Issuu on Google+

İLK GENÇLİK ÖYKÜLERİ ( 15-16-17-18 )

LABİRENT

BALAMİR KÜRŞAT EYLÜL

SAÇMADA DİYEMİYORUM Paul Ackerman ve işte tablo saçmada diyemiyorum. Taşlaşmış bir yalnızlığın içgüdüsel devinimlerinin, örgütsel görünümlerini yansıtmışsınız. En azından fotoğraftan bir farkının olması sevindirici ve ilgi çekici. Yalnız kaldığı zaman, insanın aslında insan değil bir nesnenin nasıl saçmalayacağını gösterir bir tablo. Aslında bu tabloyu birebir yakından maalesef inceleyemiyorum. Sadece Özdemir İnce ‘nin Tekvin isimli şiir kitabının ön kapağındaki tablo bu resim. Aslında Tohum Ölürse ‘nin resmi ve şiirleri daha güzeldi. Siyasetname ve Nu ninda – a nezattani vadar ina ekutteni. Şimdi sen ekmek yiyeceksin sonra su içeceksin. İnsan pazarı bu günde dolup taşıyor, insanlar birbirlerinin görünmeyen kuyularını kazmakla meşguller, başka işleri yokmuş gibi. İnsanın insana yaptığını hayvanlar bile birbirlerine yapmıyorlar. İnsan neden ve niçin yaşadığını ve geleceğin nasıl geleceğini aslında bundan sonraki zaman diliminin geçmişteki gibi nasıl olacağını belki de geçmişin ve şimdinin yetip yetmeyeceğini soyut bir tasarıyla ve yapıcı bir kafayla, satranç tahtasında yapıcı bir kafayla karşı tarafın viyana savunmasını çökertmek için yapılması gereken hamleleri, geometrik bir düzen içinde sıraya koymak. Karmaşık zaten şuan ani bir kargaşa ayaklanmış ve gözlerimin önünden insanların mı yoksa başka canlıların mı gelip geçtiğini ayrımsayamıyorum. Aslında şuan ani bir eylem, nasıllara niçinlere ve nenlere inanamıyorsunuz. Benim buraya ne amaçla gönderildiğimi dahi anlamış değilim. Aslında anladım fakat anlamazlıktanda gelemiyorum, kişiliğime uygun değil. Perdeler yarı havlanıyor, perde aralığından bir yolcu uçağı geçiyor; ağır, hantal ve küçük. İşte insanın bir an için duraklayıp halüsinosyanik saçmalıklarla uğraşarak zaman kaybetmesine benzeyen uysal yalnızlıkların insancıl tanrılığı gibi ve halüsinasyonlar aslında soyut alemde, somut alemde bazı parçaların kullanıldığını gösterir bir belgeseldir. Ve insanoğlu yaptığı yanlışların farkındadır ve umarsızdır. Hayat ise; yeri ve zamanı geldiğinde uzayıp kısalan bir olgudur. Aslında hayat monotomlaşmış bir atom bombasıdır. Ve hayatta, niteliksel modern yükselişin gerçekleşmesi için, dünyada psikobiyolojik anlamda patlatılması gereken tek yararlı atom bombası denemesi bu olacaktır. Yani monotonlaşmış dünya havaya uçurulmalıdır. O zaman dünya belki de aşırı aşınmadan dolayı yerinde durabilir. Hayda o zamanda uzaya uçarız ve uzaylılar cahilliğimizden tiksinebilir. Havasal bir sorun var şimdi, dünya durduğu zaman atmosfer dengesini yitirecek, çatlayacaktır ve uzaya yayılacaktır. Yani Nasrettin Hoca’ nın göle yoğurt çalması gibi bir şey. Ya tutarsa, işte o zaman uzayda bizim olur. Ne gecekondu sorunu nede kodamanların ağız kokusu. Şimdi hangi gezegene gitsek ki; ayakkabımı ve ceketimi dünyada unutmuşum doğrusunu söylemek gerekirse, atmosferden geçerken tüm elbiselerim yanmış. Fiziğimin bu kadar etkileyici olduğunu hiç fark etmemiştim. Aslında bu kadar çirkin olacağımı önceden kestiremezdim. Şimdi sonsuzlaşmış bir bilinenin çözülmeye başlaması gibi. Kristof Kolomb yada Macellan gibi uzayı keşfetmek için siyahsallaşmış ve karasal bir kumaşın üzerine serpiştrilmiş toprak ve kum parçalarının birinde yol almak uzun olacağı gibi bu uzayda tünel ve metroda yok. Güya uzaylılar bizden 1000 yıl ilerdeymiş, hani lan bumuydu teknolojiniz. Bir jipiniz bile yok. Şimdi bir gezegen bulmalıyım. Herkes uyanıklık sanılan bir vahşilikle her yeri kapmış, anlaşılan insanoğlu buralarıda batıracak, küçücük dünyanın anasını ağlatanlar, burasını hiç umursamazlar. Neden bu eyyamcılar her yerde ve her yerin huzuru bozuyor ve kaçırıyorlar. Dünyanın durması hiç iyi olmadı. Her şey benim yüzümden, atom denemesini modern psikobiyolojik anlamda denemeye kalkışmamalıydım. Huzursuz, rahatsız, mutsuz, seviçsiz bir mahluk bir yaratığım. Şimdi bu uzayda ben bu uzayda bir mahluk, yaratık bile değilim. Tanrı gibi Azizim. Ben jiber galaxisisine gidiyorum. Kafam karışık, içimde, ardı arkası kesilmeyen bir kargaşa dünya durduğundan bu yana süregelmekte ki dünya duralı 1000 yıl oldu dediler. İnanamadım. 1000 yıl geciktiğime jiber galaxisisine gitemeye karar verildi ama yinede kararsız ve rahatsızım. Ya yanlış bir seçimse, ne demiş atalar “en kötü karar bile kararsızlıktan iyidir” saçma, kötü

kararın ceremesini çekmektense kararsız kalırım daha iyi. Ya gittiğim gezegende kadın ve satranç yoksa, aklımı oynatırım. Bedenimde aniden bir soğuklukla gelip, sıcağa dönüşen dürtüsel bir ürpertiyle uyanıyorum ve kesinlikle aman tanrım bir rüyaydı bu rüyadan arta kalan dört mısralık bir klasik şiir aklımda ve kağıda döküyorum. Yaş: 16

1999

YILDIZLARIN HARMANLANDIĞI GECE Dünya dönüyor sen ne dersen de. Dünyanın döndüğünden kimsenin şüphesi ve hiçbir şey dediği yok zaten. Umutlarla yarışıldı yıllar boyu ama insanoğlu umuda yenildi ve hep umuda sarıldı ve umutsuzluktan korktu. Dünya tamamiyle mantıksız ve insan dünyada mantıklı olmaya başladığı zaman hayallerle umutlarını yitirmekle yitirmemek arasında kendisiyle baş başa kalmak zorunda kalıyor. İnsan doğuyor , yaşıyor, ölüyor. Sadece öldüğüyle de kalmıyor elbet bir gün dirilecek. İyi ve kötü amelleri hesaba çekilecek. Hava biraz serin, gökyüzü yarısına kadar esirgeyici bulutlarla kaplı ve yıldızlar yanıp sönerken birbirleriyle yarışıyorlar. Gökyüzü bir yıldız harmanı şimdi. Bulutlar henüz yok olmamış anıları hatırlatıyor. Ben şehrin kirli kaldırımlarını yeksanek adımlıyorum. Hızlı yürüyorum; hızlı yürümek benim arkadaşlar arasında en kötü alışkanlığımdır. Onlarla beraber yürürken, şehrin caddelerini gezerken onlar geride kalırlar. Asıl en önemlisi bu gece içimde yeşeren umut, umutla yarışıldı, umutla yarıştı asırlar boyu insanoğlu, umuda yenildi. Ve umuda sarıldı umutsuzluktan, umutsuz kalmaktan korktu 20 yy. insanı. Dünya tamamiyle mantıksız. İnsan mantıklı olmaya başladığı zaman hayallerini ve umutlarını kaybetmekle kazanmak arasında kendisiyle baş başa kalıyor. Gece yine benim. Bu gece yine şehrin caddelerindeyim. Gökyüzünde yıldızlar harmanlanmış, yanıp sönmemek arasında karar veriyorlar. Hatta birbirleriyle yarışıyorlar. Hava ılık arasıra serin. Ufuk, bir orman gibi esirgeyici bulutlarla kaplı. Bulutlar beni anlatıyor. Henüz yok olmamış anıları anımsatıyor insana. Ve insan insan olduğunu hatırlıyor ve bir zerrenin bu kainatta nasıl bu kadar büyük olabileceğini ayrımsıyor. İnsan yaşadığı müddetçe özgür hissediyor kendini. Hür özgür ve tek. Silik ve bronzlaşmış insan yüzleri akıyor gözlerimin önünden. İşte bu gece yıldızların harmanlandığı gökyüzünün yarısına kadar bir orman gibi esirgeyici bulutlarla kaplı olduğu bu gece. Yine şehrin caddelerindeyim ve şehrin en işlek caddesinde yürümekteyim. Asıl en önemlisi bu gece içimde yeşeren bir umut. Umut ki asırlar boyu insanoğlu bu duyguyla yarştı, umutsuz kalmaktan korktu ve umuda yeksenak yenildi. Ve umut için sadece bir umut için yeni nenler aradı. Bu gece aslında umut günden güne insanın içinde beslediği, beslemesi gerektiği zaman beslediği ve yeşerttiği mantıksız bir duygudur. İnsan hayatta mantıklı olmaya başladığı zaman tüm umutlarını yitirmekle kaybetmemek arasında kendisiyle ve hayalleriyle baş başa kalmak zorunda kalıyor. Ve bulutlar insana henüz yok olmamış anıları anlatıyor. Bulutlar bu gece beni hatırlatıyor. Ve insan kainatta bir zerrenin dahi ne derece önemli olduğunu ayrımsıyor. İnsan kainatta varolduğu sürece özgür hissediyor kendini. Ve şimdi üç caddeyi birden dönüyorum, çöpler toplanıyor çöp arabalarına. 3-4 kaldırıma üçer saniye aralıklarla uğrayıp geçiyorum. Lekeli dolunayın dünyaya düşecekmiş gibi döndüğü, göründüğü bu gece eskisinden daha hızlı yürüyorum. Gece bir ayrılık yada gece bir insanın korkunç tarafıdır. Geceden korkmamız gerek ama ben korkmuyorum. Bu gece yine benim ve yürümekteyim. Umudun son bulduğu yere doğru. Bu gece bir insanın başkaldırışı yada bir kadının bacaklarının ararsı gibi sıcak hareketli ateşli dirençli ve yeni olaylara doğurtkan. Yaş : 16

1999

BÜKÜLMÜŞ HAYAT Birileri bağırıyor; hayatta tüm zevklerden mahrumsun oğlum, bu mahrumiyetler zinciri dahada uzayacak boynuna dolanacak ve boğulacaksın. Hayır ben yarı uykuluyum, uyku sersemiyim. Bağdaş kurmuş oturuyorum, sanırım. Kalkıp yürüyorum. Koşuyorum. Gökyüzünde binlerce uçurtma birbirlerine çarpmadan uçuyorlar. Daha sonra uçurtmaları adi kurşunlar deliyor. Ve yeniden uçurtma yapmaya başlıyorlar. Hayatta kimsenin kimseye hayrı faydası yok. Herkes birbirinin kuyusunu kazmakla meşgul, tüm kafalar dar uyuşuk. Bunların gözlerine cehaletin karanlığı çökmüş. Uzaktan uzağa sesler birbirini tanıyamıyor. Kırılmış, ezilmiş bükülmüş hayatta neler oluyor demek. İnsanların kafaları burkulmuş. Hiç kimse yaptığı kötülüğün farkında değil. Çünkü cahil bu kadar. ( herif cahilse ve zenginse,zengin değil, olmaz. Anca sonradan görme olur. Cep telefonunu kullanmaktan bile acizler. İğrenç şekilde hava atıyorlar. Görgüsüzce kullanıyorlar. Otomobili görgüsüzce kullanıyorlar. İğrenç görgüsüz konuşuyorlar…) Yaş: 16 - 1999

Yürüdün ağaçlı yolları bitti mi daha dünya kadar yol var önümüzde anladın mı hayatı anlayamadık daha anlayamadığımız dünya kadar şey var. Mehdi yürüdü şehrin ağaçlı yollarını. Bitmedi yollar, bitmeyecek daha dünya kadar yol var önünde. Bir zamanlar çalıştığı inşaatın önüne geldi ve baktı biraz. Hala bitmemişti inşaat. Ustasının bağırtılarını, terini sildiği bezi ve susadıkça içtiği üzerinde badana boyası sıçramış bidonu hatırladı. Ve şimdi işsizdi, işler durmuştu, genellikle yaz günü dahada artar işler ve inşaatlar. Amele pazarlarında sürtmeninde pek yeri gereği yoktu artık. İlkokuldan sonra başlamıştı bu işlere. Zanaatı marangozluktu, ustasıydı artık. Çırakken işler daha yoğundu. Şimdi o kadar yok. Kart sesiyle bir hatta bir çok müezzin ezan okumaya başladı, başladılar. Tren yolunun 100 metre ilerisinde bulunan camiden. Önceleri namazlarını da vaktin de kılardı. Şimdi gitti oturdu. Çırakken oturduğu toprak yükseltiye “ boşver” dedi elinin tersiyle, bir cigara yaktı. Sigaranın dumanını ciğerlerine dek çekti ve bozuk bir borazan sesi gibi hırıldayarak öksürdü, iki parmağının arasında titreyerek söndürdü sigarasını ve yarısına kadar boş olan sigara paketinin içine yine elleri titreyerek bir keşiş sessizliğinde koydu. Ve gözlerini kısarak ileriye baktı, başını bir derviş edasıyla kaldırdı. Küçük bir serçeyi aceleye gelen bir iştahla kemiriyordu kedi ve ikide bir patilerinide yalıyordu, kırmızı dilini içerde ıslatarak. Kedilerden tiksinirdi. Kediyi, serçe bir kemik maketine gelene kadar seyretti. Ve anladı ki bir kediye bile rızkını veren, elbet bir gün kendisine de verecekti. Ve çalıştığı ufak tefek işler sayılmazsa bir yıldır işsizdi. Boşver dedi yine elinin tersiyle. O bunun değişmez kendine has bir hareketiydi. Bu alışkanlığı yüzünden az dayak yemedi ustasından ama yine de bırakamadı. Kalktı, acelesiz bir hareketti bu. Böyle bir alışkanlığı yoktu, bir yıl içinde edinmişti bu alışkanlığı. Bir iş bile bulunmuyordu, bulamıyordu bu şehirde. Düzen ensesi kalın kodamanların ayarındaydı. Utanıyordu baba evine işsiz, parasız gitmekten. Bu kurulu düzen kendisine bir iş, sadece çalışacak bir iş bile vermiyordu. Bu dünya da herkes belki de hak ettiği ve layık olduğu yerdeydi. Belki de herkes bu dünyada hak etmediği ve layık olmadığı yerdeydi. Güneş bulutların arasından arada sırada seğirtiyordu ve yeniden izin vermiyordu bulutlar. Yürüdü mehdi şehrin ağaçlı yollarını belki camiye belki de cehennemin bir yerine gidiyordu. Namusunla ekmek kazanmak yasaktı bu düzende. Düşünerek yürüdü tüm bunları, kendi kafasında tasarladı tüm yapılması gerekenleri. Şu veya bu şekilde para kazanması gerekiyordu. Yürüdü nereye gideceğini bilemeden. Belki camiye belki de cehennemin dibine. Yaş; 16

1999

ŞANSIZLIK Şansızlık yine tüm aksiliğiyle yine geldi dikildi karşıma. Çıkmaz sokaklarda dolaşan bir zavallı gibi hissediyorum kendimi. Yürüyorum. Düşünüyorum. Düşünürken peşinden koşuyorum bir şeylerin, ideolojilerin ve dahilerin. Yine yakamı bırakmıyor lanet ve şansızlık. Tüm bir günüm, tam yirmidört saatim bir işe başlamak ve o işi bitirmeden bırakmakla geçiyor. Ve bir şeyler tam iyi gidecekken, ardı arkası kesilmeyen ve nerden koptuğu belli olmayan bir şansızlık yumağı yuvarlanıyor ve tüm işi sekteye uğratıp ıskartaya çıkarıkmasına sebep oluyor. Bir hayata bakıyorum birde kendime, anlıyorum ki hayatsal konumum diğerlerinden çok daha fazla düşük. Kirli para yine iğrenç kişiliğini gösteriyor hiç utanmadan, ve ben işte bu yüzden proleter bir genç olduğum için kokuşmuş kapitalizmin çökmesini istiyorum ve kapitalizmin çöküşünü dört gözle bekliyorum. Kitap alacak param bile yok. Bu benim suçum mu? Bu benim suçum değil, bu kokuşmuş sistemin suçu ve suçlular cezalandırılmalıdır. Ben yinede giden kül ve anı olan umutlara yanıyorum. Ne hayallerim ve umutlarım vardı kimse bilmez. Bilemez. Her gün birer birer yokolup yanıp kül olup gittiler. Ve yinede lanet aksilikler, şansızlıklar ve lanet yoksulluklar peşimi bırakmadılar. Beni buralara kadar izlediler. On altı yaşındayım ve on-altı yıldır ne düşündüğümü anlatmak istiyorum ama buna bir türlü muvaffak olamıyorum. On-altı yılda neler oldu kimler bilir ki? Geriye dönüp baktığım zaman , ben ne idealist, anarşist ve hayalperest çocukadammışım demekten başka bir şey gelmiyor aklıma. Çok uzun seneler geldi geçti hayatımdan. Saatler ve aylar hep uzundu. Ve on-altı yıl gelip geçmek bilmedi. Çok acı çektim. Aslında acıdan, zilletten, şansızlıktan, ve sefaletten başka bir şey görmedim şu onaltı yıllık dünyamda ve hayatımda. Dünya ve hayat akmaya devam ediyor. Yinede her şeye rağmen demek ve yaşamı muhteşem algılamak en iyisi ve mükemmeli. Çünkü bizi gerçekleşmesi gereken hayaller, idealler, projeler ve serüvenler bekliyor. Ve idealizmim adına yaşıyorum. Beni hayata bağlayan tek şey yok çok şey var; ideallerim, hayallerim, projelerim ve serüvenlerim. Yani : idealizm. Yaş : 16

1999

OLANS İnsanın güzel bir şeyleri olduğu zaman çekinmeden ve utanmadan gösterir. Amaç ; sanatsal ve bilimsel bir toplum yaratmak. Normal bir insan olmadığımı kabul ediyorum. Aslada olmak istemiyorum. Sıradanlıktan ve basitlikten iğreniyorum, nefret ediyorum. Sekiz yıllık eğitim sistemi çalışman bumu? Sekiz yılda anca bu kadar. Aklıma esti yazdım. Yalan söylediklerimi de kabul ediyorum. Sıradan ünlülerden olmak çok basit ve bayağı. Olmak istemiyorum. Hani varya gece hayatlarından başka sosyal aktiviteleri ve yaşama belirtileri olmayan kokuşmuş sistemin şarlatanları olmak istesem de olamam. Ölümle tehdit etseler bile asla sıradan ve basit olamam. Şöhret olmak zormuş ha sittir! Belli bir dönemden ve aşamadan sonra sex gibi şöhrette monotomlaşıyor. Ben asla monotom değilim. Ben de ki paraya ve şansa ait sex değildir. Benim cinselliğim asi, sıra dışı ve estetiktir. Anksiyete Klasik anlamda çirkin bir adamım Estetik ve etkileyici Kolay değil İnsan olmak kolay değil Ama inanıyorum insan olmayı başarabilirim. Benim hayatım İnsanlığa Özgürlüğe Barışa Umuda Bağımsızlığa Devrime Ve hümanist anarşizme Ayrıca duygusallığa ve düşünce özgürlüğüne Adanmış bir hayattır Ve yaşamdır Ve öyle kalacaktır.

Başımı belaya sokmak istemesemde belalar gelir yine beni bulur. Lanet bir iş bu. Hocalarla girişilen polemikler. Komunizm propagandası ve yayma çalışmaları ve bir zamanların fundementalisti. Bilemiyorum vageçermiyim komunizmden. Politik anlamda ölmüş bir sistem, bilimsel anlamda hala ayakta. Sosyal adaleti, aile, din, ırk, örf ve adetlere karşı oluşu beni bağlı kalmaya zorluyor. İnanıyorum Çekici Ve Etkileyici Kafam yine karmakarışık Birkaç kez tekrarlamada fayda var ama Bu kadar sık sık ve karmakarışık olursa Ve Bu hezeyanlar bu yaşta bu derece ilerideyse Kimbilir yıllar sonra………….. Delirirmiyim İntihar edermiyim İşsiz kalırmıyım Şöhret olurmuyum Uluslar arası bir deli bir çılgın bir hayalperest olmayı 15 yaşında kafaya koymuşum. Diğeri neydi. Zeki değilim ama zeki görünüşlüyüm. Sefil bir savunma mekanizması ve neler gördük şu Hayatta, çok şeyler yaşadık ama yaşamadığımız daha çok şey var. Ve tahminlerimin tersimi çıkıyor benmi öyle zannediyorum? Yaş : 17 2000 ( psikonevrotizm )

Öğle oldu. Öğle güneşini yüzünde hissetti. Ve ağırca doğruldu tamamiyle uyanmıştı artık ve “nasıl bir pisliğin içine düşmüşsün oğlum” “kurtulamayacakmıyız?” dünyaya sövdü. Annesinin sol kulağı sağır oldu. Babasının beyni zaten çürüktü. Bir çay içti zaten iştahı yoktu. Üçbuçuk senedir giydiği takım elbiseyi giydi, kravatını çözüp çözüp yeniden bağladı. Ve uzun ince bir yol değil, aile denen hapishaneden okul denen yarı açık cezaevine uzun, tozlu ve yorucu bir yolculuk başladı şimdi. Otomobiller geldi geçti tozlar bıraktı. Tozların hepsi birden ayaklandı, ayağa kalktı. Otomobil sürenler sırıtıyordu ve her dakika okula biraz daha geç kalıyordu. İlk önce söylemesi gereken yalanları tasarladı beyninde. Sıradan ve monotom olmamalıydı söyleyeceği yalanlar ve hiçbir zaman olmamıştı. Halsizdi, yememişti yemeğini. Tüm umutları suikasta uğramıştı ve sözlüye yine çalışmamıştı. Sol elinde bir defter bir şiir kitab’ıyla yol alıyordu, perişandı vaziyeti. Adaletsizdir bu dünya dedi ve söyledi hayatta her şey vardır, her an her şey olabilir. Hayat zaman ve mekan sadece görsel ve hissel bir yanılsamadır, ardından tarihi özetledi. Yollar sessizdi yollar bomboştu yollar küsmüştü toprağa ve güneşe; asırlardan gelen ve uzak doğunun mukaddesatına giden bir yolculuk gibiydi ve gelecekte ağarmıştı saçları. İhtiyarlamadan ölmek, genç ve başı dik ölmek istiyordu. Kehribar bir tespih sallandı, sazının akordunu yaptı ve çaldı bir Çingene. Davulcular çaldı davulunu yuvarladılar. Bir otomobil bastı frene birikmiş çöpünü döktü bir kadın. Bir helikopter ağır ağır geldi geçti gökyüzünden ve umarsız bir ezan okundu. Çabuk bitti ezan ve bir sela verildi “dikkat, dikkat” dedi hafız bilmem ne köyünden bir adam çıkmış uzaya. Telaşlandı bastonunu düşürdü bir ihtiyar. Sabahçılar boşandı okuldan çalan zille beraber. Sıra oluyordu öğrenciler bethowen çalınıyordu, kuran okunuyordu. Dünyanın en ücra köşesinde Nazım Hikmet ‘in şiirleri okunuyordu, ezberleniyordu. Yılmaz Güney ‘in filmleri izleniyordu. Ve inançları uğruna öldürülenleri anıyordu kainat. Ve ben yürürken dünya dönmeye devam ediyordu. Ve ben yarı ölü yarı tanrı. Bir elimde kalem, bir elimde Nazım Hikmet ‘in kitabı, gözlerimde Yılmaz Güney ‘in sinemasal yapıtları. Beynimde, ellerimde ve gözlerimde kainatsal bir devrimin izleri var. Ve olmaya devam edecek. Bir tren geçti ve geri çekildi kamera tren göründü tamamiyle ve gürültüler, bir geçiş şöleniydi ve rayların töreniydi. Yalnızdı. Burnunu karıştırdığı için okulu geç kalırdı. İğrençti ve çirkindi. Yoksuldu ve halsizdi. Ama yenilmemişti. Aslında yenilmişti ama vazgeçmemişti. Zarif güller gibiydi rüzgar, estikçe geliyordu güllerin kokusu, buse buse, hazin bahçelerden ve sularda ördekler yüzüyordu. Sigara kokusundan ve dumanından boğuluyordu bir çocuk ama acısı hiç dinmiyordu, bitmiyordu, usanmıyordu ve bıkmıyordu. Talihsiz çilekeşlerin. Çaldı kapıyı girmedi sınıfa. “hocam ben geldim” benmi geliyyym yoksa sizmi kovarsınız.” Bir kahkaha bir kahkaha daha. “oğlum git allahaşkına, geç kağıdı alda gel” “hocam bu saç sakalla geç kağıdı değil diploma bile vermezler adama” “ neyse geç otur” ve göz göze geldi güzelle “yine geç kaldın dersin bitimine çok az kaldı” dedi güzel. Bana. “kompozisyonumu yazarmısın” “ büyük zevkle” bir dünya vardı geride kalan hazine bitmek tükenmek bilmeyen ama hep iç dünyasıyla ilgisi olmayan davranışlar sergiliyordu. Ama biliyordu şu koca dünya sadece yaşadığı çevre değildir. Fakat tüm sıradanlar koca dünyayı sadece yaşadıkları, yaşamak denirse çevre sanıyorlardı. Küçük beyinleriydi kimbilir. Küçük ve dar kafaları vardı. Ne düşünürlerdi bunlar, bunlar sıradan ve cahildi. Cahiller düşünmez düşünmek istemez. Çünkü böyle bir yetenekleri yoktur. Cahiller düşünmezler ve bilginler asla övünmezler. Ders yine sıktı bunaltıyordu yanağı zaten yanmıştı. Ve bir bomba patlamalıydı, sorgulamalıydı tüm sistemi. Öylede yaptı, hiç kimse cevap bulamadı sorularına. Yüceldi insan olanların gözünde. Yere göğe sığdıramaz oldular O’nu. Ve “sen yanlış yerde doğmuşsun” dedin O’na. Yaş : 17 1999

MİSAFİR Ev misafirlerle dolup taşıyordu. Teoman katlı uyandı, ortalık ikindi sonrasıydı. Gündüzleri böyle bir iki saat kestirmek adetiydi. Uyandığında ve yataktan kalkıp elbiselerini giydiğinde evde uzaktan yakından tanımadığı insanların dolaştığını görünce hiddetlendi. Sanki ne vardı bu evde, bu insanlar onun bunun evini ziyaret etmekten, insanların iki ayağını bir pabuca sokmaktan zevkmi alıyorlardı. Halbuki uyanır uyanmaz bir banyo yapsam ne iyi olur üstüne de bir bardak çay ve yarım ekmek arası domates peynir ve sonra kendini dışarı atıp bir serseri gibi gezmek, tüm hayalleri suya düşmüştü. Ev küçüktü, kendisi evin en küçüğüydü. Annesinin misafir gelen kadınlarla fısır fısır yaptığı boş ucuz dedikodular, babasının elinde ki sigara, oturma odasından gelen yiril yiril bir sigara kokusu, sigara içen heriflerle lumpenlerle attığı kahkahalar, hepsi ama hepsi sinir sistemini altüst ediyordu. Birde adettir, töredir, gelenektir, gelen misafirlerin elini sıkıp öpmek, onlarla tanışmak ve dahası herifler moruklamışsa ellerini öpüp alnına koymak mecburiyettendir. Dahada yetmiyor, saygısızlık olmaması için misafirlerin hele birde erkeklerin lumpenlerin cigara dumanından göz gözü görmeyen salonda onların yanında oturmak, havadan sudan konuşmak, “hangi okula gidiyon” “aman okulunu bırkma oğlum bak görüyon halimizi götünü devlete dayadın mı gerisi golay. Birde kız bulur çoluk çocuk yaşar gidersin” Teoman tüm bunları ihtiyatlı bir sabırla istemeye istemeye yapmak zorunda kaldı. - vay bu senin oğlan ne uykucuymuş ha okuldan sonra ne yapacak. - Ne biliym üniversiteyi kazansa bile elde yok avuçta yok doğru sanayiye zanaat öğrenecek. Zaman aktı. Teoman salondan kalktı, mutfağa gitti, annesine çayın olup olmadığını sordu. Dahası Teoman ‘ın işi gücü yok çayı salona götürecek sonrada leş gibi cigara kokan lumpenlere çay dolduracak servis yapacak. Ölme eşeğim ölme. Şimdi hayat mı oluyo bu. Ama misafir kadınlardan bir kadın var ki, çiçek deseninden bir etek giymiş, eski bir entaride üstüne başına başörtüsünüde kekik yapmış, bakımsız ama etine dolgun güzel ama ciddi anlamda güzelbir kadın gözüne ilişti Teoman ‘ın. “ah ulan o kalçalar ne biçim yalanır, o memeler ne biçim dişlenip ısırılır, o bacakların arasında ki şehvet yuvası nasıl yutulur, nasıl yarılır” Teoman böyle dünyanın ceddine sövdü “ olur mu böyle abisi Allah ‘ın krosuna böylesi nasip edilir mi; böyle düzenin anası …kilmez mi” ne talihsiz ve şansız bir adam olduğunu düşündü . başını yukarı kaldırarak “ Allah mısın be, biz istesek saçının telini koklatman. Bu yavruyu bu lumpen kodamanlara nasip eden. Bize gelince nalaş. Böyle Allah ‘lığı herkes olsa yapar. Söve söve her şeye boşvermeye çalışarak, kıskançlığın acısıyla cebelleşerek banyoya girdi. Elini yüzünü bir kez daha yıkadı. Tevbe çekmeye başladı ve “ ey allahım bağışla benitüm bunlar sinirdendi, gençlik işte, sana ve aleyhine söylemiş olduğum tüm sözlere tevbe ediyorum. Yarabbi diyerek tevbe çekti. Üç kere ihlas okudu bir kez Fatiha okudu. Üç kere kelime-i tevhid beş kere kelime-i şahadet getirdi. Ve sonra soğuk suyla iyi bir duş yapmayı koydu aklına. Ev küçüktü, ne yapsan görülür ne söylesen duyulurdu. Şimdi banyo yaptıktan sonra çıkacak herkes görecekti. Teoman “ aman be boşver kime rezil oluyoruz. Adamlar bu eve gelmeye beni rahatsız etmeye utanmıyorlar, ben banyodan çıkmaktan utanıyorum. Ben banyodan çıkmaktan utanıyorum” dedi. Ve birazda tedirginliğin verdiği karasızlık ve sıkıntıyla banyo kapısını hafifçe çekti, kapıyı kapattı. Elini kapı kolundan çeker çekmez kapı yeniden açıldı. Bu sefer biraz daha hızlı çekti, kapattı yine açıldı. Bu sefer daha şiddetli çekti ve kapattı. Kapı biraz durdu yeniden açıldı. Mutfağa gider ve - ana bu kapı niye kapanmıyor ya? - Amaaan ne biliym oğlum tuvalet mutfak kapısından sonra şimdi bu tutturdu. Kilit yine yalama olmuştur. Hele bir misafir gitsin baban yapıverir.

Misafir kadın - boşver canım bizden mi utanıyorsunuz. Alsın yapsın. Baksana çocuk banyo yapacakmış. Teoman keskin bir bakışla baktı kadına, kadında baktı ama parlak ve siyah gözlerini aniden çekti. Anası: - bu güpegündüz banyo yapmakta neyin nesi oluyor… Teoman artık terlemiştir. Pencereden sızan ışık alnını bir ayna gibi parıldatmaktadır. Uyandığımda üstüm başım ter içindeydi. Hemen pencerenin yanında güneşe karşı uyuya kalmışım. - kalın tül perdeyi çekemedin mi. - Unutmuşum işte. Teomanın anası denen kadın onu şurda burada ( farkında bile değil ) rezil etmekten başka hiçbir işe yaramayan, çenesi makine gibi çalışan cazgır karılardandı. Teoman - sen şimdi bırak çeneyide şu babalığı çağır kapıyı yapsın. - Ölse gelmez, bilmiyon mu, çayı bitirene kadar gelmez. Şimdi salonda sigara tüttürüyorlardır. Allahım yarabbim nedir benim bu heriften çektiğim. Şimdi perdeler dumandan sapsarı kesilir. Balkonda içinsene, misafirdir diye söyleyemiyoruz ki. Misafir kadın: - vallahi aynı dert benimde başımda, git balkonda iç diyorum anlamıyor, cibiliyetsiz. Neymiş golleri kaçırırmış yazık olurmuş ayy ( iğrenerek ) bir yatağa girerken görsen leş gibi kokutuyor, hadi neysede alıştık artık. Oda iyi ama çarşafa , yatağa, yorgana, üzerime siniyor koku. Kız ben de bıktım vallahi, keşke babamız okutsaydıda iş sahibi olsaydık, okutmadılar neymiş kız çocuğu okurmuymuş . anası : -aman keşke hemşire olmayı ne istedim di. Üniversiteleri bitiripte iş sahibi olsaydık. Dost tutar canımızın istediğinin altına yatardık. ( kahkaha atarlar ) parlak gözlü kadının hoşuna gider. Gözlerinden sezinliyordu bunu. Sanki yapmak isteyipte yapamadığı çok şeyler varmış gibiydi gözleri. Elin de ki, bulaşıkları yıkadığı bezi musluğun arka üstüne taktı. Bastırdığı duygular yine parlak ve siyah gözlerinde donuyordu. Hayatı boyunca bastırmak zorunda kaldığı duygular gibi. Bastırılmış duyguların keşmekeşliği bu sözleri söyletiyordu. Anası teomanın kadına dikkatlice baktığını görünce yine alışkanlık edindiği çirkefliğini sergilemek istercesine: - yoksam yatakta şeytan mı eriştiriyo? Teoman sinirinden - ulan şimdi şeytanınada ana: amaaaan duyuyongı gız. Anasıyla konuştuğu lafı bilmiyo. Kulağından duyuyomu ağzından çıkanı gavur dölü. Bu son cümleyi salondan duyan babası nazikliğini göstererek: - kim gavur gavurun gızı….. salahhh getir şu çayları anasının babasına ses çıkaramaması. Teoman ‘ın insanlığından nasibini almamış babasına nefretini arttırdı. Anası tüpün üstünde kaynayan çaydanlığı sağ koluna demliği sol koluna aldı. Küçük tepsinin üzerinde ki bardakları doldurmaya başladı. Siyah parlak gözlü kadın süzgeci tutuyordu. Çay bardaklarının üzerine sırayla dolma sırası geldiği zaman çocuklar, balkonda güle eğlene oynuyor, bağırıyor, çağırıyorlardı. Balkon demirlerine asılıp bağırıp çağırıp kahkaha atan çocukları, orta yaşlarda yine etine dolgun ağırbaşlı bir kadın tutup

indiriyordu. Annesinin demliği ve çaydanlığı koyduğu tepsiyi Teoman aldı ve salona büyük bir utançla götürdü. Kendisini evin, evde kalmış büyük kızı gibi hissediyordu. ( aman be ne rezaleti, adet bu gelenek ! evde eğer bir salonda erkekler topluca oturuyorsa, hizmeti en küçük yaştaki erkekler yapar. Bir kadının çay tutması yakışık almaz lumpenlerin mutaassıp ailelerinde. Teoman ın ailesi ne de mutaassıp bir aile, öyle görünüyor sadece. Eğer kadınlı erkekli oturuluyorsa kadınlar hizmet yapardı, lumpenyada) Sanki kadınlar kocalarından kurtulmanın fırsatını bulmuşlar gibi mutfak ve balkona doluşmuşlardı. Daha sonra biraz kadınlarla fasl ettikten sonra Teoman kadınlardan izin isteyerek ve herkesin dikkatini çekerek banyoya doğru gitti. ………………………………………………………………………………………………… (…………………………….tam bir sayfa kayıp…………………………………………….) Tüm hızıyla hareket ettirmeye başladı. Şap şup sesleri ve hızla alıp verdiği soluğu banyo duvarlarında yankılanıyordu. Bu seslerin dışarıdan duyulması mümkündü. Ses yapması ve banyodaki sesleri bastırması için suyu açtı, beklenmedik bir anda, annesinin sesi geldi. Teoman diyerek kapının koluna dayandı, kapıyı açtı Teoman bu kargaşa arasında ne yapacağını şaşırdı, penisini eliyle kapattıktan sonra ( ne kadar kapatabildiyse geri döndü ) - ne var be açılır mı böyle zamanda - N’olmuş. Ben den böyle anadan üryan çıkmadın mı? Senden mi utanacakmışım, Allah canığı almasın emi. Yılan yumurtasından çıkmışda kabuğunu beğenmemiş, şurdan süpürgeyle küçük küreği ver. Hadi çabuk ver Teoman : - ana şu kapıyı kapat kafamı bozma. Anası kapıyı biraz aralıkk bırakır. Teoman da küreği ve süpürgeyi kapı aralığından ikisini birlikte sol eliyle verir. Teoman daha sonra masturbasyon işlemine devam etti. Artık başladığı gibi heyecanlı değildi, anası tadını kaçırmıştı. Boşalımınıda az birşey kaldığı için Birkaç hareketle soluk soluğa boşaldı. Hiç menisini bu kadar uzağa attırdığına ve bu kadar çok aktığına şahit olmamıştı. Siyah ve parlak gözlü kadının etkisi olsa gerekti. Zaten yataktan kalktığında penisi ardın kadar doluydu. Bir haftadır masturbasyon yapmıyordu zaten. Bu kadar süre nasıl dayandı hayret etti. Üç dakika sonra yeniden boşaldı. Şimdiye kadar hoşuna giden tüm kızlarla sevişti hayalinde. Her kızda bir masturbasyon daha artık yorulmuştu. Yedinciye geldiğinde fena halde yorulmuştu. Penisinde de akacak meni kalmamıştı zaten. Organını ve ellerini temizledikten sonra, yerdeki dölleride suyla beraber akıtmak zorundaydı. Sonra gusül abdesti için hazırlığa başladı. Allah göstermesin gusül abdesti olmazsa cünüp cünüp nasıl gezerdi. Cenabetliğin uğursuzluğu çökerdi, maazallah. O yüzden hemen lavobaya yöneldi. Ve musluğu açar açmaz musluk kusar gibi biraz su fışkırttıktan sonra su bir daha gelmedi. Yine besbelli ki anası bulaşık yıkıyordu. İki musluk bir arada çalışırsa hep böyle oluyordu. Banyo borusu mutfak borusundan sonra olduğu için tüm su mutfağın musluğundaydı. Anasına bağırarak bulaşığı biraz çabuk yıkamasını söyledi. Oda çay bardaklarını yıkadığını ve hemen bitireceğini söyledi ve dediği gibi yaptı. Banyo kazanının üstünde ki musluk akmaya başladı. Teoman oturarak beklediği biraz şimdiki halini birazda geçmişi düşündüğü küçük rahleden kalkarak ilk önce “ niyet ettim Allah rızası için cünüplük için gusul etmeye” diyerek, ellerini yıkamaya başladı. Üç kez ağzına su verdi ve gargara yaptı. Üçkez burnuna su çekti, küçük parmağıyla burnunun içini temizledi. Sonra birden idrarının olduğunu fark etti. Zorlayarak işedi. Ve penisinin içinin acıdan yandığını hissetti. Bu arada geriye kalan meniside idrarla birlikte akmıştı. “ oğlum böyle üst üste çekersen yara edersin küçük Teoman ‘ı” dedi, kendi kendine. İdrarını ve geriye kalan meniyi boşalttığı için abdest bozulmuştu. Yeniden niyet etti ve aynı işlemleri yeniden tekrarladı. Yine idrarının

geldiğini fark etti ama akıp akmadığını bilmediği için bozulduğu sandığı abdestini yeniden almaya başladı ama aniden hapşırınca penisinden boru kısmında arta kalan menisininde aktığını gördü. Kaygan ve su gibiydi meniye benzemiyordu. Elini penisinin ucuna doladı. Ve bir köprü gibi parmağıyla penisi arasında kalan ipe baktı. “biz erkekler” dedi “ ne iğrenç yaratıklarız, kadınları incittiğimiz yetmiyormuş gibi, bu iğrenç sıvıyı kadınların rahmine akıtıyoruz.” Böyle düşündü Teoman. Ama söylediklerinin arkasında değildi. Düşünceleri her an değişebilirdi. Umarsız bir gayretle yeniden gusül abdesti için gereken ön işlemleri tamamladı ve küçük kazanın yanına geçti. Kazanı suyla doldurdu zaten önceden dolmak üzereydi ve elinde ki tasla, dokunabileceği her yeri yıkadı. Daha doğrusu psikolojik bir tatmin babında üzerlerine su serpti. Ellerini de yeniden yıkadı ve elinde ki tasla üçkere başından aşağı , üç defa sağ omuzundan aşağı ve üç kerede sol omuzundan aşağı su döktü. Kulaklarını, koltukaltlarını ve kasıklarını son bir kez daha sabunladı. Ve kazanda kalan suyu kazanı kaldırarak başından aşağı boca etti. Suyun kulaklarından geçerken çıkarttığı o uğultulu ve korkunç sesi işitti. Ve neyi fark etti biliyormusunuz? Kazan iki elinde kafasının tam üzerinde kapının açık olduğunu fark etti. Üçü erkek ikisi kız bir afacan çetesinin kendisini seyrettiğini ( kimbilir ne zamandan beri seyrediyorlardı ) siyah parlak gözlü kadının kendisine bakıp çocukları kapının önünden kısık bir sesle teker teker çektiğini gördü. Ve ne yapacağını ne söyleyeceğini şaşırdı. Kolları havada anlamsız hareketler yaparak bir gitti bir geldi. Ve yarım bir ağızla özür dilerim dedi ve kadın çocukları çektikten sonra kapıyı yavaşça kapattı . hayret kapı ilkez birinci denemede kapanmıştı. Aslında kadın kapıyı çekip kapatmıştı ama kapı kolunu tutuyordu. Yavaşça kapı kolunu bıraktı ve kapı kapanmıştı açılmadı. Siyah parlak gözlü kadın: -Senin oğlan kız olsaymış ne güzel bacakları olurmuş, dedi gülümseyerek. Anası: - fışkıya bak sen hele, başığız bacaklarınızın arasında, herifleriniz yetmiyor mu, oğlumu görünce suyuğuz akıyo. -öyle konuşma kız hele bir büyüsün bırakmam kimselere amcık neymiş gösteririm O’na, amcığımı birazda o yesin. Kadınlar kahkahayı basarlar. Anası: - sus kız amaaa deli mi ne? - Doğru söylüyo ama abla, senin oğlanın kız gibi bacakları var. Teoman tüm bu konuşmaları silik ve yarım yamalak duydu. Ama atılan tüm kahkahalar net geliyordu. Salonda ki erkeklerinde, mutfaktaki kadınlarında. Ve Teoman utandığından onlar gidene kadar banyodan çıkamadı Yaş : 17 1999

USTURALI İŞKENCE Sakallarım iyice uzadı , aslında köse bir adamım. Sakallarım genelde dudaklarımın etrafında ve çenemde toplanırlar. Faullerim çok az ve nadiren uzar. İşte ben bu çok çok az ve nadiren uzayan faullerimi ve köse sakalımı kesip almak için bir ustura aldım. Beyaz saplı demiri parlak bir usturaydı. Usturayı işportacıdan istediğim zaman bana “ berbermisin “ diye sorunca, ben de “ hayır gözüm bir mesele vardı delikanlıca halledicez” diyerekten kendi çapımda alaycı bir espiriyle yanıt verdim. İşportacıda sanki ciddiye almış gibi, bu konuda elinden gelen her türlü yardımı yapacakmış gibi usturalara yöneldi. Birazcık soğuğun verdiği titrek ve ürkek bir sesle “ işte buyur abicim, kılı kırk yarar jilet gibi kayar” “ şimdi kaç para verecez buna “ “ iki yüz binlira “ “ hadi be sende şimdi bizim nüfus cüzdanımızda enayimi yazıyor yani, en fazla yüzbin lira eder bu demir parçası “ “ olur mu abi ya gelişi yüz seksen bin lira bunun” “ ne yani sabahtan akşama kadar yirmi bin lira için mi tepiniyorsun , kadırımlarda zapıtalarla” “ napacan abicim ekmek parası “ “ ulan sende hiç yirmi bin lira için vakit harcayacak göz var mı , ekmek parasıymış, ulan şerefsizim gözlerin fel fecir okuyor be “ tabii bu son söz işportacının hoşuna gittiği; sağ elini ensesinin arkasından kafasında ki bakkal takkesine sokmasıyla ve biraz artistik hareketlerle salınmasıyla belli oluyordu. Zaten bu insanları anlamak o kadar zor değildir, yeter ki bu insanların konuştuğu dilden konuşacaksın bunlara, biraz entellik tasladığın zaman yada nazik konuştuğun zaman sana arkandan söylemediklerini bırakmazlar, eyyamcıdırlar. Pek çok şeyden anlamazlar, sosyal faaliyetleri arabesk dinlemek sigara içmekti. Özellikle bir haftada biriktirdikleri parayla bir malboro almayı ve vurdu mu deviririm magandalığını, rakı içmeyi erkeklikten sayarlar. Tabii ben yaptığım pazarlıkla en sonunda - ben den en fazla yüz elli bin lira çıkar veriyorsan ver. Yoksa yaptığım laf kalabalığına değmez. - neyse abi al git. Zaten sizler batırıyorsunuz bizi abi. Bu kadarda adam uyanık olmaz ki. Nedir sizin gibilerden çektiğimiz. Evde anam babam başımı yer burada zabıta ordan oraya şutlar bizi. Olmaz ki abicim. Bizde insanız bizde vatan evladıyız ya. Şurda askerliğimize iki buçuk ay kalmış silah altına yatacaz ya. Cepte beş kuruş para yok. Olmaz böyle abi ya. Böylede yapılmaz ki. Abicim alsana paran üstünü - hadi koçum eyvallah sende haklısın, zabıtada, ananda haklı. Haksız adam yoktur zaten bu memlekette gösteremezsin kimseye. Hadi hayırlı işler Allah kolaylık versin. - sağol abicim Allah bereket versin. Yolun açık olsun. Usturayı kotumun arka cebine koydum ve koyuldum yola. Bazı belediye işçileri direklere beyaz kağıdın üzerine kopya edilmiş ilanlar yapıştırıyorlardı. Güya şehre ön elemeler için finlandiyadan, beyaz rusyadan…vs. gibi o Ülkelerin alt yapı kadrolarında oynayan yeni yetme futbolcuların turnuvaları yapılacakmış tabii ben futbol fanatiği bir adam değilim. Çocukken büyük bir zevkle oynardım ama şimdi nedense bırakın futbol oynamayı, canım seyretmek bile istemiyor. Hatta son olanlardan sonra futboldan nefret etmeye başladım bile diyebilirim. Aslında merak ettiğim en ilginç konu bu ülke futbolcularının bu şehirde ne aradığı. Bir mahrumiyet şehri olan Kırıkkale de böyle bir turnuvanın ve bu tip ülkelerin futbolcularının bu küçük şehirde ne işi vardı. Belki yarın öğrenebiliriz diye düşündüm. Öylede oldu. Okulda herkes bu olayı konuşuyordu. Hatta okul çıkış saati çok geç olduğu için, toplu asım söylentileri bile dolaşıyordu ortalıkta. Tabii ki bu arada turnuvanın başlangıç saati yaklaşıyordu. Teneffüs vakti biz yirmi arkadaş toplu asımı gerçekleştirecektik ama. Nöbetçi öğretmenlerden en sert ve en ciddi olanı, asıl ismi abdülnecmi Rezzak olan abdul Rezzak kıllı bacak behçede elinde ki odunla pink atmaktadır. Okulun kabadayı müdavimlerine pek ses çıkaramayan bu öğretmen müsveddesinin en büyük özelliklerinden bir tanesi öğrenciye tokat değilde sopayı elinin içinde kavrayarak yumrukla girişmesidir. Tabi bizim sınıfa kabadayılık ayaklarıyla geçinen ne kadar belalı adam varsa doldurdukları için ve sınıf kapısının üzerine “

yaklaşılmaz dikkat it sürüsü vardır” yapıştırıldığı için bizim giriş, çıkış, asış , kaçış, göçüş serbest. Okul yeşil boyalı tam onbir kırık camı …. Az önce on iki oldu, bulunan; bir aksilik olmazsa on iki kırık camı kullanılmaz halde olan, bahçesi çöplükten öğretmenin fiyakasından, zibidilerin küfürlerinden ve anlamsız kavgalarından geçilmeyen, müdüre sorasan nacizane bir okuldur ve müdür yardımcılarına göre geleceğin aydın insanlarının yetiştirmektedir. Müfettişlerde, önceden haber verilen geliş gidişlerinde okulda hiçbir sorunun bulunmadığına milli eğitim bakanlığıyla hem fikirdir. Çoğu öğretmeni silik anılarla ancak tanıyoruz. Sadece derse girip çıktıkları için hafızamızda tutamıyoruz hiç birinin adını sanını. Allah ‘ın bir günü gelipte özellikle kadın hocaların “ oğlum sizin derdiniz ne, ne sorunlarınız var, masturbasyondan elleriniz nasırmı tuttu, gece geç saatlerde sex filmleri seyrettiğiniz için uykunuzumu alamıyorsunuz, parasızlıktan genel evemi gidemiyorsunuz yada videonuz yokta porno kaset mi seyredemiyorsunuz” demişliği yoktur. Böyle eğitim olmaz! Cinsel eğitim bile vermiyorlar. Hatta yeni yasayla okullara cinsel eğitim geldi ama ders verecek hoca yok. Ben cinsel eğitim öğretmenliği yaparım dedim ama ciddiye almadılar. Yoksa böyle bir derste öğretmen olsaydım. Kızlarla grup şeklinde derse çalışacaktık. Olmadı. Sınıf inekler, zibidiler ve aradakiler olmak üzere ikiye ayrılır. Benim hangi gruptan olduğumu soracak olursanız bilin ki aradakiler bölümündeyim ve bu grupta benden başka kimsenin bulunmadığını söylememde de hiçbir sakınca yok. O günkü kafam nereye eserse oraya takılırım. İki grupta alışıktır az çok bana. Severler sayarlar beni. Şimdi asıl mesele okulu halletmekte. Şimdi bu duvarlar nasıl aşılır. İşin sonunda disiplin kurulu var. Zaten atıldığım okulda sicil kabarık. Ala ala ancak bura aldı beni öğrenci niyetine, dağın başı, arayan yok soran yok gören yok bakan yok. Öncedende yoktu ya zaten. Nasıl olduysa oldu bizim plato rüştüyle kıllı bacak içeriye girdiler, anlayamadım. Biz yirmi arkadaş kayışımızdan içeri soktuğumuz bir defterle ( zaten okula başka bir şey getirdiğimiz görülmüş olay değildir) duvarlardan atladık. Okulun dışı ana baba günü, biz zannediyoruz okulu asacak sadece biz yirmi kişiyiz. Okulda ne kadar fiyakalısından kıytırığına kadar adam varsa ( birkaç erkek öğretmende dahil ) . anasını sattığımın okulu okul değil ki kapalı ağır ceza evi. Geride kapılar yüksek herkes birbirini tepeleyerek önceden kurtulmak için büyük mücadele veriyor. Halbuki duvarlar bomboş kapıdan niye atlıyorlar. Bizim millet işte neye alıştırırsan öylece gidiyor. Asıl merak ettiğim konu bizim hoca lakabı; ayıço, bu kiloyla bu kapıdan nasıl atladı, kıçını kaşıya kaşıya anayolu geçiyor. Bizim müdürde abdesti almış, bir sandalyeye oturmuş paçalarını yukarıya çemirmiş, kıllı bacaklarınıda sandalyeye koymuş çayını yudumluyor. Görmezlikten geliyor. Okulun hademelerine kadar okulu asamayan adam yok ( kadın öğretmenler dışında onlarda öğretmenler odasında evlerine gitmeye hazırlanıyorlardır ) yolda bizi böyle sürü gibi gören yaşlılar; - maşallah, Allah nazardan saklasın. Hepsi ayaklanmış Cuma namazına gidiyorlar! - Hey gidi gençlik hey, hem öğrenci hemde namaza gidiyorlar. Yürüdüğümüz istikamet cami yoluna doğru olduğu için, herkes sürü halinde yolda susamamak için çeşmelere saldırıyordu. Bir ilçeden başka bir ilçenin idman yurduna doğru yol alıyorduk. Tepine tepine birbirleriyle sövüşe sövüşe girişe girişe öğrencilerle birlikte stadyuma en sonunda vardık. Polisler stadyuma girmek isteyenlerin üstünü arıyorlardı ama ne arama. - abi oynama oralarla - usta şunda bir mazuka olacaktı ya. İyi bak çorabına saklamıştır. - Abi belimde ki bombalarla girsem bir sakıncası var mı? - Abi herif sükut füzesi taşıyo ya nasıl gönderirsin Polis: - kesin ulan sesinizi! Çarpacam ha, dalgamı geçiyorsunuz lan, bindiririm ekip arabasına haa.

-

Bak polis abi bu arkadaş has terörist başıdır. Hemen tutuklayın abi. Acımayın asın bu pezevenkleri. Seyyar işportacılardan bir tanesi hem polislere aranıyor hem de ürününün reklemını yapıyordu. Sıraya geçtik. Bizler ısınmak için jimnastik hareketlerini yapan genç futbolcuları görüyorduk. Sahadakilerin çoğu yabancıydı, sarışın ve bizden oldukça büyük görünüyorlardı. Kesinlikle yaşçada büyük olmalıydılar, en azından en genci iki yaş büyük görünüyordu bizden. En sonunda polis benide aramaya başladı. Ben stadyuma bakmaya devam ediyorum. Yani benim gözüm stadyumda. Polis : - ne lan bu ustura berbermisin, kasapmı, sünnetçimisin, manavmı? - Ben…. Bir dakika… demeye kalmadı, polisler beni emniyet minibüsüne bindirdiler. Ne gereği vardı bilmiyorum. Ben usturanın cebimde olduğunun farkında değilim. Demek ki aldığım gün nasıl koymuşum öyle kalmış arka cebim de. Zaten usturanın kamasında jilet yoktu. Fazla bir sorun çıkacağını zannetmiyordum. Tüm milletin hayret ve merak dolu şaşkın bakışları arasında devriye minübüsüyle emniyete doğru yol almaya başladık. Emniyete geldik. Beni göz altı dairesinde bir iskemleye oturttular. Tepemde de o bildik alüminyum kapaklı lamba yanıyordu. Bana : Usturayı hangi amaçla yanında taşıyorsun birini o kargaşa arasında yaralayacak yada öldürecekmiydin. Kimin adına yapacaktın bunu, örgüt mörgüt bağlantın var mı? Bu durumun bu kadar ciddiye alınması beni ürküttü, güvenliğin bu kadar ciddiye alındığı bir ülkede bu kadar, faili meçhul cinayetlerin, yolsuzlukların, çetelerin ve şiddetin kaynağı ne. En basit bir insan bile bu iskemlede bunları düşünebilirdi belki. - ya abi terörist merörist olsamda olmasamda, adam öldürmek istesem, istemesemde, masum olsam olmasamda, sizler bana yine sövecek yine beni döveceksiniz. ( sol kolunda ki saati sağ eliyle göstererek) abi hiç değilse şu işi çabuk bitirelim maça geç kalıyoruz. Onlardan birisi - şerefsiz piçe bak hele. Dalga geçecek yeri bulmuş dalgasını geçiyor. Buraya ilk gelişi değil bu dürzünün. Bir temiz ıslatın pezevengi, elektrikle ızgara yapın. - Şimdi soyunuyum! Asıl şaştığım nokta bu devlet memurları bu durumda acelecidirler ve bir işkence adayına bu lafları konuşturtmazlar canına okurlardı. Ama şimdi ağır davranıyorlardı. - ulan arkamızda ensesi kalın bir kodaman yok ki ağzınızın payını… Allahın garibiyiz işte. Allah bile kabul etmiyor bizi ama orası başka. Hangisinin attığını kestiremediğim şiddetli bir yumruk alt çeneme çarptı dilimi ısırdım. Kanın o ılık ve nahoş tadı ağzımdaydı ve o bildik korku yeniden başladı insanın kaybedecek bir şeyleri olmadığı zaman hayattan ve insanlardan çok daha az korkuyor…………………………………………. Nezarete atmadan serbest bıraktılar beni zaten emniyet binası bomboştu. Kimseye sorgu süal vermeden çıktım dışarı masa başındaki kadın memur usturamıda verdi bana acımıştı ve utanmıştı. Dışarı soğuğa çıktığımda vücudumda kalan elektriğin elektriğin romatizmal acısını hissettim. İnanılmaz bir şeydi. İnsan alıştığı zaman zevki bile vardı. Şu an için gideceğim yer idman yurduydu. Şimdi nedense daha hüzünlenmiştim. Çilekeş bir ozan rolündeydim. İdman yurduna geldiğimde sahada maç çoktan başlamıştı. Bizim bir takımın alt yapısıyla, Finlandiya takımının alt yapısı arasında kıyasıya bir faulleşme ve küfürleşme vardı. Ve işte bunlar geleceğin futbolcusuydu. Seyirciler türk olan hakeme “ ipne hakem “ diye bağırıyorlardı. Seyircilerin çoğu lumpen yığındı ve buraya geliş amaçları belliydi. Spor değildi. Oturduğum sıranın tam önünde ki sıradan bir lumpen taç atan Finlandiyalı futbolcuya “ coni coni anan arıyoo lan “ diye bağırarak elinde ki cep telefonunu

sallıyordu. Teneke kolalar ve bozuk paralar havada uçuşuyor. Zaten yoğun bir psikolojik baskı altında bulunan hakem maçı ikide bir durdurmak zorunda kalıyordu. Korner atışında türk ve Finlandiyalı futbolcular şık dirsek ve omuz hareketleriyle birbirlerine vuruyorlardı. Ama bizimkiler bu konuda daha baskındı. Eee nede olsa ülke ve stad onlarındı ve çıkacak şuursuz bir kargaşada zarar görecek olanlar yabancılardı. Yabancı futbolcuların tedirginlikleri oynayış tarzlarından belli oluyordu. Son olaylardan sonra kesin içlerinden “bu herifleri yenersek buradan tek parça ayrılamayız, yenilirsekte antranör bizi yaşatmaz, en iyi oyunu berabere bırakmalı” diye geçirdiklerinden eminim. Adamlar, türk ceza alanına girer girmez seyirciler tel örgülere saldırıyor en aşağılık küfürleri savuruyor, bıraksan sahaya çıkıp oyuncularada saldıracaklar. Bu tipten mahluklar belki onlarında ülkesinde vardır. Finlandiyalı futbolcular ayağında ki topu ya korkudan kaybediyor yada avuta atıyordu. Sarışın ve aşırı derecede şişman olan Finlandiyalı antrenör saha kenarında ki barakasından birinci yarıda kalkıp taç çizgisinden soyunma odasına yürümeye başladığı zaman seyirciler : - ayı! Ayı! Diyerek seslerini kalınlaştırarak bağırıyorlardı. Ara sırada düzensiz bir tempo uydurarak “ ipne hakem ipne hakem “ diye bağırıyorlardı. Ön sıradaki lumpen kodaman çocuğu elindeki cep telefonunu uzatarak “ hans hans anan arıyo lan bak konuşuyom diyerek kulağına götürüyor. Etrafındakilerde bir sitendapçı seyreder gibi kahkaha atıyorlardı. Ve ne olursa kim olursa olsun ele güne karşı tüm vahşiliğimizi cümle aleme gösteriyorduk.

Atilla ‘nın kafası bayağı bozuk bu gün. Sabahın köründe çıkmış yola, her zaman ki gibi anasıyla, babasıyla kavga etmiş, kapıyı yüzlerine çarpıp dışarıya fırlamış. Ve her sabah olduğu gibi sabah yemeğini yemeden çıkmış okul yoluna. Yürüdüğü bu okul yolu yine her zamanki gibi tozlu ve otoyol egzoz kokuyor. Leş gibi bir hava, biraz soğuk ama güneş hemen hemen açılmış. Tedirgin ve kuşkulu bir aydınlık sarmış ortalığı, dükkanlar açılmış, tezgahlar yeni kurulmuş işine gidenler gidiyor, yetişenler işbaşı yapıyor. Kendisinin evle okul arası mekik dokuduğu gibi, bu insanlarda işle ev arası mekik dokuyordu. İş sahibi olsanda her şey her zamanki gibi tıpkısının aynısı ama gerçekler öyle değil. Güzel kızlar geçiyor kaldırımlardan ve Atilla ‘nın içi acıyor. Onun ki ayrılıklarla kurulu bir yaşam, insan ilk okulu bitiriyor, ortaokulda sınıflar ayrılıyor. Sevdiğin arkadaşlarından ve aşık olduğun kızlardan ayrılıyorsun. Orta okulu bitiriyorsun lise başlıyor, sevdiğin kızlardan ve sevdiğin arkadaşlarından yine ayrılmak zorunda kalıyorsun. Yeni bir dönem daha başlıyor, liseyi bitiriyorsun üniversiteyi kazanıyorsun yada bir işe giriyorsun ve yine aşık olduğun kızlardan sevdiğin arkadaşlarından ayrılıyorsun. Ve yeni bir süreç daha başlıyor. Üniversiteyi bitiriyorsun güç bela ve iş hayatına atılıyorsun arkadaşlarından ayrılıyorsun ve yeni bir hayat daha başlıyor. Yeni bir çevreye alışmaya alışıyorsun ama emekli oluyorsun. Ve ayrılıklar yeniden başlıyor yeniden sarıyor etrafını, dostların ve arkadaşların artık çok geride. Şimdi o zaman anıların inzivası başlıyor. Ölümle tanışıyorsun ve tüm insanlardan son kez ayrılıyorsun. Geride bıraktıklarınla… Atilla ‘nın kafası bozuk bu gün. Her zamanki gibi yollar sisli ve soğuk, ayrılıklarla dolu. Evden çıkmadan önce süründüğü ucuz kolonya kokusu, egzoz gazları ve otomobillerin yanından geçerken, bıraktığı tozlu dumanlar sayesinde yok olup gitti. Okula geldi ama yetişememiş, geç kalmıştı. Kapıyı çaldı. Sınıfa girdi. Derste ki arkadaşları aptalca gülüştüler. Atilla “ hocam yerime geçebilirmiyim” dedi. Hoca “ dersin bitimine on beş dakika kaldı. Hala sınıfa girmeye yüzün varsa geç otur. Ama teneffüste mutlaka bir geç kağıdı alacaksın. İlk önce şu top sakalını kes gel. Atilla “ hocam şimdi kim kesip gelecek ya” hoca “ kusura bakma ama böyle sınıfa almam. Atilla “ hocam yapmayın Allah aşkına ya, o kadar yol yürüdük. Ne yani şimdi ben sakalımı kesip sınıfa gelsem eğitim sistemimi kurtulacak” öğrenciler hafiften gülüşürler. Öğretmen “nasıl olsa bunun değişeceği yok” der gibisiden umarsız bir tavırla dersi kaldığı yerden anlatmaya başlar. Ders tarihtir. Ve hoca en bunaltıcı stiliyle İstanbul ‘un fethini anlatmaktadır. Atilla en arka sıralardan pencere tarafına oturmuştur. Sırf laf olsun torba dolsun maksat ilgi çekmek olsun babından dersi kaynatmak amacıyla parmak kaldırır. Daha doğrusu sınıfta hüküm süren soğuk havayı dağıtmak için şu soruyu sorar “ hocam sultan fatih ‘in yaptırdığı sarayların haremlikleri ve selamlıkları herkesçe bilinir. Benim aklıma takılan nokta şu; Osmanlı topraklarında toplanan genç ve güzel kadınlar, esir alınan güzel kadınlar haremlere gönderiliyordu. Bu kadınları ne yapıyorlardı hocam” sınıfta bir kahkaha kopar. Kızların çoğu ellerini ağızlarına götürerek Atilla ‘ya bakarak gülüşürler. Hoca Osmanlı saraylarının şerefini kurtarmak babından, konuyuda biraz saptırmak amacıyla “oğlum sen fatih sultan mehmed-i bilirmisin ki tam yedi dil bilen bir dahiydi. Sen onun yaptırdığı saraylara ne maksatla çamur atarsın. - hocam ben de padişahlar gibi bir elim yağda bir elim balda geriye kalan yerlerimde haremde yaşasaydım elli dil bilirdim. Sınıfta bir kahkaha daha patlar. Bu biraz daha gürültülü olur. “ hocam bir soru daha sorabilirmiyim” “ sorrr bakalım “ “ siz kaç dil biliyorsunuz” sınıfta bir kahkaha daha kopar. Bu daha uzun olur. Hoca ; “ Atilla dalga geçmeyi bırak otur yerine, polemik yapma. Senin derdin cevap olmak değil her zamanki gibi dersi haşlamak. Yutmam artık. Otur yerine” öğrenciler gülüşürler. Atilla da hafiften bir tebessümle yerine oturur. Ama aniden ayağa kalkıp “ ama

hocam sultan burada konstantinneye giriyor. Hayırmı şermi sebep ne” birkaç kişi güler. Hoca “ Atilla çık dışarı, gülmeyin lan artık” der ve birkaç öğrencinin kafasına vurur. “ hocam vurmayın gelen giden vurmuş birde siz vurmayın “ “ Atilla çık diyorum sana dışarı” Atilla kalkar yürümeye başlar. Hocanın yüzüne bakmamaya dikkat eder. Kapı kolunu tutar ve bastırır ama kapı açılmaz. Biraz uğraştıktan sonra kapı açılır, dışarı çıkar. Dışarısı her zamanki gibi onun hükmündedir. Aradan beş dakika geçer kapı çalınır. Atilla açtığı kapıdan kafayı uzatır. Sınıf yine yavaş yavaş gülmeye başlar. “ hocam girebilirmiyim” “ oğlum ben sana dışarıda bekle demedin mi? “ hocam son bir sorum daha olacaktı “ Yaş: 17

1999

Sıkıntı ve bunalım herhangi bir anksiyete hastası gibiyim bugün canım hiçbir şey istemiyor. Karınca yuvalarını izliyorum, bıkmadan usanmadan çalışıyorlar, didiniyorlar. Kırık camların tarlasına bakıyorum. Yine soğuk ve yalnızlar. Ve ağaç gölgeleri yine sıcak ve düzgün yapraklar hareketli ve tüm kadınların göğüslerinde ki deprenişi hissediyorum. O Ben ise aile denen hapishaneden okul denen yarı açık cezaevine gidip gelmeye mecbur olan hayalperest ve yine birbirleriyle şakalaşan kavga eden, birbirleriyle küfürleşen, öğretmenin arkasından dalga geçen öğrenci yığını ve Atatürk büstünün yanında nutuk çeken bir müdür yardımcısı ulan bu ne berbat bir güneş yakıyor yakıyor ama hiç durmadan yakıyor acımıyor bu dolu gibi görünen boş yığın ne yapıyor yada ne yapmak istiyor. Yaş : 16

1999

…………………………….. Konuşarak yaklaştılar türbenin nakış işlemeli demirlerine. Türbanlı kadın, kendinden yaşça küçük gence bir şeyler anlatıyordu. Durmadan örnekler veriyordu, yaşanmış hikayelerden. Kuran okunuyordu, genç çocuk aniden gözlerini kapadı, aniden aldığı derin nefesi vererek açtı gözlerini. Caminin içerisi yarı karanlıktı. Genç çocuk “etkileyici” dedi “ama hiçbir şey anlamadım, anlamakta istemiyorum biz ateistler böylede kalmalıyız. Bize yakışan bu “ kadın “ sen büyük bir ışığa gözlerini yumuyorsun. Uyumak istiyorsun ama Uyuyamıyorsun, çünkü ışık çok ağır ve gözlerini etkiliyor. Kapatsanda göz kapaklarını aşıyor. Karanlığın üzerine aydınlığı çekiyor” genç “ ben buyum” dedi hafife alırcasına. Hem insansam ne olacak? Bir sürü zahmet ibadetler ve yasaklar. Hayatımı körükörüne zehir edecek kadar budala değilim. Hem ben darmadağın ve özgür yaşamaya alışmışım. Bu hayatı değiştirmek çok zor gelir bana. Hem tanrı diye bir şey varsa eğer neden yarattığı ve kendisine inanan insanları acıya kedere gark ediyor. Neden insanoğluna çekemeyeceği ızdırapları yüklüyor. İnsanoğlunun yaşamını dertlerle alt üst ediyor. Peki neden yüzbinlerce insan dünyada açlıktan ölüyor. Peki neden insanlara zarar veren yobazların yaptıkları yanlarına kar kalıyor. Türbanlı kadın “ tüm bunlar birer imtihan sınav, düşünsene birkere tüm insanlığın mutlu olduğu, rahat ve huzur içinde yaşadığı bir dünyada insanları nasıl imtihan edebilirsin ki? O zaman insanlar iyiliğin ve kötülüğün ne olduğunu bilmeden yaşayacaklar. Ne anlama geldiğini anlamayacaklar. Dünya yaratıldığından beri iyiliğin ve kötülüğün savaşımına sahne oluyor. Kötülüğün biraz daha fazla olduğu kabul edilebilir tamam ama burda tanrının ne suçu var. Tanrı iyiliği yaratmıştır, kötülüğü insanoğlu varetmiştir. İyiliği ise sadece kullanmışlardır. Ve ancak iyiliği kullanabildikleri sürece mükafatlarını alırlar. Ateist genç “ anlıyorum ama tüm bu tümceler bilindik ve söylendik monotomlaşmış düşünceler. Bu sözlerin bu kalıplarla beni tatmin etmesinin imkanı yok. Çünkü söylediğin tüm bu sözler okuduğum klasik kitaplarda vardı zaten. Bence en doğrusu sen sen ol., Ben de ben, hem böylesi ikimiz içinde en iyisi. Hem senlen bir haftadır arkadaşız öyle değil mi? Hep aynı konuyu konuşuyoruz. Aynı döngünün içinde dönüp duruyoruz. Hem ben daha farklı şeyler düşünmüştüm, ikimiz için.”Kadın “ ne gibi mesela “ “ yani ben dışa açık bir insan değilim ama sen farklısın güzelsin ve senlen konuşmak çok tatlı” “ beyninden geçenleri anlamak zor değil. Benden böyle bir şeyi gayrımeşru yollardan yapmamı bekleyemezsin” ateist genç “ işte görüyorsun, neden peki? Din engelliyor her ikimizide büyük bir zevkten mahrum bırakıyor” “ bunun dini kurallarla alakası yok. Benim şahsi yapım bunu gerektiriyor. Her önüne gelenle düşüp kalkacak kadarda aşağılık değilim. Kadın zor olmalı. Ben sansarların bir yığın kuru lafla ayartacağı basit kızlardan değilim” “ sadece ama sadece saçmalıyorsun tamam mı! Bunu bil yeter. Artık tüm bunlar paslanmış, çökmüş, eskimiş fikirler. Artık tüm insanlar hayatını yaşıyor. Hayatın tadını çıkarıyor” “ benim hayatımda bu ve kendi yaşantımda yadırganacak hiçbir düşüncede yok sadece günah olan sufli zevklerden hoşlanmıyorum o kadar. İnanlarımın ereğini yerine getirmeye çalışıyorum. Yoksa diğer kadınlardan ne gibi bir farkım olabilir ki? “ iyi, harika, güzel sen böyle git. Ben de mesela sigara kullanmıyorum. Alkolden nefret ediyorum. Tüm bunları din uğrunamı yapıyorum. Hayır sağlığım için kullanmıyorum. Ama senle sevişmenin ne gibi zararı olabilir ki “ “işte tam bu noktada yakalanıyorsun. İşte” dedi genç kadın. Gök gürlemeye başladı. “ işte din bu gibi maddeleri sağlığa Zararlı olduğu için yasakladı. Hem sexten bahsediyorsun; Ben senin bulaşıcı bir hastalık taşıyıp taşımadığını nerden bilebilirim. İşte bu durumda iffetimi korumak hayatımı ve sağlığımıda korumak anlamına geliyor” “ korunabiliriz? “ dedi ateist genç “ bu her şeyi değiştirmiyor daha doğrusu yeterli değil. Ne yani bir erkeğin senle sevişmesi için sağlık raporumu getirmesi gerekiyor” “ hayır benlen evlenmesi gerekiyor. Dinde zinanın haram olduğunu bilmen ve anlaman gerekiyor” “ öylemi oluyor “ “evet kesinlikle öyle oluyor. Hem yasal bir cinsel

hayat oluşuyor hemde bir çok cinsel hastalıktan güvenli bir kurtuluş yolu oluyor” “ ama hastalıklar başka yollardanda bulaşabilir. Mesela kocan eve başka birinden taşıyabilir” “ offf of ki of! bütün bunlar çok derin ve güncel konular zaten. Eğer karı veya koca gayrimeşru bir cinsel ilişkide bulunursa bu zina olur. Dinde de haramdır. Yaaaa! Tamam. Boşverelim tüm bunları ” yağmur hızla yağmaya başlar. Hemen yanda ki şadırvanın altına koşarlar. “ eee! Boşversek ne olacak? ya aslında senin derdin beni güya dine sokmak. Sende böylece benim gibi bir adamı dine dahil etmekle cenneti kazanacaksın. Ben okudum ve biliyorum tüm bunları. İnansaydım o zaman inanırdım. Yani kısacası; ne yaparsan yap hiçbir dine inanmıyorum, istesende değiştiremezsin beni güzelim” “şu güzelim lafını aradan çıkarsan çok iyi olacak. Çünkü sen çok fazla ileriye gidiyorsun ve benimle dalganı geçiyorsun. Zaten senin bana yaklaşmaktaki amacın belliydi! İlk başlarda anlamıştım. Şuan güzelim dediğin kadın senden onüç yaş büyük” “yok devenin spor ayakkabısı! Ne yani yaşını benden bu kadar büyük göstermekle benden uzaklaştığını yada uzaklaşacağını mı zannediyorsun? “gerçekten doğru söylüyorum, inan” bu sözü kadın biraz tebessümle söylemişti. Çünkü yaşını belli etmemesi hoşuna gitmişti. Her kadında olduğu gibi. Özellikle bunu bir erkekte duymak. “ ciddimisin ” “ yok ciddeyim “ “ alay etme benimle “ “ çok güzelsin. Yüzün öyle güzel ki. Zaten başka bir yerinide gördüğüm yok. İmkansız gibi. Konuşurken öyle tatlısın ki” “ tamam teşekkür ederim çok naziksin ama gerisini getirmeni istemiyorum” yağmur bir an olsun dinmişti. Ve kadın hızla şadırvandan ayrıldı. Arkasına bakmadan koşar adımlarla yürüdü gitti. Ateist genç peşini bırakmadı. Peşisıra onu izleyerek evine kadar yürüdü. Kadın apartman dairesine koşar adımlarla çıktı. Ateist gençte bir direğin yanında kararsız bir şekilde beklemeye başladı. Ellerini ceplerine koyarak omzunu yanındaki direğe yasladı. Sağ bacağını yarı bükük vaziyette ayak parmakları sol ayağının soluna gelecek pozda, başını evin penceresine bakacak düzeyde kaldırarak. O’nu kendisini terk etmeye zorlayan sebebi ve ne gibi bir hata yaptığını düşünmeye başladı. Yağmur yeniden hızlandı. Bu sefer eskisinden çok daha fazla şiddetli yağıyordu yağmur. Genç kadın kıyamadı. İçinden “ bana bir zarar vereceğini zannetmem, kültürlü medeni bir insan. Zorla ırzıma geçecek değil ya zaten yapacak olsa şimdiye kadar böyle bir şey yapardı” dedi kendi kendine ve pencereden eliyle işaret ederek gelmesini söyledi. Ateist genç büyük bir utançla daireye girdi. Botlarını diz çöküp çıkardı. Genç kızda o vaziyette O ‘nu izledi. Islanmış saçlarına ve elbisesine baktı ve O’nu ıslatmış olduğu için O’na biraz acıdı……… Yaş : 16

1999

Yağmur daha yeni yağmaya başlamıştı, tüm mahalle köhne bir sessizlikle sarsılıyor ve evlerin camlarında silik ışıklar parlıyordu. Şehri müezzinlerin okuduğu ezan sesleri çınlatıyordu. Arabalar geçiyor ve kuru bir dinginliğin huzurunu köpek havlamalarının sinir edici yankılanmaları bozuyordu. İçini dayanılması ve yıllardır engellenmesi güç bir sıkıntı bastı ve kapladı. Pencereleri açtı. Dışarıyı yolları ve sokakları seyre daldı ve şehrin tüm elektrikleri birden kesildi. Sessiz ve karanlık bir hava bastı ortalığı ama elektrikler yeniden geldi. Üç beş saniye sonra elektrikler yeniden gitti. Okunmaya başlanan ezanın sesi yeniden ve aniden kesildi. Şehir, mahalle, sokak ve oda zifiri karanlıktı artık. Karanlık odasına bir an için göz gezdirdi. Kendini içinden çıkılması zor karanlık bir labirentin içinde hissetti. Ve kendi kendine “yıkılması zor duvarlar var oğlum içimizde ve beynimizde ve geleceğimiz acı ve rezillik dolu. Hayatta tatmamız gereken daha çok ızdıraplar var. Tüm bu saplantılar acı verici ama ” odanın içinde keskin ve ince bir ses tonuyla “kahretsin” dedi ve koşarak çıktı balkona. İki eliyle hafifçe tuttu balkon demirlerini ve başını yukarı kaldırarak derin bir nefes aldı ve nefesini verirken, gökyüzünde bir dünya coğrafyası gibi dağılan hareket halinde birbirlerine karışan bulutlara baktı. Ay bulutların arasından silik ve arasıra görünüyordu. Beş dakika içinde tüm gökyüzü bulutlardan temizlendi. Soğuk bir rüzgar esti, ürperdi. Ayağıyla sol ayağını kaşıdı. Ayağını yeniden yere indirdi yer tozluydu. Ay ilk dördündeydi. Derin bir nefes daha aldı ve yavaşça bıraktı. Bir an için tanrıyı düşündü. İçinde engellenmesi zor bir şiir yazma isteği doğdu. Beyninde mısraların oluşmaya başladığını hissetti. Ve elektrikler yeniden geldi. Hemen balkonun yanında ki odasının ışığı yandı. Tam karşısındaki binanın en üst katından insan sesleri kahkahalar ve hareketli oyun havaları ve arabesk şarkılarının karışık ve bozuk sesleri geliyordu. Gecenin bir yarısıydı pekte geç sayılmazdı. Hemen hemen saat beşi geçiyordu. “ ne güzel eğleniyorlar kafalarına göre sürdürüyorlar yaşantılarını, lumpenler aptallar el yordamıyla sıradan bir şekilde yaşıyorlar ama mutlular peki onlar mutluluğun ne olduğunu biliyorlar mı? Ama gecenin bir vakti uyuyanı var işe gidecek olanı “ diyerek kendi kendine söylendi. Aradan geçen kısa bir zaman zarfından sonra eğlencenin olduğu binadan bir çift çıktı. Adam eşine inişli çıkışlı seslerle bir şeyler anlatıyordu. İkisinin de aşırı derece alkollü olduğu sarhoşvari yürüyüşlerinden belli oluyordu. Caddede bulunan otomobillerine doğru ilerliyorlardı. Kadın bir şeyler söyleyerek birden bir kahkaha attı ve adamda bacağını kaldırıp dizine vurarak ona eşlik etti. Anlaşılan partide gülünç şeyler olmuştu ve kadında onu hatırlatmıştı. Fakat birden cadde yolunun öteki ucundan sessiz bir şekilde sinsice ilerleyen bir otomobil dikkatini çekti. Farlarını yakmamıştı ve araba ani bir gürültüyle hızlandı. Lastikleri badanajladı ve ani korkunç bir hızla kahkahadan kırılan bir çifte çarptı. Adam çarpmanın şiddetiyle arkasında ki binanın duvarına çarptı ve kan kusarak yere serildi. Kadın arabanın camına çarptı ve ön sağ kaportadan aşağı yuvarlandı. Ve arabadan eli silahlı iki şahıs inerek vahşice ve hunharca yere serilmiş çifti kurşunladılar. Kurşunlarlarken sanki beyinleri çıkarılmış ve yerine verilen emirleri yerine getirmek için kaydedilmiş cipler yerleştirilmiş gibiydiler. Tiksindirici ve sinir ediciydiler ve şarjörler bitene kadar bu vahşet dolu manzarayı balkonda donmuş bir vaziyette şuursuzca seyretmişti. Sanki aniden donukluğu geçmiş ve derin derin nefes almaya başlamıştı. Sırtından ve şakaklarından soğuk terlerin aktığını hissetmişti. Arasıra nefesi tutukluk yapıyordu ve nefesini tutuyordu. Binanın en üst katında ki eğlence bilinçsizce ve tüm olaylardan habersiz sürüp gidiyordu. Hemen balkonda yüzüstü yere serildi ve emekleyerek içeri girmeye başladı. Fakat katillerden biri bu ani hareketi hemen fark etti. Balkon kapısı sağa sola doğru küçük kıpırtılarla hareket ediyordu. Ve balkona ait evin odasının ışığı yanıyordu. Yani kendi odasının. Cani silahının şarjörünü yeniden doldurdu ve kendilerini suçüstü yakalama ve gözetme cüretini gösteren bu kimliği belirsiz adama haddini bildirmek için binaya koştu.

Merdivenleri koşarak tırmanmaya başladı. Diğer cani acemi bir telaşla arabanın arka koltuğunun altında ki g-3’e susturucu ve şarjör takmakla meşguldü. Cani kapıya sinsice yaklaştı. İlkönce hangi kapı olduğunu şaşırdı. Yinede balkona denk olan tarafı seçti. Elini kapının koluna koydu. Derin nefes aldı ve kapı koluyla oynamaya başladı ki kapı açıldı. Kapının kitli olmadığını gören cani bu işin sandığındanda kolay olacağının farkındaydı. Diğer cani ise eğlencenin olduğu binaya elinde ki otomatikliyle tırmanıyordu. Cani kapının kilitlenmemiş olduğu eve yavaşça girdi……………………………………….. Yaş : 16

1999

Elinde ki kağıda bir şeyler yazıyor karalıyordu. Şiir yazmak için uğraşıyordu. Gerçektende etkileyici şiirler yazıyordu ama hepside kederler, üzüntüler, içeren şiirlerdi. Ancak şiir yazabildiği zamanlar hezeyanlarını boşaltma imkanı bulabiliyordu. Çünkü şiir lerinden başka içini dökecek güvenilir bir dostu yoktu. Hayatı boyunca çok şeyler olmayı istemişti ama şairliği hiç düşünmemişti. Şimdiye kadar yazdığı on yedi şiirin hepside karanlık şiirlerdi. Üzüntü, acı ve keder şiirlerinin teması bunlardan ibaretti. Zaten hayatında üzüntü ve kederden başka hiçbir şey görmemişti. Şu anda ise karanlık sokaklarda yürüyordu. Anası ve babası yine kavga etmişlerdi. Annesi ve kardeşleri komşularına gitmek zorunda kalmışlardı. Kendiside başkalarının evinde kalmayı gururuna yediremediği için kendisini sokağa atmıştı. Ve sonunda yürümekten yorulmuş, sonunda dönüp dolaşıp evlerinin karşısında ki şadırvana oturmuştu. Yatsı ezanı daha yeni okunuyordu. Yaşını hemen hemen doksana dayamış bir dede, telaşla, namaza geç kalmak korkusuyla, elleri titreyerek abdest almaya çalışıyordu. Bir iki bina ötede bir düğün oluyor, ezanı dinlemeksizin sazlar çalıyordu. Karşısında ki ahşap evin avlusunda ise; bir Çingene çocuğu, düğünden gelen saz seslerinden ilham almış olacak ki; yanında ki küçük kardeşine küfrederek saz çalıyordu. Bir an, başını iki elinin arasına alıp saçlarını kavradı ve geçmişini anımsamaya başladı. 1980 yılının nisan ayında doğmuştu. Babası işsizmiş o zamanlar şimdide işsiz ya. Acı dolu kötü şartlar arasında bunalımlarla atlatmış olduğu çocukluk yıllarını hatırladı. Açlık, sefalet, huzursuzluk çukurunda geçen bir çocukluk karmakarışık sahnelerle geliyordu belleğine. Çocukluğunda hayatında gördüğü tüm insanların bir araya gelip sana şaka yaptık aslında tüm yaşadıkların ve bu dünya bir rüyaydı demelerini bekliyordu. Ama olmadı. Çocukluk yıllarında istemediği bir çok işte çalışmak zorunda kaldı. Daha o küçücük yaşlarda boyacılık yaptı, temizlik işlerinde çalıştı, işportacılık yaptı, parlarda su sattı, poşet sattı, tornetçilik yaptı. Evde onu elinde ekmekle bekleyen beş kardeşi daha vardı. Ekmekleri getirir kardeşleri yer, o ise geriye kalan artıklarla yetinirdi. Çünkü çalıştığı zaman çalıştığı yerlerde iyice karnını doyururdu. Evde ki kardeşlerinin ise böyle bir şansı yoktu. Paranın geriye kalanınıda istemeye istemeye babasına verirdi. O ise gidip içkiye yatırırdı. O ise babasının paraları biriktirip yarın bir gün ev alacağını hayal eder dururdu. Ev alındığı zaman işte bu ev benimdi diyecekti. Her gün içinde gezinecek hiç dışarıya çıkmayacaktı. Hep bunun hayalini düşler dururdu. Babası öyle bir babaydı ki; küçücük bir çocuğun kazancını bile zorla alacak ve har vurup harman savuracak kadar adi, onursuz ve şuursuzdu. Ya annesi, annesini hatırlamıyordu bile ama bir ruh hastası olduğunu ve beş kardeşini doğurduktan sonra hastaneye yatırdıklarını biliyordu. Çocukluğunu yaşayamamıştı. Hiçbir şeyi olmamıştı hayatında hiç adam gibi bir okul yüzüde görmemişti. Üç sene zar zor gidip gelebilmişti okula. Çalıştığı için elinde olmayan nedenlerle sınıfta kalmıştı ama aslında zekiydi, hem de çok zekiydi. Çocukken birkaç blok ötede oturan hayranı olduğu bir çocuk vardı. Kendisine satranç oynamayı öğretmişti. Her gün mutlaka birkaç kez oynarlardı. Sonraları yenen hep kendisi olurdu. Artık iyice öğrendikten sonra satranç ustası olmuştu. Çocuk kıskanırdı O ‘nu. Fakat çocuk kıskanılacak çok şeyinin olduğunu bilmezdi, aklına getirmezdi. Okula devam edememesine rağmen okuma yeteneğini az çok geliştirmişti. Üçüncü sınıfa kadar okuduktan sonra hayran olduğu çocuğun verdiği şiir kitaplarını okurdu. Her akşam evin karşısında ki şadırvanda şiirler okur beğendiklerini ezberlerdi. Kitapları canı gibi severdi. Evde küçük bir kuyuya kitapların özenle istifler, düz gün durduklarını bile bile kutuyu döker yeniden büyük bir özen ve itinayla kutuyu istiflerdi. Ve telle tavana asardı. Fareler kemirip mahvedebilirdi yoksa. Çünkü ev tam bir pislik yuvasıydı. Çocuğun verdiği kitapların tamamı şiir kitaplarıydı. Anlaşılan şiire ilgisi yoktu çocuğun. Ev onların değildi. Küçük bir gecekondu olan ev annesinin babasından kalmıştı. Adam karısıda öldükten bir süre sonra ölmüş evi ise kızına vermelerini vasiyet etmişti; zaten evide geri kalan evlatlarının alacakları yoktu. Hepside rahattılar ve yaşayıp gidiyorlardı. Yaş : 15

1999

*Kadın ve danışmanı sessizce hücreye yaklaştılar ve kadın; -bunun suçu nedir -ordu düzenine karşı gelmek efendim -cezası ne kadar - idam efendim Beraberce yanda ki hücreye doğru ilerler ve bir takım adamlar kavga etmektedir. - bunların suçu nedir soyanax - insanları şiddetle tehdit etmek ve toplum insanına şiddetle rahatsız edip zarar vermek efendim - cezaları ne olacak - güvenlik kemerleri bulunan bir masada narkoz edilmeden canlı bir şkilde ameliyat edilecekler ve organları gerekli hastalara dağıtılacaktır efendim. Kadının kırmızı deriden bir elbisesi vardır ve tırnaklarıda kırmızı joleyle boyanmıştır. Bir an için jet kemerinde ki silahını çıkarır ve kavga edenlere doğrultur. Danışman: - efendim lütfen ateş ederken dikkat ediniz. Kurşunları organlarına isabet edecek şekilde hedeflemeyiniz. Eğer öldürecekseniz kafalarına ateş ediniz. Çünkü işimize yaramaz. Bunların kafasında işe yarar hiçbir şey yoktur. Görevli kadın : soyanax kes şu tertip bilir konuşmalarını herhalde ben de biliyorum tüm bunları ama bir türlü kafalarına nişan alamıyorum. Çünkü kavga etmeyi hala kesmemişlerdi. Görevli kadın ateş eder ve birisini kolundan yaralar. Adam : ahhh! Kolum aksi. Danışman: çabuk doktor çağırın hepsini alın götürün. Askerler hepsini alır götürürler. Yaralı adam hala yerdedir ve inliyordur. Kadın sola doğru ilerler. İdam mahkumunu önceki gibi kitap okurken bulur. İdam mahkumu ranzadan atlayarak - bu kitabı okudunuz mu? 2000 yılının ilk yarısını tarihsel belgelerle ve anılarla anlatıyor. Yazarı Norveçli bir tarih filozofu. Görevli kadın : ordu yasalarına hangi ideolojik amaçla karşı geldin. İdam mahkumu : asker olmayı ben istemedim zorladılar. Ben karıncayı bile incitemem. Danışman ( yaklaşarak ) : size her ne söylediyse sakın inanmayınız efendim. Ordu içinde casusluk yaptığına dair güvenilir belgeler ve reddedilemez kanıtlar var efendim. İdam mahkumu ( öfkeyle ) : saçmalamayı bırak dünya üzerinde casusluk yapmak için kaç ülke kaldı söylesene! Yıl 2053 ‘tür ve dünya nükleer savaş tehlikesini atlatalı yıllar olmuştur. Şu an için dünyayı tek bir lider yönetmektedir ve kurduğu sistemde şiddeti şiddetle önlemektedir. Ve şiddet uygulayanları fiziksel anlamda ortadan kaldırmaktadır. Küfredenleri, yere tükürenleri, çöpleri çöp tenekesine dökmeyenleri, israfa yol açanları, sigara ve alkol kullananları müebbet hapis cezasına çarptırmaktadır. Danışman: - efendim bu mahkumu; yüksek devrimci bilinç gereksinimi için kullanacaklar. Görevli kadın : bu adam eğer gerçekten bir casussa ve ordu düzenine karşı gelecek kadar cesursa belki işimize yarayabilir. Verimli yerlerde kullanabiliriz. Belki de banada çok yararı olabilir. Görevli kadın sağ eliyle düğmeye dokunarak aradaki yakıcı lazer parmaklıklarını ortadan kaldırır. İdamlık mahkumun ismi lujiyanda paranoyox’tur. Ve iyi bir askeri ve siyasi eğitimden geçmiş bedensel ve beyinsel hiperaktif bir dinamizme sahip, sosyopsikolojik anlamda etkinliği bulunan gelişmiş ve kendini geliştirmiş özel bir insandır. Kökenleri türk, fransız, İspanyol ve slav ırklarına aittir. Dünya hakimiyetine

sahip olan lider dünyada yaşama şansızlığını kazanan tüm ırkları birbirleriyle kaynaştırmış ve yeni dünya sisteminde melez ve tek bir ırk yaratmıştır. Parayı ortadan kaldırmış ve çalışan, yeteneklerini ortaya koyan insanlara gıda, giyim, ev…gibi maddesel ve gerekli olan materyaller verilmekte ve her hafta bir sosyal etkinliğe katılma zorunluluğu getirilmektedir. Ve bu sosyal etkinlikleri yapan insanlara aynı şekilde hak ettikleri fazlasıyla verilmektedir. Yaş : 16 1999

*Selim on dört yaşındadır. Okulunun bitimine 41 gün kalmıştır. Günlerden Cuma ve okulda son demlerini yaşıyordur. İki gün sonra yine gelecek. Ders edebiyat ve selim en ön sırada oturmaktadır. Genelde hep arka sıralarda oturur. Oralarda çene çalması espri yapması daha kolaydır. Zaten bu kötü huyları yüzünden hoca selimi en ön sıraya davet etmiştir. Selim içinden “ güya gözümün önünde bulunmuşmuş çok konuşuyorsunmuş. Ulen sen şuna zorla işkenceyle ders dinlettirmek desene” yanındaki arkadaşına “ dersin bitimine ne kadar var” diye sordu arkadaşı ” otuz dakika kalmış “ dedi. Hoca durumu fark edince “ oğlum niye saati soruyorsun ki? Nasıl olsa zil çalacağı zaman çalar? Ne yani evde karın mı bekliyor” selimde “ ahhh hocam ahhh nerde o günler , o şans. O zaman burada olur muyum? Evde yapacak işlerim olurdu kütür kütür herhalde.” Tabii selimdir ne söylese yeridir felsefesinin kazandığı sınıfta hocanın ve öğrencilerin yapması gerekenler sadece biraz gülmekten ibaret. Aslında okulun başından beri edebiyat hocasına büyük saygısı vardır selimin. Hocanın kendisi ülkücüdür ve şahsiyeti küt oturmuş bir adamdır. Fakat bugün hava o kadar sıcaktır ki, böyle bir havada ders yaptırmaz. Bir öğretmen için öğrenciye karşı yapmış olduğu korkunç bir zulüm ve akıl almaz bir işkencedir. Selimde nedendir bilinmez. Çocukluğundan beri hiperaktif bir kişilik geliştirmiştir. Ve her ortamda ilgi çekmek ve ön plana çıkma eğilimi ve güdüsü vardır. Engelleyemez. Selim bu sosyo-psikolojik yapısını daha doğrusu topluma göre bu psikolojik sorununu ne yaptıysa bir türlü engelleme olasılığı bulamamıştır. Ve yine selim ’i içinde bir şeyler ön plana yani sahneye çıkarmaya zorluyordu. Eğer bu ön plana çıkış önemli bir topluluk önündeyse çok mantıklı ve anlamlı bir çıkış olmalıydı. Yani her zamanki gibi saçmalamamalıydı. Hocanın söylediklerini yazmayı bırakıp selim “ hocam “ dedi. - ne var oğlum dedi. Bu gibi durumlarda kızlara bile oğlum derdi. Ağız alışkanlığı işte. “ hocam nasıl olsa kitabın aynısını deftere nakşettiriyorsunuz bu sıcakta çekilmiyor ki, en iyisi hiç yazdırmayın. Nasıl olsa kitaptada var. Yatalım uyuyalım hocam sıranın üstünde ” “ peki koçum bunun başka yolu varsa gel sen öğret” “iyi peki anladıkta hocam onuda mı ben yapayım “ “ o zaman kes sesini otur “ “ birde divan edebiyat-ı işliyoruz hocam bir şey anlamıyoruz ki neden işliyoruz ki hem banane divandan, yastıktan siz günümüz dünya edebiyat ’ından haber verin “ hoca birden ciddileşti; sinirlendiği belliydi. Sağ ve sol elini masanın üzerine koydu. Göğsünü kabartarak derininden bir nefes aldı. Aynen naklediyor “ ulan sen divan edebiyatı hakkında hangi sıfatla böyle konuşursun, dil uzatırsın. Vatan haini köpekler, orospu garılar gibi ne lan bu ( seri şekilde ) çen çen çen çen! Senin beynini kim yıkıyor len böyle. hem kimsin ulan sen hı. Beğenmiyorsan sıkılıyorsan çeker gidersin. Zaten zeki bir şey olsan ya fen lisesinde okurdun yada askeri lisede. Zeki bir şey olsanız burada işiniz ne geri zekalılar ” bu laflar selimi yaralamıştı. Bir üzüldü bir üzüldü hiç sormayın! Dokunsan ağlayacak zavallı. Aklına yine bir şey geldi selimin, gülmekten kendini zor tutuyordu. Bu hoca adamı lafla çok iyi paylardı çok pis küfrederdi ve buda yaralama operasyonlarından bir tanesiydi. Selim “ hocam affedersiniz. Ama sizde çok zeki bir öğretmen olsaydınız ya fen lisesinde yada askeri lisede öğretmenlik yapıyor olurdunuz. Burada işiniz ne ki ne” “ oğlum bak kendini bir halt zannediyorsun ilginçlik yaptığını zannediyorsun ama Hacivatlık yaparken konuştukça batıyorsun, arkadaşlarının gözü önünde rezil rüsva oluyorsun. ( burada karagöz demesi gerekirdi ama yanlış söyledi. Neyse sinirden olacak herhal) “ afallayan hoca kendini çabuk toparladı. Genel seçimleri kazanmış bir parti başkanı edasıyla sandalyesine oturdu. “ oğlum sen burada dersten mertsen bunalıyor. Karagözcülük oynayarak vakit geçiriyorsun ama koca fatih sultan Mehmet senin yaşındayken tahta çıktı. Babası II. Muratla Varna savaşına katıldı. Tahta çıkışından altı yıl sonrada İstanbul ‘u fethetti. “ hoca bu sözlerden sonra iyici sakinleşti. Gözlerini ayırmadan selime baktı. Sözlerinin etkisinin sınıfa ve selime sinmesini bekledi. Ama harbiden bu sözler selimi etkilemişti. Zaten bu gibi adamlar bu gibi heriflerin

kalkanıdır. Nerde sıkışsalar onlara sarılırlar. Selim bir ara durakladı. Sözlerinin donduğunu ve düşünemez halde olduğunu hissetti. Bir an için kendisine şunları söylemeye başladı “ yahu hazır cevap selime ne oldu böyle. Peki şimdi ne yaparızda bu sözlerin popüler etkisini kırabilirim. Bir an fatih Mehmet ‘i aklına getirdi. Ama adamın eleştirilecek pek bir şeyi yoktu ki, gayet güzel, pürüssüz, harikulade bir yaşam. Şansı yağver gitmiş bir adam. Bir an için geçici süreyle adamı kıskanmaya başladı. Aldığı eğitimi ve onu yetiştiren soylu aile yapısını büyük alim ve fatih ‘in hocası akşamseddin aklına geldi ve selim başını kaldırıp hocaya dönerek ve sol kolunu ve dirseğini ve ellerini masada hareket ettirerek “ hocam “ dedi. “ fatih 14 yaşında tahta çıkmış olabilir. Savaşlarada katılmış olabilir. 20 yaşındada İstanbul ‘u fethetmiş olabilir. Güzel eğitilmiş olabilir. Ama İstanbul ‘u fetheden f. S. Mehmedin hocasıda akşamseddindi. Hocam naaaber. Hem fatih sultan Mehmet gibi padişah oğlu padişah olsaydım. Dünyanın altını üstüne getirirdim bee” ve sınıfta bir kahkaha tufanı koptu. Çünkü selim tartışma bittikten 25 dakika sonra sonra söylüyordu bu sözleri. Biraz geç oldu ama hoca “ ulan ayda yılda bir kere adam gibi konuştun onuda yarım saat sonra konuştun ya helal olsun. (gülerek) nerden gelir aklına, ulan eğer sen f. S. Mehmed’in yerinde olsaydın İstanbul ‘u fethediyon diye yerine…………………………….. Yaş : 16 1999

UYANIŞ

işte yine sabah ve yastık yine başının altında değil ayaklarının arasında çünkü yine yatakta ters dönmüş. Ahmed dün sabah yerde uyanmıştı, bunada şükür. ahmed gözlerini kapatıp yine uyumaya çalışıyordu ki; annesinin o sinir edici ve duvarlarda yankılanan sesiyle irkildi ve kalkıp ilkönce pencereyi açtı. Hayat dolu bir ışık içeriye akarken ve duvarlarda dalgalanıp yankılanırken monotom bir günün daha başlamakta olduğunu söylüyordu. Yatağının yanında ki masaya çarpmış olacak ki tüm kağıtlar ve kitaplar yere saçılmış ve yataktan kalkarken üstüne bastığı kitap yırtılmıştır. her gece " daha güzel bir şiir yazmalıyım" diyerek yatağının başucuna yığdığı şiir müsveddelerini birilerinin görmesinden ve okumasından korkarak, katlayıp dolaba saklar ve şu yarı karanlık, loş ve yalnız odasına birkez daha dönüp baktı ve kimbilir şu yatakta ne düşler kurdu. kimbilir hangi düşünceler yordu beynini, hatırlayamadı. Hafızası zayıf bir öğrenciydi. Bir an yatağında, hayalinde seviştiği o kadını kıvranırken gördü. Bir tek bu seksüel düşünü ve düşüncesini anımsıyordu. Hemen yanında ki yatakta uyuyan kardeşine baktı. Bağdaş kurmuş oturuyor, ağzını tavana açmış uyuyor ve Ahmed'i her sabah olduğu gibi gülme krizi tutuyor ve kardeşini hafifçe sarsarak "uyan len" diyor. " tamam vurma ulan anladık, yarın ben abimin dolabından yollanır öderim" diyerek sarhoş gibi uykusunda sayıklamaya başlar. Ahmed " vay........... diyerek bilindik klasik küfürleri savurduktan sonra, kardeşi aniden uyanır ve kaçar yemeğin başına oturur. Ahmet tabiiki dövemez, yapamaz bunu. Hayatta yapmadığı en kötü şeydir kavga, şiddet uygulamaktan tiksinir. Elini yüzünü yıkadıktan sonra bir iki bardak çay içer. Sabah sabah zaten iştah miştah olmaz Ahmed' de daha doğrusu sabah yemez. Kötü alışkanlık. zaten sabah yemeğinde ahmedlerin evinde fazla bir şey olmaz. Pantolonunu ve gömleğini oraya buraya savurup düzlemediği için buruşmuşlardır. çoraplarla, kravatının nerde olduğunu bilmediği için bu konuda annesinin halini hatrını sorar. Anneside " sizde adam olacanızda gözümüz görecek" Ahmed'in işsiz pederide "okumaz lan bu kelek" diyerek destek verir. Anasıda " bu oğlan manyak mı nedir? sabahtan akşama kadar acacına nasıl duracak? " Tabii ki Ahmed bu alışagelmiş bu sözlerin arasında üstünü başını giyip bir tanede defter aldıktan sonra ( o günün tüm derslerini o deftere yazar ) evden çıkar Ve ( bozuk ) aile denen hapishaneden okul ( bozuk eğitim ) denen yarı açık cezaevine, hayallerle, düşüncelerle ve kendi kendine konuşmalarla süslü, büyük ve uzun bir yolculuk başlar. Mahalle camisinin yanından geçerken tam karşısında ki kadınlar kuaföründe ki o güzel kalfa dışarıdaki kuruması için mandallara astığı havluları değiştiriyordu Ve şadırvanda oturan ihtiyarlar ezanın sesini bekliyordur. Hemen yanlarında kuaförde ki güzel kızların hayranları olan aylak zibidi takımı. Ahmed kıza dönüp etkileyici bir bakış fırlattığı için ters ters bakarlar ve kız herzamanki gibi kimseyi takmadığı gibi Ahmed ' ide

umursamıyordur yada Ahmed öyle zannediyordur daha sonra Ahmet yaşlılara hürmet dolu bir " selamün aleyküm" çeker ve yaşlılar bimukabele ederek "aleyküm selam" diyerek ve tekrarlayarak içinede genç kelimesini yerleştirerek hürmet dolu selamın karşılığını Ahmed 'e verirler ve hafif serin bir rüzgar eser ve Ahmed titrer. Islak yüzü buz kesilir. sağ eli cebinde, dürülmüş defter sol elinde. Bazen ürkek bazen hızlı adımlarla ama herşeye rağmen dik bir yürüyüş başlatır okula kadar. Hemen ilerideki parkta, koltuk değnekleriyle yaşamak zorunda olan adam eğitiminde ki kuşları uçuruyor, takla attırıyor ve elinde ki ekmek ufağıyla besliyordur yine. Ahmed selamını ondanda esirgemez karşılığını alır almaz yoluna devam eder. Bir ana çocuğuna bağırıyordu yine ve çocuklar yine maç yüzünden kavga ediyorlardı. Ahmed yine ayırmaya çalışıyordur ve bir evin balkonundan işittiği kadın oflaması, ev işlerinden, çocuklardan ve evdeki heriften bıktığını usandığını söylüyordur. Evlerinin önünde merdivenlere oturmuş kadınlar yine birbirlerine birşeyler söylenip gülüşüyorlardır ve Ahmed'in gözleri yol boyunca onların en namahrem bölgelerinde geziniyordur. Kadınlarda farkındadır bunun ama seslerini çıkarmazlar. sadece biraz sessizlik olur. öğrenciler ve yayalar otoyoldan koştura koştura karşıdan karşıya aynı umursamaz monotomlukta geçiyorlardır ve onları seyreden hemen Ahmed 'in indiği yokuşun tepesinde beton bir yükseltinin üzerinde dedesiyle oturan zihinsel engelli bir çocuk hayret ve şaşkınlık tufanı içinde seyreder tüm olan bitenleri. İşte tam o yokuşta hemen dönemeçte karşılaştığı ve gözlerine bakabilmek için adımlarını yavaşlattığı bebek yüzlü, sevimli ve birazda tombul kızın masum ve imalı bakışlarını seyreder Ahmed. Durup O'nun gidişini seyreder arkasından ama o kız bir daha dönüpte bakmaz Ahmed ' e yavaş ve acemi adımlarla köşeyi dönmesini seyreder. yaş : 16

1999

KRİZ

Saat sabahın dört buçuğuydu uyanmıştı. Yatakta yarı beline kadar doğruldu. Hemen yanında ki pencerenin perdesini kaldırdı. Siyah bir bulutun ayı kapadığını gördü. Ay bulutun arkasında silik görünüyordu. Bu manzara karşısında içi tamamiyle sıkıldı. Ama bu manzara şimdiki ruhsal ve duygusal halinin bir göstergesiydi. Doğada yaratılmış haliydi, geçici süre. Duygulandığı zaman bulutlara bakardı ve bulutların görselliği O 'nun duygularını onaylardı.

Saat sabahın dört buçuğunu geçiyordu. Erken uyanmıştı. Yatakta yarı beline kadar doğruldu hemen yanında ki tül perdesini sol eliyle araladı. Paramparça kızılımsı ama siyaha çarpan bir bulutun ayı kapadığını gördü ay ışığı, bulutun saydam kenarlarından ve bölgelerinden sütunlar halin de sızıyordu... yaş : 16

1999

ÇÖLÜN ARİSTOKRATI

Louis İvan Vlademir 18 ocak 1913 doğumlu. Babası köklü bir fransız aristokratı ama birinci dünya savaşı sırasında servetini yitirmiş. Annesi ispanyol bir müslüman 1914 baharında başlayan kaçış, lizbon, paris, casablanca, berlin, stocholm, prag, budapeşte ve istanbul 'da aralıksız devam ediyor ve 1917 Bolşevik Devrimiyle ve Rusya 'nın I. dünya savaşından çekilmesiyle yolculuk Moskova 'da noktalanıyor. louis ivan vlademir II. dünya savaşı yıllarında Ortadoğuda ve Kuzey Afrika da Sovyet Rusya adına provakatör ajan görevinde çalışıyor. Tam sekiz buçuk yılı Fas, Tunus, Cezayir, Libya, Mısır, Lübnan, İsrail, Irak, İran, Suriye, Umman, Yemen, Kuveyt, Birleşik Arap Emirlikleri, Yunanistan ve Türkiye de casusluk, askeri istihbarat, ajanlık ve stratejik bilgi sızdırımı gibi çalışmalara katılarak geçiyor. Bilimsel kitaplarla ilgilenen, kadınlardan hoşlanan daha doğrusu anlayan, paranoyak melankoli. Tam anlamıyla sıkı bir komunist, ateist ve materyalist felsefeye sonuna kadar inanmış. Sigara kullanmıyor ama morali bozuk olduğu zamanlar birer kadeh kırmızı şarap içmekten geri kalmıyor. Etkileyici bir fiziği var ama yakışıklı değil. Sarışına yakın ama kızılımsı gür ve askeri tip kesilmiş saçlar, askeri yarımboğaz bot, yandan cepli koyu askeri pantolon ve siyah gömlek. Askeri ve sportif olan her türlü modern elbiseler giymeyi tercih ediyor. İmkanları dahilinde düzenli bir şekilde egzersiz yapıyor. Her işi ve olayı detaylı bir şekilde düşündükten sonra karar veriyor. Şüpheci, olayları ana hatlarıyla incelemeden asla karar veremiyor. Alabildiğine haddinden fazla kuşkucu, sözde varolan ardı arkası kesilmeyen sebepsiz korkular ve aristokratik saplantılarla uğraşıyor. Zamana ve mekana önem veriyor. Paraya gerektiği kadar değer veriyor ama karşısında köpekleşmiyor ve kadın konusunda şekli olanı, seksi olanı tercih ediyor ve güzel olması önemli değil. Gözleri koyu mavi ve bakışları bir kadını baştan çıkaracak kadar etkileyici. Çok sesli ve yerel halk müziklerinden hoşlanıyor ve doğunun oryantalist müziğiyle uğraşıyor. Ama nedense küstah ve saygısız ama kadınlara nezaketi var. Aşklarının çoğu platonik, aristokrat olmasına rağmen zenginlerden ve canilerden nefret ediyor. Temizlik konusunda gerektiğinden fazla hassas. Aslında Louis ivan vlademir bir şair kadar duygusal bir insan ama işinin gereği katı olmak zorunda, fazla sessiz ve konuşmayan birisi... ( bir roman kompozisyonu ) yaş : 15 1999

AYYUKA

Bu insan yıllarca saçmasapan septomlarla uğraşmak zorunda kaldı. Sevgisiz ve rahatsızdı. Tüm bu septomlar bir kene gibi yapışmıştı ruhuna canını emiyordu. Yani anlayacağınız mahvoluyordu. Kafası karmakarışıktı. Hiçbir şeye adapte olamıyordu. Tüm bu septomlar birer çıbandı saçmasapan çıbanlardı ruhunda. Aynen nerde ne zaman çıkacağı belli olmayan ve bedeninin en ücra köşelerini bile acıdan inim inim inleten çıbanlar gibi. Sağı solu belli olmayan septomlar... Ayyuka çıkan takıntılar, saplantılar ve hastalıklar... Daha çok küçük bir çocukken, çocuk bile değilken; o yaşta tanıdığı, gördüğü ve duyduğu tüm insanların bir araya gelip O 'na " Biz sana şaka yaptık!" demelerini beklerdi. Umudu vardı. Bu sözü duyacaktı, elbet birgün ve böylece yaşadığı tüm acılar... bir çocuk yüreğinin kaldıramayacağı tüm acılar bir son bulacaktı belkide... El ayaslarında ve işaret ve baş parmağının arasında bulunan bölgede kendisini rahatsız eden bir şeyler vardı. Üflüyordu o bölgeye geçiyordu ama yeniden başlıyordu. Ellerinde tuttuğu hayali bir ip vardı ve o hayali iple ip atlıyordu. İpi kontrol edemiyordu, parçalanıyordu. Parmakları hep hareket halindeydi. İğreniyordu bir çok şeyden. Sanki alt dudağını aşan iki büyük vampir dişi vardı. Çok kalındı bu dişler, gergedanların boynuzlarına benzeyen aynı onlar gibi eğri beyaz ve burnunda kuruyup düşen petekler bu dişlerin bulunduğu yere düşüyordu. Bu yüzden yemek yiyemiyordu. Birkez zengin bir üstkat komşunun verdiği arta kalan kuru fasulyeyi yerken iğrenmiş ve kusmuştu. Hatta annesine anlatmıştı bu olayı. Annesi " Allaah AAlllaaahh " demişti. O kadar. Gözlerinde tikler vardı. Yüzünde yani yanaklarında ve boynunun guatr bölümünde atmalar. Hayali bir alet icat etmişti burnunun içini temizleyen, kurumuş kanlardan ve peteklerden top top çıkarabiliyordu en derin bölgelerine kadar. Bazen et haline gelmiş ve burnunun içini doldurmuş petekleri keserek. Evin duvarlarını çizgi çizgi bölüyordu Gözleri, duvardaki köşeleri simetrik bir biçimde birleştiriyordu. Daha sonra gözleri dönüyordu. Gözleri bir köşeden diğerine aynı sayıda simetrik olması şartıyla başka bir köşeden ayrı bir köşeye gidip geliyordu ve daha sonra gözleri dönüyordu. Televizyon izlerken gözleri televizyon ekranında çapraz çiziyordu daha sonra bu çaprazın üzerine bir artı daha sonra köşeleri birer çizgiyle birleştiriyordu. Her defasında yapmak zorunda hissediyordu kendini. Çok yoruluyordu, ruhu yoruluyordu rahatsız oluyordu. Bu saçmalıkları tekrarlasada rahatsız oluyordu. Yapmasa hiç olmuyordu. Çok huzursuzdu yaralı ve acı. Bir kene gibi yapışmıştı bu septomlar, ruhunu emiyordu gündelik yaşamsal mutluluğunu kemiriyordu. Bitmişti zaten tükenmişti. Bunalıyordu. Hiçbir şeye adapte olamıyordu. Gözlerinde tikleri vardı yüzünde ve boynunda atmalar. Yürürken kaldırımları sayıyordu ve kaldırımların kesiştiği çizgilere asla basmıyordu, basamıyordu. Çünkü her adımı bir kaldırım taşına rastgelmeliydi. Gözleri yine simetri peşindeydi. Dükkanların demir kapıları mesela devamlı köşeleri gevriyor. Köşeleri aynı sayıda çizgilerle buluşturuyor. Her taşıtın plakalarını ezberlemeye çalışıyor. Her rakamı ve harfi aynı sayıda tekrarlıyor. Çok yoruluyor, yorulmak istemiyor artık. Gün içi çok halsiz. Tam bir uykucu, gün yarısı hatta daha fazlası uyuyarak geçiyor. Daha doğrusu

uyuyamıyor. Düşsel hayaller kurguluyor günboyu saniye saniye. Hoşuna giden tüm kadınlarla seks yapıyor, sevişiyor deliler gibi, tüm fantezilerini deniyor bu kadınlar üzerinde; türbanlı, türbansız, akıllı, akılsız, eğitimli, eğitimsiz, hanımefendi, fahişe ama herşeyden önce güzel kadınlar ve acı veren kadınlar... Arasıra sırtüstü uzandığı zaman kalçalarını sıkıp bırakıyordu. Tek kalçasını daha sonra diğer kalçasını, kalça kaslarını gerip bırakıyordu. ilkönce sağ kalçasını yada sol kalçasını daha sonra sol kalçasını yada sağ kalçasını ve böyle devam ediyordu yorulana kadar. Günboyu yorgun, zaten halsiz. Hep böyle olmak zorunda mı? neden? Eşyalara aynı sayıda dokunma gerekliliğini duyuyordu. Bu hissi atamıyordu içinden. Kutsallığı vardı, belkide tam zıddı. Tüm eşyalar istediği gibi olmalıydı, belkide bir kilimin kenarı yada bir terlik O 'nun istediği gibi durmalıydı. Peki uçları nereye dönük olmalıydı kıbleyemi? istanbul 'amı? Parmaklarını avuçlarının içine değdirmek zorundaydı. Biliyordu tüm bunlar saçmasapandı ama rahatlamak için yapmak zorundaydı. Yapıncada rahatlamıyordu ama bu ne biçim bir saçmalıktı ne biçim bir boşluktu. Gözlerinde tikler, yüzlerinde atmalar vardı ve tüm bu septomlar bedenine yayılmıştı. Kafası yine karmakarışıktı. konsantre olamıyordu adaptasyon bozuklukları vardı. Her insana aynı sayıda dokunmaya başladı. Daha sonraları dokunmamaya başladı dokunmaktan kaçtı hele nefret ettiği tiksindiği mahluklara ( çünkü insan diyemiyordu bunlara ) asla dokunmuyordu. Caddelerde yürürken gölgelere basmamaya çalışıyordu insan gölgelerine imkansızdı bu. Çocukken fundementalistti; yani dışavuramadığı sayısız şey vardı. Saçmasapandı. Anlatamıyordu. Anlatacak hiçkimse yoktu çevresinde. Herkez O 'na göre bomboştu. Fundementalist bir çocukken içinden veya bilmediği bir yerden sesler gelirdi cümleler halinde, bu ses allaha küfrederdi. Küfrün ne olduğunu söylemeye gerek var mı? bilmiyorum. Ama kendisi allaha küfretmek istemezdi. Yinede o ses kendisinin kontrolü olmaksızın küfrederdi allaha mahvolurdu. Çok rahatsız ederdi bu çocuğu, beyninde bir çok şeyi defalarca tekrarlamak zorunda kalırdı. Tekrarlaması gerekenler, şeyler nelerdi hanginiz bilebilir ki? fundementalistti o zamanlar diyorum size. Böyle şeyler düşünüyordu çoğunuda yapamıyordu zaten. Bir mekana girdiği zaman gözleriyle köşeleri çekiyordu. Sağlı sollu aynı sayıda yukarıdan aşağıya aşağıdan yukarıya. Ellerine üflüyordu böylece arınmış oluyordu elleri. Gözlerini devamlı gökyüzüne kaçırıyordu, çeviriyordu, gözlerini gökyüzünde herhangi bir dini tablo varsa gözlerini oraya çekiyordu. Devamlı köşelerini çekiyordu tabloların hep aynı simetrik sayı farkıyla. Çevresinde ki insanlara bakarak gözlerinin kirlendiğini hissediyordu. Sevdiği kutsal insanlar hariç. Gözlerinde ki tabakayı parçalıyordu. Buzlu bir camın parçalanması gibiydi tüm parçaları dini bir tablonun üzerine boşaltıyordu. Dini kitapları hep en üstte koyuyordu ama şimdi değil. İnsanlara bakamamak imkansızdı. Ama bakıyordu ama o zamanda gözleri kirleniyordu. Bu tabakayı buzlu bir cam gibi parçalıyordu. Cam parçaları savruluyordu gözlerinden dökülüyordu. Ellerine parmaklarıyla dokunup arındırıyordu. Gözleri kutsal bir tablo yada türk bayrağında yada tabii bir resimde olmalıydı. Başparmağı yada işaret parmağını birleştirip bakmak zorundaydı bu tablolara ve gözlerini çevirmeliydi. Peki niye? niye yapmak zorundaydı tüm saçmalıkları bilmiyordu. Bilseydi yaparmıydı? belki evet belkide hayır. Boynunu ovuşturuyordu arasırada ensesini böyle temizliyordu. Ne zaman tiksindiği insan suretinde ki bir mahlukata baksa. Genelde bunlar kendisine saldıranlar ve hakaret eden piçlerdir. Sevdiği bir arkadaşının yüzüne bakarak bu kiri telafi ediyordu. Sevdiği arkadaşına bakarak, Gözleriyle bir nesneye odaklanarak O 'nu kaybediyordu bir zamanlar uzun sürmezdi bu olay. Küçük çevresinde televizyon kanallarında gördüğü özellikle tiksindiği sıradan insanların suretleri işgal ediyordu hafızasının bir köşesini. Tüm bu bozukluklar beyninin bir köşesinde saklıydı. Zaten bir noktasındaydı tüm bu saçmalıklar. Tiksindiği insanların( genelde bunlar okul arkadaşları ters düşüncelerin adamlarıydı) suretleriyle uğraşmak zorundaydı. Tiksindiği bu suretler genelde seksüel

hayaller kurarak bastırıyordu. Kendi yüzü bu iğrenç yüzlere dönüşüyordu. Bazen kendi bedeni bu tiksindiği bedenlere dönüşüyordu. Asla istemiyordu böyle olmasını acı veriyordu ve bu tiksindiği suretleri silik bir ruh gibi bedeninden sıyırıp şehrin kanalizasyonuna atıyordu. Defalarca tekrarlıyordu bunu. Muhayyelesini işgal ediyordu bu suretler. Bir zamanlar kılıçla parçalıyordu bu suretleri ortalık kan revan oluyordu. Daha sonra tabutlayıp lağama gömüyordu ve hep hayal kurarken genelde seksüel hayaller kurarken geliyordu bu görüntüler ve yatakta oluyordu yatakta soyuyordu bedeninide. Yatakta kılıcıyla parçalıyordu yada tabutluyordu ve daha sonra gömüyordu. Tiksindiği mahlukatların ismini söylemeye gerek var mı? bu özel isimleri bilmeye. gözlerinde görünüyordu ve parçalıyordu bu isimleri siliyordu. Böyle temizliyordu gözleri tertemiz oluyordu. Sevdiği insanların isimlerini yazıyordu gözlerine böylece arınıyordu. Devamlı tekrarlıyordu bunları ve hayatı mahvoluyordu. Çok ama çok yoruluyordu. Yorgun ve argın hiçbir şey yapılamıyordu belkide bu dünyada. Sevdiği insanların bedenini bedenine yerleştiriyordu. Her yerde ve her zaman böylelikle arınıyordu. Arınabilme özelliğini yeniden kazanıyordu. Tertemizdi her zaman ve her yerde. Bir çok düşünceyi beyninde yeniden ve yeniden tekrarlamak zorunda bırakıyordu hayat. Nasıl düşüncelerdi bu düşünceler kendisi bile unutmuştu. Çevresinde ki kendisine saldıran yani tiksindiği insan suretinde ki mahlukatların isimleri en sevdiği organlarına dolaşıyordu. Bezgindi korkunç derecede rahatsızlık vericiydi. Yorucuydu ve vesveseliydi penisinde gözlerinde ve arasıra omuzlarında oluşuyordu bu isimler ve bu isimlerin üzerine sevdiği bir arkadaşının ismini yerleştirerek yani sevdiği bir ismi tiksindiği bir ismin üzerine örterek bu organlarından alıp sobanın içine yanan sobanın içine atıp tutuşturuyordu. Tutuşma. göğsünden bir hurda çıkarıyordu bu paslanmış hurdanın içinde tiksindiği isimler vardı yine aynı şekilde sevdiği erkek arkadaşlarının isimlerini bu tiksindiği ismin üzerine yerleştiriyor örtüyor ve şehrin kanalizasyonuna götürüp soyutsal manada gömüyordu. Muhayyelesine gelen, kendisine saldıran tiksindiği suretlerden insanları bu dünyadan alıp herhangi bir sonsuz mezara gömüyordu. Sevdiği bir kızı korumak amacıyla O 'nu hayalinde arındırıyordu. ve tüm bu takıntılarda ve bu takıntıların sona erdiği yerlerde arındırarak koruyor, temizliyor ve gökyüzünde kutsal bir yere gönderiyordu. Uğursuzluğunuda temizliyordu beğenmediği şeyleri iğrendiği mahlukatın ismini yeniden sevdiği insanların isimleriyle örtüyordu ve sobaya sokup yakıyordu. Parmaklarıyla avuçlarının içini kaşıyordu belkide okşuyordu belkide arındırıyordu. Elinin ayasıyla hafif sakallı çenesini okşuyordu çenesini el ayasının içinde gezdiriyordu belkide avucunun içini kaşıyordu. Arasıra gözleri yaşarıyordu ve bu yaşları gidermek kaşıntıyı önlemek amacıyla eşit sayıda gözlerini kırpıyordu. Aynı sayıda sol gözünü ilk önce aaynı sayıda sağ gözünü sonra tikleri böyle başladı. Zaten dişleride aynı simetrik sayılarla hareket ediyordu. Azı dişleri ve köpek dişleri özellikle. Azı dişlerini sırasıyla aynı sayıda bastırıyor ve çenesi sertleşiyor yuvarlak bir kemik oluşuyordu çenesinde. Yollarda yürürken sıradan insanların tam başlarının yanından ıskalayan bakışlar gönderiyordu. Hiç kimsenin poposuna bakamıyordu.Televizondaki kel kafalar ve popolar O 'nu rahatsız ediyordu. Kel kafalar yarı kel olanlar tam değil arasıra tam olanlarda rahatsız edebiliyordu. Bazen kalbinde insan dışkısı yada nefret ettiği mahlukatların dışkısı varmış gibi oluyordu. Tiksindiği mahlukatların ismini bozuk bir paranın hızla dönüşü gibi kanalizasyona fırlatıyordu. Fundementalist olduğu yıllarda camide namaz kılarken saf tutulduğunda sevmediği insanların arkasında asla namaz kılmıyordu. Devamlı ezberlediği duaları ve hat yazılarını tekrarlamak zorunda kalıyordu. Niye tekrarlamak zorunda olduğunu kendide bilmiyordu. yollarda yürürken hep insanların ve kadınların yüzüne bakmak zorundaydı ve kafalarının yanından bakış atıyordu. Tekrar tekrar dönüp kafalarının yanından bakıyordu ve defalarca bakması yolda insanlara çarpmasına sebebiyet veriyordu. Arasıra konuşma bozuklukları başlıyordu. Bir türlü cümleleri bir araya getiremiyordu. Tiksindiği insanların düşlerindeki görüntüleri kontrol dışı muhayyilesini işgal ediyordu. Daha sonra sevdiği bir insanın

düşlerinde ki bir görüntüsü temizliyordu tiksindiği mahlukların o görünümlerini. Devamlı bakmamak için çabalıyordu tiksindiği insanlara ama başaramıyordu. Ne zaman tiksindiği bir insana bakmak zorunda kalsa sevdiği bir insana bakıyor ve temizliyordu bakışlarını. Büyük temizlik. Hemen hemen herkesin dışkısal hali geliyordu aklına ama temizliyordu tüm bunları. Bazen yemek yemeye başlamadan önce iğrenç şeyler istila ediyordu aklını. Ağzının içinde ki üst damağından birbirine bağıntılı ince zincirler sarkıtılmıştı ve bu zincirlerde tiksindiği mahlukların isimleri ve dışkıları vardı. Sevdiği insanların isimiyle temizliyordu tüm bunları ve zincirleri yerlerinden söküp bozuk bir para gibi havada hızla çevirip sobanın içine atıyordu ateşte yanıyordu zincirler. Sırada otururken sevmediği insanların başları alnını ve ensesini rahatsız ediyordu itici geliyordu. Sevmediği insanların kendisine bilerek yada bilmeyerek dokunmasından nefret ediyordu. Elleri veya kolları saçına veya yüzüne değse hemen elleriyle temizliyor ellerini temiz bir yere siliyordu. Daha sonra suyla yıkıyordu. Sevdiği insanların isimleri ve sevdiği insanların O 'na dokunması temizliyordu O 'nu tertemiz kalıyordu. Bazen kendini tertemiz çok aşırı temiz hissediyordu. Sırada yada sınıfta kara tahtayı ve floresan lambayı ve pencereleri istiklal marşını ve gençliğe hitabeyi Atatürk resmini gözleriyle çeviriyordu ve bu üç tabloyla temizliyordu gözlerini.Kullandığı eşyalara nefret ettiği insanların dokunmasını istemiyordu. Antipatik bulduğu mahlukatın eşyalarına dokunması O 'nu rahatsız ediyordu. Antipati duyduğu mahlukların oturduğu yere oturmamaya çabalıyordu. Zaten antipatik mahlukatlar okul eşyalarına dokunsada sıralarına otursada yolda yürürken atmosfer eşyalarını ve elbiselerini temizliyordu zaten. Ama böyle şeyler yoktuki antipati duyduğu insanların sempati duyduğu insanların elbisesine, saçına yada eşyalarına dokunmasın ne farkı olabilirdi ki; temizdi zaten tertemizdi ve bu rahatsız edici kontrol dışı septomların hiçbiri yoktu yoktular. Tüm bunlar beynin bir noktasında vardı. Bu bozgundan ibaretti sadece noktasal bir bozgundan. İstemediği bazı şeyleride alnında okuyormuş gibi oluyordu bunuda sevdiği insanların isimleriyle temizliyordu. Bazen geceleri gözlerini kapatmıyordu. Çünkü tiksindiği mahlukatların ismi gözlerine geliyordu bu durumu temizlemek için göz kapaklarını açması gerekiyordu ve daha sonra hayali bir çubuğu bu gözlerine saplayıp isimle beraber tüm kirleri çıkarıyordu ve şehrin kanalizasyonuna yolluyordu. Bu saplama işlemi bir dairenin ortasına bir çubuk batırıp o daireyi tümüyle almak gibi bir şeydi. Durmadan tekrarlamak zorunda kalıyordu bu işlemleri. Gözlerine gelip tiksindiği mahlukatların isimleri durduğu zaman sevdiği iki insan ismini bu tiksindiği isme gözünün içinde önden ve arkadan kenetleyip gözünden çıkarıyor ve havada parçalıyordu. Buda işe yaramayınca artık gözlerinde ki isimleri biraz ileriye uzatıyor ve havaya uçuruyordu. Bir füzenin infilakı gibi bir şeydi aynı şeyi penisindede uyguluyordu. Tüm gece bunlarla uğraşmak zorunda olduğu için çok zor uyuyabiliyordu. Gündüz öğlen bir uykuya yattığı zaman akşama kadar uyuyordu. Gündüz gözüyle niye bu kadar çok uyuduğunu kendide bilmiyordu. Okulda sırada otururken ön sırada oturan iki tiksindiği sınıf arkadaşlarının dışkılarını sırtlarında omirilik biçiminde görüyordu, iğrençti. Yemek yemeye başladığı anda en iğrenç olaylar gözünde canlanıyordu. Engellemek istiyordu ama engelleyemiyordu. İki el ayasında iğrendiği bir insanın ismi yazıyordu bunu eline saplanan hayali bir çubukla bütün halinde çıkarıp paramparça ediyordu olay havada gerçekleşiyordu. Yemek yemeye başladığı anda ağzına fareler ve örümcekler hücum ediyordu ama yoktu bunlar ama varmış gibiydi yemek yedirmiyordu. Yemek yemeye başladığı anda damağına asılı bir zincir ağız boşluğuna doğru sallandırılıyordu. Bu ağız boşluğunda sallanan zincierlerde kalıp halinde kurumuş dışkılar vardı. Zincir statüsünde ağız tadıyla yemek yiyemiyordu. Korkunçtu. Beynine bir güç dışkı sokuyordu. Kafatasını açıp o bu dışkıyı beyninden temizliyordu tamamını sobaya atıyordu. İstemediği ne varsa dolduruyordu sobaya. Arasıra kendini bir kız gibi hissettiği oluyordu alık, cüseli bir kız gibi işe yaramayan bir kız gibi.

Tiksindiği insan sürüsünün isimlerinin penisinin içinde ki idrar borusuna yazıldığını görüyordu. Ucu daire olan bir değnekle içerden itekleyip tüm bir isimleri dışarıya savuruyordu. Sexüel hayallerine giren O 'nun yerini tiksindiği insanların almasını hazmedemiyordu. Hangi güç yapıyordu bunu o tiksindiği insanlar sexüel hayallerini işgal ettiği anda onu donduruyordu simsiyah kesiliyordu tiksindiği isimler ve onları parçalıyordu dokunmaksızın hayalinde. Bunu durmadan tekrarlıyordu ama durmadan saniye saniye hayatını mahvediyordu hiçbir şeye adapte olamıyordu. Bir ortamda yapılan sıradan konuşmalara bile. Gözleriyle sağa sola çizgiler çekiyordu sağa ve sola ama eşit sayıda simetrik. Bu tekrarlamalar olmasa rahat ama korkunç bu tekrarlamalar. İnsan içine çıkamıyordu neydi bu insanlardan çekindiği düğünlere misafirliklere gidemiyordu. Eve bir misafir geldiğinde başka bir odaya kaçıyordu görmesinler kendisini diye, uyuyor numarası yapıyordu. Elleri ellerini, işgal eden bu iğrendiği kendisine zararı olan insanların isimlerinin ellerini işgal etmesi, temizliyordu sadece temizliyordu. Sexüel hayallerini işgal eden kara kuru şerefsiz bir adam vardı. Zina suçundan televizyona çıkmıştı hani politikacı, bir bayan banka memuruyla. Kadının kocasının durumu çok acıklıydı. Hep o giriyor sexüel hayallerine onu simsiyah donduruyor havada parçalıyor o orospu çocuğunu. Bu seksüel hayallerini işgal edenler hep o çevresindeki lumpen cahil zorba fırlatmalar. Televizyonlarda gördüğü eğlence alemi sömürgenleri hepsi hepsi. sınıfta kendisine fiziksel ve sözel zarar veren o kro lumpen cahil faşist orospu çocukları istemediği halde. Engellemeye çalışıyor. hepsini donduruyor simsiyah oluyor suratları kalıp oluyorlar havada parçalanıyorlar, parçaları her bir yana dağılıyor. Durmadan tekrarlıyor bunları yattığı yerden. Televizyonlarda insanların popolarının kamera önüne gelmesi rahatsız ediyor kel kafaları kodamanlarında rahatsız ediyor televizyonda. Bunların sonu ne olacak bilmiyor. Gözlerine gelen kirleri iki belirsiz şeyin arasına alıp kitle halinde atıyor dışarı, havada parçalanıyor...vd.... bazı şeyler kendisini çok değersiz hissetmesine neden oluyor bazı şeyler ise tanrı gibi...

* Engelleri yokedeceksin. Çünkü geriye sayım başladı. Bu şehre sığmıyorum. Ve zaten yine rahat edemiyorum. Zaten zorunlu olarak düzensiz savruk bir yaşam var. Serüven dolu yaşam, düzensiz ve savruk olacak. Belki biraz daha. Düşünsene sabit bir yerde olmama rağmen yinede az yazıyor ve az okuyorum belkide. uzun süre çalışamadığım oluyor belki de. Ve çoğukez her kitabı sonuna kadar dahi okuyamıyorum belki de. Bu serüvene katıldığım zaman yine aynı süreçte kalacak ama misyonum adına olacak Tekrarladığım diyalektiği felsefi bir tarzda yazmalıyım. Tamamiyle tasarının düzeyi yüksek yazım tarzı kullanmalıyım. O dedi ki Ben O 'na öyle bir şey söylemedimki. Tüm bunlar palavra tüm bunlar palavra diyeceksin. savaş suçlarının işlenmesini önleyin savaş suçlarının işlenmesini önleyin Despottur bu herifler ve unutturulması gerekir.

-öyküŞehir bunaltıcı yorucu bir yaz sıcağının egemenliği altında kavruluyor. sokaklar bomboş ikindiye az kaldı...Tüm bu sıcağa rağmen hava sanki yağmur yağdıracakmış gibi duruyor. Hafiften bir rüzgar esiyor. Sırtımdan yukarılara doğru hücum eden bir serinlikle ürperiyorum. Sokağın köşesinde uzun beyaz sakallı eski toprak bir bakırcı bakırlarını kalaylıyor. allah(ın)ı arayan bir derviş(evliya) gibi... bana ortaçağın çöllerini ve bakraçlarını anımsatıyor. Serseriler ve dilenciler geziniyor kenar mahallelerde. Yürürken kendimi tamamlanmış hissediyorum. Gölgeler bir boy daha attı.

Rüzgar yine esti, kurumuş otlar ve ağaçlar savrulduk bir yana burda yana yana bir çeşme aradım kana kana içtim yüzümü ve saçlarımı yıkadım Ve hafifçe başımı kaldırdım Dünya Dünden Bu Yana Çok Başka yaşım: 16 yılım: 1999

* Parmaklarımdan dirseklerimden, diz kapaklarımdan, ayak parmaklarımdan el ayasımdan ışıksal sütunlar uzuyor. Ve ben bu sütunların birilerine çarpmasını engelliyorum. Korkuyorum. Bu ışıksal sütunlar kimseye değmemeli yeteneklerim bulaşabilir kaybederim. Hayır bu tam bir saçmalık olmalı. Bu sütunlar değdikçe insanlara hayranım olmaya başlıyorlar.

Saçmanın saçması belkide... Bir toplumun en alt katmanlarında yer alan bir insan iki hayatsal seviyeleri benden yüksek insanlar dahi kendilerini harcamışlar üçüncü sıradan insanların bile sahip olduğu şansa sağlığa ve paraya dahi sahip değilsin dört sıradan ve basit olmak istemiyorum altı projelerimden başka kaybedecek hiçbirşeyim yok yedi sinemacı (senarist-jön-yönetmen), edebiyatçı (şair-yazar). Sekiz kafam karmakarışık engelleyemiyorum. Zaten deliler bu yüzden sıradan insanlar gibi yaşayamıyorlar. Kesinlikle normal bir insan değilim normaller gibi olamam. dokuz çirkin, şansız, yoksul - hasta bir insanım ve kokuşmuş sistemin soytarıları gibi asla olamam olmak istesem bile olamam sıradan ve basit düzenin askeri olmak istemiyorum asla olmayacak. Ay temmuz perşembe. Bu şiir Bozhenskin'in felsefece düşünmenin yolları ve Arif damar'ın ay kar toplamaz ki kitaplarını kütüphaneye vermek için giderken, kütüphanedeki karmaşık düşüncelerimi betimlemek amacıyla yolda (koltuğumun altında John Steinbeck'in al midillisi ve Özdemir İnce 'nin Tohum Ölürse adlı şiir kitabı var) ekseriyetini Kırıkkale de ki evin beyaz masanın üstünde yazmıştım. Anlamı çözümlenmesi imkansız benzetmeler kullandım. Belki dikkat edilirse kolayca çözülebilir olan benzetmelerin sanatsal sezgisini duyumsamak ve görmek benim ve sizin için yeterli ve kafidir./ 31 Ağustos sabah, Attila ilhan 'ın sokaktaki adam filmini izlerken yazdım ve film cine 5 'te olduğu için ve bizdede cine 5' e üye olacak kadar para olmadığı için ancak şifresiz beş dakika izlyebildik./ aslında bu

olay emniyet sahnesi dışında geriye kalan herşeyiyle gerçekten başından geçmiştir fakat ustura alış sahnesi futbol olayından bir buçuk ay sonra olagelmiştir. Haziran başlarında stadyumda aynı bu şekilde yabancı takımlarında olduğu bir milli turnuva oldu. Ben usturayı bu olaydan bir kaç ay sonra ağustos başlarında almıştım. İşportacıyla geçen konuşmanın %10 'u olmuştur. Şuda bir gerçekki okul tamamiyle anlattığım gibidir ama birazcık abartılıdır. Yani hafif dozajda abartılı gibidir. Fakat aslı tamamiyle olagelmiştir. Başımdan geçmiştir. Anlatılanlar doğrudur. Bu öykü %90 'ıyla katıksız bir hayat ve ülke gerçeğidir. Olgusaldır, toplumsal yanı ağır olmaksızın ince bir mizah ve hiciv önde tutulmuştur. O futbol turnuvası beni o zamanlar bayağı ilgilendirmiştir. Belki de bu insanları burda görmek beni ...mutlandırmıştı. Turnuva çekilen bir uluslararası bir kura sonucu kırıkkale 'nin çıkmasıyla ayarlanmıştır. Birde cep telefonu meselesi var ki; burdada belli bir yığının sonradan görmeliğini alaya almak içindir. Çünkü ülkeye cep telefonu ithal bir şekilde gelmeye başlar başlamaz iyice görgüsüzlüğün suyunu çıkarmaya başlamışlardır. Hemen hemen her yerde konferanslarda, yolda gezinirim. Okul sıralarında banka veya halka açık bir yerde oturup ellerinde gösteriş namıyla oynatanlar tüm bir görgüsüzlüklerini çevreye göstermişlerdir. Yani görgüsüzlükle cahilliğin bir tezahürü. Bunu her türlü meta, eşya ve mal mülk kullanımında görüyoruz, özellikle lumpen zengin yığınlar ve onların türetmelerinde çünkü cahil bir insan zengin olduğu zaman sıfatı o burjuva olmayan sonradan görme olur. Tabii tabii üniversite ve diploma insanı cahillikten kurtarmıyor. Diplomalı cahillerin sayısı normalden daha fazladır. Televizyonlarda magazin furyasında, zengin güruhta ve bu günün çocuklarında lumpenyada ee neyse... gördüklerim bu tanımları tamamiyle doğruluyor. 29 ağustos pazar günü 1999 ylında yazılmış olan bu öykü üst gerçekçi bu öykü aslında bir rüya değildir. Saçmanın saçması denebilecek bu öykünün sınıfı sürrealizmdir. Toplumsal olaylarında içinde bulunduğu bu öyküyü öğleden sonra radyo teypte çok sesli ismini bilmediğim muhteşem bir müziği dinlerken Özdemir İnce 'nin toplu şiir kitabı olan Tekvin 'in kapağında ki Paul Ackerman' ın tablosunu incelerken başladı ve kesintisiz kurguladım ve yazdım. Kusursuz ve mükemmel olduğunu söyleyebilir. Güzel ( iyi ) olmadığı bile tartışılabilir yaş: 16 sene: 1999. 16 yaşımın 1999 gecesi. 6 eylül 1999. ve yaşıma üçgün kaldı. gece pazartesi bu şiir kırıkkalede ki evde beyaz masanın üzerinde yazıldı. Aziz Nesin 'in "ah biz ödlek aydınlar" kitabını bitirdikten sonra okulun açıldığı ilk gün ama ben gidemedim gitmedim çünkü içimde yerli yersiz bir sanrı sıkıntı bu şiirim bunalımlı çağımın yapıtıdır. Daha doğrusu yapıtlarımdan bir tanesidir. Nazım Hikmet'in Yatar Bursa Kalesi 'nde isimli şiir kitabını okuyordum.Bu şiiri Meşhur Adamlar Ansiklopedisi 'nin sonuna doğru yazmıştım. Gerçekte Nazım Hikmet Ran ve Yılmaz Güney on altı yıllık hayatımın dönüm noktaları olmuşlardır. Çünkü kendimi O insanlara öylesine yakın hissediyordum ki.Bazen kendimi Nazım Hikmet gibi Yılmaz Güney gibi hissediyorum öylesine ki aldırma be koçum benim senden ne farkım var anasız babasız şöhretsiz parasız ve kadınsız benimde hayatımda aslında gülmek yok yani deli mehdi benim içinde yürür ben senin içinde ağlarım

yaş: 16 1999 kırıkkaledeki evde bir öğle vakti yatakta yazmışım. artık eskisi gibi çok şiir yazamıyordum belkide 26 temmuz yaş : 16 - 1999 - 27 temmuz 1999 kırıkkale beyaz masa. ajan, psikolog, antropolog, sosyal bilimci, yapımcı, dansçı, profesyonel fotoğrafçı, tüm sosyal (ise) bilimler, ajan kutsallık.

* Şu an hayallerimle uğraşmaktan yorgun düşmüş haldeyim. Sabah oluyor yine içimde ki aynı korku. Akşam oluyor yine aynı sıkıntı. Bir yerlerde Güneş 'in yanıp sönen parlaklığının altında çalışan insanların olduğunu seziyorum. Sırtımda bir sıcaklık başlıyor. Ve tüm ihtişamıyla kitaplar yine karşımda benimle konuşuyorlar. Radyoda metalika yine ortalığı dağıtıp coşturuyor. Ve içimde ki inanılması zor bir duygu. Ben-i isyana çağırıyor. Tüm bir asiliğimi tahrike çalışıyor. Ve ben herşeye rağmen tüm bir asiliğimi yapıcılığa yönlendiriyorum. Kırıp dökmek basit kolay. Hatta en ummadığımız insanlar bile sabırlarının son haddine dayandıklarını hissettikleri zaman ani ve kısa süreli bir cinnet geçirip adam öldürebilmektedirler. Yani demek istediğim şey şu; tahrip kolaydır sıradandır. Esas muhteşemlik imkansızı ve zoru başarmakta. Bir fabrikayı on saniye içinde bir el bombası yada tahrip derecesi yüksek bir bombayla yıkmak yoketmek kolaydır. Zor değildir ama bir fabrika inşa etmek en azından bir sekiz yılı almakta. Yani yaşarken tahripçi olmak sıradandır çünkü herkes bunu yapıyor. Dünyada saldırgan, hoşgörüsüz bir çapulcu olmak yerine yapıcı olup sıradışı ve mükemmel olmak şarttır. Böylece sonuç muhteşem olacaktır. Hayatta her şeyin bir gereklisi birde gereksizi vardır. Mesela şiddetin gereksizi olan insanları rahatsız etmek huzuru yıpratıcı ve insanların gördüğü zaman sinir olduğu bir adam olmak elbette yararsız ve boştur. Önemli olan şiddetin gerekli olduğu zaman gerekli yere kullanılmasıdır. Ülke savunmasında, kendimizi savunmamız gerektiği zaman yani; mustafa kemal Atatürk, Ernesto che guevera gibi yoksa aksi takdirde şiddet hiçbir zaman Yüksek düzeyde medeni bir insana yani yirmibirinci yüzyılın modern bilinçli insanına yakışmayacak seviyede vahşice ve insanlık dışı bir olaydır. Ve okulda, evde, sokakta, gereksiz şiddeti kullanan daha doğrusu evrimini tamamlayamamış bu goriller toplum için birer yüktür ve bırakın ülkeye kendilerine bile hayrı olmayan ve orda burda bir şeyleri kırmaktan, incitmekten ve tahrip etmekten saldırmaktan başka görünürde hiçbir faaliyetleri olmayan bu herifleri toplum yaşamından uzak tutmak devletin başlıca görevlerinden bir tanesidir fakat daha kendine hayrı olmayan devletten hizmet istemek, eşekle hindistan seferine çıkmak gibi bir şeye benziyor. Medyaya bu konuda çok görevler düşüyor fakat gerçek gazeteci niteliğini taşıyan medyacı diğerlerinden ayırdığımız zaman ortaya şöyle bir manzara çıkıyor ki; sinirlenmemek yada kafayı yememek yada çıldırmamak oda yoksa kafayı takmamak elde değil. Peki benim ülkemin hali böyle olmak zorundamıydı? olması gereken yüksek düzeyin azami derecede altında yaşamak hakkımızmıydı? elbette değil. Ben neden bir amerkan gencinin bir alman gencinin bir fransız gencinin ilkeller, vahşiler, gelişmişlik düzeyi üçüncü sınıf dünya ülkeleri yakıştırmasını kullandığı bir yerde yaşamak zorunda oluyum ki? Neden 1. sınıf insan yığınının sahip olduğu imkanlar altında yaşayıp tüm o imkanlardan mahrum

kalayım ki? Peki neden ben bir genç olarak beni tüm bu gereksinimlerden mahrum bırakan, dünya üzerinde 3. sınıf olarak çağrılmamı sağlayan bir ülkeye neden isyan bayrağını açmayayım? Bu şekilde yani aynen düşünce suçundan esaret altına alınmış bir mahkum gibi yaşamaktansa, hapishanede isyan çıkarıp özgürlüğüm için savaşarak ölmeyi yeğlerim çünkü kaybedeceğim hiçbir şey kalmamış fakat hayatta kazanacağım o kadar çok şey var ki! işte hedefim kazanmak ve sadece yaşamak özgür hür ve tek yaşamak. 9 haziran 1999

MAHRUMİYET

Bu şehrin ismi Kırıkkale küçük bir kasaba. Bana göre sırp işgaline uğramış boşnak köyü. Bu şehir yoksul. Parası olan yinede her yerde olduğu gibi kafasına göre yaşıyor. Kapitalizmin acımasızlığı bu. O büyük mühimmat harp sanayi patlamasından iki ay sonra Türkiye de kalkınmada 1. bölge ilan edildi. O günden bu yana kuşlar geçti yeller esti bu şehrin üzerinden hiç - bir - şey - yok. Evde dirlik düzen yok. Dışarıda gezecek ve bir genç olarak vaktini geçirecek hiçbir yer yok. 10 yıldır bu şehirde yaşıyorum. 10 yıldır bu şehirden nefret ediyorum ama şehrin ne suçu var. Tüm suç çürümüş ve kokuşmuş ülke sisteminde ve bu sistemi kuran insanlık düşmanlarının yok edilmesini dört gözle bekliyorum. Radyoda yine diyceylerin iç gıcıklayıcı sinir edici aşk ve sevgi konuşmaları, içerde ana baba kavgası dışarıda eğlenceden dönüş kahkahaları. Hayat devam ediyor gözüm güya, sistem ( hayat ) durmadan birilerine prim yapıyor. Bizler yani yoksullar herşeyden ama çoğu şeyden mahrumuz. Mahrumiyet zinciriyle elimizi bağlamışlar ayaklarımıza prangalar takmışlar ama beynimizde asi özgürlük alev alev yanıyor. İsyan dalgaları çoğalıyor beynimde. insanlarda artık hayvanlar gibi ayılar, ceylanlar, kurtlar ve fareler kaplamış ortalığı ve bizler yoksul serçeler... Rüzgarla dağılan manolyalar suçumuz güçsüz ve zayıf doğmak mı? Bilmiyormusun yoldaş kapitalizmin çöküşünü dört gözle bekliyoruz ama bu kapitalizmin çöküşünü dört gözle bekliyorum ama bu kapitalizm öyle bir çökmeli ki hayattan silinsin. Hiçbir yerde hiçbir işi kalmasın. Güya liberalizm, komünizm, nasyonal sosyalizm, monarşi, milliyetçilik, faşizm ve feodalite yıkılmış artık tarih sahnesinden silinmişmiş. Saçmalık aslında bu ve bunun gibi sistemler insanlığın doğuşundan bu yana vardı fakat insanlar yarım yamalak kurmuş oldukları bu ve bunun gibi sistemlerin farkında değillerdi. Bir Karl Marx çıktı ve zekasını kullandı. Hayatın içinde ki bu sistemi o yaratmadı. Sadece gözlemledi, inceledi, disipline etti geliştirdi ve yazdı. Herşey bunlardan ibaret aynı elektriğin bulunması gibi. Yani elektrik doğada milyarlarca yıldan beri vardı ve bir bilim adamı buldu. Bu

sistemlerde aynı şekilde hayatta vardı ve birileri buldu ve bu sistemler alalade bir şekilde işlemeye devam ediyor. yaş : 16

1999

* Gece boyu yollarda yürüyorum .Davullu zurnalı lumpenya düğünleri beni sinir ediyor. Zenginler mahallesine giriyorum ve bunlarda beni sinir ediyor. Cumhuriyet meydan, gece ama insan dolup taşıyor. Yol boyu bomboş belki de gökyüzünde ayı bulamıyorum biran. Arkadaşla yapıkredi bankına oturmuş küfürleşiyorduk. Örgüt kurmaktan bahsediyoruz. Bir kız bize bakıyordu biz anasına bakıyoruz. Yine küfrediyoruz şerefine ip doladığımızın dünyasına. Bu gece dolup taşıyorum. Gökyüzü bulutsuz ve yıldız yığınlarıyla ( yağmurlarıyla ) ışıl ışıl ayı yine bulamıyorum. Bulduğum zamanda bulmamazlıktan geliyorum. Mustafa Kemal 'in meydanda ki heykeli gün geçtikçe dahada çürüyor. Bu nasıl devlet bu nasıl şehir ve bu nasıl belediye, arkadaşla yeniden küfürleşiyoruz. Kalkıyorum ve yürüyorum. Vitrinde alamayacağım kitapla seyre dalarak yürürken okuduğumuz kitaplardan bağıra bağıra bahsediyoruz. Cumhuriyet 'in 75. yılının neden kutlandığını ve diğerlerinden neden ve niye önemli olduğunu tartışıyoruz. Eve gitmek istiyorum. Hayır boşver şimdi evi. Yine küfrediyorum. Parka oturuyoruz, sarhoşun teki dikiliyor arkadaşın karşısına " gözünün önüne iyi bak düşme" Yine küfrediyorum sarhoşa. Adama dönüp bakıyorum, ayı buluyorum meşe ağacının dallarında sallanırken banka dergi ve gazete parçaları yığılmış, hepsine bakamıyorsun. Tren geçiyor gece vakti. Tren bana çarpıyor ölüyorum. Trenin sesi şehirde yankılanıyor, yankılanıyor gece vakti. Ben yine düğünlere sinir oluyorum ve küfrediyorum düğüne doğru. 20 kadar herif beni yakalayıp paldır küldür dövüyorlar. Kan kaybından ölüyorum yeniden diriliyorum, gidiyorum emniyete şikayet için ve " ben sıkı komünist ve terörist benim, tutuklayın beni" diye bağırıyorum. İşkence odasında ellerim eziliyor demir çizmelerin altında, tırnaklarım sökülüyor, filistin askısında salıncak gibi sallıyorlar beni, başımdan aşağıya soğuk sular dökülüyor, elektrik veriyorlar penisimden, tüm vücudumun eridiğini hissediyorum gerildiğini. Göz altında işkenceden öldürüp kaybediyorlar beni. Ben tekrar diriliyorum. Kapı zili çalıyor, süt geldi. Okula gidiyorum disiplin cezası var, kızın kalçalarını okşuyorum. Yine ağız kavgası yapıyorum cahil öğrencilerle kazanan ben okuyorum. Fırına gidiyorum ekmek bitmiş, sokağa çıkıyorsun insanlar ölmüş. Kuru otları yakıyorum yangın yüzüme aksediyor. Çocukken köyün kuru otlarını; bunlar boşuna yaşar hiçbir işe yaramaz deyip bir kibritle ateşe veriyorum. Köylüler başıma toplanıyor. Ani bir kasırgayla haçlar yanıyor. Beni bir haça geriyorlar sonbahar vakti, elimden kafamdan ayağımdan çivileniyorum. Bu sefer acı çekerek ölüyorum. 18 - 20 kişi beni yandan bir kenara çekerek paldır küldür dövülüyorum. Arkadaşlarla beraber yürüyorum

ellerim ceplerimde. O kitab-ı okuyup okumadığını söylüyorum. İki kızı yatağımda sevişirken yakalıyorum. İkisinide öldürdükten sonra tecavüz ediyorum. Ayağım takılıp dengemi kendim bırakıyorum. En üst kattan aşağı düşüyorum. Halbuki birinci katta oturuyorum. Hepimiz yeniden diriliyoruz o kızla medenice sevişiyoruz. Doyduktan sonra onlar beni unutup ikisi sevişmeye dalıyor ve kızların üzerine idrarımı boşaltıyorum. Hoşlarına gittiğini söylüyorlar. Çırılçıplak evin içinde dolaşıyorum. Evde entellektüel yirmi kişi tartışıyor. Radyo açık çocuklar oturmuş dinliyorlar. Evin bir odası akıl hastanesi Akıl hastaları odayı dağıtıyorlar. Oturma odasında kına gecesi yapıyor kadınlar. Hepsinin ırzına geçiyorum. Gelin.............................damat hepsi birden dirilip beni linç ediyorlar. ........................................... bedenime basıyorlar. Benzin döküp ateşe veriyorlar ve yanan onlar oluyor hepsi ateşe karışıp kül oluyor. Küllerini temizleyinceye kadar canım çıkıyor. Bedenimin yeniden dirildiğini hissediyorum. Banyoya girip banyo yapıyorum gusül abdesti alıyorum. Beyaz elbiselerimi giyiyorum. Herkesi kovuyorum evden. Bir klasik müzik açıyorum incili okuyorum çok sesli müzikle beraber ezanı dinliyorum. Allah 'a küfrettiğim günleri özlemliyorum. Korkunç bir temizlik titizlik tufanı başlıyor. Ev aslında bomboş yeniden dolduruyorum. Arkadaşla satranç oynuyorum. sen... sen allahın garibini okudun mu? hiç okudun mu? milyarlarca çivi duvarlara saplanıyor. Bir tanesi çarpmıyor bize. Vezir ölmüş. Tüm lambalar sönmüş. Zengin mahallerinin kahkahalarını dinliyorum köpek ulumalarıyla beraber. Biz arkadaşla bundan sonra küfretmiyoruz, zengin olmaya karar vermiyoruz. Bizler ezelden medeni insanlardık. Küfreden saldırganların üzerine işiyoruz. Bilmiyorum abi bu günlerde kafam harap cep vasat. En son banka soyduğumu hatırlıyorum. Adamlara kurşun atıyorum öldürüyorum belkide fakat çiçeklere basmadan yürüyorum. Adamlar diriliyorlar çiçeklere basmadığım için ve beni yakalayıp götürüyorlar "işte aradığımız adam bu" arkadaşın ikiside " beni linç etmeyin abiler " diye bağırıp kaçıyorlar. Ben tek yalnız başıma kalıyorum üzerime gelenlere küfrediyorum. "işte hiç arayamadığımız adam bu" Ben hepsini öldürmeden önce öldürüyorum. Ve kızmadan önce öfkeleniyorum. Ve elimde otamatikli önüme gelmeyen herşeyi tarıyorum. yıkılıyorum. Kırıkkale kütüphanesini dağıtıyorum. yalvarıyorum. Ben alimden geldiği kadar yapıcı olmaya çalışıyorum. Birileri beni hiç bıkmadan usanmadan takip ediyor. Birilerinin beni takip ettiği aklımın ucuna bile gelmiyor. Ben sokakta insanlardan kaçıyorum. Bükülüyorum, kırılıyorum insan yığınları hayatın tadını çıkarıyor. Aniden yüceliyorum, şimdi robot gibi konuşuyor ve yürüyorum. Önüme gelen tüm çöpleri çöplüğe atıyorum ve tüm kenterlerden tiksiniyorum. Bu hapishane neresi, güneş hapishanede doğup batıyormuş demek. Hapishaneler olmasaydı ben ölürmüşüm demek. Tüm akıl hastaları, piskopat, sosyopat manyaklar, paranoyak şizofrenler, sadistler, nazistler karşımda diz çöküyor ve "Tanrı sensin" diye bağırıyorlar "Tanrı Benim!" yaş : 16 yıl : 1999

* Türkiye otuz yılın en büyük sıcağını yaşıyor, ben kütüphaneye doğru yol alıyorum. Kütüphane bomboş. Üyelik kartımı yine kaybetmişler. Kitaplar seçiyorum. Kütüphane görevlisine soruyorum " en fazla ne kadar kitap alabilirim " eliyle iki kişiyi işaret ediyor. Ben üç kitap seçiyorum. Cahit sıtkı tarancı otuzbeş yaş, Attila ilhan sisler bulvarı ve liberalizm yazarını unuttum ilk iki kitabı yazdırdım kütüphaneye, liberalizmi alıp okuyorum. Pencere kenarında liberalist oluyorum Kitabın yarısında. Daha bir saat önce fundementalisttim. Komunizmde karar veriyorum. Bir kız yaklaşıyor " sen paskalı tanıyormusun" diye soruyor " Tanımazmıyım askerlik arkadaşım" kız gülüyor. Kız inanılmaz güzel. Kızın esrarengiz bir güzelliği var. Yanıma oturdu kitaplardan konuştuk. Türkiye 'nin son durumundan konuştuk. Peki bu kız neden güzel bence yani bilgi yok ve çünkü bizden ( bir ) adam kalmamış. herhalde kütüphanede başka bir adam olmadığındandır. Hemen yanımda cinsellikle ilgili bir kitap " gel beni al beni al " diyor " olmaz oğlum diyorum, manyakmısın ya kıza rezilmi edeceksin beni " kız acayip bir çabuklukla uzanarak "burda ne var" kitabı alıp gözüme bakabaka içini karıştırdı. Kütüphanede bizden başka kimse yok. Ve ben utanıyorum o da bende utanıyoruz. Olmaz böyle olmaz bir şey. ................................................................................................................................................................... ................................................................................................................................................................... ............................................................................................................................ ............................................kayıp.......................................................................... dökülüyor geçip parka oturuyorum, herifin teki bana imalı imalı bakıyor sanırım ki eşcinsel. Kitabın birisini açıp iki şiir okuyorum. Kapatıp kitapları alıyorum yürüyorum. Kitap okurken insanlar bana acayip bakıyorlar. Başka bir gezegenden gelmişim hissi veriyorlar. Aslında bu şehirde elimde kitap yürümekten hoşlanmıyorum belkide çünkü bu çocuk kitap okuyor ve bize hava atıyor hissini verdiklerini ima ediyorlar. Çok kitap okudum. İnsan bilgiyle ve edebiyatla beynini doldurduğu an kendini daha iyi hissediyor. Daha büyük görüyor. Her kitaptan sonra yaşamımı daha muhteşem algılıyorum. Her şeyi derinlemesine görüyorum, herşeyi bir başka armoni biçiminde duyuyorum. Ve herşeyden öncesi mükemmel düşünüyorum. yaş : 16

1999

* Arkadaş geldi yaklaştı ve sordu " Abi sen neden kapitalizmin çökmesini istiyorsun, neden kapitalizmin düşmanısın? " Neden mi? çünkü kapitalizmde paran kadar adamsındır, paran kadar sağlıklısındır ve paran kadar kültürlüsündür herifçi oğullarının okumaktan, estetikten haberi bile yoktur cebinde tomar tomar para ensesi kalınlar altında araba gezer para hırlısı telekızlarla buluşur fakat bu seni yaralar. Araban veya kız arkadaşın olmadığı için değil, arabasıyla yanından geçerken hava atarken senin üstün başın çamur içinde kaldığı için, işte lanet kapitalizm budur " yaş : 16

- 1999

* 14 yaşındayım, sökük bir ayakkabı kolası yırtık bir gömlek ve buruşuk eski bir pantolon önümde iki tekerlekli bir el arabası üstü kat kat karton kutularla dolu. En alt kutularda tablolar var gözlerimi önüme eğerek zorda olsa götürebiliyorum arabayı; yıllar boyu hatta kelimesini kullanacağın yıl bile yok saat 09.00 gece bire kadar bu tabloları satmaya harcıyorum zamanı. Azda olsa tablo satıyorum fakat cebimde tek kuruş para yok para anneme ve eve gidiyor. Kendimi boşuna çalışmış gibi hissediyorum. Ben 14 yaşında el arabasıyla sürünüyorum, burjuvanın muhallebi çocukları eğleniyor. Ben ondört yaşımda el arabasını binbir güçlükle sürüyorum hayvanoğluhayvanlar hayatın tadını çıkarıyorlar. Arabanın arkası badanajlıyor aşağı sürükleniyor, utanıyorum. Kaldırımlarda "kaldırımlar çilekeş yalnızların annesi".

Anı

On yedi yaşındayım ve geçmişe dönüp baktığımda trajik felaket ve macera dolu bir hayatın izleri görünmektedir. Geçmiş hayatım inanılmaz derecede uzun geliyor bana. Sanki şimdiye kadar çok şey gördüm. Hayatı herşeyiyle yaşadım. "Yaşasamda olur yaşamasamda" demek geliyor içimden. Aklımdan geçiyor. Kendimi çok genç çok yaşlı yarı ölü ve dipdiri hissediyorum. Herşey zamana mekana ve olaya bağlanıyor. Anılara kalıyor.

* Kitap gözüme kapaklanmış sırtüstü uyuyorum. Aslında yani. Yani uykuluyum tanımlayamadığım sesler duyuyorum, görüntüler görüyorum. Saat üçü vurdu. Kitabı yeniden okumaya başladım sırtüstü, lambanın ışığı nedense azalmıştı ve sararmıştı. Yeniden bıraktım kendimi feci bir uyku bastırdı. Neredeyse kendimi kaybettim. Ani bir sarsıntıyla beraber uyandım ve dehşetle ayağa kalktım. Evi uyandırdım. Üstümü başıma aceleyle birşeyler geçirdim ve uykulu kardeşimi kucağıma alarak dışarı koşmaya başladım. Şehirde sirenler ve alarm zilleri çalıyor. Arabaların alarmları panikte. Şehirde boş bir meydan arıyorum. Alaca karanlıkta korkudan değil soğuktan titriyorum hala uyku sersemiyim. Korkunç bir panik havası var. Sanki hiçbirşeyde olmasada bu panik insanı ürkütmeye yeter. Sonunda boş bir meydan buldum. İnsanlar sanki bir hortlak bir yer altı canavarı görmüşler gibi soğuk buğulu bir saydam camın arkasından gibi bakışları donuk. İçimde karmakarışık bir kararsızlık var. Nihayet sonunda bizimkilerde gelmeye başladı. Depremin merkezinde şimdi insanlar ölüyor enkaz yığınlarıyla cebelleşiyor. Hiç ama hiç beklenmedik bir anda gelen bir felç gibi bu deprem.

Gökyüzüne ruhlar uçuşuyor.

16 - 1999

BİR RÜYA

Bir kadın koşarak geliyor "Sildirdim" diyor "hemde yirmi trilyonu sildirdim" diyor ve bankaya koşuyor ve tüm banka sakinleri bir odaya toplanıyor ve hepsini esir alıyorum ve yirmi trilyonumun silindiğine inanmıyorum çünkü benim yirmi trilyonum yok. Bir şişe alıyorum beton bölmeye vurup kırıyorum ve herkesi korkutuyorum. Korkulu mavi gözleri bana dönüyor. Ve televizyonda kütüklerin arasında birileri seviniyor "Kadına bak" diyorum ve bilgisayarda çalışması için zorluyorum. İmkansız diyor ve hiçbiri umursamıyor. Odanın kapısından polisler geçip gidiyor. Hepside kurtulmak amacıyla kalkıyor ve sıralar düzenleniyor öğretmenler tarafından. Tören varmış bizler istiklal marşı okunmadan kaçıyoruz ve bir keşiş şişeyi kırıp kırık parçasıyla adamın sırtını çiziyor. yaş : 16

1999

* Ve güzel oldukları kadar gizliden gizliye tatlı bir yosma ruhu var bunlarda ve insana insan dedirten ve insanı insan eden. Tüm değerleri çirkefleştiren para sefilliğimi bir kez daha kanıtlıyor ve 3115 tane zenginin piçi altlarında ki babadan kırtapoz mersedeslerden başka hiçbir karizmaları olmayan 3115 tane zengin piçi daha niceleri şehrin estetiğini bozuyor. Halbuki para bir tomar kağıttır. Karikatürler vardır üzerinde ve bu para denilen kağıt yığını kesinlikle üretilebilir ve benim gibi bir manyak bilimadamı para makinesini icat ettiği zaman işte kapitalizm o zaman çökecek ve işte kapitalizm böyle mahvolacak. yaş : 16 -

1999

* Yılını hatırlamıyorum ama üniversite sınavlarında öys 'nin kalktığı ilk dönemlerde bir sınava girdim. Sınavın üniversite sınavı olduğunu sınavdan çıktıktan sonra anladım ve yüz yirmi puan aldım. Sınava girdim kazandım ama kazandığım bölüm orman işletmeleri müdürlüğüydü ve ben bu bölümü asla seçmiş değildim. Yani anlayacağınız ben bu sınava girdim ama sınavda bize girdi. Tabii sonuçta gidemedik gitsekte gidemezdik. Zaten kimse gitmem için 3 kuruş bile ayırmadı ama ikinci kez sınava bir girdim 161 puan aldım bu seferde YÖK 'e girdi açıkta kaldım hemde 161 puanla piç gibi kaldım ortada iyimi!

İMKANSIZ GERÇEKLER Sanırsam bir sonbahar günüydü yıl 1999 ve eylül ayının belirsiz günlerinde sanırsam. Osman Çeviksoy 'un Türk Sineması adlı inceleme - deneme kitabını okuyordum ve tanınmış tanınmamış tüm yönetmenlerin adlarını ve filmlerini not alıyordum. Çocukluğumdan beri sinemacı olma hayalim vardı ama on altı ve on yedi yaşlarımda bu hayal ideale ve engellenmesi imkansız bir Aşk 'a ve arayışa dönüştü. Tabii çevremde sinemayla ve kültürle ilgisi bulunan hiçkimse olmadığı için sinemasal idolümü gizli tutuyorum bir kaç kişi dışında. O anki amacım not aldığım yönetmenleri sıraya dizip 118 li hatlardan telefon numaralarını öğrenme ve hiç değilse bir tanesiyle bir irtibatta bulunmak ( zaten bu yoksunluğun içinde yapabileceğim hiçbir şey yok) Asıl önemlisi evin boşalmasını beklemek çünkü ev sakinleri evdeyken benim bir yönetmenle telefonda konuşmam tam bir delilik olur çünkü yaşadığım çevre bırakın yönetmeni sinemanın s 'si yok. Yani insanlar böyle bir duruma alışık değil zaten böyle bir ortamda çok orantısız olur. Mahrumiyetin, vahşetin, yoksulluğun acısı ( yada sızısı ). Genellikle bizim babalık yurtdışında 3.5 aylık şantiyelerde geçici kaynakçılık yapar kazandığı paralarıda kullanmaktan aciz olduğu için de ne olursa olsun sefilliğin içinde yaşadık çünkü peder pek evde yoktu o zamanlar. Bizim annemizde çarşamba pazarına giderdio zamanlar küçük kız kardeşimle. o zamanlar erkek kardeşim sanayide çalışırdı ve ev bomboş kalırdı. İlk 118 li hattan Metin Erksan 'ın telefon numarasını alamadığımı anımsarım. Çünkü Metin Erksan isminde birisi 118 li hatta kayıtlı değil. "ulan"

dedim kendi kendime " ne büyük ne yüce ne özel insanlar ki ! 118 li hatlarda telefon kayıtları bile yok. Olur olmaz kimseler arayıp rahatsız etmesin diye tabii ki. Daha sonra şerif gören 'i 118 den sorduğumda memur beş altı tane şerif gören verir. Tabii ben bu yönetmenlerin sadece istanbul da ikamet ettiğini biliyorum. Telefonda semti soran memura bilmediğimi (işittiğimide bilmiyor) " ismini bilmediğin adamları istanbul da hangi kafayla arıyorsun" " ama bu insanların kim olduğunu biliyormusunuz" "kimmiş" kendileri yönetmendir" " ee ne olmuş şimdi yönetmense bizde memuruz"

Peşmerepçi (Filmden arta kalanlar) Amaa nasıl geliyor öyle kız. (ustura bıçağı alırken). Üniversiteyi kazandığı zaman, teyzesinin kızıyla görüşmesi. “Silahsız bir adamı vuracak kadar şerefsiz olamazsın” ateş eder vurur. Ve üzerine gelerek, bu ülke de şerefsiz olmayanı göster. Ben dibe vurmuşların imparatoruyum. Babasının görgüsüzlüğü kabalığı. Ne derece görgüsüz olduklarını gösterme. “Lamba ana lambayı yaksağane kağıt, kağıt” “ne hakla karıştırırsın defterimi” rüyalarının çıkması. Ablasıyla ensest. Sakalını tıraş ederken gelmeleri. Kapı aralığından küçük çocuğun rüyaları. Hayaller ve rüyalar. Aşık olduğu kızın çöldeki kayboluşu. Her yerde kahkaha atarken görünüşü. Yediği tokattan kafasını duvara çarpar. Maddi durumları çok kötüdür. Bey sayesin de iş bulması ancak parayı har vurup harman savurmaları. Güneri cıvaoğlunun nazım hikmet belgeseli , pederin, ne okuyon yine yarın topu diken. Küçük kız çocuğunu rahatsız etmesi ailenin. Kültür gösterilerini izlemek için verdiği televizyon kavgası. allahı inkar ediş. Zengin bir evde oluşunun rüyasını görmek. Bağıran küçük çocuğa duyulan sinir. Kömürlükte sex. Ev hanımı gelinle . abi çarkıfelekte uzun eşek oynadılar. Dışarıda bu konuda anlatılanlar. Bu akşam paparazzilerde fıstık gibi karılar var meselesi. Yani lumpenlerin muhabbetinden alıntılar. Ablası yada amcasının kızıyla beraber toplu sex. Amcasının oğlunun almanyadan gelişi. Ve ona acıması. Eve gelen sosyete dergilerinin oluşturduğu düşünce. Dergideki kadınlar. Annesinin belli irticai kesimlere taraftar oluşu. Kendi odasında paranomanyakça dans edişi ve hocanın onun ağır bir ruh hastası oluşunu anlatışı. Seviştiği amca kızının veya teyze kızının dergahı tavsiye edişi. Tüm kadınlardan mahrum kalışı. İlkönce alıştırıyorlar sonrada çekip gidiyorlar. Her an bir sefillik ve rezalet sarmış ortalığı bu kadar yıl burada mı tükenecek çürüyecek ömrüm. Burada kaldığını farzet intihar edersin. Balkonda ki kız kıskançlık krizi ve sabah balkonda kavga olayı ve komiserle arasında geçen diyalog. Yaptığın duaların kaçı kabul oldu. Ananın” napıyoğuz lan siz burda” bu millet bu adamları başa çıkarıyorsa. Ben daha yüksek düzeyde bir lider olabilirim. Evde burun kanaması ve annesinin çok kitap okuduğu için burnunun kanadığını zannetmesi. Evden herkesin gidişi ve tüm evi derli toplu hale getirmesi, gelen yabancılarla yemek masasında geçen neşeli anlar. Balkona oturuş ve kendi kendine konuşma. (halisinasyonlar). Benzemiş anasını, sonra kendi kendini kayırması. Aman al oğlum sigaraya püfüttürüyor ya.aziz bizi çok zor günler bekliyor. Çok zor günler. Daha sonra balkona çıkışı. Ve ayştayndan yada başka bir felsefistin sözü. Daha sonra bir kapı sesi daha sonratuvalete gittiğini öğrenmesi. Anasıyla pederin küfürlü dayaklı kavgasından sonra odasına kapanması. Allah bizi unutmuş oğlum, dünya bizimdir daha ne acılar ne zorluklar bekliyor bizi. Evin anasızlıktan pislik yığınına dönüşmesi. Telefonla yayınevini arayışı ve onu oyalayışları ilgi göstermemeleri, deneme ve şiir kitaplarının raflarda kaldığını söylemesi, ve öğretmeninin dediklerini hatırlaması. Noterde onaylatmalıydın deneme kitabını yoksa onu kullanır çalarlar. Yayın evinin kahrolası sekreterinin – o kadar çok geliyor ki – peki siz bu eserleri okuyup değerlendiriyormusunuz. –tabii ki – hiç unutulmayacak bir isim ama elimize böyle bir kitap ulaşmadı. – deneme kitapçığı gönderdim. – şansız bir başlangıç. Annesinin evden kaçtıktan sonra intihar etmesi. Daha sonra çıkarken üniversiteyi kazandığını öğrenmesi ve kağıdı havaya savurup arkadaşının “ne üniversiteyimi kazandın narasıyla kağıdı tutmaya çalışması. Bir durum değerlendirilmesinin yapılması. Babanın ana hakkında ki görüşleri, ananın peder(baba) hakkında ki görüşleri , koltukta yada kaçtığı yerde . erkek kardeşinin

getirilen karneyi alışı. Cahilsiniz hemşerim siz ana babamısınız terör batağına düştüğümüzü farzet. Babası denen herifin okula gitmek istediği için dövmesi . evdeki ablalarına birer birer masaj yapması, ablasıyla yatakta cinsel konuşmalar. Düşünce suçlusu düşünürlerin ve şair yazarların kitaplarını okuması ( rahat ediyor böyle bir yerde yazma itici geliyor ne yapabilirim).Tüm bir günün hızlandırılmış gösterisi sabah uyanışı okulda dersleri anlatışı ve evde aile kavgaları geceleri hiç bıkmadan ve usanmadan kitapları okuması ve ansının akıl hastanesine yatırıldıktan sonra eve dönüşü ve mobilyaları değişikliğe uğratması. O sabah ki olayda kavgadan uzak durşu ve herifin telefonla yakın bir polisi arayıp gözaltına alınması. Pederin sobayı açıp çocuklarını öldürmek isteyişi annenin uyanıp olmayan öbür kız nerede diye sorması maniatak depresyon ve karımı bu. Okul ve okul içi eğitim öğrenim olayları, ilkokuldan şiddetten kaçış. Kız sorunları hocanın kız öğrenciye laf atması hoca öğrenci tartışması. Hocayla kavga küfür dayak. Hocaya yalakalık yapanlar. Ardından arkasından konuşanlar, çok iş yaptım zanneden öğretmen. Sınıfa devamlı öğüt veren öğretmen kendini ülke gençliğinin eğitimine adamış idealist öğretmen. Kendieni bir şey zanneden öğretmen. Kızları rahatsız eden öğretmen, cahil erkek sevdalısı kadın. Sınıfta kadın erkek öğretmen konuşması hocaya alkış yalakalık ve öğrenci öğretmen enayiliği cahil kültürsüz öğretmen, öğrenci izlenimleri. Coğrafya ders kitabı yazdığını söyleyen hoca. Okul ve öğretmen manzaraları öğrenci manzaraları. Kilolu kızın hatıra defterindeki giz. Mizah meraklısı öğretmen, öğrenciye yalakalık öğretmenden. Siyasi tartışmalar, cahil lümpen kızlara cinsel bilgi. Hocanın öyküleri, kurandan ayetler, cabalitarık boğazı, kaptan custo, salıverdik, bermuda şeytan üçgeni, soru soran öğrenciye sınıfta dayak. Efendi öğrenciye not. Öğretmen muhabbeti, resim klasörünü tekmeleyen öğretmen, eğitim sistemi çarpıklıkları hocadan sınıfa, Maraş kahramanlık destanları. İstiklal savaşı anıları, sınav ve bari sen kurtul adamım, rüşvet alan öğretmen. kader anı. Bana sözlü notu vermedi diyerek ağlayan öğrenci. Lumpen öğrencilerin işer miyim işemez miyim iddiası. Senin konu ne kadar a ne o kadarmı? Öğrencinin sınfta kendine ait eşyanın çalınması. Kızlara sarkıntılık. İpten saptan adamlar. Okul çıkışı tartışmaları ve konuşmaları. Güzel şiir okuyan öğretmen. Dersi zevkli hale getiren öğretmen. Tarih öğretmeni, antipatik bir şaka. Dersi bırakan öğretmen, öğretmen dersi bıraktıktan sonra ders yapan öğrenci. Öğrenciden öğrenciye nasihat. Ulan bu gerdeğe girse, kızın kulağına sokar ilk deneyimi ya. Sende hocanın yanlışını söyleyince tabii ki. Git mafya ol oğlum. Ya öyle golay mı bir resimleri var. Veli toplantısına gelen ana baba. Sanavda adilik yapan öğretmen ve tartışma. Karagöz Hacivat ve bilgiçlik faslı. Edebiyat öğretmeninin her şeyi bilenlere karşı olan tavrı. Sınıfta tiyatro ve suflör meselesi. Soğancı oyunu. Böyle bir durumda asker olsam ihtilal girişiminde bulunurdum. Erkek muzır öğrenci: “ay yoksa hamilemiyim” kırıtarak bir komik feminene bir ağızla “kızlar müşteri geldi” vurmayaydın bana. Bilsem söylerim hadi döner köfte. Bu memlekette ağzını açma yoksa. Ders kitabında öyle bir yer yok. Bana ne hocam tüm bu sıralar neden sınıfta açıkoturum ve sandalyeden düşüş. Müdürün sınıfa gelip müfettişlik yapması. Tarih hocasının dersi her zaman kinden daha iyi anlatması müdürün yanında yalakalık olsun diye. Ve müdürün sınıfta nutku. Uyanık serseri öğrencinin arkadaşını enayi yerine koyup lafcambazlığıyla ona cıgara aldırması. Kız seni nitsin koşuşa bak. Arkasından koştu ama tutamadı. İngilizce yazılısı başladığında yazılan saçma sözler. Köy seyirlik oyununun canlandırılışı şiddet uygulayanlar hakkında kendi kendine konuşması ve birazcık hitlercilik oyunu arkadaşlar arasında konuşmalar, okulda öğretmeni bediüzzamanı sevdiği için çağrışı ve nur evinden felsefe okuduğu için kovulması, sınavda hocanın hacı Niyazi geç bakalım arkaya. Sınıf geçmede torpil. “Bari sen oku gözüm”. Matematik öğretmeniyle aziz in arasında geçen diyalog. Öğrenci: a.öğrt. lisesinden neden atıldın. Şerfsiz vatan haini çık dışarı, yani hoca hakaret etti. Ben de sinirimden adama küfür etmişim. Karneleri alırken. Karneleri alırken dertlerin üst üste binişi ve maket bıçağıyla onların

suratlarını doğrayışları. Vahşice hoca çek elini bana vuramazsın. “ahhh ulan şu kıza bak be”. “Ya abi sen karıya kıza ne düşkün adamsın Böyle ya. Hadi bizde böyleyiz ama sen bir başkasın ya.” Ve kızın aziz hakkındaki görüşleri “ ( sınıfta) İngilizce ve kimya öğretmeniyle birlikte güle oynaya çıkışları (nöbetçiyken). – oğlum millet hayatını yaşarken sen çile çekiyorsun. Sen hayatın bahşetmiş olduğu tüm zevklerden mahrumsun. Böyle bir şansın yok. İstesen de olamaz olmuyor. İstesen de bu konumdayken bu zevklerin hiçbirini tadamazsın. Sen çile adamısın. Bu gibi şeylerle kaybedilecek dakika yok. Sen ızdırabın prensisin. Sen geleceğin büyük yüksek devrimci lideri. Daha her şey yeni başlıyor. Bizi yaşanacak çok acı bekliyor. Tüm bu ızdırablara katlanırsan eğer ki katlanmak zorundasın. Gerçek bir lider özelliğini kazanacaksın. Dünya tarihinde işim bırakmış liderlere bak. Hep alt sınıftan halkın içinden insanlar. Halkın çekmiş duymuş olduğu acının bin katını duyumsamış insanlar. Cem karacanın bindik gedeyok kıyamete şarkısının sınıf içinde halay çekilerek söylenmesi. Dertlerin üst üste binişinin ardından okula karne almaya gidişinde ki maket bıçağı. Olayı. Okul sonunda başarısız zayıf notu tinerle silip iyi yapmaları öğretmenler odası tartışması, uyuşturucu kaçakçısı dayısı ve olaylar işte. Aziz için “ hey Allah gibi adam geliyor işte, azizin kızla, sınıfta kadın öğretmen tarafından yakalanması – aaa ne yapıyorsunuz siz burada - buyurun hocam aziz elini göğsine koyarak – aziz yemin ederim senden böyle bir şey beklemezdim. – hocam allaşkına kaç yaşındasınız. -23- yani siz şimdi dez yapmıyormusunuz. Bizde 18 arada ne var. 5 var yok. – aziz kesermisin saçmalamayı, bu durumu idareye bildir mek zorundayım – hocam şurda okulun bitmesine zaten. Hocam sicilim zaten kabarık. Herifler okuldan atmak için bahane arıyor. Kol geziyorlar. – sen git Zuhal – hocaya heyy bir dakika – yani siz yapmıyor musunuz hocam – tabii yapmıyorum hemde böyle hayvanlar gibi ayakta – bir de bakire olmayasınız. Hocam – aziiiiiiz – hocam bakın – sizi hoşnut etmezsem gidin idareye bildirin. Teneffüs zili çalar. Aziz saçmalama – hocam dışarı zili çaldı. Şimdi bu sınıftan dışarı çıkarsanız görürler. Işıl hoca derler bomboş sınıfta azile ne yapıyordu da şıkıyor derler. Beni görürlerse aman hocam- aziz öyle iğrençsin ki – iğrenç olduğum kadarda sexiyim - hocam dudaklarındanmı bacaklarındanmı başlayayım. – bırak beni piman ederim – ooooohh aziz. Ahhhhh. Çok tatlısın bebeğim sultanım canım yavrum. Yaz tatilinde olan seçmelerde yada devlet dairelerine gittiği zaman geldiğim zaman biriniz yoktu burada. Yanına gelen kızların azizin bacak aralarını okşayışı. Ve sınıfta inekler zibidiler ve aradakiler. Okul hocalarının verdiği nutuklar. Oğlum bak okuldan atılacaksın. Bunu seni sevdiğimden söylemiyorum. Mantık hocasının azize tehdidi. Ulan tek adama it gibi çullanmakta neyin nesi. Beni bu aleme rezil mi edeceksiniz. Ulan. Kıza teklifte bulunması. Aziz oğlum sen bir doktora görünsen iyi olacak . benim anamdan babamdan korkum yok ki. Açarsın telefonu ama özlem için hiçte iyi olmayabilir. Hocanın bilgisayar havası. Muzır öğrenci şakası – evet arkadaşlar bu karne hangi internette değişiyor ulan din dersi zayıf be. Peder eve gidince diyecek ki ulan dinsiz kafir….. arkadaşlar box eldiveninin içine demir koyun……………….. Ve yanlarından ayrılması aldığı ödülle kızların yanında dolaşması, parti danışmanlığı. Porno filmler gösteren, ve 16 yaşından küçükleri alan kahvehaneyi ihbar. Kafayı yiyicem çünkü hiç birini işlememişiz. Bekarlara mektup yazan kocakarı ve mahallenin çalkalanışı. Toplumsal haksızlıklar. Boş gezen çocuğa ikaz. Kıskançlık ve nasihat. Onunla alay eden oynayan etmiyor. İşportacılık yaparken düşmanlarla çatışmak. Ayakkabı meselesi. Allahın varolduğuna inanmak. Almanyadan amcaoğlunun gelişi ve ona ayakkabı elde edişi. Babanın, bacılarının yüz geldimi köpek gibi çemkirmeyi biliyor yani. Kişiliğinin tanımı ve benzetmeler. Kitapevinden kitaplar çıkış. Ve kitap evi sahibiyle diyalog kurma. Ve arabada paralı eğlenenler ve malbora içen boyacı. İstanbuldan buralara sizi ne çekti. Oğlum şu dünyada yaşasan yaşasan en fazla yetmiş yıl yaşarsın. Bu dünya bir anlık bir dünya gençsin

zekisin yeteneklisin, ve bu sisteme savaş ilan etmelisin. Elimden gelen her şeyi yapmalıyım. Ve imkanım dahilinde kendimi en mükemmel düzeyde geliştirmeliyim. ( yoldan bir fiziksel engelli insanın geçişi) evet çok şansızım ama bu insana göre çok şanslıyım. Fakat şu insanlara göre azami derecede şansızsın. Demek oluyor ki yüce yaratıcının verdiği ve vermediği tüm nimetlere şükretmeliyim. Çık şu köprüye intihar et. İşte ölmek bu kadar kolaydır. Zor olan muhteşem olan yaşamakta ve yaşarken yaşatmakta. Satanist ayinleri, ve cafede tanışma, bilgisayardan internete giriş olayıyla arkadaşlarıyla aile ne işe yarar Diyalogu. Arkadaşının aile düzenini sevmesi. Ve ailenin çocuk yapmaktan başka ne işe yaradığı meselesi. Çöp atma olayı allahını seven buraya çöp atmasın duvar yazısı. Kütüphane de test kitabını atış. İnşaatta çalışırken uyuyakalması ve rüyalar görmesi. Kremit parçalarını dansöze kadeh olarak kaldırışı. Kremit parçasının içinden kum dökülmesi. Bu iş en iyilerinden haline gül ve ağla. Bir camide ikimizin işi ne camide kuran kursu görürken kızları seyrediş. Köyde lüx villa. Ve kadınların aziz hakkında ki beğenmişlik faslı. Amcasının babadan kalma mirasın üzerine kurnazca konuşu. Bize de sadece bir ev düşüşü. Azizin tatillerde amcanın yanına çağrışı aynı cehennemden cennete bir sesin çağrışı gibi. Cehennemden cennete bir yolculuk başlıyor. Aziz” Amcam beni telefondan cennete çağırdığı zaman tüylerim diken diken olmaya başlar. Ve sırtından soğuk terler akmaya başlamaya tüm bir bedenimin ürpermesine neden olur. İşte cehennemden cennete bir yolculuk, başlıyor. Maçta çıkan kavgada, kayışını çıkarıp sağa sola savurması daha sonra karakol meselesi. Kitab-ı eğer noterde tasdik ettirmediysen çalarlar. Çalarlarsa da neyine güvenip ispat edeceksin. Güvenecek neyin var.Oğlum o kültür düzeyi düşük okumamış diye küçümsediğin insanları şimdi çok ama çok daha iyi anlıyorum, düşünsene adam sekiz çocuk yapıyor, ama adam yaptığı yanlışı bilmiyor ki, prezarvatifi alamaya çevresine söylemeye utanıyor. Çünkü bu bir tabu. Ben nerden bilebilirdim bu noteri. Söyle nerden bilebilirdim. Şimdi her şeyi hatta tüm dünyanın gerçeğini çok daha iyi görebiliyorum. ……. Ben kimim oğlum. Hadi sen söyle nasıl bir adamım. – valla sadece kendi kendine konuşan bir ruh hastasısın. Kendi etik değerlerine karşı gelen bir çılgınsın. Altını çüzerek söylüyorum sen bir çılgınsın – saç sakal birbirine karışmış beş parasız. Çirkin, yoksul, insanların deyim hatta zayıf güçsüz ve hayatta güvenecek tutunacak hiçbirşeyi kalmamış bir zavallı çocukadam birde halime bakmıyorumda kitap yazıyorum. Birde devrimci lider olmayı hayal ediyorum. Şu gençliğimizin kıymetini bilelim. Yoldaş. Bir daha bulamayız bu günleri çok ararız. Evde dirlik yok. Okulda rahat yok. Dünyada rahat bir günüm olmayacakmı. Benim. Karne gününde arkadaşının karnesini lime lime etmek için kullanacağı maket bıçağını alması ve kendisine dayak atanların yüzünü doğraması. Mahkeme gününde diğerlerinin kaba ve kültürsüz bir üslupla konuşmaları. Aziz – sayın hakimim lafı uzatmak istemiyorum, yüksek huzurunuzda özür diliyorum. Sayın hakimim, benim ömrümün yarısı kitap okumakla geçti. Derslerimde başarılı bir öğrenciyim. Ve şiddet denen çağdışı olaya karşı çıkan, ve çımış bir insanım. Hakim öbürlerine bakarak – belli ! Yani sayın hakimim, sezon bitmiş sene sonu gelmiş ve tüm bir yılın stresini üzerimde notlarım istediğim gibimi gelecek kaygısı var. Yani kaygılanmamak elde değil. Çünkü, gelecek bu, bunu siz daha iyi bilirsiniz. Sayın hakimim. Benim aşlesel sorunlarım var. Ekonomik sorunlarım var. Yani ben şunların ailelerine bakıyorum. Gayet medeni ve dürüst insanlar. Yani görmüş olduğunuz şunlar, ağzında sigara elinde bıçak, sizlerin çocuğunu rahatsız ediyor. Ders çalışan adamın, sınıfta ders yapmsını engelliyor. Yani bunlar, sizlerin çocuğunun gelceğini gaspediyor. Bu gibileri okuldan arıtılmalı çünkü bu gibileri aileleri için birer yük. Ben ömrüm boyunca tüm insanlara, saygılı bir fert olarak yaşadım. Benim amacım yaşarken kimseye zara vermeden medeni çağdaş ve biliçli bir insan olarak yaşamak. Yoksa

onun bunun çocuğunu rahatsız etmek delikanlılık değil, zibidiliktir. Yani ömrümde yaptığım ilk kuru kavga bu oldu. Sayın hakimim. Olay şu. Bana yumruk attı gerisini hatırlamıyorum. Karakolda ayıktım. Ama bir baktım ki herifleri karpuz doğrar gibi doğramışım. Ani bir cinnet geçirmişim gerisini hatırlamıyorum. Yüce hakimim. Ben medeni bir insanım. Beni nur dergahlarından barış partisine ülkü ocaklarından işçi partisine kadar herkez tanır.( birbirlerine bakarlar). Yani şu gördüğünüz yığının ekonomik imkanı ben de olsa dünyayı ayağa kaldıracak büyük işler yaparım. Yani sayın hakimim. Bizlerin gelip şurda sizin kafanızı ağrıtmak bile aslında büyük suç çünkü sabahtan akaşama kadar. Bunlar gibi heriflerle uğraşıyorsunuz. Kafa patlatıyorsunuz. Kültür düzeyi yüksek bir insanım, zeki bir adamım. Sizler gibi zeka düzeyi yüksek inanlar kadar olmasa da zeki bir insanım. Yani sayın hakimim, şu ülkede sabahtan akaşama kadar şunun bunun derdiyle uğraşıyorsunuz, hak ettiğinizi almıyorsunuz. Bu ülkede hiç kimse hak ettiğini alamıyor. Herif çıkıyor sahaya ……… milyarları götürüyor. Bu ülkede yani bizler hak ettiğimizi alamıyoruz. Yani sayın hakimim, uzun sözün kısası ben şiddetsel eğilimleri olmayan bir insanım. Zaten olmazda. Ben Atatürk, che, gibi bir adamım. Şiddeti gerekli olduğu zaman kullanırım. Yoksa uygar medeni bir bir dünyada şiddet artık vahşice ve barbarca , ben şiddeti gerekli olduğu zaman gerektiği yerde kullanırım. Ve ben burada kendimi korudum. – tamam otur – sayın hakimim daha bitmedi – tamam yeter – dedik otur. – tamam bir şeycik kaldı. – otur oğlum çattık ya. Hakim savcının kulağına eğilerek – böyle bir adamla ilk kez karşılaşıyorum, akıl hastası olabilir- zaten bu derece kültürlü zeki bir adamı da hapse atmak olmaz. En iyisi 30. 46. Maddeye göre akıl hastanesine gönderelim. Oradan da kaçar gider. – karar sanığın psikolojik hezeyanlar geçirdiği sabit olup stres altındayken ani bir cinnet geçirdiği, olayı hatırlamadığı, ve sanığın iyi halinden dolayı türk ceza hukukunun, 628. Maddesinin be bendinin 8. Fırkasının gereğince sanığın tutuksuz yargılanmasına ve sanığın akli dengesinin yerinde olup olmadığını belirtmek amacıyla …………. Ruh ve sinir hastalıkları hastanesinde tadavi görmesine ve müşahade altında tutulmasına karar verilmiştir. 28.01.1990 yılı rusyanın azerbaycanı işgali ve ve nur dergahında fetthullahın tv konuşması, tanrı böyle herifleri niye yaratıyor tövbe sümme haşa anlamıyorum. (Kabadayı öğretmen ve pedere söylenmiştir. Leyn bu laf) . inşaat günleri sigortasız şurda başına bir şey gelse bakan olmaz esirler köleler, yoksulların eli çalışmakatan nasır tutuyor, yinede karnını doyuramıyor. Sütün kaymağını ağalar beyler çekiyor. Hemde yattığı yerden, dünya denen göçmen hanından kimler geliyor kimler geçiyor. Zaman aynı zaman zamanın üzerinden kuşlar uçuyor. Kuşlar geçiyor. Kimler geliyor kimler geçiyor. Bu dünya toprağından aynı toprağa, hangi dinde karar kılacağını şaşırdığı gün tüm dinlerin,mabedlerini ve insanların yani mensuplarını rüyasında melodik bir müzik eşiliğinde görmesi. Aziz in bir durum değerlendirmesi yapması. Dergahına gittiği şeyhin su bardağında anasının sülalesinden bi kaç isim söylemesi sahtekarlık. Aziz köyde sahip bu kadın kim- herhal çifçilerden birisinin karısıdır. Köylülerden – napacan begim – hiç sordum yasakmı yani –estağfurllah beğim – mutsuz olduğu yüzünden belli kafeste çırpınan beyaz bir güvercin gibi . kocanın kahrıydı çoluktu çocuktu. Çamaşırıydı bulaşıktı. Evin temizliğiydi. Bu kadınında yaşamaya hakkı var. Bu kadında mutlu olmalı. Kundura ustası hacıyla dinden konuşmaları. İdealist yoldaşlarıyla gece yürüyüşleri ve konuşmaları. Aziz ve arkadaşının kültürlü ve seviyeli bir biçimde konuşurken, kızın erkek arkadaşına bakıp onlarla kıyaslaması kültürsüz cahil bir herif olduğunun anlaması, kitaplara göz attığı bir sırada bir kitap okuyucusuyla çarpışması. Ve satanizm ayinleri.kültürel bir örgüt kurma faaliyetini ihbar eden öğretmen. Saranç oyununda yenilen oyuncunun yarıştırırım piyonları, büyük kaçışta yalının balkonunda zeki müren dinleyen adamın ölüsü yada ölü gibi yatması. Yine o kız. Benim gözümde

misyonu adına ölen insan, şu yaşayan leşlerden daha kıymetlidir. Aykırıda olsa misyonu adına yaşayan insan benim gözümde daha ömründe bir kitap yüzü açamamış insanlardan daha değerlidir. Benim gibi bir adamın böyle bir yerde işi ne, rüya; aziz beni tanıdın mı, aziz anlaşılmaz tutkun bir tereddütle , hayır çıkaramadım – ben senin tanımadığın yeğeninim- teyze çocuklarıyız. Sanırım hatırlayamdın. ( bu durumda azizin sülalesinden hiç kimseyi tanımadığı açıktır. Kültürel örgüt kurma ( çabalarında ) çalışmalarında mahalle arkadaşlarından hçkimsenin ilgilenmemesi korkması aralarında lumpence konuşmalarını dinlemesi -oğlum ne yapacan aziz örgütü bir iş buluruz evleniriz, çoluk çoçuğa karışır yaşar gideriz. Aziz oğlum devrim yapabiliriz. Güzel kadını kıskanışını büyük bir duygusallıkla anlatışı. Tüm bir günün hızlandırılmış gçsterisi, sabah uyanışı tezgahı açışı eve gelip derse çalışması. Okulda derslerini anlatışı. Ve evde aile kavgaları, geceleri hiç bıkmadan, usanmadan kitaplar okuması. Hastalıkların zorlaştırması. Ne zaman ve nereye gitse yanında ve elinde hep kitap bulundurması. Aziz in daha sonra yakalanması ve emniyet müdürlüğünde göz altına alınışı, emniyet müdürünün – adam haklı değilmibu gibileri bizde savunmalıyız. Elin oğlu trilyonları götürüp, bahama adalarında tepinirken, bizler burada 3-5 kuruş maaşla karnımızı doyuracaz. Bilmem ne parasını verecez. Hem şu çıkar ipe bile götürür. Bu adamları engelleyemezsin ki, bu gider yarın başkası gelir. O gider başkası. 20 yıllık meslek hayatımda bunlar olmadı mı? Hatta hatırlasana mesleğe başaldığımız ilk yılı, adamın teki gelip, “ en sıkı komünist benim” beni tutuklayın işkenceden geçirin hapishaneye girmemiş işkenceden geçmemiş adamı devrimciden saymıyorlar” demedimi. Yıllarca bu gibileriyle uğraşmadık mı? Aziz in defterinin arasından biriktirdiği paraları çıkarıp nazım hikmet ve ylmaz güney in birer kitabını alıp yoluna devam ederek yürümesi, ne zalim bir dünya burası, ne adaletsiz ve acımasız bir dünya, rahleden düşüş. ( nutuk atarken arkadaşlarına yol boydan boya uzanıyordu. Aziz biran için duraksadı – peki anlıyorum da ben neden böyleyim neden herkezin dinlediği müzikleri dinlemiyorum neden bulunduğum ortamımda kimse kitap dahi okumazken kitap okuyorum. Neden ben senin ve herkesin hayranı olduğu sanatçı ve sanatçı görünenlerden nefret ediyorum. Neden insan bozuntularının vatan haini dediği nazım hikmetten ve yılmaz güneyden hoşlanıyorum. Neden dünya devlet adamlarının hayatını okumak hoşuma gidiyor. Bir cafede yada odada toplanmışlardı. Ve aziz bir lider olarak, örgütün bildirgesini okuyordu. – yoldaşlar arkadaşlar, devrim ve Türkiye bizimdir. (dedikten sonra paldır küldür çıktığı rahleden yere düşer) – tamam arkadaşlar…. Tamam ben kalakarım…. Ve toplantı buraya kadar üçgün sonra aynı saatte ve aynı günde buradayız. ( örgütü şehir kütüphenesin de kurmaya başalamıştır. Ve mahalledeki gayesiz veletlere sinir olmuştur) toplantıdakiler dağılmıştır. Dışarıya çıkar. Kendi kendine kütüphanede yada hızlı adımlarla konuşmalar yapar. Bel ki de aziz akıl hastanesine düşmüştür. Çırağan sarayında büyük bir düğün yapılıyordu. Gelin harikulade gelinliğiyle ve aziz kendi fiziğine uymuş takım elbisesiyle müthiş bir düğündür. Uzun kırmızı halının, üzerinde müzikal melodilerin eşliğinde nikahın yapılacağı kerevete doğru birlikte yürüyorlardır. Düğünün yapılacağı yere doğru – aziz oğlum kalk uyan satranç oynayalım kalk hadi. – dürtme be ne dürtüyorsun ki? Düğün mü yapıyorduk ya – ne düğünü oğlum delirdin miha söyle delirdin mi? – dur bi babalık dur bi ya. Şu kafayı bir düzene sokalım. Ben evleniyor muydum ya. Yok ya. Evlenecek kadarda kafayı yemedik canım. – gel seninle bir satranç oynayalım. – hadi oynayalım bakalım – ya abi bir örgüt dahamı kursak ki. Burada nasıl örgüt kuracaz ya. Şu insanlarlada örgüt mü kurulur. Hepside deli ama pasif deliler. Benim gibi ontane daha adam olsa şur da dünyayı birbirine katarız. Şehir meydanı ve bir banka oturdu. Nasıl intihar edeceğini düşünmeye başladı. Kendi kendine şu emniyet binasına çıkıp atlasak hem beni yakından tanırlar. Ama yere çakıldığım zaman gene canım çok acır.dünyadan intikamını almış olursun. (budala)ama canım çok acır. Bileklerimizi jiletlesek. Ada canımı acıtır. Kutu kutu ilaç yutsak. Oda çok masrafa kaçar be. Kızla konuşmayı tercih etti. Nasıl olsa kaybedecek hiçbirşeyi yoktu. Utanmaya da artık gerek yok diye düşündü. Acısız intihar, edeceksen alsana bu

kanserli kızla birlikte birkez yattınmı intiharı garantilemiş olursun. Arkadaşıyla birlikte yolda giderlerken arkadaşının sokak çocuğu olması sebebiyle lokantaya girmeleri ve oradan kovulmaları. Kendinse yakınlık gösteren kızla kütüphanede sevişmesi. O güzel kadınları kıskanışın, büyük bir duygusallıkla anlatışı. Annesi intihar ettikten sonra, musalla taşına yatırırlar, yıkandıktan sonra ölü annesiyle yalnız kalır. Ölü anası aniden gözünü açar. Ona bakar. Ve azize saldırır. –benim öleceğimi gördünde neden söylemedin. Sende öleceksin sende öleceksin. Bir an için ürperir. Dalgınlıktan sarsılmaya giden bir zaman dilimi içinde düş gördüğünü ayrımsar. Ve ölü yatan anasına son bir kez daha bakar. Genelevi taradıktan sonra bir bu orospu çocuğu nerden çıktı. Gecede üstünün başının kan olması ve uyanışı cafede zorbaların hırlayarak azize saldırması. Oğlum şu insanlara bak. Şu dünyaya çocuk getirecek kadar cahil bu insanlar ha siktir et…. Hapishanede tinercilerin arkadaşını öldürmesi. -bir daha görüşecekmiyiz.- bilmiyorum. Lütfen ne söyleyeceksen hemen söyle bir yakınım gelebilir. Görebilir. Yarın saat ikide kültür merkezinin önünde gelmeye çalışırım. Aziz in yüzünün yarısı gölgede ve ela gözleri derindi. Kızla konuşma. Kızla konuştu. Kızla konuştu diye kızın abisinden dayak……… Yapamcık diycey konuşmaları radyoda. Çekirdek satıcısının azize; ben babasıyla alay eden adamla konuşmam. Ateşle gariplerin yanında oluşu gece vakti. Buluşma ve otel odası penceresinde konuşma. Söz etme bana tanrılardan ve ona. Ahenkli bir davranış şekliyle üzerindeki elbiseyi çıkarması. Güldüren espriler. Ve yolda koşarken kızın arkasına çarpması. Ve yokuş aşağı giderken arkadaşının çarpması ve buzda kayarak gitmeleri. – kanser hastası kızın iyileştikten sonra aziz i terk etmesi. Tarihsel eleştiri tarih hoacası; yunus emre peygamber mi kardeşim, bu kadar çok bahsediyorsun. Aziz; oğlum burada açlıktan geberiyorsunuz, herifler pasta savaşı yapıyor. Fahişelerle eğleniyor malın kaymağını domuz kodamanların veletleri çekiyor. Ne kazandırıyor size, kazanan o kodaman soytarılar oluyor. İlkokulu bitirmeden ayrılması, ırgatların ödenmeyen parası, ve ekmek istemesi, terörizm olayları, ve uzantıları terörizmden kurtuluş. Lübnana gidiş, ve eğitim. Hayat mantıksızdır.kaldırımda sigara içen adamlar. Ya abi hiçmi holivud filmi izlemedin. Ya. Karışık pizza dahi olsa izlemedin mi ya – sen izledin mi – dün akşamki filmi söylüyor. – saçma salak bişiydi. Abi – adamın haline baksana şu adamın neresi terörist. Hem de lideri. Teröristin uçağı kaçırması. Niye öldürdün – sana ne. Ve parayı iade etmesi. Ve paldır küldür içeriye gidip. Mafyaya kurşun yağdırır. Patronun nerde niye öldürdün,burasını sen sorgulayamazsın, sorgulanamaz. Ve silahı yavaş yavaş kaldırarak üzerine yönlendirmesi. Ve ……. Teröristken, tüm paraları çalması, uyuşturucu kaçakçılığından, ve tüm paralarla otomobil ve amcasına gitmesi, anasını babasını hemen hemen depremden kaçan tüm sülalesini orada bulması, ve kendisini siyasal bilimler mezunu bir diplomat olarak tanıtması, ve tartışması( katmerli gül bulunan defterdeki diyalogu yaz) …………………………………………………………… Hadi ya kitabın yazarı siz misiniz dedi kız. Tanıştığımıza öyle memnun oldum ki. Ellerini dudaklarına koyarak, hafiften kalçalarında zıplayarak, sizinle burada karşılacağım düşümde aklıma gelmezdi, inanmıyorum. Böyle bir tesadüfün, mümkün olması mümkün değil. Daha sonraki günler, ulan hani bu iş tamamdı. Ulan eğer bu işi temizlemezsen canını öylebir yakarım ki( mafia babasından tehdit) sokakarasından alıp zorla götürmleri. Ve azizin onları kandırması.


LABİRENT