-ı Mahsusa’ya girmiş ancak Kurtuluş Sa​vaşı sırasında ihanet etmiştir. Gönenli Çerkez Ahmet Bey: Dünya Savaşı yıllarında Teşkilât-ı Mahsusa’ya girmiş, mütareke yıllarının başlangıcında üç kardeşlerin Salihli’de kurmuş oldukları milli güçlere katılmış, fakat sonra onlarla beraber milli cepheye yüz çevirerek Yunanlılarla omuz omuza aleyhi​mize kurşun atmıştır. Bu yüzden tutuklanarak mahkûm da olmuştur. Gönenli Çakır Efe: Dünya Savaşı yıllarında Teşkilât-ı Mahsusa’ya katılmış, Başkumandan Vekili Enver Paşa’nın otomobilinde silahlı koruma olmuş, fakat mütareke yıllarında mili cepheye karşı silah kullanmıştır. Piyade Binbaşısı Tophaneli Çerkez Hüseyin Bey: Teşkilât-ı Mahsusa üyelerinden olduğu halde mütareke yıllarında Hürriyet ve İtilaf hükümetinin Kurtuluş Savaşı aleyhinde propagandasını yürüterek Trakya’da İngilizler adına çalışmıştır. Kadıköylü Çerkez Agah Bey: Teşkilât-ı Mahsusa üyelerinden olduğu halde antlaşma yıllarında döneklik ederek Kurtuluş Savaşı aleyhinde rol almıştır. Piyade Subayı Amasyalı Hilmi Bey: İtalyanların baskın yaparak girdikleri Trablusgarp’ta direnişçilerin başında bulunurken ve Teşkilât-ı Mahsusa’da çalışırken eline geçen silahlar ve cephaneyi kötüye kul​landığından harbiye nezaretinin emriyle örgütten atılmıştı. Piyade Yüzbaşısı Darendeli İsmet Bey: Trablusgarp Savaşı sırasında direnişçilerin başında başarılı hizmetlerinden dolayı Teşkilât-ı Mahsusa’ya alınarak Dünya Savaşı yıllarında oraya gönderilmiş, fakat dönüşünde milli hükümete karşı çıkarak Anadolu halkını Kurtuluş Savaşı aleyhine kışkırtmaya kalkışmışken yakalanarak İstiklal Mahkemesi kararıyla idam edilmiştir. Trablusgarplı Piyade Üsteğmeni Naci Bey: Dünya Savaşı başında Teşkilât-ı Mahsusa’ya katılmış, Bingazi’de İtalyanlarla başarılı savaşlar yapmış ve mütarekenin yapıldığı yıl İstanbul’a gelince Kuvayı İnzibatiye’ye girerek milli cepheye ihanet etmiştir. Trablusgarplı Mitralyöz Subayı Nuri Efendi: Teşkilât-ı Mahsusa’ya girmiş, Afrika’ya gönderilecekken gidememiş, fakat mütareke yıllarında gizli örgütümüzde görevlendirdiğimiz halde İngilizlerin tarafına geçerek Anadolu hakkında bilgi toplarken yakalanarak kuşku duyulan bir kişi olarak İstanbul’a gönderilmiştir. Jandarma Yüzbaşısı Etem Bey: Dünya Savaşı başında Teşkilât-ı Mahsusa’ya katılarak İran vezirlerinden Salar’üd-devle’nin yanında iletişim görevini üstlenmiş, fakat mütareke olunca İstanbul hükümeti adına görev almış ve milli hükümet aleyhine birtakım ayaklanmaları kışkırtmıştır. Çerkez Elebaşılarından Gönenli Ahmet: Teşkilât-ı Mahsusa’da Bakan Savaşı’nın sonunda ve Dünya Savaşı’nda faydalı hizmetler yapmış, fakat döneklik ederek Çerkez Anzavur’un yanına girerek milli cepheye bağlı birçok Müslüman köylünün kanını akıtmıştır. Bir süre sonra Ankara’da yakalanmış, yargılanarak hapse mahkûm olmuş, milli hükümetin Kayseri’ye taşınması sırasında mahkûmlarla jandarmalar arasında çıkan kavgada kaçmış, İstanbul’a


25.

26.

27. 28. 29.

gelerek padişah tarafından ödüllendirilerek Muhafız Çerkez Müfrezesi kumandanlığına atanmışsa da Lozan’dan sonra izi bulunamamıştır. Piyade Üsteğmeni Rifat Bey: Dünya Savaşı başlarken Teşkilât-ı Mahsusa’ya katılmış ve güzel Arapça bildiği için Asir Kıtası Kumandanı Çerkez Sait Paşa’nın yardımlarıyla San’a Valisi Mahmut Nedim Bey’in koruması altına girmiş ve kendisine verilen emanetleri ve altınları teslim etmiştir. Fakat Mondros Mütarekesi’nden sonra İstanbul’a gelerek İngilizler adına casusluk yapmış ve Anadolu’da yakalanarak mahkemeye verilmiş, Ankara Hapishanesi’ndeyken benden yardım istemiştir. Onu hapishanede gördüğüm zaman; “Eğer casusluk yaptığın kanıtlanırsa seni asla güvenilir kişi olarak öneremem” demiştim. Mahkeme casusluğunu kanıtlayamamış fa​kat Anadolu’dan çıkarılmasına karar vermiştir. Reşit Paşa: Çöllerin padişahı olarak tanınan İbnür Reşit Hazretleri Osmanlı hükümeti tarafını tuttuğu için kendisini güçlendirmek amacıyla silah ve cephaneyle bir batarya top ve topçu erleriyle yola çıkmış, fakat İbnis Süud’un ani baskınıyla bozguna uğrayan İbnür Reşit’in yıkımına neden olmuştur. Teşkilât-ı Mahsusa’ya katılan bu kişi bu işi bilerek yapmıştır. Beyrutlu Mahmut Bey: Teşkilât-ı Mahsusa’ya katılıp İstanbul’da Arapça yayımlanan El’adil Gazetesi’nde yazarlık yapmış, fakat mütareke yıllarında İngiliz casusluğunu yapmıştır. Piyade Yüzbaşısı Kalkandelenli Şerif Bey. Piyade Yüzbaşısı Hilmi Bey.

Bunların ikisi de Teşkilât-ı Mahsusa’da Dünya Savaşı sırasında birçok görev yüklenmişler, mütareke yıllarında milli hükümet aleyhine hareket etmişlerdir. Örgütümüzde çalışan yabancılardan Hintli Nizamettin ve Hintli Gulam Resul de bize sonradan ihanet etmişlerdi. Enver Paşa’nın Birinci Dünya Savaşı’ndan bir süre önce kurduğu Teşkilât-ı Mahsusa, bu bozguncuların da foyalarını en sonunda mütareke yıllarında açığa vurarak, bizi aldatmış olduklarını kanıtlamıştı.


HEYET-İ NASİHA90 KİMLERDEN OLUŞUYORDU? Teşkilât-ı Mahsusa’da çalışıp da bize sırtlarını çevirenler, düşmanla bir olanlar yalnız bu kadar değildi. Bunlardan biri de Şah İsmail’di. Dünya Savaşı yıllarında asker kaçağı olan, İzmir dağlarında haydutlukla vakit geçiren ve İzmir’in Yunanlılar tarafından işgali üzerine dağdan inip Ethem ve kardeşlerinin kurduğu çetelerde Yunanlılara kaşı dövüşen bu maceracı, bir süre sonra üç kardeşlerle arası açılarak Anzavur çetesine katılmış ve pek çok günahsız Türk’ün kanını dökmüştü. Şah İsmail, milli çetelerle savaşımında yakayı ele vereceğini anlayınca, yüz bin liraya yakın parayı bohçalara doldurarak karısıyla beraber kendisini Bandırma Limanı’na atmış ve limanda duran bir motora binerek Yunan donanmasına sığınmış, oradan da İstanbul’a gelmişti. Şah İsmail, kayınbiraderi Çerkez Albay Zeki Bey’i görmek üzere Yıldız Sarayı’na gitmiş, sultan Vahdettin’in saray koruması Albay Zeki Bey de onu ağırlayarak padişaha tanıtmış, Anadolu’daki çalışmalarına ödül olarak Çerkez kıtalarından birine kumandan olarak atanmışsa da Anadolu’da masum kanı döktüğü ve şehit ettiği kimselerden birinin biraderi olan öğretmen Şevket Bey İstanbul Adliyesi’ne başvurarak hakkında cinayet davası açmış, bu duruşmanın görülmesi oldukça uzun sürmüş ve saraya sırtını dayamış olan, işgal kuvvetlerinin de yardımlarını gören Şah İsmail’in aklanacağını anlayan Şevket Bey, adaleti kendisi uygulamaya kalkışarak hâkimler kurulu önünde cebinden çıkardığı tabancayla Şah İsmail’i mahkemede öldürmüştü. Bu vatan haini ve alçak katilin velev ki adalet önünde dahi olsa öldürülmesi Allah’ın gaddarlara uygun gördüğü ilahi adaletin tarihe bırakılmış bir örneği olarak daima kalacaktır. Gene Teşkilât-ı Mahsusa’da Birinci Dünya Savaşı yıllarında çalışmış olan Dağıstanlı İsa Ruhi Paşa, Kafkasya’nın ünlü kahramanı Dağıstanlı mücahit Şeyh Şamil merhumun oğlu Kamil Paşa ve onun oğlu Sait Bey’le birlikte çalışarak, Ruslara karşı daha binlerce Dağıstanlının tuttuğu yoldan geçerek Moskofları güç durumda bırakmıştı. Fakat ne zamanki Mondros Antlaşması imzalanmıştı işte o zaman Dağıstanlı İsa Ruhi Paşa, İstanbul’a dönmüş, Teşkilat-ı Mahsusa’dan yüz çevirmiş ve İstanbul hükümetinin kendisine önerdiği Harbiye Nezareti Sıhhiye Dairesi Başkanlığını kabul ederek bizim aleyhimize çalışmıştı. Gerçek o ki İsa Ruhi Paşa, Kurtuluş Savaşı’na karşı olumsuz bir rol almamışsa da önceleri içinde bulunduğu Teşkilât-ı Mahsusa’yı açıkça eleştirmesi, onun arkadaşlarını çok üzmüş​tür. Bu tarihte Anadolu ve Osmanlı sarayı, eli silah tutar insanları kendi tarafına çekmek için adeta aralarında bir yarışa girmişti. Sultan Vahdettin, Şehzade Abdürrahim Efendi’nin başkanlığında Jandarma Genel Kumandanı sınıf arkadaşım Kurmay Albay Sarı Kemal Paşa’yı ve gene sınıf arkadaşım paşanın eniştesi Kurmay Yarbay Batumlu Mustafa Bey’i de katarak üç kişilik bir kurul halinde Anadolu’ya göndermişti. Fakat bu iki sınıf arkadaşıma Kurtuluş Savaşı’na katılanları bildirmemelerini ve özelikle onları el altından yüreklendirmelerini önermiş, bir gün tarih sayfalarına iyi bir anıyla geçeceklerini söylemiştim. Gerçekten her ikisi önerilerimi iyi niyetli kabul etmişler ve şehzadeyi de üstelik inandırmışlardı. Şehzade Abdürrahim Efendi, bu Anadolu seyahatinde Demirci Efe ile görüşmüş, görünüşte silahlarını teslim etmesini ve padişah tarafına geçmesini kendisinden istemişti. Kemal Paşa ve Yarbay Mustafa Bey şehzadeyle anlaşarak görünüşte öğüt veriyor, gerçekte silahlı ayaklanmacılarla iş birliği yapmalarını öneriyorlardı. Şehzade ve yanındakiler Konya’ya kadar gitmiş, her taraftan binlerce telgraflar almıştı. Doğudan batıya kadar halkın duyguları ve


coşkusu, Kurtuluş Savaşı’nın başına Osmanlı soyundan birinin geçmesi yönündeydi. O zaman Abdürrahim İstanbul’a dönmüş ve Vahdettin’e milletin coşku ve duygularını anlatmıştı. Fakat Vahdettin buna oldukça kızarak bağırmıştı: “Abdürrahim, seni nasihatçi olarak Anadolu’ya gönderdim. Yoksa bana öğüt vermen için görevlendirmedim. Hükümetin siyasetine karışma, dairene çekil, işin sonunu bekle, milli hükümet yıkılınca, Mustafa Kemal ortadan kalkınca İngilizler, Yunanlıları bando mızıkayla silah omuzda Anadolu’dan çıkaracaktır. Bunu da göreceksin.” İşte son Osmanlı hükümdarının düşünce ve kanısı bu yöndeydi. 90 Saray tarafından, Anadolu’ya gönderilen kurtuluş savaşını engelleme propagandasıyla görevli heyet.


KAVAKLI FEVZİ PAŞA’NIN AĞZINDAN 16 MART 1920 Antlaşma yıllarında kurulmuş hükümetlerden biri olan Sadrazam Salih Paşa kabinesinin Harbiye Nazırı unvanıyla 16 Mart 1920 İstanbul’un resmen işgaline tanık olan merhum Kavaklı Fezvi Paşa (Çakmak) İstanbul’dan kaçarak Anadolu’ya sığınmış ve 2 Nisan 1920 salı günü Ankara’ya Gebze milletvekili olarak gelmiş ve o gün Büyük Millet Meclisi toplantısına katılarak İstanbul’un bu dramatik düşman eline geçişini şöylece anlatmıştı:”Efendiler, önce İstanbul’un tutsaklığından kurtularak Ankara’nın özgürlük dolu havasını soluduğum için Allah’a şükrederim (alkışlar). Beni istasyonda karşılayan arkadaşlarıma da teşekkürlerimi sunarım. Efendiler, Padişahımız Efendimiz Hazretleri başta olmak üzere hepimiz, 2500 yılık el değmemiş başkentimizin ilk defa düşman tarafından ele geçirilmesi dramını görmek şanssızlığına uğramış dertli kişilerdeniz. İşgalden üç-dört gün önce, işgalin yapılacağı İstanbul hükümetince öğrenilmiş bulunuyordu. Bunun üzerine gereken emirler ve bildirimler tarafımızdan yapılmıştır. Ben, Harbiye Nezareti’nde gece gündüz görevimin başında kalıyordum. 15 Mart’ı 16’ya bağlayan gece yarısından sonra İngilizler; İstanbul, Üsküdar ve Beyoğlu’na silahlı deniz askerlerini çıkarmağa başlamışlardı. Sabaha karşı da Şehzadebaşı’nda 10. Kafkas Tümeni karargâhında uykularında her şeyden habersiz ve her türlü savunmadan yoksun uyuyan mızıkacı erlerini yataklarında şehit ettiler (Allah rahmet etsin sesleri). Ancak verilen emirler ve alınan önlemler sayesinde askerlerimiz silahlı olarak sokaklarda bulunmadılar. Kışlalarına çekildiler. Böylece İngilizlerin fazla kan dökmesine olanak verilmemiş ve bozguncu kışkırtmaların önüne geçilmiştir. Allah’a şükrederim ki şehit erlerimizin sayısı dokuzu geçmemiştir. O günün sabahında Harbiye Nezareti’ni ele geçiren düşman, benim başkanlık odama süngülü askerlerini sokmuştu. Bana gerekli emirleri vermemi bildirdiler. Kendilerini dinginlikle karşıladım. Bu sırada göğsüme iki erin süngülü silahı dayanmıştı. Kendilerine böyle bir Harbiye Nazırı’nın hiçbir emir veremeyeceğini söyledim. O zaman tüfeklerini aşağı indirdiler. Babıâli’ye gitmeme izin verdiler. Bu sırada kabine toplantı durumundaydı. Odamdan çıkarak, merdivenlere iki sıra dizilmiş süngülü düşman askerlerinin ortasından Osmanlı İmparatorluğu’nun Harbiye Nazırı unvanıyla inerken etrafta birikmiş olan Rum ve Ermeniler gösteri yapmışlar ve bana hakaret etmişlerdi (Kahrolsun sesleri). Dinginlikle Babıâli’ye gittim. Hükümet gereken protestoyu herhalde ulusun onuruna yakışır bir şekilde hazırlamakta kusur etmedi. Bu notamızda, işgali, karakolda şehit edilen erlerimizi ve Harbiye Nezareti’ne giriş yöntemlerini ağır bir dille protesto etmiştik. Daha sonra öğrendik ki İngilizler, yüksek rütbeli ve yüksek makamlı devlet memurlarını hem de ellerine kelepçe vurarak, yalın ayak, başı açık kamyonlara bindirerek ve çeşitli hakaretlerle alıp götürmüşlerdir. Bu, etrafa korku vermek isteğinden doğmuştur. Padişahın o hafta Cuma namazına çıkıp çıkmayacağı durumunu İngilizlerden sormak zorunda kaldık. Bunun nedeni de şuydu. Padişah hilafet makamının tek temsilcisi olarak silahlı olan erlerinin arasından geçerek alışıldığı üzere camiye gelmekteydi. Tek bir insanın bile silah taşımasına sert bir şekilde karşı çıkan düşmandan böyle bir müfrezenin silahlı olarak kalıp kalmayacağını öğrenmek gerekiyordu. Zira, Allah göstermesin tam tören anında araya girmeleri bu kez padişahın kişiliğinde Osmanlı saltanatı ve İslam halifesinin büyük bir hakarete uğrama olasılığı bulunabilirdi. Bahriyeden ayrıca elli kişilik bir kuvvet de göndermiştik. Bereket versin İngilizler bu törene izin verdiler. Halifenin üzüntüsü yüzünden belli


oluyordu. Yıldız’dan Hamidiye Camisi’ne geldiler. Namazdan önce bendenizi kabul ettiler. Kendileri son derece üzüntülüydü. Bendenize seslenerek buyurdular ki; ‘Ben, bugün böyle çok acı veren bir üzüntü içinde camiye gelmek istemiyordum. Fakat bu, bir dinsel görevdir. Bunu geri bırakmak uygun değildir. Ülkemizde elli seneden beri gördüğüm olayların sonuncusunun gerek benim ve gerek hükümet olarak sizlerin üzerinize yıkılmış olmasına tanık olmakla içim kan ağlamaktadır.’ Bu üzüntülü konuşmadan sonra ayağa kalktılar. Birkaç defa hüznün çokluğuyla bendenize söylendiler. Kendilerini avutacak hiçbir şeyimiz yoktu. Denize bakan pencerelerden, İngiliz dretnotlarının Dolmabahçe Sarayı önünde toplarının saraya çevrilmiş durduğunu görüyorduk. Padişah Anadolu’yla iletişim kurulmasını emrettiler. Derhal yapılabileceğini, fakat İngilizlerin telgraflarımızı denetlediklerini ancak şifreli telgraflar çektiğimizi belirttim. Kendileri bendenize ‘Sakın ha. Kabine istifa etmemelidir.’ Emirlerini ayakta aldım. Gelecek Cuma selamlığına kadar iyi haberler vermemi de emrettiler. Bir hafta içinde yaverimi Anadolu’ya göndermek ve bazı kolordularımızla iletişim kurarak bazı sonuçlar almıştım. İkinci Cuma selamlığında bu konuyu kendilerine bildirince gözleri parlamış olduğu halde ‘Çok hoşnut oldum. Selamımı hükümet arkadaşlarınıza bildiriniz. Böylece sorun iyi bir şekilde çözümlenmiş olur. İngilizlerin işgalden bek​ledikleri amaç da gerçekleşmez’ buyurdular. Biz de Babıâli’de İngiliz temsilcilerine baskıyla değil, iyi yönetim ve yumuşaklıkla dileklerinin daha iyi gerçekleşeceğini anlatmaya çalıyorduk. Fakat Babıâli bir nota bombardımanına uğramıştı. Gece ve gündüz birçok korkutmalar ve yasaklarla karşılaştık. İster istemez görevi bırakmak zorunda kaldık. Kabinenin işgalden sonra tam iki hafta yiğitçe bu baskılara kararlılıkla karşı koyması çok önemliydi. İngilizler açık olarak, Kuvayı Milliye’nin hükümetimizce tanınmamasını ve kınanmasını arzu ediyorlardı. Biz de Kuvayı Milliye’nin haksız bir işgalden ve Yunanlıların İzmir ve Aydın’da uyguladıkları haksızlıklardan doğduğunu söylüyorduk. Bunu kabul etmenin ulusumuza karşı bir ihanet olduğunda ısrar ediyorduk (Alkış​lar). Doğu illerinin Ermenilere verilmesi, Karadeniz sahillerinde bir Pontus hükümeti kurulması konusunda girişimler ortadayken, bu kuvvetlerin dağılmasına olanak olmadığını kendilerine anlatıyorduk. Biz, kendilerine Kurtuluş Savaşı’na karar verenin milletin ta kendisi olduğunu, bir hükümetin de milletin istek ve çıkarlarıyla ancak ayakta durabileceğini anlatmaya çalışıyorduk. Bu sırada ilginç bir olay da olmuştu. Milli güçlerden bazı çeteler köprüleri uçurduğu için Anadolu’dan İstanbul’a gelen erzak kesilmişti. İngilizler bize; ‘Siz İstanbul’un açlığa mahkûm olmasını istediniz. Şimdi biz Amerika’dan buğday getireceğiz, fakat yalnız İstanbul’un Hristiyan halkına dağıtacağız. İslamları düşünmeyeceğiz. Zira buna siz neden oldunuz’ dediler (Kahrolsun sesleri). Amaçları her gün baskı uygulayarak bizi düşürmekti. Nihayet bizim de sabrımız ve katlanma gücümüz kalmadı. Bir nota kaleme aldık. Yapılanların hepsini anlattık ve bunun tarihe karşı büyük bir sorumluluk oluşturacağını belirttik. Sonunda bize kabul edeceğimiz bir barışı getiriniz dedik. İngilizler, bu yerinde isteğimizi kabul etmediler. Biz de padişaha istifamızı sunduk. Sonunda padişahımız efendimizi de baskı altına alarak kardeşi kardeşe kırdıracak bir de fetva aldılar. Şimdi birbirimize tutunmak ve tek bir cephe olarak düşmanlarımızla çarpışmak gerekiyor. Büyük Millet Meclisinizin ve değerli Başkanınız Mustafa Kemal Paşa Hazretlerinin işaret buyurduğu yolda yürüyeceğiz. Allah vatan ve milletimizi zafere ulaştırsın (Amin sesleri).” Kavaklı Fevzi Paşa da böylece kaderini Anadolu’nun kaderine bağla​mış oldu.


BOĞAZ’IN ANADOLU YAKASINDA DÜŞMANLA ÇARPIŞANLAR İstanbul Boğazı’nın Anadolu yakası, Üsküdar’dan Beylerbeyi’ne, Çengelköy’den Beykoz’a kadar bütün bu topraklar, Kurtuluş Savaşı’nın coşkusunu ta içinden duymuş yurtsever ve özverili insanlarla doludur. Denilebilir ki resmi askeri üniformaya ya da sivil kıyafetine sahip olan her vatandaş; aydını, cahili, küçüğü, büyüğü Anadolu topraklarında yaşamanın onlar için neye mal olduğunun öykülerini birer birer anlatacak pek çok kişi bulunmaktadır. Fakat anılarımızın dar çerçevesini daha fazla büyütemediğimiz için bu çeşitli semtlerin gizli kalmış kahramanlarından birer örnek vermeyi uygun bulduk. Bunlardan biri, başka bir yazımızda açıklayacağımız milli cepheye katılmış ünlülerden Fevzi Çakmak’ın, İsmet İnönü’nün, Adnan Adıvar’ın, Halide Edip Hanım’ın ve Celalettin Arif Bey’in seçtikleri yoldur. Bunları esenlikle Anadolu’ya ulaştıranları da o yazı aydınlatacaktır. Bu yol üzerinde Paşabahçe Bağımsız Jandarma Takımı Kumandanı Üsteğmen Arif Bey’in hizmetleri büyüktür. O, birçok seçkin kişiyi Anadolu’ya kaçırmıştı. Üsküdar Jandarma Takım Kumandanı Üsteğmen Sabahattin (Sünter), Jandarma Teğmeni Salih (Kılıç, sonradan emniyet müdürü ve vali olmuştur) Milli Mücadele’de büyük hizmetleri görülmüş kişilerdir. Halen Çengelköy’de vapur iskelesindeki yalıda oturan o zaman Maçka Askeri Depo Müdürü olan Bahaettin Bey (emekli albay) kapılarında İngiliz askerleri nöbet bekleyen bu silah deposundan, 215 makineli tüfeği, 800 sahra telefonunu ve 55 bin 98 modeli Alman tüfeğinin sürgü kolunu açtırdığı gizli tünellerden kaçırarak Anadolu yakasına geçirmiş ve oradan bir bölümünü takalarla İnebolu’ya, bir bölümünü kara yoluyla Bilecik’e milli güçlerin emrine göndermiştir. Antlaşma yıllarında Beykoz’da bir bölük İngiliz askeri bulunduruluyordu. Bir süre sonra bir bölük Yunan askeri de Çubuklu’ya çıkarılmıştı. Bunun nedeni İpsiz Recep çetesinin Anadoluhisarı üstündeki Çavuşbaşı Çiftliği’ni ele geçirmesi ve buradan yapması olası baskınların önlenmek istenmesiydi. O tarihlerde Beykoz’da İrakli adında bir Türk düşmanı Rum bakkallık yapıyor ve İngilizlere casusluk ediyordu. Nitekim Yunanlıların İzmir’de denize dökülmesi üzerine bakkal İraklı da kaçmıştı. Fakat bu Türk düşmanı kaçmadan evvel, milli çetelerden öç almak düşüncesiyle Beykoz’un Kaymakdonduran bölgesinde taşocaklarında çalışan, her şeyden habersiz masum 27 Laz’ı Kuvayı Milliye’dendir diyerek İngilizlere ihbar edip kurşuna dizdirtmişti. Beykoz’da zamanında Teşkilat-ı Mahsusa’dan olan ve gizli örgütü kuranlardan biri de, M. M. Grubu’ndan Rıza Bey ve gene bu örgütte canını verircesine çalışmış bulunan eczacı Ferit Bey, gene bu milli direnişlerde görev alanlardan Beykoz’da oturan tarım uzmanı Cevat Rüştü Bey, eski Beykoz spor kulübü kaptanı merhum Nedim Bey, tütüncü Hidayet Efendi, Yalıköyü’nde kahveci merhum Etem Efendi, Çayır Caddesi’nde kahveci İsmail Efendi, Alibey Sokağı’nda Nihat Bey, çarkçı Adil Bey, sandalcı Seyfi Efendi, eski İstanbul Hamallar Cemiyeti Reisi Hüseyin Bey, Paşabahçeli Salih Kaptan sayılmalıdır. Salih Kaptan’ı Yunanlılar sıradan bir nedenle öldüresiye dövmüşler, sonra da öldü diye bırakıp gitmişlerdi. Tanrı’nın almadığı canı kimsenin alamayacağını göste​ren bu gerçek Salih Kaptan’ı yaşatmıştı. Beykoz’da Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’ni kuran, İstanbul ili daimi encümen kaleminden kâtip Beykozlu diğer Rıza Bey de vardır. Çengelköy’deki örgütte de Kasımpaşa imamı merhum Edip Bey’in yararlılıkları olmuştur. Beylerbeyi’nde Kurtuluş Savaşı’na hizmet edenlerden Bahriye Çarkçı


Yüzbaşısı Hikmeti Bey, gene Beylerbeyi’nde oturanlardan Gümrük Manifesto Kalemi kâtiplerinden Zühtü Bey ile oğlu Maliye Tahsil Şubesi memurlarından Avni, gene Bahriye Binbaşılarından Salahattin Bey (sağır Salahattin adıyla tanınmaktadır) teşekkür edilmesi gereken yararlılıklarda bulunmuşlardır. Salahattin Bey, Mondros Antlaşması’ndan sonra kurduğu 10-12 kişilik bir çeteyle kaçırılan silah ve cephaneyi takalarla İstanbul’dan İnebolu’ya ulaştırmıştır. Gene Beylerbeyi’nde cami çevresindeki setli gazinonun ve iskele yakınındaki kahvehanenin işletmecisi genç yaşta örgütümüze giren Tahsin Efendi çabaları görülen kişilerdendi. Emirgan semtinde oturup da gizli örgütümüzde silah ve cephanenin yerine ulaştırılmasında çabaları olan Teşkilat-ı Mahsusa’nın eski üyelerinden Fuat Efendi’yi de bu yurtseverler arasında belirtmemiz gerekmektedir. Gene Beylerbeyi’nde hizmet edenlerden Ayan Meclisi görevlilerinden Cemal Bey (şişman lakabıyla anılır), Anadolu’ya takalarla cephane ve silah kaçıran tüccardan Bakırköy’de oturan Reşat Bey (Şükrü Reis oğlu), görünüşte Polonezköy yöresinde oturan, kömür ticaretiyle uğraşıyor gözüküp gerçekte Boğaz’daki topçu kıtalarından subaylar ve erleri kaçıran ve silah, cephane nakleden Anadoluhisarlı ve Yıldırım Beyazıt tarafından Hisar muhafızlığı unvanı atalarına padişah buyruğuyla verilmiş bulunan Ahmet Bedii Bey, bilhassa Anadolu’ya giden yolu açmışlardı. Bu yoldan daha sonra Yunus Nadi Bey, Hamdullah Suphi Bey geçmişlerdir. Fakat bu saydıklarımızdan hiçbiri, o tarihte rütbesi Beykoz Bağımsız Jandarma Takım Kumandanı olan Üsteğmen Nazmi Efendi (Sevgen) gibi bir macera yaşamamıştı. Bu tarihlerde İstanbul Jandarma Alay Kumandanı bulunan Albay Halil Rifat Bey (merhum Hakkari valiliklerinde bulunmuştur), Üsteğmen Nazmi Efendi ile anlaşarak genel hapishanede tutuklu bulunan yurtseverleri bir gece içinde korumalarıyla beraber Ahırkapı’dan motorlarla Karamürsel’e geçirmişlerdi. Fakat bu kolay olmamıştı. Jandarma Üsteğmeni Nazmi Efendi daha önce Adapazarı’na gizlice giderek milli güçlerin temsilcileriyle konuşmuş, telgrafla Mustafa Kemal Paşa ile görüşerek emirlerini almış ve diğer giderler için iki bin lira sağlamıştı. Nazmi Efendi, Adapazarı’ndan hareket ederek yedi kişilik bir jandarma müfrezesini de emrine almıştı. Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’nin Beykoz’daki temsilcisi eczacı Ferit Bey’i görerek ona yeni ve önemli görevini söylemişti. Ferit Bey ise Üsteğmen Nazmi Efendi’ye şöyle demişti: “Her zaman vatan ve millet için önemli görevler görmek arzusunu gös​terdiniz. İşte size önemli bir iş çıktı. Bugün yüz kadar atlıdan oluşturulmuş bir İngiliz kolu Boğatepe’ye gitti (Boğaz’a ve Marmara’ya egemen bir tepedir). Amaçları orada yol ve yer belirlemesi yapmaktır. İşittiğimize göre Yavuz’un toplarını söküp buraya getirecekler ve Kocaeli’ne giden yolları kontrolleri altına alacaklar. Yarın aynı yoldan dönecekler. İşte beklediğiniz milli görev.” Üsteğmen Nazmi Efendi derhal atına atlayarak geç vakit Adliye Nazırı İbrahim Bey’in çiftliğinde kendisini bekleyen diğer bir müfrezeye katılmıştı. Amacı İngiliz koluna saldırmaktı. Ferit Bey arkasından şöyle bağır​mıştı: “Nazmi Bey, sakın Beykoz’da kalma, İbrahim Bey’in çiftliğine git ve dikkatli hareket et!” “Teşekkür ederim, eksik olma. Allahaısmarladık!” Üsteğmen Nazmi Efendi ertesi sabah Polonezköy yönünde hareket etmiş ve müfrezesiyle yolda güvenlik önlemi almıştı. Saat 11 sıralarında Paşabahçe-Polonez yolu üzerinde Hidiv Abbas Hilmi Paşa’nın yeni çiftliği üzerinde Boğaztepe’den dönen İngiliz bölüğüyle karşılaşmışlardı. Nazmi Efendi, atından hendeğe atlayarak bütün müfrezesiyle yolun sağında sipere girmiş ve ateşe başlamıştı. Neye uğradığını anlayamayan İngiliz süvarileri, büyük bir gücün pususuna düştüklerini sanarak çil yavrusu


gibi dağılırken, karargâhlarını Moda’da kurmuş olan bu 28. İngiliz Tümeni’ne bağlı süvari kolunun kumandanı Üsteğmen Davring’le bir başçavuş jandarmalarımızın eline tutsak olmuş, bu çatışmada ayrıca üç İngiliz eri ölmüştü. Jandarma Üsteğmeni Nazmi Efendi İngiliz subayını ve başçavuşunu Şile’ye götürerek milli güçlere bağlı birliklerin kumandanı Üsteğmen Ziya Bey’le, ünlü çetecilerden Küçük Aslan Bey’e teslim etmişti. Üsteğmen Nazmi Efendi, Şile’den Ömerli’ye dönmüş, fakat burada Kuvayı İnzibatiye’nin düzenlediği bir plan gereğince pusuya düşürülerek tutsak alınmıştı. Olay şuydu: Paşabahçe Jandarma Takım Kumandanı Üsteğmen Ali Rıza ve Yeniköy Jandarma Takım Kumandanı Üsteğmen Ahmet Hamdi Efendilerin kendisini Laz Mehmet’in çiftliğinde beklemekte olduklarını haber alan Nazmi Efendi, çiftliğe geldiğinde Kuvayı İnzibatiyecilerin eline geçmiş ve İngilizlere teslim edilmişti. İngiliz 28. Tümeni’nin divan-ı harbinde duruşması yapılan Jandarma Üsteğmeni Nazmi Efendi, İngilizlere saldırdığı yerde kurşuna dizilmeye mahkûm edilmiş ve kararın uygulanacağı yere götürülmek üzere Polenezköy’e getirilmişti. İşte orada dört İngiliz ve iki Türk jandarmasının korumasında bir pansiyonda bulunurken tuvalete gitmek gerekçesiyle girdiği tuvaletin penceresinden sessizce bahçeye atlamış ve oradan tarlalar arasından kaçmayı başarmıştı. Bütün gece ıssız ormanlarda yol yürüyen Nazmi Efendi gerçek bir ölümden kaçıp kur​tulmuştu. Üsteğmen Nazmi Efendi, Ömerli havalisi Kuvayi Milliye kumandanlığı görevini yüklenerek Alemdağ ve havalisinde haydutluk yapan Laz Şevki ve Arnavut Haşim çetelerini emri altına almış ve bunları milli cephe adına harekâta sokmuştur. Bu kuvvetlerle bir İngiliz topçu bataryası korumasın​daki düşmanın Alemdar köyüne yaptığı baskını engellemiştir. Sonradan Bursa valisi olan 150’liklerden Üsküdar Mutasarrıfı Ziver, Sadrazam Ferit’in Anadolu yakasında adeta sağ koluydu. Beykoz’da Kürt Salih adıyla tanınan oduncuyla, ortağı bir Ermeni’nin parasal yardımıyla oluşturulan iki bölük Kuvayı İnzibatiye, bu sıralarda Ömerli-Şile yolunu kesmiş bulunuyordu. Nazmi Efendi’nin milli güçleri zaman zaman bu bölükleri geri atmış ve bir gece de Beykoz’u basmıştı. Amacı her akşam Beykoz’a gelerek geceyi polis karakolunda geçiren Üsküdar Mutasarrıfı hain Ziver’i ele geçirerek cezasını vermekti. Fakat bir rastlantı sonucu o gece Mutasarrıf Ziver’in motorla Yeniköy’e gittiği anlaşılmıştı. Kuvayı İnzibatiyeci Başkomiser Mazlum da eşyalarını ve silahını bırakarak pence​reden kendisini atıp kaçabilmişti. Kürt Salih yakalanmışsa da gece gönderildiği ormanda maalesef kaçırılmıştı. Bu baskına engel olmak isteyen bir Hindu taburu da, Beykoz İskelesi çevresinde yapılan şiddetli bir çarpışmadan sonra Yuşa Tepesi yönüne çekilmişti. Bu tarihlerde Anadolu Ajansı’nın Beykoz’un milli güçler tarafından ele geçirildiği haberini vermesinin nedeni bu baskındır. Sözün kısası Kurtuluş Savaşı tarihinde, bugün Anadolu yakasında sıralanan iske​lelerin ve özellikle Beykoz’un onur payı çok büyüktür. Beykoz halkı, her zaman yurtsever ve kahraman olduğunu kanıtlamışlardır.


FERİT PAŞA YALISINI ÖRTEN ESRAR PERDESİ Kurtuluş Savaşı yıllarında İstanbul’un en gizli köşesi, Baltalimanı’ndaki Sadrazam Damat Ferit Paşa’nın yalısıydı. Denizden bu yalının rıhtımına yanaşan motorlar, kapısında bekleyen otomobil ve arabalar, beyaz yağlı boya, görkemli yalının kapalı panjurlarına ve geceleri önünde yanan havagazı fenerlerinin sürüp giden sessizliğine rağmen, burada önemli toplantıların yapıldığını, işgal kuvvetlerinden generallerle amirallerin gidip geldiğini, gö​ğüsleri nişan ve madalyalarla dolu Osmanlı paşalarının, başı sarıklı şeyhülislamlarla din adamlarının eksik kalmadığı birtakım toplantıların bu giz dolu saray yavrusu yalıda yapıldığını bize ve dünyaya ilan ediyordu. Gizli ajanlarımızı adeta seferber etmiş, hepsine sınır ve bölge belirlemiştik. Bu yalıya bir girebilsek, burada konuşulanları duyabilsek, kimlerin gelip gittiğini öğrenebilsek, sorunumuzun en önemli kısmını çözmüş olacaktı. Zira haftanın çeşitli geceleri vekiller meclisinin de toplantıya çağırıldığı bu yalıda Osmanlı İmparatorluğu’nun hiç kuşku yok ki yazgısı için önemli kararlar verilmekteydi. Gizli ajanlarımızdan en önemlisi ve en zekisi olan Galip Vardar’ı buraya memur etmiş, Ferit Paşa yalısını örten sır perdesini kaldırmasını kendisinden istemiştik. Galip Vardar, şimdiden söyleyelim ki bu önemli ve tehlikeli görevi eksiksiz başarmış, kullandığı bilinenlerin dışında bir metotla bize her şeyi öğrenmişti. Yalıya devam edenlerin isimleri, kişilikleri, konuştukları ve verilen kararlardan bu sayede bilgimiz olmuştu. Galip Vardar’a bu yalının gizini nasıl çözdüğünü sorduğumuz zaman şöyle anlatmıştı: “Evvela günlerce bu giz dolu yalının etrafını, uzaklardan, yakınlardan gözetledim. Rıhtımlarına Boğaz’ın çeşitli yönlerinden gelen motorların içinde kimler bulunduğunu, otomobil, fayton ve kupa arabalarıyla konağın önünde durup inenleri saptadım. Sonra polis siyasi kısmında çalıştığım sıralarda tanıdığım polis Boşnak Haşim’le bir rastlantı sonucu karşılaştım. Ona sitem ettim. ‘Aşkolsun Haşim, Boğaz’da geziyorsun da Şehzade’de beraber oturup tatlı tatlı laf attığımız kahvelere gelmiyorsun’ dedim. ‘Ne söylüyorsun Galip’ dedi, ‘Boğaz’da gezmek mi? Bu kime kısmet olmuş kuzum. Şu beyaz yalıyı görüyor musun?’ Ben şaşkınlıkla yalıya bakarak hiç bilmiyormuş gibi yapmıştım. Kulağıma eğilerek; ‘Bu yalı Sadrazam Damat Ferit Paşa hazretlerinin Boğaz’daki yaşadığı yerdir. Biz korumalarıyız’ dedi. Ben gülerek ‘Yok deve, polis siyasi kısmında kimse kalmadı da, senin gibi çelebi birini bulup koruma ya​pacaklar ha?’ dedim. ‘Vallahi Galip, görev şimdi bizdedir. Paşa Arnavutlara güveniyor, hepimizi birer birer seçtiler’ dedi. ‘Peki a mübarek, her gün de burada mısın?’ dedim. ‘Emin ol Galip’ dedi, ‘iki, üç haftada bir gün izinliyiz.’ Tam bu sırada uzakta konağın karaya bakan kapısı açıldı. Uşaklar, korumalar koşuştular. Bir fayton kapıya yanaştı. Çok iyi gördüm. Orta boylu, zayıf çenesinde hafif bir sakal, başında kırmızı kadife renkli bir fes, siyah püskül, üstünde siyah İstanbulinli91 bir İstanbul efendisi kapıdan çıktı. Oradakilerin hepsi saygıyla eğildiler, efendiyi selamladılar. Haşim kulağıma eğilerek; ‘Bu kim dedi biliyor musun? Sadrazam Ferit Paşa hazretlerinin sır kâtibi... Adını söylemem’ dedi.


‘Ne yapar bu adam? Sır mı tutar?’ ‘Ne yapmaz ki, bütün toplantılara girer, onların tutanaklarını tutar. Çok önemli bir kişidir. Her gün sabah gelir, akşamüstü faytonla Boyacıköyü’ne gider, oradan vapura biner, Arnavutköy’e çıkar. Zira evi Bebek’le Arnavutköy arasındaki bayırlardan birinin üstündedir.’ Gerçekten polis Haşim’in dediği sadrazamın bu sır kâtibi faytonuna atlamış ve iki siyah yağız beygirin çektiği arabada Boyacıköyü’nün yolunu tutmuştu. Polis Haşim’e veda ederek bir bahaneyle tepe yolunu tutmuş ve kestirme yoldan Boyacıköy İskelesi’ne koşmaya başlamıştım.” Galip’in anlattıkları doğruydu. Zira çok sportmen, güçlü kuvvetli olan bu delikanlı, çok defa arkadaşlarıyla koşu yapar ve hepsini arkada bırakırdı. Sır kâtibinin evini nasıl bulduğunu gizli ajanımız Galip Vardar şöyle anlatmıştı: “Nefes nefese Boyacıköy İskelesi’ne yetiştiğim zaman henüz vapur gelmemişti. Fakat beş-on dakikaya kadar geleceği belliydi. Biraz sonra iki siyah beygirin çektiği tekerlekleri lastikli zarif bir fayton iskelenin önünde durmuş, bir polis de inen efendiyi selamlamıştı. Sır kâtibinin elinde siyah bir çanta vardı ve belli ki bu çantada aradığımız bütün sırlar gömülüydü. Bu çantayı nasıl ele geçireceğimi uzun uzun düşünmüştüm. Kapıp kaçmak olanaksızdı. Halk başıma üşüşecek ya da peşime düşecekti. Aşırmak da olası değildi. Zira sadrazamın bu güvendiği adamı, çantanın kulpundan sımsıkı tutuyordu. Onunla Arnavutköy’e kadar vapur yolculuğu yaptık. Önüne bakıyor ve derin derin düşünüyordu. Vapur iskeleye gelince yolcu arasına karışarak ikimiz de dışarı çıkmıştık. Fakat onu karşılayan iki uşağı orada bekliyordu. Bayırları sır kâtibi önde, uşakları arkada, fakat çanta efendinin elinde ve ben hepsinin arkasında yavaş yavaş çıkmış, küçük fakat çok güzel bir köşkün önünde durmuştuk. Onları karşılayan bir bahçıvanla bir halayık vardı. Bana da yoluma devam etmek düşmüştü. Ertesi sabah erkenden bu bayırın altında efendiyi beklemiş, onun gene o bilinen çanta ve iki uşakla iskeleye kadar yürüdüğünü seyretmiştim. Gene Arnavutköy’den vapura binmiş ve pek olası ki Boyacıköy’de vapurdan inmişti. Herhalde iki siyah atın çektiği fayton, sadrazamın sır kâtibinin gelişine iskelede hazır bekliyordu. Bunun kaç gün böyle devam ettiğini söyleyemem. Herhalde on günden fazla, yaşamı bir saat gibi dakik işleyen bu kişinin gidiş, gelişlerine tanık olmuş ve bir gün de nasılsa bu küçük ve güzel köşkten başka kimlerin çıkabileceği kuşkusuna düşmüştüm. İşte o zaman, günlerden beri aradığım ipucu elime geçmişti. Bir sabah gene efendi hazretlerini, iki uşağıyla iskeleye doğru indirdikten sonra dönmüş ve köşkün karşısındaki evlerden birinin kapısı önüne oturmuş, yorgunluktan bunalmış bir insan görünümüyle dinlenmeye koyulmuştum. Kapıdan 17-18 yaşında esmer bir genç kız çıkmıştı. Elinde okul çantası olan siyah saçları düzenli taranmış, başında ince şeffaf bir örtü bulunan, siyah rugan ayakkabılarıyla temiz bir okul öğrencisi olan bu kız, biraz güçsüz ve yorgun, belki de isteksiz bir şekilde oldukça ıssız olan yoldan inmeye başlamıştı. Arkasına düşerek ona laf atmak, onunla arkadaş olmak gerekiyordu. Bakalım bu kız, bu köşkün nesiydi? Çünkü bu köşk, Baltalimanı’ndaki beyaz yağlı boyalı yalının üstündeki giz perdesini açacak ve her şeyi ortaya çıkaracaktı. Bayırdan aşağı indikten sonra Amerikan Kız Koleji’ne giden yol sabahın bu saatinde tümden ıssızdı. Kızın bir ara yanına yaklaşarak ‘Bu kadar erken mi okula gidiyorsunuz?’ diye sordum. Yüzüme iri siyah gözleriyle baktıktan sonra; ‘Buradan uzaklaşınız, polisler sizi tutacak, babam onlara söylemiş’ diye yanıt vermişti.


Bu ani karşılık beni birdenbire şaşırtmış, hatta korkutmuştu. Fakat gençlik bu, maceranın sonuna kadar gitmek dileği her şeyi olanaklı kılıyordu. Gene onun yanında yürüyerek; ‘Benim ne babanızla, ne de polislerle işim yok. Ben bir Darülfünun92 öğrencisiyim, sizin gibi iyi bir aile kızıyla arkadaş olmak düşüncesindeyim o kadar, arzu ederseniz biraz da yarın ko​nuşuruz’ demiştim. Tekrar yüzüme hayretle bakmış, bir arkadaş edinmeyi Amerikan Kız Koleji’ne devam eden görgüsü daha geniş, alışkanlıkları daha serbest bir genç kız olarak herhalde fena bulmamıştı. Hiç beklemediğim halde bana yanıtı şu oldu: ‘Yarın bu saatte, gene burada olmaz mı?’ 91 E.n: Tanzimat’tan Meşrutiyet’e kadar Türkiye’de kullanılan, yakası kapalı bir tür erkek ceketi. 92 Osmanlı dönemindeki üniversite.


SIR KÂTİBİNİN SIR TUTMAYAN KIZI Sadrazam Damat Ferit Paşa’nın Baltalimanı’ndaki ünlü beyaz yalısını örten sır perdesini, onun sır kâtibinin kızı, gizli ajanlarımızdan biri olan Galip Vardar’a tamamen açıklamıştı. Sır kâtibinin sır tutmayan kızı her genç kız gibi sevmiş ve sevgisine boyun eğerek, bu önemli özveride bulunmuştu. Gizli ajanımız Galip Vardar, yaşamının bu ilk ve coşkulu macerasını o zaman bize şöyle anlatmıştı: “Vatan sevgisi, ülke uğrunda giriştiğimiz savaşın amacı bize her çareye başvurarak başarılı olmayı emrediyordu. Bu genç kızın saf ve temiz duygularından yararlanmaktan başka bir yol yoktu. Ona şirin, sevimli ve kibar gözükmek, hiçbir zaman görevli bir kişi olduğumu belli etmemek zorundaydım. Bu nedenle işe kendimizi kaptırmış bir âşık görünümü vermiştik. Gerçekten ertesi sabah onu yokuşun altında beklemiş ve tekrar buluşarak bir süre yanında yürümüştüm. Bu defa daha neşeli ve serbestti, gülerek bana dedi ki: ‘Dün sabah sizi hayli korkuttuğumu sanıyorum. Yalan söyledim, ne babamın sizden, ne polislerin ikimizden haberi var. Birkaç defa peşime düşen gençleri böyle kaçırdığım için, size de aynı yöntemi uygu​ladım.’ ‘Ettiniz, ama benim gürültüye pabuç bırakmadığımı da gördünüz? Ne dersiniz?’ ‘Yiğit olduğunuz için sizi beğendim. Yalnız her sabah değil, birkaç günde bir defa böyle konuşuruz. Yoksa çevreden farkına varırlarsa her ikimiz içinde kötü olur. Babam çok ciddi bir insandır, sonra sizin için çok fena olur.’ ‘İyi ama benim de bu kutsal konuda ciddi olmadığımı ne biliyorsunuz, bir rastlantı iki insanı kutsal bir bağla bağlayamaz mı?’ ‘Hiç zannetmem, benim kim olduğumu biliyor musunuz?’ ‘Elbette biliyorum. Babanızın üst düzey görevini, sizin kolejde okuduğunuzu, hepsini öğrendim. Güvenirseniz arkadaşlığımız sonsuza dek sürer. Ben hiç acele etmeyeceğim. Henüz deneyeceğiniz bir dönem olacak. Ka​rarınızı sonra verirsiniz.’ Nihayet bu buluşmaların sayısı artmaya, okul çıkışlarında da bazı günler devam etmeye başladı. Bazı günler okuldan erken çıkıyor yahut arkadaşlarından çabuk ayrılıyordu. Hızla yürüyor, Arnavutköy İskelesi’ni geçerek Bebek’e doğru kıyıdan gidiyordu. Akıntı Burnu’nu dönünce ona yetişiyor, Mısır Elçiliği’nin arkasındaki korulara doğru kolum onun kolunda yolumuza devam ediyorduk. Hava kararıncaya kadar bu korularda geziyorduk. Gerçekten iyi bir ailenin kızı, temiz ve içten bir insandı. Her şeye kanmıştı. Sözü babasının görevine getirmiştim. Ona şöyle sordum: ‘Kuzum, saygıdeğer babanız her sabah erkenden vapurla nereye gidiyor, akşamları nereden geliyor?’ ‘O, sadrazamın çok yakınıdır. Bayramlarda beni de o yalıya götürür. Uzun boylu, siyah gözlüklü, iri yarı o kişinin, Sadrazam Ferit Paşa’nın elini öptürür, bayram hediyemizi onun elinden alır, sonra da faytonla dö​neriz.’ ‘Kuzum, sadrazam sana ne verir; nasıl hediye alır?’ ‘Bayram hediyesi şık bir kese içinde Osmanlı altınlarıdır. Bununla her şey alınır. Daha güzel hediye mi olur?’ Daha sonra sadrazamın sır kâtibinin bu saf kızı, o yalıdaki toplantılara katılanların isimlerini söylemeye başladı. Burada kimler yoktu ki... Kız coşarak; General Harrington, General Charpy,


General Monpelli, Albay Nelson, Kumandan Bennett, Yüzbaşı Cunningham, Kont Caprini, bir sürü yabancıdan konu açar, bunların uluslarını, rütbelerini, işlerini uzun uzun söyler, sonra bizimkilere geçerdi. Şeyhülislam Dürrizade Adbullah Efendi, Mustafa Sabri Efendi, Sait Molla, vekillerden Rıza Tevfik, yazar Ali Kemal, Kurmay Albay Kiraz Hamdi Paşa, Müşir Zeki Paşa, Süleyman Şefik Paşa, Bağdatlı Hadi Paşa, Konyalı ve Adanalı Zeynel Abidin Efendiler, Gümülcineli İsmail Hakkı, Albay Sadık, Artin Cemal lakabıyla ünlü müsteşar Cemal Beyleri, daha birçok kimseleri sayıyordu ve bütün bunları anlattıktan sonra, ne için toplandıklarını söylemeye başlıyordu. O zaman ben kendisine soruyordum: ‘Güzel ama bu kadar bilgiyi nereden aldığını öğrenebilir miyim?’ Babasının akşamları yemekten sonra evde kendi odasında çalıştığını, Fransızca, İngilizce bazı yazıları da ona yazdırdığını ekliyordu. Bir keresinde bana çok zor kabul edilir bir öneride bulunmuştu. ‘Mademki öğrencisiniz, işiniz yok, durumunuz da güç, babama söyleyeyim size Hariciye’de bir iş bulsun, biraz yararlanırsınız, çünkü onun iki satır yazısı yeterli.’ Ben bu öneriye ne diyeceğimi şaşırmıştım. Kabul eder gözükmüş, fakat her seferinde onu atlatmıştım. Bir keresinde de benimle evimize kadar gelmek istemiş, babamı ve annemi görmeye kadar cesaret etmişti. İster istemez bir tatil günü kolejde bir toplantıyı neden göstermiş ve evden böylece izin almıştı. Onunla tramvaya atlayarak uzun bir yolculuktan sonra Fatih Çarşamba’ya kadar gelmiştik. Dar sokaklar, ahşap ve yıkık evler, bu ilkel mahalleler onu şaşırtmıştı. Bir kentin bu iki semti birbirinden o kadar farklıydı ki, ona yabancı bir ülkeye geldiğimiz duygusunu vermişti. Bana sorduğu garip soruyu hiç unutamam: ‘İnsanlar burada nasıl yaşıyor?’ ‘İşte böyle, senin gibi, benim gibi... Nefes alıyor, yiyor, içiyor ve yaşı​yorlar.’ ‘Bu evler hiç güneş görmez mi? Hava almaz mı?’ ‘Hepsini yaparlar, ama sizin mahallelerdeki gibi değil, hepsinden biraz pay alırlar.’ Bir türlü şaşkınlığı geçmemişti. Evimizin kapısına kadar gelmiştik. Bizim ev, iki katlı fakat çok virandı. Ne onu ağırlayacak bir mobilyamız, ne de ona ikram edeceğim bir şey vardı. Üstelik babam hasta, annem de çok yorgundu. Kaç gece annem korku ve acı içinde kıvranarak dönüşümü beklemiş, bekçi sopalarının taşlarda bıraktığı yankıyı dinlemişti. Gidip dönmemek de vardı. Ona olduğumuz gibi görünmek pek de hoş olmayacaktı. Çok parasız ve güç durumdaydım. Bir hasta ve emekli yüzbaşının oğlu ne yapardı. Polis siyasi kısımdaki işten çıkarılmıştım. Çünkü gizli örgütte çalıştığımı anlamışlardı. Ağabeyim merkez memuru Necati’nin eve gönderdiği yiyeceklerden pek azına katılıyordum. ‘Haydi dedim, geç kalacağız, istediğin oldu, işte bizim fakirhane!’ Tekrar döndük, onu evlerinin yokuşuna kadar getirdim. Orada ayrıldı. Bu macera iki ay kadar sürdü. Hemen her sabah erken kalkarak bir poğaça yiyip Çarşamba’dan tramvayla Arnavutköy’e geliyordum. Dönüşte yolum şöyleydi: Arnavutköy merkez memuru Hacı Kemal’in takibinden kurtulmak için ıssız yukarı yolu tercih ediyordum. Bu yoldan Arnavutköy’den yukarı Büyük Ayazma’ya çıkar, oradan fundalıklı yolun arasından Yahudi Mezarlığı’ndan, tuğla harmanlarının arasından Zincirlikuyu’ya, Mecidiyeköy ve Şişli’ye, oradan tramvayla Şişhane’ye ve daha sonra da yaya olarak Unkapanı Köprüsü’nden Çarşamba’ya varırdım. Nihayet sevgi her şeyin üstüne çıkmıştı. Sır kâtibinin kızı, babasının kararlarının birer kopyasını çıkarıp getirmeye, yırtıp kâğıt sepetine attığı belgelerin parçalarını toplayıp bana vermeye başlamıştı.


Hiç kimsenin ruhunun duymadığı bu çalışma sayesinde, Baltalimanı’ndaki beyaz boyalı yalının bütün gizleri önümüze açıldı. Böylece, Kuvayı Milliye aleyhine düzenlenen planlar, Kuvayı İnzibatiye’nin asker sayısı, eğitim alanı, ilk gönderilecekleri yerler, İngiliz donanmasının ziyaret edeceği limanlarımız, Rum köylerine yapılan silah ve cephane yardımlarının sayısı ve yeri, papazlara ve kiliselere verilen direktifler, Hilafet Ordularına atanan kumandanlar, saldırının yönleri hepsi öğrenildi. Sır kâtibinin kızı artık sır tutmaz olmuştu. İşte böylece bu gizli ajanımız Galip Vardar hemen her akşam taze bir bilgiyle bize geliyor, Damat Ferit Paşa hükümetinin Anadolu’ya gönderdiği casuslardan, suikastçılardan, gizli ajanlardan bilgiler getiriyor, daha önce polis siyasi kısmında çalıştığı için onların resimlerini, isimlerini, kimlik bilgilerini bildiriyordu. Derhal İnebolu’ya, Samsun’a, Anadolu’ya girilen kapılara haber gönderiyor, bu kişileri milli hükümetin topraklarına ayak basarken yakalatıyorduk. Onlar da neye uğradıklarını bilmiyorlardı. Önce şaşırıyor, sonra yadsıyorlar, fakat biraz sıkıştırılınca hepsini söylüyorlardı. Baltalimanı’ndaki yalı korkuya düşmüştü. Bunlar nasıl oluyor da öğreniliyordu? Galip Vardar’la sır kâtibinin kızı, artık örgütümüzün iki önemli elamanı gibi çalışıyorlardı. Fakat ilişkinin daha fazla uzaması riskli olabilirdi. İşte o zaman bir süre için onu eşim Rana ile beraber Anadolu’ya görevle göndermek zorunlu olmuştu. Beraberlerinde gizlice gönderdiğimiz silah ve cephane de vardı. Samsun’da, gözetme ve Anadolu’ya girecekleri ta​nıma göreviyle bir süre uğraşacak olan Galip’in izini kaybetmiş bulunan sır kâtibinin kızı, çeşitli kereler onun Çarşamba’daki evine gelmiş, kendi kendine gerçeği öğrenmeye kalkışmıştı. Fakat hiçbir şeyi keşfedemeyince bir gün Galip’in yıkık evinin kapısını çalmaktan da çekinmemişti. Kapıyı açan yaşlı annesi, bu kıza oğlunun Anadolu’ya Kurtuluş Savaşı’na katılmak üzere çekip gittiğini söyleyince kalbinden vurulmuştu. Çok üzüntülüydü. Sırrını kimseye açıklayamazdı. Fakat çok sevdiğinin en güçlü kanıtını bir süre sonra hastalanmak ve genç yaşında ölmekle vermişti. Bu yüce ve temiz genç kız da bilerek ya da bilmeyerek bizim gizli bilgi edinmemizde önemli bir yer almış, Anadolu’nun zaferi için çalışmıştı. Son zamanlarda babasını eleştiriyor, bu görevden ayrılmasını ısrarla istiyordu. O da sevdiği insanın tarafına geçmiş, o da milli güçlerin başarısına bütün varlığını bağlamıştı. Onu da yanımızda çalışmış bir kahraman olarak rahmetle anmaktayız. Çünkü o olmasaydı, hiçbir güç rıhtımlarına çıkılmaz, kapılarından geçilmez bu Baltalimanı’ndaki yalıya ve onun içinde konuşulmuş, kararlaştırılmış önemli olaylara bizi tanıdık kılamazdı. Bu genç kız, milli cephemizin bizim gözümüzde isimsiz, adı bilinmeyen bir kahra​manı olarak kalacaktır.93 93 Galip Vardar kişisel anılarına ait bu kısımların fazla aydınlatılmasını istememiştir.


RAUF BEY’İN OSMANLI MECLİSİ’NDE TUTUKLANMASI Son devrin deniz tarihini inceleyen kuşaklar, Balkan Savaşı sırasında Hamidiye kahramanı Rauf Bey’in, eski Türk denizcilerine yakışır bir şekilde gösterdiği doğruluk ve fedakârlıktan çok güzel örnekler verdiğini görecek, amiralin büyük alçakgönüllülüğünün gizlediği soyluluğu da sıradanlıktan ayırabileceklerdir. Onu sıradan bir korsan gemisinin süvarisi saymak, yaptığı hareketleri sınırlı bir baskın olarak düşünmek çok büyük bir yanlışlık olacaktır. Rauf Bey, asırlardan beri Osmanlı İmparatorluğu’nun özellikle 20. yüzyılda özlemini çektiği büyük bir denizci, yiğit bir süvari, benzeri zor bulunur bir vatan evladıdır. Denilebilir ki onun kalbi, yalnız ve yalnız ülke aşkıyla çırpınmış, hakkıyla elde ettiği her makamı da medeni cesaretiyle, doğruluğu ve kimseye karşı boyun eğmemek konusunda gösterdiği yiğitliğiyle terk etmişti. Bu onurla onun yaşamı, evre evre herkesin dikkat ve ilgisini üstüne çekecektir. Türk ulusu Rauf Bey’i ilk defa ve ülke çapında olarak Balkan Savaşı’nda görmüş, ona büyük bir umut ve sevgiyle bağlanmıştır. Çünkü Türk ulusunun en büyük coşkusu yurtseverliği ve bu ülke için çalışanlara karşı duyduğu sarsılmaz bağlılığıdır. Rauf Bey, milli coşkuyu bir zamanlar gerektiği gibi temsil etmiş ve arkasından milyonlarca Türk’ü sürüklemiştir. Bu yakın tarihimizin Balkan Savaşı’nın deniz savaşlarına ayıracağı sayfalarda yazılıdır. Hamidiye Kruvazörü’nün kahraman süvarisi, Balkan Savaşı’nda Karadeniz’deki Bulgar kıyılarının kontrol altına alınması görevini üstlenmiş bulunuyordu. Fakat bu kıyıların kontrolünü yaptığı sıralarda bir gece Bulgar torpidolarının saldırısına uğramış, çıkan çatışmada Hamidiye bazı yaralar almış ve yaralı bir durumda, fakat büyük bir dikkat ve özenle yönetilerek bu kıyıların açıklarında seyredip batmaktan kurtularak Boğaz’a sokulmuştur. Gerek savaşta bir Türk savaş gemisinin düşman torpidolarına karşı yiğitçe direnişi, gerekse onların saldırılarına karşılık batmaktan kurtularak Boğaz’a kadar getirilmesi, herhalde küçük bir başarı sayılmamalıdır. Haliç’te onarım için havuza alındıktan sonra Hamidiye’nin süvarisine bir köşeye çekilerek beklemek düşerken, o hareket yeteneği ve yurtseverliğiyle yeniden görevler istemiş ve Akdeniz’de, Boğaz önünde İmroz Deniz Savaşı’na filotilla komodoru olarak katılmıştır. İmroz Deniz Savaşı’na Yunanlıların sürdüğü başta Averof gibi, o tarihte bizim donanmamıza tek başına üstünlük iddia edebilen bir zırhlıya ve onu destekleyen diğer savaş gemilerine karşı küçük torpidolarımızın başında topçu savaşına katılması da onun korkusuzluğunu çok güzel göstermektedir. Bu tarihte donanmamıza Deniz Albayı Ramiz Bey kumanda ediyordu. Rauf Bey’in Donanma Kumandanı Albay Ramiz Bey’le arası iyi değildi. Bunda donanma kumandanının Hürriyet ve İtilaf Fırkası’na ve Rauf Bey’in de İttihat ve Terakki’ye üye olmalarının etkisi varsa da, Ramiz Bey’in yalnız torpido saldırısı yaptırarak deniz kuvvetlerimizi yıpratmasına taraftar olmayan Hamidiye süvarisinin de yerinde düşünceleri egemendi. Hatta Rauf Bey’in siyasi düşmanlarının bir ara, donanma kumandanı ile filotilla komodorunun arasındaki anlaşmazlığı Rauf Bey’in o sırada iktidarda bulunan Hürriyet ve İtilaf Fırkası’nın hükümetinde olduğu şeklinde bir savı ortaya atarak eleştirdikleri de bilinmekteydi. Bu, düpedüz bir suçlamaydı: Ve birçok yerlerde olduğu gibi her suçlamanın kindarlığa dayanan özelliğini bünyesinde bulundurduğu da bir gerçekti. Rauf Bey, küçük siyasi hesapların üstünde, vatansever bir insandı. Onu, bu kindar karalamalarla yıpratmaya olanak yoktu. Nitekim Rauf Bey, Hamidiye’nin Haliçte onarımı tamamlanınca bu kin dolu suçlamalara, eylemiyle çok güzel bir yanıt vermişti. Bu defa da, Adalar Denizi’ne açılan Hamidiye


Kruvazörümüz, tek başına gerçekten stratejik bir etki yapamamakla beraber, düşman donanmasının yönetiminde bir huzursuzluk yaratmayı başarmıştı. Yunanlılar korku ve karasızlıkla hareket ediyor, Hamidiye’ye rastlamaktan büyük bir korku ve heyecana kapılmış bulunuyorlardı. Hamidiye, Birinci Dünya Savaşı’nda Alman subaylarının yönetiminde açık denizlerde, üstün kuvvetlere karşı başarıyla uyguladığı sisteme ve bunu Emden’in üzerine aldığı anlamlı görevde gösterdiği başarılara güzel bir örnek oluşturmuştu. Rauf Bey, korsan savaş yapıyordu. Hamidiye, Yunanlıların Balkan Savaşı’nda adalara asker, silah ve cephane ulaştırılmasını engellemiş, üs​telik düşmanın Adalar Denizi vilayetinin merkezi Şira Adası’nı bir gece basarak bombalamıştı. Bu arada birçok ticaret gemisi de batırılmıştı. Bu deniz savaşlarının o zaman büyük bir değer ve önemi olmuştu. Zira kara ordularımızın her tarafta yenilgiye uğraması, verdiği meydan savaşlarını birtakım bozgunlarla sonra erdirmesi sırasında, denizlerde ortalığı heyecana veren bu baskınlar, Yunan donanmasını çılgına döndürmüş, Adalar Denizi bütün kıyı ve köşelerine varıncaya kadar aranmasına rağmen Hamidiye ele geçmemişti. Rauf Bey’in bu baskınları, büyük bir acı ve üzüntü içinde ezilen Türk ulusuna rahatlık, sevinç ve umut aşılıyordu. Moralleri yükseltiyor, Türkleri yeniden kara savaşlarına girişmeye isteklendiriyordu. Ancak bu sayede Balkan Savaşı’nın ikinci evresi yapılmış ve bu defa Edirne’nin geri alınması gibi benzersiz bir başarı elde edilmişti. Bunda bu korsan savaşını yapan Hamidiye’nin ve onun becerikli süvarisinin büyük payı vardı. Fakat sonuçta bir savaş gemisinden bundan daha başka bir şey beklemek olanaksızdı. Elimizde birkaç Hamidiye ve özellikle birkaç Rauf Bey bulunsaydı ve Trakya kıyıları kontrolümüze alınsaydı durum farklı olabilirdi. Herkesin ilk defa büyük çapta kendisini Balkan Savaşı’nda tanıdığı Rauf Bey, bundan sonra Osmanlı İmparatorluğu’nun antlaşmadan önce son kabinesinde bahriye nazırlığı yapmış ve Mondros Antlaşması’nı, Limni Adası’nın aynı ismi taşıyan limanında Agamemnon Dretnotu’nun güvertesinde imzalamıştı. Rauf Beyi bu antlaşmayı imzalamasından dolayı eleştirenler de bulunmuştu. Fakat imparatorluğun koşulları başka türlü harekete olanak vermiyordu. Balkanlar’dan Franchet d’Esperey kuvvetleri, Suriye’den General Allenby kıtaları arasında bir kıskaca giren imparatorluk kuvvetleri, yüz binlerce asker kaçağına ve çeşitli yokluklardan bunalmış bir halka da güvenemezlerdi. Mondros’tan sonra Malta’ya sürülenler içinde Rauf Bey de bulunmuştu. Başlangıçta Mustafa Kemal Paşa ile beraber Anadolu’da bulunmuş, Erzurum ve Sivas Kongrelerine katılmış olan Rauf Bey, Sivas milletvekili olarak katıldığı son Osmanlı Meclis-i Mebusanı’ndaki Misak-ı Milli formülü altında özetlenen ve yaşamsal önem taşıyan Türk koşullarını son Osmanlı Meclisi’ne kabul ettirenlerin başında geliyordu. Bu daha önce Sivas Kongresi’nde hazırlanmıştı. 16 Mart 1920 günü akşamı Meclis-i Mebusan Başkanvekillerinden Hüseyin Kazım Bey, Hoca Abdülaziz Mecdi Efendi ile Rauf Bey, saraya giderek durumu padişaha sunmuşlar, bu işgalden üzülen Sultan Vahdettin’in bundan duydukları acıya tanık olmuşlar ve padişahın üzüntülerini Meclis’e aktardıkları sırada Meclis’e gelen İngiliz polisleri ve inzibatları tarafından tutuklanarak zorla götürülmüşlerdi. Dünyanın hiçbir devrinde ve hiçbir ülkesinde düşman, o ulusun onur ve değerinin simgesi olan meclisinde, milletvekillerini bu şekilde alıp götürmemiştir. İşte o zaman Rauf Bey, zamanında Mirabo’nun XVI. Louis’ye kükrediği gibi, İngiliz işgal kuvvetlerinin bu nefret edilecek davranışına karşı ayağa kalkıp şöyle konuşmuştu: “Sayın arkadaşlar, bizi bu millet görev yapmak için buraya gönderdi. Allah’a şükür biz de bu görevi sonuna kadar yaptık. Ben İngilizlerin ülkenin namusu sayılan bu binaya girmelerini asla


görmek istemem. Kan dökülmesine de razı değilim. Hayatım milletime feda olsun, millet sağ oldukça ve birlik kaldıkça kendisine hizmet edecek nice Rauf’lar bulunacaktır. Vasıf Bey’le beraber bizi götürüyorlar. Allah dinimize, milletimize ve memleketimize son vermesin!” Hamidiye kahramanını işte böyle alıp Malta’ya götürmüşlerdi.


MİLLİ MÜCADELE’DE TÜRKLERİN DOSTU İTALYA Kurtuluş Savaşı yıllarında Türklerin tek dostu İtalya’ydı. İtalyanları bu dostluğa yönelten nedenler oldukça uzun ve karışık kaynaklardan doğuyor ve gün geçtikçe gelişiyordu. İzmir’in Yunanlılar tarafından ele geçirilmesi Türklerde olduğu kadar İtalyanlar üzerinde de derin bir tepki yaratmıştı. Çünkü İzmir ve çevresi daha 1915 senesinde İngiliz ve Fransızlarla Saint Jeanne de Maurienne Anlaşması’nı yapan İtalyanlara savaşa girmeleri karşılığında sunulmuştu. İtalyanlar da bu savaşa istekle girmişler, fakat müttefiklerine umut ettikleri yardımı yapamamışlardı. İzonzo Cephesi’nde Almanlarla güçlendirilmiş Avusturyalılara karşı son bir savunma savaşından ileri gidemeyen hareketleri ve üstelik Caporetto bozgunu onlardan beklenilen yararı sağlamamıştı. Yalnız bu kadar yıkım, İtalya’yı birçok isteklerinden uzaklaştırırken, üstelik savaş sonrasında İtalya’da düş kırıklığından açlık ve yoksulluktan doğan komünizmin gelişmesi, müttefiklerin gözünde bu ülkeye hiçbir şey verilmemesi gerektiği fikrini doğurmuştu. İşte bu havanın Avrupa barış antlaşmalarını düzenleyecek iki güçlü başvekile esin verdiğine kuşku duyulamazdı. Türk düşmanı İngiliz Başbakanı Lloyd George, ihtiyar kaplan lakabıyla anılan Fransız Başvekili Clemenceau’yla baş başa vererek, Avrupa’yı kendi düşündükleri gibi şekillendirmeye karar vermişlerdi. Burada onlara akıl hocalığı yapan perde arkasındaki iki Yunanlı da vardı. Bunlardan biri İngiltere’de büyük kuruluşların sahibi olan Yunanlı milyarder Basil Zaharof, diğeri onun en iyi arkadaşı ve Yunanistan’ı sonunda tek başına bir savaşa sokmayı başaran, müttefiklere Selanik Limanı’nı açarak belki de savaşın kazanılmasına neden olan Yunan Başbakanı Venizelos’tu. İşte bu dört kişinin uzun görüşmelerinden sonra, sonunda İzmir ve çevresi İtalyanlara değil, Yunanlılara verilmiş ve bilindiği üzere Anadolu’nun işgali, İtilaf Devletleri’nin (İtalya dışında) donanması gözetiminde İzmir’e asker çıkarmakla başlamıştı. Daha sonra Yunanlılar Marmara kıyılarını ve Trakya’yı da işgal etmişlerdi. Türkler için en uğursuz olayı oluşturan şey, çoğunluğu Rumeli göçmenlerinin yaşadığı Batı Anadolu’nun yeni bir Balkan Savaşı dramına tanık olmasıydı. Bu olay Türkleri çileden çıkararak kadınlı erkekli dağlara düşürmüş ve her tarafta Kurtuluş Savaşı başlamıştı. İşte o zaman İtalya, Anadolu’da doğan bu direnişi desteklemeye, ne olursa olsun İzmir ve çevresinin Yunanlılara geçmesine ve Akdeniz’de Yunanistan’ın Megalo İdea ile tanımlanan tarihsel düşlerinin gerçekleşmesine engel olmaya karar vermişti. İstanbul’a işgal yıllarında atanan İtalyan siyasi temsilcisi Kont Sforza, tam bir Türk dostuydu. Kont, bu dostluğu yaşamının sonuna kadar şaşmadan, şaşırmadan ve hiçbir etkiye kapılmadan sürdürmüştü. Bu yüksek komisere bağlı idari işlerin yürütülmesine de gene büyük bir Türk dostu olan Kont Caprini görevlendirilmişti. Kont Caprini, zamanında Girit Müslümanlarının öldürülmesi sırasında Girit jandarma örgütümüzde uzman olarak bulunmuş ve bu sayede birçok Müslüman’ın hayatını kurtarmıştı. Bu yararlılığına dayanılarak Osmanlı Padişahı II. Abdülhamit tarafından Osmanlı ileri gelenlerinin sivrilenlerinden kabul edilmiş, yüksek rütbeli ileri gelenler arasına sokularak bir de madalya verilmiş ve Kont Caprini Efendi unvanını almıştı. İşte Türklere olan yakınlığı göz önüne alınarak antlaşma yıllarında İtalya hükümeti tarafından işgal kuvvetlerinin İtalyan polis birliklerine kumanda etmek üzere bu kişi İstanbul’a gönderilmişti. Gene Kont Caprini, bu göreve gelmeden önce, Rumeli vilayat-ı selasesi94 emrinde Genel Müfettiş Hüseyin Hilmi Paşa zamanında Selanik’teki Osmanlı jandarma örgütünün


düzeltilmesi için görevlendirilen Robilan Paşa’nın emrinde bulunmuştur. İşte bütün bu özelliklerinden ve Türklere karşı açıkça görülen sevgilerinden ötürü Kont Caprini, Türk dostu Kont Sforza’nın emriyle antlaşma yıllarında karargâhını İstanbul’da kurmuştu. Bu iki Türk dostunun üstün çabaları sayesinde gizli örgütümüze ve M. M. Grubu’na üye birçok subay ve sivil arkadaşlarımız, İtalyan pasaportuyla sahte isim kullanılarak İngilizlerden kurtarılıp Anadolu’ya kaçırılmıştı. Bu karanlık günlerde hiçbir Türk, İtalyanların ve özellikle bu seçkin iki Türk dostunun yararlılıklarını unutamaz. Gizli örgütümüzün değerli adamlarından vatansever bir arkadaşımız olan Mustafa Nail Bey (halen avukat) İtalyanların yanında çalışmakta ve gizli istihbaratı yönetmekteydi. Çanakkale Savaşı’nda yararlılığı görülen ve Teşkilat-ı Mahsusa’da çalışmış bulanan Mustafa Nail Bey, İtalyanlarla sıkı bir iş birliği yaparak Kurtuluş Savaşı’nda son derere yararlı olmuştur. Merkez Kumandanı Albay Esat Bey (İzzet Paşa’nın kardeşi), İngiliz, Fransız, Yunan ve Sırpların gizli örgütlerinden bilgi alması için Nail Bey’i bunlarla ilişki kurmakla görevlendirmişti. Gizli bir şekilde çalışan Nail Bey, bir İtalyan çevirmenmiş gibi bunların arasına girmiş, ünlü İngiliz İstihbarat Başkanı Bennett, Fransız Emniyet Genel Müdürü Surte ve bu örgütün Suriye Pasajı’ndaki merkezi Mısır Hanı’nın ikinci katında oturan Korsikalı çolak Colombani ve Yüzbaşı Colos tarafından yönetilen gizli örgütle ilgisi olanları belirlemişti. Sırpların gizli örgütünü de Yüzbaşı Popoviç yönetiyordu. Daha sonra polis müdürü olan Hasan Tahsin buraya sık sık geliyor ve Bennett’le buluşuyordu. Türkçe bilen Macre ile uzun boylu yardımcısı İngiliz Binbaşısı Daffild de diğer subaylarla beraber Asmalımescit’e giden Rus Elçiliği’nin duvarının karşısında bulunan, o zamanlar ismi Sofyanos (Hamsun) Apartmanı’nın alt katındaki dairesinde karargâhını kurmuş bulunuyordu. Nail Bey, bu gizli yuvalara İstanbul hükümetinin adamı olarak giriyor, onlardan elde ettiği gizli bilgileri bize getiriyordu. Bu sırada Hasan Tahsin polis müdürü değildi. Fakat düşmanlarla sıkı bir ilişkisi vardı. Nail Bey, Kont Caprini’nin çevirmeni olarak bu antlaşma yıllarında çalışmış ve elinde bulunan İtalyan pasaportu sayesinde de İngilizlerin kötülüklerinden kurtulmuş ve canını verircesine hizmetler yapmış, bize çok faydalı ve kıymetli bilgiler getirmişti. İstanbul hükümeti tarafından sıkı bir şekilde izlendiğim ve Kürt Mustafa Paşa Divan-ı Harbi’nin beni tutuklu olarak mahkeme ettiği antlaşma günlerinde Anadolu’ya gidenlerin güvenilir belgesini onaylamaya yarayan mührün korunmasını da bir süre Nail Bey’den rica etmiştim. Kont Caprini bu antlaşma yıllarında bir ara Konya’ya kadar gitmiş, Türk milletiyle yakından ilişkiye girmiş ve onları pek sevmişti. Hatta Kont Caprini ünlü hariciyecilerimizden ve Osmanlı İmparatorluğu’nu Avrupa’nın ünlü merkezlerinde başarıyla temsil etmiş ve Kurtuluş Savaşı’na taraftarlığı dolayısıyla antlaşma yıllarında Roma’da devletimizi temsil ettiği yıllarda Damat Ferit Paşa tarafından görevinden alınmış olmakla beraber altı ay sonra iş başına gelen Sadrazam Tevfik Paşa tarafından tek açık kadro alan Stockholm Elçiliği’ne atanmış olan ve bir ara İstanbul’a gelmiş ve Cercle D’orient’te Kont Caprini ile bir masa başında oturup konuşmuş bulunan Büyükelçi Galip Kemali Bey’e (Söylemezoğlu) aynen “Ekselans, Şeyh Sünusi Hazretlerinin halen Ankara’da bulunmasından yararlanarak, şu yıllarca devletlerimiz arasında anlaşmazlıkla sürüp giden Trablusgarp sorununu ele alsak ve siz aracılık yapsanız da sorun iyi bir şekilde halledilse nasıl olur?” demişti. Bu öneri karşısında son derece hoşnut olan büyükelçi derhal Mustafa Kemal Paşa ile yakın ilişkisi bulunan arkadaşlarından Yarbay Eyüp (sonradan general) Bey’e yazarak bu dikkate değer sorunu


Gazi Hazretleriyle görüşmesini istemişti. Bununla da yetinmeyen Galip Kemali (Söylemezoğlu) Bey, kızının o tarihte nişanlısı bulunan ve Mustafa Kemal Paşa’nın çok sevdiği arkadaşlarından biri ve onun savaşa başladığı zaman yanında bulunan Hüsrev (Gerede) Bey’e de bilgi veriyordu. Nihayet Hüsrev Bey’den gelen yanıt şu olmuştu: “Yarbay Eyüp Bey’den Galip Kemali Bey’e: Şeyh Sünusi sorununun ancak İtalyanlarla yapılabilecek genel bir anlaşma arasında konu olabileceği ve bu içerikte bir başvuru olması durumunda Caprini veya yetkili kişilerin İstanbul’da hükümetin temsilcisi Hamit Bey’e başvurması gerek​mektedir. Yüce kişiliğinize arz ederim.” 13 Haziran 1922 Hüsrev.95 Bütün bunlar gösteriyordu ki İtalyanlar, Türklerle hızla anlaşmak istemiş ve Türklerin barışa doğru gidişini kolaylaştırmak için ellerinden geleni yapmışlardır. Antlaşma yıllarında İtalyanların bu geniş anlayışı, bu sonsuz hoşgörüsü olmasaydı, silah ve cephane ulaştırılması, subayların ve erlerin kaçırılması, Malta’da tutuklu bulunan devlet ileri gelenleri ve Türk aydınlarının kaçırılması gerçekleştirilemezdi. 94 Osmanlı İmparatorluğu döneminde Selanik, Manastır ve Kosova illerine verilen “üç vilayet” anlamındaki ad. 95 Hariciye Hizmetinde 30 Sene, Galip Kemali Söylemezoğlu, s. 29.


Kuvayı İNZİBATİYE’NİN KURULUŞU VE DAMAT FERİT PAŞA 16 Mart 1920’de İstanbul’un işgali üzerine ancak iki hafta düşman işgaline direnen Salih Paşa kabinesi görevi bırakmak zorunda kalarak yerini aşırı Hürriyet ve İtilafçı Damat Ferit Paşa ve arkadaşlarına bırakmıştı. Harbiye Nezareti’ne getirilmiş olan Mahmut Muhtar Paşa bu tarihte İsviçre’de tedavi altında olduğu için belirtilen makama vekâleten, İngilizlerin de arzusuyla Kara Sait Paşa bakmaktaydı. Fakat İngilizler bu noktada yanılmışlardı. Zira Kara Sait Paşa, gerek padişahın emirlerini ve gerekse İngilizlerin arzularını yerine getirmemişti. Çünkü Milli Mücadele’ye gönülden bir yakınlık duyuyordu. İşte o zaman Kara Sait Paşa’nın bu makamdan alınması kaçınılmaz olmuş ve bu görevi bizzat Damat Ferit Paşa yüklenmişti. Ferit Paşa haininin bütün arzusu, Anadolu’da şekillenmeye başlayan milli hükümeti yıkmak ve Mustafa Kemal’i dize getirmekti. Bunun da kuvvetle olacağına inanmış olan vatan haini, Hilafet Ordusu adıyla bir ordu kurulmasına ve adına da Kuvayı İnzibatiye denilmesine karar vermiş ve bu konuda gereken izni de efendisi Sultan Vahdettin’den almıştı. Hilafet Ordusu subayları bir taraftan oluşturulurken, diğer taraftan da Anadolu’nun düzeltilmesi için yetkili Genel Müfettişlik ile İzmit ve Çevresi Yetkili Kumandanlığı adıyla iki önemli makam kuruluyordu. Fakat bu örgütten sonra Harbiye Nezareti’ndeki Erkan-ı Harbiye-i Umumiye Dairesi’nin hiçbir işi kalmamıştı. Hatta İngilizler bu işe de karışarak Erkan-ı Harbiye-i Umumiye Dairesi Reisi Nazif Paşa’nın da onayıyla kurmay subayları ve yüksek rütbelileri Harp Tarihi Şubesi’ne kaydırmışlardı. Kısa bir süre sonra bu özel birimin özlük işlerine bakan Kurmay Daire Başkanlığı’na getirilen Kurmay Binbaşı Mahmut Hayri Bey’le Nazif Paşa’nın arası açılmış ve paşa makamından istifa etmek zorunda kalmıştı. Yerine Birinci Ferik Bağdatlı Hadi Paşa atanmış, diğer taraftan ordu kumandanlığı yetkisine sahip olmak üzere İzmit ve çevresi yetkili kumandanlığına padişahın yaverlerinden Ferik Süleyman Şefik Paşa getirilmişti. Erkan-ı Harbiye-i Umumiye Başkanlığı’na getirilen Hadi Paşa, işe başladığı günden beri, Anadolu’daki kolordu kumandanlarıyla subaylar elde edilmedikçe, kurulacak derme çatma kuvvetlerle Mustafa Kemal Paşa ve Kuvayı Milliye aleyhine askeri bir harekâta kalkışmanın tehlikeli olacağını birçok kez Sadrazam ve Harbiye Nazır Vekili Damat Ferit Paşa’ya sunduğu çeşitli raporlarla bildirmiş, fakat ne çare ki önerileri asla dikkate alınmamıştı. Sadrazam ve Harbiye Nazır Vekili Damat Ferit Paşa, bundan başka Anadolu’da girişilecek bu askeri harekât ve yapılacak reform çalışmalarıyla ilgilenmek üzere belirtilen genel müfettişliğe Müşir Zeki Paşa’yı atamıştı. Müfettişlik kadrosuna Balkan Savaşı’nda İttihatçıların emekliye ayırdıkları subaylar yeniden alınarak Erkan-ı Harbiye-i Umumiye İkinci Başkanlığına Kurmay Albay Mahmut Beliğ Bey getirilmiş, böylece ilk yapı oluşturulmuştu. İstanbul’un her semtinde mahalle muhtarlarına yapılan bildiriyle Hilafet Ordusu sayılan Kuvayı İnzibatiye’ye gönüllü asker kaydı gerektiği duyurulmuştu. Biz de gizli örgütümüz aracılığıyla ve kapatılmış Teşkilat-ı Mahsusa’nın bütün elemanlarını görevlendirerek karşıt propaganda ve yönlendirmelerle halka bu kuruma girmemelerini anlatmıştık. Süleyman Şefik Paşa’nın daveti bu yüzden kin ve lanetle karşılanmış, arzu ettiği ilgiyi bulamamıştı. Sonunda Hilafet Ordusu’nun temeli, Kurtuluş Savaşı’na karşı olan Nigehban-ı Askeri Cemiyeti, Kızıl Hançer Cemiyeti, İngiliz Muhipler Cemiyeti üyeleriyle İzmit ve çevresinde padişaha sadık kalmış Çerkezlerden oluşturulan erlerle


atılmış ve böylece bir tümen kurularak, maaş ve ücretleri İngilizlerden verilmek koşuluyla ortaya çıkarılmıştı. Bu askerin eğitimi Abraham Paşa Çiftliği’nde kurulmuş olan karargâhta yapılıyordu. İşte buraya Sadrazam ve Harbiye Nazır Vekili Ferit Paşa gelerek tümeni denetimden geçirmiş ve şöyle konuşmuştu: “Omuzlarımıza yüklenen ağır ve çok acı veren barış antlaşması bugüne kadar kırdırılan dünya çapındaki büyük ordumuzu barış antlaşması elimizden ve ruhumuzdan koparıp alıyor, fakat şan ve büyüklüğü yakın bir geçmişte dünyayı kaplamış padişahımız gibi kutsal bir varlık, sizin gibi kainatın imrendiği yiğitleri olan bir millet kesinlikle ölmez. Ordumuz eğer bu varlığı yeterince anlarsa az zamanda bu zararları giderir ve parlak geçmişi gibi şan ve onuruyla sonsuza dek yaşar. Biz bu orduyu niceliğine değil niteliğine değer vererek oluşturduk. Bu dinç ordunun temeli, padişahlarına saygı duygularıyla derin bir sevgiye dayanmaktadır. Bu sonsuz amaç uğrunda her şeyi feda edeceğinize güvenmiş bulunuyoruz. Ve yarınki tarihin değerli sayfaları, bugünkü örneğinizi gelecek kuşakların iyilik bilme ve teşekkür duygularına bırakacak ve sonsuza dek belleklerde yaşatacaktır.” Sadrazamın sözleri burada bitmiş, askerlere geceli, gündüzlü eğitimlerinden, özverilerinden ötürü teşekkürle sonlanmış, askerlere günde bir lira maaş bağlandığı, teğmenlerin maaşlarına yüzde yetmiş, yüzbaşılara yüzde altmış, binbaşılara yüzde elli ve yarbaylarla albayların aylıklarına yüzde kırk oranında zam yapıldığı da duyurulmuştu. Belirtilen tümenin üst düzey subayları, subayları ve erleri üç defa “Padişahım çok yaşa” diyerek bu müjdelere karşılık vermişti. Bir süre sonra eğitimini tamamlayan bu tümen İzmit’e gönderilmiş ve ilk defa Geyve Boğazı’nda Kuvayı Milliye çeteleriyle karşılaşmış ve savaşmıştı. Tabii düzenli askeri birliklerle çeteler arasında oluşan ilk çatışmaları Kuvayı İnzibatiyeciler kazanmıştı. Bu haber derhal İstanbul’a bildirilmiş, Sadrazam ve Harbiye Nazır Vekili Damat Ferit Paşa da emrinde oğlu Sultanzade Sami Bey ve basından beş zat bulunduğu halde padişahın özel Ertuğrul Yatı’na binerek İzmit’e gelmiş ve halkın gösterileriyle karşılanmıştı. Ferit haini bu sonuçtan son derece hoşnuttu. Kuvayı İnzibatiye askerlerine padişahın selamını bildirmiş, yüksek rütbeli subaylar ve subaylara birer derece terfi edeceklerini haber vermiş ve geri dönmüştü. Bu müjdeli günler çok sürmedi. Kuvayı İnzibatiye’nin ikinci aşamasını oluşturan birlikler art arda İzmit’e geldikçe aralarında homurtular eksik olmuyordu. Nitekim bir süre sonra cepheye gönderilmek istenen bu birliklerin yurtsever subayları ortak bir direnişle “Bir kardeş kanı akıtamayız!” diye ayaklanınca, İzmit ve çevresi yetkili kumandanı Ferik Süleyman Şefik Paşa bu ayaklanmanın ileri gelenlerini koruma altında İstanbul’a göndermişti. Kuvayı İnzibatiye Kumandanı Süleyman Şefik Paşa, kendisi için bir uyarı olan bu harekâta aldırış etmeden başından büyük işlere girişmişti. Amacı milli güçleri tam bir bozguna uğratarak Ankara’ya gitmek, Türkiye Büyük Millet Meclisi’ni dağıtmak ve başkanını ele geçirerek onu idam etmekti. Hâlbuki Süleyman Şefik Paşa’nın düşünmediği bir engel vardı. O da milli güçlere bu cephede kumanda etmekte bulunan Ali Fuat Paşa’nın elindeki birliklerdi. Bu kuvvetler, Geyve’de adeta aşılmaz bir duvar oluşturmuşlardı. Kuvayı Milliye, Hilafet Ordusu’na burada asla yol vermemiş, Süleyman Şefik Paşa’nın düşleri hiçbir zaman gerçekleşmemişti. İstanbul’da bulunan Hilafet Ordularının Başkumandanı Müşir Zeki Paşa, Hilafet Ordularının ikinci kademesi olan Kuvayı İnzibatiye’nin II. Tümeni’ni İzmit’te Süleyman Şefik Paşa’nın emrine göndermişse de bu tümen subay ve erleri Ali Fuat Paşa kumandasındaki milliyetçi çetelerle çatışmaya girmeden dağılmışlardı. Bu kahraman subayların isimleri şunlardı: 36. Alay 1. Tabur 4. Bölük Ağır Makineli Tüfek Teğmeni Kudüslü Hüsnü Fuat


Efendi, 31. Alay 1. Tabur 4. Bölük Ağır Makineli Tüfek Teğmeni İsmail Hakkı Efendi, Edirneli Yüzbaşı Ahmet, Üsteğmen Nazım, 1. Tabur Kumandanı Yanyalı Süleyman Nuri, Üsteğmen Mehmet Arif (Tevfik Paşa’nın oğlu), Bölük Kumandanı Karagümrüklü Mehmet Ali, Teğmen Diyarbakırlı Zülkefil, Kıdemli Yüzbaşı Ali Rıza, Yüzbaşı Necati, Yüzbaşı Mehmet Pertev, Teğmen Kasımpaşalı Muhip, Alay Kumandanlarından Trabzonlu Fevzi Beyler anılarımızda kalan ve sayabileceğimiz yurtsever subaylardı. Bu hareketleri sonucu divan-ı harbe verilmişler ve bu kötü etkiyi yok etmek amacıyla İstanbul hükümeti, herkesçe tanınan haydut Anzavur’u eyalet valisi rütbesiyle Anzavur Paşa olarak tekrar Anadolu’ya göndermişti. Anzavur, kuvvetleriyle Geyve Boğazı geçitlerini, Sakarya’ya giden yolları zorlamışsa da emrindeki Çerkezlerin birçoğu Sakarya sularına kanlarını dökmüşlerdi. Sonunda Anzavur’u bir çiftlikle kim olduğu bilinmeyen bir kahraman çeteci vurmuştu. Bunun üzerine birçok başarısızlıklarından ötürü İngilizlerin istemiyle Süleyman Şefik Paşa ve Kurmay Başkanı Yanyalı Tahir Bey İstanbul’a çağrılarak görevden alınmışlardı. Yerine Süvari Albayı Boşnak Suphi Paşa daha sınırlı bir yetkiyle atanmıştı. Fakat Kuvayı İnzibatiye artık anlamsız bir cesetti.


23 NİSAN 1920 Bozkırların ortasında, kıraç dağların eteğinde, görkemli bir yaylanın kucağında, tarihi kalesi, kerpiç evleri ve Hatip Çayı kenarında sıralanmış kavak ve söğüt ağaçlarıyla küçük bir Anadolu şehri olan Ankara’nın, 23 Nisan 1920 günü sabahtan ufuklarında toplanan bulutlar, o cuma gününün şafağında kasabanın çamurlu sokaklarını ıslatmış, kısa aralarla çiseyerek, işlerine gidenleri yolundan çevirmeye çalışmıştı. Bu kutsal günün sabahında, bu Anadolu şehrinin dar sokaklarında olağanüstü hazırlıklar vardı. Bu tarihi günde Cuma namazından sonra, Ankara’nın taş binalarından birinde “Büyük Millet Meclisi” açılacaktı. Bir haftadan beri, hanlar, oteller, dışarıdan geldiği kıyafetlerinden belli olan başı kalpaklı, ayakları çizme veya getirili, dolaklı, üstlerinde avcı biçimi elbise bulunan insanlarla dolmuş taşmıştı. Ankara’nın yerlileri birbirine soruyorlardı: “Ne vardı, ne oluyordu?” Ve bu sorulara verilen yanıt da gerçekti. “Düşmanlar İstanbul’u ele geçirmişler, Meclis-i Mebusan’ı dağıtmışlar, kaçanlar buraya gelmiş, burada toplanacaklarmış.” Ve birbirlerine anlatıyorlardı. Bu olağanüstü günler, bu sessiz kasabada 27 Aralık 1919 gününden beri böyle gidiyordu. O gün Paşalar Mahallesi’nde yerli halk, davul zurna ile Mustafa Kemal Paşa’yı karşılamışlardı. Ve ertesi akşam Taş Mektep’in petrol lambalarıyla aydınlatılan avlusunda, şahsını Ankara’nın ilk defa görüp tanıdığı siyah kalpaklı, gri elbiseli, tunç yüzlü ve gök gözlü adamın ateşli sözlerini dinlemişlerdi. O şöyle diyordu: “Müslüman ve Türk kardeşlerim, haksızlığa karşı koyan, bu milletin atalarının kanıyla sulanmış kutsal topraklarını düşmana vermek istemeyen bir milletle Allah beraberdir. Kesinlikle zafere ve bağımsızlığa kavuşacağız.” İşte bu inanmış insanın kararlılığı, bugün de dağılmış bir meclisi burada, İstanbul’dan yüzlerce kilometre uzakta, ıssız, bağrı yanık bir bozkırın ortasında bu Anadolu kentinde toplayacaktı. Yağmurlu bir bahar sabahından herkesin anladığı buydu. O gün cumaydı ve her Müslüman kentinde olduğu gibi Müslümanlar dükkanlarını kapayıp Cuma namazına gideceklerdi. Şehrin yüksekçe bir tepesinde Mimar Sinan’ın elinden çıkmış bir sanat eseri vardı. Namaz Hacı Bayram Camisi’nde kılınacak, bu namazda başta Mustafa Kemal Paşa olmak üzere, bir haftadan beri hanları, otelleri dolduran yabancılar da bulunacaktı. Öğleye doğru yağmur kesilmiş, halk yavaş yavaş Hacı Bayram Camisi’ne bir sel gibi akmaya başlamıştı. Bu Meclis’i toplayan Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti, şöyle bir bildiriyi hem kentin hem yönetimi altında bulundurduğu yurdun her tarafına yayınlamıştı: 1.

Allah’ın izniyle, Nisan’ın 23. cuma günü Cuma Namazı’nın ardından Ankara’da Büyük Millet Meclisi açılacaktır. 2. Vatanın bağımsızlığı, yüce hilafet ve saltanat makamının kurtarılması gibi en önemli ve hayati bir görevi yapacak olan Büyük Millet Meclisi’nin açılış gününü cumaya denk getirmekle belirtilen günün kutsallığından faydalanmakla tüm onurlu milletvekilleriyle Hacı Bayram Veli Camisi’nde Cuma namazı kılınarak Kur’an’ın nuru ve Peygamberimiz adına yapılacak dualardan yararlanılacaktır. Duadan, Sakal-ı Şerif ve sonra Sancak-ı Şerif’i bulunduran özel bölüme gidilecektir. Özel bölüme girilmeden önce evvel dua okunacak ve


3.

4.

5.

6.

kurbanlar kesilecektir. İşbu törene camiden başlayarak özel bölüme kadar Kolordu Kumandanlığınca askeri kıtayla özel bir düzenleme yapılacaktır. Belirtilen günün kutsallığına uyulması için, bugünden itibaren il merkezinde vali beyefendi hazretlerinin girişimiyle Hatm-i Kur’an ve Buhari-i Şerif okunmasına başlanacak ve Hatm-i Şerif’in son kısmından sonra Cuma Namazı’ndan sonra özel bölüm önünde toplanılacaktır. Kutsal ve yaralı vatanımızın her köşesinde aynı şekilde bugünden itibaren Buhari ve Hatemat-ı Şerife okunmasına başlanılarak cuma günü ezandan önce minarelerde Salavat-ı Şerife okunacak ve hutbede padişahımızın ismi anılırken, ilaveten padişahın ve güzel ülkeleriyle birlikte tüm ülkelerindeki halkının bir an önce mutlu ve özgür olmaları duası edilecek ve Cuma Namazı’nın edasından sonra da saltanat ve hilafetin parlak makamının ve vatanın her yerinin kurtulması amacıyla oluşan milli sorunların önem ve kutsallığı ve milletin her ferdinin kendi vekillerinden oluşan Büyük Millet Meclisi’ne yükleyeceği vatan görevini yapmak zorunluluğu hakkında öğütler söylenecektir. Ondan sonra halife ve padişahımızın, din ve devletimizin, vatan ve milletimizin kurtuluşu, Osmanlı ülkesinin bağımsızlığı için dua edilecektir. Bu din ve vatan için yapılan törenden ve camilerden çıkıldıktan sonra Osmanlı ülkesinin her tarafında hükümet makamına gelinerek Meclis’in açılmasından ötürü devlet adına kutlamalar yapılacaktır. İşbu bildirinin hemen yayınlanması ve duyurulması için her araç kullanılacak ve hızla köylere ve en küçük askeri birliklere ülkenin tüm kurum ve kuruluşlarına ulaştırılması sağlanacaktır. Ayrıca büyük levhalar halinde her tarafa asılacak ve olanağı olan yerlerde basılacak ve çoğaltılacak bedava dağıtılacaktır. Allah’tan başarılı olmak dilenir.

Heyet-i Temsiliye96 adına Mustafa Kemal. O gün, insan kalabalığı halinde Hacı Bayram Veli Camisi’nde kılınan Cuma Namazı’nın ardından kalabalık bir halk kitlesi, yaya olarak Kara-oğlan Meydanı’na bakan Ankara’nın eski binalarından birinin önüne (eski İttihat ve Terakki Kulübü) doğru akmış ve burada her taraftan taşıp gelen derelerin, çayların oluşturduğu bir göl görünümünü almıştı. Burada bir taraftan dualar ediliyor, bir taraftan kurbanlar kesiliyor, bir taraftan da gene hafif bir yağmur çiseliyordu. Siyah kalpağı, gri pardösüsü, ayağında tozluklarıyla zayıf çehresi, fakat azimli bakışlarıyla halka seslenen Mustafa Kemal, günün yüceliğini, davanın önemini, açıldığını müjdelediği Meclis’in yasal olduğunu anlatıyordu. Bu hiç kuşku yok ki Ankara’nın tarihinde en önemli gündü. Bu kent böyle bir tarihi hiçbir zaman yaşamamıştı. Vakit, öğlenden sonra saat üçe geliyordu. Açılış töreni binanın önünde, balkonda olmuş, Meclis görüşmelerine başlamak üzere içeride toplanmıştı. Üyelerin yoklamasının yapılması ve ant içmesinin ardından ertesi günü seçimleri yapmak üzere toplantıya son verilmiş, herkes büyük bir umut ve rahatlık içinde bu tarihi binadan ayrılmıştı. 24 Nisan cumartesi gününün ilk işi Meclis’in başkanlığına savaşın kahramanı Mustafa Kemal’i seçmek olmuştu. Alkışlarla kürsüye gelen Musta​fa Kemal şu sözleri söylemişti: “Milletin tüm kaderine el koyarak saltanat ve hilafet makamını içine düştüğü tutsaklıktan kurtarmak ve ülkenin bütünlüğü ve uğrunda her türlü özveriyi göstermeye istek ve inançla karar vermiş olan yüce meclisimizin başkanlığına seçilmekle hakkımda gösterilen güvene ve sevgiye teşekkür ederim.


Hayatımın her döneminde olduğu gibi son zamanların kriz ve yıkımları arasında dahi bir dakika geçmemiştir ki her türlü rahatlığı ve her türlü kişisel düşüncelerimi milletimin mutluluğu ve esenliği için gözden çıkarmaktan zevk almayayım. Gerek askeri ve gerekse sivil yaşamımın tüm dönem ve evrelerini kapsayan savaşlarımda tek ilkem vatanın gerekli gördüğü amaçlara yürümek olmuştur. Bugün sayın kurulunuzun tüm oylarıyla ortaya çıkmış olan milli güveni yeterliliğimin çok üstünde görmekle beraber, benim için değil, ortak giriştiğimiz kutsal savaşa yönelik amaçları gerçekleştirmek için milletimin sunduğu bir destek olarak düşünüyor ve kabul ediyorum. Bu güveni ve milletin bana yüklediği sorumluluğu biliyorum. Ve hepiniz de biliyorsunuz ki bu çok ağırdır. İçinde yaşadığımız benzersiz dakikaların korkunçluğuna rağmen bu ağır milli sorumluluğun altında ancak sayın kurulunuzun yardım ve desteklerinden ve daima doğruluk yolunda savaşanlara olan Allah’ın yardım ve iyiliğinden umutlu olarak çalışacağım. Tüm insanların gölgesinde yaşadığı padişahımızın sağlık ve esenlikle her türlü düşman bağlarından kurtulmuş olarak yüce tahtlarında sürekli otur​masını Allah’tan dilerim.” Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı olarak Mustafa Kemal Paşa’nın 24 Nisan cumartesi günü başkanlık kürsüsünden söylediği teşekkür söy-leviyle yepyeni bir dönem ve bambaşka bir Mustafa Kemal işe başlamış bulunuyordu. Balkan Savaşı ve Birinci Dünya Savaşı yıllarında kendisini çok yakından tanıdığım Enver Paşa’yı bütün özellikleriyle bilen bir insan olarak antlaşmadan önce ve antlaşmadan sonra birçok gizli görevlerinde beni görevlendirmiş olan Erkan-ı Harbiye-i Umumiye Başkanımız merhum Kavaklı Fevzi Paşa’yı çok iyi bildiğim halde, birçok kez görüştüğüm, emirlerini aldığım Mustafa Kemal’i, her dönemde başka, her hareketinde yepyeni ve birbirine hiç benzemeyen kişilikler olarak görmüştüm. Bu çok dinamik ve son derece enerjik olan Ebedi Şefimizin büyük özelliğiydi. Her yeni işte o değişir ve bir öncekine benzemezdi. Bu Mustafa Kemal’in, Büyük Şef’in olağanüstü yaratıcılık karakterinin belirtisiydi. Sırası geldikçe onun da özelliklerinden bahsedeceğim. Fakat hiç kuşku yok ki 23 Nisan 1920, Mustafa Kemal’in yaşamında yepyeni bir dönemin başladığı sıra dışı bir gündü. 96 Erzurum Kongresi’nde “Şarkî Anadolu Müdâfaa-i Hukuk Cemiyeti” adını alan örgütün tüzüğü gereğince seçilen kişilerden oluşan heyet.


İSTANBUL’UN İŞGALİ ÜZERİNE İLK TOPLANAN MİLLİ MECLİS 16 Mart 1920’de İstanbul’un düşman eline geçmesi karşısında bütün Türk milleti ayağa kalkmış ve bu korkunç işgali şiddetle protesto etmişti. Bu tarihte son Osmanlı Meclis-i Mebusanı’nın başkanı unvanıyla Celalettin Arif Bey’in İngiltere, Fransa, İtalya, Amerika Birleşik Devletleri’nin yetkili temsilcileriyle, Hollanda ve İsveç elçilerine gönderdiği protestonun kopyası şöyleydi: “Meclis-i Mebusan-ı Osmani Reisi unvanıyla soylu kişiliklerinizden İstanbul şehrinin sözgelimi geçici de olsa işgalini ve Osmanlı anayasası ile milletlerin egemenlikleri ilkesi ayaklar altına alınmakta Osmanlı Meclisi Mebusanı’nın esenlik ve dokunulmazlığına indirilmiş olan darbeyi, tüm gücümüzle protesto ederim. Olayın gelişiminin her türlü hak ve adalet düşüncesiyle tam bir tezat oluşturduğunu bilen milletimiz kanuni çıkarlarıyla var olan haklarını korumak zorundadır. Bütün Anadolu ve Rumeli Müslümanlarının İslam’ın sonsuza dek başkenti olan hilafetin merkezine yöneltilmiş olan bu uğursuz darbe sonucunda sayın halife ve hakanların İtilaf Devletleri elinde tutsak ve milli egemenliğinin ayaklar altında aşağılanmış olduğuna inandıklarından bu doğru olmayan davranışı protesto konusunda benimle tamamen ortak ve birlik oldukları gibi, durumun gerektirdiği önlem ve yasaları çıkarmaya da kararlı bulunuyorlar! İşbu protestonun doğru temsilcisi olduğunuz hükümetin bilgilerine sunulmasını rica eder, özel say​gılarımın kabulünü dilerim efendim. Meclis-i Mebusan-ı Osmani Reisi Celalettin Arif.” Son Osmanlı Mebusan Meclisi Başkanı Celalettin Arif Bey bir taraftan İtilaf Devletleri ile tarafsızlara protesto mektubunu veriyor, diğer taraftan da ülkenin içinde yaşayanlarla dışarıdakilerin bildiği ve dağıtılan Meclis üyelerinin tekrar Anadolu’da toplanacağını bildiren şu bildirgeyi de ilan ediyordu. Tarihi bir belge olduğu için onu da buraya almış bulunuyoruz: “Dünya tarihinde benzeri görülmemiş, hukuka aykırı bir şekilde başkentimizin ele geçirilmesiyle devlet güçlerinin çalışmaz duruma getirilmesi, insanlığın tek övüncü olan yüzyılın hukuk kurallarını çiğneyerek milli kuruluşlarımıza ve milli meclisimize saldırılması üzerine haklılığımız ve bağımsızlığımızın tek çaresi olan Anadolu’ya, milletin bağrına hızla döndüm. Düşman baskısından kurtulabilen milletvekili arkadaşlarımız da art arda gelmektedirler. Çok acı veren bir saldırıya uğrayan milletin haklarının yönetimi ve korunması nedenlerini düşünmek üzere işbu bildirimde yazıldığı üzere diğer milletvekili arkadaşları da davet ettim. İstanbul’dan buraya gelinceye kadar sayın halkımın hakkımda gösterdikleri olağanüstü saygı ve içtenlik, bütün milletin yüreğinden aynı çığlığın atıldığını göstermiştir. Bundan ötürü gelecekteki konuları vatansever halkıma bildirmeyi görev saydım. Bugün devlet ve milletimiz çok önemli tarihi bir an içinde bulunuyor. Konu edilen sorun bin üç yüz senelik İslam hilafetinin sürekliliği, tarihte daima egemen ve bağımsız olan varlığının devamı ve bu amaçla tüm Müslümanların her zamandan çok birleşik ve özverili olması gerekliğidir. Bu arada başkentimizin ve milli sorunların gerektirdiği konuları kararlaştırmak süresi belli olmayan bir görev şeklinde belirmektedir. Bundan kurtulabilen milletvekillerimizle beraber durumun gerektirdiği kararlar ve bu kararların saptanması için kurulacak olağanüstü meclise üye seçimi hakkında bundan


sonra Heyet-i Temsiliye tarafından yapılıp tüm milletçe kabul edilerek gereğinin yapılmasına başvurulmuş olan genel bildiride açıklanan durumun anayasa genel kurallarına uygun ve şimdiki durumun gerektirdiği bir doğru emir olduğunu bildirir, büyük bir bölümü son bulmuş olan seçimlerin kabulü ve seçilenlerin hemen gönderilmelerini öneririm. Böylece oluşacak millet iradesinin hakları, ulusu ve devletin kefil olacağı temel ilkeleri içe​receğinden kuşku yoktur. Meclis-i Mebusan Başkanı Celalettin Arif.” Bu bildiriler üzerine Ankara’da olağanüstü olarak toplanacağı bildirilen Meclis’e aşağıda isimleri yazılı kişiler katılmıştı. Tarihimizin bu ilk ve uğurlu meclisi daha sonra Büyük Millet Meclisi ismini alırken, onun ilk üyelerini de ülkenin kuruluşunun temellerini atmış büyük mimarlar olarak selamlamak görevimizdir. Bugün birçok kimselerce bilinmeyen özverili arkadaşları, bu yurtsever insanları burada okuyucularımızın dikkatlerine sunmak gereklidir. Ankara: Mustafa Kemal Paşa Hazretleri, Ali Fuat Paşa, Kınacızade Şakir Efendi, ulemadan Hacı Mustafa ve Şeyhzade Şemsettin Efendiler, Atıf Efendi, Rüstem Bey, Hilmi Bey. Adana: Emir Paşa, İbrahim Bey, Abdullah Bey, Tevfik Bey, Mehmet Efendi. Adapazarı: Tahir Bey. Amasya: Bidayet Mahkemesi üyesi Mahmut Ragıp, Gümüşhacıköy müftüsü Ali Rıza, Demir Alayzade Hamdi, Topçuzade Ali, Doktor Asım Bey, Ömer Lütfi Bey. Aydın: Ahmet Efendi, Sadık Bey, Cami Bey, Tahsin Bey, Emin Efendi, Doktor Eşref Bey, Doktor Mazhar Bey. Antalya: Hasan Tahsin Bey, Hamdullah Suphi Bey, Rasih Hoca, Mus​tafa Bey. Antep: Abdurrahman Bey, Şahin Bey, Ragıp Bey, Kılıç Ali Bey, Muhittin Baha Bey, Mustafa Fehmi Efendi, Necati Efendi. Bursa: Osman Fevzi Bey, Şeyh Servet Efendi, Muhittin Baha Bey, Mustafa Fehmi Efendi, Necati Efendi. Beyazıt: Şevket Bey, Süleyman Sudi Bey, Doktor Refik Bey, Atıf Bey, Hacı Mehmet Efendi. Batum: Akif Efendi, Fevzi Efendi, Ahmet Efendi, Edip Efendi. Bitlis: Sadullah Bey, Ziya Bey, Arif Bey, Resul Bey, Derviş Bey, Hüsnü Efendi. Bolu: Hilmi Bey, Abdullah Efendi, Şükrü Efendi, Cevat Abbas Bey, Nuri Bey. Burdur: Şevket Bey, Fahrettin Bey, Ali Ulvi Bey, İsmail Suphi Bey, Mehmet Akif Bey, Veli Bey. Canik: Şükrü Bey, Süleyman Bey, Nafiz Bey. Çankırı: Sait Bey, Ziya Bey, Tahir Efendi, Tevfik Şevket, Müştak Bey, Neşet Bey, Serdarzade Mustafa Bey, Mesudiye Jandarma Bölük Ku​mandanı Memduh Bey. Çorum: Sıddık Bey, Ferit Bey, Dursun Bey, Fuat Bey (mülkiye müfettişi), Atıf Bey (Doktor), Haşim Bey (Sıhhiye Reisi), Mehmet Sıddık (Belediye reisi). Diyarbakır: Kadri Bey, Hacı Şükrü Bey, Yüzbaşı Nuri Bey, MustafaBey. Dersim: Ramiz Bey, Hacı Diyap Ağa, Tevfik Bey, Mustafa Efendi, Mustafa Zeki Bey. Denizli: Hüseyin Efendi, Mazlum Baba Efendi, Necip Efendi, Yusuf Efendi. Elâzığ: Feyzi Bey, Rasim Bey, Hüseyin Bey, Tevfik Bey, Emin Bey, Seyit Hasan (aşiret reisi).


Ertuğrul: Mustafa Kemal Bey, Necip Efendi. Erzurum: Durak Bey, Salih Bey, Zihni Bey, Asım Bey, Hüseyin Avni Bey, Celalettin Arif Bey, İsmail Bey, Necati Efendi. Edirne: İsmet Bey, Cafer Tayyar Bey, Kâzım Karabekir Paşa. Ergani: Hakkı Bey, Mahmut Bey, Memduh Bey, Nüzhet Bey. Hakkari: Mazhar Müfit Bey. Genç: Ali Haydar Bey, Fikri Efendi, Fikri Faik Bey, Ali Vasıf Bey, Ce-lalettin Bey, Hamdi Efendi. Gümüşhane: Hasan Bey, Rıza Bey, Mehmet Bey, Mustafa Bey. İstanbul: Doktor Adnan Bey (Adıvar), Hasan Hüsnü Bey, Ahmet Ferit Bey, Ahmet Mazhar Bey, Muhtar Bey, Neşet Bey. Isparta: Hacı Tahir Efendi, Hasan Bey, Hafız İbrahim Efendi, İsmail Remzi Efendi, Mehmet Nafiz Efendi. İzmit: Sırrı Bey, Fuat Bey, Hafız Abdullah Efendi. İzmir: Reşit Bey, Refet Bey, Hacı Süleyman Efendi, Mahmut Bey, Doktor Mustafa Bey, Yunus Nadi Bey. İçel: Şevki Bey, Sami Bey, Hacı Ali Bey, Ali Haydar Bey, Naim Efendi. Kozan: Kavaklı Fevzi (Çakmak) Paşa, Mustafa Bey. Kayseri: Remzi Efendi, Atıf Bey, Âlem Efendi, Osman Efendi, Sabit Efendi, Müfit Remzi Efendi, Uşaki Osman Efendi. Kastamonu: Doktor Suat Bey, Sabri Bey, Rüştü Bey, Abdülkadir Kemali Bey, Besim Bey, Murat Bey (dava vekili), Rüştü Bey, Yusuf KemalBey. Karesi: Abdülgafur Efendi, Basri Bey, İbrahim Efendi, Kazım Bey, Ha​cim Muhittin Bey (Çarıklı). Kırşehir: Rıza Bey, Cevat Bey, Sadık Bey (ceza reisi), Müfit Efendi. Konya: Rifat Efendi, Refik Bey, Ömer Vehbi Bey, Abdülhalim Çelebi Efendi, Arif Bey, Kazım Hüsnü Bey, Musa Kâzım Efendi. Karahisar: Şükrü Efendi, Ali Server Bey, Ömer Lütfi Bey, Haffafzade Mehmet Vasfi, Sadi Bey (avukat), Dehşetizade Nebil Bey, Hulusi Bey (yüzbaşı), Halil Hilmi Bey (avukat), Memduh Bey, Hacı Mustafa Bey, Mesut Bey. Kütahya: Seyfi Efendi, Ragıp Bey, Cemil Bey, Besim Atalay, Cevdet Bey. Lazistan: Esat Bey, İbrahim Şevki Bey, Ziya Hurşit Bey, Osman Bey, Doktor Abidin Bey, Necati Efendi. Malatya: Hacı Bedri Efendi, Sıtkı Bey, Ferit Efendi, Lütfi Bey. Mardin: Esat Efendi, İbrahim Efendi, Derviş Efendi, Hasan Efendi, Mithat Bey, Necip Efendi. Mersin: İsmail Safa Bey, Albay Selahattin Bey, Muhtar Bey. Muş: Ahmet Efendi, Osman Kadri Bey, Kasım Bey, Rıza Bey, Abdülgani Bey. Muğla: Etem Fehmi Bey, Tevfik Rüştü Bey. Maraş: Yakup Hamdi Bey, Aslan Bey, Tahsin Bey, Rüştü Bey, Refet Bey, Hasip Bey, Mahmut Sait Bey.


Niğde: Hakkı Paşa, Abidin Efendi, Ata Bey, Mustafa Efendi, Vehbi Bey. Oltu: Rüstem Bey. Saruhan: Celâl Bey (Bayar), İbrahim Süreyya Bey, Refik Şevket Bey (İnce), Reşit Bey, Reşat Bey, Necati Bey (Maarif Vekili). Sivas: Rasim Bey, Hayri Bey, Ziya Bey, Emir Paşa, Mustafa Efendi, Mustafa Hilmi Bey. Siverek: Abdülgani Bey, Mehmet Sırrı Efendi. Sinop: Rıza Nur Bey, Rıza Vamık Bey, Şevket Bey, Şeref Bey, Abdullah Bey, Abdullah Azmi Bey, Hakkı Hami Bey (avukat). Siirt: Salih Efendi, Halil Hulki Bey, Kadri Efendi, Mustafa Efendi, Necmettin Bey, Nuri Bey. Trabzon: Recai Bey, Ali Şükrü Bey, Faik Bey. Tokat: Rifat Efendi, Bekir Sami Bey, İzzet Bey, Mustafa Vasfi Bey, Na​zım Bey. Urfa: Ali Saip Bey, Turan Bey, Hacı Ziya Bey, Hacı Mustafa Kâmil Bey. Van: Hasan Bey, Hakkı Bey, Tevfik Bey, Şeyh Mustafa Efendi. Yozgat: Süleyman Sırrı Bey, Rıza Efendi, Bahri Bey, İsmail Fazıl Paşa, Feyyaz Âli Bey, Ahmet Efendi (belediye reisi), Müftü Mehmet Hulusi, Süleyman Bey.97 Yapılan seçimler sonucunda Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlık Divanı’na şu isimler seçilmişti: Başkan: Mustafa Kemal Paşa (Ankara), İkinci Başkan: Celalettin Arif Bey (Erzurum), Birinci Başkan Vekili: Abdülhalim Çelebi Efendi (Konya), İkinci Başkan Vekili: Cemalettin Çelebi Efendi (Kırşehir), İdare Amiri: Emir Paşa (Sivas), İdare Memuru Süreyya Bey (Saruhan), İdare Memuru Doktor Suat Bey (Kastamonu), Kâtipler: Feyyaz Âli Bey (Yozgat), Cevdet Bey (Kütahya), Muhittin Bey (Bursa), Refik Bey (Konya), Rasim Bey (Sivas). İlk Bakanlar Kurulu: Şeriyye Evkaf Vekili Mustafa Fehmi Efendi, Hariciye: Bekir Sami Bey. Dâhiliye: Cami Bey, İktisat: Yusuf Kemal Bey, Sıhhiye ve Muavenet-i İçtimaiye: Doktor Adnan Bey, Millî Müdafaa: Kavaklı Fevzi Paşa, Nafıa: İsmail Fazıl Paşa, Adliye: Celalettin Arif Bey, Maarif: Rıza Nur Bey, Maliye: Hakkı Behiç, Erkân-ı Harbiye-i Umumiye: Miralay İsmet Bey. Bakanlar kurulu yasası, bakanların yetkilerini açıkladığı gibi yasa yapma ve uygulama yetkilerini Büyük Millet Meclisi’nin tüzel kişiliğinde top​luyordu. 97 Bu isimler bizim belleğimizde olanlardır. Bunlardan başkaları Meclis yıllıklarında bulunmak​tadır.


ÇERKEZ ANZAVUR ÇETESİ VE AKIBETİ 16 Mart 1920’de İstanbul’un resmen işgali karşısında bir taraftan Anadolu’nun hemen örgütlenmesi, diğer taraftan İstanbul’un daha büyük kararlılık ve güçle direnişe karar vermesi, İngilizleri ve onlarla beraber Vahdettin hükümetini büyük bir sıkıntıya sokmuştur. Henüz İstanbul’dan ayrılmadan evvel kendisiyle görüştüğüm yüksek rütbeli bir Fransız subayı bana aynen şunu söylemişti: “Bu kadar süratle kurulmuş bir milli hükümet, tarihte mevcut değildir.” Bu sözde büyük bir hakikatin yaşadığına şüphe yoktu. İngilizlerin bundan sonra en büyük emeli bu milli hükümeti içerden, dışarıdan bir an evvel ortadan kaldırmak, başta padişah olmak üzere güya Türk milletinin bu milli teşekküle taraftar olmadığını belirtmekti. Milli hareketin yasal olmadığını göstermek isteyenler, işe dini bir yön vermeyi tasarlamışlar ve padişahı da kendilerine fetva verdirmişlerdi. Bu fetvalarda milli hareket “Huruc-ı ales-sultan” suçuyla nitelendiriyor, Kuvayı Milliye’de hizmet edenlerin hepsinin gâvur olduğu iddia ediliyordu. Anadolu derhal bu silâha aynı silâhla mukabele etmekte gecikmemiş ve bütün Anadolu ulemasının iştirakiyle karşı bir fetva hazırlayarak yurdun her tarafına dağıtmış bulunuyordu. Bu fetvalarda da düşmanla iş birliği yapanların Müslüman olamayacakları anlatılıyordu. İngilizlerin ikinci hareketleri, milli direniş yuvalarını ve milliyetçi çeteleri birer birer imha etmekti. Bunun için de Kuvayı İnzibatiye’yi meydana getirmişler, padişaha taraftar hain çetelere yüz vermişlerdi. Mücadelenin ilk zamanlarında Kocaeli, Balıkesir ve Biga havalisi millici çetelerle düşmana taraftar, padişahın adamları olan gruplar arasında kanlı çar​pışmalara sahne olmuştu. Tikveşli veya Köprülülü Yahya Kaptan merhum bunlardan milli hükümete taraftar olanlardan bir çetenin reisiydi. Merhum Yahya Kaptan, Kocaeli havalisinin bir numaralı milliyetçi çete reislerinden biriydi. Atatürk’ün de bahis buyurduğu gibi İstanbul hükümeti tarafından vurduruldu ve gene onun adamları tarafından olay kapatıldı. Kocaeli ve Biga havalisinde eylemlerde bulunan Çerkez Anzavur’a gelince, Anadolu harekâtına muhalif olan, milli hareketi zorla ve silâhlı kuvvetlerle bastırıp imha etmek isteyen bu adam zamanında jandarma bin​başılığı yapmış, daha sonra emekliye ayrılmış bir Çerkez’di. İşte İngilizler bu kötü ve parayla satın alınan adamı bularak, onun emrine dilediği kadar para ve istediği adamları vererek macera arayan subaylarla onun birliklerin güçlendirerek, ortaya hatırı sayılır bir kuvvet çıkarmışlardı. Anzavur’un emrinde üç sınıfa ayrılmış (piyade, süvari, topçu) kuvvetler vardı. Fakat Allah kendilerinden razı olsun o tarihte İstanbul’da Erkan-ı Harbiye-i Umumiye Dairesi Harekât Şubesi Başkanı olan Kurmay Albay Ömer Lütfi Bey ile aynı dairede çalışan arkadaşları, yurtsever kişilerden olan Kurmay Binbaşı Naim Cevat ve Binbaşı Cemal Beyler, Anzavur’un emrindeki birliklere göndermek zorunda kaldıkları silah ve cephanenin en kötülerini ve bozulmuşlarını seçmişler ve yollamışlardı. Böylece bu Çerkez zorbanın işi bir süre aksamış, elindeki kötü malzemeyi kullanmak olanağını bulamamıştı. Durum böyleyken İngilizler derhal sabotajın farkına vararak kendi ambarlarından Anzavur’un istediklerini tamamlamışlardı. Anzavur’un bastığı köylerde halka ettiği işkence ve eziyeti, bu uğurda akıttığı kanları hesaplamaya olanak yoktur. Yalnız Anzavur’un ülkeye en büyük kötülüğü Gelibolu bölgesinde Akbaş Cephaneliği’ni kendi adamlarıyla basıp bu cephaneliğin korumalığını yapan Fransızları da elde ederek bütün silah ve cephanesini Anadolu’ya kaçıran kahraman ve özverili Hamdi Bey ve arkadaşlarını pusuya düşürerek tümünü şehit etmesidir. Anzavur


vatana ihanetini ve alçaklığını bir de din perdesiyle örtmeye kalkmış, göbek ismi olan Ahmet’i ele alarak Tarikat-i Ahmediye diye bir de tarikat kurmuş ve birçok gönüllüyü buraya sokmuştu. Anzavur ve çetesi, Bandırma’daki kolordumuz kumandanı Yusuf İzzet Paşa’nın da hastalığından yararlanarak gerçek bir tehlike oluşturmaya başlamıştı. O zaman paşanın Bursa üzerinden Ankara’ya gittiğini ve yerine Kurmay Albay Kazım Bey’in (Köprülü) buraya atandığı öğrenilmişti. Anzavur belası bu atamayla da yok edilememişti. Kocaeli’nde, Biga’daki başarıları üzerine İstanbul’a gelen ve huzura kabul edilerek padişah tarafından ödüllendirilen Anzavur, bir de eyalet valisi rütbesiyle paşalığa yükselmiş ve Damat Ferit haininin en gözde adamı olmuştu. Üstelik Saruhan Mutasarrıflığı’nı da üstlenmişti. Fakat Anzavur’un karşısına bu tarihte milli hükümete bağlılık gösteren Çerkez Ethem ve kardeşleri çıkmış, her iki Çerkez önce aralarında çarpışmışlardı. Bu sıralarda gezici ve milli çetelere başkanlık edenlerden biri de rütbesi Piyade Binbaşısı olan ve Manastırlı Çolak lakabıyla anılan İbrahim Bey’di, başarılı hizmetleriyle düşmanla iş birliği yapanların hakkından geliyordu. Anadolu bir taraftan silahla bu hainlere karşılık verirken, diğer taraftan da İstanbul hükümetinin benimsediği bir metodu uygulamış, fetvalarla, yetkili din adamlarının yorumlarıyla, Kur’an’dan alınmış ayetler ve Hazreti Peygamberin hadislerinden seçilmiş satırlarla dolu bildirgeleri yurdun her tarafına dağıtarak, halife ve onun hükümetine karşı beslenen güveni sarsmış, padişah ve halifenin düşman süngüsü altında kaldığını, onu bu kötü durumdan kurtarmak için Anadolu’nun silaha sarıldığını her tarafa ilan etmişti. Kurtuluş Savaşı tarihinin bir taraftan güç kullanımı, diğer taraftan çok başarılı bir propagandayla beraber yürüdüğünü söylemek, bir gerçeğin söylenmesi olacaktır. Bütün bu çalışmalar sürerken paşalığa yükselmiş olan Saruhan Mutasarrıfı Anzavur, vatanseverlere karşı yeni ve önemli bir saldırıya başlamaya hazırlanıyordu. Karargâhını Biga’da bir çiftlikte kurmuş olan Anzavur’un ne şekilde öldürüldüğünü onunla çatışan kuvvetlerin içinde bulunup da halen Biga’da oturmakta olan emekli Jandarma Önyüzbaşısı Zühtü Güven’in bize anlat​tıklarını aktararak anlatmak daha doğrudur: “Biga’da milli güçlerin içinde çalışıyordum. Askerdim. Anzavur’un çeteleriyle birçok kez savaşmıştım. Biga’da Yunanlılar, Karabiga’da İngilizler vardı. Milli güçler buradan çekilmişti. Fakat millici iki Türk çetesi bölgeyi boş bırakmak istememişti. Bunlardan biri Çingene Ali’nin çetesiydi ve toplam sayısı 60 kişiyi geçmiyordu. Bunlar, Yunanlıların Türk köylerine karşı giriştikleri zorbalığa karşılık veriyorlardı. Ellerine fırsat geçtikçe Yunan birliklerini vuruyorlardı. Dünya Savaşı’ndan ellerinde kalmış silahlarla bir de Arnavut Rahman çetesi vardı. Bunların sayısı 16 kişiyi geçmiyordu. Bunlar Değirmencik köyüne çekilmişlerdi. Anzavur, Ali’nin çetesinden çekiniyor ve onu pusuya düşürmeye çalışıyordu. Yunanlılar da Ali’nin çetesinden usanmışlar, Biga’da oturan Anzavur’a başvurarak bunun yok edilmesini istemişlerdi. Diğer taraftan Yeniçiftlikli Mehmet isminde bir Türk’ün de elinde kuvvetler vardı. O da Anzavur’a karşı cephe almıştı. Nihayet Çingene Ali ile Yeniçiftlikli Mehmet anlaşarak ortak düşman olan Anzavur’a karşılık vermeye karar vermişlerdi. Biga’da çiftlik sahibi bulunan ve Kuvayı Milliyeci olan Halit Bey her iki çeteye gereken direktifleri gönderiyordu. Halit Bey, Karabiga’daki İngiliz birliklerinde çalıştırılan, görünürde padişaha taraftar, gerçekte milli güçlerle beraber olan ve çevirmen olarak görev yapan bir subaydan çok önemli bilgiler alıyordu. Anzavur işi azıtarak İngiliz kumandanına, şayet emrindeki çetelerle beraber hareket etmeleri için bir kısım Yunan gücünü kendi kumandasına verirlerse, bu bölgedeki milliyetçi çeteleri yok ederek Ankara’ya kadar gi​deceğini bildirmişti.


Bu önemli öneri İstanbul İşgal Kumandanlığı’na İngilizler tarafından bildirilmiş ve bir savaş gemisiyle İngiliz kumandanı Karabiga’ya gelmişti. Şifreyle durum Biga’ya bildirilince Anzavur emrindekilerle beraber yola çıkmıştı. Bu görevi öğrenen çevirmenlik yapan Türk subayı durumu çiftlik sahibi Halit Bey’e derhal haber vermiş, o da emrindeki Çingene Ali ve Mehmet Bey çetelerine durumu bildirmişti. Rahman çetesi de iş birliği yaparak Karabiga-Biga yolu üzerinde Tutlu Çiftliği çevresinde pusu kurmuştu. Çingene Ali çetesi de bu bölgedeki Yunan karakolunu basmaya kalkmıştı. Yeniçiftlikli Mehmet ile Ali’nin çetesi ortak hareket için hazırlanırken Biga yönünde bir süvari kolunun gelmekte olduğunu görerek pusuya yatmışlardı. Anzavur ve emrindekiler tam bir buçuk saat bizimle çatıştıktan sonra Anzavur’un emir subayı Şevki, daha sonra yaveri Çerkez Selim ölmüş, sonunda da Anzavur aldığı bir kurşun yarasıyla canını cehenneme göndermişti. Çete erleri Anzavur’un kellesini keserek götürmüştü. Bugün Anzavur’un başsız vücudu Biga-Karabiga yolu üzerinde Buzağlık köyündeki mezarlıktadır. Olay Mayıs 1921’de olmuştur. İşte Kurtuluş Savaşı tarihimizin kapkara sayfalarından birini oluşturan Çerkez Anzavur’u ve çetesinin kötü sonunu görmüş bir arkadaşımız bize bu coşkulu çatışmayı anılarının en canlı kalan yönüyle anlatmıştı.


ÜÇ BEYANNAME Kurtuluş Savaşı yıllarında Anadolu halkı İstanbul’dan ve ülke dışından yayınlanan birçok bildirilerle bunalmış bir haldeydi. Herkes davasını kendi anlayışına göre yorumluyor, herkes doğrudan yana görünmeye çalışıyordu. İstanbul hükümeti, Osmanlı saltanatının, İslam hilafetinin temsilcisi olarak işbaşında duruyor, artık bir türlü sesini Pendik’ten Yeşilköy’e kadar işittirebildiğini kabul etmek istemiyordu. İstanbul’a özgü kalan bu seste bile aranılan şiddet ve otorite yoktu. Başlangıçta Anadolu yer yer milli çetelerin yönetimi altında bulunuyor, bunların elebaşlarıysa kendilerini Allah tarafından her türlü emir ve yasaklamaya yetkili görüyorlardı. Bunların ne de olsa birçok hizmetleri vardı. Birdenbire onlardan belirli ve düzeli bir örgüte girmeleri kolay kolay istenemezdi. Bunların çoğu herhangi bir okuldan yetişmiş olmayıp yalnız vicdanlarının sesiyle ve isteklerinin gücüyle ortaya çıkmışlardı. Düzenli bir teşkilât, kadroları birtakım koşullar isteyen ordu kademeleri onların pek de işine gelemezdi. Ülke dışından, içeriye seslenenlerin nasıl bir amaç güttüklerini belirlemek de oldukça güçtü. Sözün özü bu karışık ve karanlık günlerin içinde doğru yolu bulmak gerçekten zordu. Herkes her gün, yeni bir etkinin güçlü bir hareketin ardından sürük​leniyor, iyi ve doğrunun nerede olduğunu bir türlü anlayamıyordu. Bugünlerde açıkça söylemeliyiz ki tek şaşırmayan ve amacını tamamen ve kesin olarak çizmiş bulunan ve bu amaca erişmek üzere bazen kendisi için olumsuz ve zararlı da olsa sadece ülke çıkarı için ona el uzatmaktan çekinmeyen tek bir insan vardı. O da Mustafa Kemal’di. O, Kurtuluş Savaşı yıllarında her çareye başvurmuş, herkesten faydalanmış ve memleketin kurtarılışını böyle sağlayabilmişti. Bu karanlık yılların ve bu karışık günlerin içinde bize gerçekleri anlatan şu üç bildiriyi asıllarının aynı olarak okuyucularımıza bir bilgi verir umuduyla sunuyoruz. Bunlardan birincisi, Biga ve çevresini Kuvayı Milliye karşıtlığı için kışkırtan vatan haini Çerkez Ahmet Anzavur’un bildirisiydi: “Kuvayı Milliye örgütünü kurtarmaya görevlendirilerek Biga’ya gelmiş olan Hamdi Bey’in saygıdeğer halkımıza uygun gördüğü zalimce davranışın ortadan kaldırılması için geldim. Allah’ın izniyle bu zalimliği tümüyle ortadan kaldırılmayı ve kendisiyle iş birlikçilerinin suçlarının karşılığını vermeyi başardım. Bundan böyle herkes ve her kişinin İslam dini bakımından her bir hakkı sağlanmış olduğu gibi kendileri de şeriat-i Muhammediye’ye bağlı olarak hareket etmeleri Allah’ın iyiliği ve bağışlayıcılığına ve Peygamberimiz Hz. Muhammed’e sığınarak hiçbir kişinin burnu kanamaması ve mutluluğun emelim olduğunu Biga’nın saygıdeğer halkına bildiririm. Diğer ülkeleri de Biga kenti gibi Kuvayı Milliyecile-rin işgalinden kurtarmak üzere delegeler gönderdiğim, memleketim olan Biga’yı Allah’ın birliğine emanet edeceğim konusu ilan olunur. Kuvayı Muhammediye Kumandanı Ahmet Anzavur.” Bu bildirisiyle İngilizlerin kötülük aracı olan Ahmet Anzavur, halife adına hareket ederek Bandırma yöresiyle diğer ilçeleri ele geçirmiş ve buralarda Kuvayı Milliye’ye taraftar olan masumları kurşuna dizdirmişti. Biga ve Bandırma’da bu olaylar olurken Aydın ve Menteşe’de bu yörenin Kuvayı Milliye Kumandanı Demirci Mehmet Efe de başka bir bildiriyle ortaya çıkmış bulunuyordu. Demirci Efe’nin telgraf halinde çektiği bildirisi, Bursa, Biga, Karacabey, Gönen müftülerine ve Balıkesir direniş


kurul​larına gönderilmişti: “Bu çığlımızın tüm kutsallığıyla din kardeşlerimize ulaştırılmasını dile​riz. Eğer savsaklayanlar veya buna engel olanlar bulunursa bütün suçsuzlar ve baskı görenlerle yüce Allah’a karşı olanlar için beddua ederiz. Ey din kardeşlerim, siz ki Yunan baskısından uzaksınız, anlıyoruz ki bu vahşi düşmanın Aydın ve yöresi Müslümanlarına ne kötülükler, hakaretler ve ne kötü öldürme şekilleri uyguladığını bilmiyorsunuz. İşte biz size bu dramı duyuruyoruz. İnanmak ve inanmamak konusunu sizin vicdanınıza bırakıyoruz. Ve yakından görerek inanmak isterseniz bir kurul gönderme​nizi rica ederiz. Ey din kardeşlerim, gün görmedik gelinlik kızlarımızın namusları zorla ayaklar altına alındı. Genç erkek çocuklarımızın namuslarıyla oynandı. Suçsuz ve güçsüz erkeklerimiz gizli olarak çeşitli şekillerde yok edildi. Evler, köyler yakıldı. Servetler yağma edildi. Ayak attıkları yerlerde Osmanlı sancakları parçalandı. Ayaklar altına çiğnendi. Müezzinlerle alay edildi. Hatta üzerlerine kurşun atıldı. Namaz kılan Müslümanları korkutarak ve hakaret ederek namazdan alıkoydular. Kur’an’ı Kerim’in yaprakları ayak​lar altında çiğnendi. Peygamberimize açıkça sövülüp sayıldı. Ey din kardeşlerim, Yunanlıların bu gaddarlık ve kötülükleri nedensiz değildir. İşte tarih ortadadır. Yunanistan’da yüz sene önce var olan yüz binlerce Müslüman, binlerce cami ve mescit şimdi nerededir? Bunlardan eser kalmadı. İşte Yunanlıların bu lanetlenmiş vahşeti, Aydın ilinden biz Müslümanları kaçırmak, yok etmek ve bu yüzden bu güzel yerlerimizi bir Yunanistan yapmak içindir. Ey din kardeşlerim, Yunanlıların bu kötülükleri ve bu cinayetleri karşısında siz bizim yerimizde olsaydınız ne yapardınız? Silaha sarılmaz mıydınız? İşte bizim yaptığımız milli ve dinsel görev budur. Bu nedenle bize Kuvayı Milliye ismini vermişlerdir. Ey din kardeşlerim, şimdi sorarız. Orada biz zavallı baskı altında yaşayanlara, yani Kuvayı Milliye’ye ait silahları ele geçirmek için, elimizi ayağımızı kırmak için, silah atan, kılıç çeken komşularınızın vicdanları acaba bu hareketi nasıl kabul etti. Bunlar, yüz binlerce masum kendi kardeşlerinin düşman ayakları altında ezilmesine nasıl razı oldular? Bu adamlar yarın mahşer gününde Allah’ın ve Peygamberin huzuruna ne yüzle çı​kacaklardır. Ey din bilginleri ve Müslüman kardeşler, Allah rızası için insaf ediniz. Eğer düşmanın öldürmelerinden ve baskısından bizi koruyacak başka bir kuvvet varsa buyursun gelsin, bizi kurtarsın, bizi kurtaracak olan onların ellerini öpelim. Ayaklarının toprağı olalım. Fakat Kuvayı Milliye dediğiniz binlerce Müslüman’ı arkadan vurmaya çalışmak ne demektir? Acaba bu gerçekliği bu aymaz kardeşlerimiz düşünemiyorlar mı? Ey din kardeşlerim, bize yardımı Allah size farz kılmıştır. Fakat biz, sizden yardım istemiyoruz. Ancak bize kötülük edenlere engel olunuz, engel olmazsanız mahşer gününde şehitlerimizle, yetimlerimizle sizden yalnız biz değil, İslamiyet davacıdır. Allah adına bu arabozuculuğu kaldırınız. Aydın-Menteşe ve havalisi Umum Kuvayı Milliye Kumandanı Demirci Efe.” Bu tarihteAnadolu halkına seslenenlerin tümüAllah’tan, Peygamber’den, Kur’an-ı Kerim’den bahsederek onların yardımlarını diliyor, din yoluyla bu davanın çözümüne inanmış bulunuyordu. Fakat dostu da, düşmanı da dinden söz eden Anadolu halkı, gerçeğin ne tarafta olduğunu kestirmekte gecikmemişti. Halife taraftarlarının düşmanla iş birliği yapmasını Türk milleti bir türlü içine sindiremiyor, bu nedenle Kuvayı İnzibatiye’nin başında bulunanlar, Türklerin çok nefret ettiği bir


yola başvurmuş olmaların​dan dolayı tamamen kaybetmiş bulunuyorlardı. Unutulan ve hesaba katılamayan bir önemli nokta da şuydu. Türkler, dindar oldukları kadar, belki de ondan fazla vatanseverdiler. Tarihin hiçbir döneminde ve Türklerin kurduğu hiçbir devlette, dinsel duygular Türklere milli benliklerini unutturmamıştır. İslam halifelerinin bir zamanlar yönetimleri altında tutukları ülkelerden onların kötülüklerine karşı ilk bayrağı açanların Türkler olduğuna kuşku yoktu. Yoksa koca Emevi İmparatorluğu’nun yıkılmasına ve Abbasi İmparatorluğu’nun yer yer parçalanmasına başka neden aramak çok güç olacaktır. Kurtuluş Savaşı yıllarında milli güçlerin içinde ve onların yanında bulunan Hintli direnişçi Abbas Han bir bildiriyle Anadolu halkına şöyle seslenmişti. Uzun olan bu bildirinin en önemli kı​sımları buraya alınmıştır. “Ey din kardeşlerim, bizler İngiliz boyunduruğu altındaki mahkûm ve tutsak Hindistanlı din kardeşlerinizin sıkıntılarını size anlatacak olursak bitmez ve tükenmez bir zalimlik destanı olur. O gaddarların birinci siyaseti halk arasına ikilik sokmak ve ayrılıktan yararlanarak o ülkeyi ele geçirmektir. Onların ikinci siyaseti, ele geçirdikleri ülkenin aydınlarını yok etmektir. Onların üçüncü siyasetleri, o ülkeyi yoksullaştırmak, böylece hepsini amana düşürmektir. İngilizlerin dördüncü siyaseti, yönetimleri altındaki insanları hor görmek ve onlara hayvanca davranmaktır. Bir Hintli binbaşı, bir İngiliz teğmenine selam vermek zorundadır. İşte biz böyle ulusuz ve biz kendi ülkemizde inlerken görüyor ve işitiyoruz ki İslam hilafetinin yüce makamı olan İstanbul düşmanların eline geçmiş ve İslam’ın son özgür kalesi olan Türkiye, özgürlük ve bağımsızlığından yoksun bırakılmıştır. Hâlbuki sizin onurlu bir geçmişiniz, görkemli bir tarihiniz vardır. Şayet sizler din ve dünyasını satan birkaç kişinin gittiği yanlış yola sapar ve İngilizlerin oyununa düşerseniz kıyamet günü Hazreti Peygamberin Allah’tan sizi bağışlamasını dilemesini nasıl isteyebilirsiniz. Çünkü Hz. Muhammed Efendimizin Müslümanlara müjdelediği İstanbul, Hz. Peygamberin sahabeleri gibi direnişçilerin en büyüklerine kısmet olmayıp Türklere kısmet olmuştur. Böyle anlıyoruz ki siz İstanbul’un işgalini geçici kabul ediyorsunuz. Hâlbuki zamanında Mısır da geçici işgal edilmişti. Eğer Mısırlılar birbirleriyle uğraşmamış olsalardı, bu durum olmazdı. Size de haber verelim ki, milli uyumu bozmayarak, düşman propagandalarına kanmayarak, hep birleşerek haklarınızı korumazsanız Allah korusun sonunuz yıkım olur. Aranızdaki ikiliği ve anlaşmazlığı yok ederek güzel vatanınızın kurtarılması için hep birden ayağa kalkınız. Milli direnişe değer veriniz. Allah, din ve devlet yolunda çabalayanları üzmez. Bunun aksi yolda hareket edenlerin sonu zarardır. Sonunda pişmanlığın faydası bulunmaz. Hintli kardeşlerinizden Salihli Cephesi’nde Direnişçi Abbas Han.” Sonunda Türk milleti, çıkarılan birçok bildirilere, yapılan ilanlara, söylenen sözlere, uygulamalara bakarak en doğru yolu kendisine seçmekte kararsızlık göstermemiş, silahlanmış, birleşmiş ve yurdun özgürlük ve ba​ğımsızlığı için çarpışmaktan başka çare bulamamıştı.


KAVAKLI FEVZİ PAŞA HAKKINDAKİ İDAM KARARI Anadolu’ya kaçıp, Kuvayı Milliye saflarında yer alan ve Büyük Millet Meclisi’ne Gebze milletvekili olarak katılan, sonra Milli Müdafaa Vekilliği, İcra Vekilliği ve Erkan-ı Harbiye-i Umumiye Reisliği (Genelkurmay Başkanlığı) görevlerine yükselen merhum mareşalin bu korkusuz davranışı ülke ve millet yararına her şeyi göze alması, başta Padişah Vahdettin olmak üzere ileri gelenleri şaşkına döndürmüştü. Çok dürüst ve erdemli, dindar ve milliyetçi bir insan olan Kavaklı Fevzi Paşa’ya karşı halkın beslediği sevgiden yararlanma sırası, şimdi milli hükümete kısmet olmuştu. O halde Fevzi Paşa’yı gözden düşürmek, onu lanetlemek gerekiyordu. Derhal Kürt Nemrut Mustafa Paşa Divan-ı Harbi harekete geçti ve aşağıda belirtilen nedenlerle, değerli ve namuslu kumandan idama mahkûm edildi. Fakat olaylar gösterdi ki, bu idam kararı Kavaklı Fevzi Paşa’nın ününü ve onurunu bir kat daha arttırmış, onu Kurtuluş Savaşımızın gerçek kişileri arasına sokmuş ve tarihe mal etmiştir. Belirtilen divan-ı harbin bu ve buna benzeyen kararlarına güzel bir örnek oluşturan idam kararı, yarınki kuşakların dikkatlerine ders olarak sunulmak üzere aşağıya alınmıştır. Kavaklı Fevzi Paşa hakkında idam kararının karar örneği: Kuvayı Milliye adı altında çıkarılan arabozuculuğa katılmak üzere kaçmış olduğu açıklanan aleyhinde suçlamada bulunulan eski Harbiye Nazırı Ali Oğlu Ferik Kavaklı Mustafa Fevzi Paşa hakkında yürütülen soruşturmalar ve yapılan duruşma sonucunda adı geçenin geçen Nisan ayı içerisinde İstanbul’dan kaçarak ve 27 Nisan 338 tarihinde Ankara’ya erişerek Kuvayı Milliye takma adı adında padişahın sadık uyruğundan hile ve yalan ve tutulmayan sözlerle gaflete düşürülmüş olan bir kısım saf gönüllülerden ve haydutluğu meslek edinip tek geçim yolu kabul eden birçok haydut ve hapishanelerden serbest bırakılmış katillerden ve kötü kişilerden göç nedeniyle ve mallarını talan etmelerinden dolayı hükümetçe izlenmiş ve izlenmekte oldukları halde ele geçirilemeyen ve zaten öteden beri tutku ve umut ortaklıkları bulunmuş olan kapatılmış İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin gelişmesinin katılımcılarından olmak üzere oluşturdukları asi arabozucuların başlarına geçerek bir türlü padişah buyruğuna uymayarak ve Kanun-i Esasi’ye uymayarak halktan zorla asker toplamaya ve çeşitli isimlerle birçok vergi koyma ve dağıtma ve aksine hareket edenleri ve direnenleri çeşitli işkence ve eziyetlerle bunların mallarına ve eşyasına el koymaya ve yağmalamaya ve birçok kasaba ve köyü yıkıp suçsuz insanları öldürmek ve bazı kişileri çıkarları için kovma ve bir kısmını da yargılamadan idam alçaklığına varan ve işbu haydutluğun sonuçlarına göz yummayan ve baş eğmeyen askeri ve idari görevlileri devletin bazı vali, mutasarrıf diğerlerini görevlerini bırakmaya zorlama ve bazısını koruma altında (Ankara-Sivas) ve diğer bölgelere göndermekle haklarında birçok vahşice işlemi yapma ve bazısını öldürerek ve yok ederek yerlerine kendi hain yardımcılarını getirmek ve atamak, mal sandıklarıyla belediye öksüz sandıklarında ve Ziraat Bankalarında ve postanelerde bulunan çok paraya el koymak ve yağmalamak ve öteden beri arabozucu sözler söyleyerek ve bildiriler yayımlatarak ülke huzuru ve güvenini bozmaya ve hilafet ve saltanat makamı ve merkezi hükümetle Osmanlı ülkesinin haberleşme ve ulaşımını kesmek ve Osmanlı Devleti’nin uyruğundan asker ve sivilleri yasal hükümet aleyhine silahlı ayaklanmaya göndermeye ve kışkırtmaya cesaret eden, haydut topluluğuna katılan ve kokuşmuş kişiler tarafından oluşturulmuş ve Büyük Millet Meclisi adı verilmiş olan kalabalığa hemen katılarak İstanbul’un geçici işgali konusunda gerçeklere aykırı ve asilerin isteğine uygun bir şekilde arabozucu


bir söylevde bulunan ve adı geçen meclisin Milli Savunma Bakanı unvanı altında birtakım görevler yüklenen ve adı günahkârların günden güne artan haydutluk ve isyanlarını bastırarak ve devletin içi ve dış güvenliğini sağlamak korkusuzluğuyla üzerlerine gönderilen askerlere karşı gelme ve savaşmayla Müslüman ümmetinin kanını akıtmaya cesaretle ve sürmekte olan halkı öldürmek ve kasabaları yıkmak ve hatta kadınlara saldıran ve tecavüz eden ve Anadolu’daki Bank Osmani, Düyun-ı Umumiye, Reji şubelerine saldırarak birtakım haince eylemlere cesaretlenmeleri ile devletin politik durumu ve maliyesinin güvenini bir kat daha bozulmasına neden olduğu çeşitli tanıkların yeminli ihbar ve tanıklıklarından ve bu yöndeki basılı belgelerin içeriğinden açıkça anlaşılan, sanık Mustafa Fevzi Paşa’nın giriş tarihine göre az bir süre içinde kolordu komutanlığına yükseltilmiş ve ekmek ve nimetleriyle beslenmiş olduğu Osmanlı milletinin Savunma Bakanlığı makamında bulunmuş bir asker olduğu halde sonradan utanılacak bir kaçışa katlanmış olduğu gibi yazılan adı geçen günahkârlara katılması ve doğrudan doğruya meclislerine girmesi aramızı açmak için söylevler vererek Müdafaa-i Milliye Vekaletini üstlenmesi ve üstelik saltanat ve hilafet makamına gerçekten düşmanlıkla hemen işe başlaması ve haydutlara bu konuda yüksek bağlılığını belirtmesi ve İstanbul’da Savunma Bakanlığı makamında bulunduğu sıralarda bile gizlice ikilik ve arabozuculuk uzmanlarıyla ve haydutlar topluluğuyla eylem birliği yaptığının kesinleşmesi kendisinin belirtilen bozulma ve cinayetin düzenleyici ve kışkırtıcılarından olduğuna ve belirtilen suçları işlediğine açık kanıtlar bulunduğundan suçuna uyan Sivil Ceza Kanunu’nun 45. “diğer kişilerde bir cinayet veya bilerek isteyerek küçük suçlardan birini işleyen veyahut kasıtlı bir eylem sonucunda oluşan bir cinayet veya küçük suçlardan bir kaçını işlerse belirtilen kişilere kasıtlı suçlu denir ve tümü birer suçlu gibi cezalandırılır” diye yazılı birinci fıkrasının işaretiyle belirtilen yasanın 55. maddesinin “her kim hükümetinin kendisi veya aracı ile Osmanlı devleti tebaası ve Osmanlı ülkesinde yaşayanların aleyhine halkın bir kısmını silahlı olarak ayaklandırmak üzere kışkırtıp da amaç olan ayaklanma işi eyleme dönerse idam olunur” cümlesini söyleyen yasanın 4. fıkrasında yazılı bulunan “her kim Osmanlı ülkesi halkını bir diğerinin aleyhine silahlandırarak birbirini öldürmeye kışkırtır veya kötülük yapmaya yönlendirirse veya bazı yerlerde el koyma ve talan ve memleketi yıkıp bozarsa ve insanları öldürme eylemini yapmaya kalkıştığına kanaat oluşur veya düşünce tamamıyla eyleme dönüşürse yahut gözle görülür bir şekilde kötülüğün uygulanmasına başlanmışsa o kimse de idam olunur” cümlesini içeren 58. maddesine uyularak işsiz güçsüz Mustafa Fevzi’nin askerlik mesleğinden atılmasıyla, sahip olduğu tüm nişan ve madalyaların geri alınmasına ve kendisinin idamına ve bugün hâlâ kaçak olmasına dayanan o yoldaki yasa hükümlerine göre malına el konulması ile gerektiği şekilde yönetilmesine gıyaben ve oy birliğiyle karar verildi. 5 Ramazan 1338 ve 24 Mayıs 1336.” Başkan:Mustafa Paşa Üye: Recep Paşa Üye:Albay Recep Ferdi Üye: Binbaşı Ferhat Üye:Mustafa Ferhat Rahmetli Mareşal Fevzi Çakmak hakkındaki bu idam kararı, onun gibi temiz, dürüst görevine


düşkün, namuslu ve erdemli bir insan, değerli bir askeri, Kurtuluş Savaşımızın başarılı bir kumandanı ve Türk ordusunun daima övüncü bir Erkan-ı Harbiye-i Umumiye Başkanı için, övünç nedeni olarak tarihe geçecektir. Antlaşma yıllarının ünlü Kürt Mustafa Paşa Divan-ı Harbi ve onun onursuz üyeleri aslında başta Türk vatanının büyük kurtarıcısı Gazi Mustafa Kemal ve onun silah ve çalışma arkadaşları için de buna benzer kararlar vererek hepsini, kısaca bütün bir ulusu duruşmada bulunmadıkları halde idama mahkûm etmiş ve Allah’a çok şükür ki bu kararlar hiçbir zaman uygulanamamıştır. Tam aksine bu gaddarca verilmiş kararlarıyla Kürt Mustafa Paşa Divan-ı Harbi ve onun üyeleri Türk milletinin anılarında kötülükle ve tiksinmeyle anılacaktır.


SEVR ANTLAŞMASI VE SALTANAT ŞURASI Son Osmanlı Padişahı Vahdettin, gün geçtikçe Anadolu’nun artan eylemli direnişi ve Ankara’da oluşturulan milli hükümetin yavaş yavaş yurdun her tarafına yayılan örgütçülüğü karşısında İtilaf Devletleri’nin hazırladığı Sevr Antlaşması’nı, Osmanlı İmparatorluğu’nun temsilcisi olarak imzalatıp sallantıda kalan işleri kökünden halletmeye karar vermiş ve o tarihte iş başında bulunan Sadrazam Tevfik Paşa’ya ve onun hükümetine bu yolda direktif vermişti. İşte bu iş için Paris’e gönderdiği barış delegelerine Sadrazam Tevfik Paşa başkanlık ediyor ve kurulda Dâhiliye Nazırı Reşit Bey, Maarif Nazırı Fahrettin Bey, Nafıa Nazırı Doktor Operatör Cemil Paşa bulunuyordu. Bu kurul hazırlanmış bir antlaşmayı tartışmaya değil de sanki imzaya layık görülmüşler ve o yolda davranış görmüşlerdi. Konferansta başkan şu şekilde söze başlamıştı: “Devlet-i Osmaniye’nin delegesi olan beyler; müttefik devletler, barış koşullarını ve bu projeyi sizlere vererek tarafınızdan imza edilmesini istediklerini bildirmeye beni görevlendirdiler. Bu görüşmeler sırasında görüş belirtmelerinin yazılı olmasını kararlaştırdıklarından düşüncelerinizin lütfen yazılı olarak bildirilmesi ön koşuldur. Yorumlarınıza tarafımızdan da yazılı olarak yanıt verilecektir. Bunun için sizlere bir ay süre verdik. Bu konuda bize vermek istediğiniz her türlü belgeyi almaya hazır olduğumuzu söylemeye yetkiliyim.” Bu sözler kurulumuz üzerinde soğuk bir duş etkisi yapmış ve onları şaşkınlıklar içinde bırakmıştı. Konferans başkanı sözüne şöyle devam et​mişti: “Osmanlı İmparatorluğu’nun delegeleri olan beyler, dışarının baskısına dayanamayarak Türkiye’nin 1914’de İtilaf Devletleri’ne karşı savaşa girmesini hepimiz hatırlıyoruz. Türkiye’nin bu büyük yanılgısı İtilaf Devletleri’ne anlatılamaz riskli zararlara neden olmuştur. Savaş bu yüzden en aşağı iki sene uzamıştır. Müttefik devletler bir daha kendileri için böyle riskli bir durumun oluşmasına izin vermeyeceklerdir. Boğazlar’ın serbest olmasını sağlamakla beraber İstanbul üzerinde padişahınızın egemenlik hakkını korumaya karar vermişlerdir. Bu kararın, hak ve adalet kavramlarıyla uzlaşma kabul etmez uygulamalarda bulunmuş olan Osmanlı Devleti hakkında İtilaf Devletleri’nin ne derece cömert davrandıklarının ve nasıl eşitliğe özen gösteren bir barış düşüncesiyle hareket ettiklerinin güzel bir örneği olarak kabul edilmelidir.” İtilaf Devletleri adına hareket eden konferans başkanının sözleri bitince Sadrazam Tevfik Paşa, Babıâli’nin yıllar ve deneyimler görmüş bu çekirdekten yetişmiş sadrazamı ayağa kalkarak titreyen elleriyle kendisine verilen antlaşma projesini içeren dosyayı alarak şu şekilde karşılık vermişti: “Yüce devletimiz belirtilen projeyi inceleyerek, süresi içinde İtilaf Devletleri’ne vermek hakkını saklı tutacaktır.” Tevfik Paşa’nın sesi titriyor, şayet ağlamıyorsa, akıtacak bir tek damla yaşı kalmayacak kadar yaşlı bulunduğunu çok güzel anlatıyordu. Delegelerimizden oluşan kurul bu anlaşmayı incelerken daha ilk günlerde Tevfik Paşa’nın sözleriyle söylemek gerekirse; “Devlet kavramıyla bir araya gelemeyecek bir antlaşma taslağına imza koymak bizim elimizde olmayan bir durumdur.” Ve bu sözlerini o, arkadaşları adına İstanbul’a çek​tiği bir telgrafla anlatarak geri dönmüştü. Bir taraftan Paris’te barış antlaşması üzerinde incelemeler sürüp giderken diğer taraftan Kürt


Mustafa Paşa Divan-ı Harbi de Anadolu hükümetinin hemen hemen bütün üyelerini idama mahkûm ediyordu. Oysa Babıâli’nin eski ve deneyimli bir diplomatı olan Tevfik Paşa, parlak ve ortak söylemlere karşın İtilaf Devletleri’nin uyumlu olmadıklarını pek güzel anlamıştı. Zira İtalyanlar, daha 1915’de İngilizler ve Fransızlar tarafından kendilerine söz verilmiş olan İzmir ve Antalya’yı istemeye devam ediyor ve Yunanlıların derhal geri çekilmesi düşüncesinde kesinlikle diretiyorlar​dı. Tevfik Paşa’nın barış antlaşmasını imza etmekten kaçınması ve görevden ayrılması üzerine yerine Sadrazam Damat Ferit Paşa haini bu işi seve seve yapacağını belirtmiş ve İstanbul’da hazırlanan bir projeyi de beraberinde getirmişti. Bu belgede Osmanlı hükümetinin hangi şartlar altında barış yapabileceğini, karşı bir görüş olarak İtilaf Devletleri’ne sunuyordu. Bütün bu olaylar devam ederken İngilizlerin kışkırtmasıyla Yunanlılar Anadolu üzerinde bir baskı yapmış ve milli hükümetin ileri gelenlerini korkutmak amacıyla yeni bir harekete girişmişlerdi. Yunan Kralı, Averof zırhlısı ile Bandırma’ya geliyor ve düşmanın işgal kuvvetleri Başkumandanı General Paraskevopulos ile bu geminin güvertesinde görüşüyordu. Bu görüşmeden doğan sonuç şuydu: Yunanlılar Marmara kıyılarını uzun uzun bombaladıktan sonra, Bandırma ve Mudanya’ya asker çıkarmışlardı. Yunan ordusu da Batı Trakya’dan, Doğu Trakya üzerine yürüyerek Marmara Ereğlisi ve Silivri yöresindeki Sultan Çiftliği ve Tekirdağ’a gelmeden Bandırma’dan gemilere bindirilmiş Yunan kıtalarını İngiliz ve Yunan donanmasının korumasında, başkumandanlık karaya çıkarmış bulunuyordu. Birkaç gün içinde Edirne de dâhil olmak üzere Yunan kıtalarının Doğu Trakya’yı işgali, bu bölgedeki Kuvayı Milliye örgütünün başında bulunan ve Trakya Paşaeli Cemiyeti’nin Başkanı olan Kurmay Albay Cafer Tayyar Bey’in başarısızlığından çok, silah ve cephane noksanından doğmuş olduğuna kuşku yoktu. Trakya’nın aniden düşman tarafından ele geçirilmesi bir taraftan İstanbul hükümetini Sevr’in hemen kabulüne karar verdirmişse de diğer taraftan Anadolu hükümeti ve onun temsilcisi olan Büyük Millet Meclisi, yurdun parçalanmasını asla kabul etmeyeceğini dünyaya ilan etmişti. İşte o zaman Sadrazam Damat Ferit Paşa hükümeti, Ayan Meclisi’nden kabinede görevli filozof Rıza Tevfik’i, Bern elçimiz Reşat Halis Beyle ve Maarif Nazırı Kurmay Feriki Bağdatlı Hadi Paşa ile beraber Sevr’i imzalamak üzere bir kurul halinde Democrasie adlı Fransız kruvazörüyle Fransa’ya göndermişti. Fakat bu sırada Damat Ferit Paşa kabinesindeki bazı bakanlar antlaşmanın kabulüne taraftar olmadıklarından tepki olmak üzere Ferit Paşa istifa etmek ve yeniden kabineyi oluşturmakla görevlendirilmiş ve düşüncelerine tamamen uyan bakanlardan oluşan yeni kabinesiyle iş başına gelmişti. Kabinenin kurulmasını izleyen Sevr hakkında görüşmek üzere Saltanat Meclisi’nin toplanması kararlaştırılmış ve 22 Temmuz 1920 perşembe günü öğleden sonra, padişahın başkanlığında toplanmıştı. Bu meclise Osmanlı bakanları, ayan ve milletvekillerinden seçilmiş bir kurul, bilim adamları ve askerlerin ileri gelenleri davet edilmiş bulunuyordu. Meclisin açılmasının ardından Osmanlı delegelerinden Dâhiliye Nazırı Reşit Mümtaz Bey’den Hariciye Nezareti’ne çekilen telgrafın kopyası aynen şöyleydi: “16 Temmuz 1920 tarihli telgraf: Yüce hükümetin karşı çıkması üzerine konferans tarafından verilen yazılı yanıtı bugün saat beşte Albay Hanri, bendenize vermiştir. Bu tebliğin metni aşağıdaki gibi olup aynen yüce makama sunulur. SPA16 Temmuz 1920. Birleşik Devletler, Osmanlı hükümetinin Dünya Savaşı’ndaki sorumluluğunun Müttefiklerinin sorumluluğundan daha hafif olduğu düşüncesini beslemekte olduğunu bildirimden anlamaktaysalar da Müttefikler işbu iddiayı kabul edemezler. Bütün uluslar aleyhine düzenlenen suikastın hedeflediği haince amaç dünyanın gözü önünde, açıkça oluştuğu bir zamanda


Türkiye belirtilen suikasta ortak olmuştur. Büyük devletler Türkiye’nin bu şekilde hareketiyle yarım asrı aşan bir zamandan beri kendisine birçok defalar dostluğunu kanıtlamış olan devletlere karşı belir bir ihanetle kötü bir suç işlemiş olduğu düşüncesindedirler. Hâlbuki Müttefikler kendisine karşı hiçbir düşmanca düşünce beslememekteydiler. Türkiye savaşın sonuna kadar tarafsızlığını koruduğu takdirde Osmanlı saltanatının bütünlüğünün sağlanması sorumluluğunun Müttefiklerce üstlenileceği yolunda devletler tarafından kendisine 1914 senesi Ağustos’undan beri bildirimde bulunulmuştu. Osmanlı delegeleri; “Osmanlı Devleti’nin sorumluluğu o kadar çoktur ki bu sorumluluk, Müttefiklerin Osmanlı ordularına karşı kazandıkları başarılar için yaptıkları fedakârlıklarla ölçülemez. Büyük bir tarihi yolu kapayarak bir taraftan Rusya ve Romanya’nın, diğer taraftan bunların batısındaki Müttefiklerin ulaşımını engellemekle Türkiye en azından iki sene milyonlara ulaşan insan yaşamının yitmesine, yüzlerce milyarlık bina ve malın yıkılıp yok olmasına neden olmuştur. Müttefikler, Türklerin diğer uluslar üzerindeki egemenliklerine artık sonsuza dek son vermek zamanını gelip çattığını aynen görmektedirler. Savaştan önceki uzun dönemlerde Osmanlı Devleti ile Birleşik Devletler tarihi, Bulgaristan, Makedonya, Ermenistan gibi bölgelerde oluşan insanlık vicdanını isyan ettiren haksızlıklara son vermek için süren sonuçsuz bir sürü kötülüğe karşı çekilen sıkıntılarla geçmiştir. Son yirmi sene içinde Ermeniler işitilmemiş vahşetlerle öldürülmüşlerdir. Savaş sırasında Osmanlı hükümetinin öldürme, göç ettirme ve kötü davranışlarının eseri olan uygulama, geçmişte yapılmış bu türlü olayların benzerlerini çok çok aşmıştır.” Telgrafta, Osmanlı Devleti’nin 1912’den beri 800 bin Ermeni’yi yurtlarından göç ettirdiği yazılmakta, bundan böyle Osmanlı hükümetinin ancak Türk uyruğuna hükmedeceği belirtilmekte, Trakya ve İzmir’in işgalinin buralarda Türklerin azınlıkta olmasından ileri geldiği bildirilmekte ve Osmanlı Devleti’nin karşı çıkışlarına birer birer yanıt verilerek İzmir Limanı’nın serbest olması sayesinde daha çok gelişeceği, Osmanlı Devleti adına konulacak kontrolün tam tersine faydalı olacağı iddia olunmakta, İstanbul şehrinin Türklerin bütün suçlarına rağmen gene onların başkenti olarak bırakılmasındaki Müttefik cömertliği açıkça belirtilmekte, yalnız Boğazlar Komisyonu’nda bir Türk delegesi isteğinin yerinde olduğunu kabul etmekte ve antlaşmayla Türk ulusunun artık mutlu döneme gireceği müjdelenmekteydi. Osmanlı Saltanat Meclisi’nin toplandığı gün Reşit Mümtaz Bey’den gelen ikinci bir telgrafta “Şayet antlaşma imza edilmezse Müttefiklerin İstanbul’u Türklerden geri almak kararına vardıkları” bildirilmekteydi. Osmanlı Saltanat Meclisi’nde ilk sözü Sadrazam Damat Ferit Paşa alarak bu dehşet verici durumun son on senelik iktidarın günahlarından doğduğunu, padişahımız efendimizin aklı sayesinde yeni bir devrin başlayacağı ve bu felaketten sıyrılıp çıkmanın anlaşmayı imzadan başka bir şekilde çözümlenemeyeceği yorumunda bulunmuş, Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi de kendisini doğrulamış ve bunlardan sonra söz alan Mareşal Kazım Osman ve Ayan’dan Rauf Paşalar da antlaşmanın imzasından başka çare olmadığını ilave etmişlerdir: Ayan’dan Abdurrahman Şeref Bey, şayet antlaşma Anadolu’da uygulanmazsa ne olacaktır şeklinde bir soru sorunca sadrazam, bu uygulanmazsa sonucun Osmanlı Devleti’nin sonu olacağını belirtmiştir. Ardından söz alan Ayan’dan Mustafa Asım Bey Anadolu sorununun antlaşmada hükümete bırakılmış bulunmasının, bir Türk hükümetinin oluşmasının kabulü anlamına geleceğini söylemiş, fakat sadrazam bu tartışmaları yeterli görerek antlaşma projesinin yeterli bulanların ve imzasını isteyenlerin bizzat


ayağa kalkmalarını istemiş, meclis tümüyle ayağa kalkarak bu karara katılmış, yalnız topçu General Ali Rıza Paşa antlaşmanın imzasına karşı olduğunu padişahın önünde açıkça söylemiştir. Osmanlı İmparatorluğu’nun tarihine bizce son veren bu karar, son Saltanat Meclisi’nin iki saat süren bu tarihi toplantısında gerçekleşmiştir. Bu tarihi mecliste; Ayan Reisi Tevfik Paşa ve Birinci, İkinci reis vekilleri eski Başbakan İzzet ve Ali Rıza Paşalar, eski başbakan Salih Paşa, Mareşal Zeki, Kazım, Fevzi, Rauf Paşalar, Mustafa Sabri Efendi, Ferik Süleyman Paşa, Abdurrahman Şeref, Rıfat, Nuri Beyler, Hamdi Efendi, Mustafa Asım Efendi, Mavroyani Bey, Bohur Efendi, Abdülhak Hamit Bey, Keçecizade İzzet Fuat Paşa, Azaryan ve Aram Efendiler, Zeynalabidin Efendi, Kazasker Mehmet Nuri, Mahkeme Reisi Mehmet Tevfik Efendi. Kurmay Başkanı General Hamit Paşa, Korgeneral Zeki Paşa, emekli General Muhsin Paşa, Askeri Temyiz Reisi General Fuat Paşa, Topçu Generali Fuat, Ali Rıza Paşalar, emekli General Şakir ve Talip Paşalar bulunmuşlardır.


İSTANBUL, HEYECAN VE ÜZÜNTÜSÜNÜ MÜTTEFİKLERİN YÜZÜNE HAYKIRIYOR İşgal altındaki İstanbul’un, Türk milletinin içinden kopup gelen coşkuyla Müttefiklerin yüzüne karşı haykırdığı gün, 1920 yılı Ocak ayının 23. cuma günüydü. Bu olay Zeynep Hanım Konağı’ndaki Darülfünun konferans salonunda, öğleden sonra yapılan törende cereyan etmişti. O gün sokaklar, avlular ve büyük salon çok kalabalıktı. İşgal kuvvetlerinin en yüksek rütbeli subayları başta İngiliz Generali Harrington, Fransız Kumandanı Charpy ve İtalyan Generali Monpelli’nin hazır bulunduğu ve saltanatın veliahdı Abdülmecit Efendi’nin katılımıyla bir kat daha önem kazanan bu toplantı, Pierre Loti’nin, bu Fransız yazarının “Türk dostluğu” nedeniyle yapılıyor, ona duyulan şükran duygularını büyük bir Türk yazarı merhum Süleyman Nazif anlatıyordu. Ateşkes yıllarının bu yıldızsız semasında, Türk dünyası için batıda parlayan bu tek ışık, tek umut ve avunma kaynağı oluyordu. Türk’ün kaderine her taraftan düşmanlık kasırgası eserken, kin ve öç alma denizi köpürmüş, ortalığı silip süpürürken, tek bir sandal üzerinde uçsuz bucaksız denizde tek bir Fransız, Türk’ün mertliğini, kahramanlığını övüyor, onu bu düşmanlık dünyasında yalnız başına savunuyordu. Süleyman Nazif’in aradığı Pierre Loti’nin Fransa’sıydı. Birçok kişinin hâlâ heyecan ve lezzetini ruhunda hissettiği bu siyah sakalı, ateşli çehresi, kararlı tavırlarıyla Türklerin bu emsalsiz edibi kürsüye çıkanca sözüne şöyle başlamıştı. “Asil efendimiz, toplantıya katılan yüce kişiler, Pierre Loti’ye milletimin teşekkürlerini bir kere de bu yüce makamdan ulaştırmak için, benim de bir kaç söz söylememi uygun bulmuş olan kişilerin dileklerini yerine getirmek benim için vicdani bir görev olmasaydı, özür dilerdim. Dünyaya yayılan bir edebi üne sahip olan o edebiyatçının eserlerine isterdim ki daha yetkili kalpler ve lisanlar tercüman olsunlar. Türklerin haklılığını savunmak için aziz dostumuz, senelerden beri yorulmayan, korkmayan, kırılmayan bir kararlılıkla çalışıyor. Bu yüzden ne kadar saldırılara uğradı. Onu kendi köşesine çekilmişken bile rahat bırakmak istemeyen saldırılar bazen düello teklifi, öldürme ve idam tehditleri gibi küstah ve canice şekiller bile aldı. Fakat maddi, manevi hiçbir taarruz Pierre Loti’nin sesini, Tanrı’nın sesini boğamadı. Pierre Loti Türk’ü savunmada niçin bu kadar ısrar ve kararlılık gösteriyor? Bizim yüzümüzden kazandığı düşmanlar diyorlar ki ‘Eyüp servilerinin altında veya Bursa’daki Yeşil Cami avlusunda geçen duygulanma ve iç dünyasına bakma saatleri, bu merhametli şaire o kadar güzel coşkular vermiş ki coşkuları sonuçta mantığını ve aklını yenmiş. Aziyade bu duygulanmanın etkisi altında Türkleri savunuyor.’ Böyle diyorlar, fakat bu ne kadar yanlış yalan ve iftira... Bizi Pierre Loti’ye sevdiren, Pierre Loti’yi bize bu kadar güçlü bağlayan neden başkadır. O, Türk’ün ruhuna âşıktır. Yoksa insan, Eyüp Mezarlığı’nda dolaşırken zanneder ki, öteki dünyanın sınırına gelmiş, bir adım daha atsa sanki ölümsüzlük dünyasına girecek, sanki ahirete gitmişlerin arasına karışacak. Şairin bakışları taşların, servilerin, çınarların, türbe ve çeşmelerin o topraklarda gömülmüş cesetlerin üstünde geceleri ilahileri okuyan mehtabın sözün kısası, her şeyin üstünde ve hepsinden çekici bir şeye saplandı. Bu şey Türk’ün ruhuydu. Temiz soylu ve ağırbaşlı, yaralı olduğu ve hummalar içinde kıvranırken bile iyilikseverliğinden, cömertliğinden bir zerre kaybetmeyen, çok sabırlı ve kadere boyun eğen Türk ruhudur (Şiddetli alkışlar, bravo sesleri). Kırk bu kadar sene bu


ruhtan Pierre Loti’nin bakışları bir dakika ayrılmamış, bir Budist gibi kırk bu kadar sene Pierre Loti’i bu ruha tutkun ve âşık yaşamıştır (Bu sırada veliaht mendilini gözlerine götürerek gözyaşlarını silmişti). Yeşil Cami adlı eserini incelesinler. Pierre Loti, yanındaki türbeyi ve Bursa’nın bütün güzelliklerini unutabilir. Fakat caminin içinde, avlusunda deneyimli, dünya görmüş imamıyla geçen o söyleşi anı Pierre Loti’nin eserlerinde ne kadar sanatlı işlenmişse, vicdanında da o kadar coşkuyla kazılıdır. Pierre Loti, ilk defa İstanbul’a 93 Harbi’nde gelmiştir. Bu savaş öncesindeki durumlar ve olaylarda Türk’ün ne kadar haksızlığa uğramış olduğunu gözleriyle görmüştür. Beş asırdan beri ortak bir çatı altında yaşadığımız ve lütfen yaşattığımız bazı unsurların davranışlarına ve davranışlarının içyüzlerine tanık olmuştur. Dünya Savaşı’nın patlaması üzerine de bizim tarafsız kalmamız için Pierre Loti, o vakit ki bilgisiz ve bilinçsiz yöneticilerimize ne kadar yalvarmıştı. Fakat onun bu yol göstermeleri ve uyarıları sonuçsuz kaldı. Kaderimizi Almanya ve Avusturya’nın talihine bağladık ve ilk Marn savaşı sırasında ortaya atıldık. Hiçbir neden ve gerekçe bizi Dünya Savaşı’na sokmuş birkaç kişinin hareketini özür olarak kabul etmemize neden olamaz. Fakat bu alçaklık ve aymazlıktan Türk’ü temize çıkaracak nedenler yok mudur, hem de fazlasıyla vardır. Milletimizi iki-üç kişinin arkasından sürüklenip gidecek derecede düşüncesiz görecek ve gösterecek kimseler varsa ben onları kendi milletim kişilerinden saymam (Alkışlar, doğru, bravo sesleri). Kayzer Wilhelm, eğer bizde aldatacak adamlar bulduysa ve eğer bu adamlar bir milleti peşlerinden sürüklemekte başarılı oldularsa nedenini olaylarda ve tarihte aramak gerekir. İki buçuk asırdan beri bizi rahat bırakmayan Rusya,Dünya Savaşı’na herhalde Alsace Loren’i Prusya’dan alıp Fransa’ya iade etmek için girmedi. Moskoflar, Büyük Petro’dan beri çarların gördüğü rüyayı gerçekleştirmek, Boğazlar’dan geçerek sıcak denizlere çıkmak zamanının geldiğine inanmış olduklarından savaşa girdiler. Biz savaşa hesapsız girmekle, savaşın o kadar fena, o kadar cahilce ve hatta o kadar haince idare edilmesine susmakla, Avrupa’ya karşı değil milletimize karşı sorumlu tutulmalıyız (Öyle, evet, yaşa Süleyman Nazif sesleri). Bizden hesap sormak hakkına yalnız Osmanlı milleti sahiptir (Şiddetli ve sürekli alkışlar). Türkleri Dünya Savaşı’na sokan neden, yalnız bu milletin aymazlığında veya kavgacılığında aranırsa pek açık bir kindarlık ve gerçeği saptırma olur, Hayır efendiler, o bir milyon şehit hakkını ve görevini bilerek, vatanı yolunda bile bile ve güle güle can verdi. Bunu onaylamamak ve değerli bulmamak hakaret, o şehitlerin kanlarına karşı bir nankörlüktür (Çok şiddetli ve sürekli alkışlar). Acaba Avrupa bize ne vakit bir iyilik gösterdi de karşılığı teşekkür olmadı? İzmir Müslümanlarını Yunan askerlerine öldürttükten ve cinayetlere sustuktan sonra, İstanbul’dan bizi çıkarmak ve İslam Halifeliği’ni gereksiz bir balya gibi Anadolu’nun bir kasabasına nakletmek veya müzedeki eşya gibi Topkapı Sarayı’nın bir köşesine tıkmak istiyorlarmış (Alkışlar, olamaz sesleri). Biz İstanbul’u 1453 Miladi tarihinde değil, 622 senesinde, yani İslam tarihinin başladığı tarihte fethettik. Hazreti Muhammed, güzel kenti ele geçirmeyi ümmetine bir ideal olarak aşılamıştı. (Alkışlar). Burada tarihin iki karşıt yüzünü göstermeliyim. Hazreti Muhammed’in ümmetine fethini müjdelediği İstanbul Sultan Fatih tarafından alınırken, Endülüs İslam Devleti Avrupa’nın diğer bir ucunda yok oluyordu. Güneydoğuda bir İslam devleti kurulurken, güneybatıda bir Hristiyan devleti kuruluyordu. İstanbul’un Fatihi, Hristiyan halka kendi mezheplerinden olan Bizans imparatorlarından fazla özgürlük veriyordu. Fener Patrikhanesi çıbanı Fatih’in bağışlayıcılığının eseridir (Sürekli alkışlar, evet maalesef sesleri). Hristiyan dünyasının düşüncelerinin coşmasından mı korkuyordu?


Korksaydı Ayasofya’nın çan kubbesi üstünde minareler yükselemezdi (Alkışlar). Hristiyanların Türk’e karşı son saldırısını Fatih’in babası kırmıştır. Fatih hazretlerinin insan severliklerini oldukça çok beğenirim. Cömertlikleri Osmanlı tarihinin ve İslam tarihinin en temiz sayfasının oluşturmuştur: Bunu kalbimle onaylar ve dilimle söylerim. Fakat bilmem neden yüce torunlarının önünde bağışlayıcılıklarına sığınarak söylüyorum, duyduklarımla baş başa kaldığım zamanlar, o koruyan ve adaletli padişahın bu cömertliğine karşı gönlümde pek de teşekkür duygusu bulamıyorum. Benim gibi uyruğundan aciz birini olağanüstü eserlerinin yüce anıları önünde isyan ettirecek kadar üzüntülü ve kırgın yapan o insanlığı büyüten güzelliğin karşılığını şimdiki uygarlık İstanbul’un Fatih’ine ödün olarak vermelidir. Böyle bir hak bilirlik gösterilirse, Fatih’in türbesinin eşiğine yüzümü, gözümü sürerek, yüce ruhundan tövbelerle bağışlanmayı dilerim.” Burada heyecan son dereceyi bulmuş, herkes ağlamağa başlamıştı. Bu sırada Veliaht Abdülmecit Efendi ayağa kalkarak; “Atam Fatih Sultan Mehmet, bu hoşgörülü ve cömert davranışlarında aşırıya kaçmıştır. Torunları artık bu yolda yürümeyecektir. Hatalar düzeltilecek Türk’ün cömertliği boşa harcanmayacaktır” demişti. Burada halk ayağa kalkarak olağanüstü bir alkış tufanı içinde veliahdı alkışlamışlar, yaşa, var ol sesleriyle ortalığı dakikalarca inletmişlerdir. Tekrar söze başlayan Süleyman Nazif merhum, daha dikkatli ve daha ciddi bir soru sormuştu: “İstanbul’dan çıkmak mı? İstanbul bizim ana vatanımızın anasıdır. Dünyanın son devrine kadar destansı bir ululukla insanlık tarihinde anılacak padişahlardan, bilim adamlarından şair ve sanatkârlardan oluşan bir ordu ile beş yüz seneden beri yeryüzünün bu kısmında oturan Türkler için olanaksızdır. Süleymaniye’nin kubbesi, Yeni Cami’nin minareleri, Bağdat Köşkü, her adımda rastlanılan sayısız sanat güzellikleri hepsi bizimdir. Basra’nın sessizliğinin ardından söylenmiş şarkılardan birisini iki sene önce Şam’da dinlemiştim. Hanendeler, saz çalanlar Arap’tı. Şarkıyı okur​ken ve çalarken hepsinin sesleri titriyor, gözleri yaşarmış bulunuyordu. Şarkının güftesi şöyleydi: Yürü Basra yürü, Osmanlılar buradan gideli, ben çocuğu Şat’ta düşmüş bir anne gibiyim. Gözüm suda yürüyorum, yürü Basra yürü, onlar sana bir daha gelmezse, sen onlara yürü! (Dinleyenlerin heyecanı son haddine varmıştı). Beni buraya Aziyade şairine milli teşekkürümüzü bildirmek için davet ettiler, fakat ne söyleyeyim ki, o büyük kahramanın kalbimle yaptığı savaşa, yiğit ırkımın duyguları arasındaki teşekküre tercüman olsun, yalnız şunu belirtmekle yetineceğim. Emekli subay bir dostum var. Oğlu Çanakkale’de Seddülbahir’de şehit olmuştu. Başka oğlu da yok. Bana geldi. Gazetelerde bugün söyleyeceklerimi okumuş, bana aynen şunları söyledi, ben de bun​ları tekrarlayacağım: Bilirsin ki oğlumun şehit olduğu cephede Fransız askerleri vardı. Oğlum, Fransız silahıyla şehit düştü. Oğlum, kendi toprağını savunuyordu. Marn’da değil, Marmara’da dövüşüyordu. Fransız vatanına saldırıyor, o da vatanını savunuyordu. Fransa’ya haklı bir kinim vardı. Pierre Loti’nin yazılarını okuduğum zaman her şeyi bağışladım. Oğlumun mezarı kalbimdedir. Size yetki veriyorum. İlan ediniz, yazınız. Oğlumun mezarı, Pierre Loti’nin Fransa’sına ebediyen teşekkür etmektedir.” (Çılgınca alkışlar).


MALTA ZİNDANLARINDAN FİRAR EDEN TÜRKLER Doğu ve Batı Akdeniz’i birbirinden ayıran bir kara zincirinin en önemli halkası sayılan, hatta iki denizi birbirine açıp, kapayan kilit noktası Malta için, İngilizlerin düşüncesi onun kuş uçmaz kervan geçmez bir yer olduğu fikriydi. İngilizler, buraya sürülmüş olan Türk düşünürleri için, kurtuluş olanağı asla olamaz sanıyor, emin ve rahat oturuyorlardı. Yalnız, Malta zindanlarında bulunan İttihat ve Terakki ileri gelenleriyle sorumlu kâtiplerinin herhangi bir düşüncesi ve planı varsa, ona göre zamanında önlem alabilmek için, onların arasına güya milli hükümete taraftarmış gibi gösterilerek salt bilgi amacıyla tutukluların içine gönderilmiş bulunan bir emekli süvari binbaşısından bahsetmek gerekecektir. Daha sonra Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından saptanan zat, orada gizli eylemlere girişmişse de örgütümüz kendisinin kimliğini saptayarak, bizim kendi ajanlarımızla tutuklu bulunan vatanseverlere, bu adama yüz vermemelerini onun bir İngiliz casusu olduğunu bildirmişti. Gene tutuklular içinde Kara Kemal Bey onun düşüncesi ve amacını derhal anlamış ve uyanık bulunmuştu. İngilizler, Malta zindanlarındaki istihbaratı yalnız kendisinden bekledikleri için, bu casusa fazla değer vermişlerdi. Hâlbuki bu sırada Kara Kemal de yoğun bir çalışma içindeydi. Bir kolayını bularak gizlice bir gemi bulmuştu. Kara Kemal, birkaç aydan beri Malta zindanlarında ilginç bir planın uygulamasıyla meşguldü. Bir süre önce, milli kuvvetlerle İngilizler arasında çıkan çarpışmalarda İngiliz Dışişleri Bakanı Lord Curzon’un damadı tutsak edilmiş ve Erzurum’da oturmaya zorunlu tutulmuştu. Anadolu hükümetinin elinde esir İngiliz subayları da vardı. Nihayet Ankara ile İngiliz hükümeti anlaşarak esirlerin değiştirilmesine karar vermişlerdi. Bu anlaşmayla Malta’ya sürülmüş olan Bahriye Nazırı Rauf Bey ile Mustafa Kemal’in çok iyi arkadaşı bulunan Pirlepeli Fethi Bey tahliye edilmişlerdi. Ankara’ya gelen bu iki değerli devlet adamı daha sonra Heyet-i Vekile’de yer almışlardı. Fakat 16 Mart 1920’de İstanbul’un resmen işgali üzerine son Osmanlı Meclis-i Mebusanı’nda Anadolu’yu temsil eden Kurmay Albay Kara Vasıf Bey’le Edirne Milletvekili Şeref ve diğer Edirne Milletvekili Faik Beyler de tutuklanarak Malta zindanlarına gönderilmişlerdi. Bekirağa Bölüğü’nden Malta’ya sürülenler içinde İttihat ve Terakki’nin ünlü ileri gelenlerinden Salah Cimcoz Bey’in eşi tutukevine gelerek, hapishane müdürü Piyade Albayı Çamlıcalı Ali Bey’e başvurarak “Kocamı diri yahut ölü sizden isterim. Malta’ya göndermediniz, onu burada öldürdünüz” diye bağırmaya başlamıştı. Bütün bu olaylar Malta zindanlarına bir taraftan yeni yeni tutukluların gönderilmesini, diğer taraftan bir kısmını da esirler karşılığı serbest bırakılmasını sonucunu doğuruyordu. Bir gün Kara Kemal Bey, Maltızlardan bir armatörün hazırladığı gemiye, tutukluların ada dâhilinde gezintilerin​den faydalanarak İttihat ve Terakki ileri gelenleriyle sorumlu kâtiplerini bindirmiş, gemi satın alınmış İngiliz gözcülerinin gözü önünde limandan hareketle, İtalya sahillerini takiben Sicilya’da, Syracusa Limanı’na girmiş ve bu siyasi suçluları karaya çıkarmıştı. Kara Kemal Bey karaya çıkınca, kafileyi Milano’da kendisini beklemeleri konusunda uyarmış ve kendisi Roma’ya giderek Osmanlı hükümetinin Roma Büyükelçisi Galip Kemali Bey’e başvurmuştu. Büyükelçi, Osmanlı uyruğunda bulunan kaçakların her birisi için ayrı ayrı pasaportlar düzenleyerek onların İstanbul’a ve Ankara’ya kadar gitmelerini sağlamıştı. Bu olay İngilizleri düşündürmüş ve Anadolu hükümetiyle varılan bir anlaşma üzerine Malta


zindanlarında tutuklu bulunan İttihat ve Terakki ve-killeriyle ordu kumandanları da esirler karşılığı derhal serbest bırakılmışlardı. Bu kişiler direnişe koşarak orada Mustafa Kemal Paşa’nın yanında görev almışlardı. Görev alarak değerli hizmetler vermiş olanlar içinde Ali İhsan, Cevat, Yakup Şevki Paşaları ve savaşa katılan Sait Paşa’yı, idari görevler üstlenen Afyonkarahisarlı Ali Bey’i, gene tahliyeden yararlanarak Ankara’ya gelenlerden Şükrü Kaya, Ağaoğlu Ahmet, Mithat Şükrü, İlyas Sami, Ubeydullah ve İttihatçıların Dışişleri Bakanı Halil Beyleri saymak mümkündür. Bu kişilerin büyük bir kısmı Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne üye olmuşlar, Şükrü Kaya Bey içişleri bakanlığına getirilerek değerli görevler yapma olanağı bulmuştur. Malta zindanlarından Anadolu’ya gelenler içinde ateşli kalemiyle hemen her dönemde baskı ve zorbalık düşüncesine karşı isyan etmiş bulunan ünlü Taninci Hüseyin Cahit Bey, Mustafa Kemal Paşa tarafından kuvvetli bir İttihatçı kabul edildiği ve onun tekrar bu partiyi canlandırmasından çekinildiği için Ankara’da oturmasına izin verilmemiş, Çorum’da kalması uygun bulunmuştu. Fakat çok çalışkan bir kişi olan Hüseyin Cahit Bey, Malta zindanlarında tutuklu bulunduğu sırada İtalyanca olan bir eseri Türkçeye çevirip bunu da Mustafa Kemal Paşa’ya sunmuştu. Paşa, bu başarısından dolayı Hüseyin Cahit Bey’i takdir buyurmuş, ona ikramiye verdirmiş ve Ankara’ya gelip oturmasına izin vermişti. Malta zindanlarından serbest bırakılanlar içinde bir de göz doktoru Esat Paşa vardı. Milli hükümet tarafından daha sonra Kızılay Cemiyeti başkan yardımcılığına atanan Esat Paşa, birçok hizmetlerinden sonra siyasetten çekilerek çiftliğinde ziraat işleriyle uğraşmayı seçmişti. Gene serbest bırakılanlardan Dr. Mithat Bey vali olmuş, İstanbul Polis Müdürlüğü siyasi şube şeflerinden Reşat Bey milletvekili olmuş, İstanbul polis müdür yardımcısı olarak Malta’ya sürülen Tevfik Hadi Bey de Ankara’ya dönünce vali olarak atanmıştı. İstanbul Merkez Kumandanlığında inzibat subayı olarak görev yapan ve Yakup Cemil olayına karışmış olan Yüzbaşı Nevzat Bey de tahliyeden sonra Ankara’ya gelerek Milli Müdafaa kadrolarında yer almış ve binbaşılığa yükselmiş, daha sonra emekliye ayrılmıştır. İngilizlerin Mal​ta zindanlarından sonra tahliye ettikleri kişiler arasında İttihat ve Terakki devrinin ünlü İstanbul Merkez Kumandanı Kızanlıklı Albay Cevat Bey de vardı. Ankara’ya geldiğinde Milli Savunma Bakanlığı’ndaki mahkemeler şubesine müdür olarak atanmıştı. İngilizlerin Malta zindanlarındaki İttihat ve Terakkici hükümet adamlarıyla sorumlu saymanları serbest bırakmaktan amaçları Ankara’yla bundan böyle iyi geçinmekti. Milli Mücadele’den sonra merhum Mareşal Fevzi Çakmak’la karşı karşıya söyleşirken; “Hüsamettin Bey, o günleri düşünüyorum da ne karışık, ne umutsuz zamanlar olduğunu tekrar hatırlıyorum. Düşün ki bu tarihte Meclis’te iki grup bulunuyordu. Bunlardan birinci grup Mustafa Kemal Paşa’yı tutuyor, ikinci gruptakiler İttihat ve Terakki’nin canlandırılmasını düşünüyor ve bir gün başlarına Enver Paşa’yı getireceklerine inanıyorlardı. İşte İngilizler de bunu bildikleri için, ikinci grubu desteklemek amacıyla Malta zindanlarından koyu İttihatçılarla, bu partinin önemli kişileri olan sorumlu kâtiplerin adadan kaçmasına bu şekilde göz yummuş bulunuyorlardı. Yoksa sizin sandığınız gibi bu hareketleri, Anadolu hükümetiyle iyi geçinmek arzusundan doğmuyordu. Onlar, Büyük Millet Meclisi’nde çıkabilecek bir çatışmanın ülkedeki birliği bozacağına ve bu şekilde kaleyi içeriden fethedeceklerine inanmışlardı” demişti. İstanbul’un işgalini bana anlatan merhum Kavaklı Fevzi Paşa, Meclis’in etrafının nasıl sarıldığını, Osmanlı Meclis-i Mebusanı’ndaki vekillerin nasıl oradan alınıp Malta zindanlarına götürüldüğünü


söylemiş ve “Ne yazık ki bu Meclis’ten tek bir insan çıkıp da, Fransız İhtilali’nde Mirabeua’nun krallığa karşı meydan okumasına benzer bir medeni cesaret göstermemiştir” demişti. Son Osmanlı Meclis-i Mebusanı’nda İngilizlerin tutuklattığı vekiller içinde bilhassa Rauf Bey ve Albay Kara Vasıf Bey de bulunuyordu. Ayrıca Edirne milletvekillerinden avukat Şeref ve Faik Beyleri de almışlardı. Yalnız avukat Şeref Bey, tutuklanıp götürüleceği zaman “Bu milletin tarihi şan ve şerefle açılmıştır. Kapanacaksa gene böyle şan ve şerefle kapanacaktır. Yasal haklarına güvenen ulusumuz Allah’ın yardımıyla felaketten de kurtulacaktır. Yeni ve şanlı bir dönem başlıyor, bırakınız gidelim. Millete ve ülkeye canımızla hizmet edemezsek, kafamız ve kalbimizle, Allah’tan kurtulmayı dualarımızla istememize de İngilizler engel olacak değiller ya... Yaşasın millet!” demiş ve sözünü bitirip kürsüden inince İngilizler onu alıp götürmüşlerdi. Bu Malta zindanlarının birçok üzücü öyküsü, daha onun gibi birçok sürgün ve sakinleri vardı. Türklerin en ateşli hatibi Süleyman Nazif de başka bir yazımızın konusu olan coşkulu öyküsünün ardından Malta zindanına gönderilmişti. Fakat buraya sürülenler o tarihte Tevfik Fikret’in şu beytini tekrarlıyorlardı: “Zulmün topu var, güllesi var, kal’ası varsa Hakkın da bükülmez kolu, dönmez yüzü vardır.”


ÇERKEZ ETHEM VE KARDEŞLERİ I. Dünya Savaşı’nın son yıllarında asker kaçaklarının Anadolu’daki sayısı yüz bini aştığı sırada, İzmir’de Rahmi Bey vali bulunuyordu. Çok cesur, enerjik ve örgütçü bir yönetici olan ve kendisini de çevresine sevdirmiş bulunan İttihatçıların bu ünlü valisi günün birinde sevgili oğlunun Çerkez Ethem ve adamları tarafından dağa kaldırıldığına tanık olmuştu. Çerkez Ethem, Balkan Savaşı sonlarıyla I. Dünya Savaşı yıllarında Teşkilat-ı Mahsusa’da çalıştırılmış Salihlili bir vatandaştı. İzmir Valisi Rahmi Bey’den, oğlu için kurtuluş fidyesi olarak 50 bin altın lira istiyordu. İzmir’in özellikle Rum zenginleri, ileri gelen tüccarları, valiye bir jest olmak üzere bu parayı aralarında toplamış ve Çerkez Ethem’e göndermişlerdi. Bu sırada asker kaçaklarından oluşan bir çete de Bandırma’da, mal müdürlüğüne baskın yaparak burada bulunan 60 bin lirayı da alıp götürmüşlerdi. Bu asker kaçakları, bu tarihte yüz binleri geçtiğinden dağları, yolları tutarak ve yol keserek, köy ve kasabaları basarak geçimlerini sağlamaktaydılar. Yunanlıların İzmir’i ele geçirmelerinden önce vilayetin durumu böyleyken, Erdek ve civarında oturan Rumlar da 400 kişilik bir Rum çetesi kurarak Müslüman köylerine baskınlar yapıyor ve Arnavut çobanların güttüğü 1800 koyunu alıp götürüyorlardı. Ekserisi Venizelist olan bu Rumların yakalanmasına Serezli Binbaşı Muhtar Bey emrinde bulunan nizamiye kıtalarıyla görevlendirilmişse de bu takipte başarılı olunamamıştı. Bunu haber alan Çerkez Ethem Bey, V