Page 1


P r of. D r . O s ma n T u r a n

Türkiye'de Siyasi Buhran'ın Kaynakları 2. BASKI

HER HAKKI l\1AHFUZDUR

NAKIŞLAR YAYINEVİ Babıöli Caddesi No: 14 Telefon : 26 82 01 CAGALOGLU - İST.


NAKIŞLAR YAYINEVİ'NİN YAYIN NUMARASI

Dizg i Kontrol : CAH İT KARA SAY

Ressa m : MUSTAFA KAR

Dizgi Baskı : KA RDEŞLER MATBAASI 1 979 -

23


TAKDİ M Bu eserin birinci baskısı da « TURAN NEŞRİYAT YUR­ DU» tarafından yapılmıştı. Prof. Dr. OSMAN TURAN'ın imzasını taşıyan bütün eserler gibi bu eserin mevcudu da altı ayda tükenmiş, oku­ yucuların kütüphanelerinde büyük bir boşluk meydan a getir­ mişti. Diğer eserlerinde olduğu gibi: NAKIŞLAR YAYINEVİ bu boşluğu da gidermek için rahmetli hocamızın muhtelif yer­ lerde neşredilmiş bulunan fikir yazılarını ve bir müddet Baş­ yazarları bulunduğu « YENİ İSTANBUL» ile «SABAH» Gaze­ telerinde çıkan Başmakalelerinin bazılarını da bu esere al­ mış, okuyucularına takdim etmiş bulunmaktadır. Sırası gel­ dikçe de bu değerli fikir hazin elerimiz ayrı ayrı kitapkır ha­ linde sunulacaktır. Asırların ender yetiştirdiği bu büyük ilim ve fikir adamı­ mız bugünkü sarsıntılarımızın çatırtılarını çok önce sezmiş, duymuş, tek kurtuluş yolumuzun milli ve manevi benliğimi­ ze dönmekle olduğunu görmüş, eyyamcılara ve gaflet içinde bulunanlara gür sesiyle haykırmıştı: «EY TÜRK MİLLETİ, TİTRE VE KENDİNE DÖN! .. » Bu hitabın aksı sadası gönüllerimizden silin medikçe, sil­ dirilmedikçe «Bütün millet bir ordu» olarak ecdadlarımızın kanları ile sulanmış bu vatanın yalnız servetlerin e, nimetleri­ ne değil, kendisine de büyük bir sevgi ile sarılacağımıza inan maktayız.

NAKIŞLAR YAYINEVİ


F İH R İ ST 9 ... . . . ... . .. ... Başlangıç 21 «EyTürk Milleti, titre ve kendine dön!» 29 SultanHamid düşmanlığı ... . .. ... . .. 32 Sultan Hamid düşmanlığını diriltme temayülleri 36 Aydınlann propagandaya alet olması .. . ... ... Hürriyet ve Meşrutiyet fikri yabancı propagandası idi 40 44 Sultan Hamid'in isldmcı siyaseti . .. ... .. . 47 Meşrutiyet fırtınası ve İttihatçılar ... . . . ... 51 İttihatçılann uyanışı ... ... .. . .. . ... .. . 54 İttihatçılann SultanHamid'den af dilemeleri 57 Yabancı gizli faaliyetler .. . .. . ... .. . ... 60 Türkiye'yi sarsan yabancı tesirler ... .... . . 62 Türkiye'de ihtilaller yabancı eseridir .. . 66 Türkiye'de geli§en aşağılık duygusu ... ... 69 Aşağılık duygusunun istismarı ... ... ... 73 «Hasta adam» veya hastalanmış nesiller! ... 77 Münevver dalalet ve halk medeniyet yolunda .. . 80 Fikir ki/ ayetsizliği ... . . . ... . .. . . . 83 Türkiye'nin ızdırabı ve bozuk maa rif ... . . . f/l Seçkin kadrosu . . . ... ... ... .. . ... ... Medeniyet davamız ve üniversite buhranı ... 90 96 İlahiyat Fakültesi ve meseleleri ... 107 ... . .. ... Demokrasinin zaferi 110 Demokrasi devrinin hataları 112 Türkiye'de Demokrasinin İmkdnları 116 Türkiye'de demokrasinin karşılaştığı engeller . . . 120 Güdümlü demokrasi . .. . . . ... 124 Güdümcü ve devrimbaz taassubu ... 128 << İlerici-Gerici» rofsatalan 131 Manevi sukut ve neticeleri 136 Manevi sukutun siyasi muhasebesi 139 İnkıldp, ihtilal ve devrim 142 İnkıldbın zaferleri! ·145 İnkılap ve keşifler Türkiye'de kültür ihtilali 148 Demokrasi karşısında kültür ihtilali 151


Kültür ihtildli hakkında endişeler ... cMedeniyebten «Uygarlığa» Türkçe'nin Avrupalılaşması Köy Enstitüleri Matemi! Köy Enstitüleri ve «Kültür İhtildli» c'l'ürk Milleti müslümandır!> ... ... Türkiye-Pakistan kardeşliğinin tarihi esasları ... Büyük bir dost geldi! ... ... ... ... ... .. . ... Haşmetlu Melik Faysal ... . . . ... ... ... ... Türk-İran dostluğunun tarihi esasları . .. ... ... Dünya buhranı ve İslam medeniyetini ihya davası Temyiz Başkanlarının Nutukları ve Solcular Ecdat Dili ile Tarih ... ... ... ... ... Diyanet Başkanlığı ve Ldiklik ... ... ... Laikliğe Aykırı Anayasa Düzeltilmelidir Türkiye Tersine Zorlanamaz . .. ... ... Münevuer Taassubundan Kurtuluş Milli İrade ve Büyük Türkiye ... ... ... Türkiye'de Medeniyet Hamlesi ve Nüfus Artışı Neslimizi Kısırlaştırma Bidatı ... ... Komünizm Manevi Sukutun Eseridir Ya Din, Ya Komünizm ... ... ... ... Allahsızlar Seferberliği ... ... ... Türkiye'de ve Rusya'da Manevi Tahribat ... Rusya Milliyetçi, Türkiye Aleyhtar Milli Diriliş veya «Kafa Reformu» Anarşi Merkezleri Duraklamamıştır «H asta Adam» Osmanlılar mı, Avrupa mı? Dil Bayramı Değil, Dil Matemi Aydın Çılgınlığı ve Eski Batıniler . .. Manevi Nizam ve Emniyet Bir cDevr-i İsmet» Vardı Paşa'nın Çıkmaza Giren Solculuğu Ortanın Solunda Aşırılık ... ... ... Paşa, Artık Kaderini Çizdi .. . ... ... "ismet Paşanın Mağlubiyeti ve Nurcular Doğmatik Solcuların Cür"eti Nereden Geliyor? Türkiye'de Sosyalizm Sefaletin Teşvik ve Taksimidir :. . . .. . .. . .. Komünist Budalalar Türkiye Bir Dönüm Noktasındadır ... ... ... ... ...

154 157 161 165 168 171 175 192 196 204 211 223 227 230 234 238 241 244 248 251 254 259 263 268 272 277 280 284 288 291 295 299 303 307 309 313 319 323 327 330


BAŞLANGIC Türkiye'de tahsil müesseseleri, maa rif teşkilôtı ve üni­ versiteler ilim, kültü r a h lô k ve mefkuresi sağ lam seçkin v e ayd ı n bir nes ri yetiştirmedikçe milletimizin rehbersiz ka l­ ması , ma nevi ve siyasi buhranlara düşmesi mukadderd i r. Bu ifôde «Türkiye'de siyasi buhranın kaynaklan» adını a la n b u kit abın muhtevasına a lmak istediği meselelerin klasi k menşeler ile al ôkalı olmayı p tamamile Türkiye'ye mahsus manevi bir buh ra na bağ l ı bulunduğ una işaret eder. Filha­ k i ka memlekette milli kültür, ahlô·k ve mefkure tah ribatı ile h usule g ele n sars ıntılar o derece şiddet lidir ki, hasta nesilleri devlet müesseselerine ve siyasi teşek ·küllere hô kim kılan zih niyet ve kuvvetlerin siyasi istikrarı sağlaması im­ kônsızd ı r. Fi lh akika T ürk cemiyeti i lericli'k zan ve iddiaları He v e ilmi, milli ve in sani esaslara aykırı öyle bir tersine zorlan­ mıştır, k i bu d u ru mda manevi bir buh ra n ı n doğ ması ve siya­ si n izômın bozulması mu kadderdi . Aslında mede niyet tar i­ h i ve sosyoloj ini n g österdiği üzere her yaba ncı kültür tesi r: veya i kti basın ı n cemiyet bü nyesi üzerinde birtakım sars ı n ­ tılar ya ratması tabiidir. Eğer b u tesirler normal i ktisadi ve kü ltürel mün asebetle rle birl i kte ve tedrici bir şekilde vuku­ bulu rsa mevc ut milli u nsurla r üzerinde bir aşı vazifesi n i görür v e bu sôyede b ahis mevzuu cemiyet yeni b i r medf!­ n iyet sentezi istikametinde hayatiyet kaza narak y ükseli r. M oder n Çağlarda bu sentez ve hayatiyeti temi nde, tabii müna sebetler yerine veya o nu n yanında, irôde ve ilmi mü­ d aha leler de rol oyn a r. Her iki yolda da husule gele n buh­ ranlar bir tehlike a rzetmez ve cemiyetin kaza nd ığı haya tiyet hamleleri içinde kaybol ur. Medeniyet tarihi mede ni i k tibas ve i nti ıkalleri n bu iki şekilde cere ya n e ttiğini gös­ terir.


10 Halbuki Türkiye 'n in Avrupa medeniyetine toptan giriş teşebbüsü bu ik i yoldan hiç birine uymama kta ; Türk mil le­ tinin karşılaştığı buhranlar da bu sebeple de ri nleşmekte ve hattô teh l i keli bir môhiyet a lma1ktadır. G�rçekten Osman­ lı i mparatorluğu d evrinde Tü�k-İslôm d ü nyası ile Avrup� Hı ristiyan dünyası a rasında, asırların ka lın la ştırdığı demir­ perde normal i ktisadi ve kQl,t üre l münasebetlerin gel işme­ sine i mkôn vermemiştir. Zira Türk-İslôm meden iyetinin i n · h itatı ve Avrupa meden iyetinin yü kselmesi; üç kıt'aya hô­ kim Osmanlı impa ratorluğunun, 1 8. asırdan beri, birçok oğır mağllıbiyetlere uğramasına sebep olmuş; Türk devlet adı:ımla : rı, dünyaya örnek olan, o rd u muzun artık Avrupa harp tekniğ, i ne ve askerliı k usullerine göre islôhını zararı görüyor ve bu suretle Türkler ilk d efa, b irtakım yeniliklere gi riyorlard ı . Sultan Mahmud'un açtığı modernleşme yolund a geli­ şen Ta nzimat askeri. idari, siyasi, h ukuki ve kültüre l ikti­ baslarda yeni bir merhale teşkil eder. Bu modernleşme ha­ reketi hem bozulan eski n izô mın kifôyetsizl iği ve hem de dış baskıları n hafifletilmesi zaru reti ile vukubul uyor; bu se­ beple d e Türkiye siyasi ve manevi bakımdan bazı büyük . Avrupa devletlerinin n üfOz ve müdaha 1 l elerine karşı kapı­ larını açıyord u . Bu hüviyeti ile Tanzimat, asırla rca Garba karşı ma nevi ve mefkOrevi üstü n l ü k duyg u larına sô h ip Türk Cemiyetinde ciddi birta· k ım tesirler yaratıyor; iki aşırı psi kolojik davranışın inkişôfına sebep oluyord u . Gerçekten b i r yanda n Avrupa'ya mônen tesl i m ol mayı reddeden bir hassasiyet veya taassup, öte yandan da kendi mil�i ruhunu ve şahsiyetini kaybeden yarı ayd ı nların b oğulduğu bir aşa­ ğ ı l ık duygusu birlikte g e lişiyord u . Kırım harbi (1853-1 856) arefesinde i ki aşırı zü mrenin ruh hôleti münasebeti ile Cev­ d et Paşa'nıh verd iğ i bi r misôl bu ba kı md a n kayda şôyôn ­ .clır. Ona göre, Alafrangal ık hasta lığ ı na tutu lanlar, Rusların


11 'hemen istanbul'a kadar gelebi leceklerini i leri sürere k ma­ nevi çöküşlerine tercüman olurla rken onların ka rşısında muhafaza kör gafiller de Osmanlı Ordusunun Moskova'ya . hattô Petersbu rg 'a kadar g idebileceğini veya hiç ol mazsa Kırım'ı kurtaracağı kanaatini belirtiyordu . Halbuki Osma n l ı ord usunun kLJıVVe t derecesi ve bizzat harp iki aşırı ucu d a tekzip ed iyord u . Bununla beraber Tür:k mi lleti Tanzimatın getirdiği za ­ ruri ve muted il yenilikleri kendi tarihi ve milll bü nyesine göre terkip ediyor; iki aşırı uc modern Türk kültürü n ü n ge­ lişmesinde tesirsiz kalıyordu . Nitekim Türk edebiyatı, fikir hayatı ve, dili, bu aşılar söyesi nde, canla narak yeni bir dev­ re doğru ilerliyordu . Bu inkişaf ilml bir programa göre vu­ kubulmamaklo ve sa nöyi inkı löı b ı ile d estekle nmeme kle beraber yine de yeni b i r kültür sentezi ile müsbet bir yolda idi. Gerçi Avrupa'da yükselen sanöyi inkı lôbına ayak uy­ ·durmak şöyle d ursu n buhar kuvveti ka rşısında yerli sanö­ yi ile birl i kte milli iktisddiyat d a çöküyord u . Uzun süren fe· lôketli harpler ve g i Ui kçe baskısını a rttıran kapitülasyonlar da bu çöküşü hızlandı rıyor; d evlet elile kurulan bir kaç fabrika ciddi bir hayatiyet getiremiyord u . Esasen Osmar.:ı devletçiliği Miri toprak sistemi ile zeng in bir sınıfın teşek­ külüne imkô n vermediği gibi, yukarıda işaret edilen şart­ lar, modern Avrupa medeniyetinin dayandığı kapitalizmin karşıs ınd a bir Türk sermöyedar sınıfının meydana çı kma­ sına imkôn vermiyordu. Bu sebeple yeni kültür sentezimiz modern çağları n ilerleme temposuna göre bir gel işme gös­ teremiyor; yenişleme hareketi devlet merkezine ve mohdOd bir muhite inh isar ediyor; bütü n memlekete ve kitlelere ya­ yılamıyordu. Bu engellere rağmen açıl·a n yeni mektepler ve müesseseler yeni bir fikir ve kültür hayatının Türkiye'de gelişmesine imkôn veriyor; bu meden iyet aşısı akla ve ta­ .bil tekômül e uygun bulunuyord u .


12

Bu inkişaf içinde kifôyetsiz ve aşağılık duyg u la rına düşmüş küçü k b i r aydın zümresinin Türkiye'ni n ıkaderi üze­ rinde gitti kçe gelişen menfi tesirleri d e boşlamıştı . Filhaki­ ka memleketin ana meseleleri ve dünya n ın gidişi ha kkında ciddi bir görüşe sôh ip bulunmaya n bu zümre derhal temel­ siz bir rej im dôvôsına ve fanteziye kapıl mıştı. Gerçekten, ileri-geri, hemen bütün memleketle r mutlakiyetle idôre olu­ n u r ve ya malı bir boğça ma nzarası a . rz eden İ m pa ratorl uk­ ta Türkler iktisadi ve kültürel bakımlarda n henüz gel işme­ miş bir d urumda bulunurken Sultan Aziz devrinde bazı h ü r­ riyet kahramanları türemiş ve Meşruti bir idôre mücôdele­ sine g i rm işlerdi. Ha lbu ki, Avrupa'da milli birl iğe daya nan, sınai, içtimai ve kültürel ba kımlardan çok ilerlemiş bulunan hıristiyan kıralların temsil ettikleri koyu mutla kiyet rej i m i Osmani ı pôdişahları için d ôima meçhul kal mıştır. Tanzimat Türk:­ ye'yi Büyük Avrupa devletlerinin h imôyesine koymuş; gene ve yumuşak tabiatlı Sultan Mecid idôresine mukabil Sultan Aziz devletin istiklôl ve vakarını kurta rmak maksad iyie idôreyi eline almıştı. Ş imdi ona karşı ve Meşrutiyeti .kurmak gayretleri İmparatorluğu dağıtmaktan başka bir netice ver­ meyecekti. Nitekim bu zayıf münevver zümrenin g iriştiği Meşrutiyet ha reketi kend ilerin in değil ecnebi devletlerin ve gayri müslimlerin eseri idi. Yabancıların kurdukla rı gizli cemiyetlere dôhi l olan Türk münewerleri de çeşitl i u nsurlardan terekküp ediyor­ du. N itekim môcerô-perest, yabancı ô leti, menşe ve gayesi ka ranlık şahısla r arasında ideal ist Türkler de devletler;n i n a l eyhinde çalıştıklarını anlamıyorlardı. Bunlardan kalan hi­ yônet vesikalarını okud ukça dehşet içind e kal mamak mümkün değildi r. Esasen büyük buhra n ve gaileler içinde bulunan Türkiye'de bir h ü rriyet ve Meşrutiyet fikri de bu birkaç münewerden ba�ka kimseyi alôkada r etmiyor ve h ic


13

bir ihtiyaca d a cevap vermiyord u . İ şte birinci ve i kinci Meş­ rutiyetin İmparatorluğun parçalanmasına ve yıkılmasına se­ bep olması milli ihtiyaç ve endişelerle kurulmamış oldukla­ rını acı bi r şekilde isbat etmiştir. Bir kısım Jön-Tü rklerin v e ilk İ ttihatçı ların iç ve dış d üşma nlarımızla bil inen işbi r­ liği ve Türk devletini yıkan faaliyetlere katıl maları böyle bir ô krbetin mukadder olduğunu göstermiş; vatan ve mF­ let aleyh i nd e g iriştikler;i hiyônet ve cinôyetler tarihimizde bir l eke olarak kal mıştı r. Sultan Aziz ve Sulta n Hamid'e karşı g i rişilen sui kastların yabancıları n tesirile ya pılması bu hak ik ı k atı belirtmiş ve hürriyetçiler lehindeki safsatala­ rın bugüne kadar resmi görüş ola ra k d evamı ve mektep ki­ taplarında da hôlô okutulması yen i nesillerin nasıl kurba n edildiğini ve daha korkunç b i r gafleti meydana koymuştur. Biz bu izahla hürriyet ve Meşrutiyet fikirlerini reddet­ m iş; bu devir pôd işôhlarının kusurs uz old u klarını ileri sür­ müş değiliz. Bu mü nasebetle i nı k ılôplar uğruna Meşrutiyet ve Cumhuriyet d i ktatörlüklerini müdafayı tabii bulanları eski d evirler hakkınd a da muhakemeye dôvet etmekte ye­ rinded ir. Hele Cumhuriyet d evrinde m illi birliğin mevcO- . d iyeti ve yabancı u nsurları n kalma ması da bu a rada d i kka­ ti çekmeli ve milli hôkimiyetin daha kolay gerçekleşebile­ ceği düşünülmelidir. Bununla beraber Ta nzimat ve ikinci Meşrutiyet a rasın­ d a milli kültü r ve maari f hayli ilerlemiştir. N iteki m Meşruti­ yetin ilônı ile bir h ürriyet cıl g . ı nlığı, ya bancı milletleri n ayrılış ve h iyônet hareketleri dehşetli bir manza ra arzetmekle be­ raber yen i fik i r cereyanları da meydana cıkmış ve yeni bir kültür sentezi gelişmeye başlamıştı. Gerçekten ciddi bir medeniyet meselesi ka rşısı nda bulunan Türkiye Mil li, l.slô­ mi ve Avrupai kaynaklardan gelen üç fikir cereyanına, ta­ bii olarak, sahne olmuştur. ki bu i nkişaf medeniyet tarihi ve sosyolojinin verd i ğ i neticelere de uyg u n idi. Zira her


14 kültür v e medeniyet çeşitli kaynaklardan gelen unsurların bir terkibi suretile vücud bulduğuna göre Mi lliyetçi, İ slöm-­ c ı ve Garpçı üç fiki r hareketi, memleketin şart ve ihtiyaçla­ rına uyg un böyle bir sentezi yarattığı ve üç cereya n ı n mu­ hasssa lası milli kültüre h üviyet veriyord u . Mill iyetçi v e İ slamcı. h a reket a rasınd a k i fa rk, isimleri­ ne uygun esaslara daha fazla yer vermekten, Türk ve mlis­ lüman birliklerine bağl ı kal ma ı k görüşlerinden ibôret bulu­ nuyor ve möhiyet baı k ımından d erin bi r ayrı l ı k gözüküyordu. Avrupa i l i m ve tekniğini kabulde birleşen iki cereyan bu medeniyetin kültü r u nsurla rı ve hayat tarzı hakkı nd a Mil­ l iyetçiler, İ slömcılar kadar muhafazakör değildi. Ta nzi mat­ çılar ve Jön-Türkler gibi başlang ıçta İ tt ihatçılar da İ mpara­ torl uk dôh i l inde bulunan bütün milletlerin, Meşrutiyet ve müsavat esaslanna göre, bir Osmanlı milleti halinde birle­ şecekleri n i sanıyorlard ı . Lôkin Meşrutiyetin geti rdiği siyasi buhran yalnız hıristiyan milletleri değil· bazı müslüman li­ derleri de ayrı lma ve h ıya net hareketlerine sürü klemişti. İ mparatorluğun çöküşü ve tehl i keler Milliyetçi cereyan ı n kuwetlenmesine v e b u n u n başında Ziya Gök-a lp'ın yü ksei­ mesi ne sebep oldu. Onu bulmO'kla İ ttihatçılar gibi bizzat bu mütefekki r de şanslı idi. Milliyetçii l ğin resmi bir doktrin haline gel mesi d insiz veya aşırı Garpçı olan birtak ı m a ydı n­ ların d a bu cepheye katı lmalarına sebep old u, ki bunlar bi lahare İ slô miyete olduğu ·g ibi Mil liyetçil iğe ka rşı da acık veya kapa l ı mücadeleye g i rişmişlerd i . Öte yanda n Milli­ yetçilere ve İ slômcılara karşı bulunan aşırı Garpçılar körü­ körüne Avrupa'yı tad lid ile Türklere aid bütün manevi de­ ğerleri fedô ediyorlard ı . Bunlar her zama n acık fiki rle mey­ dana cı · k a mıyor; ciddiye a l ı nmıyor; ta kat göründüğünden fazla tarafta rları bulunuyordu. Bu Garpçılar Jön-Tür: k ve İ ttihatçıları n da bir kolu d u rumunda idiler. Bu üç ideolojik cereyan farklı fikirlerine rağ men, me­ deni bir mücadele ·icinde, Türk mil leti için zaruri olan bir ·


15 medeniyet sentezine yarayan bütün unsurları getiriyor ve bunların aşılarına ve muhassa lasına göre yen i Türk kü ltü­ rü gel iş iyordu. Nitek im İslö m medeniyeti de kendi dini ni­ zömı içinde eski şark v e Yunan kültü rlerini,. Avrupa mede­ n iyeti de Yunan, i slöm ve H ı ristiya nlığa bağ l ı u nsurları aynı şekilde kaynaştırmıştı. Medeniyet tarih ine a id bu iki örnek de m i l li, İslömi ve Avrupai menşelerden gelen üç esasa bağl ı unsurlar kaynaşmadıkça yeni ve Heri bir Türk kültü­ rü nün mümkün ola mayacağını gösterir. Zira modern Tlirk kültürü bu üç kaynaktan birini kaybetse kısırlaşmağa mah­ kum olu r ve bugünkü d u ruma düşer. Bu tabii ve terkibi kültür inkişöfı, uzun bir sulhun n i ­ metleri nden faydalanan Cumhuriyet devrinde, kendi yol un­ dan ayrı l masa, ilmi progra mlara ve milli ihtiyaçlara göre ü n iversite, maarif ve diğer müesseseler sağlam b i r şekilde kurulsa idi Avrupa ilmi ve modern sanay i Türkiye'ye nakle­ dilir ve memleket meden iyet dövösında çok ileri bir mer­ haleye ulaşırd ı. Halbuki sür'atle ve tam mönösı ile Avrupa­ l ılaşma fikir veya hevesi Cumhuriyet d evrinde hökim olun­ ca a rtık başka cereyanlara hayat hakkı tan ı n madı . Çünkü b i r o n önce Avrupa lı olmak için bu harekete engel sayıları bütün milli ve d ini değerlerin tasfiyesi gerekmişti. Zira uzun s ü re n yenilik teşebbüslerin in muvaffak olama ması nın ve u ğ ra n ı l a n felöketlerin esas mesuliyeti bu tasfiyenin yapı la­ ma masına bağlanıyord u . Ga· r bin bizce iyi ve :kötü sayı ları. her şeyi n i n ·a lın ması ve « m edeniyetin b i r gümrük muamele­ sine tö bi tutulmaması» da bu görüşü h ü lösa ediyord u . Bu a nlayış ve davranış Cumhuriyet devri inkı löpları nı, ister­ istemez, satıhta kalmağa, milli ve islömi değerleri yıkan bir yolda yürütmeğe meobur etti. Bununla bir milletin te­ şekkülüne ve yükselmesine ömil bütün mönevi değerler<n de yok olması tehlikesi başlıyor; meden iyet tarih ine ve sosyolo j i k kanunlara aykırı bir yola saplan ılıyord u . M i lli kültü r, ahlök ve mefkurenin yı.kı lışı ile birl ikte aşağılık duy-


16 gu ları nın d a gelişmesi, m i lli benHk v e i rôdeyi çökertmeye ve her türlü tera�ki yolla rı n ı t ı kamağa kôfi geliyordu. Esa­ sen medeniyete aykırı b i r zorla ma ve sathi bi r taklid ile şekli bir Avrupalılaşma bile mümkün d eğ i ld i . N itekim Av­ rupa ilmi, sanôyii ve servetini getirmeyen bu çıkmaz yol Avrupa hayatını ve hattô gard robunu da sağlaya mazdı. Bu imkônlar a nca 1 k milli i radeni n hôkim olduğu son d evirlerde hasıl olması da çok mônôlıdır: Türklere aid m illi ve İ slômi bütün değerler tasfiye ed il­ se idi bu, Avrupal ılaşıyor zannı ile m illeti n tarihe karışma­ sı demekti. Zira ne Türk m i l leti n i milli ve islômi vasıflardan ayırmak, ne d insiz bıra kmok ve ne de onu dağıl maksızın H ı ristiyan yapmak kabildi. Gerçekten böyle bir Avrupalılaş­ mak için başka bir şık da bah is mevzuu değ ild i . Bu gidiş bizi Şarkın efendiliğinden uza klaşıp Garbın kapılarında me­ deniyet dilenc i l iğ i ne ve bizzat Avrupa'nın istihzasına dü­ şürüyord u . N iteki m Avrupalı i l i m adamları Türk m illetin i n şerefl i môzisini v e medeniyetin i terk etmesin i üzüntü ile karşıladı klarını yazarken bazı fi ı k ir ve siyôset adamları da «Tü rklerin Avrupalı olmak ve Avrupa'yı korumak için Al­ manları ve Hollandalıları geri bı ra kmak gayretindedi rler» g ib i ifôdelerle zarif istihzalarını yüzümüze çarpıyorla r; fa­ kat biz ne uya nıyor ve ne de utanıyord u k. Çünkü artık in­ kılôp « Devrim» o lmuş; « Devrimbaz» safsata ia rı ilim ve ok­ la tahakküm etmiştir. B ir İ ngiliz Türkoloğu « Devrimbazl ı­ ğ ı n>> yüksek Türk nükte (esprit}si karşısında gül üne b ir d u­ ruma düşerek cüretini kaybedeceği ni söylüyor; fakat ay­ dınları sara n hastalığın derin ve yaygın bir mahiyet a l ması istihzala rın da kifôyetsiz kaldığını gösteriyordu. Gerçekten tarihi hasletlerini, m il li kültü r, a hlôk ve mefkuresini muha­ faza eden Türk m il leti bu hasta ve gülüne aydınlara hay­ ret ve istihza ile bakıyor; bir kısmını ya islôh ve temsil ediyor veya posa heline getirip bünyesinden atıyordu. Ote


17

yandan d a sağ lam münevverler yetiştiriyordu. Lôkin, yerli yabancı, teşkilôtlı ·kuvvetlerin hımôye ettiği Devrimbaz nes­ l i n d evlet müesseselerini istilôsı karşısı nd a milli l rôdenin iflôs ettiğini mil letimiz esefle müşa1 h ede ediyordu. Komünist diktatörlü klere mahsus olup Stalin tarafı nda n reddedilen ve bugün dünya nın hayretini çekerek Cin'd e zuhur eden «Kültür ihtilôli»n i n bütün şiddeti ile ve hem de d emokratik b i r rejim içind e Türkiye'de hüküm sü rmesi münewer sapık­ lığ ı nın ne eerece bir tahakküm kudretine sôhip olduğunu göstermeğe kôfidi r. Böylece uzun bir dev i r «Kültür ihtilôli» içinde yaşayan Türkiye'de a rtık mi lli kültür, tarih şuuru , dil, edebiyat, din, ahlôk ve mefkurenin tahrip ed ilmesi ; fi.k i r hayatı nın kıs ı rlaş­ ması mukadder id i. Gerçekten Türk milleti artık yüksek ide­ al ve duygularını ifôde edecek bir edebiyattan, i leri b!r muhôkemenin mahsulü olan bir kültür dilinden mah rum bu­ lu nma k üzeredi r. Büyük Türk edebiyatı yerin i edepsizl iğe ve zengin Türkçe yeri ni i ptidai bir kabile diline bırakmıştır. Cehôlet ve çılgı nlık örneği «serseri kelimeler» ve « Devrik cümleler» Türk d i l i ni istilô etmiştir, ki bu tari hte emsôlsiz b i r barbarlığ ın ve safsataların nasıl taha kküm ettiğini gös­ terir. Dil ve fikir münasebeti dolayısiyle yeni nesilleri n yal­ nız kültü r d i l i nden ve güzel Tü rkçe'den değil sağla m mu­ ha keme imkônları ndan dahi mah rum kalma'Sına sebep ol• muştur, k i bu fôcia esi r Türklere bile revô görülmemiştir. Türk mi l l eti, son ası rların ağ ı r buhran ve felô ketleri karşısında dünyaya karşı varlığını, kend i mefkure kuvvetile ve hamôset destônları ile, muhafaza ederken bugün böyle­ ce derin b ir manevi buhran içine düşü rü lerek milli birliği­ n i n bile tehHke ile 1karşılaştı ğ ı n ı görmüştür. Gerçekten bu­ g ü n Türk mil leti ta rih i nde asla karşılaşmadığı öyle bir ma­ nevi buh ran içinde kıvranmakta d ı r, ki bu durum son asır­ larda gördüğü felôketlerden daha tehli • k elidir. Zira yüksek

.

F: 2


18

milli ve insani d uyguları, yüce cevherleri kaybeden yeni ne­ siller artı'k materyalist hastahklarla ya metlOç olmuş veya ideolojik cephelere parçalanarak enerjilerini kend i kendi­ lerini i mhôya yöneltmiştir. Millete rehber olması gereke:ı üniversite hocaları sokağa hôkim bir otoritenin mümessili iken bizzat sokağın tabii durumuna düşmüşlerdir. Hattô dün kendi müesseselerini utanç veren bir «Gerici avıı• sah­ nesi yapanlar, şimdi onun bizzat işgaline yardım etmişler­ dir. Dünyada kanun ve nizôm şuurunun temsilcisi olan bir milletin bugün üniversitelerinde, ilim ve kültür derneklerin­ de, hattô Temyiz mahkemesinde gençliği, Bursa nutku saf­ sataları ile, devlet nizômına karşı kışkırtılmıştır. Bu nizô­ mın daha yakın koruyucusu bulunan Büyük Mi llet Mecli­ sinde de işgalin tasvibine dair nutuklar verilmekle de insan mantıjlının iflôs ettiğine delôlet eden hastalıkların ne dere­ ce yayıldığını göstermektedir. Hastalığın yüksek müessese­ leri sardığı 'böyle bir durumda ve hükumetin varlığı hisse­ di lmediği bir zamanda üniversite ve mekteplerin yıkıcı pro­ pagandalara sahne olması, komünist neşriyôtın vitrinler­ den taşması, gazete ve radyoların sol u kışkırtması, ze�in­ lerin bunlara yardımları ve nihôyet gençliğin sokakları ih· tilôl çığlıkları ile doldurması artık alışılmış ve ihtilôl tercü­ riibeleri de hayli ilerlemiştir. Zaten milli nizômımız «Düzen değişikliği» terôneleri ile de gittikçe sarsılmaktadır. Bu de­ rece manevi bir buhran içinde kıvranan 'bir memlekette ar­ tık siyasi bir istikrar beklemek beyhudedir. Böylece en sağ­ lam bir içtimai nizôma sôhip olan Türk milleti sun'i bir ih­ tilôl ve parçalanma tehlikesine zorlanmaktadır. Esasen İmparatorluğumuzu yı'kan düşmanlarımız ve şer kuwetleri Anadolu 'yu da rahat bırakmamakta ve siyasi istikrara karşı d a her türlü i mkônları ve môhirône tedbirleri He seferber bulunmaktadır. Gerçekten aydınları çürütmek için girişilen fesôdın ·kôfi gelmediğini gören bozuk maarif ve üniversite tahsiline rağmen yine milletimizin sağlam mü-


19

nevverler yetiştirdiğini anlayan yıkıcı unsurlar zoraki sınıf mücôdelesi ve ideolojik ve ideolojik husumet cepheleri ya­ ratma gayretlerinden sonra da mezhep ve etnik nifak yolla­ rını körüklemeğe ve denemeğe girişmiş; Türkiye'de bu hô­ inône emeller için yine sapık aydınlar bulmuştur. Tarihinde yabancı dinleri himôye etmekle ve mezhep mücôdelesine imkôn vermemekle mümtaz olan Türkleri Sünni - Alevi ni­ fakına düşürmek, millet ve vatan birliği şuruu ile cihôd yap­ mış bir memleketi etni,k parçarlara ayırmak için, yerli - ya­ bancı, unsu rların giriştikleri fesôd tersine medeniyet anla­ yışının yaraÜığı manevi buhranın ne derece bir bozgunculu­ ğa inkılôp ettiğini gösterir. Bu korkunç manzara Türkiye'de ruhunu ve yüksek manevi değerleri kaybetmiş, materyalist hastalıklar içinde akıldan da mahrum bir münevver zümre­ nin çılgınlık veya intihar yolunda bulunduğunu meydana koymuştur. Bu münasebetle Bolşevik ihtilül'inin çılgınlık devrinde hüküm süren cinôyet ve kıtaller mahşeri karşı­ sında meşhur Rus dimağ mütehassısı Pavlof'un, fertler gi­ bi, bazen cemiyetlerin de kudurabileceklerine dair sözünü hatırlamamak mümkün değildir. Bu durum Türkiye'nin istiklôl harbinde dış istilôdan da­ ha ağır bir ic-dış tehlike ile karşılaştığına delôlet eder. Hal­ buki İmparatorluğun kaybına ve pek çok felôketlere uğra­ dıktan sonra milli birliğe kavuşmakla teselli buluyor; bu sôyede daha kuwetli olacağımızı ve Anadolu'da medeniyet dôvômızı hallederek saôdete erişeceğimizi umuyorduk. Bu­ nunla beraber manevi ve siyasi 'buhranın yine de satıhta kalması, çürümüşleri yanında millete rehber bir münevver zümrenin mevcud bulunması Türk milletinin, ilk fırsatta, kurtulacağı teminatını göstermektedir. Zira Türkiye'de ilim ve aklı selimin, kısa bir devre, hôkim olması manevi buhra­ nı gidermeğe, memleketi medeniyet yolunda tabii tekômü­ lüne sokmağa ve buna môni sun'i ve gülünç engelleri kal-


20

dırmağa -kôfi gelecektir. Esasen milletin ideallerini temsile ve irôdesini icrôya muktedir, mefkuresi, zekôsı, kültür ve cesôretile tanınmış on kişilik bir takımın cihôda başlaması ile bütün engelleri aşmak, medeniyet yolunu açmak ve kud­ retli bir Türkiye vücOda getirme k mümkündür ve mllleti­ miz ıböyle bir vatan-sever ve imanlı bir ekibi ·beklemekted ir. Bu umumi tablo siyasi buhranın tamamiyle manevi buhran üzerinde vücud bulduğunu ve o da medeniyet dô­ vômızın medeniyet d ışı bir istikamete yöneldiğini gösteri r. Bununla beraber «Türkiye'de siyasi buhranın kaynakları» adı ile çıkan bu eser siyasi buhranın menşelerini, mevzuun gerektird iği bir sistem ve şümul ile ele almış değildir. Zira bu kitabı vücuda getiren bahisler, sôdece gazete ve der­ gilerde cıkmış, bunlara ve günlük hôdiselere göre yazılmış makalelerden terekküp etmiştir. Bu hususiyetlerine rağmen makaleler yine de siyasi buhranın kaynakları ile ilgili me­ seleler üzerinde kaleme alınmıştır. Hazırlamakta olduğu­ muz «Dünya buhranı karşısında Türk-İslôm medeniyetinin ihyası» adlı eser mevzuu daha derinliğine ele almıştır. Bu hussuta yardımcı olmak üzere «Türkiye'de manevi buhranı' ve «Türkiye'de Komünizmin kaynakları» adlı eserlerimiz tavsiyeye şôyôndır. Tarihi meseleler için de «Türk Cihôn hakimiyeti mefkuresi tarihi>> ve «Selçukluklar tarihi ve Türk--İslôm medeniyeti» adlı eserlerimizin okuyucuların görüş ve bilg ilerine geniş bir ufu'k açacağını do ümid ed:­ yoruz.

Osman Turıon 27.1.1969

-

Ankara


"Ey Türk Milleti, titre ve kendine dön ! " Bu başlık, bugünkü duruma uygun geld iğ i için, oniki asır önce yaşayan Göktürk h ükümdarı B i 1 g e K a ğ a n'­ ı n kitöbesinden a l ı n mıştır. Filha k i ka Türkiye çok sağla m bir tarihi mirösa ve ahenkli bir içtimai 'b ünyeye söh i p oldu­ ğ u , milli birl iğe kavuştuğu ve geniş iktisadi ve coğrafi im­ könlar karşısı nda bulunduğu, nihayet istilö ve isyanlara ma­ ruz kalmadığı halde mönevi buhranlar, siyasi sarsıntılar, ahlôki ve iktisadi ızdı rapla r içersinde kıvra n maktadır. İ m­ paratorluğun çöküntü devrinde bile Türk Cemiyeti mi!li birlik ve mefkure şuuruna, içtimai ahenge ve a hlöki yük­ sekliğe sahi pti. Böylece, ta rihi kudret ve hayatiyetini mu­ hafaza eden m i lletimizin siyasi, ah lôki ve ideoloj i k sarsın­ tılarla uğraması sebep ve mes'ullerini, burado, izaha g i riş­ mek i mkönsız olduğundan, sadece Bilge Kağan'ın Türi< mil l etine bild i rd i ğ i fikir ve yaptı ğı ihta rların b i r kısmı nakle· dilecektir. Türk hakanı : «Üstte mavi gök, altta yağız yer yaratıl­ dığı zaman ikisi arıasında kişi oğlu ve insanlar üzerinde de atalan» n ı n hüküm sürdüğünü bel irterek söze başla r. Bu ifade kendi cihan hökimiyetlerine inandıklarına d a i r ideal­ leri n i n de bir örneğ in i teşkil eder. Bilge Kağa n kendisinden iki asır önce gelen ecdadına a id bir devrin h iköyesini ve kudret kaynağı n ı an latırken de o zamanda Gök-Türk devle21


22

Siyôsi Buhranın Kaynakları

ti hakan ve yüksek memur (buyruk) !arının akıllı ve kahra­ man old uğunu, beyler ile hakan arasında ahenk bulundu­ ğunu; bu sayede dört tarafta düş.mankırı sulha ve hüküm­ leri altına almağa mecbur ettiklerini ve ,böylece Türk ülke ve kanunlarını nizôma koyduklarını anlatır. Orhun kitabelerine göre Bilge Kağan, Çinlilerin bu devleti beyler ile hatk arosında nifak yaratmak, aralarındc­ ki ahengi bozmak sureyile yı1ktıklorını söyler. Bu münase­ betle de sonradan gelen beylerin, eskileri g ibi akıllı ve kah­ raman olmadığını, zira Cin tesirlerine kapıldıklarını belirt;r ve bu sebeple «Atalarından kalan Türk milletinin devlet ve yurtlannı zevale» uğrattıklarını acı ve haklı olarak izah eder. Bitge Han'a göre bu esaret devrinde Türk halkı (Kara budun) şöyle diyordu: « B e n d e v 1 e t i v e K a­ ğ a n ' ı (padişahı) o 1 a n b i r m i 1 1 e t i d i m. ş i m d i d e v l e t i m n e o l d u? K i m i c i n c a 1 ı ş a y ı m v e ,k i m e k a z o n a y ı m ! H a kanım nere de d i y er e k C i n i m p a r a t o r u n a k a r ş ı h a r e k e t e g e ç m i ş ». Niha­ yet «Türk Tanrısı Türk milleti yok olmasın diye» All ah'ı n , babasını ve kendisini yüceltip tohto çıkardığını bildirir. Bun­ dan sonra Türk hakanı «Türk milleti için gece uyumadım, gündüz oturmadım, Allah'ın yardımı ile milletimi d irilttinı» diyerek kendi devrine temas eder. Bunu müteakip milletine kudreti ve felaketinin sebeplerini anlatırken de Bilge Ka­ ğan, milli. imanını çok canlı bir şekilde belirtir: « E y T ü r k v e Oğ u z b e y 1 e r i, m i 1 1 e t i ! Ü s t te gö k ç ö k m e d i ğ i a ltt a y e r deil nme­ d i ğ i h a 1 d e s e n i n d e v 1 e t n iz a m ı n ı v e m i 1 1 i a n ' a n e 1 e r i n i ( il in i , türeni) k i m b o zd u ? E y T ü r k m i 1 1 e t i, a rt ı k t i tr e v e k e n d i n e d ö n !» Türk hükümdarı, tarihte mislıi görülmemiş bu milli duy-


«Ey Türk milleti, titre ve kendine dön!»

23

gu ve görüşle milletini uyandırırken de ideolojik bir inkılôp olmadıkça hic bir dış kuwetin devletini ve milletini yl'ka­ mayağını, ancak milli kültür ve an'anelerini ·kaybetmesi ve nihayet millet ile aydınlar orasında ohengin bozulmasiyle felôketin gelebileceğini meydana kor ve bu sebeple hem milli inancını belirtir, hem de acı ihtarlarını yapar. Türk milleti bugün de bozguncu yaıbancı tesirler ve bu tesirler ile kökünden kopmuş aydınlar yüzünden buhranlara ve ız­ dıraplora düşürülmüş; böyle Bilge Kağan'ın azamet ve sü­ kut devirlerini hatırlatan bir durum hôsıl olmuştur. Bu vesile ile Orhun ôbide ve kitôbelerinin kültür mer­ kezlerinde dikilerek yeni nesUlere hediye edlimesinln milli uyanış için ehemmiyetini belirtmeliyiz. Türk ocakları reisi bulunurken ôbidenin Ankaro'doki haşmetli binanın önünde ihyasına dair bir idare hey'eti kararı alınmış; fakat şartkırın ve maddi imkanların kifayetsizliği bu teşebbüsün gerçek­ leşmesine fırsat vermemişti. Bilge Kağan'ın hitabesinde Türklerin, tarih boyunca, inandıkları Cihan hôkimiyeti mefkurelerini belirten ifddeler de görülmektedir. Nitekim bu imôn ve ideal Gök-Türk, Sel­ çuklu ve Osmanlı devirlerinde fiilen yaşamış ve buna dair pek çok vesiıka bize kadar ge•miştir1• İslôm dini ve mefku­ resi de bu milli inanışı beslemiş ve ona taze b ir ruh ver-­ miştir. Hazreti Peygamber'1in bazı hadisleri ve pek çok İs­ lam büyüğünün sözleri de bu cihôn hôkimiyetini tebşir ve tebcil etmiştir. İşte 1000 yıllık Türk - İslôm tarihi azamet ve kudretini de bu kaynaklardan almıştır. Türk hükümda­ rı Bil�e Han'ın hitobelerini Ş'imd i b u devirlere ve bugüne uygun bir şekle sokarak tekrarlayalım : ı

Bu hususta.ki tafsilat

·Türkler ve İsiuniyet•

Tarihi· mevzu

1968)

Cl965l

·Türk

·The ideal ·Selçuklular

U946l

of World domination• CStudia İslamica, C1955)

adlı eserlerimizde vardır. Şimdi bu Clhin hA.kimiyeti

adlı eserimizde

mefküresl tarihi·

tafsilatıyla yazılmıştır.

mühim cistanbul


Siyôsi Buhranın Kaynakları

24

Ey Türk milleti! Sen tarihin boyunca, derin bir imanla. tek bir Tanrı'ya, sonra da İslômın Allah'ına inandın. Hak. adôlet. millet ve insanlık idealleri uğrunda cihôd yaptın ve oluk gibi kan döktün. Bu suretle üc kıt'ayı ve hususiyle Anadolu'yu ecdôd şehitleri ve ziyôret-gôhları ile doldurdurı. Büyük ve cihangir padişahlarına, yüksek devlet, ilim, fikir adamları ve aydınlarına inanarak azametli tarihi yarattın. mes'ud devirler ve bunların gururunu yaşadın. O devirler­ de bu rehberlerin ile senin aranda tam bir iman birliği ve ôhenk hüküm sürüyordu. Bu şuur ve kudretle başka .uzak diyarlara ve çeşitli milletlere adôlet, din hürriyeti, medenl­ yet ve insanlık götürdün. Yunus. Mevlôna. sayısız Türk mu­ tasavvıf ve dervişi İslômlık ve insanlık idealleri ile dinler va milletlerarosı ôhenk ve kardeşlik yarattın; imparatorlukları­ nı bu manevi temel üzerinde kurd un. Bu yüce vasıfların ve hizmetlerin savaştığın kavimlerin tarihi kaynaklarını nak­ şeden vesikalarla ededileşmiştir. Esasen böyle olmasa idi ataların C i h ô n h ô k i m i y e t i kurabilir ve onu asırlarca yaşatabilir mi idi? Böylece sen maddi - manevi bütün kuvvetlerini birleştirerek saltanatını milletlerin kal­ binde kurdun ve bu sôyede cihanı idare eWn. Tarihin hiç bir milleti, hiç bir imparatorluğu bu kudreti bu kadar uzun asırlar boyunca yaşatamamıştır. E y

T ü r k

m i l l e t i!

Her kemalin bir zevali vardır. Nihôyet asırlar geçti. devirler değişti; sen medeniyet ve teknik üstünlüğünü kay­ bettin; yükselen yeni medeniyet ile onun kudretli temsilci­ lerine karşı zayıf ve yalnız kaldın. Asırlar boyunca Haçlı taarruzlarına uğradın; onları İznik, Eskişehir, Konya ve Mu­ kaddes topraklarda karşıladın. Rumeli'ye ayak bastığın günden beri de daimi Haçlı istilôlarına uğradın. Vatanını korumak ve tehli:keyi uzaklaştırmak goyesile onları takiple Edirne, Kosova, Niğbolu, Varno ve Belgrad'da mağlOp et-


«Ey Türk Milleti, titre ve kendine dön!»

25

tin. Vi·yana'yo kadar ilerledin. Nihayet sen takibe uğrayarak Sakarya'ya kadar geriledin. Bir çok mağlObiyetlerle, ütkeler kayıbına uğradın; sel gibi kanını akıttın. Dünyayı fetheder­ ken şe�kat, merhamet ve adôletin ile düşmanlarını dahi hayran ve memnun bıraktın. Fakat ric'at ederken misli gö­ rülmemiş zu lum ve vahşetlerle biçildin. Bu mağlubiyetlere rağmen sen asli cevherini, ahlôki ve manevi değerlerir.i muhafaza ettiğin ve bu suretle de yine dünyayı hayran bı­ rakan bir içtimai nizômı devam ettirdiğin için savaş mey­ danlarında hoyatiyetlQi gösteriyor ve kahramanlık destan­ ları yazıyordun. Böylece manevi kudretine inanarak nihai mağlıbiyetini aslô kabul etmedin. E y T ü r k m i 1 1 e t i ! İşte seni savaş cephele­ rinde yıkamayanlar yaşayon bu tarihi hayatiyetinin kaynak­ larını hedef tuttular. Çok môhirône usuller ve şeytani m3todlarla mil li şuurunu bizzat kendi evlôdlarının eliyle tah­ rip yolunu buldular. Gaflet ve cehalete kur1bon giden bir ay­ dın zümiesini ·kendilerine müttefik «ilericilik - gericilik» saf­ sato larını sahte bir ideal yaparak yeni nesli birbirine düşür­ düler ve halk ile münevverler arasında da uçurumlar ya­ rattılar. Bu gaflet ve ôlet zümresi ile senin dinini, mu kad­ desatını, tarihini, edebiyatını, dilini, ahlôk ve an'anelerirıi yıkan manevi barbarlığı da ilericlik göstermek suretiyle se­ ni şaşkınlığa uğrattılar. Bugün karşılaştığın manevi buh­ ran. fikri ve ahlôki su kutun, siyasi ve iktisadi sarsıntıların sebeıbi de budur. Yaratılan manevi buhran ve toassup o kadar derindir ki, artık ilim bile senin meselelerine hakem olmak imkônını kaybetmiş; aklıselim yerini taassuba ve safsatanın saltanatına terk etmiştir. Böylece manevi nizômın, içtimai düzenin, milli şuur ve birliğin ilericiHk adiyle, sarsılınca içeride kudretin, dışarıda da iitbcmn kırılmıştır. Avrupalı olmak zannı ile ve aşağılık duygusu ile kendini Şarktan ve hususiyle İslôm dünyasın-


26

Siyasi Buhranın Kaynakları

dan ayırdın. Bu suretle bu tarafta yaşayan büyük tarihi mi­ rasını ve liderlik mevkiini inadına kendi elinle israf ettin. Bu gafletle hem Şarkta ve hem de Garpta şahsiyetini kay­ bettin. Şarkın efendiliğinden, Ga11bın yamaklığına düştün. Kahire Konferansında ve Birleşmiş Milletlerde yalnız kal­ manın, haksızlığa uğramanın sebebi budur. E y T ü r k M i ı ı e t i ! Sen asırlarca emperyaliz­ me karşı cihad yapmış, Şarkı korumuş, istiklal bayrağı ile mazlum milletlere rehber de olmuş iken emperyalizmin ev­ ladı ve ileri karakolu olan kücük Yunanistan'ı değil, seni emperyalizmin aleti saydılar. Cünkü sen eski vatandaş din­ daşlarının istiklal mücadelesine karşı müstemlekecilerden de daha ileri bir siyasetin kurbanı oldun. Sen İslamların lideri olduğun halde dışarıdaki mümes­ sillerin müslümanların bayramlarına, dini günlerine iştirak etmeyecek kadar ilericlik ve aşağılık duygusu içine gömüi­ düler. Müslüman dünyası, Anadolu halkını tanıyıncaya ka­ dar, artık Türıklerin İslamiyetten çıktığına inanmıştı. Küçük Yunanistan kilisesi, papazları ve bütü� aydın�arı ile se­ nin aleyhinde bir Haclı seferine hazırlanır, MegaJo hayalle­ r inin ilk merhalesi olarak Kıbrıs cinayetlerini işler ve dünya­ yı da Haclı zihniyetine kışkırtırken bile senin aydınların ve hükumetlerin höla irtica bahanesile dindarlara karşı ted­ birler alıyor ve azgınlaşan komünizme karşı ses çıkarmı­ yor; böylece de milli mukavemetini zayıflatıyordu. İşte Kıbrıs föciaları da bu sayede mümkün oluyor; Ko­ re müdafaasında dünyaya eski kahramanlığını ispat eden şanlı ordumuz da bu sebeple kendi ırkdaşlarının katline se­ yirci bırakılıyordu. Yunanistan senin bütün abidelerini tas­ fiye ettiği halde, sen ıkendi vatanında Yunan ve Hıristiyan uydurma mukaddes maıkamları ihdas ediyor; aslı olmayan ziyaret-gahlar yaratıyorsun; buna mukabil milli - dini ec-


« Ey Tü rk M i l leti, titre ve kendine dön!»

27

dôt türbelerini kapatıyor; bir çoğ unun toprağa gömülme­ sine seyi rci kalıyorsun. Böylece bu yurdu vaton .yapan tapu senetleri iptôl ve yerlerine yaba ncılara tapu ferağlarında bu l u n uyorsun. Bu zihniyetle de Hazreti Peygamberin tebşi­ rine mazhar olan Koca Fôtih'in milletine emanet ettiğ i Ayasofya hôlô müsl ümanların ibadetine açı lamamış; orada 500 yıl okuna n zafer duaların hôlô başlayamamıştır. Aslı n­ da her büyük cô.mi ve ôbide g i bi bu ibadetin Ayasofya'nı:ı cômi-müze vazifesine de engel değ ildir. İ l mi, milli ve insani gayelere aykı rı bir kültür tahribatı ile seni Avrupalılaştırma cezbesine 1kaptırı p Avrupa'ya ruh­ suz bir cesed h l i nde teslim etmek gafletin i gösterenler şim­ di utanmadan Şfmale «yön» değ işti rmiş; sana dolaşık yol­ larla Demirperde'nin côzibeleri n i göstermeğe uğraşıyorlar. Böylece hiyanet perdeleri açılmış ve artık aldatmak ve av­ la mak h i leleri iflôs etmiştir. Gerçekten bugüne kadar ay­ dınları hedef tutan fesôd başarıya ulaşmış; yen i nesli kar­ gaşalığa d üşürmüş ve ideoloji·k cephelere bölmüştür. Bu uzun ve çetin gayretlerin neticesi a lındıktan ve k ifayetsiz­ liği görüldükten sonra a rtık sıra mil leti birbirine d üşürmek ve fesôdı Anadolu'ya yaymak d üşünülmüş; Sünni - Alevi tahri kleri bu h a i n hesaplar üzerine kurulmuştur. Böylece Türkiye'de nizcm düşmanlığı ve h iyônet teş.J<ilôtlı bir çete ha l inde bu mi llete kasdeylediği ôşikô r bir du ruma g. e lmiş ve artık iğfal ve avlamak da zorlaşmıştır. Fesadı n bu derece cür'et ve kuvvet kazanması onun matbuata. Üniversiteye, maarife, sinemaya, tiyatroya ve b ütün müesseselere nü­ fCızu ile mümkün olmuştur. Bu sebeple de bu müessesele­ rin ve hususiyle i l im ve -kültürün ilmi ve milli esaslara göre islôhına imkôn verilmemesi için her çôreye baş vurulmuş­ tur. Gazete kôğıtlarr üzerinde ve n utuklarla kışkırtılmaya başlayan zoraki mezhep savaşı tahribin son safhası ve fa. kat h iyônetin ilônı olara k da iflôsıdı r.


28

Siyôsi Buhran ın Kaynakları

E y T ü r k m i 1 1 e t i ! Sen hôlô tarihi manevi mi rôsı nı ve pek çok yüksek hasletlerini muhafaza ediyor; tarihte son sözünü söylememiş ve son vazifeni yapmamış bulunuyorsun. Esasen seni sarsmak ve kargaşalı k içinde bı rakmak g ayretleri d e bu hayatiyet ve kudret cevherini senden daha iyi bilmeleri s ebebiyledi r. Bundan ötürü Ana­ dolu hôlô dostları n ü midi ve düşman ların hedefid i r. Zira sen bir toparlanabildiğin, milli şuur ve kültürünü kurtardı­ ğın, ilim ve tekniğini kurd uğ u n zaman bu cevherlerinle yine eski kudreti ni ihya ed eceksin. Yerl i-yabancı düşman­ larının telôşı. artık uyanmaya başladığın, tehl ike kaynal<­ ların ı görd üğ ün ve bütün tahrip vasıtalarına rağmen yine d e si nenden sağlam aydı n vatan evlôdları nı, cepheye sür­ düğün içind ir. Sen artıı k manevi bütün silôhlarile devam eden Türk iye meydan muharebesine g i rmiş bulunuyorsun. Yen i taarruzlar ve şiddetl i çarpışmalar da beklenmelidir. Fakat Allah'ın nihai zaferi sen in hesabına yazdığına i nanı­ yoruz. Bu durum karşısında sözü Bilge Han'a göre biti re­ lim: E y T ü r k M i 1 1 e t i, a y d ı n 1 a r ı ! Ü s t­ t e g ö k c ö k m e d i ğ i ( büyük istilô ord u l arı sal­ dırmad ı ğ ı ) . a 1 t t a y e r d e 1 i n m e d i ğ i (iç isyan­ larla boğuşmadığın) h a 1 d e s e n i n n i z ô m ı n ı v e a n a n e ı e r i n i (milli şuur. mefkure ve b irliğini, içtimai ve ah lôki temellerini) ık i m b o z d u? «

E Y T Ü R K Mİ L L E Tİ K E N Dİ N E D Ö N ! . » .

T İ T R E,


Sultan Hamid Düşmanlığı Su ltan Hamid ve devri Türk tarihinin çok mühim ve karışık bir safhasını teşıkil eder. Bu devirde emperyal izm doymaz ihtira slarla Osmanlı imparatorluğuna karşı şah lan­ mış ve içeride de milliyetler kaynaşmış veya kışkırtılmıştır. Bu duruma rağ men İ mparatorl uk Adriyatik denizi nden Bas­ ra körfezine kadar muhafaza ed ilmiştir, ki bunda başlıca ô mil, saltanatı 33 yı l süren, bu pôdişô h ı n siyasi kudreti olmuştur. Abdülhamid Han'ın imparatorl uğu nasıl buh­ ranlı devirde teslim aldığı ve kendisinden sonra Devletin dokuz yılda ne derece dağ ıldığı ve hattô, ana-vatan, Ana­ dolu'nun bile istilô edild iğ i göz önüne getirilirse tarih i l m:­ nin bu pôd işôh hakkında vereceğ i şaşmaz hüküm onun le­ h i nde olacak ve tenkidler teferruata inhisar edecektir. Bu­ nunla beraber, yine tarihçi, büyük devlet adamlarını kendi eserleri ve bunların devamı ile kıymetlendirirken ve n ihai hükmü buna göre ta'dil veya teyid ederken devirlerin şart­ ları ve başlıca ômilleri ile de kayıtlı kalacaktır. Sultan Hamid ve Osmanlı İ mparatorluğu tarihe karış­ tığı ve büyük ihtiraslar sona ermiş gözüktüğü halde onun tesirleri henüz devam etmektedir. Bu sebeple Sultan Ha­ mid ve İ ttihatçılar devri bugü n tarihçi kadar Türk siyôset ve mefkure adamlarını alôkaland ırır. Hattô bu devir üzerin­ de rol oyna mış g örünmez ômil leri kavraya mayan siyôsile­ rin bugünkü Türki ye'yi anlamaları ve ona doğru bir istikô' met vermeleri de zorlaşır .


30

Siyôsi Buhra n ın Kaynakla rı

Sultan Hamid devri tarih i m izin ne kada r g i rift bir saf­ hasını teşkil ederse onun şahsiyeti etrafında ileri sürülen görüşler de o derece birbirine aykırı, h i ssi ve ma ·ksatlı ol­ muştur. Bunun bir sebebi İ m pa ratorluk üzerinde ça rpışan mil letler-arası menfaat ve ihtirasların yarattığ ı d ehşetl i pro­ paganda ile d iğeri de Ta nzimat'tan sonrak i Türk tarih i nin henüz ilmi ve tarafsız bir şekilde yazıl mamış olmasıdır. Hat­ tô, bu tesirler dolayısı ile de, h ôd iseler, çok d efo, tersi ne gösteril miştir. Buna bu d evre müessir ve görün mez ô m i l­ leri kavraya n ve dış manzaraya alda nmayan kalem sôh i p­ leri n i n azlığını da eklemek yerinde olur. Sultan Hamid ve devrine a id mühim vesikaların h enüz a rşivlerde yattığın ı unutmamak lôzı mdır. Neşred ilen hôtıra lar ve basılan kita p­ lar da değişen devrin havasında n ve eksilmeyen propa­ gandaların tesirinden kurtula mamıştır. İ nkılô pları n kendile­ rinden önceki devi rleri kötülemeleri ve geri memleketler­ de i l min zayıflığı da hakikatlerin meydana çıkmasını zor­ laştı rmıştır. Osmanlı İ mparatorluğ una göz d i ken emperya l ist dev­ letlerin emelleri, on u içten kemiren çeşitli kavimlerin yı kı­ cı faa liyetleri, Türk - İ slôm d üşma nlığı ve n ihôyet Siyon ist­ lerin Filistin'de yurt ku rma gayeleri bütün menfi kuwetleri birleştirmiş ve Sultan Ham id'i de müthiş bir propagandarnn hedef ve mihrôkı yapmıştı r. Bu müşterek cephe devletin içind e de gizli teşkilôtını kurmuş: gaflet, môcerô ve ücretle elde ettiğ i bir avuç Türk ayd ın ın ı da kendi h izmetine alma­ ğa muvaffa k olmuştu . Boza n , Abdü lhamid Ha n'dan ziyôde Türk mi lleti nin haysiyetini kıran propagandaların mektep kitaplarına kadar girmesine ve devamı da yeni nesillerin ze­ h irlenerek terbiye edi lmesine sebep olmuştur. Bu um umi hava ve şartlar Sultan Hamid a leyhinde teşekküJ eden, menşei yabancı, yalan ve iftira efsônelerinin ana kayna· k ları n ı ve devam ı sebeplerin i göstermeğe kdfid i r.


Sulta n Hamid düşma nlığı

31

İ mpa ratorlu k ile birlikte bu pôdişôh aleyhi nde g i rişilen mü­ côdele ve yapılan suikastlerin muvaffokiyetsizliğe uğra ma­ sı da kampanyanın ş iddetlenmesine yard ı m ediyordu. Sul­ tan Hamid'e karşı yöneltilen yalan ve iftiralar bozan o de­ rece gülüne ve mutenakız idi, ki kücük bir mantıki muhô­ keme veya kalem darbesi ile ıbunları iflôsa ma·h kum etmek mümkün idi. Nitekim, son yıllarda, hamiyetli Türk ilim ve fikir adamları, çıkarttıkları yeni eser ve vesikalar ile, kesif­ leşen ve an'aneleşen propaganda havasını dağıtmağa , kit­ leleri uyand ırmağa ve kül lenen hakikôtleri meydana cıkar­ mağa muvaffak olmuşla rd ı r. Avrupa'da neşred ilmiş bazı ta·· rafsız eserler de bu in kişafa yardım etti. Tü rkiye'de süre-gelen felôketlerin hep yaba ncı 1kayna!< istikametini göstermesi de artık aydınlar ve halk kitleleri a rasında milli şuurun uyanmasın ı kolaylaştı rdı . Gerçekten ilmi a ra ştı rma ların henüz kifôyetsizliğine rağmen bu gün hakikatler öyle a nlaşılmış ve durum o derece berraklaş­ mıştır, ıki a rtık eski yalan ve iftirôlara hôlô itibar edenler kalmışsa bunların akıllarından, gafletlerinden, n iyet ve ide­ oloj ilerlnden şüphe etmemek imkônsızdı r. Esasen Sultan Ham id'e karşı mücôdele cerya n ına katı lmış bir çok meş­ hur ve vatan-sever İ ttihatçının, felôketler karşısında, hatô­ larını itiraf etmeleri, hattô ondan af dilemeleri veya mône­ viyôtından istimdôdda bulunmaları bu hususta en mônalı ve uya rıcı hôdiseyi teşkil eder. Fakat en mühim bir mesele de Sultan Hamid ve Türk d üşmanlığının karışması veya birleşti rilmesidi r.


Sultan Hamid Düşmanlığını Diriltme Temayülleri Türk mil leti ve İ slômiyet aleyhtarı tahribat ve gayretler bu güne kadar devam etmese ve şiddetlenmese idi Sultan Ha m id lehinde beliren bir uya nış bu derece genişlemez ve halk kitlelerine yayı lmazd ı . Bu uyanışa, eserleri ile, h izmet eden son Türk fikir adamları ya nı nda Avrupa'da da bazı muted il neşriyat yapılmıştır. Sultan Hamid'in 33 yı l l ı k saltanatı esnasınd a işleyen ve d üşmesinden sonra da ıkesilmeyen yalan ve iftirô kam­ panyasının devam ına artık cidd i bir sebep kal mamıştır. Zira , b u gün iç in, ne taksim ed ilecek İ mparatorlu k ka lmış ve ne d e , hatô v e sevapları ile , tarihçiden başka kimseyi meşgul etmemesi gereken Abd ülha mid Han ile alakalı bir mesele bah i s m e vzu ud ur. Bununla beraber yine de, bazı çevreler­ d e, eski safsataları di ritmeye doğ ru b ir temôyül ve gayre­ tin mevcudiyeti görülmektedir. BU münasebetle, bir takım, kasıtlı veya uydurma isnad ve h atıra ların nasıl keşfol un­ duğu veya ne ma ksatla çı,karıld ığı suali akla gel mektedi r. Gerçekten bu yeni hôtıra lar o kadar kabaca ve ak!l­ sızca bir gayretin mahsulüd ür, k i Sulta n Hamid'in dünya­ ca ,b il inen meziyetlerine ça rpara k derhal çürü meğe mah­ kumdurlar. Zira bunlar biraz idra k ve maharetle kaleme alınsa idi bu pôdişôh'ın d i llere destôn olan zekôsı, dindar­ l ığı, c iddiyet ve vekarı, iffet ve nezôketi üzerinde bu kadar 32


33

Sultan Hamid düşmanlığı

ah ma kça yalan lara başvurulmaz; şüphe uyand ırma•k ıçın bu derece gülüne ve beyhude gayretlere l üzQm görülmez­ di. Bazı derg ilerd e gaflet veya hususi b i r maksatla neşre­ dilen bu iftiraları n Türk okuyucularını güldürmekten veya onlarla istihzôdan başka bir neticesi olamaz. Çocukluğu­ muzda Yıldız'da süt havuzları bulunduğuna ve pôd işôhı n kız sürüleri i l e buralara g i rdiğine d a i r şaşkın v e hayasız if­ tira larla d i kkatimiz çekilmese idi haki katı öğre n me merakı­ mız da bu derece uyanmış olmazdı. Sultan Hamid aleyhind e Avrupa'da uyd u rulan ve gafil Türk ayd ı nları için kıymetli bir ithôl malı olara k itibôr gö­ ren korkunç ift irô la rın bir hatı rôsını da ona takıla n «Kı:zıl Sultan» unvanı teşkil eder. Bu da, pôdişôhın çok siyasi ci­ n ayetler işlediği, hapishôneleri siyasi mahkumlarla dold u r­ duğ u ve hattô boğazlarına taş bağlanan Harbiyeli gençleri denize attırd ığ ı efsônesine dayandı rı lmışt ı r. Meşrutiyetin ilanı bütün propagandala rın ya lan olduğu nu acıkça göster­ miş; te k bir insanın öld ü rülmediğini ve hapisha nelerd e h ı c b i r siyasi mahkumun bulunmadığını meydana koymuştur. Ga r i ptir, ki devrinde ya ln ız bir adi mahkumun idô m ka rarı i nfaz edilmiş ve insan ölümüne dayanamaya n pôdişôh bu kararı i mza ettiği kalemi n i de kı rmıştır. N iteki m Meşrutiye­ tin ilônı sı raları nda bir Ermeni Taşnak reisi : «D e v 1 e t - i Os m o n i y e Z i n d a n 1 a r ı n d a m a h k a m i n-i ise s i y ô s i y e y o k... R u s y o d a h i c b i r h a p i s h a n e y o k, k i b o ş b i r 'Y e r b u 1 u n s u n» beyonile de bu hakikatı güzelce bel irtiyordu. Türkiye'de yalan p ropaga ndala rın nasıl buhranlar do­ ğurabildiğini kavramak için Kızı·I Sultan ve Harbiyel iler ef­ sônesiyle, 27 Mayıs ô refesind e efkôrı sa ra n «K ı y m a m a k i n e 1 e r i ve H a r b i y e n i n b o m b a 1 a n m a s ı » hiıkôyelerin i bir a rada hatı rlatmak çok ibret -

-

F: 3


34

Siyasi Buhra n ı n Kayna kları

verici olur. Çünkü aslı nda Türk mil leti i le istihza eden bu iki devre a id kaba yalan, memleketi n iki defa buhrana uğ­ raması sebepleri a rası nda büyük bir rol oynar. Bu da Türk­ ler için çok utandırıcı ve düşünd ü rücüdü r. Fakat daha a ğ ı r ve a c ı o l a n ı da Türkiye'yi iki defa birbirine ka rıştı ran l:: u ya lan karşısında gafletin devam ettiğini görmek ve dü�­ man propagandasının itiıba rda olduğunu müşahede etmek­ tir. F i lhakika, yüksek mevki sah ibi, celebi bir edibimiz rahmetli H.S. Tanrıöver'in ihtifö li nde, « K ı z ı 1 S u 1 t a r » unva n ı n ı n cezbesine kapılarak, Sultan Hamid'e karşı hın­ cını bel i rtmeğe lüzum görmüştü r. Yassı-ada sofası da su­ ren bu şöirin bu unvanla kıyma makineleri ve Ha rbiye'ni n bombalan ması yalanlarının aynı mahiyette olduğunu düşü­ nememesi doğrusu, anlaşıl ması güç ve şaşılacak bi r hadi­ sedir. Ga riptir, ki Yassı-ada'da i ken ızdı raplı haline ve mem­ lekette bu türl ü yalanların nasıl bu derece rol oynadığ ı na dair şi kayetlerine de bu satı rları n yazarı şahid olmuştur. Aydın bazı çevrelere mahsus bu şaşkın l ı k höla acı tecrü­ belerden ders alınmadığına ve yen i gülüne propagandalar­ la zavallı milleti mizin tekrar buhranlara namzed olabilece­ ğine bir işaret sayılsa gerektir. İ şte bizi bu makaleleri yaz­ mağa zorlayan sebep de ne ilmi bir hakikat aşkı ve ne de tarihe gömülen bir h ü kü mdarı müdafaa duygusudur. Ger­ çekten, buncu felaketten sonra, hala bu şaşkınlığa veya küçük hesapların kurbanlarına rastlamakla milli endişeleri uyarmağa ve bu münasebetle bir ibret levhası çizmeğe lü­ zum va rdı r. Hata ve sevapları ile tarih in tetki:k ve ten kidine tevdi edi len Sultan Ha mid'i sevmek veya sevmemek ne kadar normal ise, şahsı nı aşmış ve milletimizi de içine almış is­ nodlorı, marazi bir hassasiyetle d i riltmeğe çalışmak da o derece anormaldir. Bu sebeple bunlar üzerinde dikkati


Sultan Hamid Düşmanlığı

35

cekmeğe ve, yeni felaketleri önlemek için de, bunların kay­ naklarını ku rutmağa mecburuz. Bu rada şu rasını da, mem­ nuniyetle, belirtelim, ki Yassı -ada'da kalan arkadaşlarıil çoğ u iki i nkı laba karışan bu çeşit yalanların ne derece rol oynadığını ibretle düşün müşler; menşe ve mahiyetleri hak­ kı nda acı hükü mlere varmışlard ı r.


Aydınların propagandaya alet olması Emperyalist devletler himôyesinde çal ışan gizli cemi­ yetler, Rum, Ermeni, Bulga r, Yahudi, Suriyeli ve Arnavud komitelerini Tü rk impa ratorluğuna ve Su ltan Ha mid'e karşı çeşitli faaliyetlere ve suikastlere sevketmişti. Fakat bu ra­ da bizim için bir ibret levhası olarak meydana gelen mühim mesele, bazı mü nevverlerin, Sultan Hamid düşmanlığ ı nda bu u nsu rla rla birleşerek, vatan a leyh ine varan faaliyetleri­ d i r. Gerçekten H ürriyet ve M eşrutiyet davası ile harekete geçen zava l l ı Jön-Türkler, Avrupa 'nın büyük merkezlerin­ de, . hayal ve maceralara kapılmış veya ücretli ajan olarak bu düşman komitecilere katılmışlar; Sultan Hamid dolayısı 'ile müşterek kongreler yapmışla r; beya n na meler çı karmış­ l a r; makaleler yazmışlar ve sui-kastler tertip etmişlerdir. Nitekim bir kısım Jön-Tü rkler Sultan Hamid'i yıkmak mak­ sadı ile, 1 897 de, Tü11k - Yunan (Tesalya) ha rbi esnası nda, Paris'te çıkan Meşveret gazetesinde Yunanlıları n zaferine ·h izmet eden yazı ve mokaleler yazıyorlar; Büyük devletlere Osmanlı imparatorluğu aleyh inde müdahaleye, halkı ve ord uyu da ayakla nmaya davet ediyorlardı. Bizzat Jön-Türk­ lerden kalan vesikala r bu hiya netlerin çeşitli ve utanç ve­ rici örneklerini de açıkça meydana koymuş ve ibret verici hatıralar b ırakmışla rdır. M illi ve dini h islerden mahru m bulunan şô i r Tevfik Fikret de «Tarih-i kadim», «Sis» ve «Bir lôhzcri teahhur» 36


Aydı nların propagadaya ölet olması

37

adl ı şiirleri ile bu tahrip propagandası n ı dah ilde yapıyor; Sultan Hamid'e karşı, Erme n i ve Belci,kalı beynel milel ted­ h işçilerin g iriştiği sui-kasd ı n muvaffakiyetsizl iği dolayısı i'e teessürlerini bel irtiyordu. Fikret nasıl d i n ve milliyet duy ­ gularından mahrum bulunarak yıkıcı ecnebi propaga ndt:­ nın b i r örneği olmuş ise, oğlu Haluk da babası nın ku rbanı olmuş ve Amerika'da bir papaz olarak yaşa mış ve ölmüş­ tür. Mecnun veya ajan olan Ali Suavi de Ruslar'ı n Yeşil ­ köye geld i kleri sı rada Çı rağa n baskınını yapması devleti n ne derece karışık u nsurların tahribine ma ruz bulunduğu­ nu gösterir. Sultan Ham id' i n hal'ine da i r çıkarılan fetva da sahte­ karl ı ğ ın ve dahili propaganda n ı n nereye va rdığ ı n ı göster­ mek ba kımından şaheser veya gülüne bir vesikadır. Filtıc­ kika Osma nlı pôdişôhları a rasında H i lafeti, siyôsete esas yaparak, bu müesseseye cihôn-şumul d i ni ve siyôsi manö·tı kazandı rma kta en dinda r bir pôdişôh idi . Zaten onun su­ kutu ômil leri başı nda da Hal ifeliğin verdiği bu yeni kudret ve buna karşı büyük devletlerin g iriştiği tertipler idi. Dı.;­ rum bu old uğ u halde, Sulta n ı n tahttan indirilebilmesi bır fetva formülüne lüzum gösterince, bu ma ksatla kaleme aıı­ nan metinde, uta nmadan, «d i n i e s e r 1 e r i y a kt ı ğ ı » (ihrak binnôr) isnadı yer al mıştı, k i tarihte bu ka­ da r cesurane b i r yalan da nôdirdir. Buna benzer bir vak'a da Yassı-ada'da görülmüştü r. Filhakika, Atatürk'e bağ l ı l ı k ­ t a en i l e r i giden v e bu h ususu maddi delilleri ile d e isbat eden, eski Cumhurreisi Cela l Baya r da, uzun müdd et, ona karşı bir h ıyanetle itham edilmişti. Bu da i k i hôd isede Türkı­ ye'ye mahsus ga rip ve hazin tesadüflerin bir tecellisidir. Su lta n Hamid ve İ mparatorl u k a leyhinde g i rişi len, açık­ gizli faaliyetler, su i"kast teşebbüsleri o 1kada r çok ve çe­ şitl i idi ki, sağ la m bir emniyet teşkilôtı olmasa idi devletin ve kendisinin yaşaması mümkün değ ildi. İ şte O b u mak-


38

Siyôsi Buhra n ın Kaynakları

satla kurduğu istihbarat (Hafiye teşkilôtı) sôyesinde her türlü düşman faal iyetlerin i, günü - gününe ta kip ed iyor . e gereken tedbirleri alara k koca İ mparatorl uğu ayakta tutu­ yord u . Bu siyasi zarurete ve hiç bir devletin bundan müs­ tağni kalamamasına rağmen, m ua rızla rı bu Hafiye( Emnı­ yet) teşkilôtın ı da aptalca, onun aleyhinde bir del i l olarak göstermekten sıkılmamışlard ı r. Sultan Aziz'in basit bır komploya kurban gitmesi de böyle bir teşki lôta sôhip ol­ maması ile alôkalı idi. Sultan Hamid amcası n ı n başı na ge !enlerden çok ders a l ı yor ve akli müvazenesi ni kaybeden ağabeyi Sultan M u rad'ı tekrar tahta çıka rma gayretlerinin kend isinden ziyôde Türkiye'y i yıkmağa yöneldiğini biliyor­ d u . Son çıkan bir kitap bir çok Meşrutiyetçi ve İ ttihatçının pôd işôha takdim etti kleri j u rnallerle doludur. Bunlar a ra ­ sında Türk tabi iyetinde bulunmadığı halde İ ttihatçı cem i­ yeti n kuruluşunda büyük rol ü bu lunan Selô nik mebusu yu­ hudi E. Karaso'nun j u rnalleri d ikkati çeker. Meşrutiyet dôvôsı güden ve bu münasebetle Abd ü l ­ hamid karşısında uğraşarak milletler-arası propagandaya katılan Türk ayd ınları, bir avuç insa ndan ibôret id i. Hattô halk a rasında o, «Yedi·evliyô» kudretinde kalb ul ediliyor ve kendisinden, daima ta'zimle, «S u 1 t a n H a m i d E f e n­ d i m i z» diye bahsed i l iyord u . Sultanı tahtta n indi rmek maksadiyle, tertip edildiği anlaşılan, 31 Mart vak'osı üze­ rine, Bakır-köy'e gelen Hareket Ordusu, kumandan ı Mah mud Şevket Paşa askerleri, cok karışık u nsu rlardan mü­ rekkep bulunmasına (Rum, Bulgar, Ulah çeteleri) rağ men. pôd işahı kurtarmak için geldiğini söylüyor; aksi duyulduğu takdirde asker tarafında·n pa rcalanabileceklerini de itiraf ediyo rd u. ·

İ ttihatçıların 31 Mart vak'ası bahônesi ile, Sultan Ha­ mid'i tahttan indirmelerin i, kend i siyôsetleri icabı saya ra !< , môzur görmek côizse d e b u maksatla gülüne b i r fetvôya


Ayd ı nların propagandaya ôlet olması

39

başvurmaları ve bilhassa hal'i (ind i rme) kararını tebliğ için gönderilen bir hey'etin Yah udi E. Ka rasa, Ermeni Aram ve Arnavud Es'ad Toptani g ibilerden terekkübü de o derece tari h i bir l eke olmuştur. Gerçekten Türk h ükümdarını ve İslôm halifes i n i tahttan indirirken hem milli ve hem de dini b i r hakaret revô görülmüş; düşmanların bu vesile ile inti­ kamlarına yard ı m edilmişti r. Bu üc kimsen in vatana h iyô­ netıeri de bu intikamın mil letimize ne derece ağıra mal ol­ duğunu daha acık ıb ir şekilde göstermiştir. Böylece Abdül­ hamid Han'ın hal'ine dair fetvô, hal'in Türk düşmanları ta­ rafından tebl iği ve n ihôyet «Y ı 1 d ı z y a ğ m ô s ı» mil­ li tarihe çok ağ ı r bir leke olaraık geçmişti r. Hol'e gelen yo ­ ba ncılar dolayısiyle Pôd işôh teessüflerin i beyan etmiştir,


Hürriyet ve Meşrôtiyet fikri yabancı propagandası idi Meşrutiyetin ilônı ile gelişen h ü rriyet havası bir anarşi manzarası arzetmeğe başl a mış; yabancı u nsurla r acı kça h iyô nete geçmişlerd i . Devletin bi rliği ve manevi kıymetler i yı·kı l ı yor; zulQm hapishane ve sui-kastler devri acı l ıyor; i stibdat adı n ı alan Sultan Hamid za manı a ranıyord u . Bu h ü k ü mdar henüz tahtta tken bizzat Türk gazeteleri arasın­ da ona karşı hayasızca, hücum ve hakaret kampanyası başlamıştı . Bu münasebetle, bir gün, pôdişôh, Ali Cevôd Bey'e : «B a ş k ô t i p B e y! B u g a z e t e 1 e r i n m a k a m-ı s a l t a n a t v e h i l ô f e t e b u e t m e l e rine b a k ı l ı r­ k a d a r t e c a v ü z s a. f i m ô b ô d, n e p ô d i ş ô h 1 ı ğ ı n v e n e d e h i 1 ô f e t i n e h e m m i y e t i k a 1-­ m a y a c a k t ı r. Zan nedersem be n Hôtem ül-müluk (hük ümdarların sonu ) o 1 a c a ğ ı m» diyerek durumu ve istikbô l i belirtmiş ve görmüştü. Gerçekten bu terbiyesiz­ ce hakaret ve tecavüzler onun şahsından ziyôde Türke ve İslama karşı idi ve bir intika m hareketinden başka bir şey d eğ i ld i . Az zaman zarfında Osmanlı ve d iğer imparatorluk­ l a rı n yıkılması, hü kümdarların toc ve tahtlarını kaybetme­ leri de bu sezişi teyid etmiştir. -

İttih atçılar, Tanzimat ile Tüı:kler a rasında başlaya n , yabancı propaganda v e tahribatın gelişen tesi rleri içinde 40


Hü rriyet ve Meşrutiyet fikri yabancı propagandası idi

41

yetişmiş ve Mithat Paşa ile girişilen Meşrutiyet ve h ü rriyet cereyanına bağ l ı kalmışlardı. İtalyanlar a rası nda Karbonari ve Yunanlılar arasında Ethniki Cemiyetleri nası l Masonik esaslara göre gizli 1ku rulmuş teşekküller idi ise, Türkiye'de de Gene Osmanlı, Jön Türk ve İttihôd-Terakki Cemiyetleri de aynı mahiyette idi. Şu farkla ki bizimkilerin kurucuları ve ôzaları arasında yabancılar başlıca rolü oynuyord u . B u cemiyetler, Türkiye'de hürriyet v e meşrutiyet fiki•­ leri n i yaymağa çalıştıkları zaman Türkler arasında bu mef­ humların henü.z siyasi bir mônôsı yoktu ve tabiatiyle bir ihtiyaca da cevap vermiyordu . Çü n kü , Türk tarihinde, Av­ rupa'nın a ksine, esaret olmadığı için içti mai mônôda böyle bir mesele mevcut değ ild i . Siyasi ba kı mından da deva m eden devlet nizômı karşısında bir h ü rriyet a kla gelmiyor­ du. Bu sebeple Namı k Kemal : «Ne efsunkar imişsin ey di· dôr·ı hürriyet» derken edebiyat ve hayal ötesindeki kitlele­ re tes ir eden bir fikrin mü messili olmuş değ ildi . Sadece Avru pa'dan yeni gelen bir hevesten ibaretti. Siyasi hürr:­ yet cereya nı ile birlikte meydana çıkan Meşrutiyet hare­ keti de bu mah iyette olup g ayri-müslim ve Türk b i r avuc ayd ı na inhisar ediyord u . M i lli ve İslômi esaslara dayanan imparatorl uk idaresinde, bir takım aksaklık ve bozukluklar bel i rmiş bulunmakla beraber, henüz bir rejim değ işikliğı lüzumu da duyulma mıştı. Zaten Tanzimatın getirdiği esas­ l a r da milli devlet a n'anesini teyidden başka b i r şey değ i l ­ d i . Sadece gayri-müsli mlere tanıdığı m üsavat ile bir yen : ­ l i k gösteriyor v e b u d a hazmolunmuyord u . Bundan başka Türkler, siyasi müesseseler d ışında, i ç ­ timai ba kımdan, dünyanın e n d emokratik milleti oldukları i ç i n de, cemiyet olarak, ona bağ l ı bulunan h ü rriyet ve meş­ rutiyet fikirlerini zorlayan bir ihtiyaç karşısında bulundukla­ rını duymamışlard ı. Asl ı nda Avrupa'da da h ü rriyet hareke•­ leri içtimai inkişaflarda n, Feoda l iteni n yıkılışı. burjuvazi-


42

Siyôsi Buhra n ın Kaynakları

n i n teşekkülü ve nihayet sanayi in kı lôbından sonra ciddi su rette meydana çıka r. Nitekim, Tü rkiye'de Meşrutiyet he­ vesi başladığı, daha doğrusu yabancı gizli tesirleri ile gö­ züktüğü za manlarda, Avrupa'do Rusya , Avusturya, Alman­ ya ve hattô Fransa imparatorl ukları ve diğer küçük devlet­ ler de henüz meşruti idareye kavuşmamış; mutlôkiyet re­ j i mleri altında kalmış bulunuyorlard ı . Meşrutiyet ve cum­ h u riyet idaresine geçm iş bazı milletler ise henüz bu rej im­ leri a ristokratik ve kapital ist tesirlerden kurtarmış değ ille�­ d i . Halbuki bu dünya durumu yan ı nda Osma nlı devl eti çok karışı k milletlerden terekküp ediyor ve yaba ncıların tah­ rikleri ile de imparatorluğu parçala mağa hazı r bulunuyor­ lard ı . Bundan başka, Avrupa ile temasları dolayısı i l e H ; ­ ristiyanlar Tü rklere nazaran daha ileri bir duruma gelmişler­ d i . Bu gibi sebepler meşruti idareyi zorlaştırıyordu. Sultan Hamid 1. Meşrutiyet Mecl isini açış nutkundr:ı atalarının altı yüz yı ldan beri yabancı din ve milletlere kar­ şı gösterdi kleri adaleti ve bu sôyede onların dil, d i n , kültür ve mill iyetleri ni koruduklarını ve devletin karşı laştığı zor­ l ukları bel irtirken, yeni re jimin zaafa düşürülmesi endişele­ rine de zımnen işa ret eder. Genç hakan bazı yaşlı paşa la­ rı n kifayetsizliğini, anlayarak impa ratorl uğun dizgi nlerini eline alırken Mithat Paşa ve mebusla rın 1 293 harbi ve felô­ ketine sebep ol maları dolayısı ile meclisi de artık toplantı­ ya çağırmamıştır. N itekim, Sulta n Hamid, bu acı mağ lubi­ yetten sonra, Türk iye'n in Ja ponya g i bi b i r milli birl i k (mil­ let-i vôhide) teşkil etmediğ imizi söyler ve ata mirası i mpa­ ratorluğu, meşrutiyet vasıtasiyle, dağıtamıyacağını belirtir­ d i . Kendi müsteml ekelerinde Müslü manlara h iç bir hak ta­ nı mayan büyük devletlerin , mütemadiyen H ı ristiyan tebaa­ n ı n hukukunu arttırmak bahanesi ile g i riştikleri teşebbüs­ lerde hiç sa mimi olmadı klarını da düşünüyor ve meşrutiye­ tin ancaık düşmanlara yoracağına inamyord u .


Siyasi Buhra n • n Kaynakları

43

Sultan Ha mid, Sultan Aziz'in hangi sebeplerle suı­ kasd'a uğradığını. gizli cemiyet tuzağ ına düşen Sultari Mu­ rad'ın. ya ranı i le, nasıl yabancı emel ve entri kalara ô let old uğunu unutamıyordu. Bu sebeple, Meşrutiyet g i bi o za­ man için zara rlı olan şekillere değil esasa kıymet veriyor­ d u . İ mpa ratorluğun her ta rafında yeni usul (Avrupai) mek­ tepler açarak b i r münevver kadro yetiştirmesi bu a nlayışın mahsulü idi. N itekim i l . Meşrutiyetin ilônı münasebetiyle durumun çok ilerlemiş bulunduğunu ye bunun da yetiştir­ diği yeni ayd ın bir nesil ile mümkün olduğunu bel irtiyordu. M eşrutiyet ile ilk cumhuriyetin münevver nesli onun eseri idi. Bozuk ve ajanlar müstesna bu aydınlar milli birl ik şuu­ ru ile bugünkü nesilden daha ileri idi. Bug ün. Türkiye'de, bazı siyaset adamları ve ayd ı n lar, 1 50 yıllık b i r hü rriyet mücadelesinden bahsederlerken hôlô tarih i mizden ne dere­ ce gôfil bulundukları nı veya nasıl haya l ve propaganların kurbanı olduklarını gösteriyorla r.


Sultan Hamid'in İslamcı Siyaseti Abd ü lhamid Han'ın şahsi inanış ve siyai görüşlerinde İslômiyet başlıca ômil idi. Osma n lı hükümdarları a rasında H i lôfet makamını onun kadar islôm' ın mihra k ı ve İ mpara ­ torl uğun kudret kaynağı hôl ine getirmeğe çalışan bir pôd i­ şôh yoktu . O Ta nzimat ve il1k İttihatçı devirlerin kozmopolit zihniyetlerine mukabil İ m pa ratorluğun, iç ve dış siyasetini, İslôm esaslarına dayanarak yaşayacağına inanıyord u . Av ­ rupa emperyalizmi nası l H ı ristiyan u nsurları devletin aley­ h i nde kışk ı rtıyor idi ise o da bunlara karşı , müstemlekele­ rinde yaşayan müslümanları d a Hilôfet maka mına ve şahsı­ na bağ lı kıblegôh ve ümid kaynağı hôline geti riyordu . O, müslüman emir ve reisleri ile ya kın münasebetlere girişir; kend ilerine ihsanlarda bul u n u r; côm ilerine ve dini müessis­ lerine hediyeler ve yardımlar yapardı. Afrika içlerine kadm İslam dünyasının her tarafında hôlô onun eser, tesir ve hatıralarına rastlanır. Bazı yerlerde, son za ma nla ra kad ar, h utbe ler onun adına okun muştur. Su ltan Hamid Hi lôfete bu yü ksek mevki ve nüfCızu ver­ mek sayesinde İmparatorl uğun hem Cihan - şumOI b u siya­ setle hayatiyet kazanacağ ına ve emperyal izme karşı mu­ kabele edileceğine inanıyor ve hem de bu maka mın ve d ı ­ ni vazifesinin icaplarını yapıyord u . İslôm d ü nyasında Türk­ lere karşı beslenen sevgi ve bağl ı l ık, bin yıllık tarihi hô­ kim iyet ve h izmetelere dayanmakla beraber, onun bu siyô44


Sultan Hamid'in İslômcı Siyaseti

45

seti ve ci hôdı sôyesinde bu derece canlanmış ve kuvvetlen­ mişti. ittiatçılar, Sulta n Hamid'in bu mirôsına dayanarak, 1. Cihôn Ha rb i nd e Halife nômına bir C i h ô d - ı m u k a d d e s e ilô·n edebilmişler idi. H i ndistan müslümanlarınm ( Pakista n l ı la rı n ) Bal kan , Cihôn ve İsti klôl h a rplerinde, Türk­ ler için yaptıkları u n utul maz fedôkôrlık ve mücôdelelerin kaynağı da bu bağ l ı l ı k h islerine daya n ır. Bu gün Pakistan mil letinin Tü rklere karşı taşıdığı ve karşılaşılınca izhar et­ tiği coşkun d uygu ve heyecana şahid olanlar bu tarihi mi­ rasın kıymet ve 'kudretini daha iyi anlarlar. Cumhu rreisinin son Pa k istan seyahatı esnasında, yüz binlerce, kitlelerin heyecanları ve gül çiçeği yağmuru içerisinde şaşıyorduk. Arkadaşlara «Bu Pakista n l ıların bizi müslüman kal mağa zorladı klarına» dair bir lôtifeyi yapmaktan da kendimi a la­ ma mıştı m. Sultan Hamid Hildfet siyasetile ne derece yül<­ selmiş ve nüfCız ıkazanmış ise, bununla, kendi sukutuna da o nisbette sebebiyet vermiştir. Bununla beraber o, emper­ yal istler devletlere ve Rusya'ya ıka rşı Alma n dostluğu i l e bir müvozene siyasetini de ihmal etmemiş v e Alman İm­ paratoru da, Hal ifelik nüfOzunu da h esaba katarak, Türk dostluğuna bağlanmıştı . Abd ülha m id Han yeni devrin milliyet duyg uları ve hu­ susiyle büyük devletlerin tahrikleri ile H ı ristiyan kavimlerirı Devlete sadakatla rı na güvenemiyordu . Bu sebeple O, Ta n­ zi matçı ve İttihaçı ları n sandıkları g ibi bütün yaba ncı unsur­ ları n bir Osmanlı vatan-severliği duygusuna bağlanmaları i mkônsızlığını anlamıştı . Bu düşü nce, onun iç siyôsette de, İslôm birliği fikrini esas yapmasına ômil ol muştu. Bununlrı beraber o Hı ristiyan tebaasın ı , ecdôdına mahsus a n'anele­ re göre, adôlet ve şefkatle idôre ediyor; cok çeşitli ve in­ ce siyasi tedbirlerle onları kazanmağa ve bağlamağa çalı­ şıyordu . Dini birl iğ i esas a ldığ ı için de müslüman milletler arasında bölücü bir milliyetç iliğe müsaade etmiyordu. Bu,


46

Siyesi Buhra n ı n Kaynakları

onun Türklük şuur ve g u ruruna meni olm uyor; bu söyede mil letine daha büyük h izmet ediyordu . Yıldız sarayında münzevi ve zöhidöne bir hayat sü rerek ta rih i n ve İmpara­ torluğ u n ağır yükünü taşırd ı . Beynelmilel tedhişçileri n ve Ali Suavi gibi a ja n veya maceraperestlerin suika stleri do­ layısiyle boza n rahat yatağına da g i rmezd i. Sa ray me nsupları n ı n hayatı da sıkı bir kontrol altı nda id i . Herkesin d i ni ve milli ka idelere ve Hö nedön ' ı n vekarı­ na uygun yaşa masını disipline a l mıştı . Es'ki Saray masraf­ larına son vermiş; fakat Devletin menfaatı için bol pa ral ar v e h ediyeler dağıtmaktan çekin memişti. Avrupa'da karışı k kaynaklardan geçinen b ir kısım Jön-Türkl eri daha üstü n ücretlerle satın a larak za ra rsız hale getird i . Avrupal ı Şar­ kiyat ôl imlerine ve i l i m cemiyetlerine, keşiflere (ve mesele Pasteur'e) bol ihsanları ihmal etmezdi . Türkiye'de kuru l a n birçok i l mi v e hususiyle tııbbi tesisler o n u n eseridir. Hali< a rası nda kend isine izate olunan «Yedi Evliye» kuvveti, din­ d a r hayatı , İslö miyeti h i möyesi ve n i hayet d ü nya siyöseti­ ni idöre ettiğine dair bir inanış dolayısiyle idi. Maamafih Avrupa'd a bile söyesinde Cihön H a rb i n i n çıkmayacağına inanan d i plomatlar va rd ı . Hıristiyan misyonerleri sıkı takip eder, yabancı devletlerin Anadolu'da yeni d i ni ziyöretgöh­ l a r ( Mesela Anta lya'da Ayo-Nikola Noel-baba) ihdôsları­ na müsaade etmez ve kültür emperyal izmi gayretleri nin a r­ kasında yatan teh l i keleri hesap ederd i . -


Meşrutiyet Fırtınası ve İttihatçılar ittihatçılar da Midhat Paşa 'ya ve onun Meşrutiyet dô­ vôsına bağ l ı olarak ileri atılmışla rd ı . Ruslar Bal ka nlarda kurdukları gizli ihti lôl komiteleri ile devleti isyanlarla uğ­ raştırırken İ ngiltere ve Fra n sa gibi büyük mü mteml ekeci devletler veya şirketler de ista nbul'da Rum, Yahudi ve Er­ menilere kurdurdukları gizli Mason locaları na Midhat Paşn , Ziya Paşa , Al i Suavi, Agôh Efendi ve Namık Kemalleri ve bu a rada Şehzôde Murad Efendi'yi sokmuşlard ı . Murad'ı tahta ç ıkarma k maksad'iyle hem kend i emellerine uygun bir idôre kurmo'k, hem d e sözde Rus istilôs ı n ı d u rd urmak isti­ yorlard ı . İ ng i l iz Elçisi El iot'nun rehberliği ile Rüşdü, H üseyin Avn i ve Midhat Paşalar Sultan Aziz'i kolayl ı kla bertaraf edip Murad'ı tahta çıkarmakla Meşrutiyet yolunu da açmış; yerl'i ve yaba ncı H ı ristiyanlar da bir çok menfaat ve imtı­ yazlar koparma imkônlarına kavuşmuş idi. Midhat Paşa Türk bayrağına hilôl yan ı nda salip (haç) koymayı düşünürken hem Mason ik esaslara ve hem de hı­ ristiyan unsurlara uygun bir şey yapmak istiyord u . Bazı Türk ayd ı nları, Mason Cemiyeti sôyes inde Avru pa'da itibar göreceğ i mize inanıyor veya böyle gösteriyor: Tanzimat'ı 41


48

Siyösi Buhra n ı n Kaynakları

i l ö n eden M . Reşid Paşa'nın Rusya'ya karşı İ ng i l i z ve F ra n ­ s ız l a rı kaza n ması v e Kırım m uh arebes i n i n zafere u laşması d a buna b i r misöl sayı l ıyord u . Su ltan M u rad ' ı n a k l i muvazenes i n i kaybetmesi v e kud­ retli şahsiyeti hakkında bir fiki r sôhibi bul u n madıkları şeh­ zöde Abd ü l h a m i d ' i n tahta çı kması bütün plönları a lt-üst et­ t i . M u ra d ' ı n hasta l ı ğ ı n a ve Sulta n H a m i d ' i n yeni pôd işöh olmasına rağmen Ali Suavi ' n i n çılg ı n l ı ğ ı ile vukubulan C ı­ rağ a n sarayı •baskı n ı nd a n itiıbaren deva m eden g izi; faa l i ­ yetler, s u i kastler h e p d e l i Su ltan M urad namına cereyan eder ve N a m ı k Kema l ' i n de ş i i rlerinde edebi şek l i n i a l ı r. Bu del ice h a reketler hürriyetç i ayd ı n la r .ara s ı nda mevcud ha­ yal ve şaşkı n l ı ğ ı göstermeğe kôfid ir. Sultan H a m i d ağabeyi M u rad'ın Hônedöna ve Ha life l i k maka m ı n a yakışmayan bu hafifl· i ğ i n i , çok nözikône bir ifôde ile, ayıplad ı ğ ı n ı bel irtme­ ğe mecbu r ka l m ı ştı. Bu sebeple Sultan H a mid g iz l i cemi­ yetlere f ı rsat vermezd i . Masonlar a rasınd a kendine

karşı

n ihayet bul mayan husumetin bir sebebi de budur. Lö k i n Pöd işöh ı n başka türlü hareketi v e devleti n ist i kb a l i n i unut­ ması mümkün mü idi? İttihatç ı l a r, M idhat Paşa'nı n yol u nda Hü rriyet ve Meş­ rutiyet f i k r i n i n côzibesine d üştükleri zaman, devleti bu sa­ yede kurtaracakları kanaatına inanmış bulu nuyorla rd ı . Av­ rupa 'ya giden hayalci, möcerôcı veya ajan Jön-Türkler ka­ rışık kaynaklardan geç i niyor; doğrudan İ n g i l tere ve Fra nsa h ü k u metlerinden para aldıkları da açığa vuruluyord u . Sa­ zan Sultan H a m i d ' i n ücreti üstün geli nce hizmet ve gaye­ n i n değ işti ğ i de oluyord u . Yah ut d üşmanlarla i şb i rl i ğ i n i va­ tan h ô i n l i ğ i sayan m i l l iyetçi Jön-Tü rkler h arekete geçinc e a ralarında çeşitl i kavg a l a rd a n biri daha beli riyord u . Arala­ rında Ziya Paşa ve Namık Kemal g i b i eskileri ayarı nda c i d ­

di b i r fikir adamı yoktu . Maa mafih b u şôirler de Cevde t


Meşrütiyet Fırtınası ve İttihatçılar

49

Paşa ' n ı n i l mi seviyesinden çok geri b u l u n uyord u . Bu güne kadar beyhOde yere şöh reti propaga nda edllen Prens Sa­ bahaddi n'in f i k i rl eri de

«ademi merkeziyet ve teşebbüs 1 -

şıahsi»<len ibaret idi. Birinci fikir i mparatorl uğun dağılma­ sını çabuklaştırm aktan başka bir mônô ifade etmiyordu. İ k i ncisi ise 1 9. asır l tberaHzmi g tb i malOmu ilôm ed iyor ve Türkiye için hic bir ihtiyaca cevap vermiyord u . Zaten ba­ bası Damad Mah mud Paşa ka rış'k hesaplarla İ stanbul'dcn kaçmış ve İ ng i l l izlere dayanara k Jön-Türklere· yardıma va­ sıta olmoğa başlamıştı. Sabahaddin de, fiki rleri gibi, gaye­ si meçh u l b i r şahsiyet idi. Ah met Rıza ve Abdu l lah Cevdet g ib i ileri gelen Jön-Türklerin fikirler! de, kaba tarafları ile,

Auguste Comte pozitivizmine saplanmak ve Fransa m ünev­ verleri a rasında yayıl a n dins izl i k modası na uymaktan iba­ retti . Jön-Tü rklerin Avrupa'daki hayat v e faaliyetleri ciddi b i r netice a l a mamış; fakat Selôni k'te Masonik esa s l a ra gö­ re kuru l a n İttihat ve Terakıki Cemiyeti muvaffa k olmuş id i . Esasen Balkan komitacı l a rı d a hep b u esasa göre g izli Ce­ m iyeUer kura ra k İ mparatorl uğa karşı mücadele ediyorla r­ d ı . Böylece, Su ltan Aziz za manında Mısı r'da İ n g i l iz tesi ri­ l e kuru la n ve oradan da İsta nbu l 'a gelen Mason Cemiyeti değ i l , Bo �kanların ve h ususiyle Selô n i k ' i n havası İttihatçı teşk i lôtın meydana çıkması na i mkôn verdi. Cevdet Paşa. Bal kon komitacı l a rı orası nda Masonla rın başl ıca role sah ip oldu klarını, tarihi nde, iza h eder. İttihatç ı l a r karışı k u nsur­ l a rdan mürekkep olmakla beraber, Tanzi matçı l a r g ibi, bu sôyede Avrupa'da itibar kaza nı lacağına ve İ m pa ratorlu ğ u n korunabileceğ ine d a i r b i r ka naate s ô h i p

b u l u nuyorlard ı .

Bundan ötürüdür, ki M eşrutiyetin ilônı ve H ı ristiya n u nsur­ l a rla kardeşl i k sôyesinde, h ü rriyet, müsavat,

adô let ve

u h uvvet esaslarına göre, Osma nlı ş u u r ve birl i ğ i n i n yaşa­ yacağı inancı yayı l mıştı. F. 4


50

Siyôsi Buhra n ı n Kaynaık l a rı Fakat Meşrutiyetin i l ô n ı ile başlaya n siyasi anarşi ve

boğuşma havası bütün ü m itleri k ı rıyor; Türk d üşma n l ığ ı i l e ta n ı nmış Rum, Ermen i , Ya h u d i , Arnavud, Suriye l i v e Lüb­ n a n l ı k imseler İttihatçı mebusu olarak Meclis'e g iriyor; Ttirk aleyhdarı ve isti klôlci sa l d ı rışlara geçiyorlard ı Sulta n H a ­ mid v e eski d ev i r d üşman l ı ğ ı n ı körükleyen Türk gazeteleri de edebsizl i kleri ile ölçüyü aşmakta n ve bizzat Türklüğe uta nç verici tecôvüzlerden k u rtulamıyorl a rd ı . Nitekim dev­ l et idaresi komitacı mahiyeti n i a l mıştı . Hürriyet devrinde m u h a l ifler caddelerde kurşunla rla öld ürü l üyor, i d a m l a r bir­ biri n i ta k i p ed iyor ve hapishaneler siyasi m a h k u mlarla do­ l uyord u . İsya n l a ra ve d ış düşmanların istilô l a rı n a da fır­ satlar veril iyord u . Böylece

İttihatçılar, d ôvôlarına aykırı

olarak, h ü rriyet yeri n e yen i bir istibdat, adôlet yerine zu­ l ü m , kardeşl i k yeri ne

d üşma n l ı k , h a pis ve sui-kastler dev­

rine g i rmişler; İ m paratorl uğu k u rtaracak yerd e dağ ı l masına sebep olmuşlard ı . İşte bu acı netice vata n-sever İttihatçı l iderlerin uya n masına yarad ı .


İttihatçıların Uyanışı İttihatç ı l a r bu acı hôd ise ve felôketler karşı s ı nda nası l a l d a n d ı k l a r ı n ı veya çok genç yaşta devlet idôresinde n a s ! I tecübesizli klerine kurban g ittiklerini

a n layı nca

uya n d ı l a r .

B a ş t a , Maşrik- ı a 'zam olan, Tôlat Paşa g i b i l iderleri olmak üzere. İ m paratorl u ğ u n çöküşü n ü , hattô a n a -vata n ı n ve biz­ z a t kend i hayatları n ı n da teh i i kede old u ğ u n u görerek M i l · l iyetçi - İslômiyetç i mefkure n i n kahra m a n ı olara k son kur­ t u l u ş çares ine başvurdular. İttihatç ı l a r Ziya Gök-alp g i b i b i r mefk u reciyi bulma kta ne kadar ta l i h l i i d i ise bu f i k i r adamı d a , onların ta k d i rine nôil olara k , o derece şa n s l ı i d i .

M i lli şuuru canlandı rıyor; çığ g i b i yaklaşan teh l i keler de v o ­ ıarı çoc u k l a r ı n ı a ş k a getiriyor; m i l li ö l ü m kal ı m cihôdına hazırl ıyord u . Artı k m ukaddes vata n ' ı n kurta rı l ması ve milli beka d uyguları her d üşü ncen i n üstüne çı kmıştı . Yeni acı­ l a n Türk-ocağı d a bu dôvô n ı n kudsi bir ocağ ı hôline gei­ m işti. T::ılôt Paşa Troblus'un tecôvüze u ğ ra ması

üzerine

« İtalyan b i raderler İtalyan old ukları kadar ben de Türküm» d iye gönderd i ğ i rivayet edilen haber ile daha o zama n milli duyg u ve mefkures i n i ortaya koymuştu. İttihatçıla r yan ı l d ı l a r ama b u uyan ış sôyesi n d e de hem Cihôn Harbi destôn l a rı n ı n yarat ı l ması nda, hem de İstiklôl Harb i n in kaza n ı l masında h izmet ettiler. Gerçekten bu ye­ ni milli ş u u r sôyesinde a yd ı n nesl i ateşlediler. Talôt Paşa ve a rkadaşları, vaktiyle i şb i r l i ğ i yaptı kları Erme n i lerin en teh likeli bir zama nd a , düşmanla birleşerek vatan h ıyô neti


Siyôsi B u h ra n ı n Kayn a k l a rı

52

yaptı klarını ve Türkleri a rkad a n vurmağa gi riştiklerin i gö­ rünce de onları Anadolu d ışına sürgün etmekten çekinme ­ d i ler. Vatan-severliğin yaklaşan teh l ikenin verd iğ i bir ce­ sôret�e bu a ğ ı r mes'ul iyeti üzerlerine a l masa l a rd ı isttklôl savaşı da daha zor k·aza n ı l ı rd ı . B i r kısım Vatan-sever İttihatçılar b u siyôset v e mefku­ re değişi k l i ğ i nden sonra Sultan Hamid hakkındaki hatô ve haksızl ıklarını

itiraf etmek fazileti n i de

göstermişlerd i r.

Başta Talôt Paşa olmak üzere bir cok i leri gelen İttihatçı'­ nın Sultan Hamid 'e ka rşı hatô l a rından döndüklerine d a i r cok misôl vard ı r. İslô m siyôsetine v e

A l m a n dostluğuna

bağ l a n mayı da Sultan Hamkf'in yolu olarak takip ettikleri­ n i ve bu sebeple mağlQbiyet i n kendi hatô l a rı değ i l bir ka­ der meselesi old uğ u n u bel i rtiyor ve kend i leri için bir ma­ zeret gösteriyorl a rd ı . Fakat Sultan Hamid'in Alman dost­ luğu, sôdece, R u sya ve İng iltere karşısında b i r müvazene siyaseti icOıbı idi. Esasen, bir h a rbin, İ mparatorluk içi n teh­ l iıkelerini bilen H a ka n d a i ma bundan kaçı nmış ve yal n ız za­ ferle bitird iğ i Tesa l ya muha rebesi ile Yunan ista n'a bir ders verm işti . O ayn ı zamanda denizlere hôkim devletlerin za ­ fer kazanaca kları n ı söylemekle de hem h a rbin

ôkıbeti n i

görmüş ve hem d e siyôseti n i göstermişt i . İttihatçı l a r Tu­ ra ncıl ı k yapa rken Rusya karşısı nda harbin ve kfealleri n i n icabına, n ihôyet Alman tes i rine uymuş b u l u n uyorla rd ı . Ziya Gök-a l p :

Türkiye büyüyüp Turan olacak; Türkiye Sultanı Hakan oJaoak. d e rken bu mef k u rey i işl iyord u . Fa kat Sultan H a m id ' i ta kip­ l e g irişti'kleri İslômcı siyôset ve i l ô n ed i l en

Cihôd-i mukad·

des, ya n l ış veya ma ksatlı görüşlere göre, faydasız değ i l , bilakis H i ndistan'da büyük tesirler yapmış v e istiklôl H a r-


İttihatçıların Uyanışı

53

b i nde de maddi- manevi yard ı m l a r ı n ı sağlamakla da müsbet neticeleri n i göstermiştir. İttihatçılar felôket ve teh l i keler karşısı nda yal n ı z m i l li mefkure dôvôsına sarı �modılar. Böylece S. Ha mid siyase­ tine de döndü ler. Meşrutiyet i n k ı labı ve yaba ncı u ns u rl a r ı n kardeş l i ğ i sayesinde k u rta rı la ca ğ ı sa n ı l a n

koca İ mpara ­

torl u ğ u n a rtık teh l i kede b u l u n ması ve sür'atle çökmekte ol ması ciddi ve m i l l iyetç i ideal i stleri uyand ı rı rken

Sultan

H a m id 'e karşı hata l a rı n ı da itirôt ediyorlard ı . Talôt Paşa felaket görü n ünce siyasete göre onu tahtta tutmak sôye­ sinde, birli kte, hem Meşrutiyetin ve hem de Devletin k u r­ tulaca ğ ı kanaatinde id i . Düşman gemileri Çanakkale Boğ a ­ z ı n ı zorla rken Payitahtı n Anadolu'ya n a k l i düşü n ü l müş ve Ta lôt Paşa, Beylerbeyi Sarayı nda Sultan H a m id'e de hazır­ la nması n ı teklif etmişti. Sakıt Hakan: «B i r ô d e r i m e s e-

1 a m

s ö y l e y i n i z !

b u l ' u

m u h a r e b e

şe n b i r B i z a n s

E c d a d ı m ı z s a h n e s i n d e

İ m pa ra t or u n d a n

İ s t a n ­ d ö ğ ü ­ a 1 m ı ş t ı.

B i z de, ecdôd ı m ıza layık o l ara k, burada döğüş mekten ve öl mekten başka b i r şey yapa mayız. Kend i leri g iderlerse ben burada kalmağa ve döğüşerek ölmeğe mecburum. Hem bu telaşa l üzum da yoktur. Ben i m Boğazda yaptığı m tah­ k imata ne old u?ıo cevab ı n ı vermiş; Paşa da b u ihta r dola­ yısı i l e nakil teşebbüsünden vaz geçmiş ve sôbı k Hakana karşı hayra nlığ ı n ı tekrarlamışt ı . Zaten az sonra d a Çanak­ kale desta n ı yaratılmış ve zaferi de kaza n ı l mıştı.


İttihatçıların Sultan Hamid' den Af Dilemeleri S u l ta n H a m id harbin sonl a rı na doğru öl ü nce me mleke­ tin ma nzarosı perişan ve korku nç, ôkıbeti de bel l i i d i . Cenô­ zesi bütün İ sta nbul halkı n ı n göz yaşla rı a rası nda ve m u h ­ teşem b i r merôsimle yap ı l ı r ve n a ' ş ı S u l t a n M a h m u d türbe­ s i ne tevd i ed i l i rken m illeti n ızd ı robı büyük ve düşü ncesi d er i n idi. İki devir a rasındaki fark, felôketler

dolayısı i l e ,

b ütün mil letçe a n l aşı l makla beraber İttihatçı l a r ı n i t i rafları çok daha mô nôl ı d ı r. Talôt Paşa ve bir çok İttihatçıdan son­ ra, b u n l a r a rasında, bazı meşhur şô i r ve mütefekk i r i n , de­ rin ızd ı rabı ve

pişma n l ı ğ ı meydana koyan ş i i rleri

kada r

d u rumu veciz b i r şekilde ifôde etmek m ü k ü n değil d i r . Şô : r Süleyman Nazif :

Kaç zamandır gelmemişken yôde biz, İşte geldik senden istimdôde biz: Pôdişôhım hasret olduk eski istibdôde biz. derken hem iki devir hakkı nda görüş ve hislerini bel i rti r ve hem de Sultan Ha mid'den istimdôda varan b i r pişma n l ı k l a o n a karşı tazi m l er i n i s u n a r v e g ü n ôh l a rı nı n da affı n ı d i ler; kurtuluşa dua ederken de ruhôniyetinden istimdôd eder. Feylesof şôi r Rıza Tevfi k :

Tarihler adını andtğı zaman, Sana hak verecek ey koca Sultan!


İttihatçı ların Sultan H a m id 'den Af Di lemeleri

55

Bizdik utanmadan iftira atan, Asnn en siyasi pôdlşôhına! Pôdişôh hem zôlim, hem deli dedik, ihtitôle kıyom etmeli dedik; Şeytan ne dediyse biz beH dedik; Çalıştık fitnenin intibôhına! Divône sen değil meğer bizmişiz; Bir çürük ipliğe hulyô dizmişiz; Sôde deli değil edebsizmişiz; Tükürdük atalar kıblegôhına! Şairin bu ş i i ri itiraf. pişma n l ı k ve ızd ı raplardan sonra işle­ nen g ü nahları, manevi değerlerin tahribi n i , Sultan Ha mid hayra n l ı ğ ı n ı bel irti rken bu h ususta koca bir k itab ı n mey­ dana koyamayacağı h i s ve görüşleri doha veciz ve kudret­ li b i r şekilde ifade etmiştir. İşte vatansever İttihatçıların Sultan Hamid ve kendi devirleri hakkındaki son görüş ve hükü mlerine dair bir kaç m ü h i m misa l i verirken ya k ı n ta ı i h i mizden b i lhassa bu gün için nas ı l bir ders a l ı nacağı na da işaret etmiş bul u nuyo­ ruz. Ta lôt, Enver ve Cemal Paşal a r davaya başla rken gay­ ri m üs l i mlerin kardeşl i k d uygularına i n a n ıyor; fakat on ların h ı yô netleri ile karş ı laştfktan sonra do , vata n dışında, onla­ rı n kurşunları ile hayatlarını kaybediyorla rd ı . Çünkü onlar vata n ı n felakete u ğ rad ı ğ ı n ı ve vata nsız kalma ve öldürü l me tehl ikes i n i görünce büyük mes'Ol iyetlerin altına

g i re rek

son vatan vazifeleri n i yaptılar! Fakat yine de iş işten geç­ miş; hem vatan ateşler içind e ve d üşman süngüsü a ltında k a l m ı ş ; hem d üşman kurşu n ları ile hata l a rı n ı n bede l i n i öd:3miş oldular! Bu gün Sultan Hamid tari h i n derin-l iklerine göm ü l d ü . İ mparatorl u k y ı k ı l d ı v e a l ı nacak hisse d e kal ma d ı . Fakat


56

Siyôsi Buhranın Kaynakları

yine i htiraslar bitmedi; küçük Anadolu sınırları içinde çal ,ş­ mak ve ilerlemekten başka bir gayesi olmayan milletimiz daha korkunc bir drama sahne edHmek isteniyor. Türk co ­ cuklan ideolojik safsatalarla birbirlerine düşman bir duru­ ma getirUmiştir. Düşmanlar gülmekte, eski hürriyet ve meş­ rutiyet hayalleri ile içimize sokulan güve, bu gün i lericil i k oyunları i l e daha tehl•kel i ve memlekete şômU bir kanser hôlini almakta; devlet ve vatan birliğini tehdit etmektedir. Eskisinden fark olarak bir cok üniversite hocaları, kapita­ l ist teşek küller. patronlar ve hatta devlet müesseseleri bu tehl i keli yabancı tahrip cephesinde hizmete g irmiş bu lun­ makta. veya bundan habersiz gözükmektedirler. İttihatçı tecrübesi ve liderleri.n uyanışları önümüzde sağlam bir ibret dersi olduğu, manevi çöküntünün ve siya­ si ızdırapların acısı, g idişin tehl i kel i ôktbeti göründüğü hal­ de yine de milleti tersine zorlamakla, miHet ve şahıs olarak, felôketlerin kurbanı mı olmak istiyoruz? ittihatçı l i derlerin­ den daha fazla İttihatçı olarak eski iftira safsatalarını kör bir taassupla diri ltmeğe çalışan bakiyeler ve hele Vassı-adJ ızdıraplarını yaşayan bazı şaşkınlar bu gayretlerle ne elde etmek istiyorlar? Mektep kitaplarını ve dersleri hôlô ha­ kikate aykırı ve gülüne safstalarla doldururken miHi şerefi­ mizi ve istikbal imizi düşünecek kadar akıl lı olalım; il im, mil­ let ve insanhk yolunu reh-ber yapalım. Gaflette olanları uyarmak, zararda direnenleri durdurmak zorunda da ka­ lacağız. Bununla beraber milli uyanışın başladığını, kurtu­ luş cihôdının açıldığını ve milletimizin tarihi h ayatiyetini muhafaza ettiğini de Al lah'ın bir lütfQ otarGk beı.irtmeliyiz. Böylece, bu yazılorımızla, bir hükOmdarın hatô ve sevapla­ tını meydana koymak değil yakın tarih imizin ibret veren acı hôdiselerinden bir ders almak gerektiğini belirtiyoruz .


Yabancı Gizli Faaliyetler Bôti niler, Selçu klular d evrinde, kendi lerine mahsus y ı ­ k ı c ı metodlarla, İ sla m iy et i v e Türk Ciha n ha ki miyet ini ka l ­ d ı rmağa çalışı rken, bugünkü

komü n ist fiki rlerine yeraltı

teşki latına benzer bir faa l i yette b u l u nuyorla rd ı . Selçuk l u l a r b i r y a n d a n siyasi ve askeri kuvvetle, ö t e y a n d a n d a i l k medrese v e zaviyeleri :k urmak, i l i m ve i rfan ordusu vücud� getirmek su retiyle Türk

-

i slôm

k a n hazırlamış v e b u lmuşla rdı

.

medeniyeti ni korumaya i m ­ Gerçekten tarihte h iç

bir

m i l l et v e medeniyet o n l a r kada r i l i m v e kültürün h imôye­ s i n e ve yayıl masına hizmet etmiş d eğ ild i r. Buna rağmen büyük Vezir N izam ü l - M ü l k , Su ltan M el i kşôh'a «Ey

alemin Pôdişôhı!» h itabi l e gizli Batıni teşkilôtı n ı n d ü nyada görü l­ memiş mah i rane ve y ı kıcı metod ları nı aç t kl ıyor ve bu sahte ' ka rların insanları nasıi iğfôl etti kleri n i ve ne g i bi teh l i keler getirebileceklerl n i önceden haber veri yo rd u . N i tek i m bu b ü ­ yük oda m ı n keha net v e endişeleri gerçekleşmiş v e Selçu;.c­ l u l a r ı n p a rçalanmasından ve Haclı taa rruzlarında n fayd a ­ l a narak gizli fed a i leri i l e sarayla ra , medreselere ve cômi lere kadar n üfuz ed erek g i riştikleri su i-kast ve k ita l lerte Tü rk İslam d ü nyos ı n ı dehşete düşürmüşlerd i . Sel ç uk l u l a r u z u n m ücadelelerden sonra h e m o n l a r ı v e h e m de Haçlı l a rı te­ m izlemişlerdi , Batıniler, bug ü n k ü halefleri komün istler g i b i , hiç b i r yı kıcı faal iyeti i h m a l etmiyor v e bu sebeple, sı k-sı k , Haçl ı la r i l e de işbi rl iğ i ya pıyorlard ı

.

Bununla beraber Haç­

l ı l a r bile on la rı n korkunç insa n l a r olduğunda n şüphe etm i -


Siyôsi Buhra n ı n Kaynakları

58

yorlard ı . Nitekim onlara a it

Haşşaşın (Afyon k u l l a nd ı kları

için) a d ı n ı n , Haçlılar vasıtası i le bug ü n.kü Avrupa diHerin·3 kadar f<aat i l , h a i n mônôsında k u l l a n ı l a n

«Assassin» kelime­

si Bôtı nileri n ne derece korkunç old u k l a r ı n ı gösterir. Osm a n l ı İ m paratorl uğu İ slôm mefkuresi ve Türk siyasi kudret i n i n şôhi kası olarak e n sağlam bir içti mai niza m ı kur­ muş ve bu türlü gizli ve yeraltı faaliyetl erine i m kô n verme­ miş ve sahne olma m ı ştır. Lô k i n İ mpa ratorl u k son asrında bir yandan şimalden ve

ga rpten gelen büyük tesirlerle,

öte yandan da bünyevi zaafları doloyıs iyle yabancı gizli kuvvet ve fikirl erin tahribatına fazlas ile môruz kalmış ve bunla r onun yıkılışı nda rol oyna m ıştı r. Asl ında her uzviyet g i bi cem iyet ve devletler de her zaman iç ve d ış kemirici, yıkıcı ve ihtilôlci kuvvetlerin taa rruzuna môruz olup, bunlar mi lletin a ncak zayıf za manları nda faal iyet

ve tesi rlerini

kuvvetle ve açı kça hissettirirler. Bununla beraber gizli yıkıcı faaliyetlerin rolü tarihten ziyôde son ası rlarda ve çağ ı m ız­ da kend i n i göstermekte; çok ma h i rône f i k i r ve propagan ­ daların mah iyet i n i takip zorlaşma ktad ı r. Öyle k i , bazen ta­ ri h i n cereya n ı nda hakiki ô m il leri meyda na

çıkarma k du

m ü m k ü n olamamıştı r. Esasen tari hte gizli faal iyet ve teşeb­ büslerin rolü hakkı nda bilgiler çok geniş ve sthho t l i değil­ d i r. Bu husus a raştı rma l a rı n k ifôyets izliği, vak'a l a ra ait te­ sirlerin vesikalard a n mah rum b u l u nması ve n ihôyet i nce ve geniş görüşlere sôhip tarihçilerin çok az o l ması ile i l g i l i d i r. Burada Osma n l ı İmparatorluğ u n u n

çöküşünde ô m i l

olan yaba ncı gizli teşkilôt v e propaganda ları b i r yana bıra ­ kara k hemen yeni Türkiye ' n i n d u rumu h a k k ı nd a bazı u m u ­ m i esasları be l i rtmeye geçmel iyiz. Osma n l ı devleti n i n d a ­ ğ ı l masınd a n v e müstemlekeci devletlerin h isseleri n i a l ma ­ sında n sonra Tü rkiye'nin a rbk, büyük ölçüde, ecnebi emel ve tahri plerine hedef ol mayaca ğ ı na dair u m u mi bir kanaat vard ı . Fakat

19. a s ı rda önce M ü s l ü ma n olmayanlar; sonra


59

Yabancı Gizli Faal iyetler

da Türk ol maya nla r devletin a leyh inde kışkı rtı l m ı ştı . B u n ­ d a n d a h a g a r i b i bizzat b i r a v u ç Türk ayd ı n ı d a h ü rriyet ve meşrut iyet f i k i rl eri i l e şaş ı rtı l mış ve kendi d evletleri a leyh i ­ n e d üş ü rü l müştü . Y e n i Türk iye de b u n a benzer tesirler i l e iç sarsıntı ve zaafl a ra u ğ ratı lı yor. Gerçekten daha Sulta n Aziz'in i l k g ü n l erinde k u r u l a n

.

gizli b i r cemiyete Tü rkler de alınmış; İ mparatorl u k v e d ü n­ ya şartla rı d üş ü n ü l meden, Tü rkiye ' n i n i l i m ve tek n i k ba kı­ m ı ndan nası l i lerleyeceğ i ve kuvvetleneceği hesaplanma­ dan h ü rriyet ve meşrutiyetin ilô nı ile her derde d eva b u l u ­ n u lacağ ı sanı l m ı ştı . Öyle k i , bu d evirde Türk iye'de n e iç­ t i mai ve ne de siyasi môndda b i r h ü rriyet meselesi ve hat­ tö mef h u m u bahis mevzuu değ i l d i . Bunun g ib i bu za man­ da bütü n komşu memleketlerde, Avusturya,

Maca rista n .

Rusya, Almanya v e hattô Fransa g i bi b ü y ü k devletlerde h e · n ü z meşrutiyet v e parlô mento idaresi teşe k k ü l etmemişt . . En eski parlô mentoya sô h i p İngiltere'de d e bu m üessese henüz demokratik b i r mah iyet a l ma m ış ve h a l ka d eğ i l , a s ı l ­ zadel ere v e zeng i n l e re dayanmışt ı . Bu d u ru ma rağmen im­ parato r l u k ayd ı n l a rı a ras ı nda b i r avuç okuımuşlar asıl mes<:.­ l e n i n fark ı na varmadık l a rı veya gaflet ve menfaatle ölet hôline geldikleri için uzun m üddet bu fiki rler a rkasınd a ; yu rtta v e d ı şard a , T ü rkiye aleyhtarı teşek kül v e faal iyetlere katı l m ışlard ı . Gariptir, ki Türkiye'de f i k i r ve k ü lt ü r seviyesi o derece d üşm üştü r ki, T ü rklerin

1 50-200 y ı l d a n beri bu

h ü rriyet mücadelesi içinde b u l u n d u ğ u hdlô s iyôset sahne­ lerinde bi r tekerle me olarak beyan edil mekte ve böylece ye n i l i k hareketleri n i n başl angıcı ile k a rışt ı r ı l ma ktad ı r .


Türkiye'yi Sarsan Yabancı Tesirler Son Osma n l ı devri yarı

ayd ı n l a rı n asıl h ü rriyet ve

M eşrOtiyet fikirl eri etrafı nd a şaşırt ı l a ra k devletin y ı k ı l ı ş ı ndll H ı ristiyan unsurlar ile b i rleşmiş ve hürriyet yerine b i r ta­ h a k k ü m idaresi k u rmuşlarsa, yeni Tül"kiye'de de bir i leric i l i k v e medeniyet idd iala rı ile m i l li kültür, ôhenk v e m ef k u re­ miz öylece tah ri be môruz btrokılmıştır. Gerçekten tersine b i r medeniyet a nlayışı ile ayd ın l a r i l e h a l k veya bizzat ay­ d ı n l a r a rasında uçurumlar yaratı l mış; tarih i mizde. ilk defa olara k m ü n evverler ideoloji bakı m ı ndan bir·birine düşman cephelere böl ü n m üş ve solcu bir istibdat yolu zorlan mıştır Gaflet. cehalet ve yabancı tesirlere dayanan bu ters:­ ne zorlama ile ya l n ı z medeniyet dôva mız değ i l , m i l l i bi rlik ve kudretimiz de sarsıntılara u ğ ra mış ve hattô mil li beka­ mız üzerinde de endişeler doğ muştur. İstiklôl ha rbi s ı rası n­ da Avrupa emperyal izmine karş ı Bolşevik Rusya ile baş l a ­ y a n v e uzun süre n dostluk, a c ı k ve kapa l ı , komün ist tesi r­ lerin yayılmasına ve farkına va r ı l madan. birçok yen i l i k ha­ reketlerine ka rışmasına sebep oldu. Gerçekten o devirde meydana çıka n komün ist

(İştirakiyyu n) fırka ve neşriyatla­

rından ziyade gizli tes i rlerin rol ü büyük olmuştur. M i l l iyetçi ta n ı nan birta k ı m mebus ve ayd ı n la rı n derhal Komün ist ve­ ya Bolşevik taraftarı kesil meleri, hattô Rus ordusunu Ana-


Tü rkiye'yi sarsan yaba ncı tesirler

61

dolu 'ya dôvet tekl ifleri n i yapmaları cehôletin ve tesirlerin derecesin i göstermek bakımından d ikkate şaya n d ı r. Her türlü yeni ve hattô saçma fikirler için çorak Anka­ ra ' n ı n ne kadar müsa id old u ğ u n u a nl a mak için Hk Sovyet Elçi lerinden Su riç Yoldaş'ın görüşü çok môna l ıd ı r. F i l h a ki­ ka o bir toplantıda i leri sürülen herh a ng i bir d üşüncenin başka bir sohbette d e rh a l karşınıza hara retli tarafta rları ıle çıktı ğ ı n ı bel irt i rken bu h a m toprakta neler ekilebileceğ i n i meydana kor v e a ğ ı r b i r istihzada b u l u n u r. N iteki m Cumh u ­ riyeti n

1 0. yı·l ında Türk iye'ye g e l e n Mareşal VoroşHof'un b i r

görüşü de d i kkati çeker. Zira o n a göre Tü rkiye'de devlet bütün i ktisadi hayata müd a h a l e etmekle ve mônevi değer­ lere karşı cidale g irişmekle sola yönelmiş ve bu sebepl e T ü r k ve Rus rej i mleri a rası-nda bir benzerlPk başla mıştır. Aradaki farkın da sür'at ve i htilôlden ibaret old u ğ u n u söy­ lemiştir. Bug ü n k ü mô nevi buh ra n , komünist yayı lışı ve n iha­ yet kapal ı sol, Mareşa l ' i n fazla mübalôğa l ı ve i sabetsiz ol­ mad ı ğ ı n ı gösterir. Esasen devrin Başvek i l i en koyu devletçi­ l iğe bu sırada g i rişmiş ve solcu Kadro derg is i n i d e bu za­ manda, h i môyesine a la rak, çı kart mıştı . B ug ü nkü Orta n ı n solu da bu u z u n v e çetin mücadelenin son safhası olara k i l ô n ed i l miştir. Gariptir ki, Rusya ve bütün komü nist memleketlerde m i l li ve tarihi kıymetler tekra r eski itiba rı n ı kaza ndığı hal­ · de bizi m côh i l ve ' da r 1kafalı sosya l istler hôlô Sta l i n devri taassubuna saplanmış ve d ü nyaca

meşhur komün i st ve

sosyal ist mütefekkirlerin ihtidalarından ibret a l m amış bu­ l u n uyorla r. Esasen komünist ve bozg uncu u nsurlar daima devlet idôresinde ve kültür müesseselerinde mevki a l m ! Ş ve hattô h imôye görmüşlerd i .


Türkiye' de İhtilaller Yabancı Eseridir Türk iye'de cereyan eden menfi fikir ve hattö komünist propagand aların yalnız Şimalden değ i l , Ga rpten de geldiği­ ne hayret etmemelidir. Gerçekten Garbın b i r çok merkez­ lerinde kökünü ve ruhunu kaybetmiş ve yaba ncı öleti ha­ l i ne gelmiş bir ta k ım Türk devrimbaz ve solcuları na maddi­ manevi bol i mkônlar ve şöhret vesi·kaları hazırlanmış ve bunlar; yerl i-yabancı matbuat vasıtasiyle, memleketin fa­ kir kültür p iyasasına sü rülmüştür. Bu söyede Türk iye'de onların sahte nüfuzları kurul ma kta ve bu suretle mi ll etin d i ­ mağ ı v e ru h u bozulmakta, m illi kültür v e kıymetlerin tah ri­ b i ne çalışıl maktadır. Mevki ve şöhreti n b:.ı tarafta olduğunu gören veya b u yolda kışkırtı lan zayıf kimrnler ·kolayl ıkla bu tuzağa düşmekte ve böylece Türkiye aleyh inde b i r ö letler g ü ruhu teşekkül etmekte d i r. Bu menfi faaliyet ve metodları n yalnız sol cephenin veya dolaylı olarak Sovyetlerin eseri ol mad ığını da b iliyo ruz. Filhakika bazen kapital i stler de, h ususi hesap ve mak­ satla, Türkiye'de sosyalizmi ve manevi sukutu d esteklemek­ ted i rler. Buna dair misallere temas etmeden södece Türk sermôyedôr veya patronları n ı n aşırı sola ya rd ı m larını hatır­ lama·k ve bu h ususta muhakemeyi ha rekete geçirmek kati­ d i r. Açıkça solu desteklemeyen ve şeklen de ona karşı gö·


Türk iye'de ihtilöller yabancı eserid i r

63

züken bazı ze nginlerin veya f i k i r ada m l a rını n i lerici l i k mu­ galata ları ile milli k ü l tü r v e değerlere karşı mücadeleye ka­ rışmaları ise daha teh l ikel i olup, bunlar gençleri ve yarı ay­ dı nları şaşırtmakta ve Türkiye'nin sola karşı muka meveti ni k ı rarak zayıflaması nda daha fazla tesi re sôhip bulunmak­ tad ırlar. Böylece ciddi ve i l mi temellere dayanan vata n sever Türk mütefekkirlerine karş ı , yerl i- yabancı , teşki latlı propa ­ ganda çeşitli terti plerle çıkma kta ; hakikat devri mbazlık ve ilerici safsata ları ile boğula rak bir manevi anarşi yaratıl­ rr. cı ktadır. Burada , G a r b ı n i l i m , ahlôk v e i nsa n lı k duygularına bağlı cir.ldi fikir adamlarının, zaman za man, hakikat sesi ni yükselttikleri n i ve Türkiye'de cereyan e d e n Kültür ba rba r­ lığına karşı i l i m ve medeniyet nômına feryatları nı duyurduk­ larını ş ü kranla kaydetmeliyiz. Fakat Türk iye'de devlet ida­ recileri isteni len manevi vasıflara sah i p olamadığı veya bir çoğ u ifsada uğradığı için teşkilôtlı safsata ha kka ve fazi­ lete tahakküm etmiştir. Son yıllard a siyasi istikra rı mızı bozan yerl i - yabancı propaganda, Türkiye' n i n manevi değerlerini sarstı ktan son­ ra, bu imkônı bul muş ve bu suretle m i l letimizin yükselme­ si ve kuvvetlenmesi ka rşısına engel le r çıkarılmıştır. Yıllar­ dan beri m i l li i radenin ilerici, devirici, ihtilôlci ve hayali «Zinde kuvvetler» ile tehd i d i memlekette solcu taşkın l ıkl ara cesaret, siyasi ve i ktisadi hayata sarsıntı verm iştir. Bütün bu menfi ha reketlerin ne derece müessir olduğ unu ve mem­ leket i n ne kadar gülünç yalanlarla sorsıfd ı ğ ı nı a n lamak için ya l nız M eşrutiyet ve 27 Mayıs i nkılôpları a refesinde yapılan bazı propagandalara d ikkati çekmek kôfidir. Filhakika her iki hareketin a refesi nde Türk efkô r:nı şaşkına çevi ren ve ancak iptidai ülkelerde mümkün olan utanç verici propagandalar o kada r biribirine benzeyerek


Siyôsi Buhra n ı n Kaynakları

64

tek rarla nm ıştır, ki hôlô uya nmamış olduğumuzdan dolayı esef d uymak kabil değil d i r. Meşrutiyet'ten önce bütün y ı k ı ­ c ı propaga nd a Sultan Abdü l h am id ' i n şahsı üzerinde top­ lan mış ve bunlardan b i ri de onun ada m öldürme, hapis; ve­ s a i r z u l ü m l erine dai r bir yalanlar efsanesi işlenmişti . Bu münasebetle Sultan'ın g e n ç Harbiyel i l e ri,

boğazla­

rına taş bağlata rak, d enize attığ ı yal a n ı da Avrupa'da ya­ y ı l mıştı . Onun

K ı z ı 1

S u 1 t a n

(Le Sultan Rouge) l ô ­

kabı ile bu Sulta göre yerleştirilmişti . Gerçi Meşrutiyetin i l ô n ı ile bu Sulta n ı n devrinde tek bir insa n ı n öldürü lmed i ğ i v e hapishanelerde de siyasi b i r ma h k u m u n b u l u n mad ı ğ ı a n laşılmış v e bütün iftira

propagandaları iflôs etmiş ise

de b u n l a rı n hôdiseler üzerind e k i tesirleri ma ksadı tem i rı etmişt i .

27 Mayıs a refesinde ef,kôrı şaşkına çeviren prop09an­ d a n ı n esa s ı n ı da pek çok Ü n iversite l i n i n öldürül mesi ve kıy­ ma maki nelerind e öğütülmesi teş k i l ed iyord u . Bu korkunç yalan da ancak buz dolapları n ı n ara n ması nda n . birçok me­ zar ve asfaltm sökül mesinden sonra anlaşıl mışt ı r. İki d evre a i d bu iki g ü l ü nç propaganda i bret verici olup g izli ka l m ı ş . maddi d el i l leri i le meydana çı k mamış ve herkesçe kavra n ı ! ­ ması g ü ç d a h a karışık v e süre k l i metod ve tesi rlerin dere­ ces i n i göstermek için d i kkati çekmel id ir. Genç Harb iye l i ­ lerin mektepleri n i n bombalanaca ğ ı ndan üzü l müş, heyeca n l a n m ı ş

dolayı ne kada r

old u k l a rına şôh id olan

bizlerin

kend i l e r i n i uyarmamız b i r tesi r yapmamış ve bomba l a ma emri n i n de banda a l ı nd ı ğ ı n a i n a n ı l mıştı . Türk iye'de pek eski b i r a n ' a n eye ve môh i rô n e usul lere sôh i p yabancı propaganda hakk ı nd a g üzel b i r örneğ i d e Beyn e l m i l e l Basın E nstitüsü verm iştir. Gerçekten Türkiye'­ de h ü rriyet ve demokrasi dôvôsına ôşık olduğunu i l ô n ede n bu enstitü, Demokrak iktidara karşı, y u rt içinde ve dışında,


Tü rkiye'de ihtikJ ller yabancı eseridir

65

neşriyat vasıtalarını harekete geçirmiş; d evrin gid işine kar­ şı Türk demokrasis i n i n müdafii kesi l mişt i . Yassıada dôvô­ ları sırası nda istanbul'a gelen Enstitü müdü rü Türk mat­ buat ve yazarları n ı n n ü rriyet kahrama n l ı ğ ı na ve a h lô ki se­ viyeleri ne

karşı

hayra n l ı ğ ı n ı belirtirıken, kendisile birl ikte

Türkiye ' n i n h ü rriyet d ôvôsına hizmetleri n i

kasdedlyord u .

Bu sebeple de yaza rların en lôyrkına b i r a.ıtı n k a l e m mükô­ fatı vermiştir. Enstitün ü n son İ stanbul kongresi nd e bir ko­ nuşma yapan Başvekil ismet Paşa bu m ü essese n i n Türk h ü rriyet mücadelelerine yaptığ ı hizmetlere karşı teşekkür­ leri n i b i l d i rmekle bu hôdisey i tari h i n sicil lerine geçirmiş­ tir. M i l l etlerarası Basın Enstitüsü n ü n Tü rkiye'n i n hürriyet dôvôsına karşı bir daha alôka göstermemesi d tkkati çek­ mekte veya onun d emo krasi a nlayışı bizce meçhu l ka l mak­ tadı r. Gerçekten memleketimizde

27 Mayıs'tan sonra h ü r­

riyet ve demokrasi bir çok sıkıntılara uğrad ı ğ ı , m i l li irôde, s ı k-sık

«Zinde Kuwetler» G izli ord u l a r ve k a n l ı i htilôl lerle

tehdit ed i l d i ğ i ve eski h ürriyet kahraman la rında n bir kısmı da sol d tktatörlük cephesine katı l m ış; tokat Enstitü veya müdürünün sesi bir daha duyulma mıştı r.

F. 5


Türkiye' de Gelişen Aşağılık Duygusu Osma n l ı

İmparatorl uğunu gezen

ve gören Avrupa l ı

seyyôh v e elciler, asırlar boyu nca , yüksek medeniyet ve ah­ lôka sahip Türk cemiyetin in va rl ıj:J ı n ı hayranlı kla bel i rfmiş· ler; bu h ususta eserleri nde bizi blle hayranlığa d üşü ren müşahede ve tasvirler yapmışlard ı r. Bu münasebetle onlar İ mparatorluğun kudret ve azametini de bu mônevi ü stün­ l üğe, ahlôk ve mefkQre kuvvetine dayand ı ğ ı d üşünces i n i beyôn etmişlerd i r. Bu g ünkü i l m i n teyid ettiği bu d u ru m salôh iyetli Avrupa ô l i mleri tarafı ndan da bel irtil mekted i r. Medeni inh itata ve ağır mağlubiyetlere rağmen Türk cemi­ yeti n i n yü ksek vasıfla rı, kendi d eğ e rlerin i n üstünlüğü ve nefse inanış Tanzl mata kada r iürer. Bununla beraber Ta nzimat ile başlayan aşağılık d uy­ gusu bir avuç ayd ı na inhisa r eder. Büyük ha�k ve münev­ verler kitlesi m i l li şuQr, vekar ve ahlôki nizômı m uhafaza eder. MeşrOtiyet ve Cumhu riyet devirlerinde, m i l li ş u u r ve kültür ile birl i kte gelişemeyen, Avrupalılaşma gayretleri a rt · tı kça, ta kl id v e mod a , aşağ ı l ı k d uygusunu da ayd ı n l a r a ra­ sı nda yaya r. Mônevi k ı y metlere karşı mücadelenin şiddet­ len mesi ile müvazi olara k gelişir. M emduh Şevket Esendal Türk siyasi simala rı a rasında mühim b i r şahsiyet i d i . H a l k Pa rtisini münevverlerle gene


Tü rk iye'de Gel işen Aşağılık Duygusu

ôl

l eştirerek onun kuruma kta olan kanına yeni b i r aşı veri r­ ken bu partiyi fikirle de ca nland ı rmağa çalışıyord u . Mese­ lô o, ticari ahlôkın bozulduğu harp yı llarında a rtınca Ah i ve Lonca teşkilôtından faydal a n ma çarelerini a rıyo rdu. Zi ra bu tarihi müessese, asırlar boyunca , yüksek biı tica ri, iç­ ti mai ve ahlô ki nizômı sağlamışt ı . Çevresine a ldığı aydın­ ların hepsi m i l liyetçi olmamakla beraber Hasan Al i ve sol­ culara karşı partinin sağ kanad ı n ın başı sayı lıyord u . i smet Paşa'ya çok bağlı gözükmekle beraber hem bu h üviyeti , h e m de tarafta rla rı çoğal ması d olayısı ile kuşkuyu çekiyor­ du. Onun parti U . Kôtipliğinden ve Reşad Şemseddin Bey' in Maa rif Vekilliğinden ayrıl ması nda da bu ideolojik unsur rol oyna mıştı. Esendal ile hususi sohbetleri miz, sı,k-sık olur ve mem­ leket meselelerini görüşürdük. Yeni nesil a rasında yayıl­ makta olan aşağı l ı k duygusu ndan endişe eder ve bu mu­ hatabının bununla mücadeleye g irişmesi n i söylerd i . Kendi­ lerine yeni neslin bu hale d üşmesi mes' Cı l iyetinin onlara de­ ğ i l yü ksek makam sahi plerine aid olduğunu be l irtiyo rdum .. Gerçekten Türk kültürüne ve mônevi değerlere ka rşı acılan a ma nsız cidôl i n i l mi, m i lli ve fnsani esaslara aykırı olduğu­ n u, aşağ ı l tk d uygusu n un da bu h a reketin mu kadder b i r ne­ t icesi bulunduğunu izah ediyord u m . Nitekim Avrupalılaşma dôvası güciülürken de bu i leri med en iyetin iyi - kötü hiç bi r gümrük ayı rımına aslô tôbi tutulamayacağın ı , bütün unsur­ l:m ile her şeyi m ize ü stün bu lu nduğunu deva mlı propagan­ da etmekle zaten mônen kend imizi inkôr ediyoruz. Bununla bu mil leti n dayandığ ı değerleri yıkmakla yalnız aşağı l ı k duygusuna değil komünizme v e inhilale de zemin hazı rla­ nabileceği düşünülmemiştir. Esasen ta klid ve moda da aşağı l ı k duygusunun bir ne­ ticesidir. N iteki m cihôn hôkimiyeti neticesi nde cidd iyet ve vekôrla ta nı nmış Garpte İ ngi l izleri ve Şarkta da Türıkleri


68

Siyôsi Buhra n ı n Kaynakları

örnek gösteren A. Toynbee, bizimle a lôkal ı olarak, kendP kıymetlerinden ayrılmak ve taklide sa pl a nma k suretiyle bir meden iyet yaratı la mayacağ ı n ı söylemekle de sôdece me­ den iyet tarih ine d ayan mıştır. B i r ta k ı m c id d şarkıyat ôlim­ leride Türklerin milli kültür ve ta rihlerine karşı g i riştikleri tahribatın medeniyet dôvası i l e b i r münasebeti b ul u nmadı­ ğını ifôde ederlerken sadece i l m i ve insani d üşüncel eri n i meydana koymuşl ardı r. Türkiye'de gel işen aşa ğ ı l ı k d uygusu yalnız m i l li ve fer­ di bir sukuta, yaratıcı ıka b i l iyeti çürütmeye ,sebep almamış; aynı zamanda « İ lerici» ve « Devrimbaz» a d l ı aydınl a rı tl i rr. , mantı k v e mônevi d eğerlerden de mahru m b ı rakmış v e n i ­ hayet mütecôviz b i r yarı-ayd ı n zü mre n i n meyd ana çı kması na da i mkôn vermiştir. Bu vasıfla ra sah i p bu zümre böy­ le b i r cesaretle bu sü kutu b i r ideal h a l i ne bile getirmişti�. Bu da bize mahsus garip bir hôd i sed ir. İ l i m ve Psi koloji ka­ n u nları na ayk ı rı ıbu sükut

mücôdelesi

bir m i l leti ters i n e

yürütmek geyretinded i r. T ü rkiye'yi i l i m otoritesinden

ve ,kültür siyasetinden

mahru m görerek f i k i r ve görüş sah i b i davranışları ile mü­ cadele cür'etin i gösteren b u « Devrim baz i lerici ler» m i l li k ü l ­ tür v e ruh u n mônôsı n ı , i l m i n icapla rı n ı a n layamad ı k l a rı g l b i toklid iddiasında b u l u nd u kları Avrupa i l m i n i n Türkler hak­ k ı nd a k i d üşüncelerinden de habersizd i rler. Esasen böyle ol­ masa bile tedavisi i mkansız aşağ ı l ı k d uyg usuna sapl a nd ı k­ tan ve hattô b u n u n mü kôfat ı n ı gördükten sonra b u n l a rı n kurta rılması ve ha kka dönmeleri de imkônsızdı r. Bu sebep­ le Türk i l i m ve maarifi sağlam esas l a ra göre kuruldu kta n sonrad ı r k i , aşağı hk duygusu n u n da yayı l ması önlenecek ve kökleri k u rutulaca kt ı r. O n u n zıdd ı o l a n ham g u ru r da başka bir teh l i ke n i n kay n a ğ ı d ı r.


Aşağılık Duygusunun İstismarı Türklerin sah i p olduğu tarihi üstünlük duygusu. vekar ve şahsiyetleri d ünyaca meşhu r olduğu halde tersine bir Avrupalılaşma gayretleriyle aydınlar a rasında aşağılık duy­ gusunun bu derece yayıl ması şaşılacak ve teh l i ke li bir ha­ disedir. Avrupa 'da Türkleri, hôla eski an'aneye uyg u n ola­ rak, tarihi vasıfları ile ta n ı ma kta iseler de, a rtı k alôkalı dev­ l et ve fikir adamları aydı nları m ız a ras ı nda derin bir aşağı l ı k duygusunun h ü k ü m sürmekte olduğunu ta mamiyle öğren­ m işlerd ir. Bu sebeple, Türkiye'ye gelen yabancı resmi ve h u susi şah ıslara karşı gösterilen aşırı davra nışlar normal Türk m isôfi r-perverliği ile ilgili değ ild ir. İ sti klôl Harbinde subay olarak Bursa'ya gelen Ven izelos (Oğ ul) Osman Ga­ zi'nin sandu kası başına çizmeleri i le vuraraık « Ka lk ba ka­ l ı m , milleti ni kurtarabi lecek m�sin!» d iye hakaret etmişti 1 947 de resmi bir sıfatı olmad ığı hôlde i stanbul'a g el i nce ona resmi b�r karşı lama yapı lması bu aşağılık d uygusu nun aşırı bir örneğidir. Böylece tarih boyunca Türklere karşı aşağıhk d uyan bir mHletin ferd ine yapılan bu utanç verici karşıl a ma hem p rotokole aykırı idi ; hem de böyle unutul­ ması imkansız bir kimseye yapı l mıştır. Ası l Avrupohlor için resmi ve h ususi olara k nas ı l dav­ ranıld ı ğ ı na dair çok d i kkate şayan hôdiseler geçmiş ve ta­ rihi Türk m isôfir-severl iği de aşağ ı l ı k duygusu ile ka rışmış-


70

Siyesi Buhra n ı n Kaynakları

tır. Avrupa 'da n h e r gelen resmi ve yarı resmi şah ı slardan Türk iye hakkında bir beya nat ve methiye koparma k artı k !:ı i r ödet h a l i n e gel mişti. B u ruhi gelişmeyi öğrenen Avrupalı da çok defa. ölçüsüz ve bozan da akı lsızca ifôdelerle bize a id bir hayra n l ı ğ ı nı beyan etmesi b i r protokol kaidesi olmuştu. Biz de bunu resmi ve hususi olara k derhal radyo ve gazete · lerle halka duyu ruyor, böylece bizzat kend i kendimize hay­ ran ol uyorduk. Yerli i l i m adamları mızın ciddi eserleri du­ rurken de ·bozan Avrupa'da yaz ı l mış saçma neş riyatı n · da hayranı kesilerek derhal tercü me ve neşrine koyulur; sonra da bu basi t görüşle ri fikir piyasasında kend imize sermaye yaparız. Bu durumu kavraya n bazı ecnebi açı k-gözler met­ h iye yazı1arı sayesinde b i rta kım menfaatler elde etmişlerd i . Bu öğme yazı v e beyanları n ın g ü l ü n ç b i r mönô kaza ndığı da görü l müştür. Böylece tarihte Türkleri öğen eserlerin na­ s ı l sa m i mi ve Avrupal ı yazarla rın ıkend i memleketleri için idiyse bugünküleri de çok defa sa mimiyetsiz, siyasi ve mad ­ di hesa plara göre ve södece Türkiye'ye mahsustur. Tü rkiye'de yakın zama n l a ra kada r gazetede ç ıka n yazı­ lara halkın çok ehemmiyet verd i ğ i , fakat a rtı k uyanan kit­ lelerin bu itimadı kalmadığı malumdur. Bu duru mu bilen solcular fikir piyasasına sürd ü kleri ve alay mevzuu olmak­ tan k u rtaramad ı k l a rı solcu yazarlar için Avrupa'nı n ma­ hud çevrel eri nden, ücretl i veya gön ü l l ü , sahte med i h ves i­ kaları a l malarının sebebi aşağı l ı k d uygusu dolayısiyledir. Bununla beraber bu da iflös yol una girm iştir. Türkiye'ye ge­ len her mühim yabancı misôfi ri n Hasan-Oğ l a n Köy Enstitü­ süne ziyôrete götü rül mesi ve Türkiye'de kalmak üzere bu m ü h i m keşif hak•kı nda alınan hayra n l ı k beyanatları daima hatı rlanacak misö l l erden b i ridir. Bu beyanlar Avrupa'da ya­ p ı l madığı ve bir ithal malı olamk Türkiye'ye sok u l ma imkö­ nı olmadığı için bazı solculara eser yazdırı lmış ve Türkçe­ ye tercüme ed ilmiştir.


Aşa ğ ı l ı k duygusunun

istismarı

71

Lô k i n bütün bu gayretler n e ciddi Türk mü nevverini ve ne de aklı sel i m i sağl a m h a l kımızı iğfal edememiştir. Zi­ ra i l me göre kuru l maya n . kültü r verecek bir bü nyeden ve öğretmenlerini terfi ve tera kki imkô n ı ndan mahrum kalan Enstitüler O rtaçağdan da daha geri bir z i rai iktisadiyata da yanıyord u . Hele Türk köylerinde ·kültür i htilôli teşebbüsüne geçme ve bir Kızıl Muhafız ka rgaşal ığ ı yaratma hevesleri y a l n ız Türk •köyl ü s ü n ü n değ i l , bizzat bu Enstitülerde oku­ yan vatan çocu kları n ı n isya niyle iflôs etti. Yabancıların hayra n l ı ğ ında nezôket ve normal siyaset ölçüleri ötesinde ve daha i nce hesaplara d a rastlanmıştır. Bu münasebetle Church i l l ' i n İ nönü hayra nl ı ğ ı n ı düşü nmek mümkündür. Filha kika ismet Paşa ' n ı n zekôsı, i radesi, siya­ si d i rôyeti , sağlam a i le hayatı herkes gibi Churc h i l l ' i n de takd irleri için ne kadar tobii ise hayra nl ı ğ ı için de o derece müba lôğal ı d ı r ve hattô a normal sayı l ma lıdır. Büyük bir im­ paratorluğun muzaffer Başvekili ve m a ğ ru r İ ng i l iz'in hay­ ra n l ı k derecesi nd e bu h issi duyması ve hususiyle onu be­ l i rtmesi b i r siyasi hesaba daya n ma d ı kça izahı zordur. Garp­ la siyasi ve i ktisadi işbirliğ·inde Paşa'ya nazaran çok ileri a d ı m l a r atan Demokrat Parti'nin en kuvvetl i zam a n ı nd a b i l e Church i l l ' i n A. Menderes'e karşı

ismet Paşa'yı i l tizamda

ı s rar etmesi a ncak bir «siyasi h ayra n l ı k » ile ilgili olabi l i r. Beynelmilel Bas ı n Enstitüsü n ü n , Türkiyen i n h ürriyet dôvôsı uğrunda, A. Menderes'e karşı ismet Paşa g i b i m a l u m b i r d i ktatörü tutması d a d i kkatten kacmamışttr. Bu münasebet­ le Başkan J o h nson'un

S. Demi rel'e hayra n l ı ğ ı onun müs­

takbel Türkiye Başvekili o l a cağ ı n a d a i r kehaneti rivayetle­ ri de mônô l ı olsa gerektir. Rusların ve solcuların Atatürk'e ve İ nön ü'ye h ayran gözükmeleri ve Türkiye ' n i n Garba kay­ ması hususunda kendi hatôlarını u n utarak onlar zam a n ı n ­ da v u k u bul a n hôdiseleri b i l e Demokrat Partiye mal etme­ le ri de kayda şayan basit siyasi hesaplara daya n m ı ştır.


72

Siyôsi Buhranın Kaynakları Türkler islôm medeniyetine ve d i nine g i rerıken i k i kay­

nağa dayanan b i r cihôn hôkimiyeti mefkuresine inan ı r ve bunu ·kurarlarken b u g ü n Avrupalıı.laşma özentisi ile aşağı­ lık d uygusuna, m i l li şahsiyet ve kudretlerini sarsma dere­ cesine d üşmüşl erd i r. Bu da i l m in yerleşmesinde muvatfa­ kiyetsizl i ğ i n ve değerlerden uzaklaşma n ı n mukadder b i r ne­ ticesidir. Fakat mônevi tah rip arttı.kca ızd ı rap ve hayatiyeti kamçı lanan Türk milleti kurtuluş sancılorı ile ekipleri ni h a ­ z ı rlama kta ve istikıbô l i n aydınlığ ı nı görmektedi r.


«

Hasta Adam

»

Veya Hastalanmış Nesiller Rus Carı N fkola , Osma n l ı İ m pa ratorluğuna «Hasta Adam» adını vermi ş ve bu ad 1 9. a s ı r siyasi edebiyatında yerleş mişti . Devletimiz, d ı şta Rus ve Avrupa emperya l izmi­ ne ·karşı tutuştuğu savaşlarla, içeride d e onların k ı şkırttığ ı veya korud uğu H ı ri stiyon kavimlerin isya nları i l e cidden yo­ ruluyordu. Bunun yanınd a Tü rkler esk i k udret ve meden i­ yetle ri n i muhafaza edemed iği ve modern i l i m ve tekn i kle d e h e n üz cihazlanma fırsatın ı bulamadığı içi n bu d a i mi v e çe­ tin m ü cadeleler dolayısiyle g erilemelere ve ü l ke kayıpları­ na uğruyord u . İşte bu d u rum İmpo rotorlLI<k içi n

Hasta Adam

a d ı n ı n meydana ç ı kmasına ve yerleşmesine sebep olmuş­ tur. B u n unla beraber milli kültürü n ü , içtimai n izô m ı n ı ve idea l lerini muhafaza eden Tü rk m i l leti bu sôyede, yine

de

tarihi hayatiyetine sah i p b u l u nuyor ve savaş cephelerinde hamôset destônları ya rottyordu . Hattô İ mparatorluk m ünev­ verleri içti mai n iza m ı n , İslômi ve m i l li değerlerin üstü n l ü ğ ü ­ ne i na n ıyor v e bu sebeple d e n ihai ve hele manevi mağlu­ biyeti aslô kabul etmiyord u . Onla r, i l mi ve teknM< iktibas­ lar sayesinde eski m i l li kudreti n tekrar elde edileceği n i

dü-


74

Siyesi Buhra n ı n Kaynakları

şün üyor; Ta nzimat'tan sonra bu ina ncı kaybeden bir kaç m ünevveri n aşağ ı l ı k d uygusu içerisi nde kal masına ehem­ miyet vermiyorlard ı . Nitekim 18. ve 19. asra ait Avrupa lı seyyah ve elcilerin eserleri de h e n ü z Türk cemiyeti ve a h­ lakı n ı n kudretl i olduğunu gösteren tasvirlerle dol ud ur. Bu müşahade ve muhakeme, hasta l ı ğ ı n Türk m i l leti için değ i l , İ mparatorluğun siyasi bü nyesi için vörid olduğu­ n u gösterir. Bugün Türkiye milli vahdete kavuştuğu ve bun­ dan ötürü de içeride isya nlara , dışarda da büyük devletle­ rin harb ve tehditlerine maruz ka l madığı halde, a ğ ır bir ma­ nevi buhra n ı n ızd ı ra pları nı çekmekte ve bu se,beple de si­ yasi ve ideoloj ik sarsıntılara u ğ ramış bulun maktadır. Yu­ nan hayallerinin cü r'et kaza narak Kıbrıs'ta tatbikata geçme­ si, yarattıkları facialara rağmen Birleşmiş M i lletlerde müt­ tefiklerimizin ve hususile müslüman devletlerin bizi ya l n ız b ı rak maları ve nihayet bazı d ü nya merkezlerinde Ermen i n ü mayişleri n i n kışkırtılması Tüııkiye'de baş gösteren zaafi­ yetin i l k. ha rici bel i rtileridi r. Böylece İ mparatorl uğun siya ­ si bünyesine, sath ına a it olan bir h astalık bugün a rtık bü­ tün a razları ile milli bü nyeye, iç uzuvlara n üfuz etmiş ve eski yanlış bir teşhis ve isim de maalesef ha kikat olmuştur. Niteki m bazı Avrupa Gazeteleri, geçen yıllarda, eski H asta Ad am ad ını bugünkü Türkiye için kullanmayı münasip gör­ müşler ve onu d i riltmişlerd i r. Bu hazin netice d ü şmanları mızın cephelerde y ıkama· dı kları bir milleti içeriye n üfuz ederek nası l çökertmek yo­ lunu bulduklarını gösterir. Gerçekten tersine bir medeniyet anlayışı ve ileric ilik safsata ları i le bir nesil öyle iğfal edil­ miş ve şaşkına çevrilmişti r, ki Türkiye a rtık kend i evlôdla­ r ı n ı n eliyle milli şuu r ve kültürünü a ğ ır bir şekilde tahriba­ ta uğratmıştır. İ slô m dini, ahlôkı, m illi tarih, dil, edebiyat ve san'at o derece sa rsılmıştır, ki bütün bu u nsurl arın sağ­ lamlığı ile kaim olan millet vücudunun artık hasta lanmama-


« Hasta Ad am» veya hastalanmış nesiller

75

sı mümkün değildi. Fakat bereket versin, ki mil letimiz he­ nüz ta rihi yüksek manevi mirôsını ve hasletleri ni tamamiy­ le kaybetmediği için hasta l ı k büyük halk kitleleri ne yayıl­ mamış ve d aha ziyôde buh rana môruz kalan ayd ı nlar muhi­ tine inhisar etmişti r. Bu sebepled i r, ki Türklerin, ası rla rca dünyayı hayran bırakan i nsanlık, şefkat, merha met ve fa­ zilet duyg ul arı çok zayıflamış; m i l li birlik ve idealler sarsıl­ mış. maddenin esareti, ahlô ki bozuklukları, kin ve nefret hisleri, milli ve içtimai h uzursuzluklar ve nihayet ideoloj ik düşmanlıklar alabildiğine gelişmiştir. Ö yle ki Türk milleti b i r mônevi kargaşal ı k ve boşluk içerisine d üşürülmüştür. Tarih, mil let ve medeniyetlerin yükselmesi ve sukut!a rında bi rinci derecede ô milin seçkinler ve ayd ı nla r old uğu­ nu gösterd iğ i n e göre Türk milletinin teh l i ke li bir yolda bu­ lunduğu aşikô rd ı r. Zaten bugünkü ma nevi sukut, fi kri anar­ şi, ideoloj i k parçalanma, siyasi sarsıntı, i ktisadi sefalet ve içti mai huzursuzl uk da bu gidişin mukadder bir neticesi değil midir? N itekim komünizme karşı en sağla m bir tarihi ve içtimai bünyeye sa hip buluna n Tü rkiye'nin en hassas bölgelerden biri haline gel mesi ve Kom ü n ist dünyası n ı n faa l iyetlerinin teksif sahası olarak seçi lmesi sebebi d e bu­ d u r. Bu münasebetle Amerika Cumhurbaşka n ı n ı n b i r k o ç a y önceki (1 966) beya natında Vietna m'dan sonra sıra­ nın Türkiye'de münevverleri b i rbirine düşürd ü kten sonra. ş i md i de sıra n ı n halk kitlelerine getirildiği anlaşıl ıyor. Zirn milli birliğimizi nifaka çevi rmek ve parçala mak için şeytani ve hôinône metodlarla etnik ve mezhebi sun'i mücadelele­ rin k ışk ırtı l masına girişilm iştir. Böylece d ünyayı idare etmiş ve cihôna karşı mücad e­ le kudretini göstermiş büyük bir mil let bugün kend i n i idare zorluğu ve milli birliğini koru ma endişesi ile karşılaşmış ve lıarice karşı da kudret ve itibarını kaybetm iştir. İ şte bu durum dolayısı ile, Avrupa'da hortlayan ve sôdece siyasi


76

Siyôsi Buhra n ı n Kaynakları

mônôda k u l l a n ı l a n Hasta Ada m tôbiri n i n çok daha şumullü olarak, bir gerçeği bel irtt i ğ i n i göstermekted i r. B u n u n la be­ raber hasta l ı ğ ı n büyük kitl eler değ i l , aydı n l a r a rası nda zu­ huru hem teşh is ve hem d e tedavi imkônlarını b ahşetmiş­ tir. Gerçekten Türk halkı ya l n ız ta rihi hayatiyet i n i m u hafaza etmiyor; bütün bozg uncu tesi rlere rağ men sines in den boi sayıda ve ideal ist m ü n evverler çı·karmak kudreti n i d e haiz b u l u n uyor. İşte bu cevher yine de Türkleri büy ü k ve kudret­ li bir m i l let olmağa namzet k ı l mıştır. Bu sebeple de mi lleti­ miz hôlô d üşma n l a rımızın hedefi, müsl ü ma n ve başka dost­ larımızın da ümidi b u l un ma ktad ı r. Kurtuluşun en kesti rme yolu şüphesiz i l i m , k ü l t ü r ve d i n müesseselerinin islah ı ol u p bu sôyede T ü r k zekası ve imanı h iyanete ku rba n gitmeye­ cek, gaflet ve ceha letin tasal lutundan kurtulacaktı r. Hal k ı n si nesind e n gelen f a k i r memleket gençleri va tan dôvôsı uğ runda çırpını rken zengin ve refah l ı a ilelerin çoc u k l a rı d i ni, ahlaki, m i l li ve i nsani bağ la rd a n kopmuş ola­ ra k ya komü nizmin kuca ğ ı na düşmekte veya sevki tabiin i n esintileriyle gayesizl i ğ i n v e başı-boş l u ğ u n esi ri bulunmak­ tadır. Türkiye, g ittikçe çoğalmakta o l a n b u n es i l yeri ne m i l li kültür, a h lô k ve mefkOre ile cihaz l a n m ı ş ve bu sure c ­ le de kend ine, m i lletine v e i nsa n l ı ğ a yarar ve yaratıcı bir a yd ı n k itle yetiştiremezse hasta l ı k şiddetlenecek ve mem leket sôh i psiz kalaca ktı r. Bugü n Türkiye'de b i r yanda 30 mi lyonl u k Türk m i l leti, öte yanda da teşki lôtı ve çok genış imkônkm olan 30 bin kişi l i k b i r çete a ra s ı nda ağır bir ma­ nevi savaş cereyan etmekte d i r. M i l letimizin kaderini ve me­ den iyet dôvôs ı n ı , maddileşmesi mümkün olan. bu sava ş ı n akibeti t a y i n edecektir. Bu sebeple i l m i n ha kemliğinde bir­ leşmekten başka çôre yoktu r.


Münevver Dalalet ve Halk Medeniyet Yolunda Tü rkiye' n i n en m ü h i m meselesi

ve h uz u rs uz l u ğ u n u n

kaynağı münevver ile h a l k a rasında acılan z i h n i yet ucuru­ mudur. Gerçekten muhakemesi ve mefkuresi bozuk, mônc­ vi değerleri ve şahsiyeti n i kaybetmiş ve kökünden kopmuş bir ayd ı n lar zümresi Avru p a l ılaşacağı zan ve iddiası H e m i l ­ li kültür v e an'aneleri n i , d i n v e mu kaddesat ı n ı tah ribe g i riş­ m iştir. Hattô bu davra nışın il mi, m i l l i ve i nsani esaslara ay­ k ı rı ve bizzat Avrupa medeniyetine de zıt olduğunu anlaya­ m a m ış ; yeni ve teh l i keli bir taassubun k urba n ı olm uştur. Fiha k ika, bu mônevi bata klığa d üştü kten sonra , bu şaş­ k ı n l a rın Garba g iderken birden Şimal « yönüne» s a ptı kları görü l müştür. dığını

Bu da nası l sa kat bir başlangıç ile yola ç ı k ı l ­

meydana koymakta: fakat i l i m yerine safsata ve

taassubun hôki miyeti haki katı görmeğe engel olma ktad ı r. Halbuki tarihi hasletleri n i ve akli sel i m i n i muhafaza eden Türk h a l k ı , b u sôyede, hem mônevi d eğerlerini koru ma kta. hem de Avrupa'dan gelen bütün, san'at, tekn i k kültür ve refôh vasıta l a rı na ·koşmaktad ı r. Böylece, Türk h a l k ı ve o köke bağ l ı m ü n evverler, tabii olarak, meden iyet ve selômet yol u n u bulmuş i ken, maddi i mkônları e l i nd e ·t utan, şaşkın bir zümre de, «devri mci l i k » safsataları i le, memleketine tersine zorla makta , m i lletin yal­ n ı z i l erlemesine değ i l h uz u ra ·kavuşması n a da engel ol mak-


78

Siyôsi Buhra n ı n Kaynakları

tad ı r. Sazan g ü l ü ne ve korkunç olsa bile solcu ve yıkıcı fa­ aliyetler de bu vasatla gelişmekted ir. Türk ayd ı n ları nm na­ sıl iğfôl ed ildiğine dair göze çarpan misô l lerden b i rine ge­ cen asırda, diğerine de zamanımızda rastlıyoruz. Gerçek­ ten dü nyada hemen bütün ileri ve m ütecanis milletler he­ nüz mutla kiyetle idare olunur ve Osman l ı İ mpa ratorl uğu bir çok yabancı unsurlardan terekküp ederken ecnebi propa­ gandasına kapılan bir avuç Türk münevveri koca devleti h ü rriyet ve M eşrutiyet efsôneleri ile yı kmıştı. Bugün Türk milleti birlik ve tecônüse kavuş muş; h ü r­ riyet ve demokrasiyi tam mônôsiyle ben imsemiştir. Buna rağmen şimd i , yine ayn ı şaşkınlı kla, bir avuç aydın , henüz h ürriyete doymadan, sosyalizmin v e sol diktatö rl üğün ce:?:­ besine düşerek milleti parçal a ma yoluna sapm ıştır., İ lmi ve insa ni değerlerden mahru m , ahlôk, fazi let ve feragat duy­ guları sarsılmış bu ayd ı n la r zümresi, böylece bir mônevi bc­ ta klığa düştü kten san ra , içtimai bü nyeyi çürütmek, siy.asi ve içtimai nizômı sarsmak ve mi lli irôde veya hôkimiye.t itiıborda n düştüğü takdirde, ihtilôl kapıları n ı zorla ma k artık Türk iye'de tatbiki gereken usuller olmuştur. Sol ve güdümcü cephe geniş maddi i mkô nlara ve teş­ kilôta, çeşitli yardım kuvvetleri n e sôhiptir. Fa kat i l r.ıi, mil­ l i ve insani değerlerden m a h r u m bulunduğu, Ha kka ve h a l k a daya n madığı ve küçük bir azınlıktan i ba ret kaldığı için nıônen pek k uvvetli değildir. Bu durum dolayısı ile rn i l ­ liyetci - môneviyatcı cepheyi içten sarsmağa, bozmağa ve bu ma ksatla cok geniş maddi feda kôrl rk !ara g i rişilm iştir.

Bunu nla beraber m illetimizin tarihi mirası çok sa ğlam ve hayatiyeti çok kuvvetl i olduğundan ayd ı n zümre üzeri n­ de teksif cxlilen mônevi ve chlôki çökertme gayretleri onun pota nsiyelini kıramayaca ktı r. Esasen, bu kudreti dolayısiy l edir ki, milleti mizin manevi kudret ve kaynakları düşmanla­ rı n h edefi olmuştur. Nitekim dü nyada, dost - düşman , mil-


M ü nevver dalôlet ve halk medeniyet yol u nda

79

!etimizin tekrar tarihi kud ret ve hayatiyetini kazanacağ ı ka­ naatı yayg ınd ı r ve Anadolu'da böyle bir potansiyel vardı r. ı . Cihôn Harb i nde İ mparatorlu kla birlikte Türklerin de hari­ tadan silineceği görüşü hekim i ken, baz ı İ ngiliz mütefek,kir­ leri, Anadol u'da henüz uyanmam ış. fakat hayatiyeti bô kir b i r mil leitn yaşamakta olduğu d üşüncesini ileri sürüyorlar­ dı. Gerçekten b u görüşün sür'atle isôbeti meydana çık­ m ış ve İ stiklôl Harbi bu hayatiyeti göstermiştir. Dün felôket nasıl mil letimizi dış cepheye karşı uyarmış i se bugü n de iç buhranların da rbeleri ile aynı uyanış yol una giril miştir. Türk mil leti büyük bir ta rih yapmış ve yaşamış olmakla beraber hôlô gençliğini muhafaza etmekte ve son sözünü söyleme · miş bulunmaktadı r. Bozuk tahsile, i l i m ve kültür zaafiyeti­ ne, milli mefkure ve ahlô kı yıkıcı gayretlere rağmen idea list bir nesli kurutmak ve onu asil halk kökünden koparmak mümkün olamayacaktı r. Bir zamanlar Türklerden ümidi ke­ sen müslüman dostlar, yakın y ıllarda, Anadolu'yu gördük­ ten sonra, İ slô miyetin, yine bu millet sayes i nde, tarihi kud­ ret ve şerefini kazanacağı inancı ile dönmüşlerdi r. Böylece Köy Enstitüleri ve Maarifi ifsôd gayretleri, ba­ zı kayı pla rdan öteye gidememiş; hafk şaşkın ayd ı n ı ya islôh etmiş veya posa halinde bünyesinden atm ıştır. Türkiye'de münewer ile halk a rası ndaki uçurum, i nanış ve düşünüş zıddıyeti, ilim ve aklı selime uygun olara k giderildiği za­ man h uzur ve terakki yolu bulunacaktır. M i lletim iz, daha fazla manevi tahribata ve zaman kaybına uğramadan. iman ve zekôsı . kültür ve cesôreti yü ksek bir dimağ ta kı­ m ı kurmak ve etrafında ideal ist ayd ınları toplamak zoru n ­ dadır. Böylece Hakkın ve halkın sesi yükselecek, engeller aşılarak, m eden iyet yolu a çılaca k ve tarihi kudretimiz ka­ zanı lacaktır. Zira Türk m illeti, kendi evlatla rı n ı n hastalığı ve h iyônetiyle muztariptir ve tarihin gösterdiği üzere, bu ıztırap k urta rıcı larını çıkaracaktır.


Fikir Kifayetsizliği T ü rk m illeti tarihinde,

uzun

asırlar boyunca, d ü nya

h ö k i m iyeti kura rak, aza m et ve saadet dev i rleri yaşamış, son devirde de b i r takı m a c ı mağlublyetlere ve felöketlere uğra­ mıştır. Bununla beraber yine de d ü nya karşısında m i l li bir­ l i k ve kudreti ni göstermiştir. Halbuki bugün, i l k d efa olarak, ağır bir manevi buhrana ve ideolo j i k bir cidale d üşürü l müş. Son yı llard a bunun ızd ı raplorı n ı duymağa ve a rt ı k sebeple­ rini de kavramoğo başl a mıştı r. Gerçekten cemiyet bü nyesi­ ne mal o�muş u m u mi bir h uzursuzl u k ve emniyetsizl i k ile siyaset sahnesinde patl a k veren derin sarsı ntılar d a sadece bu buhranın yüze c ı kmış dalgaları nd a n i·barettir. Nitekim, büyük d üşman k uvvetleri karşısında, Cihana ka rşı hamaset d esta nları yarata rak iman ve hayatiyetini muhafaza etmiş ve m i l letin ayd ı nl a rı bugün ya ideoloj i k kam plara ayrı l ı p enerj ilerini b i rb i rleriyle mücadeleye h a rcamakta veya m i l li mefk ure kudretleri sarsı l m ı ş b u l u n ma ktad ı r. Bu sebeple dünyayı idare eden ve İmparatorl uğun y ı ­ k ı l ı ş ı na kadar do ka biliyeti n i yaşata n bir m i l let b u g ü n çe­ k i l d i ğ i Anadolu h udutları içerisinde bizzat kend isini idarede, siyasi istikra r ve emniyet end işeleriyle karşılaşmıştı r. Bu durum derin b i r hasta lığa tutulduğumuzun maddi bir tecell isinden başka bir şey değ il d i r. Gerçekten İ mp a ra­ torl uğumuzun y ı k ı l ışı ndan ve İst l klôl Harbinin kazan ı l ma­ sından sonra Türk m i l leti yabancı ı rklardan k u rtulmakla ve


Fikir kifayetsizl i ğ i

81

m i l li birliğe kavuşmakla tesel li buluyor. Bu sôyede daha kuvvetli bir m illet olacağı mızı ve emperyalistlere hedef teş­ kil etm ryeceğ i m izi umuyorduk. M illi bünye n i n böyle bir iç sarsıntıya ve ideolojik parçalanmaya uğrayacağı aslô dü­ şünülemiyordu. Ba lkan felôketi bile ideolojik değil, siya­ si bir tefrikanın neticesiydi . Bu u mu mi m üşahede ve hü­ küm dahi, siyasi ve i ktisadi huzursuzlukların maddi değil, mônevi b ir kaynaktan geldi ğ in i gösterir. Bu kaynak da, tabiatiyle Türk kültür ve mefkuresinin uğradığı buhran­ dan başkası ola maz. Bin yıl süren Türk - İslôm devleti telôkkisi ve siyasi istikra r a n layışı Tanzimatla birlikte değişmeye başlar. Bu devirden sonra Avrupa'dan gelen siyasi rejim fikirleri, M il­ li Hôkimiyet istikametinde gelişmekle beraber, m edeniyet dôvamız g i bi , bu meselede de ciddi görüşlerin meydana çı­ kamadığını ve memleket şartlarının da aslô kavra nılamad ı­ ğını söylemek mümkünd ü r. Hattô Avru pa'dan gelen bu fikir­ ler çok defa sathi kalmış ve b i r modadan i le ri g idememiş­ tir. Bu köksüzlük ve fikirsizlik dolayısiyled i r ki, Hürriyet. Meşrut iyet ve Cum h uriyet hare ketlerinden sonra milletimiz­ ce beni msenen demokrasi bile b i r kısım münevverleri tat­ m i n edememiş ve ş i md i de sosyalizm m odası meyda na çıkmıştır. Öyle ki iktisadi h ü rriyet adı altı nda bütün hürri­ yetleri boğmokta ve bu yönde bir d i ktatörlük hastalığı be­ l i rtmekted ir. Meşrutiyet ve Cumhuriyet devirleri H ü rriyet ve M illi Hôkimiyet esaslarına dayandığı halde bu esaslar hem gerçekleşti rilememiş hem d e duyulan bu yen i ihtiyaç, bün­ yesinden gelen, huzursuzluğa sebebiyet vermiştir. İ kinci bir idareye zorlayı nca tercübeler artık demokrasinin müm­ J<ün olduğunu ve m illi Birl iğe uygun g eldiği n i meydana F. 6


82

Siyôsi Buhra n ı n Kayn a k l a rı

koymuştur. Bunda. şüphesiz, uzun s ü ren bir diktatörl ü k

devri ile s o n ızdı ra p y ı l l a rı n ı n d a büyük rol oynadığı m u ­ hak kaktır. Gerçekten Türk ım il leti a rt ı k kendi kaderine e l koyma kta n başka bir çare kalmad ı ğ ı na inanmıştır. Fakat demokra s i n i n nimetleri n i t a t mış o l masına rağmen m i l leti­ miz h a kiki temsilcilerini a ra m akta ve kendi yükselişi ve irôdesine karşı bu l u na n yı1kıcı i c ve dış unsurlara karşı mağlup olma m a n ı n mücôdelesini yapmaktad ı r.


Türkiye' nin iz dırahı ve Bozuk Maarif Medeniyet davamızda ve iktisadi ka l k ı n ma mızda i l i m , kültür v e mefkuresi s a ğ l a m s e ç k i n b i r kadroya sah i p ol­ madan veya bunları memleket i n kaderin i tayi n eden m ü es­ seselerde m ü essir bir d u ruma yükseltmeden maddi - mane­ vi bir teka m ü l yolu n u açmok mümkün ol mad ı ğ ı g i b i kaza ­ n ı l a n bazı m üstesna hamlelerin de tesadüfi olması veya tehl ikelere maruz kal ması m u kadderd ir. N itekim, demokrasi devrinde kaydedilen bir ta k ı m büyük iktisadi ve sınai ham­ lelere rağ men, son y ı l l a rda, karş ı laştı ğ ı m ız siyasi p u h ra nlar

da bu husıısu tecrübe ile bize göstermiş; manevi kalk ı n ma i l e müvazi g itmeyen i ktisadi h a m l elerin de nasıl siyasi ve içtimai sars ı nt ı l a r a rasında h ebô olabileceğ i n i

meydana

koymuştur. M eden iyet ve yenileşme dôvôsında bul un a n b i r mem­ l ekette başlıca kalkı n ma unsurun u insan teşkil ettiğ i ve bu da ilim ve ihtisası, kültür ve mefkuresi sağ l a m seok i n b i r kad roya daya n d ı ğ ı h a ld e Tür,kiye maarifind e keyfiyet yeri­ ne g ittikçe kemm iyet s iyaset i n i n ha k i m o l ması felaketin kaynağ ı olmuştur. Avrupa lı laşma·k iddiasile i n k ı l a p heye­ canla rı geçiren bir memlekette Avrupa med e n iyet i n i n bu a n a temeline itibar ed i l memesi veya bunun bir türlü a nlaşı­ l amaması hayret ed ilecek bir hadise d i r. Bunun e n basit bir delil i n i de Maarifin başına bu görüş ve vasıfl a ra sahip in-


84

Siyôsi Buhra n ı n Kaynakları

sanların g et i ril mesine d ikkat edilmemesi teşkil eaer. Ha l­ buki yen i b i r medeniyet ha mlesine girişen Türk iye'de en bü ­ yük vazife m<:larif vekôletine aid olduğu gibi onun başı na veya salôh iyetl i maka mla rına getirilecek kimseleri n, umumi mônasile, i l i m ve fikir adamlarından daha i leri ve yaratıcı görüşlere sahip olması ve medeniyet ta rihini anlama s ı ge­ rek i rd i . Köy Enstitüleri nasıl i l mi. ikti sadi v e kültürel anlayış­ sızl ığın bir örneği olarak tahsilin umumileştirilmesi gayreti ile maarafin sükutu nun il•k basamağını ve Türk köyün ü n ta h ribini gaye teşkil etmiş i s e Orta tahsil d e öylece flkir, kültür ve mefkure buhra n ı n ı geliştiren bir istika met a l dı. Gerçekten bu hususta göze çarpan i l k maddi delil de, T ü r­ kiye müstes na, d ünyada orta tahsilde (lise dahil) ana d i ­ l i n i a ltı � s ı rl ı k metinleri ile öğretemeyen , i le ri veya ge ri , hiç bir m i lletin bulunmamasıdır. Ana d i l e hôkim ol mayan bi r nesli n yalnız ciddi b ir kültür d eğ i l sağlam bi r muha ke­ meye söhip olması da i m kônsızd ı r. Halbuki Türk maarifi kü ltü r ve mefk ure kifôyetsizliği ya n ı nda da Tü rkçeyi kı­ sı rlaştı rma k ve iptidaileşti rmek yol una sapmıştır. Bu se­ beple yalnız orta ve yüksek ta hsil m ezunları değil, bazen orta öğreti m ve ü n iversite hocaları bile Tü rkçeye sahip olma ktan mahrum kalmıştır k i , bu hôd ise Türkiye'de kül­ tür sü kutu ve geri gid işten de daha teh l i keli bi r durumun yaratı ldığına ve m i lli va rlığımızı sarstığına şaşmaz bi r de­ l i ld i r. Bu durum karşısında a rtı k tahsi l i n sakatl ığını ve mef­ k ure bozukluklarını belirtmeğe dahi ihtiyaç yoktur. Böylece maarifi sağ lam temel lere otu rtmadan ve hoca yetiştirmeden m ütemadiyen yeni mekteplerin açıl ması ve büyük bir yan­ ayd ı n ordusunun meydana çı kması Türk iye' n i n kültüre l , ide­ oloj ik, içtimai ve siyasi buhranlara uğramasına sebep ol­ muştur. Bütün memleket meseleleri b i rbirine zıt görüş ve


Türkiyenin lzd ı rabı ve Bozuk Maa rif

85

çatışmalard a ilmin hakemliği tabii iken safsata n ı n hak i m olmağa, ciddi fikirlerin v e hatta a k l ı sel i m i n boğ u lmağa yüz tutması maarifin yarı mü nevverl iği yayması neticesid ir. Ni tekim bu memlekette mevcud n izamı yı kmak, milli b i rliği pa rça la mak isteyenlerin, suni bir sosyalizm ( Komünizm) cerya nı yaratmağa, ü n iversitede gerici avcı lığı çı karmağa ve Bursa nutku safsatalarını yürütmeğe imkan bulmaları kü ltür ve mefkuresi kifayetsiz ya rı-ayd ı n bir kitle sayesin­ de olmaktadır. Esasen maarifin bozul ması ve islah edilme­ mesi için yapılan mücadelelerin gayesi de budur. ·

Türkiye'de kültür, meden iyet ve tarih meselel eri n i kav­ ramayan insanların memlekete istikamet vermeğe kal kış­ mala rı ; ilim ve fiki r sahiplerine itibar şöyl e d u rsun, onları saf dışı yapmak için her türlü h ücum ve tazyiki reva gör­ meleri m i l li b i r felaketi n başlıca sebebi olma ktad ı r. Eskile­ rin cehöletin i l ime müdahales in i kıyamet alemeti saymaları sebebi de budur. N itek im «ya rım molla dinden. yarım he­ kim candan eder» ata sözü de bu hakikatı ifôde eder. Ger­ çekten küçük bir seçkin kad ro ile memleketi meden iyet ve saadet yol una ·koymak ve aklı selimini m uhafaza eden ca­ h i l halkı b u kervana uydurma k kolay old u ğ u halde yarı m ayd ı n ların (di ploma l ı cah i lleri n ) ve uka lanın çoğalması ile mevcud i l i m ve fikir adamları boğulmağa, manevi d eğerler a lt-üst olmağa başlayınca b u h ranlar şiddetlenmiş ve tera k · k i yol ları bata klı ğa çevrilmiştir. B u vasatın yabancı tah ri p faa liyetlerine v e hiyanete de pek elve rişli olduğunu da i lave edersek bu g ü n Türkiye'de h ü k ü m süren fikri. kü ltürel. mef­ kurevi, a hlôki, siyasi ve iktisadi buhranların ta bi old uğu an­ laşılır. Bu durum Türkiye'nin bir çıkmazda olduğu kanoatını g itti kçe takviye etmekte ve ü mitleri kı rma ktad ı r. Bununla beraber milletimizin hayatiyetini muhafaza ettiği dostları­ mızın güveni. düşma n l a rı mızın endişesi ile de sabit olmak-


86

Siyôsi Buhra n ı n Kaynakları

tad ı r. M i l letimiz bir buhra n ve ı ztıra p geçirmektedir. Tarih in g österd iği üzere. ıztıraplar mefku reci lerin ve icrôat adam­ larını çı karaca ktır. Esasen buhra n la rı n kayıtsızl ı k değil ıztı­ raplar ya ratması bu hayatiyetin mevcud olduğunu ve kur­ tuluş yol unu açacağ ına, mefkurecileri çı karacağına en sağ ­ lam delildir. Eğer tarih hasletlerin i muhafaza eden milli kökümüz sağla m ol masa ve bütün tah ribata rağmen idea­ list bir nesil yetişmese idi o zaman felôket m u kadder ol ur­ du. İ şte bu s�bepledir ki, yıkıcı kuvvetler bu hayatiyetin köklerini kurutmağa ve ona bağlı yeni nesl i uyuşturmağa çalışmaktadır. Bugün bozuk kültür ve mefkurenin daha faz­ la yayılmasına fırsat vermemek için milli cephenin daha uya n ı k ve birl i k olmasına ôcH b i r ihtiyaç vard ı r. Tarihin bü­ yük ha mlelerinde büyük mefkurelerin rolünü göz önüne ge­ ti rmek maksadiyle çölden çıka n İ sl a m iyetin kısa zamanda dü nyaya getird iğ i mucizevi hamleyi, medeniyet ve saadeti hatırlamak, milli tarih imizde azamet devirlerinin Türk hü­ kümdar ve ayd ınlarının ima n ve mefkQ re kudretine dayan­ dığını düşün mek kôfidir.


Seçkin Kadrosu Türkiye'nin i ktisadi ve medeni ·kalkınması nda başlıcll ö m i l i , şüphesiz, ilim, i htisas, kültür ve mefkuresi sağlam seçkin bir kadro teşkil edecektir. Ta rih de b üyük medeni­ yet ve mil letlerin böyle bir yaratıcı ve seçkin zümre s6ye­ sinde teşekkül ett i ğ i n i göstermiştir. Devleti mizde demokra­ tik tes i rlerin a rtması na ve tah s i l i n yayılmasına ra(:imen y;­ ne de seçki nlerin rolü başta gel i r. Türkiye'de, okur-yazar nisbetinin yükselmesi sôyesi nde iktisadi ve medeni ha mle­ lerin mümkün olacağ ı veya i nkı·lôpları n yerleşeceği hakkın­ da b i r ·kanaat mevcudd u r. Bu d üşünceni n basit b i r muhake­ meye dayand ı ğ ı ve sebeple neticeyi birb i rine ka rıştırd ığı öşikô rd ır. Gerçekten i leri Avrupa ü l kelerinde okur-yaza r nisbeti- . nin % 95 i aşması ve Türkiye'de bu nisbeti n hôlô % 50 al­ tında kal ması iki tarafın medeniyet seviyeleri icin göze çar­ pan bir ölçü san ı lm ıştı r. H a lb uki Ga rbi Avrupa'da umumi tahsi l i n bu seviyeye u laşması bu meden iyeti n sebebi değl!, tersine b üyük ilmi ·keşiflerin ve sanayi i nkılôbının tabii b i r neticesi o l u p , okur - yaza r nisbeti de a n c a k 19. ası r sonla­ rına doğ ru onu tok i p etmiş ve demokratik i nkişafla müte­ vazi olarak gel işmiştir. Avrupa i le a ra mızda mevcud i l mi, sı nai ve i·ktisai asıl fark ve mesafeyi gör.meyip geri kalışı m ı ­ z ı okur - yaza rl ık mu kayesesine göre muhökeme edenler tarih ve medeniyet meselel·e ri 1kavrayomaz ve fOsid bir da­ i reye düşmekten kurtulamazlar. Esasen Türkiye tari h i nde inkılöp hareketleri n i n timi n rehberl iğ inde yap ı l madığı ve hô-


88

Siyasi Buhra n ı n Kaynakları

lô da bunların i l mi bir tenkid ve m u hasebes ine g i ri ş i l mediğ i malumd u r ve karşı laştığ ı mız sıkı ntıların sebebi de bu i l mi geri d u rumda b u l u n ma m ızd ı r. Nite k i m bu ana mesele b i r türlü anlaşıla m a m ış; deva m­ l ı olara k Avrupa'ya ta lebe göndermek ve ü n iversiteler kur­ mak sureti le i l i m için her şeyi n yap ı l d ı ğ ı sa n ı lmıştı r. Böyle­ ce asıl eksi k l i ğ i n henüz Avrupa i l m i n i n Türkiye'de yerleş­ memiş olması görülememiş; daha kolay gözüıken okur - ya­ zarlık n i sbet i n i n d üşüklüğü esas mesele sa n ı l m ı ştı r. Avru­ pa i l m i n i ku rmayı ana dava ola ra k ele a l a n Rusya,

19. a s ! r­

da i l mi. edebi eserleri ve sa nayii i le a rt ı k Garp meden iye­ t i n i temsil ettiği halde h a lk kitleleri henüz iptidai bir seviye­ de bulun uyor ve hatta esaret hayatı yaşıyord u . Türkiye'de meden iyet meselesi v e i n kı l a b ı n muvatfai�;­ yeti bu basit görüşe göre ele a l ı n ı nca oku r - yaza rl ı ğ ı n ya­ y ı l ması yeni b i r hamle ve m ücôdele mevzuu oldu. İ şte Köy Enstitüleri teşebbüsü bu sakat görüşün b i r tatb i katı olara k başlamış v e neti cede bu a n layış ı n da iflôs ı n ı tescil . et­ ti rmiş.t i r. Gerçekten fa kir köyl ü leri okutmak için g i rişilen bu garip hamle i le köye ka l kınma ve meden iyet yerine daha fazla sefalet götü rü l m ü ş ; kerpiç mektep yapılırken köy l ü , çok defo, kerpiç evlerden de mahrum kal mıştır. N itek i m mektep külfeti nden kurtulmak için şeh i rlere s ı ğ ı n a n fa k i r­ lere de rastlan mıştır. Esasen i ktisadi kal kınma ile müvazi g itmeyen böyle bir kültür h a mlesi

hem muvaffa kiyetsizliğe

mahkum d u ;

hem de gerek l i bir tahsili beklemek bey h ude id i . N iteki m mektep görmüş

köylü çocu kla rı n ı n , maddi sefalet yüzü n­

den, zaman la ok u r - yaza rlıkları n ı d a h i muhafaza edemed i k ­ l e r i görü l müştür. İ ktisadi ve içtimai şartların i ptidailiği dola­ yısıyla da bu teşebbüs cehôleti okur - yazarlığa çevirmek­ ten başka bir netice vermez. Buna mukabil fabri k a l arı n ku­ rulması ve i ktisadi faal iyetlerin gelişmesi sayesi nde okur -


Seçkin Kadrosu

89

yazarlı ktan daha ileri neticeler alındığı, daha görg ü l ü ve medeni bir h ayat sağladığı ôşikôrd ı r. Hattô köye giden öğ ­ retmenlerin köyü kalkındıra ca k yerde, şartların ağırlığı do­ layısı ile, köylüye uyarak kendi hayat seviyeleri n i de dü­ şürdüğü görülmüştür. Köy Enstitüleri teşebbüsüne büyük bir ü mitle sarı­ lanlar maa rifte ve mônevi kalkınmada esas olan keyfiyeti kemiyete fedô etmekle de kendi tenakuzlarına kendileri kurba n g itmişlerd ir. Gerçekten köye medeniyet götüreceğ i­ ni sandıkları gençleri b il e , kü ç ü k zanaatlarla ve ren çberl i k­ le meşgul ederek, hem kültürden mahrum b ı ra kmışlar; hem de onları toprağa bağlayarak şahsi gelişme ve yükselmele­ rine engel olmuşlard ı r. Zaten bu sistemin çavuş - eğitmen teşebbüsü ile boşlaması zihniyeti göstermekte ve Türki­ ye' n i n nasıl basit düşünce ve heveslerle bugünkü kültü r sükutuna v e fikir kısırlığına uğradığının sebebini meydana koymaktad ı r. Buna rağmen memlekette hôlô ceha let veya ideolojik gayretlerle Enstitü lerin ihyası hasreti çekil mekte­ d i r. Bug ün Şark ile Garp a rasında mevcut medeniyet sevi­ yesi ile okur - yazarlık n isbeti orasındaki fark ı n norma l ol­ duğunu a n la mak için tarihi durumu do göz önüne getirmek­ te fayda vard ı r. Nitekim Orta - çağda İ slôm medeniyeti en yüksek devrini yaşarken bazı müsl üman memleketlerinde ve meselô Endülüs ( İ spanya) de okur - yaza r nisbeti % 30 a çık mı ştı. Buna mukabil Avrupo'do bu n isbet % 3 ü geçme­ mişti. Bunun iktisadi durumla m üvoziliğini beli rtmek için de 1 3. asırda Tebriz şeh i r bütçesin i n o za ma n k i Fra nsa ve­ ya İ ngi ltere kırallık bütçelerine denk olduğunu hotırlomok kôfidir. Tü rkiye'nin bütün ıztırapla rı bunca ü n ivers1telere ve i l mi müesseselere rağ men henüz i l m i n ku rulamamış ve bilhassa i l im yerine cehalet ve safsatan ı n hôkim olmasın­ dan gelmekted ir. Selçuk devrinde Kervansarayla rda yolc u ­ l a r için kütüphane kurulduğunu d a burada kaydedebiliriz.


Medeniyet Davamız ve Üniversite Burhanı. Bugün Türkiye'de Ü n iversite ve yü ksek mekteplerin i l i m, ihtisas, kültür ve mefkure bakı mından zayıf aydınlar yetişti rd iğ i , ideolojik sapık l ığ ın yayıl masına diplomal ı unsur­ l a r eklendiği ve bu sebeple de meml eketi a ğ ır yük ve me­ seleler karşısında bıraktığı bir gerçektir. Bu d u rum kitle halinde k ifayetsiz bir l isel i ordunun Ü n iversitelere hücum etmesine ve tahsil seviyesinin d üşmesine geniş bir tesi r etmiştir. La kin yüksek tahsi l i n gayeye u ygun bi r seviyeye ulaşamamasında ve memlekete elverişli u nsurlar yetişti re­ memes i nde asıl mes'ul iyeti n devlete ve Ü n iversiteye ait olduğu da aşikard ı r. Zira liselerden gelen talebe zayıf da olsa Ü niversitenin bunları ilim ve ihtisas yapacak bir sevi­ yeye geti rmesi, gerekirse i hsa ri snıflar ihdas ederek ken­ d i sistemini devam ettirmesi i m ka nsız değ i l d ir. Bazı Avrupa memleketlerinde yabancı ve hattô yerli talebeye, hazı rlı k mah iyetinde böyle bilgi v e d i l tahsili yapıldığı d a görü l müş­ tür. Avrupa l ılaşma idd iasında bu l unan, bize göre ise a ğ ı r bir meden iyet hastalığı geçiren ve yeni b i r medeniyet sen­ tezi yapmağa mecbur ola n Türkiye'de ası l mes'ullyetin d ev­ l ete ait olduğu ve yeni i lmi metodların memlekete nakli za­ rureti meydandad ı r. Hattô mevcut i l im ve fikir kısırli§ı, hu­ susiyle môneviyat ve mefkure buhranları dolayısiyle çeşitl i


Meden iyet Davamız ve Ü niversite Buhranı

91

f i k i r ve- ideolojilere ayrılmış ve pa rçalanmış aydınlar arasın­ da bi r a n laşmaya varma k çok zorlaşmış; n i tekim bu durum dolayısıyle ilim ve mantık, çok defa, muga lôta gürü ltüler; karşısında ses i n i duyu ramaz hôle gelmiştir. Fakat Avrupa veya modern i l m i n Türkiye'ye hôkim olma s ı na karşı, nazari de kalsa, sağ - sol a rasında b i r ihtilôf bah i s mevzuu olamaz. Bu keyfiyet bütün meselelerimizin başı olan i l i m ve Ü niver­ site dôvası n ı n h a l l i n i ve bu sôyede maddi ve mônevi yük­ sel me çareleri n i bulmamızı kolaylaştıraca k bir ehemmiyet taşı r. Büyü k emek ve masrafla ra , bir çok Ü n iversite, y ü k­ sek mektep ve i l i m müesseseleri n e rağmen Türkiye'de me­ deniyet dôva mızı n ve i n kı lôpları n hangi isti kamet ve safha­ da bulunduğ u n u , g i rişMen hamlelerin hangi zihn iyet ve şart­ lara göre başlad ı ğ ı n ı isôbet ve h ataların neler old u ğ u n u meydana koyan ciddi eserlerin h e n ü z tel if ed ilememiş b u ­ l u n masr modern i l m i n memlekette h ô l ô kurul maktan çok uza k olduğunu gösteren en şaşmaz b i r delildir. Manevi i l i mlerin bize göre h ususiyeti ve zorl ukları n ı ile­ ri s ü rmek m ü mkünse de milletlera rası vasıfla rı ve memle­ ketlere göre değişmez mah iyetleri o l a n müsbet i l i mlerde de c iddi bir ha mle veya daha i leri b i r durumun kaydedi l me­ mesi yukarıdaki h ük m ü n değ işmezl i ğ i n i meydana koyar. Bugün ileri m i l l etlerin mücadelelerini ve yükselmeleri n i , i l i m , te k n ik v e kü ltüre bağlad ı ğ ı , hattô g ü n l ü !< hayatları b i ! e bu esaslara d aya ndığı düşün ü l ü rse y e n i b i r meden iyet d ô ­ vası içinde bulunan v e i nşa hôlinde ola n Tü rkiye'n i n ne kadar daha m u htaç ve güç bir d u rumda olduğu Ü niversite ve i l i m müesseseleri ne d üşen vazifen i n hayati ehemmi­ yeti da ha iyi a n laşı l ı r: Ü n iversitelerimizi n i l mi seviyelerin i , meselelerini v e islôh çôrelerin i bel i rtmeden m emleketin Yükselmesi için gereken bir seviyeye sah i p bulunmadı kla­ rını derhal ilôn etmekte bir tereddüt yoktur. Bu mesele için a kademi k mevki leri doldura n l a r i le onları n eserleri h a k k ın da ilmi bir mu haseben i n yap ı l ması d u ru m u bütün


92

Siyasi Buhra n ı n Kayna kları

çıplaklığı i le. kolayca , meydana koymağa katidi r. Filhaki­ ka o ri j i na l eser vermekte. i l m e i lave (contribution) ve ke­ şif yapma kta çok az kabil iyet göste ren. a h lak ve mefku­ re ba k ı m ı ndan da ta m bir sa rsı ntı geçiren Ü n iversiteleri, bugünkü buhra n l a ra mahkum bırakmak memleketin ve bizzat bu müesseselerin sukutuna göz yummaktan baş­ ka bir n etice vermez. Z i ra mevcut siste m zayıfı l iyakatlıya tercih eder. Bu zaafları ol masa bile, maddi - manevi her ba k ı mdan yeniden inşaya muhtaç bulunan Türkiye'de i l i m v e Ü n iversiteler üzeri nde m i l let v e devletçe ciddiyetle dur­ madığımız ta kdirde . meden iyet dövamız ve hatta m i l li be­ kômız bile emn iyette değildi r. Türkiye ' n i n uzun vôdeli kaderiyle meşg ul idea l ist bir ilim ve siyaset adamı istikba l i mizin kültür ve meden iyet dô vôsiyle ve bunun alacağı istika metle taayyün edeceğ i n i görmesi lôzımdır. Ö n ü m üzdeki istikba l i hazı rlayan büyük meseleler karşısında şaşırmadan bir terci h yapmak gere­ kince i l i m ve Ü n iversitenin hepsi n i n başı olduğu anlaşıl ı r. Halbuki Tü rkiye'de bu hakikatı a n l ıyan çok az ve tersine b i r meden iyet görüşü i l e buna engel olmağa ça lışa n pek çok ki mse vardı r. Ü n iversite normal zamanlarda bir m i l le­ tin maddi - mô nevi kudreti n i hazı rlaya n i l i m ve f i k i r oca k­ ları hôline gelmedi kçe, buhra n l ı zamanlarda da m i l li ha­ yatiyet ve varlığın son kalelerini teşkil etmedi kçe o m ille­ tin i lerlemesi ve istikba l i teminat altına a l ı n m ı ş olamaz. Nitekim en i leri m i l letlerin ilim ve fikir adamlarını kopardı ­ ğ ı m ızı düşü neli m . Müesseselerine ve ku ru lu n izamı na rağ­ men o m i lletlerin sarsı lma ması ve hatta sukut etmemesi kolay dajild i r. Yıkılan Almanya ' n ı n iktisadi mucizesi in­ sa n hazinesine sahip olmak sayesinde mümkün olmuştur. Tanzimat'tan bugüne kad a r bir medeniyet i ktibasla rı veya istihôlesi içinde bulunan Türk iye g iriştiğ i b i r çok ham­ lelerden önce her ihtisas sahasında ya ratıcı beş - on i l i m


Meden iyet Davamız ve Ü n iversite Buhra nı

93

ve fikir adamı yetişU rmiş ve bunlara ait sağlam müessese­ ler kurmuş olsa idi bugü n medeniyet dôvamızı hal yoluna koymuş olurduk. Avrupa meden iyetinden yaptığ ı mız zaruri i ktibaslar veya toptan girme teşebbüsleri nde empirisme'­ den kurtulup faaliyetlerimizi ilmin rehberliğinde yapamad ı ­ ğı mız, sonrad an d a yapı lanların il mi bir tetkik v e m u hase­ besine g i rişemed iğ imiz gibi bugün de hôlô bu a nlayış ve sev iyeye erişmiş değil iz. Rusya Del i Petro ve Katerina za manından beri Avrupa­ l ı :aşma hamlelerine Ü n iversite ve Akademilerine yerleştir­ diği Al man ve Fransız ô l imleriyle g irişmiş; modern i l i m ve meden iyeti ciddi teşebbüslerle muvaffa kiyet kazan mıştır. Bizden son ra başlayan Japonya da Garb ın i l i m ve tekniği­ n i tamam iyle tesis edebild i . Bu iki mil lete nazaran çok da­ ha üstün b ir m edeniyeti n temsilcisi olan Türkler bir yandan bu d u rumun yarattığ ı psikolojik, öte yandan ası rlarca süren m ü cadelenin kurduğu mônevi Demi rperde dolayısiyle yük­ sek mektep, Ü niversite ve başka müesse selerin Avrupa l ı ô l i mlerle kurulmasına veya doldurulmasına müsait bir va­ sata sahip değildi. Fa kat Ta nzimat'tan son ra bu imkônlar gittikçe genişledi; kısmi olmakla beraber, ara sı ra, Avrupa ­ l ı ô l i mlerin hizmetleri sağ la nd ı ise de bu teşebbüsler prog­ ra m l ı , şümullü ve devam l ı olamadı . Meşrutiyet ve h ususiyle Cu mhu riyet devirlerinde i l i rr. v e meden iyet meselelerini kavraya mıya n siyaset adamları Türkiye ile Avrupa a rasında artık kalmamış bulunan bir Demirperde'yi yı kmakla Avrupal ı laşma n ı n ve i lerlemenin mümkün olacağı mücadelesine g i rişti ler. Fa kat hem Avru­ pa ' n ı n ilmini getirece k yolu bulamad ıla r; hem de Demirper­ de za nnı ile mevcut k ü ltür ve medeniyeti de yı ktılar. Avru­ pa ' n ı n kaba ta klidi ile büyük hamleler yapı lacağı ve Şarka meden iyet götürü leceği gafleti de baz ı esir m i l letlerin dahi bi?i geçmesi ve Tü rkiye'n i n de ilim ve kültür kısırlığına sap-


94

Siyôsi Buhra n ı n Kaynakları

lanması, mônevi ve siyasi buhranlar içinde kıvranm ası i l e bugün d a h a a c ı k bir şekikle meydana cıktı . İ l i m v e fikir yerine bazen basit nakilcil iğin veya safsatan ı n galip geldi­ ğ i , memleket ihtiyaçla rı yerine moda, taklit ve menfaatle­ rin h üküm sürdüğü Ü niversiteler böylece onbinlerce Türk çocuğunun zekô ve imônına mezar olmaktadır. Zava llı h ü ­ ku metler d e b u m üesseseleri kal ı n h isarlar içine almak ve bunu Anayasa ile d e tahkim etmek suretiyle Ü n ivers·itede ilmi değ il, onu 1boğan, engelleri sağlamlaştıra n ve h attô memleket nizamını bozan bir sistemi h imaye ettikleri n i a n ­ lıya mamışlardı. M aa ma ifh Ü niversite ve Maarifin bazen bozg u ncu emellerine ôlet ed i l mesi gayretleri de eskiden beri eksi k d eğildi. Bu kal ı n h isarlar içinde mahsur kalan Ü n iversitelerd e mevcut ilim d e g itti kçe zayıfla makta ve çok garip hôdiseler cereyan etmekted i r. Bu sebepled ir ki, Aka­ dem•k mevkilerin çoğ u l i kayatsız unsurlarla doldurulmakta ve Garpta şöhret yapmış Türk H i m adamları da bu h isarları aşama ma ktadır. Bu pe rişan du ruma rağmen h ükumetler mütemad iyen · l ise. yüksek mektep ve Ü n iversite açmak gayretine düş­ müş; memleket bu a nlayışsız gayretle i l i m ve i rfana kavu­ şaca•k yerde gittikçe mônevi a narşiye boğulmuştur. Zaval­ l ı hükOmetler M uhtariyet saltanatı dolayısiyle açtıkları yen i Ün iversitelere mevcutlarından hoca a l mak imkônına da sa­ hip d eğ i ld i r. Bôzan l iyôkat bile aramadığı halde muazzam bina lar yükselmekte, fakat en büyük servet olan i l i m ve kültür adamından mahrum bırakılmaktad ı r. Türkçe konuşa­ mıyan profesör ve muall i m i çok bir memleketin mônevi çö­ küntüsü hakkında artık başka bir şey söylemeğe l üzum var mıdır? Dünya n ı n ileri m i lletleri bir yana hiç bir geri memle­ ketinde 'böyle bir fôciaya rastla mak kabil değ·ildir. Zira Ü ni­ versiteler lise tahsi l i nden şi kôyet ederken bir kısım hocala­ rın Türkçeye hôkim olamadığını. dil ve kültür tahribine, so­ kak politikası ve sosyal izmine kapılacak bir seviyede olduk-


M edeniyet Davamız ve Ü niversite Buhranı

95

larını düşünememişlerd ir. Tü rkiye'nin mede niyet ocağ ı ol ması gereken bu zavallı müesseseler hangi memleket için­ de bul unduklarını da idrôk edememiş ve bu sebeple de l ü ­ zumlu kürsüleri değ i l l üzumsuzlarını ihdas yol una g i rmiş­ l erd i . Mesele Türk - İ slôm h u kuku, felsefesi, san'at ve arke­ oloj i yerine başkaları kuru lm uş; bu sebeple de i l m i ve ame­ li bakımlardan memleket için zaruri olan sa halar boş bıra ­ k ı lmış ve ş i mdi bazı kımı ldamala r başl a m ıştır. Her yıl o n­ bi nlerce Türk gencin in kapı·l a rı na dayandığı Ü nive rsiteler memleket ihtiyaçları na göre öyarlanmadığı, l iseler yığ ı n hô­ l i nde talebe sevkettiği için m i l l etin enerjisi boşuna harcan­ makta ve Türkiye ya k ı n bir zamanda bugü n künden daha ağır problem ve buhranlara namzet bulunmaktadır. Ders yılının başlangıcı nd a bu umumi prensipleri bel ir­ ti rken Ü niversite ve Maarif i l mi v e milli ihtiyaçla ra göre is­ lôh ed flmed iği takdirde Türkiye'nin bizzat bu müesselerirı kurba n ı olacağını ilônda h içbir tereddü t yoktur. N itek i m ta­ rihe, ilim ve medeniyet meselelerine vôkıf olanlar bunun bir kehô net sayılmıyacağ ın ı biHrler. H ü kumetlerin ve i l i m m ü esseselerinin hôlô b u durumu h issetmemiş v e hattô ter­ si ne gayretlere kurban gitmiş olmaları tehl ikenin ya kı n ve m ü h i m olduğunu göstermektedir.


ilahiyat Fakültesi ve Meseleleri Bugün, Türkiye g ibi medeniyet dôvası ve bunun net:­ cesi ola rak da, hiç ol mazsa, bir asırdan beri gitti kçe şidde­ tini a rttı ran b ir hars buhra n iyle karşılaşan, maddi ve mane·· vi bakı mdan da tamamiyle yeniden kuru.i mek zorunda bu­ l u nan, bi r memlekette üniversiteye terettüp eden vazife, ş üphesiz, her memleketten büyüktür. Memleketi n dima ğı mesôbesinde b uluna n ve onun u z u n vadeli mukadderatını hazırlamakla mükellef o la n üniversite, memleketin halle mecbu r olduğu maddi, manevi bütün meselelerin başında g e l i r. Bundan dolayı, devletçe ve m i l letçe, bütün d i kkati­ m izi onun üzerinde teksif ederek onun yükselmesi ve ge­ l işmesi için elimizden geleni yapmamız istikbalimizin ye­ gône teminatı olacaktı r. Ü n iversite meselesinin meden iyet ve hars dôva ları m ı ­ z ı n ha l l i , mukadd eratımızın tôyini ba·kı mından h a i z olduğu ehemm iyet ve bununla mütenasip bir seviyeye erişebilmesi için nas ıl ıslah edilebileceği hususundak i fikir ve kanaatle rı mızı , ya kında kitap veya makaleler halinde neşredeceği ­ m i z , b i r eserde serdettiğ imizden burada ô c i l ehemmiyetine binaen sadece İ lôhiyat Fa kültesi meselesiyle, fakat bütün şümu lüne g i rmeden meşgu l olacağ ız. Yen i bir medeniyete ve modern çağları n d ünya görü­ şüne doğru g id erken din real itesini düşünüp onun içtimai


İ lahiyat Fakültesi ve Meseleleri

97

ve mitti bünyedeki rol ü n ü idrôk ettikten sonradır ki onu mü­ nevver ruhlardaki boşluğu doldurma·k, manevi bir gıda ha­ line getirmek mümkün olaca k ve sı h hatli bir cemiyet için teh l i keli bir vaziyet alan, münevver ve halk a rasındaki ma­ nevi uçu rum d a dolduru labi lecekti r. Din adamları yeni şart ve zaruretleri, hattô d ini imkan­ lar dah i l i nde, kavrayacak b i r seviyede olmasa bile d i n mü­ essesesini baskı altında bul u nd u rmak veya sadece i h mal etmek cemiyetin mukadderatiyle oynamak demektir. Din kültürünün oca1kları olan a n'anevi müesseselerin, düşmüş oldukları, i n h itat içinde kal maları ve yeniliğe karşı d iren­ meleri, ilerl emek azminde bulunan bir cemiyet için mahzur­ lu idi. Fakat yerleri.ne kaim olmak yolu n u tutan eski İ lah iyat Fakültesiyle, i mam-hatip mekteplerin i toptan kaldırmak, şü phesiz daha hayati bir teh li ke idi. Filhakika bugünkü Türk iye'de kend i kültür kayna.klarından ve te nvi r imkônla­ rı ndan mahrum kalmış bul unan, İ slômiyetin, inkı lôptan ön­ ces i n e nazaran, daha geri, daha daralmış bir şekil a l mış ol­ ması ve medenileşmek dôvôsında buluna n bir milletin se­ viyesiyle münasip olarak gelişecek yerde, ôdetô iptidai ka­ vimlerin d i n i seviyesine düşecek bir istikamete yönel mesi cemiyet hayatınd a ciddi bir muvazenesizlik amili olmuştur. Böylece eskisinden hiç zayıf olmıyan İ slômiyet d uygusu, ye­ n içağların ·gerekti rdiği ilim ve felsefe ile ahen kleşen bir ila­ h iyata sahip olmak şöyle d ursun , bugüne nazara n kifayet­ siz o l makla beraber, Ortaçağ İ slôm medeniyetinin yüksek seviyesiyle mütenasip olarak, kurduğu, fikir s istemi an'ane­ s iyle beslenmek imkanı ndan 'bi l e mah ru m kal mıştır. Bunun tabii bir neticesi olarak husule gelen maneviyat boşluğu halkı hakiki İ slamiyet yerine eski·s inden daha ziyade bôtıl itikatlara. hurafelere ve n ihayet cah il ve bozan menfaatpe­ restlerin e l i nde bulunan tarikatlara sürüklemektedir. F. 7


98

Siyasi Buhra n ın Kaynakları _

Ka nuni yasaklara rağmen maneviyat iştirakiyle halkı celp eden bu temayül leri irtica ve taassupla karıştı rmamalı­ d ı r. Fakat d i ni bilgileri, kuvvetl i şahsiyeti ve siyasi kabiliye­ ti yerinde bulunanların bu havayı irtica istikameti nde istis­ mar etmesi iht:i mali mevcuttur. Bu vaziyete karşı ve i rtica­ ın meydana çıkacağı korkusu ile mi lletin mukadderQtiyle oyna mağa, onun insani, milli ve demokratik ha,klarına teca­ vüze kimsenin hakkı yoktur. Hele pol ittk, ideoloj i k maksat ve temayüUeri dolayısıyla irtica bahane ve taktıiğ i a ltı nda mill etin vicdanına tasal l uta , manevi kıymetlerini yıkmağa yani dini, din aleyhi nde i stismara d a asla müsaade edile­ mez. Yalnız bugün karşı m ıza cı,kan meseleleri değ il madde ve ruh a rasındaki ezeli mücadeleyi, sağlam fert ve cem i · yetler için za ruri olan muvazene halıi ne sokabi lmek maksa­ d iyle, d ini müesseselerin bir a.n önce, zamana ve mil leti n �htfyaçları na uyg u n ola rak, kurulması ve teşkilatland ı rıl­ ması ICizımd ı r. i rtica, taassup ve h u rafelerle h a k iki d i ni ve d i n duygusunu birbirinden ayıra rak ne d i n i baskı altında bulundurmak ve ne d e sadece onunla bağlı bulunan bu tezah ü rlere karşı maddi kuvvet ık u ll a.n mak değ1il tek çare dini kültür ve bilgileri yü kseltmektir. Bug ü n , M eşrutiyet devrinde İ s1ôm teolojisini, az çok, zamanın i htiyaçla rı na gö­ re ôhenk�eştirme ıkabil iyetin i ha.iz unsurlara mali k ol ma k şöyle dursun basit umumi ve d i ni kültürü h a iz d�n ada mla­ rından bile mahrumuz. Hôlô şer'i hu kuka göre halli gereken bazı eski dôvalara da rüyet edecek kadar İ slôm hukukunu bilen ne hukukçuları mız kaldı ne d e müftüler vard ı r. Asır­ kırdan beri İ slôm medeniyeti ve d in ine mensup bir millet olara k davet ed ildiğimiz Şarkiya t kongreleri nde, İ slômi ilim­ lere dair ciddi tebliğlerde bulunacak u nsurları n mevcut ol­ ma ması dolayısiyle, medenyiet dü nyası karşısında d uydu­ ğumuz mahcubiyetin deva mına taha mmül edemeyiz Ha lbu­ ki j slôm medeniyeti n in kurucu ve h a milerinden, bu d i m n bin yıllık ôzôsı olma ktan ve nihayet m üslüma n kavim lerle mev-


İ lôh iyat Fakü ltesi ve Meseleleri

99

cut mü nasebetlerimizden sarfı nazar sadece diğer ileri mil­ letler gib i medeni bir m i l let olmak haysiyetiyle de İ slôm di ­ ni v e medeniyeti tetkikleri ne işti ra k etmek zoru ndayız. Di ­ n i olduğu kadar içti mai v e siyasi ehemmiyeti oşikô r olan Kıbrıs M üftülüğüne, orada.ki h ı ristiyan cemaat teşkilôtı kar­ şısına çıkacak bir müftü 'bulup tôyin etmekte müşkülôt çektiğ i miz bir vakıadır. Diyanet işlerini idare edecek münevver d i n ada mlarımız hemen h emen mevcut d eğildir. Ca mileri­ mizdeki ima mları n vaazları, inanmış münevverleri bile tat­ m i n ede miyecek kadar. i ptidaileşmiştir M illi harsın en kuv­ vetli unsurlarından biri olan d i n ve d ini kültürün bugünkü perişa n haline nihayet vermek için ciddi bir su rette ted bir­ ler ala mazsak içind e bulunduğumuz ma neviyat buhra n ı n ı n cemiyet hayatı m ızda daha derin hasatlı kl la r doğurması m u ­ kadderdir. Bir k a ç oy önce b i r Kanadalı profesörün kend i üniversitesine d avet etmek istediği orta seviyede bir d i n ö l i m i bulamadığı mızı do kaydedelim. Bug ü n a l ı n ması gereken tedbirler a ncak ôcil b ir mahi­ yet a rzeden buh ranı yatıştırmak içi nd ir. Halbuki ileride ye­ tişecek büyük din ôlimleri n i n hoHetmekle meşgul olaca k ­ l a rı daha büyük mesel eler vard ı r. Filhakika Avrupal ılaşmak mecburiyetinde kalan cemiyetimizin bumeden iyetle karşı­ laşması neticesinde Yeniçağlorın ilmi ve felsefi esoslo riyle ôhenkleşeb i lcek bir İ slôm ilôh iyatın ı n yeniden tesisi müs­ takbel d i n ô l i mlerimizin başlıca meşg a le ve meselesi ola­ cak; tundan sonra da tabii olara k bir ta k ı m m üçteh itler meydana çı kaca ktı r. Din meselelerine dair daha geniş ve etrafl ı görüşlerimizi ihtiva eden fikirleri başka bir yazıda meyda na koyduğu muzdan bu rada sadece h ü k ü mete dü­ şen vazifeni n ehemmiyetine işaret edeceğiz. Bu vozifesr icabı demokrat hükümetin, henüz senbol ik de olsa mek­ teplere d in d erslerini koyması, vicdan h ü rriyet i n i teminden başka bir mônôya gelemeyen, lôyıklık prensibine asla ay-


1 00

Siydsi Buh ra n ı n Kaynakları

k ı rı olmadığı ha lde, politik ve ideoloj ik ma ksatlarla, he m de b u d emokratik h ü rriyetler devrinde, a nayasa nın kendi temayü llerine göre istismar gayretiyle mi lletin vicdanına tasal l ut, kudsi, insani ve m illi hakla rına tecavüz etmek cü­ retini gösteren lere karşı nası l uya n ı k bulunmak lözı m gel­ d i ğ i nd e , hattö memleketin içinde bulunduğu şartlar dolayı­ siyle, d i n kadar kudsi ve insani bir hak ola n vicdan h ü rri­ yetine dokunmadan hükümete, h iç ol mazsa bugün için, daha !bir çok vazifeler terettüp ettiğine mezk ur yazımızda temas ed il miştir.

İlôhiyıcrt Fakültesinin hatalı kuruluşu Din ve d i ni kültürü m üzle ilgili olara k önümüzde bulu­ n a n bir çok meselelerin halli için 1il k ve öcil çöre, ş ü ph esiz, İ lôhiyat Fakü ltesinin ciddi olarak kurulmasıd ı r. Bu ehemmi­ yeti dolayısiyledir ki Ankara İ löhiyat Fak ültesi kurulur ku­ rulmaz, henüz mah iyeti anlaşıımada n ve onu kuran sebep­ ler bell i olmadan, memleket ioinde ve dışında, İ slöm ü l ke­ lerinde ve Avrupa'da büyük bir aUika çekmiştir. Ası rla rda n beri İ slöm d ü nya s ı n ı n h'i maye ve müdafaasını yapmış olan Türklerin, biraz da menfi propagandaların tesiriyle, İ slami­ yeti terketmiş olduklarına d a·i r şayialar b i rdenbire silin­ miş; din müessesesinin, Rusya m üstesna, Türkiye'de hiç­ bir memlekette görülmeyen bir sarsı ntıya maruz ka.ıması Avrupa ve Ameri ka l ı mütefekkirl eri h ayretle temaşaya sev­ ketmışti. Böylece memleketimizde dünya nın dik katini üze · rine çeken b ir Fa k ü lten i n selameti için hassasiyetimizın sebepl erine işaret etmiş bulunuyoruz. Bu ciddi memleket ihtiyaçları ka rşısında ve bugünkü şartlar 1i çinde kurulmuş olan İ ldh iyat Fa kültesinin mahiye­ tini meydana 1koymaya başlarken onun kendisinden bekle­ nen i l mi ve a meli oiddi hizmeti görecek bi r bünye arzede­ mediğini, esefle, ifade ederek söze başlamalıyız. Filhakika bu fakü lten in kuruluşuna amil olan zihniyet ve kuruluş tar-


İ lôhiyat Fakü ltesi ve Meseleleri

101

zı, bunun, işaret ettiğimiz endişelerle vücut bulmadığını gösterdiği gibi manevi g ıdasızlıktan feryad eden milletin ız­ tıraplarını duyan samimi bi r merh amet h issin in de ômil ol­ madığını meydana koymaktad ı r. Hattô demokratik baskım n tesi riyle vuku bulan bu hadiseye istismarda n daha Heri bir manô vermek de mümkündü r. Fakültenin kuruluşunda, halk efkôrını bununla oyalamak ve mutla ka ciddi bir d'in i ! . m i ve bil,gisi verilmesini önlemek maksat ve zihn iyetinin esas olduğ u, buna rağmen, demokratik rej i m icabı da, hal­ kın haksız yere sempatisinin avlanmak istendiği kanaati h a ­ sıl olmaktad ı r. Teşebbüsün ciddiyet v e samimiyeti hakkın­ daki şüphemiz sadece kuruluş esnası nda mesul d evlet ada mlarının sarfettiğin i duyd uğumuz hayret ve ibrete şa­ yan sözler ve kurulmasına memur edilen ki mselerin sala­ h iyetsizliği veya kayıtsızlığı, hattô bunlar a rasında bu iş­ ten memnun olmayan insanları n bulunmasına değil, bizzat onu n bünyesi ve prog ramına da dayanma ktadı r. Gerçekten memleket ihtiyaçları ve bir İ slam İ lahiyat Fl]­ kültesinin gayesi göz ön üne g etirili nce, ya lnız ilgili ilim adamları değil her münevverin b i le kolaylıkla anlayacağı üzere bu fakülteye neden esas derslerin konmadığı, l üzum­ suz d erslerle d ini bilgilerin ta hsiline imkôn bırakılmad ı ğ ı keyfiyeti ancak böyle bir zihniyet v e ma ksatla kabil i izahtır. Filhakika bu fakülteye İ lahiyat adı n ı n verilebilmesi için ora­ da Tefsir, Hadis, Fıkıh, Kelam. İ slôm di ni, Mezhepler tarihi, Tasavvuf, D inler tarih i, ile bunlara dair fer'i ilimler. Arapça ve Farsça n ı n programlarda yer alması, bunları okutabile­ cek salôhiyetl'i ilim adamları n ı n tôyini şo rt idi. Halbuki ta­ mamtyle ihmale uğrayan bu esas dersler için bug ün ilmi salôhiyeti haiz ancak tek bir insan mevcuttu r. Fiilen mevcut olmayan bu derslerin yerine, adeta fakültenin kuurlmasına ve in kişafına engel olmak maksadiyle, Sosyoloj i , Psikoloji, Felsefe, Mantık, İ limler tarihi, İ slam sanatı ve İ slam felsef�-


1 02

Siyôsi Buhra n ı n Kaynaklan

si (m ütehassısı olmayan bu ders şimdi konmak isteniyor) g i b i derslerin dolduru l ması bu zihniyeti meydana koymak ve ona d a i r şüphemizi izhar etmek için kôfid i r. Şüphesiz il­ mi kifayetsizlikle birlikte, işaret ettiğ imiz zi h n iyet ve bunun­ la alôkadar menfaatlerin esiri olanlar, bu i l imlerin dinle m ü nasebetleri ni . beyhude yere, mübalağaya ve muğalôta­ ya kal kışacaklard ı r. Yal nız din değ i l , geniş şumGliyle a l ı n d ı ­ ğ ı takd i rde, her i l m i n d iğeriyle az çok münasebetta r olduğu mal umdur. Devrim izde i l m i n i htisaslaşmak zarureti karşısı n · da din tetkiklerini bu kada r geniş bir şümul içe risinde mü­ talaa etmen i n i mkônı olacağını bira n için tasavvur etsek bu takd irde bunların asli derslerin mevcudiyetinden sonra bah is mevzuu olabileceğ i n i idrak etm iyecek tek b i r iz'an sah ibi tahayyül ed ilemez. Hatta geniş ve norma l bir zihni­ yetle çalışacak b i r i lahiyat Fakültesi için, ehem m iyeti bed i ­ hi o l a n , M ukayeseli d i n l e r tarihi dersi n i n , yukarıda zikrett i ­ ğ i miz asli dersler olmad a n , ted risi bi le şüphesiz beyhude olacaktır. Bu ölçü ve z i h n iyetle hareket edince daha bir sürü derslerin İ lôh iyat Fakü ltesi ders l istesine i lave edH me­ mesine hiç b i r môni yoktu r. İ l i m d ünyasında da bu bünye­ de bi r müesseseye rastla namaz. İ lôhiyat Fa kültesinin, yu­ karıda z ikrettiğ i m iz, esas dersleri ciddi b i r şekilde, okutul­ mad an bu fakülte n i n kendisinden beklenilen i l mi hizmetle­ ri karşı layacak d i n ô l i m leri yetişti rmesi ve din tetkikleri ya­ pa b i l mesi maddeten i mkansız old uğ u gibi, dini müessesele­ rimizde pratik vazifeler görecek unsurlara umumi bir d : n bilg isi vermesi d e pek beklenemez. Esasen b u saydı ğı mız dersler için ciddi i l i m adamları tôyi n ed ilerek prog ramlar dold u rul muş olu rsa, h e r biri ayrı b i r ihtisasa doğ ru götü re ­ cek olan bu dersler yanında talebenin, b i r d i n ada mı için vakit öldürmekten başka bi r şeye yaramayan, bu kenardaki derslere ayı racağı b i r saat bulamıya cağı g i bi hafta saatleri de böyle b ir programı ihtiva edecek bir mi ktarda değ i ld i r. Bu yandaki dersler a rasında, başı nda İ slôm sıfatı n ı n bul un-


İ lôh iyat Fakü ltesi ve M eseleleri

1 03

ması dolayısiyle, İ slôm sa natı n ı n lüzu mundan bahsedebi le­ cek olanlara da, tabiatiyle, evvelô İ slôm d i n i n i öğretiniz de ondan sonra sanatını d üşünürüz, tarzında bir cevap verile­ bil ir. Halbuki, yukarıda söylediğ•imiz gibi, İ slô m sanatın ı n İ lôhiyat Fa kültesiyle yakından bir a lôkası yoktur. Diğer ta­ raftan Tür-kiye'de ehemmiyeti mübrem olan ve maalesef bir çok fantazi kürsülerin ku rulmuş o lmasına rağmen böyle bir kürsü veya ders ü niversiteleri m izde ciddiyetle ele alınıp ihdas edilmemiştir. Bir a n önce ü n iversiteleri mizin i hdas et­ mek mecbu riyetinde olduğu bu kürsünün yeri de asla İ lôhi­ yat Fakültesi ola maz. Zaten bug ü n ü n Türkiye'slnde bu der­ si salôh iyetle ü n iversitede okutabi lecek bir insa nın mevcut olmadığı ha.kikatini, acı da olsa', itira f etmek mecburiyetin­ d eyiz. Dil ve Ta rih Fa kültesinde bir Türk İ slôm Sanat ve Arkeolo jisi Kürsüsü kurmak imkônlarını d üşündüğümüz za­ man fiilen mevcut olmayan bu dersin, İ lôh iyat Fa kültesi ta­ rafından işgali yüzünden de, kan u n bu m übrem ihtiyacı kar­ şı-l a ma m ızo e ngel ol maktadır. Halbuki ü niversite hakkındaki yazımızda lüzumsuz yere aynı d ersleri okutan ve ü niversite mefhumunun gerektirdiği birl iğe uymayan fakü lteler·in mev­ cut olduğuna dair misôller vereceğ iz. Diyalektıik kudretine ve aka kara d iyebilme'k kabil iyeti­ ne malik olanların d oh i bu tasv i r ettiği m iz vaziyeti müda­ faaya kalkışabilecekleri şüphel idir. Yalnız kend ilerini ma­ zur göstermek için memlekette bu dersleri salôhiyetle oku­ tabilecek insanların mevcut olmadığını i l eri sü recek leri kuv­ vetle muhtemeldir. Buna karşı verilecek cevap, daha doğ­ rusu fal<ültenin sôl i m bir yola g i rebilmesi için alı nacak ted­ b i rlere temas etmezsek şart ve imkônlar dışında gü�ü kler çı karmakla •itham ed il memiz muhtemeldir. Evvelô memle­ kette ün iversiten i n talep ettiği, i l mi a raştırmalar·iyle tanın­ mış, din ô l i mleri bul ma·k hakikaten zorlaşmıştır. Fa kat aka­ demik mevkiler · bah is mevzuu olmadan, bugünün ôcil ihti-


1 (,4

Siyasi Buhra n ı n Kaynakları

yaçlarına göre, h i ç ol mazsa, İslôm d i n i ne doi r bilgileriyle ta n ı n m ı ş insanlar bu ln1a k ve b u n la rdan faydalanm ık imkan­ ları elan mevcuttur. Bu ifademizi n i leri bir ün iversite ölçü­ süne göre bir môna taşıd ı ğ ı n ı kaydetmek mecburiyeti var­ d ı r. Yoksa d iğer fa kültelerin ve bizzat İ lahiyatta bulunan bi r ·kısım öğ retim unsurl arının i lmi seviyesi nazarı itibara a l ı n ı rsa İlah iyata p rofesör, doçent veya öğreti m görevlisi b u l maktaki zorl uk daha çok aza l ı r. Fakat İ lah iyat Fakültesi - · ne d üşen içtimai ve kü ltürel büyük vazifeler·i n başa rı labil­ mesi içi n , devletin sarfettiğ i para mukabi l i nde, İslôm d ü n­ yası nda n oiddi ve m i l l etlera rası şöhrete m a l ik, i l i m adam­ larınd a n tekl if bekleyenleri de b i l iyoruz. Böylece içeriden ve d ışarıdan temin ed ilecek d i n ô l imleri sayesi nd e İ lah iyat Fakültesi süratle gel işerek memlekete karşı vazifes i n i ya­ pabi lecek bir seviyeye erişecektir. Buna imkôn vereb i l mek için de vakit israfına sebep ola n mezkur eklenti d erslerin bir kısmını kaldırmak gerekecekti r. Zaten b u dersleri oku­ tanları n çoğu da okuttukları mevzul arda i lmi neşriyat yap­ mış ehl iyet kaza nmış ki mseler olmad ı ğ ı malumd u r. Hattô esas dersleri dold u raca•k kemiyet ve keyfiyette ili m adamı bulmak zahmeti n e ·katlanmaz, gösteriş ve şekilci l i k hasta­ l ı ğ ı nda n kurtulursa·k, yal n ız Tefsir, Hadis, Fıkıh ve Arapça derslerini h akkıyle okutacak b i r kaç d i n ô l i miyle başlaya n mütevazi b i r İ l a h iyat Fakültesi süra tle istenilen semerele­ rini verecektir. Eski medreseler misôli b u na kafi bi r del il­ d i r. Bu takd i rde fayda yeri ne engel teşkil eden mez·k ur derslerin bir a n önce kaldırılarak talebeyi kendi mevzuuna b ı rakmak şartt ı r. Bizim İlôh iyat Fakültesi meselesini n süratle h a l l i icin bu yazıyı derhal neşretmeye mecbur eden biri n c i sebep, ü n i versite ıslôhı gibi büyük bir dôva n ı n h a l l ini beklemed e n , henüz kuruluş h a l i nde bulunan b u fakülteyi salôha kavuş­ turmak imkô n ı n ı n mevcut b u l u n ması ; i k i ncisi, bu imkônlara rağ men, mensu pları n ı n katiyen salah yol u n u terc i h etmemiş


İ lôhiyat Fakültesi ve Meseleleri

1 05

olmalan dır. Bu kanaat Profesörler Mecl isinde uzun süre n müzakereler esnasında, bedôhetlerin dahi müna kaşası d o ­ layısiyle, hiç şüph e etmeyecek bir mahiyet a ld ı . Hattô bu unsurların ôdetô onun kuruluşunda h ôkim olan maksat ve temayüllerin tatbi kine memur edilmiş kimseler olduğu h issi hasıl oldu . Uzun müzakere ve müna kaaşlar esnas ında bü ­ tün rical a rı mıza rağmen Fakülte idaresi bu za ru ri d ersl e r i ç i n lôzı m o l a n unsurların tem inine asla yanaşmayara k l ü­ zumsuz dersler kadrosunu daha d a meşbu b i r hale getirmek için yeniden b ir sürü tôyi nler üzerinde ısra r etti. M eselô bir çok yen i dersler ihdas. yeni unsurlar tôyin etmek ·iste­ nildiği zaman aynı şeyin neden en zaruri olan derslerd e n b i r i i ç i n yapılmad ığı soruldu. Tabiatile verilecek müsbet b i r cevap ol madığınd an beyhude yere bedahet v e mütea rife­ lerin münokaşasile vak·it geçirildi. Bizim üniversite ve sa i r i l i m müesseselerinde bu g i b i a hvalde, içine düşülen, basit tenakuzla rd a n kurtulmak maksadile , a ka ka ra denildiğ ine. i nsan .kafası ile istihza eden bu gibi bedahetleri n münaka­ şası na alıştığımız için, hayret bile etmed i k . İ lôh iyat Fakül­ tesi, Dil Tarih Fakültesi nde hôktm olmağa başlayan ilim ef­ kôrı n ı n ·kuvveti ·k arşısı nda maksadı tem i n edemeyince bu çıkmazdan vaz geçecek yerde o yolda başka b i r çare ara­ mak l üzumunu d uydu . Filhakika Senatoda İ lôhiyat Fakültes i işlerini anlayan insanlar az, fakat dostla r daha cok idi. N itekim, öğrendiği­ m ize göre. Senato profesörler meclisini, profesör tayininde. m ihaniki ıb i r rey vasıtası hal ine geti rir bir şekilde kanunu tefsir etmiş; öğreti m görevlileri için de, Ü niversiteler Ka­ nununun profesörler ku ruluna tevd i ettiği 34. maddedeki salôh iyeti ondan nez etmiştir. Di l Ta rih Fa kültesi profesör­ ler meclisi lb i r ecnebi profesörün mukaveles i n i ifmi ve teş­ ki lôta ait sebeplerle (ki h u kuken hiç bir sebep bah is mev­ zuu deği ldir) yenilemeyince de aynı senato bu kara rı şek i l bakımından v e d i kkate şayan bir tarzda bozmuştur. Bu boz-


1 06

Siyesi Buhra n ın Kayna kları

ma höd isesinde Senato kararının ifadesindeki elastikiyetin taşıdığı mana d i k katle üzeri nde d u rulaca k bir mahiyetted ir. Böylece İ lôhiyat Fakültesinin i l mi ve ciddi bir hizmet başa rması na, bünyesinin imkôn vermediği, kend iliğinden meydana çıka r. Bu fakülteye b i r idealle gelen ve hususi gayret ve kobiliyeti haiz olan talebeler istisna ed ilirse diğer­ lerinin memleketin kendilerinden beklediğ i vazifeleri başa­ rabilecek seviyede yetişebil meleri şüphelidir. Bu hal, zaten mevcut olan yarı mü newer işsizl iğin a rtması rıa sebep ol:::ı ­ cağı için, memleket bakımından fayda yerine zara r get;re­ ceğ ini ifade eder. Bu sebeple İ lôhiyat Fakültesi d iğerlerin­ den acil olarak ele alı nmalı ve işler bir hale getiri lmelidir. H i ç bir şey yapılamazsa talebeyi l üzumsuz derslerin yü­ künden ku rtara ra k iki ciddi İ lôhiyat ôlimi ile dah i işe başla­ mak ve ilerlemek mümkünd ü r.


Demokrasinin Zaferi Türkiye'de demokratik idaren i n başlaması ve mi lli ira­ denin tecellisiyle, i �k defa olarak, hakiki münôsiyle büyük bir i n k ı lôp v uk u bulmuş. Bu sayede Türk m i lleti geniş bi r nefes almış v e uzun müddet bir bayram havası yaşamıştır. Bu durum Avrupa'da n gelen hiç bir yeni l i ğ i n bu derece mi l ­ letçe beni msenmediğini veya m i l li bir h üviyet kazanmad : · ğ ı n ı gösterir. Gerçekten m i l l etimiz demokrasi devrinde yal­ n ız h ü rriyete ve kendi i ktidarı na kavuşmamış; onu nla birl ik­ te, başlaya n iktisadi kal k ı n ma hamlesiyle de yen i bi r hayat ve meden iyet yol una g i rd i ğ i n i anla mıştır. Nitekim demok­ ra tik hürriyetlerle birlikte g irişilen ka l k ı n ma, imar ve sana­ yileşme hamleleri bize c idden 19. ası r Avrupasın'da sa na­ yi inkı lôbı ve kapitalizmle birl i kte gerçekleşen büyük tera k­ k i leri hatırlatmıştır. Ö yle ki, kal ı n bir zulmet perdesi altı nda kalan, kağnı sesinin h üznüne gömülen, açlı k , hasta l ı k ve sefa let içinde kıvranan Anadolu'da artık elektrik parı ltı ları ve motor sesi yayıl mağa başlamış; yol, l i man, bara j , fab­ rika ve şeh i rleri n i nşasiyle Türkiye'nin ceh res·i değişmeğı:ı yüz tutmuş; istihsal ve istihlôk grafikleri sü r'atle yükseı m;ş v e m i l letim izde bir ca n l ı l ı k ve hayatiyet h issed i l m iştir. Bu i nkişaflara muvazi olara k istatistikler de n .. fusumu­ zun hızla artma kta olduğunu göstermiş; 1 3.5 m il yonluk pe­ rişan bir Türk iye yeri ne onun bir misli medeni bir ülke doğ­ mağa başlamıştır. 1 9. ası r Avrupa'sında olduğu g ibi, Tür­ k iye'de d e köylerden şeh irlere büyük b i r n üfus akını vuku


1 08

Siyôsi Buhra n ı n Kaynakları

bulmuş; 1 00.000'i aşan şehirlerin sayısı da sürekli olara k çoğalmıştır. Garijtir kUktisadi kanunları ve medeniyet tari­ hini kavraya mayan kalemler, hôlô bu ukı n ı n durd u ru l ması g ibi mônasız d üşünceler i leri sürmekte ve bu tekliflerin ger­ çekleşmesi nin de ancak i ptidai hayata dönüşle mümkün olacağ ı n ı a nlayamamaktad ı rlar. Bunun gibi Türk milletinin kaderi ni ve istikb alin i düşü nemeyen ve garip tesirl erin kur­ banı olanlar da bu nüfuıa artışını du rd u rmak gayreti nded ir­ l er. Anadolu'da ancok kuvvetli mi11etlerin yaşaya bild iğini ve i mparato rluklar kurduklarıın , zayıf mil letlerin de tarihe in­ tikal ettiklerini, jeopolitik b i r gerçek olarak, h esaba katmak ve yüz milyonları aşan milletlerin mücad eleleri ni göz önün­ de tutmak mecburiyetindeyiz. Zira ilim ve teknikle müceh­ hez bir Türkiye 80.000.000' lu k bir nüfusu besleyebileceğ i halde geri bir Türkiye 1 3.5 milyonu fa kirl i kten kurtara ma ­ mıştır. Türk·iye'de böylece hakiki bir meden iyet inkı lôbı başla­ mış ve çok defa ilmi bir temele dayanmayan ve şekli tak­ l itlere boğulan Avrupal ı laşma teşebbüsleri de gerçek mec­ rası n ı bulmuş; ulaşılması hayôl gözüken Avrupa karşısında, a rtık milletimize yeni b i r ümid ve nefse itimad duygusu gel­ miş; münevverler a rasında yayı lan aşağ ı l ı k duyguları nda da bir düzel me olmuştur. Filhakika , İ kinci Oihôn Harbi _d ı­ şında kalma mıza rağmen. ilim, ·kültür ve tekn i:kte milletçe h issedilen zaafla, harbe g i ren memleketlere nazaran i ktisa­ di sahada daha tozla çekilen ıztıraplar aşa ğ ılık duyg u ları­ nın gelişmesine ve bir takım ciddiyetsiz fikir ·kırı ntıları veya temayülierinin bel irmesine sebep olmuştu. İ nkı lôbı köye ulaştırmak iddiasiyle açılan zavallı Köy Enstitüleri, Avrupa medeniyetine eski Yunandan geçmek üzere varılaca ğı veh­ miyle gi rişilen zoraki bir H ü_man izm hareketi nasıl bir tik;r perişanlığı içinde bulunduğumuzu gösteriyordu. Öyle ki ya-


Demokrasinin Zaferi

1 09

pılan mônevi tahribata rağmen hôlô din ve a n'anelerin te· rakkiye e ng el olduğu san ılıyor ve g rafi klerin bu istikamet­ te zorla maları da bir ilerleme côresi olara k fa kir fikir piya­ sasına sürülüyordu. Avrupa'ya u laşmak ü mitlerinin kaybı dolayısiyle daha b i r çok mônôsız d üşünceler de meydana cıkmış bulu nuyordu. Sadece bu kadarı bile Türkiye' nin rıa­ sıl bir fikir kısıı rlığı ve mônevi kargaşa l ı k i'Ci nde bulunduğu­ nu, hattô okl-ı selimden uza.klaştığını gösteriyord u . Böyle­ ce Türkiye'de demokrasi d evres·i nin maddi - mônevi nasıl bir mirasla karşı laştığın ı ve ne derece bir kurtuluş imkônı verdiğini tesbit etmek kolaylaşmıştı r. Hattô bir Alman yazarı der ki, eğer siyasi buhran baş göstermese, demokrasi dü­ zeni ve istikrar sarsılmasa idi, Türkiye'nin kısa b i r devre içerisinde artık ileri ve sanayileşmiş b i r memleket olması mümkün idi.


Demokrasi Devrinin Hataları Türk iye'ye mahsus bu kısa demokrasi tecrübes i iktisa­ di kal kınmanın bile koyu bir devletoi l i k veya di ktatörl ük­ le değ i l , hürriyet rej i mi ve serbest teşebbüsle ne kada r da­ ha kolay başarı labileceğ ini meydan koymuştur. Esasen me­ deniyet tari h i ve bugünkü d ü nya tecrübeleri ile hür ve sos­ yal ist n iza mlar arasındaki bu açık farkı ve hakikatleri gös­ teren misallerle doludur. Bu arada sadece iki Almanya ' n : n göze çarpan durumları n ı hatırlamak kôfidir. Hattô Federa l Almanya'nı n mucizevi kalkınmasında birinci derecede söz sah ib; bulunan iktisatçı başvekil L. Erhard, yalnız sosyal iz­ min değil, d a r mônôlı devlet plônlamaları n ın bile iktisadi gel işmelere engel o lduğunu belirtir. Memleketi d i ktatörlüğün bıraktığı sefal et ve ıztıraplar içerisinde devralan demokrasi idareleri milletimize ciddi bir ü mit ve hayatiyet bahşederken mô nevi bakı mdan daha kötü bir miras ile karşı laştı ğ ı n ı düşünememeş; gereği n i ya­ pa mamış ve bu ağır i h mal neticesinde mi lletimizin siyasi ve i kt isadi sarsı ntı lara uğramasına ve kaza nılan terakkile­ rin teh likeye d üşmesine imkôn veril m iştir. Gerçi bütün icap­ ları yapııma mış o l makla beraber lôikliğin d i n aleyhta rı tat­ bikatı na nihayet veri lmiş; uzu n bir devir d in i tahsil ve terbi­ yeden mahru m bırakılan yeni nesle bir m iktar mônevi gıda sağ lanmış; dini neşriyat yasakları kaldırı l m ış, daha m ü h i m olarak d a orta v e yüksek derecede baz ı din mektepleri a c: : ­ mıştı r. Böylece maddi h uzurla m uvazi olarak nisbi bfr ma-


Demokrasi Devri m in Hataları

111

nevi sükun da kaza nıl mıştı r. Lô kin yeni nesl i yetiştirmekle vazifeli bulunan Maarif Vekôleti, il mi ve milli gayelere aykı­ rı bü nyesiyle, zayıfl ığını muhafaza etmekte ve böylece kül­ tür sukutu, fikir kısırlığı ve mefkure bozu kluğu sür'atle ge­ l işmekte ve gençl ik sağlam bir kültür ve ideal ·kazanma nın i mkônlarından mahrum bulunma kta i d i . Memleketin medeniyet dôvôsı ve u z u n vôdel i istikbô­ l inde birinci de recede rolü olması gereken Ü niversite ise, i lmi ve mefkurevi kifayetsizl iği dolayısiyle, ya lnız maddi mônevi kalkınmada rehberl ik yapamamakla kalmamış; bu zaafları sebebiyle de sık - sık siyôset ve ideoloj i mücade­ l elerine sah ne olmuş; bu suretle de umumi istikrarsızlık ve sarsıntılarda tesiri görül müştür. N iteki m bu kifôyetszlk ve siyasi partilerin tahrikleri dolayısiyle Ü niversite sık - sık pol itika kah ramanı ve i l im şehid i yetiştirmiştir. Ha lbuk i Ün iversitenin b ütün mensuplariy�e siyôsetin üstünde kal­ ması ve otoritesiyle fikir hayatına reh ber olması gerekir­ ken, çok defa zayıf kalemlere tôbi duruma düşmüş ve bu da u mumi efkôrda bu yü ksek müessesenin itiba rına tesir etmiştir Böylece Türkiye'de milli bünye sağlam olduğu hal­ de ilim, kültür ve din müeseseselerinin zayıf bulunması de­ mokrasin i n muhtaç olduğu manevi iklimi sa rsmış ve münev­ ver kadrosunun teşekkülünü zorlaştı rmıştır Bu durum milli hôkimiyet ve siyasi isUkra rarın bir ta­ kım fırtı na lara namzed olduğunu gösteriyord u . Türk·iye'nin iç bünyesini ve yobancr tesirleri g örebi lenlerin siyasi buh­ ranları ve tehl i keli cereyanları bu gel işmenin mu kadder bir netice51 saymaları gerekir Bu, maddi manevi ciddi ted­ bi rlere başvurmadığı mız takd irde ist i kbalde de yeni sarsı n­ tıların beklenmesi lôzım geldiğine de bir işarettir. Nitek im 1 960'dan önce yazdığ ımız makalelerd e memleketin mônevi b i r buhra n ı n ıztırapları içerisinde bulunduğunu, tedbir alın­ madığı ta kdirde b u n u n maddi b i r şekle inkılôp edebileceği­ ni bel i rtmiştik .

.

.

.

-


Türkiye' de Demokrasinin imkanları Avrupa'dan alı na n mônevi u nsurlar a rasında d emokra­ sinin milli bü nyeye en uygun geldiği ve memlekette en mü­ him inkılôbı teşkil ettiği muha kka;ktır. Bu, bir tesadüf olma­ yıp, şüphesiz, milletimizin ta rih inden miras aldığı hasletler ve sağlam içtimai bünye sayesind e mümkün olmuştur. Bu­ rada derhal belirtmel iyiz ki, karş ılaştığımız siyasi ve demok­ ratik sarsıntılar aslô bu hükmü tekzip etmez; sadece mône­ vi buhran içerisinde yetişen siyaset adamları ve ayd ı n ların kültür ve mefkure kifayetsizliğini meydana kor. Türkiye, bundan yirmi yıl önce, demokrasi tecrübesine gi rişirken, h issedilen ve çok d efa da açıkça itiraf olunmayan end işe. halkın cehaleti veya okur-yazar n isbetinin % 30 ci­ varında olması üzerinde toplanıyord u . Halbuki 1 946'da n be­ ri halkın, devletin kaderi ve milli i radenin tecellisi için, se­ çi m lerde g1iriştiği mücadele, gösterdiği feda1k ôrl ık bu endi­ şenin tamamiyle yersiz olduğu n u meydana koymuş; bu va­ sıfları ile münevverlerden çok daha ileri olduğunu ve Avru­ pa'dan daha geri bir seviyede bulunmadığını ispat etmiştir. Bu muvaffakiyette çekilen ızd ı rapların rolü ve münevverle­ re iHmatsızlığın artması da 1bah is mevzuudur; fakat başlıc'J ômil şü phesiz tarihi, milli ve içtimaid i r. Filhakika Türkiye'de modern demokrasinin müessese ve a n'aneleri mevcut bulunmamakla beraber Türklerin de­ mokrasiyi beni msemeleri, m illi devlet anlayışları ve h usu-


Türkiye'de Demokrasinin İmkônları

113

siyle de mokratik b i r içtimai bünyeye tevarüs etmeleri sa ­ yesinde mümkün olmuştur. Hususi bir secim esasına da­ yanan ilk islôm Devlet Reisliğ i (Halifelik) süratle mutlak h ü­ kümdarl ı k şekline inkılô p etmekle beraber yine d e Hal ife. Sulta n ve Meliklerin meşruiyyeti İslôm h u kuku (Ftkıh) nun tôyin ettiği esaslara dayanıyord u . İ l k İslôm halifesi Hazre­ ti Ebu - Bekir, seçildiği zaman, halka : «Ey Müslümanlar! İçinizde en lôyıkınız olmadığım halde beni kend inize halife yaptı nız. Hak yolda bulundukça bana yard ı m etmek, hatö işledikçe beni uyarmak vazifenizdir. Eğer doğru l uktan ayrı­ l ı r v e hatôda ısrar edersem s iz in de ba n a itaatiniz sa kit olur.» h itabiyle İslôm'ın da ve demokrasinin de örnek bir l iderj olduğunu göstermişti. İslô m-Tü rk devlet reisleri mutlak h ü kümd a r oldukları halde şeriat'ın ve milli örf (töre) lerin tôyin ettiği prensiple­ re bağ l ı kalmak ve aksi takd irde meşrOiyetlerini kaybetmek d u rumunda 'i diler. İslôm ô l i mleri ve umumi efkôr padişah­ la rı büyük meselelerd e murakabe edecek bir kudreti g öste ­ riyorlard ı . Bu sebeple devlet nizamı emred ince hükümdar­ ları n fetvô ile hal'i (tahtan ind i rilmesi) mümkün olabil iyor­ d u . Dini ve milli kaynaktan gelen Osmanlı kanunnömeleri de ö l imlere hal'i hakkını ta nı mıştı. Bununla beraber pa­ d işahların fetvô ile düşürülmesi (hal'i) müessesesi ya çok . az işlemiş veya suiistimat ad il mişti r. Fakat yine de Avru­ pa'da kral ve derebeyler'in keyfi ve zal i möne idareleri Türk devletlerinde görül memiştir. Eski Türkler. İslömdan önce devlet idaresi nde Kurul­ tay denilen aristokratik bir istişare müessesesine sahip o l u p , büyük meseleler burada hal ed ilird i . Lökin içtimai bün­ ye nin t am demokratik bir mah iyet a lması, Selçuklu ve Osmanlı devirlerinin eseridir. Eski Türk devleti Kuru ltay F. 8


1 14

Siyôsi Buhranın Kaynakları

müessesesine rağmen a ristokratik ve feodal bir mahiyette olduğu için ·kolaylıkla parçalanmaya müsaid d i . Bu sebeple Selçuklular eski boy beyleri n in n üfOzların ı kırmış ve niha­ yet Osmanlı devrinde tam bir Merkeziyetçi devlet ve de­ mokratik bir cemiyet meyd a na gelmişti . Büyük toprak sa­ hibi zeng in�ere müsaade ed ilmemiş; böylece içti mai sınıf­ ların ve sınıflar a rası uçurumların doğmasına imkôn veril­ memiş; herkesin kabil iyeti nisbetinde yüksek makamlara çı kması hakkı tanınmıştı . Bu sayededir ki, Cumhu riyet Tür­ kiyesinde « imtiyazsız, sınıfsız kaynaşmı ş b i r mil letiz» sözü (sloganı) meydana ç ıkabilmişti. Bu demokrati k içti mai bün-­ yenin ôhenkl i bir iktisadi nizamı da mevcut olup, Mü-s lüman ve Hı ristiya n hiçbir millet b u müstesna du ruma sahi p de­ ğ ild i , ki bu hususa başka bir yerde işaret edilecektir. Türklerin siyasi a n'ane ve mefkureleri de modern de­ mokrasinin mi lli bir temele d ayanması ve süratle benim­ senmesini ·kolaylaştırmıştır. Gerçekten milletimizin, daha Gök-Türklerden beri (6 7. asır) . ondört asır boyunca. dev­ leti kutsileştiren ve uğrunda her fedokôrl ığı göze alan bir şuur ve idea le sahip olduğunu bil iyoruz. Nitekim Orhun ki­ tôbelerine göre eski Türk hakanlarr aç ve çıplak halkı bes­ lemek ve g iydirmek, Türk halkı da, devleti ve hakanı için çalışmakla öğ ünürken b u milli ve d emokratik a nlayışın ta­ rihte emsalsiz örneklerin i vermiştir. Osman lı mütefekkirle­ ri de «ebed müddet» olduğunEJ i nandıkları devletlerin i n ide­ a l i n i din ve d evlet, mülk (vatan) ve millet g i bi dört mukad­ des esasa b ağ lıyor ve bu esasa göre de taahhütlerde bu­ l unuyorlardı. -

İşte b u torih i miras, bu içtimai bü nye ve bu mil!i haslet­ ler, Türk halkının demo krasiye bu kadar çabu k ve kuvvetle bağla nması sebeplerini teşkil eder. Nitekim Türıl< ha lkı rey'inin kudret ve namusunu korumayı devletin kaderiyle il­ g ili buld uğu ·i çin her fedokôrlığa katlanmıştır. Bu sebeple


Türkiye'de Demokras in in İm könları

115

jandarma süngüleriyle karşı laşmaktan, hapishanelere d üş­ mekte n korkmamış; meşhur Arslanköy, Senirkent ve benze ri bir çok menkibeler ya ratmıştır. Bununla beraber Türıki­ ye'de demokrasinin yine de bazı engellerle karşı laştığı b'ir gerçekti r ve gelecek yazı mızda bu nlara işaret edilecek­ t i r.


Türkiye' de Demokrasinin Karşılaştığı Engeller Türkiye, Avrupa ve Asya memleketlerinde tarih boyun­ ca hüküm süren imtiyazlı ve esir sınıflara ve bunlar arası uçurumlara h iç bir zaman sahne ol mad ığı için kolaylıkla d emokrasi yolunu bulmuştu r. Bununla beraber demokrasi­ nin bir takım sarsı ntı ve engel lere uğrad ığı da bir gerçek­ tir. Lôkin siyaset ve bozuk ideolo i'i kurbanı aydınlar mes'u­ l iyeti halkın cehaletine yüklerken haki katte kend i ceha let ve ta hakküm a rzularını açığa vurmaktan başka bir şey ya­ pamamışlard ır. Nitekim büyük şehirlerde a lın a n seçi m neti­ celeri bu idd iaları yalandığı halde bu münevverler yine de iddiaları ndan vazgeçmiş ve milli i radeyi tersine zorlamak­ tan sa kın mış değ illerd i r. Bu durum, demokrasiye karşı çı­ kan engellerin halkta n değ il kültür, ahlôk ve mefkuresi za­ yıf aydınlardan geldiğini gösterir. N itekim eski aşırı hürrl­ yet kahramanları siyasi istikrarı bozunca şimd i hep sosya­ l ist, (maskel i) kesil mişlerd ir. Türkiye'de demokrasiye kar· şı, ac ı k kapa l ı ; direnen kuvvetleri üçe ayı rma k mümkünd ü r: 1 Halk Partisi, içerisinde sağ lam ve vatan-sever ay­ d ı nlara sôhip olma,kla beraber, Türk demokrasisinin geliş­ mesinde müspetten ziyôde menfi rol oynamıştır. Bu h usus­ ta önce, dünyada bir d iktatörün veya d i ktatör bir parti­ nin demokrasiye intibak eniğine veya hü rriyet devrinde s i ­ yaset sahnesinde kald ığına dair misa l i n mevcut olmadığı­ n ı bel irtmekte fayda vard ı r. Sadece bu vôkıa bile Türkiye' -

-


Türkiye'de Demokras in in Karşılaştığı Engeller

117

de çok partil i re jimin normal bir siyasi zeminde başlamadı­ ğını bel irtir. Esasen Halk Parti'si nin d emokrasiye g eçişinde d iktatörtüğün fenalı kları nı itiraf eylediğini, milli irade aşkı ve feragatle bu yola g ird iğ in i bel irten bir delile de rastlan­ mış değildir. Gerçekten demokrasiyi getirmekle öğü nen Halk Parti­ si l iderleri 1 946 seçi mlerinde milli iradeyi ezmekle ve bugü­ ne kadar da, çeşilti metodları ona karşı kul la nmakla ağ ı r tenakuzlara düşmüşlerdir. Esasen b u parti l iderleri, daha demokrasi teşebbüsünün a refesinde bile dünyanın Türki­ ye'nin tek partili re ji mine hayra n ( ! ) olduğu (Ş. Saraçoğlu ve başka larının nutukları) be lirten beyan ve iddiaları ile, di ktatörlükten ayrı lmak n iyetinde olmadı kları nı meydana koymuşlard ı . En küçük bir tenkidin dahi ne derece şiddet!i takiplere sebebiyet verdiğini hatı rlayanlar da bu hükmürı isc bet inden şüphe etmezler. Halk Partisi d i ktatörlüğü ancak San Franci sco'ya gide­ bilmek ma ksad iyle, iç-dış baskıların zoru ile, çok partili ha­ yatı denemeye gi rişmiştir. N itek im Stalin'in kaba siyaseti ve Türkiye aleyhindeki talepleri hesaba katı lmadan demok­ rasi teşebbüsümüzün mühim bir sebebi anlaşılamaz. İkinci Cihan Harbi sonlarına doğru Sovyet zaferi bel i rince hem Türk siyasetçileri ve hem de solcularda b i r kımıldama ol­ du. Milliyetçiler ezilmeye ve solcu lar okşan maya bas­ land ı . Bu c:J.avranışlar ve yumuşatıcı beyan�ar Kremlin d i ktatörü nün gaza bı nı teskine yetse idi, dünya nın «hayran­ lığı» dolayısiyle Türkiye'de bir rejim değişiki'iğ ine ve de­ mokrasi tecrübesine hiç bir lüzum kal mıyacak ve Türkiye kend isini Rusya ·karşısı nda yalnız h issetmeyecekti . Böylece Sovyet di ktatörü ince bir siyasetle elde edeoileceğini kay­ betmekle Türkiye yalnız demokrasiyi kazanmad ı : Demirper­ de a rkasına düşmek teh l ikesinden de kurtuldu. Stal in'den sonra siyasi yu muşama ve dostluk gayretlerine rağmen,


118

Siyôsi Buhra n ı n Kayna kları

Sovyetl er' i n 23. kongrede Yakup Demir adiyle bir mecnu­ nu Tü rkiye Komünist Pa rtisi temsilcisi olara k selô mlamalli­ rı da bu kaba siyasetin tekrar n üksettiğ ini meydana koy­ muş ve Tü rkiye'de Komü n izme karşı hassasiyeti arttırarak hem Rus dostluğu ve hem de onların ideolojik faaliyetl eri zarara uğramıştı r. 2 M i l li iradeye veya demokrasiye karşı d i renen ve siyasi isti krarı sorsan unsurlar devri mbaz, solcu ve bey­ nelmilelci olmak üzere çeşitli zümrelere ayrıl ı rlar. M i lli kül­ tür ve şuurun çürüklüğü neticesinde meydana çıkan bu ay­ dınlar, gayede ayrı l makla beraber, demokrasi ve m i l li istik­ rar a l eyh inde birleşmektedirl e r. Evvelce aşırı (başı _,boş) h ü rriyet tarafta rı ola n bu yarı-aydınlar hem milli i radenin te­ cell isine engel olma kta ve h em de bu maksatla manevi değerleri yıkma kta ve böylece m ünevverleri siyasi ve ide­ olojik kamplara ayı rma ktad ı rla r. Şüphesiz bu cephede ya­ bancı menfaat ve faal iyetler birinci derecede rol oyna r ve Türk mü nevverleri cehalet, gaflet ve menfaatle onların ôle­ ti olur. Bugün sosya l izm adı ile meydana çıkan ve sol dik­ tatörl üğü hazırlayan sun'i cereyan d a budu r. -

3 Türkiye'de siyasi parti ler ve l id erleri m i l li kü ltür, a h lô k ve mefkurenin çöküntüsünden doğan b u h ra n ve teh­ l i keleri an layamamışlar; Halk Partisi ve ortak-tarı n ı n eseri olan tersine meden iyet düşüncesine karşı ciddi bir tedb i r düşü nemem işlerdi r. Gerçekten l iderl er. siyasi hatô lardan başka, diktatörlü k devri nden m i ra s kalan manevi sefaletin moddisi nden daha teh l i ke l i old uğunu kavrasa ve sola karşı sağlam b i r aydın vücuda get i rseler idi ilim, kültü r ve d i n müesseseleri i s l ô h ed i l i r; böylece de hem demokrasi v e si­ yasi istikra r sağ lam temellere daya n ı r v e hem de iktisadi hamleler b ir sarsıntıya uğramazd ı . Esasen meden iyet ve kalkı nma hamleleri maddi-manevi, bir kül ha l inde yapı l._ mazsa ya ciddi b ir netice a lı na maz veya kazan ı l a n büyük -


Türkiye'de Demokrasinin Karşı laştığı Engeller

1 19

muvaHa kiyetler bile geçici olur ve teh l i k eye düşer. Nite­ kim son yıllarda bu teh l i keler hissed ilmiş; solcu ihtilôl teh­ d it ve propagandaları , sık sık; umumi efkarı end işeye dü­ şürmüş; bu da siyasi istikrar ve emn iyetle birl i kte i ktisadi hayatı da sarsmıştı r. İşte maskel i sosyal izm işsizMği V'3 sefaleti körükledikçe kuvvet kaza nmağa başla mıştı r·. Böy­ lec.e Tür,kiye'nin geçirdiği siyasi i ktisadi ve demokratik h uzursuzluk ların maddi olmakta n ziyade manevi bir kay­ na ktan geldiği meydana cıkmıştı r. Bu münasebetle ağır mes'ul iyeti Halk Partisine yüklerken d iğer partilerin hatôla­ rını, ona ve sola tôbi b i r duru ma düşerek hadiselerin arka­ sından sürü klendi klerini d e ehemmiyetle kaydetmek insaf icabıdır.


Güdümlü Demokrasi Komünist edebiyatında meydana çıkan «Gerçek de­ mokrasi» veya «Halk demokrasisi» tôbiri haki katte bir de­ m-0krasi çeşidini göstermez; sadece Hür d ü nya karşısında aşağı l ı k duygusu ve Kızıl diktatörlüğü g izlemek hevesile kulla n ılmış ve tabiatiyle a lay mevzuu olmuştur. Demokrasi zaten halk idaresi olduğuna göre Halk demokrasisi tôbiri d e abestir. Aslında törrn ve mah iyeti dolayısiyle demokra­ sinin çeşitreri de yoktur. Bununla beraber bazı memleketler de, geçici de olsa demokrasi ve d iktatörlü k a rası idarf:: teşebbüslerine de rastla nmıştı r ki, bunları siyasi edebiyat­ ta Güd ü m l ü demokrasi adiyle göstermeğe ihtiyaç vardır. Mesele 1 946'da bir takı m baskı ve sandık oyu nları sayesi n­ de iktidar seçimler·i kaza nmıştı r, ki bu höd ise Güdümlü de­ mokrasinin kaba ve kanuna aykı rı bir tatbikatı idi. Bu na mukabil kanun dahilinde bir seçim derpiş etmekle beraber, &iyasi nifaka sebep ve milli iradenin tam tecellisine engel olduğu için, M i lli bakıye sistemi d e Güdümlü demokrasi n i n başka bir tecrübesini teşkil eder. Güdümlü demokrasi kendi görüş ve menfaatleri n i mil­ li i radenin tecel lisile uzlaştıramayan ve d iktatörlük kudreti­ ne sa hip bulunmayan kimse ve zü mrelerin eserid ir. Söyle­ meğe t uzum yoktur, ki bu gayretler ilmi, milli ve a hlöki za­ aflardan ileri gelmekte ve gelişmemiş memleketlere mah­ sus bulunmaktad ı r. Türkiye'nin son yıllarda g eçirdiği siya­ si buhra nlar Güdümlü demokrasi taraftarlarının cesaretle meydana çı kmalarına ve sıkılmadan m il leti tehdit etmeleri­ ne fı rsat vermiştir. Gerçekten, eski te�kin ve zorla malar bir


Güdü�ü Demokrasi

121

yana, 1 960'dan sonra, b i r çok ki mse, makale v e beya nları ile ,reylerin « i lerici» istikamette bel i rmesi ve Demokrat Par­ ti g iıbi «gericilen> in iktidara geti rilmemesi için Türk mil leti tehdit edilirken, aksi takd i rde, «Zinde kuvvetlenı in daha şid­ d etli davranacağını ve ka nlı ihtilôller olacağını, küstahça, ilôndan sakın mıyord u . Dikkate ve ibrete şaya ndır, ki bazı Avrupa dergi ve gazeteleri de bu uta nç verici tehd itlere katıl ıyor ve kendi milletleri için havsalanın alamıyacağ ı bir tehdid i asil Türk milletine revô görüyorlard ı . Bu tehd itlerin 1 96 1 seçimleri nde ve ondan sonra ne g i b i neticeler verdiği ve ne derece siyasi huzursuzluk ve istismarlara sebep o i­ duğu malumdur. Türkiye' nin demokrasi sayesinde milli kül­ t ü r v e şuuruna , sarsılan manevi nizamını bulmağa doğ ru, ilerl emesi ve iktisadi hamlelerle sefaleti yenmeğe yönel­ mesi Türk düşmanlarını da demokrasi a leyhta rlığında ve buhranların çı kmasında Güdümlülere yard ı mcı yapmış ve belki de Güdümlüler onları n dleti olmuştur. Bununla beraber şiddetl i diktatörlükleri n de milli bas­ kılara dayana mad ığı ve Komü nist tahakküm idarecilerinin bile geşvemek zorunda kaldığı bir d evirde mil letimizin , uzun müddet, ihtilôl tehd itleri ve hattô d i ktatörlükle idare edil mi­ yeceğ i ve bunun teh likeleri anlaşı lı nca Güdümlü demokra­ si gayretleri artmış ve tedbirleri de çok mahirône inc el ik ler­ le g izlen miştir. M illi irôde ile uzlaşmayan siyaset ve menfa­ at zümreleri, din milliyet aleyhtarları, solcular, devrlmbaz­ lar ve beynel milelciler başlıca Güdümlü d emokrasi ta rafla­ rı nı teş kil ederler. Türkiye'nin milli kültür ve mefkuresi sa­ yesi nde kuvvetleneceğ ini bilen ecnebiler ve komünistler de güd ü mlü demokrasiyi ,kend,i g ayelerine uygun bulur ve ona çal ışırlar. M illi iradenin tecellisine engel olmak ve çeşitl i huzur­ suzluk ve kargaşa lık meseleleri çıka rmak için, uzun bir de­ vir esnasında, hazırlanan manevi buhran ve fikir su kutu


1 22

Siyôsi Buhranı n Kayna kları

işe yaramıştı r. Gerçekten Güdümlüler ilericilik - geric ilik, lôikl i k, irtica safsatal:ırı ile tükenmez bir sermayeye sahip­ tirler. Bununla hakikatte milletin ilerlemesine engel olduk­ ları ve vicdan hürriyetine tasal lut eUi kleri aşikôr bulunduğu halde bu hususta en küçük hôdiseyi istismardan, sun'i hu­ zursuzluk çıkarmak ve millete zul metmekten pervô etmez­ ler. Komünizmin bu derece yayıl ması da onların eseri olup bu sayede milli irade daimi bir tehdit ve engel ile karşılaş­ tırıl mıştır. Bu metod o kad a r môhirane ve kapa l ı bir şekil­ de tatbik ed il mekted ır, ki zavallı halk ve genelik şaşkına çevril miştir. Bu hususta bir çok siyasetçi, Türk ve yabancı sermayedar, patron, ·ka l em ve yüksek mevki sahibinin açı k­ tan veya dolaylı olarak sola hizmetlerine d ikkat etmek kô­ fid ir. M i l li iradenin tecellisine ve iktidarın değişmesine rağ­ men hölô bayatlamış inUka m temi de terk edilmemiş ve Anayasa, konun ve milli i rade ile böyle bir şey i n hem im­ kônsızlığı, hem d e abes o ld u ğ u düşünülmemiş veya bu­ n u n ihtiras ve gaflet u nsurları n ı kışkırtması kôfi g elmiştir. M i l l etimizin birliğ ini bozmak moksadiyle çıkarılan etni k ve mezhebi ayrı lık tahriklerinde sadece iç ve dış dünyaları­ mızın değil, Güdümlü lerin d e hissesi vardı r. Fakat Güdüm­ l ü leri n en büyük hedefleri ve en môh i ra n e gayretleri, şüp­ hesiz, b izzat mil li i radeye ve iktidara n üfuz etmek, icerisin­ de huzursuzluk çı karmak ve m illi iradeni n istikametini şa­ şırtmak veya ta'dil etmektir. Uzun vadel i plônlard a ise Üni­ versite ve maarif birinci derecede hedeftir. Bu sebeple bu müesseseleri n aslô islôhı değ il bozuk d üzen bi r durumda kalması matlu ptur. Bugü n Üniversite Geneliğ i n i n ideoloji k bakımdan parça lan mış bulunması da Güdümlü lerin gayesine uygundur. Siyasette ise cok ceşitli ve i nce metod ve tedbirler ihma l edilmez. Güd ümlü demok­ ras inin gayesi ve mavazenesi sağlanamaz veya bozulursa


Güd ü m l ü Demokrasi

1 23

başka türlü siyasi çö reler ve kombinezonlar ara n ı r. Hattô bir kısmı siyasi nizô mı yı kmağa kad a r g·ider. Lô kin di ktatörl ü k ve demokrasi a rası bir rej i m yoktur ve bu sebeple g üd ü m l ü devre iflôsa mahkumdur. Zira za­ afın neticesi olan bütün oyunlar milli irade kud retinin akı­ şına dayanamıyacak ve bend le r mutlaka yıkı lacaktır. Bu­ nu kavramamak vahim tehHkelere i mkôn vermek ve ça rp­ maktır. Bu sebeple her fikir, ·ideal ve menfaat sôhibi de­ mokras i ve kanu n n izômı içi nde birl ikte yaşamaya mecbur olduğunu anlama l ı , b u n a alışmalı ve Güdümcü siyôset adamları ve oyu nları n ı n ôkıbetin i n felôket getireceğinden şüphe etmemelid i r.


Güdümcü ve Devrimbaz Taassubu Güdümcü, devri mbaz ve ilerici hastalar mill iyetçi ve d i ndarları taassupla suçlarken bizzat imansızlık taassubu­ nun kurba nı olmakta ve bütün milli kıymetleri yıkma bar­ barbarlığ ını gizlemeğe çabalamaktadırlar. Taassup, haki­ kat ·karşısı nda inad ve kör bir direniş olduğ una göre ta m bunun içinde yüzd ü kleri ni , ilmi müna kaşalardan kaçma kla ve safsataya saplanmakla meydana koymaktadırlar. Mese­ la onlara dilde tasfiyec iliğ in milli ve kültürel feci akı betle­ rini ve manevi bir ba rbarlı k olduğunu izah edersi n iz. Bu na­ zari meseleyi a nlamazlar veya anlamaz gözükürler ve mu­ ga lataya saparlar. Bununla beraber, bir a n için, nazari olarak tasfiyeyi de mazur görü r; fakat uydurulan yen i ke­ l i melerin yüzde doksan Türkçenin kaidelerine ve ilme aykı ­ r ı old uğunu, dil imizin «Serseri» kel imelerle yıkılma kta bu ­ lunduğunu isbat edince artık m uga lata yapamazlar; ama bu sefer cevap vermekten kaçarak sapık yolda inad eder­ ler. Güdümcü ve devrimciler ilmin ve hakikatın yol unda va ­ tan çocuklarını, çeşitli tezyif edici sıfatlarla çürütmeğe uğraşırlarken de bu sıfatlara kendi arzularına göre uydur­ ma veya tersine mönö vermeyi d e maharet sanırlar. Mese­ la d ü nya en hararetli bir milliyetçil i k devrimi yaşadığı hal­ de on lar yalnız bu mefku reyi öldürmeğe çal ışmazla r. Ayn ı zamanda ona işlerine g eld iği g i b i , bozan ı rkçı, bozan ':l a ü mmetçi bir mana veri rler. Bu suretle de y a cehaletlerini


Güdümcü ve Devrimbaz Taassubu

1 25

meydana korla r veya kaba bir tenakuza düşmekten de per­ va etmezler. Yahut yarattık la rı manevi sukut ve kültür kısır­ lığı sôyesinde yeni nesli bozmak fırsatın ı bulurlar. İslômi­ yeti ve d i ndarlığ ı da Ortacağ garp teokrasisi sa nı p veya gösterip saldı rışa geçerler. Kanunların müpheml iğinden ve savcı ların bilgisizliğinden faydalanara k masum d i ndarları , a k ı llarından geçmeyen, suçların isnadile mahkemelere ve ha pishanelere sürerler. Bu sun'i hava ile umumi efkô rı şaşkınlığa d üşürd ü kten sonra da bir irticô ve faşizm teh­ l i kesi yaratı r ve böylece komünizmin rahatça yayı lmasına h izmet ederler. Muhafa za·kô rlı ğ ın mônôsı dünyaca bilindiği halde on lar mill iyetçi ve ma neviyatcıları bu sıfatla göste­ rirler, zaman zaman bun�arı n geçmiş asırların cemiyat hayatı nı ve nizômını d i riltmek n iyeti nde oldu kla rını iddia eder ve muhafazakôrlara tarih i tersine çevirmek gibi haya!i bir kudret ve tehlike atfederler. Dünya n ı n , il eri - geri, h iç bir memleketinde ilim ve ak­ l ı-selimi boğmağa çalışan bu türlü iptidai fikir ve safsata­ lara rastlanmış değildir. Bu d u rum yalnız gaflet ve cehôlet değ i l , aynı zamanda, sisteml i bir kasıt cephesi karşısında bulunduğu muzu da çok acık bir şekilde meydana koymuş­ tur. Zira bu kozmopol itlerin hiç bir fikir ve ina ncın samimi taraftarı olmadıkları, tersine ciddi fikir ve inançlara düşman oldukları ôşikô rd ı r. N iteki m yarattı kları manevi buhra n ve fikir su kutu bu derece gelişmemiş olsa id i bunlar umumi efkô rı n istihzası karşısı nda ya meydana çı kamazlard ı veya tı marhane, hapishane ve komedi sahnelerine sürülürler idi. Devlet n izômına karşı çıkarılan Bursa nutku herzeleri bu hastalığı n en d i kkate şôyôn bir bel i rtisidir. Güd ümcü ve devrimbazla r karşısında bulunan milliyet­ çiler ise Tanzi mat'tan ve bil hassa Meşrutiyetten beri hem terakki hamlelerinin, h em de milletimizin va rlığı ve yüksel­ mesine ômil olan milli ve manevi değerlerin, milli kültür ve


1 26

Siyôsi Buh ra n ı n Kaynakları

tarih şuurunun tam tems ilcisidirler. M ill iyetçiliğin sosyolo­ j i k esasla rı ve ta ri himizdeki bu h üviyeti değişmediğine, ilmi ve insani esaslarla ahenkte bu l u nduğuna göre ona karşı g i rişilen safd ı rışları bir ma nevi barbarlı k veya sui-kast say­ mamak mümkün değ ildir. Bu mill iyet aleyhta rı propagand:::ı o derece müessir olmuştur ki, bir çok gene ve aydınlar bu sıfatta n ü rkmüşlerd i r. Gariptir ·ki, bugün komü n istler mill iyetçiliği a nlayış ve gayelerine göre istismara başlamış­ lard ı r. M i l l iyetçilik karşısı nda bir fikir sistemi ve hareketi de onu ve medeniyetin kazandığı bütün manevi değerleri yık­ mağa çalışan komünizmd i r. Bu sebeple milliyetci l iğe ve manevi kıymetlere düşman olan herkesin, şeklen kom l'ı ­ nizme karşı mücadele etse bi le, aslı nda ona hizmet ettiği şüphesizd ir. Bu münasebetle, milliyetçi ve meden iyetçi n:­ zöma karşı materyalist bir sisteme bağ lı b u tunan komünist­ ler veya maske l i sosyal istler, ücretli veya gön ü l l ü de olsa , hiç bir şeye i na n mayan devrimbaz ve güdümcü lerden dah:::ı şahsiyetlidirler. Güdümcü ve devrimbazlar siyôsileri «i lerici - gerici» safsataları ile parçalamağa girişmekle en tehlike­ l i ve müessir b i r fesad ı işlemeğe koyul muşla r ve netice al­ mağa ümit bağlamışlard ı r. Türkiye'nin içtimai şartları na tamamiyle aykırı bulun­ ması na rağmen Avrupa'da eskimiş ve çürütülmüş kaba Marxist kl işeleri, ilim veya keşif sanarak, Tü rkiye'n i n gaf­ let ve cehôlet piyasasına sürerek köl<süz aydı n l a r a rasında komü nsitlerin bir tesir yapabi lmeleri de güdümcü ve d ev­ ri mbazları n yard ı m ı iled i r. Bu sebepled i r, komü nistler, şu­ urunu ve tarihi hasletlerini muhafaza eden fa kirler a rasın­ da değ i l , kendileri gibi, akıl ve vicda n ın ı kaybedecek kadar çürürrıüş ve kökünden kopmuş yarı-aydınlar a rasında te · sir yapmaktadı rlar. Dikkate şayandır ki, ma nevi tah ribatta milliyetçilere karşı birleşen bu unsurlardan sosyalist kanat


Güdümcü ve Devrimbaz Taassubu

1 27

devletin sırtından ya pılan sui-istimaller, zengin - fa kir, bü­ yük - küçü k memurlar arasındaki uçurumlar dolayısile mill iyetçilere yaklaşmış gözükü rler. Fakat gayeleri toma­ miyle ayrıd ı r. Buna rağmen g üdümcüler mill iyetçilerin aşı­ rı sol ile b i rleştiği n i iddiaya kalkışara k kendi fesôd ve bir­ l eşme ha reketleri ni gizlemeğe uğraşırla r. Fa kat ahlôk ve insan haysiyetine karşı en i leri h iyônet, şüphesiz, d i n ve milliyetçilik istismarı ve ajanları n ı n n ifakı ile gel işmektedir.


ilerici - Gerici Safsataları Manevi sükutun eseri olarak cehalet, gaf�et ve sui-nl­ yete kurban giden, sözde ayd ı n bir zü mre sağ lam bir mil le' ti içte n kemi rmeğe ve onu buhranlara düşürmeğe çabala­ maktadır. M i l l iletimizin tarihi kudret ve hayatiyetini engel le­ meğ e çalşırken hem zümrevi menfaat ve taha-kkümlerine, hem de d üşmanları n emellerine h izmet ed iyorl ar. Beşeriyet ve medeniyetin kazandığı, ilmi milli ve i nsa ni bütün ma nevi değerlere saldırırken milli iradeyi sarsmak maksadiyle sah­ te bir «ilericl i k - gericil ik» safsataları ile umumi bir şaşkın­ l ı k ve bezg i n li k yaratmaya kara rlıdırlar. Bu teş kilatl ı şebeke milli iradeyi içten tefessühe uğ­ ratmak yol una sapmış ve bu mümkün olmazsa her türlü tehdit ve güdümlü ihtilal fı rsatla rını kollamaktan da pe rvô etmemiştir. Komünizm d e milli irôde ile oynamak gayesiy­ le ihdas ed ilmiş bir fesôddan iba rettir. Koca b i r mil leti ve o köke bağlı sağlam münevverleri «gericilik» safsatala rı ile çürütmeğe uğraşırken de ilmi haki katlerden ve ciddi fikir adamlarından kaçı nma kla bôtıl bir yolda oldukları n ı mey­ dana korl ar. Avrupa medeniyetine ôşık gözü kürler. Lôk in onun zih­ ni yeti ne yabancıd ı rla r ve Garbı n barbarlı k sayd ığı kültürel ve mônevi tahribatı « i lericilik» veya «devrimcil ik» san ı r ve uta n mada n , bı kmadan «devrimbazl ı k» yapa rlar. Avrupa' . n ı n , bizim için rehbe r olan, ôlim ve mütefekkirlerinin görüş


İ lerici - Gerici Safsataları

1 29

ve tenkitlerini ya bilmezle r veya b i l i nmemesine gayret gös­ terirler. M i l l et·i n a klı -selim i k a rşısında iflôs ed ince d� onu «gerici li k» ile damga lamağa ve ü m itleri n i yeni nesli ifsôda bağlarlar. Maddi imkô n la rı n ı ve 20. asrın müthiş propagan­ da silôhları nı kullanarak gafilleri, kafası ve vicdanı zayıfla­ rı avlamağa; barbarl ı k ordusunu kurmağa ve bu sayede bütün mônevi değerleri ve müdôfileri n i yıkmağa ça·l ışırlar. En müessir metodları da meden iyet ve mô neviyat cephesi­ ne nütaz etmek ve bu cepheyi içten sarsmak, birbirine d ü­ şürmek v e h iç ol mazsa tereddüde uğratarak inanı lacak kim s e bı rakmamaktır. İhtiras ve menfaat côzibesi ve môhira ­ ne metod ları bu gayretleri semeresiz bırak mamış; sahte dindar ve milliyetçi aja nların da faal iyetleri çok kesif bir dereceye ulaşmıştı r. M ünevverin ilim ve kültür icaplarına göre hareket et­ mesi halkın da aklı selimi ile hakikat yolu nda bulunması «gericiHk» isnad larından kurtulmaları için ,kôfi değildir. Zı­ ra mill iyet, d in, ahla k ve fazilet duyguları mevcOd oldu kça «i lerici» mertebesine e rişmeleri imkônsızd ı r. Bu şaşkın l ı k v e taşkınlıkları dolayısiyle d e , Tü rk iye'de, «devrimbazl ı b g i bi, artık «ilericil ik» de alay mevzuu haline gel miştir. Öy­ leki i l mi, milli ve insa ni değerlerden mah rum, kökü nden kopmuş ve yıkıcı taassuba saplanmış kimseler için art ı k b u sıfat tutu nmuştur. Bu başı boş sahtekarlar kendi batıl davaları ve hasis menfaatleri için icabı nd a hürriyet ve d emokrasi kahra manı kesil i rler. Lôkin milli irôde tecelli ed ince onu çeşitli ba ha­ ne ve fesadlarla yı kmağa çalışır; lfükl ik elden g idiyor yay­ g a raları ile de din ve ah laka, laikliğe aykı rı olarak, saldı­ rırlar. Milli i radenin tecell is inden veya onu g üd ü m l ü bir d u ruma sokma kta n ümidi kesince de sosya lizm modasını F. 9


1 30

Siyôsi Buhranı n Kaynakları

ve sol d•ktatörlük edeb iyatı n ı desteklerler. Bu maksatla­ dır ki, seçi m ve i kt·ida r münasebeti i le, m i lleti hayasızca. «Zinde kuvvetlen> ve ·ka nlı ihti l ô l ler ile tehdide cü r'et eder­ ler. İşte milleti mizi n huzursuzluğu ve geri kal ması bu « ile­ rici » sohtekô rları n eseridir. Böylece hayatiyeti b u kad a r kudret l i bir millet ıztıraplar içinde kıvranma ktad ı r. Tarih i n gösterd i ğ i gibi b u ızt ı rapların da kurtuluşun en müsbet be­ l i rtileri olduğ undan aslô ş ü phe etmemeHd ir. Tarihe Hak, adôlet ve i nsan l ı k cihôd i l e g eçen bu masum mil let el bette kendisini de şer kuvvetlerden kurta racaktır.


Manevi Sukut ve Neticeleri Tü rkiye'de medeniyete aykırı bir an layış, gaflet, ceha­ let ve hususiyle aşırı solcu u nsurları n tesiri le, ilericl ik ola­ mk, yeni nesM şaşkınlığa uğratırken manevi sukut, kültür. fikir kısırlığı ve milli ruhu n sa rsı l ması d a onu takip ed iyor­ d u . Bütün manevi kıymetlere karşı yönelti len ve gençl iğin şuur v e ahlö k ını bozan bu manevi barba rl ı ğ ı n sadece d il ve edebiyat üzerindeki tahribatı bile korkunçtur. Gerçekten milli b i rl i k ve mevcud iyetimizin temeli olan Türkcemiz cehöle,t ve h iyönetin kurbanı olmuş ve d ü nyada misli görülmemiş bir ba rba rl ı k Türkiye'de vuku bulmuş; ip­ tidai bir ,kabile d i l i yaratmaya g irişil erek medeni d ü nyanın acı istihzaları na sebebiyet verilmiştir. Öyle ıki bu şuursuz ve gülüne teşebbüs i l e yal nız nesi ller a rası bir uçurum ve bir kültür sukutu meydana getirilmemiş; aynı zamanda mek­ teplere zorl anan bu sun'i d i l i le gençliğin sağlam bir kül­ t ü r v e hottö muhakeme söh ibi olması bile e n g ellenmiştir. Türk iye'de uydurma d i l e, serseri kelimelere ve sentaks bo­ zukluğuna (devri k cümle) gösterilen morazi alöka c iddi fi k i r ve muha keme sah i plerin i n ne kadar az olduğunu ve kültür su kutunun derecesini göstermeye köfid ir. N itekim bir yaza rı n ciddiyeti olup olmad ı ğ ı n ı anlamakta e n şoşmaz ö lçün ün kullandığı d i l l e töyini mümkünd ü r. Bu durum yurd u muzda Türkçe n in tahribine ve Türk­ çeyi bi lenlerin g iUikçe azıalmasına sebep ol muştur. Gerçek-


1 32

Siyôsi Buhra n ı n Kaynakları

ten b ug ü n Türkiye'de en yüksek mevki ve müesseselerden bizzat Üniversitede b i le ayd ı n ları n yazı d i limize hôkim bu­ l u nmadığı her an müşahede edi l m emektedi r. Bu demektir ki d evlet kadroları, yüksek müesseseler ve bizzat Maarif teşki latı bir Tü rıkçe imtih a n ı na tôbi tutulsa çoğ u n u n muvaf­ fakiyetsizliğe uğra ması, lise ve ü n iversite d i plomala rı n ı n g eri a l ı n ması icap eder. Halbuki d ü nya n ı n hiçbir ü l kesi yok­ tu r k i ; orta tahsilde a na d ile hôkimiyeti sağlamamış olsun. Esasen sağ·lam b i r di l bilgisine dayanmayan bir tahsil ve kültü rden bahsetmek de abestir. Bu umumi müşahode da­ h i Türkiye'nin nasıl bir ma nevi su kuta zorlandığını, ileri l i k safsataları le ne derece bir gerilik v e iptidailik devresi açıl­ dığını meydana koyar. Şü phesiz ilim ve fikir seviyesi d ü ­ ş ü k ol masa i d i Tür:k ı;:en i n kısırlaştırıl ması v e iptidaileştiri l ­ mesinde komün izm bu derece rol oynamazdı . Gariptir ki , hicbir memlekette komünistler için ıbir d i l bozukluğuna rastlanmamış ve bu da Tü rkiye'ye mahsus bir bid'at olarak ka lmıştır. Ta nzimattan sonra eski Türk edebryatı, bazı dalgalan­ malara rağ men, verimli yeni lik h amleleri ile modernleşmek­ te idi. Lô kin ceh ô let ve bozgunculuk edebiyatımızı da çö­ kertmeye başlamış; kaba ve müstehcen mah iyetile edebsiz ­ l i k edebiyat iddiasiyle iyiliğ i, g üzelliği ve ahlôkı yı kmıştır. Böylece mil letimizin zevk ve ideallerine tercü ma n olan bi r edebiyat yeri ne ık ültür ve sanattan mahrum b ulunan, genç­ liğin ruhi asaletin i yıkan ve behimi h islerin i kışkırtan b!r sapıklık meyd a na cı kmıştır. Bu sebeple bu kabil iyetsizliği ve seviyesizl iği dolayısiyle solcular bir istihza mevzu u ol­ muşlar ve sol b i r edebiyat da yarata mamışlarsa da umumi sukut ve cehôletle Türk edebiyatı n ı n bir bataklığa sapl a n ­ masına yard ı m etmişlerd i r. Bu edebi sapı klık zavallı köy muhta rı n ı ezen ve köyl ü­ yü d e ezilen sın ıflara ayırara k sun'i sı nıflar mücadelesi ya-


Ma nevi Sukut ve Neticeleri

1 33

ratmağa yelte n i rken de gülüne idd iaları ve düşük seviyesi ile iflôs etmiş; kom ü n istler 'bcışkcı memleketlerde mevcut olan sınıfları Türkiye'de bulamamış ve zora k i olara k da ya­ ratamamışlard ı r. Bu d u rumda, solcuların cehôlet ve kabi l i ­ yetsizli klerine rağ men onlara yurt v e dünya n ı n komün ist ve bozg uncu çevrelerinde şöhret vesikaları , maddi i m kônlcr bahşed i l mesi ve propaga ndalar yapılması doğ rusu insa n l ı k haysiyeti v e milli veka rla istihza küstah l ığrndan başka b i r şey değ i l d i r. Dil ve edebiyattan başka ma nevi barba rl ı ğ ı n bütün cepheleriyle Türk gençl iği öyle bir ruhi sarsı ntıya ve ideo­ lojik çöküntüye d üşürü l m üştür, ki eğer Türık iye tahsil mü­ esseselerini ilmin ica pları na göre islôh ede mezse ya·kı n bir isti kbôlde memlekete sôh i p bir nesil bulmak zorlaşacak ve çöküntü mu kadder olacaktır. N itekim geçmişte gençl iğin m i l li dôva larda gösterd i ğ i heyecan ve birlik bug ü n sa rsı l ­ m ı ş ; ah lôk v e mefkuremize aykırı neşriyat v e san 'at hare­ ketleri karşısında gösterd i ğ i hassasiyet de artıık zayıflamış­ tı r. Ü n iversite içerisinde vuku bu lan uto n c verici bir «Geri­ ci avı» Türık çocu klarını b i rb i ri ne düşüren gayretlerin ne derece korkunç b i r netice verd i ğ i n i , Kadeş vapuru rezôleti­ nin Maa rif ve ü n iversitenin nası l bir zaafiyete uğrad ı ğ ı n ı ve « i lerici - geric i » sofsatalariyle Türk gençlerin i sokağa d ü ­ şü ren bozguculuğun nereye kadar vard ı ğ ı n ı meydana koymuş; a kı l , vicdan sa h i plerin i ciddi b i r istikbal end işes i le karşı laştırmıştı r. Va ktiyle doktrin icabı ahlôk dışı hareket­ leri teşvi k eden Sovyetlerin hayl i za mandan beri genelerin çeşitli sap ı k l ı k ları na karşı şidd eUi tedbi rler aldığı ve bun l a rı burjuva ahlôksızlığı olarak cezalandırd ı ğ ı b i r devirde bu g i d iş Tü rk ilerici leri n i n böylece nerelere kadar i lerled i ğ i n i gösterir. M i l li duygulara ve kan uni yasa klara rağmen m i ll eti mi­ zi var eden ve ayakta tutan manevi değerleri mizin matbu-


1 34

Siyôsi Buhra n ı n Kaynakları

atta, radyoda; sinemada ve hattô M aarif ve ün iversitede tahri b i n i d u rdu rmaya çalışan a kli ve i l mi faal iyetleri n bile safsataya boğ u l ması ve u mu mi efkôrın şaşıkınlıga uğ ratı l ­ ması Türk v e d ünya tarih inde m i s l i görül memiş b i r sukut ve istihzad ı r. İlim ve ciddiyetten uzak bir kısım ü n iversite hoca ları n ı n mevki ve selôhiyetlerini siyasi ve ideol o j i k he­ saplara g ö re i stismar etmeleri de manevi buhmnı a rttı r­ mıştı r. H ü k u metleri n aşırı sol u n bozg u nculuğuna seyi rci kalması ve hattô çok defa da maddi-manevi destekte bu­ l u nması daha a normal b i r vakıa olup bu da anormal duru­ mun düzel mesine engel ol muştur. Buna m u kabi l dini ve mil­ li mu kaddesata karşı a n'aneleşen baskı ve tecavüzler de henüz kanunları n h imayesine mazhar olamamış ve devlet ada mları da çok defa tersine görüş ve tesirlerin kurba11 ol maktan kurtulamamışlard ı r. Bu. bir tahsil ordusunun mevcudiyetine rağ men, i l i m; kültür ve l iyakat sôh i pleri n i n azlığı veya siya.si bü nyemizde i t i b a r kazanmamosı ile ve nihayet demokra s i n i n henüz ·kökleşmemiş bulunması ile i ! ­ g i l i d i r. Eski tarihçi lerimizin ifadesi v e tam mônôsile «kaht'ı rica l » buhra n ı da bu suretle devrimiz için variddi r. Hattô son devir ta rih i mizde ve geri sayı lan memleketlerde b i l e devlet adamları n ı n dah a k ü ltürlü oldukla n n ı bel irtmekte b i r tereddüd ola maz. M i l letler kend i kültür, şuur ve ideal lerini muhafaza et­ ti kçe, her istilô g ibi, komünist istilô ve tahakküme karş ı da dayanabilmiş ve va rlı klarını koru muşlard ı r. N iteki m Rusya'­ da ve Peyk memleketlerde komünizm m i l li duygu ve ideal­ lere doğru gelişmiş ve başka türlü tahakküm gücünü bula­ ma mıştır. Hattô bu ü l kelerde görülen aşırı m i l l iyetçiliğe başka memleketlerde rastlanmamıştır. Türk mil leti ta rih i n ­ d e n intikal eden b üyük manevi m iras v e ô h e n k l i içtimai bü nyeye rağmen, bu tah ribat d olayısiyle, ya l n ız komü n izme karşı hassas b i r d uruma düşürü l memiş; milli b i rl i k ve bekô­ sına yarayan b i r çok kıymetleri ni de kaybetmişti r. Vata nse-


Manevi Sukut ve Neticeleri

1 35

ver Türk gençleri yerl i - yaba ncı şer kuwetleri n i n besled i{ıi mektep kaçkınları na karşı m i l li vazife duygusu i l e sokak kuvvetleri n i n önüne çıkarken derslerini ve meslekleri n i ih mal etmekte v e böylece sol tohri·kler Türk zekası n ı n geliş-. mesine de engel ol maktad ı r. Bu sebeple ü n iversite, hocası ve talebesile, g ü n l ü k politikadan ve ideolojik sap ı k l ı klardan kurtulmadı kça da istenilen veri mi sağtayamazlar. İ leri memleketlerd e sosyal ist cereyan ve mücadeleler kapitalizmin i nsafsız istisma rı n ı önler ve bu sayede içtimai ada let ve ôhenk kuru l u rken cemiyet nizôm ı da sarsı ntı l a ra uğramaktan k u rtul uyor ve aşırı sol'un baskısı ·kırılıyor. Böy­ lece h ü r dü nyada kapita l izm ve onun doğ u rduğu sosya liz­ min çatışması i k i tarafın ifratla rı n ı tcd il ediyordu. Halbuki henüz kapital izm safhasına geçmeyen geri memleketlerde sosya l izm yeni bir ifrata ve zulme sebep olmuştur. Beşeri­ yeti ve medeniyeti tersine çevirmeye zorlayan komü n izmi n bazı faydalı ta raflarını da bu vesile ile hatırlamal ıyız. Ger­ çekten ; Asya ve Afrika'da müstemlekec i l i ğ i n tasfiyesi nde ve bir çok milletlerin isUklcle kavuşmaları nda komü nizmin istismarı ve h izmeti görü l m üştü r. Lck i n Avrupa müstemle­ keciliği sona ererken Sovyet İ m pa ratorluğu dah il indeki esir m i l l etl erin durumlarında bir değ işiklik o l mamış; varl ıkları teh l i keye g i rmiş ve başka m i l l etlerin üzerinde de esareti başlam ıştır.


Manevi Sukutun Siyasi Muhasebesi Türk m i l leti, medeni ve mefkCırevi üstünlüğü sayesin­ de, uzun tarihi devi rler boyu nca, dünyaya hakim olmuş, mil letlerarası b a rış ve n izômı da kurmuş ve korumuştur. Bu kudret m i l li ve islômi ideal lere i n a nmakla mümkün olmuş­ tur. i nsa nların fedakôrlığı ve ka h ra ma n l ığı da ·ancak Allah , d i n , m i l let ve vatan g i b i ölmez kıymetlerin .kudret kazan ma ­ sıyla kab i ld i r. Aksi takd i rde y üksek değerlerin iHôsı, ahlôk, fazilet ve ferôgot duygularının a pta l l ı k sayı l ması muk adder olur. Son ası rlarda Osma nlı ·i mpa ratorl uğunun intihatı ile karşısına c�ka n üstün bir meden i·yeti n ve emperyalist büyük devletlerin devam l ı taarruzla rı m i l leti mizin bir ta k ı m a ğ ı r mağl ubiyetlere v e cok acı felôketlere uğramasına sebep olmuştur. Bununla bera ber m i l li şu u r, iman ve b i rlik sôye­ s i nde Türkler yine de hayôtiyetleri n i yiti rmemişler; nihai mağ l ub iyeti aslô kabul etme mişler ve hôlô mônevi üstün­ lü klerine de inanmışlard ı . Halbuki bugün, ta rth imizde Hk defa ola rak, b i r manevi buhrana ve ideoloi•k düşman cephelere bölünerek münev­ verler arasında şiddetl i mücôdele başlamış ve b i r dah i li cidôl end işeleri n i a rttırm ıştı r. M i l li bünyeye musa l l a t ola n bu hasta l ı k d a , Türk iye ' n i n yı·ktığı eski müesseseler yerine i l mi, d ini ve kültürel yeni teşekkülleri kura mamış ve bu se­ beple de seç k i n bir kadroyu ve sağlam bir nes l i yetiştire­ memiş bulu nması n ı n ta•bii bir neticesi ol muştu r.


Ma nevi Sukutun Siyasi Muhasebesi

1 37

Bu sükut dolayısiyle yarı ayd ı n ve teşkilôtlı bir zümre. «devri mcil ik» ve « i lericLi k» safsataları ile, milli şuur, mefku­ re ve kültürü müzü, d i n , m u kaddesat ve a n'anelerimizi, ta­ rih, d i l ve edebiyatımızı, ahlôk, fazilet ve feragat duygula­ rı mızı o derece barbarca tah ribe g i rişmiştir, k i a rt ı k ceha­ let, gaflet ve h ıyô netin tahakkümü, i l i m ve a k l ı n ku rba n ol­ ması tehHkesi belirmiştir. Bundan son ra , artık, ücretl i veya gönül l ü, sahte münewerlerin kendi ka rdeşlerine karşı uz­ la şmaz bir cidale g i rişmesi, vatan , m i l let ve d evlet b i r�iğ i_n i bozarak ic ve dış teh l i kelere ka rşı düşman ôleti ol ması ko­ laylaşı r. İşte bug ü n Tü rk iye'de oynanan dram ve hazı rla nan tuzak budu r. Bu duru m dolayısiyl ed i r, k i asırlarca d ü nyayı idare eden ve İ m pa ratorluğun yıkılışına kadar da bu kabi­ l iyetini yiti rmeyen Türk m i l leti, bug ü n , Anadol u s ı n ı rları içinde bile, s iyasi istikrarı muhafaza ve kend i n i ida re zor­ luğu i le ·ka rşılaştırı lmıştı r. Bu nun g i b i d ünya ile savaş gücü­ n ü gösteren, yıkılır,ken d a h i kahrama n l ı k desta nları ile ta­ rihi asalet ve şerefüni kurtaran mi lletimiz, ayd ı n evlôd ları­ nın düşmanca ideolo j i k mücadelelere

tutuşmasiyle felce

uğra m ı ş ; ic ve d ı ş düşmanları n ı n tamahını çeken b i r zaafi­ yetle kıvrandığını hissetmişti r. Manevi sü kutu n bu acıklı neticesi Türk m i ll eti n i d ı ş düşmanlara karşı yaptığı istiklôl Harbine nazara n daha g ü ç bir ic mücadeleye veya y e n i bi r isti klôl savaşına zorlamış­ tır. Halbuki istiklôl Harbinden sonra, İ mparatorl uğun kaybı karşı sında, yaba ncı unsurlard a n kurtul ma'k ve m i lli birl iğe kavuşmakla teselli bul uyor ve e-skisinden daha kuvvetl i ola­ cağtmıza inan ıyorduk. Böylece Tü rkiye'de yabancı ideoloj i ve menfaatler bir meyd a n muharebesine g i ri$miş; tuzağa düşürülmüş bir kısım memleket çocukları nı i le ri karakol olarak kendi saflarına a l mıştı r. Buna mukabil Türk milleıi ve sağ l a m m ü n evverleri de a rtık tehl ikenin kayna kları n ı ve


1 38

Siyôsi Buhra n ı n Kaynakları

g izli d üşmanları görmeğe ve cihôd hazırl ı ğ ı na başlamış ve cepheler meydana cı kmıştı r. Bugü n Türkiye'de b i r cok· mil­ liyetçi cemiyetlerin k u ru l ması ile istiklôl h a rb i n i n başlan g ı ­ c ı nda z u h u r eden müdafaa v e Kuvcıyi m i l l iye teşekkülleri a rası nda bir benzerl ik vard ı r. Lôk i n her iki cephede de b i � çok masum memleket çocukları nın k u rban edi l mesi büyü!< b i r ci nôyet olur.


İnkilap, İhtilal ve Devrim Tü rıkçede l ugat mônôları dışında k u l l a ndığımız bu i l k iki kelime, istilôh ola ra k, cemiyetin bünye ve n izômında, s i ­ yasi v e içtimai ·köklü değ işmeleri ifôde eder. İ n k ı l ô p kelime­ si değişmek, başka kall'ba g i rmek mônôsı nda i ken, 111. Se­ l i m'den sonra, Avru pa ' n ı n tesirile, husule gelen i leri ham­ lelere ve h ususiyle siyasi değişi•k l iklere ô l em ol muştur. Tür­ kiye'de vukubulan i nk ı lôpların hususiyeti başla rı nda hü­ k ü mdar veya devlet ada mları bul unup önceden verilen b i r karar v e i rôdeye göre cereyan etmelerid i r. Sultan Mahmud ' u n Avrupa modeHne göre bir devlet idare kuru l ması , Tanzi mat, Meşrutiyet, Cu mhuriyet, hatta Demo k rasi ve 27 Mayıs i le husule gelen değişi kli kler, bo­ zan pôd işôh a ve hükumete karş ı olsa bile, yine d evlet ıkuv­ vetleri ile ve yu karıdan ya pıldığı için aynı vasfı muhafaz::ı ederler. Bu siyasi, idari ve h u k u ki değişmeler, zamanla, iç­ ti mai tahawüller ya ratsa d a h i inkılôp çerçevesi nded i rler. Avrupa'da cemiyetin deva m l ı l ı ğ ı ve tekômü-l ü ne karşı b i r ta k ı m ôni ve köklü değişmeler o l muştur ki, bu nlar h a l k t a rafınd a n h ü k mete v e siyasi n izôma karşı cereyan etmiş ve içtimai n izômı c:kı bozmuş ve yen i bir şekle sokmuştur. Buna ihtilôl (revotution) den i r. Fra nsız ve Bolşevik ihtilôl­ l eri ya lnız siyasi değ i l , sosyal ba·kı mda n da ô ni ve kökl u değişmelere sebebiyet vermişti r. Birinci i htHôlde a ristokra ­ tik v e feodal sınıflara karşı burjuva (bourgeois) n ı n h a k l a ­ rını a lması v e kapita l ist sistemin hckimiyeti vukubulmuş­ t u r. İk incisinde ise, işçi ve köylü sınıfları, kapita l izmi ve ona dayanan siyasi ve içtimai n izômı yık mışlard ı r.


1 40

Siyôsi Buhra n ı n Kayna k la rı Kitlelerden ve aşağ ıdan gelen. daha derin ve kök lü

değişikl ikleri ifôde eden i hHlô l ile yuıkarıda n idare ed i len ve daha sathi ka lan inkılôp a rasında esaslı farkların mev­ cud iyeti meyd a nda olduğu gibi cereyanları nda şuur ve i rô ­ d e n i n rol ü v e kan dökül mesi ba k ı m ı ndan da ciddi ayrı l ık­ lar vard ı r. Böylece Avru pa'da ihtilôl ve Türkiye'de in k ılô p esas o ldu ğu halde. bizde bunl a r , Avru pa'yı ta k l i t dolayısı ile, cok defa birbirine karıştı rı l mış; Tüııkcenin bu kad a r zen­ g i n l iğ ine ve bu i k i mefh u m u n farıklı olmasına d i kkat edilme­ miştir. Bu sebeple bozan Avrupa'da husule gelen i hti lôllere in kılôp ve Türkiye'de vukubulan i n kılôplara da ya nlışlı kla ihtilôl dediğ i m iz olmuştur. « İ htilôh > lugat mônôsile de « i n k ı lôp»ta n

farklı o l u p

Türkçe'de bozu kluk, karışııkhk v e i ntiza msız l ı ğ ı ; Avrupa d E ­ lerinde « revo! ution» ôni ve şiddetl i değ işmeleri ifôde eden I Qgatler ·Olup istilôh mônôları da bu esasa daya n ı r. Avrupa'­

da buha r ve ma k i neni n keşfi ile Türk iye'de de tedrici ol­ makla beraber kad ı n ların h ürriyetiyle husule gelen m ü h i m değişiklikler d e , kı·y asla, sanayi ihtilô l i v e kadı n hakları in­ kı lôbı tôbirleri yerleşmiştir. Avrupa'da devlet ve kil ise tarafı nda n yapılan mahdut değişiklikler «reforme•, Türki­ ye'de de ıs lôhat kelimeleri ile ifôde olun muştur. Bu h ususiyet ve izah l a ra göre Türkçe'de i n k ı lôp ve ihtilôl tôbirlerini ta mamiyle ayrı mônôlarda k ul la n mak, b i r i n

c i s i n i Türkiye'de, i k i ncisi n i de Avrupa'da vuku b u lan değ i­ şikl iklere tahsis etmek zarurid i r. Sultan Mahmud zama n ı n ­ da Tü rkiye'de yaşa mış b u l u n a n meşhur Alma n kumandanı Moltke, iki tarafta cereyan eden bu siyasi ve sosya l değiş­ melere d i kkat etmiş ve hatı ra l a rı nda, Avru po'da hotkı n h ü ­ � umetlere karşı yenilik hareketlerine g i riştiğ i n i , Tü rkiye'd� Rusya'da ise, tersine, h ü k ü mdar ve hü kumetlerin buna

ve

teşebbüs etti klerini ve mu kavemetlerin de aksi istika met­ lerden geld i ğ i n i göste rmiştir. Böylece Türkiye'de inkılôplar.


İ nkilôp İhtilôl ve Devrim

141

Avrupa'da da ihti lôller ol muştur. Bizde h a l k hareketi ile henüz ô ni ve şiddetl'i değ işmeler ol mad ı ğ ı için b i r i htilôlden bahsetmek m ü mkü n deği ldir. Avrupa dil leri nde i nkılôp ol­ madığı ve bu mefhuma yabancı bulu nd ukları için onlar biz­ deki i n k ı lôpları da ihtilôl tôbi ri ile ifôde ve tercüme etmiş­ lerd i r. İ n kılôp kel i mesi ni çok u m u mi mônôsiyle ihtilôl hare­ ketleri için de kullanmak côiz olduğu halde i htilôle bu ge­ nişliği ve inkılôp mô nôs ı n ı vermek mümkün değ ildir. Do­ ğ u rduğu içtima m ü h i m neticelere göre i n k ı l ô p ve ihtilôl ha­ reketle rinin zarar ve faydal arı hakkında tarihi, sosyoloj i k ve felsefi münakaşalar uzun sürmüştür. Ke� i meler ve istilôhlar içtimai ihtiyaçla ra ve mah iyet­ lerine göre mônô kaza n ı rlar. Tü rkiye'de tarih, d i l , edebiyat, d i n , mu kaddesat sahası nda öyle 'bir ta kım yıkıcı h a reketler ol muştur ki, bunları i n kılôp ve ihtilôl mefh umları içinde an­ lamak ve izah etmek imkônsızd ı r. Küçük bir ayd ı n z ü m reye a id olduğu, h a l k ve i l i m ile Hg i l i bulu nmad ığı için b u n l a r meden iyet tari h inde ba rbar istilôları ile vukubulan tah ri­ bata benzer. Bununla beraber Tür;kiye'ye a id bu h ususiyet­ leri ile bu değişikli kleri n de bir isim veya istilôh ile ifôdes i­ ne ihtiyaç vard ı . Dikkate şaya nd ı r k i , Türkiye'de. cehôlet v e cidd iyetsiz· l i ğ i n eseri olan dil bozg unculuğu esnas ı nda. l ığı olarak il eri sürülen, « Devri m» kel i mesi mô nôsı na gel m iş ve bu türlü değişiklikleri mıştır. Böylece tarihi ve siyasi h ususiyet ve

i nkılôp karşı­ tam devirm3 ifôdeye yara­ mahiyeti bel li

i n kılôp ve ihtilôl d ı şı nda kalmış ve Türk iye'ye münhasır b:r kültür barbarl ığı için «devirmek» f i i l i nden ya pılan « Devri m� istilôhı ciddi bir ihtiyacı ka rşılamıştır. N iteki m tarih ve sos­ yolojide bir d i l tekômülü ve islôhı vard ı r. Ama bir dil i n k ı ­ l ô b ı veya ihtilôli olamaz. B u sebeple Tü rkiye'deki bu değ i­ şikliğin de « D i l devri mi» ad ı n ı al ması yeri nded i r.


lnkilabın Zaferleri « Asrı yıla sığdırma k » , derhaıl Avrupal ı ol mak ve « me­ den iyette en üstün mev k i i almab , aşkı ile çok uğ raştı k . nutu k çektik v e çok şeyler yaptık. Faıkat, b i r müddet geç­ tikten ve bir ta k ı m değişiklikler oldukta n son ra da, ne il mi. ne teknik ve ne de iktisadi bakımdan tatmin olabild i k . N i ­ hayet «durmaya l ı m düşeriz» h i kmetini hatı rlayarak yeni b i r hız a l d ı k ; İ n kıldbı « Devri m» yapacak h e r engeli devirmeğe; eski kültür kıymetleri ni, d i ni ve m i l li mukaddesatı, dil ve edebiyatı y ı k mağa karar verd i k . İşte bu «İlerici» hamlelere

« Devrimci» ve temsilcilerine «Devrimbazıı denil mesi sebebı budur. Sü r'atle Avrupa l ı laşma n ı n i l k şa rtı k ı l ı k , kıyafet ve ya­ şayış biçi mine sokmak, şark kafas ı n ı tarihe karıştı rmak ve kültür ihtild l i ne göre «eğitilmiş» ve eski terbiyeden kurtul­ muş yeni b i r «kuşakıı yetiştirmek idi. İşte ·bu «devri mbazı> ve «ilericiıı nesil sayes i nde bugün de meydanlar yen i

«devrim» hareketlerine sah ne olmuş; Sosya l izm trampet­ leri ca lmağa başlamıştır. İ l i m ve sanayii bekleyecek ne zama n ı mız vardı ve ne de bu baş dönd ü rücü h amleleri i l me sığd ırmak m ü m k ü n d ü . N itek im Ja ponya 'n ı n da, köh ne a n 'a ne�ere bağ l ı .k aldı kça Avru pa:ı ola mayacağ ı n ı bil iyorduk. Zaten Asyan ı n öbür ucunda bu lunduğu ve Sarı ı rkta n olduğu için, i l i m , tek n i k v e meden iyet kursa b i l e , o n u n Avrupal ı olmağa h a kıkı yok tu. Biz ise d ü nyayı hayran b ı ra ka n «devrimler» sdyesinde yalnız siyasi, sosya l bakı mdan değ il, ı rki ve coğrafi bakım-


İ n k i labı n Zaferleri

1 43

lordan da mucizeler yaratmağa ve Avru pa lı olmağa muvaf­ fak olmuş b u l u n uyoruz. Gerçekten Batı l ı laşmak idea l i m iz öyle kuvvet l i idi ki, Türklerin Avrupa l ı larla aynı ı rktan bu­ l u nduğunu, hatta bu mi l letlerin d e asl ı nda Türk olduğunu isbat ettik. Jeolojik bir inkı l a p yapara k Avru pa' n ı n h ud utla­ rı n ı Boğazlard a n ve Kaf.kaslar'dan Toroslara kadar uzota­ bildik. Türklerden önce Garıbi temsil eden Bizans imparator­ l uğunu İslam d ü nyasından ayıra n h udut da Anadolu'yu za­ ten Şark'a bağlamıyord u . Bu ma ksatla da H itit ( Eti) l e r i n Türk olduğunu isbat ettik. Y u n a n meden iyetinin Anadol u ' ­ da doğduğuna v e Avrupa' n ı n da kaynağını teşkil ettiğine göre medeniyetçe de zaten Avru pa l ı idik. Yunan, Roma ve H ı ristiya n l ı k eserlerini muhafaza ve ihya etmekle de ay­ nı mirasa sah ibiz. İşte biz bu tarihi, i rki ve coğrafi sebep­ leri keşfederek «devrimler» sôyesinde Asya'da n ve geri şa rk mtUetlerinden k u rtuld uk. Zava l l ı Osmanlı Türkleri V i ­ y a n a önlerinde bile Avru pal ı olama mıştı. B i z i s e Küçü k-As­ ya'yı eklemekle Büyük Avrupa'yı yarattık. Bund a n sonra da, artı·k Küçük - Asya adı tarihe karışmış ve bundan böy l e kuflo n ı l ması yasak edi l m iştir. Bir İ n g i l iz derg isi hala bu i l mi hakikatı ve davamızı kavraya ma mış ve « T ü r k 1 e r

A v r u p a ' n ı n b i r-

1 e ş t i r i 1 m e s i v e mü d o f a a s ı n d a A 1 m a n l a r ı ve H o l l a n d o l ı l a rı g e ride b ı rak­ g a y r e t i n d e d i r 1 e r » ifadesiyle isti hzaya m a k kalkışmışt ı r. Bu nunla beraber bu gayreti tasd ik de etmiş­ tir. Alman ve Fransız Şarkıyat ö l i mleri, C. Brockel mann ve J . Deny, d i l ve kültürüm üzü yıktığı mızdan dolayı hatamızı ve bu mü nasebetle üzüntülerini bel i rtmişlerd i r. Bununla ya Avru palı laşma idea l i m izi a n layama mış�ar veya bunu kısk a n ­ mışlardır! İ ng i l iz tarih felsefecisi A. Toynıbee de kendi kül­ türü müzden ayrı l makla · ve toklitle bir medeniyet yaratı la-


1 44

Siyôsi Buhra n ı n Kaynakları

mayaca ğ ı n ı söyler. Halbuki biz yeni b i r medeniyet düşün­ müyor; sôdece Avrupalı olmak istiyor ve b una engel un­ surları yı kıyoruz. Bunl arı tôyin haık ve saılôh iyeti d e bize a idd i r. Dar düşü ncel i ô l i mlere karşı Avrupa ' n ı n «İlerici» çev­ releri bizi daha iyi a n l a mı şlar ve i lerled i ğ i mizi daha iyi ta kdir etmişlerd i r. Tü rkiye'de «gerici» çevrelerin a�aya al­ d ı kları yeni yazarları m ız ı n muha·lıled eserlerini kendi di lle­

rine tercü meden geri ka lmamışlard ı r. Hattô onlar Türki­ ye'de «İlerici» ve «Zinde kuvvetler» in dôva s ı na d a ya rd ı mcı olmuşlard ı r. Klôsi k i l im adamları ndan daha geniş ve hür d ü ­ şü nen b u solcu lar «devri mlerimizin» yaratıcı kudretine d e hayrand ırlar. Gerçekten onlar bize mahsus ıkeşif�eri yak ı ı;ı ­ dan ta kip ediyor v e bize cesôret veriyorlar. « Devrim» lerin muvaffa kiyetine en büyük engeli İslômi­ yet teşk i l etmekle beraber i n k ı lôpçı d eha buna d a çöre b u l ­ muştur. Nitekim bize mahsus bir lôiklik anlaw ş ı n ı başlıca _ temel yaparak d i n i ya lnız d ü nya ve devlet işlerinden uzak­ laştırmad ı k . O n u n d a l ı n ı , budağ ı n ı k ı rd ı k ve bu sôyede ce­ miyet hayatındaki kudret i n i de sildik. Öyleki b u g ü n lôiklik di nden daha mukaddes bir müessese ol muştur. H atta d i ni veya Hmi mu kavemete karşı da i rtica ve «gericilik» silôhla­ rı n ı kullanan daha kuvvetli bi r «devrim» taassubu yarat­ tık. Sağ-sol taassu p b i rb i rile çarpışı rken biz de rahatça «uygarlık» yol u n u bul muşuzd u r. Bu başarı lar sayesinde Av­ rupa l ı lar da artık, Tü rkleri d i n , dil ve kültürleri ayrı Asyalı b i r m i l let saymaktan vaz geçmişlerd i r. Biz de, bu suretle. 'Avrupa Konseyi, Müşterek Pazar ve siyasi birliği ve Na­ to'su ile, tam b i r Avru palı m i l let olmuş ve onlardan fazl a Büyük Avrupa idealine bağlanmış bulu nuyoruz. Buna karşı Şimôle ve Çin'e kada r uza nma k isteyen aşırı la r ı n h ad leri n i aşmaları na da müsaade etmeyecek v e hadleri n i b i l d i re­ ceğ iz!


lnkilap ve Keşifler Büy ü k ve enerj ik ideal istlerimiz Devrimi köye götür­ düğümüz ve Anodolu'da k ültür ihtilôll yaptığımız takd i rde i n k ı lôbm o zaman mutlak su rette hüküm sü receğ ine ve «uygarlık» yol l a rı n ı n açılacağ ı na inanmışlard ı . İşte Köy Enstitüleri bu idealin gayesi ve ocağı olarak kuru luyord u . N itek i m başka m i l l et ler, i l . Cihan hmbinde, biı1>lrlerin i im­ hô silôhlarını i côd ederken biz de boş d u rmuyor, kültür ve i nsanl ı k u ğ ru nda bu keşfıi yapıyord u k . Bu sôyede Türk köyünü hurafeden kurta racak, ı n k ı lôbı köylere yayaca k ve onlara «uygarlık» ve hayatın zevki n i vermek içi n , kültürden bütün köy zanaatlerine kadar, her şeyi öğ retecek kahra­ man (Herkül) lor hazı rl ıyorduk. Bunlar o d e rece idea l ist ve «hezarfen» old u ktan baş,ka geçimlerini de, bizzat talebele­ ri ile işleyecekleri topra ktan (hattô taştan ) çıkaracaklard ı . Bu emsô lsiz keşfin a rt ı k d ü nyada hayra n l ı k uya nd ır­ ması tabii id i . N itekim Hasan Ali ve Tonguç baba Avrupa'­ dan gelen en mü mtaz misafirleri, i l könce, Hasan Oğlan Köy E nstitüsüne ziya rete götürüyor ve onl a r da hayra nl ı kları n ı . nutuk v e beya n l a rı ile, bize bildi riyorla rd ı . Biz de h em keş­ fimizden ve hem de bu takd irlerden gurur duyuyord u k . Esa­ sen, bu devrede, Türk dostl uğunun kaza n ı l ması için h oşla­ nacağ ı mız mevzular üzerinde b i r hayra n l ı ğ ı n ,ifade edil mesi d e siyaset ve protokol i cabı ol muştur. O devir iktidarı da bu keşiflerin propagandası ndan mest oluyor: bu eşsiz i nkılôp ve zaferlerin g eri Asya mil letlerine ışı1k tutaca ğ ı ndan g u -

F. 1 0


1 46

Siyôsi Buhra n ı n Kaynakları

rOr duyuyord u . Lô k i n bu meth iyelerin boza n pek becerik­ sizce ve h a ttô g ü l ü ne şek1ilde yap ı ld ı ğ ı n a d a şôhid oluyor­ duk. Ama yine de memnun ka l ı yor; i ktidarımızın dehôs ı n ı yaymış b u l u n uyord u k. B u hayranlığa rağmen Avrupa l ı dev­ let adamları n ı n bu yü ksek kültür yuvala.rı mızı ta klid etme­ dikleri ni ve müstemlekelerine götürmed i kleri n i , hattô bu nutu kları kendi ü l'kelerinde tekra rla madıkları n ı bir türlü a n ­ layamıyord u k . B u d u rumda Şôirin :

Kimseler fehmetmedi rnôntisını dôvômızın, Biz dahi hayranıyız dtivti-yı bi-mônônuzın! beyt ini hatı rlaya n l a r oldu . Mağrur Avrupal ı l a ra mukabil Mao-Tse Tung'un «Kültür İhtilôlhı n i Tü rkiye'den aldığı şüp­ hesizd i r. Gariptir ki, Hazreti Peyg a mberi n : «İlim Cin'de olsa

bile almağa çalışınızıı hadisi aksi ·istika mette tecel l iye baş­ la mıştır. N itek im ccDevrimıı sôyesi nde Asya ' n ı n reh beri ola­ cağ ı mızı, Avrupa 'd a n a ld ı ğ ımız ccbilimıı ve «uygarlığı» Çin'e kadar götüreceğ imizi ilan ve iddia etmiştik. Esasen Batı'da batmak end işesHe şimôl'e dönen ccyömı de art ı k uza k Şar­ ka d�ru l muştur. Rusya'da başlayan milli i rtica' ı n , Cin'de olduğu gibi, b izde d e bir isya n yaratması tabii id i . Bu uya­ nış ile istismarc ı siyôsetcilerin ve «gerici» ayd ınların kuşa çevirdiği Köy Enstitüleri n i tekrar acma.k mücôdelesine g i r­

m i ş b u l u n uyoruz. Gerçekten ilerici ayd ı nl a r ve devrimci geneler kü ltü� i nkılôbından başka seks (cinsel} ihtilô l i n i de başarmışl a r­ d ı r. Avrupa ve Ameri ka'nın en i leri h ü r hayat ı , moda sı ve eğlenceleri a rtık yeni «kuşak» lora enerj i kaynağ ı olmuş; Ekzistansiya l ist felsefe, erkekl i-kızl ı , yeni b i r «toplumsal yaşantı» doğ u rmuştur. Bu h ızlı gel işme, büyük şeh i rleri­ mize ve esnafı mıza da i nkılôbı mal etmiştir. Caddelerde b i r gezi nti bu sessiz ccdevrimiıı a n lamağa kôfidi r. Gerçekten her sokak ve her çarşı artık isimleri ve levhaları ile Avrupa


İ n k ilôp ve Keşifler

1 47

ve Ameri k a ' n ı n bir pa rçası olm uştu r. Meden iyet <<kuaför» leri getird i kçe bütün berberler köylere ve kasabalara fi­ rara mecbur kald ı Restora n l a r kafeteryalar karşısında lo­ kanta l a r ve ka·h veler de tutunamaz oldu. Bütün ı:<ü mesler

palas ve oteller de hotel oldu. Garb ı n yeh i isi mleri mahşeri içerisinde caddelerimiz d e Avrupalı laşmıştır. Böylece inkı­ lôp h a l ka mal olmuş; Köy Enstitü leri açıl masa bile « i leric i » öğ retmen ler sôyesi nde de köyde devri m ü m itlerimiz kuv­ vetl enm iştir. Türkiye'de bir emirle açılan ve sür'atle çoğa·l a n ü n i ­ versiteler sayesinde «bilim» sokaklara taşmakta v e ôl imler de Ameri ka'ya koşmaıktad ı r. Düne kadar hasret i n i çektiğ i­ miz bir akademi sayısı bugün beşi bul muştur. BiHm aşkı « b e ş ·i k t e n

m e z a ra

k a d a r»

devam etmekte ;

Avrupa ve Amerika'ya sı k-sı k, gid e n b i l i mcilerimiz a raştır� malarını ve eserlerin i a ra balara yükleyerek vatan h izmeti­ ne dön mekted i rler. Bu maksatla becerikM bir çok p rofesö­ rün de bir seya hat enstitüsü vard ı r.


Türkiye' de Kültür İhtilali Bu başl ığı görenlerin Cin'de başlayan kültür ihtHôlin­ d en daha fazla şaşırmaları mu htemeldi r. Ama az bir d u ra k ­ lama v e düşünmeden sonra Tür·kiye'de t a m b i r kültür ihti­ lôli içind e yaşadığımızı a n layacaklard ı r. Filhakika, Oi n k ü l ­ tür ihtilô l i karşısında, bütün d ü r.y a n ı n hayrette kalması n e kadar tabii ise Rusların v e Türklerin bu hareketi anlamak ­ ta zorluk çekmeleri de o derece şaşılacak bir hôdised ir. Şu farkla ki, rie Rusya'da ve ne de Tü rkiye' de kızıl muhafız · l a ra ve çı karı l a n kargaşalığa rastlanı�mamış; b u ra l a rd a ih· tilôlin adı ve cereyan tarzı boşka türl ü ol muştur. Bolşev.ik idaresi n i n kurulduğu ilk d evrede, komü n ist rhtilöli ile birlikte, bir ccProleterya kültürü» hareketine de g i ­ rişmişlerdi. N itekim Bolşevıikler, bu taşkın lık yılla rı nd a , burjuva ' n ı n ıkökünü kaz ı ma k maksaıdiyle, milyon l a rca insa­ n ı katil ve açlıkla yok ederlerken onla rın kü ltürünü de tas­ f iyeye başla m ışlar; milli ve beşeri bütün yü ksek değerleri yıkmaya çalışmışlardı. Di ni, tarihi, edebi ve san'ata a id bur­ j uva kıymetleri yerine amele kültürü kurulmad ı kca isten ilen yeni nizôm yaratılamayaca·ktı. Fa kat bu çılgınlık tecrübesi nihôyet milli ve insa ni kıymetlerin mukavemeti karşısı nda iflôs etti. Bi r a mele .kültürünün doğa mayacağı ve rej i min de kültürsüz yaşa ya mayacağı gerçeği meydana cıktı. Bu an­ l ayış ve komünizmi n muvaffakiyetsizl iğ·i ne ve m i l l iyetcmğe dönüşe başlangıç old u . Bundan sonradır ki, bir yandan, ço­ ğu Yahudi olon, büyük komü nist mütefekki rler imha ed i l i r­ ken öte yandan da lônetlenen tarihi şahs·iyetler a rtık mil'i kahramanl ı k mevkileııine ç ı karı ld ı ; Rus kültürüne a id eser-


Türkiye'de Kültür İ hti-lôl i

1 49

ler de kudsiyet kaza nd ı . Böylece yeni Sovyet İ m pa ratorl u­ ğu Marxist - M i l l iyetçi esaslaro daya nmış oldu. Sôdece ye­ n i l mez olan d i n hôlô komü nizmin karşısında du rmaktadır. Komü nizmin en şiddetli devresinde yaşayan C i n 'de hic bir doktrin feda'kô rl ı ğ ı yapmak istemeyen Mao Tse-Tung bugünkü Sovyet idareoi lerini geri dönmekle suçlar ve ma­ bud mevkiinden düşürülen Sta l i n'e bağ l ı l ığ ı n ı ilôn ederke n. devri len putlları diri ltmek su reti ile Tasvir-şikenler barbarl ı­ l ı ğ ı na son vermiş ve haki katte onun da b ı raktığı amele kül türü hareketine yeniden başlamış demektir. Esasen fazla bilgi ve kültürün kafayı donuklanştırd ı ğ ına inanan Mao Tse - Tung kültür ihtilô l i ile Cin'i çal ka1o ndırı rken b i r cep kita­ bı hôline getirilen vecizeleri n i n ezberlenmesi n i ·kôfi görmek­ te ve i nsan emeğ i n i kullanma kta. bu sebeple d e Kızıt mu­ hafızla r herkesi bundan imtihana tôbi tutmaktad ı rla r. Pa­ ris'teki Cin elcisi kültür i htilô l i n i n yüz y ı l sürebileceğ ini söy­ lerken doha fazla bir şaşkı n l ı k uyandı rmıştı r. İ htilôl i n sôde­ ce siyasi ve içtimai mônôsı n ı tanıyan Avru palı ic�i n bunun b i r de 100 seneliğ,i n i anla ma·k cidden kolay değ·i l d i r. Lô kın çok eski b i r kültürün kazın ması için bu kad a r bi r zaman da çok say ı lmaz. Türkiye'de, uzun müddet, tarihi, dini, edebi, l iseni ve sa n 'ata ait bütün kültür değerlerine karşı g i rişıilen aman­ sız b i r mücadele hayatı yaşayan bizler kültür ihtilô l i n i n tam içinde bulunduğu muza

göre şaşılaca k bir hôd ise bah is

mevzuu olamaz. Bu müna sebetle sôdece aynı mefh umları gösteren «İhtilal» yerine «Devrim» ve «Kızıl muhatın yeri­ ne de «DevrimbaZ» keM meleri n i n konu lması kôfi gelecek­ tır. Hattô bizde, ne Rusya gibi mücadeled e n dönüş ve na de Cin'deki g ibi kargaşal ı k boh is mevzuu olmadığını göz önüne getirirsek Türkiye'nin k ü ltür ihtilôti nde daha i leri ve kudret l i olduğunu o n l a rız. N itekıim bizim « Dil devrimi• ( İ h ­ til6 1 ) i ç i n gi riştiğimiz mücadeleyi ne Rusya v e n e de Oifl dü -


1 50

Siyôsi Buh ra n ı n Kaynakları

şü nebil miştir. Rusl·a r kend i leri için bi r Di l devri m i n e cesa­ ret edeme mişl er; sôdece Türklere yard ımcı olmuşlard ı r. Niteki m StaHn, d i l i n tren g ibi b i r vasıta oldu ğ u n u ve burjuva gibi proleter cemiyete d e hizmet edeceğ.i n i söyleyerek bu köklü i n k ı lôbı reddetmiştir. Bu duru mda Stal i n de b ize gö­ re b i r «geric i » di r. C i n l iler de garip yazı l a rı n a bi.le doku nma­ mışlard ı r. Daha mühimi Rusları n vaz geçtiğ i ve Cinde kargaşalığa sebep otıan kültür ihtilô l i Tü rkiye'de ne hızını kaybetmiş ve ne de demokrasi içinde bile i nkişafına cid­ di ·bir engel c ı kmıştır. Bu durum bizim «Devrimbazlann>ı me­ deni ölçü ler içinde kald ı k l a rı n ı , kızıl muhafızlar gibi kab'J tecavüzlere tenezzü l etmed i klerini ve bu s u retle ne derece kuvveHi ve «Uygar» old ukları n ı meydana koymuştur. Av­ rupa burnu d ibi nde b ul un a n ve kendi birl iğ i ne gi rmeğe ça­ l ı şan Türkiye'yi ve kültür ihtilô l i mizi ta n ı maya tenezzül etse idi Kızıl muhafızlar hareketi karşısı nda şaşı rı p kalmazd ı . Başka memleketlerde nasıl .içtimai meseleler sosyal izmi do­ ğ u rmuş ise bizde de k ü lt ü r ihtilôli sosyal izme bir zemin ha­ zırla moktad ı r. Sosya l meseleler d e bu vasat ·içinde meyda­ n a çrkacak veya ihdôs ed i l ecektir. Bu sebeple bugün mo­ da ha l i nde gözüken sosyalist cereya n a «Kültür sosyalizmhı a d ı n ı vermek mü nasip o l u r.


Demokrasi Karşısında Kültür lhtilalı Hoyati bir eh emmiyetli olan Kl ütür ihtilô l i mizin muvaf­ fak iyeti ne rağmen onun demokrasi ile birl i kte gel iı:ıtirilme­ si Deviricilerı n başl ıca end işes,id i r. Bu sebepled i r kıi, «İlerici kuşaklar» ve «Zinde kuvvetler» h a l k ı n seçimlerde asla «ge­ ri cilere» i ltifat etmemeleri n i telk i n etmişler; aıksi ha lde idô­ reyi güdümlü bir şekle sokmayı veya. bu da ol mazsa kan l ı i htilôl lere kararl ı bulund u kları nı te·kra rlamışlard ı r. Avrupa'­ dan aldığımız lfü k l iğe, oarda'ki a n layışta n farkl ı o l a rak, d i n hü rriyeti mônôsı nda tatbdk imkô n ı vermemeni n

h i k metı

ve demokrasimizin karşılaştığı zorl uğun esası da budur. Bununla berabe r bu esas ı n hôkim olması için çok b üyük maddi imkônlar ve môhi rô n e metod lar va rd ı r. Bu sôyede, Kültür ihtilôl i n.in kaleleri olan Köy Enstitü leri, d emokratik baskı ile kapatı lsa ve i ma m - Hatip mektepleri açılsa da

«İlerici» ve hattô «'aşırı ilerici» hamleler durakla ma mıştı r. Bundan Deviricilerin g ayretlerıi ve « d i n reformcuları n ı n » modern içtihad la rı d a rol oyna mıştı r. Hattô y e n i Diya net Reis·i islôm bayra m ı n ı değ i l H ı ristiya n Noel veya yı lbaşını tebrik etmek s u retiyle « i lerici» hamleye katı l m ı ştır. ismet Paşa Kültür İhtilôlini n bir tem inatı olara k ayak­ tad ı r. İ lerici öğretmenleri h4môyesine a l ması, Başveki l S. Dem i rel ile ·bu h u susta anlaşması ve A. Pa rtis·i h ü k u meti n i n kend i lôiık l i k görüşüne katıl ması da K ü l t ü r İhtilô l i n i emn iye­ te a l m ıştır.


1 52

Siyôsi Buh ranı n Kaynakla rı

Kültür thtilôl inin muva·ffakiyeti için en mühim bir kuv­ vet de cinsi d uyguları kışkırtmasınd a n gelmektedir. Mône­ vi değerlerıin sarsılması sayesinde köhne ahlak kaideleri devrHmekte, ıbeh imi ve g erçek h isler mutla•k sert>estiye ka­ vuşara k kültür ve seks (cinsi) ihtilôli birbirini tokip etmek­ tedir. Bu müna sebetle matbuatı n. radyonu n, sinema ve ti · yatroların hizmetleri b üyüktür. Hattô «çok ilerici» bir Tür­ kiye idealine bağlı patron ve sermôyedarlarımız d a bu ma k­ satla büyük emek ve meblağla.r harcamaktadı rlar. Yen i nesli köhne ahlôk ve mefkQrereler� n esaretinden kurtarma !< ve hayat neşesi içine a lma k için fuhşun teşviıki bile zaru­ ri görül mekte ve bu maksatla da bir takım tertiplere giri­ şilmektedir. İ l'k insanlar çıplak ve serbest olduğu iç.in tabii hôle dönmek ve sun'i kaideleri yLkmak bugünkü d ü nyanın hedef.I olmuş ve Afrika'mn çıpla:k kabileler� örnek cemiyet haline gel mişfü. Rusya ve Cin başta olmak üzere d ü nyan ın hiç bir mem­ l eketinde Burjuva d ili n i n yı kı�ması ve Proletarya dilinin ku­ rulması teşebbüsü görü lmediği halde Türkiye'de, demokra­ si devrinde bile. Dil ihtilali zafer yolu nd a devam etmiştir. Halbuki İngiliz Türkolog u Mr. Hony, bir makalesinde kend ! ­ sine göre. bu g ü l ü nç hareketin hü rriyet olmadığı için zorla tutundurulmak i stendiğ•ni, demokrasi başlarsa halkın istih­ zası karşısında derhol güzel Türkçe'nin hôkim olacağını söylemiş; fa.kat Dil devriminin ilerlemesi onun keha netini tekzip etmiştir. Türk Proletaryası bu «An Türkçe»yi benim­ sememiş ve onu « Kuş dili» saymış ise de, •bazı hallerde «ile­ ricileri» geride bırakmıştır. N itekim Anayasaya, yeni keli­ meleri ve «devrik. cümleleri büyük bir sıkıntı içinde kôğıda d izmelerine rağmen, cDeviriclleD hala Bey, Hanım, Paş'l ü nvanları nın cazibesinden kurtulamadııklorı halde Proletar­ ya a rasında «Bay » , «Boyam . «Sosyete» tabirleri olarak be­ n i msenmiştir.


Demokrasi Karşısında Kültür İhtilô l i

1 53

Môzin i n tamaı:rıtyle gömül mesi ve eski kültür k a l ı ntı­ ları n ı n s i l i n mesi için bütün tarihi eserlerin kütüphone ve a rşivlerde uyutul ması veya ya k ı l ması d a h i bah is ed i l m işti. Esasen bu sebep l ed i r k i .Türkiye'de Hasan - Al i Yücel ' i n h i mmeti i l e , b i r Hümanizm hareketine g i rişilmiş; e s k i Yunan ve Latin eserleri birinci plôna o l ı n mış; bu i lerici gaye i l e ae l iselere Lati nce dersleri konul muştur. Gerçi bir «tutucu» mu kav&met bu «ilerici» hamleye biraz çelme vurmuş ise de bug ü n Yahudi, Bizans ve Hı ristiyan devrine aid eserler Türk abid el eri nden daha fazla iti naya mazh a rd ı r. Hı ristiya n ziyôret-gôh l a rı keşif ve ihyô olunurken, tarihi büyük türbe · leri n ka patı lması. ziyôretlerin yasakla nması sebebi budur. Şeh i r ve kasaba larımızdaki esk i pek çok mezarlı kların yık­ tırı l ı p yerlerine park yap ı l ması do taassup ve i rtica unsur­ l a rı n ı n temiz�enmesi nde rol oyna mıştır. Şükrü Kaya, bir zi­ ya reti &ı rası nda, neşeli rn r gecede Bayıburt'ta tôzim göre'l Selçuklu devııi ne a id bir türbe y ı k ı l madığıı takd i rde bu şeh r i h a ritadan sileceğ i n i i lôn etmiş ve bir gecede emri yerine getiri lmişti. Bazı yerlerde « i lerici» ida re adamları h a l k ı da bu hamleye al ıştırmış; bir çok eser de onlar vosıtosiyle tas­ fiye ed i l miş; hattô yazma k itapları n yakıldığı ve suya at, 1d ı ğ ı da görül müştür. Yunan ve H ı ristiyan ôbidelerine itibar edi lmesi bunların bizim ici n b i r uygarl ı k vasıtası bul unma­ sı, ıbi r teh l iıke olamaması ve turistleri çekmesi dolayısiyle­ d i r. Arşiv vesikal arı mızı vagonlarla memleketleri ne götüren Bulgarlar da bunu sôdece maddi hesaplarla yapmışlard ı . Buna mu kabil Yuna n istan'da Türk düşma n l ı ğ ı ve d i ni taas­ sup i le ô bidelerimizi tasfiye ederlerken ne maddi ve r:ıe de medeni düşüncelere aldı rmıyor ve geric i l i k yapıyorl a r.


Kültür ihtilali Hakkında Endişeler Tü rk iye'de bütün cepheleri ile, ilerleyen Kültür ihtilôl i­ n i n bu zaferleri, Rusya ' n ı n dönüşü ve Cin'in kargaşalık içi­ ne d üşmesi sebepsiz değ ild i r. Gerçekten Rusya ve Ç'i n ön­ ce milliyetçi liğe mağlup olmuşlar; sonra da d ü nyaya hô1k im olmak dôvasına düşmüşlerd i r. Bu sebepled i r k i. bütün ener­ jile rin i i lme, tekniğe ve silôha yöneltmişlerd ir. Hiç b i r mem­ leket Rusya gibi milli geliri n yüzde 4 ünü i l i m araştırmala­ rına ayırmış değ i ld i r. Hal'buki biz yeni b i r Hüman izma ruhu içi nde bulunduğumuz ve i nsanlığa bağ lı olduğumuz için Kültür ihtilôl i n i ( Devri m i ) her şey i n üstünde tuttuk. Bu ide­ a l imizin siyasi vecibesi de «Yurtta sulh, Cihônda sulh» ol­ muştur. Cihô nda sulhu koruyamadığımız ve son yıllarda da yurtta ideoloj ik b ir cidôle düştüğümüz halde yine de muvaf­ fakiyetimizin sı rrı ve idea l imizin kuvveti bu id i . uerçekten, harp içinde, ileri deni len milletler, birbirle­ rini boğazlamuk için güçleri n i yeni silôhların icad ı n a verir­ ken ra hmetl i Hasan Al.i Hümanizmasına bağlı kalan yaratı­ c ı ayd ınlarımız Köy Enstitülerini ·keşfed iyorlard ı . Lô kin Av­ rupal ılar yine de hayra n l ı kları n ı sôdece Türk iye hududları içinde belirtiyorlard ı . Hattô klôs i k ilim ve fikir adamları bi­ ze karşı bile eski ıkültürümüzü müdafaa ed iyorla rd ı . Avru­ pa'da, sôdece, bazı ilerici ve solcular bu mucizevi keş if ve devrimlerimizi övüyorlar. Bun u nla beraber onlar dahi b u n u kend i memleketleri için değ i l Türkiye için b i r i h raç m a l ı v e -


Kü ltür İhtilôl i Hakkında Endişeler

1 55

ya kazanç vasıtası olara k yapmışlard ı r. Bu sebepled i r ki. Garp yerine şimôle ve hattô uzak - şark'a doğru bir «yön» değişti rme de başlamıştır. Halbuk i biz Avrupa l ı olmak için Kültür ihtilô l l i yaptı k; bizi onlarla birleştirmeye engel bütün tarihi ve milli kıymetlerimizi d e fedô ettik; an layamadı� a r ! Kültür ihtilôl imizin bunca zaferlerine; o n a bekç ilik eden b··: «devi rici» nesil yetişti rmemize •ve «Zinde kuvvetlen> i n rnevcud bulunmasına rağmen h ô l ô end işe g id erilmiş değil ­ d i r. Bu durum i lerici ve solcu ideaı.istlerin mezıb Qhône atı­ l ı şları sebeb ini teşkil eder. Gerçekten bütün tahsil mües­ seselerinde, neşir vasıtala rında « i lerici » kuvvetler hôkim gözüktüğü halde gene d e mill iyetçi ve môneviyatcı denen gericiler daha büyük b i r nisbette çoğalmakta ve ·kültür ihti­ lôlini tehdit etmekted irler. Öyle ki, b ir yanda bu nesil va 32.000.000 luk bir millet du rmaıkta , bunlara korşı kültür ih­ tilôlcileri n i n yekunu da henüz 32.000'i aşmamış bulunmak­ tadır. Bu büyük kitle ve ondan kopmayan ayd ı nları demok­ rasi ve güdümlü demokrasi mahareti ile sonuna kadar ida­ re etmek ve hattô «Zi nde kuvvetleri» sık-sık imdada çağır­ mak suretile « Kültür ihtilô l i » için daimi b i r emn iyet müm­ kün olacak mıdır? İşte h ü rriyet ve demokrasi uğrunda g iri­ ş i len bunca mücadelelerden sonra sosyaı.izm ve sol d i kta­ törl ü k cereya nının meydana çı kması sebebi budur. Bu durum endişelerin haıksız olmad ı ğ ı n ı gösterir. Lô ki n bunun çôresi zor ve ta hakküm değ i ld i r. Tabii, içtimai ve psikoloj i k kanunlar da ima h ü kmünü icra etmiş; a ksiyon mutlaka bir reaksiyon doğu rmuştur. İhtilôlden korka n, yo­ rulan, zorlanan bazı ki mselere göre bugün m i l letlerin i rô­ desini yenecek bir kuvvet kalmamıştır. Milyonlarca insa n ı n k a n ı n a m a l olan devri mizin en müthiş diktatörl ükleri bile ö nce Kültür i h tilôlinden, şimdi de Komünizm'in hayal lerin­ den ric'ate başlamış ve m il letleri n in arzu l a rı na boyun eğme­ yoluna g i rmiştir. Bu sebeple h epsi bu vata n ı n evlôdı ve


1 56

Siyôsi Buhranı n Koyna k lo rı

i nsanı ola n ayd ı nlarımız taiıaıkk ü m ve şiddetten, güd ü m l ü demokrasi v e sosyalizmin sertHklerinden uza k laşmalı ve an layışlı davronmalıd ı r. Esosen Kapita l izm ile Sosyalizm mücadelesi birinin zaferi ve diğeri n i n ezil mesi ile sona er­ mivor; tersine içtimai adalet i st i ka metinde birbirine yaklaş:­ yorla·r. Bu netice tabii olduğuna, beyhude dökülen kanlar ve israf edi len enerj i göz önünde bul u nduğuna göre il mi, in­ sani ve demokratik esaslar d ô h i l i nde anlaşmak ve kardeş­ lik hawasına g i rmek tek hayır yol u olaca ktı r. Herkesi n nef­ sini mura'kobe eder, memleket şartları n ı ve başkaları n ı n h a kk ı n ı dü şünürse h e m kendisini düzeltece·k, hem d e ce­ miyetin selômetine hizmetçi olacaktır. Ka pitalizm - Komü­ nizmi n d ü nya çapında deva m eden mücadelesi nasıl yumu­ şayara k tki zıd d ı n yaklaşmasına sebep ol muşsa M i l l iyetçi - Devri mci, Môneviyatçı - Solcu Türk aydınları n ı n da ayr. ı ha.ki kat karşısında itidôle va raca klarına inan ıyor v e h a mle­ leri kısıyorlar. N itekim dünyan ı n gidişi, m i l li irôde ve Komü­ nist memleketlerde doğan milliyetçi hareketler bizim solcu ­ lar a rası nd a da, taktik veya samimi bir yu muşama ve Tür­ kiye'nin şartlarına uyma davranışı meydana getirmişti r.


Medeniyetten Uygarlığa Dü nya medeniyette i lerlerken Türkiye'de de «Uygarlr

lığa» geçiş gayretleri hızına deva m etmekted ir.

Burad a ,

Devri m hasta ları i ç i n Med e niyete karşı çı<kan « Uygarlıkı> kültür sü kutu nu temsi l ettiğinden, bu harekete, yal nız d i l bakımından b i r kısı rlaştı rma , i ptidaileşti rme nazarile ba kı · l a maz. Evvelce Rusya'da, şi mdi de Ci n'de, oldu ğ u g i b i tom bir « Kültür ihti lôfo> veya mônevi tahribat bahis mevzuudur. İşte « Uyga rlık» kelimesi de d il bakı m ı nd a n olduğu g ibi me­ den iyet bakı m ı ndan da bu zorba l ı ğ ı n güzel b i r ifôdesid ir. Bu uydurmacı veya bilg içl ere mahsus bu d i l barbarl ığına temas ederken önce « uyga rl ı k » kel i mes·ile söze g i rişeceğ iz. Türkiye'de cereyan eden « Kültür ihtilô l i » şaşkı n l ı ğ ı içinde M e d e n i y e t T ü r k ç e s i yerine bir «Uygar­

lık dili» uyduru l u rken bizzat bu kelime de bozguncu piyu­ soyo sürüld ü . İslôm ve Hı ristiyan meden iyetlerine mensup m i l letler bu mefh umu şeh i r (Arapça ) ; Medine, Lôtince: Civitas, Cite) ile ilgili ola rak «Medeniyet» ve «ClviHsation» keli meleri ile karşılamışlard ı r. Bunun zıd d ı da «köylülük» değ i l bedevi l i k veya Barbarlık sayı lmıştı. Bütün medeni m i l letler Meden iyeti «şeh i r» ile alôkalı bulurken bizim De­ viriciler, atmasyon bir « Uygarl ı k » keli mesi icad ettil er. Bu­ n u n la do meden iyete, tarihe ve d il' bi lgisine yabancı . olduk­ larını meyd a n a koyuyorla rd ı . Fi lhok·ika, b u n l a r do bu keli­ meyi Uygu r Türkleri n i n medeni oluşlarına göre onların adı n ­ dan çıkamıışlardf f. Uygur adı n ı n menşeine dair efsanevi ve i l mi teşebbüsleri b i r netice vermemiş; medeniyet i l e b i r i lgisi olmamıştır. Esasen Uygurlar şehir v e yerleşik hoyatll


1 58

Siyösi Buhra n ı n Kaynakları

geçmeden önce ve göçebelik za manlarında da bu ismi ta­ ş ıyorlard ı . Bundan başka onları medeni ve diğer Türkleri medeniyet d ışı sayan bir anlayış tarihe de uymaz. Bunun bozu ntusu olan «Uygar» kelimesi ise kök ve ek ba'kı mı n­ dan Tü rkçe ile ve medeniyet mefhumu ile a lôka lı değ ild i r. Bu durumda «uygar» i ı k ile ancak bugü n k ü kültür suku­ tu ve d il kargaşal ığı içinde yüzen yarı - ayd ı n bir zümreyi adland ı rmak mümkünd ü r. Böylece Türkiye'de yaşaya n ay­ dınlar artrk «medeni» ve «uygar» o la rak ikiye ayrıl rnışlard ir. N itekim medeni ol mayan «uygarların» d i ll eri gibi uyg a r ka ­ nunları, uygar yaşantıları, uygar a nlayışları da olacakt:r. Uyga rları n d i l i ve kültürü çok basit olduğu nda n tahsil leri de kolaylaşacak ve zama n kaza n ılacaktı r. Mao Tse - Tung, kültür ihtilöline d i l i , almamakla beraber, fazla tahsilin ka­ faya yük olduğ unu, dimağı dondurduğunu ilön etmiş ve yen i nesle sadece cep kitabı haline g etirilen kend i vecizele ri ni tavsiye etmiştir. Bununla beraber o, hôlô ne d il devrimine g i rişmiş ve ne de örümcek yazı ları n ı değiştirebil miştir. Rus­ ya ise dil devrimini kendi milleti için değ il Türkler için müna­ s i p görmüş; « Proleterya kültürü» yaratma teşebbüslerin · dende çabuk dönmüştür. Bu suretle biz uyga rlı k ve küHijr ihWô l i nd e d ü nyada te·k kalmış bir milletiz demektir. Türkçeyi kısırlaştı rd ı kta n sonra onun bünyesini bozmak maksadile uydurul muş ola n «devrik» cümle g ay reti de «devrime» ve « Uygarl ığa» uygu n olarak gelişmektedi r. Bu keşif de aslında Fra nsızca 'nı n taklidi ile aşağılık d uygusu icabı otuz yı l önce Paris'te bulunan b i r Türk tarafından yazıl mış Fransızca bir mekale ile başlamıştı. Biz talebe tken bu gmip keşfin Tü nkçe'niiı kanunlarına ve d i l ilmine aykı­ rı olduğunu Türklük derg is ind e meydana koyduğumuz g ibi daha sonra da « D i 1 b a y r a m ı ! » bid'atı nın d a ilmi ve milli bakı mlardan bir «D i 1 m a t e m i» ola ra k tarihe g eçeceğ ine dair fikirlerimizi Türk Yurdu'nda yazmıştı k. Ger-


Meden iyetten Uygarlığa

1 59

çekten Dil dôvası Tü rkiye'de cehôlet, gaflet ve kom ü n iz m i n müşterek barbarlığına uğra ma kla beraber eğer devlet kuvveti bu fôciayı desteklemese, resmi müesseseler ve tah­ sil ile bunu yeni nesle zorl anmasa. idi b u «K u ş D i 1 i » veya « Proleter k ültür» b a rbarlığı yal nız i l i m v e ıkü ltü r kar­ şısında iflôs etmez ; halkı n a k l ı sel i m i ve istihzası önünde, g ü l ü nç d u ru ma d üşerek, meydana ç ı ka maz ve « Devri mbaz­ leırı n» cesôreti ola mazd ı . Filha k i ka «Türk d i l i n i kısırlaştı rma Kuru mu»

ta rafın­

dan uydurulan kel imelerin yüzde 90 ının Tü rkçe olmad ı ğ ı n ı isbat etmek b i l e « Devrimbazla rıı üzerinde bir tesi r yapma ­ mıştı r. Biz i m « D i l matemi» d ı ra n bir Dilmen'e, kendi onun «kandırdığını» bizim ya rak, sôdece i l mi « ikna»

yazı mıza karşı, 25 yıl önce, sal­ kelimeleri ile, cevap veri rken ise, bunu ahlôka uyg u n bul ma­ ve i n a nd ı rma ile uğraştığ ı mızı

söyl üyorduk. Fakat Tür.kiye'de «1ka ndırma ıı n ı n i l i m , ikna ve i nalildı rma yol unu kapa ma zorbal ı ğ ı nda bulunduğunu, artı k bugün « ka naatımı değ i l «kanının» ta h a k k ü me başlad ı ğ ı n ı görüyoruz. Bug üne kadar herkesin b i r «ana d i l i » vard ı . Şimdi ise yalnız Tü rkiye'de çocuk d i l i va rd ı r ve ana - baba buna ya­ bancıd ı r. Asl ı nda i lme ve bir sisteme dayanmayacağı i ç i n y e n i n e s i l de d i lsiz bir hôle g el m iştir. Nitekim Tü rkçeyi husu­ si bir gayretle öğ renemeyen gençlerin ciddi bir kültür ve hattô m uhakeme sahib i olma s ı b i le, i l mi olarak, i mkônsızd ı r. Dil Kuru munun atmasyon kel imelerinden sonra a rt ı k solc� ve devrimbazlar da her gün mônôsı ve menşei ka ra n l ı k saç­ ma b i r « Sözcü k ve tilcikıı savu rmak ve «devri k » cümlelerle medeniyetten << Uyga rlığa» b i r ha mle yaparak k�nd i d i m a ğ bozuklukları n ı v e Türkçeyi fesôde verme hastal rk ve cinc­ y etlerini meydana koym aktadı rla r. Bu hasta lık ve tahrip tahsil müesseseleri ile yen i nes l i n kültür ve m uhake mes i n i i s t i l ô etmese idi bu sapıkları kend i << Uygarl ı k» v e B a b i l ku-


1 60

Siyô·si Buh ra n ı n Kaynakla rı

leleri içinde, b i r komed i mevzuu olara k, terketmek eğlen­ celi olurdu. Lôk i n hasta l ı ğ ı n ve ci nayeti n si rayeti doloyısiy­ le sağlam b i r cemiyet i n bunlara. timarhône veya hapishane hazırlaması gerekmektedir. Lô k i n b i r m i l l et i a lacak bu ka­ dar müessese bulmak imkônsız olur. İşte «uygarlığa» geçiş böyle oluyor.

meden iyetten


Türkçenin Avrupalılaşması Kültür i nkılôbımızın en müh i m m i n i ve müşkülün ü , şüp­ hesiz, Tü rkçen i n Avrupal ı laşması teşkil eder. Zira d i l i mizi bir yandan geri Şark d i l lerinden ve İslôm tesi ri nd en k u rtar­ ma k; öte yandan bizzat Türkçen i n kel i meleri n i ve yapısı­ n ı da Fra nsızcaya benzetmek, Frenkçe kel i melere de im­ tiyaz ta nı mak zoru nda idik . Nitekim bu en ağı r mesele 'kar­ şısında y ı l ma d ı k ; Türkçeyi kısa za manda AsyaHi kten k u r­ tarma i nk ı lôbını da başard ı k . Art ı k bugün Fransızcaya ber.­ zeyen bir Arı-Türkçe teşekkül etmiş; yazan ve okuyanı ·sı ksa do y i ne côzibesi _ herkesi sürü klemişti r. Bu i n kılôba mekteple başladık; bu 1ke l i meyi Arabistan çöl lerine sürüp yeri ne Pa ris' i n güzel «ecole» ünü davet et­ t i k ve bu sôyede «okul» kelimesini kaza n d ı k . İlk za manlar­ da «genel» kel i mesi ile alay eden ler bugün onun «general» in oğlu olduğunu a n l ı yor; bülbü g ibi d i l l e ri nden düşürmü­ yor ve « u m u mi» ye yüz vermiyorlar. Biz m i l l ete, «hôkimi­ yet»ten daha üstün olduğu, için «hegemonie» (hegomania üstü n l ü k ta hakküm) den g elen «egemenlik» hakkını verd i k . Avru palı asôleti dolayısiyle de onu Mecl is'in a l n ı na kazı­ d ık. Kahra mo n Tü rk « Paşa» !arının, Avrupa'da

bıraktığı

d ehşetin, garpl ı laşma mıza engel ç ı ka raca ğ ı n ı takd i r ede­ rek, «generah> l er,i mizle onların «generah> leri a rasına gi rme­ ğe muvaffak ol duk. Fransızca'nın (-al) eki olmasa idi «ulu ­ s:ıh>, «doğal», «denehı . . . kel i melerinin sık ı ntısını çeker mi idik? Şa l va r üstünde k ravat ve s i l i nd i r şapka yakışmad ı : F. 1 1


1 62

Siyôsi Buh ra n ı n Kaynakları

ama Arapça keli meler «dinsel, cinsel» şekil leri ni alarak me­ denileştiler ve yaşama hakk ı n ı kaza ndı la r. Bu gayretleri mi­ zi aşağ ı l ı k duyg usuna atfeden v e beğenmeyen n;ıeıphur Fransız Tü�ogu J . Deny gibilere bizim batıl ılaşma idea l i ­ m i z i n h e r şeyin üstünde olduğ unu, batsaık b i l e bundan vazgeçemiyeceğ i mizi a n la tmalıyız. Türkçemizin cümle yapısı (sentaks) ma ntıka uygundur; ama Avrupa d il l erine ayk ı rı id i . Bu sebeple ·t�i nci ıbüyük b i r «devrim»e ihtiyaç vard ı r. İşte bug ü n « Devrik» c ü m l e mera kı da bundan ileri gelm iştir. Meşhur dil ô l i m i Max M ü ller; «T ü r k ç e ô 1 i m 1 e r

o

k a d a r

m a n t ı k i d i r k i, s a n k i t a r a f ı n d a n y a p ı 1 m ış t ı r» demiş­

tir. Bu gibi med ihler d e bizim milli gururumuzu okşa mış; uyan mamıza ve Avrupalı laşmamıza engel olmuştur. Esasen eskiden Rumlar, Ermeniler ve Yahudiler de Tü rkçeyi «d ev­ rik» hôle getirmekle bize meden iyet yolunu gösteriyor; biz de anlamad a n o nlarla alay ed iyord uk. Bugün artık bu mese­ le de kalmad ı . Biz d i l d evrimine başlad ı ğ ı mız za man yine işe ô l imler karıştı ve d u raklama m ızo sebep old ular. Erasmus «Deliliğe methiye» sinde öf imlerin beceriksizl iği ile alay ederken hak­ sız değ i l d i . Bundan dolayı da biz i l i m kafası ve ölçü leri ile «devrim» ya pılamayacagını bil iyor ve onları b u işlere karış­ tı rmıyorduk. İ l m i n uzu n zamana muhtaç olduğunu ve inkı­ lôplorı tak i p etmesini düşü n ü rken b i rden orta l ı ğ ı n «bilimci·

ler» ile dolduğ u n u gördük. Gerçekten Gün eş - Dil naza ri­ yesi sôyes:nde Yu nan, Avrupa ve Arap d i l l eri n i n Türkçeden çı ktığı ısbat ed i l i nce mevcut bütün keli melerin sôhibi oldu ­ ğumuzu a nladık. Nitek i m tarihçilerimiz d e b ü t ü n eski me­ den iyet ve kavimleri n Türklerd en geld i ğ i n i meydana koy­ muşlard ı . Meşhur İsviçreli ô l i m E. Pittard bile, bir konfera n­ sında, Türklerin ecdatla rı H ititlerle ifti har edebi l ecekleri n i söyleyince hem i l me h e m d e bize h izmet etmiş say ı l d ı . Zira


Türkçenin Avrupa l ı laşması

1 63

bu ·ifade ile H ititlerin Türk değil, Türklerin Hitit olduğunu pek az k i mse farketti. Bununla beraber bu da dôvaya ayk ı rı değ ildi. Bu su retle dil devri m i b i r müddet uyutuldu ve Arapça kel i melere ikamet hak'kı tanındı H a lbuki bu i l mi keşiflere rağ men Tür·kçenin Avrupa·l ı l aş masma yeniden hız vermek ve aslen bizim olan Frenkçe kel imeleri almak zarureti an­ laşıldı. BilimcHerin açtığı yolda herkes de d i lci oldu; her g ü n yeni kel imeler keşfed ild i . Bu d evrim de yeni bir «dev­ rimbaZ» nesil yetiştird i . Arı dil yen i Ana-V.asa'nın da h i ­ môyesine a l ı n d ı . Öyle ki bugü n Paşa, Bey, Hanım, Efendi ü nvanları nı kullan n:ıakla her an Anayasa'yı ih lôlden k u rtu­ la madık; a ma Arı - Türkçeye en sağ lam tem inatı verd i k . Bu­ g ü n , sık sık, Anayasa' n ı n ihlôli edebiyatı içinde bulunma ­ m ı z ı n b i r sebebi de budur. Bu sebeple bu kelimeler yok ed i l i p Bay ve Bayan k ibarlaşa rak yerleşmedi kçe Ana-Yasa­ yı i hlô lden k u rtaramayacağız, Sosyal ist Araplar da Paşa ve

beyi; nasyonal ist İ ra n l ı lar da han'ı tardederek hem Türk ta­ hakkümü nden ve hem de gericili kten kurtuld ular. Ya l n ız Pakistan l ı l a r roma nti k Türk sevgisi ile hôlô Türıkçe Han ve

Begüm ü nvanlarını kullanıyorla r. Zava l l ı İ ran l ı l a r bu nları te­ m izlerken yine de Türkçe Ağa'nı n esiri d i rler. Yeni kelimelerin yüzd e 90 uyd urma olduğundan ve fa­ kir b i r Arı-Türkçe'n i n meydana çıktığından şi kôyet edenler d i l devrimi n i kavraya mamışlard ı r. Bir kere bütün d i l lerde 11e Avrupa l isa nlarında ka idesizl i k h ü k ü m sürerken Türkçe n i n bu derece ma ntıki ve kıyasi ol ması normal değ ild i r; Avru ­ palı laşmasına da engeld i . Mekteplerden gramerin kald ı rı l ­ ması. g ramer d ışı yazı ları n moda olması ve herkese kel ime uydurma salôh iyet i n i n ta n ı n ması devri m i n yüksek gayesi­ d i r. Bu sôyede Türkçe «Serseri kelimeler» ve «Devrilmiş» cümlelerle dolmuş ve kültür ihtila l i n i n ş a h eser örneği mey­ dana cı kmışt ı r. N itek i m Türk D i l i ( Kısı rlaştırma) Kurumu da d i lc ilere yüz vermemiş; dilmenleri seferber etmiştir.


1 64

Siyasi Buhra n ı n Kaynakla rı Fak i rleşmeden bahsedenler de kültür i n kı labı na uymak

zorunda d ı rl a r. Gerçekten d i l , kültür ve muhaıkeme derece­ s i ne göre, keli meye i htiyaç gösterir. Yeni «kuşak» hatta bir kısım yüksek mevki sahipl eri ve ü n iversite hoca ları bile ağır Türkçeden kurtul muş ve Arı dil ile rahata kavuşmuşturlar. Esasen Mutasawıflara göre «Lisôn·i hôh> ol mayı nca d::ı «Lisôn-ı kaal» hiç bir zaman kôfi gel meyecektir. Bu sebep­ le de a rtık zeng i n d i l budala l ı ğ ı ndan ku rtu lmalıyız. Nitekim proletarya asrında dil zeng i n l i ğ i efsô nesi de tarihe karış­ mıştır. Nôzı m Hi kmet de «D ü ş m a n ı y ı z a s a 1 e t i n k e 1 i m e 1 e r 1 e b i 1 e» diyerek işaret verm işti . Böyle ol masa id i bütün solcu ve devri mbazlar Arı-Tü rkçe'nin cô­ zibesine kapı l ı r mı idi? Dikkate şaya ndır k i , Bolşevikler kendileri için «geric i » kalmışlar; ama «ağabey millet» sıfatiyle, yalnız Orta Asya d eğ i l , Anadolu Türkleri n i n Dil devri m i ne de yard ı mcı olmak fedakarl ı ğ ı n ı esirgememişlerd i r. Dil i nk ı lôbımız o kadar kud­ retl i bir hareket yaratmıştı r ki, bu cereyana karşı gelen b i r çok eski kalem sôh ipleri b i l e artık «devri m » d i l i n i n ve «dev­ ri k» cümlelerin zevkini tatmışlardır. Nitek i m b ı ı sôyede Tü rk yazarları n ı n kültür ve muhakeme derecesi, « i lerici» ve «ge­ rici» kişi l i kleri h a k kı nda en şaşmaz bir ölçüde ele geçmiş­ tir. Böylece kültür i n k ı l ô bı n ı n sayısız zaferleri

hakkında

bazı örneklere işôret etmiş bulun uyor ve bu husus�arda hô­ l ô « b i l i msel yapıtları n » çı kmad ı ğ ı ndan da üzül üyoruz. Hal­ buki tarihte bu g i b i zaforler ô l i m , şôir ve san'atkörın öl mez eserleri, d estônlar ve zafernômelerle töcland ır ı lmıştır. Bu­ gün eli mizde «Kitôbe-i Seng·i mezô r>ı dan veya «yazık oldu

Süleyman Efendi» mısrô ı nd a n başka b i r şey k a l ma m ıştır. B u n u n la beraber sosyalizmin zaferlerin i g üvenle bekHyor ve Mao Tse-Tu ng'un kültü r ihtila l i n i alaka i l e takip ediyo­ ruz.


Köy Enstitüleri Matemi Tür,kiye'de Köy Enstitüleri mil letin feryadı karşısı nda kapatıl mıştı . Şimdi bunların açılması için yeni bir feryöd belirmiş; kuruluş ve kapanış g ü nleri bir matem halini alma ­ ğ a başla mıştı r. Gerçekten , 1 7 N isan münasebetile, çıkan yazı , beyan ve nutukların acı,klı ma nzarası, şiileri n Muhar­ re m ayinlerini ve M usevilerin ağlama çluvarı n ı andı rıyordu. Şu farkla k i , ilk iki matemde daha ziyôde côhil halkın d i ni ve milli hasret ve ıztımpları, beşeri ·bir hôd ise olarak, belir­ diği halde, bizimkinde sebep belli ol mama kta veya bozuk aydın ların ,ideoloj i k sancıları rol oyna maktadır1• Bu feryôdı çıkaranlar ve bu matemi yapanl a r arasında ciddi bir maarifçi ve fikir adamının gözü kmemesi de dik­ kati çekmekted i r. Bununla beraber solcu ve «devrimbaz» sınıf ı na dôhil pek çok yazar, profesör ve siyôset adamı g ü n- · lerce seferber olmuş; ga.zeteler hasret ve matem yazı rarı ile doldurulmuştur. Enstitüler kapatı ldıktan sonra , geçen yıllar zarfında hiç bir şikayet bahis mevzuu olmadığı halde solcu faa l iyetler gelıiştikçe Köy Enstitüleri hasreti ve mese­ lesi canlandırılma ktadı r. İ l k hareket, Demokrat Partinin düşmesinden önce gazetelerin şiddetli b i r kampanyası ile boşlamış; buna karşı yazdığı mız uzun ve tahl ili bir maka le­ de bunu « Matbuatın infilôkı » olara k sıfatla ndırmıştı k: Ma­ teme tutu lanlar ve Enstitülerin cezbesine kapılanla r bu mü­ esseseler sayesinde medeniyet yolunun açıld ı ğını, memle( 1 1 Köy Enstitüleri hakkında terkibi bir tedkikimiz ·Türkiye'de Manevi Buhran.

adlı eserimizde

Cs. 185-2021 dir.


Siyesi Buh ra n ı n Kayna kları

1 66

ketin sür'atl i b i r tera k kiye doğru yöneld i ğ i n i ileri su ruyor ve vatan-perveröne b i r duygu i le hareket ettikleri n i bile gösteriyorlar. Avlad ı kları ve tuza.ğa düşürd ü kleri b i r kac Enstitülü gencin tezek edebiyat ı n ı , iğrene ve utanç verici yazı larını göklere çıkarara k diğerlerini de ifs6da çalıştılar. Ahenkl.i Türk köyünde beceriksiz kalemlerle zoraki bir s ı n ı f mücadelesi ocmağa, ezen muhtar v e ezi len köylüden i b a ­ ret sınıflar yaratmağa u ğ raş�ılar. Sağ lam Türk köylüsünün m i lli, d i ni ve ah löki niza m ı n ı yı kmayı düşündüler. İşte bu teşebbüs Cin'd e başloyan ve Rusya'da terk edilen « Kültür ihtilö l i >ı n i n ta •kendisi id i . Şehi rlerde maarifı bozmak suretiyle yetişfüi len bir avuç solcu veya «devrim baz» ayd ı n ile gayeye ulaşıla m ıyor; köyden ve kasabalar­ dan gelen sağlam Türkc cocukları karşısında bu sap ı k dev­ ri mbozlar b i r kuvvet teşkil edemiyord u . Bu sebeple E nstitü­ ler sayesinde bütün Türk ha lk ını d a « i lerici» yapmak ger� ­ kiyord u . Lö kin «Siyöset bezirganları» ve «gericiler» kend i menfaat ve hakimiyetleri ni s ü rd ü rmek veya cah i l halkın rey­ leri n i almak gayretiyle bu milli keşif ( ! ) müessesleri n i ve bu « uygarl ı k » yuvalarını kapata rak Tü rkiye'yi « ka ranlığa» dü­ ş ü rdü ler! Gariptir ki, Enstitülerin kapanış hödisesi M i lli Şef za­ manı nda başla d ı ğ ı halde, ismet Paşa

muhalefette, son

Başvek i l l i ğ i devr.i nde bunla rı tekrar açma n i yetleri n i meyda­ na çı karmış ve O rta n ı n solunu ilen ed ince de ş i md i bu ma­ teme de katılmıştır. Hatta Enstitü lerde ve Maarifte sol cula­ rı h i mayesi yüzünden mahkum olan Hasan Ali Yücel hami si ismet Paşa tarafı ndan partiden atıldığı halde ş i mdi O, milli bir kah ra man olarak hatımsını anan solculara katılma kta ve onun büyüklüğünü i le n ederek Enstitü hasretini bel irt­ mekted ir. Enstitü meselesi n i bilmeyen ki mselerin matemcilerin bunca makale, nutuk ve feryatları karşısı nda acıma hissine


Köy Enstitüleri Matemi

1 67

ka p ı l ma l a rı mü mkünd ür. Lôk i n bunlarm ne isted i klerine, Enstitülerin ne old uğuna ve öğretmen mektebi olara k de­ vam eden bu müesseselerin ne kaybettiğ i n e dair suallere cevap vermemeleri, yap ı l a n izahlar ve tenkidler karşısınd a susmaları a normal b i r du rum yaratma1kta; ş u u rsuz bir fer­ yôd ı n mı veya kasıtlı b i r fesôdın mı bah i s mevzuu olduğu teredd üdünü uyandı rmaktadı r. Muha rrem matemlerinde ve Sü leyman mabed i n i n duvarı önü nde ağlama ve feryddla rı­ 'n ı n , taş k ı n da olsa, asil mônôları vard ı r. Hattô ücretle tu­ tulan ölü ağ layacıları da san'atla rının

icabını yaptıkları rı ı

söylerler. Fa kat bizim matemciler teryôd eder, tonlarla m ü ­ rekkep harca rlar; a m a asla ha.ki·ki sebeb i n i söylemez v a soru lan sua l l ere cevap vermezler. B u d u r u m karşısı nda i s ­ t e r - istemez, b i r gaflet, b i r hasta l ı k veya bi r kasıt kOrş ı ­ sında b u l u nduğumuzu düşün mekte mazu rsu nuz.


Köy Enstitüleri ve Kültür İhtilali Son yıllarda ç ı kan çeşitli buhra nlar a rasında Köy Ensti­ t ü leri n i n kapan ması n ı matem ya pa n bu kad a r yazar, profe ­ sör ve siyôset adamları ka·rşısı nda yine de b i r memk uya­ nır ve meselenin bir daha tetk iki a kla g e l i r. Gerçekten mil­ letin tepkisi ne ve feryôdcıların hiç bir müsbet cevap ver­ memeleri ne. yapılan tenkid ve izahlara aldırış etmemel erine rağ men tekrar bir tet k i k ve i l mi h ü kme ihtiyaç hôsı l olur. Önce Köy Enstitüleri n i n kapa n mayıp sadece isim ve p rog­ ra m değişik l i ğ i yap ı ldığ ı n ı ve köy öğ retmen i n i n d e topra k işçi l i ğ i nden kurtarı ldığı n ı , kend isi ve talebesi n i n zaman ka­ zand ı ğ ı n ı hatı rlata l ı m . Enstitü lerd e T ü r k köy ü n ü kalkınd ı raca ğ ı iddia edi­ len çocuklara kültürd e n ziyade çiftli kten nalbantlı ğ a ve mü­ zi kten sıhhat mem u rluğuna kadar çeş itli san'at, za naat ve meslek b i l g i leri vermeğe çalışan b i r sistem ne görü lmüştür. ne de ma ntıki makımdan muvaffak ol ması müm k ü ndür. N i ­ tekim köyl ü , çocuğunu okutmaktan başka b i r şey i ç i n öğ ­ retmen ine g itmek akı lsızl ı ğ ı n ı göstermemiştir. Halbuki genç öğ retmen çocukları n kültürünü verecek kôfi bir güç ve za­ mana da sah i p o l a ma m ış; hattô kendisini yetiştirme f ı rsatı­ n ı bile bulamamıştır. Gerçekten o Enstitüde nasıl

k ü ltürden

ziyôde i ş l i k

(atölye ) . de z a m a n geçirm is ·iSP- köyde de aynı sistemi y ü ­ rütmek zorunda id i. Z i ra o n a maaş yerine bir parça a razi


Köy Enstitüleri ve Kültür İhtilali

1 69

veri l iyor ve talebesiyle işledi ğ i bu topra ktan geçi m i n i sağ­ la mağa mecbu r kal ıyord u . O rtacağ i ktisad iyatı na göre ma · a rif, vakıf topra k gel irine bağ lan mış; medreseleri n masraf­ ları ve müderrisleri n maaşları için karş ı l ı klar gösteri lm işti. Bu sistem bugün de işleyebilecek bir mah iyettedir. La k i n hocayı v e talebeyi tahsilden ziyade toprağa bağlayan böy­ le i ptidai ve hatta g ü l üne bir sisteme dü nya şah id olma­ mıştır. Bundan dolayı da Köy Enstitülerine bizim « i lericile­ rin keşfi » a d ı n ı veriyoruz. Köy Enstitüleri n i n mah iyeti kı saca bu old uğuna ve bir kültür kalkınmasına değ i l , sü kutuna sebep olduğuna göre bunlar sayesi nde Türk köyü nün nasıl ilerl iyeceğ ine dair su­ allere cevap a ra mak beyhQded ir. O hald e bu feryad ve ma­ temin yal nız ideoloj i k . bir sebebi kalıyor demektir. Nitek i m , bütün Enstitülere yayı l mamakla beraber, bu müesseselerin şöhreti de solcu yuvası yapı l ma k gayretlerinden gelmiştir. Gerçekten isteni len kültür değ i l , bugün C i n 'de old uğu g i b l . tam bir « kültür ihtila l i » i d i . Böyle b i r i h t i l a l için ise sağ l a m bir k ü l t ü r v e muha keme d e teh l i kelidir. Enstitülerin şeh i r ve şen l i kten uzak beyo banlarda kurul ması da köy çocuklarına istenilen şekli vermek içindi Bolşevi klerin «amele k üHürüıı yaratma gayretleri iflas etti ğ i halde bizde daha büyük bir cü r'etle b i r « kültür ihtilali» teşebbüsüne giri ş i l m iş ve Cin'e öncülük ed i l m iştir. Nitekim Köy Enstitülerinde « Kızıl muha­ fız» örneğ inde unsurları n yetiştiri l mesi düşünül üyord u . Köy öğretmenine maarif ve idare a mirlerine isya n etmek ve ton­ guç Baba'ya bağ lı kalarak nizamı bozmak selah iyeti veri l i­ yord u . Böylece zava l l ı köy öğretmeni b i r ya ndan toprağa bağ l ı esi r h a l i n e düşürül üyor; öte yandan i mtiyaz kaza n ­ mış gözükerek zoraki bir s ı n ıf mücadelesine kahra ma n h a ­ z ı rl a n ıyord u . Gerçekten Enstitülerle bir köylü - şeh irli husu meti ya­ ratmak, zava l l ı ezen muhtar ve ağa ile ezilen halk sı nıfla-


1 70

Siyôsi Buhra n ı n Kaynakları

rı icôd ederek ihtilôli köye sokmak gayreti baş gösterd i . B u sebeple d e d i ni, mi l li, ahlôki bütü n a n 'a nelerin köy ço­ cu kla rı ile y ı k ı l acağı sa n ı l d ı . İşte bu teşebbüs ta m kızı l mu­ hafız teşkilatı i d i . Fakir T ü rk köylüsü, kerpiç evi yıkı l ı p ker­ piç mektep masrafl a rı karş ı l a n ı rken hem maddi sefôlete d ü ­ şüyor; h em de mu kaddesa t ı n ı kaybetme suikasd ı na uğratı­ l ıyord u . Şeh i r ve kasabalarda mektep ve öğ retmen devlet hesabına çalıştığ ı halde köyde bütü n masrafla r fakir h a l ka yükleti l iyor ve böylece zoraki ezilen b i r sı nıfı devlet ya ra­ tıyord u . Bu tazyikler yüzünden birçok köy l ü n ü n yu rtla rı n ­ d a n şeh i rlere kaçtığı görül üyord u . İşte Köy Enstitül eri b i r Kızıl muhafız yuvası olarak ha­ z ı rlandığı için m i l leti n isya n ı na sebep olmuş ve kapatıl mış­ t ı r. Fakqt en müh i m hôd ise bu isya n ı n bizzat uyamk ve vata n-sever Enstitü ta,lebeleri ta rafı ndan başlamış olması d ı r. Öyle ki bütün avlama tuzakla rı na, menfaat ve şöh ret tertiplerine rağ men bir k ı z ı l muhafız ordusu yetiştiri leme­ mi şti r. Tezek edebiyatı na kurba n ve haya duygu ları aşın­ m ı ş b i rkaç çakal ve mako l 'dan. b i r ,i ki fikir ve ahlôk fuka­ ra sı ndan başka zayiat verıi�memiş o l ması n ı şükranla kay­ dedeb i l iriz. Şüphesiz demokrasi gel mese id i ·kültür ihtilô l i ­ n i n daho büyük tah ribatı na şôhid ol u rduk. Böylece Enstit ü ­ l e r meselesi nde i l i m v e m i l li irôde bi rleşmekte. solcu v e dev­ ri mbdz l a r matem leri nde ya l n ı z ka lma.ktad ı r. Bu d u rumda onl arı tedavi edememekten dol ayı biz de üzüntü duya r ve­ ya istihza ile temaşa ederiz. Lô kin hasta l ı kların bulaşıc ı l ı ğ ı dolayısıyle yeni nesli "koruma ted bi rleri n i de i h m a l edeme­ yiz. Zira onlar başka yol l a rd a n kültür ihti l ô l i ne deva m edi­ yorlar. Esasen Enstitülerin bu yaygara ve matemlerle a ç ı ­ la mayaca ğ ı n ı bildiklerinden b i r şaşk ı n l ı k d a h a ya ratmağa ve d i ktatörl ük hazırlamağa çalışıyorlar!


Türk Milleti Müslümandır Rahmetl i Adnan Menderes' in 1 950-54 arası, n utukları n ­ d a , s ı k - s ı k «T ü r k m i 1 1 e t i m ü s 1 ü m a n d ı r v e m ü s ı ü m a n k a 1 a c a k t ı r>> cümlesini tekrarla d ı ğ ı hatı rlardadır. B u kadar tabii olan v e «Verite de la PaUce,> ma h iyet i n i taşıyan b i r ha kikat, eğer A. Menderes gibi çal< zeki ve mes' ul bir ki mse tarafı ndan ısrarla tekrarlanmasa idi bunu a bes sayma k m ü mkün idi. Bu had ise ile acaba İsla miyetin terki gibi ciddi bir mesele ve teh l ike mi bahis mevzuu id i? Gerçi Türkiye'de, laik adı altında, bir İslam d üşma n l ı ğ ı faal iyeti vard ı r ve bu mü nasebetle de ilim, k ü l ­ tür, iman v e a h la k ciddi tah ribata uğrat ı l m ı ş ; di nsiz ve d i n aleyhta rı b i r nesil de yetişmişti. Lô kin, her şeye rağ ­ m e n , Türklerin İslamiyetten çıkarılması asla m ü m k ü n de­ ğ i ldi . Hele demokrasinin başlayarak nimetlerini gösterd i ğ i . milli i raden i n tece l l i ettiği v e l a i k l i ğ i n d i n aleyhtarı, tatbi­ katına son verild iği M enderes' in bu i l k yıl ları nda İslôm iyet için nasıl bir teh l ike vardı ki, devrin başve k i l i b i r türlü bu cümleyi terk edemiyordu? Fakat, b i r had iseden sonra, Mend eres bir daha bu cüm­ leyi ağzına a l mad ı . Buna müvnzi olara k o, seyahat ettiği Pa­ kistan , I ra k ve İ ra n 'da, nutukları nda, Türkler ile bu mi ll et­ ler a rası nda ki İslam birliği ve d i n kardeş l i ğ i nden ba h set­ meyi hem tabii bul uyor, hem de siyasi dostluk için bu ma ­ nevi temele daya n mayı fayda l ı sayıyord u . Halbuki, 1 954 den sonra , Tü rkiye'de olduğu gibi, bu ü l k elerde de b i r da­ ha İslôm ve din kardeş l i ğ i ifôdes i n i kulla n mamış; b u n u n ye­ rine «vicdan birl i ğ i » tabirini ihdas ve telaffuz etmekle ye-


1 72

·

Siyôsi Buh ra n ı n . Kaynakları

ti n miştir. Biz hem ted b i rler ka n u n u ve hem başka mülôha­ zal a rla bu n u n üzeri nde d u rmuyor; sôdece müh i m b i r vô­ k ıayı bel i rtmekle i ktifa ediyoruz. Yal nız bu d eğ işikl iğe rağ­ men Menderes' i n , demokratik ve lôik b i r hak olarak, mi ll e­ tin d i ni ihtiyaçlarını görmekte eski siyôset ve davra n ışı nda bir değ i ş i k l i k ol mad ı ğ ı n ı da hatı rlatmak, tarihi bir gerçeğ i i1 bel irtil mesi için za rurid ir. B i r g ün , İ sta n b u l 'dan gelen h a m i ­ yetli b i r hey'et, İ s l ô m Enstitüsü n ü n kuru l ması için benimle b i rl i kte Başvek i l'e gitmek istem işt i . Boşve k i l l e temasım pek az olmasına rağ men bu ziyôrete gitmem zaruri idi. Görü ş ­ memiz sırasında : «0 s m a n T u r a n ! h e r c ô m i ve m i n ô re d i k i l d i k ç e k o m ü n i z m e v e M os k ov a 'ya k a rş ı b i r k a l e ya ptığ ı ma i n a n ı y or v e b u n d a n k u v v e c d u y u y o r u m» dedi. Ta m bu fı rsatta ben de « Beyefendi! bütün ul­ vil iğine rağ men bu eserler yine de ca nsızd ı r. Daha müh i m ­ mi b u k a 1 e 1 e r i v i c d a n 1 a rda ve şu u rd a d i k m e k, ond a n sonra bunları n ca n l ı l ı ğ ı n ı yaşatmak­ t ı r . » cevab ı n ı verd i m. O da « İşte bu sebeple İslôm Enstitü­ sünü açacağız» dedi ve bunun üzeri ne bu müessese de sür'atle açılmış oldu . Arada n geçen yıllard a n sonra, b u g ü n d e , tekrar «Türk m i l l eti müslümand ı r ve müslüman kalacaktır» hakikatını ifô­ dede b i r lüzum veya maıhzur var m ı d ı r suali ile karşılaş­ mak mukadderd ir. Burada, meseleyi iza ha gi rişmed e n , bu mü nasebetle sôdece iki hôd iseyi nak ledeceğ iz. Gerçekten. kan u n u n ô m i r h ü kmüne göre, mebusl ı..tk sıfatı zô il olunca. diğer emsal gibi. ben i m de Ü n iversite'ye g i rmem için bir engel yoktu. Lô k i n bu mü nasebetle Türk ilmi için c idden uta nç verici bir hôd ise ceryan ett i . N itekim, bu dôvô Ü n iver­ site ile Devlet ş u rası arasında yıl larca ka n u n oyu n ları na ve safsata lara kurban edi ldi. Böylece Türki ye'de hem ilmi h iz­ met kapıla rı kapat ı lıyor, hem de hak ve kanun ayaklar al ­ tına a l ı n ı yordu ki, böyle b i r haksızlığa ve oyu na Demi rper-


Türk M i l leti M ü sl ü ma n d ı r

1 73

de memleketlerinde de rastlanmazd ı . Bunun sebebi de, g elen fısıltı ha berlerine göre, Türkiye'de İslômiyet a leyhta­ rı tatbi·k edilen bir lôikl iğe karşı i l mi, milli, i nsani ve de­ mokrati k esaslara daya nan yazı l arı yazmış olmamd ı . Bu i l i m , ahlôk v e i nsanl ı k d ı ş ı görün mez engel i n siyô­ sette daha fazla kuvvet ve şiddet kaza n ması tabii idi. Bu münasebetle bazı sa mimi dostların din ve mu kaddesatla uğraşmamak, m i ll tyetçil ikle i ktifô etmek tavsiyelerine gel­ miş b u l u n uyorum. FHh a kika i l mi, i nsani ve demokra t i k esas ve haklara aykırı olarak b i r İslô m iyet ' düşma n l ı ğ ı veya d i n istismarc ı l ı ğ ı karşısı nda bir tarihçi v e f i k i r ada m ı n ı n vazife­ sini yapmaması, küçük hesaplara k u rban gitmesi insan l ı k haysiyeti i l e vata n-perverl i k d u yguları i l e uzlaştırı l a maz. Zira a k ı l ve vicd a n ı n isya n ı , milli beka endişelerinden gelen baskı el bette küçük hesa plardan ve ahlôk dışı d i n düşman­ lığı tesirlerinden daha şiddetlid i r. Burada bir d i ni vaaz ve propaga nda , taassup ve müsamahasızl ı ğ ı mız değil sôdeccı vicdan h ü rriyeti ve meden iyet yolu bahis mevzuu olduğu­ n u da beli rtel i m . Halbu k i , İslômiyetle birli kte, Türk mi lleti n i n d e varl ı ğ ı ve yokluğu meselesi i l e karşı laşmış bulun uyoruz. Gerçek­ ten bin yıl zarfı nda tarih, edebiyat, dil, san'at, kültür, ah­ lôk, an'ane, fol klorumuz öy le b i r İslôm h a m u ru i l e yoğrul­ muştur, ki Tü rkleri ondan mah rum etmeğe uğraşmak hem beyh uded ir; hem de bu milleti yı kmak ve ona h iyônet et­ mektir. Bundan d olayıdır, ki Türk milletin in düşman ları ku­ ru ve muhtevası a l ı n mış b i r mill iyetçi l i kten ziyôde, açık kapa l ı yollarla, İslômiyeti y ı k mağa çalışıyorla r. Esasen bu unsurlardan ve İslômiyetten sıyrı l mış b i r .mill iyetcilıik de nu­ tuk sahası nda kalmağa ve ·k u ru mağa mah k u md u r. Arap ôl:­ mi Corci Zeyd a n ' ı n H ı ristiyan olmasına rağ men İslômı mü dafaa etmesi de bu milli end işe ile i l g i l id i r. Süleymaniye be-


Siyasi Buhra n ı n Kaynakları

1 74

n i m maddi - manevi varl ı k ve azamet i m i n madde h a l i nde ifade ed i l miş bir ôbidesi değ i l mid ir? Şarki ve Orta Avrupa'da, Cenubi Rusya ve Balkonlard..:ı b i n yıl (4

1 4. asırlar) yaşayan bütün Türk kavi mleri h ı ris­ değ illerd i . Halbuki �iyanlaşarok yok o l u rken müslüman Türklerin daha "ileri ve kesif kavi mlerin oturduğu Anadolu'­ yu vata n yapmaları ve cihan haki miyeti kurmaları İsla m i · -

yet ruhun u n v e m i l li kudretin imtizacı sayesinde mümkün oldu. Avru pa l ı lar medeniyetlerine çok defa «hıristiyan me deniyeth> adı n ı verir ve « D i m a ğ ı m ı z Y u n a n i s

·

t a n ' d a, k a 1 b i m i z S u r i y e ' d e d i rı> derler. Biz de hiç sa k ı n madan « Ka l bi m iz Ka'bededir» tabirini kulla na­ b i l iriz. Esasen her yıl on b i nlerce Türk ' ü n hacı ulmas ı n ı n manası da bu değ i l mid ir? B u k ı s a muhakeme ile «Tü rk m i l l eti müslümandır ve müsl ü man kalacaktı r» düsturunu tekrarlamak lüzumunu ilan ed iyor ve bunun bugünkü y ı k ı c ı gayretler sebebile g a r i p karş ı l a n mamasını belirtiyoruz.


Türkiye - Pakistan Kardeşliğinin Tarihi Esasları Pak ista n ' ı n doğuşu İslômiyetin son bir zaferi olara k ta­ rihin d ik,kata şôyan hadiselerinden biridir. Gerçekten m i l let ve medeniyetlerin teşekkülü, yükselmesi ve bekasında din­ ler büyük b i r ômil olmakla beraber Pak ista n ad ıyla yen i b i r m i l let v e d evletin meydana çıkmasında İslôm iyetin oynad ı ğ ı rol cidden müstesna olup bu d i n i n son bir zaferi olara k beli rmekted ir. Pakistan a d ı v e devleti İ kinci Cihan h a rbin­ den sonra meydan çı kmakla beraber b i r m i l let b i rden vü­ cut bulamayaca ğ ı ndan Pakistan ' ı n menşei ve teşek,külünü de tari h i n deri n l iklerinde a ra mak icabeder. Filhakika Hin­ d ista n 1 0. asırdan 1 9. a s ı r ortalarına yani İ ng i l izlerin bütün ü l keye hakim old uklarına kadar b i r çok müslüman Türk devletleri n i n hakimiyeti nde kalmış ve Pa,k istan da bu dev­ letlerin son u ncusu olara k vücut bulmuştur. Bu devletler sa­ yesi nde İslamiyetin H i n d istan'da yayıl ması bu meml ekette Türk, İ ra n l ı ve yerli etn i k ve kültür unsurları a rasında bir kaynaşma, yen i din ve meden iyet şu u ru i l e H i ndulardan ayrı b i r m i l let teşekkülüne imkôn vermiş ve böylece bin yıl­ lık bir ta rihin cereyanı neticesinde Pakistan mi ll eti meydana cıkmıştı r. M üslüman Ara plar daha 8. asırda Sind vad i lerine ka­ dar ilerlemişler ve ticaret tnünasebetlerile de den izden H i n ­ d istan sah i l lerine n üfQz etmeğe başla mışlardı. La kin H i n ­ d istan'da İslô miyetin yayı l ması 1 0. a s ı rd a Gazneli Sulta n Mahmud, onu to kibed en bi r çok Tür;k d evletleri ve bunlar


1 76

Siyôsi Buhra n ı n Kayna k la rı

zamanında Türkistan'dan gelen Türk muhacirleri soyes ! n ­ d e m ü m k ü n olmuştu r. B u Türk devlet l eri n i n hdki miyeti za­ manları nda saray ve ordu mensub u , i l i m , d i n ve sanat ada­ mı ya n ı nda türlü istild ve sebeplerle pek eok dq insan göç­ tükten sonra onlarla yerli halk a rasında kaynaşma lar iler­ ledi kçe H i nd istan'da İslam d i n i ve medeniyeti de kuvvetlen­ meğe başlamıştır. Öyle ki 1 3. ası rdan itiba ren a rtık H i ndis­ tan'da müslüman e l i m , Şd i r ve sanatkdrları yetişmiş; eser­ ler vücuda getirmiş ve 'bu ü l ke yalnız siyasi ba·kımd a n de­ ğ i l d i n ve meden iyetle de İsldm memleketleri a rasında b i r mevki a l maya başlamıştı r. Moğol istildsı dolayısıyle vuku bulan büyük insan muhacereti il e Yakı n-Şark ve h ususiyle Anadolu g i b i H i ndistan da O rta Asya ve İ ran'da daha kes if k ütlelerin iltica ve iskd nına sahne olmuştur. H i nd ista n 'da İslômiyeti n ve Türk hôki miyetinin yayıl ması ile 1 1 . asırd::ı Anadol u ' n u n Türk - İsldm vata nı haline gelmesi arasında çok yakın bir benzerl i k ve muvazil i k vard ı r. Gerçekten tarih Tü r,kiye g ibi Pa kista n'ın da doğuşunu Tü rkista n'a yani aynı kaynağa bağla mıştı r. Anadolu, Se l­ çuklu fetih ve muhaceretiyle Tü rkleşi p ve İslômlaş ı rkan ' Hi ndistan'da da, Fatih Türkler idaresind e bir müslüman ce­ mi yeti ve medeniyeti doğmağa başl ıyordu. Şu fa rkla :k i Ana­ dolu Türk muhacereti n i n kesafeti ve bu ü l kenin daha küçük olması sayesind e d i n i ve etn i k simasını daha kolay l ı kla de­ ğ iştirdiği halde büyük H i nd istan kıtasında bu hddise daha yavaş ve kı smi b i r şekilde cereyan ediyo rd u . Türkler İslônı ­ d a n önce de şimali H indi stan'da hôkimiyet kurmuş ve yer­ leşmişlerd i r, Filha kika Tü rkistan ve Afga nistan'd a h ü kü m süren Ak-H un (veya türl ü kayna klara göre Efta l it. Abd a l , Hayta ! ) 6. asırda Gök-Türk v e Sdsdni İ mparatorl u k l a rı ta ra ­ fından sıkıştırı l ı nca önce b u n l a r H i ndista n'a çekilmiş ve o nları taki beden Gök-Tü rkler de Afganistan, Keş m i r, Pen­ cap ve Ba myan'da ka� a n l a ra bağl ı b i r tak ı m bey l i kler ·kur-


1 77

Tü rkiye-Pa kistan Karde ş l i ğ i n i n Ta rih i Esasl a rı

muşlard ı r. Cin ve İslôm kaynak l a rı n ı n bahsettikleri bu T ü r k beyl i k l eri za ma n ı nda Keşm i r'de Kağan ı n hatununa v e oğ l u Vel-Tekin'e a i t mabed lerin mevcudiyeti de b i ld i ri lmişti r.

Bu

tarihi münasebetle Gazne l i lerin H ind ista n'da bazı Türk ce­ maatlarına rastlad ı klarına d a i r kayıtl a r karş ı s ı nd a hayret et­ meme l i d i r. N iteki m İ bn-ül-Esirin rivôyetine göre Gaznel i Sul tan İbra h i m

1 079 (472) y ı l ı nda Lahor hava l isi n i fethettik­ Bu­

ten sonra deniz yakı n ı nda Rüıbôl k a l esi n i d e kuşatmıştı .

ras ı « Ka d i m zama n lardan beri Türk h ü kümd a rı Afrôsyôb ( İ ra n desta n ı na göre efsanevi Türk Pad işahı) neslinden ge­ len Horasa n l ı l a r e l i nd e i d i . Ve kend ilerine k i mse tecavüz edemiyord u . Sultan İ b ra h i m b u n l a rı İslômiyete davet edip red cevabı a l ı nca üzerine yürü m ü ş ;

1 00 bin kişiyi esi r a l m ı ş

v e d iğerleri de etrafa d a ğ ı l m ı ştır.» Türklerin İslômd a n evvel H i nd i sta n nüfuzla rına ve etn i k tesirlerine d a i r başka kayıtlar da b u d u rumu teyid etmiş­ tir. Gerçekten eski devre a it haberleri nakleden coğrafyacılarından V ô k u t ile Zekeriya Kavzini

1 3. a s ı r K eşmirin

T ü rklerle komşu old uğunu ve orada H i ndli lerle karışmala­ rından g üzel b i r ırk meyd a n a g e ld iğ i n i befütirken d i kkate şôya n olara k 'b u tarihi devrin a kisleri n i meydana koyarlar. İslôm kayna klarına göre Efta l it ( Heyatile-Hayta l l a r, Abd a : ­ l a r) ı n torunu olara k göste rilen K a l a ç ( H i l c i ) ler Afga n i stan'­ da oturup o radan Hi nd ista n'a geçen bir Oğuz boyu nu teş­ kil eder. Kalaçla rı n diğer Türk - Oğuz kabilelerine nazaran da­ ha esmer olması da islôm kayna klarınca cenup ikl imine at­ fed i l m işti r.

Fakat

Türkistan'dan

Anadolu 'ya olduğu g i b i

H i ndistan'a da vuku bulan kesif Türk muhaceretleri Asya­ n ı n en büyük nüfus hareketleri n i teşk i l eden ::>elçu k l u l a '.'

ve Moğol istilôları dolayısiyle cerey a n etmiştir. F i l h a k i k a F.

12


1 78

Siyôsi Buh ra n ı n Kayna kları

Türkista n i l e Türkiye a ra s ı nd a olduğu g ib i H i nd i stan a rasın­ d a d a dini etni k ve kültüre l münasebetler asırlarca d evam etmiş; Türkiye ve Pa kistan Türkista n ' ı n b i r evlôdı olara'< doğ muşlard ı r. Türkista n ' ı n bu i k i evlôd ı Türkiye ve Pa kistan ( H i nd is­ ta n ) a ra s ı nd a k i münasebetler daha Selçu k l u l a r zama nı nda ve husus iyle ticari mah iyette başla mıştı r. Gerçekten daha Ortaça ğ l a rd a H i nd ista n'd a n Tü rkiye'ye ticari emtea gel iyor ve H i nd i sta n Türkler için efsanevi zeng i nl i kler d iyarı olarak ta n ı nıyord u . Tü rkçede « H ind ku maşı » , çok kıymetl i bir nes­ ne ola rak ata sözleri a rasına g irmiş; düne kad a r Keş m i r şal l a rı v e Lôh O ri kuşakları çok e s k i zam a n l a rd a n beri şöh­ retini muhafaza etmişti r. Selçuklu (Aksaray) h a l ı l a rı d a H i n­ d i stan'a kad a r g i d iyord u . H i nd istan ' ı n Türk h iıkôyeleri ve fol kloru üzerinde derin tesi rl eri ve büyü k mevkii vard ı r. Fakat Tü rkiye ile H i nd istan M üs l ü manları a ra s ı nd a k i siyasi münasebetler

1 6. asırda Osma n l ı İ m pa ratorl u ğ u n u n 3 kıtaya yay ı l ması, Kızıldeniz ve Basra körfezi sah i l lerine h ô k i m o l ması ile başlar. Bu devirde Avrupa l ı l a r yeni keşif­ ler sayesinde Okyanuslara a ç ı l d ı ğ ı , H i nd deniz ve ticareti­ n i ele geçirmeğe çal ıştı kları zamanlarda Tim u r' u n toru nu Ba bOr Şah da H i nd istan'da yeni b i r Türk İmparatorl uğu ku­ ruyord u . Avrupa l ı ların H ind denizine u laşmaları Asya

ve Af­

rtka l i ma n larına yerleşerek şa rk ticaret i n i e l e geçirmeleri cihôn hôkimiyeti dôvasında b u l u n a n Osma n l ı l a rı ha k l ı ola­ rak kuşku l a nd ı rmakta, bunun İslôm d ü nyası içi n i ktisadi ve siyasi tehHkeleri n i kavrayarak Kızı ldeniz ve Basra körfe­ zinde dona n ma kuru p Portekizl i l e ri takibe mecb u r etmekte idi. Hattô Yavuz Sultan Sel im, M ı s ı r'ı a l d ı ktan sonra Sü­ veyş Kan a l ı n ı a ç ı p den izden H i nd ista n'a

varmayı d üşün­

mekte idi. Ka n u ni Sulta n Sü leyman zama n ı nd a vezir Soku l ­ lu M eh med Paşa' n ı n Süveyş v e Don - Volga 1ka n a l ı n ı açmak teşebb üs�eri de bu gayeyi g üd üyordu.


Türkiye-Pakistan Ka rdeş l i ğ i n i n Tari h i Esas ları

1 79

Fakat ne bu teşebbüsler ve ne de Kızıldeniz ve Basra körfezinde k u ru l a n Osm a n l ı dona nmaları n ı n H i nd i sta n su­ l a rı n a yard ı m için Portekizlilere karşı g i rişt ik leri seferleri m ü h i m neticeler vermemiştir. Bununla beraber Osmanlı ve H i nd i stan Türk sultanları arasında m ü n asebetler devam et · ti. T ü rklye'den H i ndiston'a gönderi len topçular ve mimar­ l a r orada h izmet görd üler. Fakat bu yard ı m l a ra

rağ men

H i nd ista n h ük ü mdarla rı tedricen i nh i tata sürüklend iler. On­ l a r zayıflad ı kça İ n g i l izler h ô k i miyetleri n i

genişlettiler. Ve

1 9. a s ı r orta ları nda H i nd i stan'd a k i T ü rk - İslôm devletine n i h ayet verd i ler.

Türkler için İngilizlerıe mücadele .. Avru pa'da yanlışlıkla Moğol adlandırılan bu H i nd ista n Türk (BabOr) i mparatorl uğu nun yı,kıl masiyle İ ng ilizlerin hô­ kim iyetine gecen müslümanlar, Osma n l ı İmparatorl u ğ u n u n da i n h itat i ç i n d e b u l u n masına rağ men b ü t ü n ü mitleri n i ge­ n e de Hal ifeye ve Tü rklere bağ lamış ve istilôcı lara karşı m ücadeleye geçmiş bulu nuyord u . H i nd u l a r ise Türk İslôm h ô k i m iyeti yerine İ ng i l izleri görmekle mühim b i r d eğ işik l i k h issetmiyor v e bu sebeple de yeni efendilere ka rşı itaat gösteriyorla rd ı . Öte yandan İ ng i l izler de H i nd ista n'da a s ı r­ larca hôkimiyeti ve hayatiyeti te msil eden müslümanlara karşı H indu l a rı tutmayı ve m ü s l ü m a n l a ra ka rş ı kışkırtma­ yı siyasetlerine uyg u n görüyor ve bu sôyede ü l kede ida re kolaylığı sağ l ı yo rd u . İ n g i ltere, Kı rı m muharebesinde Türkle­ ri tutuyor ve Türkiye ile dostluğundan fayd a l a n a ra k H i ndis­ tan m üsl ü ma n l a rı üzerine bazan Hal ife n i n nüfuzunu d a kul­ l a nıyord u .

19. asrın yarı s ı nd a n sonra H int müsl ü manları n ı n

Hal ifeye v e Türklere bağ l ı l ıkları çok kuvvetlen i r v e bu sev­ gi neşriyat sahasına intikal eder. M ü s l üm a n l a rı n T ü rklere karş ı bu sa m i mi o lô kaları çeşitli sebeplere d aya n ı r. Onlar önce H indista n 'd a. mevcud iyetle ri n i n Fôtih Türklerin eseri old u ğ u n u , b i n yı lda n beri, İslômiyeti Tü rklerin koruduğ u n u

·


1 80

Siyôsi Buh r a n ı n Kaynakları

ve yükselttiğ i n i bil iyorl a rd ı . Osma n l ı İ mp a ratorluğu

19. a s ı r­

da çok zayıfla m ı ş ol makla beraber g ene de AdriyaUk Den i ­ zinden Basra Körfezine kad a r uzuyor v e tek başına Rusya ve Avrupa emperyalizmine 1karşı kahrama nca ça rpışara k h ayatiyet i n i gösteriyord u . Osma n l ı sulta n la r ı n ı n

Hal ifel i k

mevki i v e sıfatları d a b u bağ l ı l ı ğ ı son derece kuvvetlendiri­ yord u . İ n g i l izler H i ndista n ile Rusya a rasınd a Türkista n ye­ rine Afgan ista n ' ı tampon d evlet olarak kabu llerinde Türkle­ rin tarihi rol l erini ve H i ndista n müsl ümanla r ı n ı n T ü rkiye ve Türkista n'a bağl ı l ı klarını hesaba katmışlard ı . Sulta n Abd ü lhamid ' i n v e b i r taık ı m tecrübeler geçird i k­ ten sonra, iktidarı a l a n İtti hatçı ların takip eyled i ğ i İslamcı siyaset H i nd ista n'da a kisler b u l u r. Ve Türk H a l ifelerinin ma­ nevi n üfuzu g ittikçe artar. Bu sebeple İ ng i l izlere karş ı mü­ cadele d e tekra r ca n l a n ı r. İ ng i l izlerin Trablus ve Ba l kan Sa­ vaşları nda düşma nca siyaseti ve Türklerin mağ l ubiyeti do­ layisiyle Türk sevg isi ve İ n g i l iz d üş m a n l ı ğ ı şiddetlenir. H i nd müsl ü ma n ları bu sebepten Ba l ka n h a rbine ve

1 9 1 4 de İs­

tanbul'a bir Kızı lay yard ı m ı göndermek suretiyle f i i l i b i r ış b i rl i ğ i ne g iriştiler. Buna m u kabele olmak üzere Sulta n Re­ şad ' ı n bir Türk h eyetini hed iyelerle birl i kte Lahor'a gönder­ mesi bu münasebetler ta rihinde büyük bi.r mônô taş ı mıştır. Türk iye Birinci Cih a n harbind e cihôd i l ô n ederken

İslôm

d ünyası n ı n her ta mfında ve h ususiyle H i ndistanda Hal ifeye 've Tü rklere karşı uyanan b i r sevgi ve bağl ı l ı ğ ı hesaba katı yord u . Buna karş ı İ n g i l izler başta Ağa Han olmak üzere bazı H i ndista n h ü kümet reisleri ve i leri g elenleri ile cihô­ dın tesi rleri n i karş ı l a mağa ça l ı şmıştı. Bu tedbirlere rağmen müsl ü ma n ların Türkiye leh i nde ve İngiltere a leyh i ndeki ha­ reketleri d u rd urulamamışt ı . Bu devirde a rtık istik�ôl h a reke­ fine g i rişen H i ndular d a müslümanların dôvası n ı beni mse� mek suretiyle İ n g i l izlere karş ı müşterek bir mücadele cep­ hesi kuruyorla rd ı . N iteki m Gandi, Hal ifeyi ve Tü r,kleri m ü -


Türkiye-Pakistan Kardeş l i ğ i n i n Tari h i Esasları dafaada müslümanlarl.a birleşti.

181

1 91 ti de Bombay'da topla­

n a n M ü slüma n Kong resi Türk H ü k u meti ve İ ng i ltere İ mpa­ ratorl uğu arasında cereya n eden ha rpten dolayı teessüfl e r i n i bildiriyor. V e s u l h u n tesisinde müslüman m i l letleri n şere­ f i n i n koru nması gerektiğini beyan ed iyord u . H i nd ista n müslümanları

cem iyeti bir

Öte yandan

İ ng i l iz ôleti olara k

Şerif H üsey i n ' i n Mekke'de H a l ifeye karşı isya n ı n ı ta kbih ediyor ve o n u n l a b i r l i kte a si Arapları da İslô m ' ı n düşmanı added iyord u . H a rb i n sonlarına doğru sı kışan ve H i ndista n ' ı teskin etmek isteyen İ n g i l iz Başve k i l i Lloyd George ve Amerika Cumhu rreisi Wilson ' u n Türklerle meskun olan yerlerin Tür­ kiye'ye bırakı l aca ğ ı n a d a i r bi rer nutuk vermeleri müslüman­ l a r a rasında b i r ü m it yarattı. Lô kin koyu bir Türk d üşman­ lığı ve Yunan dostluğu ile hareket eden İ ng i l iz Başvek i l i n i n bu beya n ı n a ve mütôreke h ü k ü mlerine rağmen Türk iye'yi yı kmağa ça lışması ve bu sebeple de Y u n a n l ı l a rı Anadolu'­ ya sa l d ı rtması H i nd ista n müslümanlarını çok müteessi r etti. Bu d u ru md a Del h i 'de

( 1 91 9) bütün müslüman temsilcileri­

n i n toplan d ı ğ ı H i lôfet Kong resi , Hal ifeyi ve Türklerin istik­ l ô l i n i kurtarma k, Türkiye'ye karşı d üşman l ı ktan vazgeçme­ d i kçe İ n g i l izlere karşı mücadeleye devama ve zafer şenl ik­ lerine de katıl mamaya da karar verd i . Başta Gandi o l m a '< üzere H i n d u l a r da İ n g i l izlere ıkarşı mücadelede m ü s l ü m a n ­ lara iştirak kara rı na vard ı l a r.

1 920 de Bombay'da toplanan başka b i r kon g re daha şiddetl i davra nd ı , İ ng if ü h ü kumetini tehdide g i rişti. İ ng i l ız Başve k i l i L. Georg e' u yola getirmek ve Tü rkiye'ye karşı si­ yaset i n i değişti rmek maksadiyle İ n g i ltere'ye b i r heyet gön­ derdi ve İ ng i l iz h ü kumeti ne tazyik yaptı. Bund a n başka Türk İstiklôl Savaşına yard ı m o l a ra k da Ankara'ya l i rası para gönderi l d i .

50.000 İ ng i l iz 1 92 1 de Karaçi'de topl a n a n M ü s l ü­

man Kong resi, İ n g i ltere'nin Türkiye ve İslôm a leyhtarı siya-


Siyasi Buhra n ı n Kaynakları

1 82

setine karşı mücadeleye devam ederek b i r Müslüman Cum­ h uriyeti ku rmağo ve isyana g i ri şt i . Fakat müstemleke idc ­ resi b u teşebbüsü ·bastırı p b i r çok m ü s l ü m o n l iderini hap­ se attı. H i lôfet Cemiyeti ve Kong re teş k i latı konun dışı ilan ed ild i . İ ng i l izleri n bu tenk i l siyaset i n e rağ men m ü s l ü m o n l o r ı n büyük · l ideri M u ha mmed A l i Cinnoh, Türkiye' n i n v e H i lafe­ tin k u rtulması m ücadelesine deva m ed iyor; isti klal dava­ siyle H i nd u l ideri Gendi de müsl ü mo nl o rı destekliyordu. Du­ ru mun neza;keti ve İ n g i l i z menfaatlerine ayk ı rı l ı ğ ı doloyısiy­ l e H ind ista n Kral naibi Londra h ü k umetine T ü rkiye aley h i n ­ de Yunanista n ' ı tutmaktan vazgeçmesi n i tekl if ed iyor ve bu sayede müsl ü ma n ve H i nd u işbirl i ğ i n i n de bozulaca ğ ı n ı b i l d i riyor. Bundan başka o bu siyaset icabı H i nd isto n'da durumun d üzel mesi için İ n g i l izleri n İsta nb u l ' u boşa ltma ları, Yunanlıların da Anadolu ve Tra kya'dan çek i l meleri ve H a l i ­ fen i n Mekke, Medine g i b i m u kaddes beldelerde h a k i m iye­ t i n i n ta n ı n ması l üzumunu beyan eyl iyord u . Kral naibi bu teşebbüsü ile İ n g i l izleri n , Tü rkiye, Hal ife ve M ustafa Ke­ mal'e düşman olmad ı ğ ı n ı beli rtmek istiyord u . İstiklal Harbinde Türk iye d ü nyada t a m b i r ya l n ızl ı k için­ de ve siyasi dostlardan mahrum bul unduğu, Yunanl ı l a r le­ h i nde de her türl ü dost l u k ve propaganda teza h ü rleri yapı l · d ı ğ ı bu felaket g ü n l erinde H i n d istan'da ya p ı l a n bu kardeş l i k mücadelelerin i d uyuyor v e memnun ol uyord u . İ n g i l iz Baş­ vek i l i memleketlerinin menfaatlo rına ay·k ı rı bu d üşmanca ve sakat s iyasete deva mla b i r yanda Yunanlıların den ize dökül mesi ve bir yandan H i nd istan'da karşı laştı ğı m u kave­ met dolayısiyle muhalefet pa rtisi ta rafından d ü ş ü r ü l m üş ve L. George bu kötü h a reket i n i n k u rbanı ol muştur. Hatta bu siyase t yalnız onun d üşmesine değ i l H i nd ista n'do ve diğer müstemlekelerde İ n g i l iz h a k i m iyeti n i n sarsı lmasına ve is­ tiklal hareketleri n i n geliş mesine de sebep oldu.


Türkiye-Pa k istan Kardeş l i ğ i n i n Ta rihi Esasl a rı

1 83

İ k i Cihôn H a rbi a rasında H i nd ista n müslü manla rı a rtık kend i isti klôl mücadelelerine g irişerek Türkiye i le yak ı n mü­ nasebetleri kal maz. Bu n u n b i r sebebi T ü rkiye'nin kurtul­ ması ve d iğeri de i n k ı l ô p l a rı hakkında yapılan a ş ı n propa­ g a ndalar id i . Gerçekten Tü �kiye' n i n Yuna n l ı l a rı denize dö­ kerek kazand ı ğ ı zafer müsl ümanları ne kadar sevindirmiş­ se Türklerin Avrupa'ya yönelen ve İ sl ô m dünyası nd a n uzak­ laşan i nk ı l ô pl a rı da o derecede bir hayal k ı rı kl ı ğ ı na sebep ol uyord u . Bu d u ru m dolayısiyle ya pılan p ropaganda o de­ rece yay ı l mıştı, ki H i nd müsl ü ma nl a rı T ü rkleri n a rt ı k müs­ l ü m a n l ı ktan ayrı l d ı klarını san ıyor; Avrupa'da karşı l aştı ğ ı n � z z a m a n da sizin müsl ü ma n olup olmad ı ğ ı n ızı yokluyorlard ı . B u kanaatin b i r deliH d e Avrupa merkezlerinde d iğer müslü­ man m i l l etlere men s u p olanl a r, C u ma ve bayra m namazla­ rına katıld ı kl a rı halde Türkleri a raları nda pek görememiş b u l u n ma l a rı id i . İ k i nci Cihan harbinden sonra Amerika ' n ı n müstemle­ ke a ! eyhtarı siyaseti ve İngiltere'de İşçi Partisi n i n i ktidara gelmesi

mücadelelerin semere vermes i n i ve H i n d ista n ' ı n

isti klôl kazanmasını m ü m k ü n k ı l d ı . B ü y ü k b i r müstemleke i m paratorlu ğ u kurma s ı na ve Komün ist ta hakkümünü Avru pa'nın da orta larına götürmüş o l m a s ı r. a

ra ğmen Sovyet

Rusya kendi h ud utları d ı ş ı nda müstemlekec i l i ğ i n tasfiye ­ sinde büyük b i r rol oynar. H i nd i stan müslümanları, eski­ den idare etmiş oldukları n H i ndu ekseriyetinden ayrı la rak,

90

-

1 00 m i lyo n l u k b i r kütle hal inde ve büyük l iderl eri ( Ka id-i

A'za m) M u ha mmed Cinnah'ın idaresind e Pakista n ad ıyle yeni bir devlet kurd u l a r. Bununla beraber büyük bir müslü­ man n üfusu H i ndistan hudutları içind e ka l d ı ğ ı i ç i n Pakis­ tan'a başlaya n göçler ciddi b i r b u h rana ve i nsan kaybına sebep olmuştur. H induları n taassubu ve m ü s l ü mo n l a ra te­ cavüzleri b u muhacereti durd u rmamış ve Pakistan kuru l u ­ şundan beri daimi b i r i n s a n a k ı m ı v e i s k ô n meselesi i l e karşı laşmıştı r. H i n d u l a r ı n tecavüz v e kıta l leri i l e cereyan


Siyôsi Buh ra n ı n Kaynakları

1 84

eden b u d evam l ı muhacerete rağ men bugün de H indistan hud utları içerisi nde kalmış

40 m i lyon l u k bir m üsl ü ma n h a l i<

mevcuttur. Fakat bug ü n Pa kista n i l e H i nd i stan a rasınd a başlıca meseleyi Keş m i r teşk i l etmekted ir. Hayda rôbat dev­ leti n i n başı

( N izô m) m üsl ü ma n ve nüfusu n u n

ekseriyeti

H i n d u old u ğ u halde bura s ı n ı işgal eden H i nd istan öte yan­ dan ya l n ız racası H ind u ve beş m i lyon n üfusu m ü sl ü m a n olan Keşmir'i b ı rakmak istememekted i r. Birleşmiş M i ll etler teşkilôtı bu ü l ke n i n kaderi n i n kendi h a l k ı n ı n rey iyle tôyin edi leceğ ine d a i r karar vermiş olmasına rağmen bu mesele­ n i n bir demokratik ve i nsani p rensiplere göre h a l l i b i r türlJ temin edilememiş ve H i nd istan Keş m i r' i tahl iyeye yanaş­ ma mıştır. Bununla beraber bi r yandan m ü s l ü man Keş m ı r h a l k ı n ı n H i nd idaresine korşı eksi lmeyen m ücadeles i , öte yandan Peki n ' i n bu dôvôda kararlı d u ru mu ve n ih ayet Bir­ leşmiş M i l letler' in ôd i l ô ne h a l şekli üzeri nde ı srarı H i ndis­ tan'ı bu ü lken in haklarını tanı mağa mecbur edecekti r. Bu durumu kavramış g özüken Nehru ' n u n Keş m i r lide ri Şeyh Abd u l lah'ı h a p isten çıka ra ra k kendisiyle

müza kerelere g i ­

rişmesi tah l iyeye yanaşmakta olduğunu, bununla beraber Pakista n'a il hakı ö n l emek maksad iyle bir m ü sta k i l Keş m i r devleti kurmak i mkônları arad ığ ı n ı rel k i n etmişti r. Ta ri h i nde müslümanların hôkimiyetinde yaşamış olan H i nd u l a rı n Pa ­ k ista n ' ı n daha fazla kuwetlenmemesi için böyle b i r hal şekline rıza göstereceğ i ve yerli l id erlerin d e bu istika met­ te temayü l lerinden fayd a l a n mağa ça l ı şaca ğ ı a nlaş ı l ıyor. Bu sebepı.e Keş m i r' i n Pa kista n'a i lhakı veya isti klôli gözük mek­ tedi r. Son H i nd u tecôvüzünde zafer de Pakista n'a a id ol­ muştur. M i lli birliği ve bekô sı n ı İ s l d m d i n i ve

meden iyetine

borçlu b u l u nan Pa kista n'da a nayasa n ı n İsl ô mi b i r esasa da­ yanması hususund a bel i ren milli a rzu ve i radeyi tabii bul­ mak iktiza eder. Zaten vicdan h ü rriyetine ve terakki fikri­ ne en fazla i m kôn veren bir din olduğundan İslômi esaslar-


Türk iye-Pa kistan Kardeş l i ğ i n i n Tar i h i Esasları

1 85

la modern ihtiyaçları uzlaştı rmak ve iyi b i r tatbi kata g i riş­ mek laik a nayasa end işelerini d e tatmin edecektir. N ite­ kim d i ni anayasa Pakista n'a mahsus ol mayı p Avrupa ve Asy a ' n ı n bir eok h ı ristiyan ve müsl ü man devletleri de bu mah iyette kuruluşlara sah i ptirler. Pa k ista n ' ı n teşekk ü l ünde b i rinci ômil olan İslômiyet m i l li birliğin gel işmesinde m üşte­ rek b i r d i l de vücuda getirmekted ir. Filhak i ka Türk saray­ larında ve ord u larında Tü rkçe hakim i ken Ara pça, Farsça ve Tü rkçe i le yerli Pra krit d i l i n i n kaynaşma siyle teşekkül eden U rdu d i l i Pa kista n ' ı n dil birliğ i n i kuracak bir hüviyet kaza nma ktad ı r. Bununla beraber bu d i� g a rbi Pakistan'a mahsus olup şark coğrafyada olduğu g i bi d i lde de cid d i b i r ayrı l ı k yaratmaktad ı r. Bununla beraber Pak istan içti mai ve d i ni birliği bakımından olduğu g i,bi d i l yön ünden de H i ndis­ tan'a naz.a ra n çok daha sağlam bir bü nyeye sahiptir. Ger­ çekten H i nd ista n. Pakistan'dan farklı olarak. U rd uca g i b i . müşterek v e m iHi b i r d i l vücuda getirmek i mkô n ı nd a n malı­ rum b u l u n makta ve d i ni kastların resmen ka l d ı rı l mış ol ma­ sına rağmen, içtimai s ı n ıfları n

yarattığı

uçuru m l a r fiilen

mevcud kal makta ve böylece m i l li b i rl i k içti mai

s ı n ıfların

devamiyle de henüz bir çok engellerden kurt u l a mama kta­ d ı r. Esasen bu içtimai ve d i ni d u ru m H i nd ista n'da İslômiye­ tin yayı l masında birinci derecede rol oyna mışt ı r. Buna karşı Pakista n d i ni ve içti mai ba kımdan sağ l a m bir bü nyeye sô­ hip olduğu g i b i , b üyük bir h a l k kitlesi tarafından kon u ş u ­ l a n v e g ittikçe i l mi v e edebi neşriyatla yazı d i l i h ô l i ne gelen U rd uca da milli b i rliğe h izmet etmekle H i ndista n'a nazara n d a h a kuvvetli imkönlar yaratmıştır. Vaktiyle İslôm m ütefekk irl eri Selçuk l u ve Osma n l ı ha­ nedanları etrafında T ü rklerin İslômiyet u ğ runda yaptı kla­ rı h izmetlere karşı nası l hayra n l ı k ve borçl u l uk duygularını ifôdede müttef i k iseler, H i nd ista n

m ü s l ü ma n ları da, bir

a s ı rdan beri, aynı d uygu l a ra sôh i p b u l u n uyorla r. Gerçek-


S iyôsi Buhra n ı n Kayna kları

1 86

ten, Pakista n l ı l a r, d iğer m ü s l ü ma n m i lletlerden farkl ı olara k islôm d i n i ne g irişlerin i v e b i r devlet h a l i ne g e l işlerini Fatih Türklerin H i ndistan'a g ir�p hôkim olma l a rı na bağlama k şu­ u ru i c i nded i rier. Bu sebeple H i nd i stan m ü s l ü manl a rı (Pa­ kista n l ı lar) büyük bir sevgi ve duygu ile Tü rkiye'ye bağlan­ mış ve bu u ğ u rd a çetin mücôdeleler ve Cihôn H a rb i felô­ keti nden sonra da ciddi yard ı m ve fedakôrlı kl a ra g i rişmiş · lerd i r. Bu sebeple bu sevgi ve hizmetleri her Türk' ü n kal­ bine tekra r naokşetmek ve kalpleri Türkler için dolu o l a n b ü y ü k b i r Pa kistan m i l le t i n i n b u yüce h izmetleri n i herkese anlatmak ve sevQ 'i s i n i ş u u rlaştı rmak bizim i ç i n m i l li b i r va­ zifed i r. Türıkiye'de iki Cihôn Harbi a rasında gel işen Avru­ pa l ı laşma ve d i n aleyhta rı cereyanlar H i n d ista n ve Şa rk müs l ü ma n larına karşı bağları n kuvvet i n i b i raz sa rsm ı ş ; Türk matbuatında o n l a ra aid yazılar aza l m ış ve H i nd müslüman a l i mlerinden yapıl ma kta olan tercü meler kesil mişti. Ta r'­ h i n şa rkta m i lletimize emanet ettiği şeref l i mônevi m i rası h a rcamak, m i l li menfaatleri mize ve insa n l ı k duyg u larımız:.ı aykı rı o l a rak

bizi müslüman mil letlerden

uza klaştı rma k

maksadiyle, hô ricte olduğu g i b i dôh ilde de bir propaganda yapı l · yord u . Hattô H i ndistan müsl ümanları n ı n

u n utul maz

h izrr.et ve ba ğ l ı l ı kları n ı gölgelemek için Birinci Cihôn H a r­ binde İ ng i l iz Ord u ları nda bazı d i ndaşları mızın b u l u n ması bile b u g ü l ü n e propagandaya malzeme teş k i l ediyord u . Pa­ kista n l ı l a r da i1ki harp a rası nda Türklerin İslô m iyeti terk et­ t i kleri propaganda s ı n ı n tesiri altında id iler. İk inci Cihôn Harbinden sonra Pakista n ' ı n istiklôl

ka­

zan ması iki m i l let arasında tarihi kardeşl i k d uygu ve m ü ­ na sebetleri n i n tekrar canla n masına v e yerl i - yabancı men­ fi propaga nd a l a r ı n sür'atle y ı k ı l mas;na i mkôn verd i . Paık is­ ta n l ı l a r Tür kiye'de d i n i n d iğer İslôm ü l kelerden daha sağ­ lam olduğunu görd ü le r ve eski sevgi duygularını tazeled i ­ ler. Bu m ü nasebetle Kı brıs

meselesi n i n Pa kista n'd a ve


Tü rkiye-Pa kistan Kardeşl iğ i n i n Tari h i Esasları

1 87

Keşmir meselesi n i n de Tü rkiye'de uyand ı rd ı ğ ı sıcak a l ô ­ kayı hatı rlatmak yerinde olu r. Pakistan tarihi de Türk ta ri­ h i n i n bir kolu sayı lacağ ından bu ü l ke n i n tari h i , k ültürü ve U rd u d i l i n i n Türkiye'de öğretil mesi l üzumuna işaret etme­ liyiz. Pa·kista n'da b i r Türkoloji k ü rsüsünün kurulmuş olma­ sını da memnun iyetle kaydetmel i yiz. B u a rada U rd ucadan büyük ôlim ve mütefekkir M evdudi'den

yapıl ma kta olan

Tü rkçe terc ü meleri de hatı rlatmalıyız.

Türkiye - Pakistan arası bir Birliğe doğru : T ü rkiye Şark müslüma n komşuları ile, va ktiyle, yaptı­ ğ ı , Saad -ôbôd ittifa kından sonra bugün Pa kistan ile Cento ile bağlanara k m ô n evi bağ ları n ı

maddileşti rmişt i r. Faknt

iki mil let yal n ız askeri ve siyasi ittifakiyle birleşmekle kal­ mayacak, d ü nya şartları ve m i l li menfaatler iki m i l leti daha şü m u l l ü bir birliğe doğru da zorlayaca ktır. Türkler meden i ­ yet yol u n u n garpta, tarih ve isti kba l i n d e şa rkta olduğ u n u kav rad ı kça şahsiyetine v e kudret kaynaklarına kavuşacak­ tır. Tü rkiye tam mônasiyle Avrupa m üşterek paza r ı na ve bu­ nun gayesi olarak da Avrupa siyasi birl i ğ i ne katıdı ktan sorı­ ra bazı m ü n evverlerin hasreti n i çektiğ i bir şekild e, Avru p a ­ l ı laşaca k ; fa kat eriyecektir. Amerika, Rusya, Avrupa ve Çin g i b i za m a n ı m ızda mey· d a n a çıkan bu büyük siyasi i ktisadi kuvvetler karşısında Türkiye ' n i n geniş mônasiyle Avru pa'yı

tercih etmesinde

sebebler varsa da za ruret mecvut değ i l d i r. Z i ra yeni dün­ ya şartları içinde T ü rkiye isHkbal i n i ve bekôsı n ı sağlayan başka bir birliği düşün mek mecbu riyetind ed i r. Gerçekten tari hi. coğrafi ve kültürel şartla r bizi şarktaki kard eşlerimi­ ze doğru itmekte, Avrupa yerine müslüm a n komşu ve kar­ deşl eri m izle bir müşterek pazar ve siyasi b i rl i k kurma mı­ zı zorl a maktadı r. Z i ra Avrupa m üşterek pazarı tamamiyle kurulduğu takd i rde Türkiye'n i n yalnız manevi erimesiyle de­ ğ i l , i l mi ve tekni k-zafiyetiyle de i ptidai b i r memleket halin3


Siyôsi Buhranın Kayna kları

1 88

i n k ı l ô p etmesi mukadderd ir. Hal bUıki Türkler ve yak ı n müs ­ l ü ma n komşu l a rı kabi� iyet gösterd i kleri takdirde bu müşte­ rek pazar şa rkta kurulacak; Tü rkiye'den Pakistan ' a kadar büyük bir siyasi b i rHk ve i ktisadi paza r da teşekkül edecek­ tir. Geniş i ktisadi ve ta ma mlayıcı imkônlara s a h i p bu bü­ y ü k bi rHk içindeki mil letler b i rbirleri n i tems i l etmeyecei< m i l li h u s u s iyetleri mu hafaza ederek b i rl ikle beraber kudret kazanaca k l a rd ı r. Ta rihte Selçuk ve Osma nlı İ mpa ratorl u '.c:­ ları içi nde yaşaya n m ü s l üman şark m i l leti zaten siyasi ve i ktisadi kudretleri n i o sôyede göstermiş; d i ni kü ltürel birl i k sôyesl nd e Türk. İran, Arap, Afga n v e

s a i r kavi mler bir

ahen 'k i ç i nde yaşamış ve kaynaşmışlard ı r. Bugün dü nya şartları m i l letleri iktisadi, kültürel ve siyasi esas l a ra göre bi rleşmeğe zorla rken bu gayeye doğru a t ı l a n a d ı mların el­ bette bir ta k ı m sağlam ve müşterek temel le r a raması ve b u n l a r üstünde kurul ması tabiid i r. N itek i m İ k inci C i h a n Ha r­ bi nden sonra kaybolan iktisadi ve siyasi kudretl eri n i ye n l · den kazanmak i ç i n Avrupa l ı l a r m ü şterek pazar ve Avru;:>a siyasi birliğine doğru g iderlerken müşterek meden iyet ve h ı ristiya n l ı k esasl a rı na, Roma ve Cermen imparatorl uğu za­ m a n l a rı ndaki müşterek temellere daya n m aıktad ı rl a r. Siyasi zaru retler bizim de Avrup a l ı olmak

idd ia ları m ıza rağ me'l

Avrupa Konseyine, Nato'ya ve n i hayet müşterek pazara g i ­ rerken Avru p a l ı l a rı n Tü rkiye'ye tarih , d i n , k ü l t ü r v e hatta d i l bakı mından çok farklı b i r mil li bü nyeye sôh i p b u l u ndu­ ğ u nu neşriyat ve resmi beyanlarla, hatırlatm a l a rı da bun­ dan id i . Bu davra n ışlar dolayısiyle esk·i b i r Haç� ı z i h n iyeti karşısında b u l u nd u ğ u muzu sa nara k kızmak ve tel aşlanmak değ i l real iyeti kavramak ve yol u m uzu buna göre tay i n et­ mek icobeder. Bu sebeple d ünya Protestan An9losa kson

Amerika.

KatolFk - Roma - Avrup a , O rtodoks Biza ns. İslav. Konfüç­ yüs Cin olara k büyük siyasi teşek k ü l ler h a l i nde b i rtakı m bir­ l i klere doğ ru g ider ve yen i muvazene kuvvetleri vücuda


Türk iye-Pa kistan Ka rdeş l i ğ i n i n Ta r i h i Esas l a rı

1 89

gelirken Ya k ı n ve O rta - Şarık m i l letlerinin de kend i tari h ı ve coğ rafi temelleri üzerinde iktisadi ve ·kültü rel müşterek a n ' a nelerine göre bi rleşmeleri ve büyük devletler k a rşısın­ da ezi l m emek ve temsi� ed i l memek için imkanlarını kul­ l anmaları gerekmekted i r. Cento, ittifak çekirdeği daha ş i md iden Türk iye, İ ra n ve Pakistan a rasında böyle b i r yol u n eşiğ i nde b u l u nduğu­ muzu ve buna imkan h azırlad ı ğ ı n ı göstermekted i r. Türkiye henüz

küçük sanayi ile de pazarl a r ı n ı n ve hatta deva m l ı

tu rist kaynaklarını n y a k ı n şa rkta o l d u ğ u n u a n l a ma l ı d ı r. İ k­ tisadi kalkınma ,ile tek n i k ve münakalat i mka n l a rı n ı n geliş­ mesi n i sbet i nde bu gaye gerçekleşebi l ecek ve b u n u n la mu­ vazi o l a ra k da şark mil letleri i sti kballeri n i kaza naca kl a rd ı r. Coğrafya, tarih, ed ebiyat, d i l ve irki kaynaşma l a r Tü rk­ l erle İ ra n l ı l a rı uzun asırlar zarf ı nd a

b i rbirlerine o ·kadar

bağ l a mıştı r k i bu birleştirici kuvvetler sayesinde bu i k i es ­ ki ve büyük mil l etin büyük devletler karşısı nda boca laması­ na ve zaaf end işeleri geçirmelerine h iç b i r sebep yoktur. Türkl er, İ ra n l ı l a r ve Ara p l a r Selçuk l u l a r i d a resi nde a sı rl a r­ ca müşterek ve mesut b i r h ayat sürmüşler, Haclı istilalar;­ na karşı da varl ı kl a rı n ı müdafaa ve m u h afaz etmişler id ! . İ ra n ' ı n ötesi nd e yen i doğa.n v e böyle birliğe h a s ret çeken genç ve büyük Pakistan m i l leti b i r siyasi teşekkü l ü n ger­ çekleşmesi için çok müsait imkanlar bahşetmekte ve ü m it vermekted i r. Avrupa müşterek pazarı i l e muvazi ola rak ge­ l işmesi bahis- mevzuu olan bu birliğin Cento üzerinde iler­ l emesi ve b u g ü n kü d ü nya muvazenesi k a rşısında Avrupa i le s iyasi bağlarını mu hafaza ederek daha m üessi r bir kuv­ vet h a l ine gel mesi m ü mk ü n d ü r. Bu b i rl i ğ i n kurul ması ve i n ­ kişafı Y a k ı n - Şark Ara p devletlerin i d e o n a doğru çekme­ ğe ve katıl mağo a mi l olacaktır. Gerçekten İslôm meden iye­ t i Arap, İ ra n l ı ve T ü rk m i l letleri sayesinde vücud bulmuş, Selçuklu imparatorl u ğ u ida resinde üçü ve Osman l ı İmpa-


S iyôsi B u h ra n ı n Kaynakları

1 90

ratorluğu sayesinde son i•kisi daha d ün e kadar b i rl i kte ya­ şamışlar ve m üşterek hatıraları bugüne kadar m uhafaza et­ mişlerd i r. B i r müsl ü m a n ô l i mi n �n d ed i ğ i gibi Türk, Ara p ve İ ra n l ı l a r b irleştiği za man ta m b i r m i l let meydana g e l mekte; Türkler d evleti , idare ve h ukuku, İ ra n l ı l a r edebiyat ve sana­ tı, A ra p l a r d a ilmi temsi l etmek suretiyle b i rbi rl eri n i

ta­

mamlama ktayd ı . Biraz m ü ba l ô ğ a l ı da o l sa b i r h a k i katı ifa ­ de eden bu görüşün bugünkü d ü nya şartları ve büyük b i r­ Hk ve d evletler karşısınd a daha fazla varit old uğu, bahis mevzuu yeni b i rl i kte b u m illetlerin tarihi hasletleri ve i k ­ tisadi i m kô n ları i l e m uvazi o l a rak onun kudretine h izmet ederken m i l l i varlıkları n ı da yükseltecekleri aşikôrd ı r.

Mil­

liyetler üstünd e büyük b i r siyasi b i r l i k olan Osma n l ı İmpa­ ratorl uğ u emperya l i z m i n a ma nsız da rbeleri

ile y ı k ı l masa.

Türk ve Arap liderl eri bu emperya l izmin tahriki ile b i rb i rle­ rine karşı a n l ayışsız ve hata l ı bir yol üzeri nde y ü rü mese i d i ler b i r Türk - Arap konfederasyonu h a l i nde Osma n l ı İm­ paratorl u ğ u n u n d eva m etmesi ve b u iki m i l l etin onun y ı k ı ­ l ı ş ı dolayısiyle uğ rad ığı felôketlerd en kurtul ması m ü mkün i d i . Bugün Tü rkiye, İ ran ve Pak ista n , yarın da b u n l a ra i lôve olacak Arap ve Afgan m i l l etler i n i n katıl masiyle

250 ve 300

m i lyon l u k b i r m i l letler cô miasının b i r konfederasyon h a l i n ­ d e bi rleşmesi i ç i n zorl uklardan çok fazla kolay l ı k l a r v e i m­ kônlar vard ı r. Bu m i l l etl ere mensup uzak görüşl ü devlet ve f i k i r a d a m l a rı d ü nya şa rtlan. m i l li bekô ve yükselme endişeleri ile b u istika mette i lerlemek mecburiyet i nded i r­ ler. Arap ve Türk m ü n evverleri a rasında toh u m l a rı

1 9. a d ı r­

da atı1an sakat ve ayı rıcı m i l l iyetçi görüş ve tema y ü l leri kolaylıkla bertaraf etmek, iki tarafın hata ları veya bug ü n k ü şartların istika met verd iğ i siyasi gelişme l e r i l e m eydana çıkan ihtilôfları a n layışla karşı la mak ve b u n l a rı n ta mamiyle geçici oldu ğ u n u kavramak icabeder. Herha lde

istikba l i

görmek

ve

Pa kistan

i l e Türkiye

a rasında h içbir m i l lete nasip ol mayan k a rdeşlik bağ l a rı n-


Tü rkiye-Pa k istan Kardeşl i ğ i n i n Tari h i Esasları

191

d a n fayd a l a n ı l a ra k büyük b i r siyasi b i rl iğ e, federal b i r dev­ l et ,kurmaya doğru vazifemizi yapmak mecıburi,yeti ndeyiz. Bu büyük federal devlet için İstanbul, Tah ra n veya Şa m ' ı n merkez olması düşünülebi l i r. H erha lde ş i md iden hazı r l ı k l ı ve tedbirH ola rak bu yola g i rmel i v e b u n d a n faydalanma ' ı ­ d ı r. Suudi H ü kü md a rı M e l i k Faysa·l ' ı n bu istika mette g i riş­ tiği teşebbüsü b u sebeple hayırlı sayıyoruz.


Büyü� Bir Dost Geldi Büyük

dostumuz Pakista n'ı n

Cumhurreisi M a reşa l

Eyüp Han m i l leti n i kudreti i l e olduğu g ib i bu dostl uğu i l e de temsil eden müstesna b i r i nsand ı r. Kend ilerini Demokrat Parti zamanı nda teşrifleri nde görd ü m . Gecen sene say ı n C u m h u rreisimiz Sunay' ı n İ ra n v e Pakista n ' ı ziya ret eden hey'ete, Türk - İ ran Pa rlômento dost l u k g rubu başkanı sı­ fatiyle, dahil olara k biraz daha tetkik fırsatı n ı buld u m . Se­ yahate çııkmadan önce bu i·ki m i l let ile T ü rkler a rasında mevcut ta rihi, d i ni. kültürel ve ı rki kaynaşmalar hakkında bi rkaç makale yazmışt ı m . Bu m ü nasebetle bu ü ç m i llet a ra­ sı nda kurula n uğurlu dostl uğun ne derece derin ve öl meı: bağ ve temel lere dayand ı ğ ı n ı bel i rt i rken bugünkü d ü nya şartları n ı n bizleri ne kada r daha fazla yakl aştı rd ı ğ ı n ı , bu yakı n laşma n ı n istikbalde bir Konfederasyon h a l i ne gelmesi lüzum ve i m k ô n l a rı ü ze rinde durmuştum. Türk m i l leti için asırlar boyunca efsôn e l er d iyôrı H i n ­ distan müslümanları n ı n çok derin dostl ukları nı ve T ü rk iya için yapt ı k l a rı büyük mücadele ve

fedakôrl ı kları yazm:ş

bulun makla beraber bu durumu a n lamak için bu m i l l etLı a rası nda bulu nmağa

ve bizzat bu dostl u ğ u n

d e ri n l i ğ i n i

görmeğe i h tiyaç vard ı . Gerçekten beş g ü n l ük b i r ziyaretle onlar arası nda dolaşırken karşılaştı ğ ı mız mahşeri ka laba­ l ı kların sevg i ve heyecan dalgaları ne

müth iş bir şeyd i !

G ü nlerce al kış tufan l a rı , cicek yağmurl a rı v e candan dost­ luk tezahürleri ile karşı laşıyor, i nsan sell erine karış ı yord u k . Yaşasın Türkiye, Türk - Pa kista n dostl uğu, yaşa s ı n Cevdet Sunay ve yaşası n Kı brıs Tü rkleri ve

«Zinde bdd!>> sesleri


Büyük B i r Dost Geldi

1 93

kulakl a rı çınlatıyord u . Bu coş k u n heyecan. bu derin sevgi h iç bir m i l l ete nasip olamazd ı . Bu durumu yaşamad ıkça Pa kista n l ı ların Balkan, Cihô n ve istiklôl Savaşları nda Türk­ ler için mücadelelerin i ve yaptıkları

yard ı mları a nl a ma k

m ü mk ü n değ i l d i r. Pakista nl ı la r d a i ma Osman l ı hal ifelerine sad ı k bir tebaadan çok i leri bir itaatle bağla nmışlar, kendi kurtuluşları n ı d a Türklerin kuvvet ve zaferlerine bağ l ı sav ­ mışlard ı . Şa rki Pa k ista n' ı n merkezi Dakıka şeh ri ha l·kı bi r m ilyo­ nu aşan ve k i lometrelerce uza n a n bir mahşer h ô l i nd e bizi bağrına basıyor ve bayra m yapıyord u . U m u mi Val i M u n ' i m H a n C u m h u rreisimizi i l k k a rş ı la mada a s ı rlarca kalpleri n i n i stanbul'a dönmüş, Tü rkiye'yi kıble yapmış old uklarını a n ­ latı rken d i ni b i r vecd i bizzat yaşıyord u . Şeh i rlerin çarş ı ­ l a r ı nda h u susi olarak, gezd iği miz zaman h a l k b i z i ta n ı ma ğ a h u susi olarak, gezd iği miz za man h a l k b izi tan ı mağa, g ü le r yüzleri v e tatlı sözleri ile sevg i v e heyecanlarını gösteriyor ve

nas ı l b i r m i safirperverlik yapacaklarını

şaşırıyorl a rd t

Türk mil leti n i n haya l i nde yaşıyan Lahor şehri bizde d e ta­ rih hazi nesi ve d ü nya cenneti tesi ri ve u n utulmaz bir h a ­ yô l yaratt ı . O n u n mu hteşem tarihi ôbideleri, muazzam ca­ m i leri yanı nda park ve bahçeleri n i n g üzel l iğ i ne d ü nya n ı n h iç b i r medeniyet beldesinde rastlamak m ü mkün değ i ld i r. Bu g üzel şeh i r H i nd müsl ümanları n ı n kültür ve mede­ n iyetleri n i n azômeti ni yaşatmakta; bugün de i l i m , ün iver­ s ite, kültür ve san'atı i·le birinci mevk i i n i muhafaza etmek­ ted i r. H a l k ı m ı z hôlô bu şehri şa l l a r ı n ı n şöhreti ile hôt ı ra l a ­ rınd a yaşatırlar. Cedvel lerle sulanan b ü y ü k v e zeng i n b ! r ova n ı n ortasında Lahor b i r tôc g ibidir. E ğ e r H i nd i stan hu­ dudu yakın olmasa i d i Pa kistan i ç i n bu asil şeh i rden başka b i r payitaht d üş ü n ü l emezd i . Eyü p H a n , yeni d evlet merkezi

F. 1 3


Siyôsi Bll'h ra n ı n Kaynakları

1 94

olara k şimalde İslôm-ôbôd şeh r i n i inşa ederken, m i lletin i n kudret v e ha·y atiyetin i d e tama m iyle temsil etmekte ve her­ holde bundan ş ima·I i k l i m i n i n de ehemmiyeti rol oynamak­ tad ı r. N itek i m H indistan müsl ü ma n l a rı n ı n din, kültür, tarih ve kudretlerin i n •kaynağ ı d a o isUka mette idi. Türk iye g i b i Pa kistan d a Türkista n ' ı n b i r f i l izi v e evlôd ı olarak doğmuş­ t u r. Fnhakika H i nd istan kıt'ası ve i n sa n d e n iz i içerisinde

1 00 m i lyo n l u k büyük bir Pakista n m illet i n i n meydana çrk­ ması İslômiyetin son zaferi ve Fatih Türklerin büyük son · es!=lri olmuştur. Bununla beraber Pa kista n müsl ü manla r ı n ı n

1 000 y ı l l ı k tari hleri n i , k ıta hôkimiyet i n i n onları n e l i nde o l ­ d u ğ u n u , bu y e n i devletin e s k i v e şeref l i ta ri·h i n i u n utma­ ma k lôzımdır. O rta - Asya'da i n h itat başl·ayı nca Babür Şah hôneda nı (Avru p a l ı l a r ı n k u l l a n d ı ğ ı gibi Moğol değ i l ) ida re­ s i nde b u l u n a n H i nd i sta n müsl ü ma n l a rı gözlerini Osm a n l ı Türklerine çevirmiş v e kend ilerini de Türk h a l ifelerinin te­ baası gibi h issetmişle rd i . İ ng i l izler, b u bağ l ı l ı ğ ı bildi kleri ve Tanzimat ricô l i ile dost oldu•kları için,

1 9. a s ı r ortalarında.

m ü s l ü manların itaati ni sağ lamak maksad iyle Sulta n Mecid'­ in

h a l i f l i k sıfatından

fayda l a nm ı ş lard ı .

N ihayet İ n g i l izler

H i nd istan Babürlü devleti n i yıkı nca m ü s l ü ma nla r yine de bütün ü m itlerin i Osma n l ı Hal ifesine bağ lamış; fakat Pa k i s ­ ta n m ütefekkiri H a l i kuzza m a n ' ı n söyled iği g i'bi Türkiye ' n i n m üşki l lerıi n i b i l meksizin

imaparato rl u ğ u n y ı k ı l ı ş ı na kadar

hem bu ü mitlerini yaşatmışlar, hem d e onun kurtuluşu için her mücadeleye ve feda kôrl ığa 1katlanm ışl a rd ı . istiklôl h a r­ binde biz i m i ç i n mücadelel eri n i ve para yard ı mlarını u n u ­ tabi l i r m iyiz? Cumhuriyet devrinde Tü rklerin tama miyle İslômdan ay­ rı l d ı ğ ı n ı öğrenen Pa kista n l ı l a r ıztıraba g a rkoluyordu. Fakat, istiklôl kazandı ktan sonra, gel işen ve s ı kl aşan m ü nasebet­ l er sayesinde Pa kistan l ı l a r Anadolu'da d i nd a r ve İslô m iye-


1 95

Büyük Bir Dost Geldi

te bağl ı sağlam b i r m i l letin yaşa d ı ğ ı n ı görmüş ve çok mem­ n u n olmuşlard ı r. Bu ·du ru m o n laşı l madon önce Avrupa'da karşılaşı nca o nJ a r, s ı k s ı k, İslôm fat i h i ve k ı l ıcı Türkleri n bu tarihi mevkiinden istifası kanaatleri i l e endişelerini be­ l i rtir ve sebebi n i sorarlard ı . Ben kendi lerine bu kanaatin yan l ı ş olduğunu, Avrupa'da ca m i lere ve bayra m namazları­ na g elm iye n Türk kolon i mensupla rı n ı n şaşkı n ve sözde ay­ d ı n bir zü mreden ibaret olup m i l l et i m izin eskis·i k·a dar d i · n i ne bağlı b u l u nd u ğ u n u g ü ç l ü k l e a n latabil iyord u m . Bozan do, yarı şaka yarı ciddi o l a rak, Türkleri n bütün d ü nya kar­ ş ı s ı nd a b i n y ı l l ı k cihôd i l e o rt ı k yorul d u ğ u n u ve İ s l ô m bay­ rağ ı n ı n bundan sonra tôze b i r m i l let ve heyecanlı müslü­ man olan Pakista n ' ı n e l i nde b u l u n mas ı n ı söylerd i m . Fakat Pakista nl ı ka rdeşler·i miz h ô l ô bu vazifeni n y i n e Türklere ait old u ğ u n u sami miyetle teme n n i ediyorlard ı . Anadolu h a l ­ k ı n ı tanıyan Pakista n l ı la r b u g ü n to rihi İslôm kud ret ve haş­ meti n i n yine Türkiye'de yükseleceğ ine ·i nanıyorlar; Demok­ rat Pa rt i zama n ı nda l ô i k l i ğ i n d i n a l eyhtarı tatbikine son ver·i l d i ğ i i ç i n de A. Menderes'i çok seviyorlard ı .1

c ı ı Pakistan'a

madık.

aid diğeı- hatıralarımızı yazmağa

fırsat

bula­


Haş.metlü Mekil Faysal Büyük Arabistan h ü k ü mdarı

Haşmetlu Mel i k Faysal

hazretleri, ilk defa Türkiye'ye teşrif buyururlarken ken d i l e ­ rine

«Hadim ül-Haremeymı unvaniyle h itap etmekten u m u ­

m i bir memnuniyet duyulacağı ndan. e m i n b u l u n uyoruz. Bu u nva n ı n , ilk Osma n l ı halifesi Yavuz Sulta n Sel i m'e ait b u ­ l u n ması v e Melik' i n d e İsla m ı n mu kaddes

beldelerinde

o n u n tabii b i r halefi o l ması iki h ü k ü md a r a rası nda birinci mü nasebetin ve bu h i ta b ı n b i r sebebini teş k i l eder. Filh::ı­ kika, Yavuz Sulta n Sel i m , y ı l d ı rım sür'atiyle, bütün İslôm 'Ara p ü lkelerini ve M ı s ı r'ı fethetti kten son ra , i l k Osma n l ı ha­ l ifesi olmuştu. Bu m ünasebetle M u kaddes beldelerin anah­ tarları n ı tes l i m a l ı rken, bura l a ra h e k i m ewel k i h ükümdarlar gibi kendisine de

«Sôhib ül-Haremeyn» u nva n ı veril mişti.

Lôkin, Allah ve M uhammed h uzurunda asla tevazuunu kay­ zetmeyen bu <;: i h ö ng i r pad i şa h BEYTULLAH'a ve Peyg a m ­ berin vata n ı na «Schip» ol ma kta n h icap duymuştu . Bu se­ beple de bu eski u nva n ı derhal

«Hadim ül-Haremeyn»e tah­

vil ederek d i r.i hassasiyet i n i tari h e geçirmiş ve böyl ece bu mônevi m irası d a ha·leflerine b ı ra kmıştır. Dünyayı i k i cihö n g i re yetecek kadar büyük b u l mayan Yavuz Seli m a ncak, sekiz y ı l süren kısa salta natı esnasın­ da Osma n l ı İmparator� u ğ u na kıtala r katm ış ve b u sebeple de tarihte Al p Arsla n , Cingiz Han ve İskender gibi büyü'< fôtihler a rası nda yer a·l mı şt ı r. Çağdaş meş h u r Tü rk ö l i m i ve şöiri İ b n Kema l ' i n , onun b u d u ru m u n u bel i rten, ş u veciz kıt'ası da iki tarihi şahsiyetle birlikte ebediyete kadar i n ­ t i ka l etmiş bu l u nmaktad ı r :


1 97

Haşmetlü M e l i k Faysal

Az zaman .içre çok iş etmiş idi, Sôyesi olmuş idi ôlemgir; Şems-j asr idi asırda şemsin, Zilli memdud olur zamanı kasir. (Az zaman içinde çok iş etmiş ve bölg esi d ü nyayı tut­ muştu. Asrın da g ü neşi id i . Nite k i m i k i n d i (asr) vaktı da g ü n eş i n gölgesi uzun ve zamanı kısa sürer. ) Fakat M e l i k Faysal ile Yavuz Sel i m arasında, b i r fu­ tCıhat münasebeti ol mad ı ğ ı ve coğ rafya a lökası da çok şey ifade etl"!1ed iği ha lde, siyasi ve mefkCırevi ba k ı mdan dah J ciddi ve yakın bir benzerl i k vard ı r. Gerçekten Arabistan hü­ k ü mdarı g iriştiği İslöm birl iğ i d övası ile de Sulta n Sel i m ' i n s iyaset sah nesinde hayırlı b i r ha,lefi old uğunu göstermiş­ tir. N iteki m onun selef ve h a l efleri, Haçlı taarruzları dolc­ yısı ile , daha ziyade Avrupa ta raflarında cihöd ve fütuhat ile u ğ raşı rken kend isi, İslöm birliğin i kurmak ve ona daya n m a !< maksad iyle,

Şark'a dönmüştü. B ü t ü n Arap ü l keleri n i

bu

ma ksatla i lh a k eden 1. Sel i m aynı gaye ile buna engel bu­ l u n a n Safevi Şah isma i l ' i ezd iğ i gibi Avrupa fetnine de ha­ z ı rlanıyordu. Bu s ebeple son teşebbüs i le Yavuz ve Kan uni Okya nuslara h ö k i m ol maya

başlayan Avrupa l ı ların İslöm

d ü nyas ı n ı ve İmparatorl uğunu a rkadan çevirme hareketi­ ni önlemek istiyorl a rd ı . N iteki m bu devir Osma n l ı m ütefek­ k i rleri deniz keşifleri n i n siyasi ve i ktisadi büyük ehemmiye­ t i n i yazıyor ve endişelerini pöd işaha a rzed iyorla rd ı . Lö k i n Yavuz kısa süren saltanatı dolayısı i l e d a h a b ü y ü k cihang i r · l i k emelleri n i g e rçekl c.=";; t i rme fırsatı n ı b u l a ma mıştı .

İslöm

idea l i ne bağlı ve bu sebeple d e Yavuz'u n hayra n ı kalan ş ö i r Yahya Kemal « Ezön-ı M u h a mmedi» adlı ş i irinde h isle­ rin i çok g üzel ifade eder ve bütün dünya n ı n müslüman ol­ mamış b u l u n masını onun erken ölümüne atfeder:


Siyôsi B u h ra n ı n Kaynakları

1 98

Emr-i bülendsin ey Ezôn-ı Muhammedi! Kôfi değil sadôna (;ihôn-ı Muhammedi; Sultıan Selim-i Evvell raımetmeyüp ecel, Fethetmeliydi ôJeml şôn-i Muhammedi. İşte Haşmetlu Arabistan M e l i k ' i İ sl ô m m i l l etleri b i r l i ğ i siyasetiyle, diğer s u lta n l a rdan ziyade, Yavuz'u n büyük dô­ vasını beni msemişti r. Gerçekten mübôre k beldelerin « H ô ­ d ı m ıı ı Melik Faysal, seleflerinden fark l ı ola rak, b i r yanda n vata n ı n ı n imôrına m i l l eti n meden iyet yol u nd a yü ksel mesi ve refô h ı na h i mmet ede rken öte yand an da müslüman m i i ­

letlerin a n l aşma s ı , b i rleşmesl ve 'bi rl i kte mes'ud o l ma l a 'ı dôvası ile de d ü nyaya mü mtaz şahsiyet i n i ve kudretini ta­ n ıtmıştır. O, bu yüksek siyaset ve ideal He b u g ü nkü m ü s l ü ­ man 1-iderler a rasında d a temayüz eyled i ğ i n i göstermiş ve bu sebeple de Yavuz'a nisbet h a k k ı n ı kaz� :�m ıştır. Haş­ m etlu Faysal h a l kçı zihn iyeti ve memleketi için g iriştiği me­ den iyet hamleleri ile hem İ s l ô mi ve hem de Avrupai y üksek bir devlet adamı ve ileri görü ş l ü bir şahsiyet oldu ğ u n u gös­ teri r. Arabistan g ibi çok ' farklı şartlarcı s a h i p b i r ü l ken in hususiyetleri v e kendi s i nden önceki zama n l a r göz önüne g etirild i ğ i takd i rded i r, k i onun devri

değerlendi rilecekti r.

Devri n i n daha baçlangıçta b u l u n ması ise ümitleri n i daha d a a rttı rmaktad ı r. O, medeniyetin ve i l m i n gösterd iği tekô­ mül

yol u n u tercih etmekle de bôzı komşu m utla kiyetçi,

c u m h uriyetçi ve sosya l ist l id erlere nazaran daha i leri b i r görüşü n mü mess i l i d i r. Zaten kaza nd ığı m ümtaz mevki i n sebebi d e budu r. Tarih boyunca kısır tab iatın es iri b u l u n a n ve şartları ­ n ı n a ğ ı rl ığ ı dolayısı i l e de İ ra n m i l l iyetçisi

Şeh-nôme müel­

l ifi F i rdevsi' n i n haksız istihfa fl a rnıa hedef olan Arclibistan ' ı n asil ha•kı

13 asır önce Muha mmed' i n n efhett i ğ i i lôhi ruh

i l e s i l k i n m i ş ve İslam mucizesi gerçek leşmişt i . Arabistan bu büyük hôd iseden sonra tekrar eski sessizl i ğ i ne göm ü l -


Haşmetlü M e l i k Faysal

1 99

müş ve mu kadderatı i le başbaşa kalmıştı. Bu büyük İslôm mucizesinden sonra Arabistan b u g ü n de maddi mOcizes i l e dü nyada büyük b i r ehemm�yet kazan mış; sonsuz •ku m çöl­ leri altınd a petrol den izleri ve hazineler fışkırm ı şt ı r. Bu se­ fer d ü nyaya medeniyet kaynağı olma kta n zıiyade kend isine maddi tera k k i i mkönları b u l muştur. Fakat hazinelerin çöller d iyarı Arabista n ' ı n meden iyet ve u m ra n ı na vasıta olması haşmetlu Mel i k H azretler i n i n h immet ve d i rayeti sayesinde mümkun ol muştu r. O b u y ü ksek di rayet ve hasletleri i l e Yeni-cağ Avrupasında meş h u r o l a n « M ü tıevver k ı ra l l a rıı ti · p i n i n son ve mümtaz b i r m ü mes s i l i d i r. Böylece �arihten i nHka l eden mônevi m i ras i le maddi hazineleri b i rleşti ren Melik hazretler.i , devrimizi n şartl a rı n ­ d a n da m ü l hem olarak, İ sl ô m mefıku resi v e b i rl i ğ i dôvôsile.

13 ası r son ra , Arab i sta n'ı n yeni bir ta rihi vazifesine g i riş­ miş; bel!çi de M u kaddes topra kların ilôhi bir dôvetine im­ tisal etmiş ve bu mkenin sesi b i r daha duyulmağa başla­ mıştı r. Bu nunla beraber O, İslam birliğ i f i k ri n i n bir kah ra­ manı o l a mk siyaset sahnesine ç ı karken, sadece devri mizi n ih tiyaçlarına göre h a reket etmekte ve bu sebeple ne Mua­ viye g'ib i bir Arap impa ratorl uğu ve rie de Yavuz Sulta n Sel im g ib i b i r İslöm h a l ifel iği kurmak peşinde değ i l d i r. O n u n İ s l ô m Birl iğ i düşü ncesi mahalli rekabet v e ·i htilatları kardeş­ l iğe ve ittifaka çevirmek ve bu sayede siyasi i çti mai ve mJ

·

nevi sars ı ntı l a rı g iderip medeni hamle ve istiokra r i mkônları sağlama kta n başka b i r şey ola maz. Bu İslôm m i l letleri bir· l i ğ i n i n bir İslôm konfederasyonu veya bütü n l ü ğ ü (integra ti­

o n ) h a l i nde kuvvetlen mesi ve yükselti l mesi, şüphesiz, asıl gayeyi teş k i l edecektir. Bu m i l letler, ·b öylece siyasi iktisadi ve ·kültürel ba k ı m l a rdan b i rbirini tamamlayacak ve kudret kazanacaklardır. Vaktiyle tarihi göz önüne getiren bir Türk ô l i m i Türıkler devlet. h ukuk v e askerl i k , Ara p l a r i lıim ve İ ra nl ı la r edebiyat ve san'atta tema·y üz etmekle ıbüyük b i r m i llet ola ra k tarlıhte old u ğ u g;bi, b u g ü n d e b l rleşmel id irler


200

Siyesi Buh r a n ı n Kayna k ları

görüşünü tekra rlıyord u . M e l rk Faysal hazretleri bu İ�ömi ve i nsani siyaseti ile Arap ü l kelerinde dozunu kaçıra n son sosyal ist ve ı rkçı cereyanla r karşı s ı nd a , şü phesiz, d ah a re­ al ist ve üstün b i r görüşü tem s i l eder. İ s l ö m m iU etleri b i rl i ğ i a s l ı nd a coğrafya, tarih, kültür ve siyaset şartla r ı n ın Avrupa M üşterek Pazarı ve bütünleş­ mesi ( i ntegration ' u ) kada r tabii ve gerçekleş mesi m ü rrı k ü n ­ d ü r . Bu siyasi birlik yaln ı z müslü man m i lletlerin istikrar, huzOr ve yüksel me l erine d e ğ i l d ü nya sulh u n e de büyük b i r h izmette bulu nacaktır. Hatta İ n g iıltere, Amerika v e b ü t ü n Batı O l e m i Yakı n-şark'tak i i ktisadi menfaatleri n i d e bu s u ­ retle deva m l ı emn iyet a l t ı na a l mış olacaktır. Esasen tari h · t e böyle b i r siyasi b i rl i k gerçekleşmiş v e müslüman m i l l e t­ ler Osma n l ı , Selçuklu ve Abbasi İ mparatorluklan devri nde, yüksek bir hayat ve medeniyet içerisinde, birl i kte mes'ud g ünle r yaşa mışlard ı r, k i bu devirlerin tatlı hat ı ralarını bu­ g ü n de d i ri ltmek cağ ı mızı n tabii ve hattô zaruri bir icab;

·

d ı r. Son Osma n l ı ida recil eri ve Arap l id erleri eğer istikba l i v e gel işen d ü nya şartları nı i y i kavram ı ş olsa�ardı Osman­ lı İ mparatorlu ğ u n u , kolaylı,kla, bir Türk - Arap konfederas­ yon u h ô l i ne getireb i l i r ve bu suretle birçok

felök et l er va

bugünkü d ağ ı n ı k l ı k ve zaafiyetler de önlenmiş o l u rd u . Bu İ m paratorluğ u n büyük devletlerin siyaset ve menfaatleri le ahen kleşmesi ve bütün d ü nyada saygı görmesi de m ü m­ k ü n id i . Bu ves i l e ile b ü y ü k d evletlerin Osma n l ı İmpa rato r · luğunu yıkmakla daha kô rlı ç ı k madı k l a rı n ı ve herhalde piş­ man oldukla rı nı tahmin etmek yerin de ol u r. Dünya n ı n büyük •ktisadi ve siyasi b i rl iklere doğru ge­ l iştiğ i devrimizde Orta ve Ya kın-şark m i lletleri, coğ rafi, ta­ rihi, d i ni, kültürel ve

i ktisadi bağlarla b i rleşip

250 -

300

m i lyon l u k bir ittifak veya konfederasyon ku rmakla Amerika, Birleşik Avrupa, Rusya, H i nd i stan ve Cin yanınd a yeni bü­ yük b i r s u l h ve muzavene meydana gelmiş olacaktı r. Böy-


H aşmetlü M e l i k Faysa l

201

l e bir birl i k teşekk ü l ü n ü n Bi rleşmiş M i l letler idea l i ne uyg u n ve o n u gerçekleşti rme n i n bif merh alesi olaca ğ ı da ôşikô r­ d ı r. Biz bu düşü nce i l e eski yazı larımızd a Avrupa müşterek pazarı ve siyasi bütü n l ü ğ ü n ü n Türkiye için m üsaid bazı ta­ raflarına rağ men, sun'i ve muvakkat olduğunu bel irtiyo r; siyasi ve i ktisadi istikba l i mizin de Şarkta b u l u nduğunu mey­ d a n a koyuyorduk. Esasen Türkiye ' n i n zaman - zaman si­ yasi bir ya l n ızlığa düşmesi de gafletle Şarkta k i tarihi mi­ rasını b ı ra kması n ı n ve Şarkın l iderli ğ inden g ön ü l l ü istifa hatô s ı n ı işlemesi n i n mukadder bir neticesidir. Türklerin i le­ ri ve dev b i r Avrupa Birliği içerisi nde, yabancı bir m i l let olara k erimes i ne kadar mü mkün ise, tari hte olduğu g ibi , b u g ü n de ya k ı n m ü s l ü ma n komşuları i l e b i rl i kte yaşaması o derece kolay ve y ükselticidir. N i teki m Avrup a Konsey i, NATO ve M ü şterek Pazar teşekk ü l lerine g i rme teşebbüsle­ ri mize karş ı Türklerin ı rk, d i l , d i n ve kültür bakımlarından farklı ve Asy a l ı oldukla rı , b u sebeple Avrupa içinde bulu­ na mayaca kları hususunda o taraftan itirazlar cıkmış; hat­ tô bu gayretlerimiz ve mutlaka Avru pa l ı gözü kmek a rzula­ rı mızla istihzô da ya p ı l mıştı. İşte Arabistan h ü k ü mdarı İslôm m i l l etlerin i birliğe dô­ vet ederken bu tabii şartlara göre h a reket etmekte ve yük­ sek görüşl eri n i de s a ğ l a m temellere

daya nd ı rma ktadı r.

M ü s l ü m a n m i l l etlerin a rzu ve m enfaatleri ne uygun b u l u n a n b u yaratıcı f i k re karşı b a z ı menfi propaganda v e isnad l a r yapıl makta d ı r, ki bunların ciddi b i r tenkide tah a m m ü l ü yok­ tur. Bu birl i ğ i n i ktisadi ve içti mai i lerlemeye e n g el değ i l el­ verişli oldu ğ u , teokra t i k bir kuruluşu h edef tutmadı ğ ı için de vicd a n h ü rriyetini i h l a l etmeyeceğ i göz ö n ü ne getiri l i r vs d i n i n sadece bi rleştirmede büyük bir rol oynayacağı düşü­ n ü l ü rse ona karşı ileri s ü rü len iddia ve isnodlar derh a l if­ lôsa mah k u m o l u r. N iteki m Avrupal ı l a r da bah is mevzuu birli kleri k u ra rken H ı ristiyan meden iyete ve Yunan - RomıJ kültürüne ve m üşterek coğrafi esa s l a ra daya n d ı k l a r ı n ı be-


202

Siyôsi Buhra n ı n Kaynakları

yan etmişler \(e oyn ı d i ne mensubiyetin verdiğ,i avanta j · belirtmekten çekinmemişlerdir. Bu lord a n fayd a l a n mayı sebeple İsiôm Birl i ğ i teşebbüsüne yarayan d i n ve başka ômtnerden istifade a k l ı n ve ileri l iğ i n, buna karşı 1leri sürü ­ len safsata lar da tobiatiyle geri l i ğ i n ve d a r d üş ü ncenin be­ l i rtileridir. N iteki m Pakistan milleti varl ı ğ ı n ı ve hayatiyeti ni İslômiyetin zaferine borçlu old uğu gibi Türklerin cihan-şu­ mül hôkimiyetleri ve ıkültürlerinde ve i ra n'ın yüksek mede­ n iyetinde de bu d·in i n rol ü başta gelir. Esasen tarih ilmi de d i n i n millet ve medeniyetlerin teşekkülü ve bekas ı nda bi­ rinci derecede ô m i l olduğuna şah idd ir. Bu birl iğin karşı­ sına dar, gayri tabii ı rkçı ve sosyal ist görüşlerle çıkmak veya küçük ihtirnslara ka p ı l mak mi lli ve i nsani gayelere ay­ k ı rıdır. Nitekim müslüman mi lletleri, artık komünist dünya­ sında da ric'at zoru nda J<alan, Sosyal izm'e saplanmadan daha i l mi ve medeni metodlaırla milli ve sosyal meselelerini hal letmek imkônlarına sahi ptirler. Maddi - ma nevi kolaylaştı rıcı ve dü nya siyasi şo rtları­ nın zorlayıcı ô mil leri ne rağ men İslôm birliğine ve hattô müslüman mil letlerin a nlaşmasına karşı yine de bir takı m şahsi, zü mrevi ve tekn ik güçl ü kler va rd ı r. M üs l ü man l id e r · lerin zaaf v e ihtirasları. 1 9. asırdan beri s u n ' i b i r şekilde hariçten sokulan müfrit ve ayı rıcı mill iyet fiki rleri n i n bir kısım mü nevverleri sarması bunların başında g e l i r. H albu­ ki böyle biır birl i k makul miHiyetçiliğe engel olmadı ğ ı gibi b u n ların karş ı l ı k l ı gel işmelerine de yard ı mcı o l u r. Menfi te­ sirlere bazı yabancı ve zümrevi menfaatleri de ilôve etmek gerektir. Fokat karşı temayül lerin büyük h a l k kitlelerine ve s·a ğlam münevverlere yayı lmamış olduğunu da u n utma ma­ l ıyız. B u du ru m Mel·ik Faysal hazretle.rinin sağ la m bir te­ mele dayandığını ve Cok kuvvetl i desteklere sah i p b u l u n­ duğunu göstermeğe •kôfidir. istôm' ı n büyük manevi m i ra s ı na ve 'bugünkü madcll ha­ zinelere malik bulunan Melik Faysol 'ın rehberl iğ inde Ara-


Haşmet l ü M e l i k Faysal btsto.n ,

203

1 3 a s ı r sonra, ü mit ed eriz k,i yeni b i r tarihi vazife­

n i n eşi ğ i nde b u l u ns u n . Tarih büy ü k insa n l a rın büyük dôvô­ l a rı ve b üyük dôvaların da büyük insanları ya rattığ ı n ı gös­ termiştir. Ge rçekten imôn ve mefkOre ile yetişen nes i ll erin hem kend ileri n i , hem d e m i l l etleri ve insa n l ı ğ ı yükseltmele­ ri i l mi ve tarihi bir hakikattır. Suudi Ara bistan pad işaıh ı n ı n b i r el i ni de, h iç b i r zaman dostluğunu esirgemed i ğ i , Türki­ ye'ye uzatması pek tabiid i r. Z i ra b i l i rler, k i İslômiyet.in g e­ l işmesi ve yayı l masınd a a sil Ara b i stan h a l k ı n ı n tarihi h iz­ meti ne ise

1 000 yıl kanı n ı esi rgemeyen Türk m i l leti de biJ

din ve med en iyetin y ükselmesi ve koru n ması nda aynı b ü ­ y ü k vazifeyi ifa etmiş ve İslô m ı n k ı l ıcı o l muştu r. Bir rivôye­ te göre i n:ıôm-ı A'zam Hacda d ua ederken hôtiften gelen b i r ses onu « K ı l ı ç Tü rk,l erin e l i nd e b u l u ndukça sen i n mezhebi­ ne zeval yoktu n> mü jdesi ile tebşir etmişti. Zaten tarih de Tü rklere « İslômın k ı l ı c ı »

(Seyf üı -islôm) unva n ı n ı vermiştir.

Melik hazretleri n i n bu tarihi kud reti düşü nmesi ve b i r kı­ sım f i k i r adam la rı g ibi Anadolu'da henüz hayatiyetini kay­ betmeyen ve son söz ü n ü söylemeyen i m ô n l ı bir m i l l etin ya­ şadığına di kkat etmesi tabi i d i r. Bu kuvvetl i Türk dostl uğu m ü n a sebeti ile Haşmetlu ve İsmetl u Mel i ke hazretleri n i ve o n u n Türk old u ğ u n u da hatı rlıyoruz. Biz başl a n g ı ç h a l i nde bul u nan bu mefkure n i n i lerleye­ ceğ i n e ve er-geç gel işeceğ i ne i n a n ıyoruz. Bu yüce dôvôda M e l ik Faysal hazretleri n i n , Yavuz'un yol u nd a , ta ri h i n a l t ı n sah ifelerine geçmes i n i v e büyük ş ô i r v e eserleri le ebedileşmesi n i istiyor ve

san 'atkô rları n

ccHadim ül-HCıremeyn

ve'I Müslimin» sıfatı ile kend i lerine Al l a h ' ı n ya rd ı m ları n ı n iyôz ediyoruz.


Türk İran Dostluğunun Tarihi Esasları B u g ü n İ ra n i le Tü rkiye

a rasında yerleşmiş

bul u na n

dostluk o kada r kuvvetl i tarihi esaslara v e çeş itl i u ns u rlara dayqn ma•ktad ı r ki, bu mesut d u rumu « İ K İ KARDEŞ M İ LLETıı tôbi rinden başka b i r şey ifade edemez. Filhakika, tarihi ve coğ rafi ô m ill erin tesiri alt ı nd a , asırlar boyu nca v u k u b u l a n

ır1<i di ni, H sa ni, edebi

v e kültürel

kaynaşmalar

saye­

s i nde iki mil let o derece 'b i rbirine karışmış ve kaynaşmıştı ki, bazı devir ve böl ge l e rde Türkler i le İ ra n l ı l a rı birb i rlerin­ den ayı rmak bile kolay değildir. Etn Pk ve ,kültürel kaynaşmaları n ya l n ız İ ra n 'da Turan «Türkistan » d a değ i l yeni bir Türk vata n ı h a l i ne gelen Ana ­ dolu 'do da cereyan ettiğine h i ç d ikkat edilmemiştir. N ite ­ k i m Türkler, birçok eski kavim ve meden iyetlerin y u rdu olan, Anodol u 'ya geldi kten sonra bile, yerl i u nsu rla.rda n ço'< fazla İ ra Fı ' ı n

kültürel tesirlerine bağ l ı kal mışlard ı r. Hattô

Os manlı T ü rkleri en ileri b i r İslôm m i l leti oldukları zaman­ l a rda b i l e hôlô İ ra n şeh i r, ş ô i r ve sanatkôrla r ı n ı kend ileri n e b i r m u kayese örneği olara k gösteriyorlard ı . Selç u k l u v e İ '. ­ h a n l ı devrinde Farsça, diğer T ü rk ü l kelerinde olduğu g i b i , Anadol u'da da devlet v e edebiyat d i l i olara k yaşa m ı ş ; ha�­ ta büyük şeh i rlerde, y ü ksek ayd ı n l a r a rasında, Türkçe ile birl ikte, b i r müddet konuşma dili olara k da k u l l a n ı l mıştır. Türkiye'de böyle bir d u ru m u n h u s u le gelebil mesi, ş üphesiz, İ ra n'dan büyük şeh irlere göçen i l i m , edebiyat, sanat ve t i -


Tü rk- İran Dostl u ğ u n u n Tarihi Esasları ca ret erbab ı n ı n m ü h i m b i r yekun tutması ile i lg i l id i r. d a n sonra ve hususiyle Osmanl ı

205 1 3. ası r ­

devrinde Türkçe, a rt ı k

Farsça n ı n h ô k i miyetinden k u rtularak İ s l ô md a n önce old u­ ğ u g ibi, tekrar resmi ve edebi d i l pôye s i n i kaza n mış; bö"j­ lece �arsca nası l b i rkaç ası r Arapçaya karşı isHklôl m ü ­ cadeles i yapmış ise T ü rkçe de a y n ı yol u ta kip e�m işti r. Bu­ n u n la beraber Farsça yüksek T ü rk m ünevver edebiyatçı çevrelerde yine de i k i nci b i r ,kültür d i l i olarak yaşamış ve garp d i l l erin i n baskısına rağmen bu mevk i i n i Cumhuriyet devrine ,kada r muhafaza etmişti r.

1 6. ası r başlarında Tü r­

kiye'de Yavuz Sultan Sel i m ' i n Farsça, İ ran'da da Şah İs­ ma i l ' i n Tü rkçe ş i i rleriyle meydana çı kma l a rı tarihi kaynaş­ ma ların maddi bir misali olara k ,kayda şayand ı r. Türkler i le İ ra n l ı l a r a rasında vuku bu1an kültür kaynaş­ maları etni,k karışmalar ile muvazi gid iyo rd u . Büyük İ rm ı destô n ı

«Şeh-nôme» İ ran v e Tura n kavimleri n i i k i kardeş

oğ u i l a rı saya n , efsônevi Türk pad işahı Afrôsyô b (Türk de3ta n ı nda Oğuz H a n ) İ ra n'da saltanat süren ve bazı şeh i rlerin kurucusu olan bir h ü kümdar olup, İslôm devri nde, büy ü k Türk haneda nları onun nes l i nden g e l m i ş s a n ı l ı yord u . B u n a m u kabil b a z ı Anadolu bey l ikleri kend i leri n i İ ra n Sôsôni şe­ ce res ine bağ·l ıyorl a rd ı . İslôm devrinde vuku bulan büyük is­ tilô ve muhaceret h a reketleri, zaman ve mekôn itibariyle değişen bir n isbette izd ivaçlara ve kan karışmaları na ô m i l ol uyord u . B u mü nasebetled i r ki, bazı O rta-cağ müell ifleri Türkmenler i le Şark Türkleri a rasında göze çarpa n s i m J f a rklarını da i k l i m değişti rme v e İ ra n lı l a rla karışma sebep l eri ile izah ed iyorla rd ı . İ ra n l ı larla Türkler arasında kaynaşmalar İslôm devri n ­ de ehemmiyet v e kesa,fet kaza nma.kla beraber siyasi, k ü l ­ türe l v e etn i k münasebetler eski cağla ra kadar ç ı ka r v e

2000 y ı l l ı k b i r ta,r ihi aşar. Tarih i n ç o k e s k i ve b ü y ü k b i r m i l ­ leti olan İ ra n l ı l a r ı n Akamenid v e Sôsôni i m pa ratorl u kları


Slyôsi Buh r a n ı n Kayna kları

206

devirlerhıde d ü nya siyasetinde göze ça rpan üstün l ü kleri İs­

IOm devrinde medeniyet sahasına i nt i ka l eder. Bununla be­ raber onlar i s l ô m devrinde siyasi mevkileri n i kaybetUkten sonra Arap ve Tür:k i mpa ratorluk·ları zama n ı nd a yine bü­ yük devlet adamları ve idareci leri i l e h izmete deva m etmiş· lerd i r. N i tekim b i r Arap h a l ifes i : «Bu Acemier tek başlarına d ü nyayı idare etti ler, biz ise anlam mu htaç ol madan cu devleti idare edem iyoruz» ifadesiyle bu d u rumu çok g üzel bel i rtmişti r. T ü rk Sultanı Melik Şah i l e İ ra n l ı veziri N izar.ı ü l-M ü l k b i rl i kte mütalaa ed·i l m ed i kce Büyü k Selçuklu İ mpa­ ratorl u ğ u n u n h a ş meti anl a ş ı l a maz. İ ra n mucizevi İ s l ô m isti­ lôsı altınd a b i rkaç a s ı r tarihten s i l i n mi ş gözükü rken b u es­ ki siyasi a n'a neleri ve İslam meden iyeti ndeki büyük h iz­ metleri

sayesi nde tekrar va rl ı ğ ı n ı meydana koydu. Öyl'3

ki İ ra n l ı l a r bu ma nevi m i ra s l a rı ile eski çağ l a rd a n bug ü n e k a d a r mevcud iyetleri n i muhafaza eden nôd i r m i l l etlerden b i r i n i teşkil eder. Şeh-nô m e şairi büyük Fird evsi: « Bu otuz yıl i ç i nde çok sı kıntı çekt i m , fakat bu Farisi (Şeh - nô me) sôyes i nde Ace m ' i (yani İ ra n ' ı d i ri ltti m » d e rken Arap (İslôm) istilası altında m i l l i şuurunu nasıl b i r uyanış ve silkiniş i l e kurtarmış olduğ u n u ve İ ra n milletini n tekrar t a r i h sahnesine çıktı ğ ı n ı gösterir. Fakat islô m istilôsı ve · Arapça n ı n a ğ · r baskısı dolayısiyle ancok İ r a n ' ı n Uzak-şark h ud utla rınd a ve Türkistan'da doğ maya başlayan Fars edebiyatı ve kültürü, Türkista n , İ ra n ve Tü rkiye'de hüküm süren Türk haned a n l a ­ rı n ı n saraylarında, s u l t a n b e ğ v e hatu n l a r ı n ı n h i mayesi nde yükselmiş ve altın devri n i idrak etmiştir. Türkler kend i lerine maletti kleri bu edebiyat ve d i l i Cin s ı n ı rlarınd a n Akdeniz kı­ yı larına kad a r yayd ı l a r.

Fars dili ve kültürünün y ü kselişi

Türklerin İslôm d ü nyasına hôkimiyetleri i le baş l a r. Fakat bizzat Türklerin b u yeni ve parlak d evre g i rişleri de dol a ­ yısıyla İ ran l ı , Harzemli ve Soğdl u ların eseridir. İ ra n l ı , H a rzeml i ve Soğd l ul a r büyük kerva n l a rı ta·k i p ederek, tôc i r, a l i m ve şeyh olarak, Tü rk ü l kelerine g idiyor:


Türk-İran Dostl u ğ u n u n Ta rihi Esasları ora la rd a İ sla m d ini ve meden iyet i n i n

207

maddi ve manevi

mahsulfer i n i götürüyor ve T ü rkleri tedricen bu d i ne kaza n ı ­ yorlardı . işte b u suretle . Türkler İslamiyetle b i rl i kte İ ra n kültürü tesirine g irmişlerd i r. B u ·ihtid ad a n sonra s iyasi h a ­ k i m iyetleri, muhaceretleri ve Selç u k l u l a r devrinde bi.rf ikte yaşamaları bu kü ltür i l e daha fazla kaynaşmalarına sebep oldu. Böylece İslômdan önce İranhlar nas ı l Yakın-şo·r:k' ı n d i n , kültür ve a lfa1beleri n i Türklere n a k l etmiş iseler İslôm devrinde de İslôm d i n i ve medeniyet i n i kendi kültürleri ile b i rl i kte öylece götürmüşlerd i r.

Buna mukabil Türkler da

kendi kültürleri ile Uza· k-şark meden iyet u nsurlarını İslôm d ü nyasına ve b i lhassa İ ra n'o getirerek İslôm meden iyetin i n canla nmas1 111 a ve yüksek İ ra n kültürü n ü n Avrupa'ya tes i ri­ ne h izmet etmişlerd i r. Bugün Türkiye'de yaşayan , d ini ve medeni hayata a it b u l u na n sayısız kel i meler İ ra n k ü l türü­ n ü n yüksek tesi r dereces i n i n can l ı şah itlerid i r. Buna muka­ bil Türkçen i n Fa rsça üzeri ndeki t esiri de ·az olmamışt ı r. Selç u k l u l a r devrinde İslôm meden iyet i n i n yeni b i r ham­ le i l e yü kselmesi , i l i m , san'at, m i mari, müzi kle, tekn ik, i k­ tisadi ve içtimai haya t ı n çok üstün b i r seviyeye u laşması ve m i lyon l u k n üfusa vara n şeh i rlerin

çoğal ması Tü rk ve

İ ra n l ı ların müşterek çalışmaları n ı n mes'ud b i r neticesi ol­ muştu r ki, ta rihi kaynaklar bu ileri medeniyetin tasvi rleri ile dol ud u r. İlhanlılar zamanı Selçuklu devrine nazaran mede­ ni ve i ktisadi ıbok ı mdan bir sukut teşk i l etmekle beraber Tebriz şehrine ait bütçen i n çağdaş İngiltere veya Fransa k ı ra l l ı kları

bütçelerine muad i l

b u l u nduğunu beli rtmek b i r

f i k i r vermeğe kôfidi r. Selçu k l u l a r devrinde İ ra nl ı la r ile Türk­ leri n kaynaşma·sı ve m ü şterek çalışması sayesinde e n yük . sek seviyesine u laşan medeni ve i ktisadi hayat M oğol i st i ­ lôsı i!e b i rden bire t a m bir CôKu ntüye uğramışt ı r. Gerçek­ ten tari h i n en m üth iş isti lôs ı n ı yapan Moğo l l a r Türkistan'­ dan Akdeniz kıyılarına, Kıpçaık (Cenubi Rusya) ü l kesinden M ı s ı r'a kad a r bütün ş eh i rleri yıkmak, Türk ve İ ra n l ı ları kit-


208

S iyôsi Buhra n ı n Kayna k l a rı

leler h a l i nde imhô etmek suretiyle yalnız bu mômur ü l ke­ l eri harap ve ıssız duru ma d üşü rmedi ler; artık bir daha doğ­ rul a m ıyacok d erecede İslôm medeniyetini de çöküntüye uğ ratt ı l a r. Öyle ki, Osma n l ı Memluk ve Safevi devletleri n i n b ü t ü n gayretleri ne rağ me n İslôm meden iyeti b i r daha d i ri l ­ me i mkô n ı n ı bula mad ı v e İsl ô m ' ı n tesiriyle Avrupa'da y ü k ­ selen meden iyet karşısında gömüld ü ğ ü i n h itattan kurtu l a ­ mad ı . Avrupal ı l a r, Okya nusları a ş ı p deniz yol larını keşfed i n · ceye kad a r Tü rk·iye i l e İ ran arası nda büy ü k b i r ticaret var­ d ı . İ ra n ' ı n büyük şeh i rlerind e i m a l ed Hen kumaşlar T ü rki­ ye yolu ile Avru pa'ya sev;ked i l lyo rd u . İ ra n l ı büyük tacirlerin Sivas'ta ve d iğ e r Anadolu şeh i rlerinde ş ubeleri va rd ı . Tür­ kiye - İ ra n a rasınd a para nakl i ne lüzum kal ı n madan hava­ le senetleri ile ticare t ya p ı l ıyord u . Türkista n, Tebriz, Sivas, Konya ve Antalya a rasınd a işleyen büyük kervan yolu Türk - İ ra n şeh irleri nde imal edilen sı nai mamul leri Avrupa 'ya ulaştı rıyord u . Farsça

«çek» kel i mesi b u dev i r ticaretinde­

k i il eri usulleri n bir hatırası ola rak modern i kt.isad iyata da mal ol muştu r. Bu milletlerarası yol üzerinde muhteşem ôbi­ deler h a l inde s ı ralanan büyük kerva nsarayla r ortacağ T ü rk - İ ra n meden iyetin i n çok yüksek ten zen g i n vakıfları

m ü esseseleri i d i . Gerçek­

ile kerva n l a rı n her t ü rl ü ihtiyaçla rını

mecca nen karş ılayan b u kerva nsaray l a r hasta ları tedavi et­ mey i , bazen yolcuları n kültür ve eğlencel eri için kütüpha­ ne ve oyun ôletleri .bu l u n d u rmayı b i l e i h mô l etmem i ş ; bir çok benzer müesseseler g i bi i ktisadi, içtimai ve insani ga­ yeleri b i rleştirmiş; medeniyet tari h i nd e müstesna bir mev k i kaza nmışlard ı r. İslôm medeniyet i n i n kuru l uşu ve i n kişafı nda Ara pl a r , İra n l ı l a r ve T ü rkler birl i kte ça� ışmış, birlikte yaşamış, çeşitli sahalard a b i rb i rleri n i ta mamlamışlard ı r. Fa'kat Tü rkler İIQ İ ra n l ı l a r daha çok kaynaşmışlard ı r. Bug ü n medeniyetin d ü n -


Türk- İ ra n Dostl u ğ u n u n Tari h i Esasları

209

yayı küçültmesi karşı sında komşu ve birb i rine yakın m i Het­ l e r siya,si ve iktisadi b i rl i kler h a l i nde teşki lôtla n mağa çal ış­ maktad ı rl a r. Birl eşmiş M i ll etler ideal i ne u yg u n b u teşkilat­ l a n m a n ı n e n d iikıkate şayan örneğ i n i Avrupa müşterek pa­ zarı ve bütü n l eşmesi teş k i l eder. Avru pa l ı l a r Amerika, Rus­ ya ve Cin g ibi büyük devletler karşısında yeni bir b i rl iğe doğru giderl erken coğrafi, d i ni ve kültüre l ya,kı n l ı klardan faydaılanmokta, eski m i l li rekabetleri bu sayede gidermeyi düşün mektedirler. Böyle b i r d ü nya

g id i ş i biz Türkler i le

İ ra n l ı ları, tarihi m i rası mızd a n fayd a la nara k , s ü r'atle yaklaş­ mağa, b i r konfederasyon h a l,inde b i rleşmeye zorlama ktadı r. T ü rkler, İ ra n l ı l a r ve Araplar nasııl mazide m üşterek d i n ve medeniyet sayesinde b irleşmiş ve çok defa ayn ı d evl·etlerin ida resinde b i rl i kte mes'ut ve i leri b i r haya,t s ü rmüşlerse b u g ü n de aynı imkanlara sah i p b u l u n uyorlar. üste l i k bug ü n d ü nyada g e l i ş mekte o l a n büyüık siyasi ve i ktisadi teşekkül­ ler ka rşısı nda hem kuvvetlenmemiz ve yüksel memiz ve henı d e beka m ız için b irleşmeye mecburuz. İ ra n l ı l a r i l e Türkler a rası nda başlayacak bu

birliğin, bizi gönü lden bekleyen

Pakista n l ı la ra, Efg a n l ı l a ra ve Araplara doğ ru , g e n işletil me­ si de g e rekecekt i r. Bu m ü nasebetle

Suudi Pad işa h ı haş­

metl u Melik Fa,y sal Hazretler,i ile Şeh i nşah Pehl·evi ve Tür­ kiye C u m h u rreisi Cevdet Sunay hazretleri arasında İslam Birl iği istikametind e atı lan i l k ad ı m ı çok h ayırlı b i r başlan­ gıç sayıyoruz. Gel işmekte olan yen i d ünya

muvazenesi,

Rusya ve Cin kom ü n ist yayı l ı şı karşısı nda bu b i rl iğ i umumi s u lh a , Amerika ve Avru pa ' n ı n menfaatlerine uyg u n gelece­ ğ i de ş ü phesizd i r. T ü rk, İ ra n l ı ve Arap m i l letlerin i n maddi manevi g üçleri ile bu b i rl i k içinde ta m b i r ahenk kurabil­ meleri ve tarihte olduğu gi bi bugün de b i rb i rlerini kuvvet­ lend i recek mes'ut b i r devir açmal a rı m ü m k ü nd ü r. Ve i l g i l i m i l letlerin f i k i r ada m l a rı ve ayd ı nl a rı n ı n d i rayet ve a n la y ı şF.

14


210

Siyasi Buhra n ı n Kaynakları

larına mevdudur. Şehinşah ve Eyüp H a n hazretleri n i n da­ veti üzerine İıra n ve Pa kistan'a zi·yarete çıkan Türki·ye Cum­ h u rrelsi' n i n bu seyaha·t leri n i n bu büyük ideo le ya rdımcı ol­ masını d i leriz. M i l leti ve vata nı n ı n selameti ve teraıkkis i için gen i ş islôhot hareketler:ine g i.rişen Şehi nşah Haşmetlu Rıza Pehlevi' nıi n i le ri g örüşleri sayesi nde İra n - Türkiye dostluğu n u n daha sağlam esaslar dah i l i nde b i rl iğe doğru gel işeceğ i nden emin bulunuyoruz.


Dünya Buhranı ve İslam Medeniyetini ihya Davası Ortaçağl a r,

İslômiyet ve h ı ristiya n l ı k g i bi ,

iki büyük

d i n i n yay ı l ı ş ı na ve cih ô n hôki miyeti dôvôsına şah it olmak­ la d ünya tar:ih inde müstesna bir ehemmiyet taş ı r. H ı risti­ y a n l ı k Akdeniz h avzas ı nd a

h ü k ü m s ü re n

putperestliğe,

inanç kargaşa l ı ğ ı n a ve materyal izme karşı kendi din b i r­ l i ğ i n i ve hayat görüşünü ku rmağa çalışı rke n. ondan altı asır sonra, zuhur eden İslômiyet d a h a büyük b i r mefkure, daha sağ lam bir hayat n izômı ve iman kudreti ile cihô n hôkimi­ yetini onun el i nden a l ı yord u . Filhakika , İslômiyetin, tar-ih bakımından, b i r i n c i muci­ zesi , devri n Sôsôni ve Bizans İmparatorlu k l a rı gibi, iki mu­ azzam devletin i perişan ederek sür'atle Yak ı n-şarka ve Ak­ deniz havzasına

h a k i m o l masıd ı r. B i r asır s ü ren b u parlak

zaferlerden sonra. İslôm kud reti n i n , i l i m ve kültür istikame­ tinde teveccüh ederek, y ü ksek İslôm medeniyetin i kurması da i k i nci mucizeyi teşkil eder. N itekim, karışık u l u h iyet an­ layışı ve hayatı inkôr eden ak ideleri ile, h ı ristiya n l ı k m i ras a l d ı ğ ı kültürleri yıkarken, İslômiyet. eski Şark ve Yuna n f i k i r ma h s u l l eri n i yeni b i r medeniyet sentezi h a l ine gefüi­ yord u . Böylece Eskiçağ medeniyetl eri n i yen i çağ,la ra u laş­ tı rma vazifesi ve i nsan l ı ğ ı yükseltme şerefi

h ı ristiyanlığı::ı

değ il İslôm iyete El itti r. Bu sebeple h ı ristiya n lık, ·kend i O r-


212

Siyesi B u h ra n ı n Kayna kları

ta-çağ d ünyası n ı , nas ı l kend i a k ideleri ioobı kara n l ığa ve sefalete mahkum etmiş id iyse, İslôm iyet de, onun aksi ne, a kl a , hayata ve medeniyete uyg u n esasları ile kend isine a it çok i leri ve mes'ud bir Ortaçağ devri yaratıyord u .

1 0. Ası rda İ s l ô m d ü nyası d a , medeniyeti n gevşetici va materya l ist tesirlerine maruz ·kait.lrak, eski i ran ' ı n d üal ist ve Mezdekci ha reketleri, f i k i r ve mezhep mücadeleleri i le a ğ ı r b i r b u h ra na d üştü. Siyasi pa rçalanma d a bu manevi çökün­ t ü ile müvazi olara k gelişiyord u . İçeride başlayan b u zaaf ve sa rsıntılard a n fayda lanan h ı ristiyan

d ünyası d a a rt ı k

müdafaadan taarruza g e ç m e k fırsatı n ı b u l d u . Nitekim, bu devrede Akdeniz h ô k i miyeti, Sardunya, Girit ve Kıbrıs g ibi büyü k adalar h ı ristiyanların e l i n e geçerken Biz.ons ord u ­ la rı d a Azerbaycxın'da v e S u riye'de istilô hareketlerine de­ va m ediyor; i leri İslôm ü l keleri ve bizzat H ilôfet merkezi tehdide u ğruyordu . B ü y ü k göçebe Türk kütleleri n i n b u b u h ra n l ı ve nôzik d evrede, İslôm iyet'i kabul ettiğine dair gelen müjd e haber­ leri m ü s l ü m a n l a rı n yegône tesel l isi ol uyord u . Filhakika is­ l ô m ' ı n şiddetl i d üşma n l a rı a rasında sayılan Tü rkler'e dai r ş i mdi ü m it verici hadis' ler m ü s l ü m a n l a r a rasınd a

yayıl ıyo r

v e Şa rktan fatih Türklerin zuhuru beklen iyord u . N i·tekim büyük T ü rk muhacereti i l e Selçukl u l a rı n İslôm

ü l kelerine

h a k im olmaları islôm d ü nyas ı na taze bir kan ve yeni b i r hayatiyet getird i ; içeride müfrit Şia f ı rkaları n ı n tahribatına ve d ışarda da h ı ristiyan istilôlarına son verd i . Yen i fetihler­ le birlikte İslôm medeniyeti de yeni bir kudret kaza nd ı . i s ­ l ô m iyet tekra r madde - r u h muvazenesi n i b u l a ra k b u me­ d en iyetin tari h i nde i k inci b i r dev.i r başla d ı . Lô kin, istilôsı

Moğol

1 3. a s ı rd a İs1ôm meden iyeti ne öyle b i r a ğ ı r d a rbe

v u rd u k i , h a ra p olan büyük· şeh irler ve kültür merkezleri b i r d a h a ca n la n a mad ı ; y ı k ı l a n vilôyetleri, kat l i ô ma u ğ raya n m i l yan ları, öld ü rülen füimler·i b i r daha yerine koymak l mkOn-


Dünya B u h ranı ve İslôm Meden iyetini İ hya Davası

213

sızd ı . Böylece İslôm meden iyeti , b i r daha eski k u d retin i ve yaratıcı kabil iyet i n i kaza nama mıştır. Osma n l ı l a r, derin b i r d i ni iman ve cihan hôkim iyetiyle tekra r Akdeniz'de ve üç kıta ' n ı n ortasında d ü nya nôzamı­ nı k u ra ra k İslôm med e niyeti ve kavi mleri tarihinde üçüncü ve son u ncu ha mleyi vücude geti rmişlerd i . Fa,kat Osma n l ı Tü rkleri,

1 7. ası rd a n son ra , b i r yandan yen i bi r medeniyet

i n kişafı içinde kuvvetlenen, Akdeniz'e ve Okyanuslara hô­ kim olan büyük Avrupa devletl eri n i n taa rruzları karşısında yorgu n d üş üyord u . Öte yandan ha ra p ed ilen İ slômın eski k ü l t ü r ü l kelerinden ve uykuya da·la n diğer m ü s l ü ma n m i l ­ letlerden yard ı m görem iyor; İ s l ô m medeniyetin i , tek başı na, d i ri ltemiyo rd u . Bu d u ru md a İslôm d ü nyas ı n ı n bu yeni ka­ nad ı da bir medeni h a m leden ve uiun bir d ü nya h ô k i m iye­ tinden sonra , tedrici b i r i n h itat içerisinde mukadder ô k ıbe­ tine s ü rüklen mekten kurtu lama mıştı . Osma n l ı m ütefek k i rleri,

1 6. a s ı rda, Avrupalı l arın iteri

hamlelerine, Hmi ·keşifler sayesind e okyanusları fethettikle­ rine ve H i n d ista n 'a u laştı k l a rı n a şahid olmakla İslôm d ü n ­ yas ı n ı n a rkad a n sarı l ma kta b u l u nd u ğ u n u, b u n u n s iyasi ve i ktisadi tehl ikeleri n i kavram ış l a rd ı . Lôki n Osma n l ı İ mpara­ torlu ğ u n u n bu en haşmet l i zamanı nda, tabiatiyle, Avrupa ' . n ı n y ü kselmekte v e kendilerinin d e i n h itatta old u kla rını as­ la düşünemiyorl a rd ı . Ha.ttô, mütea k i p asırlard a Avrupa karşı sında mağ l u b iyetlerle birU kte a rtık i n h itat a l ômetleri gözük­ tüğü halde T ü rkler İslôm meden iyetin i n üstü n l üğ ü n e ve İ m ­ pamtorl u ğ u n kudretine öyle inanmışlard ı k i , b u mağl Ubiyet­ leri d a i ma muva kkat sayıyor; m i l l i ve İ s l ômi m üesseselerin ıslahı sayesinde eski parlak d evrin tekra r i hya ed i leceğ in­ den em in b u l u n uyorlard ı . İbn Haldun'un naza riyes ine sıkıca bağ l ı

b u l u na n Türk tarihçi leri

Osman l ı

devleti n i n kudsi

esaslarına ve ebedi olduğuna ina nıyor; nazariyenin b u rada b i r istisna teş k i l ettiğ i nden ve i mparato r l u ğ u n b i r

«Devlet-1


Siyôsi Buhra n ı n Kayn a k l a rı

214

ebed müddet» olduğundan asla ş ü ph e etmiyorl a rd ı . İslôm di n i n i n her a s ı rd a b i r m üceddid ıHe

d i rileceğ i ne dair bir

hadis de bu i nancı besliyor; 1 7. a s ı rda Girit fethi ve bazı başka mevzii zaferler de bir d e l i l sa,y ı l ıyord u . Tanzimat'ta n sonra bile, ü mi tsizHk veya aşa ğ ı l ık d uygusu içind e k a l e n ç o k k ü ç ü k !b i r zü mre d ı şı nd a , m ü n evverlerin ekseriyeti v e halk kütleleri Tü rk - İslôm mefkuresinin üstün l ü ğ ü nden ş ü p­ helenmiyor; manevi m a ğ l u biyeti asla

kabul etmiyorla rd ı .

Fa kat Avrupa ' n ı n kudret v e azameit y ü kseld i kçe İslöm d ü n ­ yası da i n h itatı nı d a h a fazla h issed iyor v e G a rb ı n istilôları n a uğruyord u . F i l h a k i ka Yen i-ça ğ l a rd a d u rum tersine meden iyetlere karşı m ücadele Ue işe

dönmüş; eski

başlayan, b i n y ı l l ı·k

cehalet ve ka ra n l ık d evrini kapayan h ı ristiyan Garp en y ü k · sek meden iyet d iya rı olmuştu . Bu uya n ı ş İ s l ô m med en iyeti sayesinde vuku bul uyord u . Orta-çağ Avru pasında h ü k ü m süren d i ni taassup v e ruhi baskı , 1 1 . asrın sonunda, d ış a doğru, b i r infilôka sebep oluyor; bir ç ı l g ı n l ık psikolojisi, çe­ şitli hayal l·er içerisi nde H ac l ı seferleri n i meyda n a getiriyor­ d u . Bir kaç a s ı r İslôm d ü nyasına akan Haclı o rd u l a r ı n a rağ­ men bu seferler gayesine ulaşamamış ve m i lyonlarca insan heder olmuştur. Lô k i n , ta rih i n b u büyük ha reketi y i ne de medeniyet ve beşeriyetin ,kaderi bakımı nda n çok mühim ne­ ticeler doğurd u . Fi'l h a k ika uyuyan Avrupa bu seferler saye­ sinde İslôm d ü nyas ı n ı ve medeniyeti n i ta n ıd ı ; ceh61et ve ta­ assubun pençesinden kurtu l d u .

12

-

1 5. asırlar znrf ı nda ce­

reyan eden d evamlı ticari ve kültü rel m ü n asebetl·er İslô m ı n i l im , teknik v e servet i n i n Avrupa'ya taşı nmas ı n a- i m k ô n ver­ d i . İslôm ve h ı ristiyan d ü nyal a rı a rasında mevcud Demir­ perde bir cok a ra l ı k l a r ya para k yeni bir hoyat ve d ü nya gö­ rüşü doğ u rd u ; yeni b i r medeniyet füizi yeşermeye başlad ı . İslô m ı n . i l mi, felsefi v e i ktisadi aşı la rı i l e K i l iseye karşı başlayan isya n, vaktiyle eski Yuna n - Roma medeniyet i n i


Dünya Buh ran ı ve İslôm Medeniyetini İhya Davası

215

yıkan materyal ist v e E p i k ü rien b i r hayat ı n hasrett ile m ü ­ vôzi ola ra.k g elişiyordu.

1 6. ası rdan sonra s ü ra.tle i lerleyen

b u materya l izm medeniyetlere ô r·iz olan müşterek b i r has­ tal ı ktan daha fazla bir şey olup h ıristiya n l ı ğ ı n medeniyet karşısı nda mağl Qb iyeti ile i lgili id i . Z i ra , karışık ıbi r All a h 4nanışı, ·hayatı ve d ü nyay ı i n k ô r eden a k ideleri ile, Kilise a rtık yeni i l im ve hayat ka rş ı s ı nda m ukavemet edemiyordu . Bu sefer Avrupa, Orta-cağ�a rı n tam zıdd ı na olara k, bir if­ rattan diğer ifrata yönel iyor; y i n e madde-rQh müvazenesi başl ıyordu. i lm i ne·

bozularak a rtı k madden i n hôki miyeti mağrur o l a n Avru pa, dinin yerine

i

1 9. a s ı rda, b i r Auguste Comte He, Tann yerine d e

i 1 m i , ve gökten i n d i rd ikleri

n s a n .i y e t i

koymak teşeıb büsüne sahn e old u . H ı risti­

ya n l ı ğ ı n tatmin edemed i ğ i münevver z ü m reler a rası nda i n­ s a n l ı ğ ı n y ü kselmesi gafleti ·h asıl old u . Böylece i l i m l le d i n o rası ndaki ıhudud tôyin ed ilememiş, kôina.t muamması, in ­ sanın aczi ve ma nevi i htiyaçları kavra n ı la ma m ı ş ve i n sa n ı n madde n i n es.iri hô·l i ne g elerek k üçüld ü ğ ü d e a n la ş ı lamamış­ t ı r. Da rw i n

A 1 1 a h

yerine K ô i n a t

telô kk1i s i n i ıkoy­

makla ve i nsa nı hayva n ların b i r kolu derecesine i nd i rmekle de bu varl ı k daha da küçül üyord u . Avru pa ' n ı n materya l ist gelişmesi Kari M a rx i l e birli kte a rtık mü nevverlerden işçilere intiıkal etmekle ve komünizm maddeye dayanan b i r d i n ha1M ne gel mekle Garp d ü nyosı n ı daha derin b i r manevi buhrana düşürdü; kapita l ist ve sos­ y a l ist mücad elelere mahkQm etti. Böylece maddeyi i n kô r e d e n Orta-cağ Avrupası ş i mdi onu mabutlaştı rıyor v e i lôhi mevk i i n i terke razı olan insan maddeni n esiri ol uyor. N�kôh­ la evlenmey.i bHe makbQI saymayan K i l ise art ı k b u g ü n şeh­ vet h isleri n i n hudutsuz serbestisi ·ile karşılaşıyor ve b u gi­ diş d e Freud 'un nazariyesi ile taclandırıl ıyord u . Bu ma•terya l izm Avrupa'yı daha kaba felsefelerin ve hayat tarzları n ı n g i rdabına s ü rüklemekte ve m ü reffeh gene-


Siyôsi Buhra n ı n Kaynakları

216

l iğin arası nd a a rtık medeniyete karşı bir isyan hasta l ı ğ ı do­ ğ u rmaktad ı r. Öyle ki, Rönesansta eski Yunan materyal iz­ mine k a rşı duyulan h a1sret yeri ne, şimdi i ptidai hayata b i r dön üş h a reketi baş�amış v e yeni nes i l leri sarmıştır. Bu, me­ denryetin a rt ı k bir manevi intihar karş ıs ı nd a b!-J l u nduğunu gösterir. Materya l i st, d i nsiz a i leler bile kendi lerinden kopan evlôtl a r ı n ı n bu ma nzarası karşısı nda end işe duymakttıdır­ lar. Devri n matery a list ve Allah 'sız filozofu B. Russel insan­ lığa b i r kurtuluş yolu gösterecek yerde, ona b eyhude yere, m ukadder uçuruma atlama cesa reti tavsiye eder. Go rb'de h usule gelen ruhi boşluk ve ıztı rab o derece a rtmıştı r ki, gayb il i mleri, m üneccim l i k ve fa lcı l ı k

ôdeta dinin yerine

oturmağa çal ışıyor; ci nsi serbesti a i l e n i n kudsiyet i n i ve me­ deniyeti tefessühe düşü rüyor. Alman mütefe k k i ri

O. Speng l er bug ü n kü b u h randan

önce, ıbu medeni·yetin ôkıbeHnden şüphe ederken ha klı idi.

Zi ra o, meden iyetlerin doğuşu, yükselişi ve sükQtları h a k k ı nda,

İbn

Haldun'un

nazariyesine

uyg u n

bir

­

görüşle,

cGarp medeniyetinin inhitatı• ad l ı eserin i yaza rken, ma­ teryal ist g id i ş o'na bu kanaatı vermişti r. İ n g i ı.iz tarih felse­ fecisi A. Toynbee de meden iyeti n teh l ikede olduğuna d a i r

bir eseri i l e b u endişelere katıld ı ğ ı n ı meydana ıkoymuştur.

O, medeniyeti kurta rmak maksad iyle, sars ı l an manevi de­ ğerlere eski itibarla rı n ı iade tek l ifi n i yapa rken ne kadar haklı idiyse. bunun i mkônları ha kkında do o derece zayıf kalmış h ı ristiyan l ı ğ ı n n e nisbette bir dirilişe müsait olduğu . nu meyd a na koymamıştı r. Z i ra , geniş ve insani d üş ü nme gayretine rağ me n , Toynbee y i ne de Avrupa ve h ı ristiya n l ı k hudutl a rı n ı p e k aşamamış; zeng i n manevi haz inelere sah ip İslômiyete ancak iok i yasa ğ ı g ib i bazı basit meselelerde müracaatla i ktifa etmi ştir. Halbuki manevi kıymetlere kuv­ vet ve itibar kaza nd ı rm a n ı n güçlüğü de y i ne h ı rlstiya n l ı ktan gelmekted ir. Zira bu d i n i n esasları mu hafaza edild i kçe ak­ lın ve h ayatın icapları na ceva:p vermek n e kadar zor ise,


D ü nya

Buhranı ve İ slöm Meden iyetini İ hya Davası

217

onu materya list i n kişafa göre ayarl a ma k ta o derece ma­ nasız olur. Birincisi h ı ristiya n l ı kla meden iyet arasında ta m b i r anlaş maya m üsaade etmeyecek; i k i ncisi d e di n i n esası­ n ı fedöya sebep olaca·ktı r. N itekim bazı papazların h a l k ı

Kiliseye bağlamak için, g i riştikleri yeni l ikler v e meselö cin­ si a l ö ka ları kullanma ted b irleri g ü l ü ne olma ktan ve d in i n gayes i n i y ı kmaktan başka b i r netice vermez.

K. Marx ko m ü n i st doktri n i n i bir yandan bu materya l i st temel üzerinde kurnyor; öte yandan da kapitalizmin ya rat­ tığı sosyal uçurumlard a n kuvvet kazan ıyord u . Zira kapita-

1 izme d ayana n Avrupa med e n iyeti n e kad a r maddeci id iy­ se, sanayi i n kılöbı n ı n ona karşı meydana ç ı k a rd ı ğ ı , sosya­ l izm veya işçi sınıfı da o d e rece maddeye

dayanıyord u .

Ma rx, i k i s ı n ı f a rası nd a devam eden mücadele sonunda, ka­ p italizmin çökeceği ve sosyalizmin h ö k i m olacağı kehaneti­ n i yaya rken, aslında Avrupa meden iyetini n de sükut ede­ ceğ i n i i l ô n ediyord u . O'nun görüşlerine a yk ı rı o l a ra k komü­ nizm ileri ve kapita l ist Avru pa'da değ i l , geri

ve feodal Rusya

da, Bolşevik şekli He patlak vermiştir. M a rxsizm i ktisad i l m i­ ne ve işçi

sınıfı n ı n hayatını d üzeltmeye h izmet etti ise de va­

dett i ğ i sosyal ist cen net yerine, bir cehennem hayatı yaratt ı . Bund a n başka Avrupa Demokra s i , Kom ü n ist ve Faşist ü c cepheye p a rçalanara k b i rbirlerini imhaya gi rişt i . Bazı Av­ rupalı m ütefekk i rler Bolşevik rej i m i n i , Avrupa meden iyeti ­ n i n Rus l a r tarafından hazmedi lememesi yüzü nden doğan bir

buhran veya hasta·l ı ğ ı n infilökı o l a ra k izah ederse de

h a k ikatte Bolşevizm Garbın bir evlödı ve materya l iz m i n neticesi ola rak g e l i ş mektedir. Avrupa mede niyeti , modern i l mi ve

hususiy l e

tekni k

keş ifleri sayesinde cihönşümQI b i r mah iyet a lm ı ş ve b u se­ beple de d ü nyayı küçülterek bütün m i l l etleri müşterek b i r kaderle karşılaştı rmıştır. i nsanoğ l u b i r y a n d a n b u keşifle­ rin g u ru runu d uyarken, öte yandan da materyal izmden do-


218

Siyasi Buhranın Kaynakları

ğan tam bfr ma nevi boşluk ve istikbal endişesi içerisinde kıvra nmaktadı r. Bu suretle, beşeriyet, ta rih i nde hiç bir za­ man bu kadar müşterek bir kader şuOru ve :korku içinde bulunduğunu hissetmemiş ve aynı teh l i ke ile karşılaşman:n delil lerini b u derece açıkça görememiştir. Avrupa'da ma­ terya l izmin evlad ı olarak doğa n komü nizm bug ün Asyo, Af ­ rika ve Ameri kan 1kıtaı.a rınıa do sirayet etmiş; hatta müs­ lüman memleketlere de sıçramıştı r. Atom silah ları da aslı n­ da manevi çöküntü ve teh l ikenin sadece maddileşen bir vasıtasından başka bir şey değ ildir. Niteki m bugün atom silahları nın ya rattığı korku muvazenesi d ü nya sulhunu ve insanlığın kaderi ni sağlayamaz. Şama ni Altay Türklerinin yaratılış efsanesine göre cennetten çıkarılan jnsan Tanrı olmaık . isteyince yer altı zulmet diyarına batı rılmıştı r. Efsa ­ ne bugünkü durumu ifade etmekte; müşterek teh l ikeye rağ­ men mütefekk i r ve aydı nların çoğ u materyal izmin tedavis;­ ne bile yanaşmamaktadı rlar. Bug ü n bazı Avrupalı mütefek ­ kirlerin medeniyetlerin i kurt.a rma görüşleri ise inh itat dev­ ' ri Osmanlı müel l iflerinin milli - İ s�ami müessese ıeri ıslah d üşü nceleri ka,d ar da müessir bir çare mah iyetini alama­ mıştı r. Avru pa'da 18. ve 1 9. ası rlarda çok rağbet gören tarih felsefesi, tarih il minin i l erlemesi netisesinde, eski itibarını kaybetmiş; ha.ıbuki bugünkü medeniyetin ve dünyan ı n en buhranlı zamanında buna daha fazla ihtiyaç d uyulmuştur. N itek i m halen bu asırların filozofla rı da yetişememiştir. Ak­ deniz hava sına mensup Yunan, İ slam ve Avrupa medeniyet­ le ri d oğuş, yükseliş ve inhitat bakı mlarından birbirine ben­ zeyen birçok müşterek unsurla ra sah i pti rler; 8 10 ası rlık ömürleri de bi rbiri ne yaıkı n bir seyir takip etmişti r. Yunan meden iyetinin eski Şa·rk medeniyetlerinden, İ slam medeni­ yetinin de Yunan medeniyetinden yaptığ ı ilim ve kültür ik­ ti basları Avrupa 'nın İ sla mdan aldığı unsurlardan daha fazla -


Dü nya Buhranı ve İ slôm M eden iyetini İ hya Davası

219

değ i ld i r. Bugün İ slôm d ü nyası d o son devrini yaşayan Av­ rupa medeniyeti korşı,sınd o iktibaslara g i rişmekle beraber henüz kendi İ slômi hazineleri üzerinde yeni b i r sentez kur­ mak şuuru gelişememiştir. Niteki m Avrupo·l ılor nasıl İ slô m medeniyeti sôyesinde kendi benli klerini ve eski Yunon'ı bul­ muş idiyse bugün müslümon fikir ve d evlet a damları da aynı şekilde, Garp ilmi ve tekniği sa·y esinde kendi şahsiyet­ lerini ve İ slômi medeniyet hazinelerin i keşfederek k u rtuluş yolunu açmalorı gere k ir. Halbuki çok defo zorl u k Avrupo'yo g id en münevverlerden ve onların tesirinde ka·l a nla rd o n g ei ­ m ekte olup, b u n lo r h e m Avrupa il:i m v e ıkültürünü a nlayoma­ m:ş; hem de kendi tarih ve medeniyetlerinin şuOruno asla erememiştir. Böylece Avrupa nômına cezbeye kapılan bu münevverle r hakikatte medeniyet d ışı bir hareketin kurba­ nı olarak hem Avrupo'yı hem de kendi kültür ve rOhlarını kayba sebep olma ktad ırlar. Halbuki, bugünkü d ü nya şar!­ ları, İ slôm milletlerini, İ slôm meden iyetini yeniden ihya ede­ cek bir duru mla karşılaşt ı rmış; i mkônlar beli rmiş ve d ü n­ ya için de yegône ve son ık u rtuluş do bu istikamete yö­ nel miştir. Eski Yunanlılar g i bi bugünkü Avrupa lı lar da meden iyet­ l erine b eş.er zekôsı n ı n en yüksek seviyesi naza riyle bakı · yorlord ı . Müslüma nlar do vaktiyle İ slôm medeniyetinin en i leri dereceye u laştığını biliyor ve bund an g u ru r duyuyo r­ lard ı . Şüphesiz bu meden iyetle r hakkında, d evirlerine ve başka milletlere kıyaslo, verilen bu hükümler d o� ru idi . Yol · nız bu medeniyetlerin dönüm veya zevôl nokta la rına geld ik­ leri n i ; an laya mıyor; daha i le ri ve halef olara k doğmakta olan yeni medeniyetleri fa�k edemiyorlmd ı . Yuna n l ı l a r ve Avrupalılar o rasında, son d evrelerinde, medeniyetlerine karşı uyanan bazı endişeler, İ slô m d ü nyasında erken ve başka türlü başlamıştı . Filhakika İ slôm mütefekkirleri, daha yü kseliş devirlerinde bile, meden iyetlerin d ü nyaya hôkimi-


220

Siyasi Buhranın Kayna kları

yeti ve inh itatı üzerinde bir takım keşfiyat ve kehô netlerde bulunurken ya nücGmi istihraçlara dayan ıyor veya her uz­ viyet g ibi bu rada da, muayyen iyetçi (deterministe) kan u n u ­ nun hükümlerine inanıyorlard ı. Nitekim Abbasi Halifesi Mehdi (775 - 785) n i n mü neccimi Theophile, İ sla miyetin pa ; . l a k devrini yaşaya rak, nih ayet 960 y ı l sonra, inhitata uğra ­ yacağını bildiriyord u . Bu hesap, Osmanlı İ mpa rctorl uğunun, 1 6 . asır sonlarınd a başlayan d u raklama d evrine uyg u n , dü­ şer. Meşh u r Arap f iloz.ofu ve astronomu el-Kindi (10. asır) de İ slam hakimiyetinin takri ben yedi asır d evam edeceğini söylüyordu ki, bu da Moğol istilası ile, İ slam medeniyeti n i n roh ribi v e Bağdad Abbasi h a l ifeliğinin inkırazı zamanına rastlar. İ bn Haldun d a İ slômiyetin buhranlar geçireceğine ve Türkler sayesi.nde bunlarda n kurtulup yeni hamleler ka zanacağı no dai r b i r tak ım eski kehanetleri kayd etmiştir. Fôtih Türklerin zuhuru ve h izmetleri hakkında yayılan ha ­ disler a rası nda meşh u r coğmfyacı M ukaddesi ( 1 0. asır) nin, bir a sır ö nce kaydettiği rivôyet dikkate şaya ndır. Filhakika, bu hadise gör,e, ilk Selçuklu Sultanı Tuğrul Bey'in Hora­ san'da zuhOtu , İ slôm d ünyasını kurtaracağı ve birçok za­ ferler kazan acağı rivôyet ol u n muş; i stanbut'un fethi ise da­ ha sağlam olarak hadis kita pları vasıtasiyle İ slôm d ü nyası­ s ı nd a yerleşmişti. Böylece meden iyetlerin tekômülleri gibi ôkıbetleri de b ir takım m üşterek vasıflar arzetmekte ve Avrupa medeniyeti d e mukadder inh itat a lô metlerin i belirt­ m ekted i r. Tarihte her meden iyetin inh itatı halefinin in kişa­ fı i le müvazi g id iyord u . ·

İ slô m iyet, akla ve insan tabiatına uygun esasla rı ile, hôiz olduğu manevi kaynak ve hazineleri sayesinde, ta­ ri h i nde o�duğu gibi, bug ü n de yeni bir medeniyet sentezi kurmak imkônlarına sahiptir. Başta Türkiye olmak üzer�. İ slôm d ünyası, Avrupa tesiri ile ve onun karşıs ı nda bir bu ­ çuk ası rdan beri, bir ta kım müsbet u ya nış hareketleri ne


Dü nya B uhranı ve İ slôm Medeniyeti n i İ hya Davası

22 1

sahne olmuş ise de Avrupa medeniyetine a it buhranlar müslüman milletlerini de sarsmağa başlamıştır. Müslüman fikir ve devlet adamları Avrupa'nın i l im, kültür ve tekniğ:­ n i n yapıcı rolünden ziyade sathi ta kliUere kapı lmış ve sos­ yal hastalıklar daha fazla tesi r etmiştir. Türkiye aşı rı Avru­ pa lışlama ve Arap memleketlerinde sosyalizm modaları . kend i kültür hazineleri v e benliğ imizle birlikte yaratıcı ka­ bil iyetimizi de bozmakta ve medeniyet ku rma imklinlarımı­ zı sarsmaktadı r. Bununla beraber, buhranlara ve i l mi b ir şu­ urun henüz hakim olmamasına rağmen, müslüman mi lletle­ ri İ slôm med eniyetin i i hya istikametinde bir gelişmenin san cılarına da tutulmuştur. Dünya n ın bazı ü lkelerinde ve me­ selô Japonya'da görülen hayatiyete ve i leri hamlelere rağ­ men, sağlam temelleri, milletler orası h üviyeti ve madde rüh muvazenesine ait a kideleri sôyesinde bu medeniyet va­ zifesin i n yine i slôma' ait ol ması icap eder. Başka ileri mil­ letlerin i slôm iyeti kabulleri ise bu medeniyet vazifesi n i n da­ ha kolay başa rı l masına h izmet edecek ve yal nız İ slôm d ü n ­ yası değil, bütün beşeriyet i ç i n d e hayırlı olacaktır. Bu se­ beple d ışta n İ slôm d ü nyasını mônen tah ri p faal iyetleri, beşeriyet için de çok teh li keli bir netice verir. İ slôm d ü nyası, bu şuur i le ilmi hazırlı kları nı yaptığı tak­ dirde müslüman milletler ·a rasında yaklaşma ve b i rleşme ça releri ni de bulacaktır. Dünyada meyda na gelen dev dev­ letler ve M üşterek Pazar i l e Avrupa'nın birleşme teşebbüsü de bizi iktisadi ve siyasi birlik müesseselerini ku rmağa zor­ lamaktadır. N itek im tarih de bize güzel örnekler vermiştir. Filhakika müslüman kavi mleri Abbasiler zamanınd a bir birl i k teşki l etti kleri g ibi Selçuklu, İ lhanlı ve Osmanlı im­ paratorlukları d evrinde de İ slôm milletleri, milli kültür, d il ve hususiyetlerin i muhafaza ederek, dü n e kadar bir a (Oda kud retli ve mes'ud o la ra k yaşamışlardı. Osmanlı devleti hiç b i r za man milliyetçi ifrat ve mücadelelere sebep olmamış;


222

Siyôsi Buhra n ın Kayna kları

bütün müslüma nların müşterek b ir imparatorluğu ol muştu. İ mparato rl uğ u n yıkılış s ırakırırıda bel iren milliyetçi ayrılış hareketleri ise daha zryôde emperyalizmin eseri id i. Eğeı bu tesi rler ve dış teh l ikeler s ü r'atle g elişmese id i. İ mpara­ torluğun bir Türk - Arap f·e derasyonu hôlind e varlığını mu­ hafaza etmesi mümkün olurdu. Bugün d e h ayati zaruretle­ re ve müşterek İ slôm bağlarına göre böyle bir birliık kurul­ ması, müslüman fik i r ve devlet adamların ı n kabiı.iyet ve mefkure kuvvetlerine tôbidi r. Müslüman milletlerin milli kfütür, rej i m h ususiyetleri, bu geniş s iyasi birli� için bir mahzur teşkil etmeyecektir. İ slôm'ın medeniyet kurucu esasları, ôyet ve hadislerl·e il mi ve coğrafi komşulukları bu gayeyi kolaylaştırmak; tarihi İ slôm medeniyetini yeni şart­ lara göre d i ri ltmek mü mkün olacaktır. Bugünkü Pa·kistan'ın doğuşu ve İ slôm ideal ine bağl ı bulunması ümit vericid ir. Zi­ ra bin yıl H i nd istan'a hôkim cedleri olsa da yi ne, Pa kistan milleti İslômın son zaferi olarak meydana çıkmıştı r. Pa kis­ tan ve Türkiye O rta Asya'nın eseri olarak da b i rbirlerine benzer. Yeni bir İ slôm mede n iyeti ve b i rl iğ ine ait bir tez ve düşüncelerin ana hatları nı teşkil eden bu h ulôsa ya kın­ da neşredeceğ imiz bir eserde tafsil ed ilmiş ve dünya nın karşılaştığ ı tehlikeler karşısı nda inand ı ğ ımız fikirler orada meydana konmuştur.


Temyiz Baıkanlarının Nutukları ve Solcular Devlet otoritesinin sarsılması ile m üvôzi olarak zoraki sosyalizmin çılg ınlaşması temyiz (Yarg ıtay) başkanla rı n ın Adli yılı acış nutukla rı n ı n daha fazla ehemmiyet kazanma­ sına sebep ol muştur. Bu da, şüphesiz, temyiz'in Anayasa ve hukuk nizô mının koruyucusu bulu nması ve nutukların da, tabii olarak, bu sahaya intikal i ile alôkalıd ı r. Bunlar a rasın­ da iki başıka n ı n yaptığı, 'birbirine zıt, ıkon uşmaların u mumi efkôrda fazla akis bırakmakla d ikkati çekmiştir. Bu reisler­ den ıbiri birkaç y ı l önce ölmüş; d iğeri de şimd i vazife başın­ da nutkunu vermiştir. Filhakika müteveffa başkan her yıl açılış konuşmasın­ da h uıkuk dışı siyasi ve ideolojik mevzulara g i riyor; sosya­ l ist ed ebiyatı n « Düzen değişikliği» propagandaları na uy­ gun düşü nceler Heri sü rüyor ve efkôrı dalgalandırıyordu. N itek i m b u nutuklar halık üzeri nde ve «Tutucu» (muhôfaza­ kôr) çevrelerde ne kadar şaşkın hk ve üzüntü yarot mış ise « İ lerici», « Devrimci» ve sosya listler a rasında d a o d erece bayram sevinci i l e ,k a rşılanıyor ve kendileri için enerj i şırın­ gası ol uyord u . Es1bak başkan koruma kla vazifeli 'b ulunduğu milli nizôma ve Anayasaya karşı ufuk�ar acıyor; inkılôp veya ihti'lôlin hukuktan önce değil sonra mevcud olduğuna dair h uık u k tarihi ve felsefesine aıid mütearifeyi de alt - üst ediyor; Kanunları koruyucunun bizzat onları ihlôl saha­ sında dolaşma cesaretini gösteriyordu.


224

Siyasi Buhra n ı n Kayna kları

Gerçekten müteveffa başka n mühim bir eseri d e Bur­ sa nutku safsata larına karşı yaptığı içti hada göre verdiği mevsükıyet ve meşrüiyet fetvasıdı r. Bu e n yüksek makam ve salah iyet sayesinde gençler bozuk d üzenin ka nu nları­ na v e dev1ete 1karşı « Devrim» yapmak hakkını kazanmış ve « Düzen d eğişikliği» mücadelesi kuvvet bulmuştu. Sabık reis «Allah'ı insanlar yarattı» fikrini de, Hk defa, keşif ve ilan ederken de hem derin felsefesini meydana koymuş; h em de milleti ufukta gözüken yeni düzene hazırlamıştı r. Her yıl irad edilen bu türlü n utuklar sayesinde başkan ı n şöhreti ôfakı tutmuştu. B u sebeple de « Büyük reis> v e «Bü­ yük i nsan» ünva nlarını kazan mıştı. Onun bu ufuk açan fikir ve müjdeleri uğrunda geneler çatışma ve çarpışmaları n gö­ nüll üsü old u . Ankara sokaklarını dold u ra n mümtaz insan . tarı n sesleri dalga - da lga yurt semaları n ı titreti rken onun nôşı, aynı zamanda, i rticôı d a bir kere daha eziyordu. Hu­ k uk ôli mleri de seferber olup onun aziz hôtı rasına, azim bir eser vücud a getird i ler. Bu bir i1 i m ve inkılôp ôbidesi idi. (1 ) Bugün « Büyük reis» in ma kamında Adl i yılın acış n ut­ kunu veren reis vek ili bu alışılan merasi mde ancak klasi k 1 - Yayınevin in Notu : «Allah'ı insanlar yarattı » d iyen bu müteveffanın dünyevi ki rlerini yıkaya ca k ve namazını k ı l d ı racak imam bulunmadığı için Ankara Maltepe Ca miin­ se had iseler çl'k mıştı . Aynı gün H . Cengiz ALPAY'ın bu dörtl üğü B İ Z İ M ANA­ DOLU gazetesinde neşred i l mişti.

İLAHİ ADALET Tıkanan beyni; R·abbı bulacak değildi ya, Sonra da kabrine nQr dolacak değildi ya, Yaradanın hikmeti «1 Mayıs» da gönderir Kandil gecesi nasip olacak değildi ya . . .


Temyiz Başkanları n ı n N utukları ve SOicuiar

225

b i r hukukçu olarak kalmıştır. Zira Eyup Saıb ri Beyin •konuş­ masınd a ne bir heyecan ve cesaret, ne de yeni düzen hak­ kında 1b i r m üjd e işareti va rd ı . Bilôkis « Düzen d eğ.işikliği» aleyh inde bulu nmuş ve Anayasa n ın temel h üküm�erini ih­ ıaı sucundan bahsederek bütün « İ lerici» çevrelerin ümidle­ rini kı rmıştır. Filha kika başkan « Düzen d eğiş·i kliği» gayret­ lerini «Türık d evletin in ü l ke ve millet bütünlüğünün bölün­ mesine yöne�en» tehl i keli bir ha reket ve «Anayasanın de­ ğizmeş» nizamına karşı işlenmiş bir «suc» olduğunu bel irtti . Zirô Eyup Sabri Bey'e göre bu hareketin sa­ h ipleri «normal hukuk yolları ile» gayeye varamayaco kla­ rı ndan « Cezai sonuçlardan kurtulabil mek ve kand ırıcı bir şekilde hareket edebilmek için amacı kasden acı1klamaya ­ ra k » mesele gene. işçi, çiftçi ve aydın�arın a nlayışına bı­ raık ı p « becerikl i b ir kamuflaj» yapılmıştı r. Bu hareketi n « O r ­ ta m ı n hazırlanması takd i rinde kuvvete dönüşeceğinden şüphe» edilmiyeceği h ü kmü verH mişti r. Bununla beraber sa­ y ı n Başkan son ihtar ve uyarmayı da yapar: « Kötü niyet­ lerini sam imiyet maskesi a ltında gizl eyen» solcuların «ma ­ s u m halkı kandı rma mah iyetinden» umklaşmadıkca d evle­ l etin temel nizamına ka rşı «SUC» işlemekten kurtulamaya­ caklarını bildiri r. Aksi takdirde kırık y ıllı k Ya ni'nin ya Kô ni olduğu veya Yani'nin mevcud bulunmad ı ğ ı gibi çok zor b i r isbatı n mecburiyetin i hatırlatır. Devlet nizômını korumakla vazifeli iki başkanın kanu:ı anlayışı ve tatbikatı arası nda beli ren bu uçurum, Türkiye'­ yi uçurumun kenarına götüren buhranın ayd ı n sayı lan kafa­ ları nasıl sardığını gösteren hazin misaHerden b iridi r. İ mt:­ yazlı başka n ı n nutukları ile mest olan solcular bu ıkanuni i htar ·karşısınd a uyanacak yerde şaşkınlığa u ğ radılar. Bir yandan « Düzen değişikliği» muammasının teıkmr müdafaa F. 1 5


226

Siyesi Buh ra n ın Kaynakiarı

ve te'v i l i n e g irişt i ler; öte yandon h iddet ve tehd id e

kapıl­ moktan da kurtulamadılar. Düzen değişikHğ i tılsımı İşci Partisi ve bütün solcula rı n müşt erek malı i ken Ha.ık Partisi asıl sôh i p olduğunu kabul etmi ş ve nutıka cesurane muka­ bel ede bulunmuştur. «Bugünkü bozuk d üzen ·karşısında olanlan Anayasaya karşı. göstermek, g erçek Anayasa su­ çudu r» cevap ve hükmünü vermişti.

Zaten Türkiye'yi Türk, Rum, Ermeni, Kürt ve başka halkları n yurd u gösteren, aşkını Yunanlı lara ve nefretini d e Osmanlılara karşı ilan eden insanlardan, her halde daha acık konuşmalar be kle ne m ezdi. Halbuki başkan Halk Partisi'nin a d ı n ı anmadığı gib i d üzen değ işikliği d ışınd a o n a a id y e n i l ügatlara ve faali­ yeU ere de ·temas etmemiştir. M esela Türkiye'de her türlü işgal, baskın, soygun v e soka1k boğuşmaları ile ihtilal çı ! ­ g ı niığı hüküm sürerken Halk Partisi dogmatik tak ı m ı n ı n « Doğa kanunları » , eski inkılapları n sath iliği, tarla v e suyun yeni sahipleri, yeni akım ve «Halk devri mi» sloga n1arı ile anarşiye gönderd iğ i sel a m l a r üzerinde de durmamıştır. Bu d avra nış ve ifadeler karşısınd a « Düzen değişikliği» hakkın­ da şüphelerin gittikçe artması tabii idi. Srkışı nca verd i kle­ ri küçük misaller ne konuşmaları ve ne de bu tılısımın ma­ h iyetini izah edemediğinden kimse tatmin ola mıyordu. Ga ­ riptir, ki «Halk d evrimi» yapmak isteyenler onun ka rşısına kend i dHi ile çık·a cak yerde bu k elimelerin s ih ri kudretine sa pianmaktan, umumi şikayet ve uya rmaları savsaklamak­ tan kurtulamamışlard ı r. Bu esrarlı davranışta ısrar a rtık şüpheden kanaat haline inkılap eder ve kanunun h a rekete geçmesine sebep olursa mes'u l iyet «Gericilere» ve « Faşist­ lere» değil, açık1ıktan kaçanlara ve i smet Paşa ' n ı n ifadesi ile, <�ka ran l ı k ve teh likeli» yolda bulunanlara aid olacaktır.


Ecdat Dili İle Tarih Dünyayı idare eden bir millet bugü n kendi bozg uncu evlôdlarına karşı tarihi hasletlerini henüz kaybetmemiş or­ dusu sôyesinde anarşiden nefes a labi lmiştir. Bununla be­ raber siyaset sahnesi ve yüksek müesseseler cücelerle do­ l u bulunduğu için end işeler kesilmemişti. Bu hôzin manzara karşısında ecdôd ı n yücel iğini ve bugünkülerin cüceliğini, kend i d i lleri ile göz önüne götürelim. Ataları mız Osma nlı İ mparatorl uğunun bir «Devlet-i Ebed Müddet» olduğuna inan ıyor ve bunu her yeri geldikçe tek­ ra rl ıyorlard ı . Çünkü bu devlet kudsi temeller üzeri nde binô olu nmuş; idealini «Din ü Devlet, Mülk Vatan ü Millet» gibi dört mübarek unsurdan tertip etmişti. Osmanlılar 2500 y ı l önce cihôn hôkimiyetini kuran kadim ataları Oğuz Han'ın Kayı Han kolundan geldiklerini biliyor; M i l l i Türe (hukuk) destôn ve an'anele r böyl e söyled iğini görüyor; bu yüce hô­ ki miyetin ası l vôrisi old u klarına inanıyorla rd ı . Destôni Türk vel isi Dede - Korkut, 1 5. ası r metnine göre kerameti ile Os­ manlı hôktmiyetini müjdelemişti: «Ahir zamandb hanlık gi­ rü Kayı'ya değe (geçecek); kıyamet kopuncaıya dek (hü­ küm sürecektir) . Bu dedüği Osman neslidür.» Şeyh Edebôl i d e Osman Gazi'ye evlôd la rı n ı n cihôna hôkim olacağ ı nı bil­ dirm işti. Niteki m Osman Gazi de bir uc beyi iken Sel çuklu karşısında Türk ve Oğ uzlar arasınd a üstünlüğün kendileri­ ne ait olduğunu bel irtiyord u . Hazreti Peyga mberin Türkle:­ hakkındaki hadisleri nden başka İ stanbul 'İ le onun Fatihini ve askerlerini t�bcil etmiş bu sebeple Al lah'ın kendilerin i


228

Siyôsi Buhra n ı n Kaynakları

dünyayı idô reye memur ettiği kanaatı nı bir i nanç hôline ge­ ti rmişti. Hattô Fatih'in Şeyhi büyük vel i Akşemseddin, mev­ cud hadisler ve kerameti yanında, Ku r'an'daki «Beldetün tayyibetün» ôyeti nin de bu kudsi fethine işôret olduğ unu müjdelemiş ve bunu isbôt da etmişti. Bu hadis ve alômetler bel ird ikten sonra Gök-Türk ka­ ğanla rı g ibi Fôtih ve büyük torunlarının artık kend i leri n i y e r yüz.ünde ilôhi hôkimiyetin dôvôcı ve te msilcisi sayma­ l a rı tabii idi. Nitekim Türkl eri <<Cund Allah» (Tanrı n ı n asker­ leri) gösteren başka bir hadis de Fôtih 'in ve büyük pad işah­ ları n mektuplarınd a yer a l ı yor; kend ilerinin de «El-Müeyyed min ind Allah» (Tanrı tarafından te'yid edilmiş) old u kları na inan ıyorlard ı . Fôtih'in yanı nd a,ki İ talyan ô limin şehôdetine göre, artık «Dünyada tek bir dln, tek bir devlet, tek bir pô­ dişah ve istanbul'un da cihanın pôytahtrn olmasını istemesi tabii idi. Nitekim cihan pôd işahı Muhteşem Süleyman. Şarlken'in İmparatorluğunu ta n ı mıyor, uAlemlerin sahibi tek Allah ve Dünyada da tek Cihôngür vardır» d iyord u . Os­ manlı Türklerin her şeyin üstünde tuttuğu, icôbı nda evlad ve ıkardeş feda etti kleri «Nizôın-ı alem» dôvôsı Al lah yol un­ d a , hak ve adfüet üstünde bir d ü nya kurmaktı . Nitekim ta­ rih i n hiç b ir imparatorluğu v e bu g ü n sôdece nazariyatta ka­ lan Birleşmiş M i lletler ideali üç kıt'a üzerinde çeş itli ı rk, d i n kültür ve mezhepler a rasında Osma n lıları n kurduğu ôhenk ve adô lete erişmemiştir . İ mparatorl u k eyôleUeri, d evletler gen işl iğind e idi. Fakat o günün şartlarına, hattô i mparator­ luğun inkırazına kadar Osmanlı paşaları nca müşkilôtsız idô­ re ol u nuyordu. Devrin en büyük şehri i stanbul'd a g eceleri zengin çarşıları eli sopalı bir kaç b ekçi emniyeti korumağa yetiyordu. Osmanl ı «Nizôm-ı ôlem• dôvôsı d ü nya hôkimiyeti, hele Türk M i lletinin veya bir zümrenin istismarı ve tahaıkkümCı ga yesini asla g ütmemiş; fetihler ve gen işleme yine de müda-


Ecdat Dili İ le Tarih

229

faa ma ksadı i l e olmuştu. Gerçekten Türkler henüz Anodo­ lu'ya yerleş irken müthiş haçlı taarruzlarına uğramışlar, asır­ larca süren bu savaşlar bu mem�eketi ecdad kanı ile sula­ mıştı. Anadolu' nun her parçası şeh idlerin kemikleri, evl iye ve ıkahramanları n türbe ve ziydret-gôhları ile d ol u . Bizans tarihçisine göre «il. Sultan Murad Gazi, düşman barışa say­ gı gösterdikçe savaş.o ve fenalığa yanaşmazdı. Anlaşmala­ rı bozan Haçlıları bir kaç defa perişan etmekle yüce Allah' ­ ın İlahi mükafıatını gördü» . Fakat Haçlı ları, daima kah­ rol malarına rağmen ası rlarca saldırışları eksi ltmedi�er. 1 5. asırda Tuna kıyılarında otağı n ı kuran N ihal oğ lu, bu döimi taa rruzlar karşısı nda :

Eğer def olmazS<J bu beliyye Ne İznik kc;la ne Kostantiniyye» d e rken kendisin­ den sonra imparatorl uğun kaderin i ôdetô haber veriyord u . Kanuni Sultan Süleyman, Mohaç zaferini kazanıp Avrupa y ol u nu açınca arkadan i stanbul'a gelen elçilere bu husOs'..J güzel bel irtmişti: «Hıristiyan devletler ecdadırmn üzerine lehciid bulutları yığıyor; faka� bunlarc!tın yağmur düşmüycr­ du. Eğer onlar sebep olmaS<J idi bu kadar kan dökülmeye ­ cekti.» Yani Haçlılar, Türkler üzerine saldı rd ı ; ama bir şey yapamad ı lar. Bu seferler ol masa ve bize emniyet gelse 'idi, Macarista n ova larına gel memize lüzum kalmıyacaıktı. i slônı Cihôdı da, sanıld ığ ı n ı n a ksine, müslümanların bir tecavüze ve ôşi kö r bir düşman tehdid ine maruz kalmadı kça, farz de­ ğildi ve barışı bozmağa cevôz yoktu. Her zaman bu hük­ mün aksi vu kubul muş; Alla h ' ı n askeri şanlı zaferle r ile «Dar ül-h·:Jrb artık Dar ül -cihad olmuş; Osmanlı�a r üç k ıt'a üze­ rinde «Nizam-ı alem» ddvôsını gerçekleşti rmeğe girişmiş­ lerd i .


Diyanet Başkanlığı ve Laiklik Türkiye'de lfükl'iğin d i n aleyhtarı anlayış ve tatbikatı sô­ dece İ slômiyet üzerinde cereyan etti; Türk miHeti yalnız din adamlarından mahrum bırcıkılmcı d ı; çocuklarına d i n i tah­ sil ve terbiye veri lmesi de yasakla nd ı . Bu , insan haklarının en ağır bir ihlô li idi. Demokratik h ü rriyetler hüküm sürer­ ken de dine baskı veya d i n aleyhtarlığı hôlô nihayet bul­ muş değild i r. Hattô yeni lôik a ncıyasa bile l ô ikliğe aykırı ve eskisinden eok geri b i rçok maddeler ihtiva eder. Meselô d i n istismarı d iye çok müphem ve icabında teh l i keli bir ya­ sak konulduğu halde d i ne ve m u kadd esata tecôvüz serbesı bırakılmış; dini kıyôfete d e müsaade ed ilmemiştir. Dini hü rriyet ve hakların lôiklik h ududları içinde müdô­ faası ve geliştirmesi Diyônet başka nlığının başlıca vazifesi olduğu halde bu müessese İ slômi i l i mlerd e o kad a r zayıf­ latı lmış ve siyasi baskı1arla o d erece ezilmiştir, ki haklarını müdafaa şöyle d u rsun d i ne aykırı fetvôlar koparmak i çi n­ d e hayli zorlamalara uğramıştır. Meselô neslin çoğa lması aleyh inde tatbik edi·len l;>ir nüfus planlaması karşısında Baş kanlık yalnız İ slômin h ü kümlerini yaymaktan mahrum b ı ­ ra kılmamış; dine aykırı bir hüküm verilmesi için d e bas1k ıla ­ ra mcırOz kalmıştır. Din ve mukaddesata tecôvüzleri mem­ leketi sarsan bir hôkim suçlu bulund uğu halde cezaya de­ ğil tazime mazhar olmuş; lôiklik dô hil inde dini vazifesini yapan bir imamın cenazesi n i kaldı rmaması memleketi sars­ mıştır.


Diya net Başka n l ı ğ ı ve Ld iklik

231

Diyô net başkanı, maka m ı na oturu rken yaptığı mülô kat bizde b u müessese ve mensupları n ı n yanl ış bir yol a sii­ rüklenmesi din ada mların ı n yeni bir tahd id ve teh d i d i l e karş ı laşması endişesi uyand ığ ı için b u satırları yazmak l ü ­ z u m u d u y u l muştur. Filhakika y e n i baş ka n soru l a n b i r suate karş ı din adamları n ı n pol itikaya çok karışt ı ğ ından ş i kôyet etmekte; bunların

«Diyônet teşkilôtına çok zarar verdikle­ ri» üzeri nde d u rmakta ve kend ilerile çal ı ş mayacağ ı n ı da

açığa vermekted ir. Fakat asıl huzursuzl uğun, temsilcileri ez i l miş ve zay ı H a m ı ş d i n i n siyôsete

d e ğ i l , siyôsetin d i r n�

müdahôle ve baskılarınd a n geld iği mal umdur. Bu sebeple­ d i r, ki Diyônetin daha fazla pol itika n ı n emri a ltına düşeceği end işesi uyanmıştır. Hatta, m übalağalı olmakla beraber, d i n adamları a rasında politi kaya kapılanta r da d a h a ziyôde s i ­ yôsi makamların baskıları i l e bu duruma d üşmüştür. Reis bey, bu tarafa dokun maktan sakı nsa b i le, bütün mes'ul iyeti d i n adamlarına yüklemekle d i n i ve m üesseseyi korumak vazife s i n i başarması daha zor olacaktı r. Halbuki suale sô­ dece

«dinin siyaset üstünde kalması başlıca vazifem ola­

c akt ın> cevab ı n ı verse id i , hem isôbetl i, hem de ihtiyatlı

h a reket etmiş o l u rd u . Sayın D r.

L. Doğan Bey din adamları nı pol itika a d ı ile

g a l i ba yeni b i r baskı a ltına a l ı rken ideoloj i k meseleleri de aynı mah iyette saymakta, jsıômiyeti ya lnız s i yôsete d eğ i l d i n a l eyhta rl ı ğ ı na v e kom ü n izme

karşı da m üdafaasız b i r

h ô l e getirmekle i ş e başlamışt ı r. Gerçekten i m a n ı ndan ve mefkOresinden emin olduğu muz Başkan, soru l m uş sualler

«İslômın sağ - sol ile ilgili» olmad ı ğ ı n ı «bunla­ rın birer ıktisadi doktrin olduğunu» söylerken d i n adamla­ karşı sınd a

rını siyôsetten sonra ldeoloik sapı k l ı k l a r karş ı s ı nd a da sus­ mağa dôvet ettiği kanoatı n ı verm iştir. Her d in g ib i lslô mi­ yetin d e kendi a leyh inde buluna n siyaset ve ideolojilere karş ı kend i n i müdafaa etmesi hem tabii hak k ıd ı r; hem de


232

Siyesi Buhra n ı n Kaynakları

leikl i ğ i n icabıdı r. Bu h u susta d i n adamla r ı n ı n halkı uyarması din d ü ş m a n l ı ğ ı na ve kom ü n izme karşı

susmaması değ i l

susması vazifesini ya pmad ı ğ ı n a v e d i n i m üdôfaasız b ı rak­ tığına d el ôlet eder. Başka n ı n sağ ve solu sedece i1ktisadi doktrin gösterme­ s i , bu d ü nyada yaşamad ı ğ ı g i b i bir mene ifôde eder. Zira sol u n ucu o l a n komü n izm yalnız i ktisadi b i r doktrin değ i l aynı zamanda içtimai n izamı v e d i n i y ı k a n başka

bi r sis­

temi n devecısıdır; b ütün d i n leri kal d ı rmakla beraber kendi doğmalarına göre materyal i st bir d i n mehiyet i n i de almış­ t ı r. H a l kı m ızın sola karşı b u l u n masının asıl sebeb i de bu e ndişed i r. Bu sebeple Tü rkiye'de bir siyasi teşek k ü l ü n ko­ m ü n ist old uğ u eşiker ise ona ka rşı , kendi i m kenları na ve h izmet şek l i n e göre, m ücadel e d i n adamları n ı n vazifes i d i r. Bu ha reketi a rtık siyesete ve ideoloj i l-ere karıştı d iye- ki mse cezalandı rılamaz. Hatte kom ü n ist b i r teşekk ü l d i n d ü ş m a n ı o l d u ğ u b i l i n d i ğ i n e göre

mensupları siya si

ihtiyatla d i n

a leyhdarl ı ğ ı ya pması bile ona ·ka rşı, i ktidard a o l s a d a h i , mü­ cadele d i n odam l a r ı n ı n vazifesid i r. Bu her varlı'k g i b i d i n i n de hem nefis m üdôfaası d ı r, hem d e l e i k l i ğ i n kend is i n e ta­ nıdığı bir haktır. N itek i m her türlü h ü rriyet i n yasa1k olduğu Peyk memleketlerde k i l i se komü n ist i ktid a rl arla açı kça mü­ cadeleden y ı lma m ıştı r. Kom ü n ist o l mayan din a leyhdarı di­ ğ er parti ve i ktidarlar için de durum aynıdı r. Diyanet başka nı sorul a n s u a ller karşısı ndo İ s l e m ı n da­

yanaOı Kur'an, Hadis ve hiç bir h u kuk sistemine nasip oı .. , mayan muazzam Fı·kıh eserlerinden h iç b i r h ük ü m beyan et­ med e n babaya n i d ü ş ü nce mahsul leri i l e cevaplar vermes i n i d e mo ka m ı n ı n heybetine ve tarih ine yakışmayaca ğ ı n ı d ü ­ şü nmel id i r. Mesele yalb ancı memleketlerde çalışmaya ve yemi n i n h a ng i a hvôlde bozulacağına d a i r cevapları da ön­ ce d i n i h ü k ü mlere göre karş ı l amal ı d ı r. Diyenet teşki letı n ı n s iyasi tesirlerle b i r a z d a h a sars ı l ması end işesi i l e uyarıcı


Diyanet Başka n l ı ğ ı ve Lô i k l i k satı rlar yazarken herkes in h ü rmet ve töz i ııı

233 göstermesi

g ereken bu yüce ma kamı ve bizzat sevd iğ imiz başka n ı da koru mak vazifemiz i d i .


Laikliğe aykırı Anayasa Düzeltilmelidir Anayasa ya p ı l a n ve yine

yapı lması gereken ta'd i l lere

rağ men yıl l a rca mü kemmel b i r eser o l a ra k medhed l l i rıken o n u n getird i ğ i lfük l i k de aynı d e recede öğ ü l m üştü. Gerçi l ô i k l iık Anayasanın d eğ işmez maddeleri a ra s ı nd a yer a l ma k­ la ona veri len b i r ehemmiyet gösteri l m iştir. Lô k i n bu temel kanuna kon u l a n bazı maddeler b u ana p rensip ile öyle bir tezada d üş m üş ve o derece din h ü rriyetine a y k ı rı bir ma­ h iyet a l m ıştı r, ki Anayasa kend i kendi s i n i ihlôlden kurtula­ m a m ı ş ve

1 924 Teşkilôtı-ı Esasiyesi ne nazara n çok geri b i r

eser o l m uştur. B u d u ru m karşısı nda o n u n i ç i n y ı l l a rca oku­ nan; m ed h iyeleri

İslômiyetin cendere içinde s ı kıştı rılması

ile a l ô k a l ı saymak ve değ işmez maddeler a rasında bulun­ ması sebebini b u mô nôda a n l a m a k mümkünd ü r. Ge rçekten birta k ı m müesseseleri görü l me m iş, muhta rL yet hisarl a rı içinde tah k i m eden ve m i l li i rôde i l e devleti ta k­ s i m e uğ ratan Anayasa lô i k l iğe aykırı olara k Diyanet Baş­ k a n l ı ğ ı n ı ya l n ı z m u htariyetten mahrum b ı ra k mam ış; İ s l ô m i ­ yetle birli kte onu küçük b i r memO riyet h ô l i n e d e d ü ş ü rm üş­ t ü r. D i n i n siyasete ô let ed i l m es i nden d a i ma şi kôyet ed ' p ona nefes a l d ı rm a k istemeyenler Başka n l ı ğ ı pol itika n ı n e m i r v e a rzusuna tô b i ıkı lrn a n ı n tezadını düşün memişl e r v e tatbi­ katta en çok şi kôyeti de yine kendi leri yapmışla rd ı r. Hai­ b u k i Diyônet h ü k ü metin emrinde b ı ra k ı lsa dahi b u müesse ­ ye bazı h a k ve i m kô n l a r ta n ı ma k , d ü nya n ı n her memleke-


Laikl iğe Aykırı Anayasa Düzeltilmel id i r

235

tind e olduğu g i b i , başka nl ı ğ ı n sayg ı ve iUba rı nı_ yükseltmeık gereki rd i . Meselô Diya net başkanı kendi teşık i l ôtı tarafı n­ dan seçi l me l i , s ı k-sık değişen i ktidar ve devlet bakanla rı ­ n ı n keyf i n e oyuncak b i r d uruma düşü rm memeli i d i . N ite­ kim siyasi müdôhaleler o derecey i b u lmuştur k i çok defa müftü, vaiz ve i maml a r ı n tayi n lerinde b i l e rol oynamışl a r­ d ı r. Hattô Diyônet pol itika korıkusu i le İslamiyetin h ü·küm ­ leri n i müsl ü m a n l a ra tebl i ğ edememekted i r. Mesela lslami­ yetin çocu k d ü ş ü rmeğe cevöz vermed i ğ i n i beyan etmek lô­ i k h ü k u metin ve şahısların işlerine h iç b i r müdôhale sayı l a ­ mayacağı v e l a i k l i k h udutla rı a ş ı l mayaca ğ ı h a lde başka n l ı k bu tebl iğ vazifes i n i yapa m a m ı ş v e

d i nd a rları tered d üdden

kurtaramamışt ı r. Diyanet başka n l ı ğ ı İ s l ô m ı n kend is i n i vazi­ felend ird iğ i ve l ô i k l i ğ i n de hak ola rak tan ı d ı ğ ı b u ıkad a r ba­ sit işlerd e ôciz bir d u ru mada b ı ra kı l d ı ktan sonra bu m ües­ sese veya makamdan a rtık a n a davô l a r ı n h a l l i n i beklemek m ü m k ü n d e ğ i ld i r. Meselô Diyô n et başka n l ı ğ ı n ı n kendi teş­ ki latı ve g ayesi için orta ve yü ksek derece din mekteplerı açması, İslômi i l i m ve a raştı rma l a rı n geliştiril mesi için ens­ titü ve merkezler ıkurması , en büyük tarihi müessesemlz olan evkafı c a n l a nd ı rması ve gerek·t iği n isbette d i ni, içti­ mai ve sıhhi tesisler kurması, bu ve sa i r ihtiyaçla rı için va­ kıf ve başka i rôd ıkaynaklarına sa h i p o l m a s ı g erek i rd i . s:­ zim tari h i teka m ü l ü müz bunu

gösterd iğ i n e ve Avrupa'da

lôik veya d i ne daya l ı mem1eketlerde kil ise bu vazifeleri yap­ t ı ğ ı n a göre Diyônetf bu esaslar üzerinde c i hôzland ı rmadı k­ ca ne bu müesese ile birlikte Tü rl< Cem iyet i n i n manevi yük­ seliş i n i d esteklemek ve ne de devleti n lôik olduğunu idd ia etmek m ü m k ü nd ü r. Hattô her şey devletin kontrol ünde bu­ l u nduğuna göre hu susi teşebbüse de b azı ha ık1a r ta n ı ma i< côizd i r. Türk iye'de yaşayan gayri müsl i m lerin v e bazı b a ­ k a n l ı k l a r ı n kendi g ayelerine uyg un mektepler k u ra rken D i ­ yôneti b u hak ve i m kônl a r d ışında tutmak elbette normal değildir.


Siyesi Buhranın Kayna kları

236

Diyanetin, lfük esasla r

d ô h i l i nde, yeniden k u r u l ması

için gereken bu meseleleri ş i md i l i k bir yo na b ı ra ka l ı m ve Anayasa ' n ı n i k i n c i ta'dili münôsebeti i l e l ô i k l iğe ayık ırı bu­ l u na n b i r kaç madde üzerinde d u ra lı m . Bugün Adalet Pa r­ tisi i l e Demokrati k Parti, Anayasa ta'd i l i i ç i n çok g üzel tek­ � ifler i leri sü rmüştü r. Bu münasebetle d i n a leyh i nd e veya l ô i kliğe aykırı bazı h ü kü m lerin de bu tekl ifler a rasında bu­ l u n masına l üz u m u n u bel i rtmek isteriz.

B u n l a r a rasında

Anayasa'nın d i n istismarı adı i l e ihdös ettiği b i r suç e n garibi v e tehlikel isidir. Fil hakika b u h ü k ü m h e m l ô i k l i1k mef­ h u muna ayk ı rı olara k h iç bir memlekette mevcut d eğ i l d i r : hem de madde

o derece müphem v e ş u m u l l ü yaz ı l m ıştır, k i b u i l e başka l a rı n ı n d uyaca ğ ı b i r şekilde

İslô miyetin

ve hattô Allah a d ı n ı n telaffuzu bile suç hudud ları içinde mütalea o l u na b i l i r; drnayısı ile b u n u n l a d i n i yasak etmek m ü m künd ü r. Gariptir ki, d i n istismarı n ı bu d e rece d i kkatle ve môh i rône b i r şekilde ceza l a nd ı rmağa g i rişen ler d i ne ve mukaddesata ha karet ve tecavüzlere karş ı hiç b i r h ü küm d ü ş ü n me m i ş ; m i l li vicdana ve insan h a k larına saygı gös­ teril mesi sağ l a n mamıştır. Bu sebepled i r k i mah kemelerde din istismarı ile H g i l i pek çok ceza dava s ı na rastl an maktcı . fakat İ s l a m iyete. Allah'a ve Peyga m bere hakaret ve teca­ vüzler serbest b ı ra k ı l maktad ı r. Mesele Türkiye'de «Cöl Pey­ gamberi ve k a n u n l a r ı » g föi hakaret ve terbiyesizlikler neş­ red ilebil rniştir. Hatta bir temyiz başka n ı n ı n m i l letin en m u ­ kaddes i na ncı na sald ı rışı maklbrn say ı l m ı ş ; cenazesi m ü n a ­ sebetiyle T ü r k h a lk ı na karşı b i r n ü mayiş şek l i n i a l a b i l m iş­ t i r. La i k l i k namına b i r İslam iyet a leyhdarlığı da d i n dersle­ ri m ü nasebetiyle görü l mektedi r. Gerçekten ı a i k l i k icabı d i n d e rsleri için vel ilerin b i r mü racaatı gerekmiştir. Bu maksat­ la yüzde doksan dokuz müsfüman olan b i r memlekette ço­ c u k l a rına d i n d e rsi istemeyen b i r kaç k i ş i n i n bu a rz u s u n u


Laikl iğe Ayk ı rı Anayasa Düzelti lmel id i r

237

mektep ida resine bildirmesi tabii iken Aooyasa'ya tersine h ü k ü m konmuş; din dersinin matl u p olduğuna d a i r yüzde doksan dokuzu n müracaatı emred i l miştir, k i bu da İslômi­ yete karşı ve a normaldir. Dünyanın her memleketinde din ada m l a rı na mahsus bir kıyôfet mevcud bulunduğu Türki­ ye'de bunun d a Anayasa ile yasaklanması hem lôikl iğe ay­ k ı rıdır; hem de din ada rrnarı nda n bek l enen içtimai fazi let ve sayg ıya engeld i r. Anayasaların m i l li vicdana uygun gel ­ d i ğ i n i s bette kudret v e h attô kudsiyet kaza nd ı ğ ı n ı düşü­ n ü rsek b u n l a rı n d üzeltilmesi ve s a m i m i

olmamız şarttır.

Halbuki terki i m kansız, Bey, Paşa, H a n ı m , Hacı ve Hôfız ünva n larını her a n kul land ı kça da Anayasa d a i m i bir ih­ lale ma ruz bıra k ı l mıştı r, ki b·.rn� a rı da unutma mak lôzımdır.


Türkiye Tersine Zorlanamaz Ü ç k ıt'a üzerinde a d i l ve sağla m bir n izam kuran Türi< m i l l eti Q lıkeler gen işl i ğ i nd e eyaletler ve çeşitli ;kavimleri b i ­ rer va l i ile a s ı rl a rca idare ed ebil iyord u . Bug ü n m i l li n izam v e devletini kend i hayırsız evlad larına karşı muhafaza en­ dişesine düşmüştür. ictima i b ünyesi, manevi temel leri ve hayatiyeti çok kudretl i bir m illetin kısa bir za m a nda böyle bir d u r u ml a karşı laşması tari h i n hazin

ve uta nç

bir tecel l isid i r. Gerçekten ta ri'h m i lletlerin teşek k ü l ,

verici yük­

seliş ve s u kutları na d a i r sah ifelerle dol ud u r. Lak i n kendi a yd ı n l a rı n ı n s u i kasd ı na u ğ ra m ış bir

m i l lete şahid olmuş

değ i l d i r. Gerç i Çarl ı k Rusyas ı nd a patl a k veren Bolşevi,k ih­ til a l i n i ve onun üzerinde rol oynayan ayd ı nla rı ·h atı rlamak mü mkündür. La kin bahis mevzuu ihtilôl ictimai bü nyesi çü­ rüık ve nüfusun ekseriyeti esi r 'h a ld e yaşayan bir mem­ ı e:<ette vukubul muş; s efölet ve ıztırap ihti l ö l i

dövet et­

m iştir. H a lbuk i Türklye'de södece m i l li ve insani vasıfl a r ı ç:1rümüş, ruhu ·satıl mış küçük b i r mü nevver zümre meyda ­ na çıktı ğ ı nd a n h e r memlekette

rastlanması mü mkün b ı.ı

bedbahti a nn a c ı n ması ve isti hzô i l e karş ı l a n ması g e rekir­ d i . Lô kin başka mem leketlerd e n farklı olarak Tü rkiye'de ay­ d ı n ların manevi sukutu ve s u i kasdı en yüksek maka mlara kadar nüfuz etmiş; i l m i , siyasi, ida ri, h u ku ki bütün y ü ksek mü esseseler, matbuat, san'at ve sermôye g i b i m üess i r mu­ h itler isti lôya uğra m ış; hattô genç l i ğ i n çürü mesi ve s u ikasd d a bu kaynakların eseri olmuştur.

Bu da m i l ietinıizin tersine zorl a n d ı ğ ı n ı meyd a n a koy­ makta; sisteml i bir şek i ld e ve m ô h i rane metodlo rla tasfiye-


Türkiye Tersine Zorlanamaz

239

ye uğ rayan ideal ist ve l iyakatlı vatan evladları vazifeye baş­ l a madı kça, i l mi, m i l li ve i nsani esasl a ra daya l ı , h a l k ı n i ra ­ d e s i n e bağlı y e n i b i r görüş v e heyecan yol u bul u nmadı kça buhrandan ve hatta felô ketlerden k u rt u l mamız m ü m k ü n o l ­ mayacaktır. Bu d u ru m her T ü r k ü m u kaddes b i r vatan vazi­ fes i

ile karşılaştırmıştı r.

Bunu

başara mad ı ğ ı mız ta1kd i rde

ya l n ız Hak, tarih ve büyük ecdôd ı n lônetine uğrama kta ve insa n l ı k nezd i nd e şerefi mizi

kaybetmek-le k a l mayacağız.

Topta n yaşa ma k hakkınd a n da mahru m ka l mamız mukad­ derd i r. N itek i m vata n kuran ecdadımız ve onu en muıkaddes b i r emônet olarak ka n l a rı ile koruyan babala rı m ız m i l li

-

İs­

lami ideal lerle cihazla n d ı ğ ı ndan Hakk ı n ve vata n ı n emri n e göre ö l ü me hazırlanmış b u l u nduğu için yaşadılar, evlôd la­ rına da mukaddes devleti ve ta rihi emônetleri mira s bırak­ tılar. En m üthiş teh l i keler karşısında beşer takatı üstünde bir hayatiyet ve imanla Canakka le'de ve Sakarya'da muh­ teşem tari h i m ize yeni hamaset destô nl a rı eklediler. M illi İslami ideal ler ile

«Hasta adam» harika l a r yaratt ı . M ü ba­

rek ecdôd ruh u n u n şad, Meh med Akif'in öl mez eserleri nde m i l l etimizi·n gön l ü d e abad ve dü nya da hayra n old u .

Zira

hasta l ı k mil leti mizde değil İmparatorl u ğ u m uzun karşı laştı ğ ı ağ ı r şartla rla alôkal ı i d i . B u sebeple Hasta Ada m a d ı onu tokan Carlık Rusyas ı ' n ı n bü nyes ine uyg u n düştüğ ü nden geld i ğ i yere iade olundu ve b izim için de bu efsô ne art ı k ta rihe göm ü l d ü . Modern Tü rkiye, işte, b u tarihi büyük m iras v e on.ı yarata n Tü rk - İslam idea l leri üzerind e doğmuştu . İ mpara­ torl uğu muzu kaybetmekle beraber Anado l u 'da m i l li birliğe kavuştuğ u m uz, emperyal ist emel lerden v e dôh i l i , isyanlar­ d a n k u rtuld u ğ u muz için meden iyet davamızı yol u n a koya­ cağım ızdan ve kudretl i b i r m i l let olaca ğ ı m ı zdan e m i n idik. Fakat bu dava ileric i l i k za n n ı ve Avrupa l ı laşmak h eves i ile ya l n ı z kıyafet değ i ş i k l i ğ i

şek l i n l a l mamış; m i lli hayatiyet

ve medeniyet kaynakları mızı da kurutmak cida l i olara k ge-


240

Siyôsi Buhra n ı n Kaynakları

l iş miştir, ki tarih ve sosyoloj i i l i mleri ve bizzat medeniyet­ ler tari h i , böyle b i r hôdiseye şOh i d olma mıştı r. Bu tehlikeli davranışların ağır buh ra n l a r do� u rması mukadderd i r ve en kuvvet l i mil letler de tarih ve vata n şuOrunun kayna·k l a rın­ dan kopma kla, milli k ü l tü r, edebiyat, din, dil, san'at ve musııkis i n i tasfiyeye, ahlôk ve mefkuresi n i tah ribe g i rişmek­ le varl ığ ın ı muhafaza edemez. İşte manevi

b u h ra n ı n i l k

kurba nları ayd ı n la r olduğu v e boşl uktan hazmetmeyen ta­ biat ka n u n u n a göre sapık ideolo j il ere veya madden i n esô­ retine d üştü kleri icin Türkiye bugü n kü çıkmazla karş ı laş­ mış; m i l leti mizi dıştan yı kamayan kuvvetler de «zaaf teh ­ likeyi dôvet eder» d üsturuna göre bu fı rsatı kaçırma mışla r ­ d ı r. Bu d u ru mda Avrupa matbuatında tekra r «Hasta adam.> adının

meydana çıkmasına şaşma mal ı d ı r. Asıl şaşı l acak,

utanı lacak şey felô ket cephesi ve h ı yanet vak'ala rı meyd a · n a çıktığı halde resmi kafa ların hôlô hasta l ı kta n kurtu lama­ ması d ı r. Hattô ord u n u n müdôhales i ile önl enen korkunç bo­ ğuşma haz ı rl ı k larına ve askeri mah kemelerin faal iyette bu­ l u n masına rağmen y ü ksek maka m l a r hôlô uyanmad ı ğ ı n d a '1 yine de m i l l iyetçi ve ideal ist vata n çocukları hor g ö rü l mek­ te, müesseseleri de tasa l l uttan kurtu lamama kta ve aşırı sol cular ile milli meseleleri hal letmek garabeti sürüp g it­ mekted i r. Bu satırlar, Türkiye'n i n artık tersine zorla nama­ yacağ ı n ı , akı l ve hak yol undan, sapmış bozuk kafa l a r ve « Devri mbaz » l a r ile selômete eremiyeceğimiz bedôhat ı n ı k•­ saca be l i rt mek üzere yazıl mıştı r.


Münevver Taassubundan Kurtuluş M illi k ü l t ü r ve mefkurenin bozu lması, mü nevver sukU­ tu ve s u i kasd l a r ı n başl ıca kaynağ ı d ı r. B u g ü n kü hazin buh­ randa n kurtul mak ve ayd ı n b i rliğ ine kavuşma k için ilk şart, şü phesiz, a k l ımıza ve h ü r şahsiyetimize sôh i p çıkmak, kerı­ di icad ı mız olan g a ri p b i r taassupta n ve ona bağlı doğma ­ l a rdan s i l k i n mektir. Bu suretle i nsan� ı k haysiyeti ve v a r ol­ mak end işesi hôkim olu nca ta rihi meden iyet ve mefku re kaynaklarımız üzerine konan bütün yasa k l a rı n g ü l ünç l ü ğ ü anlaşı lacak ve d i ma ğ ı m ızı felce uğ ratan esa ret zincirleri kend i el imizle k ı rı lacakt ı r. Bu sôyede i l mi d ü ş ü nceye, medeniyet�er ta rihine, baş­ ka memleketlerin tecrübelerine ve bizzat mi l l et i m izin a k l ı sel i m i n e göre Türkiye m i l li r u h u n u ve ideallerini ca nland•­ raca k ; maddi - manevi muvazeneyi bulara k dağ ı l maya değil mim b i rl iğ i n i çel i kleştirmeye muvaffa k olaca ktır. Zirô , bütün h atô ve tah riplere rağmen, Türk m i l leti, h a riku lôde b i r ha­ yôtiyeti ile tarihi m i rôs ve hasletleri n i , köyünde ve kasaba­ s ı nda, muhafaza etmiş; ecdôd hôtıralarına bağlı

ka l mış;

m i l li kü ltür ve mefkure kaynakları mıza erişmek f ı rsatı nı bul­ muştu r. Hattô Türkiye, M i l li, İslômi ve Avrupai kültür unsur­ l a rı n ı n ôhenkl i b i r sentezini ya pmak sOreti ile, yeni b i r TürK medeniyeti k u rm a k i mkônla rına da sôh i pt i r. Esasen geopo­ J itik d u ruma göre Anadolu'do a ncak kudretli mil let ve k ü l F.

15


242

Siyôsi B u hra n ın Kaynakları

türlerin pôydôr olabileceğini çok iyi kavramalıyız. Nitekim ta rih, bu ü l kede, bir çok zayıf kavim ve küUürlerin hep in­ k ı raz bulduğunu göstermiştir. Buna mukabil yalnız Türk milletidir, ki maddi - manevi 'kudreti ve çeti n mücôd eleleri ile, Anadol u'yu önce sağla m b i r vatan hôline getirmiş; son­ ra da, ona dayanarak, üç kıt'a üzerinde ôdil bir d ü nya ni­ zômı tesis etmiş; çeşitl i millet, d i n ve küUü rleri ôhenk için­ de yaşatabilmiş ve ana-yurdund a 1 0' ncu asra ayak basan bir ömür sürmüştür. Bu kısa muhô keme ile, bu nôzik zamanda, hemen uzun vaadeli medeniyet dôvômıza g i rişmeyi teklif etmek niye­ tinde değiliz. Faka t bu düşünceye sôh i p olduktan sonra sil­ kinmemiz ve kurtuluş yoluna dönmemiz mümkün olacağın­ dan ruhen hazırl ı k l ı bulunmaya ihtiyaç vardı r. Bu münôsebet�e ôcil tedbirler için en mühim ·kuvvet, şüphesiz, Başvekil ve hü kumetine Tü rkiye'de mutedil ve­ ya d emokratik bir sosyalizmin henüz mevcut o l madığını, bu fikir ve iddiada bulunanların da aşırı sola yardımcı bir du­ ruma d üştük lerini a rzetmeyi faydalı buluruz. Esasen mem­ leketimizde d e mok ratik sol d ôvôsı g üdenler, h ep sam imi d e olsalar, milH ve d i ni kıymetlere karşı bulunduklarından Türk milleti tarafından asla tasvip görmemişlerd ir. Bundan başka, bugün milletçe suikasd karşısında bulu nduğumuz için, başta hü kumet olmak üzere, bütün müessir kuvvetle­ rin m i l li idea l etrafında mutfök surette b i rleşmesi kurtul u ­ şun tek çôresid ir. Bu varl ı k v e yoklu k anında çelik g i b i bir­ leştiğ imiz takd irde b u milletin evlôdları o!an aşırı solcu ve­ ya şaşkınlarda n çoğunun da biziml·e beraber olacağı ndan endişe etmiyoruz. Bu d u rumda ilk millete dönüş ha reketini Başvekilden v e siyasi l iderlerden beklemek tabiidir. Zirô nôzik zamanlard a bozan küçük b i r hizmetin ve hattô jestin derhal büyük neticeler vermesi çok mümkün olmuştur. Bu­ nunla beraber Türk'ün, Başvekilin bir Kerensky rnmasını


Münevver Taassubundan Kurtuluş

243

değ il milletin kalbinde ve tarihimizde g üzel bir mevki ka­ za nmasını istediğini d e ifôde etmiş oluyo ruz. N itekim sôbık Başvekil'e de, o intikal devresinde, milli irôde ve şahsi kabiliyetleri sayesi nde, büyük bir hizmet im­ kônına sôhip b u l u nduğu ve bu takd i rd e tarihi müh i m bir mevkiin kendisi için hazır�adığı söylenmişti. Umumi ve hu­ susi görüşmelerde yapılan izahlarda, a ks i h a ld e buhranın, mil letle birl ikte, hepimizi fena bir zamanda yakalanmasının mukadder olduğu kanaatı d a daima tekrarlanmıştı. Nihad Erim Bey bir partiye dayanmama kla beraber bugünün şa rt­ larına göre yine de büyük i mkônlara sôh iptir. Türkiye'de ya milliyetçilik ya Komünizm hôkim olacağından, bu buh­ ra n devresinde art ı k orta yoktur ve sun'! olara k şişirilen sağ teh l ik e vehimlerinden sıyrılmadı kça ne mil letimizi ve ne de bizzat şahıslarımızı buhra nd a n ku rtarmak mümkün deği'­ d i r. Bu muhôkeme tabii bütün diğer l iderler ve hattô şa­ hıslar için de doğ rudu r. N itekim ekseriyet partisinin lide­ ri olarak Dem ir� Bey de, bu dönüm noktasında, mühim bir hizmet fırsatı nı bularak, bütün hatalarını siler; millet ve tarih huzuru nda mutena bir yer kazanabilir. ismet Pa­ şa da ta rihi şahsiyetin e yen i ve parlak bir ba his eklemek fırsatı na sôhiptir. Bugün bu utanç verici manzara karşı sın­ da vata n ve şerefimiz emretmekte ve milleUe beraber olup ôciz olmaktan kurtu lmak gerekmektedir. AHah'ın gazabına, tarihin, ecdôdın ve mil letin lônetine uğra mamak için bir an önce nifak ve nefret duygularını bımkmalı ve kardeşl ik his­ lerine bağ lanmalıyız. Zira , a ksi takdi rde, tarih «bu kadur sağlam bir milleti liyôkatsız evlôdlı:m bu hôle düşürdü» hük­ münü ·verecektir. Biz bu hazin durum karşısında, yine 1 3 asır önce, Bilge Han'ı n : «Ey Türk milleti titre ve kendine dön!» hitôbını tekrarlıyor: Al lah'ın hak yolunda kanını akı­ tara k ihtişamlı tarihini yapa n bu mil leti esirgeyeceğine ina­ n ıyor ve bunu niyôz ediyoruz!


Milli İrade ve Büyüyen Türkiye Türk mil leti tarih boyunca 'çok velOd (doğurgan) oldu­ ğu için daima Tü rkistan hudutlarından taşmış; uza k - şark'­ tan Avrupa'nın ortalarına ve Kazan'dan Akdeniz ve Kızıl­ deniz sahillerine kada r yayılmıştı. Fakat ası rla rca savaş�ar ve telô ketler neticesinde n ihôyet Anadolu'ya sıkışmış ve ·1 3 miyona düşmüştü. Biz mekteplerde o.k urken b u küçül memi­ ze 1 00.000'i aşan yalnız İstanbul ve İzmir g ibi iki şehrimiza bakan, Avrupa'da 40, 50 milyonu geçen devletleri ve her bi­ rinde milyon ve 1 00.000'in üstünde onlarca büyük şeh i r�eri görü nce de çok üzülürdük. Bütün şehi rlerimiz de bi rer köy­ den ibôret idi. İstanbul bile milyonu n çok a ltına d üşmüştü. Bu maddi küçüklüğü bir türlü hazmedemiyor; bu sebeple de nüfus sayı mlarını heyecanla bekl iyor; dış Türklerin memle­ ketimize göçleri ile a rtmamızı istiyorduk. Fakat sayı mlar hep 1 3, 1 6, 1 7, 18 milyonları gösterince bir türl ü tatm in olmaz; üzüntümüz daha fazla artar idi. Bazan da sayı mların iyi ya­ pılmad ığı ve daha ziyôde olduğumuz d üşüncesine ·ka p ı l ı r teselli bulurd uk. Memleket maddi - manevi bir sefôlet içinde bulunduğu halde kafa�arımız daimi «Asn yıla sığdırdık» nutukları ile dolar ve «Muasır medeniyetin üstüne çıkacağın iddiaları ile genelik ümidlerimizi tazelemeğe çalışırd ık. Lôkin mille­ tin maddi - manevi ızd ı rap içinde kıvrandığını, memleketln açl ı k, çıplaklık ve hasta l ı k diya rı olduğunu, Anadolu'do zul -


M i l li İrade ve Büyüyen Türkiye

245

meti yırta n ışığa, kağ n ı gıcırtısına bask ı n çıkan motor sesi­ ne ve düzgün bir yol görmeğe hasret çeker; n utuklar ile bu acı manza ra a rasında bir mü nasebet bulamazdık. Halbuki milli ve d i ni mukaddesatımızı harcarken hep asrı yıla sığ­ d ı ra cağ ımızı ve böylece medeniyetle i lerHyeceği mizi umu­ yor; fakat yıllar uzadıkça sefaletin de a rttığını görüyorduk. i l . Cihan Harb i d evresi gençler a rasında a rtık hayalleri !l serôp ve nutukların boş olduğu kanaatını yaymağa başla­ dı. Mil letin sefôleti ve memleketin harôbisi ile müvôzi ola­ rak nütasumuzun sadece a rpa boyu ilerlemesi de ü midsiz­ liği a rttırıyor; Şark mil letlerine meden iyet götü receğimize dair iddialara karşı da kağn ı ile ne götürebileceğ imizi bir türlü keşfedemiyord u k . Bu manzara ve ü midsizl ik psikolo­ jisi b i r yanda miHi ve d ini idea l lere dönüşe. öte yanda da solculuğun gelişmesine sebep ol uyord u . Hôrici şartlar v e dôhili ıztıraplar demokrasi haraketini doğurucu bütün halk ve ayd ı nlar milli i rôdenin tecellisi dd­ vôsına sarıldı, gerçekten m i l let a rtık maddi - manevi - se­ fôletin hep Halk Partisi tahakkümünden geldiğ ini anladı. Bu sebeple mil letin ilk hedefi kendisini «Hôkimiyet milletindir» veya «Köylü efendimizdir» sözleri ile a ldatan bu kötü ve be­ ceriksiz d iktatörlüğü yıkmak oldu. Bununla beraber demok­ rasinin ilônına rağmen bu partinin oyu nları ve zulmü de­ vam etti. Milletin çetin mücôdelesi karşısı nda bir daha sün­ g üler üzerinde Meclis'e g i ri lemeyeceği end işesi 1 950'de milli irôdenin tecell isine ve Halk Partisinin sukutuna i mkôn verd i. Mil let bu zaferi kazanı nca yalnız zulüm yerine adôlete ve h ü rriyete kavuştuğunu hissetmedi. Milli i röde ile, ayn ı zamanda, refôh ve meden iyet yolunun da açıldığını görd ü . Gerçekten açlık, çıplaklık v e hasta lı klar sür'atle g ideril iyor; motor sesleri, fabrika bacaları yüksel iyor; yol, liman, ba­ ra j , su tesisleri ve inşaat ile Türkiye imôra kavuşuyor; ya-


246

Siyôsi Buh ra n ı n Kayna kları

şanabilen bir ü l ke oluyordu. Artık tahsildar k ı rbacı ve j a n ­ darma süngüleri altında kala n ,köylerde böyle bir korku k a i ­ mamıştı. Köye sôdece a lmak ve sürülerini sürmek i ç i n gi­ ren hükumet yerini oraya su, yol ve i Ş götüren insanlara terketmiş; kağnı temsilci leri g itmiş; motor temsilcileri gel­ m işti. Fa kat zaval l ı kağnıcı l a r hôlô motora karşı i lericilik iddialarından kurtulamıyor; kısa za ma n ı n tecrübelerine rağmen milli ve d i ni temelleri yıkma kla medeniyet g etire­ cek:erini ağızlarından b ı rakmıyorlard ı . Zira Halk Partisi dü­ şürülmüş; fakat onun hastalığı tedôvi olunmamıştı . Esasen d iktatör b i r parti ve şefi nin demokrasi d evrinde d e siyasi b i r role sahip olduğu veya milli i radeye bağlandığı görü l ­ memiştir. Mifü irôdenin tecellisi ile Türkiye zulümden, maddi ma nevi sefôletten ku rtul makla ka lmad ı ; medeniyetin d e a r­ tık mümkün bulund uğu, bunun da çürük münevver kafa sı ile değil halkın aklı selimi sôyesinde olduğu kanaatı hô­ kim oldu. Bu husustaki ü midsizliğe ve H a l k Partisi ile bir­ likte solculuğa karşı da son darbeyi indirm iştir. Gerçekten hür dünya n ı n zaferi ve Stalin'in kaba siyôseti sôyesinde de­ mokrasi imdôda yetişmese idi Ha� k Partisinin maddi - ma­ nevi tahribatı Tü rkiye'yi daha fazla Komünizme yaklaştı ra­ bil ird i . N itekim bir H a l k Partisi vôlisi Komünistlere küfr�­ derken «Siz kim oluyorsunuz! gerekirse komünizmi de biz getiririz» d iyordu. 1 950'den sonra Türk milleti maddi - ma­ nevi sefôletin verdiği ü mitsizl iği aşağ ı l ı k d uygusunu ve memlekette medeniyetin yüksel emeyeceği bedbinliğini ken­ di irôdesi ile yenmesi en büyük bir inkılôp oldu ve nüfus a rtışı ile de büyüyen bir Tü rkiye meyd a na cı ktı, Türk mille­ ti sefô!etten uzaklaşınca ırki hayatiyete sôhip olduğunu du gördü. Filhakika memlekette haya t ve medeniyet gelişir­ ken n üfusumuzun do binde 3 bin a rtış hızı kaza narak bu­ gün hamdolsun 37 m i lyona ve 1 00.000 insanı t oplay a n 20


M i !li İ rade ve Büyüyen Türk iye

247

şehre sahip o ld u k. Gerçi bazı menfi had iseler bu artışı bin­ de 2,7 ye ind i rd i ise de ı rki hayatiyetimizi daha fazla d u r­ durma k gayretleri d e muvafakiyet kazanamad ı . Bununla bera ber gelecek yazılarım ızda bu menfi gayretler üzerinda duru laca ktı r.


Türkiye' de Medeniyet Hamlesi ve Nüfus Artışı Medeniyet kel imesi ve mefhumu şehirle alôkalı ola ra k doğmuştur. Nitekim b u g ü n Avrupa dil leri nde kullanılan Ci­ vilisation da Lôtince civitas (cite) dan gelip i lk mônôsı şe­ hirleşmedi r. İslôm d ü nyasında da durum aynı olup medeni ­ yet de Arapça medine (şehir) den türemiş ve şeh irlilik mônôsını ifade etmiştir. Bizim kültür ihtilôlcileri Türkiye'yi milli ve dini temellerinden ·koparırken Türkçeye_ karşı da barbarca saldırışlara geçip b i r Kuş dili yaratmağa g iriştiler ve medeniyet karşıl ığı bir uygarlık kelimesi uydurdu� a r. Bu gari p kel imenin, medeni rol leri dolayısı ile Uygurların adın­ dan a l ı ndığı anlaşıl ıyor. Fakat Uyg u r sıfat değ i l isim olduğu ve meselô «biz medeniyiz» yerine «bir uyguruZ» dediğimiz zaman başka mônô a nlaşı�acağı için Türkçenin kaidelerini bilmeyenler veya d il anarşisine aldırmaya nlar, bir hart de­ ğ işikliği ile « medeni» yi uygar ve «medeniyet» i de uygar­ l ı k yapara k bizzat meden iyetten uzaklaşmak yol unu tuttu­ lar. Medeniyet kelimesi ve mefhumu şehi r ile ilgiH bul un­ ma·kla beraber geniş mônôda muayyen kültür seviyesine erişen köylüle ri ve göçebeleri de ifôde eder. N itekim yer­ leşik halklara naza ran daha i leri hayat seviyesinde göçebe kavimlere de rastlanmıştır. Fakat yine de medeniyet sıkı bir �ekilde şeh i r ile a�ôkal ıdı r. Bu münasebetle Tü rk - İslôm


Türkiye'de Medeniyet Hamlesi ve N üfus Artışı

249

dünyasının en yüksek devrinde milyonu ve 500.000 nüfusu aşmış pek çok şehir bulunduğu halde, aynı çağda, çok geri medeniyet seviyesinde bulunan Avrupa'da 1 00.000'e çıkmış bir şehrin mevcud olmadığını hatırlamak yerindedir. Mesela Sultan Sancar' ı n paytahtı Merv, Hilafet merkezi Bağdad, İlhanlı paytahtı Tebriz ve Kahire şehirleri milyonun üstünde n üfusa sahip idi. Anadolu'da en ileri devri temsil eden Se'­ cukluların sukutundan sonra bile Sivas'ta 1 20.000 kişi ya­ şıyordu, ki bu şehir" Cumhuriyetin i lk yı llarında a ncak 25.000 nüfusa sahip idi. Avrupa' n ı n yükseliş devri olan 1 ô. asırda Lond ra 500.000'e cıkmış iken İstanbul asırlarca mil­ yonu n üstünde bulunuyordu. Asl ında ya lnız şeh i rler değil u mumi 1Jüfus kesafeti de medeniyetle ilgilid i r. Nitekim ilk medeniyetler de, Eski Cağ şartla rına göre, sıcak ve veri m ! i Dicle i l e N il vad ilerinde doğmuş v e ancak Modern Çağ lar­ da şimale doğ ru 'kaymıştır. Bu kısa m a l umat n üfus artışı ve şehirleri n büyümesi hôd isesinin bir medeniyet ölçüsü olarak hepimizi ne dere­ ce memnun etmesi gerektiğini de gösterir. Filhakika Tür­ kiye'de 1 950'den sonra şehi rlerin büyümesi hem umumi nüfus artışı, hem de köylerden şehirlere doğru devamlı in­ san akını ile mümkün oldu. Bu da medeni ilerleyişe dela­ let eder. Nitekim Avrupa'da 19. asır sanayi inkı labı ile ge­ n i ş bir demokratik hareket vu kubulmuş: köyler boşa lı p şe­ hirler devleşmiştir. Türkiye'de şehi!"lerin sür'atle büyümesi çok sevindirici bir hadise olduğu halde birta kım kalemler İstanbul ve Ankara'nın gece·kondular ile dolmas ı n ı feryad­ la karşılamışla r: şehirlerin estetiğini ve medeni seviyesiri korumak iç in bu nüfus akımının yasaklanması nı istemiş­ lerd i . H ükumetler de, sı k-sık gece-konduları yı kmak sureti i l e fa kir halkı perişan etmişlerd i . Bütün bu g ayretiler tabıi tktisadi ve sosyal kannulara çarpa ra k kırı lıyor; demokratik hak ve h ürriyetler de yaygara ve yasakları iflas ettiriyord u .


250

Siyôsi Bu hra n ı n Kaynakları

Büyü k şeh irlerin estetiği ve tem izliğ i n i ileri sürenler şe­ hirlerin kendi bü nyeleri içinde çabu k büyüyemiyeceğini ve iş talebi nin de karşılana mayaca ğ ın ı düşünmed ikleri g ibi bu medeniyet hôdises i n i n Avrupa'da da böyle cereyan ettiğ ini hesaba katamıyorlard ı . 1 9. asır Avrupasında sanôyi ve kapitalizm en yüksek seviyeye erişince büyü k şehirleri n et­ rafı köy�erden gelen n üfusun oturduğu işçi mah a lleleri ile dolmuştu. Kapital izm dünyan ı n servetini Avrupa'ya akıttığı halde sefôlet ve pislik bizim g ece-kondu la rdan çok daha fazla idi. Zira milli ve d ini inançlarımız su ve temizlik üze­ rinde çok kuvvetl i olduğu halde Avrupa'da bu mefhum çok yen idir. N itekim temizlik hususunda tarih Türkiye hakkın­ da hayra n l ı k , Avrupa hak.kı nda da hayret verici sahifeler ile doludur. Bu sebepledir, ki Avrupalı bazı eski seyyah lar Türklerin üstünlüğünü de temizlik ile izah etmişlerdi. Dün­ ya servetini toplamasına rağ men Avrupa'da işçilerin hayat"'. ları n ı n d üzelmesi insa n l ı k d uygularından ziyôde sosyal mü­ côdeleler neticesinde m ü mkün olmuş; bu suretle içtimai adaletin gelişmesi de h ü r dünyada komünist zulmüne fı rsat vermemiştir. Türkiye hem milli ve hem d i ni a n'a neleri ve hem de garb ı n tecrübeleri sôyesind e sermôyenin b u teşek­ kül devresinde sosyal ô hengi daha k�ay korumak imkôn­ larına sah iptir. Bu muhakeme maddi - manevi müvôzeneye de sôh ip olduğumuz ta.kd irde sukut etmiş bozg uncu mü nev­ ver'erin de meydana ç ı ka mayacağ ı na ve düşmanla işbirliği yapan suikasdcıların da ka lmayacağ ı na delôlet eder. Türki­ ye'de şeh irlere doğru vukubulan nüfus akı mı na ka rşı yük­ selen menfi seslerin bilôhare um umi nüfus artışına karşı başlaması ise Türk ı rkını k ısı rlaştırma gibi çirkin bir ma­ hiyet a l mıştı r, k i gelecek yazımızda da bunun üzerinde d ıJ ­ racağız.


Neslimizi Kısırlaştırma Bidatı Türkiye ma nevi tahribat ile bugünkü utanç verici hô­ d ise lere uğ ratı lmakla bıra k ı l mad ı ; ı rkımızın hayatiyeti de göze battı: yabancı iğfali buna d a engel olmak côrelerin i a radı v e maa lesef tah ribata ô l e t ed ilen Türk ayd ı nları bu­ rada d a oyuna geldi�er. Halbuki , g eçen makalelerimizde ifô­ de ettiği miz üzere, bu mes'ud a rtışı mızd a n ne kadar mem­ nun ol muştu k . Yüz bin n üfusu aşan yirmi büyük şehre sa­ h i p bulunmamızı, bir meden iyet ölçüsü olarak, ne derece g ururla karşıl amıştı k . M addi - manevi sefôletle g ecen 27 yılda nüfusumuzun da a rpa boyu ilerlemesi ıztı rabını çeken nesil ler nasıl kısırlaşti rı lmağa rıza gösterir! Biz niçin dai­ ma a k !a gelmed i k yıkıcı teşebbüslere hedef ol u ruz? Fakat daha acısı Türk ayd ı nları ve makamları ma nevi tahribat gi­ bi a rtışımızı da yine «İlericilik» sanması ve dış oyu nlara kurba n g itmesi değ il mid ir? Gerçekten M i lli irôdenin tecei­ l isi ve meden iyet ha mleleri ile sefôletin önlenmesi sôyesine ı rkımızın binde üç n isbetinde hayatiyeti görülü nce, gal iba, tah ribat kôfi gel memiş: g i rişilen g ayretlerle bu nisbet bi ıı­ de 2,7 ye düşürülmüştür. Ama yine d e 37 mHyona yüksel­ memiz mümkün olmuştur. Türkiye' n i n bu hayatiyetini d u rd u rmak teşebbüsü bu artan nüfusun beslenemiyeceği ve kalkınmayı da köstekle­ yeceği iddiasına dayanıyord u . Ciddiyetten ve sa mimiyetten mahrum bulunan bu i thal mal ı , müşteri bulmuş ve maalesef «Doğum kontrolü» veya «nüfus planlaması» adlı kanunla yürü rlüğe g i rmiştir. Buna göre çocuk düşürme ve gebeHğe engel bütün yasaklar kaldırı l ıyor; Devlet teşkilôtı dış yar-


252

Siyôsi Buhra n ın Kaynakları

dımla gelen makina ve tech izatla seferber ed il iyord u . Kısa­ ca Türk ailesinin harim-i ismetine girilerek nesl imizin ço­ ğal masına ·k ıyıl ıyord u . Bu kısırlaştırmaya karş ı yapıla n ten­ kidler kanunun çı kmasın a mani olamamıştır. Bununla bera ber milli vicdanda hoş karşı la nmadığı ve fuhşu da kolaylaştı raca ğ ı efkôrda yayıl ı nca yeni propagan­ da� a ra baş vuruldu. Kısı rlaştırıcılara g ö re n üfus a rtışı n ı n önlenmesi bahis mevzuu olmadığı tarzında bo ş iddialar ile­ ri sürülüyor; kadınların , kendi başla rına çocuk d ü şürmekle, kayıplara uğranıldığı da i lôve ed i liyordu. Fakat daha garibi dinden ve onun istismarından ş ikôyetçi olanların bu husus­ ta menfi maksatla ona baş vurmalarıdır. Nitekim son olara k d a İslôm memleketleri n i n Rabat'ta doğum kontrofünün d i n i ba kımdan côiz olduğuna d a i r b i r kong re kara rı nın gazete ­ lerimizde yer aldığı görülmüştür. Bu hususta selôhiyet Di­ yônet başkanlığına aid olduğu ve haberin hiç ol mazsa o­ radan teyidi gerekirken :bun u n yapılma ması hakikate uy­ madığı kanaatı nı yaratıyord u . Aslında Rabad'da böyle bir kongrenin yapı l ı p yapılmadığın ın Diyônet tarafında n tek­ zip veya tavzihi hem d i n i vazifesi icabıdır; hem de lôikli­ ğin kendisine ta nıdığı bir haktır. Halbuki Raıbat Kongre­ sinde doğum kontrolünün cô iz old uğunu değ il tı bbi bir za­ ruret hal inde bir istisnan ı n bahis mevzuu bulund uğunu, Sabah gazetesi esas metni verince, an laşı lmıştı r. Bu hô­ dise Bektaşi'nin ôyeti n sôdece kendisine lôzım olan «Lô takrebu's-salate» kısmın ı ok uması hikôyesi karşısında bu­ l u nduğumuzu gösterd i . Türkiye' nin artan nüfusu besleyemeyeceği ve kalkın­ mayı köstekliyeceği idd iası ka rşısı nda ilk a kla gelen şey 1 3 mi lyon olduğumuz zama n ın ı n sefôleti ile bugünkü 37 mil­ yonun ileri halini kıyaslamak, henüz iktisadi kalkınmanın başında ve k Hometrekareye göre d e Avrupa ve başka pek çok ülkenin gerisinde b u lu nduğ uduzu hatırlamak o lur. Ni-


Neslimizi Kısırlaştı rma Bidatı

253

tekim eğer sanayimizi k u rup i l k hamled e nüfusun yarısını oraya aktarır; yer-altı ve yer-üstü kayna klarımızı iyi işletir­ sek 60 milyonu buluncaya kad a r bir n üfus meselesi asla vôrid olmayaca ktı r. Eğer Türkiye i kitsadi ve medeni yükse­ l işten mahru m ise zaten bu nazi k coğrafi bölgede milH var­ lığ ımız da em niyet a ltı nda d eğildi r. Medeniyet ve kalkın­ ma nın, aynı zamanda, bir n üfus kesafeti olduğuna geçen ma kalemizde d e işôret olun muştu. Ta rih Anadolu'da ancak maddi - manevi kudreti yük­ sek n üfusu çok olan Türk mil letinin şan u şerefi ile pôy­ dôr olduğunu, kültür ve miktarı zayıf kad im kavim�eri n hep inkıraz bulduğunu gösterir. Biz yüz milyonu aşmış mil­ letler arasında, üç kıt'a ve denizler üzerind e olduğumuzu iyi düşünl.irsek nası l bir istikbale doğru ilerlememiz gerek­ tiğini daha iyi anla rız. Dünya n ın n üfus a rtışı karşısında duyulan endişeleri n, Tü rkiye'yi değ i l, daha ka�aba l ı k ve ke­ sif, 1 00 milyonları aşmış memleketleri hedef tutması lö­ zımd ı r. Halbuki 250 milyon olan komşumuz Rusya, başta olmak üzere, ekseri devletler artışı teşvik siyaset ve ted­ birlerine baş vurmuşlardır. Fransa 40 milyonda çakı�ıp ka!­ mış iken, son devirde, aldığı tedbirler :ıe 50 mi lyona ulaş­ mıştı r. Türkiye'n i n n üfus artışından ne kend isinin ve ne de komşularının şikôyeti için b i r sebep ol mayacağına göre millet ve tarih karşısında a rtı k a k� ı mızı başımıza alıp mes'­ u l iyetimizi kavramalı, memleketimizi ve kaderimizi ecne!:ıi vesôyeti v e oyunlarına bırakmamalı, Türk neslini kısırlaştır. ma bid'atından bir an önce kurtarıp bu g ü lüne ve şôibei i duruma son vermel iyiz. Zirô bu aynı zamanda mil li bir şahsiyet ve haysiyet meselesidi r.


Komünizm Manevi Sukutun Eseridir Türkiye, 1 960 yılına kadar, Komünizme ka rşı bir ka­ le sayılıyor; dôhi�de ve dünyada bu kanaat yaygın bulu­ nuyordu. Gerçekten milletimizin isrnmi - milli ideallere bağl ı l ı ğ ı , içtimai bünyemizin sağlamlığı ve nihayet Rus is­ tilôlarına karşı hassasiyeti miz böyle bir kanaatın husule gel mesine sebep ol muştu. Bu hüküm çok yan l ı ştı ve mad­ d e üzerinde kurula n Marksizmin gayes i n e her şeyden ön­ ce manevi bütün kıymetl eri yıkmakla erişeceğ ini, maddi ve sosyal imkônların geçici bir vasıta olduğunu .a nlayama­ maktan il eri gel iyordu. Nitekim biz komünizmin maddi ol­ maktan ziyôde manevi seföletin eseri olduğu ve münev­ ver su kutu ile tehl ikenin yayıldığı görüşü n ü müdafaa i \ e bu kanaatı düzeltmeğe çalı şıyorduk. Zira Tü rkiye'de mil­ li, kü ltür, din, ahlôk ve mefku re kaynakl arı öyle tahrip ed ilmiştir, ki gittkçe derinleşen manevi buhra n ve o nun içinde yetişen münewer nesi !lerin s u ku t etmesi ve husu­ le gelen ruhi boşluğu komün izmin doldu rması mukadder idi. Komünizme taraftar bulunmaya n d iğer maneviyat düş­ ma nları da aslında bir doktrine hizmet ediyorlard ı . Hatta lôik bir memlekette d i n ve vicda n hü rriyeti hüküm sürse da hi d i n i n yaşama sından ise, Komünizm zulmunu tercih ve teşvik €denler daha çoktu. Biz neşriyat, konferans ve siyasi konuş malor ile ve b il lıa ssa «Türkiye'de Mônevi Buhran» ve «Türkiye'de Ko-


Komünizm M a nevi Sukutun Eserid ir.

255

munızmin Kaynak!ıarı» ad lı eserleri mizde milli ideal kay­ naklarından mahrum kala n , tahsH müesseselerinde ruhi ihtiyaçları karşıla namayan g eneleri n yabancı ideolojilere k u rban g ittiğini, Komün izmin sür'atle yayıldığını ve tehli­ k e n i n mevcud olduğunu, delilleri i le , meydana koyuyorduık. Hattô eğer ciddi tedbir�er a lın maz, Maarif ve Ü niversite islah edilmez ve Diyônet teşkilôtına lôikliğin ·g erektirdiği imkônlar verilmez ise, şiddetl i ma nevi buhra n ı n maddi bir şekilde patla k vereceğini, bu sôyede Komünist tehl ike­ nin a ğ ı rlaşacağını ileri sü rüyorduk. Gerçekten Tü rkiye'de gençli k ve ayd ınlar arasında sapık ideolojilerin yayılmasi­ na, düşman cepheler teşekkül etmesine, Ün iversite ve Maarif teşki lôtında hasta l ı klar bel irmesine rağmen mes'ul makarnalara bu g erçek tehlikeyi a nlatmak, istikbôlin em­ niyette bulunmad ığını göstermek mümkün ol muyord u. Bu fikir�er mill iyetçi münevverlerin düşüncelerine ve ha!kın ızdırabına tercüman olduğu halde yü ksek makamla­ rı n bu davranışları memleketin iyiye doğru gitmed iğini gös­ teriyordu. Uzun zamand a n beri d evam eden milli, dini ve manevi tahribatı n çok kuvvet kaza n ması bu davranışı n sebebi idi. Zira mes'ul makamlar ya kifayetsiz idi veya doğ matik materyal ist cephenin yapıştı rdığı «gerici» saf­ satalardan korktuklarına d elôlet ediyordu. Bundan başka bu aydın�ar, gizli solcular ( kriptolar) hesap edilse d a h i , koca bir mil letin k üçük b i r komün ist zü m renin esaretine düşmeyeceği inancına bağlanmışlard ı . Bu suretle milii rr:efküre g ittikçe zayıflıyor ve sapık ideoloj iler d e o nispet­ te ve taassupla bunun yerini işgal ediyordu. Ortada ve iti­ bard a bulunan bu aydı nlar Komünizmin hiç bir memleket­ te umumi arzu ile gelip milli l rôde ile tutun madı ğı nı , küçük komün ist bir çetenin fı rsat buldukça memleketlerin idare-· lerine tasallut ettiklerini ve Ma rksist zulmünün d e bu su­ retle kuru ld uğunu iy i a nlayamıyorlardı.


256

Siyôsi Buhra n ı n Kaynakları

Di kkate şôyôndır, ki bir çok mühim siyôset ve fikir adamları ile yaptığımız müna kaşalar, ya Türk gençHği ve aydınları a rasında bir cephe ayrı l ı ğ ı bulunmadığı, hepsi­ nin milli mefkureye ve vatana bağ lı bulunduğu, nutuk edô­ s ı ile, cevaplandırılıyordu. Yahud maddi sefôlet giderildi­ ği takd i rd e Tü rkiye'de bir komünist tehl ike mevcud bulun­ mad ı ğ ı ve manevi tedbirlere de ihtiyaç olmad ığı görüşü­ n ü ileri sürüyorlardı. Kendi lerine, b izzat bu görüşü n bi le, kafa n ı n Ma rksist çarklara kaptı rı ldığı mônôsına geldiği ve nitekim Türkiye'de Komünizmin fa kirler değil daha zi­ yôde müreffeh ayd ı n l a r a rasında yayıldığı söyl enince de şaş ı rdıkları görül üyor; kat'iyyen Marksist olmadı klarını ifôde ediyorlard ı . Hattô her nesil değ iştikçe ma nevi buh­ ran ı n a rtması ve ruhi boşluğun d erinleşmesi sureti ile Komü nizm hızla ilerlediği ve sa p ı k ideoloj iler kafa ları ve vicdanları d oldurduğu, son on yıl zarfınd a , sokak�ar çıg gibi ihtilôl tecrübeleri ile dolu p taştığı halde, siyôset ve idôre makamları ya vazifelerini yapmamış, ya hud da sola ve Komünizme hizmet etmişlerdir. B u d a çok defa devrin sosyal izm modası ve sosyal ada�et perdesi a rkasında vu­ kubu l muştur. Gariptir, ki Amerika memleketimizi Komü­ nizme karşı bir kale sayar ve bu maksatla yardı ma koşar­ ken bir müddet sonra bu memleketin Cumhur başkanı L. Johnson , Viet-nam'dan sonra, tehl ike bölgesinin Tü rkiye olduğunu ilôn etmiş ve mônôsı çok ağır bu benzetme bile bizi uya rma mış; hattô Komünizmin daha fazla yayılması­ na göz yummuş veya bizzat M . Mecl isinde teşvik edenler de cesaretle meydana çıkabilmişlerd i r. Tü rkiye işte ordunun müdahalesine ve beynelmilel su i-kasd ı n ilônına bu suretle gelmiş ve bu utanç verici manzara bütün d ehşeti ile meydana çı kmıştı r. Gerçekten millet su i-kasdı bütün ızd ı rabı ile karş ılamış; hiç bir içti­ mai emele ve b i r sını fa dayanmayan sadece manevi su-


Komünizm Manevi Sukutun Eseridir.

257

kut ve münevver hastalığı olara k vu kubulan bir hadise ol­ muştur. Bu hazin manzara ve hayati teh l i ke milleti ve bi­ zim g ibi düşünenleri ne kadar hak� ı çıka rmış idi ise mes'­ ul makamların, Ordu mühad a lesi dışında, hôlô ciddi bir siyaset ve icraôta sah i p ol maması da o derece hayretle görülmüştür. Hattô milli kültür ve mefık u reye dönecek yer­ de maa lesef sola kayd ı kları bile ôşikôr rn muştur. Türk kö­ yünde ezen muhtar ve tahsildar ile ezilen ·köylü d iye iki düşman sınıf keşif ve icôd etmek isteyen Komünistler, bu kafa ile, g ü lüne d u ruma düşü nce, gayretleri nin beyhude olduğunu anlamışlar; manevi b u h ra n ve mil li mefkure sGr­ sı ntısından faydalanarak faal iyetlerini daha fazla genelik ve aydınlar üzeri nde teksif etmişler; Üniversite ve Maarif müesseselerini bozarak milletin beynin i cü rütmeğe ve bu sôyede d evleti ele gecirmeğe ve parca�amağa çalışmışlar­ d ır. Bununla b eraber yine mezhep ve bölg e nifakı nı da keş­ federek bunlardan da yorarlanmağı düşünmüşlerdir. Ma nevi sefôlete ve ayd ı n sukutuna dayanan bu Ko­ mün ist mücadelen in bugün d ü nyada da revaç bulması gö­ rüşlerimizin bugün Türkiye dışında dahi teyidini gösterir. Filhakika işçi menfaatı ve d i ktatörlüğü üzerine kurula n Avrupa Komün ist parti leri, emekçi sınıfın hak�arı nı hü rri­ yet nizôm ı içinde ve sosya l mücôdeleler sonunda elde et­ mesi ve içtimai adôletin gelişmesi sôyesi nde, bugün a rtık i ktidar hayal lerini kaybetmiş; Marksizmin işçi nômına sah­ tekôrlığ ı ve zulmü de anlaşılmıştır. Bu du rum Avrupa'da ve Ameri ka'da (Marküs gibi) Komünist l iderlerin ümitlerini gencliık ve ayd ı nlar üzerinde to�a mağa sebep oldu. Yani Tü rkiye'de takip ed ilen metoda göre, b eyinleri çürümüş ve Komünizm dogmaları ile dolmuş ayd ı nların çoğalması ile ışcı sınıfına dayanı larak kazan ılması düşünülen iktidar F. 1 7


258

Siyôsi Buhra n ın Kaynakları

şimd i ayd ı nları n tahakkümü i le mümkü n olacak sa nılmış­ tır. Bu Türkiye'de işoi ve köylü leri kazanamayan Komü­ n istlerin Gorpte de aynı münevver su kutu ile nasıl müca­ dele metodlarını değiştird iklerin i g österir. Gelecek ma ka­ lelerimizde d i ni ve milli kıymetleri yıkmakla ne derece Ko­ mün izme h izmet edi ldiğine temas edilecektir.


Ya Din, Ya Komünizm Ta rih di nsiz bir cemiyetin mevcut bulu nmadığı nı , mil­ let ve medeniyetlerin de madde-ruh müvôze n esi sayesinde sıhhat ve hayatiyet kazand ı klarını göstermiş; bunlard a n bi­ rinin diğerine hôkimiyet veya tahakkü miü ile bu müvôze­ nenin bozulduğuna ve inh itatın mukadder bulunduğuna da şôhid olmuştur. Bu ha kikat insan tabiatı ve sosyal kanun­ l a rı n icabı olduğu halde bugün Komünizm madde üzerinde kurulduğu ve o n u Tan rı laştırdığı, buna mukabil Allah, din v e bütün manevi değerlere amansız düşman olduğunu ve bunları kaldı rmayı başl ıca gaye edindiği için bu madde ruh müvôzanesini bozmakla 5000 y ı l l ı k meden iyeti yıkma k ve kend i sistemine göre i mkônsız bir n izôm kurma k yol!J­ na sapmışır. Bu hüviyeti ite Komünizm veya daha umumi olarak Materyal izm beşeriyete de düşma nd ı r. Diğer tôbi r ile Komünizm bütün dünyaya hô ki m o ld u ğ u veya dinsizlik mücadelesini b aşardığı ta kdi rde beşeriyet ve medeniyetin çökmesi de mukadderdir. Bu da g aliba dünyanın sonu ve kıyômetin kopması mônôsına gelir. Komünizmin, bu ana a k idesi ya nı nda, Kapital izm ve burj uvaziyi yıkmak, işçi hakları n ı koruma k ve bu sınıfın d iktatörlüğünü kurmak dôvôsı bir vasıtadan ibarettir. Ni­ tekim adô!ete ve insan tabiatı na aykı rı olduğu g i b i fill iyôt­ ta hôkimiyet ve d iktatörlük de işçi sınıfının değit Komünist Partisini vücuda getiren küçük b i r zü mrenin elindedir. Ko­ mün istlerin tanrılaştı rdı ğ ı ve sözlerine ôyet gibi inandıkla­ rı K. Marx «Tann'dan nefret» etmekle ve «akıl ülkesinde AlkJh bulunmadığı» nassını (dog masını) koymakla kurdu-


260

Siyesi Buhra n ı n Kaynakları

ğu d oktri nin ana temel i n i ve hayal ettiği d ü nyan ı n ôkıbe­ tini tasvir etmiştir. Bu ona a kide A� lah i le Marx'ın ve Din ile Komü n izmin bir o rada ba rına mayacağını, birbirini im­ hôya mecbur bulunduğunu göstermekte ve tatbikat d a bu­ na göre yürümektedi r. Bununla beraber Hür dü nyada Ko­ münizm serbest olduğuna göre bu ifnô mecburiyeti d ine değ i l Komünizme a id bir i na nçtı r. Bu sebeple de Komüniz­ min ta hakküm ettiğ i memleketlerde Allah inancına, dine ve dindarlara karşı zulüm bu sistemin va rl ığı icabıdır. M a rxisme ve tarihi materya l izm i li m bakı mından tama miy­ �e ç ü rütü ldüğü halde bu doktrin ya ln ız i ktisadi ve sosyal bir sistem oiara k kalmamış; dine karşı olan Komünizm bizzat garip bir din olmuş; ta rihi hiç bir d i nde görül m€­ yen bir taassup ve tecôvüz ile a s ı l dinlerin kökünü kazı ­ mağo girişmiştir. Bu taassup inancı ve Marx, Engels, Le­ n i n ve Stalin gi bi meşhurların Allah'ın yerin i alara k kudsi­ �eştirilmesi hem de Komün izmin din môh iyetin i aldığını. hem de onun tenakuza düşerek yıkmak istediği a kideleri, materyalist de olsa , başka bir şeki lde d i riltip kend isi ile birli kte insanlığı da bayağılaştı rdığını ve ilmi bakı md a n bu­ rada da iflôs ettiğini meydana koymuştur. Komü nizm in materyalist bir d i n hôline gel mesi, onun içinde Marx. Lenin, StaHn , M ao Tse-Tung ve başka la rı n ı n Tan rı yerine putlaştı rılması. aslında Materyalist de olsa, insanları n Allah inancına ve din duygusuna, yarad ı lış ica­ bı, ne kad a r muhtaç bulunduğunu, bu sebeple din düşman­ l ı ğ ı n ı n bile ne d erece bir din manzarası a ldığını, vicdanla­ rın nası� Allah 'tan ve d i nden mohrum kalamayacağını açık­ ça göstermiştir. N iteki m d i n tarihi d e insanları n % 97 d in­ dar olduğuna, bu normal kaidenin dışında kalan % 3 de zôhidler ile Allahsızları n teşkil ettiklerini, bununla beraber sonuncuları n bile sanı ldığı k adar, her zaman, o kadar d in­ siz kalmadıklarını b e l i rtir. Komün izmin d e din sayılması


Ya Di n Va Komünizm

261

hôlinde bu hükmün doğru luğunu, aksi takdirde dindar ni�­ betin i n çok düştüğünü kabul etmek gerekir. Bu duru m ve muhô ke me, aynı zamanda, b i r memleket­ te d i n d üşmanlığı veya materya lizm yay! ldığı nisbette boş kalan vicdanlarda putlaşan insanların meyd a na çı kması ve ü l kede veya zümreler a rası nda Komünizme elverişli bı r vasatı n hazır�anması sebebini de izah eder. Bu vôkıa bir memlekette böyle bir sukutun millet, medeniyet ve beşe­ riyet için nasıl bir tehlike mevcut olduğuna en tipik bir öl­ çüdür. Bugün bu garip hôli ile d i ne benzeyen Komünizmin esas tehl i kesi de insan haysiyetine düşman ol ması nda n veya bütün ta rihi dinlere v e e n iptidai inançlara ay.kı rı ola­ ra k maddeye tapıp manevi her şeyi i n kô r etmesinden iba­ ret değ Udir. Aynı zamanda d inlere mahsus olan nizô mı materya list bir temel üzerinde kurmak kabil iyet ve vasıf­ larından mahrum bulu nmasıdı r, ki maddeye saplanıp a k­ l ı n ı kaybetmemiş ve Komünist taassubuna kurban g itme­ miş, d insizler dôhil, herkesin b u nizômsızlı k tehl i kesi kar­ şısı nda derin düşünmesi, insa nlığın haysiyeti ve kaderine kayıdsız kalmaması gerekir. Gerçekten Komünizmin, dev­ lete tasa� lut eden bir çetenin kurduğu zulüm ma·kinası ol ­ duğu ve tatbikat da bunu gösterdiği için tarihin şôhid bu­ lunmadığı bir tedh iş sistemi bu doktrin in zaruri bir icôdı olmuş; hottô kendi mensuplarını bile huzura kavuşturama­ mış ve daima kendi müminlerini d e yemişti r. İnsa n l ı k ve cemiyet nizômı yal nız madde üzerinde d u ra mıyacağı için cebir ve zulüm mu kadderd i r. Komünistl er, bu d u rumun Allah inancı ve d i n d uygusunun kökünden kazın ı ncaya ka­ dar, devam edeceği kanaatındo bulundu kları için, kendi·le­ rine göre doktrin taassubu, tedhiş ve merhametsizl ik meş­ ru sayı l mış; hattô onlar için b i r nevi sevap doğmuştur. Halbuki Kant'a göre, hava mu kavemeti olmazsa daha sür­ atli uça ca ğ ı n ı sanan kuşun, hava n ın yokluğu hôlinde, hiç


262

Siyasi Buhra n ın Kaynakları

kanat çı rpamayacağından habersiz bulunması gibi Komü­ nizm de manevi değerleri yıktıkça medeniyetle birl i kte ken­ disinin de çökeceğini d üşünememektedir veya başka bir varl ı k hi kmeti yoktur. Bu sebeple de Alla hsızl ı k ve d i nsiz­ l i k mücadelesi g ittikçe daha şiddetlenmekted i r, ki gelecek makalemizde buna temas edilecek ve daha sonra Türk:­ ye'nin durumu bahis mevzuu ol aca ktı r.


Allahsızlar Seferberliği M addeyi mabutlaştı ran ve d i n düşmanlığı temeline daya nan Komün izm ha·kkında ya pılan tenkidlerde daha; zi­ yôde onun i ktisadi ve içti mai môhiyeti üzerinde durul muş­ tur. Gecen makalemizde Allah ina ncı ile Marx' ı n ve Ko­ müniz m ile d in'in bir a rada yaşayamayacağına dair umu­ mi esas�arı belirttikten son ra şimd i de Bolşevik Rusya'­ da deva m eden mücôdele üzerinde kısaca durma k gerek­ mekted ir. İlkönce Bolşeviklerin, d ini bütün izleri ile kökün­ den kazımak için, maddi - ma nevi bütün silôhları ile môhi­ rane metodları kullanmaları n·a rağmen, henüz bu a mansız mücôdelede muvaffak ola madık�arını ve kend ilerini · emni­ yette h issetm.ediklerin i ifade etmel iyiz. Z i ra Komünistlerin, H ı ristiyanlığı ve İslômiyeti, bütün müesseseleri ile, yıkmala­ rı na, dindarları ezmelerine, hiç bir dini bakiyenin yaşama­ sına fı rsat b ıra kmamalarına rağmen Allah ina ncı nı ve d in duygusu nu yenemedikleri, bu h ususta hôdiselerin gazete­ lerde neşri sôyesinde, anlaşılmaktadı r. Bolşevikler, Al lah ina ncı ve din duygusunun yenil­ mez bir kuvvet olduğunu kabul ettikleri ta kd i rde, Komü­ n izmin iflôs edeceğin i, Rusya'nın ô kıbeti meçhu l b i r anarşi ve parçalanmaya uğrayacağın ı ve hayatların ın d a emni­ yette bulunamayacağını iyi bild i kleri için maneviyat d üş­ manlığı ve mücôdeleleri de g ittikçe daha derin bir taas­ supla şiddetlendiri lmektedir. Gerçekten elli yıl süren bu amansız cidôle ve nesillerin değişmesine rağ men Allah inancı ve din ihtiyacı bir türlü silinememiştir. Bu sebeple­ d i r ki, din düşmanlığı bütü n devlet müesseselerine ve


264

Siyôsi Buhra n ı n Kaynakları

mekteplere hôkim b u l u nduğu, gizli teşkilôtın takipler! ve sonsuz propaganda vasıtaları işlediği halde b u nlar kôfi go­ rülmemiştir. Bu sebeple d i n düşlTl<lnlığını daha sağ lam te­ mel ler üzerinde yürütmek, b u na dair hüner ve metodları öğretmek maksad ı ile hususi fakülte, enstitü ve mektepler kura rak bir Allahsızlar ordusu yetiştirmektedirler. Din'e karşı savaşa seferber olan ve yüz binleri bulan bu ordu, bütün Sovyet İmparatorluğu üzerinde, iş saatleri d ışındıJ, i nsan la rı Allah ve d i nden uza klaştı rıp yerine Komünizmı ve onun putları nı yerleştirme mücôdelesi ile uğraşmakta­ dır. Bu da ya lnız zavallı Sovyet m i l letlerin in hazin ma nza­ rasını ,değ il Al lah'a ve mu kaddesata karşı işlenen bu cü­ rümlerin insa n l ı k haysiyetini d e ne derece su kuta uğrat­ tığını acı ve utanç verici bir şekilde göstermiştir. Buna mukabil insanoğ lu , yaratılış kanununa göre, maddi va rlığ ının ayrı l maz bir kısmını teşkil eden bu duy­ gulara sôhip bulunma kta; madde - ruh muvôzenesi ile bir­ l ikte hayat için zaruri olan içtimai n izômı korumak azmin­ ded ir. Bu tabii d uygu ve ihtiyaç, aynı zamanda , aklın des­ teğ ine de sôhiptir. Zirô ôlemi ve hayatı idare eden muğ�ak kanunla rı n hôrikulôde n izôm ve ahengin i şuursuz madde­ n i n yaratamıyacağ ı kanaatı bir kaad ir- i mutlakın, Allah'ın, mevcudiyetini, her akıl sôh tbine kabul ettirmekte; ancak bir kısım a norma l le r bu idrôkın dışında kal ma ktadır. Za­ ten Alloh'a karşı bu mücadele de onun va rlığının bir defüi demektir. insanların ecdôd hôtı ralarına ve an'aneye bağlı l ı ­ ğ ı d a , bütün zôl imône takiplere rağ men a n a - baba'dan sı­ zan Allah ve din duyg u ları n ın devamına yard ı m etmekte­ dir. Böylece Al�ahsızlı k mücadelesi, madde i le tatmin ola­ mayan manevi ihtiyaçlarda n musta ğ n i kalamayan tabii", akli ve terbiyevi üç a na kuwete çarpmakta ve bütün tah­ riplere rağ men muvaffakiyete ulaşamamakta d ı r. N itekim i nsanı d iğer ya ratıklardan ayıra n sıfatlardan b i ri de bu


Allahsızlar Seferberliği

265

inanç ve d uygudur. Esasen d i n tarihleri de norma l insa n­ ları n d indar olduğunu, çok az kimsenin bu kaiden in d ışın­ da kald ığ ını, bunlardan da bir u cunda zahid yani çok din­ d a r�arın, diğer ucda da d insiz veya Allahsızların bulundu­ ğunu kabul etmişlerd ir. Bugün Komünizm Allahsız sayısı­ n ı a rttı rmış gözü kmekle beraber bunların da büyü k bir kısmı onun yerine putlar ihdas etmekle beraber, aslında bu da, sapı k şek ilde de olsa, Allah inanc ı n ı n yen ilmezl iğini meydana kor. Bolşevik Rusya işte bu batıl ve mecnunane mücade­ le ile manevi b i r anarşi içerisine düşmüştür. Sta l i n , Al­ man isti lası karşısı nda Komünizmin ve kendilerinin çök­ mekte ve ümitlerinin iflas etmekte olduğunu görünce, d üş­ mana ve ölüme karşı. kitleleri, maddi değil, manevi kuv­ vetlerin sevked ileceğ i n i a nlamış; mabedleri açarak din d uygusunu,n istismarına mecbur kamıştı. B u açı kça Komü­ n izmin muvaffakiyetsizl iğini ilan ediyord u . Asl ı nda madde­ ten de mağlup olan Bolşevik� ik Roosvelt' in neh i r gibi akan ya rdımları ve H itler' in hatôları sayesinde yalnız kurtulma­ mıştı r. Garbin tekniği ve beyin gücünün nakline verilen fı rsatlar bugün onun dü nyayı tehdidine imkan haz ı rlamış­ t ı r. Gerçekten Hür d ü nyanın manevi zaafları , zaferin onun değ i , da ha ziyade Rusya h esabına kaza n ı l masına hizmet etti. Bununla beraber Sovyet devleti kuvvetlendikçe Rus cemiyeti de sa rsılmıştı r. Bu d u ru m silahlı isti lalardan ziya­ de başka metodların kullanılmasına sebep olmuş; Stalin'­ i n cinneti yerine akıllı l ider�erin gelmesi de devleti kuvvet­ lendirmiştir. Gerçi Krucef. başta bizzat Komünistlerin ve milyon­ la rca insanın katili olan Stalin putunu kırmakla insa n l ı k haysiyetine b ir h izmet etmiş v e korku ida resine nisbi bir gevşeme getirmiştir. Bununla beraber o da b i r yandaıı komünist olduğu ve Kremlin cinayeUerin i n mes'uiyeti altın-


266

Siyesi Buhra n ı n Kaynakları

da bulunduğu, öte yandan da pa rtinin ve Rusya'nın kade­ rini din d üşmanlığına bağlı görd ü ğ ü için mücadeleyi şid­ d etlend irmişti r. Hattö o da rejim i koruma k için Peyk memleketlerde bel iren hü rriyet ihtiyacını kanla boğmak­ tan da geri kalma m ıştır. Fakat Stıalin tedhişi yerine bu ka­ dar bir nefes alma durumu bile içti mai paUama lar korku­ su yarattığı için Komün ist Partisi harekete geçmiş ve Kru­ çef de bu sebeple d üşürülmüştür. Sta l i n putu tekrar dikil­ memiş ise de tel'in ine ni hayet verilmek suretiyle rej imin de sarsılması önlenmek istenmiştir. Bu d u rum, komünizmin yaşayabilmesi için Allah, düş­ manlığı nda ve şiddet yol u nda ısra rı za ruri kılma kta ; aksi takdirde kend i yıkı l ışından korkma ktad ır. Bundan başka Komünizm, bu kad a r yayılmasına rağmen, hôki miyeti dı­ şında, bir h ü r d ünya ve din bulundukça kend isini hôlö em­ niyette hissetmemekte, onun cihan ihtilôli ve tahakküm dövösı da bu endişeden doğma ktadı r. Bununla beraber Komünizm yayıldıkça da kendi bünyesinde parçalanma k­ ta; bu da kendisinin veya be şeriyetin çöküşüne kadar mü­ cöde!enin devam edeceğin i ve b i r a rada yaşama (coexis­ tence) prensibinin samimi ve devamlı okımıyacağ ını gös­ termekted ir. Komünizmin bu derece kuvvetini h ü r d ü nya­ n ı n ma nevi ve siyasi zaaflarından almaktadı r. Esasen Bol­ şevik l ik de, gi ttikçe materya list b i r mah iyet alan Avrupa medeniyetinin veled-i gayrı meşruu olarak doğ muştur. Materyalist inkişafın bu türl ü patlamala rı dolayısı ile beşeriyetin tehli kede olduğunu gören Avrupa lı mütefek­ kirler tek k urtuluş çaresi olara k manevi değerleri ca nlan­ d ı rmayı ve madde - ruh muvazenesini kurmayı görüyorlar. İnsan tabiatına ve milletlerin nefretine rağmen Komüniz­ min bu d erece yayı� ması da d ü nyan ı n madde - ruh muva­ zenesini bulacak veya materyal izmin beşeriyeti korkunç


Allahsızlar Seferberliği

267

b i r felôkete düşürd ü kten sonra harôbeler üzerinde ma ne­ vi kıymetler fil izlenecektir. Komü n izm ve Rusya 'daki tat­ bi katı üzerinde beli rttiğ i miz bu u mumi görüşler Tü rkiye'de­ k i manevi ta h ribatı n bizi nereye götü rdüğünü göstermek içindir. Gelecek yazı mızda Rusya ' n ı n milliyetciHğe sarılma­ sına da işaret ettikten sonra bizimle mu kayesesi yapı lacak ve o zaman d urumumuz daha iyi a n�aşı lacaktır.


Türkiye' de ve Rusya' da Manevi Tahribat Din d üşmanlığı üzerinde kurulan Komü nist Rusya ile Türkiye arasında ma nevi tahribat ba kı m ı nda n bir mukaye­ se, i l k bakışta, garip karşılanabi l i r. Gerçekten Bolşevikler derecesinde bir d i n d üşmanlığı memleketimizde vukubul­ mamıştı r. Lak in Türkiye'de m illi kültür ve mefkure kay­ naklarının kurutul ması ile birlikte mutalaa ed ilince manevi tah ribat büyümekte ve mukayese lüzumu hasıl ol makta­ d ı r. Hatta, derece fark ı na rağmen, din düşmanlığı da mahi­ yet itibarı ile birbirine benzetilmektedir. N itekim Rusya'da din düşma nlığı nası l Komün izmin temel a k idesi ise, Türki­ ye'de hüküm süren garip bir Avrupa lı laşma heves i de öy­ lece İslöm aleyhta rlığına dayan mıştı r. Filhakika Türkiye'de g i rişilen garplılaş ma hareketi, karşısınd a, başlıca engel olarak, İslamiyeti gö rdüğü için onun kaynakları da kurutulmuştur. N itek i m din düşmanlığı manası nda anlaşılan ve tatbik edilen lôik� iğe göre yeni ne­ sil ler 30 yıl İslami tahsil ve terbiyeden mahrum bırakılmış; hatta komşu çocuğuna en umu mi d i n bilgisi veren kimsa­ ler de janda rma takibine uğramış ve hapishaneleri boyla­ mıştır. Daha garibi Avrupa üniversitelerinde, H mi ve siyasi ma ksatlarla kurulan İslam kürsüsü, enstitü ve Araştırma merkezlerine muka b i l Türkiye'de bunların hepsi ka�dırıl­ mış ve her türf ü neşriyat yasak ed ilmişti. Bu da il mi, me­ deni pratik ihtiyaçların doh i düşünülmediğini göstermek-


Türkiye'de ve Rusya'da Ma nevi Tahribat

269

tedir. Halbuki İsldmi il imlerin bir kısmı, mesele İsldm hu­ kuku, felsefesi, tasavvuf ve tarikatları, İsldm sant'atları, Türk tarih ve küUü rün ü n de ayrıl maz bir parçası idi ve her medeni memlekette öğretim ve a raştırma mevzuu idi. Da ha mühimi Diydnet başkanlığı muhafaza ed i lmiş; fakat lfüklik çerçevesind e ona h iç bir hak ve seldh iyet tanı nma­ mıştı . Öyle ık i bu cansız teşkilatın idaresi için mütehassıs yetiştirecek bir mektebe bile müsdade ed ilmemişti. Zaten d i n adamları maddi - manevi öyle bir sıkı ntıya düşürül­ müştü, ki böyle bir mesleğ in devamı d a istenmemiş, yani İsldmiyetin çökmesi için her şey ya pılmıştı . Bolşevik Rus­ ya istisna edilirse d i n aleyhdarı böy�e bir hôd ise dünya­ nın hiç bir memleketinde görül memiştir. İsldmiyete karşı g i rişilen bu mücadele onun medeni­ yete ve Avrupalılaşmaya engel olduğu iddiasına dayanı­ yordu . Zira bu sakat d üşü nceye göre İslamiyet hür düşün­ ceye müsaid değ i ld ir; taassup ve irticaa sebep olma kta ve bu sebeple de bütün müslüma n memleket�er perişan bir d u rumda bulunma ktadır. İsldm iyetin esasları, ilme, hür d üşü nceye ve hayata verd i ğ i ehemmiyet, n ihayet İslam meden iyeti tarihi bu saçma iddiaları tekzibe kôfi idi. Lôkin aydınların Avrupa karşısında d uydukları aşağ ı l ı k h issi ve Garplı laşma hevesi ha kikatı görmeğe imkan vermiyor; a k­ sine g irişilen tahrip mücad�esi i le kendileri g ib i Türk mil­ letini de ruhi çökü ntüye sürükl üyor; bunun ilk kurbanı da yeni nesi ller oluyor ve memleket bugünkü münevver sui­ kasdı na doğru geliyordu. İslamiyete karşı bu isnad la r c;ıs­ l ı nda h ıristiya nlık için daha isdbetli olurd u . Zira hıristiya n­ � ı ğ ı n ana - inançları nı akılla uzlaştı rmak zor olduğu g ib i onun maddeye, ilme karşı mücdd elesi, sddece dhirete ve manevi hayata bağlı kalması da hüküm sürdüğü ül kelerde, Ortacağlar boyunca, medeniyetin sukutuna sebep olmuş­ tur. Buna mukabil İsldmiyet ilme ve madde - ruh m üvazene-


270

Siyôsi Buhranın Kaynakları

sine çok büyük bir mevki verdiği için kadim kü ltürleri ter­ kip ederek beşeriyete ayd ı nl ı k ve saadet getirmiştir. Bu­ nunla beraber h ıristiyan Avrupa İ slôm'ın tesirile Modern Cağla r medeniyetini kurabilm iş; hatta din ile uzun müca­ delelere rağmen buna bozan da h ı ristiyan medeniyeti adın ı vermiştir. Türkiye'de aşağ ı l ı k duyg usuna ve ha kikatlere karşı gi rişilen bu tersine Avru pal ı l aşma mil letimizi kökünden ve her unsuru ile değiştirme gayesin i güdüyordu. Bir milletin böyle külli bir değişikliği yalnız İslam iyetten ayrı lmakla mümkün b u l u n maması Türk milleti n i var eden d iğer bütün mi !li değerlerin de tasfiyesini gerektiriyord u . Nitekim is­ lômiyet ya nı nda milli kü ltür, tarih, edebiyat, san'at, musi­ k i , d i l , ahlôk ve mefkure de aynı tahribatın mevzuu olmuş: bozan da meselö Türkçeyi Fransızcaya, kadim devirlerde Türkler ile Avrupalı ları ı rk birliğine yaklaştı rma g ayretle­ ri vukubul muştur. Böylece yalnız şekle aid bir ta klid de­ ğil m i lli ve insani şahsiyetimizi inkö r ediyor; diğer tabir ile Türkl ü kten ve İslömiyetten uzaklaşıyorduk. Bu suretle mil­ li ve dini kıymetleri ile Avrupa'ya karşı kendini kurtaran bir millet ona artık teslim olma n ı n mücadelesini yapıyor ve marazi «Fena fi'l -garp» aşkı i l e intihara zorlanıyord u . İslömi v e milli kuvvetlerin, her varlı k gibi, böyle bir Avru­ pal ı laşmaya veya intihara karşı, şuur veya sevkita bii ile, mu kavemet ve muhalefet g östermesi sosyal kanunların ve milli hayatiyetin icabı olarak mukadder idi. Fa kat ne gariptir, ki bu türlü manevi müdafaa end işeleri hep taas­ sup ve irtica ol arak gösterilm iş, ka nla ezilmiş ve birçok ZCl'\la l l ı insan da hayatları n ı kaybetmiş veya hapishaneler­ de sürünmüştür. Beşer takatı üstünde g i rişilen bu tersine medeniyet veya Avrupalı laşma hareketi aslında bu tah rip vasfı i l e medeniyete de aykırı i d i ; tarihte v e d ü nyanı n h iç bir ü l-


Türk iye'de ve Rusya'da Ma nevi Tahriıb at

271

kesinde misli yoktu . Rusya 'da d i n düşmanlığından sonra milli kültür ve mefkureye karşı g i rişilen tahrip nihôyet ter­ kecWmiş; Bolşevikler bu dönüş sôyesi nde yeni nesilleri Komünizmin yarattığı manevi boşluğa ve zu lme karşı kur­ tarı p tutmak yoluna g irmişlerd i r. Türkiye'de hüküm süren bu tersine zorlamanın sosyal kanun lara ve a k ı l l ı memle­ ket evlôdları nın fikirlerine çarpa ra k iflôs etmesi veyahud gittikçe sarsı lan milli bünyen in mu kavemetini kaybederek Türk mil letinin sili nmesi ve tarihe intika li mukadderd i r. Bununla beraber iki kuwet a rasındaki mücôdele hôlô de­ vam etmekte, Rusları n terkettiği «Kültür ihtilali» bütün şiddeti ile yürütülmekted ir. Bu sebepled i r, ki birçok mad­ di - manevi buhra nlardan sonra Türkiye Beynelmilel bir sui-kasd ile karşılaşı nca Kültür ihtilô l in in veya milli çö­ küntünün nereye kadar geldiği g ö rü lmüş: Rusya'dan da­ h a fazla bir manevi tahribat meydana cı kmıştı r.


Rusya Milliyetci, Türkiye Aleyhtar Avrupalı laşma hevesine kapı l a n Türkiye'n in d i n düş­ manlığınd a Rusya'nın yolunu tutması, fakat onun erken bı­ ra ktığ ı ve Asya Türkrnğüne tatb i k ettiği Kültür ihtilôline sarı l ması çok garip bir hôdise olup memleketi mizde hüküm sü ren manevi çöküntüyü hazı rlamıştır. Bolşevikler, Komü­ nizmin d i n düşma nlığına ne kad a r taassupla bağlanmış iseler, bilahôre rejimi muhafaza için, yine doktrine aykırı bulunan mill iyetçil iğe d e o derece k-uvvetle sarılmışlardır. Çünkü Bolşevi kler Komünizmin yarattığ ı ıztırap ve boşlu­ ğ u g idermek için m illiyetçil iğe bağlanmakla kitlelerin ve yen i nes i l lerin manevi ihtiyaçların ı bir derece giderirken nem rej imlerine bir destek buluyor; hem de b izzat ·ca rl ı k Rusyasından gelen milli duyg u larını tatmin ediyorl a rd ı . Bu suretle, Marksizm'e uygun olarak, milliyetçiliğe ve Rus ta rihi ne ka rşı g i rişilen propaga nd a ve tel'in hareketi de so­ na ermiş, milliyetçi d evir başlamıştır. Gerçekten Bolşevikler, ihtilôlin i l k devrinde, dini ve milli bütün manevi değerlere karşı şiddetli savaş y ürütür­ ken burjuva kültürü yerine bir Proleter (a mel e) kü ltürünü kurma k hayali taşıyo rlard ı. Bu Kültür ihtilôline veya mane­ vi ta h riba t p rogra mına Rusça da dôhil idi. Fakat Sta lin di­ l i n b i r vasıta olduğunu, bu rjuva ve amele dili a rasında bir fark yaratma nın mônôsızlığını belirterek bu teşebbüsü ön­ lemiş ve Rusça'yı tahripten kurta rmıştır. Bundan sonra da Rus kültürü, edebiyatı ve tarihi d e yaln ız tah ri p mevzuu


Rusya M i l liyetçi, Türkiye Aleyhtar

273

olmaktan çıkmamış; b u m illi kıymetler yüksek mevkilerine ç ı ka rılmış; Rus tarrhl n i n büyün şahsiyetleri ve kahraman­ ları tebci l e d i l miş; mektep kitapları ve ansikloped iler de yenid en yazıtmıştı r. Bu hareket çoğu Yah ud i olan büyük Mancist ideologlarının tasfiyesi ile birl i kte vukubulmuş ve Stal in'de bir Yahudi a leyhtarlığı başlamıştı. Sta l in, Rus milletin in a rzula rına göre m illi kmtür un­ surlarını d i riltir ve onlara dayanan milli ideale sarı lırken Komünist doktri ne rağmen Sovyetler Birliği artık Rus i m­ paratorluğu hölini atıyor; M a rxism de bu idealin içte ve dışta bir vasıtası oluyordu. Zirô Komü n izm, dôhilde ya­ bancı mil letleri, müthiş bir temsi l makinası ile, Ruslaştır­ maya yarıyor; hôriçte de bütün komünistleri kendi emel­ leri için kutlanıl ıyord u . N itekim 1 9. asırd a Rus mütefekkir­ leri i le işlenen ve kökleşen Pan-Slavizm veya milliyetçilik bu suretle canlanmış ve Sovyet İ mparatorluğu bu kaynaş­ tırılan iki doktrinin kuvveti ile Carl ı k d evrin in ideaHne gö­ re siyasi hudutları ·g en işleti lm iştir. Rusya n ihayet Garp­ ten aşırd ı ğ ı sırlar ve beyin gücü sôyesinde çürük sanayii yerine atom silôhları ve feza keşifleri ile Birleşik Amerika ile yarış yapacak bir kudrete erişmiş ve cihan hôkimiyeti dôvôsına g i rişm iştir. Carlık d evri ideatine göre ya lnız İs­ tanbul ve Türkiye bu hudutlar d ışında kalmış; fakat açık denizlere çıkmak emeli g erçekleşmiş ve H ü r Dünyaya meyda n okumuştur. Rus mill iyetçiliğinin bu yükselişi Komü nizme olduğu gibi idarelerindeki diğer mi lleUerin duyguları na da aykırı idi. Bu d u rum İslômiyetin getird iğ i kardeşlik ve müsôvilik prensiplerine karşı Emevilerin ta kip ettiği Arap üstünlüğü veya milliyetçiliği siyôsetine benzemektedi r. N itekim bu siyôset başta İ ra nl ı lar ve Türkler olmak üzere diğer kavi mF. 1 8


274

Siyôsi Buhranın Kaynakları

lerde de mukabil mill iyetçilik d uygula rı n ı ve Şuubiyye ha­ reketini doğ urdu. Emevi i m paratorluğu ile birl ikte bu asa­ biyet•! kavmiye, yanı ı rkçılık d a , bu mukabil hareket ile y•­ kı�ıp tarihe karıştı . Sovyetler Birliğinde canla nan Rus mil­ l iyetçiliği ve tohakkümü başka milletlerd e hem bunun bir tepkisi, hem d e tobii olara k mevcud d uygular ile KomJ­ nizmin parçalanma hareketlerine sebep old u . N itekim mil­ l iyetçi ideal lerin çarpışması Rusya ile Cin a rasındaki re­ kabeti, milli taassup ile gerginleştirmiş; önce Tito'nun, son­ ra da Peyk memleketlerin Rusya'ya karşı milli hare ketl8i i başla mıştır. Sovyetler dahilinde de durum aynıdı r. Mese­ la, evvelce milli duygulara göre Rusların gizlice yürüttük­ leri tahakhküm hareketlerine karşı Türkler d e Komü nizmin prensiplerine sığınara k müdafaa çôreleri bul uyor ve ıken­ di milliyetçi d uyguları n ı n icaplarını yapıyorla rd ı, Rusla r ise bunları, hattô samimi komü n istleri b i le, Pan-Türkizm itham­ ları ile tasfiye ed iyorlard ı . B u mahzurlara rağmen Kreml i n idarecileri hem rej im­ lerinin dayanması ve hem de Rus hôkimiyeti arzu ları ile Rus mill iyetçiilğine bağlı kalmayı tercih etmişler ve diğer milletler! eritmek, siyasetlerini her vasıta ile yürütmüşlerdir. Bu hususta ilk hedefi en kalabal ı k ve kuwetli mil let olan Türkler teşkil etmiş; hattô bu hareket rej imin ilk devresin­ de başlamıştı r. Gerçekten Ruslar Orta Asya'da Türkistan adı ile birlikte Türk birliğini yıkmak için b u ülkeyi yalnız siyasi ba kımd a n dört cumhuriyete ayırmakla ka lmad ılar; aynı zamanda onları n kültür, dil ve yazılarını bozma·k; ta­ rih, edebiyat ve mefkurelerini kazı mak sureti ile Asya Tü rk­ lüğünü imhô siyasetine, yarım asırdan beri, bütün şiddeti ile, devam etmişlerd i r. Türkiye ile mevcud manevi bağları yıkmak için d e ev­ velce İslôm yazısı yerine Lôtin a lfabesini Tü rklere zoria­ mışlard ı. Fakat Tü rkiye'de Harf inkılabı yap ı l ı nca da, aynı


Rusya Milliyetçi, Türkiye Aleyhtar

275

maksatla, her cumhuriyet için, Rus (Kiril) harflerinden ay­ rı ayrı a lfabeler tertip e!Wer. İhtilôlin başı ndan beri Rus milliyetçiliği i l e Türk düşmanlığı n ı n mevcud olduğu bu su­ retle de meydana çı kar. N iteki m kendi KiriHk yazı larına ol­ duğu ,g ibi G ürcü ve Ermenilerin garip alfaıbelerine de do­ kunmayan Ruslar onları milli kültür ve n üfusları ile daima kuvvetlend irmeğe çalışmışlardır. Bu da Rusların hôlô Türk korkusu taşıma ları, Türkiye ile Kafkasya ve Tü rkistan ara­ sında· d üşman bir sed kurmak gayeleri ile ilgilid i r. Ruslar. Türklü ğ ü milli ve dini temelleri ile pa rçalamak ve yıkmak­ la da kal mamışlar; n üfus mübadeleleri, tehcir ve sürgün­ ler ile de sür'atle netice almağa. çalışm ışlard ı r. Rusya'nın kendi milli yükselişi ve Asya Türklüğünü çökertmesi yanında Türkiye'nin ma nevi tahribine g i rişmesi de maalesef Bolşevik siyasetine uyg un olara k cereyan et­ mektedir. Gerçekten Bolşeviklerin milli endişeler ile ter­ kettikleri ve Türıklük için reva gördük leri Kültür ihtilalı Türkiye'de hem de ilericilik safsataları ve bütün şiddeti ile, hüküm sürrr:ekte m i Pi tarih, edebiyat ve san'atlar, İslami­ yet, ahlôk ve milli mefkure, diktatörlük ve ı demokrasi dev­ rinde, devamlı olara k tahribe uğratı lmıştır. Nitekim tarih böyle bir felakete şah id olmamış; hiç bir mil let i ntihara karar vermedikçe kendi varl ı k temellerinin çökmesine uğ­ raşmamıştı r. En kuwetli bir memleket bile bu ma nevi çö­ kü ntüye dayanmak kudretine sahip değildir. Gürcü Sta­ li n'in Rus kü ltürüne, milliyetçiliğine ve diline yaptığ ı hiz­ meti ismet Paşa hiç olmazsa Tü rkçe icin yapmal ı idi. Ni­ tekim garip bir Güneş-dil nazariyesi Türkçeyi g ül üne ta­ sall utta n kurtardığı halde, Paşa, Kuş dilini mekteplere zor­ lad ı ktan sonra, ya lnız baba - evlad arası, derin bir uçurum açı l mamış; yeni nesillerin kültü r, hattô sağlam bir muhôke­ me sahibi olmaları da ö nlenmiş; yeni nesiller bir fikir kı­ sırlığına ve manevi boşluğa kurban g itmiştir. Esasen mil­ lileştirme zannı ve propagandaları ile, Türkçenin çökertil-


276

Siyôsi Buhranın Kayna kları

mesinde de Komünistlerin rolü daima ıb aşta gelmiştir. Çok garip ve hazind i r, ki Avrupal ı laşma hevesine kapı�an Türkiye d i ni ve milli kıymetleri tahripte g a rbı değ il Rusya'­ yı toklid etmiş; takat Bolşevikler Rus kü ltürü ve m i l liyetçi­ l iğin i d irilttik leri ha�de Türkiye bu sefer hem Avrupa'don. h e m Rusya'dan ayrı olarak, Demokrasi devrinde bile, mıl­ li ben liğ ine dönememiş; Rusları n kendi menfaatları için Türkistan'da yaptı kları manevi tahribata Türkler kendi memleketlerinde devam etmişlerdir. Bu d urum Türkiye'nin ôdetô B�şevik emellerine göre ha reket ettiğini göstermek­ te ve son sui-kasdın sebebini de meyda na koymaktadı r. Bu acı ve acık hakikat acaba hôlô gafletten uyanma mıza kôfi g elmeyecek midir?


Milli Diriliş Veya «

Kafa Reformu

»

Türk mi lleti maddi - ma n evi sefôletlerin kaynağ ı olan Halk Partisi d i ktatörlü ğ ü n ü devirdi. İ1k defa 1 950 de, mil­ li hôki miyeti kurdu; acı hôtı ra ların temsi lcisi bulunan bu köhne teşki latı edebiyyen iktidardan mahrum etti. Bu sô­ yec::! e memleket mamur olmağa. pati kalar asfalt yol haline gel meğe, motor gürü ltüleri kağnı cızırtısını boğmağa, fab­ rika bacaları ile minareler yüksel meğe başlad ı . M ideler ek. mek ve şeker ile, cepler pa ra ile dol uyor; ölüsüne k efen bulamayan insanlar temiz bir kıyafete, hasta vücud�ar sıh­ hate. evler zulmetten ayd ı n lığa kavuşuyordu. Tahsildar kı rbacı, janda rma süngüsü ve hapishane korkusu altında ezilen bir millet a rtık hürriyetin tadını almış; milli irôden in kudreti ni anlamış; hak a ramanın ve dinine sarı lmanın suç rnmadığ ını görmüştü. Türk iye maddi - manevi kurtuluş ve meden iyet yolu­ nu acıyor; mi lleti tersine zorlayan ve b u yolu medeniyet gösteren safsata ve mücôdeleler iflas ediyordu. Lô kin mil­ letin bu büyük zaferine ve Halk Partisinin maddi - manevi bütün sefôletlerin kaynağı bulunduğunun çabuk meydana çı kmasın a rağmen Türk m i� leti veya temsilcileri n e bu par­ tiden ve ne de bHhassa onun vahim zihniyetinden kurtu­ lamadı. Hattô bu partin in tersine zorlamoları «Kültür ihti­ lôli>ı môh iyetinde d aha ağır b i r tahri ba t şekl ini aldı. Ma­ nevi çöküntüsü siyasi buh ran gayretleri ile d evam etti ;


278

Siyôsi Buhra n ı n Kaynakları

nesilleri milli küttür, mefkure ve idealden saptı ran zihniyet bozukluğu g ittikçe deri nleştiri ldi. İsmet Paşa a rtık cesa ­ ret bulmuş; milli irôde yerine kendi z•hniyetin i n tahakkü­ münü temin icin kendi bozu k aydınla rın ı seferber etmişti. O l:ıôlô memlekete biri köy enstitüleri ni, d iğ eri demokrasi­ yi kurmak gibi iki mühim eser bıraktığını iftihôrla itô n edi­ yord u . M il letin feryôdları ve kendi partisin i n milliyetçi ka­ nadı sôyesinde tarihe karışa n bu müesseseleri yine d irilt" me a rzusu onun milli i rôdeye değil «Kırk yıllık» solcul uğu­ na bağ� ı kaldığını ve «Kasketliler»e değil «İlerici» aydınla ra dayanmak ve buna göre buhranlar yaratmak yolunda bulunduğunu gösteriyordu. Esasen dünyanın hiç bir ü l ke­ si nde d i ktatörün ve bu illetle malOHerin demokratik hayat ta mevki i n i muhafaza ettiği de görül medi. N iteki m bu olgun mi! letin demokrasi in kı�ôbı hem muzaffer idi; hem de malul doğdu. ismet Paşa ve ü l küdaşları ne demokrasinin kuruluşun­ da ve ne d e yaşa ması nda samimi oldu. Aksine H a lk Par ­ tisi nesli i l e ya lnız demokrasiyi darbelere maruz bırakma­ mış; i�ôn ettiği solculukla memleketi son buh ra nlara ve re­ j i m sarsıntılarına kadar g öt ü rmüştü r. Öyleki partisi ni tes­ lim ettiği doğmatik çömezleri memleketin harôbesi üzerin­ de tü nemek hazırlıklarına g i rişmek cesôretini gösterirken taassupların kurbanı olmuş ve mu kadder ô kıbetleri n i de hızlandırmışlard ır. Bu durumun başlıca mes'ulü bu�unan Paşa, doğmatik l id erin parti ve memleket içi «karanlık ve tehlikeli» bir yolda olduğu n u ilôn ve teşh ir ettikten sonra oradan ayrılmakla, ister - istemez, son h izmeti ni yapmışt• r. Bu hizmet, şüph esiz, cüc�eşen ve ciddiyetin i kaybeden köhne partinin çöküşün e yardı mcı ol ması d eğ i ld i r. Bu ha­ d ise ile devletin çöküntüden ve milletin tersine zorlanmak­ tan kurtulmasına başlangıç teşki l etmesi ile alôkalıd ı r. Zi­ ra Türkiye'nin bir ayd ı n ve genelik zümresin i n hıyôneti ne


M illi D i rHi ş veya Kafa Reform u

279

u ğ raması, mahkemelerde, n üf u s kayı d l a rı n a göre de

olsa,

Türkl üğünü ve İslô miyetini reddeden sapık l ı k l a r a rt ı·k mil­ letin gözünü a cmış; d i ktatörl ü k devrine a id tersine yoldan dönmenin ve doğ ma l a rdan k u rt ulmanın hayati zarOretl, so­ k a ktaki ada m tarafından b i le, a nlaşıl m ı ştı r. Gerçekten Türkiye, u ğ ra d ı ğ ı son b u h ra n l a , artı k b i r çı kmazla karş ı laşmış; hattô uçurumun kenarına yak�aşmış; i l i m , k ü l t ü r, idare ve bütün müessesel erin çöktüğü görü l ­ müştür. Bu d u ru mda g irişi len bi rçok islaıh teşebbüslerinin başında

«Kafa reformu• veya z i h n iyet i nkılôbı geldi ğ i ôşi­

kô r o l a ra k anlaşıldığı halde henüz bu h a reket başlayama­ mıştı r. Z i ra milli kültü r ve mefkure kayna klarını k u rutan, d i n , ahlôk ve m u kaddesatı çökerten, tarih ve d i l ş uQrunu yıkan, edebiyat ve san'atl a rı m ızı gömen b i r tahr•bat d u r­ d u r u l ma d ı kça, yen i nesil ler m anevi g ıdasını a l ı p ruhi boş­ l u ktan

k u rt u l mad ı kça a rtı k ohlôki bozuk l u k ve ideolojik

sap ı k l ı kl arı önlemek, hattô mmeti mizi

yaşatmak

imkônı

k a l ma d ı ğ ı meydana ç ı k m ı ştır. Bu ocı tecrübelerden sonra T ü rk m i l l et i a k ı l ve medeniyet yol u d u rurken elbette hôl5 tersine zorlamağa müsômoha etmeyecek; su n'i taassup ve doğ maların esiri ol mayacak; varl ı ğ ı n ı n manevi �emel­ lerine dayana rak yaşama ·kudret i n i gösterecektir. Ha'l kı­ mız zaten bugüne d eğ i n milli varl ı ğ ı koru mak içi n her şevi ya pmış; ş i md i s ı ra m es ' u l l e re gelmiştir. M i l let H c l k Parti­ s i n i i ktida rdan, İsmet Paşa d a onu bu h ô l e getirip

yaşa­

ma ktan mahrum etmiş; ş i md i bize onun zihn iyet i n i göm­ mek mera s i m i kalmıştır. i nön ü ' n ü n Ağustos'tan beri çeh­ resinde bel i ren sonsuz neş'eyi doğmatikler

bata ğ ı ndan

kurt u l ma ve belki de cumh u r başka n l ı ğ ı makamına çıkma ü m id i ile a l ô k a l ı bulmak ihtimali vard ı r. Eğer haklkot bu ise i smet Paşa'nın yüzünde tek ra r eski masumiyeti gör­ mek m üm k ü n olacaktır.

·


Anarşi Merkezleri Duraklamamıştır Türkiye'yi kan ve dehşet içinde uçurumu n kenarına kadar g etiren anarşi karşısında vazifesini yapmayan siyô­ set adamları, bilhassa iki pa rtinin lid erleri, kusu rları sô­ dece gaflet ve acz olsa bile, ka nun, millet ve ta ril:ı huzu" . runda ağır bir mes'u liyet a ltındad ırlar. Zira kanunlar ve devlet nizamı, hiç olmazsa bir kaç yıldan beri, tahrip edi­ l i rken B.M. Meclisine ve hükumete istikamet veren lider­ ler, başka bir ça re yoksa dahi, An ayasayı ve milleti kurtar­ mak için, d evletin ordusuna baş vururd u lar; şimd i de ona karşı demokrasi kahramanlığına veyô şikôyete lüzum duy­ mazlard ı . Bizim bilmed iğimiz fevkalôde başka bir sı rları varsa devleti ve milleti a ğ ır bir d u ruma düşüren b i r mes'u­ liyet altında ka lmakta n ise bir beyan -nôme ile istifa etmek de m ü mkün idi. Bu mü nasebetle, bu memlekette, bir ana­ yasa ihlôli dôvôsı ile, koca bir Meclis ve hükumetin Yas­ sıada'ya sürüldüğünü ve ida mlar yapıldığını unutmamalı­ yız. Zaten h u ku kçular henüz böyle ıbi r ihlôl üzerinde anla­ şamadığı g ib i 12 Mart öncesi ile kıyaslanabilecek vaıhim bir durum da bahis mevzuu d eğildi r. Bununla beraber memleketi daha fazla yaralamaktan kaçınmak için, başlı­ ca siyasi mes'ullerin sahneden çekilmeleri tavsiyeye şô­ yôn ·bi r tedbirdir. Bu sôyede hem memleket huzura kovu . şur; hem de kendilerini ·kurtarırlar. Nitekim demokrat ü l ­ ·k elerde b i r hata veya tesadüf i le muvaffakiyetsizHk yüzün­ den bir siyaset adamı kend !liğinden derhal sahneden çek i l -


Anarşi Merkezleri Duraklamamıştı r

281

mek olgunluğunu gösterir; millet de onu hizmetleri ve bu hareketi ile yükseltir. Türıkiye'de siyasi hayat, maalesef, g ittikce fazUet ve idealden uzaklaşmış; mifü efkôrın bas­ kısı da azalmıştır. Bu sebepledir, ki bugün pol itika kel ime­ si de kötü bir mônô olmuştu r. Devlete sahip bir duruma yüksel miş bulunan l iderler, anarşiye karşı seyirci veya teşvi kçi davrandı ktan sonra, bugün de, hatôlarını anlamamış; hattô aynı hüviyetle si­ yasi sahnede eski rollerini oynamağa g i rişmişlerd i r. Bu in­ kişafın ôkıbeti mukadder bir teh l i keye delôlet ettiğinden a rtık şahısları d üşünmeden milli vazifeyi yapmak her Türk için bir vatan borcu hô! ine gelmiştir. Ana rşiye ka rşı kay­ g ı sız kalan zamanın iktidarın ı sonraya bırakıp aktif davra­ nışı bulunan Halk Partisi l iderleri n in demokrasiye samimi­ yetle bağlanmadı kları n ı , bH'akis milli i rôdeye ayk ı rı düşün­ celerine taassupla sarıldıkların ı bel irtmekle söze başlama­ lıyız. Diktatörlük devrin in acı hôtıralarına bu da eklenin­ ce Halk Partisi mil�etin reyini kazanmak imkôn ı n ı kaybet­ miş; 27 Mayıs teşebbüsü de milli irôde ile iktidara gelmei< ümidlerini bitirmişti. Türkiye'yi sarmağa başlayan sosya­ l izm modası, sun'i de olsa <<M i lli şefe» ve çömezlerine ye­ ni bir şans getiriyor; g izli ka lan « K ı rk yıl�ık» solcu luk hem başka bir iktidar yolu ve hem d e b u sôyede eski idealle­ rin gerçekleşmesi çôresi sayı lıyo rdu. Bu gayeye erişmek için artık bütün « İ lerici» g üçlerin ca nlandırılması gerek i­ yor ve bu sebeple de aşırı solcu şahsiyetleri belli kişilerin katıldığı İşçi Partisinin kuruluş u memnun iyetle ka rşılanı­ yord u . Memleket işgal, tahrip, baskın ve boğuşmalarla g it­ tikçe şiddetli b i r anarşiye düşerken, hü kumet ne kadar ka ­ yıdsız davranmış ise Halk Partisi de o derece uysal bir mu­ hôlefet olmuş; hem bu iktidarı ve hem de sol anarşiyi ni­ met bilmişti . N i�ekim solcu l id e rler talebe işgal lerini «Ma-


282

Siyôsi Buhra n ın Kaynakları

sam gençliğin patlaması» ve köylü işga llerini de «Doğa kanunları» icabı sayıyor; B.M. M eclisinden çıkan sesleri de hal kı tarlalara kışkırtıyordu. Halkçılar kendilerine mah­ sus l ügat!erle konuşuyor; meselô «Yeni akım» ile bir ıHal k devri mi» olaca k v e « Düzen d eğişlkliği» gerçekleşecekti. Ha l k Partisinin doğmatik takımı bu « Karanlık ve tehl i keli yolda» Türk milletini değU bütün «Türkiye halkl a rı n ı » kur­ taracakları nı iddia ediyor; bu sôyede kendileri i ktidara, kit­ leler d e yeni düzene kavuşuyord u . Bu propagandala rı n ihtilôlci lere kuwet ve cesôret verd iğ i n i i nkôr etmek müm­ kün değildir. Gerçekten muhalefet, a narşi karşısında, sa­ mi miyetle şikôyetçi olduğuna dair ne ciddi bir beyanat ve­ riyor; ne de B . M . Mecl isind e h ükumetin kayıdsız�ığına kar­ şı esaslı bir teşe!Jbüse geçmeğe l üzum görüyord u . Bil'akis, fakülteler, · uz�n müddet, anarşi merkezi, silôh deposu ve boğuşma sahnesi hôline geld iği h a ld e muhalefet liderleri i l i m h ü rriyeti ve ün iversite muhtariyeti aşkı na demokrasiyi ve mil letin istik!ô lin i de unuttular. Hattô muhtariyet kısas­ larını bir d aha tahkim ederlerken bizzat bu müessesenin bile içeriden çökeceğini ve oradaki dostları n ı n da kurban g ideceği n i düşünemedi ler . İ ktidar l ideri ciddi bir dôvôya ve sağlam bir hükumete sah i p olsa idi, Ha lk Partisi elbette kanunları aşan ve anarşiye yarayan b i r yolda bulunamazdı. Buna mukab:I muhalefet de meşru mumkabe vazifesind e sam imi rnsa idi iktidar da devlet nizCimlarının çöküşüne kayıdsız kala maz ve millet de bir avuç bozguncunun oyu nca ğ ı olmazd ı . Bu durumda, gayeleri farklı, olmakla beraber, iki taraf l ider­ leri anarşinin doğması ve gelişmesinde 'bi rleşmiş bir d u ru­ ma düştüler. N itekim i ktidar ve muhalefet l iderleri, aynı derecede, mala� ve mes' u l bulunmasa idi bu kadar ha­ yati ve tehlikel i b i r meselede b iri d iğerini, ciddiyetle, ten­ kid ve teşhir eder; sırları meydana kor ve rakibini yere


Anarşi Merkezleri Durakla mamıştır

28J

sererd i. Ama bu d u ru mları dolayısı ile ne o zaman ve ne de bugün biri birini suçlama cesaretin i gösteremezler. Bununla beraber bu d ehşetli davranışlar, bugünkü buhran­ la birlikte tarihe gömill e bi li r. Lôk i n ezeli muhalefeti n doğ­ matik l iderleri «Kara n l ı k ve teh likeli» yolda d evam etmek­ te ve «Halk devrimi» hareketi ile milli n izômı değiştirmek için her çôreye baş vurmaktadırla r. Nitekim, doğmatik li­ der askeri müdahôle ve mah keme kararları na karşı dav­ ranışını d eğ iştirmemiş, çok az komünis t bulunduğunu, halkçı aydınların h ürriyetten mahrum ka ldığını iddia eden anarşiye ve hü kumet buhra nı na sebepler hazırlamakt'Jd ı r.


Hasta Adam » Osmanlılar mı, Avrupa mı ? «

Küçük Avrupa kıt'ası kendi medeniyetine ve Ari ırkın üstü nlüğüne o kada r mağrurane inan mıştı, k i cihan ha­ kimiyetin i n kendi lerine aid bulunduğundan şüphe etmi­ yord u. Başka milletlerin esareti ve servetleri üzerinde kurulan bu hakimiyet bu ü l kede g itti kçe materya list olan yüksek bir hayatla Cennet d ünyaya nakled il miş ve ebedi ka lacağ ı sa n ı lmıştı . Sadece Anglo - Sakson, Cermen, La­ tin ve daha sonra da kervana katı lan Slav mil letlerin üs­ tünlük dereceleri ve bu cennetin mevki leri bahis mev­ zuu ol uyordu. Bu cennetin sakinleri d ü nyada yaşad ıkla­ rını unutuyor; her varlık g ibi meden iyetlerin de doğuş ve y ü kseliş devirlerinden sonra bir sukutun m ukadder bu­ l unduğunu bir türlü hatırlamıyorlard ı . Hatta sadece Ari ırkın mensupları a rasındaki rekabetlerin bile bu hayatı yıkabileceğini cidd iyetle d üşü nemiyorlard ı . Nitekim Hı ris­ tiyan meden iyeti, bu asrı n başla rında, en parlak devrin­ de gözükmesine rağmen , hakikatte çokta n bünyevi has­ ta l ı klara tutulmuş; u laştığı zirven in bir iniş sath-i ma ili olacağı ak la gelmemişti . Bu ruh hôleti aslında tarihi devirlerde d e mevcud idi. Filhakika Yunan - Roma ve İslam d ünyaları d a kendi me­ deniyetleri ni insan zekas ı n ı n erişilmesi en ileri ve son eseri sanıyorlard ı . Bunların dışı nda veya çöküşleri halin­ de başka bir hayat tasavvur edemiyor ve böyle bir şeyi


« Hasta Ac;la m;ı Osmanlılar mı, Avrupa mı?

285

kı yametin kopması sayıyorlard ı , Osman lıların bu inancı daha yüksek bir dereceye u laşmıştı. Gerçekten Türk mü­ tefekk irleri cemiyet ve devletlerin doğ uş, kemôl ve sukut devirleri old uğuna dair İbn Haldun nazariyesine bağ l ı idi­ ler. Lô kin Osmanlı İmpa ratorl uğunun bundan müstesmı bulunduğuna ve bu sebeple de onun bir «Devlet-i ebed müddet» olduğuna inanıyorla rdı. Gerçi inhitat başlamış ve mağlu biyetler bi rbirini takip etmişti. Ama bunlar hep geçi­ ci idi. Zirô Hazreti Peyg a mber «İslômiyetin her asırda bir müceddid ile ihyô» ed ileceğini tebşir etmişti . Tü rklere ve İstanbul'un feth i ne dair hôdislerle de Osma n l ı devleti takdis ed ilmiş ve İslômiyet ile on un kaderi bi rleşmişti. Bu sebeple d_e İmpa ratorluğa , aynı zamanda «Devlet-i Mu­ hammediye» adı veri liyordu. Sulta n Mahmud zamanında en müthiş hôdiselere rağmen İmpa ratorluğun «Allah ta­ rafından müeyyed ve bekası ôyôt-i Semôviyye ile sôbit bir din ve devlet» olduğuna inanıl ıyordu . Çünkü bu din ile bu devletin birb irinden ayrı yaşaması düşü nü lemiyordu. Ta nzimat'tan sonra Avrupa'yı taklid başladığı halde Türk­ ler yine de kendi m�den iyet, n izôm ve idea llerinin daha üstün olduğundan asla şüphe etmiyorla rd ı . Zirô onlara g öre Hı ristiyan medeniyetinin parlak mahsu lleri madde­ den ve teknikten ibô ret, olup ru htan mahrum idi ve bir avuç köksüz yarı-mü nevverden başkası bu parlak malla­ ra a ldanamazd ı. Osma nlı İmparatorl uğu, X IX. asırda, büyük devletlerin müdôha leleri ve H ı ristiyan unsurları kışkırtma ları ile çok a ğ ı r buhra n l a ra môruz kalı nca Car N ikola bu devlete «Hasta adam» adını takmış ve Avrupa siyasi edebiyatın­ da bu isim tutmuştu. Ta nzimatın zeki ve nüktedön devlet adamı Fuad Paşa, verd iği cevapta : »Ben Türkiye'yi Çar hazretlerinden daha iyi tanırım. Türkiye'yi tam bir mua ­ yeneden geçirdim. Türkler hasta değil, bil'akis naturaları


286

Siyasi Buhra n ı n Kaynakları

çok sağlam bir mlllettir. Yalnız cild hastalığına tutulmuş­ tur. Fakat çabuk iyileşmesi için kükürt yoktun demiş ve milletimizi ook iyi a n latmıştı. N itekim bu iman sayesin­ d ed i r, ki müthiş harici ve dôhili d üşma nlar karşısında sôdece imparatorluk yaralanıyor; fakat en yüksek bir ha­ yatıyete sahip Türk m illeti asla « Hasta adam» olmadığı için cenazesini kaldırmağa gelenlere karşı tarihi destan­ larını yaratıyordu. Ni kola ya rı m asır sonra Carl ı k İmpa­ ratorluğunun korkunç kıtallere sahne olaca ğı nı ve biz­ zat kendi a i lesinin de boğazlanaca ğ ı n ı bilse idi «Hasta adam» ı n Rus cemiyeti olduğunu dat:ıa iyi anlar ve bu ismi meydana çı karmaktan da uta n ırdı. Avrupa'nın bazı mütefekkirleri meden iyetlerinin in­ hitata doğru ilerlediğini ve hattô materya lizmin tahakkü­ mü ile a rtı k tehlike ca nlarının çaldığını görmüşlerdir. La­ kin onlar ne ciddi bir cclr'e bulabilmiş; ne de siyasiiler ve ayd ı n la r böyle bir endişeyi duyabilmişlerdir. Dün Osman­ l ı İmparatorluğu ha�kında benimsedikleri, «Hasta adam» sıfatına bugün öyle lôyık olmuşlardı r. ki hôlö za hiri man­ zara n ın da bazı parlak görü n üşlerine rağmen Hı ristiyan medeniyeti zaten 1. Cihan Harbinden sonra Avrupa'nın bir parçası, i l . Cihan Harbinden sonra da diğer bir par­ çasını kaybetmiş; geri kalan Atlantik sahil leri de tehli­ keye g i rmiştir. Fakat asıl tehlike mi lli, d i ni ve mefkOrevi bütün inançlarından uza klaşan bu meden iyetin sı kıştığı bu sôlıil lerde de hayatiyetini kaybetmesidir. Zirô Bolşe­ vik ihtilôli zaten bu medeniyetin evladı olduğuna göre kendi bü nyesinin de materya list hasta lıklardan môsOn kalması mümkün değildi. Nitekim manevi sukut o derece yayg ı n laşmıştır. ki yeni nesil ler ya lnız medeniyetleri n i , mil­ li ve ma nevi nizômlarını değil bizzct kendi hayatlarını da tahrip yol una sapmış veya tedhiş rej i minin zaferi icin bir çı lgınlı ğa tutulmuşlardı.


« H asta Adam» Osmanlılar m ı, Avrupa mı?

287

Bütün insanlığ ı n nefreti, meşh Or Marksistlerin lô neti ve n ihôyet hü rriyet ve hayat isteyen kıpırdamalar karşısın­ da Bolşevik idaresi cebir yol u ile dahi ayakta d uramaz bir hôle gel mişti. Ama hür d ü nyan ı n materya listleri, kri pto­ ları ve başka esrar-i engiz kuvvetleri imdôda yetişmişler­ d i r. Zirô AHahsız kalan zava llı «beşerin bir tıabiatı var, pu­ tu kendi yapar, kendi tapar.» Bu sebeple garp medeniyeti çürüdükçe yal nı z bu «Put - perest kôbe» yi kurta rma kla kalmıyor; insanlığın feryôdlarına bakmadan bütün dünya­ yı da aynı ôkıbete uğratmağa ça lışıyor. Avrupa medeni­ yetin i n kaleleri o lan Alma nya d ü n ve Fra nsa bug ün ôdeta felce uğra tılmış ve kapılarını kom ünizme açmış; İngiltere ve Amerika bile çeşitli ma nevi hastalı klara maruz kalm ış­ tır. Bir sürü materya list filozof ve mütefekkir pa rla k zeka ve enerji lerini bu medeniyetin manevi temellerini yıkma­ ğa harcadı ktan sonra da n i hôyet zava llı B. Russel insan­ lığa ölüm karşısında hiç bir tesel li getirememiş; bil'a kis . ona hayatın sonunda uçurumdan atlama cesôretini tav­ siye etmiştir. Evet İmparatorl u k d ü nya karşısında yarala­ nıyor; fakat Türk mil leti daima sıhhatına sôhip bulun uyor­ du. Ama bugün, Avrupa maddi - ma nevi olarak tam «Has­ ta adam» d ı r. Türkiye de ccFenô fi'I garp» ( Batıda bat­ mak) hevesine kapılmış ve şimdi a rtık sahiden ccHasta» olmuştur. Avrupa tabii, Türkiye zora ki olara k sürü klendik­ leri buhranlardan k u rtulması için sôdece siyasilerin, mü­ tefekkir ve ayd ınların modern doğmalardan kurtarı lması, putlar ve put-haneler yan ı nda d i ni mukaddesata ve mô­ bedlere sa mimi saygı g österilmesi kôfidi r. -


Dil Bayramı Değil, Dil matemi Atatürk'ün birçok denemeler ve sıkıntı lardan sonra normal Türkçe'ye dönüşünde Güneş-d il nazariyesi başh­ ca vasıta olmuştur. Bizim bir ara Almanca hocası olara k ta nıdığı mız Avusturya lı Kverğiç'in tesiri ile bu nazariyeye bağ lanan M. Kema�. bu sayede, bütün yaba ncı kel i mele­ rin asl ı nda Türkçe olduğunu ilôn ettikten ( 1 936) sonra d u­ ru m d üzelmiştir. O sıralarda Dil, Tarih fa kültesinde Gü ne­ d i l nazariyesini okutan a laylı profesörler bulunmad ığı için bu h ikôyeyi yakından biliyorum. Y.K. Karaosma noğlu da b u hususta hatıratında mühim marnmat vermiştir. N itekim bir ara imzasını Kamal d iye atmış Atatürk, bunu d a terk etmiştir. Falih Rıfkı Bey'i n hôtıralarına göre, bir gün is ­ met Paşa, Atatü rk'e: « Paşam dilsiz kaldık, bizi kurtar» de­ m iştir. Ne garip bir tezaddır, ki Gazi normal Tü rkçeye, şim­ d i de İnönü uydu rmacaya dönmüştür. Bu devir kapandığı halde «Milli şef» başka gayretlere de g i rişmişti r. Meselô ra hmetl i Naim Hazım Bey'e «Arapçanı n Türk dili ile kuru ­ luşu» adlı eseri ısmarlamış; hattô «bu eseri görmezsem gözüm arkada kalır» demiş ve böylece Atatü rk'ü n terk et­ tiği uyd u rmacıl ı ğ ı n d iri l mesine çalışmıştı r. Ben, Dil hareketin i l isede iken milli, Üniversitede iken de tehlikeli gördüğüm için bütün faaliyetleri geniş şumQlü ile ta kip ettim. İlk müdöfaa yazı m Türkçeni n bünyesine karşı ileri sürülen bir tekl if münasebebit ile talebe iken.


Dil Bayramı Değ il , Dil M atemi

289

1 939 yılı nda, Türklük dergisind e cıktı. B ir hôriciye memuru Paris'te neşredilen makalesinde asıl dil i nkı�ôbının Türk­ çeni n Avrupa d illerine veya Girit şivesine göre sentaksını değiştirmek, yôni bugünkü «Devrik cümle» lere uygun hôle getirilmek old uğunu yazmıştı. Türkiye'de henüz meçhul olan bu tehlikeli düşünceye karşı çıkmıştım. İ kinci yazım uydurma kel im�erin mekteplere konulması üzerine 1 941 yılı nda Türk. Yurdu'nda bası ldı. B u rada bu kel imelerin Türkçe olmadığını izah etmiş; i l mi ve milli gayelere aykırı bu teşebbüsün ızd ırabı ile, yapılan «Dil Bayramı» nın haki­ katte b i r «Dil Matemi» olduğunu, bu d iktatörl ük d evri nde her şeyi göze a�arak, yazmaktan kend imi alamadım. N ite­ kim buna karşı çıkan g ü rültüler meslek hayatımda tehlike yarataca k bi r dereceye gelmişti. 1 950 den sonra daha ge­ niş ölçüde Türkçeyi müdafaa ederken hiç bir kanun ve ni­ zôma daya nmayan uydu rmaları «Serseri kelimeler» d iye i lôn etmenin münasip old uğunu düşündüm. Tü rkçe dôvô­ sından anlamayan m uo rızlarıma bu müh i m delilleri de gös­ teriyor ve kendi�erine hediye ediyorum. Gerçekten Dil ha­ reketine başlangıçtan beri komünistler rol oynamış; saf­ dil ler, menfaatçılar ve bozguncular katılmış; nihôyet Dil buhranı «Kültür ihtilali» içinde bir çöküntü hôlini almıştır. Bu mü nasebetle Bolşeviklerin bir «Proleter dil» yapmak p rog ramlarına karşı Sta lin'in Rusçayı k u rtardığını, fakat Rusların Türkistan ve Türkiye'de tatbik planları nı hatırla­ mamak mümkün değildir. İdareciler, böylece, Tarih Kurumu v e Atatürk ile a1Cı­ kası bulunmayan, müessesenin sıfatına yakışmayan o i r zihniyetin v e samimiyetsizl iğin nasıl temsilcisi v e kurbanı olduklarını anlayaca klard ı r. Biz tarihte «Dillerin ölümü» ile n ice kav imleri n yok �duğunu düşünerek ilmi, milli ve inF. 1 9


290

Siyôsi Buhra n ın Kaynakları

sani vazifemizi yaparken yeni nesilleri, b irg ün, bu ôciz, gafil ve samimiyetsizlerin oyu nlarından kurtaracağız. Ku­ rumculara ıb ir az daha ciddi d avra nma1arın ı, Türk tarih il­ mi ve kültürünün bu zihniyete fedô edi1meyeceğ ini hatı r­ latırız.


Aydın Çılgınlığı

ve

Eski

Batıniler · Bolşevik ihtilalinin ilk yılları maddi - ma nevi her şeyi yıkan, insanları kitle hali nde imha eden bir devi r olmuştu. Bu barba rlık d evrini yaşayan meşhur Rus b eyin ô l i mi Pav­ lov akıl ve vicdan dışı bu d ehşet manzarası karşısı nda ders verirken fertler g ibi bozan cemiyetlerin de cinnet ge­ tirebileceğ ini anlatıyor ve ihtilali teşhi r edil iyordu. Rusya '­ da i nsanları ·k itle halind e mezbahaya götürür gibi kıyan zu­ lüm dev.om etti ise de milli kültür ve mefkure, tarih ve ede­ biyat tahribine nihayet verildi . Hatta Rusya'da ve bütü n komünist memleketlerde ·koyu b i r mill iyetçilik hakim old u . Bu nunla h em Ruslar tatmin edildi v e · h e m de bu manevi kuvvet ile Bolşevikler d ünya fOtuhatına g i riştiler. Türkiye'de bugün karşılaştığ ı mız beynel milel sui-kasd asl ı nda çok daha geniş b i r ayd ı n su kutu ve çılgınlığ ı n ı n mukadder bir neticesidi r v e Pavlof'u n teşhisine uygun b i r manzara nın ifadesidir. Gerçekten sui-kasd ı n k a n u n karşı­ sında acık veya g izli suç fôilleri dışında kalan .aydın züm­ re sayıca daha kalabal ı k olup bunların da çoğ u milli kül­ tür ve mefkure, edebiyat ve dil, ahlak ve mu kaddesatı mı­ zın kayna klarını yı kmak ve kurutmakla beraber bir kıs­ m ı şuurlu veya suçl u sayılmama kta ve bizzat sui-kasd sa­ hibi old uklarını asla d üşünmemektedirler. Bel k i bu davra ­ nış ve mücadele içinde hizmet ettikleri kanaatı nd adırlar. Fakat bugünkü buhra n ve sui-kasd d a aslınd a b i r mil letin


292

S iyasi Buhranın Kaynakları

varlığı ve bekasının şartı olan ma nevi değerler nizamının yıkılışından doğmakta ve başlıca mes'ul iyet devlete, onun tahsil ve terbiye, ilim ve kültür siyasetinin bozuktuğuna veya yokluğuna aiddir. Bu duru m islah edilmezse b u mil­ leti n ayd ı n sukutu ve çılgı n lığ ı ndan kurtulması hatta var­ lığını devam ettirebilmesi mümkün değ i ldir. Bu münasebetle burada tarihi mizde karşı laştığ ımız Batini hareketinden kısaca bahsetmeyi fayd a l ı buluyoruz. Filhakika Selçuklu İmparatorluğu zamanında gizli Batini teşkHatı Türk - İslam n izam, din ve medeniyetini yı kmağa ça l ışıyordu. Bôtiniler eski İ ran'da komü n ist ihtilôl yapan Mazdak'ın mezhebine dayanıyor; malda ve kadı nda iştira k fikirlerine bağlı bulun uyorlrd ı. Batinilerin başı nda bulunan Hasan Sabbah ve diğer reisleri sarp dağlar üzerindeki ka­ l�erde yaşadı kları için Şeyhulcebel adını alıyorlard ı . Bun­ lar yetiştirdikleri feda iler ile Türk - İslam d ü nyasını fesada veriyorla rd ı . Melikşah'dan sonra İ mparatorluğun pa rçalan­ ması ve Haclı savaşların ın başlaması üzeri ne Bôtinileri n cür'et v e şiddeti arttı . istôm d ünyasında b ü y ü k devlet, ilim ve d i n adamlarına karşı su i-kasdlar hazı rlayara k her tarafı dehşet içinde bırakıyorlard ı . Bôtiniler akla ve hayô le sığ­ maz şeytani metodlara göre hareket ediyor; büyük ôl imle­ rin derslerine ta lebe, saraylara san'atkr ve tüccar olarak g iriyor; şeyh lerin vaazlarında bulunarak cinôyetlerini işli­ yor; din odamı hüviyetinde halkı maddi - manevi anarşiye doğru mah irane kazanıyorlard ı . Batini fedôilerin su i-kôsdla­ rı o derece korku yarattı ve onları tan ımak ve a leyhlerinde konuşma k o kad ar zorlaştı ki, bôzı mühim mevki sahiple. i bile zan altında kalmıştı. Mısır'da hüküm s ü ren aşırı Şii Fôtimiler bu şer kuwetterini hi môye ed iyor, Haçl ılar ile de şiddetli savaş lar devam ediyord u . Korkunç hareketleri o derecede idi ki, H açlı lar müttefikleri olduğu halde, Bôtini­ lere kanlı ve koatil nazarı ile bakıyorlardı. Niteki m bugür'I


Aydın Çılgı nlığı ve Eski Batıniler

293

Avrupa d i l lerinde Bôtin i1ere verilen «Assassin» adı aynı za­ manda kanlı kaati l manasında kullanılmakta ve bunlara a id Haşşôşin (afyon çekti kleri için) ismi bir hatıra olara k yaşamaktadır. Alp Arslan daima Tü rkleri şer unsurlarına karşı uya n ı k tutar ve «Temiz müslümanlar olduğunuz için Allah Türkle­ ri aziz kıldı» derd i . Büyü k vezir Nizam ü l- Mü lk, Batinilere karşı Selçu klu sultanı Melikşah'a şöyle d emişti: «Ey dün­ yanın pôdişôhı! Bunlar islômiyeti ve senin devletini fesôda vermek için kulaklarını dikmiş ve gözlerini açmış; fırsat ve tehlike anında kulübelerinden fırlayarak herşeyi yıka­ caklardır. Bu sahtekôr;ı:ıı r müslüman gözükürler. Lakin Haz­ reti Muhammed'in dini ve Sultanın devleti için Batiniler kadar korkunç düşman yoktur. Ben ölünce büyük ve müm­ taz adamları kuyulara attıkları, davul sesleri ile kulakları çınlattıkları ve sırlarını açığa vurduklan felaket günlerinde bu sözlerim hatırlanacaktını hükmünü verm işti. Bu ifôde­ ler büyük vezirin hem derin imanı n ı ve hem de istikbô i ı gördüğünü göstermiştir. Selçuklular, n ifak v e çöküş hôlirı ­ de buldukları İsla m dü nyası n ı n yalnız askeri kuvvetle kur­ taramayacaklarını anlad ı la r. Bu sebeple her tarafta med­ reseler, zôviyeler, imôretler ve diğer hayı r müesseseleri açtı lar. Bu sayede büyü k b i r fikir ve mefk u re o rdusu vü­ cuda getirdiler. Onlar bu suretle kendi haki miyetlerini sağlam bir manevi n izôm üzerinde ku ra rla rken ilim, kül­ tür ve mefkure teşkilôtı nı kurmasa lardı onları n kahraman ve cihôngir orduları, Türk - İslam dü nyası ve medeniyeti i!e birlikte, sür'atle çökerd i. Selçuklu devrinin Bôtin ileri, Şeyhu lcebel1eri, fedôi leri bugün de Türkiye'de yeni şartlara göre h emen aynı gaye ve metodları ile fesôd çıka rmakla meşguldürler. Onların halefi olan bugünkü Şeyh u lcebel ve fedôi1eri aynı gizli teş­ ki lôta ve imkônlara göre çalışırlar; müsaid bulduklları in-


294

Siyasi Buhra n ı n Kaynakları

sanları tedricen sapıklaştırı r ve emirleri altına a l ı rlar; her türl ü sahtekarlığ ı yaparlar. Gerçekten bugünkü sa pıklar önce mi lli k ültür, mefkure, ahlak ve d i n i yıkıp manevi ni­ za m ı çökertmeğe çalıştılar. Bu maksatla do, tedricen il im - kültü;·, san'at - edebiyat, tahsil - terbiye, neşriyat - sahne m ü &sseseieri n i isti laya g i riştiler; hatta sermôye çevrelerini de emellerine göre kullanmağa uğraştılar. Şartlar müsöid olu nca ve fırsat cıkınca da sapık fedöilerini ha rekete ge­ çirip işga l , baskın, tahrip ve kıtallere başladılar. Devlet nizamının çöküş manzarası a lması üzerine Şeyhu lcebeller sahte hüviyetlerini değiştirip tedricen savaş meyda nına çıktılar. Selçuklu devrine nazara n bugün iki fark vardır. Birincisi Bôtiniler onlara karşı b i r ilim , kültür ve mefkure ordusu yetiştird iğ i halde Türkiye' n in manevi kaleleri ve ir­ ı u n c c o k l cı r ı olmak gereken bu müesseseler bugü n dev­ let ve vatana karşı fesad ve bozgu nculuk yuvaları olmuş­ tur. Bu da Türk devletin in ilmi ve milli ihtiyaçlara göre i l i m ve kültür yolunu bulamamış; hatta tersine b i r mede­ n iyet isti kametinde bulunması ile alakalıdır. Eskiden bu­ nu d ü mensiz b i r geminin akibeti meçhul seyrine benzetir­ d i k . Bugün akibet be l l i olmuş ve fela ket görü nmüş oldu­ ğundan a rtık devlete ve mil lete sü r'atle sa hip olmağa ve bu müesseselerini yeniden kurmağa mecbu ruz.


Manevi Nizam ve Emniyet İ ptidai devir�erden modern çağlara kadar devletin ilk vazifesi halkın emn iyet v e ôsôyişini temindir. Kabile teş­ kilötı nda n devlete kadar bütün siyasi teşekküller bu gaye için idari, adli müessese ve kuvvetlere sôhiptirler. Fakat sağlam cemiyetlerde emniyet ve ôsöyiş ka nun ve kuvvet­ ten ziyöde ahlôk ve manevi nizam duygularına d ayanır. Bir Süryani kaynağına göre Tü rkler, 1 1 . asırda, dalgalar ha� i nde Türkista n'dan Anadolu'ya göç ederken öyle bir nizôm içinde bulu nuyorlard ı , ki kabileler bir seyyar dev­ lete benziyor; tam bir nizôm ve disiplin içinde göçüyorlar­ dı. Osma nlı İmpa ratorluğunu ziyôret eden Avrupa lı sey­ ya hlar Türklerin nizôm ve d isiplin şuuruna hayran olur ve bunu sağlayan yüksek ahlôka dair pek çok misa� zikre­ derlerd i. Osmanlı paşa ları, devletler büyüklüğündeki eyô­ letleri İsiöm şeriatı ve kanunnömelere göre, asırlarca, ida­ re ederlerken, ma nevi nizô m duyg ularına ve adôletin kudre­ tine dayanıyor ve hiç bir g üçfü k çekmiyorlard ı . İstanbul'u 1 7. asırda ziyaret eden bir Fransız seyyahı bu muazza m şeh irde emniyet ve ôsöyişin derecesine dair örnekler zik­ rederken zeng in çarşıları n, gecel�ri, el inde bir sopa ve fe­ ner bulunan, bir bekçi tarafından muhafaza olunduğunu, dört yıl zarfında biı katil vak'ası nın çı kmad ığını söyler. Ay nı- seyyah bu s ı rada Paris'in çamurlu sokaklarını koru­ mak için askeri kıt'aların kôfi gelmediğini de yazar ve gü­ zel bir muKayese yapar. Osmanlı İmparatorluğu yüksek ahlak, mefküre ve ka­ nun şuuru sayesinde asırlarca d ünyaya karşı, üç kıt'a üze-


296

Siyôsi Buhra n ın Kaynakları

rinde, çeşitli ırk, din, mezhep ve kültürlere mensu p sayı­ sız mil letleri ôhenk içerisind e yaşatmış ve Türk Nizam- t aıem dôvôsı bu suretle yerleşmişti. Bir cemiyette daimi kanun çıkarı�ması veya değiştirilmesi mônevi nizôm ve ah­ lôkın ne d erece sarsı ldığına ve emniyetin yine de sağla­ namad ığ ma d�ôlet eder. Bugün Türkiye'de B.M. M eclisi devamlı kanun çıka rmakla, müesseseler de bu kanunlara dayanara k s ı k - sık Tüzük ( nizômnôme) . yönetmelik (ta li­ môtnôme). iç-tüzük ve iç-yönetmelik yapmakla meşguldür­ ler. Buna rağmen cemiyet hadiseler, anarşi ve huzursuz­ l u k içinden kurtu lamama kta. daha büyük buhranlar birbi­ rini tak ip etmektedir. Hattô bütün kanunları n kaynağ ını teşık il eden Anayasalar bile cemiyetimizi idôreye kôfi gel­ memiş; bunl.ar da s ı k - sık tôdi l ve tebdile uğramıştır. H.er şikôyette «Anayasaya aykırıdır» sözü bu ana kanunun da kudsiyet ve kudretini ne kadar kaybettiğini, kanun ve ni­ zôm şurunun ne d erece sarsıldığını gösterir. Bu durum; şüphesiz, milli mefkure, d in ve ahlôkın sarsı l masının ma­ nevi nizômın bozulmasının mu kadder bir neticesidir. Gerçekten Türkiye kendi varlığının manevi temelleri­ ne karşı öyle b i r tahribe şah id olmuş; bir «Kültür ihtilali» ile o derece mü newer sukutuna uğra mıştır, ki koca dev­ letin emniyet ve zabıta k uvvetleri bile büyük şehirlerde n izôm ve ôsôyişi temine kôfi g e lmemiştir. Bu sebeple dış teh l ikeler ortasında mahsur kalan devletimizi korumağa vazifeli olan ord umuz ayd ı n�arı n sui-kasdına karşı bu yü­ kü, hattô milli nizômı ıkorumayı da üzerine a l mıştı r. Düne kadar tarihi hasletlerini ve yüksek manevi mirasını mu­ hafaza sôyesinde istilôcı b üyük d evletlere ve da hili isyan­ lara karşı müthiş mücadelelere imanını siper yapıp şanlı destanlar yaratan mi�leti mizin bu hôle gelmesinin sebep­ leri vard ı r. Zira b ozukluk ve bozg u nculuk h a l kta, köy ve k asabalarda değil çürü k bfr tahsil ve terbiyenin mahsu l ü


Ma nevi N izam ve Emn iyet

297

olan yarı-ayd ı n l a r a rasında ve büyük şeh irlerdedir. Bu da milli kültür ve mefkuremize dayanan, memleket ihtiyaçla­ rına göre Maarif teşkilatının ve Ü niversiteleri islôh . et­ mekle, az zamanda yeni ve sağlam nesiller yetiştirmekle mümkün olacak; vatan çocukları n ı n dalô lete düşmeleri önlenecekti r. Gariptir ki, bu ma nevi su kut, milletimizi ve şahıslarımızı ağır bir varl ık - yokluk tehlikesi i le karşı laş­ tırdığı ve bütün milleti endişeye düşürdüğü halde henüz siyaset, i�im, kültür ve sermaye sahiplerinden çoğ unu uyar­ mamış; hattô uya rmalara karşı dahi cephe alındığı sı k sık görül müştür. Buraya kadar ana dôvômıza ve derd imi­ ze işaret ettikten sonra milli n izômımızı koruyan ordumu­ zun yanı nda Emn iyet teşkilôtı nın vatan hizmeti nde gös­ terdiği feda kôrlıklar karşısında ne kadar gurur duyd uğu­ muzu belirtmeyi bir vazife sayarız. Değerl i a rkadaşımız Ahmed Kab ak lı Bey geçenlerd e Emniyet teşki latı nın bu hizmetlerin i , vatan uğrunda şehid ve gazi olmalarını çok g üzel bel irtmişti. Zirô milli ve şahsi emniyetimizi koruyan bu teşkilatın mensuplarını maddi - manevi bakımlardan yükseltmek, gerekirse islôh etmek lazımdı r. Bir çok ileri mem leketlerde olduğu gibi bizde de bu n izô m temsilcile­ rine daima saygı göstermek ve vazifelerin i kolaylaştı rmak kanun şuuru ve vata ndaşlık vazifesi icabıdır. M edeni bir insan � ise hor bakmaz. Bu makaleyi yazarken eski bir üzüntümüzü de bel irtmek fırsatı n ı buluyorum. Gerçekten Yassı-ada'nın kahrını çekenler a rasında birçok emniyet mensubu ve pol is memuru da vardı. Bu insanlar. b ir Tem­ y i z reis i g ib i , Bursa nutku safsataları ile, devlet nizômı nı bozmağa değ il korumağa memur ed ilm işlerd i . Ka nun hu­ dutı.arı dahilinde kaldıkça onlara , takdi r yerine, ceza ver­ mek devlet nizô mını anarşiye karşı serbest bıra kmak ola­ cağ ı n ı düşündükçe üzülmemek mümkün değ ildi. N itek i m 1 2 Ma rt'a kadar gittikçe şiddetleşen ihtilôl tecrübeleri ka rşısında Emniyet teşkilôtı nın b ugünkü derecede bir mu-


298

Siyôsl Buhranın Kaynakları

vaffakiyeti olama mıştı . Şikôyet edilince de hep Yassı-.ada'­ ya sürülen polislerin ôkibetinden sonra art ı k ciddi bir vazi­ fe görü le meyeceği cevabı verilmiş; fakat bu zamanda hamd olsun bu mübfüağalı k.a naat bertaraf edilmiş ve gal iba bunda Ordunun da hayırlı tesi ri görül müştür. Bu yazıyı ta rihi bir vak'a ile bitirel im. Moğol istilôsı:ı­ da Aksaray yakın ı nda mu hteşem Sultan Hanı yıkılmış; yo­ lun emn iyeti kalmadığı ndan milletlera rası kerva nlar işle­ mez ol muştu. Evkaf nôzırı Kerva nsarayı tamir etm iş ve yol açıl mıştı . Moğo l la r i le savaşan bir Türk beyi buraya sığınmış; iki ayl ı k muhasaraya rağmen Kerva nsaray dü­ yanmıştı. Moğol kunmandanı buna sebebiyet verd i d iye Evkaf nôzı rını tazminat ödemeğe mahkum etmişti. Nôzır da: «Ne gariptir, ki imar ve haıyır yapanlar tarihte daima mükôfat görmüş iken bu devirde ceza ile karşılanmıştır!» der ve bizim pol tsleri n başına gelene benzer bir hôdisen in eski bir örneğ ini veri r.


Bir « Devr-i İsmet » Vardı ismet Paşa diktatörl ü k devri n i n başvekili, cumhurre­ isi veya M i l !i Şefi olara k çeyrek asır h ü k ü m sü rmüş; mem­ leket bu devirde maddi - man evi ıztı raıb ı n her türlü sünü görmüştü. Buna rağ men Paşa hazretleri n i n 1 946 yı lı na kadar m i lletin sevg i s i n i muhafaza etmesi he r devlet ada­ m ı n a nasip olmayan b i r mazha rriyet id i . Z ira Türk ıköylüsü ta hsildar k ı rbacı ve jand a rma süngüsü altı nda ez il iyor; i nsan l ar mali ve d i ni baskı lara uğ ruyor, s ı k - sık hapisha­ neleri boyl uyor; ha l k ı n malları paza rlara sürülüyor; yoksul ­ l u k , hasta l ı k , işsizl ik ve açl ı k m i lleti n kaderi sayı lıyordu. i s met Paşa i ktidarı n başında bulunması na ve bu sefa­ lete rağmen d a i ma m i lletçe sevilmiş; güler yüzü, temiz aile hayatı onu hep masum göstermiş; bilhassa d indar sa­ n ı l ması bu mazhariyetin başlıca sebepleri idi. Buna mu ka­ bil o hadiseler karşısında d a i ma mes'u liyet ve şi kôyetler­ den beri say ı l mış; mutlaka elinden geldiğ i kada r m i lletin hayrına çal ıştığ ı na i n a n ı l m ıştı . Bu kanaat dolayısı ile de 1 937 de başve k illi kten atı l ı nca halk ne kadar üzülmüş idi ise 1 938 de Cumhurbaşkanlığına geti ri lmesi de o derece memnun iyet uyandırm ıştı . Zira onun sayesi nde me ml eket­ te fazileti n hôkim olacağ ı , dine ve d i n adamlarına saygı gösteri leceğ i ümidi çok yayg ı n i d i . Hasa n Ali Bey'in onun evi nde Mevlid okuduğu rivôyetleri de bu kanaatı teyid edi­ yord u . Bu g üzel düşünceler memlekette bir « Devr-i ismet» in başladığı kanoatı n ı yerleştiriyord u . İslôm dünyası nda da T ü rklerin tekrar d i n i yükselteceği ü m it ve arzuları n ı n uya n m asına sebep ol muştu . N itek im harp yılları içinde Ankara'ya gelen Şa rki Türkistan lideri İsa Alptekin Bey Paşa'yı ziyaretinde İslôm d ü nyas ı n ı n bu ü mid ve duaları n ı ona i l etmiş; İslômiyete hizmet edeceği inancını bildirmiş-


300

Siyôsi Buhranın Kayna kları

ti. Lô kin ismet Paşa d indarlığına dair bu kanaat ve üm it­ lere «ya n l ış. ya nlış» diye cevap verince hem kend isi. hern de bilôhare millet aldanmıştı . Gerçekten yıllar geçtikçe Devr-i ismet bir Devri sa­ adete inkılô p edemiyor; maddi manevi sefalet daha fazla artıyord u . Halkın g ittikçe perişan b i r d u ruma düşmesi ne mukabil Halk Partisine daya nan b ir vurguncu zümresi ve yen i bir ağa sın ıfı türüyor; i'ktidar da bu sınıf ile ken::Ji hakimiyetini kuvvetlend iriyordu . Bu d u rum karşısı nda şu kanciat yayı lmıştı : Eski zamanlarda eşk iya dağda gezer; zengini soyar; bozan da fa kire dağıtırd ı . Ş i mdi ise eşkiva köyde ve şeh irde yaşamakta; zengin ile hükumet b irleşip fa kiri soymaktadır. İşte iki devir a rasındaki fark da bunda n ibarettir de­ nil iyordu. La i,klik adına dine ve dindarlara karşı şiddet l i tak ibat yapılıyor; maddi seföleti mônevisi tamaml ıyordu. Komşu çocuğuna. Alla h rızôsı i ç in , biraz d i n dersi veren ihtiya rla r jandarma dipçiği altında hapishaneyi boyl uyor­ lard ı . Harp yıllarında milletlerin kaderi bahismevzuu ol­ muş, her memlekette d ini d uygu l a r kuvvetlenmiş; devlet adamla r ı . �ôik ve d insiz olsalar dahi, halkın ve ordunun ma ­ neviyatını yükseltmek i çin d in i icapları yapma ktan geri kalmamışlard ı . Hattô Stalin bi le, Almanlar karşısında, d i ­ nin ya rdımına başvurmuştu. Lôkin ya lnız Türkiye'de muh­ teşem lôiklik din aleyhtarlığı mônôsını muhafaza etmiş ve bu suretle «Asn yıla sığdırma» idea l i nden h iç b i r fed a kôr­ lığa tenezzü l buyuru�mamıştı . Türk mil leti bu endişeH yıl­ lard a büyüklerin d ilinden ve radyodan Alla h adını duyma k hasret ve saadetine asla kavuşa mamıştı . Zaten bütün ne­ ş i r vasıtaları için İslômiyetten ba hsetmek yasak idi. Hal­ buki Türk mHletine cennet dünyada vaadedilmiş; fakat o gericinkte ı s ra r ettiğ i için d ünyayı da kaybetmişti! M addi - manevi bu sefôlete rağmen ismet Paşa hôlô mil letin sempatisini muhafaza ediyord u. Eskiden nası� ,


Bir « Devr-i ismet» Vard ı

301

emir kulu ve masum sayılmış id i ise şimdi de bütün mes'­ ul iyetler öylece etrafa yükletiliyor; Hasan Ali ve Fôl i h Rıfkı Beyler ve başkalarının iğfa lleri n in rol oynadığı sa nılıyor­ du. Z ira harp içinde büyük meseleler ite çok meşgul bu­ l u nan Paşa ' n ı n küçük işlere vakti olmadığı d üşünül üyor­ d u . Gerçekten onun ilk fı rsatta ha'k ve halkın yolunu tuta­ cağı ü m idi henüz kırılmamıştı . M i llet tarih boyunca mu­ kaddes saydığı devletine ·sad ı k ve başkanına •bağlı bulu­ nu rken ismet Paşa, 1 943 y ı l ı nda, h ükumet ve memurları öğerken, hiç bir sebep olmadığı h alde, birden hatkın hü­ kumete yard ım etmed iği ş ikôyetin i yapmıştı. Bu garip be­ yanat Paşa 'nın zihn iyetini ilk defa açığa vurduğu halde hadiseler girdabına karışmış; zaten .kendisine de yakıştı rı­ lamamış ve herhalde bir zuhul ve hata eseri sanıl mıştı . Lô­ kin bilôhare seçi mleri kaybedince «Nankör millet» deÇiği­ ne dair rivôyetler onun d üşüncesini g üzel aksettiriyordu. ( 1 ) . N itek im halkın kalbinde bulunduğu halde daima ona ----- ------ -

c ı ı YA YINEVİ 'NİN NOTU : GH.P. nin lideri İNÖNÜ 1969 seçimlerini kaybettikten son­ ra d a : Seç i m

sandıklan başlarında bulunan

müşahitlerin

öğle ye­

meği esnasında seçim sandıklarını terkettiklerinden dolayı seçi­ mi kaybettiklerini resmen ifade buyurmakla kalmamış; 1946 se­ çimlerinin d e bu usta politikacısı : ·Bundan

sonraki

seçimlerde

sandık başlarlnda

bulunacak

GH.P. Iileri n açlığa çok dayanıklı kimselerden seçilmesini· men­ suplarına emir buyurmuşlard ı . Bu resmi beyanatlarının çıktığı günün ertesi: BİZİM ANADOLU

GAZETESİ"nin hiciv

yazarlarından

Cengiz Alpay'ın şu dörtlüğü çıkmıştı.

ACIK DİLEKCE Yalnız politik:ayla fazla hoş değil başım Başka bir mahzur yoktur kırkın üstünde yaşım Açlığa dayanıklı insan anyorsunuz Saltanat devrinizde yetişmiş vatandaşım . . .

H.


302

Siyôsi Buhra n ı n Kaynakları

tahakküme al ışık buluna n ismet Paşa . d emokrasi d evrin­ de bile milli iradeye ve laiklik prensibine rağmen mil le­ tin din hürriyetine ve iht-iyaçlarına asla saygı göstereme­ miş ve millete acımamıştır. Esosen i smet Paşa'nı n halkı sürü sayan ve bir avuç memu ru doyurup onun ezilerek ida ­ res i n i düşünen eski siyôsetinde hiç bir değişik lik veya yumuşama görü l memiştir. Bu nunla beraber beceriksiz ve kısır devletçilik bilahare memur ve aydınları da doyurma­ dığı için bu küçük zümre de halkın yan ı nda yer a l arak Ha l k Pa rtisi i ktidarı n ı d üşürmüştür. Bu partinin bir vekil i münevver işsizl iğinden v e okuyan ları n çokluğundan şika­ yet ederken bu 'k öhne iktidarı n bu mevzuda da nasıl bir tenakuza veya çı kmaza saplandığını ilôn ediyord u . İs met Paşa, böylece. hem halkı ve hem de münevveri kaybedin­ ce mil letten uzaık laşıyor; acı kça sol 'a ve solcu aydınlara bağlan ıyor ve partis·inin kuvvetli sağ kanadını g ittikçe kı­ rıyord u . Bununla beraber ismet Paşa ' n ı n sol 'a meyli ve siyaseti 1 946 y ı l ı na kad a r meçhul kalmış; mil let da onu bu tarihe kada r sa b ı rla ve ümldle beklemişti. İşte tarihi mizde İsmet Paşa 'dan çok şeyler u mulduğ·u b u «Devr-i ismet» böylece ya lnız hayal kırıklığı yaratmadı; mem leketi d a i m i sol'a v e ihtilôllere sürükleyen hareketlerin d e başlangıcı o!arak Türk·iye'yi bugünkü buhrana kadar getird i . Gele­ cek makalelerde ismet Paşa'nın sol maceraları üzerinde duracağ ız.


Paşa'nın Çıkmaza Giren Solculuğu ismet Paşa kend i , ifôdesine göre, kırk yıllı k bir solcu olduğunu ifşô ettikten sonra partisindeki otoritesini ve bir­ l i q i kaybederek başı derde g irmiş; hududunu aşan bu solculuk bugünün şartlarına çarpınca bu siyasi teşekkül bir parçalanma ve çöküş manzarası a lmıştı r. Tarihi orduJ r, her memlekette olduğu g ibi Türkiye'de de, mill iyetçili­ ği temsil ettiği halde eski bir asker ve devlet adamı olara l< büy ü k m evkiler işga l eden ismet Paşa 'n ın solcu olması çok garip karşılanmış; hattô b i r muamma sayı lmıştır. Zira Türkiye'de solcu�uk içtfmai bir ihtiyaca ve adôlete delôlet etrr.emiş; aksine milletimiz tarafından daima şüphe ve en­ dişe ile karşılanmıştı r. Fakat daha garibi dün halkçı ve bu­ gün solcu olan Paşa'nın hiçbir zaman fa ki rlere ve sosyal adalete yönelmiş b i r siyaset ve icraatı da görülmemiştir. N itek i m M illi Şef, partiye dayanarak ve halkı ezerek zen­ gin � a n ve vurg u nculuk yapan yeni bir sınıfı h i môye et­ miş ve iktidarını da bu töremiş ağalara ve memurlara yas­ lamıştı . Hattô Demokratik iktidar dağda ki çoban ile şehir­ deki mi lyonerden aynı miktarda a l ınan b i r yol vergisini kal­ d ı rı r ve fak ir Karadeniz halkına ucuz buğday dağ ıtırken de yine karşısındaki halkçı ve solcu Paşa'yı ve partisini bulmuştu . Bununla beraber Milli Şef, koyu ve kısır devletçiliği, d i ni ve milli değerlere karşı da imi mücadelesi, bilhassa


304

Siyôsi Buhranın Kaynakları

harp yı lları son ları nda meşhu r solcuları ve onların yuvalan­ d ığı Köy Enstitüierini h i môyesi ile tan ınmış ve solcuhıgu da sabit olmuştu . Fakat yine de bu eski kumandana bir türl ü bu sıfat yakıştınlama mıştı. Sta l in'in kaba siyasetine . çok borçlu bulunduğumuz Demokrasi i n kı lôbını yapmakla da öğünen ve Köy Enstitülerinden sonra bunu ikinci eseri sayan ismet Paşa , B. M. Meclisine süngüler üstünde g ir­ d iğ i ve Tü�k m i l l eti şah landığı halde o yine milli iradeden ziyôde solcu luğuna bağ l ı kalmıştır. N itekim Paşa, iktidar ı kaybed ince, e n lüzumlu b i r zamanda dahi, pa rtis·i nin çok mü nevver olan milliyetçi kanad ı n ı , kendi solcu düşüncesi­ ne göre, harcıyord u . Zira ismet Paşa bu siy'aseti ile veya uğrad ığı «Nankörlük» ile bir kaç defa seçimi kaybed ince bütün kuvvet ve metodları seter:ber etmiş; Demokrasi aşkı ite ihtilôli haz ı rlamış ve yeni b i r iktida r yolu çizmişti. İs­ tanbul'da toplanan Beynelmilel Basın Enstitüsü kongre­ sinde, ismet Paşa 'nın, Tü rk h ü rriyet ve demokrasi dôvô­ s ı na (·ihtilôle) hizmetinden dolayı bu müesseseye teşek­ kürlerini sunması onun bu aşkın ı n derecesini gösterir. Fa­ kat bu Enstitünün hü rriyet mükôfatını verd iğ i Ahmet Emin Ya lman'ı ihmali sebebi anlaşı·lmamıştır. İ nönü rakiplerini Yassıada 'ya tıkıp siyaset sah nesinde tek lider kald ığı hal­ de Demokrasi g ibi ihtilôl de kend isine yô r olmamıştır. ismet Paşa kendi irôdesine uygu n ve iktidarına yar­ dımcı olmayan bir demokrasi, lfüklik ve ihtHôl a nlayışı ve tecrübeleri nden sonra kaderini, k ı rk y ı l l ı k ideali olan ve h enüz ilôn ed ilmeyen, sola bağ lad ı . Zirô dü nyada ve ihti­ lôlden sonra da Türkiye'de h ızla gel işen solcu hareketleri kendisine geniş siyasi manevralar bahşediyordu. H üviyet­ leri mal um İşçi Partisinin kurucularını ve kuruluşunu mem­ nun iyetle kabul ede n ve sol una alan Milli Şefin perişan et­ tiği Kı brıs meselesini de kendi solculuğuna yol açmak içı n kulla nması da kayda şôyôndır. Gerçekten başından beri Kı brıs dôvasında isteks·iz davranan İ nönü, Türkiye'nin hak


Paşa'nın Çıkmaza G i ren Solculuğu

305

ve kudretine rağmen.:.. bütün mes'Q liyeti 6. Filoya yükledik� ten sonra devletimizin başka bir d ü nya n izamı içinde yeri­ ni olabHeceğini bile beyana lüzum görmüştür. N,i tekim bu­ nu müteakip Amerika aleyhtarlığı Ue birlikte solcu hareket­ leri de şiddetlenmiş ve Paşa da kendi so lculu ğu siyaseti­ ne cok sıkı bağlanmıştı r. Filhakika solculuğun böylece gelişmesi sayesindedir, ki i smet Paşa, 40 yıt sabrettikten snora , 1 965 seçimleri a refesinde, idea l i n i açığa vurmak lüzumunu d uymuş ve bunun da ortanın solu olduğunu ilôn etmiştir. Bunu ya: pa�ken hem Mil li Şefli k mevkiine, hem d e solculuğ un kud­ retine öyle ·i nanmıştı r, ki bu kararını partisinin h içbir orga­ nı nda usCılen müzakereden bile müstağni kalmıştır. Fakat daha mühimmi çok ihtiyatl ılığına rağmen bu ideat uğrun� da bütün köprüleri yıkmaktan da çekinmem i ştir. Zirô bir yandan partiyi kendisinden daha iler·i bir solcuya tes i ı ın ederken parti nin kaynağını teşkM eden sağ kanadını da toptan harcamıştır. Tü rk milletinin rağ mına memleketi çalkalayan sol cereyanlar b i r avuç «İlerici» aydının ve ya­ bancının eseri olduğu h atde ismet Paşa bu hızlı gelişme� lerin kendi siyasetine ve solcu luğuna faydalı bulunduğu­ na inan ıyor; bu sebeple de boykot ve işgal leri masum ta­ lebe hareketleri g ibi gösteriyor; Genel Sekreteri Ecevit' i ıı mevcud nizôm ve mülkiyete aykırı beyanlarına da ses çı­ karmıyordu. Geroekten İhtilôlden beri «Gericilik» isnadları ile hal­ ka karşı yapılan propagandalara göre bunda n böyle « İ le­ riciler» iktidara g etirilmed i ğ i takdirde «Zinde kuvvetler» ve «Kanlı ihtilaller» ile Tü rk mil leti baskı altına alınmış; mi!li i rôdenin artık bir avuç köksüz aydına ta bi olması ve «güdümlü» b i r d e mokrasinin kab u l ü zorlanmıştır. ismet F. 20


306

Siyesi Buhranın Kayna·kları

Paşa da memleket kaderinde bu yaygaar:ların rol oynaya­ cağına o kadar inanmıştır. ki bahis mevzuu seçimlerde iktida ra ta M p olduğunu beyan ederken millete kanlı ihtilat tehlikelerini hatı rlatmayı lüzumlu g örmüştür. Zira bu teh­ did ve uyarma ile, yeni inkişafla r karşısı nda, kendi tktida r v e solculuğunun daha masum old uğunu anlatma k iste­ miştir. Bunuınla 'beraber menfi neticeyi a ld ı ktao sonra da ihtila.t tecrübelerL karşısında endişe duymamıştır. Bilôkis g id işin kend isine elverişli old uğunda n emin gözüküyor; sık-sık Demi rel'i ziyaretle «Öğretmen kıyımına» nihayet verip, Maarifte de solcuları huzura kavuşturuyor; fakat bunların hangi derecede bu� u nduğuna aldırmıyord u . Bu devrede Süleyman Bey d e m ill iyetçileri esrarlı bir zihni­ yetle harcıyord u . Böylece Türkiye'de b ütün çevrel erde ha­ kiki ve sıkı M i l l iyetçi kıyımı vukubulurken iMilôl tecrübe­ leri de gerçekleşme safhasına yak�aşmış; sanki dôhili ve hôrici bütün kuvvetler bu zoraki ihtilôl için seferber olmuş­ tu. ismet Paşa uysal gözüken, fokat daha ileri b i r solcu bul u na n Ecevit ile tam bir ôhenk içi nde ve istikbôlden emin bir d u rumda ilerlerken Ordunun müdôhalesi üzerine Ge­ nel Sekreter, Gen� Başkan il e «ters düşmüş» va bUında n son ra d a ifk defa ideolojik farkları n meydana koAması lü­ zumu hôsıl olmuş; sert bir mücadele patlak vermiştir. Hat­ ta müdahale ile sevg i l i Ecevit'in artık bir yük sayıldığı da gözükmüştür. Lô kin partinin onu n hôkimiyetine geçmesi daha büyük bir mesele çıkarmış ve bu sebeple de bugüne kadar hep sağa karşı uğraşan İ nönü, ilk defa kendi e�eri olan soluna karşı çetin bir çatışmaya zorlanmıştır. Bütü n aşırı çalka ntı ları bir yana itip ortanın solunu hôkim k ı l a­ cağ ını uman ismet Paşa'nın kendi solu ile başı nın derde g i rmesi çok garip bir hôdised i r ve «Kuyudaki adamı» tabi­ rini hatı rlatması çok tatsız olmuştur!


Ortanın Solunda Aşırılık İhtilôl tecrübeleri kanun hudutları n ı aştığı b i r zaman­ da Ecevit tak ı m ı da Marksist Kıgatları Orta n ı n solu bayra­ ğı altı nda ve ismet Paşa'nın h i môyesinde kafala ra yerleş­ tiriyord u . Nitekim «Düzen değişikliği» propagandaları mil­ li niza mı sa rsan hareketlere karışıyor; yeni bir « Doğa ko­ nunu» ve «Toprak işleyenin, su kullananın» düstOriarı ile l:ıafk k itleleri müföyet rej i m ine karşı kışkı rt ı l ı-yordu. Halk Partisine aid ve Paşa'ya bağ lı eski inkılôpların sathiliği ile de istihza ediyordu. Zira Ecevit'in elindeki Halk Partisi «Alt yapı» üzerinde gerçek «Devrim» (ihtilôl, i nkılôp) yo­ luna g i rmiş; fakir sı nıfın «sömürü» düze n i nden kurtul ması mücadelesi başlamıştı. Bir komün ist devletin aziz davetli­ si olarak kolek·t ivizmin muvaffa kiyetle rine hayran olduğunu da bel irtmiş; şartların olgunlaşması ve Paşa baba nın iti­ madı cesa retli hamlelerin kaynağı olmuştur. Filhakika ismet Paşa ne ·kanunları aşan ve ne de Ecevit'in bu siyaseti karşısında şiıkôyet etmiyord u . Aksine İ nönü de «Boykot ve işgallerin» ayn ı masum gençl i k hare­ k etleri olduğunu ilôn ediyordu. Bundan başka, s ı k sı k S. Demire l'e koşarak «Öğretmen kıyınuncll» nihayet veriyor; tokat Türk maarifinin ve yeni nesiMerin kıyılma s ı nda bır mahzur görmüyordu. Bursa n utku safsataları ile gençl iği devlet nizômına karşı kışkırtan, milletin mu kaddesatına ve Allah'a dil uzata n Tem\1'1z rnisinin cenazesi de iyi bir fır­ sat yaratmıştı. Gerçekten Paşa, demokrasiyi nasıl ihtilal ile kurta rmış ise şimdi de di n h ü rriyetine ve kanuna sığın­ mak isteyen bir imômın büyük «irticô!» hareketini de ezip inkılôbın kudretini ve lôikliğini g östermek istiyordu. İnönü bu sebeple bütün yüksek müesseseleri i rticaa karşı sefer­ berl iğe davet etti. Nitekim hamiyet-i inkılôbiye e rkô n ı der-


308

Siyösi Buhra n ın Kaynakları

h a l cübbelerini lôbis ola ra k bir «Cemm-i gafir» hôHnde so­ kaklard a heybetli bir yürüyüş ile imama karşı zafer kazan­ d ı la r. Adö l etin ihlôline mukabU i rticö da ezHdi ve gençlere ihtilôlin kansız da mümkün old uğu dersi verildi. Kudretini ihtHôl tecrübelerinden ve h ı rs-ı piri'den ala!'! ortanın solu böylece hem sola cesaret verir, hem de ga­ yesine doğru gel işirken şu ordu n u n müdaha lesi pişmiş aşa su kattı. Zira gerici millet huzura kavuşu11ken, Halk Pa rtisi nin çıka rdığı sol ccSancak-ı Şerif» yalnız ta rafta rla ­ rı n ı kaybetmed i; toy politikacı, M il'li Şefin yeni şa rtlara gö­ re hazı rladığı şiköyeti kavrayamadı ğ ı için de Paşa babası ile «ters düşüp» partinin başına da azim bir terslik getir­ d i . Gerçekten iki parçaya böl ünen partinin kanatları birbiri ile hem b a rışmaz, hem de ayrıl maz garip bir d u ruma d üş­ m üştür, ki böyle bir i löhi i bret dersi ne rastlamak mümkür. değildir. ismet Paşa'nın gölgesi nde yetişen ler paçaları e rken sıvamanın ökibetin i görüp şimdi ona sığınma k için can atarlar. Ama inönü'nün, bugünkü şartlara göre, Ece­ vit yükünü taşı ması da kolay d eğ·i ldir. Zaten Orta nın Solu da artık uğursuzluğunu göstermiştir. Biz Paşa'nın i ktida r h ı rsı He milletin h uzu rsuzluğu a ra­ sında bir münaısebet olduğunu d üşünerek onu partisinden ve alışık olduğu Milli Şef zihn iyetinden ayrıldığı, devlet iş­ l erini yü rütmekten vazgeçtiği ta'kd irde kendilerini Cum­ h u rreisliğine g etirip huzura kavuşturman ın imkönla rına makalelerimizde temas ettiğimiz g i bi A.P. Merkez Heyetir.­ de de bu h ususta fayda ve mahzurları da i leri sürmüştü k. Memleketin çok nazik bir zamanda bulunması d olayısı ile hırs-ı piri'den doğan endişeler üzerinde duru rken Paşa'nırı Ecevit ta kımı ile mücadeleye ters d üşmesi ve hatta bu u ğ u rda büyük tarihi şahsiyetini ortaya koymasını fazla ve­ ya yakışıksız buluyoruz. Zira ismet Paşa, hizmet ve kus u r ­ l a riyle, artık Türk milleti ve tarihinin malıdır; bu sebeple daha ziyôde h ı rpalan masından sadece üzüntü d uyarız.


Paşa Artık Kaderini Çizdi Tü rkiye, Marksist ihtilô l dalga�arı üzerinde çalkala­ n ı rken Tecrübeli Kaptan , k ı rk yı l l ı k hasretinden sonra ni­ hayet sol bayrağını taık ıp yeni b-ir gemi ile denize açıldı . • Paşa «kurt sisli havadan hoşlanın> atasözüne göre bu se­ ferinden çok memnun bulunuyor; bu gemi ve bayrak sa ­ yesinde a rtık zafere ve iktidara u laşacağı ndan emin gözü­ küyordu. Hattô onun kaptan köşküne otu rttuğu Ecevit ve ta kımı d algalar ortasında gemiyi tehlikelere maruz bı rak­ mış ise d e acemi kaptan ı n cesaret ve imanından ümitii idi. Onun aşırı solculara cesaret veren aşırı ha reketleri ba­ zı çevrel·erde endişe uyanadı rmış ise de hızla selômet sô­ hi!ine ulaşma azmi değeri n i arttırıyord u . Nitekim Ecevit ve tayfası «Düzen değişikliği» ideali üzerinde memleketi <<devrime» hazırlarıken Paşa da bu uğ urda harekete geçen «masum gençlerin» boykot ve işgallerini alkışl ıyor; b u d a «İlerici» ayd ı nlara ı ş ı k oluyo rd u . Ortanın so l u başarılı seferine d evam ederken fırtına­ dan endişe duyan ordunun müdahalesi pişmiş aşa su kat­ mış; Tecrübeli Kaptan yeni şartlara göre derhal gemiyi idaresi ne a l ı p istikameti değiştirmenin lüzumunu d uymuş­ tur. Gerçekten başlangıçta bu müdahaleye karşı konuşan Paşa a rtık fırtına n ı n tehlikesini görmüş ve ·bu hareketi hep alkışlanmış; bütün mes'uliyetleri ve aşırı ha reketleri Ece­ vit ve tayfasına yükleyip kendisini ve partisini her türlü


310

Siyesi Buhra n ı n Kaynakları

zan ve endişeden kurtarmak siyasetin i gütmüştür. Nite­ k i m bu müdahale Tecrüb�li Kaptana derhal Ecevit' in beynel milel bir sosyal ist olduğ'u nu, parti ve memleketi meçhul ve kara n l ı k bir yolda sürüklediği gerçeğini göster­ d i . Bu seıbeple ortan ın ileri solcuları n ı tasfiye yol una g i ren Paşa bu sôyede iktid a r yaratan kuvvetleri kazanmak harr:­ le�erine g i rişti. Paris seyahatinde imparator gibi karşılan­ masından da kuvvet ıkaza nıyor; eski şöhretine b i r şeyler daha ekl iyord u. Lc kin memleket Paşa 'nın siyasi ma nevra­ larından yorg u n düştüğü, parti n i n Sol kanadı da ord u mü­ dahalesine ve buna uyan Genel Başka n ı n yeni g idişine ta­ raftar bulu nmadığı için Paris zaferi sön ü k ka rşılandı. Bu saygısızl ık , hiddet ve ş iddeti a rttı rd ı . Paşa, «ya ben, ya Ecevit» diye gürlüyordu. Bu esnada iki taraf a rasında ih­ tiialcl Dev-Gene ile münasebeUere d a i r ka rşılıklı ithamlar bütün orta n ı n solcuları n ı zor bir du ruma d üşürmüş; suçlu yalnız Ecevit iken şimdi hava daha da karışmıştı . Gariptir, ki «Milletin makus talihini» yenen koca ku­ mandan siyasi hayatın ı n en ağır çıkmazı ile karşılaşmış­ tır. Paşa gerçekten n e Ecev-it'i ,koparabiliyor: ne d e onun­ la an laşabi liyord u . Ecevit ile uğraşı rken mahkemelerde görü len devalar partiyi daha fazla sarsınca Ecevit'e yüı<­ lenen mes'Ol iyetin şumOlünü g enişletmiş ve zaten müda­ ha leye göre takip ed ilen siyasetin pek fayda g etirmed iği anlaşılı nca is met Paşa bir daha vazgeçmemek şartı ile tekra r eski siyasetine dönmeğe ve sevg ili Ecevit ile barış­ mağa mecb u r ka�dı . Herhalde ş imd i onu n beynelmilel b ı r . sosya l ist olmadığını v e meçhul bir yolda bulunmadığını a n ­ lamış; a rayı açanları d a tekrar bir kenara itmiştir. Filhakika kuvvetin birl i kten doğduğunu h atırlayan o:-­ tan ı n sol cuları ile onu n azı c ı k aşırıcıları tam bir ittifak ah­ dettiler, askeri mah kemelerin, partilerinin adı n ı dôvôlara karıştı rma ları nı protesto etti ler ve hükumete ülti matom ver-


Paşa. Artık Kaderin i Çizd i

31 1

d iler. ismet Paşa, Türkiye'de ve dışta siyasi idam cezala­ rının kalkmasına dair gayretlere uygun olarak M. Mecl i­ sinde konuşması n ı yaptı ve bun a örfi idareni n bir daha uzatıl mayacağ ı n ı da i lôve ve ilôn etti. Bu sırada Anayasa mah kemesinin ö rfi idareden sonra askeri mohıkeme dôvd ­ ları nın sivil mahkemelere i nti ka� etmeyeceğine dair kanun maddes ini iptal etmesi de d u rumun neza·ketini a rttı rıyor­ du. Nitekim Başvekil in son beyanlarına g öre de beynel­ milel s u i-kasd devam ed iyor; merkezlerine ve ahtapoturı başı na henüz dokunulmadığ ı n ı, müesseseleri biribirine karşı d üşürmek için a kla gel mez bir nifakın mevcQdiyet1ni bildirmesi de tehl ikenin g eçmed i ğ i n i meydana koyuyor­ d u . Paşa i�e ba rıştıktan sonra Ecevit ve kaim makamının hôlô «Düzen değişikliği» dôvôsın ın cesaretle siyaset piya­ sasına sü rmekten çek in m emeleri, bel;ki « Devrim» ü mitle­ ri n i n a rttığını açığa vurmala rı da d ikkati çekmiştir. Filhakika bug üne kad a r ord u ve ku mandanların hiz­ metlerini her fı rsatta beli rten ismet Paşa, 1 2 Mart'ı n yıldö­ nümü nd e buna lüzum görmemiş; d iğer parti liderlerinden çok farıklı ve kısa ıb ir b eyanat vermeğe itina göstermiştir. Paşa burada sôdece BaşvekH'e takdirleri n i bildirmiş; hat­ tô birinci Erim hü kumeti üzerine parmak basarken bu ka­ binenin sol kanad ı ile sıkı mü nasebetlerini d e hatı rlatmış­ t ı r. Böylece Tecrübeli Kaptan az zaman zarfında çok tec­ rübe yaptı ktan ve çok zıt yolları denedi kten sonra tekrar 1 2 Mart'tan önceki orta n ı n solunu bütün icraôtı ile tekrar be nimsemiş ve Ecevit'e isnad etti ğ i bütün suçları n aslı olma dığını anlatmıştır. Bu sebe�e B. M . Meclisi nd e, iki taraf da, aynı siyaset görüşü ve insani duyg ularla birlikte idamların ka rşısına çııktığı g i·bi Anayasa Mahekemesine de beraber başvurulmuştur. Paşa bu defa «beni kızdırma­ yın, yapmayacağım yoktur» tehdid ve i htarı nı ya pmamıı;ı ise de i nfazların tehl i keyi a rtı racağına d a i r d uyuracağı,


312

Siyôsi Buhranın Kaynak l a rı

hattô veto hakkının kul l a nı lmasına ve Başve k i l i n gerekeı::ı i yapmasına çatışacağı muhakkaktı. Zira Paşa yaşı doksa­ na ermiş; saıbrı kesil miş; orta n ı n sol unu memlekete hôkim

kılma kara rını verm iş ve kader i n i kat'i olarak çizmişt i r. Biz bu yolu n memlekete, kend i lerine ve değerli part i l i lerine ' zara rsız olmasını d i ler; g üle-gü l e Paşam deriz.


İsmet Paşanın Mağlubiyeti ve Nurcular ismet Paşa. Senato seçimleri nde, N u rcu�arın kuvveti ve rol ü karşısında d ehşete düşmüş gözüktükten ve fırtı­ nalı hücumlarını onlar üzerinde teksif ettikten sonra be­ yanları ndan ortaya çıkan mônôya göre mağlubiyetinin başlıca ômili onlar ve istisma rla rı olmuştur. Asl ı nd a bu mağr nbiyette daha geniş bir müslüman kitlenin h islerini hesaba katmak, i rticô ve N u rcu la r münasebetiyle u mumi efkôrda d ini endişelerin kaynaşmasını düşünmek daha isa­ betl i olur. Dini tesirlere pek ehemmiyet vermeyen ismet Paşa'nın bu itirafı , başka b i r maksatla karışık da olsa; çok mônôlıd ır. Bu münasebetle i leri ül kelerde de d ini tesirlerin siyasi partilerin inkişafında rolü �duğunu, bununla beraber c id diliği bozan bir hücum ve istismarın pek vd rit olmad ığı­ n ı da belirtel im. Büyük seçimlerde solculuğun ilônı ile en ağır bir hezi­ mete uğrayan i smet Paşa, b u belM ve aşikôr neticeye ve partisinin baskısına rağmen ; ya ln ız solcu l u kta ı srar et­ mek�e kalmıyor; bizzat bu emre ve ortan ı n solu na girme­ yenleri tasfiye edeceğini de bel irtiyord u . Bu ısra r. Türkl­ ye'nin anti-demokratik ta:k tiklerle sola zorlanacağına ve secim sonrası huzursuzlukların d a başlıca kaynağını teş­ k i l edeceğine d alôlet ediyord u . Nitekim, bu h usus taraf•­ mızd a n belirtildikten sonra. yapılan beyan ve tahriklerle teeyyüd etmişti. Senato seçimleri nde Komünist tehlikenirı


314

Siyôsi Buhra n ı n Kaynakları

bir yana itilerek irtica ve Nu rculuk bahanesiyle girişilen mücadele de teşhisimizin isabetine ve memleketin yine aynı mah iyette sola ve huzu rsuzluklara z.orlanaca ğ ı na işa­ rettir. Bunun�a beraber yeni siyasi gelişmeler de Halk Par­ tisinin tazyiki bir metod değiŞikliğine ve solculuk yerine başka bir tema n ı n işlenmesine sebep ol muştur. Filhakika ismet Paşa son seçimde a rtık soldan vaz­ geçmiş görünerek Komünizme karşı da olduğunu söyle­ miş ve ilk defa olara k da Allah adını anmıştı r. Lôkin, Tü r ­ kiye'de, Komünizm değil, i rticô tehlikesinin mevcud oldu­ ğunu ileri sürm ekle geçen seçimlerde ilôn edilen solcu­ luğun devam ettiğini ve dolayıisiyle azg ı nlaşan hakiki teh­ l i keye yine de yardı mcı d u ru md a 'kaldığ ını meydana koy­ muştu r. Halk Partisi Meri milletlerarası geniş imkô'l'llara, gizli - açık, teşki lôta sahip olamk bir çok büyük müess�­ seleri felce uğratan ve gençliği de sarara k sokağa d ökülen Komünizm tehlikesini inkôr etmemiş olsa idi, irticô üzerırı­ de kopardığı fı rtınanın ciddiyetine ve samimiyetine dair bir mazeret ihdas edebilird i . Bu samimiyeti şüpheye d üşüren d a h a başka ciddi se­ bepler de vard ı r. Gerçekten, laikliğin uzun bir din aleyh­ tarı tatbi·katı ve acı hôtıra ları da bu şiddetl i beyanların a r­ kasında başka endişeleri kışkırtmıştır. Esasen Halk Parti­ si solculuğuna karşı uyanan kork unun başı nda d a dini ve milli duygular g e lmiştir. Solculuğun; köylü ve işçi değil, manevi su kuta uğramış refah l ı ayd ı nlar ara sı nda yayılma­ sı sebebi de budu r. Bu münasebette mutedil sosyalist baş­ ka memleketlerde solculuğun din aleyhtarı ve a nti-demok­ ratik bir hüviyeti ve mücadelesi ol madığını da belirtmel i­ yiz. Sayın ismet İnönü'nün laikli k h ud utları içerisinde dine ve din adamlarına karşı bi r sempatisi de kayded ilmemiş bu da hücumla rı n irticaa ve Nu rcu�ora inh isar etmediği ka­ naatı nı kuvvetlendirmiştir.


ismet Paşa nın Mağlubiyeti ve N u rcular

315

N itekim H a l k Partisi l ideri İstanbul h ükumetine a i t bir fetvôyı , sık sık, mühim bir del i l ola ra k; ileri sürerken de din ile i rtica ı yine birbirine karıştırmıştır. Tenakuzla rla do­ lu olan bu hatô işleni rken de hem ıstanbul'un işgôl altın­ da bulunduğunu, hem de Anadolu din ôlimlerinln çıkart­ tıkl arı mu kaıbil fetvôları ve hatta Said-i Nu rsi'nin bizzat bunlar arasında mühim mevkiini unutmakta; hattô o durum içerisinde. Birinci B . Millet Meclisinde. padişah ve onu�ı kurtuluşu adına yaptı kları yeminle d e bir tenô kuza düş­ müş bulunmaktadı r. istiklôl Ha rbin in kazan ı l masında dini ve milli mukaddesatın birinci d erecede amil old uğu ve bu sebeple l id erlerin de cepheleri Kur'an i!e dolaştı kları ha­ tı rlardadır. ismet Paşa'nın ilk defa Allah adını telaffuzu demokra­ si ve laikliğin gelişmesinde ve kendi şahsiyetlerinin yük­ sel mesinde cidden büyük bir mônô kaza nacaktı . Bu telôf­ fuzun. be lirWdiği g ibi, demokratik baskı ile yapı lması da hôd isen in ehemmiyeti ni azaltmıyacaktır. N itekim, Komti­ nistler müstesna , her memlekette. devlet adamları. d i nda r veya dinsiz olsun milletleri nin ma nevi-yatını yükseltmek, milli birlik ve mücadele şevklerin i kuvvetlendirmek maksa­ d iyle, dini ve milli mühim günlerde Allah'ta n ve d i nden fay­ dalanmayı ihmal etmemişlerd i r. il. Cihan Horbinin end işe­ li havası içinde Türk milleti bu hasreti çekmiş: fakat hiç bir devlet adamı bu ko!ay huzuru vermemiştir. Halbuki İs­ met Paşa, Allah ' ı n adını zora ki anarken de onu, yine kenrl i gayes ine uygun bir mevzuda, beddua olarak, kullanmış ve komünistleri de bundan istisna etmiştir. Al lah adını anma­ nın !aikl iğe aykırı ol mayacağı bilindiği gibi şimdiki Cum­ hu rreisi onu yerinde ve samimiyetle kullanmakla d a mane­ vi bir huzur getirmekte ve kendi itibarlarını da a rttırmak­ tadı rlar. N u rculara k0iş1 şid detle hücuma geçen ve mağlubi­ yetin i d e onların mücadelesile ilgili gören i smet Paşa'nın


316

Siyôsi Buhra n ın Kaynakları

Nurculuğu n yayılması ômill eri a rasında büyü k role sôt:ıio olduğunu söylersek buna da h iç şaşmamal ıd ı r. Zira Türk:­ ye'de N urculuğun yay ı l ması ve kuvvetlenmesi ile laikliğin din a�eyhtarı tatbikatı ve dinsizliğin gelişmesi a rası nda tam bir muvazil i k vard ı r. 'Gerçekten; memleketin, uzun bir de­ vir, d i ni ilim, ·kültür, tahsil ve neşriyat imkônlarından mah­ rum kal ması d erin bir manevi boşluk, ağır bir ah lôki ve iç­ timai sarsı ntı yaratmıştır. Bu sebeple; her varl ı k gibi, d i n de teh l ikeye maruz kaldığı zamanda, kendi mevcud iyetini müdafaa kuvvetlerin i sinesinden çı karmağa mecbu r kalır. İ şte b i r yandan dinsizlik a h�ôki ve ideolo j i k çöküntü doğu­ rurken, öte yandan d a manevi gıda ihtiyacı d i ni hassasiye­ ti arttı rma kla Nurculuk vesair d i ni cereyanlar da bu sebep­ le g e l işmiştir. Dünyada, Komünist Rusya müstesna, geı ­ cekten h iç bir milletin yeni nesillerini d i ni tahsil ve terbi­ yeden mah rum bırakılmamış olması Türkiye'de manevi boşl uğun ve anormalliğin d e recesini ve buna ka rşı uyanan hassasiyetin sebebi n i göStermeğe kôfid i r. Sta� i n bile harp ­ te d i ne karşı bir serbesti tanı makla onun ne büyük bir kudret olduğunu ve bu suretle d e d ine karşı mağlubiyeti kabul etmiştir. İşte ismet Paşa bu d urumun başlıca ômı,­ l erinden biri olara k h ücum ettiği Nurcu luğun d a gel işmesi ve yayı lmasına sebep olmuştur. N itekim d i ni müessesele­ rin mevcud olduğu Meşrutiyet ve mütea kip devi rd e Sa id- i Nursi sôdece bir d in adamı ol up bir Nurcu k itlesi henüz bah is mevzuu değildi. İsmet Paşa Adôlet Partisi lideri n i Nurcuların ve irticô­ ı n başına yerleştirmek ve hatta onu Said-i Nursi'ye halife göstermekle hem ağır hatôlara ve hem de tenôkuzlara duşmekten d e sakınmamıştır. Gerçekten izah ed ilen du­ ru m dolayısiyle, bu h ücumla r yalnız Nurcuları değil, umu­ miyetle, bütün d i ndar halkı Halk Pa rtisine karşı bir nevi cihôda zorlamış ve bir kısım dindar kend i partililerini de şumulüne a l mıştı r. :ki bu azim hatôn ın sebeb ini anlamak


ismet Paşan ın Mağlubiyeti ve N u rcular

317

g üçtür. Gerçekten A P . iktid a rı zamanı nda tevkiflerin de­ va mı dolayısiyle ona karşı g evşeyen Nurcular ve d iğer d indar!ar artık nefis müdafaasile kış.kırtıl mışlard ır. Bundan başka geçen seçimlerde Masonluğu köylere kadar propa­ ganda ed ilen AP. liderinin Nurcuları n başında gösterilme­ si hem CH P'nin tenakuzuna ve hem de ra kibinin d indar zümreler tarafı ndan daha fazla d esteklenmesine sebep ol­ muştur. Buna rağmen, Nurcularla münasebetler de bir id­ diadan ileri g idememiş; AP liderinin ispat talebi de cevap­ sız kalmıştır. Böylece Büyük seçimlerde solculuk nasıl Halk Partisi­ nin ağır hezi metine sebep olmuş ise irticô fı rtı nası da, o­ nun devamı olarak Senato seçimlerinde aynı netice ile karşılaşmanın mukadder olduğunu göstermiştir. Bu da is­ met Paşa 'nın komünizm1e değil, dine dayanan cereyan­ larl a uğraşacağ ına ve bundan sonra milli huzursuzlukları n da bu isti kametten geleceğ ine d elôlet eder. Onun Nur­ cuları . seçimleri kazanacak kadar kudretli göstermesi de irticaı n artık memlekete hôkim durumda bulunduğunu bA­ l i rtmek, « i l erici » , solcu ve \CZinde» kuvvetleri harekete ge­ çirmek gayesini meydana koymuştur. Bu siyasi idd iaya hukuki b i r dem vermek ma ksad iyle de Temyizin henüz yarım ve zoraki bir kara rı imdada ye · tişmiş; fakat yüzlerce mahkeme h ü kmü ile sabit olan ha­ kiki del iller bir yana itilmişti r. Bununla müvazi olara k ga­ zete kağıtları üzerinde bir Sünni - Alevi mücadelesine başlanmış ve paşanın ileri sürdüğü iç savaş hazırl ı ğ ı ya­ pıl mıştır. Bu su retle bugüne kadar fikir kısırlığı, manevi karga­ şa1 ı k ve ideolojik çarpışma ile mü nevverler birbirine ve gençl ik de sokağa düşürü ldükten sonra a rtık cidalin halk kitleleri arasına nakli istenmiş ve kat'i neticenin bu saye­ de mümkün olacağı hesaplanmıştır. Bütün solcuları içine alan bu davranışın tehl ikeleri meydandadır ve şüphesiz


318

Siyôsi Buhra n ı n Kaynakları

kanunlar bu s un'i ve teh l iıke li g ayretleri müyeyyide altına a lacaktır. Biz isniet Paşa' n ı n demokratik metodlara ve lôik esaslara sadık kalarak, hôlô milletin kalbi:ıi tekrar kaza­ nacak ve tarihi şahsiyetini kurtaracak imkônlara sahip o l · duğuna inanıyoruz. Esasen; kend ilerin in h izmet v e kıymet dereceleri ne olursa olsu n ; i l mi, m i l li, i nsani ve demokra ­ tik başka bir yol da yoktur. Hattô d i ktatörler bile a ncak bu temel�ere saygı göstermek suretiyle ömürlerini uzata­ bilmişlerd i r. Bu münasebetle yanlış h esaplara kapılan İrak ve En­ donezya Cumhurre isleri n i n ôkı betlerini ve bu ülkelerde cereyan eden komünistleri imhô hareketlerini de gözden uzak tutmamak gerektiğini h atı rlata l ı m . Aslında sıhhatli cemiyetlerde aşırı sol veya sağ cereyanları da normal kar­ şılamak ve bunl arın mevcud iyetiyle telaşa kapılmoqan muvazene kuvvetlerine güve n me k icôp eder. Bu da mües­ seselerde i l im, k ültür ve kanun hôkimiyeti; um umi efkôrın a k l ı sel imini muhafaza etmesi sôyesinde mümkündür. İşte Türkiye'de bu temeller bozulmuş ve bunların düzel mesine ka rşı çıkılm ıştı r. Biz renk d eğiştiren. demokratik ve laik esaslara sami­ miyetle bağlı kalmayan bir solcu luk devam ettikçe milletin Halk Partisi karşısında dayanacağ ına dair kanaatimizi ve tabiatiyle memleket hesabına bundan müteessir bul undu­ ğumuzu da bel i rtmeliyiz. Fakat a rtık Halk Pa rtisi de milli irôdeye karşı zorlamaların teh l i ke1eri n i görmüş, huzursuz­ luklarını tatmıştır. Şartlar ağı rlaştı kça ve muvaffa kiyetsiz­ l ikler arttıkça bu partide aklı selim hôkim olacak ve bir silkinme hareketi başlayaca ktı r. Z ira Halk Partisi kitlesi art ı k iktidar hırsına her şeyin fedô ed ilem iyeceğ ini bil iyor; bu meml eketin ve o n u n içinde kendileri n in de yaşayacak­ larına inanıyor. Bu sebeple de son ü mid ve son kozun kur­ ba n ı ol mayacaklard ı r.


Doğmatik Solcuların Cür' eti Nereden Geliyor Bütün hesap ve ü mitleri n i buhrana bağlayan H a l k Partisi solcuları tekrar v e daha taşkın bir taa rruza g ı rış­ meıkl e kendi mukadder ôkı·betlerini de hızland ı rmışlard ı r . Meşru iyet h udutlarını aşan v e bugüne d eğ i n kanun karşı­ sında hesap vermeyen bu doğmatik kadro, uğradığı sar­ sı ntıyı yatıştırmak için, b i r müddet masum ve yu muşa k gözükmeğe çal ıştı. Fakat Ağustos ayı nda, a�d ı kları bu ce­ sôretle, bütün sol cephe ile birlikte, yeni b i r sefere çık­ tılar. Gerçekten milli ve içtimai bü nyeyi anlamaya n bu ga­ fil ler, Halk Partisinden sonra. Türkiye'yi d e aynı elcabuklu­ ğu ile h ü kümleri aaına almak hayal ine kapıldı lar; hem yan­ lış hesaplarının ve hem de taassupları n ı n kurbanı olacak­ larını düşünmed i ler. Gerçekten bu nazik zamanda partilerüstü hükumete ve milli nizôma karşı taarruza gecen doğ mati k l ider ken­ disini i ktidar na mzedi sanarak sosyalist cezbeye tutu l­ muş; Büyük M i� let M eclisinde coşmuş; mukadder cevap bahanesi ile tevziye meselesini çıkarıp ya Başvek i l i n şah­ siyetini yıpratmak veya ·b u olmadığı takdirde buhrô n ı n mes'u liyeti ni o n a yüklemek côresini düşünmüş gözükü­ yor. Başvekil «Sayın Ecevit'i memnun edecek b i r reform getirme taahhüdünde ne bulundum, ne de bulanabiliri m . ·

C ü n k ü ben o n u memnun etmeğe kalkışırsam, memleketi­ me yararlı bir insan durumundan çıkac•ağıma inanıyorum»

derneğe mecbur kal mıştı . Sosya.list taarruzu karşısında ve­ rilen bu cevap hem demokratik her partiH ve l iderin diğer-


320

Siyesi Buhra n ın Kaynakları

!erine söylenme ca iz bir fi krin ifddesi idi, hem partiler­ üstü her h ükumetin Büyük M i l l et Meclisine ve milli efkôra dayanma şartına uygun bulunuyordu. ESasen fevkalôde hallerde her memlekette bütün kuvvetler vatan ddvdsı uğ­ runda birleşirken partHer de kendi programlarını bir ke­ nara bıraktı lar. N itekim harb içinde İngiliz Muhafazaıkôr ve İşçi Pa rtilerinin zafere kada r aynı hükumette birleşme­ leri de bu hususta güzel b i r m isal teşkil eder. Fakat bizim solcular İ ng i l iz Sosyalistleri nden daha <derici» oldu kla rı ve memleketi n ·kendi doğmaları veya «doğm> kanunları sayesinde kurtulacağı na kapıldı kları için buh ra ndan .kurtulmayı değil, ondan faydalanmayı müna­ sip gördüler. Zire, h ükumetin dışına çı kmakla anarşi cep­ ı--.esine yaklaşmışlard ı r. Hatta doğmatik l iderin çömezi «bundan sonrasını kendileri düşünsün» derken bir yandon m i llete ve devlete karşı meydan okuyor; öte ya ndan da ne derece gafletle bir ü mide düştü klerini bel i rtiyorlarcı ı. Gerçekten anarşistleri kurtarmak iç i n af yolunu a rayan ve mahkemeleri tehdide kal kışan Halk Partisi lideri bugün «halkçı aydınlann» ezlidiğini, 12 Mart öncesi a na rşisine hasret çektiklerini ve sadece 15 komünistin mevcut oldu­ ğunu beyan ve iddia etmekle Büyük Mi llet Meclisine, mah­ kemelere ve orduya karşı daha ağır beyanlarını tekra rla­ mış ve sı kışı nca da bu ithamların hükumete karşı olduğu­ nu te'vile girişmişlerdir. Dikkate şdydndır, ki bu doğmatik­ ier anarşistlerin ted hiş, baskın, uçak kaçırma ve kam vak'­ a l a rı karşısında onları sddece metod ba kım ından tenkid etmişler; farkat sapık fikir ve gdyelerine katıl madıklarına dair en küçü k bir işdrette bulunmamışlard ı r. Şimdi «ilerici» ayd ınların tedhiş altı nda ezi ldiğini ileri sürmekten başka b i r yol göstermiş değHlerd i r. Bu davranışlar, yap·t ıkları propagandaları n mukadder bir neticesi olarak gelişmektedi r. Filhakika bu doğmatik-


Doğmati k Solcuların Cür'eti Nereden Gel iyor

321

ler bir yandan anarşiyi demokrasi sayan bir hü rriyet aşkı­ na söh i p gözükmüşler; öte yandaırı do «egemen çevrelerin» (sınıfların) hôki miyetin i yıkmok için «halk devrimi» ihtilöii yapacakları nı ve bu sayede mevrud n izömı devi rip «dü­ zen değişikliği» inkılöbını gerçekleştireceklerini ilön etmiş­ lerdir. Bu ma ksatla da tarlalar, fohrikalar ve üniversiteler işgal ve baskınlara uğrarken b u « i l�ricilerıı a narşiye karşı olacak yerde bizzat B.M. Mec lisind-n «Doğa kanunlannın» üstünlüğ ünü keşf ve beyön ederek �mrku nç had iseleri kö­ rükl üyorlard ı . Bu fikir ve lügatlerin Marksist benzerlerin­ den ayrı bir mönöya geld iği, Halk Devrimi ile Demi r- Perae gerisine a it «Halk Demokrasisi», «Demokratik Halk Cum­ h uriyeti» nden farklı b ir gayeleri b u lunduğuna d a i r ne tat­ min ed ici bir izöh yapmışlar ve ne de bu ka rışı k veya Mark­ sist l ügatlerinden vazgeçmişlerd i r. Türk milleti yerine «Türkiye Halkları» tabirinin kullalnılması Bolşeviklerin memleketimiz·i parçalama plönlarını hatırlatma ktadı r. Ni­ tekim anarşistler mahkemelerde nüfus kaydına göre Türk ve M üslüman olduklarını bile reddetmişlerd i r. Doğ matik l iderin Bulgaristan seyahatı ve oradaki ko­ n uşmaları d a hölö ayd ı n l ığa kavuşmuş değildir. M utaassıp l ider bu karışık beyanları ya nınd a d aima milli huzurdan husursuz olmuş ve an arşiden hoşlanmıştır. Bu sebeple 1 2 M a rt müdahalesine ve örff ·idareni n bozgunculuğu bastır­ masına karşı meydana ç11kmaktan ve suçluları korumaktan sakı nmamıştı r. Bu durumda kendisine ve tayfas ı n a ·karşı şüphelerin artması tabii idi. H attö onu yü kselten «Milli Şef» bile «kırk yıllıkıt solcul uğunu ilöndan sonra bu derece aşı­ rı hareketlere dayanamamış; h iddetle çömezin beynelmi le!­ ci bir sosyalist bulunduğunu, parti ve memleket içi n «ka· rıanlık ve tehlikeli» bir yolda olduğunu tekrarlamağa ve F. 21


322

Siyôsi Buhranın Kaynakla rı

nihayet ya rım asırl ı k partisinden uza klaşmağa mecbur kal mıştır. Tarafsız Temyiz reisi de, adli yılın açıl ışı nutkun­ da, Halk Partisi solcuların mi lli n izôm ve Anayasa h udut­ larını aştıklarını, kanuni takibatın lüzumunu belirtmiştir. Doğ matik Lideri çok iyi tanıyan Tu rha n Feyzioğlu, bizzat geç de olsa, onun kaysı rengini bütün çıplaklığı ile meyda­ na koymuştur. Şimdi mil let ve tarih şu suallerin cevabını beklemektedir: Koca Türk Devleti nasıl bir avuç bozgu,ncunun oy un­ cağı haHne getirilmiştir? Ordu gene anarşistleri yakaladığı halde niçin «Ahta­ potun başı» ve asli fai l ler meydana çıkarı l mamış ve kıpır­ dan masına imkan verilmiştir? Köhne Halık Partisini parçalayan ıbu doğmatikler han­ g i kuvvet ve cesôretle kanunla ra , mahkemelere, orduya karşı meydan okumaktadı rlar? Devletin icra ve kaza kanatları nerededir; m illi nizôm ve kanun hakimiyetini ku ıma kta güçlük varsa neden hôlô demokrasi h i kôyeleri ve bir sürü reform teferruatı ile va­ kit geçirilmiştir? Millet ince ve yüksek bir siyôsetin mevcudiyetini um­ makta; ama «Evliyô-i urnlır»dan dünyayı idôre eden bir mil letin daha ne kadar caka llcirı n başı-boş g ürü ltülerine müsômaha edilecek; hasretini çektiği miz milli nizôm şuuru ne za man kurulaca ktır'.? Bu nunla beraber acemi ve muta­ assıp pol iti kacı ların a rtık mu kadder ôkibetlerini tayi n et­ tikleri de muhakkaktır.


Türkiye' de Sosyalizm Sefaletin Teşvik ve Taksimidir Türkiye'nin tarihi bünyesi gibi bugünkü i ktisadi duru­ mu da aslô sosyal izme elverişl i değildir. Bu sebeple sosya­ l ist cereyan yabancı yrkıcı bir tahrip vasıtası ve geçici bir moda olmaktan başka bir mônô ifôde edemez. N iteki m i man ve kültürü zayıf bir ayd ı n nesil yetiştiril mese idi bu zoraki cereyana iltifat eden çıkamaz. yabancı ôletleri bu­ luna mazd ı . Esasen yurdumuzda uzun müddet hüküm sü­ ren koyu devletçilik h ususi teşebbüse hak ta n ı mamış; büyük iktisadi faaliyetler devletin inhisarı nda kalmış ve böylece kısır bir devi� kapitalizmi meydana çıkmıştı . Bu sebeple sosyal izm devletin devlete karş ı mücadelesi mô­ nôsını kazanmıştır. ki, bunun cidd iyetsizliği aşi kôrdır. Gerçekten Türkiye'nin bu d u rumda. sosyalizm moda ­ s ı n a kaptırılması sefaletin teşvi k v e taksi minden başka b ; r n etice vermez. N iteki m memleketimizde sokağa düşerek d ü nyaya aksed en sosyalist (komün ist) hareketler Avru­ pa'da ve meselô Almanya'da bir hayret ve istihza mevzuu olma kta ve kerpiç evlerin veya sefaletin taksimi mônôsına gelen bir sosyalist hareketin sebebi anlaşıla mamaktadı r. Sosya l izmin zoraki bir cereyan olarak bizzat d evlet tarafı n­ dan h i môye görmüş bulunması ise dünyada misli görülme­ miş bir gafleti veya yaban cı tesirlerin ne derece nüfuz et­ tiğini gösterir. Bu hususta sadece devlet işletmelerinde'


324

Siyesi Buh ra n ı n Kaynakları

bi!e g reve müsaade ed ild iğini, d ikkate şayan bir misa� olu­ mk kayda lüzum vard ır. Memleket şartları b u derece aşikd r olduğu, komünizm ve sosyal izm de dü nyada yumuşama ve gerileme devresı­ ne g i rdiği halde bizim maskeli sosya listler hdld Sta lin d ev­ ri doktrin taassubundan kurtu lamamışlard ı r. Tek tarafü ve d a r Ma rksist f ik irler 1 9 . asırdan beri i l i m ve tatbikatla ar­ tık çürütülmüş olduğu halde b izim zava l l ı sosyalistler bu bayat fikir ve klişeleri yeni bir keşif sanarak fikir kü ltür piyasamıza sürmekte ve hatta bundan da ô l i m veya nı ü­ tefekkir� i k taslamaktadı rlar. Bununla beraber Stalin metodları na saplanan Türk Marksistleri de b i r ta kım takti k değ işikliklerine başvurma­ ğa g i rişmişlerdir. N itekim mi lli menfaatlara bağ l ı bulunduk­ larını ve kendi anlayışlarına göre de m il l iyetçi oldukları n ı i d d i a ed iyorlar. Hattô Marksizme göre afyon sayı lan ve onun büyük d üşmanı olan d ine karşı da saygı l ı bulunduk­ larını b i le ileri sürdükleri görü l müştür, ki böyl ece gaye u ğ ­ runda hiçbir vasıtayı ihmal etmed i klerine d a i r yeni d elil­ l e r vermişlerdir. Menfaat, moda ve milli duygulardan m a h ­ r u m bulunan bir tak ı m ü n iversite mensupların ı n , i lmi b ı r tetkik v e tenkide g i rişmeden, Ma rksist doktrinin taassubu­ na saplanma ları ve sokağa tôbi bir d u ruma d üşmeleri Türk iye'ye mahsus bir garabettir. Gerçekten i l i m mevkiin­ de bu lunanlar Ma rksist de � sa bu d oktrin çerçevesinde de ilmi b i r görüş ve araştı rmaya sah i p olmak zorundad ı �­ l a r. Bu da Türkiye'de Ün iversiten in ilim ve aıh ldkın seviye­ sin i göstermek bakımından d ikkati çeker. Esasen böyle ol­ masa idi i lmi bir görüş ve a raştırmaya dayanmayan ve adi propagandadan ibaret ka lan bu davranışm Ü n iversitede cesa ret bulması i mkônsızd ı. Yoksa ilme daya nan ve ölçü­ lerini aşmayan her fikir ve kanaatın ilim müessese�eri nde yeri vard ı r. N itekim bir i l i m ada mı Marksist de olsa mem-


Türk iye'de Sosyal izm Sefa letin Teşvik ve Taksimidir

325 ·

leketin i ktisadi ve içtimai şartlarını anlar; sosyalizme mü­ said bir vasatın b u lu nmadığını bilere k taassubun kurba nı ol maz ve sokağa d üşmezd i . Bunun bir sebebi de ilim ve şa hsiyet k ifayetsizliğinden ileri gelen tatmi nsizl i k olu p ucuz şöhret v e menfaat b u zava llı ları kolaylı kla tuza klara düşü rmekte, kıymetler anarşisi de cesareti arttırmaktadı r. Zaten b u manevi buhra n içinde sapıklığın ve h ıyanetin de ücreti vmdı r. Türkiye'de topra k reformu tatkbik ed ilse bile çok az insan toprağa kavuşab ilecektir. Buna rağmen solcu ve Halkçı propaganda bütün toprakları veya az arazi sahiple­ rini toprağa kavuşturaca kmış g ibi ık itleleri kışkırtma kta ve ciddi rej i m end işeleri uyandırma ktadır. Öyle ki reform tek­ l ifleri arasında kooperatifleşme düşünceleri milli endişele­ ri kışkırtmış ve bu meselede solcu cephe iflasa uğramış­ tır. Bu sebeple mahdut ölçüde mevcut olan b i r toprak dö­ vösı da sarsıntıya uğramıştır. M emleketin henüz petrole kavuşmadan petrol kavga­ sına sahne olması da garip bir h ad isedir ve milli menfaat­ lerden ziyade solun istismar vasıtası olmuştu r. Gerçi pet­ rol dünya siyasetinı::l e çok muğlak bir mesele teşki� e t­ mekte ve arkasında esrarlı kuvvetler bulu n ma ktadı r. Bu sebeple de yabancı petrol şi rketlerinin sağ la m bir ilmi mu­ rakabeye tabi tutu l ması ve ka nunların da milli menfaat­ lere uygun bu�unması gerekmekted i r. Lakin meselenin bu ölçü leri aşarak bir yabancı sermaye d üşmanlığı ve sosya­ l ist propagandasrna bir vasıta yapı l ı p sokağa düşürülmesi memleket için çok zara rlı olmuştur. Solcular yabancı ser­ maye ve şirketlere karşı açtıkları mücadeleye katı lmayan­ ı.a rı kapitalistlerin ortağı ve yabancıların uşağı ithamlarile suçlarlarken de, doktrin taassubundan ziyade, b i zzat ya­ bancı menfaatlere ölet olduklarına d a i r haki katlard a n ha­ berdar olduğumuzdan tegafül etmektedirler.


326

Siyasi Buhra n ı n Kaynakları

M i lli sermaye ve teknik kifayetsizl ik dolayısiyle ecne­ bi sermayeyi davet eden sebep ve şartlar devam etti kçe g i rişi l en solcu ka mpanya yalnız petrol davamızı değ i l sa­ nayi l eşnıeğe mecbur bulunan Türkiye'nin iktisadi ve me­ deni kalkı nmasın ı da baltalamaktadı r. N itekim iddialar is­ bat edi lse dahi bunlar münferid hadiseler olup esos dava­ yı i n kara sebep olamaz. Halbuki Halk Partisi devletçiliği iktidar ve muhalefet devrelerindeki tutum u ile Türkiye'n i n yabancı sermaye yatı rı mları için e m i n b i r ü l k e haline gel­ mesine engel olmuş; son yılların solcu gayretleri d e buna eklenerek ecnebi sermaye ü rkütülmüş ve böylece iktisadi kalkı n mamız zorlaştırıl mıştı r. Hem Tü rklerin ve hem de ec­ nebi sermayedarların menfaatlerine yaraması g ereken mü­ teşebbisleri hep sömürücü lü k ve h ı rsızl ı kla suçla mak da i ktisadi kanunları in kardan ve kend i kab i l i yetsiz l i ğ imizi ilandan başka bir manaya gelmeyen iptidai bi r davra nıştır. Bununla beraber bütün bu gayretler yabancı menfa­ at ve ideolojilere ö let olanların eseri olup Türkiye'de h ü ­ küm süren f i k i r ana rşisi sayesinde cehalet v e gaflet unsu �­ ları n ı da s ürükleme kted i rler. Bazı M a rksistler, bundan 20 yıl önce de Tanzimatı kendi akide ve idraklerine göre, ten­ kide yeltenirken daha o zama n Türkiye'de ıslahatın sos­ yalist esaslara dayanılara k yapılmasını ileri sürüyorlard ı . Ü niversite hocası olan bu maskeli sosyal istler böylece c::ı­ hô let ve ideoloj ilerine nası l kurban g itti kleri n i isbat ed i ­ yorlard ı . Bu kısa nıütaleö Türkiye'de sosyalizmin zoraki v e sah­ te b i r cereya ndan ibaret olduğunu, sefa letin taksim ve tahrikinden, yabancı emellere ölet olmaktan başka bir ne­ tice vermiyeceğ i n i meydana koymağa kafid ir. FCJ1kat daha kötüsü bütün faa liyetleri n n izam d ışına çı kması ve ad e l.5 .J oh nson 'un ded i ğ i g i bi Türkiye'y i i k i nc i bir Vietnam ha·line çı ot irme gayretlerinin deva mı d ı r.


Komünist Budalalar Ga rp medeniyetinin materyal ist i nkişafına ve K. Marx'­ ı n kehônetlerine rağ men komünizm ileri memleketlerde değil Rusya, Cin ve diğer geri ülkelerde itibar görmüş; Avrupa ilmi ve mantık·ı onun çürü klüğünü ve tezadlarını meydana koymuştur. B u n a mukabil bahis mevzuu geri mil­ l etler de onun hüviyetini değ iştirmiş ve ·kend i tabiatlarına uygun bir zulüm ida resi haline getirmiştir. Türkiye'de içti­ mai şartlar ıkomünizme asla müsait ol madığı halde mane­ vi çöküntü içerisinde gel işen bu d oktrin mün ewerlerin su­ kutu derecesinde iptidaileşmiş, yayı l ma ve a zgınlaşma şan­ s ı n ı kazanmıştı r. Nitekim bizim komünistle r veya maske li sosyalistler çok a kılsız ve cahil kişiler olduğundan Avru­ pa'da artı k bayatlamış ve terked il miş M arxist klişel ere ya­ pışara k veya sadece fa kirleri zeng inlerin servetlerine k ış­ k ı rtarak yeni bir i l i m keşfettiklerini sanııyorlar. Kültürsüz ve ruhsuz « Devrimbaz»lar sayesinde fakirleşen düşük fi­ k i r piyasasında müşteri buldukça veya, iç - dış, düşmanın, maddi - manevi ücretine kavuştukça bilgiç olduklarına ina­ n ıyorlar. Marxist eskimiş metod ları kullanırken d e bir tür­ l ü bu memleketin şartlarını kavrayamıyorlar. Onlar madem ki Türkiye'yi kom ün istleştirmek vazife­ s i n i a l mışlardır, o halde birbirine düşman sınıflar keşfet­ mek ve birbirine kışkırtmak yol unu da bulacaklard ı r. Ana­ dolu 'da bu basit kafa ile ihtilôl yapmak istiyen bu Donki­ şot!ar orada ezilen köylü sınıfına karşı zaval l ı muhtarı keş­ federe k Marxist ihtilôlin temelini bulduklarını sandılar; ed epsizl iği edebiyat yaparak sınıf mücadelesini körükl iye-


328

Siyôsi Buhra n ın Kaynakları

cekleri hayaline kapıldılar ve tabii g ü lüne bir duruma düş­ tüler ve bu hamakatı gevşetti ler. Rusya da, Yakın - Şark'­ ta ve son asrın ilk yıHarına kada r da Avrul'a 'da mevcut bu lunan topraık aristokrasisi ile topraksız veya esir sınıf­ lar uçurumunu da işlemeğe çalıştılar; fakat Türkiye'de kendi�erine yarar içtimai ve · psikolojik şartları bulamadılar. Köy Enstitüleri ile yaratmak isted ikleri köylü - şehirl i mü­ cad elesi asl ı nd a Marxisme d eğ i l sadece ona hazı rl ı k sayı­ lan kültür, ah lôk ve mefkure sukutunu sağlamak ve sağ­ lam kalan Türk köyünü ifsôd gayesini g ütmekti . Türkiye'de komün izme elveriş� i b i r içtimai bünye bu­ la madı kları için d e «Devrimbaz» yobazlığınd a n faydalan­ mağa ve kültür ihtilôline taassup ve şiddetle sarı ldılar ve ma nevi her şeyi tahribe yeni b i r h ız verdiler. Meselô dün­ yanın hiçbir komünist partisi ve memleketi için bah is mev­ zuu olmayan, en güç ve teh l i ke H bir mesele teşkil eden «Dil deviriciliğini» yürütmeye g i riştiler. Bu tahrip gayreti o derece ilerledi ki, ya lnız komünistler ve Devrimbazlar de­ ğil bir çok vatansever aydınlar d a h i «Serseri» kel imelerin ve «Devrik» cümlelerin cazibesine kapı�maktan kurtulama­ dı lar. Böylece Türkçe kültür ve medeniyet dili ol makta n çıkarak iptidai bir dil haline geldi ve nesiller a rası bağ koparı ldı. Bu nun komünizmle a lôkası olmadığını ve sôdece Türk mHletini ve birl iğ in i yıkma gôyesin i g üttüğünü anla­ mak için d e yalnız Sta lin'in şahitl iği kôfidi r. Gerçekten bolşevikler «Proleter kültürü» yapma·k macerasına g i riş­ tikten sonra burjuva eseri olarak edebi Rusçayı da boz­ mak isted iler. Halbuki Sta l i n d i l i n bir vasıtada n ibaret bu­ l u nduğunu, aynı d i l i n hem bu rj uvaya ve hem de proletar­ yaya hizmet edeceğini ve bir sımf d i li ola mıyacağını ileri sürerek bu barbarlığa olsun fırsat vermemiş ve Rus dili de b u sayede kurtulmuştur. Bunu n la beraber Bolşevi kler Asya Türklüğünü yıkmak gayesiyle onların bütün kültür-


Komünist Budalalar

329

leri n i kazırken en kuvvetli temel olan d i11erini pa rçalama­ ya devam ettiler ve Tü rkiye'yi de bu prog ra m içine aldı­ lar. İ şte bizim komünistler Dil tahribinde komün izme değ i l Bolşeviklere hizmet etmekte; Devrimbazlardan başka b u e n 'büyük teh l ikeyi kavrayam ıyan d iğer ayd ı n ların b i r kısnıı da bu yola sapmış bu1unma ktadı r. Bir maskeli sosyalist bütün dikkatine rağmen Asya Türklerinin Ruslaştırılması tezini müdafaa ederken Rusla­ rın kültür üstünlüğünü ileri sürüyor ve bu süratle aynı sı­ ra n ı n Türkiye'ye nosıl geleceğine dair marazi hislerini de ifşô ediyor. Bu milli haysiyetsizHğin de ötesinde bir şeref­ sizlik ve intihard ır. Halbuki aynı zat milliyetiçiliği beni mse r gözü k ünce, komünist memleketlerde kuvvetlenen . milliyet­ çilik cereyanının tesiriyle, milliyetçi Türk komünizmine , geçtiği ümidini veriyordu . Bizim komünistler Marxiszm'in icabı bu rjuvaya saldırırken de Tü rıkiye'de gelişen Türedi burjuvanın Avrupa'dakind e n farklı olduğunu ve manevi su­ kutun amili ve çak defa da aol'ktan kend i lerinin destekle­ yicisi bulundu klarını anlamad ı klarından kör taassupları n ı n esiri olmuşlard ı r. Bizim maskeli sosyal istler veya komü­ n istler cehôlet ve taassuba kurban gitmeseler, yahut düş­ man ôleti olmasalard ı d ü nyanın g idişini, artı k ıkomünizmin ric'at halinde bulunduğunu ve her memleketin şartlarına göre şekiller aldığını görür ve yollarını biraz düzeltirlerd i . B u budalalar arasr nda Ü niversitelerde bulunmalarına rağ ­ men i l i m v e cidd iyetten ma hru m profesörlere ra stlan ması hasta lığın derecesini gösterir.


Türkiye Bir Dönüm Noktasındadır Memleketin, d üne kadar, g itti kçe şiddetleşen bir mc­ n evi buhran içinde kıvra ndığını herkese a n latmak müm­ kün değil iık en bugün buhra n ı n Türkiye'yi tehl i ke l i bi r dö­ n ü m noktasına getird i ğ i n i i n kôr etmek artık ok ı l kôrı de­ ğ i ld i r. Gerçekten milleti m iz, mukaddes vatan ve devleti­ m izin bir «Mü nevver sui kasdı nm uğrad ı ğ ı n a şôhid olmuş; tarihi ve içtimai bünyesi bu kadar sağlam bir memleketin bu duruma düşmes i n i başka türlü izah etmek imkônı da tari h şuurundan mahrum, i nsanl+k duyguları .kaybolmucş �imselerin sapık ideoloj il ere, maddi menfaat ve ihtiraslara esir olmaları kolaylaşıyordu. Zira su ikasda, açık-kapal ı , katı lan ları n , siyaset, idare, ili m , fikir, san'at v e sermaye sahalarında yüksek mevki sah ibi, kalaba lık . b i r ayd ı n züm­ re teşık il etmesi hasta l ı ğ ı n tersine medeniyet tecrübelerine uğrayan muhitlerde yayıldığını göstermiştir. N itekim ;ken­ d i ölçü lerine göre, kültür, ah lôk, mefkure ve aklı sel imi· ni muh afaza eden halk ve işçi kitlel eri a rasında bir sapı k­ l ı k ve lı ıyônet görül memiştir. Seçim lerde Komün istlerin y ü ksek ve mü reffeh aydı n ve zengin mahallelerinde rey toplamaları da güzel b i r del il olara k d i kkati çekmiş; m i l­ leti tersine bir medeniyet dôvôsı ile zorlama n ı n ôkıbetini meydana koymuştur. Bu i rYkişôf ve son h iyônet had iseleri k a rşısı nda a k ıl ve vicda n sah i b i h içbir ki mse Türkiye'de derin bir ma nevi buhra n ı n varl ı ğ ı n ı ve yanlış bir yolda bu­ l tı n d u ğ u m u z u a rtık i nkôr edemez. Bu duıumda Üniversite,


Türkiye B i r Dön üm Noktasındad ı r

331

Maarif ve DiyÔnet m ü esseseleri n i n vazifelerini yapmadı ­ ğ ı na , kafası, kü ltürü, a h l ô k v e mefkuresi sağlam nesiller yetiştiremed iğine, sesli, sözlü, yazılı neş riyôt ve san'atın da yıkıcı b ir isti kamette rol oynadığına h ü kmetmekte h iç bir te reddüd olamaz. İ lk mektep hoca sı nd a n Üniversite p rofesörüne kadar sağlam b ir Türkçe yazamayan, hattô konuşamayan ins.anların g itti kçe ekseriyet teşkil ettiğ i b i r memlekette a rtık ilı m , kültür v e san'atta n, Ü n iversite ve Maarifin vazife gördüğünd e n bahsedilemez. Dü nyada, ana d i l inden côh i l , hiç b ir geri mil let d ah i görümemiş ve ma­ nen geriliği gaye edin memiştir. Pratik ve tek n i k d ış ı nd a sarfed i len mi lyonlar ya lnız boşuna g itmemekte, o kur - ya­ zar bir cah il kitle hal ine gelen vatan çocukları g itti kçe ağır problemler ve hatta tehlikeler ômili ol marktadır. Gerçek­ ten ayd ı nlarla yükselmes i gereken Türkiye'nin bir ayd ı nlar meselesi veya suikasdı ile karşı laşması ne kadar hazin bir d u ruma düşürüldüğünü ôşikôr olara k meydana koymuştur. Türkiye tersine bir medeniyet dôvôsına zorlanarak derin b i r ma nevi buh ra n içinde nasıl kıvrandığını, uzun yıl­ l a rd a n beri kitap, makale, konferans ve s iyasi konuşmala­ rımızla izah ed iyor; bu hayati dôvô mızı, mede niyet tarihi­ nin ışığı altı nda, i l mi ve milli ihtiyaçlara göre tabii mecrô­ s ı na ·koymad ı kça, h i ç ol mazsa ihdôs edilen engelleri kal­ d ı rı p a k l ı sel im in icapları na uymadı kça, buhra n ı n teh l ikeli patla malara sebebiyet vereceğini bel i rtiyord u k . Bu suretle, ş üphesiz ciddi münevverlerin görüşlerine ve mil letimiz:n duygularına da tercüman veya şerik oluyorduk. Lôk i n ter­ sine veya bozuk kurulu b i r makina ta m iri bazan şiddetl i bir ôrıza n ı n patlamasına veya mah i r b i r usta n ı n e l i n e geç­ mesine kadar bekler. Türkiye bugün buna benzer bir manzara a rzeder. Biz büyük kayı plardan son ra patla k veren son had iseler kar-


332

Siyasi Buhra n ı n Kaynakları

şısı nda «Bir musibet bin nasihatten evladın> atasözür.e uygun bir uyanışla, a rtı1k d oğru yol u bulacağ ı mıza ve buna mecbur olduğumuza inan ıyoruz. Zira bu buhra nda i ktidar ve muha lefet liderlerinin ağır mes'ul iyetleri ve «Beynel mi­ lel koml'IO »nun büyük rolü olmakla beraber, Türk m i l leti içinden bu ıkada r münevver suikasdcın ı n çıkabil mesi şahsi ve arızi sebeplerle izah ed ilemez. Bu münasebetle hasta l ı k a m i l leri nin tersine iş�eyen bir medeniyet davası içinde ol­ duğu kanaatı kuvvetlenmiş; musibet nasihate üstün gel­ miştir. Zira «hasta münewer» tasal l utuna karşı akıl, ii­ yokat ve hamiyet uyanmıştır. Böylece tarihi bi r dönüm noktası na gelen Türk milleti , kadim hasletleri, sağlam manevi ve içtimai bü nyesi ile, bu fı rsattan faydalanarak, a ncak himaye ve teşvikle kulak­ ları tırmalayan « İlericilik ve Devrimbazl ı k» safsatalarından kurtulacaık ve medeniyet yol u nda, huzur içinde il erleyece:�; bunca badirelerden sonra büyük ataları gibi tekrar Hakk'ın yardı mına mazhar olacaktı r. Buna inanıyor ve bunu d i l iyo­ ruz !


YAYINLARIMIZ

Kur'an·ı Kerim'den Ayetler Cciltsizl M,. Akif Ersoy . . . . . . . . . . . .

75.­

Türk Cihan Hakimiyeti Mefküresi Tarihi Prof. Dr. Osman

150.-

Turan Türkiye'de Manevi Buhran Din ve Llı.iklik Prof. Dr. Osman

40.-

Turan Türkiye'de Komünizmin Kaynaklan Prof. Dr. Osman Turan Dost GöMinen Düşman Sahnenin Dışındakiler

C tercümel <roman ı

25.20.-

Prof. Dr. A. H. Tanpınar

Abdullah Efendinin Rüyaları Prof. Dr . .A

H. Tanpınar . . .

Yaz Yağmuru Prof. Dr. A. Hamdi Tanpınar . . .

40.­ 30.­ 20 .­

Bir Kültür Bir İnsan - Ahmet Hamdi Tanpınar ve Edebiyatımıza Bakışlar

CTuran Alptekin!

Hasan Sabbahın Cennet Fedaileri Ramayana

...

CRomanl

25....

40.-

2500 yıldır yaşayan eser - Valmiki CTercümel

30.-

Timur Devrinde İspanya'dan Semerkand';;. Seyahat CTerc . l

30.-

Ölüm Kampı Komünizm

25.-

-

Hüseyin

YüZbaşı

Seçilmiş Resimli Hikayeler İlhan Yardımcı

..,

Geçmiş Zaman Aynası Mustafa Miyasoğlu . . .

15.15.-

Alparslan ve Malazgirt Destanı H. Cengiz Alpay <kalmad ı ! CHicivlerl H. Cengiz Alpay . . .

Orman Zamanı

20.-

Canlılar Alemindeki İlahi Hikmetler M. Doğan Tanju

30.-

Yunus'tan Günümüze Ölmez Mısralar M. Doğan Tanju

20.-

Allah Dostlanndan Menkıbeler M. Doğan Tanju . . .

25.-

Harman Zamanı

15.-

C Şiirlerl

H. Cengiz Alpay . . .

Manzaraya Bakışlar (Hicivler) H. Cengiz Alpay Gönülden Akışlar

CRubailerl

Bir Nükte Bir Işık C

-

H. Cengiz Alpay

5 Atiye Keskin

15.10.30.-

Kızılorduda On Yılım CTerc . l Orhan Eröcal <kalmadı> Romanımız

ve

İnsanımız

Durali

Yılmaz

20.-

Nakışlar CRubailerl H. Cengiz Alpay . . .

10.-

Gül Attılar CRubailerl H . Cengiz Alpay . . .

10.-

Şifa Hazinesi

15.-

CVita.minlerl

Baha Anlca.n


Müjde !..

Prof. Dr. Osman Turan ' ın On yıldan beri aranan Saheseri

Tü r k C i h a n H a k i m iyet i M efku res i Ta r i h i ' n i 2

Cilt bir arada 3. ncü baskısını NAKISLAR YAYINEVİ'nden isteyiniz.

YİNE Ciltlisi 200

Ciltsizi 1 50 TL. dir


Prof. Dr. OSMAN T U R A N ' ı n NAK IŞLAR YAYINEVİ

tarafından yayı n l a n a n d iğer eserleri :

Türkiye' de Manevi Buhran ( İ K İ NC İ BASKI ) Fiyatı

: 40 Lira •

Tü rkiye ' de Komü nizmin Kaynakla rı ( İ K İ NC İ BASKI) Fiyatı

: 25 L i ra


Osman turan türkiyede siyasi buhranın kaynakları  
Osman turan türkiyede siyasi buhranın kaynakları  
Advertisement