Page 1

Türk siyasal hayatının kuşkusuz en tartışmalı isimlerinden biri de Adnan Menderes’tir. Menderes kimilerince bir “demokrasi şehidi” ve etkisi hala sürmekte olan merkez sağ demokrasisi geleneğini yaratan gerçek bir öncü, kimilerince ise karşı-devrimi başlatan popülist bir politikacıdır. Her ne kadar bu farklı görüşler Adnan Menderes ve 27 Mayıs konusunda asla uzlaşamasalar da, günümüzde artık herkesin kabul ettiği bir gerçek Menderes’in idam kararının çok yanlış olduğu yönündedir. Şimdi Şevket Süreyya’nın deyimiyle “Menderes’in Dramı”na hep beraber göz atalım.

Adnan Menderes -tam adıyla Ali Adnan Ertekin Menderes- 1899 yılında zengin bir çiftçinin oğlu olarak Aydın’da dünyaya geldi. Menderes’in babası İzmirli bir katipzade ve toprak ağası olan İbrahim Ethem Bey, annesi Aydınlı önemli bir toprak sahibi aile olan Hacı Alipaşazadeler’den Tevfika Hanım’dır. Menderes’in baba tarafından dedesi Hacı Ali Paşa ise Kırım Tatarlarından olup Eskişehir çevresinden Tire taraflarına göç etmiştir. Adnan Menderes; İbrahim Ethem Bey ve Tevfika Hanım çiftinin Melike isimli kızlarından sonra ikinci ve son çocuklarıdır. Menderes’in kişiliğini etkileyecek çok önemli bir olay Menderes henüz çok küçük yaşlardayken gerçekleşmiş ve Ali Adnan’ın anne-babası ve kız kardeşi ölmüştür. Bu travmatik olay sonrası anneannesi Adnan’ı İzmir’de yanına yerleştirmiş ve olayın etkisinde kalmaması için büyük çaba göstermiştir. Ancak Adnan Menderes ilerleyen yıllarda yakın çevresine hep gerçek bir aile huzuru ortamından yoksun oluşu ve normal bir çocukluk geçiremeyişinden yakınacaktır. İzmir’de ilkokulu bitirdikten sonra İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin açmış olduğu, Batı tipi ancak cemiyetin hedefleri doğrultusunda son derece idealist ve vatansever bir eğitim veren İttihat ve Terakki İdadisi’ne kayıt olan Adnan, buradan mezun olduktan sonra ise İzmir Amerikan Koleji’nde lise eğitimini tamamlamıştır. Amerikan Koleji’nde okurken misyoner faaliyetleri yürüten Amerikalı hocalarıyla başı derden giren Adnan, bu dönemde İttihat ve Terakki Cemiyeti İzmir şubesinde bulunan Celal Bayar’la tanışmış ve vatanseverliğiyle Bayar’ı genç yaşında etkilemiştir. Amerikan Kolej tecrübesi Menderes’in İngilizce öğrenmesini de sağlamıştır. Yaşadığı talihsiz olaya rağmen Menderes’in çocukluk ve gençlik günlerinin İzmir’de son derece mutlu geçtiği anlatılmaktadır.

Birinci Dünya Savaşı nedeniyle zorunlu askerlik hizmeti için orduya çağrılan genç Menderes, Suriye’ye cepheye doğru yola çıkmışken bir anda ortaya çıkan rahatsızlığı nedeniyle İzmir’e geri döner ve cihan harbi boyunca eline bir daha silah almaz. Ancak bunun acısını çıkarmak istercesine Menderes, Kurtuluş Savaşı sırasında Aydın’da bazı arkadaşlarıyla birlikte Ayyıldız Çetesi’ni kurar ve Söke’de Piyade Alay Yaveri olarak savaşa katılır. Savaşta gösterdiği kahramanlık nedeniyle Cumhuriyet’in ilanı sonrası Menderes’e İstiklal madalyası verilmiştir. Kurtuluş Savaşı sonrası İzmir-Aydın arasında mekik dokuyan ve topraklarını çok iyi kullanarak orta çapta bir servete ulaşan Menderes, bir yandan Karşıyaka Spor Kulübü ve Altay formalarıyla futbol da oynamıştır. Karşıyaka formasıyla futbola forvet olarak başlayan Ali Adnan; kaçırdığı bir gol sonrası Karşıyakalı taraftarlarının kendisini dakikalarca yuhalaması sonrası Altay kulübüne geçmiş ve burada kalecilik yapmıştır. Menderes’in dayısı Refik’in kızı ve Evliyazade ailesine gelin gitmiş Mesude’nin aracılığıyla 1928 yılında Fatma Berin Menderes’le evlenen genç Adnan, böylelikle çok güçlü bir Sabetaycı aileye iç güveysi olarak giriyordu. Adnan Menderes artık Tevfik Rüştü Aras’ın, Doktor Nazım’ın ve daha sonrasında Fatin Rüştü Zorlu’nun damat gittiği çok güçlü bir ailenin kanatları altındaydı ve siyasette önü açılmıştı. Bu bağlantıların da etkisiyle Fethi Okyar tarafından 1930 senesinde Mustafa Kemal’in direktifiyle kurulan ancak kısa sürede kapatılan Serbest Fırka’nın Aydın teşkilatını kurarak başkanı oldu. Serbest Fırka’nın kapatılması


sonrası bir Aydın gezisi sırasında Mustafa Kemal’le karşılaşan Adnan Menderes, görgüsü ve bilgisiyle Atatürk’ü etkileyerek CHP’ye katılması konusunda ondan bir teklif almış ve bu teklifi değerlendirerek 1931 yılında CHP’ye üye olmuştur. Böylelikle henüz 32 yaşında Aydın milletvekili olarak parlamentoya girmiştir. Ayrıca 1934 yılında çıkan soyadı kanunu ile Ertekin soyadını alan Ali Adnan, yakın arkadaşı Ethem Menderes’in etkisiyle iki yıl sonra soyadını değiştirerek Menderes soyadını aldı. Bu ikili arasındaki ilişki Soner Yalçın tarafından Efendi isimli kitabında polemiklere yol açabilecek şekilde yorumlanmıştır.

TBMM’deki ilk yıllarında tipik bir “backbencher” olan ve göze batmayan Adnan, yine de henüz lisedeyken tanıştığı Celal Bayar ve İş Bankası Grubu’na yakın bir kişi olmuş ve özellikle İsmet İnönü’nün devletçi politikalarına tepki duymuştur. Kendi de bir toprak sahibi olan Menderes o yıllarda özellikle toprak reformu gibi meselelerde CHP’nin devrimci Kemalist tavrından uzaklaşması için Bayar’la beraber büyük çaba göstermiştir. 1945 senesine kadar TBMM’de komisyon raportörlüğü yapan Adnan Menderes, o yıl Şükrü Saraçoğlu başbakanlığındaki hükümetin gündeme getirdiği Toprak Kanunu tasarısını şiddetle tenkit ederek komisyondan istifa etmiştir. Sonrasında Celal Bayar, Refik Koraltan ve Fuat Köprülü ile beraber “dörtlü takrir”i oluşturması nedeniyle Menderes arkadaşlarıyla beraber partiden ihraç edilmiştir. O yıllarda Türkiye İkinci Dünya Savaşı sonrası Batı bloğuna yanaşmaktadır ve İsmet Paşa çok partili rejime geçmenin zamanının geldiğini düşünmektedir. Böyle bir ortamda Celal Bayar’ın İsmet İnönü’den aldığı izinle Menderes, Bayar ve diğer arkadaşları 7 Haziran 1946'da, Demokrat Parti'yi kurarlar. Demokrat Parti içerisinde genel başkan Celal Bayar’ın ardından ikinci önemli isim haline gelen Adnan Menderes, 1946 yılındaki hileli seçimlerde Kütahya milletvekili seçilerek parlamentoya girer. Bu yıllarda Tan Gazetesi’ne de yazılar vermesi nedeniyle Adnan Menderes ve bazı Demokrat Partililer komünist olmakla suçlanmaktadırlar. CHP’nin politikalarına çok etkin bir muhalefet geliştiren Menderes ve Demokrat Parti, “yeter artık söz milletin” sloganıyla girdikleri 1950 yılındaki genel seçimlerde % 53,3 oy alarak 487 parlamento sandalyesinden 408’ini kazanır. Bu tarihi bir zaferdir ve Türkiye Cumhuriyeti devleti ve halkı demokratik yolla seçilmiş ilk başbakanını kucaklamaya hazırdır. Celal Bayar’ın cumhurbaşkanı seçilmesi sonrası Adnan Menderes başbakanlık koltuğuna oturur. Artık hep özlemini duyduğu çok önemli bir konumdadır ve projelerini gerçeğe dönüştürebilecek siyasal gücü vardır…

Adnan Menderes’in iktidarda kaldığı 10 yıllık sürece boyunca yaptıkları ayrı bir tartışma konusudur. Ancak ben bu yazımda daha çok Menderes’in kişiliği, siyasal eğilimleri ve Türk siyasal hayatına katkıları-zararları üzerinde durmak istiyorum. Menderes bir toprak ağasıdır ve sınıfsal pozisyonuna uygun politikalar izleyerek köy merkezli bir sanayileşme hamlesi başlatmıştır. Menderes’in enflasyonist politikaları ve sanayileşme hamlesi köy kökenli burjuvaziyi ve toprak ağalarını kollayan, köylünün ve emekçinin yararına olmayan bir çizgidedir. Ancak Menderes burjuvazinin yanı sıra köylü ve emekçilerin de kendisine destek vermesini dini siyasete alet ederek, komünizm ve laiklik düşmanlığını kullanarak ve çeşitli cemaat ve tarikat liderlerinin desteğini alarak başarmıştır. Menderes’in programı 1950-1954 arasındaki büyük başarı kazanmış ve Türkiye serbest piyasa ekonomisinin tohumlarının atıldığı bu dönemde gözle görülür bir ekonomik büyüme yaşamıştır. Kısıtlı da olsa başlatılan sanayileşme hamlesine paralel olarak köyden kente göç ve ilk plansız kentleşme eylemleri de bu dönemde gerçekleşmiştir. Menderes janti giyimi ve düzgün Türkçe’siyle şehirli


seçmene hitap ediyor gibi görünmesine karşın aslında kazandığı oyların büyük bölümünü kırsaldan toplamış ve bir kısım Anadolu halkının gözünde efsaneleşmiştir. Menderes’in sanayileşme hamlesi, İslam ve İslamcılığın dirilişine paralel olarak gelişmiş ve Menderes Cumhuriyet karşıtı bir kişi olmamasına karşın oy uğruna özellikle laiklik konusunda Cumhuriyet’e çok ağır eleştirilerde bulunmuştur. Zaten ezanın Arapça olarak okutulmaya başlanması, imam-hatip okullarının açılması, Köy Enstitüleri’nin ve Halk Evleri’nin kapatılması hep Menderes döneminde yaşanan ve muhafazakar kesimi mutlu eden gelişmelerdir. Menderes Kore Savaşı’na Mehmetçiği yollayarak NATO üyeliğini garantilemiş ve Sovyet karşıtı Bağdat Paktı’na imza atmıştır. Geliştirdiği güçlü milliyetçi-muhafazakar söylem nedeniyle Türkiye’de 6-7 Eylül Olayları gibi çok talihsiz vakalar da yaşanmıştır. Ancak iç politikada dini siyasete sıklıkla alet eden ve İslamcılığın yeniden doğuşuna vesile olan Menderes ilginç bir şekilde dış politikada tam bir Batı müttefiki olmuş ve Türkiye Demokrat Parti döneminde Birleşmiş Milletler’de Cezayir’in bağımsızlığının aleyhine oy kullanarak tüm dünya ve özellikle İslam aleminde Batı'nın uydusu olan bir devlet olarak algılanmıştır. 27 Mayıs ihtilali sonrası Türkiye'nin BM oylamasında Cezayir’in lehinde oy kullandığı ve Filistin davasında daha net bir tavır takındığını hatırlatalım. Ayrıca Alparslan Türkeş’in anılarında anlattığına göre Demokrat Parti ve CİA - MAH ilişkileri sonucunda 1958 yılında İsrail ve ABD ile birlikte Sovyetler Birliği’nin etkisini azaltmak için Baasçı devrimlerin gerçekleştiği Suriye ve Irak’ı işgal etmeyi göze almış ancak operasyon son anda uygulanamamıştır. 1958 yılında bozulduğu gerekçesiyle Ankara'ya sözde zorunlu iniş yapan Ben Gurion, Şimon Peres ve Zvi Zur’u taşıyan uçağın hikayesini yani bu sözde zorunlu inişle Suriye ve Irak'a yapılacak olan saldırıyı konuşmaya geldiklerini, çok yıllar sonra o dönemin MAH başkanı Behçet Türkmen’in oğlu İlter Türkmen açıklamıştır. Ayrıca yine o yıllarda DP'nin ve Menderes’in şahsi gayretleri sonucu Türkiye, Lübnan'da yaşanan çatışmalara dahil olmuş ve Hıristiyanlara uçaklar vasıtasıyla el altından silah yardımı yapmıştır. Ayrıca Menderes kendisini tanıyan tüm kişilerin aktardığı üzerine şahsi olarak laikliği benimsemiş bir insandır ve İslami pratiği yoktur. Bu durumda Menderes’in İslam’a ve Said Nursi gibi tarikat liderlerine olan yaklaşımını popülizm anlayışının güzel bir göstergesi olarak ortaya koyabiliriz.

Popülizm belki de Menderes’in politika anlayışını en iyi açıklayan terimdir. Tabii ki burada popülizm esas anlamı olan halkçılık manasında değil, oy veya rant uğruna halkın beklentilerine ya da hassas olduğu noktalara oynamak anlamında kullanılmaktadır. Menderes’in umurunda olan halkın beklentilerine karşılık vermek ya da laiklik konusunda daha yumuşak bir anlayış benimsemek değil daha çok bu retoriği kullanarak oy toplamaktır. Menderes ülkenin geleceğini düşünmeden uyguladığı enflasyonist politikalar, İMF kredileri ve serbest piyasa ekonomisi düzenlemelerine ek olarak diplomasi konusundaki Özal’vari rahat tavırlarıyla askeri-bürokratik ve entellektüel çevrelerde tepki çekmiştir. Mesela Amerika Senatosu’na yapacağı konuşmaya yarım saat kadar geç kalması o dönemde Amerikan basınında oldukça irdelenmiştir. Buna ek olarak Menderes yine Turgut Özal’a benzer şekilde oldukça pragmatist bir siyasetçi olmuş ve kararlarını değiştirmekten, sık sık söylediklerini reddetmekten çekinmemiştir. Mesela tüm anti-komünist retoriğine rağmen ABD ile baş gösteren sıkıntılar sonrası 27 Mayıs’a yakın bir zamanda Sovyetler Birliği ile ilişkileri geliştirmek için çaba göstermiştir. Menderes ayrıca sözde liberal retoriğine ve utangaç-kibar kişiliğine karşın siyasette son derece otoriter bir kişi olmuştur. Yakın çevresinden özellikle Bayar’dan çeşitli konularda tavsiyeler almasına karşın genelde kararları tek başına ve acele bir şekilde vermiştir. Kendisine yönelik parti içi muhalefeti sustururken, DP iktidarına eleştiri getiren gazete ve üniversite mensuplarını hapse attırırken ve CHP ve CHP’lilere yönelik olmadık kanunlar icat ederken Menderes, anti-


demokratiklikten de öte diktatörlüğe yakın bir eğilim göstermiştir. Menderes’in bir diğer özelliği de İsmet Paşa’ya duyduğu saygı ve korkuyla da karışık büyük antipati hissidir. Gerek CHP içerisinde bulunduğu dönem, gerekse DP-CHP rekabeti döneminde Menderes hiçbir diğer DP’linin yapamadığı saygısız açıklamaları İsmet Paşa aleyhine yapmaktan çekinmemiştir. İsmet Paşa’nın “sizi ben bile kurtaramam” uyarılarını da dikkate almayan Menderes, “ben kendime sabık başbakan dedirtmem” takıntısı nedeniyle anti-demokratik baskıcı uygulamalarını yaygınlaştırmış ve 27 Mayıs’ı hazırlayan birincil faktör olmuştur.

Menderes’in bu otoriter ve baskıcı siyaset anlayışında etkili olan faktörler kuşkusuz siyaseti tek parti döneminde ve CHP içerisinde öğrenmiş olması, 1924 Anayasası’nın etkisiyle güçler ayrılığı ilkesini ihlal eden tahkikat komisyonları gibi anti-demokratik uygulamalarını yasalara dayandırabilmesi ve Metin Toker’in deyimiyle “milli iradeyi temsil etmeyi istediği her şeyi yapabilmek” olarak algılamasıdır. Türkiye’nin demokrasi geçmişinin olmamasının da etkisiyle gerçekten Menderes demokrasiyi seçilmiş olan bir iktidarın istediği her yasayı geçirebilmesi olarak anlamış ve çoğulcu değil çoğunlukçu demokrasi anlayışına sahip olmuştur. Yüzde 50 civarında oy alıp istediği her şeyi yaparken, kalan yüzde 50’nin bu uygulamalar sonucu hakkının yendiği ve tepki göstereceği Menderes’in aklına gelmemiş ve yaptıklarını milli iradeyi temsil etmek olarak savunmuştur. Menderes; Dokuz Subay Olayı benzeri vakalarda da asker-sivil ilişkisine gereken özeni göstermemiş ve Vatan Cephesi gibi toplumda büyük bir ikilik yaratan uygulamalarıyla adeta 27 Mayıs’a davetiye çıkarmıştır. Ayrıca demir kırat efsanesini başlatan Menderes iktidarda kaldığı sürece ve özellikle ölümünden sonra sevenlerinin gözünde ilahlaştırılmıştır. Bu eğilim öyle bir hal almıştır ki, geçirdiği uçak kazasından sağ kurtulan Menderes yurda dönüşünde hayranı olan bir adamın oğlunu herkesin gözleri önünde kendisi için kurban etmeye çalıştığını görerek bunalıma girmiştir.

Menderes’in kişiliği de yazarların üzerinde kolay anlaşamadığı bir konudur. Kimileri Menderes’i kibirli ve güvenilmez biri olarak nitelendirirken, sevenleri ise çocuklukta yaşadığı talihsiz olayın etkisiyle onu hep hüzünlü olmuş, acılar çekmiş mahcup bir kişi olarak değerlendirirler. Menderes’in hayatı boyunca fazla arkadaşı olmamış ve ilerleyen yıllarda da daha çok çocuk yaşta tanıdığı arkadaşlarıyla vakit geçirmiştir. Ailesinin olmamasının da etkisiyle Menderes mutluluğu değişik kadınlarda aramıştır. Bu hızlı özel hayatı da Menderes’e yöneltilen eleştirilerden biridir. Menderes meydanlarda halka ya da parlamentoda milletvekillerine hitap ettiği konuşmalar hariç oldukça utangaç ve çekingen biri olmuştur. Depresif bir ruh halinin olduğu ve yalnızlığı sevdiği iddia edilmektedir. Sinirli olduğu ve insanlara çabuk küstüğü de bilinen gerçektir. Ancak herkesin üzerinde uzlaştığı nokta Menderes’in büyük bir karizma sahibi olduğu ve halkı popülist söylemleriyle avucunun içine almayı iyi bildiği şeklindedir. Bu şekilde merkez sağ demokrasisi söyleminin temel hatları olan ve ilerleyen yıllarda Süleyman Demirel gibi politikacılarca da kullanılacak olan anti-komünizm, din vurgusu, vatan-milletSakarya edebiyatı Menderes’in sıklıkla başvurduğu temalardır. Şevket Süreyya Aydemir’e göre Menderes iki ruhludur. Bir yandan oldukça pragmatist ve realist bir politikacı ancak bir yandan da uslanmaz bir romantik ve hayalci. İşte bu iki ruh arasında gidip gelmeler ve milli irade kavramını sorgulamayışı Menderes’in sonunu hazırlamıştır.


Cihad Baban da değerlendirmesinde onun en çok kendine dönük mizacı, eleştiriye olan aşırı tahammülsüzlüğü ve duygusallığı üzerinde durmuştur. Yaşadığı dönemde duygusal patlamaların etkisiyle tutarsız hareketlerini gözlemleyen Baban, Menderes’in zaman zaman çift karakterli yahut çift ruhlu olabileceğini düşündüğünü itiraf etmiştir. Menderes’in uluslararası ilişkileri de aynı insan ilişkilerinde olduğu gibi dostluk, düşmanlık tanımlaması bağlamında değerlendirmesi (Baban, sayfa 162) ve tüm diplomatik nezaket kurallarını hiçe sayarak Suriye’nin Ankara Büyükelçisini kendisine Türkiye-İsrail ilişkileri eleştiren bir soru sorduğu için herkesin önünde azarlamaya kalkacak derece duygusal ve eleştiriye hassas olması (Baban, sayfa 169) Baban’ın diğer önemli Menderes tespitleri arasındadır.

Her şeye rağmen Adnan Menderes 27 Mayıs sayesinde Türk siyasetine önemli bir katkıda bulunmuştur. Weimar Cumhuriyeti ve Nazi iktidarı sonrası Avrupa’da genel kabul gören demokrasinin yaşaması için seçilmişler kadar atanmışların da gerekli olduğu ve yürütme gücünün anti-demokratik uygulamalarını önleyebilmek ve azınlık haklarını koruyabilmek için çeşitli devlet kurumları ve mekanizmaların inşa edilmesi zorunluluğu Adnan Menderes ve Demokrat Parti tecrübesi sayesinde ülkemizde de anlaşılmıştır. Bu nedenle 1961 Anayasası yürütme gücünün yetkilerini sınırlandırmış ve azınlık haklarını ve devleti koruması için Milli Güvenlik Kurulu, Anayasa Mahkemesi gibi kurumları anayasal düzene sokmuştur. Ayrıca serbest piyasa ekonomisinin ve dış borçlanmanın zararları DP döneminde tecrübe edilmiş ve bu nedenle 1960’larda Devlet Planlama Teşkilatı önderliğinde devletçi, planlı bir ekonomi anlayışı benimsenmiştir. Dinin siyasete alet edilmesinin nelere varabileceği de Adnan Menderes hikayesinin bize sunduğu önemli bir referans noktasıdır. Ancak Türkiye’nin bu tecrübeden ne kadar dersler çıkardığı şu an içinde bulunduğumuz duruma bakılırsa oldukça tartışmalıdır.

Menderes’in Dramı sonu ölümle biten acıklı bir hikayenin adıdır. Ancak Menderes’in kendi hayatına mal olan yanlışları, milyonlarca insanın ve bir ülkenin kendine has modernizasyon programı uyarınca ulaşmayı hedeflediği parlak geleceğinin de sonunu hazırlamıştır.

ADNAN MENDERES